1
TANRI’NIN KİTABI
Ademoğlu’ndan Perdenin Kaldırılması
EDWARD VAUGHAN HYDE KENEALY
דחכא אל ידש־םע רשא לא־דיב םכתא הרוא
Tanrı’nın eliyle size öğreteceğim; YÜCE OLANLAR’ın yanında olanı gizlemeyeceğim.
EYÜP XXVII, 11.
2
Türkçe Tercüme için esas alınan baskı
1867
LONDON: REEVES & TURNER, 238, STRAND.
LONDON: PRINTED BY S, AND J. BRAWN, 13, PRINCES-ST., LITTLE QUEEN-ST., W.C.
Çeviri: İlyas Özkan, A.kadir Harmancı
3
İÇİNDEKİLER
PERDENİN KALDIRILMASI. ................................................................................................................7
TANIMLAR .......................................................................................................................................14
KİTAP I.............................................................................................................................................25
TANRI ve KUTSAL RUH Hakkında Kadim İtikadın Bir Özeti ........................................................25
Yaratılış Nasıl Başladı ve Üçlü (Triad) Nasıl Açıklandı.................................................................36
Bir Vahyin ve Cennetten Gönderilmiş Bir Elçinin Gerekliliği.....................................................44
Vahiy’in ve Gök’ten gönderilmiş bir Elçi’nin zorunluluğu.........................................................45
Naros/Zaman Döngüsü ya da 600 Yıllık Sibylline/Kehanet Yılı .................................................53
Naros'un ve Vahiy'in (Apocalypse) mistik sırrı Büyük Gizemler'e aitti ......................................69
I. KİTABA NOTLAR.......................................................................................................................86
ON kelimesi...............................................................................................................................86
ASA kelimesi..............................................................................................................................88
CAR kelimesi .............................................................................................................................90
ARGHA kelimesi ........................................................................................................................91
KİTAP II............................................................................................................................................92
Antik sanat ve bilimin ihtişam ve görkemi................................................................................92
Bilgi ortak bir merkezden akıyordu.........................................................................................104
Tüm ulusların dinsel törenleri, yakınlıklarından dolayı hepsinin Tek bir ilkel inançtan
kaynaklandığı kanıtlanmıştır.........................................................................................................108
Anka kuşu mitosu açıklaması..................................................................................................131
II. KİTABA NOTLAR....................................................................................................................139
4
BAL Kelimesi............................................................................................................................139
DI Kelimesi ..............................................................................................................................140
PHI Kelimesi............................................................................................................................140
Kitap III .........................................................................................................................................142
Tanrı'nın Mesihsel ve Kabirik Habercileri................................................................................142
Cennetin Nemesis'i ve kötülüğün kaçınılmaz cezası ..............................................................150
Kitap IV..........................................................................................................................................153
Tüm çağların en seçkin teologları tarafından reddedilen ortak Apokalips..............................153
Ortak Apokalips, şu anda var olan en eski eserdir; ve gerçekte Tanrı'nın İlk Elçisi Adem'in eseridir
.......................................................................................................................................................165
Mısır, İrân, Tsabaeu, Yunanistan, Filistin, Babil ve Meksika'nın en eski geleneklerinden elde
edilen kanıtlar................................................................................................................................173
Rabbinik geleneklerle birlikte Âdem'e ve onun Vahiylerine yapılan çeşitli mistik referanslar
.......................................................................................................................................................183
Vahyin Roma'da, Galler'de vb. var olduğunun kanıtı..............................................................194
Dünyanın her yerinde bulunan İlk Elçi ve Vahiy gelenekleri ..................................................204
Vahyin orijinal ve mükemmel kopyalarının nasıl kaybolduğu................................................204
Notlar ......................................................................................................................................204
Kitap V...........................................................................................................................................205
En seçkin ilahiyatçılar tarafından şüphe edilen Eski Antlaşma'nın gerçekliği.........................205
Eski Antlaşma’nın güvenilmez olduğu kesin olarak kanıtlandı...............................................205
Eski Antlaşma birkaç yüzyıl boyunca tamamen kaybolmuştur................................................205
Eski Antlaşma modern ve yanlış bir dilde yazılmıştır; çok sayıda bilinmeyen yazarın eseridir
.......................................................................................................................................................205
Eski Antlaşma Bütün çağlar boyunca yasaklanmış ve yok edilmiştir.......................................205
Kayıp İbranice Kutsal Yazılar'ın bir listesi ................................................................................205
5
Yeni bir kopyanın neden sahte olması gerektiğinin nedenleri...............................................205
Eski Antlaşma'nın yanlış çevirileri...........................................................................................205
Yeni Antlaşma'ya ilişkin kuşkular............................................................................................205
Eski Antlaşma'nın çoğunun itici karakteri ...............................................................................205
Notlar ......................................................................................................................................205
Kitap VI..........................................................................................................................................206
Tüm yaygın kronoloji karışık ve bir sistem olarak temelsizdir.................................................206
Gerçek Vahiy'in büyük ve görkemli doğası .............................................................................206
Yüce Olan'ın Çağrısı ................................................................................................................206
Özet.........................................................................................................................................206
VAHİY ............................................................................................................................................207
Yunanca metin, İngilizceye yeni bir çeviriyle birlikte ..............................................................207
Yedi Gök Gürültüsü .................................................................................................................207
Vahiy Üzerine Notlar................................................................................................................207
Dizin..............................................................................................................................................208
6
Gerçeğin Tanrısı Adına,
Işığın Sahibi — Evrenin Rabbi;
Sayısız kürelerden oluşan Kainatın çerçevesini çizen;
Güzel olan her şey ondan gelir.
Yaratıcı ve Egemen Hükümdar,
Baba ve Yargıç;
Daireler Yörüngesinde tek başına olan Sonsuz Ateş —
İlk olarak Elementlere şekil veren,
Yıldızları, gökyüzünü, parlayan gezegenleri,
Güneşi ve hızla dolaşan kuyruklu yıldızları yaratan;
Şimşekleri onun hızlı asası olan;
Kasırgaları, ışıklı geniş alanı yaratan;
Sayısız koro halinde toprakları oluşturan,
Ve yaşamın yeri haline getiren O;
Ve maddi ve maddi olmayanın asli enerjisinden,
Ruh ve beden içinde ruhları belirgin kılan.
O’nun Adına — Yüce Tanrı’nın Adına,
Bu kitabı dünyaya sunuyorum;
İnsanoğlunun tüm görevlerinin
Sonsuza dek kalıcı bir Sözü olsun diye.
Bu Işık Kitabıdır;
Bu Cennet Çocuklarının Kitabıdır;
Tanrı’nın ateşle kazıdığı
Evrenin muazzam sütunları üzerinde.
Ruhu temiz olmayan hiç kimse ona yaklaşmasın:
Kalbinde günah düşüncesi olan hiç kimse
Eliyle dokunmasın.
Sözlerine karşı gelen olmasın—
7
Bunlar En Kadim Hakikat Sözleridir.
Tek Tanrı vardır—
Bu, O’nun Kitabıdır.
Tek bir Cennet vardır—
Bu, onun kanunudur.
Ruhların yaşadığı Gökler ve Yeryüzleri,
İnsanların sonsuz sayıda çarpan kalpleri;
İşte onlar, ölüm ve yıkım karşısında
Gerçekliğine tanıklık edecekler.
Ey insanlar! bilin ki—
Şimdi elimde tuttuğum bu kitapta,
Gerçeğin yasası açılmıştır,
Cennet’in Işığı açığa çıkarılmıştır.
Güzellik Sahibi’nin Sonsuz Evreni gibi,
Her şeyi kapsar.
Kaydedilen şeylerin
İlki ve Sonudur.
Ey Tanrım! oğullarına,
Ruhunun parlaklığını ver;
Ki okuyup, bilip, anlayabilsinler.
Ey Tanrım! oğullarına
Bilgeliğinin aydınlığını ver;
Ki göksel öğretilerine inanabilsinler.
Bizi her türlü kötülükten koru, Ey Tanrım!
Ki kutsal Sözünü tefekkür ederken
Zihnimiz sakin ve kutsal olsun.
PERDENİN KALDIRILMASI.
En Kutsal Olan adına.
Tanrı’nın Tahtları önünde ruhen durdum,
Yüce’nin huzurunda ışık içinde hareket ettim;
Kaşları sonsuzlukta kaybolmuştu,
Ayakları güneşin üzerinde dinleniyordu,
Gökler önünde bir halı gibi serilmişti;
8
Ve şimşeklerin aleviyle giyinmişti:
Karanlık ve esrarengiz Sessizlik,
Rabbin etrafında, üstünde ve önündeydi.
O, ışık içinde tek başınaydı—
Uzak bir kürede tek başınaydı.
Tek başına—tek başına, ve hiçbir yaratılmış öz
Yüce ile karanlığın gizemini paylaşmadı.
Ve tüm Güçler, ve tüm Prensler,
Ve Evren’in tüm kutsanmış Ruhları;
Ve tüm güçlü Enerjiler ve Özler;
Tanrı’nın Tahtları önündeydi.
Ve yıldızların ölçüsünde ona ilahiler söylediler;
Ve elementlerin küresinin sürekli hareket eden parlaklığında;
O’nun özünün ihtişamında sevinç buldular;
Rabbin yayılan güzelliğinde.
Ve bir Ses çıktı yerinden,
Tahtların olduğu yerden bir Ses geldi;
Derin gök gürültüsü ve sonsuz melodinin Sesi;
Şimşek kadar parlak, flüt üfleyişi kadar yumuşak tatlı.
Bu Tanrı’nın kendi sesiydi;
Biliyordum —ve ruhum ruhen biliyordu;
Baba’nın ve Kral’ın sonsuz Sesi,
Konuştuğunda Evrenin sessiz kaldığı.
Ve Ses dedi ki: İnsanoğlu!
Ve cevap verdim, İşte buradayım;
Ve Ses dedi ki, Ben seni yaratan Tanrın olan Rab,
Ve alevimi göğsüne üfledim.
Seni yeryüzüne gönderdim,yeryüzüne vaaz vermen için,
Hakikat ve Işık ve Bilgelik sözlerini;
Kadim kutsallığı geliştirmek için;
Açıkladığım şeyleri açığa vurmak için.
Seni güneşin şimşeklerinde taşıdım,
Sabahın ihtişamla yürüdüğü yerde;
Seni kerubilerin kanatlarında taşıdım,
Akşam vakti yıldızların battığı yerde;
Gizem Perdelerini kaldırdım,
Gözüne birçok sır açarak;
9
Ve eline ateşin yıldırımlarını koydum,
Hurafelerin tapınaklarını vurman için.
Ve şimdi, bana cevap ver ve söyle,
Kutsal görevini yerine getirdin mi?
Evrenin kasvetli yapılarından
Bir taş olsun düşürdün mü?
Sonra Ses kesildi ve bir sessizlik oldu;
Ruhumu delen bir sessizlik;
Ruhuma dehşetli bir durgunlukçöktü;
Korkmuş, mahcup ve başım eğik durdum.
Ve bir süre sonra Ses yine konuştu;
Bana dedi ki, İnsanoğlu!
Ve cevap verdim, İşte buradayım:
Ve Ses dedi ki, bana cevap ver.
Ve Tahtlar önünde secdeye kapandım;
Ölümün soğukluğu beni içten içe vurdu;
Ve o gizemli Sessizliğin heybeti
Ruhumun içindeki ruhu dondurdu.
Ey Kutsal Olan, ben bir solucandan daha aşağıyım;
Günahlarıyla yüklü zavallı bir günahkar;
Karanlık bulutlar içinde yolumu kaybettim;
Kibirve ölüm içinde yürüdüm;
Doğru yoldan saptım
Seninle yürümem gereken yoldan;
Toz, bulut ve külden yaratıldım,
Ve toz ve kül ve çürümeyi takip ettim.
Ey Rabbim, Dünya ve Dünyanın şeyleri
Ruhumu Senden uzaklaştırdı;
Tanrı’nın Ruhumda konuşan Sesine sağır kaldım.
Kalbimi geçici olan şeylere bağladım;
Sonsuza kadar geçip giden şeylere;
Ama San’a, Ebedi ve Sonsuz Kral’a,
Dolaşan düşüncemi pek az yönelttim.
Ama şimdi, Ey Rabbim, ve şimdi uyanacağım,
Ve şimdi sesimi yükselteceğim;
Aptallığım, benden uzaklaş!
Bundan böyle Yüce’nin hizmetkarıyım.
10
Ve konuşurken, secde etmeye devam ettim,
Tanrı’nın gizemi üzerimde bir dağ gibi ağırlaştı;
Derin ve her şeyi bastıran bir huşû;
Ölüm benzer bir baygınlık gölgesi.
Ve göklerde bir müzik sesi vardı,
Yumuşak ve kutsal bir âhenk;
Ve uzak mesafelerdeki Güçler,
Altın enstrümanlarla tatlı tatlı ilahiler söylediler:
Ve mor yakut gibi bir ışık,
Yavaşça başımın üzerine indi;
Beni ihtişamla kapladı,
Bir gökkuşağı gibi okyanusu kucakladı.
Ve yattığımda bir trompet sesi duydum
Vahşi ve yalnız bir patlama;
Sonra ruhum sarsıldı,
Sanki bir yıldırım onu ikiye bölmüş gibi.
Bir ışık girdabı beni yukarı çekti;
Titreşen bir alevin parıldayan bir girdabı;
Ve evrenin tüm parlaklığı
Beni parıldayan renklerle çevreledi.
Tanrı’nın kendisi, Sonsuz, Her Şeye Gücü Yeten,
Beni yıldızların ateşli özüne taşıdı;
Güneşi tüm görkemiyle gördüm;
Gezegen koroları etrafında dans ediyordu.
Güzelliğin çeşitli tonlarıyla sabah,
Altın kemerleri aydınlattı;
Ve Göksel’in yedi saf nehri
Güneş ışığında aktı ve parladı.
Onlarda, Doğa’nın Yazarını gördüm,
Cennet’in ilahi göz kamaştırıcıTanrısı;
Varlığı ilkbahar yazının sıcaklığı gibidir;
Cennette büyüyen Hayat Ağacı’dır.
Ayın yolcuya eşlik ettiği gibi
Gece yarısı yalnız yürüyüşünde;
Yumuşak ışığıyla onu neşelendirir;
Yanında güzellikle süzülüyor gibi görünür:
Ama yine de hareket etmeden ve uzakta,
11
Gökyüzünün derinliklerinde taht kurmuş;
Aynı şekilde Tanrı beni yönlendirdi,
Yukarı ve geniş göklere doğru.
Onu görmedim, ama yine de tanıdım;
Muhteşem İmajını görmedim;
O, Kendi Küresindeydi, uzaktaydı;
İlahi Varlığın Görkemli Merkezinde.
Göğün değişen güzelliği gibi
Yüzü yeni ihtişamlarla değişir;
Mor ve beyaz, ve gül ve gümüş;
Gecenin yıldızlı ateşlerinin derin yoğunluğu da;
Tanrı’nın yüzü de sürekli parlayan,
Gözümün önünde hareket ederken bir anlık bir parıltı gibiydi;
Ama sadece bir rüyaydı,
İçinde parlıyordu ama kendini gizliyordu.
Ve ateş içinde doğarken,
Güneş’in görkemli bir Meleğini gördüm;
Sesini yükseltti,
Ve konuşmasının yükü buydu.
Selam sana ey PARASU RAMA,
Güzelliğin altın ovalarında;
Şimşek ve hakikat çocuğu;
Gelişini uzun zamandır bekliyordum.
Selam sana ey İMAM MEHDİ,
Göklerin Sözü’yle alev alev yanan:
Uzun zamandır dağlardan gözlüyorum,
Gelişinin güneş ışığını görmek için.
Şimdi sen yükseliyorsun,
Evrenin dayandığı Tanrı’nın Sütunlarına doğru,
Karanlık şimşekler ve hızla dönen alevlerin gök gürültüleri içinde sarılmış.
Sessiz Sulara, derin uçurumlarından
Bu yüksek Sütunlar yükseliyor;
Karanlık onların muhteşem göğüsleri üzerinde dolanıyor;
Ve birçok büyük Ruh onların genişleyen gücüne rehberlik ediyor;
Ve bu okyanus sularının aktığı Dağlara;
Ve kucaklarında dinlendikleri Rüzgarlara,
12
Güneş ışınlarındaki zerrelerden daha küçük olanlara.
Ve Sessiz, Muhteşem Kasırga,
Bu Rüzgarların en küçük nefesinden doğar;
Yeri çok uzaklarda olan Kasırga,
Her şeyi ayakta tutan Tanrı’nın kollarında.
Bu Sütunlara Gerçek denir;
Ve bu Sulara Kadim denir;
Ve bu Dağlara Güçlü denir;
Ve bu Rüzgarlara Sonsuz denir;
Orada Hakikatin tanığı olacaksın,
Ve Tanrı’nın nefesi olan Kutsal Işığın:
Orada Evrenin Gizemleri,
Şaşkın bakışlarınla perdesiz açılacak.
Sonra şimşekler çaktı,
Ve gök gürültüleri şimşeklere cevap verdi;
Ve Güneş Meleği ayrıldı;
Ve uçuşumda yoluma devam ettim.
Dünyada hiçbir gözün görmediği yıldızları gördüm,
Altın ışık kuşaklarında parlıyorlardı;
Güzeldiler ve hızlı dans ediyorlardı;
Aklın ötesinde, sadece düşünceyle kıyaslanabilir.
Karanlık halkaların büyüklüğü
İnsanın tüm hayal gücünün ötesindeydi;
Güneş ışığının yedi ışınlı küreleri oradaydı,
Ama sadece Tanrı onların büyük yörüngelerini kaplayabilirdi.
Parıldayan altın ve kristal duvarlar gibi,
Gök kubbe kendini uzaklara doğru uzattı;
Ve en derin gece, alev ve yıldızla örtüldü,
Tanrı’nın ihtişamının sonsuz tahtını gördüm.
Işık huzmelerine sarılmıştı Cennet’in Ruhları,
Çiçekler gibi güzel, güneş ışığında dinleniyorlardı;
Gün ve gece dönüşümü yoktu,
Ama Tanrı’nın sürekli ihtişamı her şeyi aydınlatıyordu.
Dinleyin beni, Ey Güzellik Küreleri,
Bana kulak verin, Ey Cennet Çocukları;
Ve sen, Ey Zaman, Sonsuzluğun ebedi görüntüsü,
13
Ve sen, Ey Dünya, başını eğ;
Çünkü şimdi bana açıldı sonsuz ihtişam,
Evrenin muazzam doğası;
Göklerin ve sonsuza dek dönen güneşlerin ateşli ihtişamı,
Çok uzaklara uzanan dünyalar ve okyanus küreleri.
Işık içinde —ateş içinde —sis içinde —alev içinde,
Sanki güneş ışınlarında süzülüyor gibiydim,
Meleksel vecd içinde nefes nefese;
Sabahın atlıları beni taşıyor.
Hangi parıltı —hangi ihtişam uzakta parlıyor?
Hangi İhtişam güneşin altında yatan?
Yükseldi —gülümsedi —perdesiz/peçesiz durdu—
Baktım —ve Her Şeyi anladım.
14
TANIMLAR
APOCALYPSE [Apokalips] —Vahiy/Bilgi; Görünenden Görünmeyeni ayıran Perdenin
kalkması.
ARK, Kutsal Ruh için mistik bir isim. Parkhurst, İbranice’sinde tamamen ihmal ettiği bu
kelime için, Yunanca Sözlüğü’nde bulunması gereken yerde şunları söylemiştir: “Αρχη [(arki/
archē): ilk neden, ilk temel, ilk prensip, başlangıç, ilke, kaynak, otorite] buradaki kullanımda
İbranice’deki תישאר rasit [(reshit): ilk, başlangıç] veya Hikmet/Bilgelik kelimesine karşılık
gelir; ve her sıradan döngüden sonra gerçekleşen aralık boyunca, tüm doğanın tohumunun
büyük uçurumda yüzdüğü ya da kuluçkaya yattığı varsayılan dişi üretken gücün Arg veya
Arca’nın sembolü anlamına gelen bu kelimeden daha uygun ne olabilirdi?” Bu,
Yunanistan’da, Mısır’da, Hindistan’da, Yahudiye’de vs. farklı isimler altında Kutsal Gizemlerin
her yerinde bulduğumuz gemi ya da sembolik tekne şeklindeki sandık ya da çanak/kase idi;
ve bu konuda Faber, yanlış anlaşılmış sembolizmi üzerine dünyanın gördüğü en olağanüstü
bilgelik ve delilik yapılarından birini yükseltmiştir —Yaratılış’taki Arkite efsanesinin edebî
yorumunu kastediyorum. Gizemlerin gemi/çanak/tekne/hilal biçimli üretken Gücü (navi-form
Argha) belirgin bir tarzda yalnızca Kutsal Ruh’a —Cennetin/Göklerin Kraliçesi; tüm varlıkların
Yüce Anası— atıfta bulunurdu; ki, Kiliselerimizdeki ve tüm eski tapınaklardaki nave [nef: bir
kilisenin girişten itibaren ana sunağa kadar uzanan orta bölümü] de ondan esinlenerek
adlandırılmıştır; bu nef, tapınağın (fane) en kutsal bölümlerinden biridir. Bilmeyenler için
nefin (nave) Latince navis, yani gemi kelimesinden geldiğini de ekleyeyim. Böylece Kutsal
Ruh, Sonsuz’un engin Okyanusu üzerinde tüm varlığın tohumlarını taşıyan Yaşam Gemisi’ydi:
ve Tanrı yönetici Güç’tü. Hilal ya da kayığa benzeyen şekliyle Ay da böylece Kutsal Ruh’un
simgelerinden biri haline geldi. Her gerçek İslam mensubunun taşıdığı ve Hindistan’ın her
yerinde aynı sembol olan hilal, her ne kadar takipçileri tarafından tamamen göz ardı edilmiş
olsa da, Muhammed tarafından tebliğ edilen gerçek Arap inancının önemli bir parçası olan
Kutsal Ruh’u ima eder. Büyük Peygamber’in Kuran’ın birçok bölümüne eklediği ve hiçbir
yorumcunun açıklayamadığı mistik kelime ALM, onu [dişil Kutsal Ruh], Alm’ı, veya Yüce
15
Göklerin Lekesiz Bakiresi’ni ima eder. Ayrıca AL, Tanrı; M de 600 anlamına gelir, ki bu da
okuyucunun bu çalışmada açıklanmış bulacağı son derece önemli bir gizli döngüye gizlice
işaret eder. Locrianlı Timæus, Kutsal Ruh’a Arke’nin mistik adı altında işaret ederek, Αρχα%
των α% ρι%στων [Archá ton áríston], yani en iyi şeylerin İlke’si/Başlangıcı olarak adlandırır.
Arcane [gizemli] veya secret [gizli] bundan türetilmiştir ve sembolik anlamına da gizlice işaret
eder. Codex Nazaræus’a göre (çok eski bir eser), her şeyi bilen ve ayırt edebilen En Kudretli ve
En Yüce Olan’dan başka hiç kimseye Esrar/Sırlar/Gizem [arcane] sergilenmez. Pausanias,
Æsculapius’un [Antik Yunan ve Roma’da tıp tanrısı], Mesih [Kurtarıcı olarak beklenen kişi] için
sembolik bir isim olduğunu ve Archagetas olarak adlandırıldığını belirtir; bu kelimeyi
ilksel/ilkel tanrısallık (primæval divinity) olarak tercüme eder, ancak yanlış, çünkü bu kelime
Archa’dan doğan anlamına gelir. Yunan bilgelerinin το αρχαιον χαος [to archaion chaos:
ilkel/antikkaos] dedikleri şey, mistik ve gizemli olarak bu gemiye (ark) işaret ediyordu, çünkü
χαος ve χαως, αω ve σαω idi, başında X veya kutsal haç ile kurtarırım (I save); ve bu X, aynı
zamanda 600 için Yunan monogramıydı. Jablonski der ki: Ιω, Ioh, ÆgyptiisLUNAM significat,
neque habent illi in communi sermonis usu, aliud nomen quo Lunam designent præter Io
[Ιω, Ioh, Mısırlılar için AY anlamına gelir, ve günlük dilde Ay’ı belirtmek için başka bir isimleri
yoktur]. Io Mısır dilinde Ay anlamına gelir… Eustathius, Io’nun Argialıların lehçesinde Ay
anlamına geldiğini belirtir. Kamboçya’da, bu İlahi Ruh’a, ON-AO adı altında Evrenin Ruhu
olarak tapınılır ve imparatorluğun baş tapınağı onun onuruna inşa edilmiştir. Macrobius,
Saturnal adlı eserinde Apollo Clarius’un kehanetini alıntılayarak şöyle der: Cunctorum
dicassupremum numen Iao [tüm şeylerin en yüce ilahi varlığı Iao]. Vahiy boyunca Tanrı ve
Kutsal Ruh AO olarak adlandırılır. Bir dik çizgi ve bir daireden oluşan IO buna mistik olarak
işaret eder ve mükemmel sayı olan 10’u oluşturur. Sir S. Raffles’e göre, Cava dilinde Arka,
Güneş anlamına gelir. Bu bağlamda Kûn-da veya Kûn-dina adlı ünlü bir kutsal şiirden
bahseder bunu vermekten kaçınır. Bu muhtemelen Süleyman’ın Şarkısı (Song of Solomon)
veya Geeta-Govinda [Hindistan’da Jayadeva tarafından yazılan, Krishna ile Radha arasındaki
aşkı anlatan dini bir şiir] gibi bir şeydir. Bu şiir, onun söylediğine göre, Pepa-Kam olarak da
adlandırılır: bu, Pi-Akm, Bilgelik anlamına gelir, aynı zamanda Baba ve Aşk Tanrıçası
anlamına da gelir. Tüm bunlar, Göklerin/Cennetin/Tanrının Kutsal Ruhu’na (the Sacred Spirit
of Heaven) işaret eder.
AVATAR —Mesih-Melek’in kendi döngüsünde inişi: bazen, ama yanlış bir şekilde Theopany
[(Teofani): Bir tanrının veya ilahi varlığın insanlara görünmesi] olarak adlandırılır.
16
BEAUTY —Güzel/Güzellik: her Varlığın arzulaması gereken mükemmeliyet.
BETH תיב— Ev: dolayısıyla Elisa-beth, Elisa’nın evidir. Bazı ülkelerde Bat, Bad, Abad olarak
telaffuz edilir. Baal-bec’in gerçek adının Baal-beth olduğu sanılmaktadır. Galce’de Bett-Ys, Ateş
Yeri anlamına gelir. Aleph, İbranilerin ilk harfi olarak Ateş Tanrısı anlamına geldiği gibi, Beth,
ikinci harf, onun Evi anlamına gelir; AB ise, Her Şey anlamına gelir.
BIRTH [doğum] —bir Ruhun yaşam döngümüz içinde yeni bir formda yeniden ortaya
çıkması. Death [ölüm], ruhun ortadan kaybolması ve Hades [Yeraltı Dünyası] ya da
Görünmez’de geçirdiği bir aradan sonra başka bir döngüde yeniden canlanması
(palingenesis).
BLOOD [kan] —Gerçek/Hakikat için sembolik bir ad; gerçek Din.
BODY [beden] —doğası kendilerini maddi alanlarla sınırlayan varoluş düzenleri için maddi
bir örtü veya tezahür etme/görünür olma aracı. Melekler ve Ruhlar (Spirits), ruh [spirit: daha
geniş ve soyut bir anlam taşır. İnsanların ya da varlıkların içindeki yaşam gücü, ilahi veya
manevi bir varlık olarak algılanır] ve can [soul: daha çok bireysel kimliği, bilinci ve sevgi,
nefret, umut gibi duyguları temsil eder] olmak üzere iki doğadan oluşur. İnsanlar ruh, can ve
bedenden oluşur: daha düşük varlıklar sadece can ve bedenden oluşur. İnsan, bir bedene
sahip olduğu için Ruhlardan ve Meleklerden daha aşağıdır: ama onun altındaki herkesten
üstündür, çünkü onlar ruhsuzdur.
CHERUBIM םיבורכ] kerubim] —Öküz/Boğa [güç, kudret, yönetim, erk], yani göksel
varlıklar, güneşin ihtişamıyla parlayan; Güneşin kendisi kadar parlak/ışıltılı yaratıklar. Vahiy
Kitabı’nda (Apocalypse) bunların üç mertebesinden bahsedilir: en yükseği sekiz kanatlı, bir
sonraki altı kanatlı, en düşük rütbelisi dört kanatlı. Yaratılış iii, 24’te doğru şekliyle kendi
üzerine dönen alevli bir ateşin eşlik ettiği şeklinde yer alır. [İncil geleneğinde Tanrı’ya eşlik
eden kanatlı bir melek. Antik Orta Doğu sanatında kartal kanatları ve insan yüzü olan bir aslan
veya boğa olarak temsil edilir ve geleneksel Hıristiyan melekolojisinde dokuz katlı göksel
hiyerarşinin en yüksek ikinci düzeninin bir meleği olarak kabul edilir.]
DAY OF JUDGMENT [kıyamet/yargı günü] —ölümden sonra, canlandırıcı ilkenin yeni varlık
durumunu üstlendiği dönem.
17
DEATH [ölüm] — bir varoluş durumundan diğerine herhangi bir değişikliktir. Doğumla
aynıdır. Canlandırıcı ilke, gücünü tezahür ettirmenin bir modu olarak ölür ve başka bir biçimde
yeniden doğar. Ruhlar ve Canlar çok eski zamanlardan beri var olmuştur; Ve her yeni doğum,
milyonlarca yıldır yürürlükte olan ve sayısız yaşam düzeninden geçen canlandırıcı bir ilkenin
yeni bir tezahürüdür. Canlandırma ilkesi herhangi bir formdan çıktığında, gerçek doğasıyla
mümkün olduğunca uyum içinde başka bir forma geçer. Böylece bir insan sonsuza dek insan
olarak kalabilir: ne daha iyi ne de daha kötü.
ESSENCE [öz/cevher/esans/nitelik] —nesneler/şeylerdeki hayati ve ölümsüz enerji.
Görünür veya bedensel olandan ayırt edilir.
ETERNITY [sonsuzluk] — hiçbir zaman başlangıcı olmayan ve asla sonu olmayacak olan
şeydir. Bu yalnızca Tanrı’nın durumudur ve özel olarak Yüce (Supreme) ile bağlantılıdır.
EVERLASTING [sonsuz], başlangıcı olan ama asla sonu olmayacak olandır. Bu, Kutsal
Ruh’un ve tüm ruhsal varlıkların niteliğidir.
FINAL DAY [son gün] —Kalpa’nın [Kalpa, Hinduizm ve Budizm gibi Hint dini ve felsefi
geleneklerinde kullanılan bir terimdir ve genellikle “dünya çağı”veya “kozmik dönem” olarak
anlaşılır. Evrenin döngüsel doğasını vurgular ve zamanın devasa ölçekteki döngülerini ifade
eder. Hindu kozmolojisinde çok uzun bir zaman dilimini ifade eder. Bir Kalpa, Brahma’nın bir
günü olarak kabul edilir ve yaklaşık 4.32 milyar yıl sürer. Brahma’nın bir günü (Kalpa) 1000
Maha Yuga’dan oluşur, her biri dört Yuga’dan (Satya Yuga, Treta Yuga, Dvapara Yuga ve Kali
Yuga) oluşur. Kalpa’nın sonunda, bir “pralaya” (dünya yıkımı) dönemi başlar ve ardından yeni
bir Kalpa gelir. Budizm’de Kalpa, dünya sistemlerinin yaratılması ve yok edilmesi süreçlerini
ifade eder. Budist kozmolojide, bir Kalpa’nın uzunluğu farklı şekillerde tanımlanabilir ve
genellikle çok uzun bir zaman periyodunu kapsar. “Antarakalpa”veya “orta Kalpa” gibi terimler
de bulunur ve bu, daha küçük dönemleri ifade eder.] sonu, ya da dünya gibi bir kürenin
değişime ya da dönüşüme uğramadığı tahsis edilmiş dönem.
GOD [tanrı] —Her Şeye Gücü Yeten ve Yüce Baba, bazen Kutsal Ruh için kullanılır, ancak
doğru değildir, çünkü O [dişil Kutsal Ruh] yalnızca Tanrı’nın vekili veya temsilcisidir: bazen
daha alt bir anlamda, bir tanrı gibi ilahi doğayı/tabiatı ifade eder.
GODS [tanrılar] —Tanrı’nın ve Kutsal Ruh’un altında var olan tüm ilahi varlıklar.
18
HEAVEN [cennet/gökler/gökyüzü] —içinde, Tanrı’nın varlığını (presence) yaşayan Ruhlara
gerçek olarak gösterdiği yer.
HELL [cehennem] —bu varlığın (presence) gerçek olarak görülmediği her yer. Dolayısıyla
bu dünya gerçekte bir cehennemdir, çünkü Tanrı burada tezahür/tecelli etmemiştir; ve
Tanrı’nın varlığının gölgeleri olan Güneş ve Işık dünyanın üzerinde parlamasaydı, kesinlikle
bir sefalet yeri olurdu. Tanrı, kendi Varlığını, üzerinde parladığı küre/yere/konuya göre çeşitli
ihtişam derecelerinde tecelli ettirir; her varlıktaki bilgi ve erdeme göre de, O’nun Işığı
böyledir. Mantıksızlık ve mutlak karanlık, en düşük cehennemi oluşturur: asla bir ışık
huzmesiyle kutsanmayan, karışık ve çılgınca bir varoluş kaosu.
IMMORTALITY [ölümsüzlük] — canların [soul] bir niteliğidir; Sağlık ve dinçlik bedenlere ait
olduğu için: tüm canlılarda gördüğümüz kalıcı yaşam ilkesidir.
INFINITY [sonsuzluk] —yer olarak, süre/zaman olarak Sonsuzluğun yakın-akrabasıdır.
Zamanın ne başlangıcı ne de sonu olmadığı gibi, Sonsuzluğun da bir sınırı yoktur; Tanrı bu
nedenle gerçekten Ebedi-Sonsuz (Eternal-Infinite) olarak tanımlanabilir.
LAPSE [düşüş] —yüksek Ruh-varlıklarından birinin, bir gökselin alt bir göksel varlığa
düşmesi gibi, aynı doğaya sahip bir varoluşun daha düşük bir varoluş durumuna düşmesidir.
RISE [yükseliş] — bunun tam tersidir; bir Göksel’in, Üstün-Göksel (Supra-Celestial) durumuna
yükselmesi gibi.
LOGOS —üç anlamı olan bir kelimedir. Önce Kutsal Ruh, Tanrı’nın söylediği ilk Söz ve
dolayısıyla yarattığı Özlerin (Essences) ilki. İkincisi, O’nun daha sonra şekillendirdiği Evren.
Üçüncüsü, göksel Sözü veya Vahiy’i ilan eden Tanrı’dan İnsana Elçi.
M —tüm dillerde ve tüm dinlerde özel olarak kutsal bir harftir: dalgaların veya suların ⋀⋀
şeklinde sembolüdür. Doğu dillerinde sondaki M, 600 anlamına gelir. Maya [Hindu
mitolojisinde bir illüzyon tanrıçası], Maïa [Yunan mitolojisinde, Hermes’in annesi], Mary
[Meryem], Minerva [Roma mitolojisinde bilgelik, sanat ve strateji tanrıçası], Mercury [Roma
mitolojisinde ticaret, iletişim ve yolculuk tanrısı, Yunan mitolojisinde Hermes olarak bilinir],
Manu (πνευ%μα yani Pneuma [ruh/nefes], Numa’nın anagramı), Messias [kurtarıcı ve
peygamber, İsa Mesih], Μητις [(Metis), Yunan mitolojisinde bilgelik, zeka ve kurnazlık
tanrıçası] veya İlahi Bilgelik (Divine Wisdom), Mimra [Aramice “Kelime” veya “Söz”],
Söz/Kelam, Matrix [Köken veya Ana kaynak], Mater [Anne], Mamma [Anne], Mas (Erkek), Mihr
19
(genellikle Mithras [Pers mitolojisinde antik bir tanrı ve Zerdüştçülükte önemli bir figür]
olarak bilinir), Monad [Tek ve bölünmez varlık, tüm varoluşun temel birimi], Mystery [Gizem];
ve teolojide her öğrenciye tanıdık gelen bu ince ve derin anlamları taşıyan çok sayıda kelime.
Tüm harfler mistiktir: bu özellikle öyledir.
MESSIAH [Mesih] —Tanrı’nın Elçisi: Hakikati ölümlülere vaaz eden ilahi olarak gönderilmiş
bir Ruh. Kurtarıcı (Saviour), çünkü kurtuluş müjdesini duyurur ve Işığa giden yolu gösterir.
Yeryüzünde yaşarken her bakımdan bir insandır, yanılmaz olan öğretileri dışında insanî
hatalardan muaf değildir.
METASOMATOSIS [metasomatoz] —bir vücuttan diğerine geçiştir; katil bir insanın
doğasının/niteliğinin bir sırtlan olarak tezahür etmesi/ortaya çıkması veya bir filin doğasının
bir insan olarak tezahür etmesi gibi.
METEMPSYCHOSIS [metempsişe] —bir ruhsal varlığın, arzularının yönlendirdiği daha
düşük bir yaşam düzenine geçişidir. Bu durumda can (soul) ile bağlantılı hale gelir.
MYSTERY [gizem] —kutsal ama tarif edilemez/söylenemez bir gerçek, kelimelerle ifade
etmek yerine zihinde düşünülen.
MYTHOLOGY [mitoloji] —Kıssa/Masal, Sembol veya Benzetme kisvesi altında kutsal
gerçeklerin bir temsili.
PALINGENESIS —rejenerasyon/yeniden doğuş veya yeni doğum; bir varoluşun değişmiş
bir yaşam formunda ilk durumu. Bu terim, örneğin metasomatoz ve metempsişe gibi
kavramlarda da kullanılır.
PAN — Her Şey/Tümü, antik Mitolojide Tanrı’yı ve her yeri kaplayan, her yere nüfuz eden
Ruh’u belirtmek için ayrım gözetmeksizin kullanılır. Sylvan Pan [ormanların tanrısı olarak
bilinen Pan], Mesih anlamına gelir. Bu kelime üç harften oluşur ve bu, mistik bir göndermedir.
PARADISE [cennet]— Cennet’te bir Bahçe, Göksel/Semavi Ruhlar’ın dünyevi küreden
yükseldiklerinde ilk kabul edildikleri yerdir. Cennet, Brahman teolojisinde şu şekilde
tanımlanır: Dağın etrafında yedi merdiven bulunur, bu merdivenler aracılığıyla ortasında
gümüşten bir çan ve güzel renklerde dokuz değerli taşla çevrili kare bir masa bulunan geniş
bir düzlüğe çıkarsınız. Masanın üzerinde, bir inci kadar parlak ve güzel iki kadının imgelerini
içeren Tamara Pua adı verilen bir Gümüş Gül bulunur; ama bu ikisi, görüldükleri ortama,
20
göksel/semavi/manevi (celestial) veya yersel/dünyevi/maddi (terrestrial) ortama göre
farklıymış gibi görünseler de, bu iki kadın aslında Tek’tir. İlk görünüşte Briga-Siri, Ağzın
Hanımefendisi olarak adlandırılır: diğer Tara-Siri’de Dilin Hanımefendisi veya Dillerin Ruhu.
Bu Gümüş Gül’ün merkezinde, Tanrı’nın daimi ikametgahı vardır.
REVELATION [vahiy] —Mesih-meleklerden/Haberci meleklerden biri tarafından Tanrı’dan
alınan ve onun tarafından insanlığa duyurulan ilham edilmiş öğreti.
SATAN [şeytan]— kötü/ahlaksız/şer/verimsiz olanın sembolik adı: ahlaki kötülüğün alegorik
[mecazi veya simgesel anlamda; bir hikaye, şiir veya resimdeki semboller aracılığıyla soyut
fikirlerin ve ilkelerin temsil edilmesi] bir kişileştirilmesi. Bir varlık değil, bir sembol.
SAN —Oğul, Azan, Azon, As-On, Alevli Güneş (the Fiery Sun), Ζην [Zen]. Hesychius,
Babilliler tarafından Güneş’in, Kurtarıcı anlamında Saos olarak adlandırıldığını söyler.
Sidonlular/Saydalılar [antik Fenike kenti halkı] tarafından Zauan olarak adlandırılırdı.
Hindistan’da Herkül’e Işığın Efendisi Ador-San deniyordu. Zaanim adı verilen tapınaklarda ona
tapılırdı. Yunanistan’da prensler Zanides veya Zan’ın oğulları olarak sıfatlandırıldı. Özellikle
kutsal yerler San-Sanna olarak adlandırılırdı. Bu, Sanctus [kutsal] kelimesinin ilk hecesidir.
Etrüsklerin [(The Etruscan): İtalya’nın antik bir halkıdır ve M.Ö. 8. yüzyıldan itibaren İtalya’nın
Toskana bölgesinde (bugünkü kuzeybatı İtalya) varlık göstermişlerdir. Etrüsk dili, Hint-Avrupa
dil ailesine dahil olmayan az sayıda dilden biridir ve bu nedenle dilbilimciler için büyük bir
gizem teşkil etmektedir.] İtalya için kullandığı isim Au-soni-ya idi. Bazı antik öğreticiler, can ve
ruhun Güneş’ten gelen ilahi yayılımlar olduğunu öğretirlerdi: bu yüzden Macrobius ruhu
Zoan, —canlı/yaşayan şey olarak adlandırdıklarını söyler. Zion bunun başka bir biçimidir. Za
büyüklüğü ifade eder. Madagaskar dilinde Zan har Tanrı anlamına gelir; Har kelimesi,
Hintçede Heri [genellikle Hindu tanrısı Vişnu’yu ifade eder] yani Egemen anlamındadır. Sin,
Sen, “döngü”, Sol-Sin, “bir yıl”. Antik Malta dilinde (Punico-Maltese), Sena, “bir yıl”, Snin,
“mevsimler”. İrlandaca, Somin; İbranice ve Keldanice, Sena, “bir yıl”.
SERAPHIM םיפרש— Alevli Kanatlı Yılanlar; yani en aşkın (transcendent) ihtişamın
Başmelekleri (Archangels); İhtişam ve azamet/görkem içinde alev gibi, Sonsuzluk Yılanı —
TANRI’nın huzurunda yaşayanlar. Cherub [Kerub: melek/ruh] kelimesi aynı zamanda Yılan
[Yılanların sembolizmi geniş bir yelpazeye yayılmakla birlikte, genellikle doğanın güçleri,
değişim ve dönüşüm, bilgelik ve koruma gibi temalarla ilişkilendirilirler. *Dönüşüm ve
Yeniden Doğuş: Yılanlar, dökülen derileriyle yeniden doğuş ve sürekli değişim simgesi olarak
21
görülürler. Bu özellikleri, yaşamın döngüsünü ve sürekli değişimi temsil eder; *Bilgelik ve
Sırlar: Yılanlar, bilgelik ve gizemli bilgiye olan erişimi simgeler. Antik kültürlerde ve
mitolojilerde, yılanlar bazen bilgeliğin ve gizli sırların koruyucusu olarak kabul edilirdi; *Ölüm
ve Yeniden Doğuş: Bazı kültürlerde yılanlar ölümün sembolü olarak görülür. Örneğin, eski
Mısır’da yılanlar ölüm ve ölüm sonrası yaşamın kapıları olarak kabul edilirdi; *Güç ve Koruma:
Bazı mitolojik anlatılarda yılanlar koruyucu güçler olarak görülürler. Özellikle yuvalarını ve
yavrularını savunmalarıyla güvenlik ve koruma sembolüdürler; *Tılsım ve İyileştirme: Bazı
kültürlerde yılanlar iyileştirici güçlere sahip olduklarına inanılır ve tılsımlı veya şifa veren
nesnelerde kullanılırlar. Bu sebeple Tıbbın sembolü haline gelmiştir.⚕] anlamına da gelir. רכ
[kr] daire ve בוא] aub]yılan —Daire İçinde Yılan anlamında oluşan bileşik bir kelimedir.
SHEKINAH [şekine/sekîne] —genellikle bir Gül, çiçek çelengi/çiçekli taç, Lotus, Yumurta
veya herhangi bir oval amblem, Güvercin, Tekne, Okyanus, Ay, Bakire, tekerlek, görkemli bir
ışık hâlesi (nimbus), altın bir taç vb. olarak karakterize edilen mistik bir kelime. Tanrı, İlahi
Güzellik üzerine tasarım yaptığında/Kendi Mükemmelliği üzerine odaklandığında Bir olmak
(to be One) denir: ama yarattığında, ikili-Tek (to be Bi-Une)’dir [“Bi-Une” terimi, iki olma veya
birleşik olma anlamına gelir. Yani, yaratım eylemi sırasında Tanrı, kendisinden çıkan
yaratıklarla bir tür ilişkiye girer veya bu yaratıkların içinde mevcut olur]. Suriyeliler, bu
birlikteliği Ad-Ad olarak bilinen Güneş-Baba figürüyle simgelerler. Ad-Ad, muhteşem ışınlarını
dünyaya doğru gönderirken, dünya da yukarı doğru parlak ışınlar yollayarak onun ışınlarıyla
buluşur ve birleşir. Bu kelimenin Hint Yoni’si [Sanskritçe bir terim olup genellikle dişi üreme
organını veya dişilik sembolünü ifade eder. Ancak sadece bu fiziksel anlamda değil, Hindu
mitolojisinde ve dini pratiklerde daha derin anlamlar taşır: *Kutsal Dişi İlke anlamında
evrenin yaratıcı ve besleyici gücünü sembolize eder. Şakti veya tanrıça ilkesi olarak da
adlandırılır. *Yaratıcı Güç ve Yeniden Doğuş anlamında, evrenin döngüsünü, doğuş ve
yeniden doğuşu temsil eder. Yaratıcı gücün, enerjinin ve doğanın süregelen döngüsünün
sembolüdür. *Spiritüel anlamda Hindu tapınaklarında ve ritüellerinde, evrenin ve tanrısal
ilkelere olan bağlılığın sembolü olarak önemli bir yer tutar. Tanrıça Şakti’ye odaklanan ve onun
yaratıcı, besleyici ve yok edici güçlerini anan ibadet ve tapınmada da merkezi bir rol oynar.] ile
akrabalığı vardır. Calli, Kutsal Ruh’un Hindu adıdır. Meksika dilinde, Tanrı’nın Evi (the House
of God) veya Tanrı’nın Çadırı (Tabernacle of God) anlamına gelir.
SHM, Shem, םש— Güneş. Bu, Meksika tanrısı Chemin’dir. Parkhurst, bu kelimenin
Güneş’in bir adı olarak Üçlü Birliği (Trinity) ifade ettiğini söyler. Ayrıca, büyük bir özenle
22
düzene sokmak ve tamamen harap etmek, ıssız hale getirmek anlamına gelir: burada
Yaratıcı/Üretici ve Yok Edici’yi sergiler. Ayrıca, düzenli bir şekilde yerleştirilmiş olan
kabuklarından dolayı Soğan (Onion, On-Ion) anlamına gelir, böylece Evren’i sembolize eder.
Bir soğan, αιων των αιωνων [aiōn tōn aiōnōn, “çağlar boyunca”] anlamında kabul edilirdi:
ve Oannes kelimesi, döngülerinde veya çağlarında ortaya çıkan ilahi Elçi anlamında bu mistik
çağrışımı taşırdı. Shamen, Shemesh שמש , gökyüzü ve Güneş ile ilgili kelimelerdir. BaalShamen [Fenike ve Suriye mitolojilerinde bir tanrı] gökyüzünün Efendisi’dir. Shema-El,
Tanrı’nın göksel parlaklığı; Yunanlılar tarafından Bacchus’un [Dionysos] annesi Semele’ye
dönüştürüldü; ki bu da bir Mesihî isimdir. Asur, Güneş’e tapmanın yaygın olduğu bir yer
olduğu için Shems ve Shams [güneş] olarak adlandırıldı. Etiyopyalılar bu kelimeyi Zam ve
Tzam [güneş] olarak telaffuz ettiler. Shem’in Oğulları (Sons of Shem), Göklerin Oğulları (Sons
of Heaven) anlamına gelir, bu isim, Tanrı’nın birliğine gerçek inananlar tarafından eskiden
kullanılmıştır. Hindistan’da Suna gökyüzünün tanrısıdır: Samothrake’nin Saon’u [Saon,
Samothrake adasında doğduğuna veya bu ada ile bağlantılı olduğuna inanılan bir mitolojik
figür], Zeus’un oğludur: o Kurtarıcı’dır. Iasion Jüpiter’in ya da Tanrı’nın oğludur. İbranice Azon
ya da Güneş, Vedic [Vedalarda] Suna, Gotik Sunna, Almanca Sonne, Spartalılarda Asana,
Yunanca Zan, Asurca San, İbranice Shanah, Sion, Zion; Sanskritçe Ahan ya da Gün, Tatar ve
Çince’de Shan, İngilizce’de Sun ve Son, aynı fikri ifade eden akraba kelimelerdir.
SON OF MAN [Ademoğlu] — İlahi Elçi veya Enkarnasyon’a [İlahi bir varlığın veya ruhun
fiziksel bir bedene bürünmesi anlamına gelir. Hristiyanlıkta İsa Mesih’in Tanrı’nın beden almış
hali, Hinduizm’de Vişnu’nun avatarları ve diğer inanç sistemlerindeki benzer kavramları ifade
eder.] verilen bir addır. Ölümlü bir insandan doğmamışsa, yeryüzünde yaşayamaz veya
hareket edemez. Ayrıca insanlığın kralı olarak da adlandırılır.
SOUL [can/ruh] — canlılık veren öz, insan dahil olmak üzere yaşamı olan en küçük varlığa
kadar tüm varlıkları içeren canlandırıcı öz. Ruh’la (Spirit) aynı doğaya sahiptir, ancak ondan
daha aşağıdır, çünkü Ruh, Tanrı’nın Ateşi’nden gerçek bir parçasıdır. Ruh asla ölmez; Ancak
ruhun bedenle uzun süre devam eden birlikteliğiyle kendisini yaşamda sadece bir noktaya
indirgemesi mümkündür. Bunu önlemek için, Tanrı onu çamurdan orijinal Ateş-şelalesine
yükselten bir arzu enerjiyle doldurmuştur.
SPHERE — dünya gibi yerleşim olan bir küre.
23
SIPRIT — İnsandan başlayarak yukarı doğru tüm varlıkları içeren ve Yüce Olan’a (Supreme)
kadar giden birçok derece boyunca ilerleyen ölümsüz bir öz ve enerjidir. En düşük gelişimi
insanlarda bulunur. Yedi yüksek varlık düzeninde cansız (soul) olarak var olur; en alt üç
düzende canla birlikte var olur. Josephus, Antiq. Jud. lib. i., cap. i., sect. 2’de, Tanrı tarafından
insana verilen can hakkında şöyle konuşur: Και% πνευμα ενηκεν αυτω και% ψυχη% ν. O,
ona bir ruh [πνευμα >pnevma, ruh, ilahi öz] ve bir can [ψυχη%ν > psychín, bireysel kimlik,
kişisel öz] koydu. Daha fazla bilgi için, sayfa 189’a bakınız.
SUPRA-CELESTIAL [gök-üstü] —Tanrı’nın ve Kutsal Ruh’un evi. CELESTIAL [göksel] —sıradaki
Ruhların kalıcı evi. SUB-CELESTIAL [gök-altı] —melekî/meleksel alanlar. TERRESTIAL [karasal] —
maddî alanlar.
THE HOLY SPIRIT [Kutsal Ruh] — Evrenin ikinci Büyük Varlığı: Yüce Ana, Doğa/Tabiat: aynı
zamanda Providence [idrak,koruma]; Perem-Atma [Hindu felsefesinde evrensel ruh]; Anima
Mundi [eski Yunan ve Roma felsefesinde dünya canlılığı]: Gökler’in Kraliçesi.
THE WORLD [dünya] —Evren ile aynıdır: güzelliği ve düzeninden dolayı Kosmos olarak da
adlandırılır.
TRINITY [üçlü birlik]— Tüm varoluşu oluşturan üç Öz: nitelikte bir; gelişimde sayısız. Tanrı,
tek bir özsudan/kökten Evrendeki tüm meyveleri ve çiçekleri üreten bir Ağaç gibidir. O her
şeyin içindedir; Hepsi Onun içinde.
TSAR ve Zar — רצ kaya/taş. Tapınaklar kaya üzerine inşa edildiği için bu yükseltiler, hangi
Tanrı adına inşa edilirlerse edilsin, Sar-On olarak adlandırıldı. Sar terimi her zaman yüksek bir
onur işareti olarak kullanıldı. Bu yüzden Tanrı sığınma kayası, kurtuluş taşı olarak adlandırılır;
ve İsa, Petrus’a hitaben, “Bu kaya üzerine kilisemi inşa edeceğim” der. (Matt. xvi., 18). Bileşik
kelimelerde saygıyı ifade eder, Sar-danapalus; Nebukadnezar. Antik meşe ağaçlarıyla kaplı
yüksek ormanlar veya daha doğru bir ifadeyle tepeler, adama/ibadet/kutsama Üzerlerinde
(On) yapıldığı için Tsaron adı verildi. Lilius Gyraldus, Saron’u Deniz Tanrısı olarak adlandırır.
Diana, Saronia ve Sar-Ait olarak adlandırıldı; ve Saronia Sacra adlı dini bayramlarda, Mesih
olarak anılan Orus’un doğduğu söylenir. Galya Druidleri hakkında konuşan Diodorus Siculus,
onları filozoflar, tanrıbilimciler, en yüksek onura layık görülen insanlar olarak tanımlar ve
onlara Saronides der. Ana kapılar/Meşe ağaçları (Oaks) aynı adla anılırdı. Æsar ve Kaisar bu
kökten gelir.
24
VIRTUE [erdem] —her ikisinde de bulduğu zevkten dolayı, tüm zamanını bilgi edinmeye ve
iyinin diğerleri arasında yayılmasına harcayan varoluşun durumu.
WINE [şarap] — gerçeğin ve doğru dinin sembolik adı.
25
KİTAP I
TANRI ve KUTSAL RUH Hakkında Kadim İtikadın Bir Özeti
1. KUTSAL VAHİY/BİLGİ (SACRED APOCALYPSE), burada, izlenen belirli büyük ve öncü ilkel
teoloji prensiplerine atıfta bulunur, ki bunların açıklanması gerekmektedir. Bunlar, göksel
düzenin bir sistemi veya Tanrı’nın insan üzerindeki dini otoritesi ile ilgilidir; bu sistemde derin
bilgelik ve evrensel iyilikseverlik aynı şekilde sergilenir. Bu Deneme’de bu prensiplerin
sadece çok özet bir taslağının verilmesi amaçlanmaktadır: bunları uzun uzadıya açıklamak,
tarihten ve mitolojiden alabilecekleri, hem küfür hem de kutsallık içeren bol miktarda
açıklamayla, ciltler doldurur ve o zaman bile hak ettikleri ölçüde gösterilmekte başarısız
olunurdu. Bunu yapmaya vakti olmayanlar, muhtemelen ilerleyen sayfalarda sunulan kısa
bildirimlerle yetineceklerdir. Kutsal Işık bunları okuyan herkesi aydınlatsın.
2. Bu yüksek nitelikli konulara kendini adamış öğrenci için, şu sözleri akılda tutması iyi
olacaktır: O ki, parlak zekasını en yüce amaçlara yükseltmekte oldukça muktedir olmasına
rağmen dünyevi gösterişler tarafından o kadar aldatılmıştı ki Tanrı’yı ve Gökler’i en basit
hayaletlere/gölgelere kurban etti ve böyle ekenlerin hepsinin biçtikleri hasatı biçti: elem,
hayal kırıklığı ve rezillik dolu bir hayat. Kutsal sırlar, diyor Lord Bacon, zihnin bu sırların
büyüklüğüne uygun olarak genişletilmiş olması gerektiği dikkate alınarak incelenmelidir, ve
sırlar zihnin dar çerçevesine sıkıştırılmış ve daraltılmış olmamalıdır. Eğer bu Deneme bu yüce
ruhla (august spirit) incelenirse, inanıyorum ki onu öğrenen her insan, hem bu hayatta hem
de daha önemli gelecek hayatta kendisi için en üst düzeyde avantaj sağlayacak gerçekleri
tanıyacaktır.
3. Eski insanların inancı, Tanrı’nın (AB)1 tüm halkların Ebeveyni/Anne-Babası olduğu;
yarattığı çeşitli ırklar için en şefkatli sevgiyi ve baba duygusunu hissettiğiydi: aynı zamanda
1 Ab בא . Baba: Ebeveyn: geniş/yayarak şekilde telaffuz edildiğinde, Aub, Yılan. Farsça son ek olarak, Nehir
anlamına gelir. Nilab, Nil nehri; Panjab, Beş Nehir; Danaub ve Nehir, Okyanus, Deniz, Sular hepsi sembolik
olarak Kutsal Ruh'u ifade eder. İngilizce Abbot, Baba, Papa. Latince av-us, ata. İrlandaca Ab, Lord/Rabb; Ab-har,
26
O’nun hakkında daha etkili bilgileri ve O’na götüren yol hakkında da buna inanıyorlardı. Aynı
zamanda O’nu ve O’na götüren yolu daha etkili bir şekilde bilmeleri için Tanrı’nın, Kanunları,
Düsturları ve Gerçekleri içeren Vahiyler verdiğini kabul ederlerdi ki bunlar, yeryüzündeki
hayatlarında pratik olarak benimsendiğinde, herkes için göklerdeki sonsuz mutluluğu garanti
edecekti.Tanrı’nın Tek Yüce ve Muhteşem Varlık olduğuna; doğasında sonsuz, özünde ruhsal;
bilge, saf, iyiliksever ve adil olduğuna; her yeri kapladığına ve tüm Sonsuzluk boyunca
uzandığına; aynı zamanda O’nun görkem Tahtlarının, özellikle İlahi Işık’ın üst göksel
bölgelerinde yüceltildiğine, ki sadece en bilge ve kutsal Ruhlar buraya yükselebilir; ve TümBaba’nın tarif edilemez mutluluğunun büyük bir kısmının, O’nun varlık bahşettiği erdemli ve
şarkı söyleyen yaratıkların masum zevklerinde bulunduğuna da inanırlardı.
4. En erken dönemden beri, Avrupa’nın alışkın olduğu her şeyden çok daha yüce olan Yüce
Yaratıcı fikrini ilan eden Hindu bilgeleri, bu gerçeği kabul ettiler ve meşhur ifadeleriyle
geliştirdiler: İkincisiz Tek Brahm (One Brahm without a second); ve bilimlerinde iyi olan her
şeyi Doğu’dan ödünç alan Yunan filozofları, kendi sığ spekülasyonlarının bir karışımıyla onu
zehirlemek için ellerinden geleni yaparken, Hindu aksiyomunu “Εν το Παν —Hepsi Bir Olan
(The One who is All) olarak uyarlamışlardır; —bu modern dindarların tamamen görmezden
geldiği ilahi bir inançtır; ancak yine de evrendeki en büyük gerçek budur.
Kano. Higgins, Anacalypsis, i. 725'te, בא ab veya הבא abe kelimesinde çok ilginç bir şey olduğunu söyler.
Kökünün değişken veya atlanabilir ה e ile הבא abe olduğu söylenir; yani, ya בא ab ya da הבא abe[h] olabilir:
hem eril hem de dişil bir son ek alabilir. Bu, baba kelimesi için yeterince tuhaf görünüyor; ama daha tuhaf
olanı, çoğul formunda her zaman dişil bir son ek almasıdır; her zaman תובא abut (abbot) veya תבא abt, ama
asla םי im değil. Burada gizli doktrin kendini gösterir. Yunanca Baal, her zaman dişil bir artikel ile başlar,
Yeremya ii. 18, 28, xi. 13, xix. 5, vb. ve bazen çoğul formu Baalim, τας βααλιμ, 1 Samuelvii. 4. İlk harf olarak
A, Öküzü temsil eder (Aleph, Güneş'in sembolü ve Güneş Tanrı'nın bir türüydü), A Tanrı’yı temsil eder; ve B,
Beth'i, onun Evi yani Shekinah'yi temsil ediyordu. Her ikisi de A B, veya A ve B birleşik olarak, Ebeveyn/AnneBaba anlamına geliyordu. Tanımlar bölümünde Beth'e bakın. Abner רנבא , Işığın Babası’dır —Tanrı'ya,
Naros'un Efendisi olarak uygulanan bir isimdir. Apis, Bra-Ap-Is, Baba Tanrı idi —veya Pri-Apis. Ab, Üçlü Birliğin
sembolüydü. A = 1. B = 2. = 3. Bra, Yaratıcı anlamına gelir. Abiri, יריבא ve Abirim, םיריבא Güçlü Olanlar:
Cabiri veya Adaletin Elçileri ile aynıdır, Wiltshire'daki Abury Druid tapınağı onlara adanmıştır. İspanyolca
Cobra. Yunanca Oφις. Aub ayrıca Işın, Bulut anlamına gelir. Vallancey, İrlandaca Ob-air'in herhangi bir türde
gözlemci ve abar'ın ilişkilendirmek olduğunu söyler: ayrıca Abaras, tezahür, Şiir, bir meditasyon ve çalışma
eseri: buradan Abaris, Hyperborean. Okuyucuya, bu kitaptaki çeşitli kök kelimelerin sabırlı ve dikkatli
çalışılmasının gerekliliğini vurgulamak istiyorum; burada amaçsız hiçbir kelime eklemedim. Bu kelimeler, bu
Cilt'in atıfta bulunduğu isimler, semboller ve şeylerdeki tüm benzerliklerin mutlak doğruluğunu ve birliğini
ona kanıtlayacaktır; ve bu önerilerle yönlendirilenin, kendisi için başka kelimeleri bulması, hoş bir uğraş
olacaktır.
27
5. Tanrı, Bir olmasına rağmen, kadimler, modern münzevilerin/çilecilerin [(ascetics):
Manevi ve ahlaki arınma sağlamak amacıyla dünyevi zevklerden ve maddi rahatlıklardan
kaçınan kişilerdir. Bu kişiler, dini veya felsefi sebeplerle, bedenlerine ve zihinlerine disiplin
uygulayarak, kendilerini daha yüksek bir ruhsal duruma ulaşmaya adarlar. Ascetizm, birçok
din ve kültürde görülür ve genellikle oruç tutma, uzun süreli dua, meditasyon ve inzivaya
çekilme gibi uygulamaları içerir. Budizm’de Buda, Hristiyanlık’ta keşişler ve rahibeler,
Hinduizm’de sadhular, İslam’da ise sufiler/zahidler olarak bilinirler.] yaptığı gibi, yalnız ve
hüzünlü bir ihtişam içinde tek başına olduğunu varsaymadılar. O’nu bir keşiş ya da kürelerin
erişilmez sessizliğinde gözlerden uzak kasvetli bir münzevi olarak görmediler.O’nunla birlikte
kimse üstün göğün yüceliğini ve aşan ihtişamını paylaşamasa da, yine de O’nun sürekli olarak
diğer ışık, güzellik, saflık tanrılarıyla ve ilahi tanrılarla çevrili olduğunu ilan ettiler: bunlar
özlerinde ölümsüzdü, çünkü En Yüce Olan’dan kaynaklandılar [(Emanation) Emanasyon, bir
kaynaktan akan veya yayılan şeylerin, kaynağın özünden çıktığını ve ondan bağımsız olarak
var olmadığı]; yani hepsi O’ndan ateşli bir akıntı [emanasyon] halinde ilerliyor; ve hepsi O’nun
sevgisi tarafından kuşatıldıkları için O’nun yasalarına bağımlı. Bunların başında —bilgelik,
sevimlilik, aslî olarak göksel ve en saf olan, en üstün, Tek Bir İlahi Nitelik Olarak Var Olma’ya
(one Divine Nature to be) sahiptiler; ve bu Niteliğe Tanrı’nın Ruhu adını verdiler —Güvercin,
Kutsal ve sevginin İlahi Ruhu, en ilahi olanı.
6. Geçmişin altın fantezisi, bu yüce Varlığın eşsiz ihtişamını anlatırken kendini tüketti. O
[dişi], en tarif edilemez güzelliğin Bakire Ruhu’ydu; Logos, Protogonos: Mimra-Daya ארמימ
איד yani Tanrı’nın Sözü, tüm manevi ve maddi Evrenin aracılığıyla geliştirildi, biçimlendirildi,
güzelleştirildi ve korundu. O [dişi], güneşle bürünmüş ve parlayan yıldızlarla örtülmüş, en saf
ışığın Göksel Kızı’ydı (Astræn Maid): ay ve cennetin gümüş küreleri ayaklarının altındaydı:
Göksel Öz’ünün hak ettiği veya gerektirdiği tüm parlaklık, ihtişam ve bilgiyle taçlandırılmıştı.
O [dişi] Minokhired [Zerdüşt dininde “Mēnōg-ī Khrafstrā” olarak da bilinen bu terim, ruhsal
veya manevi bir bilgeliği ifade eder. “Mēnōg”ruh veya maneviyatı, “Khrafstrā”ise bilgelik veya
zeka anlamına gelir.] ve Mayu-Khratû [Mayu, su veya suyun zekası, Khratû ise bilgelik veya
anlayış anlamına gelir.], yani Zerdüşt (Zoroastrian) ve Zend’in İlahi Zekası/Tanrısal Aklı idi. O
[dişi], Yahudi’nin Shekinah הניכש‘ siydi, parlayan, merkezî, ortasından dışa yayılan çiçek
benzeri ihtişamında; Tanrı yarattığı zaman Varlığını tezahür ettirir: o, her şeyi üreten
gökselden döllenen, Eros yani İlahi Sevgi/Tanrısal Aşk idi.
28
Sevimli Güvercin sembolü altında, o en büyük imparatorlukların ulusal sancağı haline geldi;
devletlerin sikkelerinde bir zamanlar bu sevgi kuşu olarak, kanatları kapalı halde küre (Evren)
üzerinde duran ve başının etrafında güneş ışınlarının ihtişamıyla tasvir edildi; Talmud
(Chagiga)’a göre [15a, 3] Tanrı’nın Ruhu, gençlerinin/yavrularının üzerine kanatlarını geren
bir güvercin gibi suların üzerinde süzülmüş [Yaratılış 1:2] ve onun iyiliksever enerjisi bu
şekilde simgelenmişti. Sevimli Güvercin sembolü2 altında, en büyük imparatorlukların ulusal
sancağı oldu; devletlerin sikkelerinde bir aralar aşk kuşu olarak, kanatlarıkapalı halde bir küre
(Evren) üzerinde ve başının etrafında güneş ışınlarının ihtişamıyla durur vaziyette resmedildi;
başka bir zamanda, kanatları açık halde küre üzerinde otururken, tamamının arkasında
yayılmış güneş ışınlarının alevi, parlayan yıldızlı bir daire içinde sona erene kadar yayılıyordu.
ve o dişinin iyiliksever enerjisi böyle sembolize edildi.
Çin’de, güvercin benzeri Merhamet Tanrıçası Kûnwyn, dalgalı bir denizde bir yunusa binerken,
lütuf eylemleri dağıtan ve kurtarma gücünü sergileyen şekilde tasvir edilir. Kin mistik bir
kelimedir ve Shekinah anlamına gelir; zarif ve üretken bir köke bağlı göksel Güzellik Gülü. O
[dişi], üretken güçlerini simgeleyen bir mısır koçanı taşıyan, Başak burcu idi; sevimli bir
bebek, onun doğurduğu veya enkarne/cisimleşmiş hali. O, her bakışı ve düşüncesi Yüce
Rabb’in kutsal ışığında kutsanan Göksel Güzellik olan Venüs Urania idi. O, ateşin sembolize
ettiği Vesta’ydı, Evrene yayılmış Yaşam olan manyetik alev yani elektrik. Ve ilk ilahiyatçılardan
biri tarafından Göksel Ruh, diğer tüm canların Pınarı/Kökeni ve Kaynağı olarak tanımlandı;
en iyi ve en bilge olan; yüce Yaratıcı’nın, Tanrı’nın iradesine itaat eden ve O’nun emrini derhal
yerine getiren üretici Güç. O, Ceres Mammosa’ydı [“memeleri bol Ceres” veya “bolluk veren
Ceres” anlamına gelir. Bu ifade, Roma mitolojisindeki Ceres (Demeter olarak da bilinir), tarım
ve bereket tanrıçasını tanımlar.] yani bereketli; Eski Mısırlılar’ın Antient şeklinde ifade ettiği,
kocası Osiris her şeyi Gören, her şeye Gücü Yeten anlamına geldiğinden, Isis de, insanın ve
aslında tüm varoluşların hemşiresi/bakıcısı/koruyucusu anlamında Altrix nostra olarak
adlandırıldı ve tapıldı.
Süleyman diyor ki (vii. 7) [Eski Ahit, Ecclesiasticus “Sirach Kitabı” VII, 7. anlatı ve sonrası]:
Tanrı’ya yalvardım ve Bilgelik Ruhu (Spirit of Wisdom) bana geldi. Onu [dişil] asalardan ve
2 Güvercin benzeri dinimizin evi (Tertullian, Hristiyanlığın gerçek gizemine gizli bir gönderme yaparak, bu
gizemin Roma Kilisesi tarafından yok edilene kadar iyi anlaşıldığını belirtir) basittir, yüksekte ve açık bir
şekilde; Kutsal Ruh'un ve Doğu’nun figürü Işık’a, Meshedilmiş/Yağlanmış Mesih'in temsili olarak saygı
gösterir bir şekildedir.
29
tahtlardan önce tercih ettim ve saygın zenginlikler onunla karşılaştırıldığında hiçbir şeydi:
onunla hiçbir değerli taşı karşılaştırmadım, çünkü onun için tüm altınlar kum tanesi
gibidir; ve gümüş onun önünde kil olarak sayılacaktır. Onu sağlık ve güzellikten daha çok
sevdim ve ışık yerine ona sahip olmayı seçtim; çünkü ondan gelen ışık asla sönmez. Bütün
güzel şeyler ve elindeki sayısız zenginlik onunla bana geldi. * * Çünkü o, insanlar için asla
tükenmeyen bir hazinedir; o hazineyi kullananlar, öğrenmeden gelen armağanlar için
Tanrı’nın dostları olurlar. * * Her şeyin anası olan bilgelik/hikmet bana öğretti; Çünkü onda
anlayışlı bir ruh vardır, kutsal, tek, çok yönlü, ince, canlı, açık, lekesiz, sade, incinmeyen, iyi
olanı seven, hızlı, kaybetmeyen, iyilik yapmaya hazır, insana karşı nazik, emin, kaygısız,
tüm güce sahip, her şeyi denetleyen ve tüm anlayışların içinden geçen, saf ve en ince
ruhlar. Çünkü Bilgelik herhangi bir hareketten daha etkileyicidir: saflığından dolayı her
şeyin içinden geçip gider. Çünkü o, Tanrı’nın gücünün nefesi ve Her Şeye Gücü Yeten’in
yüceliğinden akan saf bir etkidir: bu nedenle kirlenmiş hiçbir şey onun içine giremez.
Çünkü o, Ebedi Işığın parlaklığı, Tanrı’nın gücünün lekesiz bir aynasıdırve O’nun iyiliğinin
Görüntüsüdür. Ve tek varlıktır, o her şeyi yapabilir; ve kendi içinde kalarak her şeyi yeni
yapar. Ayrıca kutsal canlara girerek her çağda onları Tanrı’nın dostları ve peygamberler
yapar. Çünkü Tanrı, hikmetle/bilgelikle yaşayanı sever. Çünkü o, güneşten ve güneşin
üzerindeki yıldızlar kümesinden daha güzeldir; Işıkla karşılaştırıldığında, ondan önde
bulunur. Bundan sonra gece/karanlık gelir; ama kötülük/karanlık Hikmet’e galip gelemez.
İlk yazarlardan biri, Evren’in üzerinde bir Hükümdar’ın olduğunu söyler; Logos yani Söz:
Kraliçesi de üreten Ruh’tur: bu, BİR’den sonraki İlk Güç’tür: yaratılmamış, akıl almaz, O’na
meyilli ve bağımlı olan ve O’nun yarattığı her şeye hükmeden; Mükemmel’in kusursuz gerçek
Yayılımı/Tecellisi. Öyle ki, Bay Halhed’in Bay Maurice’e gösterdiği Hint Purana’sında, Ruh, Özü
ebedi olan, bir ve kendi kendine var olan, ilk etapta belirli bir saf eterik [eter/eser] IŞIK
doğuruyormuş gibi temsil edilir —temel anlamda algılanamayan, ancak kendi
mükemmelliklerinin her şeyi kapsayan özünden çıkarılan bir Işık. (Hist. of Hindostan, i. 64.)
Pindar, altıncı Nemean Ode’sinde [lirik şiir kıtaları, Yunan spor oyunlarını kutlayan şiirlerdir],
‘ilahi varlıklar ve insanlar arasında bir tür vardır; her ikisi de aynı Ana’dan nefes alır’ der.
Platoncu Apuleius [Romalı yazar ve filozof, MS 124-170] (Metam. xi.) onu, onun kendisini
yüce bir şekilde tanıttığı şekilde betimlerve onun Büyük Gizemlere giriş töreninde öğrendiği
gerçekleri şimdi açıkladığından emin olabiliriz: Bak, Lucius, dualarından etkilenen ben,
seninle birlikteyim; Ben, Doğa, her şeyin Ebeveyni, tüm unsurların Kraliçesi, Ebedi’nin ilksel
30
nesli, İlahi Varlıkların En Yücesi, ölülerin ruhlarının egemeni, göksel varlıkların ilki, tanrıların
ve tanrıçaların tekdüze benzerliği olan Ben’im. Göklerin aydınlık zirvelerine, denizin
sağduyulu esintilerine ve aşağıdaki alemlerin kederli sessizliklerine başımı sallayarak
hükmeden Ben; ve dünyanın tüm küresinin çeşitli biçimler altında, farklı ayinler ve çeşitli
unvanlarla saygı duyduğu tek tanrısallığı Ben. Bu nedenle bana, ilkel Frigyalılar, Pessinuntia,
yani tanrıların anası; Attika Yerlileri, [Antik Yunanistan’ın Attika bölgesinin ilk yerleşimcileri]
Kekropslu Minerva [Cecropian Minerva: Yunan mitolojisinde bilgelik tanrıçası Athena’nın
Roma mitolojisindeki karşılığı]; sularda süzülen Kıbrıslılar, Paphian Venüs [Roma
mitolojisinde aşk ve güzellik tanrıçası Afrodit’in Kıbrıs’taki kült ismi]; ok taşıyan Giritliler,
Diana Dictynna [Av ve vahşi doğa tanrıçası Artemis’in bir unvanı]; üç dilli Sicilyalılar, Stygian
Proserpine [Roma mitolojisinde yeraltı dünyasının tanrıçası]; ve Eleusis halkı, [Atina
yakınlarında bir antik şehir] antik tanrıça Ceres [Roma mitolojisinde tarım ve bereket tanrıçası
Demeter’in karşılığı] derler. Bazıları da bana Juno [Roma mitolojisinde tanrıların kraliçesi],
diğerleri Bellona [Roma mitolojisinde savaş tanrıçası], diğerleri Hecate [Yunan mitolojisinde
büyü ve cadılığın tanrıçası] ve diğerleri Rhamnusia [Roma mitolojisinde intikam tanrıçası
Nemesis’in bir unvanı] derler. Ve o tanrısallığın, doğduğunda güneşin ilk ışıklarıyla
aydınlanan Etiyopyalılar, Ariiler [Hint-Avrupa göçebeleri] ve kadim bilgi sahibi Mısırlılar,
mükemmel uygunlukta törenlerle ibadet edenler, bana gerçek adımla, Kraliçe İsis (Queen Isis)
derler.
7. Vergilius, kahramanını Elysian Tarlalarına [Antik Roma mitolojisinde cennet benzeri bir
yer] götürdüğünde ve Gizemler’in sırrını belli belirsiz anlattığında, bu yüce doktrine atıfta
bulunur ve dikkatli bir gözlemcinin fark edebileceği şekilde, Kutsal Ruh ile onun Efendisi ve
Babası Tanrı arasında bir ayrım yapar.
Principio cælum ac terras, camposque liquentes
Lucentemque globum lune, Titaniaque astra
SPIRITUS intus alit ; totamque infusa per artus
MENS agitat molem, et magno se corpore miscet ;
Inde hominum pecudumque genus, &c.—Æn. vi.
“İlk olarak, ilahi Ruh gökleri, yeri ve suyla kaplı ovaları, ayın aydınlanmış küresini ve
parlayan yıldızları içten besler; ve tüm doğanın parçalarına yayılmış olan Ebedi Zihin (Eternal
Mind), tüm muazzam yapıyı harekete geçirir ve evrenin geniş bedeniyle birleşir. Oradan insan
ve hayvan ırkı, uçan türlerin yaşam ilkeleri ve okyanusun pürüzsüz kristal yüzeyinin altında
31
ürettiği canavarlar gelir.” Ve bu, eski dünyada evrensel olarak kabul edilen doktrinden başka
bir şey değildi.
8. Laos halkının, gizli bir gerçeği güzel bir şekilde ortaya çıkaran, yaratılışın simgesi olan
güzel bir şiirsel masalı vardır. Hem Göklerin/Cennetin hem de Dünya’nın ezelden beri var
olduğunu, sadece birincisinin hiçbir zaman herhangi bir değişikliğe tabi olmadığını, ancak
yeryüzünün (yaratılmış yaşam küreleri) çeşitli evreler geçirdiğini söylerler. En sonuncusu,
sular tarafından bir tane olan en kutsal mandarin (Tanrı) göksel dairelerin en yükseğinden indi
ve tırpanının bir vuruşuyla, dalgaların yüzeyinde yüzen belli bir lotus çiçeğini ikiye böldü ve
bu çiçekten, Mandarin’in aşık olduğu çok güzel bir Bakire ortaya çıktı: ancak onun katı
iffetliliği, Mandarin’in tüm yaklaşımlarını boş ve etkisiz kıldı. Mandarin, bu olağanüstü
Bakire’ye herhangi bir baskı uygulayamayacak kadar adaletliydi; ancak onun önünde durdu
ve sabah akşam onun hoş kokulu güzelliğine hayran kaldı, ona tüm yıldızların aşk dolu
şefkatiyle ve bakışlarının mucizevi gücüyle baktı; Bakire en mutlu şekilde birçok çocuk annesi
oldu, ve yine de el değmemiş bir Bakire olarak kaldı. Çocuklar (var olan tüm ruhlar)
büyüdüğünde, Mandarin kendisini onlar için bir miktar hazırlık yapma yükümlülüğü altında
gördü ve bu amaçla, şimdi dünyevi küreleri dolduran o güzel varlık çeşitliliğini yarattı; Ve
bunu başardıktan sonra kendine ait ve aslî çemberi göğe yükseldi.
9. İbranî rahipler, kendileri hiçbir şey icat etmemişlerdir, ancak göç ettikleri veya
yaşadıkları milletlerin teozofik bilgilerini kopyalamışlar ya da daha doğrusu intihal
etmişlerdir. Bu rahipler, bu Göksel ve en Şanlı Varlık’ın bir resmini bize aktarmışlardır; ona
Hikmet/Bilgelik (Wisdom) adını vermişlerdir, çünkü o, Tanrı’nın beyninden çıkan BakirePallas’tır [antik Yunan mitolojisinde bilgeliği ve stratejik savaşçılığı temsil eden tanrıça]. Tanrı,
gökleri ve yeri Hikmet ile yaratmıştır; bu, Yaratılış [Genesis] kitabının açılış ayetidir; ve bu
Hikmet’e, Yüce Boodh [Buda, bilgelik ve aydınlanmayı temsil eden figür] veya Baba’nın ilk
tezahürü olarak, İbranîlerin yazılarına dahil ettikleri bazı ince Doğu ilahiyatı parçaları özellikle
atıfta bulunur. Ve senin öğüdünü kim bilebilir, ancak Hikmet’i verirsen ve Kutsal Ruh’unu
yukarıdan gönderirsen, Süleyman, ix. 17. Çünkü senin bozulmaz Ruh’un her şeyde
mevcuttur. Bütün yaratıklar sana hizmet etsin, der İbranî yazar, Judith Kitabı’nda (xiv. 14),
çünkü SEN konuştun ve onlar oldular. SEN Ruh’unu gönderdin ve onlarıyarattı.
Bu Bakire, aynı zamanda Talmud’da Tanrı’nın Tahtı’nı paylaştığı söylenen Kudretli Ruh
Metatronos [güçlü bir melek figürü] ile ilgili yetersiz anlatıkalıntılarında da belli belirsiz tasvir
32
edilmiştir. (Bereshith Rabba [“Genesis Rabba” olarak da bilinir, İbranicede “Bereshit”
(Yaratılış) kelimesinden türetilmiştir ve Yahudi literatüründe Midraş denen tefsirlerin bir
parçasıdır. Tanah’ın ilk kitabı olan Yaratılış Kitabı’na yorumlar içerir.]) Ancak tüm mitos, İbranî
Rabbiler tarafından tamamen yok edilmiştir. Yine de Vaiz (Ecclesiastes) xii’de, “Yaratıcılarını
hatırla” şeklinde okuyoruz; ve İşaya, xliv. 2’de, “Rab şunu diyor, senin Kurtarıcıların…”. Ve
Yaratılış i. 26’da, Tanrı (Kutsal Ruh’a) dedi ki: “İnsanı kendi suretimizde, kendi benzerliğimizde
yaratalım”; böylece Aleim3 (Güçler) insanı kendi suretlerinde yarattı; Aleim’in suretinde onları
yarattı; erkek ve dişi olarak onları yarattı. Bu, Pavlusçular (Paulites) bu, birlik içinde bir
Teslis/Üçleme (Trinity)kanıtıdır der, —ancak bu Teslis, erkek ve dişi miydi? Sözde Süleyman’ın
Meselleri’nde (ki bunlar onun olduğu kadar Solon’un [MÖ 638 - MÖ 558 yılları arasında
yaşamış ünlü bir Atinalı devlet adamı, yasa koyucu ve şair.] da değildir), onu şu şekilde
buluruz; —
Mutlu o kimsedir ki Hikmet’i [Metinde Hikmete atıf yapılan bütün o ve ben zamirleri dişil
anlaşılmalıdır] bulur; ve bu adam ondan bir basiret alır. Çünkü onu bilmek, gümüş
ticaretinden daha iyidir, ve onu elde etmek saf altından daha değerlidir. O, yakutlardan
(manyetik taşlar) daha değerlidir; ve arzulayabileceğin hiçbir şey onunla kıyaslanamaz.
Günlerin uzunluğu sağ elindedir; ve sol elinde zenginlik ve onur vardır. Onun yolları
hoşluk yollarıdır ve bütün yolları barıştır. Ona tutunanlar için bir HAYAT AĞACI’dır; ve ne
mutlu onu koruyan herkese. Rab, Hikmet’le dünyaya yöneldi; onun bilgisiyle gökleri
kurdu; onun anlayışıyla derinlikler yarılırve bulutlar çiy bırakır. Bir başka bölümde bu İlahi
3 Al לא Tanrı ve ליא Ail, Koç, neredeyse aynı sese sahip oldukları için eski sembolizmde önemli yer tutmuşlardır.
Parkhurst’ün İbranice Sözlüğü'nde Aleim םיהלא ismi üzerine ilginç bir inceleme yer almaktadır. Bu yazar, bu
ismi הלא Alhe, bir laneti kınama/ilan etme anlamına gelen kelimeden türeterek tanımlar. Bu yazar, bu ismin
İbranice Kutsal Yazılarda genellikle ebedi kutsal Üçlü Birlik'e verilen bir isim olduğunu belirtir. Onlara göre,
“bu isim belirli şartları yerine getirme, yemin yükümlülüğü altında olduklarını ve bunlara uymayan tüm insan
ve şeytanlara lanet yağdırdıklarını ifade eder.” Bu saçmalık neredeyse aşılmaz; ve yine de, binlerce kişi
tarafından sorgusuz sualsiz kabul edilmiştir? Al, El, לא Tanrı. Cham-El -אל םח Yüce Tanrı. Yunanca Ηλιος
Güneş. Latince Ala, kanat, alo, ben beslerim: ille, O, öne çıkan Biri. Arapça Alla,Yunanca Al-ala, dişi Tanrı, Κλυθ΄
Αλαλα. Plut. de amore fraterno, 483. L çift yazıldığında, all, ללא , Hiçbir şey anlamına gelir. Alma Venüs, לא
Al’dır, ve Ma, אמ , Tanrı-Anne;Fenikelilerde Olma למלא ve İbranilerde Olme veya Bakire, המלע' dır. Ahl, להא ,
bir çadır, bir tentedir; dolayısıyla, αυλη, aula, bir salon/avlu: sembolik olarak Tanrı, Evrensel Koruyucu.
İngilizce the All [Her şey]. Al, Arapça bir önek: ve Al-Achor’da bulunur, Güneş'in bir putu. Romalıların zamiri
ille ve Fransızların Le ve La'sı benzerdir. Halo, ben nefes alırım: Lal; לל , dönmek, dünyanın bir dönüşü
anlamına gelir. Laila, הליל) , Arapça, liel) karanlık. Persler, Yüce Varlık'ın ihtişamına jellali Alla, Tanrı'nın
İhtişamı derler: ve bu ilahi ihtişamın bir ışınının Arabistan'daki Pharan Dağı'nı toza çevirdiğini ve heyuela al
auely'i suya dönüştürdüğünü söylerler. Maya dilinde, Kinalveya Tanrı'nın Ateşi bir Yılandır: ve Khin Güneş'tir.
33
Varlık kendini şöyle tanıtır: Ben Hikmet, ihtiyatla/öngörülü yaşarım, ve akıllı icatların
bilgilerini bulurum. Öğüt/Danışılacak benim, ve sağlam akılım; ben anlayışım; gücüm var.
Benimle krallar hüküm sürer, ve prensler adaletle karar verir. Benimle prensler yönetir, ve
soylular, evet, ve hatta dünyanın tüm yargıçları. Beni sevenleri severim; ve beni arayanlar
hemen beni bulacaklardır. Zenginlik ve onur benimledir; evet, ebedi zenginlikler ve
doğruluk. Benim meyvem altından daha iyidir, evet, saf altından; ve benim kazancım
seçkin gümüşten daha iyidir. Doğruluk yolunda, yargı yollarının ortasında yol gösteririm,
beni sevenlerin servet miras almaları için; ve hazinelerini dolduracağım. Rab/Tanrı,
yolunun başında beni sahiplendi, eski işlerinden önce. Ezeli olandan, başlangıçtan
itibaren, dünya yokken kurulmuştum. Derinlikler yokken, ben ortaya çıktım; su dolu
kaynaklar yokken. Dağlar yerleşmeden önce, tepelerden önce ben doğdum: Tanrı henüz
dünyayı, tarlaları, dünyanın tozunun en yüksek kısmını yaratmamışken. Tanrı gökleri
hazırlarken, oradaydım: derinliklerin yüzeyine pusulayı/pergeli koyarken: yukarıdaki
bulutları yerleştirirken: derinliklerin kaynaklarını güçlendirirken: denize emir verirken,
suların emrini geçmemesi için: yerin temellerini kurarken: sonra onunla birlikteydim,
onunla büyütülmüş biri gibi: ve her gün onun sevinciydim, onun önünde her zaman
sevinçle doluydum, onun dünyasının yaşanabilir kısmında sevinçle doluydum; ve
zevklerim insan oğullarıylaydı. Şimdi, ey çocuklar, bana kulak verin, çünkü yollarımı
tutanlar kutsanmıştır. Öğüdü dinleyin, ve bilge olun, ve onu reddetmeyin. Beni dinleyen
adam kutsanmıştır, kapılarımda her gün beklerken, kapılarımın direklerinde beklerken.
Çünkü beni bulan hayatı bulur, ve Rabbin lütfunu kazanır. Ama bana karşı günah işleyen
kendi canına zarar verir: benden nefret edenler ölümü sever.
10. Gerçekten de, uçsuz bucaksız yeryüzünün neresinde ilkel dinin bir parçasını bulursak,
bu Kutsal Ruh’un belirgin bir şekilde izleri yer alır: merkezi figür olarak parıldayan bir ihtişam
olarak. O, Tanrı’nın karısı ya da Göklerin İlahi Kraliçesi olan Juno idi. Tanrı’nın Bakiresi
anlamına gelen Issa veya Ish-l-Aum olarak adlandırıldı, Asiye (Asia) adının da buradan geldiği
söylenir; ve en eski çağlardan beri Arapların dini İslâm olarak adlandırıldı. O, kucağında bebek
Enkarnasyonu [Tanrı’nın bedenlenmiş hali] olan Hint tanrıçası Lakshmi idi; ve kucağında
Mesih [kurtarıcı olarak gelen kişi] taşıyan Naros’un Kutsal Ruhu olan Lakshmi Narayan idi. O,
Saf, Tanrı-Anne olan Al-Ma ve Aum-Ma idi; çünkü hepimiz onun aracılığıyla ortaya çıktık. O,
Magna Mater [Yüce Anne] ve Sibylla idi, tüm dünyada hilal şeklinde gümüş ay, yarım ay/hilal
34
şekilli kayık, kabaran/süzülen deniz, mistik gül, kanatlı kadeh,4 mısır koçanı, bolluk boynuzu,
nilüfer (veya Nymphæa [nilüfer çiçeği]), bal soluyan kovan, deniz kabuğu ve hepsi kendine
özgü ve aşkın özelliklerinin tipik bir örneği olan çeşitli simgelerle tanımlanırdı. Geçmişin
neredeyse tüm madalyon ve heykellerinde, ya sembolik olarak ya da giyinik, taçlı, sevimlilik
ve ışık saçan güzel bir Bakire olarak görünür.5
11. Ama eski ulusların onu karşılaştırmak için kullandıkları tüm saf ve parlak imgeler
arasında, Gökkuşağı’ndan daha sık kullanılanı yoktu; ve antik mistik teolojide, Tanrı’nın İlahi
ve Bakire Ruhu ile gizli bir ilişki taşımadan bu kelime neredeyse hiç kullanılmaz. Bu şekilde
İris (veya gökkuşağı), başlangıçtan itibaren tanrıların habercisi olarak belirlendi; cesur bir
figürle ifade edilerek, Iris’in temsil ettiği Kutsal Ruh’un, Tanrı’nın vahiylerini alan atanmış
Elçilerin aracısı olduğunu gösterdi. Mesih’in yeryüzündeki mukadder annesinin (destined
mother) ona gebe kalacağı saat yaklaştığında, göksel zambakların kokusunu algıladı ve göksel
bir Gökkuşağı ile sarıldı; en derin özünü kaplayan bir güneş ışını gibi tatlı bir etki hissetti: ve
insanın erdemli ruhu yeryüzünden kurtulduğunda, en iyi ve en asil özlemlerinin onu
yüceltme eğiliminde olduğu o cennet bahçesini aradığında, Evrenin diğer tüm takımyıldız
ışıklarından ve meteorik parıltılarından daha muhteşem bir şekilde parlayan bir Gökkuşağı
Köprüsü’nde mutluluk alanına doğdu. Filozofların Doğa, İlahi Takdir (Providence) vb. olarak
adlandırdıkları, —Hıristiyanların mantıksız bir şekilde, Luther’in Almanca İncil çevirisinde Geist
kelimesinin yanlış anlaşılması sonucu, Kutsal Hayalet (Holy Ghost) olarak gördükleri— Kutsal
Ruh’un (Holy Spirit) formu ile Gökkuşağı’nı kıyaslamak güzel ve derin bir anlam taşıyordu.
Sanki o dişi şöyle demiş gibi: ben Gökkuşağının tüm muhteşem renkleriyim (bu, Evrenin tüm
ilahi ve çeşitli güzelliğidir), Bir’de toplanmış/konsantre olmuş; ancak bunlar sadece benim
4 Bu kupa veya patera her zaman kurbanlarda kullanılırdı. Bu, tüm varlığın geldiği Kutsal Ruh'un lotus veya gül
simgesiydi/sembolüydü: ve eski insanlar, tüm varlığın ona [dişil] geri dönmesi gerektiğine inanarak, kurban
edilen kurbanın kanını bir patera içine alırlardı; bu, yaşamın kanda olduğu ilkesiyle uyumluydu, Yaratılış ix.
4. Pater-a, Pater'in mistik dişil halidir —Baba; lotus şeklinde bir kupa veya matris, bir Shekinah'ı gösterir. Bu
patera, Pater Patricius ile ilişkilidir: Romalı patre’ler, ay veya hilal şeklinde bir ayakkabı giyerlerdi, calceos
patricios, bununla yüksek soylarını ve gelecekte Ay'da yani Kutsal Ruh'ta kalacaklarını belirtirlerdi. Kutsal
Kolej'in başı, kutsal patera taşımasından dolayı, Pateratus kelimesinin açılımı olan Pater Patratus olarak
adlandırılırdı: bu nedenle Baba ve Kutsal Ruh, Patri-Archa kelimesinde sembolize edilmiştir. 5 Bu nedenle Montfaucon [Dom Bernard de Montfaucon, 1655-1741, Saint Maur Cemiyeti'ne bağlı Fransız bir
Benediktin rahib. Palaeografi (eski yazıları inceleyen bilim dalı) disiplinini kuran bir bilgin olarak tanınır ve
Kilise Babaları'nın eserlerinin editörlüğünü yapmıştır. Aynı zamanda modern arkeoloji disiplininin
kurucularından biri olarak kabul edilir.] tarafından belirtilen Arrius Babinus'un yemini: Sana, Tanrıça Isis, Bir
ve her şey olan. Arrius Babinus bu yemini eder.
