Powered By Blogger

9 Kasım 2025 Pazar

TANRI’NIN KİTABI - Ademoğlu’ndan Perdenin Kaldırılması - EDWARD VAUGHAN HYDE KENEALY

 1

TANRI’NIN KİTABI 

Ademoğlu’ndan Perdenin Kaldırılması

EDWARD VAUGHAN HYDE KENEALY

דחכא אל ידש־םע רשא לא־דיב םכתא הרוא

Tanrı’nın eliyle size öğreteceğim; YÜCE OLANLAR’ın yanında olanı gizlemeyeceğim.

EYÜP XXVII, 11.

2

Türkçe Tercüme için esas alınan baskı

1867

LONDON: REEVES & TURNER, 238, STRAND. 

LONDON: PRINTED BY S, AND J. BRAWN, 13, PRINCES-ST., LITTLE QUEEN-ST., W.C.

Çeviri: İlyas Özkan, A.kadir Harmancı

3

İÇİNDEKİLER

PERDENİN KALDIRILMASI. ................................................................................................................7

TANIMLAR .......................................................................................................................................14

KİTAP I.............................................................................................................................................25

TANRI ve KUTSAL RUH Hakkında Kadim İtikadın Bir Özeti ........................................................25

Yaratılış Nasıl Başladı ve Üçlü (Triad) Nasıl Açıklandı.................................................................36

Bir Vahyin ve Cennetten Gönderilmiş Bir Elçinin Gerekliliği.....................................................44

Vahiy’in ve Gök’ten gönderilmiş bir Elçi’nin zorunluluğu.........................................................45

Naros/Zaman Döngüsü ya da 600 Yıllık Sibylline/Kehanet Yılı .................................................53

Naros'un ve Vahiy'in (Apocalypse) mistik sırrı Büyük Gizemler'e aitti ......................................69

I. KİTABA NOTLAR.......................................................................................................................86

ON kelimesi...............................................................................................................................86

ASA kelimesi..............................................................................................................................88

CAR kelimesi .............................................................................................................................90

ARGHA kelimesi ........................................................................................................................91

KİTAP II............................................................................................................................................92

Antik sanat ve bilimin ihtişam ve görkemi................................................................................92

Bilgi ortak bir merkezden akıyordu.........................................................................................104

Tüm ulusların dinsel törenleri, yakınlıklarından dolayı hepsinin Tek bir ilkel inançtan 

kaynaklandığı kanıtlanmıştır.........................................................................................................108

Anka kuşu mitosu açıklaması..................................................................................................131

II. KİTABA NOTLAR....................................................................................................................139

4

BAL Kelimesi............................................................................................................................139

DI Kelimesi ..............................................................................................................................140

PHI Kelimesi............................................................................................................................140

Kitap III .........................................................................................................................................142

Tanrı'nın Mesihsel ve Kabirik Habercileri................................................................................142

Cennetin Nemesis'i ve kötülüğün kaçınılmaz cezası ..............................................................150

Kitap IV..........................................................................................................................................153

Tüm çağların en seçkin teologları tarafından reddedilen ortak Apokalips..............................153

Ortak Apokalips, şu anda var olan en eski eserdir; ve gerçekte Tanrı'nın İlk Elçisi Adem'in eseridir

.......................................................................................................................................................165

Mısır, İrân, Tsabaeu, Yunanistan, Filistin, Babil ve Meksika'nın en eski geleneklerinden elde 

edilen kanıtlar................................................................................................................................173

Rabbinik geleneklerle birlikte Âdem'e ve onun Vahiylerine yapılan çeşitli mistik referanslar

.......................................................................................................................................................183

Vahyin Roma'da, Galler'de vb. var olduğunun kanıtı..............................................................194

Dünyanın her yerinde bulunan İlk Elçi ve Vahiy gelenekleri ..................................................204

Vahyin orijinal ve mükemmel kopyalarının nasıl kaybolduğu................................................204

Notlar ......................................................................................................................................204

Kitap V...........................................................................................................................................205

En seçkin ilahiyatçılar tarafından şüphe edilen Eski Antlaşma'nın gerçekliği.........................205