35
basit, güneş gibi ve tek renkli parlaklığımın, çeşitli şekillerde yansımış ve temsil edilmiş
halleridir. Saïtic tapınağında o, her tarafı yıldızlı bir parlaklıkla kaplanmış, gizemli bir örtüyle
örtülü Isis’ti: yanında ise kendi ölümsüz nitelikleri kadar asil, ağırbaşlı ve yüce kelimelerle
yazılmış bir yazıt. Sonuç satırını Platoncu bilge Porphyry’ye borçlu olduğumuz o mistik yazıt;
çünkü Plutarkhos ya bilmiyordu ya da bütünü yazıya dökmeye cesaret edemiyordu.
I am All that is: I am All that hath been;
[Ben Var Olan Her Şeyim: Olmuş olan Her Şeyim];
I am All that will for ever be:
[Ben sonsuza dek var olacak her şeyim]
And my Veil no mortal hath drawn aside.
[Ve hiçbir ölümlü perdemi bir kenara çekmedi.]
The fruit that I brought forth was the Sun.
[Ortaya çıkardığım meyve Güneş’ti]
6
Ve bu iki yüce Varlık, Yaratıcı ve Yaratılmış, her şeyin Efendisi ve her şeyin Ana Tanrıçası
(Genitrix), geçmişe nefes veren, sakin, görkemli ve ahlaki büyüklüğün hükmeden Özleriydi.
Bu, kutsal bilge ve münzeviler listesiyle ilişkilendirdiğimiz bir görkemdir ve bu, ilkel insanları,
modern zamanların bir benzerini sunamadığı bir yaşam saflığı ve düşünce yüceliği içinde
uzun süre ayakta tutmuştur.
12. Tanrı bu şekilde yaratmaya karar verdikten ve bundan böyle adını taşıyan Ruh’tan
başlayarak, kendisini çeşitli muhteşem ve ölümsüz biçimlerde daha da geliştirmeyi arzuladı.
Tanrı’nın Ruhu’na nüfuz eden bu formlar, onun tarafından, kendisinden yalnızca bir derece
uzakta, en yüce ihtişamlı Ruhlar veya meleksel varlıklar şeklinde yayıldı; çünkü O [dişil
Tanrı’nın Ruhu], doğrudan doğruya Tanrı’dan gelmişti ve bu nedenle son derece güzeldi ve
hata yapamazdı; ama O’ndan türeyenler bir derece daha uzaklaştırıldılar ve sonuç olarak bir
tür kusurluluğa maruz kaldılar. Böylece tüm Sonsuzluk Ruhlarla doldu; İlkve İkinci’den sonra,
hepsi eşit derecede bilge, sevimli ve güçlü; hepsi güneş gibi ışıkla kaplı ve lekesiz saflıkla
6 Bu, Pavluscuların [Paulists/Paulites: Paulistler veya Aziz Pavlus Keşişleri, büyük havari Pavlus'un hayatını taklit
etmeyi amaçlayan bir grup Roma Katolik keşişidir. Yazılı kuralları yoktur ve belirli bir tarikat olarak kabul
edilmezler. Yalnızca bulundukları piskoposluğun piskoposuna bağlıdırlar. Genellikle kısa bir pelerin, başlık
takarlar ve yalın ayak gezerler. Ayrıca Barnabitler olarak da bilinen bir Paulistler cemaati bulunmaktadır.
Giysileri beyazdır. Yünlü bir gömlek ve omuzları örten başlıklı bir yaka giyerler. Şehre gittiklerinde siyah bir
şapka ve aynı renkte bir pelerin takarlar.] iddia ettiği gibi sıradan Minerva olmadığını kanıtlar, çünkü o [dişil]
Güneş'i doğurmadı. Güneş gerçekten Mesih veya Güneş'in Enkarnasyonu anlamına geliyordu.
36
parlayan. Böylece Evren de üçten oluşmaya başladı: 1. Tanrı; 2. Tanrı’nın Ruhu; 3. Ruhlar.
Ancak bu üçü, biçimsel olarak olmasa da, özünde kesinlikle birdi. Güneş, ışık zerrelerinin bir
bileşimi/kendisi olduğu gibi; Okyanus su damlalarının bir toplamı/kendisi olduğu gibi; güneş
ve zerreleri birdir, deniz ve damlalar birdir; bu yüzden Tanrı, Tanrı’nın Ruhu ve sınırsız
Evrendeki diğer tüm Ruhlar, üç katmanlı formda da olsa kesinlikle birdi ve Bir Üç’te, Üç Bir’de
idi. Bu nedenle, Üçlü Birlik (Trinity) dogmasının ilkel hali, modern zamanlarda açıklanan
şekliyle saçma ve hatta gülünçtür; fakat bu, hakikat, bilgelik ve güzellik bir aradaymış gibi
basitleştirilebilir.
Yaratılış Nasıl Başladı ve Üçlü (Triad) Nasıl Açıklandı
13. Tanrı’nın tüm varlıklarla ve tüm varlıkların Tanrı ile mutlak birliği, Göklerin dokuzuncu
Mesih’i İsa tarafından en çarpıcı benzetmelerinden birinde ilahi olarak anlatılır; bu
benzetmenin gerçek Panteistik anlamı [her şeyin Tanrı olduğu inancı] tamamen İncil
yorumcularının gözünden kaçmıştır: ya da bu anlam onlara açıkça gösterilmişse bile, cennetin
gerçeklerini öğretmeyi iddia ettikleri kişilerden kasıtlı ve kurnazca gizlerler. 31İnsanoğlu kendi
görkemi içinde bütün melekleriyle birlikte gelince, görkemli tahtına oturacak.32Ulusların
hepsi O’nun önünde toplanacak, O da koyunları keçilerden ayıran bir çoban gibi, insanları
birbirinden ayıracak.33Koyunları sağına, keçileri soluna alacak. 34O zaman Kral, sağındaki
kişilere, ‘Sizler, Babam’ın kutsadıkları, gelin!’ diyecek. ‘Dünya kurulduğundan beri sizin
için hazırlanmış olan egemenliği miras alın! 35Çünkü acıkmıştım, bana yiyecek verdiniz;
susamıştım, bana içecek verdiniz; yabancıydım, beni içeri aldınız. 36Çıplaktım, beni
giydirdiniz; hastaydım, benimle ilgilendiniz; zindandaydım, yanıma geldiniz.’ 37O vakit
doğru kişiler O’na şu karşılığı verecek: ‘Ya Rab, seni ne zaman aç görüp doyurduk, susuz
görüp su verdik? 38Ne zaman seni yabancı görüp içeri aldık, ya da çıplak görüp giydirdik?
39Seni ne zaman hasta ya da zindanda görüp yanına geldik?’ 40Kral da onları şöyle
yanıtlayacak: ‘Size doğrusunu söyleyeyim, bu en basit kardeşlerimden biri için yaptığınızı,
benim için yapmış oldunuz.’ 41Sonra solundakilere şöyle diyecek: ‘Ey lanetliler, çekilin
önümden! İblis’le melekleri için hazırlanmış sönmez ateşe gidin! 42-43Çünkü acıkmıştım,
bana yiyecek vermediniz; susamıştım, bana içecek vermediniz; yabancıydım, beni içeri
almadınız; çıplaktım, beni giydirmediniz; hastaydım, zindandaydım, benimle
ilgilenmediniz.’ 44O vakit onlar da şöyle karşılık verecekler: ‘Ya Rab, seni ne zaman aç,
susuz, yabancı, çıplak, hasta ya da zindanda gördük de yardım etmedik?’ 45Kral da onlara
şu yanıtı verecek: ‘Size doğrusunu söyleyeyim, mademki bu en basit kardeşlerimden biri
37
için bunu yapmadınız, benim için de yapmamış oldunuz.’ 46Bunlar sonsuz azaba, doğrular
ise sonsuz yaşama gidecekler. MATTA xxv. 31.
Bu inanç, —her ne kadar son derece açık ve doğru bir düşünce üzerinde parlasa da, insanların
nasıl olup da bundan habersiz kaldıklarına ve neden bilgisizliklerini, ayaklarının altındaki
yolun üzerinde tanınmayı bekleyen bu yüce ve ebedi bilgiye tercih ettiklerine şaşırmak—
Avrupa ve onun Kiliseleri için tamamen kaybolmuş durumdadır. Ve yine de, en düşüncesizleri
bile ciddi duygularla doldurmak için bu kadar iyi adapte olmuş olan var mıydı? İsa’nın
kullandığı o kutsal benzetmenin ruhu içinde, yeryüzünde diğer yaratıklara yaptığımız her iyi
ve kutsal eylemin, yalnızca onlara değil, aynı zamanda onlarda onu kabul eden Tanrı’ya da
kesinlikle yapıldığını düşünmek ne kadar teselli edicidir; ama aynı zamanda güvence almak
ve ayrıca güvencenin her türlü şüphenin ötesinde olduğunu bilmek de ne kadar korkunçtur.
Herhangi birine yaptığımız her kötülüğün, aslında, bireysel ya da kişisel olarak, temsilcisi
olduğu Cennetin Tanrısı’na karşı yapıldığı gibi. Bir başkasına en ufak derecede haksızlık eden,
kötü davranan veya aldatan, yaralayan, hakaret eden; Yüce varlığının bir kısmını kendilerine
aktardığı bu yaratıkların en küçüğünde bile gözle görülür bir şekilde yaşayan Yüce Ad-Ad’a7
yalan söyler. Hayatı yok eden katil, o hayatın içindeki Tanrı’yı öldürür; bir başkasından çalan
hırsız, sadece ona değil, yaşayan bir parçası olduğu İlahi Varlık’tan da çalar; genç bir bakireyi
saflığından baştan çıkaran adam ya da şiddet veya sahte iddialarla saptıran kişi, yanılttığı ve
aldattığı Yaşamın, Güzelliğin ve Masumiyetin Varlığı gibi suçludur; çünkü o ilahi varlık, o
bakirenin ruhunda gerçek bir parça ve görüntüdür ve Dünyalar boyunca yüce bir şekilde
parlayan Muhteşem Işığın önemli bir parçasıdır.
7 Ad-ad, דדה , Suriyelilerin Tanrısı: Kralların Kralı anlamına gelir; yani o [eril] esasen/özünde Tek olan. Ad-Aur,
רדא ve Ad-On, ןדא ve Adonai, ינדא bileşik formunda bulunur. Bryant, bunun İlk anlamına gelen Πρωτος
[protos] ile aynı olduğunu söyler; bu nedenle Proteus, Kutsal Ruh için —onun [dişil] formlarının çeşitliliğinden
dolayı— kullanılan bir isimdir. Ad, דא , bir Elementtir. Adonis Güneş'tir. İrlandaca'da ad su demektir ve
Armorican dilinde ad-a tohum atmak’tır. İbranice'de הדע Adah, Rab anlamına gelir. Galce, Adon, Lord/Rab.
İbranice Adun ןודא , Lord/Rab/Efendi. Di, יד ile birleştiğinde, Miktar/Nicelik/Sayı belirtir. Te, Dia, Britanya ve
İrlanda'nın Galcesini [Kelt dili] konuşanlar tarafından Tanrı'nın bilindiği tek unvan. Ve böylece Sezar
zamanındaki Galyalılar, Di veya Dis'lerinden —ab Dite patre— geldiklerini/türediklerini iddia ettiler (Comm. vi.
16). Bu nedenle Yunanca Δις Διος, dolayısıyla Latince, Deus, dius. Böylece Δηω [Dio], Μητηρ [Mitir] ile
birleşmiştir;yani Demeter veya Ceres: Orpheus bunu ufuk açıcı, yığın veren, yeşil harman zemininden zevk
alan, yeşil meyveleri sağlayan ve aynı zamanda her şeyin Annesi (Mother of all) ve her şeyi ihsan eden (allbestowing) olarak adlandırır.
38
14. Burada gelişen din, mistik ve belki de cahil ve dünyevi fikirliler için ilk bakışta uzlaşmış
olsa da, son derece güzeldi; ve güzelliğinin kaynağı, gerçeğine kadar izlenmelidir; çünkü
onun mutlak ve mükemmel gerçeğini ilan etmek bu Cildin/Eserin amacıdır. Tanrı sonsuzdur;
ama Ruh ve Madde yaratılmıştır ve bu ikisi sadece sonsuzdurlar. Bu durumdan, bir zamanlar
ne Ruh ne de Madde olmadığı sonucu çıkar. O zamanlar Tanrı Bir ve Yalnızdı, çünkü başka
hiçbir şey yoktu. Ama Tanrı, görkemini, ayrı olsa da, yine de bir güneş ışınının güneşe ait
olduğu kadar kendisinin bir parçası olan bir biçimde geliştirmeye karar verdiğinde, bu
gelişmeyi ilk olarak, Yüce Varlık’ın yayılması mümkün olan en ilahi güzellik, bilgelik ve güce
sahip bir Ruh’ta yaptı. Ve Tanrı, IŞIK olsun” dedi ve IŞIK oldu. (Tekvin/Yaratılış. I., 3.) Bu ruh
ebedi değildir, çünkü onu Tanrı yaratmıştır: o tükenmez bir İhtişamdır. Bu Ruh sonsuz
değildir, çünkü yalnızca Tanrı sonsuzdur; ama evrenseldir, bu da zihnin tasavvur edebileceği
sonsuzluk algısına en yakın yaklaşımdır. Bu Ruh her şeye gücü yetmez, ama Tanrı’nın Kendi
özünden aktarabileceği her mükemmel niteliğe sahiptir; ve yalnızca Bir’in ihtişamından bir
derece uzaktır. Bu büyük Öz (Essence), daha önce de söylediğim gibi, Tanrı’nın Ruhu (Spirit of
God) olarak adlandırılır; evrensel ve tükenmez bir Ruh’tur ve Tanrı’nın kendisinden güzelliği
geliştirdiği zaman var olmaya başlayan ikinci büyük Güçtü. Ve şimdi olan her şeyin Varlık
(Being) haline gelmesi, o Güç aracılığıylaydı. Var olan her şey, der Sohar, Kadim’in
biçimlendirdiği her şey, ancak bir Erkek ve bir Kadın sayesinde var olabilir. Sohar [Sohar (veya
Zohar), Yahudi mistisizminin ve Kabala’nın [Yahudi mistik öğretileri] temel metinlerinden
biridir.], var olan her şey, Kadim’in [Ancient: Yahudi mistik literatürde Tanrı’nın ilk ve ebedi
hali] oluşturduğu her şey, ancak bir Erkek ve bir Dişi sayesinde var olabilir, der.
15. Kendi varlığıyla var olan (self-existent), yaratılmamış, ebedi bir Varlık, tüm yaratıkların,
tüm dünyaların, onları yaratan ve yöneten tüm tanrıların orijinal Kaynağı, bu nedenle tüm
kadim teozofinin [theosophy: Tanrı bilgisi] temelinde yatar; her ne kadar rahiplerimiz bu
gerçeği gizlemek veya karmaşık hale getirmek için ellerinden geleni yapsalar da.
Hindu sisteminde, bu Yaratılmamış ve Ebedi Varlık, Brahm the Formless[Şekilsiz Brahm]
8
, yani
aslî Büyük veya Kudretli Olan, her şeye nüfuz eden olarak adlandırılır; ve bu Güç bazen her
şeyin üstünlüğünü belirtmek için Para-Brahm olarak belirtilir: Hakimiyet ve ihtişam.
Colebrooke, —başka yüksek bir otorite gösterilemez— (As Res. viii., 468) diyor ki: tüm Hint
kutsal yazılarının gerçek doktrini, kendinde Evrenin idrak edildiği Tanrının
8 Brahm, İbranice ארב , Bra (Yaratıcı) ve Om (Tanrı), Bra-Om; Brahm veya Brahma'ya yumuşatılmış değil mi?
39
Bütünlüğüdür/Birliğidir (the Unity of the Deity in whom the Universe is comprehended):
ve bu Bütünlük/Birlik, O’nun evrenselliğinin başka bir adıdır. Sohar der ki, kadimlerin Kadimi,
bir forma sahiptir ve formu yoktur. Evreni varlığa çağırdığında bir Form/Biçim üstlendi: burada
rabbinik/haham yazarın Hint kaynaklarından yararlandığı kesindir.
Eski Persler ve Medler arasında Tanrı’nın adı, Zand-a-Vesta’da göründüğü gibi Zervan-Akerene,
yani Yaratılmamış Zaman veya Sonsuz Olan idi; Mısırlılar ona Athou veya Athyr, yani Kadim
Karanlık diyorlardı; Çinliler ona T’AO ve AO, yani Üç-Bir adını verdiler. Bu sistemlere göre,
gelişmemiş ve kendi başına var olduğu düşünülen bu orijinal yaşam kaynağı, henüz doğru
düzgün bir kişiliğe (personality) sahip değildi. O, Yunan filozoflarının Bir’i veya Monad, yani
Birliğin/Bütünlüğün (Unity) soyut ilkesi idi; yani somut anlamda Bir değil: somut anlamda
alınan iki veya daha fazla kişiden farklı olarak. Bununla birlikte, bu Orijinal’in bir gelişiminin
yapılabilmesi için, Hindular tarafından viraj olarak adlandırılan bir Pothos yani arzu ona
atfedildi ve bu arzunun eğilimi gelişme, yayılma veya yaratma yönündeydi. Her şeyin orijinal
kaynağı olan Tanrı kendini geliştirmiştir: yaratılış, akıllı ve akılsız, bu nedenle varlık bulur.
Tanrısallığın (the Godhead) yaptığı gelişimlerde, tabiri caizse kişiliği (personality), yarattığı
akıllı varlıklar tarafından algılanabilir hale gelmiştir; ve İsa’nın dediği gibi, her şey ve tüm
varlıklar, adeta O’nun bir aynasıdır. Ve daha önce sözünü ettiğimiz Üçlübirlik-Tüm (Triune-All)
ve onun ilkel insanlar arasındaki genel bilgisiyle tam bir uyum içinde, tanrı bilimlerine
herhangi bir şekilde aşina olduğumuz antik çağın önde gelen uluslarının, Tanrı’nın gelişimini
üç katlı ya da üç parçalı olarak temsil ettiklerini görüyoruz; Tri-mourti [Hinduizm’de Brahma,
Vişnu ve Şiva’dan oluşan üçlü tanrı grubu] veya Tri-vamz. Hindu teoloji sisteminde ise, orijinal
kaynak olan Brahm’dan, Kendini geliştirdiğinde, Brahm-ma, Üretici; Vishnu, Koruyucu; Shiva,
yok edici ve yenileyici şeklinde ilerler. Bunlar, Brahm’ın yeniden ortaya çıktığı üç formdur ve
sadece bunlara, kendisini her şeyde geliştirdiği düşünülen orijinal İlahi Varlık’a ibadet edilir.
Ved [Hindu kutsal metinleri] Tanrı’nın üç özel ve gizemli sıfatıyla başlar ve sona erer; Ong, Tut,
Sut, antik Zeus’un Magnus [Büyük], Divus [Kutsal], Ultor [İntikamcı] ve Genitor
[Yaratıcı/Ebeveyn] sıfatlarına eşdeğerdir. Budistler arasında, Buddhash, Geliştirici; Dharmash,
gelişen/geliştirilen [evrensel yasaların somutlaşmış hali]; Sangghash, gelişimden ortaya
çıkan ev sahipleri [Budist rahipler topluluğu], İlk Buda tarafından oluşturulan evrenin üç
büyük varlığını oluşturur. Çin’in büyük Mesih’i Lao-Tseu, Tanrı’nın doğası gereği Bir olduğunu
söylüyor; ama Birincisi bir ikinciyi, ikincisi bir üçüncüyü üretmiştir ve bu üçü her şeydir.
Duyularınızın tüm bu üçü hakkında sorgulaması boşunadır: sadece aklınız onlar hakkında bir
40
şeyler söyleyebilir; ve bu da size bunların sadece Bir olduğunu söyleyecektir. Orpheus bu
Üçlü’yü, Aitheros’u, Phanes’i, Kaos’u (Tanrı, Ruh ve her ikisinden de olan, ancak kusurlu olan)
olarak adlandırdı; Pisagor, Monad, Duad ve Triad; ve Platon, Sonsuz, Sınırlı ve diğer ikisinin
bileşimi olan olarak tanımladı.
Zerdüşt (Zaratusht) der ki, Baba tüm şeyleri mükemmelleştirdi ve onları insan uluslarının
birinci olarak adlandırdığı İkinci Akıl’a teslim etti, —ki bunu cehalet içinde yaptıklarını ima
ederek— ancak, diye ekler, tüm şeyler Bir Ateş’ten olmadır. Bu İkincisi [İkinci Akıl], ölümsüz ve
ilahi olanın kaynağı/çeşmesi/fışkırma yeri Rhea olarak adlandırıldı; çünkü Her şeyin Gücünü
tarifsiz kucağına ilk olarak alan odur, her şeyin içine yayılan nesli o döker; onun saçları (tüm
ruhlar, canlar ve varlıklar) sürekli büyüyen ve en uç noktada sona eren ışık huzmeleridir;
kısacası, baş-melekleri veya en yüksek varlıkları ve diğer varlıkları, Sonsuz Yaşam’ın en ufak
canlı imgelerine kadar üreten, onları kucaklayan Tanrı’dır. Lord Kingsborough, Meksika Antik
Eserleri üzerine muhteşem eserinde (s. 410) onların Teslis’inin adını Om-Equeturicki ve Ur-AoZoriso olarak verir, bu adlar Kutsanmış anlamına gelir: Ur-upo, Kutsal Ruh: Urus-Ana, onların
çocukları. Onların Hermes’i ya da göksel Elçileri, İbrani rahiplerden biri tarafından önceden
tasvir edilmiş isim olan Omid-euchtli’ydi. Kalde Kahinleri (Chaldee Oracles) [Kalde, Babil
kültüründe kehanetlerde bulunulan kutsal metinler] geçmiş antik çağlarda kaybolmuş bir dini
inancın yansıması olan bir inancın yansımasıdır, der ki, Bir, kendisiyle birlikte olan İkinci’yi
üretmiştir. Bundan, tüm Evrende parlayan bir Üçüncü gelir. Fenike teolojisi, Evrene üçlü bir
ilke/prensip atar, —Belus, Urania, ve Adonis, yani Gök/Cennet, Dünya, ve bu ikisini birleştiren
Sevgi.
İlkel Araplar ona Al-Lat, Al-Uzzah ve Manah [Bunlar İslam öncesi Arap panteonu yani tanrılar
topluluğunun üç önemli tanrıçasıdır. el-Lat: Genellikle bereket ve doğurganlıkla
ilişkilendirilmiştir. el-Uzza: Güç ve savaş tanrıçası olarak bilinir. Ayrıca güzellik ve aşk tanrıçası
olarak da kabul edilirdi. Menat: Kader ve ölüm tanrıçasıdır. Bu üç tanrıça, İslam öncesi
dönemde Araplar arasında oldukça önemli dini figürlerdi ve sıklıkla birlikte anılırlardı.] veya
Tanrıçalar adını verdiler. Mecusi/Zerdüşt (Magian) ayırımı Oromasd [Ahura Mazda, iyilik
tanrısı], Ahriman [Angra Mainyu, kötülük tanrısı] ve Mihr [Mithra, ışık ve anlaşma tanrısı]
şeklinde idi; Mısırlılarda Amoun-Ras [Başlangıçta Mısır’ın Teb şehrinin yerel tanrısı Amun
olarak bilinirken, güneş tanrısı Ra ile birleştirilerek Amun-Ra oldu. Güneşin ve yaratılışın
tanrısı.], Muth [Genellikle Amun-Ra’nın eşi olarak kabul edilen, annelik ve gökyüzü tanrıçası.]
ve Chous [Ay tanrısı olarak bilinir ve zamanın düzenleyicisi.] idi, daha sonra Osiris [Ölüm ve
41
diriliş tanrısı, yeraltı dünyasının hakimi.], Isis [Büyü ve doğurganlık tanrıçası, annelik ve
koruma sembolü] ve Horus’a ( רןא aur, nur/ateş) [Gökyüzü ve savaş tanrısı, genellikle şahin
başlı olarak tasvir edilir ve firavunların koruyucusu olarak kabul edilir.] dönüştü. Yaratıcı
enerjisini ortaya koyduğunda O, Amoun’dur (Tanrı); mükemmelleştirme ve uyumlu bir şekilde
düzenleme becerisini sergilediğinde, ona Ptha9 (Kutsal Ruh) adı verilir; ve bereket
dağıttığında O, Elçi’nin Babası Osiris olarak adlandırılır. Jamblichus [Neoplatonist filozof]
böyle ilişkilendirir. Tam olarak doğru olmasa da, okuyucu bunun bu ciltte/eserde açıklanan
Hakikat ile nasıl uyumlu olduğunu görecektir.
Kalmuck [Orta Asya’da yaşayan bir etnik grup olan Kalmıklar, Budist inançlarıyla tanınırlar.]
Üçlüsü Tarni, Megonizan, Bourchan idi; Siyam’da [Tayland’ın eski adı.] Phut-Ang (Tanrı), ThamAng (Tanrı’nın Sözü) ve Tauk-Ang (Tanrı’nın Yansıtıcısı) idi; Samotrakililerde [Yunanistan’ın
kuzeyinde Ege Denizi’nde bulunan Samothraki antik bir adasında yaşayanlar.], Axieros (yani
Her Şeye Gücü Yeten), Axiokerses-Axiokersa (Kutsal Ruh ile birlik içindeki Tanrı, Yüce Doğurucu
(The Great Fecundator), Yüce Doğurucu Dişi (The Great Fecundatrix) ve Casmilus, yani
Tanrısallığın yüzünün önünde duran, idi. Eski Almanlarda, Perkunos, —ona adanmışlar her
zaman meşe odunundan bir ateşi yanık tutardı— Pikolos ve Pothrimpos vardı; Moğollarda,
Artagon, Schiego-Tengon ve Tangara; İnkalarda, Apomti, Charunti ve Intiquaoqui; Antik
İsveçlilerde, Odin, Thor ve Frigga idi. İskandinavlar üçünü Har, Jafnar ve Thride olarak
9 Ptha, doğruluk ve bilgelik ile her şeyi Düzenleyen (Ordainer)’dir. O [dişil], Thales'in tüm şeylerin İlkesi
(Principle) olarak adlandırdığı Su ile aynıdır; ve Tanrı, Evren'i bu nemli İlkeden yaratmış olan Ruh'tur. Synesius,
bu eski teolojiye hakimdir ve mistik bir birleşimden bahseder; şöyle der: Baba, anne, erkek ve dişisensin. Bu
ilke, Ain, ןיע , saf bir Bakire, Pınar anlamına gelen kök harflerde ima edilmektedir; bu isim aynı zamanda Kutsal
Ruh için de kullanılır. Bu şekilde, Ürdün geçitleri yakınındaki Ænon, Güneş Pınarı anlamına geliyordu: bu
nedenle Yahya orada vaftiz edildi veya Pınar olan Kutsal Ruh'a daldırıldı veya Güneş'in dişil karşılığı, yani Ay.
Yuhanna iii. 23; Ath-Ain, Athena veya Tanrı'nın Pınarı haline geldi. Diğer zamanlarda isim tersine çevrildi ve
Asya genelinde ibadet edilen bir tanrıça olan An-Ait oldu: İbrani kabilesi Naphtali (Naftalioğulları) tarafından,
Yeşu xix. 38, Beth Anath'ta veya An-Ait'in Evi'nde ibadet edildi. Bu yerden, Beth Ani adını aldılar. Bal-Ain,
Güneş'e kutsaldı: dolayısıyla Yunanca Βαλανεια ve Romalı balnea: ayrıca Balænæ, kutsal semboller olan
büyük balıklar. Ouranos, Orus'un Pınarı anlamına gelen Our-Ain ile aynıdır; ve Anna Perenna, Sonsuz Pınar
veya Kutsal Ruh'tu. Ur-Ania, Ateşin veya Tanrı'nın Pınarı idi. Bu, Amûn'un anagramı olan Numa'nın ilham veren
Tanrısı Egeria idi. Ovidius şöyle der: "Egeria est, quæ præbet aquas, Dea grata", קנע , henak, bir tork/dönme
ivmesi veya kolyedir; bu nedenle annus, bir yıl ve annulus, bir halka veya yüzük. Aonach (Enoch olarak telaffuz
edilir) İrlandaca'da güneşin döngüsü, bir yıl dönümü anlamına gelir; ve bize Yaratılış v. 23'te, Enoch'un
[Henok, İdris] tüm günlerinin 365 olduğu söylenir. Polinezya adaları grubunda, hina, bu kök Ain'den,
mükemmel bir Bakire anlamına gelir. Ayrıca, On, Tanrı'yı temsil eder, Ain'in de Tanrı'nın İlahi ve Bakire Ruhunu
temsil ettiğini unutulmamalıdır.
42
adlandırır ve bazen Othin, Vile ve Ve derlerdi; İrlandalılar, Kriosan10, Biosena ve Shiva;
Türya/Fenike halkı, Monimus, Azoz ve Ares; Yunanlılar ve Romalılar, Jupiter, Neptün, Plüto; ve
Kenanlılar, Baal-Spalisha veya kendini üçleyen Baal derlerdi. Benzer karşılıklar Güney
Amerikan Yerlileri arasında da bulunmuştur, Otkon, Messou ve Atahauta; Batı Afrika
adalarında ve diğer yerlerde de. Bütün hepsi uzak dönemlerden beri, sadece bir dinin değil,
bir ailenin de kimliğini göstermektedir.
Cudworth, Preface to the Intellectual System [Zihinsel Sisteme Giriş]’inde, “Paganların en
özgür zekaları ve en iyi filozofları, onları o yönde belirleyecek hiçbir batıl inanca sahip
olmadıkları için, bu tür bir hipoteze (Bütünün Üçlü Doğası (the Triune Nature of the All)) uzak
olmaktan çok, ona daha meyilliydiler” der. Ve Paganların aralarında gerçekten de böyle bir
kabalaya/mistik öğretiye (tüm söylediklerimize rağmen, belki de bazıları buna pek
inanmayacaktır) sahip olduklarına dair kanıt olarak Plutarch’ın [Antik Yunan ve Roma
döneminde yaşamış ünlü bir Yunan tarihçi, biyografi yazarı ve filozoftur. Ayrıca Platonik
felsefenin savunucusu olarak bilinir ve eserleri arasında biyografiler, etik çalışmalar ve ahlaki
denemeler bulunur.] Thespesius Solensis hakkında (Libro de his qui sero a Numine
puniuntur, cilt 2 [Tanrı Tarafından Geç Cezalandırılanlar Hakkında Kitap]) anlattığı unutulmaz
hikaye daha da ikna edici olabilir. Üç gün boyunca ölü kabul edilen Thespesius hayata
döndüğünde, kendinden geçmiş, vecd içindeyken gördüğü veya duyduğu şeyler arasında,
akarsular halinde birbirine dökülen üçgen şeklinde üç Tanrı olduğunu anlatısı da
bulunmaktadır. Birazdan açıklayacağım bu üçgen veya piramit, Tibet’in en eski
paralarında/sikkelerinde göksel doğasını belirtmek için mavi renkte tasvir edilmiştir. Bazen
merkezinde Tamara yani lotus çiçeği, bazen Tanrı’nın sembolü olan bir daire/çember bulunur;
bazen de üç hilal ve üç yıldız kümesiyle tasvir edilir ki bunların hepsi Kutsal Ruh’u simgeler.
16. Başlangıçta, maddi Evren henüz mevcut değildi; Her Şey yalnızca göksel dünyalardan
oluşuyordu ve bunlar, tüm varoluşun kendisinden geldiği ve onsuz hiçbir şeyin olamayacağı
Bir’in, Evrensel Yaşamın (Universal Life) etrafında parlayan Yaşam Ruhları (Spirits of Life) ile
10 Bu, nispeten modern bir dönemde, yani Hıristiyanlıktan önce kullanılan isimdi - daha eski yakarış/dua şekli
Ain treidhe Dia ainm Tua-lac, Fan, Mollac yani Ain, üçlü Tanrı, adları Tau-lac, Fan, Mollac'tır. Bu üçüncüsü,
İbranilerin daha sonra Moloch, ךלמ , melk yani Büyük ve Prens olarak değiştirdiği Yok Ediciydi (Destroyer).
Orfik Phanes, İrlandalı Fan’dı; Yunan Pan (bir digamma ile), Koptik Pheneh veya Jablonski'ye göre Ebedi olan.
Aynı dilde, her 600 yılın sonunda kendi küllerinden yeniden doğan Phœnix anlamına geliyordu. Phanes'in
הוהי ינפ , Pheni Ieue; Yehova'nın yüzleri olup olmadığı sorgulandı. Ve Mysialılar Bacchus'a Phanacem veya
Phœnix adını verdiler.
43
doluydu. Daha önce de belirtildiği gibi, başlangıçta Tanrı tüm ruhları İkinci’den sonra yarattı,
güzellikte, ışıkta, zekada ve saflıkta eşit olarak. Göklerdeki/Cennetteki Tahtlarını o göz
kamaştırıcı varlıklarla çevreledi. Onlar, şimdi maddi Alemi/Kosmos’u dolduran en parlak
yıldızlar kadar yüce ve görkemliydiler. Ama iradeleri özgürdü.Tanrı, öyle yapılması gerektiği
için erdemli olan makinelerle çevrili olmak istemezdi. Bu makineler sadece belirli bir şeyi
yapmak üzere kurulur/programlanır ve başka türlü olamazlardı, —saat veya saatli fareler gibi
belirli bir şey yapmak üzere kurulabilirler ve sadece o belirli şeyi yapabilirlerdi; sadece
yapımcısının tasarladığı otomatlar gibi hareket ederlerdi; bağımsız bir güçleri veya kendi
irade özgürlükleri olmadan. Yüce Baba’nın bu tür oyuncaklarla çevrilemeyeceği ortadadır.
O’nun mutluluğuna, bu tür bir katılıma muktedir özgür Ruhlar katılmalıdır: onu kölelerle veya
mekanizma parçalarıyla paylaşamazdı. Ancak tüm Ruhlar Evreni’nin mutluluğu için mutlak bir
gereklilik olan bu özgürlük, zamanla bazıları için bir felaket kaynağı haline geldi. Her ne kadar
modern dindarlar her zaman O’nun yapabileceğini ve yaptığını varsayarsalar da, imkansız
olanı yapmak Yüce Baba için bile mümkün değildi. Aynı anda hem irade sahibi hem de
iradesiz olmalarını sağlayamazdı.Tanrı, beyaz olanı beyazken siyah yapamayacağı gibi; veya
gerçekten olmuş bir olayın olmamış gibi görünmesini sağlayamayacağı gibi; veya elmaslık
özellikleri olmadan bir elmas oluşturamayacağı gibi; tam irade özgürlüğüne sahip bir Ruhu
da, kendisine kısıtlanmamak üzere verilmiş olanı kısıtlayarak, o özgür iradeyi tam anlamıyla
kullanmaktan alıkoyamazdı. Artık irade özgürdü, zihin güçlüydü, ve bu muhteşem Ruhların
arzuları, geniş, sınırsız ve büyüyendi. Bu üçü birleşerek, sınırlı doğalar tarafından tatmin
edilemeyen ve bu nedenle hayal kırıklığı, nefret veya kıskançlıkla sonuçlanan eğilimler üretti.
Bu da sahiplerini sadece sevgi ve mutluluğun var olduğu cennet alanına uygun olmaktan
çıkardı.
17. Bu durumu bir örnekle açıklamak, muhtemelen salt betimlemeden daha anlaşılır
kılacaktır. Venüs yıldızı kadar büyük, görkemli ve parlak ışıkla ışıldayan bir Ruh'u düşünelim:
Bu parlak varlığın Tanrı'nın tahtı önünde durduğunu düşünelim: Bu varlığın, sürekli Kutlu
Güzellik'e (Beatific Beauty) bakmaktan dolayı kendi durumundan hoşnutsuz olduğunu;Tanrı
olmak veya Kadir-i Mutlak Tanrı ve Baba kadar kutsal, bilge, sonsuz ve güçlü olmak istediğini
varsayalım. Bu çok doğal görünen istek, aslında kötüdür; çünkü her türlü hoşnutsuzluk ve
kıskançlık kötüdür. Ancak böyle bir dilek yerine getirilemez. Bu görkemli ama hırslı ruh Tanrı
olamaz: mutsuz olur;kasvetli hale gelir; artık yalnızca mutluluğun ve sevginin yaşayabileceği
göksel bir aleme uygun değildir. Ona ne olacak? Kesinlikle hiçbir kötülük yapmamıştır; ancak
44
ne yazık ki cennete uygun olmayan bir hale gelmiştir. Tanrı onu karanlığa gömmez. Sadece
özgür iradesini kullanarak bu duruma düştüğü için onu ateşli bir cehenneme atmak için fazla
iyilikseverdir. Onu başka bir bölgeye sürer; ilk kapladığı ışıltılı bölgeden daha düşük ışık
ihtişamına sahip, ancak yine de görkemli bir bölge. Bir zamanlar gökseldi; şimdi göksel ötesi
(infra-celestial) alemdedir. Eğer oradaki kötü düşünceden arınırsa ve aptallığının tamamen
farkına varırsa, aynı zamanda Yaratan Baba'ya olan nankörlüğünden ve sadakatsizliğinden
samimi bir şekilde pişman olursa, Tanrı, "Yeniden yükselmen benim kanunumdur" der. Ancak,
bunun yerine, hoşnutsuzluğunda inat eder veya Tanrı'yı adaletsizlikle suçlarsa ya da hataya
düşme kapasitesi verdiği için Tanrı'ya isyan ederse, bu açıkça günahkarlığın daha da
derinlerine indiğini ve göksel altı/dünyevî (sub-celestial) alemin bile ona fazla saf olduğunu
gösterir. Orada daha fazla yaşayamaz; insanların saf eterde yaşayabileceğinden daha fazla
yaşayamaz; çünkü hiçbir ruh, niteliklerine uymayan bir alemde kalamaz. Ve göksel altı alemin,
göksel olana göre çok daha aşağıda olmasına rağmen, yine de göksel bir doğaya sahip
olduğundan, ona uygun olmayan bir ruh orada barınamaz. Bu şekilde, dünyevi/karasal bir
aleme iner ve yaşadığı yerin doğasına uygun bir dünyevi form alır; ve orada da kendini
arındırma fırsatı sunulur. Kısaca, karasal dünyaların ve şu an üzerlerinde bulunan ırkların
kökeni budur. Sonuncuların hepsi bir zamanlar Tanrı'nın Tahtları önünde saf Ruhlardı ve
dünyevi alemler ve tüm madde, ruhlar gökten/cennetten düştüğünde yaratıldı.
Bir Vahyin ve Cennetten Gönderilmiş Bir Elçinin Gerekliliği
18. Ama insan dünyada İlahi olanın izlerini görmezse bu kendini arındırma nasıl
sağlanacak? Çevresi tamamen maddi şeylerle dolu; hayal gücünde göklere yükselebilir,
düşüncelerini yukarılara taşıyabilir ve parlayan yıldızlar arasında dolaşabilir, fakat yine de
kaderi sefil kalır. Gökyüzünü seyreder: güneşin altın renkli dağların arkasında parıltıyla
batışını veya ayın derin ve mor vadilerden saf bir gümüş küre olarak yükselişini görürken,
yıldızlar canlı bir parlaklıkla ışıldar; ve yukarısında gördüğü her şey ona şu düşünceyi getirir:
Neden bu sefil ve alçak işlerle dolu yerden ayrılıp, parlaklık, huzur ve saflık dolu o hızlı dönen
gök cisimlerine yükselemiyorum? Tanrı bunu biliyordu ve bu nedenle Tanrı, bilgeliğiyle,
insanın ihtiyaçlarına göre zaman zaman kendini insanlara Vahiy yoluyla göstermesi
gerektiğine dair bir Kanun koydu. İlk ırkları ilahi atalar, bilginler veya Budalar aracılığıyla
aydınlattı; fakat yıllar geçtikçe, daha geniş görüşlere sahip ve daha büyük bir düzende olan
belirli Adamlar veya Mesihler dünyaya gönderildi, bunlar insanlara gönderilen Tanrı'nın
Elçileriydi. Bunlar, Tanrı'nın Kutsal Ruhu'ndan yayılımlardı: tıpkı gökkuşağının Güneş'in
45
çocuğu olması gibi, O dişiden çıktılar. Onlar, ölümlülere özel bir görev için cennet
çevrelerinden gönderilen baş melekler ya da tanrılar değildi; çünkü bu, tüm ilahi yasalar gibi
değişmez ve mükemmel olan Tanrı'nın iki yasasıyla çelişecektir. Birincisi, Tanrı'nın saf ve
günahsız bir başmeleği kendi mutluluk alanından çıkarıp, ölümlülerin sefaleti ve acılarıyla
dolu bir yere göndermesi adil olmazdı; bu yüzden Tanrı bunu yapamazdı. Kendilerini “aziz”
olarak adlandıran mezheplerin yaygın görüşü, Tanrı'nın Her şeye Gücü Yeten olduğunu ve
dilediğini yapabileceğini savunur, ba anlayış modern aptallık üzerine kuruludur ve antik
çağlarda korkunç bir küfür olarak kabul edilirdi. Bu, enaniyeti kendi kanunu olan vahşi bir
despotun görüşüdür; fakat Babanın yüce doğasıyla uyumlu değildir. Tanrı, popüler anlamda
dilediğini yapamaz. Tamamen adil bir insanı sonsuz bir sefalet durumuna gönderemezdi:
eğer bunu yapsaydı, Tanrı olamazdı. Yanlış, adaletsiz, aptalca veya ilahi ve kusursuz
mükemmelliğiyle tutarsız bir şey yaparsa, Tanrı olamazdı. Bu nedenle, Tanrı'nın adaletsizlik
yapamayacağı açık olduğundan, Yahudilerden alınan ve O'nun dilediğinde adaletsiz, kaprisli,
değişken, intikamcı veya sahte olabileceği genel varsayımı, İlahi Varlığın tüm gerçek
kavramlarına aykırıdır ve aslında en karanlık dinsizlikten başka bir şey değildir.
Vahiy’in ve Gök’ten gönderilmiş bir Elçi’nin zorunluluğu
19. İkincisi, Tanrı bunu yapamazdı çünkü kendi yarattığı maddi yasalardan birini çiğnemek
zorunda kalırdı; ve Tanrı’nın tüm yasaları mükemmel olduğundan, eğer mükemmel olanı
çiğnerse, kendisiyle tutarsız hareket etmiş olurdu ki bu, Tanrı'nın yapamayacağı açık bir
durumdur. Bir kuşun su altında, bir balığın karada, bir hayvanın ateşte, bir insanın eter/eser
maddesinde yaşayamayacağı bir yasadır. Dolayısıyla, eğer Tanrı, bir ilahi meleği eterik
alanlarından birinden elçisi olarak gönderecek olsaydı, bu yasayı çiğnemek ve o meleği
doğası gereği yaşaması için uygun olmadığı bir alanda var olmaya zorlamak durumunda
kalırdı. Tanrı'nın bunu yapmayacağı da aynı derecede açıktır. Bu nedenle Tanrı, Kutsal Ruh
aracılığıyla, belirli bir düzene ait olan bazı varlıkların İnsan doğasını üstlenmelerine ve
dünyaya inmelerine izin verir; ve bunlar, ölümlülere yükümlü oldukları Vahiyleri iletirler. Bu
yüzden onlara Tanrı’nın Oğulları denir; ama aslında diğer varlıklardan daha fazla Tanrı’nın
Oğlu değillerdir, çünkü her Varlık (Existence) Tanrı’dan aldığı yaşam özüyle var olur ve bu
anlamda her varlık Tanrı’nın Oğludur. Ve bu özel varlıklar dünyaya geldiklerinde
Enkarnasyonlar [beden almış varlıklar] olarak adlandırılırlar.
46
20. Tüm antik dünya, tüm ilkel dinin kalıntıları, tapınaklar, kuleler, dikilitaşlar, freskler,
sarayların, kapıların ve sütunların çürüyen kalıntıları, bu göksel Habercilerin izleriyle doludur.
Bunlar, bu vahyedilen Kıyametin [Apocalypse] On İki Meleği’dir; bunlar, insan yüzleri ve
ejderha bedenleri olan on iki Tien Hoang veya Fohi'nin Göksel Adamları’dır.11 Çinliler Fohi'ye
Çoban ve Her Şeyi Öğreten anlamına gelen Kûntzè derler. Edda'da [İskandinav mitolojisi
üzerine yazılmış eski İskandinav edebi eserler] on iki tapılacak Æsers [Tanrı] olduğu söylenir;
ve Odin’in [İskandinav mitolojisinde en yüce tanrı] takma adı Asa idi; ve o, Asya
Tataristanı’ndan Godam, Gaudama ve Boodh idi; on iki pagan tanrısınınkine benzer bu
doktrin, vahyin en eski dönemlerine kadar izlenir.12 Gotlar aslen İskitlerdi; onlardan göçebe
Kelt eğilimini miras aldılar. Tüm eski kuzeyli şairler ve tarihçiler, atalarının kuzeydoğudan
geldiklerini ve o ülkenin dinini beraberlerinde getirdikleri konusunda hemfikirdirler; bu din
aslında ilkeldir. Az önce bahsettiğim bu On İki Mesih, İsa'nın gönderdiği On İki Havari'yi
anımsatan, Eski Arabistan'ın On İki İmamı veya Kutsal Rahipleridir.Ve Codex Nazaræus[Ginza
Rabba (Büyük Hazine), Ginza Rba veya Sidra Rabba (Büyük Kitap) ve daha önce Codex
Nasaraeus olarak bilinen eser, Mandaeizm'in en uzun ve en önemli kutsal yazısıdır.
Mandaeizm, bazen Nasoraeanism veya Sabianism olarak da bilinir, Yunan, İran ve Yahudi
etkileri olan Gnostik, monoteist ve etnik bir dindir. Bu dinin mensupları olan Mandaealar,
Adem, Şit, Nuh, Sam ve Vaftizci Yahya'yı (John the Baptist) peygamber olarak kabul ederler.
Adem'i dinin kurucusu ve Vaftizci Yahya'yı en büyük ve son peygamber olarak görürler.
Nazarene terimi Yeni Ahit'te Nazareth şehrinden olan kişileri tanımlamak için kullanılır,
özellikle İsa ile ilişkilendirilir. İsa, antik Yahuda'da bulunan Galile'deki Nazareth kasabasında
büyümüştür.] der ki, on iki gün sonra Kutsal Ruh, birbirlerine hem benzeyen hem de
benzemeyen On İki Figür ortaya çıkardı, ve her birinin avucunun içinde savrulan bir yelpazesi
vardı. Bu yelpazeleri, okuyucu Mısır fresklerinde ve binlerce yıllık oymalarda görecektir;ve her
11 Yedinci Haberci Musa'nın (Moses) veya Amosis'in orijinal adı Osarsiph idi, yani Sar-Iph ve Sar-Iphis, Yılanın
Oğlu demektir. 12 Eden, ןדע , doğru bir şekilde Odin, (İbrani ekolün gördüğü gibi) haz/zevk anlamına gelir; ve Odn'in Salonları
(Halls of Odin), haz/zevk Cenneti’ni ifade ederdi. Sık sık İbranice kelimelerden ve anlamlarından alıntı yapma
fırsatım olduğu için, —burada İbranice’den alıntı yaptığımın bilinmesini isterim—, bunun ilkel dil olduğunu hiç
düşünmüyorum, fakat ondan alıntı yaptığım tüm kelimeler, insanların arasında konuşulan ilk dile kesinlikle
ait; aynı şekilde kendi lehçemizde de aynı eski dile (ancient tongue) ait çok sayıda tek heceli kelime vardır. Sir
W. Jones, İran'ın keşfedilebilen en eski dillerinin Kaldeikve Sankrit (Shanscreet) olduğunu, İbranice, Kaldece,
Süryanice ve Habeşçe dillerinin —onun görüşüne göre— sadece eski Arapçanın lehçeleri olduğunu belirtir.
Homeros, Tanrıların ve insanların dili arasında ayrım yaptığında, Ilias [İlyada], xiv. 289, 290, 291'de olduğu
gibi, ilk derken, burada sözünü ettiğim ilkel dili (primeval language) kastediyor.
47
ne kadar Codex Nazaræus'un tamamı gerçek olmasa da, çoğunlukla ilk/ana kitaplara ait
pasajlar içermektedir.
Bu yüzden Mısırlılar (Mesihleri için mistik isimlerden biri Ramses Miamûn'du), Osiris'in
(Tanrı) dünyanın orijinal olarak üretildiği Yumurta/Oval içine, insanların üzerine yağdırmayı
amaçladığı sonsuz sayıda bereketi belirtmek için on iki beyaz piramidal figür koyduğunu
söylediler; ama kötülüğün yaratıcısı olan kardeşi Typhon, bu Yumurtayı açtı ve dünyayı
kaplayan tüm felaketlerin nedeni olan on iki siyah piramidi ortaya çıkardı; dolayısıyla Onikiler
tarafından vaaz edilen gerçek din ile rahiplerin kurduğu/çizdiği sahte karikatürler arasına
güzel bir çizgi çekti. Bu metinde bahsedilen kişilere atıfta bulunulan yerlerden biri de
Keldanilerin Mim-Ra'sıdır, ya da Güneş'in içine giyilen Kutsal Ruh'un Işığı'dır. Burma'da
Enkarnasyon olarak adlandırılan Loghea, yani doktrin/öğreti; Yunanlılar tarafından uygunsuz
bir şekilde Logos veya Tanrı'nın mesajı olarak değiştirilmiş ve Hristiyan yazarlar bunun
üzerinde saçma ve korkunç tahminler yapmış; daha sonra da Araplar tarafından Resul veya
Gönderilen olarak adlandırılmıştır. Brahman teolojisinde bu Elçiler Brahmadicas (Tanrı'nın
vaizleri/müjdecileri) ve Narasinhasyani Kutsal Ruh'un aslanları olarak adlandırıldı, İsa’nın da
Jid yada Juda/Yahudikabilesinin aslanı olarak görüldüğü gibi.
Mısırlılar, diğer unvanların yanı sıra, Enkarnasyona Andro-Sphynxve Sarabbas yaniTanrı'nın
Başrahibi adını verdiler; onu kanatlı aslan ve mistik sandık veya ark/gemiden çıkan altın yılan
ile sembolize ederdi; ve ilk İranlılar tarafından Hazarah, en yüksek onura sahip mistik bir
unvan olarak saygı gördü; gerçekten de buradan İbranice Azariah ismine ulaşıyoruz, yani,
Tanrı benim yorganım/avutucumdur (comforter). Japonlar ona Gi-won ve Goso-Tennoo yani
Göğün Öküz-Başlı Prensi derler; öküz/boğa, güneş veya Tanrı'nın sembolü olup ondan
gönderildiği için bu unvan verilirdi. O, uzun zamandır beklenen Parasu-Rama, yani Hint ve
Arap teolojisinin Mehdi'si; So-Shiôsh yani Kurtarıcı kral; ve Buda’nın Baggava-Matteio’su,yani
bilgelikten-doğan din’idir. Doğu Hint Adaları'ndaki Laos halkı, Mesih'lerini Xaca olarak
adlandırır; ve kurduğu dinin, belirli bir döngü sürdükten sonra, bir yeni Xaca tarafından
kurulacak veya yenilenecek bir başka dine yol açacağına, yeni gelenin eski tapınakları yıkıp
buralardaki kutsal resimleri yok edeceğine, kutsal kitapları yakacağına, ardından yeni yasalar
ve saf bir ibadet biçimi ilan edeceğine inanırlar. Bu, Kıyamet doktrinidir ve çarpıcı bir şekilde
Gerçeğin Onuncu ve On Birinci Habercilerinin ortaya çıkışına atıfta bulunuyor gibi
görünmektedir. Bu yüzden Hottentotlar [Khoikhoi olarak bilinirler, Güney Afrika’da yaşayan
yerli bir etnik gruptur.], Gounja Ticqvoa'nın (Tanrıların Tanrısı) bazen yeryüzüne indiğini; —
48
görünüş, şekil ve kıyafet olarak ölümlüler arasından en anlaşılır olacak halde— insanlar
tarafından göründüğünü söylerler.
Jüpiter'e Καταιβατης [Katabates] yani İnen deniyordu, çünkü Mesih gökten iner; ve
Epiphanes kelimesi, Görünen anlamında, Dokuzuncu Haberci'nin Epifanisi için kullanılan
kelimenin ta kendisidir. Bu nedenle Enkarnasyonlar, Yunan Gizemleri'nde, halkın nedenini
bilmediği halde, Θεοι αδελφοι [Theoi adelfoi] yani Kardeş tanrılar olarak adlandırıldı.
Aralarındaki bu birlik, Romalılar tarafından sanki aynı fikirdelermiş(Consentientes)ya da tek
bir zihne sahiplermiş anlamında Consentes olarak ifade edildi. Ve hemen hemen tüm
insanların dinlerinden ilahi olan her şeyi ödünç alan Yunanlılar, sadece çeşitli Mesihleri tek
bir Ebeveynden çıkan olarak adlandırmakla kalmadılar, aynı zamanda onu çeşitli isimler
altında da sembolize ettiler.
Şimdi o, Bal-Kiun yani Rab Kiun'dur (Fohi'nin Kûntzè'si); ve bu, antik zamanlarda yaygın bir
gelenek olan sesli harflerin yer değiştirmesiyle, Bul-Khan ya da Vul-Khan, Ateş’in Efendisi,
Güneş'in Çocuğu olmuştur. Hephæstos, Ashta-Abba yani Baba-Ateş'in Yunanca biçimiydi; ve
efendisi Zeus’un (Tanrı) onu bir yıldız gibi gökten yeryüzüne fırlattığı söylenir; bu da O'nun
yukarıdan gelen ilahi misyonunu ifade eder. Antik resimlerde göksel kökenini göstermek için
mavi bir şapka takardı; ilkel teolojinin tamamında, biçim olarak nispeten saf olduğunda,
göksel meskenini terk edecek ve insanlar arasında yaşayacak, onların Öğretmeni, Kurtarıcısı,
Prensi olacak olan Tanrı'nın oğlu veya Yah-oğlu (Yah-son) olarak temsil edilir. Ona farklı
işlevlerine göre farklı isimler vermişlerdir. Bu yüzden Philo Judæus, Enkarnasyonu,
Αρχαγγελος πολυωνυμος [Archangelos polyonymos], bir çok ismin Başmeleği (the
Archangel of many names) olarak adlandırır.
Eski Romalı ya da daha doğrusu Etrüsk yemini, me dius fidius, Tanrı'nın oğlu tarafından,
Naronic/Döngüsel Elçi'ye atıfta bulunur. Bazen o, yılan Python'a karşı savaşan kehanet tanrısı
Apollon'dur; ya da mucizevi bir anlayıştan ortaya çıkan ve binlerce kötüyü öldüren Sampson;
bazen canavarları ve devleri yok eden ve dünyayı tüm suçlarından ve kötülüklerinden
arındıran Herkül'dür;
13 Bir yandan o, her yerde Tanrı'nın emirlerini yerine getirmek için uçan
ve ruhları öteki dünyaya yönlendiren Maïa'nın oğlu Hermes'tir; diğer yandan Andromeda'yı,
13 Herkül, Alcides'tir, yani Al-s-ida'dır, Jid veya Tanrı'nın aslanıdır: ona Astrochyton veya yıldız-giysili (star-clothed)
denirdi. İsrailoğulları, Tanrı'nın Prensi'nin, yani Tanrı'nın Mesih'inin çocukları anlamına gelir. Amosis ayrıca
Tanrı'nın prensi veya kaptanı olarak da adlandırılır. Melichart ya Melec Kartha, אתרכ ךלמ , Şehrin Kralı ya da
ץירא ךלמ , Melec Aretz, Kudretli Kral ya da Mesih'in olduğu Yeryüzünün Kralı'dır.
49
yani insan doğasını, büyük derinliklerden çıkan canavardan kurtaran Perseus'tur; ya da ateş
kanatlı atlar üzerinde göğe yükselen İlyas'tır (Elijah). O her zaman kaderin bir çocuğudur,
savaşlar verir ve zaferler kazanır: tüm eylemleri mucizedir: ve en zor görevlerde bile başarı ona
eşlik eder. Onun kariyeri, saf bir ihsan ve sınırsız bir emek ya da romantik macera ya da en
çileci dindarlıktır. Kötüler her yerde O'na karşıdırlar, çünkü kötüler Gerçeğin ve Güzelliğin
doğal düşmanlarıdır.14 Sık sık yenik düşer ve yok olur; Melicart gibi o da ateşte kaybolur;
Phoenix gibi o da kendi kendini tüketir; ama kahraman ruhu yıldızlarla birleşir.
21. Ancak bu sembolik kahraman kendisini sadece savaşla sınırlamadı; "ağzından akan ve
onu duyanların zihinlerini birbirine bağlayan altın zincirlerle" konuşmacıların en belagatlisi
Hermes'ti; Orpheus ve Amphion gibi tatlı sesli bir müzisyendi; sözleriyle şehirler inşa etti;
taşları insanlara dönüştürdü; Hakikat ordularıyla birlikte dünyayı boyunduruk altına almak
için giden fetihçi bir prensti. Dil, bilgi ve medeniyetin en büyük aracıdır: bu nedenle Mesihlere
ilham veren Kutsal Ruh'a Dillerin Ruhu (Spirit of Tongues) denmiştir. Lucianus, Galya'da
[bugünkü Fransa] Herkül'ün (Mesih'in sembollerinden biri) küçük yaşlı bir adam olarak tasvir
edildiğini gördüğünü anlatır; bu figüre, ülkenin dilinde Ogmius15 denirdi ve ince ve
neredeyse fark edilmeyen zincirlerle, onları duymaya istekli gibi görünen sonsuz bir kalabalığı
peşinden sürüklüyordu. Bu zincirler bir ucundan insanların kulaklarına bağlıydı, diğer ucu ise
Herkül'ün her iki eli başka işlerle meşgul olduğu için, dilinin ucuna —dilinde tüm bu
zincirlerin birleştirmek maksadıyla kasıtlı olarak açılmış bir deliğe— bağlanmıştı.Lucianus, bu
şekilde tasvir edilen Herkül'e şaşırarak baktığında, yanında duran bilgili bir Druid, Herkül'ün
Galya'da, Yunanistan'daki gibi kaba ve güçlüler arasında Beden Gücünü değil, daha çok
Belagat/Hitabet Gücünü sembolize ettiğini; tapınakta asılı olan resmin bu anlamı çok güzel
açıklandığını söyledi. Tek kelimeyle, bütün dinler ona sahiptir ve onun evrenselliğini itiraf
ederler: Hıristiyanlar ve Yahudiler, onun kendilerinden başka hiç kimseye gönderilmediğini
14 Kim İsa gibi İlahi güzelliğe bakarsa, Diana'yı çıplak gören Actæon gibi, köpekler tarafından parçalara ayrılır —
güzel ama melankolik bir gerçek.
15 Bu Ogmius kelimesi saf Keltçedir ve harflerin sırrını ifade eder: İrlanda'nın kalıtsal dili Ogham (Oum olarak
telaffuz edilir) olarak adlandırılırdı, bu kelime Budist ve Brahmin Aum, ve Magian [Mecusi rahipler] ve
Meksikalı Hom ile aynıdır, yani Tanrı'nın söylenemeyen/anlatılamayan adı. Bu sonuncusu, Yunanlılarda
A.OM'a dönüştü. AΩ veya Alfa ve Omega. Hermes ve Herkül, bazen heykeltıraşlar tarafından aynı figürde
harmanlandı ve buna Hermheracles adı verildi. Eski Mısır'da Hermes, Aracı/Yorumcu/Çevirmen (Interpreter)
anlamına gelir, yani Mesih Tercümandı ya da Cennet dilinin anahtarına sahipti. Janus, bir Mesih demek olan
Etrüsk ismiydi, anahtarlarla tasvir edilirdi.
50
ısrarla savunan tek insanlardır16 —diğer tüm dinsiz zavallılar, Tanrı'nın pederâne ilgisine layık
değildir. O, öldüğünde ya da yok edildiğinde,
17 yeniden göğe yükseldi; o bir tanrı, bir Kadim,
bir Boodhoo oldu; ve mesajını yerine getirdiği İlahi Baba ile birlikte hüküm sürdü. Orada,
öğretisinin kötülükten kurtardığı mutlu ruhlarla çevriliydi; ya da Platon'un Timæus'unda ifade
ettiği gibi, Doğanın kendilerine verdiği yaşam sürecini doğru ve erdemli bir şekilde
tamamlayanlar, bağlı oldukları o yıldıza (Mesih) geri döndüler.
22. Burada, Latin ve Yunan kiliselerinin (veya Katoliklik) tüm yapısının, şimdi geliştirilen
ilahi sisteme dayandığını gözlemlemek yerinde olacaktır; şu farkla ki, onlarTanrı'nın Ruhunu
Gökler/Cennetten aşağılayarak, ona Bakire Meryem dedikleri dünyevi bir kadın haline
indirgediler; ve o dişinin ortaya çıkardığı/yaydığı ve gönderdiği göksel Elçi olan İsa'yı,
18
16 Elçilerin İşleri iv. 12'nin derleyicisi şöyle diyor: “Başka hiç kimsede kurtuluş yoktur. Bu göğün altında insanlara
bağışlanmış, bizi kurtarabilecek başka hiçbir ad yoktur.” Bu ilk dar, sınırlı ve dışlayıcı sistemin Kâinatın
Babası'nın politikası olması gerekiyordu. Piskopos Pearson, Mesih'in Yüce, Her Şeye Gücü Yeten ve Ebedi Tanrı
olduğunu söylüyor —bunu yazmak bile neredeyse insanı sarsan bir küfür. Mesih'in adeta dünyevi işlerde
yanılmaz olmadığını, İsa'nın Yahuda İskaryot'u (Iscariot) seçmesinden daha açık bir şekilde ortaya koyan başka
bir şey yoktur. Bu yüzden Yahudi inanç maddeleri, 8 ve 9: "Bugün elimizde bulunan tüm Yasa'nın bizzat Tanrı
tarafından efendimiz Musa'ya (Tanrı'nın esenliği onunla olsun) teslim edildiğine tam bir inançla inanıyorum.
Tam bir inançla inanıyorum ki, aynı yasa asla değiştirilmeyecek ve adı mübarek olan Tanrı tarafından bize
başka bir yasa verilmeyecek." Baba Satürn'e verilen, oğullarından birinin onu krallığından mahrum
bırakacağına dair eski kehanet, İsa’yı yaratan yerine İsa'ya yapılan tapınmada doğrulanır.
17 Xenagoras, Sicilya'nın kıtlık nedeniyle zor durumda olduğunu, halkın Palici Kahini'ne danıştığını ve Kahinin,
eğer belirli bir kahramanı —yazarların ad koymadığı— kurban ederlerse, kıtlığın sona ereceğini söylediğini; ve
işin buna göre gerçekleştiğini anlatır. Bir Mesih'in halkın suçlarının kefaretini ödeyeceği fikri, atların kanının
dumanı ve yanmış bir inekten çıkarılan baldır (calf) külleriyle arınmaların yapıldığı Palilian [Palilia/Par Ilia,
Roma döneminde Sicilya'da yapılan bir festival] kurbanlarında ilginç bir şekilde gösterildi —böylece Güneş
(Tanrı), Ay (Kutsal Ruh) ve Mesih (onların çocuğu ve temsilcisi) olmak üzere üç sembol bir araya getirilmiştir.
Bu şekilde, Buddha'nın "Bu dünyada işlenen tüm günahlar bana yüklensin ki, dünya kurtulsun." dediğini
görüyoruz (Max Müller, Ancient Sanskrit Literature [Antik Sanskrit Edebiyatı], 80). Bu paganik yanlış doktrin,
Paulistler'in Kefaret (Atonement) veya Kurtuluş (Redemption) ile ilgili doktrinidir.
18 Eriha'nın fahişesi, İsa'nın geldiği bir soydu, Matta i. 5. Somon virum justum Booz de Raab meretrice genuit.
[Somon, fahişe Raab'dan adil adam Booz'u doğurdu.]. Aziz Jerome, Proem in Hoseam(alıntı: ii. Nimrod, 198).
Bunu, İlahi Elçi'yi eleştirmek için değil, onun bedensel olarak kimden geldiğinin önemi olmadığını göstermek
için söylüyorum. Ancak, ortodoksların inançlarını İsa'nın soy hattının kutsal saflığına dayandırmalarının ne
kadar saçma olduğunu göstermek istiyorum. Rahab'ın karakterinden doğabilecek olumsuzlukları önlemek
için, aşırı dindarlar onun sadece bir hancı olduğunu ve belki de konaklama sağlayan bir ev işlettiğini
göstermeye çalışmışlardır, ancak bu girişim başarısız olmuştur. Parkhurst, Yetmişler'in (The Seventy)
[Septuaginta, Eski Ahit'in Yunanca çevirisi. Bu çeviri, MÖ 3. yüzyılda İskenderiye’de Yahudi bilginler tarafından
yapılmıştır. Septuaginta, ismini geleneksel olarak çeviriyi yapan yetmiş iki bilgeden (Latince “Septuaginta”
kelimesi de buradan gelir) alır.] bu pasajların hepsinde onu πορνη [porne: fahişe] olarak çevirdiğini ve
Vulgate'in [Latin İncili. 4. yüzyılda Aziz Jerome tarafından büyük ölçüde İbranice ve Yunanca metinlerden
51
sadece bir İnsan veya Ruh olmaktan çıkarıp, Ebedi Rab ve her şeyin Yaratıcısı ile —bir özdeşlik
içermese de— eşit bir konuma yükseltirler. Reformcu Protestan sistemler de aynısını yapar.
Bunların bu sayfalarda geliştirilen aynı Kaynak/Pınar başına dönmelerine engel ne olabilir?
Ya da tüm yeryüzündeki ulusların, atalarının hepsinin inandığı Tek Evrensel İnancı yeniden
benimsemelerini engelleyen nedir?
23. Bundan Daha yüce bir din anlayışı hayal etmek mümkün değildir: ancak bu bir
zamanlar tüm insanlığı bir kardeşlik içinde kucaklayan evrensel bir inançtı. En büyük
mucizeleri gerçekleştirdi; kahramanlık, erdem ve hayırseverlik dolu parlayan eylemlere ilham
verdi; tüm eski tarih bu eylemlerle aydınlanmıştır. Kız, babasını kurtarmak için ölür; oğul,
ebeveynlerini korumak, ülkesini özgürleştirmek, arkadaşını özgür kılmak için hayatını feda
eder; eş, kocasının günlerinin uzatılması için kendi varlığını feda etmeye hazırdır. Daha sonra
Olimpos'u kirleten; Meru'ya saygısızlık eden; dini ibadetin adını küçümseten aşağılık tanrılar
sürüsü ortaya çıkartıldı. Bu, kutsal doktrinleri Elçilerden alan yüce adamlar tarafından değil,
sayısız yalan ve efsane uyduran ve dini güzelliği yavaş yavaş saygısızlığa dönüştüren rahipler
ve şairler tarafından yapıldı. Bu nedenle Platon, ortak sıkıntılar ve zararlılar olarak tüm bunları
model cumhuriyetinden bilgelikle uzaklaştırdı; ve neredeyse ilahilik atfedilen Pisagor ise,
Homeros ve Hesiodos'un dinin masallarıyla alay ettikleri için, cehennemde pirinç sütunlara
zincirlendiği ve yılanlar tarafından sokulduğunun yaygın bir şekilde kabul görmesini
sağladı.19 Böylece en korkunç efsaneler uyduruldu; akıcı şarkıların tüm cazibesiyle
süslendiklerinden, en geniş dolaşıma sahip oldular. Her türden kötülük, yeni ortaya çıkan
çevrilmiştir. Latince’de “yaygın” veya “halk dili” anlamına gelen “vulgata” kelimesinden türemiştir, çünkü bu
çeviri, o dönemde halkın konuştuğu günlük Latince dilinde yapılmıştır.] de onu meretrix [fahişe] olarak
nitelendirdiğini söyler. Aynı şekilde, Aziz Paul de (İbraniler 11:31) ve Aziz James (Yakup 2:25) Rahab'ı πορνη
olarak adlandırır. Aslında, fahişe (harlot) sıfatıyla kastedilenin, onun vaktiyle böyle biri olduğudur. Bkz. Yeşu
2:1.
19 Milton, Aden Bahçesi, cehennem, şeytanlar, Gök/Cennet gibi konular hakkında verdiği tasvirlerle Yahudi ve
Hristiyan ilahiyatını kendi tarzında aşağılamıştır. Bu tasvirler, çok övülen şiirsel yeteneğinden dolayı,
vatandaşlarının zihinlerini Tanrı'nın Yüce Yönetimi, O'nun yaratıklarıyla olan ilişkileri ve Gelecek Hayat
hakkında en düşük, en adi ve en saygısız kavramlara indiren temsillerdir. Bu tür masallar erken dönemde
okunduğunda ve aslında büyük bir cehalet içinde olan bir tür rahip-eleştirmenler tarafından sürekli okunması
tavsiye edildiğinde, zihinle birleşir ve hayaletler, şeytanlar vb. gibi bir inanç haline gelir ve büyük kötülüklere
yol açar. Bu yüzden, eğer Pisagor [antik Yunan filozofu ve matematikçi] bugün hayatta olsaydı, kesinlikle
Tartaros'ta [antik Yunan mitolojisinde yeraltı dünyasının en derin ve karanlık bölgesidir. Tartaros, genellikle
hem bir varlık hem de bir yer olarak tasvir edilir ve ceza çekilen bir yer olarak bilinir. Tanrıların ve ölümlülerin
büyük suçlar işleyenleri burada cezalandırılır.] zincire vurulmuş gölgeler arasına John Milton'ın sefil
gölgesini/ruhunu da eklerdi.
52
tanrılardan birine işaret edebilir; suçu teşvik veya rezaletten korunma adına örnek
alınabilirler; hırsız, suikastçı, zina yapan veya daha da kötüleri, başını cesurca kaldırabilir ve
kendini Hermes'in, Mars'ın ya da şiirsel yaratılışın ve popüler inancın her şeyini taşıyan
Zeus'unun kirli kalkanı (ægis) altında kendini savunabilirdi.Bu yüzden Varro, Augustine'e (De
Civit. Dei) inanacak olursak, tanrılara, en aşağılık insanlara bile yakışmayan şeylerin
atfedildiğini söyler: Denique in hoc, omnia Diis attribuuntiur, que non modo in hominem,
sed etiam in contemptissimum hominem cadere non possunt. [Sonuç olarak, burada
tanrılara, sadece insanlara değil, en aşağılık insanlara bile yakışmayacak şeyler atfedilir.]
Yunanistan ve genel olarak Avrupa'da olan şey, Hindistan ve Doğu genelinde de meydana
geldi ve maalesef bu değişmeden kalan topraklarda büyük ölçüde devam ediyor. Bu
muazzam bölgelerin şairleri tarafından sonradan hayal edilen çok sayıda tanrı ve tanrıça vardı;
büyük bir lirik şair Dwa-payana, —Vyasa veya derleyici lakabıyla anılır—, ortaya çıktı ve Tanrı'nın
kutsal yazılarının bir parçası olduğunu iddia ettiği bir dizi putperest ilahi topladı; ve sıradan
insanlara, onları cahil, inançlı ve köle olarak tutmanın her zaman çıkarlarına olduğu
rahiplerinin önderliğinde, Tanrı'nın vermiş olduğu tek saf inançtan vazgeçmeleri öğretildi.
Varlıklarının devamı, insanların karanlıkta kalmalarına bağlı olan aldatıcı mitler tarafından
baştan çıkarıldılar. 20
24. İnsanlığın ilk çağlarında, Yaratılış'ta [Tevrat: Genesis] bahsedilen ölçüde olmasa da,
yaşamları şimdikinden daha büyük bir döneme yayıldığında, hakikat/doğruluk öğretisi esas
olarak ataerkildi. Her yerde ortak bir dil hakimdi. Yeryüzünün bütün dilleri, der Mauricius
(History of Hindostan, i. 49), tek bir büyük ilkel alfabeden türetilmiştir, bir zamanlar yaygın
kendi dini gibi, ta ki bu din uzak ülkelere ve uzak nesillere doğru ilerlerken, başlangıçtaki
sadeliği ve saflığı insanlık tarafından alçaltılıp bozulmuştur. Ölümlülerin yaratılışından
20 Philo-Byblius'un [MS 1. yüzyılda yaşamış bir Yunan tarihçi] yorumları burada geçerlidir. O, Yunanların deha
inceliğinde diğer tüm milletleri geride bıraktığını ve her eski tarihi kendilerine mal ettiklerini, onları abartıp
süslediklerini ve anlatılarıyla sadece eğlendirmeyi amaçladıklarını söyler. Bu yüzden aynı tarihleri tamamen
yeni bir şekle dönüştürmüşlerdir. Bu nedenle Hesiodos [antik Yunan şairi] ve diğer Cyclic şairler [Yunan destan
döngüsüne katkıda bulunan şairler] Theogonies [tanrıların soy ağacı], Gigantomachies [devlerle savaş],
Titanomachies [Titanlarla savaş] ve diğer parçaları uydurmuşlar, böylece gerçeği bir şekilde boğmuşlardır.
Küçüklüğümüzden beri onların kurgularına alışkın olan kulaklarımız, birkaç nesildir moda olan bu görüşlerle
doludur ve bu masalların boş etkisini kutsal bir emanet olarak taşırız. Zamanla bu boş hikayeler farkında
olmadan hayal gücümüze kök saldığı için, bunları zihnimizden çıkarmak son derece zor hale gelmiştir. Bu
nedenle, Gerçek insanlara ifşa olduğunda bile, Sahtekarlık havasına sahipmiş gibi görünür; oysa ne kadar
saçma olursa olsun kurgusal anlatılar en otantik gerçekler olarak kabul edilir. Bununla birlikte, bilge insanlar
bu Milesian [Miletos: antik Yunan'da, Milet şehrine ait] mitlerini hak ettikleri gibi değerlendirdiler.
53
sonraki ilk 200 yıl boyunca, Tanrı onlara ilahi içgüdülerle öğretti: bundan sonra her 100 yılda
bir, kutsal bilgisini canlı tutan bir Öğretmen ortaya çıkardı. İnsan ırkı artık geniş bir alana
yayılıp da bir iyileştirme yapmak ve daha geniş bir yelpazeyi kapsamak gerekli hale gelince,
yirmi dört Öğretmen gelip öğretmiştir ve bunlar Vahiy'de Yirmi Dört Kadim/İhtiyar olarak
anılırlar. Bu, hepsi gerçek olmayan Maha-Bad'ların ya da Büyük Peygamberlerin (Boodha'lar
ya da bilge adamlar) birkaçının kalıntılarına sahibiz. Bunlar Desâtir denen Nizam/Yönetim
Kitabı'nda (Book of Regulations) yer alır; başka hiçbir kalıntısı bulunmayan bir dilde yazılmış
ve yanında bulunan Farsça bir çevirinin yardımı olmadan anlaşılamayacak olan bir el yazması
cilt. Bu cilt tesadüfen Mûlla Firûz Bin Kaus'un eline geçti ve onun tarafından tercüme edilerek
1818 yılında dünyaya sunuldu.
Naros/Zaman Döngüsü ya da 600 Yıllık Sibylline/Kehanet Yılı
25. Şimdiye kadar ilan edilen din doktrinleri Asya'nın ötesine geçmemişti; ama insan ırkı
artık geniş bir alana yayılıyordu. Bu nedenle bir değişiklik kaçınılmaz hale geldi. İlk Atalar
(Ancients) sadece insanlardı; ama şimdi daha soylu bir Öğretmenler düzeni ortaya çıkacaktı.
Bu geniş dünya için tek bir Vahiy yeterli olmayacaktı; bugüne kadar vaaz veren dünyevi
patriarklar, artık takipçileri üzerinde yeterli otoriteye sahip olamayacaktı. Uluslar sürekli
değişiyordu; sürekli koloniler ortaya çıkıyordu; dil sürekli değişiyordu; kitaplar bozulmaya
müsaitti. Tanrı bu nedenle Mesajlarını yenilemeye karar verdi, —en küçükten en büyük
tezahürlerine kadar her zaman aynı şekilde yaptığı gibi— yeni temsilcisini Güneş Döngüsü
(Cycle of the Sun) diye adlandırılan şeye uygun olarak göndermeyi diledi. Bu, ay-güneş
Naros/Zaman Döngüsü (lunisolar Naros) yani Sibylline/Kehanet yılıdır; 19'ar yıllık ve biri de
11 yıl olan 31 dönemden oluşur ve astronomik döngülerin en mükemmelidir; hiçbir
kronolog/zaman bilimci bundan uzun uzadıya bahsetmemiş olsa da, en eski olanıdır. 600 yıl,
7.200 güneş ayı veya 219.146½ günden oluşur: ve bu aynı sayı 219.146½ gün, her biri 395
gün, 5 saat, 51 dakika ve 36 saniyeden oluşan yılları verir, ki bu uzunluk günümüzde
gözlemlendiği şekliyle 3 dakikadan az farklılık gösterir. Eğer Ocak ayının ilk günü öğlen vakti
göğün herhangi bir yerinde yeni bir ay meydana gelseydi, tam 600 yıl sonra, aynı anda ve
aynı koşullar altında tekrar gerçekleşecekti, güneş, yıldızlar, gezegenler, hepsi aynı göreceli
konumlarda olacaktı. Gökbilimcilerin en büyüklerinden biri olan Cassini, bunun tüm
dönemlerin en mükemmeli olduğunu beyan eder; ve eğer eskilerin 600 yıllık bir periyodu
varsa, Güneş'in ve Ay'ın hareketlerini Tufan'dan sonraki çağlar boyunca bilinenden daha
doğru bir şekilde bilmiş olmaları gerektiğini ekler. Ancak bu biliniyordu, fakat tüm sırların en
54
kutsalı olarak korundu; tıpkı bu Vahiy'in kendisinin de tüm insanlıktan gizlenip sadece
rahiplere ve güveni kötüye kullanmayan birkaç kişiye iletildiği gibi. Yine de Sibylline
kehanetlerinde gizlice ima edildi; bu, kutsal ciltlerini/yazmalarını Mısır'dan veya Hindistan'ın
merkezinden getiren İbrani rahiplerin bir Mesih hakkında kehanetler çıkardıkları bilinmeyen
bir kaynaktı; bu, Vergilius tarafından ünlü dördüncü Eclogue'unda bazı yollarla tahmin
edildiği gibi Vahiy'den alınan pasajlardan alınmıştır. Kehanet peygamberi/kahini tarafından
söylenen son dönem artık geldi ve bir dünya değişiminin gidişatında tekrar eden o büyük
çağlar dizisi yeniden başlıyor. Şimdi Bakire Astræa gökyüzünden geri dönüyor ve Satürn'ün
ilk egemenliği/saltanatı yeniden başlıyor. Şimdi kutsallığın göksel alemlerinden yeni bir
ırk iniyor. Sen, Ey Lucina, bir erkek Çocuğun doğumuna gülümse ki, bu Çocuk mevcut
demir çağını sona erdirip tüm dünyaya yeni bir altın çağı getirsin. O zaman sürüler artık
aslanın öfkesinden korkmayacak, yılanın zehri artık korkutucu olmayacak: her zehirli
hayvan ve her zararlı bitki birlikte yok olacak. Tarlalar mısırla sararacak; iri taneli salkımlarla
sarkacak üzümler ve sert meşeden kendiliğinden bal damlayacak. Evrensel dünya, yeni ve
ilahi egemeninin yumuşak yönetimi altında barış nimetlerinin tadını çıkaracak. Platon'un
hocasının aşağıdaki sözlerinde bunu ima ettiğinden de şüphe edemem. Sokrates,
Alcibiades'in kabul edilebilir ibadet konusundaki zihnini tatmin etmeye çalışırken şöyle der:
ἀναγκαῖον ου>ν ἐστὶ περιμε%νειν ἕως ἄν τις μα% θῃ ὡς δεῖ προ@ς θεοὺς και@ πρὸς
ἀνθρω% πους διακεῖσθαι. Bu nedenle, birilerinin bize hem tanrılara hem de insanlara karşı
nasıl davranmamız gerektiğini öğretmesini beklemek gerekir. Alcibiades buna şöyle yanıt
verir: πο% τε οὖν παρε%σται ὁ χρο% νος οὗτος, ὦ Σω% κρατες; και@ τι%ς ὁ παιδευ% σων,
ἥδιστα γα@ρ ἂν μοι δοκῶ ἰδεῖν τοῦτον το@ν ἄνθρωπον τι%ς ἐστιν ; o vakit ne zaman
gelecek, ey Sokrates? ve bu Öğretmen kim olacak? çünkü böyle bir adamı görmeyi çok isterim.
—Alcibiades. Ancak Sokrates olarak sırların paylaşıldığı biri olmadığından ve Naros'u
bilmediğinden hiçbir yanıt veremedi.
26. Tanrı'nın Yasalarını açıklamak ve yaratıklarına Göksel bilgiler vermek için insanlara
Vahiy göndermesinin gerekliliği konusunda, sanırım aklı başında kimsenin şüphesi olamaz.
Tüm ulusların birleşik sesi bunu kutsal bir gerçek olarak tanır: En barbar olanlar bile,
kendilerini cehaletin derinliklerinden kaldırmak ve onlara medeniyetin ışığını ve sanatlarını
bahşetmek için görevlendirilen ilahi Peygamberlerin rahiplik ve mesajlarını kendilerine talep
etmişlerdir. Yanlış bir şekilde Mesih karakterine sahip olduklarını iddia eden ve kendilerini
Göğün/Cennetin elçileri olarak ilan eden kişilerin ortaya çıkması, bu kutsal çağrının
55
güvencesini hiçbir şekilde zayıflatmaz; aksine insan zihninin, gizli Geçmişin ve Geleceğin
gerçek bir vahyine olan ihtiyacını daha da güçlü bir şekilde gösterir;ve gerçek Havarilerin canlı
varlığını arzuladığı için, insan ruhunun somut ve görünür olanı arzuladığını gösterir; artık bu
kutsallığın en iyi kanıtlarına ihtiyaç duymadan onu kutsal olarak kabul edecektir.
İnsan, Yüce olanın buyrukları ve amaçları hakkında bazı Vahiyler olmadan gerçekten
yaşayamaz; —bu arzunun yalnızca bilge amaçlar için ona yerleştirildiğinden ve Tanrı'nın ilham
ettiği yüce merakını sürekli olarak boşa çıkarmayacağından emin olabiliriz—; ayrıca bu Vahyi
yalnızca bir halka göndermek ve onu neredeyse diğerlerinden gizlemek, insanlığın Kralı ve
Babası'nın karakteriyle tutarlı olmaz ve olmadı da.
21 Bu nedenle, Tanrı'nın bir Vahiy
göndermesi durumunda, bunu tüm insanlara gönderdiğinden emin olabiliriz. Eğer bu
yalnızca bir yer ve zamana bağlı kalırsa, O’nun tüm dünyanın ihtiyaç duyulan bilgiye ortak
olması dileğiyle çelişecektir. Bundan da birçok Vahiy göndermesi gerektiği sonucu çıkar.
Ayrıca, bir dizi benzer elçinin aynı anda bir arada bulunması ve vaaz vermesi O'nun Elçisi'nin
21 Parkhurst, Mesih'in "gidiş gelişlerinin" eski zamanlardan, םליע יטימ , beri olduğunu ve bunun Baba'dan
ebedi doğuş/nesil anlamına gelmediğini, aksine onun halkının yararı için harekete geçmesini, eylemlerini
veya düşmanlarının yok edilmesini ifade ettiğini belirtir. Bu kelimenin anlamı zorla başka şekilde ifade
edilmiştir. Yahudi Rabbilerin bozulan İbranice metinlerinden bile bu Mesihlerin avatarlarına [bir tanrının
dünya üzerinde vücut bulmuş hali] yapılan göndermeler tamamen silinmemiştir. Amosis'in Şarkısı,
İsrailoğullarına eski günleri, birçok nesil boyunca süren zamanları hatırlatır: ὅτε διεμε?ριζε ο? Υψιστος
ἐθνη ἐστησεν ο? ρια ἐθνῶν κατα ἀριθμο? ν ἀγγε?λων θεοῦ —Yüce Olan ulusları böldüğünde, onların
sınırlarını Tanrı'nın Elçilerinin sayısına göre belirledi" (Yasanın Tekrarı xxxii:8). Bu ayet, Tanrı'nın dünya
üzerindeki merkezîveya başlıca imparatorluklara Elçilerini gönderdiği konusunda söylediklerimle uyumludur
(önceki sayfa 56). Yakup'un rüyasında gördüğü merdiven ve Tanrı'nın Elçilerinin onun üzerinde inip çıkması,
yine bu Elçilere yapılan bir göndermedir (Tekvin 28). Çince'de "Logha" veya "Logos" altı sayısını ifade eder ve
Naros'ta [Hindu astronomisinde ve mitolojisinde 600 yıllık bir döngü] ortaya çıkan bu Mesih'e atıfta bulunur;
aynı dilde "Shiloh" da aynıdır ve Mesih'in bir sembolü olduğunu biliyoruz. Bell'in Travels in Asia [Asya
Seyahatleri]'sında belirtildiği gibi, bu kelime İbranice'de הליש) Shiloh) olarak geçer (Tekvin 49:10), ancak bu
kelimenin İbranice'de hiçbir anlamı olmadığı kabul edilir. Bu, Fo-hi'nin [Çin mitolojisinde bir figür] kutsal
kitabından kopyalanmış Çinceden alınan bir kelimedir ve Hindistan'dan Yahudi rahipler tarafından
getirilmiştir; bu rahipler açıkça onun Mesih anlamına geldiğini biliyorlardı, "çünkü halkların toplanması ona
olacak.". Bu Çin kelimesinin Yahudi kutsal kitabında geçmesi büyük anlam ve tarihi ilgi taşır. Bu kelime
Septuaginta'da bulunmaz! Yeşu'nun (Joshua) —Auses veya Jesus/İsa— kitabında, Kabiric Elçi veya Savaş
Mesihi’nden bahsedilir. Bu kitabı, gerçekliğinden dolayı değil, Yahudi inancının bir kaydı olarak alıntılıyorum;
bu inanç aynı zamanda genel olarak Gentile [Yahudi olmayan] dünyasında da mevcuttur. Ve Yeşu, Eriha
yakınlarındayken, gözlerini kaldırdı ve baktı, elinde kılıcı çekili bir adam karşısında duruyordu; ve Yeşu ona
doğru gitti ve ona sordu: "Bizden misin, yoksa düşmanlarımızdan mı?" Ve o dedi ki: "Hayır, ama şimdi
Rabbin ordusunun komutanı olarak geldim." Ve Yeşu yüzüstü yere kapandı ve ona dedi ki: "Efendim,
kuluna ne diyor?" Ve Rabbin ordusunun komutanı Yeşu'ya dedi ki: "Ayakkabılarını çıkar, çünkü durduğun
yer kutsaldır." Yeşu 5:13.
56
saygınlığına uygun olmayacağından, bundan O'nun Havarilerinin aralıklarla ve farklı
ülkelerde ortaya çıkacakları ve her birinin gönderildiği insanların dehasına göre farklı dillerde,
farklı türlerde ve şekillerde vaaz verecekleri sonucu çıkar. Bir Çinliye, bir Yunanlıya veya bir
Romalıya yakışan lehçe, bir Hintlinin veya bir İranlının ruhuna etki etmez; Mısırlı veya Arap
zekasını büyüleyen ince ve yüce mistisizm, donuk İbrani'nin ya da, Doğulu anlayışına göre
güzel olan her şeyin kimliğine bürünen bu fikirleri kavramakta daha kaba zekalı olan dünyevi
Avrupalının zihninde tamamen kaybolur. Dolayısıyla Vahiy tüm insanlara verilmeliydi ve bu
ancak, önemleri Yüce Hakim'in özel müdahalesini haklı çıkaracak kadar büyük olan tüm
halklara adamlar gönderilerek sağlanabilirdi; Mesihlerin İskit, Çin, Hindistan, Arabistan,
İran'da ortaya çıkması gerekiyordu; aslında, Kutsal Olan'ın öğretilerinin en genel biçimde
yayılabileceği geniş ve ortak bir merkezin olduğu her yer. Ayrıca, hepsi aynı dönemde ortaya
çıkamayacağı için, ardışık olarak, yani belirli sabit dönemlerde gönderileceklerdi; yılın
mevsimleri, gelgitler, ayın evreleri, ağaçların büyümesi gibi: tek kelimeyle, İlahi Olan'ın
zaman ve mod olarak düzenli kıldığı tüm görünür işler. Bu amaçla 600 yıllık dönem Tanrı'ya
en uygun görünen süreydi; ne önceki Elçi'nin öğretilerinin unutulması için çok uzun, ne de
insanlık üzerinde gerekli etkiye sahip olmalarını engelleyecek kadar kısa bir aralık; gökte
döngüsel değişimin meydana geldiği bir süre. O, insana, —yeni Mesih'in gelişini beklemesi
gerektiği zaman— yanılmaz bir işaret olarak bu döngüyü vermeliydi.
27. Bu yüce hüküm, hikmetini veya güzelliğini ortaya koymak için hiç kimsenin ayrıntılı
bir argümanına ihtiyaç duymaz. Tanrı'nın yarattığı dünyaların yönetimine müdahale ettiği ve
yarattıklarının mutluluğunu iyiliksever bir şekilde arzuladığı bir kez itiraf edildiğinde, geri
kalan her şey bunu takip etmelidir; yani, bu müdahaleyle tutarlı olan tek yolun, evrensel
olarak iletilmiş ve mucizevi bir şekilde korunmuş bir Vahiy olduğu sonucuna varılır. Eğer Vahiy
sadece bir kişi tarafından bir halka verilmiş olsaydı, asla evrensel olamazdı. Örneğin, Çinliler
gibi eski ve gururlu bir ulus, tüm atalarının, bu kadar bilge, bu kadar saf, bu kadar mükemmel
insanların tamamen göksel müdahaleden dışlandıklarına ve binlerce yıl geçip, milyonlarca
insan yaşayıp öldükten sonra, Mısır'dan sürgün edilmiş bir göçebe grup için veya Galler'den
biraz daha büyük olan ufak bir bölge olan Yahudiye'de tesadüfen ortaya çıktığına ikna
olamazdı.22 Dolayısıyla, güneş ve ay her 600 yılda bir gizemli bir şekilde gökyüzünde
22 Templeman'ın Survey of the Globe [Dünyanın İncelenmesi] adlı eserinden kesin boyutları anlaşılabilir; bu
eserde Galler'e 7011 İngiliz kare mili ve Yahudiye'ye [Judea, tarihi İsrail bölgesi] 7600 İngiliz kare mili alan
tanınmıştır.
57
döngülerini yenilediklerinde, Tanrı bu dönemin Mesihlerinin döngüsü olması ve her birinin
sırasıyla yeniden ortaya çıkacağı süreyi oluşturmasına karar verdi.
Bu dönem, ilk çağlarda, Tanrı'nın Bakire Ruhu için mistik bir isim olan Nara'dan dolayı Naros
olarak adlandırıldı; bu nedenle o [dişi], Hindu kitaplarından birinde, Narayana olarak
adlandırılır, bu da sular üzerinde Hareket Ettirici/Taşıyıcı (Mover) anlamına gelir, ancak
açıklayamayacağım başka bir gizli anlamı vardır. Amosis [Yunanca'da Musa'nın bir formudur
ve özellikle Eski Ahit'e yapılan atıflarda kullanılabilir. Musa, İbranice'de Moshe/Moşe olarak
bilinir. Amosis (Aahmes), aynı zamanda Mısır tarihindeki 18. hanedanın ilk firavunlarından
birinin adı olup, MÖ 1550-1525 yılları arasında hüküm sürmüştür.] tarafından şöyle denir:
"Tanrı'nın Ruhu güvercin gibi suların yüzeyinde kuluçkaya yattı/suların üzerinde
geziniyordu/suların yüzünü kaplıyordu (brooded like a dove)". [Yaratılış 1:2 ile
karşılaştırılabilir:-Yer boştu, yeryüzü şekilleri yoktu; engin karanlıklarla kaplıydı. Tanrının Ruhu
suların üzerinde dalgalanıyordu.] İsa'nın üzerine indiği söylenen Güvercin, bu şekilde
sembolize edilen Kutsal Ruh'tu; ayrıca Homeros'un Iris'e Güvercin dediğine dikkat
edilmelidir.23 İsa, Tanrı'nın Dokuzuncu Elçisiydi ve Dokuzuncu Döngüde ortaya çıktı; ne
İsa’dan ne de Naros'tan haberdar olmayan Juvenal, XIII Sat., v. 28'de Nona ætasagitur …
"Şimdi dokuzuncu döngü veya çağdır" der, ki bu kesinlikle öyleydi; ancak nasıl olduğunu
bilmek, derinlemesine mistik/mutasavvıf olanlar ve inisiye olanlar/uyandırılmışlar dışında,
ona ve herkese gizemliydi.
Naros, Vahiy (Apocalypse), ve sonraki yozlaşmış çağlarda rahiplerin kan-arabuluculuğu (bloodmediation), yani insan kurbanı gibi korkunç inançlar; ayrıca sünnet, Antik Gizemlerin üç büyük
sırrıydı; Acemiler [novices: ritüeller ve öğretilere henüz tam olarak inisiye olmamış, başlangıç
seviyesindeki bireyler] arasında birincil bir ayin olan sünnet, dünyanın neresinde olurlarsa
olsunlar kardeşlerin birbirlerini tanımaları ve onlara yardım etmeleri sağlanan masonik bir
sembol olarak benimsendi. Çünkü sünnet, sünnetsiz (exoteric: harici, sıradan; profane: dinsiz,
putperest) insanlar tarafından doğası gereği ortaya çıkarılması zor bir işaretti/ korunan bir
23 Diodorus Siculus'a göre, Elçi'nin ilahi doğumu İskitler [Scythians: İskitler veya yayıldıkları doğu bölgelerindeki
isimleri ile Sakalar, MÖ 8. yüzyıl ile MS 3. yüzyıl arasında Avrupa'nın doğusu (Kırım ve Pontik Bozkırları) ile
Orta Asya'da, Tanrı Dağları ve Fergana Vadisi'ni de içine alan bölgelerde yaşamış, Tuva (Altay-Sayan) kökenli,
Doğu Avrasya-Batı Avrasya kültür ve genetik bileşenlerini içerdiği varsayılan heterojen göçebe halktır]
tarafından bu şekilde sembolize edilmiştir. Onlar, kökenlerini topraktan çıkan bir Bakire'nin oğlu olan İskit'e
dayandırmışlardır; yani, onun kökenini bilmediklerini ifade etmişlerdir. Bu bakirenin yarı kadın yarı yılan
olduğunu ve Tanrı'nın ona aşık olduğunu, İskit'in ise bu birlikteliğin çocuğu olduğunu söylemişlerdir.
58
yerdeydi.Pisagor buna altın uyluk (golden thigh) adını verdi; Abaris ise altın ok (golden arrow)
dedi: her ikisi de aynı şeyi kastediyordu. İsa'nın kendisi (bir Mesih olarak elbette Naros'u
biliyordu), öğrencilerine halefinin (onuncu Elçi) Epifani'sini önceden bildirdiğinde, bunu,
ancak inisiye olanlar/uyandırılmışlar/uyarılmışlardan başka kimsenin anlayamayacağı bir
açıklıkla ima etti. Şöyle dedi: Güneşte, Ayda ve Yıldızlarda belirtiler/işaretler/ayetler olacak;
ve o zaman Gökteki Adam’ın Oğlu'nun (Son of Man in Heaven) işareti de ortaya çıkacak. (Luka
xxi. 25). Bu sözler, ay-güneş döngüsüne (lunisolar cycle) sırrı insanlığa açıklamadan
yapılabilecek en kesin ve belirgin bir imaydı.24 Eyüp (xxviii. 32) ayrıca bir pasajda gizlice
Naros'a atıfta bulunur. Vulgate versiyonunda ustaca bir şekilde gizlenmiştir. "Mazzaroth'u
zamanında çıkarabilir misin, veya oğullarıyla birlikte Arcturus'u yönlendirebilir misin?" Bu
daha sahte ve aldatıcı bir çeviri olamaz. Gerçek versiyon, On İki'yi zamanında çıkarabilir misin?
veya Ash'ı ( שע , Kutsal Ruh) oğullarıyla (veya daha doğrusu sürüsüyle) yönlendirebilir misin?
anlamına gelir, yani Yapabilirsin, vb., vb. Ve bu kutsal drm, Tanrı'nın On İki Mesih'inden biri
olan Amosis tarafından yazıldığından, onun böyle bir imasının önemi hemen anlaşılacaktır;
anlamın gizli ve gizemli bir şekilde korunduğu gerçeği, ona verilen ağırlığı azaltmayacaktır.
28. Bailly, 600 yıllık dönemin Babil'de korunmuş, ancak yanlış anlaşılmış bir dönem
olduğunu söyler ve bu durumun kendisine başka bir argüman sağlayacağını belirtir. Babil
tarihçilerinden biri olan Berosus bu dönemi zikrettiği için bunun korunduğu açıktır; ancak, bu
dönemi zamanın düzenlenmesinde kullanmadıkları için bunu anlamadıkları da açıktır. Babil
astronomi kitaplarında bu döneme dair herhangi bir bilgiye rastlanmaz, çünkü yıldızların
hareketlerine ilişkin Kaldean dönemlerini inceleyen Hipparchus [antik Yunan astronomu], bu
dönemi hiç anmamıştır. Bu nedenle, bu dönemin Babil'in kendi çalışmaları sonucu ortaya
çıkmadığı sonucuna varmak zorundayız. Bu dönem, Babil'e dışarıdan getirilmişti: ve bu iki
gerçek, 600 yıllık dönemin bilgisi ve kuyruklu yıldızların dönüşü, Keldaniler öncesine ve Babil
dışına ait, gelişmiş bir astronomiye aitti.
29. Çeşitli koşullar: görünüşte hafif, ancak yine de önemli olan, eski gelenekte 6 sayısının
ve Naros kelimesinin önemini ortaya koymaktadır. Adem'in Yaratılış'ta altıncı günde oluştuğu
söylenir. Tekvin'de [Genesis] Âdem'in altıncı günde oluştuğu/yaratıldığı söylenir. Ayrıca,
Nuh'un tufanın başladığı zaman altı yüz yaşında olduğu belirtilir. (Tekvin 7:6) Bu mistik olarak
Naros döngüsünün geldiği anlamına gelir. İbrani Kaldesi'nde, İlahi Ruh Narah-Yona'nın adı
24 Phanes, Ateş Tanrısı, Pan, Van, Phoenicia [Fenike kuşu], Phoenix [Anka kuşu], hepsi 600 yılın sembolleridir.
59
ve niteliği korunur. הרענ Naarah, bakire; ve Naaray ירענ , Rab'bin çocuğu. Ner רנ , Arapça nur
kelimesinden gelir ve Işık, ışık vermek anlamındadır. İbranice ve Arapça'da Nahr ( רהנ ( Nehir
ve הירנ Neriyyah Rab'bin Lambası’dır. Hindular, büyük bir Peygamber olduğuna inandıkları,
sonsuza dek yeryüzünde dolaşan ve iyi öğütler veren Narad adındaki geleneği korurlar.25
Jones, Brahma'nın (Kutsal Ruh) çok ünlü bir oğlu olan Narad'ın eylemlerinin bir Purana'nın
[Hindu mitolojisinde kutsal metin] konusu olduğunu ve Hermes [Yunan mitolojisinde
tanrıların habercisi] veya Merkür ile büyük bir benzerlik taşıdığını söyler. Bilge bir yasa
koyucuydu, sanatta ve silahta harikaydı, tanrıların birbirlerine veya seçilmiş ölümlülere karşı
belagatli bir Elçisi ve mükemmel becerilere sahip bir müzisyendi. Vina'yı veya Hint lavtasını
icat etmesi, Mogha adlı şiirde şu şekilde anlatılmaktadır. Narad, arada sırada büyük Vina'sına
bakıyordu ve rüzgarın etkisiyle kulağının bölgelerine ulaşan notalar, müzikal aralıklarla
devam ediyordu. As. Res. i. 264. Klasik okuyucunun hatırlayacağı gibi Hermes de liri icat etti
ve Phoebus [Apollon'un bir lakabı] her zaman bir lir taşırdı. Hindularda Elçi için sembolik bir
isim olan Skanda, Shanmatura (altı anneli) ve Shandanana (altı yüzlü) olarak adlandırılır, Her
ikisi de altı yüzyıllık Naros'u ima eder. Böylece Japon Enkarnasyonu, başının etrafında bir taç
veya ışın çemberi oluşturan altı güzel bebekle birlikte bir lotus çiçeği üzerine oturur. Druidler
ayrıca altı numaraya büyük saygı gösterdiler. Druidler [Kelt rahip sınıfı] de altı sayısına büyük
saygı gösterirlerdi. Mayo, "Druidlerin batıl inançlarına dair kalanlar hakkında, onların altı
sayısına olan dini saygısının temelinin ne olduğunu bilmiyorum; ama kesin olan şu ki, bu
sayıyı diğer tüm sayılara tercih etmişlerdir." der. Ayın altıncı gününde başlıca dini törenlerini
yapar ve yılı başlatırlardı. Altı kişi olarak ökse otunu toplarlardı ve mevcut anıtlarda sık sık altı
rahibi bir arada buluruz. Eski Müjdeleme resimlerinde, Melek Cebrail (Gabriel) her zaman
Meryem Ana'ya sunduğu bir demet zambakla resmedilmiştir. Bu, aslında Juno’nun [Roma
mitolojisinde baş tanrıçalarından biri] bir tanrının tasarımı hakkındaki antik mitinden başka
bir şey değildir. Juno, Zeus'un [baş tanrı] Minerva'yı [bilgelik tanrıçası] başından doğurmasına
şaşırarak Oceanus'a [Okyanus: Yunan mitolojisinde bir titan, dünyayı çevreleyen okyanusun
kişileştirilmesi] gidip, kocasının katılımı olmadan çocuk sahibi olup olamayacağını sormak
üzere yola çıkar. Yolculuğunda yorgun düşer ve Flora'nın [Roma mitolojisinde çiçek ve bahar
tanrıçası] kapısında oturur. Flora, yolculuğunun sebebini öğrenince, onu cesaretlendirir ve
bahçesinde bir çiçek olduğunu, sadece parmak uçlarıyla dokunması halinde bu çiçeğin
kokusunun hemen bir oğul doğurmasını sağlayacağını söyler. Juno bahçeye götürülür ve ona
25 Luka'ya göre Neri, İsa'nın atalarından biriydi —bu, benim ışığım anlamına gelir.
60
çiçek gösterilir; çiçeğe dokunur ve hamile kalır. Çiçeğe Nerio veya Nerione (Naros) adı verildi.
Hesiod'da Nereus "doğruyu söyleyen" olarak adlandırılır. Hesiod'un Naros'un ne anlama
geldiğini gerçekten bilip bilmediğinden şüpheliyim, ama bu gönderme merak uyandırıcıdır.
Burgonya'da [Fransa'nın bir bölgesi] kısa saçlı, kısa bir pelerin giyen ve Apollon Belvedere'ye
benzeyen genç bir adamın heykeli bulunmuştur; sağ elinde bir salkım üzüm, sol elinde ise
zamanla silinmiş başka meyveler tutuyordu. Heykelin üzerinde Deo Bemilucio VI yazıyordu.
Bu rakamlar tüm antikacıları şaşırtmıştır; ancak genç adam, Enkarnasyon'un bir imgesi olup,
altı sayısı Naros'u işaret ediyordu.
30. Vişnu Purana'da Naros'a şu şekilde atıfta bulunulur: "Vedalar ve yasa kuralları
tarafından öğretilen uygulamalar neredeyse sona erdiğinde ve Kali çağının [Kali Yuga, Hindu
mitolojisinde demir çağ, ahlaki çöküş dönemi] sonu yaklaştığında, Brahma'nın karakterinde
olan ve kendi ruhsal doğasıyla var olan İlahi Varlık'ın bir parçası yeryüzüne inecektir. Onun
karşı konulmaz gücüyle zihinleri kötülüğe adanmış olanları yok edecektir. Ardından
yeryüzünde adaleti yeniden tesis edecektir; ve yaşayanların zihinleri uyanacak ve kristal kadar
berrak olacaktır. Bu özel zamanın erdemiyle değişen insanlar, insanlığın tohumları gibi olacak
ve sâfiyet/arınmışlıkçağının yasalarına uyan bir nesil doğuracaklardır. Şöyle denir: Güneş, ay
ve ay takımyıldızı Tishya ve Jüpiter gezegeni aynı konumda olduğunda, Sâfiyet Çağı (Age
of Purity) geri dönecektir.
31. Bir süredir aralarında yaşayan çok bilgili bir yazarın dediğine göre, Hindular, bizim
İncil'imizin doğruluğunu kolayca kabul edeceklerdi, ancak kendi Sastras'larıyla tamamen
uyumlu olduğunu iddia ederler. Tanrı'nın bu dünyada ve tüm dünyalarda birçok kez,
yaratıklarının kurtuluşu için göründüğünü söylerler. Biz O'na bir görünümde, onlar ise başka
görünüşlerde taparlar, ancak aynı Tanrı'ya taparız derler; eğer samimi isek, farklı biçimlerdeki
ibadetlerimiz Tanrı için eşit derecede kabul edilebilirdir. (As. Res. i. 274). Bu, Vahiy’de
(Apocalypse) öğretilen doktrinle tam olarak örtüşür; bu öğreti şimdi ilk kez belirsizlik ve
aptallıktan kurtarılmıştır. Hindu teolojisinde, Mesihlerin Tanrı tarafından ölümlüler dünyasına
gönderilmek üzere özel olarak atanmadıklarına dikkat edilmelidir; Hristiyanların İsa'nın Tanrı
tarafından acı dolu bir ölüme mahkum edildiğini vaaz ettikleri gibi bir görevlerinin olmadığı
unutulmamalıdır. Hindu formunda, bir döngüde yeni bir Mesih'in Enkarnasyonu
gerçekleşeceğinde, ilahi meleklerden biri, insanlığın durumuna acıyarak gönüllü olarak elçi
olmayı teklif eder; mutlu ve ihtişamlı dünyalardan ayrılmayı, insanlığın yükünü ve sefaleti
üzerine almayı, Mesih'in öğretisinin genellikle gerçekleştirdiği büyük miktarda iyilik için ister;
61
bu arzu kabul edilir ve etle kuşanır: o aşağı iner, vaaz verir, acı çeker ve ölür, sonra yeniden
empyreana (gökyüzü) ihtişamına yükselir. Bu, Hristiyan mitosunun temelini oluşturur; ancak
Hindu formu, Tanrı'nın kendisinin enkarnesi olduğu yarı rabbinik, yarı pagan anlayışından çok
daha güzeldir. Hindu formu, Vahiy Kitabı'nda (Apocalypse) geliştirilen formdur; çünkü burada
kitabı açmak,yani öğretilerini yaymak için gönüllü olacak birinin ilanı yapılır ve bu istek, bir
aslan-benzeri Kuzu (lion-like Lamb) olan mutlu ruhlardan biri tarafından gönüllü olarak
yanıtlanır, ve bu ruh, çeşitli Mesihlerin bir sembolüdür: bu Mesih görevinin bu açıklamasının
tek gerçek olduğunu eklememe gerek yoktur. Bu sadece Doğu'ya ait değildi. Sokrates'in
Platon'da (Symposium/ Şölen) dediği gibi, Tanrı insanla karışmaz/mix olmaz, ancak bu
Daimon [aracı ruh] ya da Kutsanmış Ruh'un (Blessed Spirit) arabuluculuğuyla olur, tanrılar ile
insanlar arasındaki tüm iletişim ve konferans bu ruh tarafından sağlanır. Bu, İsa'nın
günlerinde de yaygın bir inançtı. "Tanrılar insan kılığında aramıza indiler." Elçilerin İşleri
14:11.
32. Mesih/Kurtarıcı Melek'in bu gönüllü teklifi ve kendini feda etmesi, erken
dönemlerden itibaren bir şehitlik olarak kabul edilmiştir. Çünkü bir süreliğine cennetin
saadetini bırakmış ve insanlığın sıkıntılarını üzerine almıştır. Bu nedenle, Prometheus'un bir
kayaya çakılması, Nepal Buda'sı ve Nasıralı İsa'nın çarmıha gerilmesi gibi bir işkenceye
benzetilmiştir. Tüm milletlerin mitolojileri, bunu bir ölüm, kan dökülmesi olarak ifade eden
göndermelerle doludur ve Vahiy Kitabı'nda bu figürle birden fazla kez anılmaktadır.
33. Sir W. Jones'un (Gods of Greece …, [Yunan Tanrıları…]) dediğine göre, Müslümanlar
zaten bir çeşit heterodoks [aykırı] Hristiyanlardır: Eğer Locke doğru bir şekilde akıl
yürütüyorsa, onlar Meryem'in lekesiz doğumuna, Mesih'in ilahi karakterine ve mucizelerine
kesin olarak inandıkları için Hristiyandırlar; ancak Mesih'in Oğul ve Baba ile Tanrı olarak eşit
olduğu karakterlerini şiddetle reddettikleri için heterodoksturlar. Birlik ve nitelikleri hakkında
en korkunç fikirleri taşır ve ifade ederler; bizim doktrinlerimizi ise tam bir küfür olarak görürler
ve hem Yahudiler hem de Hristiyanlar tarafından Kutsal Kitaplarımızın bozulduğunda ısrar
ederler. İran ve Türkiye'nin şairleri arasında, hatta müstehcen ve ahlaksız kompozisyonlarında
bile, İsa'nın nefesinin mucizevi gücüne, hastalara sağlık verebileceğine ve ölüleri
diriltebileceğine dair atıflarda bulunmak yaygındır. Bu atıflar ciddi bir şekilde yapılmıştır. Bazı
seyahatnamelerde, Mesih'e karşı saygısız sözler söyleyen bir Türk'ün neredeyse ölümüne
kadar dövüldüğünü okudum; oysa ilahi şahsiyetin takipçilerine karşı acımasızca hakaretten
dolayı cezasız kalabilirdi. Ve şairleri onun hakkında konuştuklarında, ne kadar saçma veya
62
nezaketsiz olursa olsun, Revicksky adında bilgili bir eleştirmenin dediğine göre, Mesih’ten,
Muhammed için ne yapacaklarsa, o şekilde bahsederler. —Spec. Poes. Pers., 97.
Müslümanların bu davranışını, bizim Arabistan'ın göksel ilhamla (heavenly-inspired) dolu
Peygamberine karşı olan davranışlarımızla karşılaştırdığımızda, —rahiplerin PavlusçuHıristiyan zihnine doldurduğu bağnazlık ve hoşgörüsüzlük, din meselelerinde tüm hakikat,
adalet veya soruşturma kavramlarını yok etmemiş olsaydı— utançla dolmamız gerekirdi.
34. Apokrif Esdras (her ne kadar kanona kabul edilmiş bazı yazarlardan daha az gerçek bir
yazar olduğuna inanmasam da böyle adlandırılıyor), bize Mesih'e dair İbrani inancını tam
olarak sunar. Paulit yazarlar bunun İsa'ya atıfta bulunduğunu söylerler; ancak hiçbir Yahudi,
küçümsenen Celileli (Galilean) hakkında böyle yazmaz. Bu İbrani inanç konusu yalnızca Çin
ve Hindistan'dan gelen bir yansımaydı. Ben Esdras, Sion Dağı'nda sayamayacağım büyük
bir halk gördüm ve hepsi şarkılarla Rab'bi övdüler. Ve onların ortasında, diğerlerinden
daha uzun, yüksek boylu genç bir adam vardı ve her birinin başına taçlar koydu ve daha
yüceydi; bu duruma çok şaşırdım. Ben de meleğe sordum ve dedim ki, Efendim, bunlar
kimlerdir? O bana şöyle cevap verdi: Bunlar ölümlü giysilerini çıkartmış, ölümsüz olanı
giymiş ve Tanrı'nın adını itiraf edenlerddir; şimdi taçlandırılıyorlar ve palmiyeler alıyorlar.
Sonra meleğe dedim ki, onlara taç giydiren ve ellerine palmiyeler veren bu genç kişi
kimdir? O da bana şöyle cevap verdi: Bu, dünyada itiraf ettikleriTanrı'nın Oğlu'dur. Bunun
üzerine, Rab'bin adını bu kadar kararlılıkla savunanları büyük ölçüde övmeye başladım.
Melek bana dedi ki, Git, halkıma, Rab Tanrın'ın ne tür şeyler ve ne büyük mucizeler
gösterdiğini anlat.
35. Albay Wilford şöyle der (As. Res. x. 27): "Görünüşe göre, İsa'dan çok önce tüm dünyada
evrenin yenilenmesi, bir kurtarıcı ve barış ile adaletin kralı beklentisi vardı. Bu beklenti sık sık
Puranalar'da [Hindu mitolojik ve dini metinleri] bahsedilir; dünya, insanların biriktirdiği
günah yükü altında Pátála'ya [Hindu mitolojisinde yeraltı dünyası] geri dönmeye hazır
olduğundan sık sık şikayet eder; tanrılar da devlerin zulmünden yakınırlar. Vishnu, dünyayı ve
tanrıları teselli ederek, bir kurtarıcının gelecek şikayetlerini gidereceğini ve Daityaların [Hindu
mitolojisinde kötü ruhlar veya iblisler] zulmüne son vereceğini dair güvence verir; bu amaçla
bir çobanın evinde bedenleneceğini ve çobanlar arasında büyütüleceğini söyler. Buddha'nın
takipçileri, onun bir Bakire'nin rahminde bedenlenmesinin birkaç bin yıl önce
öngörüldüğünü oybirliğiyle beyan ederler. Yahudilerden başka, Roma'daki Sibylline
kitaplarına [Roma'da kehanet kitapları] ve Roma'daki kutsal Etrüsk rahipler meclisinin
63
kararlarına dayanarak bu önemli olayın yaklaşmakta olduğunu düşünürlerdi. Bu gerçeklerin
tümü, Naros'un [600 yıllık döngü] ve Apokalips'te öngörülen Dokuzuncu Mesih'in avatarının
[tanrının bedenlenmesi] bilgisini kanıtlar: ve aslında, bunlar ancak mucizeler zincirine
dayanan bir hipotezle açıklanabilir. Bu yazı basılırken, yazarın bir Müslüman ile arasında
geçen bir konuşmayı detaylandırdığı bir eser ortaya çıktı (Travels in Egypt and Syria [Mısır ve
Suriye Seyahatleri], S. S. Hill). Bu konuşma, vahiylerin yenilenmesi inancının Doğu zihnine ne
kadar derinlemesine nüfuz ettiğini gösteriyor. Bu konuşmacıya göre, dünya başka bir dini
devrimin eşiğinde: “Şimdi, Mesih'in gelişi sırasındaki Yahudiler ve Muhammed'in gelişi
sırasındaki Hristiyanlar ne ise biz de oyuz; ve yeni bir düzen gelene kadar daha da kötüye
gideceğiz; ama bu düzen gelecek. İncil, Tevrat'ın (Pentateuch) [Tevratın ilk beş kitabı] ve
Kuran da İncil'in yerini aldığı gibi. Kesinlikle başka ve daha saf bir dönem, kendisinden önce
gelen üç dinin tümünü o kadar kesin bir şekilde açıklayacak ve en azından varlıklarını
vahye borçlu olan üç dinin tümüne ve belki de tüm insan ırkına uzanacak şekilde
uyarlanmış bir yasa oluşturacaktır. Meryem oğlu İsa aracılığıyla gelen düzen, Musa
aracılığıyla gelen düzen gibiydi ve yayılmak üzere verilmişti, ve bu amaca ulaşmak için araçlar
benimsenmişti. Mesih göründüğünde, Yahudi dini ruhen tükenmişti ve dünya kötülükle
dolup taşıyordu. O zamanlar hüküm süren Romalılar, kelimeler ve akıl yoluyla
dönüştürülmeliydi. Ancak Kutsal Yazılarınızdan bunların her zaman Yahudilerin yasa
koyucuları ve peygamberleri tarafından kullanılan araçlar olmadığını bildiğinize göre, —ki
Tanrı'nın, insanlıkla tekrar konuşması durumunda hangi araçları kullanacağını öngörmek
imkansızdır— Tanrı'nın, insanlığın eylemlerinin adım adım yürümesine —kendi iradesi
tarafından kontrol edilmeden ve insanlar tarafından öngörülmeden— izin verdiğini kabul
etmelisiniz.” Elbette bunların hepsi Bay Hill için yeniydi.
36. Bu şekilde, gözlerimizin önünde İlahi Politika/Yönetim (Divine Polity) sisteminin
muhteşem bir tablosu gelişir; bu tabloda Cennetteki Baba, tahtlarında otururken kutsal
gerçeğinin habercilerini insanlığa göndermektedir ve bu gerçek böylece dünyanın her yerine
yayılmaktadır. Göksel devletin (Celestial government) tek taraflı bağnaz görüşlerinin,
Hristiyanlığı bile lekelemesi sonucu Avrupa'da sayısız ateist ve kafir26 yaratıldığını biliyoruz;
26 Çok mükemmel bir insan olan Dr. Priestley, Bay L.'nin durumunun böyle olduğunu söylüyor; şu anda vahyin
kanıtları üzerine vaazlarımı okuyor ve umarım iyi bir amaca hizmet ediyordur. Binlerce kişi gibi o da bana,
İngiltere Kilisesi'nin doktrinlerinden, özellikle de Üçlü Birlik'ten (Trinity) o kadar tiksindiğini söyledi ki, daha
fazla araştırma yapmadan tüm meseleyi bir dayatma olarak değerlendirdi.-Memoirs of Theophilus Lindsay,
381.
64
bu görüşler, erken dönem Kilise Babaları (Fathers) üzerinde kademeli ve neredeyse fark
edilmez bir etkisi olan rabbinik yazılar ve öğretilerin doğal sonucudur. Bu Babaların çoğu da
Yahudilikten dönenlerdi ve modern Protestanlar gibi Pavlus'a ve onun hayal güçlerine İsa'nın
ilahi doğasından daha fazla inanıyorlardı. Bu rabbinler her zaman en dar görüşlü ilahiyatçılar
oldukları için, dokundukları her şeyi saçma sapan Talmud bilgisinin (Talmudism) en düşük
düzeyine indirgemeleri pek şaşırtıcı değildir. Aslında, çağının en büyük bilginlerinden biri
olan Osarsiph yani Amosis'in büyük ilkeleri hakkında neredeyse hiçbir fikirleri yoktu;
Amosis’in dehası hakkında, Johanna Southcott'un takipçilerinin Cennetin/Göğün Kutsal
Ruh'u hakkında sahip oldukları kadar bir fikirleri vardı; ya da Joe Smith'in talihsiz
takipçilerinin gerçek dinin yüceliği, ahlaki değeri ve yükseltici etkileri hakkında sahip
oldukları kadar. Bu nedenle, Tanrı'nın idari görevinde taraflı olduğunu, büyük çoğunluğu
yoğun bir cehalet içinde bırakırken,faziletleriyle diğerlerinden ayırt edilemeyecek birkaç kişiyi
aydınlattığını bir inanç konusu olarak gören Batı Kiliseleri o kadar çok tiksinti yarattı ki, konuyu
ciddiyetle düşünen ve günlük meditasyonla ruhlarını eğitmiş olanlar arasında Tanrı'nın var
olduğunu varsaydıkları sürece O'nun her şeyde evrensel olduğunu düşünenler için onların
dogmalarına inanmak imkansız hale geldi. Şüphe ve inançsızlıktan Tanrı'nın kendisine mutlak
inançsızlığa giden yol kısa ve kolaydır. Ve yalan her zaman kötülük doğuracağı için, şu anda
insanların pozitif ateizme koştuğu tüm Avrupa'da aynı sonucun meydana geldiğini
görüyoruz; çünkü insanlar, ya bunu yapmaları gerektiğini ya da Paganizmin yalanlarının çok
üstün olduğu bir dizi efsaneye inanmaları gerektiğini düşünüyorlar, ister şiirsel renkleri için
ister kaba görünüm altında aktarılan ahlaki mesaj için27.
Ancak bu Vahiyde açığa çıktığı şekliyle Tanrı'yı görecek olan kişi, Naros ve Habercilerin tüm
geçmiş olaylara ışık tutmasıyla ateizme düşme riski taşımayacaktır; aksine, ruhu ve aklı aynı
şekilde genişleyecek ve İlahi Varlık kavrayışları insan anlayışının mümkün olduğu en
küçükten en yüce, görkemli ve kapsamlı dereceye yükselecektir. Tanrı'yı, erken/ilk insan
ırklarına kendi ağzından öğreten olarak görecektir; onu, en uzak bölgelere bile yıldızların
dönüşleri kadar sabit ve düzenli aralıklarla Haberciler gönderen olarak görecektir; bu
Habercilerin çağlarında İlk Dini kurduklarını, her çağda bu dini yeniden kurduklarını, rahiplik
27 Markos i. 23; Luka viii. 1-2; Matt. xii. 22; Markos v. Eski Ahit neredeyse daha iyi değildir. Sir William
Drummond, "Evreni Zekâ'nın eseri olarak düşünen Teist'i, Eski Ahit'in, kelimesi kelimesine yorumlandığında,
doğal dinin ilham verebileceği kadar yüce Tanrı kavramları sunup sunmadığını düşünmeye çağırıyorum" der.
Eğer anlam harfi harfine alınırsa, Sonsuz Akıl'ın (Infinite Mind) Musa'ya arka kısımlarını gösterdiğini söylemek
korkunçtur.-Oedipus Judaicus, s. xiii.
65
tarafından kir ve yozlaşma ile kaplandığında sürekli olarak onun güzelliğini yenilediklerini
görecektir; Tanrı'nın her zaman dünyada kendisine olan inancın büyük ve önde gelen hatlarını
koruduğunu görecektir. Kutsalların en Kutsalı'nı (the very Holy of Holies) bir harabeye çeviren
yalanlar, hurafeler, manevi şeyler hakkında düşük ve aşağılayıcı fikirlerin, rahiplik sınıfının
ömür boyu süren çalışmaları olduğunu görecektir: bunlar Rab'bin İlham Edilmiş Havarilerinin
(the Inspired Apostles of the Lord) basit vaazlarına sürekli olarak inançlar, makaleler ve
efsaneler ekleyenlerdir. Amosis'in gerçek Yasasında Yahudilere günahlarının kefaretini bir
horoz kurban ederek ödemeleri nerede öğretiliyor? Ama biz onların böyle kurban ettiklerini
ve böyle inandıklarını biliyoruz.28 İsa'nın hangi vaazında, meselinde veya konuşmasında Tom,
28 Kefaret gününden bir gün önce, daha dindar olan Yahudiler bir kümes hayvanı temin ederler, bu bir horoz
olmalıdır; bu horozu bir alt kademe Rabbi'ye kestirirler. Kesildikten sonra, tavuğu sahiplenen kişi, tavukları
ayaklarından tutarak, ellerini yukarıda tutarak, başlarının üzerinden dokuz kez sallayıp, aynı zamanda Tanrı'ya
yıl boyunca işledikleri günahların bu tavuk içine girmesi için dua eder. Yahudi geleneklerini takip ettiğimde,
kendim de bir tavuk kestirmeye çok önem verirdim; bunu yaparak haklı olduğumu düşünmüştüm. — Hyam
Isaacs'in —Ceremonies of the Jews [Yahudi Törenleri], s. 54. Mr. Herbert (Nimrod), Levililer 16:7, 8, 9, 10'da
bahsedilen İbrani kurbanını, bir keçiyi Tanrı'ya ve diğerini Şeytan'a sunma olarak tanımlar; bu kefaret üzerine
temellendirilmiştir. Binlerce kişi horoz ve keçinin saçmalığını anlayabilir, ancak muhtemelen aynı saçmalıkları
inanç noktası olarak benimsediklerini düşünmezler. Gözlerini bu kefaretlerin saçmalığına açacak bir Lucian
arıyoruz. Hurd, Yahudiler arasında bu çılgınlık ve küfrün başka bir biçimini de zikreder. Her ailenin babası
beyaz bir horoz, her kadın ise bir tavuk seçerdi: hamile olanlar hem bir horoz hem de bir tavuk alırdı. Bu
tavuklarla başlarını iki kez vurdular; her darbenin ardından ailenin babası, "Bu horoz benim yerime geçsin;
günahlarımın kefaretini ödesin; o ölecek, ben yaşayacağım" derdi. Bu yapıldıktan sonra tavukların boyunları
çevrildi ve boğazları kesildi. Günahkârlara cehenneme giden yolu kolaylaştırmak için bu korkunç Kefaretten
daha kolay bir yöntem icat edilmemiştir. Yine de Yahudilerin insan kurban etmesiyle kıyaslandığında,
masumiyetin ta kendisidir. Kingsborough'un Mexican Antiquities [Meksika Antikaları] vi., 209 adlı eserinde
belirtilene göre, bu saçma geleneğin nedeni, İbranice'de insan, Talmud'da ise horoz anlamına gelen Gebher
kelimesinden türetilmiştir. Gebher'in günahları için acı çekmesi gerektiğinden şüphe edemezlerdi, çünkü
Talmud bunu beyan eder; ancak bazı Hahamlarına Tanrı'nın öfkesinin bir insan kurbanı ile yatıştırılabileceğini
düşünmek mantıksız göründüğü için, bu kelimeyi horoz anlamına gelen diğer anlamıyla aldılar ve buna göre
günahlarının kefaretini bu kuşun kanıyla ödediler. Himalaya'daki Kedar Nauth'un zirvesinde Cali'nin ikamet
ettiği varsayılır. Ona inananların sayısız eylemlerinden biri, yanlarına adak olarak bir keçi (günah keçisi) alarak
dağın ulaşabildikleri en yüksek tepesine tırmanmaktır; hayvan boynuna bir bıçak bağlanarak serbest bırakılır;
ve tanrıçanın kurbanı bulup kendi eliyle yakacağına ve böylece kurban edenleri tüm günah yüklerinden
kurtaracağına inanılır. Sir Isaac Newton, Observations on the Apocalypse (Vahiy Üzerine Gözlemler) adlı
eserinde (s. 310), ayın onuncu günü, Başrahip için günah sunusu olarak genç bir boğa ve halk için günah
sunusu olarak bir keçi sunulduğunu söyler: ve iki keçi üzerine, hangisinin Tanrı'nın kurbanı olacağını
belirlemek için kura çekilirdi; ve diğer keçiye Azazel, yani günah keçisi denirdi. Baş Kâhin keten giysileriyle
sunaktan ateşte yanan kömürlerle dolu bir buhurdan aldı, eli küçük küçük dövülmüş buhurla doluydu;
perdenin içinden en kutsal yere girip buhuru ateşin üzerine koydu ve boğanın kanını parmağıyla yedi kez
merhamet tahtasının üzerine ve önüne serpti: Sonra halk için günah sunusu olarak Tanrı'nın payına düşen
tekeyi öldürdü, kanı perdenin içine getirip merhamet tahtasının üzerine önüne yedi kez serpti. Sonra sunağa
66
gitti ve sunağı yedi kez boğanın kanıyla, bir o kadar da tekenin kanıyla suladı. Bundan sonra iki elini canlı
tekenin başına koyup İsrailliler'in bütün suçlarını, işledikleri bütün günahları tekenin başına yükleyerek onun
üzerine itiraf etti ve tekeyi uygun bir adamın eliyle çöle gönderdi. Levililer iv. ve xvi. Başkâhin en kutsal yerde
ve sunakta bunları yaparken, halk da sessizce tapınmaya devam ediyordu. Sonra Baş kâhin kutsal yere girdi,
keten giysilerini çıkarıp başka giysiler giydi, sonra dışarı çıktı ve günah sunusu olarak sunulan boğa ile tekeyi,
buhurdanlıkta sunaktan alınan ateşle ordugâhın dışında yakılmak üzere gönderdi. Halk tapınaktan evlerine
dönerken birbirlerine, "Tanrı sizi iyi bir yeni yılla mühürlesin!" dediler. Büyük Samorin Tapınağı'nda rahip bir
horozun boğazını tavuk kanına batırılmış gümüş bir bıçakla keser ve horozu bıçakla birlikte sunağın
ortasındaki bir çanağın üzerinde tutar. Bu sunak görkemli bir şekilde mum fenerleriyle aydınlatılır ve kurbanın
sonunda rahip bir avuç mısır alır ve gözlerini sunağa sabitleyerek sunaktan geriye doğru yürür. Şapelin
ortasına geldiğinde mısırı başının üzerinden atar ve bu şekilde orada bulunan ve bu kutsal/ayinsel
(eucharistical) törene katılan tüm insanların günahlarının kefaretinin ödendiği varsayılır. Brahmanlar
müritlerine, ölmek üzere olan bir kişi bir ineği kuyruğundan tutarsa ve rahip eline biraz su koyar ve küçük bir
miktar para alırsa, o zaman dünyayı sonsuzluktan ayıran korkunç ateşli nehri geçmeye geldiğinde, ineğin
kuyruğundan tutarak onu güvenli bir şekilde taşıyacağını öğretir. Filipin Adaları halkının da en az diğerleri
kadar iyi olan kendilerine ait bir kefaretleri vardır. Bir vokal ve enstrümantal müzik konserinden sonra, iki yaşlı
kadın öne çıkar ve Güneş'e en içten saygılarını sunarlar. Bu tapınma eylemi sona erdikten sonra papaz
(pontifical) kıyafetlerini giyerler ve alınlarından iki boynuz çıkıyormuş gibi görünecek şekilde başlarına bir
kurdele bağlarlar. Bu sırada ellerinde kuşağa benzeyen bir şey tutarlar ve bu şekilde dans edip bir tür kırsal
kaval çalarlar, dualarını okurlar ve gözlerini Güneş'e dikerek bazı özel sözler söylerler. Bu adanmışlık eylemi
sırasında kurban edilecek domuz bir kazığa bağlanır ve herkes onun etrafında dans eder. Daha sonra yaşlı
kadınlardan birine bir şarap fıçısı getirilir, o da bir fincan dolusu şarabı domuzun üzerine döker ve aynı
zamanda olayın ciddiyetine uygun bazı seremoniler gerçekleştirir. Daha sonra domuzu bıçaklar ve kan
kaybından ölmesine izin verir; müzik borularını kurbanın kanında yıkarlar ve parmaklarından birini kana
batırarak erkeklerin alınlarını kanlı bir haçla işaretlerler. Daha sonra leş ağır ateşin önünde yıkanır ve rahibeler
onu küçük parçalara bölerek dağıtırlar; bundan yiyen herkes günahtan arınır: günah Hog'un kanıyla
yıkanmıştır. Pavlus'un kanla kefaret öğretisi öylesine korkunç aşırılıklara yol açmıştır ki, onun izleyicisi
olduğunu iddia edenlerin en azından üç önemli mezhebi, undan ve bir yaşındaki bir bebeğin kanından
Efkaristiya pastası yapmış ve bileşimi yumuşatmaya yetecek kadar kan elde edilene kadar bebeği her yerinden
delmişlerdir. Eğer bebek ölürse kutsanmış Şehit olarak adlandırılırdı; ama hayatta kalırsa rahipliğe yazgılıydı.
Bu ve benzeri dehşetler Romalıları, korkunç batıl inançlarıyla tüm Yahudi olmayan dünyayı en azılı düşmanları
haline getiren Pavlusçu Hıristiyanlara karşı Neron'un yasağını uygulamaya hazırladı. Ve eski ve şimdiki
Yahudiler gibi, gece alemlerinde çocukları çarmıha gerdiklerinden şüphe edilemez. Quarterly Review,
Ağustos, 1809’da Güney Denizi Adalıları arasındaki bu ruh yok edici batıl inanca dair şok edici bir anekdot
vardır. Buna göre, şifa için İngilizlerin tanrısına giden şef, bu arada kendi tanrısını da ihmal etmemiş; hastalığı
umutsuz bir hal alınca da çaresiz hastalığına bir çare bulmaya karar vermiş. Bu adalıların korkunç inancına
göre, eğer bir insan hasta için kurban edilirse, onun yaşamı ve gücü hastaya geçecektir: acı çeken akraba ne
kadar yakınsa, Odooa için kefaretin o kadar kabul edilebilir olduğu varsayılır: ve korkak bir bencillikle hayata
tutunan bu zavallı yaşlı şef, onu boğdurmak için küçük oğlu Colelallo'yu gönderdi. Genç adama küçük
parmağının kesileceği söylendi —bu yaygın bir kefaret kurbanı biçimidir; ama babasının huzuruna çıkar çıkmaz
onu yakaladılar. Sonra onların niyetini anlayarak, güç kullanmamalarını ve babasının isteğine boyun
eğeceğini söyledi. Antiokhos Epifanes Yahudileri ele geçirip tapınaklarının en kuytu köşelerine girdiğinde,
kaçırdıkları ve günahlarının kefaretini ödemek için Tanrı'ya kurban etmek üzere özenle besledikleri bir adam
buldu. Aynı kanlı neden, İsa'yı öldürmeleri gereken nedenlerden biri olarak kâhinleri Caiaphas tarafından da
67
Dick veya Harry'nin bir peksimeti bedenine ve kanına çevirebileceği ve o peksimetin onlara
cenneti garanti edeceği bulunur? Ama Roma'nın tüm rahiplerinin bunu yapabileceklerini
iddia ettiklerini biliyoruz. Meryem'in Oğlu hangi konuşmasında Tanrı'nın John'u sonsuz
alevlere ve Will'i sonsuz cennete29 öngördüğünü açıkladı, halbuki John yaşamın tüm
ilişkilerinde iyi bir adam,Will ise bir hırsız, bir katil ve bir yalancıydı? Ama milyonlarca insanın
buna inandığını ve Calvin'in incelikleriyle, Pavlus'tan ve benzeri zavallı kazuistiklerden
[casuists: özellikle ahlaki sorularla ilgili olarak zekice ama sağlam olmayan akıl yürütme
kullanan kişi; bir sofist.] çıkardıkları argümanlarla destekleyebileceklerini biliyoruz. Ve bu
konuda Yahudilik ve Hristiyanlık için geçerli olan gözlemler, bilge kişilerin elinden alınıp
rahiplerin eline düşen dünya dinlerinin her türü için geçerlidir.
37. Bu kadar geniş çapta önem taşıyan bu mistik Döngü'nün, binlerce yıl boyunca birçok
kişi tarafından bilinmesine rağmen, tüm dünyaya bilinmeyen bir sır olarak kalması ve sadece
şimdi öne çıkması, herhangi birine çok ilginç bir gerçek olarak görünebilir; ancak rahipliğin
(priesthood), harflerin bilgisini bile sıradan insanlardan saklama konusundaki dikkatli
kıskançlığını bilenler için şaşırtıcı olmayacaktır. Bilime merak salmak veya onu açıklamak,
rahiplerin gizemlerine girmeden [bir topluluğa kabul edilmeden], İbraniler tarafından Bilgi
Ağacı'nın meyvesinden yemekle, yani ceza olarak ölümü getiren bir eylemle eşdeğer
tutulurdu: ve bildiğimiz kadarıyla, bu girişimde bulunulmuş olsaydı, rahipler ihanet eden
kişiyi öldürmekte tereddüt etmezlerdi. Tantalos’un, tanrıların sırlarını ifşa ettiği için
cehenneme atıldığı efsaneleştirildi; ve Sibylline Kitaplarının koruyucusu, içeriklerini ifşa
ederse ölüm cezasına çarptırılabilirdi. Tapınaklarda, dini gizliliği ve sessizliği belirtmek için
parmağını dudaklarına koyan Harpocrates’in imgeleri/görüntüleri, yani Sigalion [sessizlik
tanrısı Harpocrates'in heykelleri] bulunurdu; ve iki tür müritlere sahiptiler, her şeyi
açıkladıkları ezoterik [içsel bilgiye sahip olanlar] yani kardeşler; ve bilmece gibi konuşarak
cehalet içinde bıraktıkları ve hâlâ bunu devam ettirdikleri egzoterik [dışa dönük] yani halk
kitleleri. Pompeii’deki İsis Tapınağı’nın bir nişinde, işaret parmağını dudaklarına koymuş bir
öne sürüldü. Caiaphas, Yahudilere, halk için bir kişinin ölmesinin uygun olduğunu öğütleyen kişiydi, Yuhanna
xviii. 14. 29 Bu korkunç doktrin İngiltere Kilisesi'nin XVII. maddesinde yer almaktadır. "Yaşam için önceden belirlenmişlik,
(Predestination) Tanrı'nın sonsuza dek sürecek olan amacıdır; bu amaç doğrultusunda (dünyanın temelleri
atılmadan önce) bize gizli olan öğütleriyle, insanlar arasından Mesih'te seçtiği kişileri lanetten ve azaptan
kurtarmayı sürekli olarak kararlaştırmıştır, vs. vs." Seçmediği kişiler elbette hem azaba hem de lanetlenmeye
gidecektir.
68
kadın mermer heykeli bulunmuştur. Varro'dan şu pasajı veriyorum, bu tür bir heykelin her
zaman İsis tapınaklarında görüldüğünü gösteriyor. Quoniam in omnibus templis ubi Isis et
Serapis colebatur, erat etiam simulacrum quod digito labiis impresso, admonere videbatur
ut silentia fierent. İsis ve Serapis'e ibadet edilen tüm tapınaklarda, parmağı dudaklarına
bastırılmış bir imge de vardı, bu da sessizliğin korunması gerektiğini hatırlatıyor gibi
görünüyordu. Ancak işaret parmağının dudakla birleşmesi, gizli tutulması gereken asıl sırra
da atıfta bulunan başka ve mistik bir anlam taşımıyor muydu? Ve bu, Tüm varlıkların Annesi
olan Kutsal Ruh’u, yani Cennet’in/Gök’ün Shekinah’sini veya Yoni’sini sembolize etmiyor
muydu?
38. Amosis’e atfedilen Tekvin [Genesis], bazı kısımlarında derinlemesine gizemlidir. Bilgin
İbn Meymun (Maimonides), harfiyen ele alındığında, bu eserin İlahiyat hakkındaki en saçma
ve abartılı fikirleri verdiğini söylüyor. Gerçek anlamını bulan kimse, bunu ifşa etmemeye özen
göstermelidir. Bu, tüm Rabbilerimizin/Hahamlarımızın bize empoze ettiği bir ilkedir; ve
özellikle altı gün çalışmasının gerçek anlamı hakkında. Bir kişi, bu gizli sırrı ya kendisi ya da
bir başkasının yardımıyla keşfederse, dikkatlice sessiz kalmalı; ya da konuşacaksa, tıpkı benim
yaptığım gibi bunu muğlak ve esrarengiz bir şekilde yapmalı, geri kalanını beni anlamaları
için anlayabilenlere bırakmalıdır. Bir Yunan olan Herodot, Mısır rahiplerinden —gizemlerine
inisiye olmadığı müddetçe— korkmamış olmalıydı; Mısırlıların hayvan imgelerine neden
saygı duyduklarını okurlarına açıklamaktan kaçınırken şöyle konuşur: Bu görüşün nedenlerini
açıklamayı üstlenirsem, ilahi şeyler hakkında uzun bir söyleve girmem gerekecek, ki bundan
mümkün olduğunca kaçınıyorum; şimdiye kadar bu türden hiçbir şey söylemedim,
zorunluluk nedeniyle geçici olarak bile olsa. (Lib. ii.) Rabbi Abondana’ya göre, okullarımızda
Doğa Felsefesi, Tekvin’in ilk bölümünden öğrenilir, bu nedenle Yaratılış Çalışması (Work of
Creation) olarak adlandırılır; bu büyük zorluklarla dolu olduğundan, genellikle kamuya
açıklanmaz, sadece isteyen tarafa özel olarak açıklanır. Metafizik için de aynı şey geçerlidir; bu
çalışma, Yeşaya’nın (Ezekiel) ilk bölümüne dayandığından, bu da oldukça zordur ve bu
nedenle benzer bir dikkatle açıklanmalıdır. (Polity of the Jews [Yahudilerin Yönetimi]). Sohar
Kitabı’nda şöyle denir: Yasa’nın (Law) sadece yüzeyinde görünenlerden ibaret olduğunu
düşünen insanın vay haline; eğer bu doğru olsaydı, günümüzde bunu başarabilecek insanlar
olurdu. Ancak Yasa, bir bedene büründü; çünkü melekler bu dünyaya indiklerinde, dünyada
var olabilmek ve ona uyum sağlamak için bir beden almak zorundaysa, onları yaratan ve
dünyanın yaratılmasında araç olan Yasa’nın, insanların anlayışına uyum sağlamak için bir
69
beden alması çok daha gereklidir. Bu beden, içinde can/ruh olmadığına inanan insanın
gelecek hayatta yeri olmayan bir tarihçedir. Ve bu ezoterik bilgi o kadar sıkı bir şekilde korundu
ki, en saf insanlardan biri olan İsa bile havarilerine "incilerini domuzların önüne
atmamalarını" yani sadece kayıtlı/gönüllü olan kimselere açıklamalarını emretmiştir.
Naros'un ve Vahiy'in (Apocalypse) mistik sırrı Büyük Gizemler'e aitti
39. Dolayısıyla, tüm antik tarihin dolu olduğu Büyük Gizemler ilk olarak ezoterik düzen ve
gerçekten bilge olanlar için icat edilmiştir; ve bu Gizemler içinde bu Vahiy onlara ilk kez
iletilmiştir, ancak Naros'un sırrı bunlardan bile büyük ölçüde saklanmıştır. Buna göre, en
parlak ve büyüleyici figürlerin sahnede temsil edildiğini biliyoruz; keyif ve hayranlık
uyandıracak figürler; göz önünden geçen aydınlatılmış bir dizi resim, sanatın tüm ihtişamıyla
canlanır; gök gürültüleri yuvarlanır ve şimşekler çakar; ateşli meteorlar görülür; geçmiş, şimdi
ve gelecek tamamen gözler önüne serilir; inisiye olmuş/gruba katılmış kardeş, gözlerinin
bayram ettiği, kulak ve zihninden ruhuna/canına üflenen melodiler ve şarkılarla, tüm
topluluktan korunan sırlarla büyülendiği muhteşem manzarayı asla unutamaz. Sırları
açıklayan kimse (mystagogue), Demiourgos [evreni şekillendiren tanrı] gibi giyinmiş ve
parlak bir ışık bulutunda hareket ederken, bütünün yüce doğası hakkında adil bir fikir verecek
olan aşağıdaki kutsal bir ilahiyi söyledi. İnisiye olanlara bir sır açıklayacağım, ama kutsal
olmayanlara karşı kapılar tamamen kapalı olsun...
30 Bu gizemli gerçeklerin bilgisinin size
sağlayacağı o mutlu yaşamdan sizi mahrum etmek isteyecek zihninizin önyargılarından
kurtulun; artık İlahi Doğa'ya bakın; onu sürekli olarak düşünün, aklı ve kalbi iyi yönetin.
Doğru yolda ilerleyin ve EVRENİN TEK YÖNETİCİSİNİ (ONE GOVERNOR OF THE UNIVERSE)
görün. O tektir/birdirve yalnızca kendisindendir/kendisinden ibarettir; ve her şey varlığını
O'na borçludur. O her şeyde faaliyettedir, ölümlü gözler tarafından asla görülmemiştir;
ama kendisi her şeyi görür. Proclus [Yunan filozof], Plat. Repub., s. 380'de: “Yetkin olanlara
30 Aziz Chrysostom şöyle der: "Gizemleri kutladığımızda, henüz inisiye edilmemiş olanları göndeririz ve kapıları
kapatırız. Bir diyakoz, 'Buradan uzak durun, ey kutsal olmayanlar! Kapıları kapatın. Gizemler başlamak üzere.
Kutsal şeyler azizler içindir; bu yüzden tüm köpekler dışarı," diyerek kapıları kapatır." Apocalypse [Vahiy
Kitabı] xxii. 15'e bakınız; Gizemlerin ritüelinin gerçekten Vahiy Kitabı olduğunu doğrulayan dikkate değer bir
onay. Ve şüphesiz bu pasaj, doğulu insanların köpeklere olan nefretinin kaynağıdır, bu nefret günümüzde de
devam etmektedir. Busquebius, "Türkler, köpeği pis ve iğrenç bir yaratık olarak kabul eder ve bu nedenle onları
evlerinden kovarlar" der. "Yahudi'nin Köpeği", "Hristiyan'ın Köpeği", Arapça'da hakaret terimleridir.
Cicero'nun bu konuda görüş bildirirken bile ne denli yanlış düşündüğünü not etmek ilginçtir. —ii. De Nat.
Deor. c. 20. Cicero, Macrobius ve Plutarch, eski dinin sırrını en derin şekilde bilmeyen kişilerdir. Yunan ve Latin
mitologları gerçek papalık inancı hakkında hiçbir şey bilmiyorlardı.
70
sunulan en kutsal Gizemlerde, tanrılar kendilerinin birçok şeklini sergiler ve çeşitli şekillerde
görünürler; ve bazen de, kendi şekilsiz ışıkları göz önüne serilir, bazen bu ışık, insan
formuna göre şekillendirilir ve bazen de farklı bir şekle bürünür." Gizemler'deki ilahi
görünümlere ilişkin bu doktrin, aynı zamanda, Plotinus (Ennead i. lib. 6, s. 55 ve Ennead 9,
lib. 6, s. 700) tarafından da doğrulanır; ve Aristides [Yunan retorikçi] bize, Gizemlerin
gösterilerinde, inisiye olanlara sayısız insan ve kadın nesillerinin göründüğünü söyler.
Okuyucu, bu Vahiy'i okuduktan ve bir bütün olarak değerlendirdikten sonra, onu sahnede
temsil edilen ya da bir Oratoryo [dinsel konulu müzik eseri] olarak, müzik, ışık ve şarkılarla
birlikte anlatılan olarak hayal ederse; eşsiz sanat, canlı renkler ve muhteşem süslemelerle
dolu bu göz kamaştırıcı unsurları, derin gölgeler ve en parlak ışık selleriyle olan dehşet verici
değişimlerle birlikte, antik çağların dramatik resimleriyle bilinen olağanüstü manzaralar
arasında bulacaktır. Proclus, Plotinus ve Aristides'in çok şekilli ve çok türlü şeyler ile “sayısız
nesiller” hakkında neye atıfta bulunduklarını açıkça anlayacaktır; ve rahiplerin inisiye olmaya
layık ve bu yüzden hayatlarının en harika olayı olarak gördükleri bu inisiye olmanın, bu
Vahiy'de yer alan yüce semboller ve kehanet zincirleri olduğunu ikna edici şekilde görecektir.
Cicero'nun [Romalı devlet adamı ve yazar] yazdığı gibi, Yunanlıların Romalılara öğrettiği pek
çok mükemmel şey arasında Gizemler de bulunmaktadır. Gerçekten de bunlar, bize Bilgeliğin
ilk ilkelerini tanıtan ve daha mutlu yaşamamıza ve daha iyi umutlarla ölmemize olanak
tanıyan inisiyasyonlar olarak adlandırılmaktadır. Payne Knight, hiçbir kişinin bu Gizemlere
inisiye edilmeden mükemmel olamayacağını belirtir. Bunlar, iki aşama veya dereceye
ayrılmıştır; ilk ya da daha küçük olanı, zihni, ikinci ya da daha sonraki aşamada açıklanacak
ilahi gerçeklere hazırlamak için bir tür kutsal arınmaydı. Aralarında bir ila beş yıllık bir deneme
süresi gerekiyordu ve sonunda, inisiye olan, layık bulunursa, Tapınağın en iç bölgelerine kabul
edilir ve dinin ilk ilkeleri, —Doğanın Tanrısı'nın bilgisi, İlk, Yüce, Entelektüel; tarafından
vahşetten ve barbarlıktan kurtarılan ve yalnızca daha rahat yaşamakla kalmayıp, daha iyi
umutlarla ölmeyi de öğreten bilgiyle tanıştırılırdı. Yunanistan özgürlüğünü kaybettiğinde,
deneme süreleri,tanınmış hükümdarları lehine kaldırıldı; ama yine de bu konu o kadar kutsal
ve korkutucuydu ki, kulluğun/köleliğin ve bunalımın en düşük aşamasında bile, İmparator
Nero, annesinin öldürülmesi nedeniyle rahipleri kendisini inisiye etmelerine zorlamaya
cesaret edemedi. Bu şekilde öğrenilen herhangi bir şeyi ifşa etmek, her yerde aşırı kötülük ve
saygısızlık olarak kabul edildi ve Atina'da ölümle cezalandırıldı.
71
40. Callimachus'un Apollo'ya (Mesih) olan İlahisinin başlangıcı, onun Gizemlerde ortaya
çıktığını ve görüldüğünü açıkça gösterir: o Ach-Arez idi.
31
Bak, defnenin kutsal dalları nasıl sallanıyor!
Dinle; gür sesler çınlayan mağarayı sarsıyor!
31 Ag, Og, Ac, Oc, Onc, Ong, Agom, םגא , bir havuz, Okyanus; Yunanca, Ω Κεανος, Ω Γην, (Hesych), Gotik,
Oggur. Tanrı ve Güneş'e Araplar tarafından Al-Ach-Aur adı altında tapılırdı. Çoban-Krallar Uc-Chusi idi ve Soylu
Kuthitler (Cuthites) anlamına geliyordu. Babil isimlerinde Ochus, Belochus; ve Mısır'da Ach-Arez, yüce güneş;
Ach-En-Che-rez; Ach-Aur Ach-Oris olarak bulunur. Bag, İrlandaca'da bir daire/çember ve bir döngüdür; Sankrit
dilinde de de aynıdır. Sankrit dilinde Bagha aynı zamanda Güneş ve Yoni anlamına gelir; Bagha-vad-Geeta,
Kutsal Ruh'un Şarkısıdır. Bag-d-Ad, Tanrı'nın güneşe benzeyen Evi ya da Tapınağıdır. Osiris, Uch-Sihor'un bir
biçimi olabilir. Güneş'in adı El-Uc-Or'dur ve Yunanlılar bunu Lycoreus olarak değiştirmişlerdir. Apollon'un
annesi Latona bir kurda dönüşmüştü -yani, Dağdaki İsa gibi Işığa dönüşmüştü, çünkü kurt güneşin kutsal bir
biçimiydi. Ve bir yıldızın (ki bu bir güneştir) Magi'leri bebek Mesih'in beşiğine götürdüğü gibi, ateşe, yani
Hakikate tapan Hirpi'ler de Campania'daki yerleşimlerine bir kurt tarafından, yani bir Güneş Rahibi tarafından
götürülmüşlerdir. -Strabo, 5. Aca, Oice, Oige, Uige, İrlanda dilinde su; aqua, Cann-Oice, Oice yıldızı, bazen
Cann-Ob şeklinde yazılır, buradan Argo Takımyıldızı'ndaki Canobus. Chaldee גרע , Org, Arg; Habeşçe, houg,
deniz ya da göl. Jüpiter, Etrüskler tarafından Luctetius olarak adlandırılırdı: ve Yunanlılar λυχνος kökünden
bir lamba ve bir dizi akraba kelime yaptılar. Nag, İrlandaca'da Yıldız'dır, buradan Maiddin Nag matin veya
sabah yıldızı, kelimenin tam anlamıyla Chaldee ve Süryanice גנ , nag ve אגנ , naga, ışık, ihtişamdır. Venüs, aşk
yıldızı (Buxtorf), חנדמ) medinah), Medine, Doğu, הנד denah'dan, güneşin doğması; ve dolayısıyla İrlandalı
Maiddin, sabah, güneşin konumu nedeniyle. Lycophron adı altında geçen Kutsal Şiir, gerçekte Işığın
Tezahürüdür. Koruluklar tanrıya adandığı için lucus olarak adlandırılırdı: sadece bilginler a non lucendo
sözcüğünü türetebilirler. Uch-Ur olan Ciceros, Güneş için Yunanca bir isimdi: Orus ile neredeyse aynıdır.
Hesychius, Curis'in Adonis olduğunu söyler. Apollo'ya Kyrræus denirdi. Tanrı'nın kızı Kyrene aslında Kyrain'di,
Güneş'in Çeşmesi. Hesychius bize ωγην'un eskiden Okyanus anlamına geldiğini ve bunun Fenikece גיח Og
veya kuşatmadan/çevreleyenden türetildiğini söyler. Yunanlılar Uc-Ait'ten Hekateus (Apollo) ve Hekate'yi
oluşturmuşlardır. Gizemlerde Ceres, Αχ θεια (Ach theia) ya da her şeyden önce büyük Tanrıça olarak
adlandırılırdı. Okuyucu ilahide sözü edilen "güzel ayakları" fark etmiş olacaktır. Güzel ayaklar Mesih'in eski bir
sembolüydü. Thetis (Kutsal Ruh) gümüş ayaklıydı ve ilahi Achilleus ποδαρκης idi, bu da onun çabukluğuna
ve Arc'a bir gönderme içerir. Hindu şehri Narayanu Pura, yüz milyon güneş gibi parıldayan, dünyayı tüketecek
olan ateşin bulunduğu, "en mükemmel ayakların yeri "dir. Budistlerin Büyük Lama'sı "en mükemmel
ayaklar" ve Ava İmparatoru "altın ayaklar" olarak selamlanır. Hint şehirlerinin isimlerinin sonundaki ortak
kelime patam'ın "ayak" anlamına geldiği görülmektedir; British Museum'da Buddha'nın tabanı bölmelere
ayrılmış ve mistik figürlerle kaplanmış devasa yaldızlı bir ayağı bulunmaktadır. Yahudi kutsal kitabında şöyle
yazar: "Müjde getirenin, barışı duyuranın, iyiliği müjdeleyenin, kurtuluşu duyuranın [yani bir Elçi'nin]
ayakları dağlar üzerinde ne güzeldir", Yeşaya. 52:7. Apokalips'te de şöyle okuruz: Ayakları ateş fırınında parıl
parıl yanan erimiş tunç gibiydi. Bu nedenle, daha önce gösterdiğim gibi Herkül, Mesih'in bir adıydı ve ayağıyla
tanınıyordu -Ex pede Hercules. Ve kehanetler üç ayaklı denilen kutsal bir patera ya da koltuktan verilirdi -üç
Tüm'ü ve güzel ayaklar göksel karakterlerini ifade ederdi. Böylece eski mitolojinin tanrı ve tanrıçaları her
zaman havada süzülme/kayma hareketleriyle tanınırdı. Menu-Taur ve Colchis Boğaları, güneş amblemleri, yani
Mesihlerin tipleri, bronz/madenî ayaklara (brazen feet) sahipti ve burun deliklerinden göksel ateşler
üflüyorlardı.
72
Uzak durun, ey dinsizler! —Güzel ayaklarla
Parıldayan Phoebus geliyor ve kapıda gürlüyor.
Bak! Delos palmiyesinin verdiği sevindirici işaret;
Birden eğiliyor ve gökyüzünde süzülüyor,
Kuğu, ilahi bir melodiyle yumuşakça şarkı söylüyor;
Açılın, ey kapılar, parmaklıklar! Sizler başlarınızı eğin—
Başlarınızı eğin! ey kutsal kapılar açılın!
O geliyor! ışığın tanrısı! tanrı burada.
Şarkıya başlayın ve kutsal zeminde yürüyün,
Müzik ile uyumlu mistik dansla.
Başlayın, gençler: Apollo'nun gözleri dayanır
Yalnızca iyi, mükemmel ve saf olanlara.
Tanrıyı görenler mutludur; ama sefil olanlar
Onun lütufkar gözlerini çevirdiği kişilerdir.
Her yerde olan! Her şeyde görünen tanrı!
Hazırlanacağız, seni seyredeceğizve kutsanacağız.
41. Bir Boodh rahibi ya da Welsh [Gal dilinde konuşan Britanyalılar] Druidi'ne ait olan ilginç
bir parça vardır ki, bu sırra Awen [Druidizm'de ilham ve yaratıcılık ruhu] adı altında atıfta
bulunur ve bana göre tamamen açık kelimelerle ifade eder. Davies'in Celtic Researches [Kelt
Araştırmaları] adlı eserinden birkaç değişiklikle alıntı yapıyorum. Ben Taliesin'im. Elphin'e
(Ruh) örnek olarak kalacak ve sonuna kadar sürecek gerçek bir dizeyi kaydedeceğim. Usulüne
uygun olarak sayılan altın haraç verilebilir, ama yalancı şahitlik ve ihanet iğrençtir. Şarkımızın
yasalarını çiğneyerek avantaj elde etmeye çalışmıyorum. Sywedydd (tanrı Siva) çalışmalarında
son derece yetenekli ve bilge bir adam olan bir kardeş tarafından bana emanet edilen sırrı
kimse keşfetmeyecek: Yargı kuşu (yani Phoenix) hakkında; hüküm ateşi hakkında; İnsan
Öğretmeninin değişiklikleri hakkında; ve ilahi bilgiye iyi derecede hakim olan insanlar
hakkında. Bu, Bardizm [Bardism, eski Kelt kültürlerinde, özellikle Galler ve İrlanda'da, bardlar
olarak bilinen şairlerin, hikaye anlatıcılarının ve müzisyenlerin sanatını ifade eden bir
terimdir. Bardlar, halkın tarihini, mitolojisini ve kahramanlık öykülerini sözlü olarak aktaran ve
koruyan önemli kültürel figürlerdi. Bardlar, aynı zamanda toplumun ahlaki ve sosyal
değerlerini yansıtan şiirler ve şarkılar bestelerdi. Bardism, bu bardların sanatı ve kültürel rolü
etrafında gelişmiş bir geleneği ifade eder. Bardlar, sadece eğlence için değil, aynı zamanda
eğitici ve ahlaki rehberlik sağlamak için de eserler yaratırlardı. Bardik sanat, kelime oyunları,
metaforlar ve zengin dil kullanımı ile karakterize edilir.] günahının çölünü takdir eden
73
Tanrı'nın gizemidir ve bu çölü, sırrı olan Awen32 ile birlikte, ifşa edilmemesi için vermiştir. Ve
Awen'e ait yedi derecelikişileştirme vardır —gazaptan yoksun olan derinliklerde; aşırı öfkenin
yaşadığı derinliklerde —elementlerin altındaki derinliklerde —ve elementlerin üzerindeki
gökyüzünde. Derin meditasyon halinin, neşeden daha iyi olduğunu bilen biri var. Awen'in
bağışladığı yasalarını biliyorum: anlama sırları hakkında; kutsanmış Tanrılar hakkında;
zararsız bir yaşam sürmek hakkında; kurtuluş çağları hakkında; prenslere uygun olan ve
onların mutluluğunun süresi hakkında; ve yeryüzündeki şeylerin analizleri hakkında.
Çok az kişi, Taliesin'den alınan bu pasajın en yüksek derecede esrarengiz olmadığını
söyleyecektir; daha azı da bunun en derin önemde bir sırrı içermediğini iddia edecektir. Bu
cildi inceleyenler, bunun burada atıfta bulunulan sırdan başka bir şeye işaret etmediğini
anlayacaklardır.
42. O dönemin tüm rahiplerinde yaygın olan kutsal gizliliğin dikkate değer bir örneği,
Esdras'ın [İbranice adıyla ארזע Ezra, Yahudilik ve Hristiyanlıkta önemli bir dini figürdür. Esdras,
Eski Ahit’in Ezra Kitabı’nın ana karakteridir ve Yahudilerin Babil sürgününden dönüşleri
sırasında ve sonrasında Yahudi toplumunu yeniden organize eden ve Yahudi yasalarını
yeniden canlandıran bir din adamı ve yazıcı olarak bilinir.] ikinci kitabında bulunur. Bu kitap,
laiklerin doktrinsel öğretim için başvurmasının yasak olduğu Apokrif yani gizli kitaplardan
biridir. Bundan anlaşılıyor ki, Yahudi halkının bütün Yasası, fethedenler tarafından yakılmış ve
tek bir nüshası bile bulunamamıştır. Bu nedenle Esdras, cennetin kahinlerinden gelen ilham
verici bir transkripsiyon türüyle, onları duyabildiği her yerde, kayıp kutsal yazıları yeniden
ortaya çıkarmak için ilahi olarak görevlendirildi. Esdras şöyle der: Bu sözleri ilan edeceksin ve
bu sözleri ise gizleyeceksin... *** Çünkü Senin Yasan yakıldı, bu yüzden kimse Senin
yaptıklarını veya başlayacak işleri bilmiyor. Ama eğer Senin önünde lütuf bulduysam,
32 Bu ןוא Aven veya Aun, Güneş, Naros'un Güneş'in sırrı olduğunu göstermiyor mu? Ve Gotik'te de Rona, Gizem,
ruhu bir sır olan danışman değil mi? Bu Naros'un yer değiştirmiş halidir. Awen, Kimrik'te, daha önce de
belirtildiği gibi Nara gibi Nehir'dir. וא Aun, Güneş, םע , Om, Tanrı ile karıştırılmamalıdır; ikincisi Yüce Rab idi.
İlki, Tanrı'nın Kutsal Ruhu ve bazen de her zamanki gibi Güneş tarafından sembolize edilen İlahi Elçi idi. Bu
Aun zamanla göğü/cenneti ifade etmeye başladı ve Masoretik noktalamaya göre telaffuz edildiğinde, Aven,
İngilizcedeki haven (dinlenme) ve cennetten başka bir şey değildir. Jeroboam’ın buzağılarından söz eden
Faber, bunların kullanım ve uygulama açısından Osiris (Tanrı) ve İsis'in (Kutsal Ruh) canlı temsilleri olan iki
kutsal boğanın imgeleri olarak tasarlandığını söyler. Potipherah, On ya da Aun'un baş rahibiydi ve büyük
antik imparatorlukların çoğunda muhteşem bir Heliopolis ya da Güneş Şehri vardı. Babel-On buna bir örnektir.
Drummond, On, Un, An'ın eski doğu dillerinde Güneş'i; Ona, Una, Ana'nın ise Ay'ı simgelediğini söyler. Ana,
Sankrit dilinde Anne anlamına gelir. Dolayısıyla İbranice Hosanna ve Latince Anna Perenna.
74
Kutsal Ruh'u bana gönder ve ben, dünyada başlangıçtan beri olan her şeyi, Yasan'da yazılı
olanları yazacağım ki insanlar Senin yolunu bulsunlar ve son günlerde yaşayanlar
yaşayabilsinler. Ve bana şöyle cevap verdi: Yoluna git: Halkı topla ve onlara kırk gün
boyunca sana başvurmamalarını söyle. Ama sen, birçok şimşir ağacı hazırlayıp yanına
Sared, Dabria, Selemia, Ecanus ve Asiel'i al; bunlar hızlı yazmaya hazır beş kişidir. Buraya
gel ve kalbinde bir anlayış mumu yakacağım, ki yazmaya başlayacağın şeyler
tamamlanana kadar söndürülmeyecek. Ve işini bitirdiğinde, bazı şeyleri yayınlayacak, bazı
şeyleri ise bilge kişilere gizlice göstereceksin. Yarın, bu saatte yazmaya başlayacaksın. ***
Ertesi gün, bir Ses bana seslendi ve şöyle dedi: Esdras, ağzını aç ve sana içireceğim şeyi iç.
Sonra ağzımı açtım ve bana dolu bir kupa uzattı; içinde su gibi olan ama rengi ateş gibi
olan bir şey vardı. Aldım ve içtim; içtikten sonra kalbim bilgelik söyler oldu ve göğsümde
bilgi büyüdü; ruhum hafızamı güçlendirdi. Ve ağzım açıldı ve artık kapanmadı. En Yüce,
beş yoldaşıma anlayış verdi ve gece ortaya çıkan harika vizyonları yazdılar, ki bunları
bilmiyorlardı: kırk gün boyunca oturdular, gündüz yazdılar ve gece ekmeği bölüştüler.
Bana gelince, gündüz konuşuyor ve gece dilimi tutmuyordum. Kırk gün boyunca iki yüz
dört bölüm yazdılar. Ve kırk gün dolduğunda, En Yüce şöyle dedi: İlk yazdığın şeyleri açıkça
yayınla ki hem layık olanlar hem de olmayanlar okuyabilsin. Ama son yetmişini sakla ki
onları sadece halk arasında bilge olanlara verebilesin. Çünkü onlarda anlayışın kaynağı,
bilgelik pınarı ve bilgi akışı vardır. Ve ben de öyle yaptım33. Bu konuda ilahiyatçılar
arasındaki gelenek konusunda, bu bilgili rahibin otoritesinden daha gerçek bir otoriteye
başvurulamaz; yaptığı ve hatta yaptığını övündüğü şey, tüm ruhban gelenek ve kullanımlara
uygundu34.
33 Bu doğaüstü öneri elbette Papacılar tarafından da benimsenmiş ve geliştirilmiştir. Nice Konsili, Yahudilerin
hangi kitaplarının kanonik olup olmadığına karar vermek için toplandığında, orada toplanan piskoposların
çok olağanüstü bir mucize ile bu şekilde hangi kitapların esinlenmiş, hangilerinin apokrif olduğuna ikna
olduklarını öğreniyoruz. Esinlenme iddiasında bulunan tüm kitapları bir kilisede komünyon masasının altına
koyduktan sonra, apokrif olmayanların masanın üzerinde veya üstünde, apokrif olanların ise altında
bulunması için Tanrı'ya dua ettiler ve dua ettikleri gibi bu gerçekleşti!! 34 Cunaeus'un (de Rep. Ebr. iii. 4) söylediğine göre, daha sonraki Yahudiler, Ptolemaios Philadelphus'un isteği
üzerine İncil Yunancaya çevrildiği için o kadar öfkelendiler ve kederlendiler ki, bunun için Theuth'un sekizinci
gününde halka açık bir oruç tuttular. Herhangi bir insana karşı bu kadar kin ve nefret besleyebilen bu
adamların, tek arzuları ve işleri doğru ve iyi olan herhangi bir şeyin bilgisine ulaşmalarını engellemek iken,
dinsizleri eğitmek ve ıslah etmek için ne gibi bir kaygıları ya da arzuları olduğunu görmek kolaydır.
75
43. Rabbinler [Yahudi din bilginleri] neredeyse her şeyi Putperest filozoflardan ödünç
aldıkları gibi, onları halktan gizlemek için masallara, alegorilere [kinaye, gizli bir anlamı ortaya
çıkaracak şekilde yorumlanabilecek bir hikaye, şiir veya resim.] ve karanlık ifadelere sararak
saklama yöntemlerini de takip ettiler. Halichot Olam adlı risalede, İsrailoğulları arasındaki
öğretmenlerin, hocalarından öğrendikleri tüm gelenekleri, cümleleri, kararları, yasaları ve
gizemleri kaydettikleri küçük parşömen tomarları veya kağıtlar kullandıkları ve bunlara gizli
şeylerin ciltleri (volumes of the secret things) adını verdikleri yazılıdır. İsa, Yazıcıların
[Scribes: din adamları] ve Ferisilerin [Pharisees: Yahudi mezhebi] bilgi anahtarına sahip
olduklarını belirtir; ama bu anahtarı halktan aldıkları ve insanlara göklerin krallığını
kapattıkları, kendileri girmedikleri gibi, girenlere de engel oldukları için onları azarlamıştır
(Matta 23:13; Luka 11:52). Philo, aynı zamanda Therapeutæ olarak da adlandırdığı
Essenilerden [Essenes: Yahudi mezhebi] bahsederken şöyle der: "Kutsal Yazıları okurken,
atalarından onlara aktarılan alegorileri kullanarak felsefeye başvururlar, çünkü en basit
kelimelerin altında gizemler bulunduğuna inanırlar" (De Vit. Contemplat., s. 893). Kabala
uzmanları şöyle der: Doktrinin [bir grup tarafından benimsenen ve öğretilen bir inanç veya
inançlar dizisi.] sıradan hikayeler ve günlük kelimeler verdiğini iddia eden kişiye yazıklar
olsun. Eğer böyle olsaydı, biz de zamanımızda günlük kelimelerle bir Doktrin oluşturabilir ve
çok daha fazla övgüyü hak edebilirdik. Eğer sıradan kelimeler verseydi, yeryüzündeki yasa
koyucuları takip etmek yeterli olurdu,—ki onların arasında çok daha yüce kelimeler bulabiliriz—
ve bir Doktrin oluşturabilirdik. Bu yüzden, Doktrinin her kelimesinin yüce bir anlam ve daha
yüksek bir gizem içerdiğine inanmalıyız. Doktrinin anlatıları onun örtüsüdür. Örtüyü
Doktrinin kendisi sanan kişiye yazıklar olsun. Basit insanlar sadece giysiye, yani Doktrinin
anlatılarına bakar; daha fazlasını bilmezler. Talimat verilenler (inisiye edilenler) ise sadece
örtüyü değil, örtünün neyi örttüğünü de görürler" —Sohar şunu da ekler: Her kelime içinde
yüce bir anlam saklar; her anlatı, göründüğünden daha fazlasını içerir. Bu kutsal ve yüce
doktrin gerçek Doktrindir. Origen şöyle sorar: Akıl sahibi hangi insan, akşam diye adlandırılan
ilk, ikinci ve üçüncü günlerde Güneş, Ay ve Yıldızlar olmadan sabah olduğunu ve ilk günün
ise gökler olmadan olduğunu kabul eder? Hangi aptal insan, Tanrı'nın Cennet'te, Eden'de bir
bahçıvan/çiftçi (husbandman) gibi ağaçlar diktiğini düşünür? Ben inanıyorum ki, her insan
bunları, altında saklı bir duygu/anlam bulunan imgeler olarak kabul etmelidir.
44. Peder Simon, Critical History of the Old Testament [Eski Ahit'in Eleştirel Tarihi] adlı
eserinde, Yahudilerin dehasını, Aristæus'un şu sözlerinden daha net hiçbir şey gösteremez:
76
"Kutsal yazıları çevirmeye çalışan bazı kişiler, Tanrı tarafından cezalandırılarak engellendi;
Tarihine, Yasa’nın iyi çevrilmemiş bir kısmını eklemek cüretini gösteren Theopompus, delirdi.
Deliliğinin kısa bir aralığında Tanrı'ya hastalığının sebebini öğrenmek için dua ettiğinde, Tanrı
ona bir rüyada, başına gelen her şeyin kutsal şeyleri yayınlamaya kalkışmasından
kaynaklandığını söyledi; sonunda, bu işten vazgeçtikten sonra iyileşti." Aynı yerde, trajik bir
şair olan Theodectus'un, Musa'nın Yasasından bir şeyleri oyunlarından birine ekleyecek
kadar cüretkâr olduğu için kör olduğu, ancak sonradan hatasını kabul edip Tanrı'dan af
dilediğinde görme yetisini geri kazandığına dair başka bir hikâye daha vardır. Bu mucizeleri,
Jonathan'ın Peygamberler üzerine yazdığı Keldani [Babil] yorumuyla ilgili Talmud'da
anlatılanlarla karşılaştırırsak, tüm bu iddia edilen mucizelerin kaynağını kolayca bulabiliriz.
Yahudi bilginlerinin tanıklığına göre, gökten bir ses duyuldu ve Jonathan'a, Tanrı'nın sırlarını
insanlara açıklayarak yayınlamaya cesaret edenin kim olduğunu sordu; bu sesin Jonathan'ı
diğer İncil kitaplarını çevirmekten alıkoyduğunu söylerler. —Kitap 2, bölüm 2.
45. Muhtemelen, Naros'un bu sırrının neden bu kadar şüpheci bir şekilde korunduğu
sorulacaktır. Sebep ortadadır. Eğer bu dünyaya açıklansaydı, Tanrı'nın her altı yüz yılın
sonunda bir Elçi gönderdiği bilinseydi, Kutsal Döngü yeniden başladığında insanlığın
durumu ne olurdu? Binlerce fanatik veya sahtekar ortaya çıkardı, her biri vaat edilen Mesih'in
mistik karakterine sahip olduğunu iddia ederdi. Büyük krallar, acımasız askerler, bunu kılıçla
iddia edebilir ve fetih ve boyun eğdirme için bir bahane olarak kullanabilirdi. Büyük hırs ve
yüksek zekaya sahip insanlar bu ismi gasp eder, insanları yanıltır ve dünyayı kargaşaya
sürüklerdi. Dünyanın dört bir yanından bu tür insanlar çıkar ve onların avı olurlardı: belki de
yüzyıllar boyunca barış veya güvenlik olmazdı; hatta bu kişilerin takipçileri muhtemelen
asırlarca hayatta kalırdı ve en korkunç dini mücadeleler zamanın sonuna kadar uzayabilirdi.
Bu yüzden, ve aslında Tanrı'nın kendisi tarafından emredildiği için, Döngünün bilinmemesi
gerekiyordu; oysa O hiçbir zaman yararlı bilgiyi kilitlemeyi emretmemişti: şimdi, aslında,
açıklanabilir, çünkü On İkinci Döngü tamamlandı ve yeni bir ışık çağı, göklerin mührü
olmadan herhangi birinin yükselmesini engelleyecek. Göksel kitabı elinde tutanlar, mührün
ve göksel anahtarın taşıyıcısı olan mukadder Elçi (destined Messenger) geldiğinde, ilahi bir
içgüdü ile kendisinin kim olduğunu bileceğini ve gelişini ölümlülere ilan edeceğini çok iyi
biliyorlardı; eğer gizem bilinseydi, yayılacak olsaydı veya görünüş zamanının keşfedilmesi
mümkün olsaydı, her yandan rakipler tarafından saldırıya uğrayacaktı; yolunu
tamamlamadan suikastçılar tarafından ortadan kaldırılabilir; belki de onun sesi ve onun
77
aracılığıyla konuşan cennetin sesi bile, sadece onun takmaya layık olduğu hakikat tacı
(diadem of truth) için mücadele eden krallar, rahipler35, filozoflar veya düzenbazların
kargaşasında kaybolacaktı.
46. Bir şeyin ifşa edildiğine dair güçlü bir kanıt, antik tarihçiler tarafından sağlanmıştır.
Gösterdiğim gibi mistik kelime Naros'tu. Bu, sürekli/ebedî yaşayan, ölmeyen; sadece daha
büyük veya en azından eşit ihtişamla yenilenmek üzere kaybolan bir şeyi ifade ediyordu. Bu
ismin gölgeli bir formu bir Roma imparatoruna verilmişti; ve buna göre, Suetonius, Nero'nun
yaşamında şu pasajı kaleme alır: "Astrologlar, Nero'ya hayatının başlarında, sonunda tüm
dünya tarafından terk edileceğinin kaderi olduğunu söylediler, bu da onun ünlü 'Bir sanatçı
her ülkede yaşayabilir' sözünü söylemesine neden oldu; bu, müzik sanatındaki pratiği için bir
tür bahane üretmek amacıyla tasarlanmıştı; bu durum, henüz bir prens olduğu için
eğlenceliydi ama gelecekte talihini kaybettiğinde gerekli olacaktı. Ancak bazı astrologlar,
onun ümitsiz durumundan sonra Doğu'nun yönetimini ve bazıları açıkça Kudüs krallığını vaat
ettiler; ancak çoğu, talihine geri döneceğine dair ona güvence verdi [Sec. 40]." Bu, Nero ile
ilgili bir raporun unsurları gibi görünmektedir, bu rapor Roma İmparatorluğu genelinde
yayılmıştır: ve Suetonius, ölümünden sonra bile, Roma'daki genel sevinçlere rağmen, uzun
süre mezarını ilkbahar ve yaz çiçekleriyle süsleyen bazı insanlar olduğunu, başka bir zaman
Rostrum’a [Roma'da halk kürsüsü] onun cübbeli heykellerini diktilerini, başka bir zaman,
sanki hala yaşıyormuş ve düşmanlarının büyük talihsizliği için kısa süre sonra yeniden ortaya
çıkacakmış gibi bildiriler yayımladıklarını söyler. Bu rapor, Roma İmparatorluğu'nun en uzak
sınırlarına kadar yayılmıştı. Suetonius, Partların Kralı Vologesis'in, bir ittifakı yenilemek için
senatoya elçiler göndererek, Nero'nun hatırasının yaşatılmasını ısrarla talep ettiğini ekler. Son
olarak, yirmi yıl sonra, ben gençken, kökeni belirsiz bir kişi ortaya çıktı ve Nero olduğunu iddia
etti; ve ismi Partlar (Parthians) arasında o kadar çekiciydi ki, büyük bir hevesle ona yardım
ettiler ve sonunda büyük bir isteksizlikle vazgeçtiler. Bu nedenle, Nero'nun yeniden ortaya
35 Rahiplerin kendi inançlarına karşıt bir inancı kınamak istediklerinde yaptıkları sahtekârlığın benzeri yoktur.
Haham Solomon Jarchi, Baal-Peor'a tapınmayı anlatırken şöyle der; Εο quod distendebant coram illo
foramen podicis, et stercus offerebant [Ona anüslerini açıyorlar ve dışkı sunuyorlardı.]. Sanki bir hahamdan
başkası bunun tapınma amaçlı olduğunu iddia edebilir ve bir aptaldan başkası buna inanabilirmiş gibi.
Yakında Oxford'da eşeğe Efkaristiya ayini düzenleyen saygıdeğer din adamlarının bunu Son Akşam Yemeği'ni
anmak için yaptıklarını duyacağız. Kilise'nin saygıdeğer babalarından biri olan ve Roma'nın aziz ilan ettiği
Jerom da neredeyse benzer bir hikâye uydurur. Yeşaya üzerine yazdığı yorumda, lib. xi, şöyle der; Taceam de
formidoloso et horribili cepe, et crepitu ventris inflati quoe Pelusiaca religio est! [Korkunç ve dehşet verici
soğandan ve Pelusiaca dininin bir parçası olan şişkin bağırsakların gurultusundan bahsetmiyorum bile!]
78
çıkacağı ve eski talihini yenileyeceği beklentisi, bu en uzak insanlar tarafından açıkça
benimsenmiştir. Bu anlatım, Suetonius'un kendisinin bu olaylarla çağdaş olması ve tüm bu
söylentilerin gizli kaynağını açıkça kavrayamamış olması nedeniyle daha güvenilirdir.
Tacitus aynı fenomenle ilgili bize birkaç ipucu verir. Örneğin (Hist. ii. 8), "Aynı zamanlarda
[A.U.C. 823] Achaia veya Asia [Achaia: Eski Yunanistan'da, Peloponez Yarımadası'nın kuzey
kısmında yer alan bir bölge. Roma İmparatorluğu döneminde, Yunanistan'ın güney
kesimlerini içeren bir Roma eyaleti olarak da bilinir. Asia (Asya): Antik Roma döneminde,
günümüz Türkiye'sinin batısında yer alan bir Roma eyaletiydi. Bu bölge, özellikle Ege Denizi
kıyılarındaki zengin ve önemli şehirleri ile tanınırdı. Efes ve Pergamon gibi önemli antik
şehirler bu bölgedeydi.], sanki Nero geliyormuş gibi, hiçbir elle tutulur neden olmaksızın
korkuya kapılmıştı; ölümü hakkında çeşitli raporlar vardı; ve buna rağmen birçok kişi onun
hâlâ hayatta olduğunu hayal etti ve inandı" der. Bu, imparatorun ölümünden üç yıl sonraydı;
ve kâhinlerin Nero ile ilgili olarak öngördüklerinin gerçekleşeceği düşüncesinin halkın
zihninde ne kadar güçlü bir şekilde yer ettiğini ve onunla ilgili bu tür söylentilerin ne kadar
yaygın olduğunu ve inanıldığını gösterir. Dio Chrysostom (Orat. de Pulchritud. s. 371) şöyle
der: "Nero'nun etrafındakiler onu adeta kendini yok etmeye terk ettiler: şu an için bile bu
kesin değil: şimdi bile herkes onun yaşamasını arzuluyor ve çoğu onun hayatta olduğunu
düşünüyor." Dio, Vespasianus'un bir çağdaşıydı ve yukarıdaki sözler Nero'nun ölümünden
çok sonra yazılmış olmalı. Bu sözlerde, yurtdışındaki eyaletlerde kamuoyunun bölünmüş
olduğunu görüyoruz; bir kısmı Nero'nun öldüğünü düşünüyor, ancak hayatta olmasını
diliyordu; diğerleri ise onun hiç ölmediğine, suikastçıların darbelerinden kaçtığına
inanıyordu. Dio Cassius, Galba'nın yerine geçen Otho döneminde, Nero olduğunu iddia eden
bir kişinin Roma'da ortaya çıktığını ve Titus'un hükümdarlığında Asia Minor'da [Anatolia
(Anadolu), aynı zamanda Asia Minor (Küçük Asya) olarak da bilinir. Roma İmparatorluğu'nun
Anadolu'daki topraklarını ifade eder.] sahte bir Nero'nun ortaya çıkıp orada bir grup
kazandığını anlatır: daha sonra Fırat'a gitti ve orada takipçilerinin sayısını büyük ölçüde
artırdı; ve sonunda Romalılara saldırmak için hazırlıklar yapan Partların Kralına sığındı, kral
onu hoşgörüyle karşıladı. Bu, Suetonius'un bahsettiği diğer sahte Nero'dan on yıl önceydi. Bu
nedenle, bu küçük yıllar içinde Partya'da iki ve Asya Minor'da iki fenomen görüyoruz. Bunlar,
Roma'daki benzer olaylara ek olarak, toplum genelinde Nero'nun yeniden ortaya çıkacağına
dair derin bir inancın var olması gerektiğini ve sahtekarların bile en ufak bir başarı gölgesiyle
böyle bir rol oynamasını mümkün kıldığını gösteriyor.
79
Lactantius, De morte Persecutorum, c. 2, adlı eserinde, kendi döneminde bu inancın varlığını
kabul eder. Şöyle der: “İmparatorluğunun yüksek mevkiinden düşen ve zirveden yuvarlanan
güçsüz tiran/zorba (Nero) aniden ortadan kayboldu. Bu nedenle bazı aptal insanlar onun bir
yere götürülüp hayatta tutulduğunu düşünürler, —Sibyl'in sözlerine göre—, Nero'nun da aynı
şekilde geri geleceğini düşünürler.” Üçüncü yüzyılın sonlarına kadar bu inancın izlerine
rastlanabilir. Bu dönemin kilise tarihçisi Sulpicius Severus şöyle der [Hist. Sac. ii. 28]: "Tüm
insanların en sefil olanı Nero, ilk zalim olmaya layıktı. Onun son olup olmadığını bilemiyorum,
çünkü birçok kişi onun hala geri geleceğini düşünüyor." Augustine, De Civit. Dei, xx. 19, adlı
eserinde şunları söyler: "Bazıları onun aslında öldürülmediğini, sadece ölmüş gibi görünmek
için kendini geri çektiğini düşünüyor; ve yaşarken gizlendiğini ve onun zamanı geldiğinde
ortaya çıkıp krallığına geri döneceğini düşünüyorlar."
Bütün bunların anlamı nedir diye sorulursa, cevap açıktır. Bir şekilde Nero'ya verilen mistik
adın bilgisi sızmıştı; konuyu eksik bilenler, Naros'un ölümsüz bir adam olduğunu, ancak
emperyal güçle donatılması gerektiğini varsaydılar; ama aslında Naros'un yalnızca bir döngü
olduğunu ve bunun gerçekten de o döngünün İnsanı için doğru olduğunu, başka hiçbir insan
için doğru olmadığını bilmiyorlardı. Dolayısıyla bu yüzeysel bilgiye sahip olanlar, Nero, Naros
ve Mesih'i birbiriyle karıştırdılar; ve böylece bugüne kadar tüm şerhçiler, yorumcular ve
araştırmacıları şaşırtan bir söylenti ortaya çıktı, ancak bu açıklamanın ardından artık hiç
kimseye şüpheli görünmeyecek.
47. Naros’un bir şekilde bilindiğini, ancak sırrının aslında iletilmediğini gösteren başka
bir kanıt daha vardır. Bununla kastettiğim, Gerçeğin/Hakikatin, Zaman'ın kızı olduğu
şeklindeki alegoridir; ya da Plutarch'ın [Eski Yunan filozofu ve yazarı] söylediği gibi, Zaman
olarak kabul edilen Satürn'ün kızı. Ancak Pindar [Eski Yunan şairi], Zeus'un onun [dişil] babası
olduğunu söyler; ayrıca onun Erdem'in (Virtue) annesi olduğunu hayal ederlerdi. Bu her iki
masal da, Zaman'ın geçişinde tüm Hakikatin Elçiler tarafından açığa çıkarılacağını belirtir. Onu
sembolize/tasvir etme şekilleri de bir o kadar derin ve zariftir. Philostratus [Eski Yunan sofist
ve yazarı], Gerçeği, beyazlığı kar gibi olan bir elbise giymiş genç bir Bakire olarak tasvir eder.
Hippocrates [tıbbın babası olarak bilinen antik Yunan hekimi], bir mektubunda onun
portresini de verir. "Kendine uygun boyda, mütevazı giyimli, bin bir çekici cazibesi olan,
özellikle yıldızların ışıltısına benzeyen göz parlaklığına sahip güzel bir kadın hayal et; o zaman
bu tanrısallığın/tanrıçanın doğru bir tasvirine sahip olacaksın." der.Lactantius [erken Hristiyan
yazar ve retorikçi], Democritus’un [Antik Yunan filozofu, genellikle atom teorisinin öncüsü] bir
80
sözünü bize bırakmıştır: "Hakikat/Gerçek bir kuyunun dibinde gizlidir; onu keşfetmek o kadar
zordur". Ancak Kutsal Ruh, olduğu gibi, Hakikatin büyük Kaynağı/Pınarı ise ve Democritus
bunu biliyorsa, ki muhtemelen inisiye edilmişti, bu söz daha derin ve daha güzel bir anlam
taşır: çünkü Hakikatin Elçisi bu Göksel/İlahi Kaynaktan (Celestial Fountain) ya da Kuyudan
çıkar. Hristiyanlık öncesi altıncı yüzyılda yaşayan Pers rahibi Giamasp [Zerdüşt rahibi ve
astrolog], Gezegenlerin büyük kavuşumları ve bunların ürettiği olaylarla ilgili
Hükümler/Yargılar içeren bir kitap yazdı. Ve belirli bir dönemde İsa ve Muhammed'in ortaya
çıkacağını ve Magi’nin [Zerdüşt rahib] dininin yok olacağını öngördü. Hyde de fel. Vet. Pers.,
385. Ve bu kehaneti bilmek, İsa'nın doğumunda Magi'nin Kudüs'e gelmesine neden oldu.
Buradan Giamasp'ın Naros'u bildiği ve muhtemelen Vahiylerin (Apocalypse)kehanetlerini de
okuduğu anlaşılmaktadır.