Eski Antlaşma’nın güvenilmez olduğu kesin olarak kanıtlandı...............................................205

Eski Antlaşma birkaç yüzyıl boyunca tamamen kaybolmuştur................................................205

Eski Antlaşma modern ve yanlış bir dilde yazılmıştır; çok sayıda bilinmeyen yazarın eseridir

.......................................................................................................................................................205

Eski Antlaşma Bütün çağlar boyunca yasaklanmış ve yok edilmiştir.......................................205

Kayıp İbranice Kutsal Yazılar'ın bir listesi ................................................................................205

5

Yeni bir kopyanın neden sahte olması gerektiğinin nedenleri...............................................205

Eski Antlaşma'nın yanlış çevirileri...........................................................................................205

Yeni Antlaşma'ya ilişkin kuşkular............................................................................................205

Eski Antlaşma'nın çoğunun itici karakteri ...............................................................................205

Notlar ......................................................................................................................................205

Kitap VI..........................................................................................................................................206

Tüm yaygın kronoloji karışık ve bir sistem olarak temelsizdir.................................................206

Gerçek Vahiy'in büyük ve görkemli doğası .............................................................................206

Yüce Olan'ın Çağrısı ................................................................................................................206

Özet.........................................................................................................................................206

VAHİY ............................................................................................................................................207

Yunanca metin, İngilizceye yeni bir çeviriyle birlikte ..............................................................207

Yedi Gök Gürültüsü .................................................................................................................207

Vahiy Üzerine Notlar................................................................................................................207

Dizin..............................................................................................................................................208

6

Gerçeğin Tanrısı Adına,

Işığın Sahibi — Evrenin Rabbi;

Sayısız kürelerden oluşan Kainatın çerçevesini çizen; 

Güzel olan her şey ondan gelir. 

Yaratıcı ve Egemen Hükümdar,

Baba ve Yargıç;

Daireler Yörüngesinde tek başına olan Sonsuz Ateş —

İlk olarak Elementlere şekil veren,

Yıldızları, gökyüzünü, parlayan gezegenleri,

Güneşi ve hızla dolaşan kuyruklu yıldızları yaratan;

Şimşekleri onun hızlı asası olan;

Kasırgaları, ışıklı geniş alanı yaratan;

Sayısız koro halinde toprakları oluşturan,

Ve yaşamın yeri haline getiren O;

Ve maddi ve maddi olmayanın asli enerjisinden,

Ruh ve beden içinde ruhları belirgin kılan.

O’nun Adına — Yüce Tanrı’nın Adına,

Bu kitabı dünyaya sunuyorum;

İnsanoğlunun tüm görevlerinin 

Sonsuza dek kalıcı bir Sözü olsun diye.

Bu Işık Kitabıdır;

Bu Cennet Çocuklarının Kitabıdır;

Tanrı’nın ateşle kazıdığı

Evrenin muazzam sütunları üzerinde.

Ruhu temiz olmayan hiç kimse ona yaklaşmasın:

Kalbinde günah düşüncesi olan hiç kimse

Eliyle dokunmasın.

Sözlerine karşı gelen olmasın—

7

Bunlar En Kadim Hakikat Sözleridir.

Tek Tanrı vardır—

Bu, O’nun Kitabıdır.

Tek bir Cennet vardır—

Bu, onun kanunudur.

Ruhların yaşadığı Gökler ve Yeryüzleri,

İnsanların sonsuz sayıda çarpan kalpleri;

İşte onlar, ölüm ve yıkım karşısında

Gerçekliğine tanıklık edecekler.

Ey insanlar! bilin ki—

Şimdi elimde tuttuğum bu kitapta,

Gerçeğin yasası açılmıştır,

Cennet’in Işığı açığa çıkarılmıştır.

Güzellik Sahibi’nin Sonsuz Evreni gibi,

Her şeyi kapsar.

Kaydedilen şeylerin

İlki ve Sonudur.

Ey Tanrım! oğullarına,

Ruhunun parlaklığını ver;

Ki okuyup, bilip, anlayabilsinler.