48. Ama rahipler Vahiy'i gizlemiş olsalar da, onun muazzam ifşaatlarının çoğunu zayıf bir
şekilde tasvir eden mitler için ona başvurdular. Apollo'nun [Yunan mitolojisinde ışık ve müzik
tanrısı] Yunan mitosunu icat edenler, (ki daha önce de belirttiğim gibi, Apollo Mesih'in bir
kişileştirmesidir), kendileri inisiye edilmiş rahipler değilse, bu Vahiy'i önlerinde bulundurmuş
olmalılar. Bir özellik gözden kaçmaz. Kızıl Ejderha’yı36 (Red Dragon) kastediyorum. Helios
[Yunan güneş tanrısı] (El. Tanrı kelimesinden), ya da Phoibos-Apollo (yaşam ışığı, "dünyanın
ışığı"), altın kanatlı kâseden (Kutsal Ruh) doğar. O, güneş tanrısıdır, Işık-doğumlu (Light-born),
λυκηγενης, [lukēgenes] çünkü o, güneş döngüsünde doğar. O, İsa gibi, Tænaron [veya
Tainaron, Antik Yunan mitolojisinde ve coğrafyasında önemli bir yer tutar. Modern adıyla
Matapan Burnu olarak bilinen bu yer, Mora Yarımadası'nın güney ucunda, Yunanistan'da yer
almaktadır. Mitolojiye göre, Tænaron, Hades'e (Yeraltı Dünyası) giden bir giriş olarak kabul
edilmiştir. Orpheus'un Eurydice'yi geri getirmek için Hades'e girdiği yer olarak bilinir. Bu
bölgede Poseidon'a adanmış bir tapınak bulunurdu. Poseidon, denizlerin tanrısı olduğu için,
Tænaron da denizcilik ve denizciler için kutsal bir yerdi.] ve diğer yerlerde uzun yünlü koyun
sürüleri olan ilahi bir çobandır. Başı ışınlarla çevrilidir. Nymph [Yunan mitolojisinde doğa
ruhu] ile Neæra yani Yenilik/Yenilenme adında çocukları olur, bu açıkça Naros'a bir
göndermedir. Tanrıların şöleninde lirini çalar, çünkü gerçek, göğün/cennetin müziğidir.
Doğduğu anda yayını (dil) çağırır ve Zeus'un (Tanrı) iradesini insanlara bildireceğini söyler.
Asteria (havada yüzen dünya) adında yüzen bir yıldız adasında doğar. Annesi, onu
doğurmadan önce Python (Kızıl Ejderha) tarafından saldırıya uğrar. Ona saf/kusursuz/lekesiz
36 Bu, Tanrı'ya karşı savaş açan ve cehenneme zincirlenen Titan Porphyrion'dur (Kızıl).
81
denir, (αγνος, Agnus Dei [Tanrı'nın kuzusu], Hint mitolojisinde Agni [ateş tanrısı]); ilkel
mitosta tüm cinsel/şehvetli aşktan muaftır. Pan (Her Şey, the All) tarafından kehanet/sezi
öğretilir. İlk insanlara (Hyperboreans), yasalar vermek için cennetten iner. Şifa/iyileştirme
gücünden dolayı Pæan olarak adlandırılır. Ölüleri diriltir, vb. Aynı pasajda, tüm antik mitolojiyi
dolduran ve aslında onun üzerine inşa edildiği Devler Savaşları (Wars of the Giants),
Meleklerin İsyanı (rebellion of the Angels) efsanelerinin izleri de bulunabilir. Doğrusu, bu
konuyu antik çağların bilgeleri modernlerden daha iyi biliyorlardı; ayrıca bir Şeytan'ın (Devil)
varlığına inanacak kadar Tanrı'dan habersiz değillerdi. Onlara göre, metinlerin gerçek yorumu,
Gökte/Cennette böyle bir iğrenç varlığın varlığına inanmayı gerektirmiyordu. Ve doğru karar
verdiler. Tanrı'nın cennet bölgelerinde ne bir Ejderha (Dragon), ne bir Savaş, ne bir
Ayartıcı/Baştan çıkarıcı (Tempter), ne de bir Kötü Varlık (Evil Being) yoktur; böyle aşırılıklar, o
ilahi bölgenin mutluluğu, barışı ve güzelliği ile tutarsızdır. Ancak Cennette, yaratılmış canlı
özlerin bulunduğu her yerde olduğu gibi, daha önce de belirttiğim gibi, irade özgürdür; ve
iradenin özgür olduğu yerde hata yapma olasılığı her zaman vardır. Göksel melek ruhları
hatadan muaf değiller ve asla olmadılar. Yalnızca Tanrı Yanılmaz (Infallible) ve Bozulmazdır
(Incorruptible), ve bu nitelikler onun yapısının bir parçasıdır. Bu nitelikler başka varlıklara
verilemez; onlar Yaratılmamışa (Uncreated), yani Tanrı'ya aittir; ve yaratılmış, sonlu varlıklar
ne kadar yüksek bir yaşam sırasına yerleştirilirse yerleştirilsin, bu niteliklere sahip olamazlar.
Bu yüzden, en saf ruhlar bile cennetten, kendi düşüncelerinin ayartısı altında, daha düşük bir
aleme düşmeye maruz kalırlar. Bu olduğunda, mecazi olarak cennette savaş olduğu söylenir;
alçaldıklarında/daha düşük bir seviyeye düştüklerinde, yeryüzüne atıldıkları söylenir;
Tanrı'nın huzurunda durmaya layık olmadıklarında, artık Melek (Angel) değil, Ejderha olurlar.
Bu ruhların düşüşünün çağlar önce gerçekleştiği kesindir; Elçi'ye vahyedilen metinde şu da
vardı: cennette olanların, Kutsal Olan (Holy One) gerçeği yaymak için ortaya çıktığında,
yeryüzünde de beklenmesi gerektiği. Bu gerçekten de her zaman böyle olmuştur. Bu onun
tek ve gerçek anlamıdır. Muazzam bir güce sahip bir Şeytan ya da Kötü Varlık gibi kaba bir
kavram gerçekten de onun üzerine kurulmuştur ve ayaktakımını korkuyla köleleştirmek için
rahipler tarafından hala dikkatli bir şekilde teşvik edilmektedir; ancak böyle bir Varlığın varlığı,
imkansız olmasa da, Tanrı'nın doğası, iyiliği ve babacan karakteri ile tamamen tutarsızdır.
Tanrı'nın beşinci elçisi Zerdüşt’ün (Zaratusht) Arap takipçisi olan Şehristânî (Sharistani),
masalın anlamını çok iyi açıklar: İlk Bilgeler (Sages), İki İlkenin (Two Principles) eşzamanlı
olmadığını, Tanrı'nın Işığının Ebedî (Eternal) olduğunu, Karanlığın (Darkness) ise zaman
içinde üretildiğini düşündüler; ve kötülüğün kaynağını şu şekilde açıklarlar: Işık yalnızca ışık
82
üretebilir ve asla kötülüğün kaynağı olamaz; o halde kötülük nasıl üretildi, çünkü Işık ile eşit
veya benzer hiçbir şey yoktu? Işık, diyorlar, hepsi ruhsal/manevi, parlak ve güçlü birkaç Varlık
üretti. Ancak büyük biri, adı Ehrimen (Ahrimân) olan, Işık'a aykırı kötü düşünceye (evil
thought) sahipti. Şüpheye düştü ve bu şüphe ile karardı. Buradan, tüm kötülükler,
anlaşmazlıklar, fesatve Işık'a karşıt olan her şey ortaya çıktı. Bu ikisi sürekli birbirleriyle savaşır,
—yani, iyi ve kötü sürekli olarak karşıttır; bu, Tanrı'nın insanlığı her tür günahın işlemesine
ayartması için gönderdiği, direnip direnemeyeceklerini görebilmesi için kuyruğu, boynuzları
ve faltaşı gibi gözleri olan Avrupa’nın Şeytan (Satan) kavramından çok farklı bir fikir. Bütün
mesele aslında mecazidir; daha önce de belirttiğim gibi Baştan Çıkarıcı/Ayartıcı (Tempter)
yoktur; Tanrı da kimseyi ayartıya yöneltmez. Bunu söyleyenler onu tüm kötülüklerin Ebeveyni
yaparlar; doğunun şu güzel özrü üzerinde düşünseler iyi olur: Marok aceleyle/düşüncesizce
tüm kötülüklerin Tanrı'dan geldiğini söyledi; ama konuşmasının kötülüğü/günahı
üzerinde düşündüğünde, kendine sessizlik telkin etti ve yedi yıl boyunca dudaklarını
açmadı.
49. Naros, Elçi, ve bu Vahiy’in (Apocalypse), tüm ilkel rahipler tarafından bilindiği, her ne
kadar halktan en kıskanç gözlerle korunsalar da, madalyonların, heykellerin veya geçmişin
antikalarının en ufak bir incelemesi, burada bildirdiğim gerçeklerle eğitilmiş bir zihne sahip
herkesi tatmin edecektir. Persepolis [Antik Pers İmparatorluğu'nun başkenti] ve Nemrut
[Nemrut Dağı, Türkiye'de tarihi bir mekan] gibi yerlerdeki muazzam sembolik heykellerin
bazıları şu anda Britanya Müzesi'nde olup, yalnızca Vahiy'in yüce figürleri tarafından ilham
alınmış ve yapılmıştır. En eski rahipler arasında kutsal bilgi konusunda önde gelen
Brahmanlar, Naros'u altı-başlı (yüzyıllar) bir adam formunda sembolize etmişlerdir; bir tavus
kuşuna binen ve yıldızlı gökkubbenin sembolü olan bu figür, Cartikeya [Hindu savaş tanrısı]
ve bazen de Skanda olarak adlandırılmıştır. Onun elbisesi, astronomik bir sırrı belirtmek için
zengin bir şekilde pullarla/yıldızlarla süslenmişti. Altı ışınlı yıldız, haç, altı noktalı taç,
çember/daire, yüzük, çiçek çelengi veya tesbih, sık rastlanan sembollerdir; ve bunlardan
herhangi biri bulunduğunda, Naros'un kesin bir işareti olarak kabul edilebilir. Naros,
Hindistan'da hâlâ Mayıs gününde (Hooli bayramı); Maïa'nın —Cennetin Bakiresi anlamında—
günü, veya םימ , Mayim [su] anlamında Yüksekten akan Sular günü olarak anılır ve buna
Naurutz festivali denir; günümüzün en bilgili Brahmanları bile, bu bayramın
onurlandırılmasının amacını bilmezler ya da bildiklerini itiraf etmezler. İrân'daki Neuruz
kutlamalarında, en eski patriarklardan biri olan Djemşed [Cemşit: İran mitolojisinde efsanevi
83
kral] tarafından başlatılmış bir tatil olup, yılın başında gerçekleşir ve birbirlerine yumurta
hediye ederler. Barbary [Berberi, Kuzey Afrika'nın tarihi bir bölgesi] bölgesinde Yahudi yas
tutanlar, cenazelerde yumurta yerler; böylece ölülerin dirilişine olan inançlarını sembolize
ederler; ve Paskalya [Hristiyan bayramı] günü Doğulu Hristiyanlar, birbirlerine resim ve
yaldızla süslenmiş yumurtalar hediye ederler. Narva [Estonya'da bir şehir] Rusları, mezarların
arasında yapılan cenaze ziyafetlerinde boyalı yumurtalar yerler. Tüm bu yumurtalar, yeni
yaratılışı ve yeni düzeni simgeler; ve özellikle Naronik Döngüde meydana gelen yenilenmiş
doğumu temsil eder. Budist rahipleri olan Druidler, aynı olayı anmak için boyunlarına altın
kaplamalı yumurta şeklinde mücevher takarlardı. Joachim ve Boaz sütunlarının başlıklarının
etrafında 100 nar vardı (1. Krallar vii. 20 ve 2. Tarihler iii. 16, 17). Bu meyve iki nedenle
seçilmiştir: birincisi, yoni'nin [Hindu ve Budist ikonografisinde dişi enerji ve bereket sembolü]
ortak bir sembolü olarak; ikincisi, meyvenin üst kısmındaki altı yapraklı veya ışınlı yıldız
benzeri çiçeği nedeniyle: böylece, eski temsillerde Su Zambağı/Nilüfer (Water Lily) her zaman
Tanrı'nın Ruhu'nun veya sulardan çıkan Mesih'in [Messiah] bir sembolü olduğu gibi, nar da
Naros'un veya mistik altı’nın bir sembolüdür. Yüz nar dolayısıyla 600'ü veya Magnus Annus'u
[Latince büyük yıl, belirli bir döngü] temsil eder. Meksika ve Mısır antik eserleri, bu
sembollerle doludur: ve aslında, Tanrı tarafından kurulan bu Tek, Evrensel ve İlkel İnanç'ın
(One, Universal and Primeval Faith) yanılmaz işaretleri tüm dünyada bulunur; bu Vahiy'de
ortaya konmuştur; ardışık Elçiler tarafından mucizevi bir şekilde korunmuş ve yenilenmiştir;
ve ayrım gözetmeksizin tüm insanlık için babacan bir özenle, bu sayfalarla nihayet halka
duyurulmuştur.
50. Bu harika gizemler, ilkel teolojide evrensel olarak semboller altında gizlenmişti: biz,
bilenler olarak, şu anda Geçmiş'in neredeyse tüm kutsal kalıntılarında bunları okuyabiliriz. Bu
sembolik dil, rahipler arasında evrensel bir iletişim yolu olarak ve onları birbirlerine tanıtmak
için tasarlandı; tıpkı en uzak bölgelerdeki sünnet işareti gibi. Öyle ki, İskit’in en uzak
ovalarından gelen bir rahip, Atlantis, Afrika veya İngiltere'ye gelirse, kutsal sembollerin
oyulmuş veya boyanmış olduğu bir tapınağa girerek, orada bulduğu herhangi bir kardeşlik
üyesinden, sadece sahip olduğu bilgiyi açıklayarak ev ve misafirperverlik temin edebilirdi.
Kutsal Döngü bilgisine sahip olan rahipler, altı yüz yıl geçtikçe, her zaman yeni bir Mesih'in
ortaya çıkmasını beklerlerdi. Bu Mesih, gelecek altı yüz yılın Yıldızı, Anka Kuşu (Phoenix),
84
Homai veya Fong-Whang37 [Çin mitolojisinde efsanevi kuş] olacaktı; ve dünyanın yüzeyinde
hem ahlaki hem de fiziksel olarak en önemli değişiklikleri başlatacaktı. Bu nedenle, Cyrus
[Pers İmparatoru II. Kyros] ile ilgili birçok Doğu ve Yahudi kehaneti vardır ki bazı Hristiyan
yazarlar bunu bilgisizce, Hristiyan olmayan birçok kişi ise yanlış bir şekilde İsa'ya uygular; bu
nedenle Amosis'in [Musa] kendisinin açık vaadi: Onlara senin gibi bir Peygamber
çıkaracağım, ve sözlerimi onun ağzına koyacağım, ve o, ona emredeceğim her şeyi onlara
konuşacak. —Tesniye xviii. 81; Dolayısıyla, o aşağılık dalkavuk tarafından sıradan bir insana,
Marcellus'a uygulanan Virgil'in dikkat çekici dizeleri; aynı şekilde, İsa'nın kendisinden sonra
birini göndereceğine dair net garantisi, ki bu Muhammed'de yani Övülmüş/Şanlı/Ünlü (the
Renowned) —daha sonraki yazarların Faraklit’e (Paraclete) [Teselli edici] dönüştürdükleri
Periclyte— yerine getirilmiştir. İlahiyatçılar bunun ateşten dillerle (Elçilerin İşleri ii.) yerine
getirildiğini iddia ederler; ama bu tamamen saçmadır, çünkü İsa açıkça bir insandan
bahsetmiştir. Ancak bu sembollerin evrenselliği, sırrı tehlikeye attı; Naros ve Elçisi hakkında
bazı belirsiz bilgilerin sızması kaçınılmaz oldu. Her gün tapınaklarda ve sunaklarda, bilge ve
dindarların derin saygı gösterdiği belirli tipleri görenler; kendileri inisiye olamamış olanlar,
ancak aktif beyinleri ve meraklı zihinleri olanlar ve Bilinmeyen'in peşinde olanlar, bunun en
azından kendilerinden gizlenmek istendiğini bilerek, karanlıklarında onları yönlendirecek
37 Bu Fohi'nin göksel kartalıydı: Araplar arasında Ebabil de aynı mistik anlama sahipti. Eski İrlandalılar tarafından
Om'a, Kutsal Ruh'a Chri-Om-Ruach, Güneş Tanrısı’nın Ruhu olarak tapılırdı; ve O’na [dişil] dikilen tapınaklarda,
Enkarne olan on iki tanrı tarafından çevrelenirdi. O'nun [dişil] sureti saf altındandı, onlarınki ise gümüştendi.
Ham. Om. םה , Isı, Ateş, Siyah; Latince, Amo. Japon Yüce Tanrısı, Camî, Shanscr, Cama, aşk tanrısı olarak
adlandırılır. Cham, Chemmis, Chammia, Diana'nın bir adı, hepsi bu köklerden gelir. םא Am, anne; Am, diyor
Festus, proeposito loquolaris significat circum. Eskiler circum urbem ve benzerleri için am urbem derlerdi.
Mamma, Amo, seviyorum, Aum ve Om, Tanrı, Om-n-Is, Herşey'dir. Amir, רימא bir dal/kol/branş/şube:
dolayısıyla Arapça, Emir veya her şeyin Rabbinden bir dal. Om kelimesi, sanki bu çeşitli kelimelerin o
kelimenin işaret ettiği gücün tezahürleri olduğunu göstermek istercesine, yedi üstün dünyayı temsil eden
kelimelerin telaffuzunda daima ön ek olarak kullanılır. Eski bir Purana'da şunu okuruz: Vedalarda emredilen
tüm ayinler, ateşe sunulan kurbanlar ve diğer tüm ciddi arınmalar geçip gidecektir: ama asla geçip gitmeyecek
olan OM kelimesidir, çünkü o her şeyin Rabbinin sembolüdür. Bu Hindu kelimesi, İlahi Ses anlamına gelen
ünlü Yunanca isim Ομφη'de bulunacaktır; Tanrı tarafından danışan kişiye verilen bir cevap. Φη ya da φι,
Φαω'nın köküdür, konuşurum ve parıldarım. İbranice'de phe הפ ya da phi, יפ düz bir isimdir ve bir
boşluk/açılış, ağız gibi, bir kapasite ölçüsü anlamına gelir. Böylece gerçek anlamı ağız ya da Om'un açılması
olacaktır. Bu, Yunanca'daki İlahi Ses'ten çok uzak değildir. Hesychius ve Suidas ομφkelimesini kutsal ses, ilahi
ses olarak yorumlarlar: ve buradan ὀμφαλος, Delphi'ye verilen bir isim olan bir navel gelir. Ancak Delphi,
Yoni ile aynı anlama gelir. ὀμφαλος ya da phallus, Om'un üretici gücü anlamına gelir. Bacchus'a Om-Esta ve
Om-Adios ya da Om'un kutsal oğlu denirdi. Om aynı zamanda bir daire ya da döngü anlamına gelir; dolayısıyla
am-bire, ambages, circum. İrlandaca'da Iom, Uim, Aim, bir döngü, bir dönem, dünyanın küresidir. Arapça Aem
yıl demektir.
85
birkaç ışık huzmesi toplamayı başaramazlardı. Bu nedenle, Yüce Tanrı'nın (Supreme God)
yeryüzünü ve insanların işlerini düzenli bir şekilde yönetmede yardımlarından yararlandığı
Cinler (Genii)ve Şeytanlar (Daimones)kavramı ortaya çıktı; ve zaman zaman insanlık arasına,
eğitim ve koruma amaçlı gönderildiler. Bu nedenle, tanrıların insanlarla konuştuğu birçok
efsane vardır; bu nedenle eski teogonilerde [Tanrıların kökeni ve soyunu anlatan mitler]
yeryüzünün gökyüzü ile evliliği hakkında gizemli ipuçları bulunur. Ancak kesin döngüleri
bilmediklerinden ve rahipler de onların hayal üzerine kurulu rüyalarını dağıtmak yerine teşvik
ettiklerinden; güç, bilgelik, kuvvet ya da mükemmellik bakımından diğer insanlardan daha
üstün birini gördüklerinde, onun bu türden bir Cin/Deha (Genius) olduğunu ve cennetten
geldiğini düşündüler ve öldükten sonra ona ilahi onurlar verdiler. Böylece göksel hiyerarşi
yavaş yavaş ölü fatihlerin ve kahramanların adlarıyla dolmaya başladı; bu yiğitlere körü
körüne tapan kalabalıklar onlarıkutsanmış Daimon'lar sanıyorlardı; ve yaşamları masallara ve
yalanlara bağlı olan Şairler ve Rahipler sırasıyla devreye girip tüm teoloji sistemlerini bozana
kadar, eylemlerini en fantastik ve romantik efsaneler altında simgeleştirdiler. Ancak tüm
spekülasyonları sonunda hayal kırıklığıyla sonuçlandı; ne kadar araştırırlarsa araştırsınlar,
hiçbir şey keşfedemediler; Naros'un sırrı hâlâ bir sırdı; İsis'in peçesi gibi akıl almazdı. Bunu
izleyen Vahiy (Apocalypse), bunu dünyaya ilk kez en açık, ikna edici ve kesin bir şekilde
gösterir.
86
I. KİTABA NOTLAR.
ON kelimesi
On, Eon, Aun, ןוע Güneş. Kıptî On. ןולא Al-On meşe ağacı —Güneş tanrısı. ןע On koyun
demektir: Al Quzwini [Kazvini: ortaçağ Arap yazarı] bunun yıldız Agnûm olduğunu söyler.
Heliopolis On Şehri idi. Bu nedenle Güneş olarak tapılan Ham, Am-On adını aldı ve BaalHammon olarak adlandırıldı. El bazen eklenirdi ve El-On olurdu; diğer halklar daha ileri gidip
Ab-El-Eon ekledi, bu da Pater Summus Sol [Latince: Yüce Güneş Baba] demektir. Vossius [17.
yüzyıl Hollandalı bilgin] bunun Apollon'un orijinali olduğunu düşünür. Bazen Ab-Ad-On
olarak da adlandırılırdı. Ani ינא bir gemidir ve Güneş gökyüzünün Gemisiydi. Am On, ןומא
aynı zamanda bir Zanaatkar, Dünyanın Ustası (Artifex Mundi) anlamına gelir. Ammis, nehir,
buradan türetilmiştir. Labitur et labetur in omne volubilis aevum [Latince: Akıp gider ve
sonsuzluğa kadar akacaktır]. Heliopolis sakinleri, Gennæus adlı tanrıya, bir Aslan şeklinde
taparlardı —bir güneş aslanı. Bu Tanrı Janus [Roma mitolojisinde başlangıç ve geçiş tanrısı] ile
aynı mıydı? Strabon [Yunan coğrafyacı] Jüpiter tapınağını Ammon, Ιερον Ομανου olarak
adlandırır: ancak bu Ham םד ve Om ve Aun değil midir? Pythagoras gerçek gök cisimlerinin
sürekli hareketle Güneş etrafında döndüğünü On rahibi Oenuphis’den öğrenmiştir. Ama
On'un üretici ilke anlamına gelmesi nasıl olur? Bu, Yoni’nin [Hinduizmin dişil yaratıcı ilkesinin
sembolü] bir parçasıdır: bu Ω-ον, yumurta, Sıradan Yumurta. Bu, varlık anlamına gelen
Yunanca zamir ὁς'un nötr halidir, ki bu her zaman yok olma ve dolayısıyla yeniden doğma
fikrini beraberinde taşır, yani Üretici İlke (Generative Principle): ve I-ον, I'nın On'u ve I, Jod,
on sayısıdır, mükemmel sayı, On [10] Küre’nin veya varlık düzenlerinin sayısıdır. Kal On, ya da
Platoncuların Güzel dedikleri, Hindu Kutsal Ruhu Cali [Hindu ölüm tanrıçası] ve On, bir araya
gelerek İlahi olan her şeyi oluşturur. Katmanlarının gezegen kürelerine benzerliği ve çağların
sonsuz yenilenmesinin bir sembolü olarak, αἰωνων, Yüzyılların/Çağların Babası'nın
kutsallığına atıfla, On-I-On soğan (onion) olarak adlandırıldı. Boethius, Porphyry hakkında
şunları söylüyor: Cennet, başlangıcı olmayan en kadim Ophion'a atfedilir. Ancak bu Ophion,
Orfik Ejderha ile aynıdır ve ὀφ-ιον, Yılan ve Yoni, ya da Sekine/Sandık (Shekinah) içindeki
On'un kendisidir, yaratıcı olduğu zaman. Bu, Vahiy için mistik bir isimdi. Elion birçok Yunanca
olduğu düşünülen kelimenin yapısına girer, Pygmalion [Heykeline aşık olan bir heykeltıraş]
gibi, ki bu ןוי ל מע גופ En Yüce Tanrı’dan kalan’dır (rest from the Most High God). Pygmalion,
Prometheus gibi, bir heykeltıraştı ve Venüs (Kutsal Ruh) heykellerinden birini, Minerva'nın
87
Prometheus'unkilere ilahi ateşle can verdiği gibi canlandırdı. Bu kökün bir diğer akrabası da
Iin [iyn] ןיי , Şarap’dır; Yunanca, οινος; Latince, Vinum; İtalyanca ve İspanyolca, Vino;
Fransızca, Vin; Keltçe, Gwin; Kimbriçe, Vien; Gotik, Vein; Eski Almanca, Uain; Danca, Vien;
Felemenkçe, Wün; Saksonca, Fin; ve İngilizce, Wine ve Vine [şarap ve asma]. Ancak bu şarap,
הנוי Yonah, Güvercin, Kutsal Ruh ile mistik bir ilişkiye sahiptir, Parkhurst’un [İngilizce-İbranice
sözlük yazarı] dediği gibi, bu kelime pasif anlamda kullanılırken Yaratıcı Rab aktif güçtür. Bu
yüzden şarap ve Kutsal Ruh gerçekte ilkel dilde tek bir kelime veya köktür; bundan dolayı
Hakikat/Gerçek, onun [dişil kutsal ruh] özü,manevi/spiritual olarak şarap olarak adlandırılır ve
bazen de kan,çünkü şarap üzümün kanıdır; ve bu nedenle Eski Ahit ve Yeni Ahit'te şarab dikkat
çekici bir rol oynar. Bu iki ilginç eşanlamlının dikkatli bir şekilde incelenmesi okuyucuyu
teolojideki birçok zorluktan kurtaracaktır. Kenan'da da başka bir ortak kelime buluruz, ןענכ
eskiden Cnaan olarak telaffuz edilirdi. Sanconiatho [Fenike tarihçisi] Isiris'in Cna'nın kardeşi
olduğunu söyler. Bu nedenle Canaan Güneş'e tapan anlamına gelir. Kin ןיכ Doğa’dır,her şeyin
Anası ve Dişi Yöneticisi’dir. Bu nedenle Etrüsklerin Kann'ı veya Diana'sı ve Cennetin Kraliçesi
onuruna Kiûn, ןויכ veya halka şeklindeki haç kekleri. Bu nedenle Kann, ya da Etrüsklerin
Diana'sı, ve Kiûn, ןויכ , ya da yuvarlak haç kekleri, Cennetin Kraliçesi onuruna. Juno, Kiun
olarak adlandırıldı. Apollo Cunnius da aynı fikri anlatır; bu nedenle κυνειν προσκυνειν,
προσκυνησις, tapınma. Diodorus Siculus [Yunan tarihçi] Mısır'ın Güneş Tanrısını Kan olarak
adlandırır; ve Albay Tod [Britanyalı tarihçi] Lotus'un Mısır Tanrısı Kan ve Hindu tanrıçası Kaniya
ya da Venüs için olduğu kadar Crishna ya da Apollo için de aynı derecede kutsal olduğunu
belirtmiştir. Kenanlılar Herm’e, םרה , Projektor [bir projeyi veya girişimi planlayan ve kuran
kişi] tapınaklar inşa ettiler. Profesör Wilson, Guna Pandya ile sona eren bir Pandean krallar
hanedanlığından bahseder. Bu, Yunanistan'ın Pand-ion'u ve Apollo Cunnius ile aynıdır. Bu
Yunanistan'ın Pand-ion’u [Yunan mitolojisinde Atina'nın efsanevi kralı] ve Apollo Cunnius ya
da Γυνη ile aynıdır. İbranice'de ןג] gan/cen] Bahçedir ve mecazi olarak Kadın anlamındadır.
Bu nedenle Cennet, Haz Bahçesi. Yunanca yatak anlamına gelen ε%υνη sözcüğü ve İngilizce
bal (honey) sözcüğü bu sözcüğün biçimleridir: aynı zamanda çapa (anchor) anlamına gelir ve
Üçlü Birlik'in ⩛ [⚓]şeklinde mistik kutsal sembolüdür. Ken, ןהכ ya da Cohen, Rahip demektir;
bu nedenle Khan ve Kral, güç ve bilgelik kişileştirmeleridir. Eskiden Rahip genellikle Prens idi.
Rex Anius, rex idem hominum, Phoebique sacerdos [İnsanların kralı Kral Anius ve rahip
Phoebus.]. —Æneis iii., 80. Bu kelimeyi [Ken] Athoth ile birleşik olarak Can-Athoth, Can-Osiris,
Can-Ophis olarak buluyoruz. Mısır Herkülü Con olarak adlandırıldı. Tekvin, Tanrı'yı Konah, הנק
olarak adlandırır (Yaratılış xiv., 19). Urchan ve Orchan, Ateş Tanrısı'nın isimleriydi. Cuno-
88
Belinus, Britanya'nın Apollon'u, hem erkek hem de dişiydi. Chan, Chon, ןהכ bir rahip; ve
kraliyet karakteri ile rahiplik karakterinin birleşiminden, Tatarca, Khan; Almanca, Koning;
İngilizce, King. Kraliçe (Queen); Sanskritçe'de Chandra; İrlandaca'da Cann, Ay; Yunanca,
μηχανη; Latince, machina, machina mundi [dünya makinesi], Lucr., v. 97. Chn ve Aph,
Cneph'te bulunur, Plutarkhos bunun başlangıcı ve sonu olmayan Mutlak-İyilik (All-Good)
anlamına geldiğini söyler. Bu, İrlandaca Cnaimh veya Cnaiv, Büyük Kanatlı Olan demektir.
Fenikeliler aynı fikre sahipti. Sanconiathon [Fenike tarihçisi] "Zus hu Asphira, acranitha meni
arits chuia” der;Jupiter hayali bir küredir: ondan bir Yılan çıkar, “Asphira hu chial d’Alha, dilh
la strura ula shulma.” Küre, ilahi doğanın başlangıcı ve sonu olmadığını gösterir. Son olarak,
bu kökün Yuneh, Yoneh, Juneh, Jonah, הנוי Güvercin ile ilişkisi vardır. Sanskritçe'de Yoni.
Vocula hoec Indica valet: natura muliebris, Brachmanni fingunt το Yoni interdiluvium
formam columbae induisse. [Bu Hintçe kelime kadınların doğasını ifade eder, Brahmanlar
Yoni'nin tufan sırasında bir güvercin şeklini aldığını hayal ederler.] Abiyonah הנויבא kelimesi
Eski Ahit'te yalnızca bir kez (Vaiz xii. 5) geçen ve arzu olarak çevrilen kelime, aslında Yoni'nin
babası anlamına gelir. Kayıt altına alınmış en eski dillerden biri olan Maya dilinde, yecunah
sevgi/aşk anlamına gelir.
ASA kelimesi
Asa, אסא Hekim/Doktor. Ees ve Is her zaman Işık ve Ateş ile ilişkilendirilmiştir. Farsça, Azur,
ateş; Aziz, şimşek, ki bu Isis [Mısır tanrıçası] ile aynıdır. Ceres [Romalı bereket tanrıçası] Azazia
olarak adlandırılırdı ve İyonlar tarafından Az-E-sia: bu Hesus, Zesus ve Jesus [İsa] oldu. Jezabel,
Aza-Bel'den türetilmiştir, çünkü tüm Sidonlu isimleri kutsal terimlerin bileşimleridir. El-Ees,
Elysium [Yunan mitolojisinde cennet] oldu. As-El, Etrüsk Sol [Güneş] oldu. Ash שא ateştir;
Εστια Vesta; Latince, asso,kızartmak; İngilizce, ashes [kül]; α% λς deniz; Eesel, Mithras [Pers
tanrısı] unvanı. Asæ, İskandinav tanrıları için bir unvandı. As Soors, Hint tanrılarıdır. Arapça Az
ve Azar üstünlük ve güç anlamına gelir. Azaz, Suriye Trimurti tanrılarından biriydi. Eeswar, bir
Hindu tanrısıdır. Ais, Eis, Oia, Ease, döngü/çember: buradan Eas, Easc, Ay (İrlandaca), Ais-beis,
Ois-beis, bir epicycle [göksel küre], Aision, taç, açıkça Babil kökenlidir. Keldani קיצ hizak,
halka/döngü/yüzük. Mısır, Oeish, dönem, zamanın bir turu, bu yüzden Isis, döngüsel ay. Mısır,
Ioch, ay; Süryani, Asan, taç; bu nedenle Pers Magi, Ostanes, olarak adlandırıldı, yani döngüler
konusunda bilgili olanlar/doktorlar (Suidas). Ish שי ve Isish שישי , çok eski veya antik, bu
yüzden Isis, ve Ice, veya saf ve katı haldeki su. Ishing, Çinli Husheng, Isho, עשי kurtuluş, ve
Kurtarıcı: ayrıca Kurtuluş Kadehi. Ama bu kelime Çin'e nasıl geldi? Bu, ilkel bir köktür. Bu kökle
89
de bağlantılı An-ait; An-ais, Ateş Çeşmesi anlamına gelir. Bu Esta ve Vesta; bakireler kendilerini
Hestia'ya adamıştı, Latince Æstas, Æstus, Aestuo: bu yüzden Galyalı Mars, Esus, Æsus, Hesus,
Hesar ve Cæsar. Zaz, Zazil, Maya [antik Meksika uygarlığı], ışık ve şimşek. Niebuhr, çok eski
bazı Latin sikkelerinden ases olarak bahseder, üzerinde yazı olmadan, bir yüzünde Frig [antik
Anadolu halkı] şapkası takan genç bir adamın başı ve diğer yüzünde altı kollu/parmaklıklı bir
tekerlek vardır. Bu, 600'lü döngünün dönüşünü ve şapka ya da mitre, kutsal olduğunu belirtir.
Etrüsk dilinde, Æsar, Tanrı ve Güneş anlamına geliyordu. Bacchus [Yunan şarap tanrısı] ΙΗΣ
olarak adlandırıldı. Gotik [antik Germen dili] dilinde, As, Aes, Æsus, Odin'in [İskandinav tanrısı]
adıdır. Izar רצי , iasar, o oluşturdu/o biçimlendirdi. Oz-Uz, son derece güçlü: ve Süryani Az-AzOs, ve Arapça Az-Eez, mükemmel, değerli. Arapça Az ve Azar her zaman mükemmellik ve
üstünlük anlamına gelir. Hintçede, Tanrı Eashoor, Esur, Iswur olarak adlandırılır; Sanskritçede,
Eswara; Arapça'da Usar, Her şeyi tutan/gören Tanrı (All-beholding God). Mısır'da Osiris'tir.
İrlandalı dilinde Mesih, Iosa ve Esa olarak adlandırılır; Arapçada ise, Issa. Yezeedilerin dilinde,
Yezdan Tanrı anlamına gelir. Bochart, Tanrı'nın Kartacalılar tarafından Al-On olarak
adlandırıldığını, ancak Etrüsklerin ona Æsar adını verdiğini söyler. Bu kelime Suriye ve Fenike
kökenlidir. Asar veya Asara, putperest Yahudiler tarafından tapılan tanrılardan biriydi; ve bu
putun adı חרשא Ashra'dan türetilmiştir, bu da koruluk/çevreleyen anlamına gelir. Bu nedenle
Rabbi Kimchi bize anlatıyor —her ahşap put barbarca Ashra olarak adlandırılırdı. Başka bir
yerde şöyle diyor, Et fuit Asaræ domus et locus et expositio ejus est, quod mulieres ibi
sedentes, solicite quærebant et expectabant Asaram [Ve burası Aşara'nın evi ve yeriydi ve
bunun açıklaması da orada oturan kadınların endişeyle Asara'yı arayıp beklemeleriydi.] —yani,
bir Kurtarıcıyı, bir Mesih'i beklediler. Eski Mısır'da Boğa için kullanılan kelime ⲀⲤⲒ Asi idi.
Koptik [antik Mısır dili] dilinde ⲂⲀϨⲤⲒ bashi, sığır/inek anlamına gelir ve ⳘⲀⲤⲒ [ⲘⲀⲤⲒ]
masi, boğa; ama m, sadece olağan ve eski bir ön-ektir. Bu boğa, Güneş'in ihtişamıdır. Aesar,
antik İrlandalı tanrılardan birinin adıydı; kelimenin gerçek anlamı “ateş yakmak”tır. İbranice
אזא aza, aydınlatmak anlamına gelir. אשא asha, Ateştir. Sanskritçede, Osch, veya Asch, Ateş
veya Isı'dır; ve Mısır kelimesi Osiris, Schelling tarafından iki kökten türetilmiş olduğu
düşünülmüştür שיא aish רםא asr, ya da Ateş Büyücüsü. Aesar, eski Etrüsk dilinde Tanrı
anlamına gelirdi. Hinduların Aeswarveya Iswara'sı ile benzerdir. Baghavad-Geeta'da okuruz;
Aeswar her ölümlü varlıkta ikamet eder ve doğaüstü güçleriyle, zaman çarkı üzerinde
yükselen her şeyi harekete geçirir. Ateş'in ilk İlke olduğu varsayıldığı gibi, kendine özgü bir
incelikle yok edici olduğu da varsayılmış ve Yaratıcı ile Yok Edici'nin özdeşleştirilmesi fikri
buradan doğmuştur. İlkel Ateş'in yiyip bitirmek için doymak bilmez bir iştaha sahip olduğu
90
varsayılırdı. Tyre'li Maximus, eski Perslerin ateşe yanıcı maddeler attıklarını ve "Yok et/Yut
Tanrım!" diye bağırdıklarını anlatır. İrlanda dilinde easam ya da asam, yapmak ya da
yaratmak anlamına gelir. Bu benzerlik ve göndermelerin evrenselliğini göstermek zor
olmayacaktır.
CAR kelimesi
Car, Cur, Chri, Cor, Sar, Sir, רהצ , הרח , רעש . Güneş; Zend [antik İran dili], Khoro; Hur, Ahuro;
Sankrit, Surya; Yunanca, Σειρος, Σειριος. Druidlerde, Crios Güneş'tir. רח Kar, beyaz ışığın
göründüğü bir delik. Kur רכ Kuzular. Koresh, שׁרכ Cyrus, Güneş; Yunanca Κυριος,
lord/efendi/rab. Efendi’nin meshedilmişi/yağlanmışı. —İşaya xlv., 1. Cor, kalp. Gael [İskoç Kelt
dili], coir, genitive choir, her tarafı kapalı bir alan. Gor bir dairedir. Proserpine [Roma
mitolojisinde yeraltı tanrıçası] özellikle Korè olarak adlandırılmıştır, yani Bakire-kız. Ceres,
Χρηστος, Yumuşak, Müjdeci, ve Χρηστης, Peygamber, bu kökün formlarıdır; bu sonradan
Χριστος, Meshedilmiş (Anointed) [görevlendirilmiş], İsa'ya verilen soyad olmuştur. Χρης,
iyi bir Cindir, burada fayda sağlayan biri. Chrishna, Hint Mesihidir. Hrsh שרח güneş ateşidir.
Vulcan [Roma mitolojisinde ateş ve demir tanrısı] ve Jüpiter de Chry-sa-Or olarak
adlandırılmıştır. Creas, Creasna, Cheres, Creeshna, Cur, Cores, ve Kuros, diyor Alwood, hepsi
Güneş'i ifade eder. Hıristiyanlar, haçlarının ve imgelerinin önünde mum yakma geleneklerini
ve alaylarında bunları taşımayı Ceres'ten veya Χρης'ten almışlardır. Ceres, Tædifera olarak
adlandırılmıştır. Quos cum Tædiferâ nunc habet ille Deâ.—Ov., Fast. iii. Ve, Et per Tædiferæ
mystica sacra Deæ. —Ov. Epist. ii., 42. Axio-Kersa, Ceres'in bir adı, aynı kökten gelir.
Pythagoras'ın Bilgelik Okulu Creston'da bulunuyordu. Eski Romalılar, Etrüskleri taklit ederek,
Concord [uyum tanrıçası] ve Sevgililer adına kutsal bir günde Charistia adında bir bayram
kutladılar ve bu bayramda eski yılı bitirip yeni yılı sevgi ve uyum içinde başlattılar. Benzer bir
bayram Kelt Druidleri arasında da vardı. Buradan Eu-Charist [Hıristiyanlıkta ekmek ve şarap
ayini] gelmiştir. İbranice'de, bayram qum, םוק , buradan da Communion [Kutsal Komünyon]
gelir. Fransızca, Chretien, bir Hristiyan; Crete [Girit], kutsal bir ada. Hindistan'da Lakshmi, Chri
olarak adlandırılır. Keren, ןרק , boynuz veya güç sembolü; Japoncada Phoenix [Anka kuşu],
Yunanca κερασ. Geronios, Nestor'a uygulanan bir unvan, Ammonian [Mısır tanrısı Amun ile
ilgili] bir unvandır ve soylu ve saygın bir kişiyi ifade eder. Mısır Turnasına (Crane) da aynı
nedenle büyük değer verilirdi, Işık Tanrısı Ab-Is, אש בא ya da Yunanlıların ifadesiyle İbis için
kutsal sayılırdı - adı da buradan gelir. Apollon Craneüs ve Carneüs olarak adlandırıldı, bu
Creneüs, Işık Efendisi'nden başka bir şey değildi ve onun festivali Carnea olarak adlandırıldı.
91
Frigya'da Cybele'nin rahibi Carnas olarak adlandırıldı. Cuaran, Curuinne, Cru-inne (İrlandaca),
bir döngü, küre, dünya; Keldani ןרכ ; Arapça, Krun, küre’dir. Soru (Quære) Quære -Eğer
Chronus bu kelimeden türemediyse: Satürn (Güneş'in bir adı) gibi, Druidlerin Satharn'ından
(döngü) mı geliyor?
ARGHA kelimesi
Bu Cildin ve takip edebilecek diğer ciltlerin okuru, Argha, Lotus, Shekinah, Theocracia,
Yuneh, vb. kelimelerin sembolik olduğunu dindar bir şekilde akılda tutmalıdır: bunlar şeyler
değil, bu terimler olmadan anlaşılması imkansız olan fikirlerdir. Bunu belirtmek zorunda
hissediyorum, çünkü Gerçek ve Saflık dışındaki şeylerden tam zıddını çıkaran kötü niyetli,
şehvet düşkünü ve suçlu ruhlarvardır. Tüm dillerin yetersizliği, onları kullananları, amaçlanan
fikre uygun olmayan ifadeleri benimsemeye zorlar. Böylece, bir Hindu Lotus kelimesini
kullandığında, yalnızca çiçeği kastetmez; fakat bin cennetin kokusu ve güzelliğinin bir araya
geldiği bazı Aşkın Varlığı (Transcendent Presence) kasteder: bu kelimeyi kısaltmak uğruna,
onun güzel ülkesindeki en güzel çiçekle kullanılır. Bu yüzden İbranice'de Shekinah sözcüğü
bir görkem parıltısı anlamına gelir; ve bununla Tanrı'nın yaratırken kuşatıldığı söylenir.
Ancak bu ilahi fikirler kötüler tarafından kaba ya da fiziksel bir anlama büründürülebilir;
okuyucularımı bundan korumak istiyorum. Tanrı bir insan değildir ve bir insan gibi de
davranmaz. Yine de O'ndan Erkek İlke olarak söz etmek zorundayız. Piskopos Warburton buna
atıfta bulunarak, buna magnum et pavendum mysterium, büyük ve korkutucu bir gizem der
ve öyledir. Bu nedenle hiç kimse ona saygısızlık etmeye ya da sözlerime tiksindiğim anlamlar
yüklemeye kalkışmasın. Göksel dünyalarda her şey saftır, en saf doğaya sahiptir; ve aksini
düşünen ya da öğreten, Güzelliğin ne olduğunu anlayamaz.
92
KİTAP II
Antik sanat ve bilimin ihtişam ve görkemi
1. Eskiler gibi en yüksek ve en saf kaynaklardan gelen üstün zekâya sahip insanların
yeryüzünde büyük işler başarması ve hemcinsleri üzerinde üstün bir etki yaratması doğaldır
ve her ikisini de başardıkları kesindir. Dünyanın dört bir yanına koloniler gönderdiler; ve bu
kolonilerin başına bilimlerini aktardıkları rahipler yerleştirdiler; Tibet, Benares veya
Roma'dakine benzer bir hiyerarşiye sahip Evrensel bir Kilise kurdular; bunun izleri şimdi bile
evrensel olarak keşfedilmektedir; öyle ki, neredeyse tüm mevcut inançların, Tanrı'nın bizzat
onların aracılığıyla kurduğu ve Elçileri aracılığıyla bugüne kadar koruduğu o saf ilkel
tektanrıcılığın dallarından ve değişikliklerinden başka bir şey olmadığı doğrulukla
söylenebilir. Egemenlikleri o kadar geniş bir alana yayılmıştı ki, 1804 yılında Fransız Enstitüsü
sadece Avrupa'da, eskiden bir bölümü Devâsa (Cyclopean) [düzensiz bloklardan yapılmış bir
tür antik duvar işçiliğini ifade eder] olan, yani Gnostik rahipler ya da Cyclopes [Tek gözlü
devler], yani Döngü'nün oğulları (sons of the Cycle) tarafından kurulmuş olan 127 kent
bulunduğunu saptamıştır: bunlar saf Tektanrıcı oldukları için tek gözlü1 olarak tasvir edilir ve
Vulcan'ın oğulları oldukları söylenirdi, çünkü Vulcan, daha önce de gösterildiği gibi, Ateş
Elçisi'nin bir adı ve sembolüydü. Modern becerilerin yetersiz kaldığı makine güçlerine
sahiptiler; ancak modern kibir, bunların "yüz kollu/elli Devin" eserleri olduğunu söyleyerek
kendini mazur göstermiştir2
. Druidik [Kelt rahipleriyle ilgili] çemberler, taş anıtlar
1 Kykloplar, tek gözlü olarak adlandırıldılar, başka bir sebepten de: çünkü teleskobu icat etmişlerdi. Babaları
Vulcan [Roma tanrısı, demircilerin ve ateşin tanrısı; Yunan’daki Hephaistos] bir yapıcıydı; tıpkı İsa’nın
marangoz ve bir marangozun oğlu olduğu söylendiği gibi; ki bu yalnızca Artifex Mundi [Latince, “Dünyanın
Ustası / Evrenin Sanatkârı”] anlamına gelir. Bütün bu şeyler birer bilmece gibi görünebilir, ve öyledir de; fakat
teoloji öğrencisi bilir ki din her zaman bu tür bilmecelerin içine sarılıp gizlenmiştir. Böylece, Saturn’un
çocuklarını yutması, Tanrı’nın bütün şeyleri kendi içine çekmesi demektir; ölüleri diriltmek, körlere görme
gücü vermek ve delilere aklı geri kazandırmak ise, aslında kör, akılsız ve ölü durumda olan cahillerin ruhlarını
arıtmaktan başka bir şey değildir.
2 Strabon der ki, Syene [bugünkü Asvan, Mısır’da] tam olarak dönencenin altında bulunur; burada yaz
gündönümünü işaretleyen bir kuyu kazılmıştır; hangi gün olduğu bilinir, çünkü o gün öğle vakti güneş
93
(cromleachs), taş yığınları (cairns), sunaklar (Galler'de Minnu-geyrya da Mah-Nuh'un oturma
yerleri olarak adlandırılır), Tolmen [Prehistorik döneme ait, genellikle iki büyük taşın üzerinde
duran ve üçüncü bir taşın bunların üzerine yerleştirildiği megalit yapılar.], Kuleler, Salsette
[Hindistan'ın Maharashtra eyaletinde yüzlerce Budist mağarası olan bir ada.], Elephanta
[Hindistan'ın Mumbai kenti yakınlarında, Elephanta Mağaraları diye isimlendirilen kayadan
oyulmuş mağara tapınakları bulunan bir ada.], Elora [Hindistan'da, Maharashtra eyaletinde
bulunan antik bir mağara kompleksi.], Carnak [Mısır'da bulunan ve Amun-Ra'ya adanmış
büyük bir tapınak kompleksi.] vb., bu devasa mühendislerin eserleridir3
.Taşları işlemek için
saatinin gölgesi olmaz. O anda dikey duran güneş, ışınlarını kuyunun dibine yansıtırve tüm görüntüsü suyun
üzerine yansır (lib. xvii). Maurice şöyle der: “Bütün kimya biliminin en zor süreçlerinden biri olan, altın
buzağı’nın toza indirgenmesi ve içilebilir hâle getirilmesi, Musa’nın İsrailoğullarını Mısır’dan çöle çıkardığı
kadar erken bir dönemde biliniyor olabilir miydi?” (Hist. of Hindostan, i, 483). Knidoslu Sostrates tarafından
yapılan Pharos [İskenderiye Feneri], birkaç kat içeriyordu ve mermer sütunlarla desteklenmiş galerilerle
çevriliydi. Sezar’ın “mucizevi” dediği bu kule yaklaşık 400 feet [yaklaşık 122 metre] yüksekliğindeydi:
zirvesinde cilalı çelikten büyük bir ayna vardı, öyle yerleştirilmişti ki, uzak gemilerin görüntüsünü, gözle
görünmeden önce yansıtabiliyordu. Ebu’l-feda [14. yüzyıl Arap tarihçisi]’nın aktardığına göre Hristiyanlar
tarafından yıkılmıştır; ve böyle bir eserin bugün inşa edilip edilemeyeceği bile şüphelidir. Bütün bu gerçekler
ortadayken, Whitehurst’un, insan bilimlerinin babalarından gelenek yoluyla aktarılan ve şeylerin kaotik
durumu ile yeryüzü parçacıklarının asılı bulunduğu evrensel sıvı hakkındaki öğretilerden hareketle, Newtoncu
yerçekimi, akışkanlık vemerkezkaç kuvveti doktrinlerinin en eski çağlarda bilindiğini, fakat sonradan unutulup
kaybolduğunu, ta ki büyük matematikçimiz [Newton] tarafından yeniden canlandırılıncaya kadar, kabul etmek
zorunda hissetmesine şaşılır mı? (Inquiry, s. 18).
3 Budistlerin Mesih için kullandıkları unvandan, yani Saca [Sakya, Buda’nın lakabı “Sakya-Muni”den türeyen ad],
Saca-sa ortaya çıkar; buradan da Saxon [Saksonlar, Cermen kavmi] ve Scythian [İskitler, antik göçebe halk]
türemiştir. Bütün bu Kyklopik [devasa taş yapılara verilen isim] yapıların evrensel benzerliği, 1829 tarihli
Asiatic Journal’da (s. 322) yayımlanan Mr. Walters’ın Pundua Tepeleri’ndeki seyahatlerinde ilginç biçimde
gösterilmiştir. Daha ilerledikçe, Bay W. son derece görkemli manzaralar görmüştür, fakat bunlara ayrıntılı
değinmeye yerimiz yok. Çok dikkat çekici olan, onun devasa taş anıtlar ve kapılarla karşılaşmasıdır; bunlar ona
güçlü bir şekilde Stonehenge [İngiltere’deki megalitik anıt]’i hatırlatmıştır. Bu dik taşlar ve taş kapılar, ölmüş
racaların [Hint hükümdarı] ve reislerin hatırasına dikilmiş anıtlardır. Bay Walters’ın geçtiği ilk taş kapı (üç tek
levhadan oluşmuş) on iki fit [yaklaşık 3,6 m] yüksekliğindeydi; bazı anıt taşların otuz ton geldiğini tahmin
etmiştir. Bu görkemli anıtlar tepelerdeki bütün köylerin yakınında bulunur. Cosseah anıtları özellikle Nunclow
çevresinde çoktur ve büyüktür. Uçlarına dikilmiş taşlarla desteklenen dairesel ve kare taşlar, Cornwall ve
Galler’de bulunan ‘cromlech’lere [megalitik mezar yapısı] son derece benzer; şüphesiz o eski anıtlar da aynı
amaç için, yani urneler içine konmuş ölmüş reislerin küllerini barındırmak için kullanılmıştır. Eğer durum
buysa, toplumların aynı gelişim evresinde fakat birbirinden ölçülemeyecek kadar uzak yerlerde yaşamalarına
rağmen, geleneklerinin böylesine tam olarak çakışması ne kadar şaşırtıcıdır! Britanya’daki anıtların hangi
amaçla inşa edildiğine dair şüphe varsa, bugün bu ülkede benzer anıtların kullanımına bakılarak bu şüphe
ortadan kalkmaz mı? Bay W. dikili taşların Stonehenge’teki gibi daireler hâlinde yerleştirilmiş olduğunu
görmedi, fakat genellikle doğrusal sıralar hâlindeydiler. Okuyoruz ki, Okyanus kıyılarında, öyle büyük bir taş
vardı ki, hiçbir kuvvet onu oynatamazdı; fakat Asphodel [ölülerle ilişkilendirilen mitolojik çiçek]’in
94
harç, çimento, çelik veya demir kullanmadılar; ve yine de, taşlar öyle ustalıkla işlendi ki, birçok
yerde ek yerleri neredeyse görünmez; Peru'da olduğu gibi, bazı taşlar 38 feet [11.5 metre]
uzunluğunda, 18 feet [5.5 metre] genişliğinde ve 6 feet [1.8 metre] kalınlığındadır, ve Cusco
kalesinin duvarında daha büyük taşlar vardır. (Acosta, vi. 14.) Syene [bugünkü Asvan] kuyusu
5400 yıl önce, o nokta tam olarak tropikteyken yapılmıştır, ki artık öyle değildir, bu da onların
harikulade eserlerinden biridir. Öyle inşa edilmişti ki, yaz gündönümü tam öğle vaktinde,
güneş diskinin tamamı yüzeyinde yansıtılıyordu —Avrupa'daki tüm astronomların birleşmiş
becerilerinin şu an yapamayacağı bir iş.
2. Maurice, Chilambrum'un [Hindistan'da bir tapınak] büyük portalının zirvesini
taçlandıran, kırk feet [yaklaşık 12 metre] uzunluğunda ve beş feet [yaklaşık 1.5 metre]
genişliğindeki böylesine ağır taşların 122 feet [yaklaşık 37 metre] yükseğe nasıl
kaldırılabileceğini sorar, ancak geometrinin mekanikle birleşmesiyle mümkün olabileceğini
söyler. Salsette ve Elephanta'daki muazzam oyma eserlerin ve heykellerin, Mr. Hunter ve
diğerlerinin belirttiği gibi, böylesine doğru orantılarla yapılmasının başka bir kaynağı olabilir
mi? Hindistan her bölgesinde bu kadar yüksek mitolojik heykellerle süslenmiş sütunlar nasıl
yükseltilmiştir? Hist. of Hindostan, i. 489. Bu şaşırtıcı yapılardan biri, hala kısmen bizim
topraklarımızda bulunmaktadır. Higgins, Mr. Waltire'in bu tapınağın (Stonehenge) çeşitli
amaçlar için inşa edildiğini düşündüğünü söyler: Stonehenge'in, erken dönemlerde
uygulanan gizli ritüellerin gerçekleştirilmesi için özellikle iyi tasarlandığını, bir kişi dışarıda
durursa, giriş kapatıldığında merkezde yapılan hiçbir şeyi göremeyeceğini, bu girişin üç
kişinin önünde durmasıyla çok etkili bir şekilde kapatılabileceğini belirtir. İç kavis içindeki
büyük taş veya sunak üzerinde duran biri konuştuğunda, tapınak içindeki herkes tarafından
duyulabilir. Mr. W., bu yapının bir başka kullanım amacının gök cisimleri üzerinde astronomik
dokunuşuyla hareket ederdi (Ptol. Heph. ap. Phot. lib. 3). Bu, Cornwall’da bulunan sallanan taşlardan biriydi;
ve Asphodel, Druidlerin sanatını simgeliyordu. Baal [Kenanlı ve Fenikeli güneş tanrısı] ya da Bel diye
adlandırdıkları güneşe tapınma, Isidon [Sayda], Tyre [Sur] ve Kartaca’nın tüccarları ve denizcileri tarafından
kuzeye ve batıya yayılmıştı. Vossius, Belenus / Belen tapımını (ki açıkça Baalen ile aynıdır) Adriyatik kıyısındaki
Aquileia, Almanya’nın güneyindeki Noricum ve Galya’daki Armorica’ya kadar izlemiştir. Beli / Bali adı Gotlar ve
Keltlerce de bilinmekteydi. Eğer Gotlar, Edda [İskandinav mitolojisi kaynağı]’ya göre, mitolojilerinde Beli’ye
ayrıcalıklı bir yer vermemişlerse de, Balder [İskandinav ışık tanrısı], yani Hiperbore Apollo’sunun adında, onu
oluşturan kökleri görmek kolaydır; açıkça Baal Adur’dur [Ateşin Efendisi / Parlak Efendi]. Beli adı eski
Britonlarca da biliniyordu (bkz. Davis, Mythology of the Druids); İskoçya’daki Keltlerin torunları ise Bel’den sık
sık bahsederler, onun Keldani kökenini bilmeden. Beltain [Keltlerin bahar ateş festivali], başka bir şey değil,
doğunun eski tanrısıdır: לב ןתיע Bel-itan, yani “Kudretli Bel”; ki Ctesias [Pers sarayında yaşamış Yunan
tarihçi]’ya göre Babilliler Bel’e bu adı vermiştir ve o bunu Βελιτανης[Belitanes] olarak yazmıştır.
95
gözlemler yapmak olduğunu düşündü. Mr. W., yaptığı dikkatli gözlemlerle, bu tapınağı
çevreleyen tümseklerin veya tümülüslerin sabit yıldızların konumunu ve büyüklüğünü doğru
bir şekilde temsil ettiğini, doğru ve eksiksiz bir planisfer [ya da orrery], [güneş sisteminin
mekanik modeli] oluşturduğunu belirledi. Yardımsız gözle yalnızca sekiz yüz yıldız görülebilir,
ancak bin beş yüz yıldızın izini bulduğunu düşündü; daha küçük olanlar, bir teleskopa benzer
bir alet olmadan gözlemlenmesi mümkün olmayan yıldızları temsil ediyordu. Bu yapıyı
kullananların yansıtıcı teleskoplarımıza benzeyen bir şeylere sahip olduklarına dair başka
kanıtlar da bulunduğunu düşündü. Diğer tümseklerin belirli yıllar içindeki tüm tutulmaları
kaydettiğini, trilithonların [üç taşlı dikili yapılar] Merkür ve Venüs geçişlerini kaydettiğini;
meridyen çizgisinin o zamanlar büyük giriş tarafından yolun veya yaklaşımın hizasında
olduğunu ve iç kavis içindeki sunak taşının da şimdi ondan yetmiş beş derece
uzaklaştırıldığını belirtti. Celtic Druids, xviii.4
4 Hindistan’daki Benares [Hindistan’ın kutsal şehirlerinden, günümüzde Varanasi] şehri yakınlarında, dağın katı
kayasından oyulmuş astronomik aletler vardır; bunlar eski zamanlarda, az önce değinilen gözlemleri yapmak
için kullanılmıştır ki Sir W. Jones [İngiliz şarkiyatçı ve filolog, 1746–1794] ve rahipler bunların sadece geçmişe
yönelik hesaplamalar olduğunu söyler. Günümüzdeki Brahmanlar [Hindistan’ın rahip kastı]’ın bunların
kullanımını bilmediği söylenir: bunlar çok büyük boyutlardadır ve gelenek, onların en uzak eski çağlara ait
olduğunu belirtir. Maurice [Thomas Maurice, 18.–19. yy İngiliz tarihçi] şu gözlemde bulunur: dairesel taş
anıtlar, harfleri olmayan ya da yazının kullanımını siyaseten yasaklayan bir ırk tarafından, astronomik
döngülerin kalıcı sembolleri olarak tasarlanmıştı; bu insanlar, öğrencilerine öğretmek ya da bilgilerini gelecek
nesillere aktarmak için başka kalıcı bir yöntem bulamamışlardı. Stonehenge’deki taşların sayısı aslında
600’dü; bu da altı yüzyılı anmak içindi. Cebrail’in bütün eski Müjde [Annunciation: İsa’nın doğum müjdesi
sahnesi] tasvirlerinde Meryem’e sunduğu zambak hakkında Parkhurst şöyle der: “Altı taç yapraklı çiçeğin
içinde yedi tepecik ya da erkek organ vardır; yani, altısı tek başlı olan, ortadaki ise üç başlı olan.” Peki bu neyi
sembolize eder? Altı yaprak ve altı erkek organ Naros [antik İran ve Mezopotamya’da kullanılan 600 yıllık
kozmik döngü]’tur; üç başlı merkezi erkek organ ise, Göksel Elçi’nin Kutsal Bakire’ye sunduğu Mesih’tir. (Bkz.
önceki bölümler). Aynı şekilde Museler [Muses: Yunan mitolojisinde ilham perileri]’in tanrıların sesini θεων
όπι λειριοεσσι [theōn opi leirioessi, “tanrıların zambaklı sesiyle”]konuştukları söylenirdi. (Theog., 41; Iliad,
III.152). Asur ve Babil’de bulunan ok başı ya da mızrak ucu şeklindeki yazı, ilk Asurluların mızrak ucu ya da
zambak biçimli yazısının bir taklididir, hatta belki de aynı şeydir. Bu nedenle dile “okların uçuşu” denilmiştir;
ve Vahiy’deki ilk Mesih bir yay ile görülür. Naros’un altı yüzyılına uygun olarak, küre ilk başta 60 dereceye
bölünmüş, bu daha sonra 6 ile çarpılarak 360 olmuş ve şimdiye kadar bu şekilde kalmıştır. Saat de aynı şekilde
60 dakikaya, her biri 60 saniyelik bölümlere ayrılmıştır. Tatarlar ve Çinliler 60 günlük bir döneme sahipti;
Asyalılar ise genelde 60 yıllık bir döngü kullanırdı. Romalıların beş yıllık lustrum [Roma’da 5 yıllık dönemi
belirten terim], 12 ile çarpıldığında aynı döngüyü temsil ederdi. Babil’in büyük yılı 3600’dü, yani Naros’un 6
ile çarpımıydı. Bütün şeylerin tek bir ortak merkezden ve kaynaktan aktığının bundan daha dikkat çekici bir
kanıtı hayal edilemez! Tatar döngüsü Van, 180 yıl ya da üç altmıştı; bu 12 kere 12 (144) ile çarpıldığında
25.920 yılı verir: bu, göklerin dönüşünün tam süresidir.
96
3. Keldanilerin astronomiyle ne kadar erken uğraşmaya başladıkları Porphyry tarafından
Aristoteles'ten aktarılır; İskender Babil'deyken Calisthenes'in Bel'in Keldani rahiplerine
sorduğunda, onların 1903 yıl öncesine uzanan bir dizi astronomik gözlemlerinin olduğunu,
bunların kiremitlere ya da tuğlalara yazılmış, daha doğrusu kazınmış olduğunu gördüğünü
anlatır. Ancak Bailly, Histoire de l'Astronomie Ancienne, sect. xiii'de, tüm bunların çok ötesine
geçiyoruz ve zamanımızın en ünlü keşfinin, yani dünyanın gerçek ölçümünün, o çok uzak
çağlarda tespit edilmiş olmasının hiçbir şekilde ihtimal dışı olmadığını düşünüyoruz. Çok
güçlü bir kanıt bizi bu görüşe götürmektedir. Aristoteles (De Cælo. lib. ii.) kendi zamanında
matematikçilerin bir dereceyi 1111 kademe (stade) [Bir stade'nin [stadyum] uzunluğu zaman
ve coğrafyaya bağlı olarak değişiklik göstermiştir. Ancak genellikle kabul edilen ortalama bir
değer vardır. Antik Yunan'da bir stade yaklaşık olarak 600 ayak uzunluğundaydı. Antik Yunan
ayağı yaklaşık 0,308 metredir.Bu durumda, bir stade yaklaşık olarak 180 metredir.], dünyanın
çevresini ise 400.000 kademe olarak hesapladıklarını anlatır. Bilginler, bu stadlarla (stadium)
Yunan ya da İskenderiye stadının kastedilmediği konusunda hemfikirdir: bunlardan daha
küçük olanı, yerküremizin gerçek çevresinin neredeyse iki katı bir ölçüm verir. Aristoteles'in
bahsettiği stadın gerçek değerini tespit ettim ve kendi çağımızın derecesine mümkün
olduğunca yakın olduğunu gördüm, yani 57066 toises [Fransız ölçü sisteminde kullanılan bir
uzunluk birimidir. 1 toise yaklaşık olarak 1.949 metreye eşittir.]: eğer bu ilk çağlara aitse,
oldukça benzersiz bir yaklaşım. O zamanlar Astronomi'nin hangi mükemmellik noktasına
ulaştığını nereden bilebiliriz? Fikirlerimizi ancak birbirinden kopuk ve bölük pörçük
olgulardan toplayabiliriz: ama bu olguların bütünü, bileşimi bizden kaçmıştır ve gerçek bilgiyi
oluşturan da budur. Şu anda bir Astronomi tarihi oluştururken üzerinde durduğumuz avantajlı
zemin, şu an sahip olduğumuz geniş bilimsel gerçekler koleksiyonu ve kanıtlar bizi
başarısızlığa uğrattığında olasılıkları tartma veya bu gerçekleri değerlendirme gücüdür.
Dolayısıyla bu ölçüm, Aristoteles'ten önceki Yunanlıların işi değildir: bundan garip ama yine
de doğru bir nedenle emin olabiliriz, çünkü o ölçüm kesindir. Çinliler ve Keldaniler gerçek
ölçüyü ancak kabaca tahmin etmişlerdir. O halde bunu bilinmeyen eski bir halktan başka kime
atfedebiliriz? Ama bu halk Hintliler ve Keldanilerle aynı dönemde yaşamış olsaydı nasıl
bilinmez olarak kalabilirdi; ya da felsefe ve bilimdeki ünleri nasıl oldu da günümüze kadar
gelmedi? Bu durum, onların hem Hintlilerden hem de Keldanilerden önce var olduklarını
varsaymaktan başka hiçbir şekilde açıklanamaz. Aristoteles'in bahsettiği ölçüm ya Callisthenes
aracılığıyla Doğu'dan Babil Rasathanesi kayıtlarıyla birlikte ona ulaşmış olmalı ya da ona bir
Keldani aracılığı ile gelmiş olmalıdır; ve bunu bu kadar doğru bilen bu ulus, bunu bilimde
97
diğerlerini gölgede bırakan daha eski bir halktan [Atlantisliler] almış olmalıdır. Bu gözleme
ek olarak şu gerçeği ekleyebiliriz: Yedi yıllık döngü (septennial cycle) veya hafta, günleri
Çinliler, Hintliler, Etiyopyalılar, antik ve modern Avrupalılar tarafından gezegenlere
adanmıştır, bu gezegenlerin uzaklığına, büyüklüğüne ya da parlaklığına göre değil, keyfi
olarak düzenlenmiş olması, bir zamanlar çok güçlü bir halk arasında geçerli olan tek tip bir
dini astronomi sisteminin bir başka kanıtıdır: ayrıca modern çağların her zaman kendileri için
iddia ettikleri, ancak gördüğümüz gibi, iyi bir nedeni olmayan göklerin düzeni hakkında da
bilimsel bir bilgiye sahip olduklarını da gösterir. Bu kayıp eski halk, bir tufanla yok olan ve
Tanrı'nın ikinci Elçisi ve astronomların ilki ve en büyüğü olan Enoch'un [İdris] papalık
imparatorluğunun kurulduğu ve uzun süre geliştiği büyük ada-kıta Atlantis'in insanlarıydı.
Tüm eski astronomi bilgisi onlardan gelmiştir5
.
4. Sibirya'da, diyor Bailly, 50 derece enlem altında ve 80 ila 130. boylamlar arasında, uygar
bir halkın kalıntıları bulunur; bir zamanlar gelişmiş birçok şehrin kalıntıları; gümüş kağıt
üzerine, Çin mürekkebi karakterlerinde, altın ve gümüşten el yazmaları; ölüler için mezar
taşları olan piramitler ve bilinmeyen bir dilde yazıtlar: altın, gümüş ve bronzdan insan ve
hayvan figürleri. İnsan figürleri Hindistan tanrılarıyla dikkate değer bir benzerlik gösterir. M.
D'Anville, Sera Metropolis olarak adlandırılan Serica'nın [Antik Çin'in batısında yer alan
bölge], bilimleri geliştiren bir halkı yöneten ve Çin tarihinde Hoei-he adıyla anılan kralların
ikametgahı olduğunu belirtmektedir (Geographie ancienne, ii. 326). Serica aslında
Tataristan'ın Selingiskoi'nin bulunduğu kısmıdır. Bu bölgede Hint putlarının keşfedildiğini
belirttim: Hintlilerin kendileri, gerçek anlamını bilmedikleri bir geleneğe sahiptir. Yıldızların
hareketinin tam olarak bilinmesini içeren bu gelenek, Tatarlardan başka hiçbir halk tarafından
kullanılmamış olan 180 yıllık süreyle birleştiğinde, Asya'nın kuzeyinden yola çıkan bu son
halkın, gerçek anlamını tam olarak bilmedikleri gelenekleri de beraberlerinde taşıdıklarını
5 Yaratılış Kitabı [Genesis], Tufan’ın sularının artışını 150 gün boyunca devam ettirir (VIII.3); yani her biri 30
günden oluşan beş ay—bu da, yazarın zamanında (her ne zamansa) yılın yalnızca 360 gün olduğu (yani 30 x
12) şeklinde düşünüldüğünün açık bir kanıtıdır. Septuaginta [İbranice Eski Ahit’in M.Ö. 3. yy’da Yunancaya
çevrilmiş versiyonu], ayın 27. gününü suların akışının kesildiği gün olarak belirtir (VIII.4); bu noktada, bu olayı
17. güne atfeden İbranice, Keldani, Samiri, Arapça ve Süryanice Yaratılış Kitapları’ndan farklıdır. Aynı şekilde,
Vahiy, XII.6, bir yılı 360 gün olarak ifade eder; üç buçuk yıl = 1260 gün. Bu da, en iyi türden kanıtla —yani içsel
kanıtla— kendisinin neredeyse ilkçağlara yükselen bir eskiliğe sahip olma hakkını kesin olarak ortaya koyar.
Yukarıda alıntılanan Yaratılış’ın o özel bölümüne de aynı niteliği vermekten geri durmazdım; eğer o bölüm de,
içsel kanıtla, Talmudistler [Yahudi sözlü geleneğini ve şeriatı derleyen hahamlar] tarafından bozulmuş
olduğunu göstermeseydi.
98
göstermektedir. Yirmi dört Boodhoos [Budalar veya bilge kişiler] ya da Kadimler, doktrinlerini
bu bölgede yaymışlar ve insanlığı İlk Elçi'nin gelişine hazırlamışlardır: ama astronomi bilimi
doruk noktasına bu bölgede değil, kayıp Atlantis'te ulaşmıştır.
5. Modern bilimsel aletlerden en dikkat çekici olanlardan biri, orrery [gezegenlerin ve
güneşin hareketlerini gösteren mekanik bir astronomi aleti], çok eski bir icat gibi
görünmektedir. Landseer [John Landseer, 18.-19. yy. İngiliz gravürcü ve araştırmacı], Sabæan
Researches[Sâbiî Araştırmaları] adlı eserinde, Eski Ahit’in bizim çevirimizde Koruluklar olarak
verilen הרשא Ashre [Aşera] kelimesinin aslında kehanet amacıyla yapılmış bir çeşit orrery
veya armillary [göksel küreyi temsil eden halka düzenekli astronomi aracı] anlamına geldiğini
göstermiştir. Ve bunların muhtemelen bir insan boyunda olduğunu, taşıyıcı çubuktan veya
eksenden kıvrımlı şekilde dallanan küçük kürelerle donatıldığını ileri sürmektedir. 2. Krallar
XXI’e atıfta bulunarak der ki: Sâbiî Ashre, Tapınağın çevresinde, sunakların da kurulduğu
alanlarda dikilmiş görünmektedir; fakat kehanet amacıyla Tapınağın avlularında Manasse
[Yahuda kralı, M.Ö. 7. yy.] tarafından yapılmış bu hareketsiz armillary makinelerinin dışında,
içeride küçük bir kopya veya oyulmuş bir Ashre tasviri de vardı—şüphesiz onun putperestçe
hüküm sürdüğü dönemde icra edilen ve Hezekiel tarafından anlatılan Sâbiî ayinlerin
kutlamasına yardımcı olmak için. Çünkü Kevar Nehri kıyılarında bu yazarın gördüğü
putperestliklerin, gerçekten de Yeruşalim Tapınağı’nı kirletenler olduğundan makul bir şüphe
yoktur. Kesin olan şudur ki, “koruluklar” diye çevrilen kelime her zaman ağaçlık bir alan
anlamına gelemez: zira biz her yeşil ağacın altında koruluklar kurmaktan (2 Krallar XVII:8)
bahsedildiğini okuruz; aynı şekilde, her zaman doğrudan bir heykeli de belirtmez, çünkü yine
halkın dökme putlar yaptığını, bir koruluk yaptığını, göklerin tüm ordusuna taptığını ve
falcılıkta bulunduğunu da okuruz (ayet 16). Ayrıca bkz. Hakimler VI.25, 2 Krallar XXIII. 4. Bu
yüzden Selden [John Selden, 17. yy. İngiliz hukukçu ve oryantalist], bu terimin özellikle
koruluklarda tapınılan putlar, özellikle Aştarte [Fenike tanrıçası; Yunan’daki Afrodit/Venüs]
veya Venüs için kullanıldığını düşünür. Benim hiç şüphem yok ki Ashre bir orrery idi ve
astroloji amacıyla her zaman tapınaklarda ve koruluklarda, tanrıların tasvirlerinin yakınında
kullanılıyordu. Bu tasvirler ya dökme heykellerdi ya da bizzat ağaçların kendileriydi. Dr. Gloster
Ridley [18. yy. İngiliz ilahiyatçı] der ki: Ağaçlar tanrıların ilk tapınaklarıydı; aynı zamanda
onların sembolleri ya da tasvirleriydi; çeşitli özellikleri farklı ağaçlarla ifade edilirdi ve bu
ağaçlar sürekli olarak ilgili tanrılara tahsis edilir, onların adlarıyla çağrılırdı; bu nedenle de,
prototiplerinin nitelik ve güçlerine sahipmiş gibi, onların huzurunda yapılan antlaşmaları
99
işitmeye ve ihlal edenleri cezalandırmaya çağrılırlardı. Çin yıllıkları bize, Yu’nun, Shun’un oğlu
ve İsa’dan önce 23. yüzyılda hüküm sürmüş olan bu imparatorun, dünyanın ve bilinen ölçüde
gezegenlerin dönüşlerini sergileyen, mücevherlerle süslenmiş büyük bir altın küre icat
ettiğini anlatır. Bu kürede gezegenler, renkleriyle uyuşan mücevherlerle temsil edilmekteydi;
ve bu da şüphesiz bir orrery idi.
6. İnsanlık tarihinin incelenmesinde, Humboldt'un Researches, i. 147, adlı eserinde
belirttiği gibi, dünya üzerinde yayılan dillerin muazzamlığı karşısında, birçok ırka ve farklı dile
ortak bir köken atfetmemek, kendimizi varsayımlar labirentinde kaybetmek olur. Sanskritçe
köklerinin Farsça dilinde bulunması, Farsça ve hatta Pehlevi [eski İran dili] köklerinin Alman
dillerinde bulunması, bize Sanskritçe, Pehlevi veya Medler, Persler ve Almanların eski dilinin
aynı kaynaktan türediğini düşünme hakkı verir. Elbette, piramidal anıtların ve sembolik
resimlerin bulunduğu her yerde Mısır kolonilerinin göç ettiğini varsaymak saçma olurdu;
ancak birbirinden en uzak mesafelerdeki uluslar arasında var olan törelerin, sanatların,
dillerin ve geleneklerin büyük resmi tarafından sunulan benzerlik izlerinden
etkilenmemek nasıl mümkün olabilir? Dil yapılarını, anıtlardaki üslup benzerliklerini ve
kozmogonilerdeki kurguları her nerede olursa olsun belirtmekten neden çekinelim, bu
benzerliklerin gizli nedenlerini belirleyemesek bile, farklı iklimlerin sakinleri arasındaki
iletişimlerin dönemine geri götüren hiçbir tarihsel olgu yokken? *** Kalm, "Amerika
Seyahatleri"nde, Verandrier'in 1746'da, Montreal'in dokuz yüz lig batısındaki Kanada
savanalarında, oyulmuş bir sütuna sabitlenmiş bir taş tablet keşfettiğini ve bu tabletteki
çizgilerin Tatarca bir yazıt olarak alındığını anlatır. Quebec'teki birkaç Cizvit, İsveçli gezgin
Kalm'a, Kanada valisi Beauharnois'in bu tableti Fransa'daki M. de Maurepas'a gönderdiğini
söylediklerini belirtmiştir. İnsanlık tarihi için bu kadar ilginç bir anıt hakkında daha fazla
bilgiye sahip olamamaktan derin bir üzüntü duyuyoruz. Anglo-Amerikan antikacıları,
Dighton'daki kayalara oyulmuş Fenike yazıtı olduğu düşünülen bir yazıtı tanıtmışlardır. Bu
yazıtın çizimleri, 17. yüzyılın sonlarından günümüze kadar Danforth, Mather, Greenwood ve
Sewell tarafından defalarca yayınlanmıştır. İlk Avrupa yerleşimleri sırasında bu bölgede
yaşayan yerli halk, ahşap evlerdeki yabancıların Taunton Nehri'ne, eski adıyla Assoonet,
yelken açtıklarına dair eski bir geleneğe sahipti. Bu yabancılar, kızıl derilileri fethettikten sonra
kayalara işaretler oydular ve bu işaretler şimdi nehrin suları tarafından kaplanmış durumdadır.
De Gebelin, Dr. Stiles ile birlikte, bu işaretlerin Kartacalı bir yazıt olduğuna inanmaktadır. ***
M. Bonpland ve benim, Orinoco ve Amazon nehirleri arasındaki iletişimi belirlemek için
100
yaptığımız yolculukta, bize yedinci enlemde, Uruana adlı Hint köyünden Caura'nın batı
kıyılarına kadar uzanan granit dağ zincirinde bulunduğu iddia edilen bir yazıttan bahsedildi.
Franciscan keşiş Ramon Bueno, bazı kaya çıkıntılarının ayrılmasıyla oluşan bir mağaraya
tesadüfen girerken, mağaranın ortasında büyük bir granit blok gördü ve bu blokta çeşitli
gruplara ayrılmış karakterler gördüğünü düşündü. Keşiş, bu karakterlerin bir kısmının
kopyasını bana verdi. Bu karakterlerde Fenike alfabesiyle bazı benzerlikler keşfedilebilir;
ancak ilgi göstermeyen keşişin bunu dikkatlice kopyaladığı konusunda şüpheliyim. P.
Bueno'nun granit üzerine yazılar bulduğu bu vahşi ve ıssız ülkede, yükseklerde hayvan
figürleri, güneş, ay ve yıldızların temsilleri ve diğer hiyeroglif işaretlerle kaplı çok sayıda kaya
vardır. Yerliler, Büyük Sular zamanında atalarının kano ile bu dağların zirvelerine geldiklerini
ve taşların o kadar plastik bir durumda olduğunu, parmaklarıyla izler bırakabileceklerini
anlatmaktadır. Bu gelenek, öncekilerden farklı ve daha düşük bir medeniyet seviyesindeki
bir kabileyi ve keski ve diğer mekanik aletlerin kullanımına dair mutlak bir cehaleti işaret
etmektedir.
7. Payne Knight, Letters to Six W. Hamilton (s. 87) adlı eserinde, Mısır'da var olan ve
özellikle Etiyopya sınırındaki Phil Adası'ndaki çok merak uyandırıcı tapınaklardan bahseder.
Bu tapınaklar, en azından komşu Thebes [Teb, Mısır'ın antik başkenti ve önemli bir arkeolojik
alan] tapınakları6 hariç tutulursa, mevcut en eski yüksek sanat anıtları arasında yer alır. İki
tapınak da, o şehrin zenginlik ve imparatorluğun merkezi olduğu Truva Savaşı döneminde
inşa edilmiştir (Il, ix., 381). O zamanlar ne kadar uzun süredir böyle olduğunu tahmin
edemeyiz, ancak kısa bir süre sonra gerilediği konusunda çok az şüphe vardır; çünkü
Yunanlılar, Psammetichus'un [MÖ 7. yüzyılda hüküm süren Mısır firavunu] saltanatında
(genellikle Truva kuşatmasından yaklaşık 530 yıl sonra olarak hesaplanır) o ülkenin iç
kısımlarını ilk kez şahsen tanıdıklarında, Memphis yüzyıllardır başkent olmuştu ve Thebes
adeta terkedilmişti. Homer, Achilles'in onun muazzam zenginliği ve ihtişamından genel
olarak bilinen ve kabul edilen bir mesele olarak bahseder; bu yüzden o uzak çağda bile uzun
süredir ünlü olmalıydı. Bu nedenle, şimdi kalan muhteşem yapıların çoğunun o zamandan
önce inşa edildiği veya en azından başlatıldığı sonucuna varabiliriz, birçoğunun
6 Dr. Huntington [18. yy. İngiliz seyyah ve doğubilimci], Mısır’daki Porfir Sütunları [kırmızımsı mor renkte
volkanik taş olan porfirden yapılmış sütunlar] hakkında verdiği bilgide, üzerlerine kazınmış hiyeroglif
karakterlerin muhtemelen çoktan kullanılmaz hale gelmiş eski Mısır harfleri olduğunu söyler; ve bunlar, her
biri bir kelimeyi, hatta bir tümceyi temsil eden Çince karakterlere benzemektedir; ayrıca, aynı şekilde
yukarıdan aşağıya doğru yazılmış görünüyorlar.
101
tamamlanması için uzun yıllar gerektiren, hatta antik Mısır krallarının zenginlik ve gücünün
en büyük Roma imparatorlarınınki kadar olduğunu varsaysak bile. Trajan'ın [MS 98-117 yılları
arasında Roma İmparatoru]sütununun üç yıl içinde tamamlanması son derece olağanüstü bir
çaba olarak düşünülmüştür, çünkü en az 300 iyi heykeltıraşın üzerinde çalışmış olması
gerekir; yine de Thebes civarında, Paros ve Carrara'nın yumuşak mermerleri yerine, Libya
dağlarının sert ve kırılgan granitine oyulmuş figürlerle kaplı devasa büyüklükteki tapınaklar
buluyoruz. Bu ülkeyi ziyaret eden gezginler, bitirilme şekillerine dair bize eksik bilgiler
vermişlerdir; ancak Rameses'in obeliskindeki figürlere bakarak yargılarsak, Trajan'ın
sütunundakilerden çok daha özenle işlenmişlerdir. Obelisk üzerinde incelediğim bir
heykeltıraş, bu figürlerin bir kazıma aracıyla bitirilmiş olması gerektiği konusunda kararlıydı,
çünkü bir keski ile kırmızı granitin bu kadar düzgün ve hassas bir şekilde kesilmesi mümkün
değildir7
. Rameses'in yaşı belirsizdir, ancak modern kronologların çoğu, onun Sesostris ile
aynı kişi olduğunu ve Hristiyanlık'tan yaklaşık 1.500 yıl önce, Truva kuşatmasından yaklaşık
300 yıl önce Thebes'te hüküm sürdüğünü varsayarlar. Ancak bu tarihlemeler, bu kadar uzak
bir antik döneme ait olaylara uygulandığında sadece varsayımsaldır. Augustan [MÖ 27 - MS
14 yılları arasında hüküm süren Roma İmparatoru Augustus'un dönemi] çağının Mısır
rahipleri, hiyerogliflerle yazılmış kayıtlarla doğruladıklarını iddia ettikleri bir geleneğe
sahiptiler; ülkelerinin bir zamanlar tüm Asya ve Etiyopya'nın egemenliğine sahip olduğunu
ve kralları Ramses'in veya Rameses'in bu yerleri fethettiğini iddia ederler (Tacit. Annal, ii, 60).
Bu hesabın abartılmış olabileceği düşünülse de, hala mevcut olan yapıların varlığından, bir
7 Çıkış [Exodus] XXVIII’de, Musa’ya iki oniks taşı alması ve İsrailoğulları’nın isimlerini onların üzerine kazıması
emredilir; taş üzerine oyma yapan bir ustanın işiyle, bir mühür (signet) üzerindeki oymalar gibi, sen iki taş
üzerine İsrailoğulları’nın isimlerini kazıyacaksın. Aynı bölümde, on iki taşın, İsrailoğulları’nın isimlerine
göre, onların isimleriyle, bir mühür üzerindeki oymalar gibi kazınması için bir buyruk vardır. Bu pasajlarda,
isimlerin mühürler üzerine oyulması sanatına sürekli bir gönderme bulunur; ve bu oymalar şifreler veya
yalnızca hiyeroglif semboller olarak görülemez; çünkü (ayet 36’da) saf altından bir levha yapılması ve onun
üzerine bir mühür üzerindeki oymalar gibi Rabbe Kutsallık קֹדֶשׁ לַהוהי) Kodesch Layhova) yazılmasının
emredildiğini buluruz. Bu kutsallık alametinden dolayı, Hermes [Yunan tanrısı, tanrıların habercisi] her zaman
caduceus [iki yılanlı asası] ile tasvir edilmiştir; bu kelime açıkça kodesch ile akrabadır. Masonlukta “Büyük
Locaların Başmüfettişi Bölümü, ya da Seçilmiş Büyük Kadoş Şövalyeleri” diye adlandırılan bir derece vardır;
bunlar, denetçi olarak işlevlerini Mısır Merkür’ü [Yunan Hermes’iyle eşleştirilen Mısır Thoth’u]’nden ödünç
almış görünüyor. Merkür’ün taşıdığı işaret, “Sen Kadoş musun?” sorusuna verilen cevap şekliyle ima edilmiş
görünüyor; bu soru üzerine sorgulanan kişi elini alnına koyar ve “Evet, benim” der. Kutsal sözler “Nekam
Adonai”dir; bu sözler muhtemelen Yahudi başkâhinin taktığı levhaya kazınan sözcüklerle aynı anlamı taşır:
Adonai [İbranice: Rab]ya da Adonis [Fenike-Yunan tanrısı], yani “Rab.” Masonlukta kraliyet kemeri derecesinde
başkâhin tarafından giyilen miğferin çevresinde “Rabbe Kutsallık” sözleri yer alır.
102
zamanlar büyük bir imparatorluğun başında oldukları kesindir; çünkü tüm tarihçiler,
denizcilikten nefret ettiklerini, hiçbir limana sahip olmadıklarını ve dış ticaretin faydalarından
yararlanmadıklarını kabul ederler. Bu olmadan, Mısır'ın, Herodot'un büyük olasılıkla doğru
bir şekilde söylediği gibi, alt kısmının eskiden işlenmemiş bir bataklık olduğu göz önüne
alındığında, yeterli miktarda fazla zenginliği, bağımlı eyaletler olmadan elde etmesi mümkün
değildi. Ancak Homer, kendi çağında bilinebilecek her şeyi bildiği ve bildiklerini gelecek
kuşaklara aktardığı görünen Homer, onların imparatorluğu ve fetihleri hakkında hiçbir şey
duymamış gibi görünmektedir. Bunlar, yeni imparatorlukların yükselişiyle silinmiş ve
unutulmuştur; ancak eski zenginliklerinin ünü hala devam etmiş ve karşılaştırma için tanıdık
bir nesne sağlamıştır, tıpkı bugün dünyanın en fakir hükümdarlarından biri olmasına rağmen,
Mogul'un [Babür İmparatorluğu hükümdarı] ününün devam etmesi gibi. Bu Mısır kalıntıları
bizi bilinmeyen çağlara götürdüğü ölçüde, içerdikleri semboller o ülkede icat edilmemiş,
aksine Eritre Denizi'nin [Kızıldeniz] diğer tarafında yaşayan daha önceki bir halktan
kopyalanmış gibi görünmektedir. Bunlardan en belirgin olanı, Asya'nın güneydoğu
bölgelerine özgü olan bir sürüngendir; ancak Rameses'in obeliskinde büyük bir doğrulukla
temsil edildiğini ve İsis Tablosu ve diğer Mısır sembolik eserlerinde sıkça tekrarlandığını
gözlemledim. Ayrıca, Elephanta Adası'nın kutsal mağaralarındaki heykeller arasında da ayırt
edilebilir ve modern Hinduların birçok idolüne karakteristik bir sembol olarak sıkça
eklenmiştir. Mısırlılar arasında, daha önce belirtildiği gibi Öküz, Venüs'ün sembolüydü ve
doğanın pasif yaratıcı gücüydü. Philæ'deki tapınaklardan birinin başlıklarında, öküz
boynuzları ve kulaklarının, hayatının baharındaki bir kadının güzel yüz hatlarıyla birleştiği bu
tanrıçanın karma bir formda temsil edildiğini hala buluyoruz. Yunanlılar, Hayvan arzusunun
veya şehvetin kişileştirilmiş hali olan üretken Aşk Tanrısı Cupid'in annesi olarak tapıyorlardı.
Anneyi öküz/inek formunda temsil eden bir halk, oğlunu da buzağı formunda temsil etmesi
doğal olurdu. Bu durum hem Hindular hem de Mısırlılar için geçerli gibi görünmektedir.
8. Aynı bilgili yazar, yalnızca insan ırkının sanıldığından daha eski bir döneme uzanan bir
eskiliğini değil, aynı zamanda onların mekanik konusundaki olağanüstü becerisini de
kanıtlayan iki ilginç olaya değinir. O, Trakya’nın kesinlikle uzak bir dönemde uygar bir halk
tarafından iskân edilmiş olduğunu söyler; çünkü Makedonya Kralı Filip [M.Ö. 4. yy, Büyük
İskender’in babası], o ülkenin altın madenlerini açtığında, bunların daha önce büyük masraf
ve ustalıkla, mekanik konusunda çok iyi yetişmiş bir halk tarafından işletilmiş olduğunu
buldu; fakat o zaman bu halktan hiçbir hatıra kalmamıştı. Bu halkın muhtemelen Orpheus
103
[Antik Yunan mitolojisinde ünlü bir müzisyen, şair ve kahin] ve Thamyris [Antik Yunan
mitolojisinde ünlü bir ozan] gibi kişiler olduğu belirtilir. Platon, her iki şairin de şiirlerinin
kendi zamanında keyifle okunabildiğini söyler. * * * * İnek hemen hemen bütün Hindu
pagodalarında/tapınaklarında bulunur, fakat Boğa daha üstün bir ciddiyet ve bağlılıkla
kutsanır. Tanjour’da ona adanmış öyle bir anıt vardır ki, o ülkenin yerlilerinin katıksız sebatı ve
alışkanlık hâline gelmiş çalışkanlığı bile, bugünkü pratik mekanik bilgilerinden daha fazlasına
sahip olmadıkça, onu inşa etmeye yetmezdi. Bu, yatar hâlde bir Boğa heykelidir; tek bir sert
granit parçasından büyük bir ustalıkla yontulmuştur ve şimdiki küçültülmüş hâliyle bile
ağırlığı en az yüz ton olmasına rağmen, karadan yüz mil öteden buraya taşınmıştır. Payne
Knight. Letter to Sir W. Hamilton, 4to, London, 1786; British Museum'daki Özel Dosya (21b).
9. Dolayısıyla, Apocalypse [Vahiy Kitabı]’da bulunan yüksek sanatlara yapılan göndermeler
hiç kimseyi şaşırtmayacaktır. İlk Elçi’nin zuhurundan önce geçen 3000 yıl boyunca (bilerek
ilave edilen 200 yılı hariç tutuyorum; bkz. önceki sayfalar), uygarlık hızla gelişmiş ve halk
arasında vahşi diye adlandırılan aşamalara ilerlemişti. Lord Kingsborough’nun Mexican
Antiquities (cilt VI, s. 15) adlı eserinin derleyicisi şöyle der: Meksikalıların, bizimkilerle
karşılaştırıldığında garip icatlara sahip birçok bilimsel aleti bildiklerinden neredeyse şüphe
edilemez; bunlar arasında teleskop da bulunmuş olabilir, emin değiliz: fakat M. Dupaix’in
Monuments adlı eserinin on üçüncü levhasında, gözüne benzeri bir şey tutan bir adam tasvir
edilir; bu da onların görme gücünü artırmayı bildiklerine inanmak için sebep verir. Parkhurst
şöyle der: Kan dolaşımının Platon’dan başka antik çağ bilginlerine, özellikle Hipokrat’a kadar
da bilindiğinin kanıtı olarak, bilgin Dutens’in Enquiry adlı eserinin III. kısmı, III. bölümüne
atıfta bulunuyorum. Sir W. Drummond (Antiquities of Zodiac, s. 34) şöyle der: Keldâniler
[Babil rahipleri/âlimleri] ve Mısırlılar’ın, Yunanlılardan daha ileri bir şekilde zor bilimlerde
ustalaştığı, Yunanlıların zaman zaman (hatta sık sık) bunu itiraf etmelerinden çıkarılabilir.
Bunun ayrıca kanıtı, Yunanistan’ın en seçkin filozoflarının geometri ve astronomi çalışmak için
Memphis’e ve hatta Babil’e gitmiş olmalarıdır; ve son olarak, asıl olarak Thales, Pisagor ve
Demokritos tarafından kısmen toplanmış bilimsel parçacıklardan çıkarılabilir ki, bunlar bir
zamanlar muazzam bir sisteme ait görünmektedir. Sorun belki de bu sistemin ne zaman,
nerede ve kim tarafından ilk kez inşa edildiğine karar vermektir. Bununla birlikte, şu kesin
bir gerçektir ki, uzak bir dönemde matematikçiler ve gökbilimciler vardı: Güneş’in gezegen
sisteminin merkezinde olduğunu, yeryüzünün ise bir gezegen olarak bu merkezi ateşin
etrafında döndüğünü biliyorlardı; kuyruklu yıldızların dönüşlerini hesaplıyorlardı ya da bizim
104
gibi hesaplamaya çalışıyorlardı; bu gökcisimlerinin çok uzamış eliptik yörüngelerde,
odaklarından birinde Güneş olacak şekilde hareket ettiğini biliyorlardı; büyük döngüdeki
güneş yıllarının sayısını göstermek için, Zend [Zerdüştî kutsal dili], Sanskrit ve Çincede
sırasıyla ven, van ve phen olarak adlandırılan 180 yıllık bir dönemi, 144 yıllık başka bir
dönemle çarpıyorlardı; Güneş’in Dünya’dan uzaklığını 800.000.000 Olympic stadia [antik
uzunluk ölçüsü] olarak ölçüyorlardı ve bu nedenle o ışık kaynağının paralaksını, yalnızca
Hipparkhos tarafından icat edildiği söylenen yöntemden çok daha mükemmel, hatta
modernlerimizin kullandığından çok az daha az kesin bir yöntemle almış olmalıydılar; Ay’ın
Dünya’dan uzaklığını, Dünya yarıçapının 59 katı olarak belirlediklerinde, bunun yalnızca bir
tahmin olamayacağı açıktır; yerkürenin çevresini öyle bir doğrulukla ölçmüşlerdi ki, onların
hesabı modern geometri bilginlerinden sadece birkaç ayak farklıydı; Ay ve diğer gezegenlerin
de bizimki gibi dünyalar olduğunu, Ay’ın dağlar, vadiler ve denizlerle çeşitlendiğini ileri
sürüyorlardı; Satürn’ün yörüngesinin ötesinde Güneş’in etrafında dönen başka bir gezegenin
var olduğunu iddia ediyorlardı; gezegenlerin sayısını on altı olarak belirliyorlardı; tropikal
yılın uzunluğunu ise gerçeğin yalnızca üç dakikası farkla hesaplıyorlardı; aslında, Plutarkhos
tarafından bahsedilen bir rivayet doğruysa, hiç de yanılmamışlardı. Bu iddiaların bütün
kaynaklarını Essay on the Science of the Egyptians and Chaldeans [Mısırlılar ve Keldânilerin
Bilimi Üzerine Deneme] adlı eserimde ortaya koydum; bu nedenle burada tekrar etmeyi
gereksiz buluyorum. Aynı eserin 1. ve 9. bölümlerinde, teleskop ve mikroskop kullanımının
Mısır ve Doğu’nun antik gökbilimcilerine neredeyse kesinlikle bilindiğini gösterdim; 9.
bölümde ise bu aletleri açıkça tarif eden bir Yunan yazarını aktardım; fakat bilginin yalnızca
birkaç kişinin elinde bulunduğu ve keşiflerini halktan özenle gizlediği ülkelerde, halkın,
görme gücünü camların yardımıyla artırma sanatından pek az şey bilmiş olması kolayca
tasavvur edilebilir. Topladığımız parçaların dağınık olduğu söylenebilir. Bunu kabul
ediyorum; ama nasıl ki dağınık parçalar (disjecta membra) bize bir şairin varlığını
düşündürüyorsa, aynı şekilde dağılmış kalıntılardan da bir sistemin varlığını çıkarıyoruz. Çölü
geçerken bir yerde bir saatin yayı, başka bir yerde ibresi, üçüncü bir yerde kırık bir kadran
parçası bulursanız, çölde birisinin bütün bir saate sahip olduğundan şüphe etmezsiniz.
Bilgi ortak bir merkezden akıyordu
10. Kadim bilimin anıtlarını aradığımızda, diye ekler (Antiquities of Zodiac, s. 51), ister
Hindistan’da, ister Baktriya’da [Orta Asya’da antik bölge], ister Keldânya’da [Mezopotamya’da
105
Babil bölgesi], isterse Mısır’da olsun, tek bir ortak sisteme aitmiş gibi görünen kalıntılar
buluyoruz. Örnekler arasında burç kuşağı [zodiac] zikredilebilir. Keldâniler hariç olmak üzere
bütün Doğu uluslarının zodyağı 12 burca bölmede mutabık kaldığını görüyoruz. Bu durum
onların, özellikle de Mısır, Hint ve Arap zodyaklarındaki bütün semboller neredeyse tamamen
—ya da tam olarak— birbirine benzer olduğu için, ortak bir modeli takip ettiklerini
düşündürür. O halde, zodyağın icadını, adını andığımız ulusların ortak atalarına atfetmekten
başka kime isnat edebiliriz? Ve bu ortak ataların, Apocalypse’in kendilerine vahyedildiği kişiler
oldukları; ayrıca, saf ve ilk dinî biçimlerin hemen hepsinin bu açık vahiy üzerine inşa edildiği
ve sonunda bütün dünyaya yayıldığı, bu eserin burada geliştirilmiş şekliyle incelenmesine
girişen herkesin varmak zorunda kalacağı bir sonuçtur.
11. Humboldt’un belirttiğine göre (Researches, c. 1, s. 145), Etiyopya’da eski Sanskrit
[Hindistan'ın antik yazı dili] karakterleriyle ve özellikle de Hindistan tarihinin bilinen tüm
dönemlerinden önce yapılan Canara Mağaralarındaki yazıtlarla şaşırtıcı bir benzerlik
gösteren karakterler bulunmaktadır. Sanatlar, Mısır’ın barbarlık durumundan çıkmasından
önce, Etiyopya’nın en eski şehirlerinden biri olan Meroe ve Axoum’da gelişmiş
görünmektedir. Sir William Jones, Meroe'nin Etiyopyalıları, ilk Mısırlılar ve Hintliler arasında
aynı halkı izlediğine inanıyordu. Ancak, Abyssinler’in, Etiyopya’nın yerli halkıyla
karıştırılmaması gereken bir Arap kabilesi oldukları ve M. Langles’in gözlemlerine göre, Doğu
Afrika’da fark ettiğimiz aynı Himyerî [hamyaritic: Güney Arabistan'da kullanılan eski bir yazı
türü] karakterlerin 14. yüzyılda Samarkand şehri’nin kapılarını süslediği neredeyse kesinlik
arz etmektedir. Dolayısıyla, Habeşya da eski Etiyopya ile Orta Asya’nın yüksek platosu arasında
kesinlikle bir bağlantı vardı.
12. Meksika’daki taocallis [Azteklerin piramit tapınakları] ile Babil’deki Bel Tapınağı
arasında dikkat çekici bir yapı benzerliği kaydedilmiştir. Zoega [Danimarkalı arkeolog,
Christian Zoega] özellikle bu benzerlikten etkilenmişti, her ne kadar Taotihuacan
[Meksika’daki piramit kompleksi] piramit grubunun yalnızca çok eksik tanımlarını elde
edebilmiş olsa da (Zoega de Orig. Obelisc, 380). Babil’i ziyaret eden ve Bel Tapınağı’nı gören
Herodot’a göre bu piramidal anıt sekiz katlıydı. Bir stadion [antik uzunluk ölçüsü, yaklaşık 185
m] yüksekliğindeydi ve tabanının genişliği yüksekliğine eşitti. Onu çevreleyen dış duvar kare
biçiminde olup her bir kenarı iki stadion uzunluğundaydı. Piramit tuğla ve asfaltla inşa
edilmişti. Tepesinde bir tapınak, tabanında ise başka bir tapınak vardı. Meksika’daki
taocallis’lerde de, tıpkı Bel Tapınağı’nda olduğu gibi, piramidin tabanındaki tapınak ile tepe
106
platformundaki tapınak birbirinden ayrılıyordu; ve nasıl ki Keldâniler gözlemlerini tapınağın
tepesinden yapıyorsa, Meksikalı rahipler de yıldızların doğuş ve batışlarını oradan
gözlemekteydi. Bütün bu Amerika eserleri, Asya’nın doğu kısmında her gün keşfedilen
yapılarla benzerlik göstermektedir. Piramidin hiyeroglif süslemeleri arasında, su püskürten
timsah başları ve Asyatik tarzda bağdaş kurarak oturan insan figürleri ayırt edilebilmektedir.
Humboldt [Alexander von Humboldt, Alman doğa bilimci] şöyle der (Researches, I, 111): yapı
deniz seviyesinden 1300 metreden fazla yükseklikteki bir ovaya yerleştirilmiş olduğundan ve
timsahlar yalnızca kıyıya yakın nehirlerde yaşadığından, mimarın dağlık bölgelere ait bitki ve
hayvanları taklit etmek yerine, büyük bir özenle, sıcak kuşağın devasa yaratımlarını
kabartmalarda işlemiş olması gariptir. Humboldt şunu bilseydi bu yorumu yapmazdı: Timsah
Tanrı’nın sembolüydü, Su ise Kutsal Ruh’un; ve burada sözü edilen suyun fışkırması Kutsal
Ruh’un doğumuna işaret etmekteydi. Yine de Humboldt, araştırmış olsaydı, Ombite-nome
[Mısır’da Ombos bölgesi] sakinleri arasında Tanrı’nın bu yaratık biçiminde tapınıldığını
bulabilirdi; ve Ombos Tapınağı’nın kalan kabartmalarında timsah başlı bir figüre tanrılığın en
yüksek onurlarının verildiğini görebilirdi (Description de l’Egypte, I, s. 43). Peki, o hâlde aynı
fikri böylesine uzak bölgelerde nasıl temsil etmişlerdi?
13. Mayıs 1830'da Asya Cemiyeti'nde, İskoçya'nın Montrose bölgesinde bulunan Hindu
yapımı bir altın yüzük hakkında Albay Tod tarafından yazılmış bir makale okundu. Bu
makalenin konusu olan yüzük, Cassilis Kontesi'nin mülkiyetindeydi ve Montrose
yakınlarındaki bir kale tepesinde bulunmuştu. Yüzük, Hindu ibadetinin minyatür Lingam
[Hinduizmde tanrısal güç ve yaratıcılığın sembolü] ve Yoni [Hinduizmde dişil enerji ve
doğurganlık sembolü] figürlerini taşıyor: etrafında ve üzerinde bir yılan dolanıyor; her iki
yanında, omuzda tümseği olan Kutsal Boğa yer alıyor, bu da tüm tasarımı Mar'ın armaları
olarak ve kanatlı wiverns [Ejderhaya benzeyen mitolojik yaratıklar] veya griffinlerle [Mitolojik
kuş ve aslan karışımı yaratıklar] desteklenen armalar olarak yanlış anlaşılmasına neden oldu;
bu varsayımla, Dun'dan Miss Erskine tarafından satın alındı ve daha sonra mevcut sahibinin
eline geçti. Yüzüğü Col. Fitzclarence'a gösterdikten sonra, bu beyefendi, eserin Col. Tod'un
incelemesine sunulmasına izin aldı. Yüzüğün Hindu kökenli olduğunu düşündürten
nedenleri ilk bakışta öne sürdükten sonra, yazar, Avrupa'yı Doğu'dan halk eden tüm kabileler
arasında bir zamanlar var olan dini benzerliğe, Hindistan ve Mısır'daki benzer dini
geleneklere dikkat çekti. Bu benzerliğin kanıtı olarak, yüzükteki sembollerle tam olarak aynı
olan sembolleri Pompeii, Pestum [Antik Roma'da bir şehir]ve Cortona'nın [İtalya'da bir şehir]
107
kalıntılarında ve Fransa'nın çeşitli bölgelerinde bulduğunu ileri sürdü. Makalenin geri kalanı,
Hindistan'daki Indo-Skithik [İskit kökenli savaşçı ırklar] savaşçı ırkları ile Avrupa'nın erken
kolonileri arasında ortak bir kökeni öne süren argümanlarla meşguldü. Bu semboller, Büyük
Baba ve Büyük Anne’nin Gizemlerde temsil edildiği sembollerdir; bu semboller, Doğu
dünyasının büyük bir kısmında hala mevcuttur; İsa’nın dininin temeli olarak Aşk’ı koyduğu
zaman atıfta bulunduğu sembollerdir; erken Hristiyanların, Eleusinian [Antik Yunan'da bir
dini ritüel]ve Kabiric [Antik Yunan'da bir diğer dini ritüel] ritüelleri gibi geceleri mağaralarda
düzenledikleri Agape yani aşk ziyafetlerinde kutladıkları sembollerdir; ancak tabii ki rahipler
bu toplantılar için farklı nedenler belirtmişlerdir.
14. Max Müller [19. yy Alman doğubilimci ve dilbilimci] şöyle der (Ancient Sanskrit
Literature, 13): Bugün İngiltere’de bir jüri, dilin kadim belgelerini inceledikten sonra Hindu,
Yunan ve Cermenler arasında ortak bir kökenden ve meşru bir akrabalıktan söz eden iddiayı
reddetmezdi. Hindistan’da ve İngiltere’de hâlâ yaşayan birçok kelime, Kuzey ve Güney
Aryanlarının ilk ayrılışına tanıklık etmiştir; ve bunlar çapraz sorgulamada çürütülemeyecek
tanıklardır. Tanrı, ev, baba, anne, oğul, kız, köpek, inek, kalp ve gözyaşı, balta ve ağaç gibi
terimler bütün Hint-Avrupa dillerinde aynıdır; bunlar askerlerin parola işaretleri gibidir.
Görünürde yabancı olana meydan okuruz; o ister Yunanca, ister Almanca, ister Hintçe
dudaklarla cevap versin, onu kendimizden biri olarak tanırız. Tarihçi başını sallasa da, fizyolog
şüphe etse de, şair bu fikri küçümsese de, hepsi dilin sunduğu gerçekler karşısında boyun
eğmek zorundadır. Bir zamanlar Keltlerin, Cermenlerin, Slavların, Yunanlıların ve İtalyanların,
Perslerin ve Hintlilerin ataları, Sami ve Turani ırkların atalarından ayrı olarak, aynı sınırlar
içinde birlikte yaşamışlardı. Davies şöyle der (Celt. Res. 224): General Vallancey İrlandacanın
Keldanice, Arapça, Farsça, Kıptîce ve Fenikece ile belirli bir bağlantısı olduğunu kanıtlamıştır.
Buradan ve diğer verilerden şu sonucu çıkarır: İrlandacayı konuşanlarda, Hindistan’dan
Arabistan, Mısır ve Fenike kıyılarına göç edenleri; Fenike’den ise deniz yoluyla İspanya
üzerinden Britanya Adaları’na ulaşan göçmenleri kabul etmek gerekir. İrlanda dili, Japetidler
[Yafes soyundan gelen topluluklar, klasik etnografide Hint-Avrupa halklarıyla özdeşleştirilir]
henüz Arami ailelerle temas halindeyken ve Küçük Asya ile Trakya’da güçlü bir kabile
oluşturmuşken olgunluğa ulaşmış görünmektedir. Bu yüzden, bazı örneklerde, Arap
diyalektlerine Batı Avrupa’da gelişen Keltçe kollarından daha fazla benzerlik göstermesi
mümkündür. Bu dili konuşanlar kısmen Titanlardan, kısmen Kelto-Skitlerden, kısmen de Babil
kentini inşa etmeye yardım eden Japetidlerden oluşuyordu. Irish [İrlandaca veya ona yakın bir
108
lehçe] ya da benzer bir diyalekt bir zamanlar Trakya’da hâkimdi; oradan Britanya adalarına
kadar yayılmış, aynı zamanda Alpler’in İtalyan tarafına doğru da dallanmıştı.
15. Bazı granit kayalar, diyor Humboldt [Alexander von Humboldt, 18.-19. yy Alman
doğabilimci ve gezgin] (Researches, i, 177), Guiana [Güney Amerika’da bir bölge]
savanalarında, Cassiquiare [Venezuela’daki bir nehir] ile Conorichite [muhtemelen bölgedeki
başka bir akarsu veya yer adı] arasında yükselen, kaplan, timsah ve diğer figürlerle kaplıdır;
bunlar sembolik olarak değerlendirilebilir. Benzer figürler 400 lig [yaklaşık 1.850 km] kuzey
ve batıya, Orinoco [Venezuela ve Kolombiya’daki büyük nehir] kıyılarına, Eucaramada ve
Caicara yakınlarında; Cauca Nehri [Kolombiya’daki nehir] sınırlarında, Cali ile Jelima arasında
Timba yakınlarında; ve hatta Cordilleras [Güney Amerika And Dağları] yüksek platosunda,
Guanacas Paramo bölgesinde bulunur. Bu bölgelerin yerli halkları metal aletlerin
kullanımını bilmez ve hepsi, atalarının bu ülkelere geldiğinde bu işaretlerin zaten mevcut
olduğunu ifade etmekte birleşir. Bu uzak uygarlığın işaretleri, sadece Toltekler [Orta
Amerika’da eski bir uygarlık], Aztekler [Meksika’da eski bir uygarlık] ve Aztlan’dan [Aztek
mitolojisinde ataların yurdu] göç eden kabileler gibi sanata yatkın, işçilikte usta bir tek ulusa
mı aittir? Bu kültürün merkezi hangi bölgede olmalıdır? Gila Nehri [ABD’nin güneybatısında
bir nehir] kuzeyinde, Meksika yüksek platosunda mı? Yoksa güney yarımkürede, ya da
İnka’ların kendilerinin görüp ihtişamlı harabelerle dolu bulduğu Tiahuanacu [Bolivya’daki
antik şehir] yüksek platolarında mı; ki burası Güney Amerika’nın Himalayaları ve Tibet’i
sayılabilir? Bu sorunlar, mevcut bilgi durumumuzla çözülemez.
Tüm ulusların dinsel törenleri, yakınlıklarından dolayı hepsinin Tek bir ilkel inançtan
kaynaklandığı kanıtlanmıştır
[Mitoloji ve Üçlü Birlik hakkındaki Kutsal Kitap görüşlerinin yanlış olduğu gösterilmiştir.]
16. Faber [Edward Faber, 18.-19. yy İngiliz yazar], diyor ki Wilford [Francis Wilford, 18.-19. yy
İngiliz doğubilimci ve filolog] (Pag. Idol., i. 60) tarafından mükemmel bir şekilde belirtilmiştir,
aynı teoloji ve fabüler tarih kodunun8
, eski kıtada yaklaşık kırk derece genişliğinde bir kuşak
8 Peru’nun seçkinleri, diyor More (Explanation of Grand Mystery, 86), ve sıradan olanları bile, rahip onların
ölümcül derecede hasta olduğunu ilan ettiğinde kendi hayatlarını kurtarmak için ilk doğanlarını kurban
ederlerdi; ve Picart bir plaka yapmış, Florida’da bir sahneyi resmetmiş, burada ilk doğan çocuk erkek ise,
Güneş’e kurban edilirdi. Ve Moab Kralı sıkıntıya düştüğünde, yerine geçmesi gereken ilk doğan oğlunu alıp
yakılarak kurban ettiği gibi (2 Kings iii, 27), Norveç Kralı Hacon da oğlunu kurban ederek Odin’den düşmanı
Harald’a karşı zafer elde etmeyi istemiştir. İsveç Kralı Aune, dokuz oğlunun kanını Odin’e adayarak, bu tanrının
109
boyunca, güneydoğudan kuzeybatıya doğru, Malay yarımadasının doğu kıyılarından Britanya
adalarının batı ucuna kadar alındığı; bu muazzam bölge boyunca, aynı özgün dini fikirlerin
çeşitli yerlerde, çeşitli değişikliklerle tekrar ortaya çıktığı ve Hindu ve Yunanların inanç ve
ibadetleri arasında, Roma ve Cenevre kiliseleri arasındaki farktan daha büyük bir fark
olmadığı; söylenebilir. Böylesine büyük bir kara alanı kadar muazzam olsa da, önceki gözlem
hâlâ çok sınırlıdır. Bu gözlem, tüm yaşanabilir küreye eşit şekilde uygulanabilir; çünkü her
pagan ulusun keyfi ritüel ve görüşleri birbirine öylesine benzer ki, böyle bir tesadüf yalnızca
hepsinin ortak bir kökene sahip olmasından kaynaklanabilir. Barbarlık bile güçlü ilkel etkiyi
silmeye yetmemiştir. Eski genel sistemin izleri, yeni keşfedilen Büyük Pasifik Okyanusu
adalarında izlenebilir; ve Avrupa’nın cesur kaşifleri Amerika dünyasını ilk keşfettiğinde,
kuzeyden güneye kadar sakinleri, Mısır ve Hindistan, Yunanistan, İtalya, Fenike ve Britanya
tanrılarına, benzer törenler ve benzer inançlarla tapmışlardır. * * * Bu girişimci halk, çeşitli
adlarla anılmıştır. Büyük ataları Cush [Tevrat ve eski kaynaklarda Nuh’un oğlu] nedeniyle
Scuths, Chusas, Chasas, Cisseans, Cosseans, Coths, Ghauts ve Goths olarak adlandırılmıştır;
adı Cusha, Chusa, Ghoda, Chasa, Chasya veya Cassius şeklinde telaffuz edilmişti. Meslekleri
nedeniyle Palli, Bali, Bhils, Philistim, Palistim, Bolgs veya Belgæ olarak da
adlandırılmışlardır; zira terim Çobanlar anlamına gelir. Ayrıca kısmen Phanakim veya
Phæniciansve Huc-Sosveya çoban-krallar olarak da adlandırılmıştır; çünkü kraliyet soyundan
geldiklerini iddia etmişlerdir. Sacas, Sagas, Sacasenas, Sachim, Suchim, Saxe veya Saxons,
tanrıları Saca veya Sacya’dan; Budinsveya Wudins, tanrıları Buddha veya Woden’den; Teuts
veya Teutons, tanrıları Teut veya Taut’tan; ve Germans veya Sarmans, tanrıları Sarman veya
Saman ve onun hizmetkarları Samaneans veya Sarmaneans ya da Germaneans’tan, aynı
kelimenin değişik telaffuzlarına göre adlandırılmıştır. * * * Gerçekten de Budizm’in uzak
geçmişe dayanmasının kanıtı, Brahmanizm’in uzak geçmişe dayanmasının kanıtıyla
tamamen aynı temele dayanmaktadır. Neredeyse hiçbir ülkede her iki sistemin birbirine
karışmadığını görmüyoruz ve Buddha, Siva veya Osiris kadar, Buddha, Saca, Taut, Teut, Thoth,
Bod, Wod, Hermaya, Hermes veya Mercolis’in çeşitli adlarıyla, Japonya’dan İrlanda’ya kadar
tapılmıştır (i. 88). Tüm bu gerçekler, 24 Kadim tarafından kurulan ve Döngü Elçileri
ömrünü uzatmasını sağlamaya çalışmıştır; ve Kuzey’in eski tarihi, benzer örneklerle doludur — Mallet’s
Northern Antiquities, i. 134.
110
(Messengers of the Cycle) tarafından yenilenen tekdüze teoloji sistemini kanıtlamaya
yöneliktir9
.
17. Aynı yazar (Faber), ikinci bölümünde, dünyanın tüm dinlerinin başlangıçta Tek
olduğunu ve tek bir merkezden yayıldığını kanıtlayan delilleri toplamıştır. Bunu, hepsinin
üzerinde anlaştığı dikkat çekici bazı inançlardan örnekler vererek ortaya koyar. Burada, o
bölümden, kanıtlarının temeline dayanan güvenilir kaynaklardan yaptığı bazı alıntıları
özetliyorum; ayrıca bunlara kendimden bazı seçmeler ekledim. Bunlar son derece ilginçtir; ve
bu yerde gerçekten uygundur; çünkü okuyucu, bunların bir ölçüde bu Apocalypse’in
öğretilerini içerdiğini görecektir; ve bunların kökeni çağların sabahına kadar uzandığından,
bunların yaklaşık 1800 yıl önce yazıldığı söylenen bir eserden alınmış olamayacağı hemen
anlaşılır — üstelik kimse, sözde Patmoslu Yuhanna’nın Vahyi’nde ileri sürdüğü öğretileri Çin
veya Hind kaynaklarından çıkardığını iddia etmeyecek olsa da.
18. Bilinmektedir, der Holwell (Interesting Historical Events, i. 3), 1756 yılında
Calcutta’nın ele geçirilmesi sırasında birçok ilginç Gentoo el yazmasını kaybettiğimi ve
bunların arasında Gentoo Shastah [Hindu kutsal kitabı]’ın iki çok doğru ve değerli kopyasının
da bulunduğunu. Bunları elde etmek için o kadar zahmet ve masraf harcamıştım ki, tazminat
komisyonları, bana karşı hiçbir şekilde kayırıcı olmasalar da, bu özel kayıp için bana 2.000
Madras rupisi ödenmesine izin verdiler; ancak bu şikâyet başlığı altında uğradığım en
onarılamaz zarar, Shasteh [Hindu kutsal kitabı]’ın önemli bir kısmının çevirisini yapmam oldu;
bu çeviri, on sekiz aylık yoğun bir emeğimi gerektirmişti. Bu eser bana açıldığında,
Mısırlıların, Yunanlıların ve Romalıların mitolojisi ile kozmogonilerinin, Brahminler [Hindu
rahipleri] tarafından bu kitapta bulunan öğretilerden ödünç alındığını açıkça gördüm; hatta
ibadetlerinin dış görünüşlerini ve putlarının dağılımını bile, kaba bir şekilde tahrif edilmiş
ve değiştirilmiş olmasına rağmen, taklit etmişlerdi.
9 At (Tanrı), Aum (Tanrı), Bra (Yaratıcı), üç kutsal isimdir ve tüm eski teoloji bunlarla doludur: Grenada’daki
Alhambra bu isimleri anmaktadır. Aum, Yunanlılar tarafından Aun ve On’a, yani Güneş’e çevrilmiştir — bu,
Kendinden Var Olan anlamına geliyordu. Kabala’da İlk Neden (Tanrı) Ain olarak adlandırılır (Hiçlik, hiçbir şey).
Bu, Hinduların biçimsiz Brahm’ıdır. Bu Ain veya On’dan, O-On yani Kozmik Yumurta veya Küre türemiştir; Tanrı
eski resim ve heykellerde bunu ağzından çıkarken veya yayılırken gösterilir. Bu O-On’dan, Zo-On, yani Kozmik
Küre veya Evrenin canlı varlığı türemiştir. Platon Timaeus’ta Tanrı’ya Ζῷον (Zôon, Canlı) der; ve Aristoteles
(Metaphysics, xiv. 8) şöyle der: φαμὲν δὲ τὸν θεὸν εἶναι Ζῷον ἀΐδιον, ἄριστον — yani “biz deriz ki Tanrı,
Yaşayan (Living One), saygıdeğer ve en mükemmeldir.”
111
19. Faber’in önsözünde belirttiğine göre, dünyanın farklı bölgelerindeki çeşitli Pagan
putperestlik sistemleri, hem açık amaçları hem de keyfi benzerlik noktaları bakımından
öylesine yakından örtüşmektedir ki, bunların kurulduğu çeşitli ülkelerde bağımsız olarak
ortaya çıkmış olamayacağı; hepsinin mutlaka ortak bir kaynaktan türediği açıktır. Ancak eğer
hepsi ortak bir kaynaktan türemişse, o zaman ya bir millet kendi özel teolojisini barışçıl ve
gönüllü bir taklit yoluyla diğer tüm halklara aktarmış olmalı; ya aynı millet bunu fetih ve zor
yoluyla diğer tüm halklara aktarmış olmalı; ya da nihayet, dünya bebekliğinde tüm milletler
tek bir bölgede, tek bir topluluk içinde toplanmış, o dönemde ve o toplum halinde, söz konusu
teolojiyi benimsemeyi kabul etmiş ve buradan ortak bir merkezden tüm dünyaya yaymış
olmalıdır. Yalnızca bu üç yol, halkların dini düşüncelerindeki evrensel uyumu açıklayabilir. İlk
yolun inanılmazlığı ve ikinci yolun eşit derecede inanılmaz ve imkânsızlığı kolaylıkla
gösterilebileceğinden, yalnızca üçüncü yol benimsenebilir. Bu üçüncü yol, hem Pagan
putperestliğinin genel amacına tamamen uyum sağlar hem de en yüksek otoriteye göre bize
bildirilen tarihi bir gerçekle ayrıntılı olarak örtüşür. Paganların teolojisini incelediğimizde, tüm
insanlığın bir zamanlar tek bir toplulukta toplandığı ve ardından dünyanın yüzeyine dağılmış
gruplar halinde yayıldığı sonucuna varmamız gerekir. Bu iddiadan çok da uzaklaşmam. Faber
bunu, Bryant tarafından önerilen Babel mitosu, Nuh tufanı, helio-arkizm [güneş tanrısı ile
ilişkilendirilmiş bir inanış], mucizevi dil karışıklığı ve daha niceleriyle ilgili bazı saçma fikirlerle
bağlamak için kullanır. Ancak gerçek doğruluk şudur ki, çok tanrıcılık dini en eski biçim
olmasına rağmen, ilk Tanrı Elçisi ve Eski Çağların öğrettiği yüce Teizm sistemine yavaş yavaş
nüfuz etmiştir; ve iki sistem fark edilmeden karışmış, ortaya Faber’in bahsettiği genel bir birlik
ve benzerlik çıkmıştır.
20. Hindu bilgeleri, başlıca Tanrılarını kendilerini üçlü olarak ortaya koyan bir varlık olarak
görürler ve böylece bu üç büyük formu altında, Yaratıcı, Koruyucu ve Yok edici niteliklerini taşır.
Ancak Yaratıcı terimini kutsal yazı anlamında, yani yokluktan varlık çıkaran biri olarak
kullanmazlar; daha çok, var olan ham maddelere düzenli biçim ve işlev veren biri
anlamında kullanırlar. Yaratıcı güç, bu maddeleri belirli bir şekle sokar ve böylece bir dünya
yaratır; koruyucu güç, dünya biçimlendirildiğinde onu sürdürür; yok edici güç ise en sonunda
onu bileşenlerine ayırır, bazen su tufanı, bazen de ateş tufanı aracılığıyla. Her şey daha sonra
Büyük Baba’nın birliği içinde emilir ve bu gizemli Varlık, her iki evren sistemi arasındaki
sürede, muazzam derinliğin yüzeyinde dinlenir; ya harikulade bir yumurta (küre) içinde, ya
nilüfer çanağında (Shekinah), ya tekne biçiminde bir yaprak üzerinde, ya büyük bir yılanın
112
kıvrılmış biçiminde, ya da kutsal bir gemi olan Argha üzerinde, ki diğer taşıma araçları buna
sembolik anlam taşır. Yok etmek, aslında yeniden yaratmaktır; çünkü yok oluş yalnızca biçimi
etkiler, maddeye dokunmaz. Bu nedenle, Büyük Baba, Yaratıcı’nın* bir yılı boyunca
uyuduğunda —dünya ile dünya arasındaki aralık boyunca— uyanır ve yeni bir düzen yaratır.
Önceki dünyanın kaotik maddelerinden başka bir dünya biçimlendirilir: koruyucu tekrar
destekler; yok edici tekrar yok eder; ve bir dünya önce var olduğu gibi, zamanla bir diğerine
de yerini bırakır. Bu dönüşümlü yok oluş ve yeniden üretim, sayısız çağ boyunca tekrar tekrar
gerçekleşir ve ardışık çok sayıda dünyanın var olduğuna inanılır. * * Brahm, Geeta [Hindu
kutsal kitabı]’nın farklı bölümlerinde şöyle der: Ben, tüm geçici şeylerin başlangıcı, ortası ve
sonuyum; tüm dünya, görünmez biçimimle yayıldı. Kalp [dünya dönemi] sonunda, tüm
şeyler benim asıl kaynağıma geri döner ve başka bir Kalp’in başında hepsini yeniden
çıkarırım. Ben bilgelerin anlayışıyım, gururluların görkemiyim, güçlülerin kuvvetiyim. Ben
tüm doğanın ebedi tohumu, bu dünyanın babası ve annesiyim, büyükbaba ve
koruyucusuyum. Ben ölüm ve ölümsüzlük, varlık ve yokluğum. Ben hiç tükenmeyen ve
bilge olanım. Ben her şeyi kavrayan ölümüm, ben dirilişim. Büyük Brahma’nın rahmidir;
orada ben (Tanrı) fetüsümü yerleştiririm; ve tüm doğa buradan doğar. Büyük Brahma, her
doğal rahimde tasarlanan çeşitli biçimlerin rahmidir ve ben tohumu eken varlığım.* Kısaca,
tüm şeyler sürekli çözülme ve yeniden üretim halindedir. Hindu ozanları bir cenaze ilahisinde
şöyle der: Dünya yok olucudur; okyanus, tanrılar kendileri de yok olur. Ölümlü insan nasıl
yok olmaktan kaçabilir ki? Tüm düşük şeyler nihayet yok olmalı; tüm yüceler düşmeli;
bileşik varlıklar çözülmeli; yaşam ölümle sona ermelidir. Brahm, Büyük Baba’dır: tüm
varlıkların üretildiği, doğduklarında yaşamlarını sürdüren, yöneldikleri ve nihayetine
vardıkları kaynaktır.
21. Hermes Trismegistus’un (Thoth, Altıncı Mesih) teolojik eserlerinde, eski Mizraimic
[Mısır] felsefesinin10 bir anlatımını içeren şu ilke ortaya konur: dünyada hiçbir şey yok olmaz,
* Kıyamet Kitabı [Apocalypse], buna atıfta bulunur ve bunu “gökte yarım saatlik sessizlik” olarak adlandırır. * Bunu, önceki sayfalarda alıntılanan Hikmet’in (Wisdom) haykırışı ile karşılaştırın; böylece onun ve Brahma’nın
özdeşliği açıkça görülecektir. 10 Cudworth, Faber’in (Pag. Idol., I, 121)’de dediğine göre, Jamblichus [MS 3-4. yy’da yaşamış Yeni Platoncu
filozof] otoritesine dayanarak, Trismegistik Kitapların gerçekten Hermetik [Hermes Trismegistus’a atfedilen]
görüşleri içerdiği sonucuna varmakta haklı görünmektedir. Onun bu argümanı artık daha da güçlenmiştir;
çünkü dünya hakkındaki aynı teorinin bütün Doğu’da yaygın olduğu görülmektedir. Rahiplerin uzun süre
benimsediği bir aksiyom vardı: Gelecek hakkında kendi görüşleriyle uyuşmayan her şey bir sahtecilik ya da
masaldır. Ama bu düşünce şimdi isteksizce de olsa terk edilmişe benzemektedir.
113
ölüm bir yok oluş değil, sadece şeylerin değişimi ve başka bir hâle naklidir. Bu ilkeye uygun
olarak şu da öğretilir: dünya yozlaştığında, Rab ve Baba, Yüce Tanrı ve tek yönetici, insanların
ahlâk ve işlerini görerek, kendi iradesiyle —ki bu irade onun iyiliğidir— daima kötülüğe karşı
koyar ve yozlaşmış şeyleri asıllarına döndürür; ya dünyanın kötülüğünü suyla yıkayarak ya
da ateşle tüketerek, sonra da onu tekrar eski hâline kavuşturur. Ünlü bir olayda, Sarapis
[Helenistik dönemde Osiris ve Apis’in özelliklerini birleştiren Mısır tanrısı] kâhini, Kıbrıs kralı
Nicocreon’un [MÖ 4. yy’da hüküm süren Kıbrıs kralı] “bu ad altında hangi tanrıya
tapmalıyım?” sorusuna şu cevabı vermiştir: Benim ilahiliğim şimdi söylediğim sözlerle
tasvir edilecektir: göğün kubbesi başımdır; deniz karnımdır; yeryüzü ayaklarımdır;
gözlerim göksel âlemdedir, gözüm ise Güneş’in parlak ve ışık saçan kandilidir. Mısırlılar
arasında Evrenin Panteizmi, dünyanın ardışık yıkımları —su baskınları ve yangınlarla—
inancının yaygın olduğu Julius Firmicus [MS 4. yy Hristiyan yazar] tarafından da belirtilir. Bu
inanç, Platon’un aktardığı meşhur diyalogda, Solon [MÖ 7–6. yy’da yaşamış Atinalı yasa
koyucu] ile Mısır rahipleri arasında özellikle vurgulanır. Rivayete göre Solon, kendi görüşlerini
beyan etmekten çok Mısırlıların düşüncelerini öğrenmek istemiş ve onların rahiplerine birçok
sorular yöneltmiştir. Özellikle kronolojiyi biraz olsun kesinleştirmek amacıyla Phoroneus
[Yunan mitinde ilk insan kabul edilen figür], Niobe [mitolojik kraliçe], Pyrrha ve Deucalion
[Yunan tufan efsanesinde tufandan kurtulan çift]ve diğer birçok figürün yaşı hakkında sorular
sormuştur. Rahip ise şu cevabı vermiştir: “Ey Solon, Solon, siz Yunanlılar daima çocuksunuz;
içinizde yaşlı bir adam yoktur. Eski geleneklere sahip olmadığınız gibi kronolojiye de aşina
değilsiniz; hâlâ zihinsel bebeklik hâlindesiniz. Elinizdeki eksik ve parçalanmış efsanelerin asıl
kaynağı şudur: nice devirler boyunca insanlığın birçok kez yıkıma uğradığı olmuştur ve yine
olacaktır; bunların en büyüğü ateş ve suyla, ama kısa aralıklarla sonsuz sayıda başka yıkımlar
da vardır.” (Platon, Timaios 22–23). Bu tam olarak Hindu teorisidir ve jeolojinin her keşfi onun
doğruluğunu göstermektedir. Aynı öğreti Origenes [MS 3. yy Hristiyan teolog] tarafından da
zikredilir. O der ki: “Onlar çağlar boyunca birçok yangın ve birçok tufanın ardışık olacağını
kabul ederler ve Deucalion tufanını daha dün olmuş gibi sayarlar. Onların spekülasyonlarını
dinlemeye yatkın olanlara şu öğretimi verirler: dünya asla yaratılmamıştır, daima var
olmuştur.” Origenes ayrıca şunu ekler: “Mısırlıların en bilge olanları, ardışık yangın ve tufan
teorilerini muhatabım Celsus’a aktarmışlardı” (Orig. adv. Cels. i.). Onlara göre başlangıçta
Büyük Uçurum (Abyss) üzerinde sınırsız bir karanlık vardı; fakat Su ve Eterik Ruh (Spiritus)
Tanrısal güçle Kaos üzerinde etki etti. Sonra kutsal Işık doğdu; sonra tanrıların tümü doğurucu
doğadan çıkan şeyleri düzenli biçimde paylaştırdı. Sanchoniathon [Fenikeli tarihçi] da Kutsal
114
Ruh’tan bahsederken onu “eterik ışıkla parıldayan Hava” olarak adlandırır; onun ateşli tesiriyle
deniz ve toprak üzerinde rüzgârlar, bulutlar ve büyük su taşkınları meydana gelmiştir.
Hermetik kitaplar bu tür göndermelerle doludur. Mısırlıların “Büyük Tanrı”sı (aslında Büyük
Tanrıça), Tanrının sıfatlarıyla giydirilmiş olsa da, ne Yüce Varlık’tır, ne de Hinduların “Büyük
Tanrı”sından farklıdır. O, Dünya Ruhu olarak tasvir edilir ve her iki cinsiyetin doğasını da aynı
şekilde paylaşır; tıpkı Argha11 adlı gemide [Hindu-İran kozmolojisinde kutsal gemi] sular
üzerinde yüzen Siva-Ardha-Nari [yarı-erkek yarı-kadın formunda Şiva] gibi. Bütün ruhlar bu
ortak ebeveynden türemiştir. O (Tanrıça), daima hamiledir ve daima üretkendir. Ölüm, yalnızca
beden değişimidir; görünürlükten görünmezliğe geçiştir. Her gün dünyanın bir kısmı bu
görünmezliğe geçer; o yok olmaz, sadece gözümüzden kaybolur, başka bir yere nakledilir veya
başka bir forma dönüşür. Benzer şekilde, hayvanlar ölümle çözülür; yok olmak için değil,
zamanı geldiğinde yeniden yapılmak içindir. Dünya ise, Büyük Baba’nın [Tanrı] bedeni olarak,
her şeyi kendinden yapar ve her şeyi sürekli olarak yeniler. Evrenin tamamında hiçbir şey
tamamen yok olmaz. Evrenin kendisi değişmez; yalnızca parçaları değişime tabidir. Ancak bu
parçaların hiçbiri tamamen yok olmaz veya mutlak şekilde yok edilmez; çünkü bozulmaz olan
bozulamaz, ve Büyük Tanrı’nın bir parçası yok edilemez.
22. İranlılar, Hinduların benimsediği gibi, dünyaların birbirini izlemesi doktrinine sahipti:
ve bu sonucun daha olası olduğu, hem İndo İskitlerin [Indo Scythæ, eski Orta Asya kökenli bir
11 Wilford şöyle der: Sanskrit [Hint kutsal dili] sembollerinden biri Argha adını taşır; bu kelime, tanrıya çiçek ve
meyve sunulan bir kâse, tabak ya da kap anlamına gelir. Fakat bu kâse veya tabak daima bir tekne ya da gemi
biçiminde olmalıdır. Bundan ötürü Iswara, Arga-nautha yani, tekne şeklindeki kabın Rabbi unvanını alır. Bu
ad, Laponlar [Kuzey İskandinavya’da yaşayan Sami halkı] tarafından da korunmuştur; onlar Kutsal Ruh’a Virchu
(Virgo [Bakire]) Archa derler. Ve nasıl Ruh Tanrı’dan, can ise Kutsal Ruh’tan geliyorsa, bu ikili tabiat da insanın
bileşimine dâhil olur. Buna Tekvin 2:7’de işaret edilir: “YHWH Elohim, ha-Adam’ın [ilk insan Âdem] burnuna
hayatların nefesini üfledi.” Burada geçen kelime ḥayim םיוח) çoğul) “hayatlar” olarak verilmiştir; fakat bu
İngilizce tercümelerde olduğu gibi çoğu kez gizlenmiştir. Eyüp 33:4’te de bu düşünce tekrar edilir: Tanrı’nın
Ruhu beni yaptı ve Kudretlinin nefesi bana hayat verdi. Yani sanki İkisi [Tanrı ve Ruh] birlikte danışıp karar
almış gibidir: İnsanı kendi suretimizde, benzeyişimize göre yapalım (Tekvin 1:26). Böylece insana hem ruh
(spirit) hem de can (soul) verilmiştir; yani onun bileşiminde bunlar vardır (Karş. Bilgelik 16:14; İbraniler
4:12). Maurice’e göre, Elohim kelimesinin (çoğul form) gizli ve mistik anlamı, her dönemde Yahudilerin
Kabalistik öğretilerinde korunmuştu. Rabbinler, halk sürekli putperestliğe kaydığı için bu derin sırrı açıklamayı
uygun görmemişlerdi. Fakat dünyanın üç yüce hipostaz [varlık mertebesi] tarafından yaratıldığı, düzenlendiği
ve yönetildiği inancı, kadim sinagogun inancının bir parçasıydı. Bunun en güçlü kanıtı, onların Üç Büyük
Sefirot (Semavi Sayılar) hakkında coşkulu ve vecd içinde söyledikleri ifadelerdir (History of Hindostan, I, 72).
Ancak burada önemli bir ayrım yapılır: Üç Sefirot, Elohim’le doğrudan aynı şey değildir. Elohim (the Aleim):
Tanrı ve Kutsal Ruh’u ifade eder. Sefirot (the Sephiroth): Tanrı, Kutsal Ruh ve bütün varlıkları — yani “Üçlü
Birlik”tir (Trinity).
115
kavim] Gotik ya da Kelt soyundan, hem Perslerin askerî ve din adamı kastlarından, hem de ilk
Babil imparatorluğunun sınırları içinde hâlâ Chusistan [Huzistan, İran’ın güneybatısında bir
bölge] adını taşıyan İran kısmını kapsamasından anlaşılmaktadır. Theopompus [MÖ 4. yy
Yunan tarihçi] tarafından korunmuş eski Magi [Zerdüştî rahipler] öğretisinde, tartışılan
doktrine çok yakın bir inanç vardır ki, bunun onlar tarafından savunulduğunda şüpheye yer
yoktur. Onların inancı, insanların başka bir varoluş halinde yeniden yaşayacağı ve ölümsüz
olacağıydı; ve bunun yalnızca kelimenin modern anlamında bir diriliş inancı olduğunu
sanmamalıyız; çünkü ayrıca onların görüşüne göre, şimdi var olan şeyler, sahiplerinin
adlarıyla sonsuza kadar anılmaya devam edecekti. Bu ifadede belli bir dereceye kadar
belirsizlik vardır; ancak Hinduların benimsediği doktrin, bunu tamamen anlaşılır kıldığı için,
bu öğretiyi düzenli olarak o doktrinden türettiklerine inanma eğilimindeyim.
23. Çin Kitabı Yeking [Yi Jing / I Ching, Çin’in klasik kehanet ve felsefe kitabı]’in mistik
felsefesi, Pisagorcularınkine yakın bir benzerlik taşır. Sekiz Koua [gua, sekiz trigram; Çin
kozmolojisinde yin-yang çizgilerinden oluşan işaretler], her biri üç çizgiden oluşmuş olup,
doğum ve bozuluşun bağlı olduğuna inanılan bazı genel şeyleri hiyeroglifsel olarak ifade
eder. Bunlardan birincisi göğü, ikincisi yeri, üçüncüsü şimşeği, dördüncüsü dağları, beşincisi
ateşi, altıncısı bulutları, yedincisi suyu ve sekizincisi rüzgârı temsil eder. Bunların çeşitli
birleşimlerinden tabiatın daimî çeşitliliği ortaya çıkar. Şimdi Pisagorcular açıkça, dünyaların
ardışıklığı ve her birinin ruh göçü öğretisini savunmuşlar, sayının kudreti hakkında çok şey
öğretmişler ve evrenin sürekli yıkımı ve yeniden yaratılışı üzerine ders vermişlerdir. Eğer
öyleyse, benzer biçimde yaratılış ve yıkımdan bahseden Çin teolojisi Pisagorcularınkine
benziyorsa, dünyaların ardışıklığı inancını öğretmiş olmalıdır. Onların öğrettiklerinin özü
gerçekten de şöyle görünmektedir: Sürekli değişim içinde yıkım ve yeniden yaratılış, üç ve
sekiz sayılarından doğar; her yeni dünya da bunlarla başlar.
24. Yeking Kitabı’nda böyle bir doktrinin bulunduğu varsayıldığında, Çin’de Budizmin bu
kadar yaygın oluşu bunu daha da doğrular; Buda’ya tapınma, Çin imparatorluğunun en
başından beri dini olmuştur. Şimdi dünyaların ardışıklığı doktrini, Budistler tarafından da
Brahmanlar kadar kesin bir şekilde savunulmaktadır; ve hiçbir yerde, Çinlilerin yakın
komşuları ve kararlı Budistler olan Burmalılar kadar açık seçik ifade edilmez. Evrene onlar
Loghas (Logos) [Sanskritçe Lokas; âlem, dünya] derler; bu, ardışık yıkım ve yeniden yaratılış
demektir: çünkü evrenin, ateş, su veya rüzgârla yok edildikten sonra, kendiliğinden eski
biçimine döndüğü kabul edilir. Onlar derler ki, insan çağı her zaman şimdiki gibi olmamıştır
116
ve aynı da kalmayacaktır; fakat insanların eylemlerinin genel sevap veya günahına göre uzar
ya da kısalır. İlk sakinlerden sonra, onların çocukları ve torunları erdem bakımından azaldıkça,
hayatları da giderek daha kısa olmuştur12; ve bu kademeli azalma, insanların yalnızca on yıl
yaşadığı döneme kadar sürmüştür; bu, insan hayatının en büyük kötülük hâlindeki süresidir.
Bu insanların çocukları, atalarının kısa ömürlerinin sebebini düşünerek kendilerini erdeme
daha çok adadılar, bu yüzden ömürleri kademeli olarak uzadı. Şimdi, insan ömründeki bu
ardışık azalma ve ardından gelen artış, her dünyanın yeniden yaratılışından sonra 64 defa
gerçekleşmek zorundadır; bundan sonra o dünya tekrar yok edilir. Mevcut dünyada bu
değişimlerden on bir tanesi yaşanmıştır; ve elli üç tanesi daha yaşanmadan yok olmayacaktır.
Burma yazılarında bir dünyanın yok olmasının üç uzak sebebi olduğu ileri sürülür: şehvet,
öfke ve cehalet. Bunlardan, kaderin gücüyle fiziksel veya yakın sebepler doğar: yani ateş, su
ve rüzgâr. Şehvet hâkim olduğunda dünya ateşle, öfke hâkim olduğunda suyla, cehalet hâkim
olduğunda rüzgârla yok edilir. Burmalılar, bir dünyanın yok olup, hemen ardından yeni bir
dünyanın anında yaratıldığını düşünmezler; yıkımın bir Assenchiekat [Buddhist zaman
ölçüsü; çok uzun bir kozmik dönem]sürdüğünü, yeniden yaratılışın da başka bir Assenchiekat
sürdüğünü ve eski dünyanın sonu ile yeni dünyanın başlangıcı arasında üçüncü bir dönemin
bulunduğunu söylerler. Her dünyanın varlığı sırasında insan ömründe gerçekleşen 64
değişimin sonunda, insan türüne neredeyse tam bir yıkım gelir. Büyük bir kısmı yok olduktan
sonra, şiddetli bir yağmur yağar ve gömülmemiş cesetleri ve pislikleri nehirlere sürükler.
Ardından toprağı arıtmak için çiçek ve sandal ağacı yağmuru düşer; ve gökten her türden giysi
iner. Yok oluştan kurtulmuş az sayıda insan, mağaralardan ve saklanma yerlerinden çıkar,
günahlarına pişmanlık duyar ve artık daha uzun ömürlü olurlar. Bir dünyanın yok
oluşundan bin yıl önce, yüksek âlemlerden bir Nat
13 [Burma kozmolojisinde doğaüstü
ruh/ilahî varlık] iner. Saçları dağınık, yüzü kederli, giysileri siyahtır. Çaresiz bir sesle halka
yaklaşan yok oluşu ilan ederek her yerde sokaklardan ve yollardan geçer. Yok oluş ateşle
12 Bu, Tekvin’de geliştirildiği şekliyle rabbanî [Yahudi hahamlarına ait] teoridir; burada insan hayatının, ilk
insanların varsayılan günlerinden itibaren giderek kısalması söz konusudur.
13 Nat veya Nauth, “Rab / Efendi” anlamına gelir ve tanrıların isimleriyle birleşik şekilde kullanılır. Bu kullanım,
Kenanlıların [Kenan halkı, Eski Ahit’te adı geçen topluluk] aynı anlama gelen Baalkelimesini kullanma tarzına
çok benzer. Böylece Jagan-Nath [Dünyanın Efendisi], Suman-Nauth veya Somnauth gibi örnekler ortaya çıkar.
Apokalips’te ise bu Nauth’un indiği ve Şeytan’ı bin yıl boyunca bağladığı anlatılır. Assam Krallığı’nda
[Hindistan’ın kuzeydoğusunda bir bölge] herhangi bir kişi hastalandığında, bir rahip çağrılır; rahip hastanın
üzerine üfler ve onun üzerinde birkaç dua okur. Aynı şekilde, İsa da öğrencilerinin üzerine üflemiştir (Yuhanna
20:22). Bu benzerlik nasıl ortaya çıkmaktadır?
117
olacaksa, Nat insanlara öğüt vermeyi bırakır bırakmaz, gökten şiddetli bir yağmur yağar,
gölleri doldurur, seller meydana getirir ve bol ürün verir. İnsanlık umutla daha çok tohum
eker; fakat bu son yağmurdur: yüz bin yıl boyunca bir damla bile düşmez ve tüm bitkiler, tüm
yeşeren şeyler yok olur. Ardından tüm hayvanlar ölür; Nat hâline gelirler ve oradan Zian14 veya
Arupa [şekilsiz âlem, Budist kozmolojide yüksek cennetler] adlı mekânlara aktarılırlar.
Güneşin veya ayın Nat’ı Zian hâline geldiğinde bu gök cisimleri kararır ve yok olur. Yerine,
Nat olmayan iki güneş çıkar. Biri battığında diğeri doğar, böylece gece olmaz; ısı öyle artar ki
tüm göller, seller kurur, yeryüzünde en ufak bir iz bile kalmaz. Uzun bir aradan sonra üçüncü
bir güneş doğar; o zaman en büyük nehirler kurur. Dördüncü bir güneş çıkar ve iki güneş
sürekli ufkun üstünde kalır, böylece yedi büyük göl veya okyanus bile yok olur. Beşinci güneş
çıkar ve deniz kurur. Altıncı güneş bu ve diğer 1.010.000 dünyayı/yeri parçalar, yarıklardan
duman ve ateş çıkar. Nihayet çok uzun bir aradan sonra yedinci güneş belirir; bununla birlikte
Mienmo (Burma kozmolojisinde merkezî Meru Dağı) ve tüm Nat sakinleri yok edilir; ve nasıl
ki bir lambada fitil ve yağ tükendiğinde alev sönerse, bu ve diğer 1.010.000 dünya
tüketildiğinde ateş kendiliğinden söner. İşte Kozmos’un ateşle yok oluşu böyledir15. (As. Res.
cilt vi, s. 174-249) Buna benzer bir kıyamet teolojisi de Siyam’a (daha doğrusu Sian ve Zian,
14 An, Ana, Aine, Onn (İrlandaca), döngü, mevsimler anlamına gelir. Buradan türeyerek: Lu-an = Ay, yani L’nin
döngüsü (30 ל ;( = Bel-ain = yıl, Belus’un [Babil tanrısı] döngüsü; Ain-leog = kırlangıç, yani döngüsel / devrî
kuş; Ain-naomhagh = göksel kuş, Feniks ve belki de Brahmanların efsanevî kuşu Auny; Onn, Güneş
döngüsüne uygulandığında, “güneş-ateşi” anlamına gelir. Mısır’da Oein ve Hon Güneş’i ifade eder. ןהכ ןוא
Cohen veya Ken On = Güneş’in Rahibi. İrlandaca’da Conach Oin. Farsça’da Ayiné = mevsimler, devreler.
Keldanice’de ןוע hon = zaman; ןנוע honan = zamanları gözlemek; buradan İrlandaca Anius = astrolog,
astronom. Druidik tapınaklar ise Ana-mor adını taşır ve 48 taştan oluşurdu; bu taşlar eski takımyıldızların
sayısını temsil ederdi. Çevreye (veya iç kısma) yakın yerleştirilen 9 taş ise Güneş’in burçlar içindeki seyrini
temsil ederdi. Ao, Ion, Io, Iao, O aslında aynı kelimenin farklı milletlerce farklı telaffuzlarıydı der Sir W.
Drummond. Buradan Latince Janus, Jovis, Jupiter türemiştir. Jupiter = Iao-pater / Ieu-pater, zamanla
bozulmuşşeklidir. Ion ve Ianus ise Zan, On, Oannes [Babil’in balık-insan tanrısı] ile aynıydı; bu çift yüzlü imge
(imago biceps), batan güneşle denize geri döner ve Giritliler, Mısırlılar, Fenikeliler ve Babilliler tarafından
güneşsel bir sembol ya da enkarnasyon olarak tapınılırdı. Ennius’un belirttiği üzere bütün büyük tanrılar
İtalya’dan önce Asyalı idi. Bunun delili, Jupiter adının Juvo + Pater’den değil, Sanskritçe jû= eter/gök ve pitri
= baba sözcüklerinden (Jupitri) geldiğinin söylenmesidir. Böylece bu unvan hem gök kubbeye hem de
Tanrı’ya uygulanmış olur. Ennius şöyle yazmıştır: “Aspice hoc sublime candens quem invocant omnes Jovem.”
[Şu yüce, parıldayan varlığa bak ki herkes ona Jüpiter der.] Etrüskler bu ismi gizemli şekilde yüzüklerde veya
oval armağanlarda kullanır, üzerine A.O. = amico optimo [en iyi dosta] yazarlardı. Bu A.O. işaretinin önemini
okuyucu Apokalips’e gelince görecektir. 15 Okuyucu, bu teorinin bütünüyle Vahiy Kitabı’nın 55, 56 ve 57. bölümlerine dayandığını fark etmekte
gecikmeyecektir. Ancak kim inanabilir ki, Burmalılar bunu tahrif edilmiş Yunan-İbrani kopyasından ödünç
almış olsun? Bu, apaçık bir şekilde gerçek ilk (asli) Vahiy’den alınmıştır ve başka hiçbir kaynaktan değil.
118
asıl adı) aittir. Onların öğretisine göre dünyanın figürü ebedîdir; fakat gördüğümüz dünya
öyle değildir, çünkü onların görüşüne göre oradaki her şey yaşar ve ölmek zorundadır; ve aynı
zamanda başka varlıklar, başka bir gök, başka bir yer ve başka yıldızlar ortaya çıkar. İşte bu
yüzden, doğanın birçok kez bozulduğunu ve yeniden canlandığını gördüklerini söylerler.
(Lousere’s Siam, s. 119.) Adair, History of the American Indians [Amerikan Yerlilerinin Tarihi]
adlı eserinde, onların rahiplerinden biriyle konuşmasını aktarır; rahip, Lóak Ishto-hoollo’nun
[Büyük, En Yüce Ruh'un Efendisi], büyük parlayan yıldız olan Phutchick Keeraah Ishtò’yu, yani
Yahkanè eeklénna Loak loáchàchè’yi [yeryüzünü yakıp kavuran o muazzam yıldız], dünyanın
yarısını ateşle yakmak için,kuzeyden güneye (Pherimmi Aiúbe), güneşin battığı yöne doğru
(hassé oobèa perà) göndereceği dehşetli bir günden bahseder. Tüm bunlar, Ishto-hoollo
Aba'nın [Büyük Kutsal Ruh/Büyük İyi Olan'ın Babası] sevgili Loáche'sine
[Sözcüsü/Elçisine/Peygamberine] ilettiği kadim gerçek sözlere/kehanete göre olacaktır (s.
89). Bütün bu benzerlikler başka nereden gelmiş olabilir ki, eğer Apokalips’ten [Vahiy /
Yuhanna’nın Kıyamet Kitabı] değilse!
25. Gotlar [Kuzey Avrupa kavimlerinden Germen halkları], Chasas, Chusas veya IndoScuths [Hint-İskitler]’ın bir kolu olup Doğu’dan göç ettiklerinde ve Roma İmparatorluğu’na
saldırdıklarında, atalarının Budist teolojisini de beraberlerinde getirdiler. Bunun bir parçası
olarak dünyaların ardışık düzeni doktrinini oldukça doğru biçimde korumuşlardır. Skaldik
[İskandinav] filozoflara göre, her şeyden önce var olan, yabancıların içinde barınamayacağı
ışıklı ve kızgın bir dünya mevcuttu. Bu dünyanın adı Muspelsheim [İskandinav mitolojisinde
ateş âlemi] idi. Orada Surtur* [İskandinav mitolojisinde kara dev, ateş tanrısı] imparatorluğunu
sürdürüyordu. Elinde parlak bir alevli kılıç bulunuyordu. Zamanın sonunda gelecek, bütün
tanrıları yenecek ve evreni alevlere teslim edecekti. Muspelsheim’in ardından, yani Surtur’un
ikametgâhından sonra, başka bir dünya yaratıldı. Bu dünya, gizemli bir İnekten doğan bir
adam ve üç oğlu ile başlar. Mevcut sistemin sonunda, yani Hinduların Maha-Pralaya’sında
[büyük kozmik yok oluş], her şey yok oluşa sürüklenecektir. Büyük gemi Naglefara [Naglfar;
ölülerin tırnaklarından yapılmış gemi] sefere çıkacak; devasa yılan [Midgard
Serpent/Jörmungandr] zehir kusacak; Kara Tanrı ve Cinleri yok olan evrene saldıracak;
çözülüşün gücü tüm yeryüzünü ateş ve alevle saracaktır.Ama bir biçimde yok etmek, başka bir
biçimde yeniden üretmektir. Denizden yeni bir yeryüzü, en güzel ve en hoş şekliyle
* Bu Tanrı, siyah olarak tasvir edilmektedir; çünkü O, ilk çağların Siyah Ulusu’nun Tanrısıdır. Ayrıca, aşılmaz
karanlık içinde gizli olduğu için de siyah olarak betimlenmiştir.
119
yükselecektir; verimli çayırlar ve tarlalarla kaplı olacak, ekin kendi kendine, ekilmeksizin
çıkacaktır. Vidar ve Vale [İskandinav mitolojisinde intikamcı tanrılar] de hayatta kalacaktır;
çünkü ne tufan ne de kara alev onları etkilemeyecektir. Onlar, eskiden tanrıların meskeni olan
İda ovalarında (Hintçe, Ida-vratta) ikamet edeceklerdir.Thor’un oğulları Modè ve Manè, oraya
gidecek; Balder ve Hoder, ölüler diyarından çıkıp oraya geleceklerdir. Oturup birlikte
konuşacak, geçmişte çektikleri acıları hatırlayacaklardır. Ancak sadece tanrılar değil, insanlar
da bu yenilenmiş evrende var olacaktır. Ateş her şeyi yutarken, insan soyundan iki kişi — biri
erkek, diğeri kadın — bir tepenin altında gizlenecektir. Bunlar çiy ile beslenecek ve öylesine
çoğalacaklardır ki, yeryüzü kısa sürede yeni bir insan soyu ile dolup taşacaktır. Güneş, hem
Dişi bir varlık hem de Ateşin parlak hükümdarı, kurt Fenrir [İskandinav mitolojisinde dev kurt]
tarafından yutulmadan önce, kendi kadar güzel ve parlak bir kız evlat doğuracaktır. Bu evlat,
annesinin daha önce izlediği yolu takip edecektir.Kısacası her şey yenilenecek ve bir dünyanın
yok oluşu, yalnızca başka bir dünyanın yaratılışının habercisi olacaktır16.
26. Gotların, ardışık yıkım ve yeniden yaratılış hakkındaki görüşleri, Bay Mallet tarafından
öylesine güzel özetlenmiştir ki, onun ifadesini uzun uzun vermekten kendimi alamam.
Kuzey’in filozofları, diyor Mallet, doğayı sürekli bir doğum sancısı ve savaş hali içinde tasavvur
ederlerdi. Onun gücü azar azar tükeniyordu ve yaklaşan çözülüşü her geçen gün daha da
belirgin hale gelmekteydi. Sonunda mevsimlerin karışması ve uzun, tabiatüstü bir kış
doğanın çürümesinin nihai işareti olacaktı. Moral dünya da doğal dünya kadar altüst olacak,
çalkalanacaktı. Ölen doğanın sesi artık insan tarafından duyulamayacak. Onun duyumları
16 Edda, fab. ii., iii., iv., xxxii., xxxiii. Piskopos Percy, aynı cümlede Güneş’in hem eril hem de dişil olarak
anılmasından dolayı, aslında özgün metinde bir kusur ya da belirsizlik bulunduğunu varsaymaktadır. Mallet’in
Fransızca çevirisinde de, Goranson’un Latince çevirisinde de bu ifade tarzı özenle korunmuştur. Bir belirsizlik
olabilir, fakat bir kusur yoktur. Aslında bu belirsizlik, eski halkların Güneş’te vücut bulan Tanrılığın iki-cinsiyetli
niteliği hakkındaki kanaatleriyle tam bir uyum içindedir. Bu da Edda derleyicisinin kaynak olarak başvurduğu
kadim dizelerin gerçekliğinin en iyi kanıtıdır. Bu nedenle Piskopos’un, bu sözde yanlış okumayı düzeltmek
amacıyla “anne” yerine “ebeveyn” kelimesini kullanma girişiminin, yazarın bilinçli olarak kullandığı
mistisizmi tamamen bozduğundan ciddi şekilde şüphe ederim. Mallet’in çevirisi şöyledir: “Le Roi brillant du
feu engendrera une fille unique, avant que d’être englouti par le loup ; cette fille suivra les traces de sa
mere, apres la mort des dieux.” [Alevlerin parlak Kralı, kurt tarafından yutulmadan önce tek bir kız evlat
doğuracak; bu kız, tanrıların ölümünden sonra annesinin izlerini takip edecek.] Goranson’un çevirisi: “Unicam
filiam genuit, rubicundissimus ille rex, antequam eum Fenris devoraverit ; quae cursura est, mortuis diis,
viam maternam.” [Kızıl en parlak kral, Fenris onu yutmadan önce tek bir kız evlat doğurmuştur; o kız, tanrılar
öldüğünde annesinin yolunu takip edecektir.] Bu ifadeler, Ardha-Nari [Şiva’nın yarı erkek-yarı kadın formu]
şeklinde tasavvur edilen güneşsel Tanrı’yı açıkça tasvir etmektedir ve Gothların Doğu’dan beraberlerinde
getirdikleri teolojik anlayışın doğru bir resmini verdiği için titizlikle korunmalıdır.
120
zayıflayacak, hatta neredeyse tamamen yok olacak; böylece kalp, zalim ve insanlık dışı
tutkuların pençesine bırakılacaktı. O zaman, tanrıların şimdiye dek büyük zorlukla zincir
altında tuttukları bütün kötü niyetli ve düşman güçler, zincirlerini kıracak ve Evreni
uyumsuzluk ve kaos ile dolduracaktı. (Bkz. Apocalypse, bölüm 48). Valhalla’daki kahraman
ordusu, tanrıları desteklemek için boşuna çaba gösterecektir; çünkü tanrılar düşmanlarını yok
etseler de, kendileri de onlarla birlikte düşeceklerdir. Yani, başka bir ifadeyle, o büyük günde,
ister iyi ister kötü olsun bütün alt tanrılar, büyük bir savaş içinde her şeyin çıktığı, özünün bir
yansıması olduğu Büyük Tanrı’nın bağrına geri döneceklerdir. Ve yalnızca o, her şeyin
ötesinde hayatta kalacaktır. Bundan sonra, dünya alevlerin avı haline gelecektir. Ancak bu
alevler yok etmekten çok arınmaya hizmet edecektir; çünkü ardından dünya yeniden ortaya
çıkacak —öncekinden daha güzel, daha hoş ve daha verimli. Bu yeni yeryüzünde, tıpkı bizim
yaşadığımız dünyada olduğu gibi, onu yönetecek alt tanrılar ve onu dolduracak insanlar
olacaktır. İşte genel olarak Edda’nın bize anlatmak istediği budur. Anlatım karanlık ve alegorik
olsa da, ayrıntılar öyle bir belirsizlikte verilmiştir ki, yine de kuzey filozoflarının dünyanın
yenileneceği ve daha mükemmel, daha güzel bir biçimde yeniden doğacağı fikrine sahip
olduklarını kolayca görebiliriz.
27. Mallet, diyor Faber, mevcut dünyanın ateş tarafından yok edileceği fikrinin yalnızca
Gotların görüşüymüş gibi biraz fazla tek yanlı konuşuyor. Gerçekte Gotlar, hem ateşle hem de
suyla bir yok oluş düşüncesini birleştirmişlerdir; Hinduların her ikisine de fark gözetmeksizin
Pralaya [Sanskritçe, “çözülme, yok oluş”; kozmik felaket, evrenin dönemsel sonu] veya Tufan
adını verdikleri bu iki kavram. Bunu ister Edda’dan alınan önceki pasajı, ister aynı konuyu
işleyen daha eski Völuspá [Eski İskandinavca, “Kehanetler”; Edda içindeki en eski kehanet şiiri]
bölümünü inceleyen herkes açıkça görecektir. Her ikisinde de yalnızca yıkıcı ateşten değil,
aynı zamanda şişen deniz üzerinde yola çıkan harikulade bir gemiden de söz edilir; ayrıca
bize, yeni dünyanın denizin içinden yükseleceği öğretilir. Völuspá der ki: Doğudan dev Rymer
[muhtemelen Muspilli ve Ragnarok anlatısındaki kaos devi] bir arabayla gelir; okyanus
kabarır; Büyük Yılan [Jörmungandr, Midgard yılanı] suların içinde öfkeyle kıvrılır ve denizi
yükseltir. Kartal çığlık atar ve korkunç gagasıyla cesetleri parçalar. (Bkz. Apocalypse, bölüm
34.) Tanrıların gemisi suya indirilir; gemi doğudan gelir; kötü cinlerin ordusu denizden
ulaşır. Loki [İskandinav mitolojisinde kurnaz tanrı, kaos ve yıkımın önderi] onların kaptanı ve
yöneticisidir. Onların azgın filosu, kurt Fenrir [İskandinav mitolojisinde dev kurt] eşliğinde
ilerler. Loki onlarla birlikte görünür. Cinlerin Kara Prensi, güneyden alevler içinde çıkar;
121
tanrıların kılıçları güneş gibi ışıldar. Kayalar sarsılır ve parçalanır. (Bkz. Apocalypse, bölüm
57.) Dişi devler ağlayarak dolaşır. İnsanlar ölüm yolunu kalabalıklar halinde çiğner. Gök
yarılır; güneş karartılır; deniz yeryüzünü kaplar; parlak yıldızlar gökten kaybolur; ateş
öfkeyle kudurur; çağların sonu yaklaşır; yükselen alev gök kubbeyi yalar. (Bkz. Apocalypse,
bölüm 57.) Burada yok edici unsurlar hem ateş hem sudur; ve bütün dünya çalkalanırken biz,
tanrıların gemisinin dalgalı okyanusun üzerinde yüzdüğü bir sahneyle karşılaşırız. Bu, Hint
Manu’nun [Hint mitolojisinde tufan kahramanı, insanlığın atası] dönemsel yolculuğu ile
uyum sağlar; fakat Gotlar, Kaşgar ve Buhara’daki [Orta Asya’da eski şehirler, Gotların kökenine
dair varsayılan bölgeler] ilk yurtlarından batıya doğru ilerlerken aslî gelenekten biraz sapmış,
ama onu bütünüyle de kaybetmemişlerdir. Völuspá, Edda’da olduğu gibi, selefinden geriye
kalan yıkıntılardan yeni bir dünyanın doğuşunu tasvir eder; bu, şimdiki dünyanın sulardan
yükselişiyle tam olarak örtüşür. Dalgalardan göğsünü kaldıran yeni bir dünya görülür; en
güzel bir yeşillikle bezenmiştir. Sular geri çekilir; kartal dilediği yere uçar ve balık avını
yakalar. Dağların zirvelerinde Balder [ışık ve adalet tanrısı] ve kardeşi savaşçı tanrılar,
Odin’in yıkılmış saraylarına geri dönerler. Tanrılar Ida [İskandinav mitolojisinde tanrıların
toplanma yeri olan ova] ovalarında toplanırlar; önlerinde duran göksel sarayların harabeleri
hakkında birbirleriyle konuşurlar; eski konuşmalarını ve Odin’in kadim sözlerini hatırlarlar.
28. Mallet’in gözlemine göre, Got filozoflarının doktrini Stoacıların benimsediği doktrinle
tamamen aynıdır; ve bunu kanıtlamak için Seneca’nın yazılarından birçok pasaj aktarır. Bu
gözlem doğrudur; fakat söz konusu doktrin yalnızca Stoacılara özgü değildi. Diğer ekollerin
filozofları da aynı görüşü benimsemişti. Onların evrensel olarak tartışmasız kabul ettikleri ve
bütün sonraki düşüncelerinin temeline yerleştirdikleri ilke, maddenin ezelîliği idi. Buna göre
madde hem yaratılmamıştı, hem de yok edilemezdi. Bayle [Pierre Bayle, 1647–1706, Fransız
filozof] der ki: Putperest filozoflar arasında dünyanın kökeni ve özel cisimlerin oluştuğu ilke
ya da ilk unsurun ne olduğu konusunda pek çok farklı görüş vardı. Kimileri her şeyin
kaynağının su olduğunu ileri sürdü. Kimileri havayı üstün gördü; kimileri ateşi; kimileri de eş
türden parçaları (homojen unsurlar) temel aldı. Ama hepsi bir noktada birleşiyordu: Dünyanın
maddesi yaratılmamıştı. “Hiçbir şey yoktan var olabilir mi?” sorusunu kendi aralarında asla
tartışmadılar; çünkü bunun imkânsız olduğunda hemfikirdiler. Fakat, ham maddenin ezeliliği
böylece savunulurken, bu maddenin şekil değiştirmesinin sürekli olduğuna da tamamen
inanıyorlardı. Onlara göre madde gerçekten de ebedidir; ama günlük olarak tanık olduğumuz
şekil değişimlerinin ötesinde, devasa dönemlerin sonunda, bir dünya düzeninin yıkımı ve
122
onun kalıntılarından yeni bir düzenin ortaya çıkışı anlamına gelen büyük değişimler geçirir.
Bu noktayı filozof Sallust [Sallustius, 4. yy, Yeni Platoncu] tartışır. De Diis et Mundo (“Tanrılar
ve Evren Üzerine”), VIII ve XVII. bölümlerde öz (substance) ile formu ayırır; formun bozulabilir
olduğunu kabul eder, fakat özün bozulamazlığını savunur. Benzer biçimde Lokrisli Timaios
[Pythagorasçı filozof, Platon’un Timaios diyaloguyla karıştırılmamalı], dünyanın bir tanrı
tarafından yaratıldığını –ya da daha doğrusu doğurtulduğunu– kabul eder (çünkü onu
tanrısının yavrusu gibi tasvir eder); ama bunu zaten var olan maddeden bir üretim olarak
görür. (De Anima Mundi, s. 545.) Tamamen aynı dili Ocellus Lucanus [M.Ö. 2. yy Pythagorasçı
filozof] de kullanır (De Universitate, I–II. bölümler). Bu ilkeye dayanarak, Yunan tarihini
Inachos [Argos’un mitolojik ilk kralı] ile başlatan yazarlara cevap vermeye girişir. Ocellus der
ki: O dönem gerçek bir başlangıç değil, yalnızca bir değişimdi; çünkü Yunanistan, Inachos’tan
önce barbarlık içindeydi, ileride de benzer bir barbarlık durumuna geri dönecektir. –Şimdi
gördüğümüz üzere bu, gerçekleşmiş garip bir kehanettir.– Aynı zamanda hem fiziksel hem de
ahlâkî bazı devrimlerin varlığını ima eder. Yeryüzünün farklı kısımları bozulma ve değişime
uğramaya açıktır; kimi zaman denizin sebep olduğu bir tufan yüzünden, kimi zaman da yavaş
yavaş esen rüzgârların ya da suların aşındırmasıyla. Ama dünyanın özü bozulmazdır. Aynı
öğretiyi Macrobius [Ambrosius Theodosius Macrobius, 5. yy Roma filozofu] da savunur. (In
Somnium Scipionis, II.10). Ona göre, dünyada hiçbir şey gerçek anlamda yok olmaz. Yok
olmuş gibi görünen şeyler yalnızca görünüş değiştirir. Dünya varlığını sürdürür; fakat insan
türü defalarca ya sellerle ya da yangınlarla neredeyse bütünüyle silinmiştir. Küçük farklılıklar
dışında Stoacılar, Epikürcüler ve Platoncular bu inançta birleşiyordu.
29. Aynı şekilde, Stoacıların “yutucu Jüpiter”i her bir dünyanın sonunda bütün kahramantanrılar topluluğunu yutar. Ve bu filozofların evrensel öğretisine göre, kozmik sistemin yok
olduğu ardışık yangınlar arasındaki dönemlerde, bu tanrı kendi içine çekilir ve kendi
düşünceleriyle sohbet eder; sonra da her devrenin sonunda, kendi özünden yeni bir doğa
düzeniyle birlikte yeni bir alt tanrılar ailesi çıkarır. Bu tür spekülasyonların Hindistan
okullarınınkilerle aynı olduğu açıktır. Yutucu Jüpiter, Şiva’nın veya Maha-Kali’nin [tanrıçanın
yıkıcı formu] yahut da “yıkım gücünün” yerini alır; her aradaki dönemdeki yalnız ve
soyutlanmış hali ise açıkça yaratıcı Brahm’ın [Brahma’nın kozmik bilinç hâli] derin
tefekküründen başka bir şey değildir; Brahm, hareketsizce kaotik uçurumun yüzeyinde
süzülürken böyle bir meditasyona dalar. Seneca [M.Ö. 4 –M.S. 65, Stoacı filozof] der ki: “Dünya
eriyip Jüpiter’in kucağına geri döndüğünde, bu tanrı bir süre boyunca bütünüyle kendi içine
123
yoğunlaşır ve adeta gizlenmiş gibi yalnızca kendi fikirlerinin tefekkürüne gömülür. Ardından
ondan, bütün parçalarıyla mükemmel yeni bir dünya doğar. Hayvanlar yeniden üretilir. Daha
elverişli bir talih altında masum bir insan nesli meydana gelir ve bu dünyayı, erdemin değerli
yurdu olacak şekilde nüfuslandırır. Kısacası, doğanın bütün yüzü daha hoş ve daha güzel bir
hâle gelir.” (Epistulae Morales 9; Naturales QuaestionesIII, son bölüm). Yine başka bir yerde,
evrensel çözülmeyi her şeyin yok oluşu veya ölümü olarak ele alırken bize şunu öğretir: “Doğa
yasaları yıkıntılar altında kaldığında ve dünyanın son günü geldiğinde, güney kutbu düşerek
Afrika’nın tüm bölgelerini ezecek; kuzey kutbu ise ekseninin altındaki bütün ülkeleri
boğacaktır. Dehşete düşmüş Güneş ışığından yoksun kalacak; göklerin sarayı çürüyüp
dağılırken aynı anda hem hayat hem ölüm ortaya çıkacak; ve bir tür çözülme, bütün tanrıları
da içine alarak onları kendi asıl kaoslarına geri gönderecektir.” (Hercules Oetaeus, 1102).
30. Eski Druidlerin [Kelt rahip sınıfı] görüşleri, arzu edildiği kadar ayrıntılı ve kesin bir
şekilde bize ulaşmamıştır; fakat yine de onların bu öğreti noktalarında bütün diğer ilk
halklarla hemfikir olduklarına dair yeterli kanıt vardır. Diğer Doğu rahipleri gibi, onlar da
jeolojik keşifleri binlerce yıl önceden öngörmüşlerdir. Aslında kendileri Britanya’da yerleşmiş
Doğulu bir rahip sınıfıydı; Buddwas’a [Buda’nın bir varyantı olarak kabul edilen tanrı-figür]
tapıyor ve onu Güçlü Yılan [kozmosun veya sonsuz zamanın sembolü] olarak
sembolleştiriyorlardı. Celtic Researches adlı eserin (s.119) yazarı, Dr. Borlase’in, Druidlerin
Perslerin Magi’leri [Zerdüşt rahip sınıfı] ile olan genel ve sıkı benzerliğini açıkça ortaya
koyduğunu aktarır. Bu benzerlik neredeyse özdeşlik seviyesindeydi. Adlarında bile pek az fark
vardı; çünkü Plinius, Druidleri Galya ve Britanya’nın Magi’leri olarak adlandırır. Indian
Antiquities adlı eserin en yetkin yazarı ise, Druidlerle Hindistan’ın Brahmanları arasındaki
aynı yakınlığı derin ve sağlam bir öğrenimle işaretler. Bu yakınlık, Keldaniler
[Mezopotamya’nın bilge rahipleri] ve Trakya’daki Orfik rahiplik sınıfına kadar, hatta daha
birçoklarına da genişletilebilir. Bu benzerliğin hem fazla mükemmel hem de fazla yaygın
oluşu, onu tesadüfi bir çakışmaya indirgemeyi imkânsız kılmıştır. Bu yüzden birçok bilgin,
Doğu dünyasının kurumlarının, görüşlerinin ve adetlerinin Batı Avrupa’ya hangi yollarla
taşındığını tespit etmeye çalışmayı, kendilerine ince işçilik isteyen bir uğraş edinmişlerdir.
31. Caesar [Roma’nın ünlü devlet adamı ve tarihçisi] bize, Druidlerin ruhun yok edilemez
olduğuna ve ölümden sonra bir bedenden diğerine geçtiğine inandıklarını güvenle
aktardığını söyler. Lucan [Roma şairi], onların aynı ruhun yeni bir bedeni canlandıracağını,
fakat bunun burada değil, başka bir dünyada olacağını öğrettiklerini açıklar. Buradan
124
anlaşılıyor ki, tıpkı Hindular gibi, onlar da dünyaların ardışıklığı doktrinini kabul etmiş
olmalıdır. Diodorus [Sicilyalı tarihçi], Druidlerin insan ruhlarının belirli zaman aralıklarından
sonra başka bedenlere geçeceğini söylediklerini kaydeder. Valerius Maximus’a [Roma yazarı]
göre ise, Galyalılar [Kelt halkı] öylesine güçlü bir şekilde bir gün yenilenmiş bir dünyada yeni
bedenlerde yaşayacaklarına inanıyorlardı ki, birbirlerine borç para verirken, bunun ancak
tekrar bedenlenince geri ödenmesi şartını koşarlardı. Bu, öylesine derin bir inançtı ki, en
dindar Hristiyanlarda bile boşuna aramak gerekirdi. Bu düşüncelere uygun olarak, ölen bir
kişinin cenaze ateşinde onun en çok sevdiği şeyleri—ister hizmetkârları, ister hayvanları,
isterse değerli hazineleri olsun—yakarlardı. Böylece, ruhun yeni dünyasında da bunların asıl
sahibi tarafından kullanılmaya devam edileceğine inanırlardı. Bu fedakârlık, çağımızla ilginç
bir tezat oluşturur; zira bizler bütün bu eşyaları kendimize saklarız, böylece inancımızı
menfaatimizle, bize özellikle hoş gelen bir tarzda uzlaştırmış oluruz17.
17 Roma’daki Lar [Roma’da evleri, aileleri ve ataları koruyan ev ilahı], aslında Tonquinese [Tonkin/Tonquín;
bugünkü Kuzey Vietnam bölgesi] halkının Brabin adlı ev tanrısıyla aynıydı. Bir kimse herhangi bir mülkiyeti
(ev veya toprak) üzerine aldığında, bu ev tanrısını karşılamak için küçük bir kulübede veya özel bir odada onun
için bir mekân hazırlar. Davul çalarak bu tanrıya görkemli şekilde davet yapılır; hoş kokular ve çeşitli
yemeklerle ağırlanır. Bundan sonra bu tanrının, evlerini ateşten, yıldırımdan, gök gürültüsünden, rüzgârdan,
yağmurdan ya da ev halkına zarar verecek herhangi bir şeyden koruması beklenirdi. Bu yöntem, kuşkusuz,
Atinalılar [Yunan şehir devleti halkı] ve Massilianlar [Marsilya kolonisi halkı] tarafından uygulanan yöntemden
çok daha masumdu. Çünkü onlar, devletin selameti için her yıl bir insan kurban ederlerdi. Kurban edilecek
kişiyi en korkunç lanetlerle yüklerler; tanrıların gazabının onun başına inmesini ve böylece diğer vatandaşların
kurtulmasını dilerlerdi. Ona resmen şu çağrıyı yaparlardı: “Sen bizim fidyemiz, kurtuluşumuz ve kefaretimiz
ol; canına karşılık can, bedenine karşılık beden!” Bundan sonra onu denize atar, Neptün’e [Roma deniz tanrısı]
adak olarak sunarlardı. — Faber, Pagan Idolatry, cilt I, s. 476.Yazar, daha önceki bir notunda aktardığı bir bilgiyi
kamuoyunun kabul etmeyeceğinden şüphe eden bir dostundan bahseder. Bu dostu, “Yahudiler elbette bu
iddiayı reddedeceklerdir, tıpkı çocukları kurban ettiklerini inkâr ettikleri gibi” demektedir. Yazar ise “çocuk
kurban ettikleri gerçeğinden daha sağlam kanıtlanmış bir şey yoktur” diyerek buna karşı çıkar ve itiraz
edilemeyecek bir otorite olarak Buxtorf [Johann Buxtorf, 1564–1629, Yahudi dini üzerine yazmış Hristiyan
ilahiyatçı]’u örnek gösterir. Buxtorf’un aktardığına göre: Her aile babası, elinde bir horozla cemaatin ortasına
çıkar ve bazı uygun Kutsal Kitap ayetlerini tekrar eder. Sonra horozu üç kez başına vurur ve her vuruşta şöyle
der: “Bu horoz benim yerime kabul edilsin; benim yerime geçsin; benim için bir kefaret olsun. Ölüm bu
horoza gelsin; fakat bana ve bütün İsrail’e hayırlı bir hayat olsun. Âmin.” Ardından elini kurbanın üzerine
koyar ve onu boğazlar. Bu sırada zihninden, aslında kendisinin boğulmayı hak ettiğini, fakat yerine horozu
sunduğunu geçirir. Daha sonra bıçağıyla boğazını keser ve içinden, aslında kendisinin kılıçla öldürülmeyi hak
ettiğini düşünür. Ardından hayvanın cesedini yere şiddetle çarpar; bu, kendisinin taşlanmayı hak ettiğini
sembolize eder. Son olarak onu ateşte kızartır; bu da aslında kendisinin yakılarak öldürülmeyi hak ettiğini ima
eder. Böylece horoz, Yahudilerin yerine geçerek onlar adına dört çeşit ölümü tatmış olur: boğma, kılıçla
öldürme, taşlama ve yakma. Horoz, onların “temsilcisi ve yerine geçen kurban” olarak kabul edilirdi. — Buxtorf,
Synagoga Judaica, s. 509. Not: Chambers’s Journal (14 Eylül 1861) bu bilgileri yayımlamış, Yahudiler
125
32. Tıpkı Galler, İngiltere, Mona [Anglesey adası, Druidlerin önemli merkezi]ve İskoçya’da
tek bir sisteme ait ortak özellikler bulduğumuz gibi, aynı şekilde bunları kardeş ülke İrlanda’da
da tanıyabiliriz. İrlanda’da, 1 Kasım günü—sonbahar ekinoksu ve Güneş’in Boğa burcunda
bulunduğu zaman—Druidlerin kutsal ateşleri dışında bütün ateşlerin söndürülmesi adettendi.
Dr. Hyde [Thomas Hyde, 1636–1703, İngiliz Oryantalist] der ki: Perslerin Gebirleri
[ateşperestler, Zerdüştî rahipler] de aynı şeyi yapardı. Dahası, Yahudiler de esaretleri
döneminde aynı ritüeli benimsemişlerdi. İrlanda ile Persler arasındaki bu özdeşlik, uzak
çağlarda tek bir köken, tek bir dil ve tek bir dinin bulunduğunu kanıtlayan sayısız örnekten
yalnızca biridir. Strabo [M.Ö. 64 – M.S. 24, Yunan coğrafyacı] şunu aktarır: Britanya
yakınlarında bir ada vardı; burada Demeter (Ceres) ve Persephone (Proserpine) aynı ritüellerle
Samothrake adasındaki gibi tapınılıyordu (Strabo, Geographica, IV. Kitap). Bu ada Kutsal Ierna
idi [İrlanda’nın eski adı]. Vallancey [Charles Vallancey, 1721–1812, İrlanda üzerine çalışmış
oryantalist] şunları anlatır: “Gibraltar’dan İrlanda’ya ayak bastığımda henüz bir hafta
olmamıştı. Orada çeşitli ülkelerden Yahudilerle birlikte İbranice ve Keldanice çalışmıştım. Bir
köylü kızın yanındaki adama işaret ederek şöyle dediğini işittim: ‘Feach an Maddin Nag’ [Bak,
Sabah Yıldızı!]. Parmağıyla Venüs gezegenini gösteriyordu. Bu, Keldanilerin Maddina Nag
dediği yıldızdı.” Vallancey devam eder: “Kısa süre sonra, Cork Kontluğu’nun batı dağlarında
bir grupla geceye kalmıştık, yolu kaybettik. Yaşlı bir köylü bize rehberlik etmeyi üstlendi.
Gökyüzü pırıl pırıldı. Yol boyunca köylü, Orion takımyıldızını göstererek ona Caomai yani
‘Silahlı Kral’ dedi. Dikey duran üç yıldızı mızrak ve asa olarak, yatay üç yıldızı ise kılıç kemeri
olarak tarif etti. Bunun, İyov [Eyüp] Kitabı’nda geçen Chimah – המיכ olduğundan hiç şüphem
kalmadı. Bilgin Costard [George Costard, 1710–1782, astronomi tarihçisi] da bunun Orion
olduğunu söyler (Job 38:31). Chimah kelimesi, zırh kuşanmış bir savaşçı demektir.”
33. Bhagavad Gita’da şöyle denir: “Gündüzü ve geceyi bilenler şunu da bilir: Brahma’nın
bir günü, bin Yuga [Yug: Hint kozmolojisinde çağ] döngüsünden ibarettir; onun gecesi de yine
bin döngü boyunca sürer. O günün gelişiyle tüm varlıklar görünmezlikten görünürlüğe çıkar;
o gecenin yaklaşmasıyla da hepsi yeniden görünmez olana çözülür. Evrenin kendisi bile var
olduktan sonra yine çözülür. Ve Brahma’nın günü yeniden yaklaştığında, aynı ilahi güçle
evren tekrar yaratılır.” Bunu okuyan kimse, 2. Petrus 3. bölümdeki şu sözlerle benzerliğe nasıl
şaşırmaz? “Son günlerde alaycılar gelecek, arzularının peşinden yürüyecekler ve diyecekler
makaleyi “iftira” diye şikâyet etmiş, ancak yazar her bilgiyi kayıtlarla doğrulamış ve Yahudiler konuyu kapatmak
zorunda kalmıştır.
126
ki: ‘O’nun gelişine dair vaat nerede? Atalarımız öldüğünden beri her şey yaratılışın
başlangıcından beri olduğu gibi devam ediyor.’ … Onlar şu gerçeği bilmezden geliyorlar:
Tanrı’nın sözüyle gökler eski zamanlardan beri vardı, yeryüzü de sudan ve su aracılığıyla
meydana geldi. O dönemdeki dünya, sularla tufan içinde yok oldu. Şimdiki gökler ve
yeryüzü ise aynı sözle korunmakta, tanrısız insanların yargı ve helak gününde ateşe
saklanmaktadır. Ancak sevgililer, şunu unutmayın: Rab için bir gün bin yıl gibidir, bin yıl
da bir gün gibidir. Rab vaadini geciktirmez… Rab sabırlıdır, kimsenin mahvolmasını
istemez, herkesin tövbeye gelmesini ister. Fakat Rab’bin günü geceleyin gelen hırsız gibi
gelecektir. O gün gökler büyük bir gürültüyle yok olacak, gök cisimleri yanarak çözülecek,
yeryüzü ve içindekiler yanıp tükenecektir… Ama biz, O’nun vaadine göre doğruluğun
barındığı yeni gökleri ve yeni yeryüzünü bekliyoruz.”Fakat Petrus bunları Geeta’dan mı aldı?
Kesinlikle hayır. O halde nereden aldı? Yuhanna’nın Vahyi’nden değil; çünkü bu, Petrus’un
ölümünden uzun yıllar sonra ortaya çıktı. O, bunları “Dokuzuncu Elçi”nin kendisine ilettiği ilk
Vahiy Kitabı’ndan almış olmalıdır. Aynı kutsal kitaptan kaynaklandığı anlaşılan bir başka
bölüm ise Vişnu Purana’da (s. 633) görülür:“Dört çağdan oluşan bin devrenin sonunda dünya
tükenir. Yiyeceğin tükenmesinden ötürü yüz yıl süren bir kuraklık başlar; tüm varlıklar zayıflar,
cansızlaşır ve sonunda yok olur. O zaman Ezelî Olan, yok edici vasfını üstlenir ve tüm yaratıkları
kendisiyle yeniden birleştirmek için iner. Güneş’in yedi ışınına girer, yeryüzündeki tüm suları
içip tüketir, canlılardaki ve topraktaki nemi kurutur; böylece tüm yeryüzü kavrulur. Onun
aracılığıyla beslenen yedi ışın yedi Güneş’e dönüşür. Bu yedi Güneş her yanı yakarak üç
dünyayı ve Patala’yı [yeraltı âlemi] tutuşturur. Dağlar, nehirler, denizler tükenir; yeryüzü çıplak
ve kurumuş bir kaplumbağa sırtına döner. Zaman’ın Alevi olan bu Yok Edici, yılanın yakıcı
nefesi olarak Patala’yı küle çevirir. Büyük Ateş daha sonra dünyayı da yakar; alevler göğe,
ruhlar âlemine kadar yükselir. Üç dünya alevlerin içinde bir kızartma tavası gibi görünür.