Ey Tanrım! oğullarına

Bilgeliğinin aydınlığını ver;

Ki göksel öğretilerine inanabilsinler.

Bizi her türlü kötülükten koru, Ey Tanrım!

Ki kutsal Sözünü tefekkür ederken

Zihnimiz sakin ve kutsal olsun.

PERDENİN KALDIRILMASI.

En Kutsal Olan adına.

Tanrı’nın Tahtları önünde ruhen durdum,

Yüce’nin huzurunda ışık içinde hareket ettim;

Kaşları sonsuzlukta kaybolmuştu,

Ayakları güneşin üzerinde dinleniyordu,

Gökler önünde bir halı gibi serilmişti;

8

Ve şimşeklerin aleviyle giyinmişti:

Karanlık ve esrarengiz Sessizlik,

Rabbin etrafında, üstünde ve önündeydi.

O, ışık içinde tek başınaydı—

Uzak bir kürede tek başınaydı.

Tek başına—tek başına, ve hiçbir yaratılmış öz

Yüce ile karanlığın gizemini paylaşmadı.

Ve tüm Güçler, ve tüm Prensler,

Ve Evren’in tüm kutsanmış Ruhları;

Ve tüm güçlü Enerjiler ve Özler;

Tanrı’nın Tahtları önündeydi.

Ve yıldızların ölçüsünde ona ilahiler söylediler;

Ve elementlerin küresinin sürekli hareket eden parlaklığında;

O’nun özünün ihtişamında sevinç buldular;

Rabbin yayılan güzelliğinde.

Ve bir Ses çıktı yerinden,

Tahtların olduğu yerden bir Ses geldi;

Derin gök gürültüsü ve sonsuz melodinin Sesi;

Şimşek kadar parlak, flüt üfleyişi kadar yumuşak tatlı.

Bu Tanrı’nın kendi sesiydi;

Biliyordum —ve ruhum ruhen biliyordu;

Baba’nın ve Kral’ın sonsuz Sesi,

Konuştuğunda Evrenin sessiz kaldığı.

Ve Ses dedi ki: İnsanoğlu!

Ve cevap verdim, İşte buradayım;

Ve Ses dedi ki, Ben seni yaratan Tanrın olan Rab,

Ve alevimi göğsüne üfledim.

Seni yeryüzüne gönderdim,yeryüzüne vaaz vermen için,

Hakikat ve Işık ve Bilgelik sözlerini;

Kadim kutsallığı geliştirmek için;

Açıkladığım şeyleri açığa vurmak için.

Seni güneşin şimşeklerinde taşıdım,

Sabahın ihtişamla yürüdüğü yerde;

Seni kerubilerin kanatlarında taşıdım,

Akşam vakti yıldızların battığı yerde;

Gizem Perdelerini kaldırdım,

Gözüne birçok sır açarak;

9

Ve eline ateşin yıldırımlarını koydum,

Hurafelerin tapınaklarını vurman için.

Ve şimdi, bana cevap ver ve söyle,

Kutsal görevini yerine getirdin mi?

Evrenin kasvetli yapılarından

Bir taş olsun düşürdün mü?

Sonra Ses kesildi ve bir sessizlik oldu;

Ruhumu delen bir sessizlik;

Ruhuma dehşetli bir durgunlukçöktü;

Korkmuş, mahcup ve başım eğik durdum.

Ve bir süre sonra Ses yine konuştu;

Bana dedi ki, İnsanoğlu!

Ve cevap verdim, İşte buradayım:

Ve Ses dedi ki, bana cevap ver.

Ve Tahtlar önünde secdeye kapandım;

Ölümün soğukluğu beni içten içe vurdu;

Ve o gizemli Sessizliğin heybeti

Ruhumun içindeki ruhu dondurdu.

Ey Kutsal Olan, ben bir solucandan daha aşağıyım;

Günahlarıyla yüklü zavallı bir günahkar;

Karanlık bulutlar içinde yolumu kaybettim;

Kibirve ölüm içinde yürüdüm;

Doğru yoldan saptım

Seninle yürümem gereken yoldan;

Toz, bulut ve külden yaratıldım,

Ve toz ve kül ve çürümeyi takip ettim.