Ardından Ezelî Olan, tüm âlemi tükettikten sonra, göğe yoğun bulutlar salar. Bu bulutlar,
kocaman fillere benzeyen kütleler gibi göğü kaplar; şimşek çakar, gök gürler. Renkleri
çeşitlidir: mavi nilüfer gibi siyah, nilüfer çiçeği gibi beyaz, duman gibi gri, arsenik gibi kırmızı,
safir gibi mavi… Şekilleri kasabaları, dağları, sütunları andırır. Büyük, gürültülü ve güçlü olan
bu bulutlar, üç dünyayı sarmış korkunç ateşleri söndürür. Sonra yüz yıl boyunca kesintisiz
yağmur yağdırır, bütün dünyayı sel basar. Zar büyüklüğünde damlalarla yağan bu yağmurlar
yalnız yeryüzünü değil, orta âlemi ve gökleri de doldurur. Dünya karanlığa gömülür; canlı-
cansız her şey yok olur; bulutlar yüz yıldan fazla süreyle yağmaya devam eder.”
127
34. Rabbi Bechai şöyle der: “Yılanın Seraph [yanan, ateşli olan; hem yılan hem de melek
için kullanılan kelime] diye adlandırılması, tıpkı meleğin Seraph diye çağrılması gibi, kutsal
dilimizin bir sırrıdır.” Faber ise bu sözden yola çıkarak şunu ekler: “İşte bu varsayılan gizeme
göre, Şeytan’ın Havva’yı, Seraphim [kanatlı, ateşli melekler; aynı zamanda yılan biçiminde
tahayyül edilen varlıklar] denen o parlak Kanatlı Yılanlardan biri suretinde ayarttığı
düşünülmüştür; ve bunda kolayca başarılı olmasının sebebi, melekî Seraphimlerin ilk
atalarımıza (Adem ve Havva’ya) zaten ayartıcının aldığı bu şekil üzere görünmeye alışık
olmalarıdır!” (Pag. Idol. cilt i, s. 448). Ama şu ifade 6. yüzyılda yaşamış ve Yahudi olmayan bir
yazara nasıl girmiştir? Galler’in pagan ozanı Taliesin şöyle der: “Işıldayan Seraphimlerin
hızlıca süzülen bir alayı, gizemli ve saf bir düzen içinde Elphin’i (Al-phi, yani Tanrı’nın Sesi veya
Sözü) kurtaracaktır.”
Orijinal Galce beyitler:
Aches ffysgiolin
O blan Seraphin,
Dogyn, dwfn, diwerin,
Dyllyngein Elphin.
35. Bu pagan rahip [Taliesin] Seraphim kavramını nereden aldı, eğer eski bir Apokalips’ten
değilse? Yuhanna’nın eserinde (Yuhanna’nın Vahyi’nde) yoktur. Bu Seraphim, göğün ateşli,
görkemli Yılanlarıdır (sembolik bir ad). Bhagavad Gita’da ise şöyle tarif edilir: “Güzel ve
görkemli bir dağ vardır, adı Meru [Hint kozmolojisinde tanrıların dağı, ‘dünya ekseni’]. O, altın
boynuzlarının görkemli yüzeyinden güneş ışıklarını yansıtan, yüce bir ihtişam kütlesidir.
Altınla kaplıdır ve tanrıların, göksel ilahicilerin kutsal barınağıdır. Hayale sığmaz güzelliktedir;
günahkâr insanın erişemeyeceği bir yerdedir ve Yılanlar [naga – kutsal yılan varlıkları]
tarafından korunur. Yanlarında çok sayıda göksel şifalı bitki vardır; göğe doğru yükselen
zirvesiyle gökleri deler: insan düşüncesine bile erişilmez görkemli bir dağdır. Ağaçlarla, hoş
ırmaklarla bezelidir; türlü kuşların neşeli şarkılarıyla çınlar.” Öyleyse, Galler’de ve
Hindistan’da aynı tasvirleri, aynı duyguları bulduğumuzda, bunları tek bir kaynağa
bağlamakta hata eder miyiz? Ve o kaynak başka ne olabilir ki, eğer Apokalips değilse — yani
bir zamanlar yeryüzündeki tüm inançların saf ve gümüş gibi berrak bir nehir gibi aktığı ilk
menba?”
128
36. Sibylline Kehanetleri’nde [Sibylline Oracles, antik kehanet metinleri] şöyle denir: ‘Ve
bu sona erdiğinde, başlangıçta belirlenmiş olan Yüce’nin günü, iyi insanlara gelecektir.
Verimli toprak, ölümlüler için en iyi meyvelerini, buğday, şarap ve yağı bolca verecektir. Sonra
O, yukarıdan tatlı bal ve ağaçları, meyve ağaçlarının ürünlerini, yağlı koyun ve öküzleri, kuzu
ve oğlakları verecek; tatlı pınarları beyaz sütle fışkırtacaktır. Kentler de bolluk içinde olacak,
tarlalar zenginleşecek; artık dünyada kılıç, savaş tehdidi ya da büyük sarsıntılar olmayacaktır.
Ne savaş, ne kuraklık, ne kıtlık, ne de meyveleri tehdit eden dolu olacaktır. Bunun yanında
bütün dünyada büyük bir barış hüküm sürecek; bir kral diğerinin dostu olacaktır, çağın
sonuna dek. Yüce, yıldızlı gökteki tüm insanlar için tek bir yasa koyacaktır; çünkü yalnız O
Tanrıdır, başka yoktur. O, insanın zalim öfkesini de ateşle yakacaktır. Kalplerinizde benim
öğütlerime dikkatle kulak verin, günahkâr tapınmalardan kaçının; Yaşayan’a hizmet edin;
zinadan ve yasak erkek ilişkilerinden sakının; kendi çocuklarınızı besleyin ve onları yok
etmeyin. Yüce, bu günahları işleyenlere öfkelenecektir. Sonra O, bütün insanlar üzerinde
sürekli bir krallık kuracak, kutsal yasasını dindarlara verecek; tüm insanlara yeryüzünü ve
mübarekler diyarının kapılarını açmayı vaat etti: her türlü sevinç, sürekli bilgelik ve sonsuz
mutluluk. Tüm dünyadan tanrının evine tütsü ve armağanlar getirilecektir; başka hiçbir evde
gelecek kuşaklar için danışma yapılmayacak; yalnızca Yüce’nin kutsal kullarına verilmiş olan
evde. Tarla yolları, engebeli sahiller, yüksek dağlar ve öfkeli okyanus dalgaları o günlerde
güvenle geçilecek ve üzerinde yelken açılacaktır. İyilerin bolluğu yeryüzüne yayılacaktır.
Büyük Tanrı’nın peygamberleri kılıcı kaldıracak, çünkü onlar ölümlülerin yargıçları ve adil
kralları olacak. İnsanlar arasında zenginlik yasal olarak elde edilecektir. Büyük Tanrı’nın
hükümranlığı ve yargısı aynı olacaktır. Dağlarda kurt ve ayılar birlikte ot yiyecek, leoparlar
oğlaklarla beslenecek. Ayılar buzağı sürüsü ile yaşayacak, etçil aslan ahırda öküz gibi saman
yiyecek; çocuklar, bebekler bile onları bağlarla yönetecek; sakatlar bile yeryüzünde hayvanlara
korku salacak; ejderhalar bebeklerin yanında dinlenecek, onlara zarar vermeyecek. Tanrı’nın
eli üzerlerinde olacaktır.’18 Sibyl Peygamberi (Sibylline Prophetess), Tanrı’nın Ruhu için gizli
bir addı.
37. Polinezya mitolojisinde, her ne kadar bir misyonerin kitabının şüpheli biçiminde
gelmiş olsa da, Yüce Tanrı To-Ivi [Polinezya’da ezelden beri var olan tanrı], ezelden beri
18 Apokalips’in 7. bölümüne bakınız; orada Meleklerin Ezgisi (Song of the Angels) vardır ki, işte Sibylline
bölümleri bunun üzerine inşa edilmiştir. Yahudiler bunu kendi kâhinlerinden birinin yazılarına aktardılar;
fakat ben bunu yeniden aslına, yani ilk kaynağına geri getirdim.
129
mevcuttu. Sayısız yıllar geçtikten sonra, kuşların tüylerini ya da yılanların derilerini atması gibi,
kabuğunu attı—böylece onun görkemli bedeni her zaman yenileniyordu. En yüce göklerde
yalnız yaşadı. Önce Hina’yı [Polinezya mitolojisinde ay tanrıçası]; ( ןיע ayin, çeşme, pınar’dan
türeme) yarattı, ki o aynı zamanda onun kızı olarak da adlandırılır. Sayısız çağlar geçti, ve onun
yardımıyla Gökleri yaptı; ve onlardan sonra da on düzen içinde bütün varlıkları yarattı. Aynı
eserde (Ellis’s Polynesian Researches, I, 312), Bedenlenme’den [Tanrı’nın insan bedeninde
görünmesi inancı] ve onun ölümlü annesi olan Dünya’nın Bakiresi’nden söz edilir. Efsane
şöyle der: Oro [Polinezya mitolojisinde savaş ve doğurganlık tanrısı], insanların kızlarından
birini eş olarak arzuladı19. Tufarapainuu ve Tufarapairai [Polinezya mitolojisinde Oro’nun
yardımcıları] Tahiti’den Borabora’ya kadar bütün adaları dolaştı, fakat Oro’nun eşi olmaya
uygun gördükleri hiç kimseyi bulamadılar; Borabora’ya geldiklerinde Vairaumati’yi buldular.
Onu gördüklerinde, “İşte bu kusursuz kadın” dediler. Gökler’e dönerek Oro’ya haber verdiler
ve onu Vahina purotu aiai [Polinezya dilinde “bütün güzelliğe sahip bakire”] olarak
tanımladılar.Tanrı göklere bir Gökkuşağı yerleştirdi; bir ucu onun evinin yakınındaki vadiye,
diğer ucu göklere dayanıyordu, ve böylece sevgilisinin evine gitti. Gökkuşağını bir bulut gibi
çevreleyen buhardan çıktığında Vairaumati’nin, kulübenin güzel hanımefendisinin evini
gördü, o onun eşi oldu. Her akşam Oro gökkuşağından aşağıya indi ve ertesi sabah aynı
yoldan göklere geri döndü. Karısı ona bir oğul doğurdu, ona Hoa-t-Abu-iterai yani Gökler’e
adanmış Kutsal anlamında bir ad verdi. Bu oğul insanlar arasında kudretli bir hükümdar oldu.
Şu soruyu sormak adildir: Bu zavallı vahşiler böylesine derin bir geleneği—yani bedenlenmiş
19 Ar. Aur. Or. רוא‘) or) Işık/Ateş, parlaklığından dolayı: Latince aurum [altın]; Yunanca πυρ (pyr, ateş); İngilizce
burn [yakmak]; Latince uro, ardeo [yakmak, yanmak]; Hari, Hintlilerin Işık Tanrısı. Buradan: ara, oro, hora,
ἱερόν [Yunanca, kutsal]. Zeus’a Κωμυρος(Kōmyros) ya da Cham-Ur denirdi. (Bkz. Lycophron). İlk hece olarak
geçtiğinde genellikle kutsal bir kelimeyi işaret eder; örneğin: Argha [Hint ritüel kasesi], Ari-ya [arya, asil], Arcanus [Lat. gizemli, saklı], Ur-anus, Urim ve Tummim [İbranice kutsal rahip araçları]. Aynı şekilde Armon ( ןומרה ,
İbr. nar ağacı), rimmon ( ןומר , nar) kökünden. Arka Cava dilinde Güneş demektir. רו א לא) El-’Or), yani “Işık
Tanrısı”. Bu kelimeden: Alorus, Al-Horus, Αηρ (Aēr, hava), aërial [havaya ait], year [yıl] gelir. Ayrıca Ηρ (Ēr, şafak)
ve Aurora [şafak tanrıçası], Uri-El [Tanrı’nın ateş meleği]. Arabot ( תוברע , İbr. en yüksek gök katı), dokuzuncu
gök, hahamlar tarafından ubi Deus thronum habet gloriosissimum “Tanrı’nın en yüce tahtını kurduğu ilahi
küre” olarak adlandırılır. רו א פלא) Alph-Aor), “ışığın önderi”, yani Orus [Horus]. Ateşi veya ışığı ifade etmek
için eskiler önce Ur dediler; sonra kelimeyi daha yumuşak söylemek için başına bir Alef eklediler, böylece Aur
oldu. Başkaları buna N harfi ekleyerek Nur dediler. Yunanlılar ise başına bir dudak ünsüzü koyarak Puryaptılar.
Orion, yani Aur-Ion, “Ateş’in Güvercini” —Kaberik Habercisi (Cabiric Messenger) için kullanılan bir isimdir: o yok
eder, ama bunu dünyanın geri kalanına sevgi ve insanlıkla yapar. Paloephatus’a göre Orion, Diana [Roma
mitolojisinde av tanrıçası] ile avlanıyordu—bu bir Mesih’tir.
130
bir Kral ve Mesih’i, ve bir ilahi araç olarak bir Gökkuşağı’nı— Apokalips’ten ve onun üzerine
kurulmuş evrensel dinden başka nereden edinmiş olabilirler?
38. Taliesin [6. yüzyılda yaşamış Gallerli şair ve kehanet niteliği verilen bir figür] böylece,
döngünün [kozmik çağın] sonunda insanlık arasında hüküm süren karışıklığa ve onun
Gökkuşağı gibi olan Kutsal Ruh tarafından dağıtılışına mistik biçimde işaret eder. Ben, Beaver
[Kunduz vadisi; muhtemelen sembolik bir mekân] vadisinde, Güneş’in gününde, şafak
vaktinde, öfke kuşları (kötü insanlar) ile Gwydion (Tanrı’nın oğlu) [Kelt mitolojisinde büyücü,
kahraman ve tanrısal figür; burada “Tanrı’nın oğlu” olarak tanımlanıyor] arasında şiddetli bir
çatışma gördüm. Tanrı’nın gününde, onlar güven içinde Mona’ya [Anglesey adası; Kelt
druidleri için kutsal merkez] giderek büyücülerin aniden bastırılmasını talep ettiler; fakat
Gümüş Tekerlek Tanrıçası [Kelt mitolojisinde Arianrhod; ay ve kaderle ilişkilendirilir], uğurlu
çehreli, huzurun şafağı, üzüntünün en büyük dizginleyicisi, hızla salonun etrafına
Gökkuşağı’nın Akışı’nı (the emanation) saçtı; Öyle bir akış ki, yeryüzünden şiddeti uzaklaştırır
ve önceki hâlinin felaketini dünyanın dairesi çevresinde yatıştırır. Dağın Hükümdarı’nın
Kitapları (Tanrı’nın Kitabı) hiçbir yalan kaydetmez. Koruyucu’nun Kürsüsü burada kalır; ve
kıyamete dek devam edecektir. Burada sözü edilen “Tanrı’nın günü”nde, Taliesin’in aslında
Apokalipsis’de Κυριακή ἡμέρα [“Rab’bin günü”] diye adlandırılan ifadeyi doğrudan
aktardığı anlaşılmaktadır.
39. Meksikalılar tarafından, Kutsal Ruh, Cihuacohuatl yani Yılan-Kadın adıyla, ya da
Tonacacihua yani bizim etimizden kadın anlamında Nahuatl olarak tapınılırdı: o, Tanrı
Tonacateuctli’nin [“Beslenmenin Efendisi”; yaratıcı tanrı] yoldaşıydı. Meksikalılar onu insan
ırkının (tüm varlıkların) annesi sayarlardı ve Göksel Cennet Tanrısı Om-Eteuctli’den [“Çift
Tanrı”; yaratıcı ikili ilah] sonra, Anahuac’taki [Azteklerin yaşadığı toprakların adı] tanrılıklar
arasında birinci sırada bulunurdu: onu her zaman büyük bir yılanla birlikte tasvir edilmiş
olarak görürüz. Humboldt, Researches, I. 195. Purchas, Pilgrimage adlı eserinde, onların
dünyanın tanrılar tarafından yaratıldığına inandıklarını söyler; fakat onun tam olarak hangi
şekilde yaratıldığını bilmediklerini belirterek, yaratılıştan bu yana dört güneşin ardışık olarak
ortaya çıktığını ve yok olduğunu hayal ettiklerini aktarır; ve şimdi gördüğümüzün beşinci
olduğunu savunurlardı. İlk Güneş, bir su tufanı ile yok oldu, ve onunla birlikte bütün canlılar;
ikinci, ülkede birçok devin bulunduğu bir zamanda gökten düştü ve düşüşle birlikte yaşamı
olan her şey tekrar yok oldu. Üçüncü, ateşle yok edildi. Ve dördüncü, bir rüzgâr fırtınasıyla
dağıldı. Bunun ile Birmanyalıların sistemi arasındaki çarpıcı benzerliği görmemek
131
imkânsızdır; ve Herodot [M.Ö. 5. yüzyıl tarihçi] tarafından bahsedilen Mısır geleneğine olan
benzerlik de şaşırtıcıdır; yani Güneş’in dört defa düzenli yolundan saptığı, iki kez batıdan
doğduğu ve iki kez doğudan battığı (Kitap I, Bölüm 142). Ve bütün bu mitolojiler, Apokalipsis
[Vahiy Kitabı] ile en merak uyandırıcı uygunluğu taşır. Bunu kanıtlamak için başka bir olgu
zikredilebilir; ve bu, neredeyse hiçbir tartışmaya yer bırakmayan o tuhaf göstergelerden
biridir. Şunu önceden belirtmek gerekir ki, ilk Meksika resimlerinde bir atın tasvirleri olmasına
rağmen, hayvanın kendisi onlara bilinmiyordu: fakat kutsal yazılarından, beyaz bir at üzerinde
gelecek olanın gökten inişini ve göksel orduların beyaz atlar üzerinde onun ardından
geleceğini biliyorlardı. Bu nedenle, İspanyollar karaya çıktığında ve süvarileriyle ülkeye
girdiklerinde, Meksikalılar bunun Apokalipsis’te önceden bildirilen Avatar olduğuna inanarak
isteyerek teslim oldular; ve bu, İspanyollar’ın o yiğit halkı fethetmeyi ne kadar hızlı başardığını
açıklar. Fakat Meksikalılar, korkunç Atlantis Tufanı’ndan beri dünyanın geri kalanından izole
edilmişlerdi: şu halde onların bu felaketten önce Apokalipsis’i ellerinde bulundurmuş
olmaları gerekir; ve her ne kadar Kitabın kendisi kaybolmuş ya da gizlenmiş olsa da, onun
kudretli imgeleri tapınaklarında temsil edilmekteydi.
Anka kuşu mitosu açıklaması
40. Ovidius [M.Ö. 43 – M.S. 17, Roma şairi], Pythagoras’ı [M.Ö. 6. yüzyıl filozofu] dünyanın
sürekli yok oluşu ve yeniden doğuşunu örneklemek amacıyla Anka kuşu hikâyesini ortaya
koyarken tasvir eder; ve uygulama açısından, bu mitosun bizzat bu doktrinden
kaynaklandığına inanmak için sebep vardır. Şairin anlatımı, Herodot [M.Ö. 5. yüzyıl Yunan
tarihçi] tarafından verilen anlatımla neredeyse aynıdır. Tarihçi bize Mısırlıların Anka [Phoenix]
adında kutsal bir kuşu olduğunu bildirir; fakat onu hiç görmediğini, sadece bir resimde
gördüğünü söyler. Onun biçimi, çizimine göre, bir kartalınkine benziyordu; ve kanatları altın
ve yakutun karışık rengindeydi. Onun her 600 yılın sonunda yalnızca bir kez, ana kuşun
ölümünde ortaya çıktığı söylenirdi. Heliopolisliler [Mısır’da “Güneş Şehri” olarak bilinen kent
sakinleri], ne zaman bu olay gerçekleşse, onun Arabistan’dan çıkarak Güneş Tapınağı’na
geldiğini ve ebeveyninin ölü bedenini, mür [myrrh; hoş kokulu reçine] ile kaplanmış bir küre
içine koyarak taşıdığını iddia ederlerdi. Bu küreyi şu şekilde hazırlardı: İlk olarak,
taşıyabileceğini deneme yoluyla anladığı büyüklükte, yumurta biçiminde bir küre yapardı.
Daha sonra küreyi içten oyar ve ölü kuşun bedenini bu boşluğun içine yerleştirirdi. En son,
açılan yeri mür ile kapatırdı; ve böylece küre, başlangıçtaki ağırlığıyla aynı hale gelince, onu
Heliopolis’teki Güneş Tapınağı’na taşırdı (Herodot, II, 73). Bu ayrıntıların çoğunda Ovidius,
132
Herodot’la aynı fikirde olmakla birlikte, Yunan tarihçinin belirtmediği bazı başka şeyler de
ekler. Ovidius bize Anka’nın kendi kendini yeniden üretme gücüne sahip olduğunu söyler; bu
özellik onu dünyanın sembolü olmaya uygun kılmıştır. Altı yüzyıllık uzun ömrü sona
yaklaşırken, kendisi için kokulu bir yuva hazırlardı; ya bir meşe dalında ya da bir palmiye
tepesinde20. İşini bitirdiğinde üzerine yerleşir ve tatlı kokular arasında hayatını sonlandırırdı.
Ölü kuşun bedeninden kısa sürede yeni bir genç Anka çıkar, ve bu kuş da ebeveyni gibi aynı
uzun dönemi yaşamak üzere kaderlenmiş olurdu. Dindar bir dikkatle, kendisini doğuran
yuvanın yakınında dolaşırdı; ve gücü bu işe yeter hale gelir gelmez, hem kendi beşiği hem de
ebeveyninin mezarı olmuş olan şeyi alır ve Güneş Tapınağı’nın kapısına bırakırdı (Ovidius,
Metamorphoses XV, 392). Nonnus [M.S. 5. yüzyıl Yunan şairi], Anka’nın ömrünü bin yıl olarak
uzatır ve şu tanıdık hikâyeye değinir: ebeveyn kuşun dikkatle hazırladığı kokulu odun
yığınının üzerinde kendini yakması ve onun küllerinden yeni bir Anka’nın doğması (Nonnus,
Dionysiaca XL, 375). Bu dünyanın yenilenmesi doktrini, eski filozoflar tarafından kabul
edilmişti ve Laplace [Pierre-Simon Laplace, 18. yüzyıl Fransız astronomu]’ın astronomik
keşiflerinden büyük bir ihtimal desteği kazanmıştır. O, Newton’a düzensiz görünüp gelecekte
güneş sisteminin yok oluşunu haber verdiği sanılan belirli gezegen hareketlerinin aslında
tümünün periyodik olduğunu; ve çok uzun devreler tamamlandığında her şeyin eski
durumuna geri döndüğünü kanıtlamıştır. Doğunun eski filozofları bu doktrini biliyorlardı; ve
bu bilginin genel doğasını ya yukarıdaki gibi bir akıl yürütme ile, ya da Naros [Hint ve
20 Bilgelik Ruhu ya da Hayat Ağacı — ki onun Altın Dalı (Golden Bough; kurtarıcı dal, Mesih sembolü), ruhu Elysion
Tarlalarına [Yunan mitinde ölülerin mutlu diyarı] götürür — Virgilius [M.Ö. 70–19, Roma şairi] tarafından 6.
Kitap’ta şöyle tasvir edilmiştir:
Büyük bir Ağaç ki Altın Dal taşır
Bir korulukla çevrili bir vadide büyür
Ve Stygian Jove’un Kraliçesi’ne kutsanmıştır
Onun yeraltı dünyasını hiçbir ölümlü göremez
Ta ki gövdesinden altınla çiçeklenmiş dalı koparıncaya kadar.
O kudretli Kraliçe yalnızca bu armağanı ister,
Ve bu parıldayan harikayı kendi payına talep eder.
Biri koparıldığında, bir başka Dal belirdiğini görürsün
Altında altınla ışıldayan, Ağacın içinden fışkırarak.
Git öyleyse: dikkatle kaldır araştırıcı gözlerini
Ve görkemli ödülü gururlu bir zaferle kap.
Eğer niyetlenmiş yolculuğunu Kaderler [Moirai; kader tanrıçaları] izin verirse,
Paha biçilmez Dal senin dokunuşuna serbestçe eğilecektir.
Yoksa, Ağaç ölümlü gücünü hor görecektir
Ve çelik, ışıldayan Dal’ı boşuna yontacaktır.
133
Mezopotamya geleneğinde “büyük döngü”] bilgisine sahip oldukları aynı yollarla, yani
Apokalipsis aracılığıyla edinmiş olabilirlerdi.
41. Büyük Yıl’a atfedilen karakterlerden biri, der ki Boulanger, Anka Kuşu, apokaliptik bir
doktrin olarak, alegoriyle örtülmüş, efsanesinin anlaşılmaz hale gelmiş bir öğesidir. Chaldee
[Kadim Babil dili] ve Kıptî Phenische [Mısır kökenli Kıpti dilinde Phoenix] döngüyü
tamamlar—600.
Ph. פ 80 Φ 500
E ה 5 N 50
N נ 50 N 50
N נ 50 ___
I י 10 600
K ק 100
Sh. ש 300
E ה 5
_____
600
Keldaniler, Anka Kuşu için başka bir ad kullanmışlardır: עלכ, clo (Buxtorf); ve bu harfler rakam
olarak aynı sayıyı oluşturur: Kaph final = 500 ; Lamed = 30 ; Oin = 70 = 600, buradan belki
de Brahmanlardaki Coli Yug [Brahman geleneğinde zaman döngüsü] çıkmıştır. Mit,
Boulanger için bir bilmece olsa da, kendini şöyle açıklar: belirli uzun dönemlerde bir
dünyanın diğerinin enkazından yükselmesi ve bir Mesih’in diğerini aynı şekilde izlemesi
doktrini. Hristiyan babalar bunu, mikrokosmos insanın eski benliğinin çürümüş enkazından
yenilenmiş güzellik içinde çıkacağı dirilişin simgesi olarak kullanırlardı. Herodotus
gördüğümüz gibi Anka Kuşu’nun Mısırlıların kutsal kuşlarından biri olduğunu, ya da
hiyeroglifik bir sembol olduğunu belirtir; ve en uzak milletlerin bile bu sembolle aşina
olmaları ilginçtir. Eski İrlandalılar, Anka Kuşu’na altı yüzyıllık bir ömür atfeder ve genç kuşun
doğuşunu eski kuşun hayata dönüşü olarak kabul ederler. Aynı zamanda bu mitosu,
hiyeroglifik kuşun yalnızca göksel bir döngüyü temsil ettiğini belirterek açıklamışlardır.
Japonlarda Anka Kuşu Kirin olarak, Türklerde Kerkes olarak adlandırılır. Türk geleneğine göre
bin yıl yaşar. Bin yıl geçtikten sonra gagasında odun parçaları toplar, ateş yakar, yanar ve kül
olur. Sonra, Yüce Tanrı’nın buyruğuyla Hava (Kutsal Ruh) bu külleri hayata döndürür; ve tekrar
134
bin yıl yaşar, ve böylece kıyamet gününe kadar devam eder. Anka Kuşu ayrıca açıkça Pers
efsanesindeki Simorgh ile aynıdır; bu kuş hakkında verilen anlatı, Anka Kuşu’nun ölümü ve
yeniden doğuşunun, dünyadaki ardışık yıkım ve yeniden üretimi gösterdiği görüşünü daha
kesin biçimde destekler; birçok kişi bunun ateşli bir tufan aracılığıyla gerçekleştiğine inanırdı.
Simurg’a yaşı sorulduğunda, Caherman’a bildirir ki bu dünya çok eskidir; çünkü yedi kez
dolmuş, insan olmayan varlıklarla doldurulmuş ve yedi kez boşalmıştır. Şu an bulunduğumuz
insan ırkının yaşı yedi bin yıl sürecektir; ve Simurg, bu dönüşlerden on ikisini görmüştür,
kaçını daha göreceğini bilmemektedir. (Orient Collect. ii., 119). Simorgh aslında Hinduların
kanatlı Singh [dev kuş-aslan]ve Mısırlıların Sfenksi (Sphinx) ile aynıdır. Söylenir ki bu yaratık
dünyanın sonunda ortaya çıkacak ve öylesine dev bir aslan-kuş olacak ki doğar doğmaz bir fili
yiyecek, fil onun yanında önemsiz kalacaktır.Rabbiler de mitoslarını ödünç almışlardır; devasa
bir kuş, bazen yerde durur, bazen okyanusta yürür, suları bacaklarının ötesine geçmez, başı
göğü destekler; ve sembolle ilişkili doktrini de benimsemişlerdir. Öğretiye göre dünyanın
yedi kez art arda yenilenmesi olacak; her yeniden üretilmiş sistem yedi bin yıl sürecek; ve
evrenin toplam süresi 49.000 yıl olacaktır. Bu görüş, her yenilenmiş yaratığın önceden varoluş
doktrinini içerir; bu bilgiyi ya Babil sürgünü sırasında öğrenmişlerdir, ya da rahiplerinin eski
zamanlardan koruduğu ilkel dinin parçasıdır. İsa’nın öğrencileri ona sordular: kör bir insan kör
olarak kendi günahı yüzünden mi doğdu, yoksa ebeveynlerinin günahı yüzünden mi? Açıkça
görülür ki doğumla eşzamanlı bir körlük, doğumundan önce işlenmiş bir günah olmadıkça
kendi günahı olarak kabul edilemez; ama doğumundan önce işlenmiş olamazdı, aksi halde
başka bir dünyada, başka bir yaşamda yaşamış olmalıydı. Bu soru, onların ruhların önceden
varoluş doktrinini benimsediklerini gösterir; ve İsa onları bu konuda kınamamış, yanlış
olduklarını ima etmemiştir. Aksine, yanıtı onun da aynı inancı benimsediğini göstermektedir.
İsa şöyle yanıtladı: Bu adamın günahı yüzünden değil, ebeveynlerinin değil, ama Tanrı’nın
işleri onda gösterilsin diye—ki bu gerekçe bariz bir ekleme olup, Tanrı hiçbir zaman kendi
işlerini veya bilgeliğini bir insanın acı çekmesiyle göstermez. Aynı inanç, Bilgelik Kitabı
viii.,19–20’de de öğretilir: “Ben zeki bir çocuktum ve iyi bir ruha sahiptim—evet, iyi olarak,
lekesiz bir bedende doğdum.” Ama eğer onun iyiliği, bu şekilde doğmasının nedeni ise,
önceki dünyada yaşamış olmalıdır. Bunu doğrulamak için iki pasaj kullanırlar: İlk olarak
Tesniye xxix.,14–15: “Sadece sizinle değil, bu antlaşmayı ve yeminimi yapıyorum; ama
burada, Rab Tanrımız önünde bugün bizimle durmayanlarla da yapıyorum.” Buradan,
antlaşma doğmamış nesillerle de yapılmışsa, onların önceden var oldukları sonucu çıkar.
İkinci olarak Yeremya i.,5: Tanrı peygamberine, onu rahimde biçimlendirmeden önce
135
tanıdığını veya ona bilgelik verdiğini bildirir; buradan, Yeremya doğmadan önce bilgelik
sahibi ise, önceden var olmuş olmalıdır. Ayrıca Mezmurlarxc.’da şöyle okunur: “Rabbim, sen
tüm nesillerde bizim sığınağımız oldun; dağlar ortaya çıkmadan, hatta yer ve dünya
yaratılmadan önce…” Bu, maddi evrenin herhangi bir parçası oluşmadan önce var olma
inancını gösterir; yani göklerin Kutsal Ruhu’nun kucağında bir varoluş.
42. İlginçtir ve belki de Phoenix kelimesini kökenine kadar izlemek ve akraba kelimelerine
bir göz atmak ilginç olabilir. Türetilmiş olduğu kök Aph ףא Isı, sıcaklık’dır. Aptha, Apha, Pthas,
Ptha, Amonluların Tanrı’sı ve Ateş, ve Vulcan [Roma ateş ve demircilik tanrısı] için kullanılan
bir isimdir. Libanus [Lübnan] Dağı yakınlarında Venüs Aphacitis Tapınağı vardı. Zozimus der ki,
tapınağın yakınında, yıldız şeklinde yapay büyük bir göl bulunuyordu. Bina ve civar arazide
zaman zaman küre biçiminde bir ateş görünürdü ve bir lamba gibi yanardı. Genellikle bir
kutlama yapılacağı zaman kendini gösterirdi; ve Zozimus ekler, kendi zamanında da sık sık
görülüyordu. Diana [Roma av tanrıçası] Apha ve Aphoea olarak adlandırılırdı. Dyctinna
[Minerva ve Diana’ya verilen bir soyadı] Aphcea olarak adlandırılırdı. Mars [Roma savaş tanrısı]
Aphoeus olarak adlandırılırdı. Aphetor, eski Dorlar tarafından Apha-Tor olarak ifade edilen bir
ateş kulesi, ya da fallik kule, ya da Prutaneum’dur [antik Yunan’da kutsal bir yapı]. Bu,
sonradan Praetorium olarak değiştirildi ve görev yapan baş kişiler Praetores veya ateş rahipleri
olarak adlandırıldı; bu nedenle Aphetae [rahipler] denildi; ve her Praetor’un önünde görev
rozeti olarak yanan kömürlerin bulunduğu bir mangal taşınırdı. Bu Ptha, [Thoth veya
Hermes’in simgesi] T ve P birleşiminden oluşuyordu, yani PT (☥). Bu crux ansata [anahtarlı
haç, idi ve genellikle bir Anahtar şeklinde yapılırdı; bu da Cennet, Cehennem ve Ölüm
Anahtarlarına yapılan çok sayıda göndermenin temelini oluşturuyordu. Tüm eski tapınaklarda,
Naros ve Dirilişin sembolü olarak bulunurdu: tüm Mısır tanrıları ellerinde bunu taşırdı. Bazen
şöyle gösterilirdi: OT (☥) [Mısır dilinde "hayat" veya "yaşam" anlamına gelen Ankh (☥)
işaretidir.], bir çarmıhın üstünde bir daire. Bu, Hindistan’daki Linga ve Yoni [Tanrısal erillik ve
dişil semboller] birleşimidir. Pthas, Yunan rakamlarında 600’e eşittir. Pthas tanrısı, Omptha
Krallığı’nda hüküm sürerdi—Aum döngüsü [Brahmanik evrensel döngü]. Luther, arma için bir
Gül’den çıkan bir Haç almıştır—bu mistik bir semboldü—Yoni’den çıkan Linga, Hint oyma
işlerinde gördüğümüz gibi. Bu kök, geniş biçimde telaffuz edildiğinde Oph, yılan olur; ve
çeşitli şekillerde Ope, Oupis, Opis, Ops, Cicero’ya göre Upis olarak telaffuz edilirdi. Güneşin ve
sonsuz zamanın sembolüydü. Mısır’daki Opas, Osiris [Mısır ölüler ve diriliş tanrısı] ile aynıydı.
Ob ve Aub, yalnızca varyasyonlardır. Basilisk, veya kraliyet Yılanı, Oubus olarak adlandırılırdı—
136
kâhin bir tanrı, sözleri kehanet niteliğindeydi. Tüm yılan mitolojik efsaneleri, bu sembol
altında tapılan Tanrı’ya referans verir. Onun koni şeklindeki sütunu, Ab-addir yani Görkemli
Baba olarak adlandırılırdı. Cecrops [Yunan mitolojisi figürü] Yunanistan’a erken dönemde
Yılan tapınmasını getirmiştir. Callimachus [antik şair] Diana’yı Dupis olarak adlandırır. Bileşik
olarak Cnuphis, Cneph ve Caneph oluşturur. Ops, ateş ve zenginlik tanrıçası olarak kabul
edilirdi; bu unvan Cybele, Rhoea, Vesta, Terra, Juno’ya verilirdi; ama hepsi birdi.Tsabii [antik
halk] Beltha’ya tapmışlardır; bu Bel ve Ptha, Tanrı ve Kutsal Ruh demektir.
43. Vallancey [İrlanda tarihi üzerine yazan general ve dilbilimci], eski bir İrlanda
sözlüğünden alıntı yaparak şöyle yazar: Anka Kuşu, Kartal büyüklüğünde bir kuştur, ve hayata
döndüğünde 600 yıl, ya da Baal [Kenan tanrısı, güneş tanrısı]’ın 600 dönüşü kadar yaşar; ve
dünyada bu türden yalnızca bir tane vardır, yuvasını yanıcı baharatlarla yapar; ve güneş onları
ateşe verdiğinde, kanatlarıyla alevi körükler ve kendini yakar; ve küllerinden küçük bir
embriyo çıkar, bu da başka bir Anka olur. Una est quae reparat seque ipsa reseminat Ales,
Assyrii Phoenica vocant. [Tek bir kuştur ki kendini yeniler ve kendini yeniden eker; Asurlular
buna Phoenix derler.] – Ovidius, Metamorfozlarxv. 392 Pluchè [Noël-Antoine Pluche, Fransız
yazar] bu ismi Fenikece phanag, sevinmek, bolluk içinde olmak, kelimesinden türetir; fakat
bunu phanah, geri dönmek, kelimesinden, phanach şeklinde telaffuz edilen biçiminden
çıkarmak daha akla uygundur; çünkü bu, Anka’nın hikâyesiyle daha iyi uyuşur. Bu kuşun
hikâyesi ophen, tekerlek, veya daha doğrusu phonech, yani geri dönen, dönen şey ile ifade
edilebilirdi. İrlandacada phainic, bir daire ya da halka demektir: buradan, bu kelime bir Kartal
veya daireler çizerek uçan büyük bir kuşu ifade eder; bu kuşların yaptığı gibi. Buradan da Mısır
dilindeki pheneh, çevrim, dönem, çağ anlamı çıkar. Kelime aynı zamanda bir Kuzgun/Karga
anlamına da gelir; bu yüzden Doğu ülkelerinde ve Mithras Gizemlerinde [Roma döneminde
doğu kökenli gizem dini]kuzgun kutsal hale gelmiştir.
44. Yeryüzündeki bütün halklar arasında ortak bir inancın bu kadar çeşitli yönlerinin
bulunması öylesine dikkate değerdir ki, bunun gerçek olduğuna inanmaktan geri durmak
imkânsızdır. Özellikle Anka [Phoenix] efsanesi, her zaman Güneş’in Tapınağı veya Çadırı ile
bağlantılı olan ve devrin (döngünün) sona ermesinde tekrar ortaya çıkan Elçinin [Kutsal
Haberci, Mesih tipi figür] en çarpıcı temsilidir. Bu nedenle hiç kimse, onun hem dünyaların
yıkılış ve yeniden kuruluşunun hem de Kutsal Yüce’nin Haberci’sinin kayboluşunun
(aphanism) ve yeniden görünüşünün (epiphany) çifte sembolünü taşıdığından şüphe
edemez. Ve dürüst bir inceleme sonucunda zihne açıkça görünecektir ki, bu kadim ve ilk
137
inancın neredeyse bütün büyük özellikleri doğrudan doğruya yalnızca Apokalips [Vahiy
Kitabı]’in dilinden kaynaklanmıştır; yeryüzünde şimdi var olan hiçbir başka kitaptan değil.
Mitolojilerle Apokalips arasındaki benzerlik, başka bir varsayımla açıklanamaz. Bu hakikat,
hiçbir itiraza mahal bırakmayacak şekilde kesin olarak ispatlanmış gibi görünecektir; yeter ki
okuyucu, Antik Gizemlerdeki bazı özel olayları, benim inanç maddeleri olarak işaret
ettiklerimle ve Apokalips’in bu olaylarla ilişkili kısımlarıyla karşılaştırsın.
45. Faber [George Stanley Faber, 19. yy İngiliz ilahiyatçısı] gibi, bir sistemi savunmayı
amaçlayan, hakikati keşfetmek veya ilan etmek için değil, dogmayı sürdürmek için yazan
“kutsal kitap yazarları”, bu tür olgular üzerinden bütün eski dünyanın putperest karanlığa
gömüldüğünü ve çok sayıda tanrıya taptığını iddia etme alışkanlığındadır. Halkın o dönemde
cahil olduğu, tıpkı şimdi olduğu gibi, kabul edilebilir; ve rahiplerin bu cehaleti teşvik ettiği de
hem o uzak çağlar hem de bugün için doğrudur. Fakat kim Hristiyanlığın hakikatini, taşrada
bir kasaba vaizinin çığırtkan vaazlarında arar? Onu arayacak olan, kilisenin tanınmış
önderlerinde aramaz mıydı? “Kitapçılar” (biblicals) böyle yapmazlar; onların yaptığı şey,
Hesiod [Yunan mitolojisti], Ovidius [Roma şairi], Varro, Plutarkhos, Diodoros gibi mitolog ve
fabulistlerden (masalcılardan) eski dinler hakkındaki görüşleri çekip almak, sonra da “Bakın,
bütün eski halklar hurafelere batmıştı!” diye haykırmaktır. Halbuki bu yazarlar hakikati
gerçekten bilmiyorlardı; Hakikat yalnızca Büyük Gizemlerin inisiyelerine açıklanmıştı. Ya da
biliyorlarsa da, onu açıklamaya cesaret edemiyorlardı. Ve “kitapçılar” sürekli antik
politeizmden söz ederler, tıpkı bugün Hindistan’daki politeizmden söz ettikleri gibi; oysa
bilirler ki, bütün bilge kişiler tarafından yayılmış olan inanç monoteizm idi; ve daha önce
sözünü ettiğim “Üçlü-Bütünlük” [Triune-All], herhangi bir başka gücün tanınmasından
tamamen ayrıydı.Bu yazarların nasıl susturulduğu iyi hatırlanır: Rammohun Roy[1772–1833,
Hintli reformcu], onlara şu şekilde meydan okumuştu. Akıllı düşünür, Hindistan’a gelerek
Pavlusçu öğretiyi yayan misyonerlerden birine işaretle şöyle der: Editör, üç Tanrı’yı kabul
ettiklerini inkâr ediyor; ama yine de Baba Tanrı, Oğul Tanrı ve Kutsal Ruh Tanrı’ya ibadet ediyor.
Ben merak ediyorum, bir Hindu da aynı şekilde politeizmi reddettiğinde ne diyecektir? Eğer
üç kişiye tek Tanrı deniyorsa, ve onlara tapanlar tek Tanrı’ya ibadet edenler olarak kabul
ediliyorsa, Tanrı’daki üç yüz otuz üç milyon kişilik birlik inancına –ve onların farklı semboller
altında ibadet edilmesine– hangi haklı itirazda bulunabilir? Zira üç veya otuz milyon ayrı
kişiden bir Tanrı yapmak, insani tecrübeye göre eşit derecede imkânsızdır; ve ancak “gizem”
yoluyla savunulabilir. Bu argüman elbette cevapsız bırakıldı, çünkü cevaplanamazdı. Yine de
138
bu broşür yazarlarını hâlâ “Doğu’nun milli dini putperestliktir” derken görürüz; halbuki dürüst
davransalar “tıpkı bizim Pavlusçu kefaret inancımız gibi, bu onların milli hurafesidir” demekle
yetinirlerdi –ki bu kesinlikle doğrudur.
Ama böyle olsa bile, dinin kurucuları suçlu değildir; hiçbir kurucu putperestliği vaaz
etmemiştir. Bütün bunları yapan, sonradan gelen rahiplerdir. Ve şunu açıkça söylemeliyim:
Teslis inancının halk arasında kabul edilmiş şekline inanan her Avrupalı, doğudaki cahil bir
halk kadar putperesttir. Zira bu “gizem”in kabul edilmiş tanımı olan “tek Tanrı’da üç kişi”,
herhangi bir anlamı varsa bile, “tek Tanrı’da üç Tanrı” demektir; ve bu, politeizme olabilecek
en yakın tanımdır. Yine de kelimelerin insan zihnini aldatmadaki gücü o kadar büyüktür ki,
kişi bu ikinci tanımı hemen reddederken, ilkini tereddütsüz kabul eder –halbuki ben
gösterdim ki, özünde ve gerçek anlamında aralarında hiçbir fark yoktur.
139
II. KİTABA NOTLAR
BAL Kelimesi
Bal, Bel, Bol, Baal לעב Efendi, Rab, Güneş. İrlandaca, Bealtinne; Belus [Baal] onuruna
yakılan ateşler. Çoğunlukla diğer terimlerle birleşmiş olarak bulunur: Bel-Adon, Bel-Orus, BelOn; buradan Romalıların Bellona’sı türemiştir. Baal-Samin, Baal-Athis. Nimrod, i, s.299’da
Belus’un Kulesi ve Babil’in Asma Bahçeleri’nin mistik bir birleşime işaret ettiğini ileri sürer;
Bahçe, kutsal bir sembol altında Kadın İlkesinin kendisiydi; öte yandan Kule, eril enerjiyi;
fallusu simgeliyordu. Hatta bazıları, Bel’den (Tanrı’nın Kabiric [Kabir = gizemli tanrı
topluluğu]karakterindeki hâli) Bellum,yani savaş kelimesinin geldiğini söyler. Bala, Buda’nın
isimlerinden biridir. İrlanda’da Bal veya Baali önekiyle başlayan çeşitli yerler (Baltimore,
Ballinasloe vb.), Budist köylerdi. Hinduların Bala-Rama’sı vardır. Al kelimesi gibi, erkek
cinsinden bir isim olmasına rağmen, dişil çoğulla çoğullaşır: Bolim, סילעב . B ile P’yi fark
gözetmeksizin kullanan Pelasglılar bundan ΙΙελω [Pelō = “benim”], ayrıca Belinus türettiler.
Şüphesiz bundan Apollo da şekillendi; A-Bol, Bali, Palistan, Balistan (Tanrı’nın Şehri, Tibet için
bir ad) bu kökten gelir; ayrıca Boğa, Güneş’in sembolüdür. Güneş kelimesi İbranice’de Sur,
Keldanice’de Tur’dur. İbranice’de bu TR olur; aynı Taurus [Boğa] gibi. T = 400, R = 200; toplam
600’dür. Hindistan’da Bala-Deva, sol elinde bir saban demiriyle temsil edilir, bu üretken ya da
üreyici gücün simgesidir; sağ elinde ise Herakles’in topuzuna benzer bir sopa vardır, bu da
gücü simgeler. Romalı çocukların boyunlarında muska olarak taşıdıkları Bulla, aynı amaçla
Papalık agnus dei [Tanrı Kuzusu muskası] ile devam etmiştir; Papalık Fermanı (Bull) da bu
kökten gelir. Herodot’un anlattığına göre Ba-Bel-On’daki Bel Tapınağı piramidaldi. Hitzig der
ki: Hera, Zeus-Bal’ın karşılığı ve karısıydı, Ay olarak simgelenirdi. Baaltis ve Bualtis, Gök
Kraliçesi, Bol-Berith, לעב חירב anlamında Tsabaeî adıdır. Bazen Anna-Berith diye anılırdı;
Yunanlılar bunu, Zeus’tan hamile kalan peri Anobret’e çevirdiler. Arındırıcı Tanrı, Yunanların
Ζευς Καθαρσιος (Zeus Katharsios)’uyla aynıydı. Filipinler’de bütün dinî ritüeller,
ebeveynlerin çocuklarına ezberlettiği şarkı ve ilahilerden ibarettir. Yüce Varlık’a Boodh-Ala ve
Abba derler; bu da elbette misyonerlerin onların Yahudilerden türediğini iddia etmelerine yol
140
açar; çünkü İbranice ve Süryanice’de Abba “Baba” ve “Ebeveyn” demektir. Ancak Asya’daki
milletlerin çoğu bu unvanı Yüce Yaratıcı’ya uygular.
DI Kelimesi
Di, Dio, Ti, Du, Dus, Thu. Şöyle: Sanskritçe, Deva; Latince, Deus, Divus; Yunanca, Θεος
(Theos); Keltçe, Du, Dia, Deu. Bu, Tanrı için ortak addı. Mesela Dis ve Dus, Arez (Güneş Tanrısı
isimlerinden biri)’e eklendiğinde, “Tanrı Güneş” anlamına gelirdi. Di, יד , dius. Muhtemelen
eski Etrüskçeydi. BD ve BT harfleri, neredeyse her ülkede kutsal sayılır ve Yüce Varlığa işaret
eder. Sanskritçe’de Di-Jana, Tanrıça Jana’dır; Di-One ve Di-Ana, Tanrıça Ana (Yoni) demektir.
Arapça’da Du ve Dsu “Efendi” anlamına gelir; İbranice’de transpoze edilince Dii, ייד olur, bu
da Jid’dir, ilahî bir addır. Buradan ayrıca İda, kutsal dağ çıkar. Lord Kingsborough, Dios’un
Güney Amerika’da Tanrı için kullanılan bir ad olduğunu gösterir. Ceres, Δηω (Dēō) diye
çağrılırdı. İrlandaca Ti-mor, Tanrı, Büyük Çember demektir. Çingeneler Tanrı’ya Dewla der. Ti,
Tidh (İrlandaca) büyük döngü demektir: Ti-greine, güneşin ekliptiği ya da çemberidir. Dra,
Drach, Draoch, Dur (İrlandaca) tekerlek, çember, döngü, dönem. Duir-teach, bir Druid’in
yuvarlak hücresi; tapınak, kilise. Druid tapınaklarının hepsi daire biçimindeydi; buradan
Drochad [köprü kemeri]; Reall Draoch, döngüsel gezegen, Güneş, Ay. Chipping Norton
(Oxfordshire) yakınındaki Druid tapınağı Rolldrich buradan adlandırılmıştır. Keldanice’de dor,
רוד çember; Arapça’da Dur, tavaf demektir. General Vallancey (Collectanea iii. 503), Galce
Drud = Druid’in “günahları bağışlayan” anlamına geldiğini söyler; aynı şekilde İrlandaca Drui
= Druid, kesinlikle Farsça daru = iyi ve kutsal adam’dan türemiştir. Ouseley (Collect. Orient.
iv. 302), Arapça’da deri’nin bilge adam demek olduğunu, bunun Farsça’da daru olduğunu ve
buradan İngilizce Druid’in geldiğini söyler. Druidlerin son sınıfı olan kâhinler Vates veya Baid
(Boodh) Faith, Phaithoir diye çağrılırdı. Bu Baid, Keldanice Bada, אדב bda-praedicavit
(peygamberlik etti); םידב badim divinatores = kâhinler. İrlandaca Phaithoir, İbranice רתפ
(ptr) = bilmece çözmek’tir.
PHI Kelimesi
Pi, Ph, Pa, Pu; Phi, יפ = Ağız, bir kehanet yeri, bir oracle. “O (Harun) senin için ağız yerine
olacak” [Çıkış 4:16]. Bununla birlikte Al parçacığı birleşik halde bulunur. Phæthon, Güneş’in
141
eski bir unvanıydı, Phi-Aith-On bileşiğinden. Baküs, Mysialılar tarafından Phi-Anac diye
çağrılırdı, şairler bunu Phanac ve Phanaces olarak çevirdi. Hanes, aynı Tanrı’nın unvanıydı;
Ph’Hanes, Işık Kaynağı demekti. Buradan Mısır’ın Phanes’i ve Fanum (tapınak), Eu-hanes ve
Oannes türemiştir. Latin Zeus’un eski adı P’Ur idi, zamanla Puer oldu. O, Ateş Tanrısıydı ve
hizmetkârları Pueri diye anılırdı; bunların çoğu yakışıklı gençlerden seçildiği için Puer
sonradan her genç için kullanılmaya başlandı. Purim, ateş-kuralarıyla yapılan bir kehanetti.
Keldanî kökenliydi, Babil’den İtalya’ya gelmişti. Ester 3:7’de zikredilir: “Onlar Yahudilere karşı
amaçlarının başarısını bilsin diye Haman önünde Pur attılar.” D’El Phi (Delphi), “Tanrı’nın Sesi”
demektir. Yunan harfi Phi (Φ)’nin eski biçimi mistik bir anlam taşırdı. Fenikece Alpha, Boğa
demektir. Yunan teolojisine göre, Proklos’un Platon’un Parmenides’i üzerine yorumunda
dediği gibi, hatta Jüpiter ve Dionysos bile Çocuklar, genç kişiler diye çağrılırdı. Pausanias,
Amfissa halkının Anactes Paides(Kraliyet Çocukları) denilen kişilerin onuruna tören yaptığını
söyler; fakat bu Anactes Paides’in kim olduğu belirsizdir. Bryant, bunu P + Ades diye
açıklamaya çalışır, ama bu sadece saçmalığa çıkar. Doğru açıklama, Kraliyet Çocuklarının,
kimsenin Proklus’u ne de Pausanias’ı tam olarak bilmediğinden, Enkarnasyonlar olduğudur.
Ben, onların ikisinin de tam olarak inisiye edildiğine inanmıyorum.
142
Kitap III
Tanrı'nın Mesihsel ve Kabirik Habercileri
1. Tanrı’nın çeşitli Elçilerinin karakteristik nitelikleri, sıfatları ve insanlarla muamelesi,
Apokalips’te geliştirildiği ve eskilerce kabul edildiği biçimiyle, modernlerin uygulamada
benimsedikleri ve sağduyu ile tüm siyasi adalet anlayışınca onaylanan görüşlerden çok da
farklı değildir. Baba’nın rahmet, merhamet ve şefkat (compassion) gibi hususî vasıfları esas
olduğundan, onun ilahi olarak görevlendirilmiş Enkarnasyonlarının büyük çoğunluğunun
esasen bu vasıflarla ayırt edildiklerini ve basitçe Öğretmenler hüviyetinde, bilgelik, hakikat ve
hayırseverlikle insanlığı cennete yükseltmeye çalıştıkları görülür; fakat kusursuz adalet ve
İlahi ile kötülük arasındaki en keskin ayrılık da En Mükemmel’in temel özleri olduğundan, On
İki Melek’inden üçünün, suçluları hak ettikleri —ne kadar geç kalmış olursa olsun— cezayla
ezmek üzere Yargıç sıfatını üstlenmelerine müsaade edildiği de görülür. Birinci düzen
Messiyanî (Messianic) Elçilerdir; ikinci düzen Kabirik (Cabiric) olanlardır. Bunun çok yanlış bir
Tanrı tasviri olduğunu, O’nu fikir yüzünden zulmeden biri gibi gösterdiğini ve Engizisyon’un
(Inquisition) vahşetlerini, Fisher’ın infazını ve Servetus’un yakılmasını haklı çıkaracağını
söyleyecekler olursa, buna cevap vermek zorundayım ve vereceğim. Birincisi, Tanrı’nın izin
verdiği şeylerin dolayısıyla O’nun bunları emrettiği doğru değildir. O her gün cinayetlere,
tecavüzlere ve soygunlara müsaade eder; fakat bunların işlendiğini O’nun emrettiği
söylenemez1
. İkincisi, Tanrı’nın önceden bilmesi demek onun mutlaka takdir ettiği (destine)
anlamına gelmez. Tanrı önceden bilir; her canlı insan da bilmektedir ki kötü insanlar kötülük
yapacak, gemiler batacak, evler yanacak, hırsızlar soyacak, katiller öldürecektir; fakat bu
önbilgi, ne Tanrı’yı ne de seni beni o günahları veya felaketleri emreden kılar veya bizim
1 Tanrı’nın olacak şeylere dair ön-bilgisi, asla kadercilik [predestination, her şeyin önceden belirlenmiş olduğuna
dair öğreti] lehine bir delil olarak çarpıtılmamalıdır. Çok zeki bir yazar şu soruyu sorar: Tanrı’nın geçmişe dair
yanılmaz bilgisi ve şimdiki zamana dair kesin bilgisi, O’nu bütün geçmiş ve şimdiki suçların faili mi yapar?
Yahut, herhangi bir kimsenin, bir başkasının geçmişte yaptığı fiilleri veya yapmak üzere olduğu fiilleri bilmesi,
onu komşusunun işlerinin müellifi [asıl faili] mi yapar? Ya da bir şeyi bilmekle, o şeyi meydana getirmek
arasında ne tür bir bağlantı vardır—yahut olabilmesi mümkün müdür?
143
bunları önceden bilmemiz mutlaka onları ya sebep kılmamıza ya da onaylamamıza yol açar
demek bana açıkça hatalı görünmektedir. Elbette bunun yaygın kabul görmüş bir görüş
olduğunu biliyorum, ama apaçık yanlış olduğu bellidir. Tanrı, belli bir saatte bir katilin bir
hayatı alacağını önceden bilir; tıpkı benim, şansa dair neredeyse yanılmaz doktrin uyarınca
yarın dünyanın bir köşesinde birinin şüphesiz başka birini öldüreceğini bilmem gibi. Ama ben
o suçun faili miyimdir? Söylenebilir ki, eğer önleyebiliyorsam ve önlemiyorsam suçun faili
sayılırım. Yanıt şudur: Gücü kullanarak önlemekle yükümlü değilim; ve günah işlemek üzere
olan kişiyi öldürmekle de haklı gösterilmem. Aksi görüşte olanlar Tanrı’yı tüm suçların
müsebbibi kılarlar; zira O şüphesiz aniden suçu işleyeni öldürerek ya da onun kolunu felç
ederek ya da onun kötü düşüncesini değiştirmeye zorlayarak bunu önleyebilirdi; fakat
yapmıyor. Ama bunu yapması demek, her insan hareketine sürekli —bir an bile aralıksız—
müdahale etmesi ve tüm yaratıklarını iradesiz kölelere çevirerek onları sürekli kukla hâline
getirmesi demek olurdu; yani aktif, düşünen varlıkları hareketsiz kuklalara dönüştürmek;
iplerle ve makaralarla çalıştırılan bir mekanizma haline getirmek demek olurdu. Genel olarak,
birkaç insanın öldürülmesinin, milyonlarca yıldızın ve sayısız milyonlarca canlının bulunduğu
bu muhteşem Evren’in serbest ve yükselen düşünceden, bireysel eylemden, sevgiyle,
hayırseverlikle, iyilikle canlanan yüce duygudan bütünüyle mahrum bırakılmasından ve
cansız bir makineye, sadece Tanrı’nın çektiği ipin hareket ettirdiği bir automata/kuklaya
dönüştürülmesinden daha iyi olduğu kanaatindeyim; böyle bir makine kendi sözüyle
konuşur, O’nun duygularıyla düşünür, kendi içinden hiçbir tanrısal ya da güzel şey üretemez
hâle gelir; toprak gibi olur, kendiliğinden hiçbir şey üretmez; tohum ekilinceye kadar bekler
ve o zaman bile yalnızca başlangıçta o tohumun içinde zaten mevcut olanı verir. Böyle bir
evren bir merak koleksiyoncusunu memnun edebilir veya bir vahşinin gözünde değerli
görünebilir; fakat ilk şaşkınlık geçince hoşlanmayı bırakırdı. Bu, İlahi Yaratıcı’ya tamamen layık
olmazdı ve içindeki her düşünen yaratık için bir ızdırap kaynağı olurdu; çünkü düşünce ve
eylem bakımından sürekli bağlı tutulmuş olsaydı, varlığının Yazarı’nı kutsamak yerine
lanetlerdi. Bu yüzden açıktır ki Tanrı böyle bir yaratılış yapamazdı ve yapmamalıdır; ve
bilmekteyiz ki O yapmadı; çünkü en bayağı köle bile düşüncelerinde en büyük hükümdar
kadar özgürdür ve en küçük böceğin iradesi, uygulamada en yüce meleğin iradesi kadar
kısıtlanmamıştır.
2. Böylece Tanrı’nın önceden bildiği veya izin verdiği şeyleri kesinlikle emretmediğini
ortaya koymuş bulunuyorum. Bununla birlikte, inananı Tanrı’nın ilahî sıfatlarıyla
144
bağdaştırılamayacak birtakım özel düşüncelerle ya da Elçilerin zamanın şartlarına göre gerekli
gördükleri ve daha sonra gelecek nesillerin kınanabilir bulacağı şeylerle ilişkilendirme
zorunluluğundan kurtarıyorum. Daha önce ifade ettim: Bu Mesajcılar yanılmaz değillerdi;
yanılmaz olamazlardı, çünkü bu sıfat sadece Tanrı’ya aittir. Onlar da diğer bütün varlıklar gibi
düşünme ve eylemde bulunma bakımından özgür bırakılmışlardı; düşünce ve fiillerinden
dolayı diğer varlıklar gibi yargılanacaklardır. Bütün yaptıklarının sorumluluğu sadece onlara
aittir; Tanrı’ya değil—zira Tanrı onları buna emretmedi, her ne kadar önceden bildiyse de.
Eğer Amosis putperestliği kılıçla kökünden kazıdıysa; eğer Muhammed aklın tasavvur
edebileceği en korkunç sapkınlıkların yerine zorla yüce bir inanç ve bir saflık sistemi koyduysa;
eğer Cengiz Han bir yıkıcı melek gibi ordularının önünden binlerce kötüyü süpürdü ve onların
işlediği her gün en karanlık suçların üzerine tek tanrıcılık için bir tapınak yükselttiyse —eğer
bütün bunlar yanlış idiyse, göğe hesap vermek zorundadırlar. Tanrı onlara “inanmayanların
hepsini öldürün” demedi; onları, içinde bulundukları şartlara göre, uygun gördüklerini
yapmaları için serbest bıraktı. Aslında Tanrı gerçekten de bunu önceden bildi, hatta Apokalips
içinde açığa çıkmasına izin verdi; tıpkı orada Lao-Tseu [Çinli bilge Laozi] ve İsa’nın
öldürüleceğinin önceden bildirildiği gibi. Ama hangi aklı başında insan Tanrı’nın bundan
sorumlu olduğunu, ya da Çinliler ile Yahudilerin böylesi bir cinayeti işlediklerinde suçsuz
olduklarını iddia edebilir? Eğer zalim Yahudiler, önceden bildirilmiş olsa bile, İsa’yı
öldürmekten dolayı hesap vermek zorundaysa, aynı şekilde o üç Mesajcı da (Amosis,
Muhammed ve Cengiz Han) yaptıklarının hesabını vermek zorundadır, öngörülmüş olsalar
da. Hiçbir ayrım yapılmaz, yapılmayacaktır da; tek fark şu olacaktır: Yahudiler suçsuz bir adamı
mahkûm ettiler, Mesajcılar ise en suçlu alçakları yok ettiler. Yahudiler en bayağı amaçlar için
çarmıha gerdiler; Mesajcılar ise en yüce amaç için hükmettiler: putperestliğin yıkılışı ve yerine
Tanrı’nın ikamesi. Yahudiler hiçbir güzel, iyi ya da saf şey yapmadılar ki, onları tartıya koyan
İlahi Varlık gözünde suçlarının ağırlığını bir nebze hafifletebilsin. Mesajcılar ise tam tersine
bütün hayatlarını ve düşüncelerini Teizm’in [Tek Tanrı inancı] yayılmasına adadılar; bu inanç
insanlığın çoğunu putperestlikten uzak tuttu; onlara yüce düşünceler yaydı; şimdiki ve
geleceğe dair en yüce duyguları aşıladı; âdeta dünyanın tuzu gibi olup yeryüzünde saflığı
muhafaza etti ve kötülerin rahiplerinin dünyayı bir “yaşayan cehennem”e dönüştürme
girişimlerinden onu korudu —ki zaten kötülerin rahipleri nerede mutlak iktidara sahip
oldularsa, orayı mutlaka böyle bir cehenneme çevirmişlerdir.
145
3. Böylece muhakeme ederek, kendi aleyhime en güçlü mevzuyu gönüllü olarak aldığım
görülecektir. Bir ölçüde, bu üç Mesajcının din uğruna zulmettiğini veya yanlış davrandığını
kabul etmiş sayılabilirim; ve muhtemelen bana eski Cizvit fikrini —amaç araçları haklı çıkarır—
savunduğum suçlaması yöneltilecektir. Bununla beraber doğruluk için durup kendimi
düzeltmek isterim. Bu Enkarnasyonların hiçbirinin kötülük yapmış olduğunu ya da izlediği yol
bakımından hatalı bulunduğunu kabul etmiyorum; tam tersine, her birinin tamamen haklı
olduğunu savunuyorum. Onların din uğruna zulmettiğini kabul etmiyorum; tam aksine, bir
Mesajcı olarak inkârı yok etmesinin görevi olduğunu iddia ediyorum. Sonucun kötü vasıtaları
mazur gösterdiğini öne sürmüyorum; aksine, kullanılan vasıtaların adil olduğunu ve sonucun
yüce ve tanrısal olduğunu düşünüyorum. Bu görüşlerimi neye dayandırıyorum? Onların
Tanrı’nın Mesajcıları olduklarını kabullenilmiş sayıyorum. Hiçbir Hıristiyan Amosis’i bunun
dışında tutamaz; hiçbir Doğulu Teist, Muhammed ve Cengiz Han’a için bu unvanı
reddedemez. Sadece ilkiyle yetineceğim; çünkü eğer ileri sürdüğüm onun için doğruysa,
ötekiler için de doğru olmalıdır. Amosis, tek tanrıcılık sistemini yeniden tesis etmek üzere ilâhî
olarak görevlendirilmişti. Tanrı bizzat ona bu emri verdi. Bunun makul bir çıkarımı şudur:
çünkü o zaman mevcut olan yaratıklar arasında Tanrı’nın tasarısını icra etmeye en muktedir
görünen odur —Kitabı açmak için insan suretinde inmiş aslan-kuzu. Bunda muvaffak olmak
için gerekli bütün niteliklere sahip olmalıydı; hüküm, bilgi, korkusuzluk, sarsılmazlık, özveri,
kutsallık; ve tarih bize bunlara sahip olduğunu söyler. İşte, bu erdemlerin hepsine üstün
derecede sahip bir insan vardır; hedefi öyle bir ilahlığı içermektedir ki hiç kimse bundan kuşku
duyamaz; çünkü bu, Tanrı’nın kendi dilinden vahyedilmiş gerçek dinin yayılmasıdır. Sonuç
itibariyle olasılıklar milyonda bir şeklindedir ki o, kesinlikle doğru ve gerekli olandan
başkasını yapmayacaktır: ve eğer insanların gözüne kuşkulu görünen bir şey yaparsa, aynı
oranda olasılıkla bu insanlar yanlış hükmetmektedir; çünkü onların hiçbirinin onun sahip
olduğu gibi bir kanaat oluşturma imkânı yoktur, ve hiçbirinin onda gösterdiğim gibi onun
misyoner karakterine tabi olan o parlak vasıfları yoktur. Bu yüzden o Mesajcı/Elçi tarafından
bir kabilenin kılıçla kökünün kazınacağı ilan edildiğini duyduğumda, onu bir rahip olarak
değil, bütün şartları iyice tartmış, kasıtlı olarak onların ölüme layık olduklarına kanaat getirmiş
bir yargıç olarak görüyorum; onların ortadan kaldırılmasının kamu yararı olduğunu hükmeder
ve hükmünü uygulamaya koyar. Kim diyebilir ki onların ölümü hak edilmemiştir? Kim
diyebilir ki onlar yıkıma yol açan ahlâkî bir salgın değildir? Amosis’in sahip olduğu kadar
bilme imkânına hiçbir kimsenin sahip olmadığı açıktır. O öyle diyor, ve onun söylediğine ben
inanıyorum. Eğer yanıldıysa, Tanrı ona bunun hesabını soracaktır; fakat hangi mazeretle
146
herhangi bir insan onun yanlış olduğunu ilan edebilir, ilâhî rahipliğini, yüce vasıflarını, en iyi
kanaati oluşturma fırsatlarını ve gerçek adalete sarsılmaz bağlılığını reddetmeksizin? Bu
görüş nedeniyle cezanın zulüm olduğu söylenebilir, ama Tanrı zulüm-edici değildir; ve zulüm
kötüdür; ve Amosis zulüm eden olduğuna göre o da kötüdür. Gerçekte hiçbir Hıristiyan bunu
söyleyemez; çünkü bunu söylemek, Amosis’i Tanrı’nın Mesajcısı olarak itiraf etmiş olan İsa’yı
inkâr etmek olurdu; İsa kendisi şöyle dedi: “Yeryüzüne barış getirmeye geldiğimi sanmayın;
ben barış değil, kılıç getirmeye geldim.“ (Matt. x. 34.) Ve yine: “Savaş haberleri ve savaş
söylentileri işitilecektir; sakın telaşlanmayın; çünkü bütün bunlar olmalıdır, ama son henüz
gelmedi: millet millete, krallık krallığa karşı kalkacaktır; kıtlıklar, salgınlar ve çeşitli
yerlerde depremler olacaktır: bütün bunlar ıstırapların başlangıcıdır.” (Matt. xxiv. 6–8): bu
pasajlar, İsa’nın bazen kendi çağını yanlış değerlendirdiğini ve dokuzuncu döngüyü, ardılları
Ahmed’in [Ahmed — burada İsa’nın halefi olarak anılan kişi; tarihsel referans bağlama göre
değişir] altında gelecek o şiddetli ve savaşçı dönemle karıştırdığını düşündürür. Ancak
Hıristiyanlığı ve Yahudiliği reddedenler yukarıda belirtilen argümanı kullanabilirler. Cevap
şudur: bütün cezalandırmalar bir zulümdür; eğer iddianız doğruysa, o halde her ceza yanlıştır.
Hırsızların güçlü bir kanaati vardır ki onlara haksızlık yapılmaktadır: iş bulamıyorlar ya da
bulsalar da az ücret alıyorlar; mülkiyet adaletsizce dağıtılmıştır; zenginler onların meşru
düşmanlarıdır; bir adamın binlerce parça mala sahip olup onların açlık çekmesi en aşırı
adaletsizliktir; tembellik çalışmaktan daha hoş bir şeydir; ve bu kanaatlere dayanarak—ve ileri
sürülebilecek pek çok benzer kanaatin etkisiyle—komşularını soyarlar ve cezalandırılırlar; ama
hiç kimse onların zulme uğrayan nesneler olduğunu ciddi şekilde savunmuş mudur? Katiller
intikamın tatlı olduğunu düşünürler ve o duygunun etkisiyle insan öldürürler; ama kim onları
zulme uğramış mağdurlar olarak görüp onlara sempati duymak gerektiğini, kılıcın onlara
karşı çekilmemesi gerektiğini savunur? Putperestler kendi ilahlarına ilk doğanı kan kurbanı
olarak kurban etmenin övülmeye değer olduğunu düşünürler; masum çocuklarını Moloch’un
yanan ateşlerine geçirmekle kutsal bir iş yaptıklarına inanırlar; eşlerini ve kızlarını putun ya
da rahibin hizmetine fahişelik yoluyla sunmanın, sefahat gelirinin kilisenin hazinesine
gitmesini sağlamanın kutsal olduğunu düşünürler; Mendesian ibadetinin (korkunçluklarına
daha fazla değinemeyeceğim, ancak her bilginin anlayacaktır) ilâhî Varlık ile içten bir
kurbanlaşma olduğunu, bir öldürülmüş ya da çarmıha gerilmiş kişinin kanında bütün
günahlarının yıkandığını savunurlar —ve eğer böyle korkunç suçlar imha yoluyla
cezalandırılırsa, kim söyleyecektir ki burada kullanılan Mesajcı, Yüce Hakimin sadık bakanı ve
hizmetkarı değildir; onu dünyanın yüzünden bu veba lekesini süpürmek için kullanmıştır? Ya
147
da kim cesaret edip soygunun cezası meşru, fakat bu alçakların mahkûmiyeti haksızdır diye
ileri sürebilir? Sanırım “bu Engizisyon’u aklar mı?” denildiğini işitiyorum. Asla. Ve sebepleri
şunlardır; Engizisyon, ilâhî atanmış bir Mesajcı tarafından kurulup yönetilmemiş, bozulmuş
ve kötü niyetli rahiplerce kurulmuştur; ve Engizisyon bu suçları değil, yalnızca uygulanmamış
kanaatleri cezalandırmıştır. Bir kimse yalnızca Meridesian ibadetinin ilâhî olduğunu
düşündüğü için onu yok etme hakkına ben bir Yargıç olarak sahip değilim; ama bir kimsede
ya da bir toplulukta bu ve benzeri vahşetleri her gün dinlerinin bir parçası olarak icra ettiğini,
ya da Kuzu’nun onları helakten kurtardığına inanıp suç içinde yaşadığını gördüğüm anda,
Tanrı ve insanlar beni onların yeryüzünden silinmesi için sorumlu tutmaz; ve işte bu tam
olarak bu üç Kabirik [Cabiric] Yargı Mesajcısının yaptığı şeydi, ve ben onların bunu yapmada
tamamen haklı olduklarını savunuyorum.
4. Gerektiği takdirde kötülüğü ve kötüleri kılıçla bastırmak, boyun eğdirmek, yok etmek,
bütün dünya tarafından kabul edilmiş bir haktır; ve eğer böyle olmasaydı, dünya üzerine
yaşanamazdı. Eğer kötülüğe karşı tek dehşet yalnızca gelecek hayatın vaat edilmiş
hükümlerinde olsaydı, kötüler birleşir ve iyiyi dünyanın yüzünden yok ederlerdi; kanun
ortadan kalkardı; adalet, hakikat ve merhamet var olmayacaktı; tabiatın güzel düzeni sefahet
ve zalimlik ile işgal edilip tahrip edilecek; ve Yüce Hükümdar’ın onları anında yok etmesi
yalnızca bir zorunluluk değil, aynı zamanda bir iyilik işi hâline gelecekti. Fakat insanlık için ne
mutlu ki, adaletin yok edici gücü kabul edilmiştir: suçluların ortadan kaldırılabileceği
üzerinde hemfikir olunur. Ben Napolyon’un ya da benzer fatihlerin savaşlarını mazur
göstermiyorum. Haçlı Seferleri’nin de meşru olduğunu söylemiyorum. İlki başkalarının
yıkımıyla şahsi yücelme içindi; ikincisi ise kutsal olmayan bir Kilise uğruna yürütüldü; fakat
ilahi bir Döngüde görünen Tanrı’nın İlahi Memurunu gördüğümde, ve kılıcı çekmesindeki
esas amacın iğrençlik kiliselerini ve yalnızca cehennemî bir pan-demoniuma [cehennemvari
karmaşa] ait olan suçları günlük olarak işleyen cemaatleri kökünden söküp atmak olduğunu
gördüğümde, adaletin onların yok edilmesini gerektirdiği ya da onları hazırlayan ve icra eden
Memurun yalnızca Tanrı’nın kendi buyruğunu yerine getirdiği ve yargısal olarak onların
yaşamaya veya yeryüzünü iğrenç batıl inançlarıyla tahriş etmeye elverişsiz olduklarını
hükmettiği fikri aklımda en küçük bir kuşku bırakabilir mi?2 Aksi bir kanaat, fiilen Tanrı’nın
2 Bunu yazarken, Dahomey Kralı ile onun rahiplerinin, cehennemsî tanrılarına [Dahomey (veya Dahome): 17.–
19. yy’da Batı Afrika’da, bugünkü Benin topraklarında hüküm sürmüş krallık] 2000 insanı daha kurban
sunmaya hazırlandıklarını işitiyoruz. Eğer Fransa veya İngiltere, bu düzenin savunucularını yer yüzünden
148
hiçbir suçu cezalandırmadığını ve herkesin istediğini yapabileceğini kabul etmeyi gerektirir.
Eğer Amosis, kan, sefahat ve en doğal dışı şehvetler ile insan gibi yaşamayan, iblis gibi
yaşayanları yok etmekte haklı değildiyse, hangi unvanla herhangi bir kanun suçu bastırabilir?
Ve hangi unvanla katiller asılır? Denebilir ki Amosis yabancıydı; bu insanlar üzerinde yargıç
değildi; onlarla müdahale hakkı yoktu. Amosis sıradan bir insan olsaydı, bu ileri sürülebilirdi;
ve onun davranışı belki uluslararası hukukun bir ihlaliydi. Fakat Amosis insan olmanın
ötesindeydi. O, yetki ile donatılmış Göklerin Elçisi/Memuru idi: putperestliği kökünden
kazımak için ilâhî bir görevi vardı; putperestliği destekleyenleri, Tanrı ve insanın genel
düşmanları olarak ele aldı. Günümüzde medeni devletlerin korsanlara davrandığı gibi,
uluslararası hukuka bir şekilde bakmaksızın, nerede bulurlarsa asıp yok ederler. Hiç kimse
onların doğru davranmadığından kuşkulanmaz: aksi davranmak, zımnen suçu desteklemek
olurdu. Amosis bundan fazlasını yapmadı; fakat bunu kralların ya da devletlerin haklarından
daha üstün bir unvanla yaptı. Eğer sonuncular haklıysa, o da zorunlu olarak haklı olmalıdır;
zira onun kadar üstün bir beratı kim gösteremez? Denebilir ki, “Neden onları Tanrı’ya
bırakmadı?” Eğer bütün suçlular Tanrı’ya bırakılacak ve insan tarafından dizginlenmeyecekse,
uluslar ne kadar sürer? Barış ya da mutluluk ne kadar devam eder? Mülkiyet güvende olur
mu? Hayat emniyette mi kalır? Utanç erdemi korunur mu? Bu şekilde argüman ortaya
koyanlar, kendi düşüncelerinin meşru sonuçlarına kasıtlı olarak gözlerini kapıyorlar.
5. Şöyle sorulabilir: Tanrı, bu varlıkların kaçınılmaz olarak yok edici olacaklarını bildiği
hâlde, niçin onları Kendi Elçileri olarak atadı? Niçin bütün tecellilerini (incarnations) yalnızca
öğretmenlerden seçmedi? Ve başkalarını, farklı tabiatta olanları gönderebilecekken, bunları
ve onların fiillerini onaylamış sayılmaz mı? Buna şu şekilde cevap verilebilir: Tanrı, neden
sürekli barışa ve evrensel mutluluğa uygun olmayan herhangi bir şeyin olmasına izin veriyor?
Neden kasırgalara, şimşeklere, gök gürültülerine veya masum insanları yıkıma sürükleyen
volkanik patlamalara müsaade ediyor? Bu doğa kuvvetleri görünürde zararlı olsa da, aslında
iyilikle doludurlar. Şimşekler, kasırgalar ve gök gürültüleri, tehlikeli buharlardan aşırı
yüklenmiş atmosferi temizler; volkan ise, yeraltı ateşlerinin çıkış kapısıdır ki bunlar da
yeryüzünü insan için verimli kılmaya hizmet eder. Tanrı’nın kılıç ve asa ile donattığı Elçisi de
insanlığa şu dersi verir: Günah yolunda ısrar edenler, kaçınılmaz olarak cezayı üzerlerine
çekeceklerdir; ve o ceza gökten ateş gibi üzerlerine inecektir. Biz, ateistlerin ahiret cezasına
süpürecek bir sefer gönderseydi, bütün dünya alkışlamaz mıydı; ve böyle bir zulüm için onlara kim —en zayıf
akıllı olanlar dışında— itiraz edebilirdi?
149
dair itirazını biliriz; birçok kişi bunun kolayca çürütülemeyeceğini de kabul etmiştir. Onlar
derler ki: “Tanrı bu dünyada kötüyü cezalandırmıyor; öyleyse başka bir yerde
cezalandıracağına inanmamız için ne sebep var?” İşte bu Elçilerin hayat seyri böyle bir itiraza
kesin bir cevaptır. Tanrı dileseydi, bütün Elçilerini yalnızca merhametle görevlendirebilirdi;
fakat böyle olsaydı, kendi en yüce sıfatlarından biri olan Hâkim [Yargıç] sıfatını isteyerek geri
çekmiş olurdu ve yalnızca Öğretici olarak tecelli etmiş sayılırdı. Ben, Tanrı’nın neden böyle
yapması gerektiğini anlamıyorum. Tanrı’nın neden günahkârları yargılamak üzere ortaya
çıkmayacağını bilmiyorum. Onun neden Kral olarak ortaya çıkmaması gerektiğine dair iyi bir
sebep işitmedim.
6. Fakat hiç kimse, benim bu öğretilerimden yola çıkarak, kendisine yok etme gücünü izafe
etmeye kalkışmasın. O güç yalnızca Elçiye aittir, başkasına değil. Apokalips kitabına eklenen
Yedi Gök Gürültüsü (Seven Thunders) bölümünde bu ayrım açıkça gösterilir; çünkü üç Kabirik
Avatar [ilahi tezahür, bedenlenme] Tanrı’nın kılıcıyla yola çıkarken, üç sıradan dünyevî fatih —
Kiros [Cyrus, Pers kralı], Sezar [Caesar, Roma imparatoru], Napolyon [Napoleon, Fransız
imparatoru] — yalnızca kendilerine uygun olan kan ve ateş çukuruna inerken tasvir edilirler.
Bazı İbrani rahipler şöyle der: “Rab’bin adı uzaktan geliyor; öfkesi yanmakta ve taşınması
ağırdır; dudakları gazapla doludur ve dili yakıp bitiren bir ateş gibidir. Onun soluğu,
boynun ortasına kadar yükselen taşkın bir ırmak gibidir; ulusları yokluğa mahvetmek,
halkın çenesindeki aldanış gemini koparmak için.” (Yeşaya [Is.] 30:27). Kötülerin, Tanrı ya da
Elçisi kendini böyle açığa vurduğunda, O’na karşı bağırıp çağırmasını anlayabilirim; fakat
kötüler ne burada ne de ötede cezalandırılmayı istemezler ve cezalandırıcılarına iyi gözle
bakmaları beklenemez. Ama iyi insanların neden Tanrı’yı, kötüler kaçamadığı için
suçladıklarını anlayamıyorum. Onların Tanrı’nın merhametinden söz etmeleri boştur. Bu
merhamet, sadece şu anlama gelir: O, her insana, en küçük erdemi için bile mümkün olan en
büyük ödülü verecektir. Ama bunu yapsa bile, eğer tereddüt etse, eğer adaletsiz davransa,
eğer zayıflık gösterip katilleri ve hırsızları affetse ve onları en saf meleklerle birlikte Cennet’e
alsa, Cennet’in taşları bile O’na karşı bağırırdı. Her şeyi affetmesi gerektiğini düşünen bu iyi
niyetli insanlar, Tanrı’yı tanımıyorlar ve O’nun tarif edilemez adaletini kavrayamıyorlar. Hatta,
O’ndan, taşkın ve pişmanlık duymayan suçu bağışlamasını kendi yumuşak huyluluk ve
şefkatlerine uydurmak için talep ettiklerinde, farkında olmadan O’na karşı saygısızlık
ediyorlar. Tanrı bunu yapmaz; ve aslında Tanrı bunu yapamaz, çünkü böyle yapsaydı adalet
makamını terk etmiş olurdu ve Tanrı olmaktan çıkardı.
150
Cennetin Nemesis'i ve kötülüğün kaçınılmaz cezası
7. Bu teori popüler olmayabilir, ya da her şeyin sevgi olduğunu, Tanrı’nın baba bir ilah
olduğunu ve bütünüyle yumuşaklık ve merhamet olduğunu iddia eden ikiyüzlü hocaların
(professors) sulandırılmış duygularına uymayabilir. Ama bütün dünya ve içindeki her erkek ve
kadın, insan, fizikî yasalardan birini çiğnediği anda her insana vurmakta olan öfkeli bir
Nemesis [Yunan mitolojisinde intikam tanrıçası, ilahi adaletin kişileşmiş hâli]’in varlığını itiraf
etmek zorundadır; ve aynı Güç, ahlaki kurumların çiğnendiği anda da darbe indirmek için
hazırdır. Bu yüzden, birinden cemaatinin en sevgili çocuğu alınır; bir başkasından en çok
arzuladığı anda imparatorluk; bir diğerinden, kalbinin en çok özlediği şey tam da ona verildiği
anda, onu elde eder etmez ölür. Niobe [Yunan mitolojisinde, çocuklarının öldürülmesiyle
cezalandırılan gururlu kadın]’nin hikâyesi bir masal değildir. Kim sahip olduğu şeyde aşırı
ölçüde böbürlenirse, kesinlikle Güneş’in oklarıyla vurulacak ve harabeler üzerinde ağlayarak
yaşayacaktır. Bu korkunç Güç’ün varlığını haklı çıkarmak bana düşmez — şu anki sayfa için
yeterlidir ki, hepimiz onun kuvvetini hissediyor, kabul ediyor ve ondan korkuyoruz. Bu böyle
olduğuna göre, Tanrı’nın gökleri ve yeri yozlaşmalarından arındırmak için yok edici unsurları
gönderdiği gibi, cezalandırıcı Bakanlarını, intikamcı Mesihleri3 [Messiah: Tanrı tarafından
gönderilmiş kurtarıcı ya da hüküm verici] gönderdiğini inkâr etmek ne kadar da çocuksudur.
Nerede, ne zaman, nasıl cezalandıracağını hükmeden yalnızca O’dur; eğer bunu burada
yapıyorsa, başka bir yerde yapmaz; eğer gazap gününü öteki hayat için saklıyorsa, bu hayatta
da aynı şekilde yok etmez. Ama onun bakanı Nemesis’in sürekli olarak mevcut olduğu ve her
evin içinden geçtiği, güneş]n parladığı ve insanın acı çektiği kadar kesindir.
8. Şimdilik sözlerimi kabul etmeyenlere, aynı gerçeği bir benzetmeyle tam olarak dile
getiren Dokuzuncu Elçi’nin [Ninth Messenger] söylemini tavsiye ediyorum: “Zengin bir
adamın toprağı bol ürün verdi ve adam kendi kendine düşündü: Ne yapacağım? Çünkü
ürünlerimi koyacak yerim yok. Ve dedi ki: Şunu yapacağım: ambarlarımı yıkacağım ve daha
büyüklerini yapacağım; orada bütün ürünlerimi ve mallarımı depolayacağım. Ve ruhuma
diyeceğim: Ruhum, birçok yıl için saklanmış çok malın var; rahat et, ye, iç ve neşelen. Fakat
3 Üç Kabirik, Tanrı’nın üç İntikamcı Mesih’inin tipleriydi; ve bu, onlara hoş görünmek için sunulan insan
kurbanlarını kısmen açıklayabilir. Cabiri רבכ Cabr’den gelir, “çokluk, kalabalık”; bu üç Kudretli’nin yanında
bulunan büyük orduları ve takipçileri ifade eder: “Göksel ordular onların ardından giderdi.” Arapçada ise al
Gibbar [el-Cebbâr] “Kudretli, Dev” anlamına gelir. Bkz. Dr. Hyde’ın Ulug Bey [Timurlu hükümdar ve astronom]
baskısı, s. 45.
151
Tanrı ona dedi: Ey ahmak! Bu gece ruhun senden istenecek; o zaman, hazırladığın şeyler
kimin olacak?” (Luka 12:16).
9. Evet! Duyurulsun ki, Sonsuz Işık ve Hakikat’in Rabbi, bütün dünya kralları ve
hükümdarlarından daha korkunç bir Yargıç’tır; öfkesinde yükselir ve suçlular üzerinde
buyruğunu yerine getirmek üzere harekete geçer; yaşayan, yaşamış veya yaşayacak hiçbir
insan, O’nun Yasalarına cezasız başkaldıramaz; pişmanlık sözleri veya gözyaşı, dudaklarda
keder, hatta kalpteki üzüntüyle O’nu merhamete ikna edemez. En korkunç günahkâr bile
kendini başmelek parlaklığına bürüyebilir; ama bunu, geçmişi fiilen geçersiz kılan ve telafi
eden uzun bir eylem dizisi ile gerçekleştirmedikçe merhamet umamaz. Şimdiye kadar
soluklanmış en acı pişmanlık, iç çekişleri de faydasızdır; Tanrı nezdinde yalnızca ameller
geçerlidir; ve yalnızca eylemler/ameller insanın Cennet’e kabul edilmesini sağlayan altın
kapıları açabilir. Eğer yaşayan ruh yeryüzünü terk ederken kötüyse, yeryüzündeki bütün
rahipler onun kurtuluşu için birleşip dua etse bile, O hiçbir zaman Tanrı’ya yükselemez: suçlu
ruh, tamamen saf olan ruhlardan ve Mutlak Saflık olan O’nun alanından geçilmez bir ateş
bölgesi ile ayrılmıştır. Bu, insan bedeninin güneşe doğru yükselmek istediğinde yeryüzünde
tutulması kadar kesin bir şekilde engellenmiştir: o, şimdi aradaki boşluktan geçip en yakın
yıldızı kavrayamayacağı gibi, göksel bölgeye de geçemez. Tanrı’nın Yasaları onu O’ndan uzak
tutar; O bunu bilir, hatta görmez; milyonlarca mil uzaktadır; O her yerde bulunsa da,
kötülüğünün özü O’nun etkisi altına giremez; ve asla O’na ulaşamaz, ta ki geçmiş
günahlardan, başkalarına hizmet eden özgeci bir dizi kahramanca eylemle kendini arındırana
kadar.
10. Önceki ve sonraki sayfalarda daha çok ima edilen, açıkça geliştirilmemiş olan
görüşlerin doğru olduğu, insanlığın sağduyusu zamanla onları hissettirecektir; her ne kadar
şu an için bunlar çağının ilerisinde görünebilir ve sadece, kendilerine takip etmeleri
öğretilmiş, fakat aslında hor görmeleri gereken insanlar tarafından şaşkınlıkla karşılanabilir.
Şimdi bile, aydın ve iyi niyetli insanlar arasında, bu fikirleri pratik biçimde uygulamaya
koyacak yeterli sayıda kişi olup olmadığı görülecektir. Evrensel bir Kilise için zaman
olgunlaşmıştır; bu Kilise her şeyden önce herkesin Kilisesi olmalıdır. Eski katedrallerimiz boş;
kiliselerimiz ve toplantı evlerimiz, cemaatleri demir bir çubukla yöneten, sıradan olmayan
oturma sırası (pew) sahiplerinin elindedir; zenginler rahibi destekler, ama zenginlerin kalıcı
inancı çok az veya yoktur; halkın büyük çoğunluğu ise, onlarla empati kuran çobanlardan veya
onları doğru bilgiye yönlendiren liderlerden yoksundur. Var olan herhangi bir inanç
152
öğretilirken, yalnızca onun gerçeğe sahip olup, diğerlerinin hata veya cehaletin kölesi
olduğunu ileri sürüyorsa; Avrupalılar Asyalılardan ayrılmışsa ve Batı, Doğu’nun şeytana
taptığına inanıyorsa, insanlık arasında sürekli olarak düşmanlık veya yabancılık yaratan bir
sınır çizgisi var olacaktır. Ancak dünya, Tanrı’nın gerçeğini yalnızca belirli bir küçük yer veya
köşeye değil, tüm dünyaya açıkladığına inandığında; var olan her dinin aslında Tek Din’in bir
dalı olduğunu kabul ettiğinde; Muhammed’in Musa kadar ilham aldığı ve Fohi’nin
(Konfüçyüs) İsa kadar gönderildiği düşünüldüğünde, o zaman evrensel kardeşlik dönemi
başlayacaktır; ve dünya çapında gerçek bir barış ve inanç binyılı hissedilecektir. İyi insanlar bu
mutlu dönemin oluşmasına yardım etmeyecek mi? Onlar öne çıkıp bu Evrensel Kilise’nin
temelini atmayacaklar mı? Buna yanıt verenler ne mutlu onlara: Gelecek çağlar onları, Cennet
İnancı’nın gerçek Elçileri olarak selamlayacak; ve Tanrı onları, bu son çağda TEK GERÇEK
İNANÇ’ın görkemli Yapısı’nın ilk temelleri olarak kabul edecektir. Tanrı’nın ışığını yeryüzüne
yaymaya yardımcı olanlar, Cennet’te Işık Tahtları ve Işık Taçlarıyla ödüllendirilecektir.
153
Kitap IV.
Tüm çağların en seçkin teologları tarafından reddedilen ortak Apokalips
1. Bu satırlardan sonra gelen Apokalips, uzun süredir bu adı taşıyan Apokalipsten biçimsel
olarak o kadar farklıdır ki, belki de benden, bunun hangi şekilde inşa edildiği ya da kaç
yüzyıldır, en azından birçok kişi tarafından, ilham verilmiş bir yazarın ilhamlı eseri olarak kabul
edilen şeye hangi ilkelerle müdahale ettiğim konusunda bir açıklama yapmam beklenecektir.
Cevabım basitçe şudur: Benim onu inşa edişimde bir birlik, gerçekleşmiş olaylar zinciri, ilahi
bir sistem görmeyen —dünyaya uzun zamandır yutturulan bağlantısız coşku olan maddiyattan
başka bir şey görmeyen— kişiye bir mucizeyi bizzat gösterseniz, ya da Tanrı’dan bir Melek gözle
görünür şekilde inip kulağına haykırsa bile ikna olmayacaktır. Tek istediğim, birinin diğeriyle
karşılaştırılması; yan yana konulup adil bir şekilde incelenmesidir. O zaman göksel olan itiraf
edilecektir. Öyle olmayan ise, doğal olarak mahkûm edilecektir. Fakat bundan önce, genel
biçimin sadık taraftarı, kendisine şunu sorsun: Yuhanna [John] adını taşıyan bu eserin—kim
olursa olsun—gerçekten otantik olduğuna dair elinde tatmin edici ne kanıt vardır?1 Kutsal
Kitap eleştirmenlerinin en büyüklülerinden bazılarının, bunu tamamen sahte olarak
reddettiklerini, basit/bayağı (vulgar) bir dille ilahi bir kökenin her yönünü olumsuzladığını, ve
bunun, Mosheim'in bile kabul ettiği gibi, Pavlusçuluk (Paulism)—ya da sahte-Hristiyanlığın
(pseudo-Christianity)— ilerlemesi için dindarca sahtekârlıkların ve yalanların Tanrı’ya
yapılabilecek en kabul edilebilir hizmet sayıldığı bir çağda, Hristiyanlığa dönmüş bir
Yahudi’nin apaçık bir sahtekârlığı olduğunu ilan ettiklerini biliyor mu?2 Yuhanna’nın Patmos’a
sürgünü, Eichorn’un [Johann Gottfried Eichhorn, 1752–1827, Alman ilahiyatçı ve İncil
eleştirmeni] dediğine göre, tamamen hayal ürünü olmalıdır; zira aksi hâlde, yazar, tarihsel
ve tarihsel olmayan [yani hayali/gerçek dışı] unsurları birbirine karıştırarak, hiçbir eleştirel
zevkin haklı çıkaramayacağı bir “hermafrodit kurgu (hermaphrodite fiction)” [Bu terim, bir
karakterin hem erkeksi hem de kadınsı fiziksel özelliklere (genellikle her iki cinsiyetin de
1
2
154
üreme organlarına) aynı anda sahip olması durumunu ifade eder. Bu, genellikle fantastik,
bilimkurgusal veya erotik bir öğe olarak kullanılır. Hayranların, sevdikleri orijinal bir eserin
(film, kitap, anime, çizgi roman, vb.) karakterlerini ve dünyasını alıp kendi hikayelerini
yazmasıdır. Gerçekçi bir temsilden ziyade fantazi ve kurgu odaklı demektir.] ortaya koymuştur.
Ve bu bir kurgu meselesi olabilir: çünkü gerçek tarih hiçbir yerde Yuhanna’nın Patmos’a
sürüldüğünü söylemez; ve kilise geleneğinin bu konudaki söylediklerinin, Apokalips’den
başka kaynağı yoktur; Apokalips’in hayali yerine gerçeğin ikame edildiği, hayal gücünden
yoksun bir tarzda yorumlanmasından başka. — Introduction to the New Testament, 1810
[Eichorn’un eseri].
2. Yeni Ahit eleştirisinde, diyor De Wette [Wilhelm Martin Leberecht De Wette, 1780–1849,
Alman teolog ve İncil eleştirmeni], hiçbir şey şu kadar sağlam durmaz: eğer Elçi Yuhanna
[Apostle John], İncil’in [Yuhanna İncili]ve ilk Mektubun [1. Yuhanna]yazarıysa, o zaman Vahiy
[Apocalypse]’in yazarı değildir; ya da eğer ikincisi [Vahiy] onun eseri ise, o zaman birincilerin
yazarı değildir.Aynı şekilde Ewald [Heinrich Ewald, 1803–1875, Alman teolog]: Vahiy’in, İncil’i
ve mektupları yazan aynı yazar tarafından yazılmadığı, güneşin ışığı kadar açıktır. Aynı şekilde
Lücke [Friedrich Lücke, 1791–1855, Alman İncil yorumcusu]: Ya Yeni Ahit kanonu hakkındaki
tüm eleştiri boş bir oyun demektir, ya da sonuç olarak Yuhanna İncili ve ilk Mektubun yazarının
Vahiy’in yazarı olamayacağı sarsılmaz şekilde sabittir. Daha sonraki bir yazar, Credner [Karl
August Credner, 1797–1857, Alman ilahiyatçı] de aynı güvenle konuşur: Vahiy’in yazarı ile Elçi
Yuhanna arasında öylesine derin bir farklılık vardır ki, İncili ve ilk Mektubu aynı zihnin eseri
saymak—daha yüksek bir ruhsal olgunluğa erişmişken bunları üretmiş, daha erken bir
dönemde de Vahiy’i yazmış olması—tamamen doğaya aykırı ve kabul edilemezdir. Bunları
aktardığım Moses Stuart [1780–1852, Amerikalı İncil bilgini] şunu ekler: De Wette, Bleeke,
Ewald, Credner, Schott, Lücke ve Neander gibi adamların eleştirel yazılarına aşina olanlar,
şüphesiz ki onların Vahiy’in havarisel (apostolical) kökenini inkâr etmekte birleşmelerinin ne
ortak bir teolojik sempati, ne de aralarından bazılarının neolojiye [neology, rasyonalist teoloji
eğilimi] bir yakınlığı sebebiyle olduğunu bilirler (s. 286). * * * Bir Dionysius, bir Eusebius, bir
Luther, bir Schott, bir Neander ve bir Lücke, diğerlerini söylemeye gerek bile yok, şüphe ettiler;
ve bunlara karşı kutsal kitapları küçümseme ya da onların genel değerini düşürme suçlaması
getirilemez (s. 287). Stuart ayrıca ekler (s. 290): Papias [MS 60–130 civarı, erken dönem
Hristiyan yazarı]’tan bir parçadan, Asya Küçük bölgesinde bir John’un [Yuhanna’nın]
bulunduğu görülmektedir; o bir πρεσβυτερος (presbyter, kilise babası/papaz), ve bir
155
μαθητης Κυριου (mathetēs Kyriou = Rabbin öğrencisi); ve Elçi Yuhanna ile kısmen
çağdaştır. İskenderiyeli Dionysius [3. yy], ardından Eusebius [MS 260–339, Hristiyan tarihçi],
ve onlardan sonra azımsanmayacak kadar başkaları, Apokalips’in Presbiter Yuhanna’ya (John
the Presbyter) atfedilmesinin ihtimal dışı olmadığını düşünmüşlerdir. O hâlde Apokalips’de
adı geçen Yuhanna, bu kişiyi işaret ediyor olamaz mı; ve kitap da bir sahtekârlık değil, elçiden
değilse bile, adını dürüstçe veren birinin elinden çıkma bir eser olamaz mı? Bunun ihtimali
inkâr edilemez. Ne var ki biraz sonra şöyle der: Apokalips’i yazabilecek bir kapasitede olan ve
Apokalips’in yazarı gibi Küçük Asya’daki önde gelen kiliselere hitap etme özgürlüğünü
kendinde gören bir adam, nasıl olur da gözden ırak kalır, neredeyse hiç anılmaz, ya da
herhangi bir yerde zikredilmez? Böylesi şeyler bu şekilde gerçekleşmez. Tüm meseleye
bakıldığında, ikinci Yuhanna’nın Apokalips’i yazmış olması ihtimali düşüktür. Birinin,
Vergilius’un Aeneis’ini [Roma destanı] Codrus’a, ya da Milton’ın Kayıp Cennet [Paradise
Lost]’ini Sir Richard Blackmore’a atfetmesi gibi olurdu bu. Bununla birlikte, belki de o uzak
zamanlarda durumun nasıl olduğunu duymakta daha iyi imkânlara sahip olan Eusebius,
Stuart kadar kesin değildi. “Asya’da aynı isimde iki kişi olduğunu iddia edenlerin beyanı
doğrudur,” diyor Eusebius, “Efes’te iki mezar vardır, her ikisi de hâlâ Yuhanna’nın mezarı diye
adlandırılmaktadır, ki bu özellikle dikkat edilmesi gereken bir durumdur. Zira ikinci kişi —
birincisi kabul edilmezse— Vahiy’in Yuhanna’ya atfedildiğini görmüş olması muhtemeldir.”
—Ecclesiastical History, iii. 39.
3. De Wette şöyle der: Kitabın dili, dördüncü İncil’in ve elçi Yuhanna’nın üç mektubunun
dilinden tamamen farklıdır. Güçlü İbraniliklerle [İbranice diline özgü anlatımlarla] ve
sertliklerle, ifade ihmalleri ve gramer yanlışlıklarıyla karakterize edilir; saf Yunanca
kelimelerin yokluğu ve elçinin sevdiği deyimlerin bulunmamasıyla dikkat çeker. Üslup, İncil
ve mektuplarda görülen üsluptan farklıdır. Onlarda sakin ve derin bir duygu vardır;
Apokalips’te ise canlı ve yaratıcı bir hayal gücü vardır. Bununla bağlantılı olarak nesne ve
imgeleri temsil etme tarzı yapay ve Yahudicedir. Buna karşılık Zebedi oğlu Yuhanna (John, the
son of Zebedee), ki bu sıfat Yahudi anlamında okuma yazma bilmeyen bir adamdı; zihinsel
alışkanlıkları ve eğitimi Yahudiden ziyade Yunan’dı ve bu özelliği nedeniyle Eski Ahit’i ya da
İbrani bilgisini pek kullanmazdı. İskenderiyeli Dionysius [MS 3. yüzyıl kilise babası], kitabı
Havari Yuhanna’ya değil, Presbyter Yuhanna’ya atfetmiştir (Eusebius, Hist. Eccles., VII, 25).
Dionysius: “Bizden önce yaşayan bazıları bu kitabı tamamen reddetmiş ve çürütmüş, her
156
bölümünü eleştirmiş, baştan sona anlaşılmaz ve tutarsız olduğunu göstermiştir. Ayrıca kitabın
başlığının/içeriğinin sahte olduğunu, çünkü Yuhanna’ya ait olmadığını; böylesine karanlık
ve kalın bir cehalet perdesi altına gizlenmiş bir vahiy olmadığını; bunun ne bir elçinin ne de
herhangi bir kutsal ya da kilise mensubu adamın eseri olmadığını; fakat, kendi
sahtekârlığını/sapkılığını daha cazip göstermek için saygın bir isim ekleyen Cerinthus [MS 1.
yy’da yaşamış, Cerinthian mezhebinin kurucusu bir gnostik] tarafından yazıldığını” söyler.
Çünkü, derler ki, onun özel fikirlerinden biri, Mesih’in Krallığı’nın dünyevi olacağı, yani
kendisinin, cismani ve şehvetli bir adam olarak en çok hayran kaldığı şeylerden — mide ve
şehvet zevklerinden (yemek içmek ve evlilikten) — ibaret olacağıydı. Ve bunların daha uygun
sağlanması için şölenler, kurbanlar ve hayvan kesimleri de buna eklenecekti. * * * Ama yazarın
kim olduğu belirsizdir. Çünkü İncil’de sıkça yaptığı gibi “Rab’bin sevdiği öğrenci” olduğunu
söylememiş; “Onun göğsüne yaslanan” kişi olduğunu ya da Yakup’un kardeşi olduğunu ya da
Rab’bi duyan ve görenlerden biri olduğunu belirtmemiştir3
. Eğer kendisini açıkça tanıtmak
isteseydi bunlardan birini mutlaka söylerdi. * * * Kısacası, İncil ve mektupta tek ve aynı
karakteri gözlemlemek kolaydır. Ama Vahiy Kitabı (Revelation) bunlardan tamamen farklı ve
yabancıdır; hiçbir benzerliği yoktur; onlarla ortak tek bir hece bile içermez. Ayrıca mektup
(Epistle) (burada Gospel/İncil’den söz etmiyorum) Vahiy’den hiç bahsetmez; Vahiy de
Mektuptan. Pavlus bile mektuplarında vahiylerinden söz etmiştir, ama onları ayrı bir kitapta
yazmamıştır. Bunun dışında, İncil ve Mektubun üslubunu Vahiy’in üslubundan ayırmak
kolaydır. Çünkü onlar sadece Yunanca’nın kurallarına uygun yazılmamış, aynı zamanda ifade
ve akıl yürütmede büyük bir zarafet taşımaktadır. Tüm söylem örgüsü böyledir. Barbarca ya da
dil yanlışlığı yahut basit halk dili kullanımı onlarda hiç yoktur. Çünkü görünüşe göre Rab ona
hem bilgi hem de hitabet armağanlarını vermiştir. Diğer yandan, Vahiy Kitabı’nın yazarının
vahyi görmüş olduğunu ya da bilgi ve peygamberlik armağanını aldığını inkâr etmiyorum.
Ama onda Yunanca’ya dair ince bir aşinalık göremiyorum; aksine barbarca deyimler ve bazı dil
yanlışlıkları (solecism) kullanıyor ki, bunları şimdi özellikle göstermek zorundayım. Ben alay
olsun diye yazmıyorum; kimse böyle sanmasın. Sadece bu eserler arasındaki farkı eleştirel
biçimde ortaya koymak istiyorum.
4. Luther [Martin Luther, 1483–1546, Alman reformcu] şöyle der: “Bu Aziz Yuhanna’nın
Vahiy kitabı hakkında her insan kendi başına hüküm versin; ben hiç kimseyi kendi düşünceme
ya da kanaatime bağlamam. Yalnızca hissettiğimi söylüyorum. Bu kitapta tek bir şey değil,
3
157
birçok şey eksiktir; öyle ki, ben onu ne havarisel (apostolical) [elçilerden gelmiş] ne de
peygamberce (prophetical) sayarım. Her şeyden önce ve özellikle, elçiler vizyonlarla değil, açık
ve sade sözlerle peygamberlik ederler; tıpkı Aziz Petrus, Aziz Pavlus ve İncil’de Mesih’in yaptığı
gibi. Ayrıca bir elçinin görevi, Mesih’ten ve onun işlerinden sade bir şekilde söz etmektir,
mecazlarla ve vizyonlarla değil. Eski Ahit’te hiçbir peygamber, Yeni Ahit’te ise hiç kimse, bütün
kitabı boyunca yalnızca vizyonlarla işlememiştir. Bu nedenle ben onu neredeyse Dördüncü
Esdras Kitabı [apokrif/deuterokanonik bir Yahudi apokaliptik eser] ile aynı sınıfa koyuyorum
ve hiçbir şekilde Kutsal Ruh tarafından dikte edildiğini göremiyorum. Bundan başka, kendi
kitabında, kutsal kitapların herhangi birinde olduğundan çok daha fazla biçimde, eğer bir
adam bu kitabın sözlerinden bir şey eksiltirse Tanrı’nın onun payını hayat kitabından
eksilteceğini buyurması ve tehdit etmesi bana fazla geliyor. Dahası, bu kitabın sözlerini tutan
kişinin kutsanacağını ilan ediyor; hâlbuki hiç kimse bu sözlerin ne olduğunu anlamaya
muktedir değildir, kaldı ki onları yerine getirmeye hiç muktedir değildir. Ayrıca elimizde çok
daha yüce kitaplar vardır ki onların sözlerini tutmamız gerekir. Önceki zamanlarda da birçok
kilise babası bu kitaptan şüphelenmiştir; gerçi Aziz Jerome [MS 347–420] yüce sözler
söyleyerek onun her türlü övgünün üstünde olduğunu ve içinde büyük sırlar bulunduğunu
iddia etmiştir. Ama benim ruhum bu kitaptan hiçbir şey çıkaramıyor; ve onu yüksek
tutmamam için yeterince sebebim var; çünkü içinde Mesih öğretilmiyor; halbuki bir elçi her
şeyden önce bunu yapmak zorundadır. Nitekim (Elçilerin İşleri 1:8’de) şöyle der: ‘Bana şahit
olacaksınız.’ Ama herkes kendi ruhunun onu nasıl yönlendirdiğine göre düşünsün. Benim
ruhum bu esere uyum sağlayamıyor; ve bu, onu pek yüksek görmemem için yeterli bir
sebeptir.”
5. Luther’in şüpheleri yalnızca Vahiy Kitabı (Apocalypse) ile sınırlı değildi; bunları
İbraniler’e Mektup’a da genişletti —ki bütün bilginler çoktan beri onun Pavlus’un eseri
olmadığını kabul etmişlerdir— ayrıca Yakup’un Mektubu ve Yahuda’nın Mektubu’na da. Luther
bu kitapları yalnızca kendi Yeni Ahit tercümesi’nin sonuna bir ek olarak koydu; ne sayfa
numarası ne de bölüm numarası verdi. Bu düzenleme ile, bu dört kitap kanonun dışında
bırakılmış oluyordu; ve bu durum 17. yüzyılın başına kadarLutherci İncil baskılarında devam
etti. Hatta bazı durumlarda bu kitaplar Apokrifa başlığıyla basıldılar. Luther’in sıkı takipçileri
uzun bir süre boyunca —hatta 17. yüzyılın ortalarına kadar— bu kitaplara kanonik olarak
başvurmaktan kaçındılar. 16. yüzyılın ikinci çeyreğinde, İsviçre’deki reform hareketiyle ilgili
önde gelen ve en etkili kişiler, Apokalips hakkında Luther’inkiyle benzer görüşler
158
benimsediler. 1528’de Reformcular ile Katolikler arasında yapılan Berne Konferansı sırasında,
Zuingle [Huldrych Zwingli, 1484–1531, İsviçreli reformcu] Vahiy’den kanıt metinleri kabul
etmeyi reddetti, “çünkü bu bir kutsal kitap değildi,” yani kanonik değildi. (Werke, ii, Abth. iz,
y. 169.) Bu görüşe, orada hazır bulunan Oekolampadius [Johannes Oekolampadius, 1482–
1531, reformcu ilahiyatçı] ve Bucer [Martin Bucer, 1491–1551, Alman reformcu] da katıldı;
hiçbiri Vahiy’i yetkili bir kitap olarak görmüyordu. Ve bu durum muhtemelen bugüne kadar
devam edecek idi; fakat o dönemin hemen ardından ismi bilinmeyen bir yazar bir
Commentarius (yorum kitabı) yayımladı; bu eserde, Papa’nın Deccal (Antichrist) olduğu ve
Kızıl Fahişe (Scarlet Whore) [Vahiy 17’deki figür] ile özdeşleştirildiği ispat ediliyordu. Bu kitap,
derhal Vahiy’in Protestanlar arasında kanonikliğini tesis etti. Ve Katolikliğe karşı bir kanonik
eser olarak, hâlâ konumunu korumaktadır.
6. Michaelis [Johann David Michaelis, 1717–1791, Alman ilahiyatçı ve İncil eleştirmeni]
şöyle der: Vahiy Kitabı lehindeki ve aleyhindeki kanıtları inceledikten sonra şu soruyu
sormalıyım: Eğer bu kitap gerçekten Havari Yuhanna [St. John the Apostle] tarafından yazılmış
idiyse, Hristiyanlığın en erken dönemlerinde nasıl olur da ya bütünüyle bilinmez, ya da
şüpheli bir eser olarak görülür? Diğer havarisel mektuplar yalnızca tek tek topluluklara veya
kiliselere hitap eder; fakat Vahiy Kitabı, kendi içeriğine göre, bizzat Mesih’in Yuhanna’ya
verdiği emir uyarınca, yedi kiliseye gönderilmek üzere yazılmıştır. Üstelik bu yedi kilise,
Hristiyanlığın en canlı olduğu Küçük Asya’nın tam da o bölgesinde bulunuyordu; aralarında
Yuhanna’nın ömrünün son kısmını geçirdiği Efesos da vardı. Dolayısıyla Yuhanna’ya ait her
eser burada çok iyi biliniyor olmalıydı. Eğer Yuhanna gerçekten Vahiy’i bu yedi kiliseye
göndermişse —hem de özel bir mektup olarak değil, İsa Mesih’in ona verdiği bir Vahiy olarak—
bunun otoritesinden şüphe duyulması imkânsız olmalıydı; özellikle de bilginin en iyi şekilde
edinilebildiği bir zamanda. Kitabın gizli tutulduğunu ya da arşivlerde saklandığını
söyleyemeyiz; çünkü Roma aleyhindeki kehanetler Hristiyanlara zulüm getirebilirdi. Zira
gizlilik kitabın ruhuna aykırıdır ve yazar, kitabın hem okunmasını hem de dinlenmesini
emreder. Michaelis sözlerine şöyle devam eder: Vahiy’in mecazlı dili, Yuhanna İncili’nin sade
üslubuyla karşılaştırıldığında, her iki kitabın farklı yazarlarca yazıldığını ispatlayan bir kanıt
sayılamaz; çünkü aynı yazar, bir peygamberlik ruhuyla yazarken, tarihçi olarak yazdığından
farklı bir tarz kullanabilir. Fakat yine de Vahiy’in dilinde, Yuhanna İncili’nde görülen üslupla
kolay kolay bağdaştırılamayan bir özellik vardır. Vahiy’in neredeyse tamamında yazarın eski
peygamberleri taklit ettiğini görürüz; onların imgelerini ödünç alır, hatta onları
159
orijinallerinden daha güzel hâle getirir. Oysa Yuhanna İncili kendine has yumuşak ve nazik bir
karaktere sahiptir, taklit izleri göstermez. Dahası, Vahiy’in yazarı (kitabın başlığından dolayı
Havari Yuhanna’dan ayırmak için ona “İlahiyatçı Yuhanna” [John the Divine] diyeceğim)
imgelerini yalnızca Eski Ahit’in kanonik kitaplarından almamış, büyük ölçüde Yahudi antik
geleneğinden ve Rabbânîlerin teolojisinden de yararlanmıştır; bu yüzden eserin neredeyse
kabalistik bir görünümü vardır. Yazar, bu konulara hem kendisinin derinlemesine vakıf
olduğunu hem de okuyucularının aynı şekilde vakıf olmasını varsayar; sanki sadece
Rabbânîlerin en gizemli öğretilerine aşina olanlar için yazmıştır. Anlattıklarının yabancı ya da
anlaşılmaz gelebileceği ihtimalini hiç düşünmez. Oysa Havari Yuhanna, okuyucularının
tamamının bu tür bilgilerle donanmış olmadığının farkındaydı; bu yüzden Kudüs şehriyle ve
Yahudilerin âdetleriyle ilgili olayları, diğer müjdecilere göre bile daha tarihsel bir açıklıkla
sunmuştur.
7. Lücke [Alman teolog, 1791–1855], genellikle yazdığı gibi, Stuart [Amerikalı ilahiyatçı,
1780–1852]’a göre (s. 297), ılımlılık ve dürüstlük ruhu içinde yazmaktadır; yukarıda
gördüğümüz gibi, Apocalypse’in havarisel kökeni meselesinde kesin bir olumsuzluk ifade
etmiştir. Ancak aynı yazar, Efes’te ikinci bir Yuhanna için hiçbir geçerli iddia ileri
sürülemeyeceğini tam olarak kabul etmiştir. Kimin yazar olduğu konusunda her türlü
tahminden de vazgeçer. Genel sonucu şudur: Havari Yuhanna, Apocalypse’de anlatılan
vizyonlara sahip olmuş olabilir; bunları muhtemelen Asya kiliseleri çevresinde dile
getirmiştir; orada yetenekli bir adam onu dinlemiş ve bunları yazıya geçirmeye girişmiştir;
bunu yaparken kendi kavramlarını Yuhanna’nınkilerle karıştırmıştır; havari yazıyı gördüğünde
(çünkü muhtemelen görmüş olması gerektiğini kabul eder), bunun kendi doktrinel
görüşleriyle veya Pavlus’un görüşleriyle esasen çelişmediğini bularak, en azından itiraz
etmeden, yorum yapmadan dolaşımına izin vermiştir; ve tüm bunlar olabilirdi, çünkü o, ilk
Hristiyanların bir yazının içeriğinin Hristiyan olup olmadığıyla, yazarından çok daha fazla
ilgilendiğini belirtir. Yine, hiçbir verisi olmadığını açıkça kabul eder; fakat söz konusu kitabın
yazımıyla ilgili görünen güçlükleri uzlaştırmak için böyle bir varsayımın gerekli olduğunu
düşünür. Erasmus [Hollandalı hümanist, 1466–1536], Yunanca Yeni Ahit’in ilk baskısında,
Apocalypse üzerine Açıklamaları’nda, Jerome [Kilise Babası, 347–420]’un tanıklığına göre
eski zamanlarda Yunan kiliseleri arasında bununla ilgili bazı şüpheleri eklemiştir. Erasmus’un
kendisi, Apocalypse’in yazarının kendi adını bu kadar sık anmasının, Yuhanna’nın kullanımına
aykırı olmasını garip bulur. Pavlus’un (2. Korintliler, 12. bölüm) vizyonlarını büyük bir tevazu
160
ile aktardığını özellikle belirtir. Ayrıca kitabın başlığının “Ιωαννης θεολογος[Ioan the Divine
/ İlahiyatçı Yuhanna]” olmasını da ekler. Yuhanna’nın İncil’i ile Apocalypse arasındaki üslup
farkının da büyük olduğunu ileri sürer. Tüm bunlar, “ancak gerçekten Hristiyan dünyasının
genel mutabakatı lehinde olursa, ya da özellikle Kilise’nin otoritesi bunu savunursa, eğer
Kilise gerçekten lehine karar verirse,” kitabın havarisel kökeni konusunda şüpheye düşmesine
neden olur. Böylece Erasmus, Eusebius [Kilise tarihçisi, 260–339] ile aynı durumda kalmıştır:
eleştirel argümanlar onu bir yöne davet etmekte, Kilise’nin sesi ise diğer yöne çağırmaktadır.
Daha sonra Dionysius [İskenderiyeli piskopos, 3. yy], Eusebius, Caius [Roma presbyteri] vb.
kişilerin şüphelerini anlatır; ardından, kitabın inatçı savunucuları olan fakat aynı zamanda
güçlü Chiliasts [Millennarians: Bin Yılcılar / Milenyum inancına sahip olanlar] arasında
bulunan bazı Kilise Babalarının adını sıralar. Tüm bunlar aslında gizlenmiş bir saldırı
düzenidir. Sonunda şu sonuca varır: kitap vizyonlar ve alegorilerden oluştuğu için, diğer
bazıları kadar faydalı olamaz; ve bunu yumuşatmak için, değerli taşlar arasında bile bir tür
altının diğerinden daha saf ve değerli olabileceğini ileri sürer. Böyle düşünceler, aslında onun
gizli şüphelerini gösterir: ayrıca, Roma Kilisesi’nin yerleşmiş görüşlerini sorgulayacak
herhangi bir şey söylemeye cesaret etmekte ne kadar ürkek olduğunu da gösterir.
8. Origenes [Yunan kilise babası ve teolog, 185–254]’in öğrencisi ve 3. yüzyılda
İskenderiye Piskoposu olan Dionysius, olağanüstü derecede bilgili bir kişiydi. Onun ileri
sürdüğü deliller, Eusebius [Filistinli tarihçi ve piskopos, 260–339]’un Kilise Tarihi
[Ecclesiastical History] adlı eserinin yedinci kitabında, Dionysius’un bir incelemesinden
alınan bir pasajda yer almaktadır. Bunlar Dr. Lardner [İngiliz ilahiyatçı ve tarihçi, 1684–1768]
tarafından şu şekilde özetlenmiştir: Dionysius’un itirazları beş noktadan oluşur: 1. İncili yazan
Yuhanna, ne İncil’inde ne de Katolik Mektubu’nda kendi adını zikretmemiştir; fakat Vahiy
kitabının yazarı adını birden fazla kez anmaktadır. 2. Vahiy kitabının yazarı her ne kadar
kendisini “Yuhanna” diye adlandırsa da, bu ismin havari Yuhanna’ya ait olduğunu
göstermemiştir. 3. Vahiy kitabında Katolik Mektup’tan, Katolik Mektup’ta da Vahiy’den söz
edilmemektedir. 4. Yuhanna’nın Mektubu ile İncili arasında düşünce, ifade ve üslup
bakımından büyük bir uyum vardır; fakat Vahiy bunların hepsinden tamamen farklıdır, hiçbir
benzerlik ya da yakınlık göstermemektedir. 5. İncil’in ve Mektubun Yunancası saf ve
düzgündür; fakat Vahiy kitabında barbarizmler (yabancılaşmış ifadeler) ve dilbilgisi hataları
vardır. Bu itirazların, diğer kilise eleştirmenleri tarafından daha da genişletildiği
görülmektedir. Ve bu denli uzak bir çağda bile, her bakımdan Hristiyan sisteminin bağlıları
161
olan yazarlar arasında böylesine kuşkuların yaygınlaşmış olması dikkate değerdir. Ve
gerçekten Yuhanna Apokalips’in yazarı olsaydı, kendi çağına neredeyse yakın bir dönemde
yaşamış birçok seçkin ilahiyatçının, insanlara karşı açıkça bunu reddetmeleri saçma olurdu.
9. Michaelis [Alman ilahiyatçı, 1717–1791]’e göre, yaklaşık 370 yılı civarında Konya
(İkonion) piskoposu olan Amphilochus [Aziz Amphilochius, 340–394, Kapadokyalı piskopos],
kanonik kitapların manzum kataloğunda şöyle der: “Bazıları Apokalips’i Aziz Yuhanna’ya
nispet eder, fakat çoğu kişi onu sahte sayar.” Gerçekte, dördüncü yüzyılın sonunda, Yunan
kilisesi üyeleri tarafından neredeyse evrensel biçimde böyle sahte kabul edilmiştir. Bundan
dolayı Jerome [Aziz Jerome, 347–420, İncil çevirmeni], Dardanus’a yazdığı mektupta, Latin
kilisesinin de İbranilere Mektup’u reddettiği gibi, Yunan kilisesinin de Apokalips’i aynı
serbestlikle reddettiğini belirtir. Altıncı yüzyılda Afrikalı bir piskopos olan Junilius [Junilius
Africanus, 6. yy., Kuzey Afrikalı ilahiyatçı] ise şöyle der: “oceterum de Johannis Apocalypsi
apud Orientales admodum dubitatur” [“Öte yandan Yuhanna’nın Vahyi hakkında Doğu’da
çok ciddi şüpheler vardır”]. Dolayısıyla Vahiy’in otoritesi artmak yerine, Yunanlar arasında
giderek daha da zayıfladı; Lardner [Nathaniel Lardner, 1684–1768, İngiliz ilahiyatçı] şunu
kabul eder: bunun nedeni yalnızca dördüncü yüzyılda ünlü Yunan yorumcu Chrysostom [Aziz
Yuhanna Chrysostomos, 347–407, İstanbul patriği] ve on birinci yüzyılda Theophylact
[Theophylactus, 1050–1109, Bizanslı ilahiyatçı]’ın bir tek defa bile ondan alıntı yapmamaları
değil, aynı zamanda 806 yılı civarında Konstantinopolis patriği Nicephorus [Nikephoros I,
758–828, Bizans patriği]’un da onu açıkça reddetmiş olmasıdır. Michaelis şöyle devam eder:
“Vahiy’in üslubunun Yeni Ahit’teki herhangi bir kitaptan çok farklı olduğu, Yunanca bilen ve
tarafsız hüküm verebilen hiç kimsenin inkâr edemeyeceği bir gerçektir. Ve bu fark sadece,
konunun kendine has özelliğinden ileri geldiğini söyleyebileceğimiz türden değildir; yani
aynı yazar peygamber rolünde yazarken, tarihçi olarak yazdığından farklı ifadeler kullanır,
diyemeyiz. Çünkü Aziz Yuhanna’nın İncil’inde basit ve süssüz bir üslup varken, Apokalips’de
yoğun figüratif dil vardır. Fakat mesele yalnızca bu değildir: Yuhanna İncili’nde Yunanca
gramer kuralları titizlikle gözetilmişken, Apokalips’de bunlar sık sık ihlal edilmektedir. İşte
bu fark, konunun farklılığından değildir; çünkü tarihçi olarak doğru yazabilen aynı yazar,
peygamberlik yazılarında da gramer hataları yapmazdı.”
10. Vahiy’in A.J.C. [Anno J.C., İsa’nın doğumundan itibaren hesaplanan yıl] 95’te yazıldığı
söylenir. Öğrenci Ioan [Yuhanna], İsa’nın çağdaşı olduğuna göre, onun da aşağı yukarı aynı
zamanda doğmuş olduğunu varsaymamak için hiçbir sebep yoktur. Bu durumda, yazdığı
162
sırada doksan yaşın üzerinde olurdu. İsa öldüğünde —kimilerine göre A.J.C. 33’te, diğer ve
daha güvenilir otoritelere göre ise A.J.C. 57’de— Hıristiyanlığa toplamda yalnızca 120 kişi
inanmıştı (Elçilerin İşleri 1:15). Buna rağmen bizden, birkaç yıl sonra Asya’nın yedi büyük
şehrinde, yedi gelişmiş kilisede yedi piskopos bulunduğuna ve onların hepsinin, Ioan’ın
kendilerini yönlendirme ve patriği olma hakkını tanıdığına inanmamız isteniyor. O sırada
Ioan’ın hiçbir suçu olmadığı halde ıssız bir adaya sürgünde olduğu; orada yazı yazmak için
hiçbir malzemeye sahip olamayacağı; ayrıca Roma askerlerinin sıkı gözetimi altında
bulunduğu için Tanrı’nın özellikle onlar için tasarladığı bu pastoral mektupları iletmesinin
hiçbir yolunun olamayacağı anlatılıyor. Bütün bunlar, transubstansiyona [transubstantiation:
Katolik inancında ekmek ve şarabın İsa’nın bedenine ve kanına dönüşmesi doktrini] inanmak
kadar akıl almazdır.
11. Havarilere atfedilen ve 4. yüzyıla ait olduğu düşünülen 85. Kanon [Apostolic Canons
– erken dönem kilise kanunları koleksiyonu] Apokalips’i [Yuhanna’nın Vahyi / Revelation]
havarilerin yazıları arasında zikretmez. Aynı şekilde muhtemelen Suriye ve çevresinde ortaya
çıkmış olan Kilise Anayasaları [Apostolic Constitutions – erken kilise hukuk metinleri] içinde
de kitaba dair hiçbir kayıt yoktur. Peşitta [Peshitta – Süryanice İncil çevirisi]’da Vahiy’in
bulunmaması, bu kitabın Süryani kilisesinin kanonuna ait olmadığını düşündürmüştür.
Ayrıca Antakya ekolü [Antiochenian school – Antakya merkezli Hristiyan teoloji okulu]
teologlarının – bunlar arasında Krizostomos [John Chrysostom, 4. yy. kilise babası], Theodoret
[Kiroslu Theodoret, 5. yy.], ve Mopsuestialı Theodore [4-5. yy. Antakya teoloğu] vardır – bu
kitabı kutsal yazılar kataloğundan çıkardığı sanılmıştır. Kitabın, Antakya ekolünün devamı
sayılabilecek Nusaybin okulu [Nisibis school – Mezopotamya’daki önemli Süryani teoloji
merkezi] tarafından da reddedildiği görülmektedir. Junilius [Afrikalı bir teolog, 6. yy.]
peygamberlik yazıları listesinde onu zikretmez. Kudüslü Kiril [Cyril of Jerusalem, 4. yy.],
Nazianzoslu Gregorios [Gregory of Nazianzus, 4. yy.], ve Laodikya Sinodu’nun 60. kanonu da
kitabı atlamıştır. İkoniumlu Amphilochus [Amfilokhos, 4. yy.] bazı kimselerin onu ilahi bir eser
olarak kabul ettiğini, bazılarının ise reddettiğini söyler. Eusebios [4. yy. kilise tarihçisi] Asyalılar
hakkında şu tanıklığı verir: Bazıları Apokalips’i reddetmiş, bazıları ise kabul edilen kitaplar
arasına koymuştur. Euthalius [4-5. yy. Yeni Ahit üzerine çalışan bilgin] Yeni Ahit’i dizeler
halinde bölümlere ayırırken bu kitaptan hiç söz etmez. Hindistan’a Yolculuk Eden Kosmas
[Cosmas Indicopleustes, 6. yy.] de onu kanonik kitaplar listesinin dışında bırakır. Aynı şekilde
Konstantinopolis Patriği IX. yy.’da yaşamış Nicephorus da onu “tanınmayanlar” arasında
163
göstermiştir. Nicephorus Kallistos [Bizanslı tarihçi, 14. yy.] Dionysius’tan şu sözleri aktarır:
“Bizden öncekilerden bazıları kitabın kendisini tahrif etmiş ve sonra tekrar düzeltmiş, her
bölümünü değiştirerek onu tanınmaz hale getirmiş, sanki akla uygun bir tasarımdan
yoksunmuş gibi kılmışlardır. Ve onun yanlış bir başlık taşıdığını söylerler.” Kallistos,
Dionysius’un kitabı Kerinthos [1. yy. Hristiyan gnostik öğretici] tarafından yazıldığı iddiasını
benimsemese de, en azından bu eserin sahipleri tarafından değiştirilip tahrif edildiğini
belirten ifadeyi zayıflatmaz. Bununla birlikte aynı tarihçide, Apokalips’in İsa’dan sonraki
herhangi bir yazarın eseri olamayacağı görüşüyle çelişen başka bir beyan da buluruz.
12. Stuart [Moses Stuart, 19. yy. Amerikalı İncil yorumcusu] şöyle der: “Bu kitabın bir
sahtekâr tarafından yazıldığı düşüncesi üzerine tek bir söz —çünkü bundan fazlası gerekmez.
Kutsal Yazılar içinde, en ciddi ve en içten bir ruh hâlinin açık ve tartışmasız izlerini taşıyan bir
kitap varsa, tarafsız ve duyarlı her okuyucuya göre Apokalips böyle bir kitaptır. Hiçbir yazıya
böylesine derin bir içtenlik tonu sinmemiştir. Bir sahtekâr böyle bir kitabı yazarak ne
amaçlamış olabilirdi? Asya’daki Hristiyanların bunu kabul edeceğini nasıl umabilirdi?
Yuhanna’nın bir anda onun güvenilirliğini çürüteceğini nasıl düşünmezdi? Eğer şöhret
peşindeyse, aldatmacasının ortaya çıkmasının kesin olduğu yerde bunu nasıl elde edebilirdi?
Eğer kişisel onur ya da çıkar peşindeyse, kendini gizleyip bilinmez kaldığı sürece bunlardan
herhangi birini nasıl sağlayabilirdi? Aslında sahtekârlık iddiası ortaya atılabilir —nitekim
hararetli ve ölçüsüz tartışmacılar tarafından ileri sürülmüştür— ama bu iddia özel bir dikkate
layık değildir. Bu sözün önemi açıktır: Eğer Yuhanna’nın yazar olmadığı kabul edilirse, o hâlde
kitabın gerçek bir insan tarafından, gerçek, ciddi ve kutsal bir amaçla yazıldığına inanmak
büyük önem taşır. Ve bence, hiç kimsenin kolaylıkla şüphe edemeyeceği bir şeydir bu.”
13. İrenaeus [2. yy. Lyon piskoposu, kilise babası]’un sözleri, Apokalips kitabının Hristiyan
kökenine kanıt olarak gösterilmiştir —fakat aslında bu türden hiçbir şeyi kanıtlamaz. O sadece
şunu söyler: Apokalips —yani Apokalips’in bir nüshası— onun yazdığı dönemden çok da önce
değil, biraz daha yakın bir zamanda görülmüştür. Yunanca metin şöyledir: «Οὐδὲ γὰρ πρὸ
πολλοῦ χρόνου ἐωράθη [ἡ Ἀποκάλυψις] ἀλλὰ σχεδὸν ἐπὶ τῆς ἡμετέρας γενεᾶς,
πρὸς τῷ τελεῖ τῆς Δομετιανοῦ ἀρχῆς»; yani: ‘Apokalips yakın zamanda görüldü,
neredeyse bizim kuşağımızda, Domitianus [MS 81–96 arasında Roma İmparatoru]’un
saltanatının sonuna doğru.’
164
Bu sözler Eusebius [4. yy. Hristiyan tarihçi] tarafından Historia Ecclesiastica iii. 18’de
aktarılmıştır; fakat bunlar Vahiy’in (Revelation) bizzat kendisini kastetmez; çünkü bir “Vahiy”
bizzat görülmez —Vahiy görülür, gösterilir ve işitilir. Burada şüphesiz kastedilen, bu Vahiy’in
yazıldığı kitaptır. Bu da, İrenaeus’un o dönemde henüz mevcut herhangi bir nüshadan
haberdar olmadığı şüphesini uyandırır. Olshausen [Hermann Olshausen, 19. yy. Alman
teolog] şöyle der: “Tüm Yeni Ahit’in tamamen bitmiş bir külliyat olarak varlığına dair en eski
izler, Havari’ler döneminden 300 yıl sonrasına kadar gitmektedir. Bunun bu kadar uzun
sürmesinin özel nedeni, bu külliyatın parçalarını oluşturan kitapların, doğal olarak külliyat
haline getirilmeden önce de mevcut olmaları, fakat başta kısmen ayrı ayrı, kısmen de küçük
derlemeler halinde dolaşmalarıdır.” Fakat şunu da eklemek gerekir ki, bu son cümle —yani
“başta küçük derlemeler halinde dolaştığı” görüşü— gerçek tarihsel bir kanıta dayanmayan,
sadece bir iddiadır.
14. Bu olgu ve görüşler göz önünde bulundurulduğunda, D’Oyly ve Mant’ın İncil’inde
[19. yy. İngiliz ilahiyatçılarının hazırladığı İngilizce İncil şerhi] şu sözleri okumak insanı hüzne
boğuyor: “Vahiy Kitabı’nın (Revelation) Aziz Yuhanna’nın gerçek bir eseri olduğuna dair
tanıklıklar son derece dolu ve tatmin edicidir.” Bu saygıdeğer din bilginlerinin aldatmış
olmalarındansa cahil olduklarını varsaymak daha hayırhah olur —her ne kadar bu sınıfa ait
yazarların okuyucularının derin cehaleti üzerine ölçüsüzce güvenmeleri çok yaygın olsa da.
Başka bir yerde de şöyle derler: “Aziz John'un İlahi Vahiyleri (the Revelation Saint John the
Divine) Vahyi denmiştir” —ki aslında asla böyle adlandırılmamıştır; fakat bu iddia, onların
ortaya attığı birçok iddia gibidir. Lee [Samuel Lee, 19. yy. İngiliz doğubilimci ve teolog], On
Prophecy [Peygamberlik Üzerine, s. 237] adlı kitabında bu editörlere göre çok daha açık
sözlüdür. O şöyle der: “Doğrudur, gelenek Yuhanna’nın Domitian [MS 81–96 arasında Roma
imparatoru] döneminde Patmos’a sürgün edildiğini söyler, fakat bu, tahminden daha sağlam
bir otoriteye sahip görünmüyor.” Ve kesinlikle, tahmin ya da daha çok hayal gücü bu Yuhanna
hakkında çok meşgul edilmiştir.Tertullian [2–3. yy. Kuzey Afrikalı Hristiyan yazar]şöyle aktarır:
“Domitian, Yuhanna’nın kaynar yağ içine atılmasını emretmiş, fakat onun sağ salim çıktığını
görünce o kadar öfkelenmiş ki, onu Patmos’a sürgüne göndermiştir.” Anlatının ilk kısmına
kimse inanamayacağı için, ikinci kısmını da kuşkulu hale getirir; yine de bu türden yazarların
tanıklıkları, tarihsel olguların kanıtı olarak her gün aktarılmaktadır. Anlamlı bir ayrıntıdır ki,
Bruce [James Bruce, 18. yy. İskoç seyyah]’un Habeşistan’dan getirdiği Vahiy nüshası, eserin
165
yazarlığını “Ioan, Constantinia Piskoposu”na atfetmektedir; fakat onun kim olduğu hakkında
hiç kimsenin bilgisi yoktur. (Travels ii, s. 407.)
Ortak Apokalips, şu anda var olan en eski eserdir; ve gerçekte Tanrı'nın İlk Elçisi Adem'in
eseridir
15. Okuyucu buraya kadar geldiğinde, muhtemelen Yuhanna’ya, kaynar yağa, Patmos’a vs.
dair şimdiye dek duyduklarına sınırsız bir şekilde inanmadan önce tereddüt edecektir; ve işte
bu noktada, ondan istediğim tek şey karşılaştırma yapmasıdır. Stuart [Moses Stuart, 19. yy.
Amerikalı İncil eleştirmeni] şöyle der: Bu kitap hakkında sık sık öne sürülen suçlama, onun
bütünüyle eşsiz olduğudur; Yeni Ahit’in genel ruhu ona karşıt görünmektedir, en azından
ondan olabildiğince farklıdır. Bu tamamen doğrudur, ve bunun doğru olmasının nedeni
şudur: Gerçek Apokalipsis [Vahiy, kıyamet kitabı] Yeni Ahit’ten veya Eski Ahit’ten binlerce yıl
önce, rahiplere ve insanlara verilmişti. Dolayısıyla, onun farklı bir çağa, farklı bir millete ve
farklı bir düşünce düzenine ait kokular taşıması, ve her bakımdan diğer kitaplardan
olabildiğince farklı olması hiç de şaşırtıcı değildir. Gerçekte bu, Epiphanius[4. yy. Kıbrıslı kilise
babası]’un (Haeres xxxi. 8)’de sözünü ettiği, bizzat Âdem’in Vahyi’dir. Bu kitap, 1. yüzyılda
Gnostikler veya Budistlerin elinde bulunuyordu; ancak söz konusu yazar daha sonra onun
kaybolduğunu sanmıştı. Kesin olan şudur ki, onun birçok nüshası, eski filozoflara gökten
esinlenerek verilmiş en yüce eserlerden binlercesini titizlikle yok eden rahipler ve keşişler
tarafından, dünyanın dört bir yanında gerçekten de imha edildi. Aynı kişiler, aynı zamanda,
Catullus [MÖ 84–54, Roma şairi], Petronius [MS 27–66, Roma edibi], Martial [MS 40–104,
Roma epigram şairi] ve genelevlerin bayağı şarkıcılarının diğer eserlerini ise dindarca bir
özenle korudular. Maniheistler bu kitabı kullandılar ve ona Mükemmellik Kitabı (Book of
Perfection) adını verdiler. Ben de bunun, yalnızca kitapları ve Elçilerin adlarınıkoruyacağına
yemin edenlere açıklanan Esseniler [MS 1. yy. civarında Yahudi mezhebi]’in Gizli Ciltlerinden
biri olduğuna eminim. — Josephus, Wars, ii. 7. Daha sonra bu kitap, İbrahim, Musa, İlyas
(Elijah)4
, Zefanya [Zephaniah], Zekeriya, Hystaspes [Zerdüşt öncesi Pers kralı olarak anılan
kehanet figürü], Petrus, Pavlus, Cerinthus [1. yy. Hristiyan gnostik öğretmeni], Aziz Thomas,
Caecilius, Şehit Stephan gibi isimler altında anıldı —ve muhtemelen daha başkaları altında da.
Bunun anlamı yalnızca şudur: Bu kişilerden bazıları ellerinde nüsha bulundurmuş veya onu
takipçileri arasında, kendi ekleme ve değişiklikleriyle dağıtmışlardır. Onlara atfedilmesi,
4
166
gerçekte sadece kopyalayıcı oldukları halde, onların cahil takipçileri tarafından yapılmış bir
yanılgıdır; tıpkı benim de şimdi kopyacı olduğumu itiraf etmem gibi.
Asıl nüshanın gerçek bir kopyası ve tercümesi, muhtemelen Süryanice ya da Keldanice,
Yuhanna’ya atfeden kişinin elinde bulunmuş muydu, bu hiç de kesin değildir; fakat eğer
öyleyse, onu sözde Yunanca’ya aktarırken, Nicephorus [806–828, Konstantinopolis Patriği,
Kilise tarihçisi]’un bildirdiği gibi, yalnızca kendisinin bildiği bir amaçla, kasıtlı olarak tahrif
etmiş ve yerlerini değiştirmiş olmalıdır. 5
16. Öyleyse, Apokalips’in Yuhanna’dan çok daha önceye ait olduğunun tarihsel bir gerçek
olarak kabul edilebileceğini varsayarsak, bunu “ilk Elçi” diye adlandırdığımız Âdem’den
başkası tarafından yazıldığını söyleyebilir miyiz? Daha önce, içsel kanıtlardan (önceki
sayfalarda) —yani kitabın kendisinin sağladığı, diğer tüm kanıtlardan bağımsız olan
delillerden— söz etmiştim; ve bu kanıt, insanlığı etkileyebilecek en önemli meselelerin
birbirine bağlı bir serisini ve konusunu daha baştan itibaren göstererek, sonuna kadar
ilerlediği için, bana son derece güçlü görünmektedir. Bizde, yaygın versiyondaki gibi,
yeryüzünün bütün tarihi varsayılan Yuhanna’nın günlerine kadar yok sayılmış değildir; bunun
yerine, insan ırkının bütün tarihine dair bir özet [syllabus: program/özet plan] Tanrı’nın eliyle
çizilmişçesine, güzel bir şekilde birbirine bağlanarak verilmiştir. Apokalips’in dikkatli bir
incelemesi, bunu herhangi bir tartışmadan çok daha güçlü şekilde ortaya koyacaktır. Bu kabul
edilirse, Kitap ilahi olmalıdır; ve eğer ilahi ise, Göksel Esinleyicisi (Heavenly Inspirer)
tarafından kime verilmiştir? Eğer bu doğruysa —ve kim şüphe edebilir ki?— Tanrı bir Vahiy
vermişse, onu ihtiyaç duyulduğu anda vermiştir; yani, dünyanın ilk sakinleri tarafından. Ve
eğer O gerçekten bir dizi Göksel Elçi’yi (Celestial Messengers) esinlemişse, şüphesiz bunu
ilkine vermiştir; çünkü bu denli gerçek eski dönem izlerini taşıyan başka hiçbir kitap mevcut
değildir.
17. Âdem öncesi insan topluluklarının (Preadamites) bulunduğunu artık hiçbir aklı
başında kişi inkâr etmeye kalkışmayacaktır; böyle yapmak, hem tarihin gerçeklerini hem de
jeologların bulgularını görmezden gelmek olur. Çünkü bunlar, insan ırkının, Âdem’in yaygın
olarak kabul edilen çağından çok daha önce yeryüzünde yüzyıllarca bulunduğunu kesin olarak
göstermektedir. Fakat, yalnızca Yahudi kitaplarında [Tevrat, Tanah] yazılı olan şeyleri
kanıtlanmış sayan bir sınıf insan bulunduğundan, Tekvin’in yazarının kendisinin Âdem öncesi
5
167
insanlardan bahsettiğini göstermek kolaydır; şaşılacak olan, insanların bunu çok daha önce
fark etmemiş olmalarıdır. Kutsal Kitap mantıkçıları arasında popüler bir teori vardır: Yaratılış
Kitabı’nın ikinci bölümünün 4. ayetinden itibaren, Âdem’in yaratılışını anlatan kısmın, birinci
bölümün devamı değil, sadece onun başka sözcüklerle tekrar anlatımı olduğu söylenir.
Bundan daha saçma bir şey olamaz. Tekvin parçalarının derleyicisine en düşük derecede bile
edebî yetenek atfedersek, böylesi bir hata yapması neredeyse imkânsızdır. Çünkü makul
hiçbir gerekçe sunulamaz: Birinci bölümde, ikinci bölüm 3. ayetle biten, insanın yaratılışıyla
ilgili bir anlatım vermişken, hemen ardından niçin başka ve farklı bir versiyon sunsun?
Gerçekte o böyle yapmaz; onun, Kutsal Kitap savunucularının iddia ettiği gibi kaba bir cehalet
ve beceriksizlik içinde olmadığı açıktır. Birinci bölümün 26–29. ayetlerinde, Tanrı’nın yarattığı
Âdem öncesi ırkların tarihi verilmiştir: erkekler ve kadınlar, hayvanlar üzerinde hâkimiyet
sahibi, yani göçebe avcılar ve çobanlar topluluğu. Yazarın sözlerinin apaçık anlamı budur.
Bunun ardından, zaman ilerledikçe tarım zorunlu hale gelince, toprağı işleyecek bir ırk için
yeni bir düzenleme yapılır. Çünkü avcıların (mesela Kızılderililer [Red race] gibi) ve çobanların
(mesela Tatarlar ve Araplar gibi) hiçbir zaman toprağı işlemeye razı olmadıkları bilinmektedir.
Bu yüzden yeni bir insan önderi gereklidir, ve o gönderilir. İşte bu önder Âdem’dir. Yeryüzü,
toprağı sulayan sis ile bir tarım halkının gelişine hazırlanmıştır. Ve bu önder, kendisine bir
Yasa vahyedilen ilk Elçi olacaktır. Ve Ieue Aleim (YHWH Elohim: Tanrı ve Kutsal Ruh) toprağın
tozundan bir adam oluşturdu/şekil verdi (bu, insan yaratımı değil, ona tarımı öğretmesi
anlamında semboliktir; İngilizce versiyonun yanlış aktardığı gibi değil); ve bu adam
esinlenmiş bir varlık (inspired creature) haline geldi. Bu tercüme, Parkhurst [John Parkhurst,
18. yy. sözlükçü] bile —kendisi bir Doğu dili uzmanı olmasa da— שפנ) nephesh) [nefes, ruh,
canlılık, can] maddesinde gösterdiği gibi, Vulgata [Latince Kitab-ı Mukaddes çevirisi]’nın
verdiği kadar İbranice dilinin özüne uygundur; ayrıca bağlama da uyumludur, ki yaygın çeviri
değildir. Zira aynı nephesh kelimesi, I. bölüm 20 ve 21. ayetlerde balık için; 24. ayette ise
yeryüzünün hayvanı için kullanılır. Ve bu adam için Tanrı özel olarak bir bahçe yapar, ona tarım
sanatını örnek yoluyla öğretmek için. Bundan sonrası şüphesiz semboliktir; fakat şu gerçeği
kurar: Âdem, insanlığın ilki değil, çok daha sonra yeryüzüne gelmiştir. Bu Âdem çağının
Apokalips’te belirtilen yüksek sanat düzeyiyle bağdaşmadığı söylenebilir. Ben bu gerçeği
hemen kabul ederim; fakat Tekvin yazarının bütün söylediklerine bağlı değilim. Benim için
yeterlidir ki, kendi sözleriyle Âdem öncesi insanların varlığını kanıtlamış olayım; onun
tanıklığını başka bir maksatla anmam. Onun otoritesini, Apokalips’in açık ifadelerine, eski
168
dünyanın sanat, uygarlık ve ihtişam kalıntılarına karşı kabul etmem; tıpkı onun bolca anlattığı
haham menkıbelerini ve bariz Yahudi taassubunu kabul etmediğim gibi.
18. Kayin [Kabil, Tevrat’ta Âdem’in oğlu] —Bayle [Pierre Bayle, Fransız filozof, 1647–
1706]’in söylediğine göre— bütün yeryüzünün insanlar tarafından meskûn olduğuna
inanıyordu: çünkü insan ırkının tamamının Âdem’in ailesinde toplandığına inanan bir adam,
öldürülmekten kurtulmak için bundan daha iyi bir yol bulamazdı, aileden uzaklaşmak. Ve işte
burada, aksine, Kayin sanki bu aileden ayrılmadıkça herhangi bir katilden korkmamış gibi
görünmektedir. O, yalnızca yeryüzünde gezgin (vagabond) ve kaçak (fugitive) olursa
öldürüleceğinden korkmaktadır (Tekvin IV:14). Âdem öncesi insanlara (Preadamites)karşı bu
itiraza cevap vermeyi üstlenmiş olanlardan neredeyse hiç kimse bulamıyorum; bunu da ancak
Havva’nın doğurganlığına başvurarak ve yüz yıl içerisinde ondan ve kızlarından kaç çocuk
doğabileceğini hesaplayarak yapıyorlar. Ama bu, benim görüşüme göre, asıl meseleye temas
etmez; çünkü bu, Kayin’in kardeşlerinden ve yeğenlerinden korktuğunu varsayar. Oysa onun
korktuğu onlar değildi; zira daha önce söylediğim gibi, eğer korkusuna sebep olan onlar
olsaydı, sürgün edilmekten daha iyi bir şey isteyemezdi; Tanrı’nın ona verdiği sürgünü,
taşıyamayacağı kadar büyük bir ceza olarak da görmezdi. Öyleyse, onun korktuğu uzak
ülkelerin sakinleri olmalıydı; kendisine yabancı, hiçbir bağı olmayan insanlar. Tanrı, Kayin’in
yeryüzünün her yerde insanlarla dolu olduğuna dair bu varsayımını boşa çıkarmaktan çok,
sanki doğrulamış görünmektedir. Ona: “Uzak ülkelerde katillerden korkmana gerek yok,
çünkü orada tek bir insan bile yoktur.” şeklinde cevap vermemiştir. Aksine, ona, karşılaştığı
herhangi birinin onu öldürmesini engelleyecek bir işaret vermekle onu teşvik etmiştir. Ve bu
açıkça, Kayin’in adımlarını nereye atarsa orada insanlarla karşılaşabileceğini varsayar.
19. Fakat Âdem ilk insan olmasa da, onun ismiyle (gerçek ya da sembolik) anılan bir
kişinin, çağdaşları üzerinde kendi zamanında olağanüstü bir etki icra ettiğini gösteren
gelenekler vardır. Bu adam, söylediğim gibi, Tanrı’dan gelen ilk Mesih’ti; bu adam
Apokalips’in müellifiydi. Onun izleri birçok milletin geleneklerinde bulunabilir; fakat
Yahudiler —onu yalnızca kendileri için iddia edenler— veya Yahudilerden bu düşünceyi alanlar
dışında, hiçbir yerde onun insan soyunun babası olduğuna veya bir yılanla konuştuğu
maceralarına dair bir gelenek yoktur. Bu, hahamî (rabbinical) bir alegoridir; buna kelimesi
kelimesine inananları hor görmeye veya alaya maruz bırakır.
169
20. Pavlus’un [Hristiyan havari, Yeni Ahit mektuplarının yazarı] yazılarına çok değer
vermiyorum; o, yaşamış herhangi bir yazardan daha fazla, gerçek Hristiyanlığı yok etmiştir.
Fakat, o erken dönem Yahudilerinin —ki kendisinin onların dininden döndüğünü itiraf eder—
bazı alegorik sırlar hakkında neye inandıklarının bir tanığı olarak alınabilir; öyle sırlar ki, saf
Hristiyanlara, sanki gerçekmiş gibi güvenmeleri öğretilmiştir. Daha önce Maimonides’ten
[Musevî filozof, 1135–1204] bir pasaj aktarmıştım ki, bu da kelimesi kelimesine inanmanın
çılgınlığını gösteriyordu. Pavlus’tan alınan şu garip pasajlar, onun da Eski Ahit’in bazı
kısımlarının tamamen sembolik karakteri hakkında benzer görüşlere sahip olduğunu gösterir.
Bundan hiç şüphem yok; başka örnekler de vardır. Ama harfi harfine (literal) inananlar
tamamen akıldan vazgeçmiş ve her türlü kanıta duyarsız olduklarından, bunları aramaya
değmez. 1. Korintliler X. bölüm’de şöyle okunur: “Bununla beraber, kardeşlerim, bilmenizi
isterim ki, atalarımızın hepsi bulut altında idi, ve hepsi denizden geçti; ve hepsi bulutta ve
denizde Musa’ya vaftiz olundu; ve hepsi aynı ruhsal yiyeceği yedi; ve hepsi aynı ruhsal
içeceği içti: çünkü peşlerinden gelen ruhsal Kayadan içtiler; ve o Kaya Mesih idi. Fakat Tanrı
onların birçoğundan hoşnut olmadı: çünkü çölde yere serildiler.” Bu, yazarın zihninde,
sıradan halk tarafından gerçek kabul edilmiş pek çok şeyin harfî (literal) kabulüne dair ciddi
bir şüphe olduğunu göstermektedir. O, Yahudilerin Musa’ya bulut ve Kızıldeniz’de vaftiz
olmalarını, sanki sadece sembolikmiş gibi görmektedir; aynı gözlem ruhsal yiyecek ve içecek
(manna ve bıldırcın)6 ve Horev [Sina’daki kutsal dağ]’den gelen sular için de geçerlidir.
Hiçbirine harfî bir anlam vermiyor gibidir. Yahudilerin Musa zamanında “Mesih olan Kaya”dan
içtiklerini söylemek ise başlı başına bir deliliktir. Galatyalılar IV. bölüm’de başka bir, aynı
derecede şaşırtıcı ve açıklanamaz pasaj vardır: “Çünkü yazılmıştır ki, İbrahim’in iki oğlu
vardı; biri cariyeden, diğeri hür kadından. Fakat cariyeden olan beden yoluyla doğdu; hür
kadından olan ise vaat ile. Bütün bunlar birer alegoridir: çünkü bunlar iki ahittir; biri Sina
dağı’ndan, köleliğe götüren, bu Hacer’dir. Çünkü bu Hacer, Arabistan’daki Sina dağıdır, ve
şimdiki Yeruşalim’e tekabül eder; o, çocuklarıyla birlikte köleliktedir. Fakat yukarıdaki
Yeruşalim hürdür, o hepimizin annesidir.” Şimdi, eğer İbrahim ve iki oğlu hakkındaki bütün
bu anlatı bir alegoriyse, hangi kısmın doğru, hangisinin mitolojik olduğuna nasıl karar
verebiliriz? Karar vermek imkânsızdır; Kilise’nin bizim aklımıza karşı bizim yerimize karar
vermesine izin vermek ise deliliktir. Bu yüzden biraz sağduyu kullanmalıyız: ve kendi
6
170
anlayışımıza veya tecrübemize aykırı olan her şeyi reddetmeliyiz. Kaburga ve yılan hakkındaki
bütün bu mitler de bariz şekilde böyledir.
21. İçsel kanıtlar, Apocalypse’in birinci Elçi, yani Âdem diye adlandırabileceğimiz kişi
tarafından yazıldığını gösteren tek kanıt değildir. Tarihî gelenekler de eksik değildir;
gerçekten bunlar zayıftır, fakat değersiz de sayılmazlar. Okuyucu bunlara uygun gördüğü
ağırlığı verebilir; veya hiç vermeyebilir; zira bu Deneme, her türlü tarihî delilden daha yüksek
bir yetki iddia etmektedir. Doğu dünyasının en eski geleneklerinden biri ve bütün âlim Araplar
ile Müslüman din adamlarının (Mohammedan priests) bugüne dek şüphe etmeden
benimsedikleri bir inanç şudur: Allah, görkemli Melek Azaz-El [Azaz-El; geleneklerde adı
geçen bir melek/düşmüş melek adı]’e bir Mesaj veya Vahiy vermesini emretti; bu Vahiy’i
Âdem’e iletmesi isteniyordu. Âdem’e onlar Sefi Alla, yani “seçilmiş, Tanrı’nın hikmet sözü”
diyordu. Azaz-El reddedince hemen düştü ve Iblîs [Şeytan] oldu; bu adın anlamı ise
Umutsuzluk/Çaresizlik’tir (Despair). Âdem o zaman insan görünümündeydi; gerçekte bir
Mesih olmasına karşın, Azaz-El’in itaatsizliği —çünkü onun İlâhî Tezahüre (Divine Incarnation)
gönderildiğini bilmiyordu— kolaylıkla açıklanabilir; ve eğer bu gelenek doğru kabul edilirse —
ve neden doğru kabul edilmemesi gerektiğini bilmiyorum— bu durum derhal açıklayacaktır
ki, Tanrı Âdem’i yüceltti, onu ilahî bir coşkuya yükseltti ve alacağı Vahiy’in gerçekten kendisine
bir Vizyon şeklinde sunulmasına hükmetti; yani Vahiy’in herhangi bir Göksel Ruh tarafından
kendisine getirilmemesini emretti.
22. Cedrenus [Bizans tarihçisi, ö. 1057’den sonra] ve Syncellus [Bizans kronikçisi, ö.
810’dan sonra] eski bir geleneğin iki ilginç parçasına sahiptir, biri diğerinden neredeyse aynı
kelimelerle kopyalanmıştır; bunlar, Âdem’in bir Vahiy (Apocalypse) aldığını bildirir. Τῷ χ ἔπει
μετανόησας ὁ Ἀδάμ, ἔγνω δι’ Ἀποκαλύψεως, τὰ περὶ τῶν ἐγρήγορων, καὶ τοῦ
κατακλυσμοῦ καὶ τὰ περὶ μετανοίας, καὶ τῆς θείας σαρκώσεως, καὶ τῶν περὶ καθ’
ἑκάστην ὥραν ἡμερηνὴν καὶ νυκτερινὴν ἀναπεμπομένων εὐχῶν τῷ Θεῷ ἐξ ὅλων
τῶν κτισμάτων διὰ Οὐριὴλ τοῦ ἐπὶ τῆς μετανοίας ἀρχαγγέλου. Altı yüzüncü yılında,
Âdem günahından tövbe ederek, bir Vahiy aracılığıyla Gözlemciler (the Watchers) [düşmüş
melekler] hakkında, suların tufanı hakkında, tövbe hakkında, İlahi Enkarnasyon hakkında ve
tüm yaratıklar tarafından Tanrı’ya gece ve gündüzün her saatinde sunulan dualar hakkında,
tövbenin baş meleği Uriel [Üriel, Yahudi ve Hristiyan gelenekte baş melek] aracılığıyla
öğrendi. Epiphanius [Salamisli Epiphanius, Hristiyan piskoposu, 310–403], Gnostikler’den
bahsederken şöyle der: “Onlar Âdem’in başka Vahiylerini ileri sürerler (ἀποκαλύψεις καὶ
171
τοῦ Ἀδὰμ ἄλλας λέγουσιν).” Bundan bir parçayı aktarır; ki bunun metindeki sözlerle aynı
ruha sahip olduğu hemen görülür: καὶ ἐν ἀποκρύφοις ἀναγινώσκοντες, ὅτι εἶδον
δένδρον φέρον δώδεκα καρποὺς τοῦ ἐνιαυτοῦ, καὶ εἶπε μοι τοῦτο ἐστι τὸ ξύλον
τῆς ζωῆς· οἱ αὐτοὶ ἀλληγοροῦσιν εἰς τὴν κατὰ μῆνα γινομένην γυναικείαν ῥύσιν.
Propterea in Apocryphis legunt; vidi arborem duodecem fructus quotannis ferentem, et
dixit mihi, hoc est lignum vite. Idipsum demenstruis mulierum profluviis interpretantur.7
“Apokriflerde şöyle okurlar: ‘Her yıl on iki meyve veren bir ağaç gördüm; ve bana dedi ki, bu
asma/hayat ağacıdır.’ Onlar ise bunu, kadınların her ay gerçekleşen akıntısına [âdet] yorarlar.”
Bana göre buradan çok açık biçimde anlaşılmaktadır ki, Gnostikler’in Âdem’in Vahyi olarak
kullandıkları Apocalypse, uzun zamandır Ioannes [Yuhanna] adıyla geçen bu eserin ta
kendisiydi. Ve Hayat Ağacı’nın yorumu sadece Epiphanius’un bir uydurmasıdır; fakat Ağaç’tan
gelen on iki meyve, On İki Elçi’dir [Havari]; Herodotos’un II. 151’de aktardığı gibi, Mısır
tapınaklarında onların anısına on iki altın çanak bulunmaktaydı. Tertullianus, De Anima, IX.
bölümde şöyle der: “Âdem’in üzerine (Yaratılış 4) bir vecd (ecstacy) hali geldi; bu, Kutsal
Peygamberlik Ruhu’nun işleyen etkisiydi.” Bu, burada açıklandığı şekliyle Apocalypse’in
özünden başka bir şey değil midir? Ve bu pasajdan, Gnostikler’in kullandığı Apocalypse’in tam
da bu aynı Apocalypse olduğu açıkça çıkarılamaz mı?
23. Hottinger [Johann Heinrich Hottinger, İsviçreli oryantalist, 1620–1667], (Hist. Orient.
s. 22), bir Arap yazarından aktarır: Tanrı, Âdem’e yirmi bir sayfalık bir kitap vermiştir. Bu, gökten
doğrudan inen ilk Kitap olup ilk dilde yazılmıştı. İçinde öğütler, rivayetler, vaatler ve gelecek
çağlara dair uyarılar, ayrıca bazı sırların yorumu vardı; yeryüzünün tüm tarihlerini ve
yasalarını gösteriyordu. Ve bu kitapta ayrıca Yüce Tanrı, insanların nesillerini ardı ardına,
onların yaşam serüvenlerini, işlerini, krallarıyla ilgili olanları ve yeryüzündeki tüm devrimleri
tasvir ediyordu. Âdem bunları gördüğünde, insanlara gelecek felaketleri de görerek büyük bir
ağlayışla ağladı. Sonra Tanrı ona bunları kalemle yazmasını emretti; o da hayvan derilerini alıp
onları beyazlaşıncaya kadar hazırladı ve yazdı. Bu tasvirde anlatılan vahyedilmiş kitap
hakkında, bu Apocalypse’e sıkı sıkıya uygulanamayacak tek bir kelime var mıdır? Ve eğer o
Kitap Apocalypse değilse, ne olmuştur?
24. Bir Arap âliminin, Kircher [Athanasius Kircher, Alman Cizvit bilgini, 1602–1680]
tarafından (Fabric. Cod. Pseud. Vet. Test., I, 18) aktardığına göre, Âdem bir gün Cennet’ten
7
172
çıkan bir nehrin kıyısında, kaybettiği iyilikler ve düştüğü kötülükler üzerine tefekküre
dalmışken, sesini, gözlerini ve ellerini Tanrı’ya kaldırarak, sıkıntısının hafifletilmesi için
yalvarmıştır. Duasının üçüncü günü, Tanrı’nın Bilgeliği’ni temsil eden Melek Raziel (the
Wisdom of God) ona gelmiş ve beyaz alev gibi parlayan bir Kitap vermiştir. Bu kitabın
üzerinde işaretlenmiş harfler vardı; bunlarla Âdem, olmuş, olan ve olacak* bütün harikulade
olayları öğrenip anlamaya, göklerdeki, yeryüzlerindeki, sulardaki, uçurumlarda ve
uçurumların altındaki bütün şeyleri görmeye; göklerin tamamını, onların hizmetinde olan
Melekleri, onların kudretlerini ve vazifelerini; güneşin, ayın ve yıldızların hareketini,
tabiatlarını ve dünyanın düzenini sağlayan her şeyi idrak etmeye muktedir kılınmıştı. Eğer bu,
burada basıldığı ve yorumlandığı şekliyle Apocalypse [Vahiy]’in bir tasviri değilse, neyin tasviri
olduğu söylenemez.
25. Kabala ehli Yahudiler bu geleneği muhafaza etmiştir. Onlar şöyle rivayet eder: Âdem’in
günahından sonra, kendisine vecd hâlinde verilmiş olan, en derin bilgileri ifade eden
işaretler ve sırlarla dolu Vahiy Kitabı, ilk defasında kendisine göstermiş olan melek Raziel
tarafından kendisinden geri alınmıştır. Âdem dışarı çıkmış, ağlamış ve tam bir tövbe edince,
Tanrı Raziel’i tekrar göndererek Kitap’ı Âdem’e iade etmiştir ki, insanlar onun hikmetinden ve
öğretilerinden mahrum kalmasınlar. Sonra Âdem kitabı Şît (Sheth)’e teslim etmiş, ondan da
Hanok (Enoch) ve İbrahim’e geçmiş, böylece her nesilde en bilge olanlara intikal etmiştir.
Şayet bu doğruysa ve Tanrı gerçekten Âdem’e bir Apocalypse vahyetmişse, ve İbranilerin en
bilge olanları onu saklamışsa, nasıl oldu da kayboldu? Cevap: O kaybolmadı, fakat mucizevî
şekilde muhafaza edildi; ancak sahte bir isim altında, birçok parçaya bölünmüş olarak; ve
şimdi aslî, saf şekliyle dünyaya iade edilmiştir.
26. Kyssaeus, bir Müslüman yazar, şöyle anlatır: İbrahim (Brahm’ın bir kâhini) Âdem’in
sandığını açtığında, orada Âdem’in Kitaplarını, ayrıca Şît veya Sasan’ın Kitaplarını ve İdris
[Hanok/Enoch]’in Kitaplarını, ve gelecekteki peygamberlerin işaretlerini buldu. Berosus [Babil
rahibi ve tarihçi, MÖ 3. yy] da Tanrı’nın emriyle Xisuthrus (Adam) [Sümer geleneğinde
tufandan kurtulan kahraman, Âdem ile özdeşleştirilmiş]’un birtakım yazılar yazdığını,
bunların Güneş Şehri Sippara’da [Babil yakınlarında kutsal şehir] gömüldüğünü ve daha
sonraki bir dönemde kazılarak çıkarıldığını, ardından Kaldelilerin başkentinde muhafaza
edildiğini aktarır. Berosus, Kaldelilerin Âdem öncesi hükümdarlarının tarihini yazarken işte bu
* The very words of the Apocalypse.
173
yazmalarda bulunan bazı taslaklardan yararlanmıştır. Burada dikkat edilmelidir: Sippara adı,
Saphr רפס , İbranice: “Kitap, Kâtip, sayılar” demektir; bu kökten Grekçe σοφος“bilge”, Farsça
Sofi “ârif, bilge”, İngilizce Sapphire (safir), gök Bilgeliğinin sembolü olan mavi taş kelimeleri
türemiştir. Bir Elçinin/Meleğin safir kuşak kuşanması da Apocalypse’de zikredilmiştir. Bu
durum, eserin neden gizlice “Safir-Şehir”de (Sapphire-City) [Sippara] saklandığına dair bir
gerekçe teşkil etmez mi?
Mısır, İrân, Tsabaeu, Yunanistan, Filistin, Babil ve Meksika'nın en eski geleneklerinden
elde edilen kanıtlar
27. Herbert, Nimrod adlı eserinde, Ælian [Klasik dönem Yunan yazarı, MS 2–3. yy]’da
geçen ilginç bir pasajdan bahseder. Ælian, başlangıç zamanlarında bir Şahin’in Mısırlılara
mor kaplı bir Kitap getirdiğini ve bu Kitap’ın onların dinlerinin yazılı hükümlerini içerdiğini
aktarır. Bu sebeple, o kitabın kâtipleri ve yorumlayıcıları başlarına şahin kanatları takarlardı.
Şahin’in, kartal ve akbaba gibi, güneş sembolü olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla bu şahin,
“Güneş’in Çocuğu” — yani bir Enkarnasyon anlamına gelir. Ve ne zaman Mısır hiyerogliflerinde
şahin başlı bir varlık görsek, bu ya doğrudan Elçi’nin kendisine, ya da onun kâhinlerinden
birine işaret eder. Şahin, akbaba ve kartalın üçü de yırtıcı kuş olduklarından, Tanrı’nın
yıldırımını pençeleri arasında taşıyan, adaletin Kabirik Elçisi [Kabeiroi: eski Yakındoğu ve
Yunan geleneğinde gizemli, koruyucu tanrılar] veya Mesih’i sembolize ederler. Bu Elçi’ye, I.
Tarihler (I Chronicles) 21:15 ve II. Samuel 24:16’da açıkça atıf yapılmıştır. Ama burada sözü
edilen Kitap, Thoth’un Kitabı [Eski Mısır’da yazı, bilgelik ve sihirle ilişkilendirilen kutsal kitap]
değildir. Öyleyse başka hangi kitap olabilir? Benim cevabım: Bu Kitap, işte bu Apocalypse
[Vahiy] idi; ve o “başlangıç zamanlarında”, ilk çağlarda Mısır’a böylece ulaşmıştı.
28. Hyde, Hist. Rel. Vet. Pers. adlı eserinde, ilk Perslerin dinine Millat İbrahîm, yani
İbrahim Dini dendiğini aktarır. Bu dinin, Sofhi yani Hikmet adı verilen bir Kitap’ta
bulunduğunu söyler. Bu Vahiy’in Ramazan bayramı sırasında gökten indiğine inanılır ve on
kitap veya bölümden oluştuğu kabul edilirdi. Bu metnin doğruluğu Pazend “öğüt, hikmet ve
gizli sırlarla dolu” adıyla anılırdı. Bugün ise ortada yoktur; muhafazakâr yorumcular, onun
Yahudi ata İbrahim’e verildiğini kanıtlamaya çalışmış, çünkü Kutsal Kitap uzmanları Doğu’daki
tüm dinlerin babası olarak İbrahim’i görmeyi severler.Fakat “Abraham” bir isim değil, bir şeref
unvanıdır: םהרבא) Abraham) “çokluğun babası.” םרבא) Abram) “yüceliğin babası.” Bunun
174
yanında başka yorumlara da açıktır. Örneğin, Ab (baba) + Ram (güneş), yani “Güneş’ten gelen
Baba.” Bu da, On İki Elçi’den herhangi biri için geçerli olabilecek bir unvandır. Bu durumda,
Abraham aslında ilk Mesih olan Âdem’i de ifade ediyor olabilir; ve belki de Kyssaeus’un
bahsettiği eser buydu. Bu görüşü, Yahudilerin koruduğu Jetsira yani Yaratılış Kitabı da
destekler. Çünkü bu metin, Talmud kadar saçma bir kabalistik derlemeden ibarettir; kesinlikle
Sofhi değildir, bilgelikten ziyade onun tersidir. O halde Sofhi nerededir? Sofhi, “öğüt, hikmet
ve gizli sırlarla dolu” olan Apocalypse [Vahiy] değil midir? Bu hipotez, Hyde’ın başka bir
tespitiyle de doğrulanır: “İbrahim” kelimesi İmam (Imaum), Yüksek Rahip (High Priest) ile eş
anlamlıdır ve Farsça Pîshvâ, başrahip, ruhani önder ile aynı kökten gelir. Ve bu şerefli
soyadına, İlk Elçi, Tanrı'nın bu ilahi Vahiy için seçtiği İmam olarak en layık olan kimdir? Çünkü
İmam, aslında Hom–Aum kutsal Brahman Ateşinin adıdır.
29. İbrahim hakkında anlatılan efsanevi rivayetlerden biri, açıkça Apocalypse’e
dayandırılmıştır ve göksel Elçi’nin başına gelenlerin tipik bir örneğidir. “Allah İbrahim’i
göndermeyi murat ettiği zaman” der Abu Mohammed Mustapha [İslam tarihçilerinden biri
olduğu kaydedilen rivayetçi], Nemrud (Nimrod) doğudan yükselen bir Yıldızı rüyasında
gördü; öyle ki bu yıldız güneş ve ayı kararttı, onların ışığı söndü. Bunun üzerine büyük bir
korkuya kapılan Nemrud, sihirbazlarına danıştı. Onlar da kendisine, o yıl doğacak bir erkek
çocuğun hem onu hem de krallığını yok edeceğini söylediler. Bunun üzerine Nemrud emir
verdi ki, o yıl içinde ülkede doğacak her erkek çocuk derhal öldürülsün. Ayrıca kocaların
karılarından ayrılmasını emretti; kocaları ya savaşa ya da ordugahlarına sürdü. Sonra
İbrahim’in annesi, oğlunun öldürülmesinden korkarak onu bir mağaraya sakladı. Ve onun
çocukluğunda her gün bir ay gibiydi; her ay bir yıl gibiydi; nihayet İbrahim annesine: “Beni
dışarı çıkar” dedi, vs. Okuyucu Apocalypse’e bakacak olursa, bunun sadece “Kızıl Ejder, Kadın
ve erkek çocuk” anlatısının yeni bir versiyonu olduğunu görecektir. Ve ilkel sembole uygun
olarak, çoğu Kutsal Elçi hakkında buna çok benzer hikâyelerin anlatıldığını da görürüz.
30. Benzer bir kaynaktan, Kore’nin Tatarları arasında yaygın olan ilginç bir mitos ortaya
çıkmıştır. Tanrı Hoang-Ho’nun bir kızı, bir güneş ışınının etkisiyle hamile kaldı. Vakti
geldiğinde bir yumurta doğurdu ve bu yumurtadan bir erkek çocuk dünyaya geldi. Ülkenin
kralı, onun yeteneklerinden kıskançlık duyarak suikastçılar gönderdi. Bunlar onu bir nehrin
kıyısına kadar kovaladılar, neredeyse ellerine düşmek üzereyken, o güneşe, babasına dua etti.
Duasını bitirir bitirmez, balıklar suyun yüzeyine çıkarak ona bir köprü oluşturdular; o da bu
175
köprüden geçerek güven içinde kurtuldu. Okuyucu, ilerledikçe, bu “saklanma” ve “balıklar”a
yapılan göndermelerin önemini görecektir.
31. Tsabaeans [Sabiîler, Harran kökenli yıldız dinine mensup topluluk] derler ki: Âdem
Hindistan’a bitişik olan ülkeden ayrılıp Babil sınırlarına gittiğinde, beraberinde birçok harika
şey taşıdı; bunların arasında dalları, yaprakları ve çiçekleri altından olan bir Ağaç; tamamı
taştan [zümrüt] olan bir başka Ağaç; ayrıca üçüncü bir Ağaçtan iki yaprak vardı ve öyle yeşildi
ki ateş bile onları tüketemezdi; öyle büyüktü ki Âdem’in boyunda on bin adamı örtebilirdi. Bu
mistik yolla, görünüşe göre, bu ilahi Apocalypse’den söz etmişlerdi —sadece “inisiyeler”in
[gizli bilgiye ermişlerin] anlayabileceği sözlerle— ama halkın çoğu için sadece bilgisizce bir
hayranlık kaynağı olacaktı. Eski teolojide, Ağaç, Sütun ve Asâ Kitap için kullanılan ortak adlardı.
Nitekim bize şöyle anlatılır: Juno Jüpiter ile evlendiğinde ona altın meyve veren bir Ağaç
verdi. Bu, onun doğurduğu Enkarnasyon’a ve bu Enkarnasyon’un ilan ettiği Kitap’a üstü örtülü
bir göndermeydi. Ayrıca Apocalypse’de geçen On İki Ağaç’a da dikkat edin. Aos, İrlandaca ilkel
kelime, bir ağaçtır ve bilgi anlamına gelir: aynı şekilde İbranice’de צא , az veya ez “Ağaç”
demektir. Musa ülkeyi araştırmak için adamlar gönderdiğinde, onlara “orada צא , az var mı
bakın” dedi; yani “oradaki bilge kişiler, inisiyeler, Kutsal Sırlar’ı bilenler var mı?”—“orada ağaç
var mı” değil; ki bu, verilebilecek en saçma tercüme olurdu. Bu doğru yorumun teyidi,
Talmudistler tarafından da yapılır; onlar, metinde geçtiği gibi verilen cevabın “orada Devler
vardı” değil (sözde soruya verilmiş gülünç bir cevap olurdu) “orada Anakim (Enochians) yani,
bilgelikle ilişkilendirilen kişilervardı” şeklinde olduğunu söylerlerdi.Taliesin, Gal halkının baş
ozanı, Kutsal Kitaplar’daki gizemli bilgisine atıfta bulunduğu şiirinde şöyle der:
Biliyorum Ağaçların niyetini
Ahitlerin anısında.
Biliyorum iyiyi ve kötüyü.
ve yine:
Biliyorum hangi hükmün verildiğini
Övgü mü, ayıplama mı,
Bilgelerin, Ağaçların anısından
Enstitümü anlıyorum.
176
Davies, Celtic Researches, s. 248.
Buna atfen, ilkel rahiplerin bedenlerine bir Ağaç figürü işlenirdi ve bu yüzden onlara
Dendrophori, “ağaç taşıyanlar” denilirdi; bu, onların harflerin ve bu Apocalypse’in sırrına
sahip olduklarına sembolik bir gönderme idi. Hindular tarafından, Herodotus’un aktardığına
göre, buna “Tütsü Ağacı” denirdi; onun hoş kokusu kanatlı Yılanlar veya Serafim tarafından
korunurdu. Hesperidler [Yunan mitinde batıdaki altın meyveli bahçeyi koruyan kızlar]’in Altın
Elma ağaçları, bir Ejderha tarafından korunuyordu; bu, Başrahip’in muhafaza ettiği
Apocalypse’in Altın Cildi demekti. İason’un Altın Post’u arayışı, yani Apokaliptik Kuzunun
giysisi, aynı gizli Kitap’ı aramaya bir göndermeydi. Ona ayrıca “Altın Peşkir (Golden Napkin)”
de denirdi; Büyük Ana Ceres [Roma mitolojisinde tarım tanrıçası, Yunan Demeter] bunu Mısır
krallarından birine vermişti. Pergamonlu Charax der ki, Phryxus [Yunan mitinde Altın Post’u
Kolkhis’e götüren kişi] arkasında koyun derisi üzerine altın harflerle yazılmış kitaplar
bırakmıştı; ve Dionysius Scytobrachion [Midilli’li yazar, MÖ 1. yy] Altın Post’un (Golden
Fleece), Argonaut seferinin sebebinin, aslında altın yapmayı öğreten bir Kitap olduğunu —
yani dünyayı güzelleştirmeyi öğreten bir Kitap olduğunu— belirtmişti. İskitler buna Gökten
düşen Altın Kâse derdi; Etrüskler Altın Ancile [Roma’da gökten düşen kutsal kalkan]; Çinliler
ise Ölümsüzlük Suları. Ayrıca klasik öğrencisine tanıdık gelecek başka adlar altında da
gizlenirdi: Herakles’in Okları —çünkü Herakles Mesih için kullanılan bir isimdi ve oklar dili
ifade ederdi; Rhesus’un Atları —çünkü atlar güneş sembolleriydi ve Rhesus [Trakya kralı]
aslında Rhaea [Yunan mitolojisinde ana tanrıça], Kutsal Ruh için bir örtmeydi (öncekisayfalar).
Böylece bu, “Göğün Kraliçesi”nin güneş gibi ışık saçan tecellilerini ifade ederdi. Ona ayrıca
Sofra/Masa ya da Güneş’in Levhaları da denirdi. Bu sembolizm ve gizlenme, bütün antik
tarihe yayılmıştır. Helene veya Selene (Ay, S-El-Ain, Yüceler’in Pınarı) nadir metal ve
mücevherlerle ışıldayan, içinde Apocalypse’in bir nüshasını barındıran Kutsal Ruh’un
görkemli heykeliydi. Paris bunu alıp Tro-Iah (Üç-Tanrı) denen kutsal bir şehire götürdü;
ardından kutsal savaş başladı.Dolayısıyla, Apocalypse gibi gizemli ve sembolik bir Kitap’ın her
şeyde gizem ve sembolizme kaynaklık etmesi şaşılacak bir şey değildir.
32. Eğer bu Sâbiîlerin Kutsal Kitabı şimdi elde edilebilseydi, kuşkusuz, özde benim
Apokalips’im ile tamamen özdeş bulunurdu. Buna bir işaret, Maimonides [1138–1204,
Yahudi filozof ve haham]’in iyi bilinen eserinde görülür; orada buna Thammuz Kitabı8 ya da
8
177
Gizli olan denir. Oradan anlaşıldığına göre, o kitapta bir Ejderha ya da Yılan ve İyilikve Kötülük
Bilgisi Ağacı anlatılmaktaydı. Bunların her ikisi de Apokalips’te vardır. Denebilir ki bunlar
Tekvin’in ikinci ve üçüncü bölümlerinde de vardır. Bu doğrudur—fakat kim söyleyebilir ki
bunlar Apokalips’e veya bir Sâbiî ya da Hint hurafesine dayanmadı? Kuşku yok ki bunlar
mecazî olarak kabul edilmelidir; aynı şekilde kuşku yok ki bunlar sakatlanmış bir biçimdedir.
Sâbiîlerin ayrıca başka Vahiy Kitapları da vardı: Tam-Tam Kitabı ya da Sam-Sam Kitabı, ki bu
םס sm, kökünden gelir, İbranice Güneş demektir; buradan da Zem-Zem, Arapçada “Hikmet
Kuyusu” adı türemiştir; ayrıca Hassearab Kitabı; Haberci Hermes Kitabı. Fakat onlar hakkında
bildiğimiz tek şey, hiçbir zaman Yahudiliği filozofluğun önüne koymayan Maimonides’ten
gelir. Onlar, Âdem’in başkaları gibi bir erkek ve kadının çocuğu olduğunu, fakat onu büyük
ölçüde yücelttiklerini ileri sürerlerdi; ona Ay’ın Peygamberi derlerdi; ve onun insanlara Ay’a
tapmayı öğrettiğini ve tarımla ilgili bazı eserler kaleme aldığını iddia ederlerdi.—More
Nevochim (Şaşırmışların Rehberi) [Maimonides’in eseri]. Bütün bu göndermeler, Âdem’in bir
Mesih olduğuna ve onun Vahiyler verdiğine inanıldığını gösterir.
33.Tek bir olgu, Âdem’in yaygın anlatısının, İbrani âlimlerinin iddia ettiği gibi, belirli bir
adama dayandırılamayacağını göstermek için yeterlidir. Bize söylenir ki, Tekvin Âdem’i 930 yıl
yaşamıştır. Eğer durum böyle olsaydı, insan soyunun atası olarak ileri sürülen, o zamana dek
bilinen ve soyuna aktarılmış bütün çeşitli becerilerde usta olan bu kişi, şaşırtıcı tecrübelerinin
ve Tanrı’nın bizzat onunla, uzun hayatının en olaylı dönemlerinde gerçekleştirdiği söylenen
şahsî konuşmalarının yazılı bir kaydını geride bırakmaz mıydı? Tanrı’nın, insanlığın doğru
yönetimine sürekli müdahale ettiği halde, onu bundan alıkoyduğuna inanılabilir mi? Aksine,
Tanrı’nın, bütün gelecek nesiller için otoriter bir rehber olarak, bu yüce anıyı geride bırakması
için ona ilham vermesi daha olası değil midir?Tekvin’de böyle bir anıya dair hiçbir ima yoktur;
buradan da bana göre şu sonuç açıkça çıkar ki, Âdem’e dair asıl risale, İbrani yazılarının diğer
bütün kısımları gibi, Yahudiler tarafından feci şekilde sakatlanmıştır. Ve onların, İlk Naronik
Haberci’nin aslında insan soyunun atası ve özellikle kendi ata-babaları olan Abram’ın ailesinin
atası olduğunu iddia etmelerinin nedenlerinden biri, bu düzen üzerine evrensel yağma
iddialarından birini inşa edebilmekti. Bununla da yetinmeyip, Nuh’un, yani Çinlilerin Fohi
[Çin mitolojisinde tufan kahramanı ve kültürel ata]’sinin de bir Yahudi olduğunu uydurdular;
böylece her yönden, milletlerden, insanlığın ilk ataları oldukları gerekçesiyle, her şeyi
kendilerine teslim etmelerini talep edebileceklerdi.
178
34. Pererius [16. yy. Katolik yorumcu] şöyle der: “Adem’in, bütün hayvanların ve kuşların
doğasını tahmin ettiği, aynı anda bunu yazıya geçirdiğini ve onların adlandırmalarını da bir
şerh hâline getirdiğini kabul ediyorum. Aksi halde nasıl olurdu ki, Adem’in verdiği her isim,
Musa zamanına kadar devam etsin? Eğer Adem, tüm hayvanlara ve kuşlara isimlerini verdiği
anda, bu isimlerin bir kataloğunu gelecek kuşakların kullanımı için düzenlememiş olsaydı,
bunca çok yaratığın çeşitli adlarının, bir daha hiç görmeyeceği türlerin isimlerinin, Adem’in
kendi hafızasından bile kaçmaması mümkün olur muydu?” Bütün bunlardan Pererius şu
sonuca varır: Âdem’den önce insanlar vardı (Praeadamites); Âdem kitaplar yazdı; ve yazı sanatı
çok iyi biliniyordu. Öyleyse, Pererius aynı zamanda şu sonucu çıkarmalı değil miydi: böyle bir
Kitap’tan hiç bahsetmeyen Yaratılış metnine güvenilemez?
35. Yahudi bilginleri, Adem tarafından yazıldığına hükmettikleri iki Mezmur geleneğini
aktarmışlardır. Ben, Adem’in mezmurlar yazdığına hiç şüphe etmiyorum; ve ben de iki
tanesini Vahiy’den (Apocalypse) sonra ekledim. Ancak bunlar, hahamî (Rabbinical) biçimde
değil, gerçekte yazıldıkları şekildedir. Eğer Adem bunları yazdıysa, neden Vahiy’i de yazmış
olmasın?
36. Neredeyse bütün eski uluslar, diyor Higgins (Anacalypsis, i. 147), bir zamanlar uzun
zamandır kayıp bir dilde Kutsal Yazılara sahip olduklarına dair bir geleneğe sahipti. Bu
Yazıların ve bu eski dilin sahipleri, piramitleri; devasa taş daireleri ve dünyanın her yanında
böylesine özel karakter ve büyüklükte bulunan diğer Kiklopik [Cyclopean, dev yapılar]yapıları
inşa eden halk olmalıydı. Bu geleneklere güvenilebilir mi? Kutsal Kitap yanlıları, Nuh tufanı
(Noachian deluge) için daima genel geleneği kanıt olarak öne sürerler; ve ben bilmiyorum
neden bu, onlar için varsayıldığı kadar bana da iyi bir kanıt olmasın. Bazı insanlar, diyor
Nimrod (i. 18), sanki Musa kendi yazılarını yalnızca bir halkın kullanımı için yazmadan önce,
dünyada hiçbir Kutsal Yazı yokmuş gibi tartışmaya meyillidir. Ancak bu bir yanılgıdır. Atina’da,
Kehanet içeren ve gizemli bir Kitapları vardı, buna Ahit/Vasiyet (Testament) derlerdi;
cumhuriyetin güvenliğinin buna bağlı olduğuna inanırlardı. Onu o kadar özenle korudular ki,
yazarları arasında hiç kimse ondan bahsetmeye cesaret edemedi: ve bu konu hakkında
bildiklerimizin azı, Dinarchus’un Demosthenes’e karşı ünlü söylevinden derlenmiştir; orada
Dinarchus, devletin refahı ve güvenliğiyle böylesine bağlantılı olan bu Tarif Edilemez Kitaba
gereken saygıyı göstermemekle onu suçlar. (Spineto Hieroglyph,s. 123). Bu Kitap Apocalypse
değil miydi? Onun neden bu kadar dikkatle gizlendiğini daha önce açıklamıştım.
179
37. Plato [MÖ 4. yy. Yunan filozof] şu göndermeyi yapar, ki bunun Apocalypse hakkında
bir bilgi ima ettiğini düşünüyorum. “Bana öyle görünüyor ki,” der Sokrates (Philebus, 18),
“tanrılardan insanlara gelen bir armağan, tanrılar tarafından, en parlak belirli bir ateş ile
birlikte, belirli bir Prometheus [Yunan mitolojisinde ateşi insanlara getiren kahraman]
(burada Mesih için kullanılan bir ad) aracılığıyla bir yerden aşağıya atıldı; ve eskilerin insanları
bizden daha iyi olduklarından ve Tanrılara daha yakın yaşadıklarından, bu hikâyeyi bize
aktardılar, vd.” Bu armağan, diğer gizemli unvanlar arasında, o günlerde Ιερος Λογος yani
Kutsal Söylev adıyla geçiyordu; ve Fabricius [Johann Albert Fabricius, 1668–1736, Alman
klasikçi] tarafından anılmıştır (Bib. Gr. i. 118, 462); ancak Syrianus [MS 5. yy. Yeni-Platoncu
filozof]’un ondan aldığını iddia ettiği alıntılar sahtedir. Buna, Herodotus [MÖ 5. yy. Yunan
tarihçi] tarafından İlahi Gelenekler adıyla atıfta bulunulmuş, fakat kendisi bunları
yayımlamayacağını söylemiştir; ve bu muhtemelen Orpheus [Yunan mitolojisinde efsanevi
ozan ve peygamber]’un en sevdiği öğrencisine tavsiye ettiği, ve Justin Martyr [MS 2. yy.
Hristiyan apolojetik yazar] tarafından alıntılanan Kutsal Gelenek’tir. Buna dair bir başka ima
da Plato’nun Devletkitabının X. bölümünde vardır: “Gerçekten de, her zaman ruhun ölümsüz
olduğunu ve davranışlarının yargıçları bulunduğunu, ve bedenden kurtulduğunda en büyük
cezaları çektiğini bize bildiren Eski ve Kutsal Söylevlere inanmak uygundur.” Ama bize bu
şeyleri anlatan hangi Eski ve Kutsal Söylev vardır, ya da buna dair elimizde hangi kayıt vardır,
eğer bu Gizemlerin Gizli Kitabı değilse?
38. Josephus [MS 1. yy. Yahudi tarihçi], Yahudilerin Savaşları (Wars of the Jews) adlı
eserinde şöyle der: “Onları bu savaşı üstlenmede en çok yüreklendiren şey, Kutsal Yazılarında
bulunan muğlak bir kehanetti; bu kehanette, bu zamanlarda kendi ülkelerinden birinin,
bütün yeryüzünün yöneticisi olacağı söylenmişti.” (Kitap VI, bölüm 5, kısım 4). Peki bu Kutsal
Yazılar neydi? Erken zamanlardan aktarılan, fakat yazıya geçirilmemiş olan Rabbanî gelenekler
miydi? Yoksa Ezra [MÖ 5. yy. Yahudi kâtip ve din önderi]’ya yayımlamaması emredilen
metinler miydi? (Bkz. öncekisayfalar). Yoksa bunlar, Yunanlıların da ellerinde bulundurdukları
ve özenle korudukları yazılar değil miydi? Bunlar Apokalipsis değil miydi? Ve onların
dayandıkları o kehanet, aslında 31. bölümde yer alan, kendi yazarlarından Haggai [MÖ 6. yy.
küçük peygamber]’nin alıntıladığı söz değil miydi? Fakat doğru kronolojiden habersiz
oldukları için, bunu yanlış yorumladılar: çünkü orada bildirilen Büyük Elçi, o peygamberin
kehanetinden tam 1200 yıl sonra ortaya çıkmıştı.
180
39. Plato yine, Phaedo’sunda, ruhun ölümsüzlüğünü işlerken, bize der ki: Biz bunu
kanıtlamak için en güçlü ve en iyi delilleri aramalıyız, ta ki biri daha emin ve daha kesin bir
yolla, yani ilahi bir Söz ya da Gelenek vasıtasıyla onu bize aktarmadıkça. Şimdi, bu λόγος
θειοςyani İlahi Söz, eğer Apocalypse değilse, neyi ifade etmesi gerektiğini tasavvur etmek zor
olurdu. Başka bir yerde o, επικτητος γνώσεις Geleneksel Bilgi’den söz eder; ki bu, yalnızca
Apocalypse’in iletildiği özel biçimden, yani En Mükemmel İnisiyeler’e iletilmiş olmasından
dolayı, ona yeterince açıkça işaret etmiş olabilir. Ve Plutarch [MS 1.–2. yy. Yunan biyografi
yazarı] Παλαια Πιστις yani Kadim İnanç’tan söz eder; ki bu, bugün bilinen hiçbir Yunan
formunda mevcut değildir, Apocalypse dışında. Pherecydes [MÖ 6. yy. Yunan filozof],
Pythagoras [MÖ 6. yy. Yunan filozof]’ın hocası, bazılarına göre bir Asurlu idi, Theogony
[Tanrıların Doğuşu] adlı bir kitap yazdı; buradan da kendisine Theologos [ilahi olan / Tanrı-
bilimci] adı verildi. Diogenes Laertius [MS 3. yy. Yunan biyografi yazarı] ve Suidas [MS 10. yy.
Bizanslı sözlük yazarı] ikisi de ondan şöyle bahseder: Onun hiçbir öğretmeni yoktu, fakat
bütün bilgisini elinde bulundurduğu Fenikelilerin gizli Kitapları’ndan elde etmişti. Ve
bunlara öykünerek, kendi Tanrıbilim’ini (Theology) semboller ve bilmeceler içinde yazdı;
buradan da kendisine Σκοτινος yani karanlık-mistik lakabı verildi. Bu gizli ve bilmeceli
yazıların Apocalypse’den başkası olduğuna şüphe edilebilir mi; ve onun tarafından
öğrencilerine iletildiğine? Bize ayrıca onun, Ophion [Yunan mitolojisinde yılan şeklinde
kozmik figür]’un teolojisi üzerine bazı kitaplar yazdığı da söylenir (yani Yılan On, Anka On,
On’un Ağzı ve Yoni’nin [Hint sembolizminde dişil yaratılış organı] Yılanı, yani Mesih); ve
bunlar onun doğumuyla (Erkek Çocuk’un doğumu), Gökteki Savaş’la, Kanatlı Ağaç’la ve
Peçe/Perde ile ilgiliydi; ve bu kitaplar Isidorus [MS 1. yy., tarihçi]’a göre (Clem. Alex. Strom.
lib., kitap i., s. 632, 1629 baskısı’ndan alıntı), Ham’ın Kehaneti’nden (Prophecy of Cham)
alınmıştı. Ama bu Ham, Adam [ilk insan] adının köklü ve önemli bir parçası değil midir?
Origenes [MS 3. yy. Hristiyan teolog] der ki: Pherecydes [MÖ 6. yy. Yunan filozof] iki düşman
ordusunu betimler; biri Saturn (Satan) tarafından, diğeri Ophion tarafından yönetilir; ve
anlaşmaya göre, bu ikisinden hangisi sulara yenilip sürülürse, gökten kovulmuş kalacaktır.
Bu, Apocalypse’in bir genişletilmiş hali gibi görünmez mi? Burada şunu da ekleyebilirim ki,
Nimrod’un yazarı, bu Ham’ın Kehaneti’ne, Lycophron [MÖ 3. yy. Yunan şair]’un
Kassandra’sında (başka bir peygamberane vizyon), 508. mısrada atıfta bulunulduğu
görüşündedir; orada İkizler’in Attika’yı mühürlediği “harikulade kurt yenikli mühür” olarak.
Ben kabul ediyorum ki bu biraz uzak ihtimaldir, fakat bu çok bilgin adamların görüşüdür:
doğru olabilir,ve mühür, yalnızca Tanrı’nın Elçisi’nin açabileceği Mühürlü Kitap’a işaret ediyor
181
olabilir. Ama bu Ham’ın ya da Ophion’un Kitabı’na aynı zamanda Orion [Yunan gök
mitolojisinde avcı figürü]ya da Hint Ateş Kuşu denirdi; Clitarchus [MÖ 4. yy. Yunan tarihçi] der
ki, bu bir balıkçıl büyüklüğündeydi; bacakları kırmızıydı (φοινιξ) ve öylesine musikî idi ki
Sirenler’le bile müzikte yarışıyordu. Ve o şunu ekler: Hindistan kralları, içinde ağaçlar
büyüyebilecek şekilde yapılmış büyük arabalar inşa etmişlerdi; ve böylece bu Kuş’u
yanlarında taşırlar, orada, Nonnus [MS 5. yy. Yunan şair]’un anlattığı üzere, bal damlayan en
yüksek daldan, tatlı Kuş Orion, bilge kuğu gibi ilahi bir sesle şarkı söyler; ve kanatlarını
çırparken nefesin zefirine rastgele saçmaz, fakat onu bal gibi bilgelere ağızlarından
damlatır, tıpkı belli bir adam gibi. Ben ayrıca inanıyorum ki, Apocalypse, gizleme amacıyla,
İki Dilli Kuzucuk (το διγλώσσον ἀρνίον) olarak adlandırılıyordu; ki bu, Helen [Yunan
mitolojisinde Zeus’un kızı]’in Pelops [Yunan mitolojisinde Tantallos’un oğlu]’un Üçayağı ile
birlikte sahip olduğu söylenendi; ve bu iki dil, dışsal (exoteric) ve içsel (esoteric) yorumu ifade
ediyordu. Benim gördüğüm kadarıyla ona başka bir anlam verilemez. “Kuzu”, eklemeye gerek
yok ki, aslan-benzeri Kuzu’ya, yani Elçi’ye işaretti. Bion of Smyrna [MÖ 2. yy. Yunan şair]
Epithalamium Achillis’inde ona, İki Başlı Kuzu (διώωνον ἀρνα) der; ki bu, Apokaliptik
Mesih idi.
40. Böylece Memnon, Mesihsel bir isim Mim-n-On (Güneş’in On’unun Altı Yüzü),
öldüğünde bir Kuş’a dönüştü; insanlık arasında olduğu gibi güzellik ve bilgelik bakımından
eşsizdi; Hintlilerin Orion [gök mitolojisinde avcı figürü]’u ve klasik yazarların Phoenix’i.
Memnon, Aurora’nın (Sabah) Oğlu’ydu; onun Farsça adı Ho-mai yani Cennet Kuşu’ydu.
Böylece Phoenix de Sabah’ın ve Cennet’in Kuşu’ydu; onun ikametgahı doğuda, Cennet
Kapısı’nda, Bahar Ülkesi’nde ve Güneş Korusu’nda, saf zevklerden oluşan bir düzlükteydi; en
yüksek dağlardan on iki arşın yüksekte, ve tüm Dünya’nın yalnızca burası, Phaeton [Yunan
mitolojisinde güneşi süren figür]’un Ateşi ve Deucalion [Yunan mitolojisinde tufandan sağ
kurtulan kahraman]’un Suyu tarafından zarar görmemişti. Phoenix ayrıca Kutsal Hurma
Ağacı’ydı—bir Yaşam Ağacı, ya da O’ndan [“O” burada ilahi dişil figür için] türeyen bir dal.
41. Daha önce Kirâni, —Antik bir gizli ve mistik kitap, Pers Kralı tarafından Thoth’a
sunulmuş— adında bir ciltten söz edilmiştir; bu ismi, Muhammed’in Kuran (yani Öğretici) için
benimsemesinden binlerce yıl önceydi. Bu, Gizli ve mistik bir Kitap’tı; buna atıfta bulunan
kutsal yazarlar, onun büyülü olduğunu belirtirler. Harpocration (Yeminli sessizlik tanrısı,
premen vocem, digitoque silentia suadens [sesini bastırarak, parmağıyla sessizliği teşvik
ederek]) ile ilgili şöyle bir rivayet vardır: Babylonia’da (Babil) seyahat ederken, Seleutica adlı
182
şehirden dört mil kadar uzaklıkta, Devler (veya Anûk [Sümer mitolojisinde tanrı figürleri]
rahipleri) tarafından yapılmış üç kule buldu; bunların arasında büyük bir kule ve 365 gümüş
basamakla çıkılan bir Tapınak vardı. Bu kulede Kirâni Kitabı yazılıydı. Nimrod’un yazarı, bunun
Ach-icarus Sütunu adıyla anıldığını söyler; ve sütundaki yazı kutsal bir karakterdeydi; anlamı
üzerine Democritus [MÖ 460–370, Yunan filozof]ve sonra Theophrastus [MÖ 371–287, Yunan
filozof] eserler yazdı. Yazar ekler ki, Ach-icarus, Okyanus’un Oğlu anlamına gelir ve Kimmer
Bosphorus halkı tarafından Peygamber ve yarı tanrı olarak tapınıldı. Peki bu Ach-icarus, AchAdamile aynı mıydı; ve Kirâni Gizemleri, Apocalypse’e ait miydi? Tesadüfler ilginçtir. Kirâni’nin
bir cildi, Truva Kralı Priam’ın mezarında, kemikleriyle birlikte bulunmuştur. Mevcut geleneksel
notlardan anlaşıldığı kadarıyla, bu son derece saygıdeğer eski bir kayıt olmalıydı. Bazı yazarlar
Kirâni’yi Cennet Kraliçesi’ne (Queen [of Heaven] Κοιρνη) atıfta bulunuyor olarak yorumlar;
bazıları ise sadece Bir Koleksiyon anlamında alır. Salmasius [1587–1654, Fransız
akademisyen], bunun Arapça Korân ile aynı anlama sahip olduğunu düşünür. Mr. Grelot
kütüphanesinde, The Golden Epitome, veya the Book of the Ancient Kiranids [Altın Özet veya
Antik Kiranidlerin Kitabı] adında bir el yazmasından söz edilir. Bu cilt artık bulunamıyor mu?
Yoksa rahipler mi satın alıp yok etti? Bildiğimiz hangi başka kitaba, Altın Özet (Golden
Epitome) adı bu kadar iyi uyar ki, tüm dünyanın tarihinin kısa bir resmini veren bu
Apocalypse’e uysun? Bu kitap Thoth’a atfedilmiştir; bazıları Zerdüşt’e [Zaratusht MÖ 1000 civ.,
Pers peygamberi] bağlamıştır, bazıları ise Âdem olarak düşünmektedir. Kimse onu görmemiş
gibi görünse de, içeriği hakkında tahminlerde bulunanların sayısı çok olmuştur.
42. Harpocration’ın kendisinin bu konudaki anlatımı da aktarılabilir. Daha önce seyahat
ettiğimde, Babil ülkesinde, adı Seleutica olan bir şehir buldum, tarihini yazdım: bundan
sonra, Seleutica’dan on yedi Pers mili uzaklıkta başka bir şehir daha gördüm, ki
Makedonya’dan Alexander [MÖ 356–323, Büyük İskender] onu yıktı. Buna Küçük İskenderiye
denir. Üçüncü yılda, yabancı ilimlerde ve Yunanca dilinde yetkin bir ihtiyar buldum; fakat
kendisinin Suriye asıllı olduğunu, esir alındığını ve orada yaşadığını söyledi; şehirde benimle
dolaştı ve her şeyi gösterdi. Ve şehirden yaklaşık dört mil uzaklıktaki belli bir yere
geldiğimizde, Suriye halkının, bunun Süleyman [Solomon, İsrailoğulları kralı] yapısından
getirildiğini ve o şehirdeki insanların sağlık ve iyiliği için oraya yerleştirildiğini söylediği
büyük bir kule ile bir sütun (sütun) gördük. Buna iyi bakınca, tuhaf harflerle yazıldığını
gördüm. İhtiyara sorunca, bana göstermeyi kabul etti ve ben de memnuniyetle kulak verdim;
o, sütundaki barbar harfleri, Aeolic [Eski Yunan lehçesi] diliyle açıklayıp yorumladı. Oğlum,
183
dedi, burada üç kule görüyorsun, biri beş mil, biri iki buçuk mil, diğeri dört mil uzaklıkta.
Bunlar, göğe tırmanmak isteyen Devler (Giants) tarafından inşa edilmiştir: bu dinsiz
çılgınlıkları yüzünden, bazıları yıldırımla cezalandırıldı; diğerleri Tanrı’nın adil yargısıyla
kendilerini tanımadılar; geri kalanlar ise Tanrı’nın öfkesiyle Girit (Crete) Adası’na atıldı. İhtiyar
sonra, taşın büyüklüğünü bir ip ile ölçmemi istedi. Yakın olanı ölçünce, 32 kübik, 79 genişlikte
ve 208 basamaklı olduğunu buldum. Ayrıca kutsal bir avlu gördük ve avlunun ortasında, 365
gümüş basamak ve 60 altın basamak olan bir Tapınak vardı; oradan Tanrı’ya dua etmek için
çıktık. Ve bana, herkese açıklamayacağım Yaşayan Tanrı’nın Gizemlerini anlattı. Diğer şeyler
hakkında bilgi almak istedim, fakat asıl amacım sütunu öğrenmekti. İhtiyar, bir ipek örtüyü
kenara çekerek, üzerine oyulmuş tuhaf ve yabancı harfleri gösterdi. Ve benim dilimde yetkin
olduğu için, kendisinden her şeyi açık ve kıskançlık duymadan açıklamasını rica ettim.
Sütunda okunan şeyler şunlardı: Bu, gerçek örneğin çok yönlü Tablosudur; her zaman,
İlahi’nin İmisyon [Elçiler/Mesajcılar]’larını bilmekte, görmekte ve önceden bilmektedir.
Harpocration, aktardığı cildin böyle olduğunu söyler; fakat şimdi kendi adıyla anılan cilt,
İlahi’nin Mesajveya Elçileri hakkında hiçbir şey söylemez. Gerçek Kirâni’nin bir kopyasının bir
zamanlar Vatikan’da olduğu bilinmektedir; fakat 1168’de Konstantinopolis [İstanbul]’de,
İmparator Manoel [Bizans İmparatoru Manuel I Komnenos, 1118–1180] döneminde, isimsiz
bir keşiş tarafından yayımlanan eser, açıkça bir falcı dolandırıcının sahtekarlığıdır; kesinlikle
anlatıldığı şekilde saklanacak türden değildir. Süslemeleri göz önüne alarak, böyle bir cildin
hiç var olmadığını iddia etmek zor görünüyor; ayrıca onun uzak bir antikliği yansıttığı inkâr
edilemez — Priam [Truva Kralı]’ın altın tabutuna yerleştirilecek kadar eski. Onun akıbeti
hakkında belki Vatikan bilgi verebilirdi, ama Vatikan hiç konuşmaz. Kalan parçası ve benim
alıntıladığım kısmı, Apocalypse ile uyumludur — bunu aynı eser olduğunu varsaymam abartı
olur mu? Okuyucu, ilerleyen sayfada, sütun, tapınak ve gizemin, Nicephorus [MÖ 9–10. yy.
Bizans tarihçisi]’un tarihi anlatımı ve Swedenborg [1688–1772, İsveçli mistik]’un vizyonu ile
ne kadar ilginç bir uyum gösterdiğini görecektir. Şüpheci diyecek ki: Bir vizyonla kim ilgilenir?
Şüpheci ilgilenmez; fakat Apocalypse’e inanan biri, hiçbir vizyonu küçümseyemez.
Rabbinik geleneklerle birlikte Âdem'e ve onun Vahiylerine yapılan çeşitli mistik
referanslar
43. Bu en eski kelime olan Kirâni’nin tekilliği ve Muhammed’in kutsal kitabının ismiyle
olan benzerliği, aynı türden diğer rastlantılar kadar dikkat çekicidir. Okuyucu, önceki
184
sayfalarda geçen Meksikalı Mesih’in olağanüstü ismini fark etmiş olmalıdır: Omid-euchtli.
Orfik İlahiler’de [antik Yunan gizemci-dini şiir koleksiyonu] Omadius kelimesinin Kutsal
Enkarnasyon için kullanılan ilk isimlerden biri olduğunu görecektir. Hagay (Haggai) 2:7’de
şöyle okuyoruz: “Ve bütün milletlerin Arzu ettiği דמ ה] HMD] gelecek). Parkhurst bu kökten,
sözde peygamber Muhammed/Mahomet’in adını aldığını söyler. Bununla birlikte, hiç şüphe
yok ki burada, büyük Arap Allah Elçisi açıkça Hagay tarafından ve adıyla birlikte önceden
bildirilmektedir; Araplar tarafından eklenmiş olduğuna dair, kutsal kitap yazarlarınca bile
hiçbir iddia yoktur. Acaba Hagay bu kehaneti başka bir kitaptan mı kopyaladı? [Bkz. Bölüm
31]. Göreceğiz ki bunu Apokalips’ten kopyalamıştır. Peki bu isim Meksika’ya nasıl geçti? Onu
Japonya’da Amida [Amitābha, Budizm’de sonsuz ışık buddhası] olarak buluyoruz; onu Homer
[M.Ö. 8. yy. destan şairi]’den önce Yunanistan’da buluyoruz. Yoksa bu, Sanskritçe Adim (Amid)
kelimesinin bir anagramı mıydı ve “Göksel Tercüman” için kullanılan genel bir isim miydi?
Nitekim Manu [Hint mitolojisinde insanlığın atası] adı, Numa olarak görülür; bu da ters
okunduğunda Amûn “Gizli/örtülü olan” olur ki, Mesih’in her zaman “Gizlenmiş” olduğu
söylenir. Kir’in “Güneş” için bir kök olduğunu biliyoruz ve Ani’nin, Ain yani Kaynak, Fışkıran
Pınar, yani Kutsal Ruh anlamına geldiğini biliyoruz. Bu, onun unvanlarından biri olan AnnaPerenna [Roma tanrıçası, bereket ve döngüsel zamanla ilişkili] ismine de girmiştir. (Bkz.
önceki sayfalar, Kyrene).
44. Dr. Henderson [19. yy’da Eski Ahit uzmanı] şöyle der: Bu Hagay pasajı, uzun zamandır
Mesih’in gelişi zamanına dair başlıca peygamberliklerden biri olarak kabul edilmektedir.
Bunun, bazı erken dönem Yahudi Rabbiler tarafından da bu şekilde uygulandığı inkâr
edilemez. Nitekim, Sanhedrin [Yahudi Yüksek Meclisi]’ne ait bir bölümde, קלה Halk başlıklı
kısımda, Rabbi Akiba [M.S. 50–135, ünlü haham]’ya ait şu yorum verilir: “Kısa bir süre için
İsrail Krallığı’nı, yıkımımızdan sonra vereceğim, ve krallığın ardından, işte göğü ve yeri
sarsacağım, ve MESİH GELECEKTİR.” Vulgata [Latince İncil çevirisi] da aynı görüşü destekler:
“Et veniet Desideratus cunctis gentibus” [“Ve bütün milletlerin arzuladığı (kişi) gelecek”].
(Bkz. Küçük Peygamberler,s. 355).Fakat muhterem doktor [Henderson], bu olayın tuhaflığını
hiç aydınlatmaz; öte yandan Başpiskopos Newcome ve diğer Paulcu piskoposlar ve
uydurucular, bütün eski geleneğin sesine karşı çıkarak, bu kelimenin çoğul olması gerektiğini
iddia ederler ve bunu zenginlikler veya hazîneler olarak yorumlamayı teklif ederler!
45. Parkhurst şöyle der: Bu isimden (Âdem) Yunan ve Roma mitolojisinde hiçbir iz
bulamıyorum; yalnızca Admetos [Yunan mitinde Tesalya kralı, Apollon tarafından sevilen]’ta
185
görülür. Apollon, ondan öyle çok hoşlanmıştı ki, Tanrı gökten sürgün edildiğinde çoban olup
onun sürüsünü güttü. Bu rivayet ya da mit, çok büyük anlam taşır: buraya kadar okuyan kişi
bunu görecektir. Âdem mistik olarak Ad-M, yani “Baba, altı yüz” demek olabilir; yani Naronik
Döngü’de [astrolojik/büyük kozmik devrelerden biri] ortaya çıkan ilk kişi.Fakat Âdem םרח‘ in
[ḥērem] gerçek kökeni Arapça’dadır; burada “hizmet etmek, kulluk etmek” anlamına gelir.
Yahudilerin kibirli tavrının bir göstergesi olarak, yalnızca kendilerini Tanrı’nın seçilmiş halkı
ilan ettiklerinde, ilk Mesih’i kendi ataları yaptılar ve onu “ilk insan” ilan ettiler. Stephanus
[Bizanslı tarihçi Stephanus Byzantinus] περὶ πόλεων [Şehirler Üzerine] adlı eserinde Adana
için şöyle der: Saturn yani Kronos’a Adanos denilmiştir; bu Adanos, Gökyüzü ile Yeryüzü’nün
oğludur. Vossius (De Idolatria, I.38) ise şöyle ekler: Onun hatırasının Asya’da putperestler
arasında kaybolduğunu düşünemeyiz; aksine, birçok şey bunun tersini kanıtlar. Adana,
Kilikya’da (bugünkü Türkiye’de Çukurova) eski bir şehirdir; Syrakuzalılar tarafından
kurulmuştur ve Âdem’in hatırasına bu ad verilmiştir. Çünkü açıktır ki Grekler’in -m ile biten
kelimeleri yoktu; bu yüzden Adam’ı Adan diye okudular; sonuna bir ek daha getirerek Adanos
yaptılar; şehir adı da buradan gelir. Not: Adhān, Sanskritçe “en zengin toprak” anlamına gelir.
46.Fakat Vossius [Gerardus Vossius, Hollandalı ilahiyatçı, 1577–1649] bu meseleyi ustaca
geçiştirirken, Parkhurst da putperestler arasında Âdem’e yapılan herhangi bir göndermeden
habersizmiş gibi davranır. Peki öyleyse neden Rabbânîler arasında “Adam Kadmon” [İbr.
ןומדק” , İlk Âdem, Kadim Âdem”; Kabala’da kozmik insan] diye anılan o dikkate değer kişiden
hiç söz etmez? Oysa bu şahıs gerçekte Apokalipsis’in Âdem’idir; harflerin mucidi değilse de
yayıcısıdır; Yunan mitosunda Kadmos [Fenike kökenli mitolojik kral, yazıyı Yunanlara getiren
kişi] olarak bilinir. Euhemerus [MÖ 4.–3. yy, Yunan filozof, tanrıları tarihsel kişilerden türeten]
Kadmos’a Phoenix adını verir; ki bunun Mesih için gizli bir ad olduğunu biliyoruz. Ayrıca םדכ
Kedem, “Doğu” de onun bir başka unvanıydı (bkz. önceki, sayfalar, dipnot 2). Bu Âdem’e
Adamus Primus, Occultus, “Birinci Âdem, Gizli” denilirdi. Aynı şekilde Orphik Phanes [Orfik
kozmogoni figürü; ilahi ışık, yaratıcı] de hem Kutsal Ruh hem de Mesih idi ve “gizli” diye
adlandırılmıştı. İsa da kendi akrabaları tarafından gizlenmesi, krallığını herkese açıkça
göstermemesi sebebiyle kınanmıştı: Bunun için kardeşleri ona dediler: Buradan ayrıl ve
Yahudiye’ye git ki, senin öğrencilerin de yaptığın işleri görsünler. Çünkü kimse gizlide bir
şey yapıp da, kendisi açıkça tanınmayı aramaz; madem bu işleri yapıyorsun, kendini
dünyaya göster. Çünkü kardeşleri bile ona iman etmiyorlardı. (Yuhanna vii.3). İsa, ilahi
kimliğini insanlara duyurmada herkesten daha ihtiyatlıydı. Bu ya Mesih’in karakteristik
186
özelliği idi, ya da bunu yapması için zaman henüz gelmemişti. Âdem kelimesi İbranice’de
aslında “iki tabiat” demektir; yahut biblikallerin dediği gibi “her iki cinsiyete” uygulanır. Fakat
gerçekte, insanlara gönderilen göksel elçide birleşen semavî ve dünyevî tabiatlara işaret eder.
Parkhurst ayrıca, Âdem isminin תומדכ Cedemut “Tanrı’nın benzerliği” kökünden
türeyebileceğini söyler; bu ise Kadmon ile neredeyse aynıdır. Bu ve diğer benzetmeleri
ayrıntılı biçimde inceleyen okur, zihninde pek az şüphe kalacağını görecektir. Kadmos, Kam,
Kamillos ve Kasmillos eski kutsal isimlerdir. Creuzer [Georg Friedrich Creuzer, Alman filolog,
1771–1858] sonuncusunun bir Hermes, yani Göksel Elçi olduğunu kabul eder. Kam, Hint
mitolojisindeki Kam Diva [aşk tanrısı] yani Cupid’dir; aslında Mesih’in bir adı sayılır. Nitekim
bu Perslerin Cupid’i yani Kutsal Ruhu, Mihr kaya tapınaklarından birinin cephesinde,
Gökkuşağı üzerinde oturmuş halde resmedilir. Yunan ve Roma’nın Cupid’i de aynı şekilde
Enkarnasyon’un bir simgesidir: ya deniz kabuğu içinde okyanus üzerinde yüzerken, ya bir
balığın sırtında, ya da Hinduların Argha [ayinlerde kullanılan kutsal kap]’sı üzerinde,
rüzgârlara yelken açmış halde tasvir edilir. Apollonios [Rodoslu Apollonios, MÖ 3. yy]’un
Argonautika I. kitabındaki şarihi ilginç şekilde şöyle der: Κασμιλος ο Ερμης εστιν
“Kasmilos Hermes’tir”. Yani Casmilus, Yorumcu Hermes’tir; ki bunun bir Mesih adı olduğunu
biliyoruz. Bu Kasmilos’u Bochart [Samuel Bochart, Fransız filolog ve ilahiyatçı, 1599–1667]
aynı zamanda Chadmel לאמדח” Tanrı’nın hizmetkârı” ile özdeşleştirir. Bunun ile Kadmon
Âdem, Hintçe Adim अ"दम “İlk”, ya da Adn arasındaki fark o kadar küçüktür ki, hiçbir filolog
bunların özdeşliğini sorgulamaz.
47.Lycophron [MÖ 3. yy Yunan şairi] üzerine yazan şârih (scholiast), hiç tereddüt etmeden
Kadmos’un aslında göksel elçi olan Hermes’in bir adı olduğunu söyler. Phavorinus [2. yy,
Galyalı sofist ve filozof] da aynı şeyi kabul eder.Nonnos [Panopolisli Nonnos, 5. yy Yunan şairi],
dört kitabında şunu söyler: “İlk-doğan Phanes’in [Orfik kozmogoni figürü; ilahi ışık]
peygamberce eli, bu dünyada gerçekleşecek harikulade şeylerin tümünü yazdı”—bu, açıkça
Apokalipsis’e bir göndermedir. Nonnos, bu kitapların ilkinin uygarlığın ilk dönemleriyle
eşzamanlı olduğunu ve içinde asa taşıyan Oph-Ion’un [Yılan-Kadın ya da Tanrı ve Ruh] izin
verdiği her şeyi barındırdığını ekler. Bunlar gerçekten olağanüstü pasajlardır. Kaynağım
Bryant’ın Analysis’ıdır [Jacob Bryant, 1715–1804]. Bryant ayrıca şunu belirtir: Güneş, Achad,
Achon ve Achor adlarıyla da anılırdı; ve Kadmos adının aslında Achad-Ham (Adam)
bileşiminden türediği, fakat Yunanlıların yabancı kelimeleri değiştirdikleri gibi bunu da
187
bozdukları görüşündedir. Bu Oph-Ion, aslında Pherekydes [MÖ 6. yy, Pythagoras’ın hocası
sayılan Yunan düşünür]’in takipçileri arasında yaydığı eserle aynıdır (bkz. öncekisayfalar).
48. Okuyucu, Apocalypse boyunca dağınık halde bulunan oyulmuş taşlara yapılan
göndermeleri —özellikle de elmasa yapılan atfı— fark etmekte gecikmeyecektir. Bu taş, bundan
sonra üstünlük ve ayrıcalıkla Adamant olarak adlandırılmıştır: Adamas-gemma. Maurice,
(History of Hindostan, cilt I, s. 478) adlı eserinde şöyle der: “Adamas Nehri’nin kıyılarında
bulunan elmaslardan ötürü böyle adlandırılan bölgede, ilk madenlerin keşfi ve işletilme
dönemine dair bilgi edinilebilecek hiçbir hatıra bulunmamaktadır.” Bunun muhtemelen Hint
imparatorluğunun kuruluş devrine, hatta en uzak tarihsel kayıtların ötesine kadar gittiğini
söyler. Yazar ardından şu soruyu ekler: “Buna, onun ilk Mesih’ten adını aldığı da eklenemez
miydi?”
49. Manetho [Mısırlı rahip-tarihçi, MÖ 3. yy], Osymandias’ın [Ramses II ile özdeşleştirilen
firavun] büyük Mısır kütüphanesinde bulunan bir Kutsal Kitaptan bahseder; bu kitabın Phre
Suphis yani “Güneş’in Bilgesi” tarafından yazıldığı söylenirdi. İçeriği hiç kimseye açıklanmaz,
sadece Baş Rahip tarafından bilinirdi. Albay Tod, Rajasthan Yıllıkları adlı eserinde —neredeyse
hiç keşfedilmemiş, Hindistan’ın en ücra bölgesinde bulunan devasa bir eyalet olan—
Jesulmer’den söz eder. (Bu adın, anagram yoluyla Jerusalem [Kudüs] ile ilişkili olduğu,
Yahudilerin aslında Yadûs, Yodiah veya Oude bölgesinden gelenler olduğu ileri sürülür.)
Jesulmer’in çok eski bir yerleşim olduğu, Budistler arasında da özel bir kutsallığa sahip
bulunduğu belirtilir. Bölgedeki geniş kütüphanelerde sayısız el yazması bulunur; bunların
çoğu son derece eski ve artık sahipleri tarafından anlaşılamayan bir yazıyla yazılmıştır. Bu
yazılar sadece Baş Rahip ve onunla birlikte inisiye edilmiş kütüphaneciler tarafından bilinir.
Bir cilt vardır, içeriği öylesine kutsal kabul edilir ki, çölde bulunan Chōōdnt Amōōn (KûntAmûn, yani “Gizli Çadır/Mabed”) tapınağında, altın bir sandığın içinde, altın bir zincirle asılı
tutulur. Bu kitap yalnızca kapağı yenileneceği zaman veya yeni bir Rahip göreve başlayacağı
sırada indirilir. İnanca göre, onu okuyan herhangi biri anında kör olur. Higgins, Anacalypsis,
cilt I, s. 412’de şu olayı aktarır: Bir süre önce ülkenin prensi, kitabı kendisine getirtip okumak
istemiş, fakat cesareti kırılmış ve kitabı açmadan geri göndermiştir. Kitap, gelenekte “Somadit-ya Sooroo Acharya” (Ay’dan doğan Güneş’in Enkarnasyonu) adıyla bilinir. Yazar, bunun
aslında Adem’in Vahyi (Apocalypse of Adam) olduğuna ve muhtemelen ilksel dilde (primeval
language) yazıldığına şüphe etmez.
188
50. Yalnızca Jesulmer’de değil, böylesi gizli bir kitabı başka yerlerde de bulmayı
bekleyebiliriz. Benim kanaatim, bunun nüshalarının Semerkand’da da bulunduğu yönünde;
ancak bu Büyük Şehir Avrupalılara kapalı olduğundan, ortaya çıkarılması yıllar alabilir. Ben de
bir zamanlar oraya gidip hem orayı hem de Benares [Varanasi, Hindistan’daki kutsal şehir]’i
keşfetmeyi ummuştum; fakat şartlar bana elvermedi ve artık bunun için çok geç. Aşağıdaki
mektuptan, yani 25 Ocak 1866 tarihli Standard gazetesinde yayımlanan Semerkand kaynaklı
yazıdan, Mahwee (Gizemler Tapınağı) kütüphanesinde ne kadar değerli hazineler
bulunduğunu okuyucu çıkarabilir: “Sonunda” diyor yazar, “bu şehre seyahat ederken
katlandığım tehlikeler ve yoksunluklar bolca ödüllendirildi. Bugün ilk kez Mahwee’nin kutsal
alanlarına girmeme izin verildi ve Seh ile tanıştım. Okuyucularınız benim her tarafta
karşılaştığım zorlukları tasavvur edemez; fakat talih şimdiye kadar bana yardım etti, umarım
yakında İngiltere’ye döner ve Tatar edebiyatı ile biliminin hazineleriyle zenginleşmiş olurum.
Fakat girişimimin başarıya ulaşmasına engel olabilecek ihtimallerin farkındayım; bu yüzden
fırsat buldukça elde ettiğim zenginliklerden küçük parçaları size göndermeyi uygun
buluyorum. Bugün Seh ile tanıştığımı söyledim. O, kendisine yakın olma talihini yaşayanların
hayranlığını hak eden bir insandır; kalp iyiliği ve nezaketi, felsefi birikimleri kadar dikkat
çekicidir. Onunla saatlerce sohbet ettim; bana Mahwee’nin tüm düzenini —ki o buranın
başında bulunuyor— anlattı. Ayrıca bana aynı çatı altındaki kütüphaneyi de gösterdi; orada
öyle nadir ve paha biçilemez kitaplar gördüm ki, bunların medeniyet dünyasına
kazandıracağı bilgiye mi daha çok sevineyim, yoksa bunlara erişimin zorluğuna mı daha
çok hayıflanayım, bilemedim. Orada hem eski hem de modern olmak üzere bizim aşina
olduğumuz birçok klasik eser buldum. Bu durum bende büyük hayranlık uyandırdı; zira bu
asil yazıların ellerinde bulunması, görünüşe göre Tatarların durumunu iyileştirmemiş ya da
uygarlığını geliştirmemişti. Bu meseleyi Seh’e açtığımda, biraz hüzünlü bir gülümsemeyle
şöyle dedi: ‘Dostum, dış dünyadan bize ulaşan hakikati memnuniyetle kabul ederiz, ama sizin
kâr hırsınızı taklit etmek istemeyiz. Bu nedenle halkımız, uygun olmadıkları bir duruma
yönelmesin diye, bilgelik hazinelerimizi Mahwee’de saklarız ve yalnızca filozoflara açarız. Siz
Avrupa’da kitlelerin durumunu düşünün; bize nazaran üstünlük gördüğünüzü söyleyebilir
misiniz? Burada sefalet içinde doğanlar kısa zamanda güvenli bir sığınak olarak ölümün kara
gecesine ulaşır ve bilinmeze doğru yol alırlar. Avrupa’da ise onlar yaşamak zorunda kalır,
kendileri için bir yük, çevreleri için ise bir utanç kaynağı olurlar.’ Bu cevaptan çok etkilendim;
çeşitli milletler arasında ilk bakışta görülenden daha fazla mutluluk eşitliği olabileceğini
düşündüm. Ayrıca, bazı sınıflarda maddi refah artışı, eğer zorunlu olarak evrensel bir duygusal
189
hassasiyetin yükselmesine yol açıyorsa, bütün sıkıntıları daha keskin kılan bir şey haline
gelebilir. Kütüphanedeki diğer dikkat çekici eserler arasında, yüzyıllardır bilginlerin kaybına
üzüldüğü kitaplara rastladım: mesela Sanchoniathon [Fenikeli tarihçi]’un Fenike Tarihi, ve
Quintilian [Roma hatibi]’ın Hitabetin Bozulma Sebepleri Üzerine İnceleme adlı eseri. İlk
fırsatta bu şimdiye dek kayıp sayılan eserlerin tam bir listesini vermeyi düşünüyorum. Ama
şimdiden şunu eklemeliyim ki, Seh bana Tacitus [Roma tarihçisi]’un 30 kitabının tamamını
içeren eksiksiz bir el yazmasını gösterdi. Bu tek başına bile, böylesine paha biçilemez bir eseri
elde etmek amacıyla Semerkand’a bir keşif heyeti gönderilmesi için yeterli bir sebeptir!”
51. Nimrod’un (bkz. Higgins, Anacalypsis) aktardığına göre, büyük seyyah Bay Pococke’a,
Dürzîler [Lübnan merkezli gizemci-dinsel topluluk] hakkında şöyle bir bilgi verilmişti: Onlarda
öyle bir gümüş kutu vardır ki, özel şekilde kapatılmıştır ve açılması mümkün değildir; çoğu
kişi içinde ne olduğunu bilmez. Buna bir tür tapınma gösterirler. Pococke’nin kaynağı,
kutunun içinde her iki cinsiyetin tabiatına dair heykelcikler bulunduğuna inanıyordu (iii, 386).
Fakat Higgins’e göre bu bilgi yanlıştı. Gerçekte, gümüş kutunun içinde bulunan şey
Apokalipsis’dir; muhtemelen Büyük Baba [Tanrı] ve Büyük Anne [Kutsal Ruh/Dişi İlke]’nin
sembolleriyle birlikte, kesin olarak ise “İki Kudret”ten —Tanrı ve Kutsal Ruh’tan— bahseder.
Higgins’e göre eğer bu nüsha ele geçirilebilseydi, kesinlikle onun kendi elinde bulunan
kopyayla tamamen aynı çıkardı.
52. Âdem, ekstaz (vecd/ilahi vizyon) gören ilk insandı; yahut göklerin görkemini ilk defa
müşahede eden kişiydi. Nitekim Tekvin 2:21’de9 şöyle denir: “Ve TANRI, Kudretlerin Kudreti,
insana derin bir uyku (ecstasy) gönderdi, ve o uyudu.” Bu nedenle söylence, onun Cennet
Bahçesi’nde yaşadığını anlatır. Fakat Meyve’yi tattığında oradan ayrıldı; yani, Vahiy/Apokalips
(bilgi)’yi elde ettiğinde vecd/uyku hali ondan uzaklaştı. Augustinus, Tekvin’e dair yorumunda
buna değinir: “Tanrı’nın Âdem’e gönderdiği o ilahi trans, onun uykusunda bir Vizyon
görmesine sebep oldu. Bu halin gayesi şudur: aklı, meleklerin bilgeliğine ortak olsun;
Tanrı’nın mukaddes mekânına (Shekinah [Tanrı’nın görkemi/ilahi huzur]) girerek bilginin
sınırlarını anlasın.” Higgins burada sorar: Bu başka neye işaret edebilir ki, eğer Apokalips’e
değilse? Ve Tanrı’nın Şekinah’ı/Sekîne’si burada, semavi bilgilere aşina olanlara güneş kadar
açık biçimde zikredilmemiş midir?
9
190
53. Tekvin derleyicisinin Bahçe’ye (Garden) yaptığı atıfla mistik bir anlam iletmek
istediği açıktır; bunu en öğrenmiş İbranî bilginlerin sözlerinden anlamak mümkündür.
Maimonides [MÖ 1135–1204, Yahudi filozof ve hukuk bilgini], yasaların temel ilkelerinden
biri olarak şunu belirtir: Tanrı, insan oğullarını kehanet yapacak duruma getirebilir. Kehanet
yalnızca, son derece bilge bir insanda var olabilir; bu kişi, tutkularını yönetme gücüne sahip
olmalı, dünyada hiçbir kötü hayalinin üstünlük sağlamasına izin vermemeli, bilgisiyle kötü
hayallerini her zaman alt edebilmelidir ve ayrıca, zihni çok geniş ve iyi düzenlenmiş olmalıdır.
Böylesi erdemlerle dolu ve bedensel yapısı da mükemmel durumda olan bir insan,
BAHÇE’ye10 girdiğinde ve büyük ve kapsamlı meselelerle ilgilenirken; eğer doğru bilgiye
sahipse ve onları anlayıp kavrayabiliyorsa —kutsallığını korumaya devam ederse— geçici
şeylerin karanlığında yürüyen insanların genel tavırlarından uzak durursa; kendisiyle
ilgilenmeye devam edip zihnini öyle eğitir ki, geçici şeyleri veya zamanın boşuna çabalarını
düşünmez, sürekli yükseklerde ve Azizlik Tahtı (Throne of Glory)’na odaklanırsa; böylece saf ve
kutsal Zekâlar (holy Intelligences)’ı anlayabilir ve Kutsal Olanın (Holy One, blessed be He)
bilgeliği üzerine tefekkür edebilir —bu bilgelik, ilk Zekâ’dan yerin merkezine kadar tüm
yaratılışta sergilenmiştir. Eğer bu yollarla Onun Yüceliğini (His Excellency) tanırsa o zaman
Kutsal Ruh (Holy Spirit) hemen onunla birlikte ikamet eder. Kutsal Ruh onun üzerinde iken,
kendi ruhu, Ishim (melekî insanlar/angelic men) denilen meleklerin derecesiyle birleşir ve
böylece insan başka bir insan haline dönüşür. Dahası, kişi bilgisi sayesinde, artık eski haliyle
olmadığını; diğer bilge insanların derecesinin üstüne yükseldiğini fark eder.
54. Kutsal Ruh bir Bahçe olduğundan, o [dişil Kutsal Ruh] Cennet Bahçesi (Garden of
Paradise) olarak adlandırılmıştır. Bu nedenle, dünyadan kaybolduğunda, erken dönem
Babalar/Rahipler Cennet’in Ay’da olduğunu söylemişlerdir; bu da o İlahi Varlığın başka bir
adından farklı bir şey değildir.Homeridae [Homer soyundan gelen şairler]’den biri, Elysium’u
Hermione olarak adlandırır; yani Hermes [Tanrısal elçi] ve Yoni [dişil yaratıcı enerji], burada
Elçi —yıldız benzeri (bkz. önceki sayfalar), takipçileriyle birlikte Kutsal Ruh’un etkisi altında
yaşar.
10
191
Jüpiter Ammon’un Baküs’ün [Bacchus, şarap ve coşku tanrısı] annesine verdiği bahçeler,
Pausanias’a göre Dionysos Bahçesi (The Garden of Dionusos) olarak adlandırılır; Dionysos,
Tanrı’nın Ruhu (özünün bir kısmı) anlamına gelir. Bu bahçelerde Mount Meru [Himalaya’daki
kutsal dağ mitolojisi], bir öküz boynuzuna benzeyen ve Hesperian hoynuzu olarak
adlandırılan bir dağ bulunur. Bu dağ üzüm ve her türlü lezzetli meyve verir; bunlar arasında
altın elmalar da vardır.Tüm varlıklar ilk olarak Kuzey’de ortaya çıktığı (bkz. Apocalypse, bölüm
4) için, Cennet bazen oraya taşınmış gibi anlatılmıştır. Mısırlılar buna Saïs demiş ve oraya
yerleştirmişlerdir. Proclus’a göre bu, yalnızca iklimin soğuk olmasından dolayı değil, Tanrı’dan
yayılan/fışkıran (emanation) belirli bir özel etkileşimle ilgilidir. Puranalar’a göre Mount
Meru, Hindistan’ın kuzeyinde görkemli bir yerleşimdir. Bazen Meru’nun kuzeyinde başka
yerler de anılır, fakat sürekli olarak bunun Kuzey Kutbu (North Pole) olduğunu söylerler. Bu
çelişkilerin nedeni, Kuzey’in kutsal kabul edilmesinin arkasındaki sebeptir. Giordano Bruno,
buna mistik bir şekilde atıfta bulunur ve Kuzey’i Büyük Ayı (Great Bear), denizcilerin
(inançlıları) dolambaçlı ve belirsiz yolları tartıştıkları yer olarak adlandırır; fırtınaya uğrayan
herkesin ellerini kaldırdığı yer (İtalya’da Ave Maris Stella) ve devlerin arzularının yöneldiği yer
(Ejderha’nın Kadın’a saldırısı, bkz. Apocalypse, bölüm 8) olarak gösterir.Ayrıca bu yerde: Belus
neslinin [Babillilerin ataları], Babil Kulesi (Tower of Babel)’ni inşa ettiğini (yani Güvercin
tapınmasını başlattı); Çelik ayna büyücülerinin (Büyük Gizemlere İnisiye edilen), Floron, yani
Kuzey ruhlarının büyük prenslerinden biri’nin kehanetlerini aradığını; Kabalistlerin,
Samael’in tahtını yükseltmek istediği, böylece kendini İlk Yüce Şimşek (First High-thunderer)
ile özdeşleştirmeye çalıştığını söylerler. İbranî yazar şöyle der: “Konum olarak güzel, tüm
yeryüzünün sevinci, kuzey taraflarında Siyon Dağı [Mount Zion]: Büyük Kralın şehri”
(Mezmurlar 48:2). Okuyucu, bu Keyif Bahçesi (Garden of Delight)’nin parlayan tasvirini,
Apocalypse’in son beş bölümünde bulacak ve bunun eski teozofların [theosophists : Yunanca
theos (tanrı) ve sophia (bilgelik) sözcüklerinden "Tanrısal/ilahî bilgelik arayanlar" olarak
adlandırılabilir. Temel amaçları, evrensel gerçekleri, dinlerin ve felsefelerin özündeki
ortaklıkları keşfetmeye çalışmaktır. Sezgi, meditasyon ve mistik deneyimlerle spiritüel bilgiye
ulaşma amacını taşırlar.] genel betimlemesiyle uyumlu olduğunu görecektir.
55. En eski zamanlardan itibaren İbrânîler (Hebrews) arasında, Âdem’in bir Vahiyler Kitabı
(Book of Revelations) yazdığı bir gelenek vardı. Avodath Hakkodesch [Kutsal İbadetler]’in
yirmi birinci bölümünde şöyle okunur: Teologlar veya ilahiyatçılar, melek Rasiel [gizli
bilgilerin meleği]’in Âdem’in öğretmeni olduğunu söylerler. Âdem cennetteyken (vecd
192
hâlinde), bu melek ona gökten bir Kitap getirdi; bu Kitap sayesinde Âdem, yüksek göksel
katlarla ilgili muazzam şeyleri kavradı; ki bunlar, en Yüce Melekler tarafından ne gösterilmişti
ne de hayal edilmişti. Ve başmelekler, Kitap’ta ortaya çıkan derin ve harikulade sırları duymak
için önünde toplandılar. Sohâr [Zohar, Kabalistik metin] Kitabı’nda, Parasha Beresith [Yaratılış
bölümü]’te başka bir anlatım vardır: Âdem cennetteyken, Tanrı onu yüce ve başmeleklerin
sırları veya bilgeliği üzerinde konumlandırılmış Rasiel aracılığıyla, üstün meleklerin
bilgeliğini veya yazısını içeren bir Kitap ile gönderdi. Âdem, bu Kitap sayesinde yetmiş farklı
bilgelik türünü, yüce bilimin 170 söylemine ayırdı ve Kitap aracılığıyla bilgelik yazısına
(scripture of wisdom) ulaşmayı; üst azizlerin bilmeye izin verilmediği 1500 anahtarı
öğrenmeyi sağladı. Bu anahtarlar Kitap’ta gizli tutulmuştu, ta ki Âdem’in zamanına kadar.
Kitap Âdem’e verildiğinde, yüksek melekler onun önünde toplanarak içeriğini öğrenmek
istediler. Aynı anda Aziz Melek Adarniel geldi ve dedi ki: “Âdem! Âdem, Rabbinin görkemi
gizlenmiştir; başmeleklerin Rabbinin görkemini bilmesine izin verilmez; ama sana
tümünü bilmek müsaade edilmiştir.” Bu Kitap, Âdem cennetten çıkana kadar gizli tutuldu ve
her gün Rabbinin bu hazinesinden faydalandı. Âdem, Tanrı’nın başmeleklerinin bilmediği
yüce sırları bildi. Ancak Âdem günah işleyip Rabbinin buyruğundan ayrıldığında, Kitap ondan
ayrıldı; alnına vurarak ağladı. Sonra Tanrı, Raphael’e bir işaret yaptı ve Kitap’ın tekrar Âdem’e
verilmesine izin verdi. Âdem Kitap’ı okumayı ihmal etmedi ve Kitap’ı Şit (Seth)’e bıraktı;
nesilden nesile aktarılarak İbrahim (Abraham)’a ulaştı; İbrahim bu Kitap sayesinde Rabbin
Görkemini gördü.
56. Rabbinik yazılarda ayrıca Âdem’e verilen bir Asa (Staff)’dan da söz edilir. Bu asanın,
Sabienlerin Altın Yapraklı Ağacı (Tsabaean Tree of golden leaves) ile aynı olduğu ve bu altın
yaprakların vahiy edilmiş harikalar kitabı (Apocalypse of revealed wonders) anlamına geldiği
kabul edilir. Rabbi Eliezer [İbrani bilgesi] şöyle anlatır: Yıldızlar arasında (yani akşam vakti)
yaratılan asa, cennetteki ilk insana verildi. Âdem bunu Enoch’a; Enoch, Nuh’a; Nuh, Şem’e;
Şem, İbrahim’e; İbrahim, İshak’a; İshak, Yakup’a verdi. Yakup, bunu Mısır’a götürdü ve oğlu
Yusuf’a verdi. Yusuf öldüğünde, mal varlığı Mısırlılar tarafından ele geçirildi ve büyüde yetkin
olan Firavun’un sarayına götürüldü. Firavun asa’yı gördü ve üzerindeki yazıyı okudu; ona
büyük değer verdi ve Yitro (Jethro)’ya [Musa'nın kayınpederi ve Midyanlı bir rahip olarak
tanınan önemli bir Tevrat figürüdür. Musa'ya Danışmanlık yapmış ve yönetimsel tavsiyeler
vermiştir. Arap geleneğinde Şuayb ile özdeşleştirilir] ait olan bahçenin ortasına dikti. Asa
yalnızca Firavun tarafından görülebilir ve okunabilirdi; başka kimse yaklaşamazdı. Ancak
193
Musa (Moses), Firavun’un evine geldiğinde Yitro’nun bahçesine girdi; asayı gördü, üzerindeki
yazıyı okudu ve onu yanına aldı. Sonra Yitro, Musa’yı gördüğünde şöyle dedi: “Bu adam
İsraillileri Mısır’dan çıkaracak.” Bu inançla, kızı Zipporah’ı ona eş olarak verdi. Medras
Vijoscha’da farklı bir anlatım vardır: Burada Asa bir Ağaç hâline gelir ve üzerinde badem
(almonds), yani Tanrı’nın Kutsal Ruhu’nun sembolleri belirir. Musa şöyle der: “Büyüdüğümde,
kardeşlerimin ezilmesini görmek için dışarı çıktım ve bir Mısırlının bir İbrani’ye—
kardeşlerimden birine—vurduğunu gördüm; onu öldürdüm ve kumun içine gömdüm.Firavun
bunu duyduğunda beni öldürmek istedi; bir kılıç getirildi ve on kez öldürmeye çalıştı. Fakat
Kutsal ve Mukaddes Tanrı bir mucize yarattı: boynum mermer sütun kadar sert oldu ve kılıç
üzerimde etkisiz kaldı. Sonra Yitro’nun yanına kaçtım; Yitro beni yedi yıl boyunca bağlı/hapis
olarak tuttu. Mısır’dan çıktığımda kırk yaşındaydım. Kuyunun yanında dururken Zipporah’ı
gördüm ve onun iffetli olduğunu fark edince evlenmek istediğimi söyledim. Zipporah,
babasının âdetlerini anlattı: ‘Babam bahçesindeki bir Ağaç’ta, kızlarından biriyle evlenmek
isteyen her kişiyi dener; yaklaşan kişi hemen yutulur.’ Ağacın kaynağını sordum; Zipporah
şöyle dedi: ‘Kutsal ve Mukaddes Tanrı, ilk insana, Şabat akşamında yaratılan Asa’yı verdi. İlk
insan bunu Henokh’a; Henokh, Nuh’a; Nuh, Şem’e; Şem, İbrahim’e; İbrahim, İshak’a; İshak,
Yakup’a verdi. Yakup bunu Mısır’a getirdi ve Yusuf’a verdi. Yusuf öldüğünde, Mısırlılar evini
yağmaladı ve Asa’yı Firavun’un sarayına götürdü. Yitro, Mısır’ın en büyük sihirbazlarından
biriydi; asayı gördü, çok beğendi, çaldı ve evine götürdü. Asa üzerine Schem hamphurash,
םש) İsim), םח) Sua ve Rab); שהרפ) , Ateş Dalı)
11 kazınmıştı. Ve on felaket (ten plagues) [Kutsal
ve Mübarek Tanrı'nın Mısır'ın başına gelmesine izin verdiği] içeriyordu. Babam bunu yıllarca
evinde sakladı; sonra bahçeye götürüp toprağa dikti. Bahçeye tekrar gittiğinde, asanın filiz
verdiğini, çiçek açtığını ve olgun bademler taşıdığını gördü. Ağacı bırakıp, evlenmek
isteyenleri onunla sınamaya devam etti.’” Bütün bunların anlamı şudur: Yitro’nun
Apocalypse’in bir nüshasına sahip olduğu; Mısır’ın başrahiplerinden biri olarak buna sahip
olması gerektiği; Naros [Mesih] geldiğinde, asayı her talip için onun sırlarını açıklamaya
sunduğu; ve gerçek Mesih’in eline geçerse, anlamını açıklamakta güçlük çekmeyeceği, bu
nedenle kızını ona vereceği. Musa bunu başardı çünkü o da Ateş Dallarından (Branch of Fire)
biriydi ve önceden tüm sembolleri biliyordu; bu yüzden evlenme sınavında başarılı oldu.
11
194
Vahyin Roma'da, Galler'de vb. var olduğunun kanıtı
57. Aynı Asa (Sceptre) sembolü (yani Apocalypse) Pausanias [M.S. 2. yy. Yunan gezgin ve
coğrafyacı] tarafından da anılır. Onun dediğine göre, Khaironeialılar [Chaeroneans,
Yunanistan’da bir şehir halkı] tanrılar arasında en çok, Homer’in, Hephaistos [Vulcan, ateş ve
demir tanrısı]’un Jupiter için yaptığı asaya saygı gösterirler. Bu asayı Hermes (Haberci)
Zeus’tan aldı ve Pelops [mitolojik kahraman, Tantalos’un oğlu]’a verdi. Pelops onu Atreus
[Pelops’un oğlu, Atreidler hanedanının atası]’a; Atreus, Thyestes [Atreus’un kardeşi]’e; oradan
da Agamemnon [Troya Savaşı’nda Yunan ordusunun başkomutanı]’a geçti. Bu asa, ayrıca
Mızrak (Spear) olarak da adlandırılır; [bu yüzden Minerva her zaman bir mızrakla tasvir edilir—
aslında bu kutsal Apocalypse’tir.] Ve gerçekten de içinde olağandışı derecede ilahi bir şeyler
bulunduğu açıktır; çünkü ondan ışıklı bir parıltının çıktığı görülür. Bununla birlikte, bu
Asaya adanmış halka açık bir tapınak yoktur; fakat her yıl bu Kutsal Asa (Sacred Sceptre)’nın
korunması bir kişiye emanet edilir ve o kişi onu bu amaç için ayrılmış bir yapıya koyar; halk da
her gün onun için kurban sunar. Bütün bu gizlemeleri desteklemek için, Kutsal Kitap
“Pelops’un Tunç Üçayağı (Brazen Tripod of Pelops)” olarak adlandırılmıştır; bu da geçmişin,
şimdinin ve geleceğin bilgisini içerirdi.
58. Her ne kadar Sibyl Kitapları [Sibylline books, antik Roma’da kehanet kitapları]’na dair
tarihte az şey korunmuşsa da, elimizde kalanlar onların gerçekte ne oldukları hakkında merak
uyandırmaya yeterlidir. Onların Tarquinius [Roma kralı]’a getirilişinin efsanesi Niebuhr
[Barthold Georg Niebuhr, 18–19. yy. Alman tarihçi] tarafından şöyle aktarılır: Yaşlı bir kadın
Amalthaea12 [efsanevi Sibyl, kitapları Tarquin’e sunan kadın], krala dokuz kitabı üç yüz altın
paraya satmayı teklif etti; fakat küçümsenince üç tanesini yaktı, sonra üç tanesini daha yaktı
ve geriye kalanları da aynı fiyat verilmedikçe yok edeceğini söyledi. Kral, telafisi mümkün
olmayan bu hazinenin büyük kısmını kaybetmesine sebep olan inançsızlığından pişmanlık
duydu; kahin kadın (prophetess) ona son üç kitabı verdi ve kayboldu. Bu kitaplar, Capitol
Tapınağı [Capitoline Temple, Roma’nın baş tapınağı]’nda, Jüpiter [Roma baş tanrısı]’in
hücresine konuldu ve orada Marsic Savaşı [M.Ö. 91–88’de Roma ile İtalik kabileler savaşı]’na
kadar, taş bir sandık içinde, Decemviri [on kişilik rahipler kurulu]’nin gözetiminde korundular.
Tapınak, M.Ö. 173. Olimpiyat’ta ya kasıtlı ya da kazara yanınca, diğer kutsal sunularla birlikte
12
195
bu kitaplar da ateşte yok oldu. Daha sonra Samos [Ege adası] ve Troya’dan yeni kopyalar
getirildi.
Sir G. C. Lewis [19. yy. İngiliz tarihçi] (Credibility of early Roman Hist. i. 514,) şöyle der:
“Bunların ulusal bir kutsal hazine oldukları ve epeyce eski oldukları şüphe götürmez; ayrıca
onların Roma’daki dinî kayıtlar arasında muhafaza edildiği de muhtemeldir—ama anlatının
olayla çağdaş olduğuna dair hiçbir kanıt yoktur. Ayrıca bu durumda, diğerlerinde olduğu gibi,
efsane iki farklı Tarquinius arasında gidip gelir.” Niebuhr der ki: “Onlar yok olduktan sonra,
Sylla [M.Ö. 1. yy. Roma diktatörü] zamanında, kitapların muhafızları belki de önceden
ağızlarına alamadıkları şeyleri anlatmaya cesaret etmişlerdir.” Bu kitapların geleceğin
kehanetlerini mi içerdiği, yoksa yalnızca tanrıları yatıştırmak veya hoşnut etmek için yapılacak
şeylere dair talimatları mı sunduğu belirsizdir; çünkü bu kitaplar üzerindeki gizem,
Tarquinius’un, sırları ifşa eden bir decemvir’i baba katili cezasına çarptırmasından beri
mevcuttur [Dionysius, iv. 62; Valerius Maximus, I,1,13]. Bunun çoğunun efsanevî olduğuna
şüphe yoktur; fakat kim inkâr edebilir ki altında bir hakikat tabakası vardır ve bu kitaplar
öylesine değerli görülüyordu ki, içeriklerinin gizliliğini ihlâl edenin cezası ölümdü? Varro
[M.Ö. 1. yy. Romalı bilgin] onların hurma yaprakları üzerine yazıldığını, kısmen şiirsel dizeler,
kısmen de sembolik hiyerogliflerle yazıldığını aktarır. Şüphesiz en yüksek derecede
gizemliydiler. Livy [M.Ö. 1. yy. Roma tarihçisi]’nin aktardığına göre, M.Ö. 293’te, salgının yol
açtığı ölümler nedeniyle Sibyl kitaplarına danışıldı ve verilen yanıt Aesculapius [Asklepios, şifa
tanrısı]’un Roma’ya getirilmesi gerektiğiydi. Fakat Aesculapius (Şifacı) aslında Mesih için
kullanılan bir isimdi; bunun anlamı Romalıların göksel gazabı, hakiki dine dönerek
savuşturmaları gerektiğiydi. Lewis, Arnold ve Niebuhr, burada kutsal bir yılandan ve
evcilleştirilmiş bir yılandan bahsederler ki, bu, Tekvin’e inananlar için gayet makul olsa da,
bundan daha saçma veya gülünç bir şey olamaz. Niebuhr şöyle der: “Eğer bu kader kitapları
—tehlikeli savaş zamanlarında birden fazla kez iki Yunanlı ve iki Galli, her halktan bir kadın ve
bir erkeğin diri diri gömülmesi emredilmişti— Sibyl kitapları ise, Plutarkhos’un düşündüğü
gibi, o zaman Romalıların Sibyl kitapları dediği şey asla Yunan kaynaklı olamaz.” Zaten hiç
kimse onların Yunan kaynaklı olduğunu iddia etmemiştir; tek iddia edilen şey onların Yunanca
yazıldığıdır. Benim kanaatim ise şudur: Bu kitaplar Apocalypse idi ve burada olduğu gibi
Naros’un sırrını içeriyorlardı. Aksi hâlde neden Tarquinius, onları ifşa eden adamı kurban
etsin? Gerçi kitaplar ne Aesculapius’un adını zikreder ne de kanla kefaret öngörür; fakat
196
birincisi yalnızca bir semboldü; ikincisi ise o dönemde mevcut her dinin ortak unsuruydu.
Ayrıca Apocalypse, böyle yorumlanabilecek ifadeler içerir. Ve eğer rahipler insan kurbanı
istiyorlarsa, elbette halka emirlerini gizli kutsal hakikat kitabından aldıklarını söyleyecekler ve
muhtemelen bir bölümü yanlış yorumlayarak ya da çarpıtarak aktaracaklardı.
59. Bu Sibylline ciltler, gerçekte, halk arasında bilinen Vahiyler Kitabı’ndaki tehditlerin ta
kendisini de içermiş olabilir: ki bunlar çok açık bir şekilde ruhban sınıfının bir ilavesidir. Şöyle
denir: “Eğer bir kimse bu şeylere bir şey katarsa, Tanrı da onun üzerine bu kitapta yazılı
belaları katacaktır. Ve eğer bir kimse bu peygamberlik kitabının sözlerinden bir şey
eksiltirse, Tanrı onun hayat kitabından, kutsal şehirden ve bu kitapta yazılmış olan
şeylerden payını alacaktır.” Ve işte bu tehditlerin aynısı, rahipler tarafından, kitabın içeriğini
halka açıklayan adamın kurban edilmesini meşrulaştırmak için ileri sürülmüş olabilir.
60. Günümüzde “Sibylline Kehanetleri” adıyla dolaşan metinler ise elbette sahte
olanlardır. Cudworth [İngiliz Platoncu filozof], (Intellectual System, I. 463) şöyle der:
“Sibylline kehanetleri konusunda iki uç görüş vardır: biri, bugün elimizde bu adla mevcut olan
her şeyi gerçek ve sahih olarak yutmak. Oysa bundan daha açık bir şey olamaz ki, bu ‘Sibylline
yığını’ içinde sahte ve uydurulmuş malzeme çoktur. Bunun gibi başka örneklerden de
görüldüğü üzere, bazı sahte Hristiyanlar geçmişte ‘dindar dolandırıcılıklar’a başvurmuş, kendi
icat ettikleri uydurma metinlerle Hristiyanlığın doğruluğunu savunmaya çalışmışlardır. Bu ise,
hem başlı başına aşağılık ve onursuz bir iş olup, bu savunucuların kendi davalarına aslında
güvenmediklerini göstermektedir; hem de şeytanın bir taktiği olarak görülebilir. Çünkü
Hristiyanlığı, en azından sonraki çağlarda şüpheli hâle getirmenin en etkili yolu buydu. Öyle
ki, belki de şu sorulabilir: Hristiyanlığın hakikat ve ilahiliği daha çok, açıkça ilan edilmiş
düşmanlarının güç ve saldırılarına karşı galip gelmesinde mi görünür, yoksa sonunda kendi
dost ve savunucularının bu sahtecilik ve uydurmalarıyla boğulup yok edilmemesinde mi?”
61. Yeşu Kitabı’nda (X. 13) şöyle bir ifade vardır ki, doğru şekilde açıklandığında, Vahiy
Kitabı’nın onun zamanında bilindiğini ve Sandık (ark) [Ahit Sandığı] içinde saklanmış olan
Gizli Kitap olduğunu kanıtlar: “Ve güneş durdu, ay da yerinde kaldı; ta ki halk
düşmanlarından öç alana kadar. Bu, doğru olanların Kitabı’nda (Jasher) [Sefer ha-Yashar =
Doğrular Kitabı]yazılı değil midir?” Parkhurst İbranice konusunda en yüksek otorite sayılır ve
bunun yanlış çevrildiğini, Yetmişler Çevirisi (Septuaginta)’nin aslında doğru olduğunu söyler:
τὸ βιβλίον τοῦ εὐθοῦς “Doğru Yolun Kitabı”. Bu amaçla Josephus da (Antiquitates
197
Judaicae, V. 1. 8, 17) şöyle açıklar: τῶν ἀνακειμένων ἐν τῇ ἱερᾷ γραμματείων “kutsal
yerde muhafaza edilen yazılar”. Peki, bu yazılar neydi? Elbette Vahiy Kitabı. Ve işte Yeşu’nun
gönderme yaptığı ve muhtemelen kendi yok etme anlayışını dayandırdığı Vahiy’den
doğrudan bölüm:“Ve ben güneşte duran bir meleği gördüm; ve yüksek sesle gök ortasında
uçan bütün kuşlara seslenerek dedi: ‘Gelin, büyük Tanrı’nın ziyafetine toplanın. Öyle ki
kralların etini yiyesiniz’, …” Ve muhtemelen ilk teori şuydu: güneş, göksel Habercinin savaşı
sürdüğü müddetçe yerinde durmuştu.
62. Taliesin [6. yy. Gallerli ozan, Britanya bard geleneğinin en önemlilerinden] böylece
Druidlerin sahip olduğu Kutsal Bir Kitap’a gönderme yapar: “Bir kutsal Mabed (Sanctuary)
vardır, Kêd’in kabı ile, onun ürünleriyle. Ben onun yollarına, seçtiğim şeylere sahip oldum.
Ben dindarca riayet ettiğim yasanın gidişatını açıklamayacağım. Prydain’in (Hu, Güneş,
Âdem Baba) yazıları kaygılı dikkatin ilk nesnesidir; eğer dalgalar onların temelini bozarsa,
gerekirse onları yeniden derin hücrede gizleyeceğim.” Bundan şunu anlıyoruz, der Davis
[Edward Davies, 18-19. yy. Britanyalı araştırmacı], ki Druidlerin, kamusal olarak söylenen
şarkılardan ve hikâyelerden çok daha kutsal ve çok daha önemli gördükleri bazı Eski Yazıları
vardı. Bu yazılar zaten zulüm zamanlarında, muhtemelen Roma yönetimi sırasında
gizlenmişti; ve yalnızca Druidler ya da en yüksek derecedeki Bardlar tarafından biliniyordu.
Zira Taliesin bize, gerekirse onları yeniden gizleyecek etkili araçlara sahip olduğunu söylüyor.
Genel olarak sadece şu kadarını tahmin edebiliriz: bu sırlar Druidlerin Kutsal Tarihini,
Ritüellerini ve kadim rahipliğin en gizemli öğretilerini kapsıyordu. (British Druids, s. 511)
Ama bu gerçekten gizli kitabı doğru şekilde tanımlar mı? Ve Pri-Adain ile Adanos arasındaki
benzerliği görmüyor muyuz? Dinleyelim Taliesin’i, ki başka bir yerde şöyle yazar:“Ben o öğreti
için mücadele etmiyor muyum—eğer dikkate alınsaydı—ki o dört kez gözden geçirildi kutsal
dörtgen çitle çevrili mekânda? İlk cümle olarak bu dile getirildi kazandan, ki dokuz bakirenin
nefesiyle ısıtılmaya başlanmıştı. Bu, Derinliklerin Hakimi’nin kazanı değil midir? Onun niteliği
nedir? Kenarında inci sırası olan bu kazan korkağın yemeğini kaynatmaz; çünkü o, kutsal
yeminle bağlı değildir. Ona karşı parlak parlayan kılıç kaldırılacak; ve o, kılıç taşıyanın elinde
bırakılacak; ve Cehennem Kapısı’nın önünde ışığın boynuzları yanıyor olacak.” Bard burada
öğrettiği bilginin özel kutsallığında ısrar eder: bu bilgi, dile getirilmeden önce, yani kazanın
ilk cümlesi, ilk vahyi ya da temel doktrini olmadan önce, kutsal hücrede (Adytum [antik
tapınakların en gizli bölmesi]) dört kez gözden geçirilmişti. Bu mistik kazan Ceridwen [Gal
mitolojisinde bilgelik, ilham ve yeniden doğum tanrıçası]’in, yani Kutsal Ruh’un, Suların
198
Kraliçesi’nin kazanıdır. Bu kazan ilk olarak Dokuz Bakire kadar saf ve güzel Dokuz Ruh’un
nefesiyle ısıtılmıştı. Aynı kazan bilimi, bilgeliği, erdemi, mutluluğu ve hatta ölümsüzlüğü
iletiyordu, fakat korkağın yemeğini hazırlamıyordu. Ayrıca şu da dikkat çekicidir: kutsal kitabı
ifşa eden ve gizlilik yeminini bozan kimseye edilen lanet. Ve bunu, rahipler tarafından
eklenmiş olan Vahiy Kitabı’ndaki lanetle (önceki sayfalar) karşılaştırdığımızda, benzerlik o
kadar dikkat çekicidir ki şuna götürür: Güneş’in Yazıları, aslında, Güneş ve Ay’ın çocuğu, yani
göğün ilhamlı Elçisi olarak adlandırılanın Vahiy Kitabı’ndan başka bir şey değildir.
63. “Benim asıl ülkem,” der Taliesin [6. yy. Gallerli ozan], tüm varlıkların yeryüzü-öncesi
varoluşuna atıfta bulunarak, “Kerubim [melekî varlıklar; Eski Ahit’te Tanrı’nın tahtının yanında
bulunan kanatlı varlıklar] Diyarı’dır. (Land of Cherubim)” (Gunn’s Nennius, s. 41’e bakınız).
Bundan daha açık bir gönderme olabilir mi, elimizdeki haliyle Vahiy Kitabı’na? Daha fazlasını
söyleyemezdi, yeminini ya da gizlilik andını bozmadan; ve biz zaten (önceki sayfalar) bunun
ne anlama geldiğini gördük. Buna burada şu diğer kanıt eklenebilir: Phineus [Yunan
mitolojisinde kehanet gücüyle tanınan kral]’un Phen [“Naros”; kutsal kozmik döngü ya da
kader sırrı]’in gizini ifşa ettiği için Zeus tarafından kör edilmesidir; ve şölenleri, zararlı Harpyes
[kanatlı kadın-canavarlar, “yakalayan” rüzgâr ruhları] tarafından basılmıştır. “İnsan ırkına
acıyarak,” der (Valerius Flaccus [1. yy. Romalı şair], iv., 479), “akılsız dilimle Jove [Zeus’un
Roma’daki karşılığı olan Tanrı Jüpiter]’un kaderini ve öğütlerini açıkladım,ve yalnızca Onun
hazırladığı, ansızın yeryüzüne inecek gizli tasarılarını: işte bu yüzden bu kadar büyük felaket
başıma geldi, ve söylevimin ortasında kör edildim.”
64. Başka bir pasaj daha alıntılanabilir ki Taliesin’in bahsettiği kitabın Naros döngüsünü
içerdiğini göstersin. “Ben, ağzı korunmayan kalabalıkları (sırrı saklayamayanları)
kurtarmayacağım. Onlar bilmiyorlar hangi gün Önder tayin edildi; yahut sakin günün hangi
saatinde Hükümdar doğdu; yahut Gümüş Başlı Olanlar’ın koruduğu hangi Canlı Varlık’tır. Bu,
Enkarnasyon’a [Tanrı’nın beden alması]—Yeryüzünün Kralı’na açık bir gönderme değil midir?
Gümüş Başlı olanlar, Vahiy Kitabı’nda bahsi geçen “Günlerin Kadimi”dir (Ancient of Days). Ve
Galler halkı günümüze kadar beklenen Mesihlerini Kral Arthur adı altında sembolize ederler—
onların masalsı Yuvarlak Masa Arthur’u ile karıştırdıkları, çağlar öncesine ait bir kişilik; aslında
Ar (Ateş) ve Thor (Gök gürültüsü). Arthur’un Mesih’in adı olduğuna şu Taliesin pasajı delil
getirilmektedir; “Kadair Teyrn On—Egemen On’un Tahtı” adlı şiirinde: “Parlak ezginin beyanı,
sınırsız Awen [Kelt ilahi ilham tanrıçası]’in, iki kökenli kişinin, Al-Adar soyundan olanın şahsına
dair: לא רדא) Yüce Tanrı), kâhin asası (caduceus) ile, her yere nüfuz eden bakışı ile, kişneyen
199
atları ile, kralların düzenleyicisi, güçlü sayısı, kızarmış moru [kraliyet rengi], sınırı aşan
sıçrayışı, yerleşmiş düzen arasında uygun tahtı ile. İşte o, sağlam çevreden (Göğün
kubbesinden) getiriliyor, açık renkli sıçrayan atlarıyla—Egemen On, Kadim, Cömert Bağışçı,
Bilgenin derin hedefi, Arthur’a bereket ilan etmek için.” Burada bahsi geçen “iki kökenli kişi”,
diğer bütün habercinin özellikleriyle birlikte düşünüldüğünde, apaçık şekilde önceden haber
verilen On İkiler’den biri, aslan gibi olan Kuzudur. Peki Pagan Galler bu geleneği nereden aldı,
eğer Vahiy’den [Apokalipsis] değilse? “Gerçek açıktır,” der Taliesin, “parladığında: daha da
açık, konuştuğunda; ve yüksek sesle konuştu, Awen’in kazanından çıktığında, ey ateşli
Tanrıça!” Bu, Ruhtan çıkan Haberciden daha açık bir ima olabilir mi?
65.O tuhaf cento [Latince cento, “parça parça alıntılardan oluşmuş derleme”], yani kaç
farklı yazarın veya onların fragmanlarının bir araya getirildiğini bilmediğim o derleme ki
Yeşaya [İşaya peygamber kitabı] adı altında dolaşmaktadır—orada gerçek Apokalipsis’e ait
birçok pasaj vardır; bunlar, sahtekar Yahudi yazmanlarının eliyle son derece sakil bir biçimde
uydurulmuş peygamberlik sözleriyle kaynaştırılmıştır. Eser dikkatlice okunduğunda, ne
demek istediğim apaçık ortaya çıkar. Bölümlere eklenmiş başlık ve notlara bakmadan
okunmalıdır; çünkü bunlar çoğunlukla Petrus Kilisesi ile Pavlus Kilisesi’nin rekabeti içinde, en
utanmaz yalanlara aracılık etmiştir. O kadar çok kenar yorum, hem İbranice hem Yunanca
metne sokulmuş ve oradan modern tercümelere aktarılmıştır ki, öğrenimi veya zamanı
yetersiz sade bir okuyucu kolayca aldatılabilir. Ne yazık ki bu her gün olmaktadır. Ve şüphem
yok ki birçok cahil kişi bana ve bu Apokalipsis’e karşı çıkarken, benim sahte saydığım Yeşaya
pasajlarını alelacele alıntılayacaklardır —benimse yıllar boyunca, en yoğun çabayla
incelediğim pasajlardır bunlar. Buna örnek olarak Yedi Gök Gürültüsü (Seven Thunders, Vahiy
10:3–4) bölümünü gösterebilirim. Orada dünyanın yörüngesindeki bir değişime gönderme
yapılır; bu değişim kuşkusuz Atlantis tufanının sebebiydi. Yahudiler bu bilimsel olgudan
hiçbir şey bilmiyorlardı; fakat bu olağanüstü pasaj Apokalipsis’te mevcut olduğundan, İbrani
rahibi yahut derlemeci heyet onu cüretkâr bir şekilde sahte Yeşaya’ya aktardı. İşte bu yüzden
yüzyıllardır Kutsal Kitap yorumcularını şaşırtmıştır. Aynı şekilde, Apokalipsis’in mühürlenmiş
Yedi Gök Gürültüsü’ne ait diğer peygamberlikler de arsızca sahiplenildi; araya isimler
serpiştirilerek Babil, Habeşistan [Etiyopya], Mısır, Arabistan, Pers ve Sur gibi görkemli
hanedanlıklara uygulanır hale getirilmeye zorlandı. Oysa bunların Yahudiye denilen küçücük
ve önemsiz eyaletle alakası, bizim İngiltere’nin Mormon diyarıyla ya da Fransız
İmparatorluğu’nun en ücra okyanustaki vahşi bir adacıkla ilgisi kadar azdı. Buna rağmen bize
200
öğretilen şudur ki, bu Yahudilerin peygamberleri sürekli büyük imparatorlukların yıkımını
öngörmekteydi. Halbuki biz bugün Mormonların ya da yamyamların, Fransa’nın ya da
İngiltere’nin düşüşünü önceden bildirdiklerini iddia etmeleriyle alay ederiz. Fakat Yahudilere
aynı şeyi yakıştırdığımızda onları ne ahmak ne de sahtekâr sayarız!Gerçek şudur ki, o uydurma
İbranice Ahit derlendiği sırada bu büyük hanedanlıkların çağı çoktan geçmişti; fakat rahipler,
Apokalipsis’te onların kaderinin önceden bildirildiğini biliyorlardı. Üstelik bu bildirilerin
dünyadan mühürlenmiş olduğu ve yalnızca çok az kişinin elinde bulunduğu da malumdu.
Onlar bu peygamberlikleri (prophecies) Tanrı’nın hakiki Kitabı’ndan ve Onun İlk Elçisi’nden
alıp kendi sefil uydurmalarına kattılar; böylece aslında hiç sahip olmadıkları bir otorite
görünümü elde ettiler. Eleştirel bir göz için, onların dar kafalı saçmalıkları arasındaki bu
görkemli interpolasyonları fark etmek, altını pirinçten ayırmak kadar kolaydır. Örneğin
okuyucu, Yeşaya 14:9–23’ü hemen ardından gelen iki anlamsız bölümle kıyaslarsa, aynı
kalemden çıkamayacaklarını görecektir. Başka örnekler de vardır: Yeşaya 34:9–15, ki 16.
ayette neredeyse “Rabbin Kitabı’ndan alınmıştır” denilerek bunun Apokalipsis’ten aktarıldığı
kabul edilir. Ama okuyucular okumaya devam eder, karşılaştırmayı reddeder, düşünmeyi
reddeder; sonuçta batıl inanç üstün gelir: saraylarda papalar, tahtlarda piskoposlar ve—kendi
yıkımları.
66. Fakat Yahudiler, Apokalipsis’in bölümlerini kendilerine mal etmiş olsalar da, o
dönemde onu bir bütün olarak yayımlamaya cesaret edemediler. Onu ifşa etmeme üzerine
ettikleri yeminler, muhtemelen korkuları üzerinde ya da—umarız—vicdanları üzerinde etkili
oldu. Fakat ondan zaman zaman alıntılar yaptılar; nitekim yazılarında, çevredeki metinle az ya
da hiç bağlantısı olmayan birçok pasaj buluyoruz. Bu şekilde onun dikkate değer bir kısmı
açıklanmıştı; geri kalanını ise Ioannes [Yuhanna] başlığı altında dünyaya veren kişiler,
muhtemelen sahte bir ad altında kısmî bir yayın yapmanın yeminlerini bozmak anlamına
gelmediğini düşündüler. Ve belki onlar Hristiyan’dı—gerçi bunun hiçbir kanıtı yoktur. Fakat
kilise tarihi bize şunu göstermektedir: dünya var olduğundan beri Pavlus’un ilk
takipçilerinden daha sefih bir sahtekârlar ve yalancılar topluluğu olmamıştır. Dolayısıyla
böylesine yoz kaynaklardan gelen her şey şüpheyle karşılanmalıdır. Ve eğer Hristiyan
mezhebi, iman atalarının aslında ne olduklarını gerçekten bilseydi, bugün tuttukları dinden
çok farklı görüşlere sahip olurlardı.
67. Nicephorus Callistus [Bizans tarihçisi, MS 13-14. yy.], lib. 10, cxxxiii.’de, Kudüs
Tapınağı’nın temelinin altından bulunan eski bir el yazması hakkında bir anlatı verir; bu
201
durum Roma’da Sibylline Kitapları’nın gizlendiği yerle neredeyse aynı konumdadır. O şöyle
der: Tapınağın temeli atıldığı sırada, temelin en alt kısmına bağlanmış taşlardan biri yerinden
çıkarıldığında, kayadan oyulmuş bir mağaranın ağzı ortaya çıktı. Derinliğinden dolayı
mağaranın dibini göremediklerinden, işin gözetmenleri orayı tamamen öğrenmek için
işçilerden birini uzun bir iple mağaraya indirdiler. İşçi aşağıya indiğinde, kendini ayak
bileklerine kadar çıkan suların içinde buldu. Mağaranın her tarafını yoklayarak kare biçiminde
olduğunu anladı. Daha sonra mağaranın ağzına yakın kısmını araştırırken, suyun az üstünde
yükselen alçak bir sütun keşfetti. Elini üzerine koyduğunda, sütunun üstünde ince ve temiz
bir ketenle özenle sarılmış bir Kitap buldu. Kitabı güvence altına aldı ve yukarı çekilmek
istediğini işaret etti. Yukarı çıkarıldığında bu kitabı gösterdi; karanlık ve kasvetli bir yerden
çıkarılmış olmasına rağmen tamamen taze ve dokunulmamış halde görünmesi izleyenleri
hayrete düşürdü. Kitap açıldığında ise yalnız Yahudiler değil, Yunanlılar da şaşkına döndü;
çünkü daha başında büyük harflerle şu yazıyordu: “Başlangıçta Söz/Logos vardı… (In Archa
was the Word)” Buradan anlaşılmaktadır ki bu Cilt, Apokalipsis’in ta kendisiydi. Ayrıca mağara
da sembolik bir anlam taşımaktaydı; çünkü suların içindeki sütun ya da Linga [Hint
sembolizminde Tanrı’nın yaratıcı gücü], Tanrı’yı ve Ruhu simgeliyordu; Kitap ise
Elçi’nin/Ulak’ın sembolüydü.
68. Fakat bundan çıkarılması gereken tek sonuç bu değildir; çünkü bu, Apokalipsis’in
Hristiyanlık dönemi öncesinde, Yahudiliğin en parlak dönemlerinde, teokratik bir ruhban
sınıfının gizli bir din uyguladığı ve Hindistan, Mısır, Roma ve tüm büyük Tek Tanrılı
merkezlerdeki gibi Efsanevi Kitaplar (Ineffable Volumes)’ı gizlediğini göstermektedir. Ayrıca,
Hint mistik birliği pulleiar yani mistik union onların inancının bir parçasıydı. Başlangıçta
yazan kısa önsöz, “Başlangıçta Söz/Logos vardı…”, bugünkü adıyla Yuhanna İncili (Gospel of
John)’ne ait olamazdı; çünkü bu Kitap, bu gizli mahzene yüzlerce yıl önce yerleştirilmişti.
Aslında bu, Enok’un Apokalipsis’e; ve Platon, çoğu öğreti sistemini bu yüce gerçeğin kısa
açıklaması üzerine kurmuştu. Elbette Platon, kaynağını Apokalipsis olarak belirtemezdi;
çünkü bu, açıklanması ölüm cezası olan Gizli Kitap (Ineffable Volume of the Mysteries) idi ve
eğer kişi sır sahibi (Initiated) değilse, hiçbir şey bilemezdi.
69. Swedenborg, her ne kadar tüm gerçeği fark edememiş olsa da, şüphesiz birçok göksel
Vizyon görmüş biriydi; fakat bunları her zaman doğru yorumlayamamıştır. Swedenborg’un,
Apokalipsis’in veya onun gerçek kökeninin, bu Cilt’te ortaya konduğu şekilde, kesin bilgisine
sahip olmadığı açıktır; ayrıca Nicephorus’taki bu ilginç bölümü de bilmiyor olmalıydı, aksi
202
takdirde alıntılamış olurdu. Yine de bir Vizyon’unda, tarihçinin anlattığı olgudan başka bir
şeyle ilgisi olamayacak bir manzarayı gördüğünü bildirir. Bu yerden ayrılırken, der ki:
“Kendimi, ölümlü yaşamlarını Büyük Tataristan’da geçirmiş Ruhlar ve Melekler arasında
buldum. Bu varlıklar bana, eski zamanlardan beri, ibadetlerini düzenleyen ve tamamen
semboller (correspondences) aracılığıyla işleyen İlahi Söze (Divine Word) sahip olduklarını
bildirdiler. Sadece Ieue’yu (bazıları için Görünmez Tanrı, bazıları için Görünmez Güç) ibadet
eden bu insanlar, doğu sınırlarına yakın güney bölgelerde yüksek bir düzlükte ruhsal dünyada
yaşarlardı. Hristiyanların aralarında bulunmasına izin vermezler; birisi topraklarına girerse,
onu tutar ve tekrar ayrılmasına asla izin vermezler. Ayrı yaşarlar çünkü başka bir Söz veya Kutsal
Yazı’ya sahiptirler. Birkaç melek bana, Musa’nın bu insanların Kutsal Kitaplarından, Cennet
Bahçesi’nin yaratılışını anlatan Genesis’in ilk bölümlerini aldığını söyledi. Apokalipsis’te
söz edilen Ejderha, Canavar ve Sahte Peygamber üzerine meditasyon yaparken, bir melek
bana göründü ve dedi ki: ‘Gel, sana Söz’ün sahte peygamberler ve iki boynuzu kuzu gibi olan,
ejderha gibi konuşan Canavar olarak nitelendirdiği varlıkları göstereceğim.’ Onu izledim ve
birçok insan gördüm; bunların arasında, yalnızca İsa Mesih’in faziletlerine inanmanın
kurtuluş için yeterli olduğunu öğreten başrahipler vardı; basit insanları yönetmek için iyi
işleri vaaz etmeleri gerekiyordu, ancak bunlar kurtuluş için zorunlu değildi. Bu başrahiplerden
biri beni Tapınağı’na davet etti; orada inançlarını ve takipçilerinin inançlarını temsil eden bir
İmaj görmemi istedi. Tapınağa girdim; muhteşemdi ve ortasında mor elbiseler giymiş bir
Kadın, sağ elinde altın bir taç, sol elinde inci zinciri tutuyordu. Heykel ve temsil yalnızca
fantastik bir gösterimdi; çünkü bu cehennemî ruhlar, içsel dereceyi kapatıp sadece dışsalı
açarak, hayal güçlerinin isteğine göre muhteşem nesneler yaratabiliyordu. Bunların birer
illüzyon olduğunu fark edince Rab’e dua ettim. Hemen ruhumun içi açıldı ve muhteşem
Tapınak yerine üstten alta tamamen açık, yıkılmak üzere bir ev gördüm. Kadın heykeli yerine,
başı ejderha, gövdesi leopar, ayakları ayı ve ağzı aslan olan bir Canavar asılıydı; kısaca
Apokalipsis, xiii.2’de anlatıldığı gibi denizden yükselen Canavar. Park yerine, kurbağalarla
dolu bir bataklık vardı;ve bataklığın altında Kutsal Söz’ün tamamen gizlendiği büyük bir taş
olduğunu öğrendim. Sonra o illüzyonları yaratan başrahibe sordum: ‘Bu tapınağın mı?’
‘Evet’, dedi. Hemen onun içsel görüşü de açıldı ve benim gördüklerimi gördü. ‘Ne
görüyorum?’ diye bağırdı. Ona, bunun göksel ışığın etkisi olduğunu söyledim; bu ışık her
şeyin içsel niteliğini ortaya çıkarıyor ve ona, yalnız inanç ile iyi işlerin ayrımını o anda
öğretiyordu. Konuşurken doğudan esen bir rüzgar Tapınağı ve İmajı yok etti, bataklığı kuruttu
ve Kutsal Söz’ün gizlendiği taşı ortaya çıkardı. Göksel bir bahar sıcaklığı indi; tapınağın
203
yerine sade bir çadır göründü. İçine baktım ve orada, Kutsal Söz’ün gizlendiği temel taş,
değerli taşlarla süslenmiş, tapınağın duvarlarındaki kerubim resimlerinin renklerini
yansıtarak görüldü. Melekler hayranlığımı fark etti ve bana daha büyük harikaları
göstereceklerini söylediler. Sonra üçüncü cenneti açmalarına izin verildi; burası Sevgi içinde
yaşayan Göksel Melekler’in yeri idi. Aniden bir ateş ışığı Tapınağı yok etti ve geriye yalnızca
Söz olan Rab, temel taşın üzerinde duruyor olarak kaldı (Rev. 1). Kutsallık meleklerin ruhunun
içini doldurdu; secde etmek istediler, ama Rab, üçüncü cennetten gelen ışığın yolunu kapattı
ve ikinci cennetten gelen ışığın yolunu açtı; bu da Tapınağın tekrar görünmesini sağladı ve
ortasında çadır belirdi.”
13 Görülüyor ki Tapınak, temel taş ve Nicephorus’un bahsettiği
Apokalipsis, Swedenborg’a Vizyon’da açığa çıkmıştır; fakat onu İsa sanan kişi Adem’dir. Bu
bölüm son derece dikkat çekicidir ve büyük Seer’in göksel vizyonları bazen yalnızca
bibliyolojik ve hatalı biçimde yorumladığını gösterir. Paulist başrahipler ve Jezebel Kilisesi
vizyonunda ise tamamen doğru gözlemler yapmıştır.
13
204
Dünyanın her yerinde bulunan İlk Elçi ve Vahiy gelenekleri
Vahyin orijinal ve mükemmel kopyalarının nasıl kaybolduğu
Notlar
205
Kitap V.
En seçkin ilahiyatçılar tarafından şüphe edilen Eski Antlaşma'nın gerçekliği
Eski Antlaşma’nın güvenilmez olduğu kesin olarak kanıtlandı
Eski Antlaşma birkaç yüzyıl boyunca tamamen kaybolmuştur
Eski Antlaşma modern ve yanlış bir dilde yazılmıştır; çok sayıda bilinmeyen yazarın
eseridir
Eski Antlaşma Bütün çağlar boyunca yasaklanmış ve yok edilmiştir
Kayıp İbranice Kutsal Yazılar'ın bir listesi
Yeni bir kopyanın neden sahte olması gerektiğinin nedenleri
Eski Antlaşma'nın yanlış çevirileri
Yeni Antlaşma'ya ilişkin kuşkular
Eski Antlaşma'nın çoğunun itici karakteri
Notlar
206
Kitap VI
Tüm yaygın kronoloji karışık ve bir sistem olarak temelsizdir
Gerçek Vahiy'in büyük ve görkemli doğası
Yüce Olan'ın Çağrısı
Özet
207
VAHİY
Yunanca metin, İngilizceye yeni bir çeviriyle birlikte
Yedi Gök Gürültüsü
Vahiy Üzerine Notlar
208
Dizin