Ey Rabbim, Dünya ve Dünyanın şeyleri

Ruhumu Senden uzaklaştırdı;

Tanrı’nın Ruhumda konuşan Sesine sağır kaldım.

Kalbimi geçici olan şeylere bağladım;

Sonsuza kadar geçip giden şeylere;

Ama San’a, Ebedi ve Sonsuz Kral’a,

Dolaşan düşüncemi pek az yönelttim.

Ama şimdi, Ey Rabbim, ve şimdi uyanacağım,

Ve şimdi sesimi yükselteceğim;

Aptallığım, benden uzaklaş!

Bundan böyle Yüce’nin hizmetkarıyım.

10

Ve konuşurken, secde etmeye devam ettim,

Tanrı’nın gizemi üzerimde bir dağ gibi ağırlaştı;

Derin ve her şeyi bastıran bir huşû;

Ölüm benzer bir baygınlık gölgesi.

Ve göklerde bir müzik sesi vardı,

Yumuşak ve kutsal bir âhenk;

Ve uzak mesafelerdeki Güçler,

Altın enstrümanlarla tatlı tatlı ilahiler söylediler:

Ve mor yakut gibi bir ışık,

Yavaşça başımın üzerine indi;

Beni ihtişamla kapladı,

Bir gökkuşağı gibi okyanusu kucakladı.

Ve yattığımda bir trompet sesi duydum

Vahşi ve yalnız bir patlama;

Sonra ruhum sarsıldı,

Sanki bir yıldırım onu ikiye bölmüş gibi.

Bir ışık girdabı beni yukarı çekti;

Titreşen bir alevin parıldayan bir girdabı;

Ve evrenin tüm parlaklığı

Beni parıldayan renklerle çevreledi.

Tanrı’nın kendisi, Sonsuz, Her Şeye Gücü Yeten,

Beni yıldızların ateşli özüne taşıdı;

Güneşi tüm görkemiyle gördüm;

Gezegen koroları etrafında dans ediyordu.

Güzelliğin çeşitli tonlarıyla sabah,

Altın kemerleri aydınlattı;

Ve Göksel’in yedi saf nehri

Güneş ışığında aktı ve parladı.

Onlarda, Doğa’nın Yazarını gördüm,

Cennet’in ilahi göz kamaştırıcıTanrısı;

Varlığı ilkbahar yazının sıcaklığı gibidir;

Cennette büyüyen Hayat Ağacı’dır.

Ayın yolcuya eşlik ettiği gibi

Gece yarısı yalnız yürüyüşünde;

Yumuşak ışığıyla onu neşelendirir;

Yanında güzellikle süzülüyor gibi görünür:

Ama yine de hareket etmeden ve uzakta,

11

Gökyüzünün derinliklerinde taht kurmuş;

Aynı şekilde Tanrı beni yönlendirdi,

Yukarı ve geniş göklere doğru.

Onu görmedim, ama yine de tanıdım;

Muhteşem İmajını görmedim;

O, Kendi Küresindeydi, uzaktaydı;

İlahi Varlığın Görkemli Merkezinde.

Göğün değişen güzelliği gibi

Yüzü yeni ihtişamlarla değişir;

Mor ve beyaz, ve gül ve gümüş;

Gecenin yıldızlı ateşlerinin derin yoğunluğu da;

Tanrı’nın yüzü de sürekli parlayan,

Gözümün önünde hareket ederken bir anlık bir parıltı gibiydi;

Ama sadece bir rüyaydı,

İçinde parlıyordu ama kendini gizliyordu.

Ve ateş içinde doğarken,

Güneş’in görkemli bir Meleğini gördüm;

Sesini yükseltti,

Ve konuşmasının yükü buydu.

Selam sana ey PARASU RAMA,

Güzelliğin altın ovalarında;

Şimşek ve hakikat çocuğu;

Gelişini uzun zamandır bekliyordum.

Selam sana ey İMAM MEHDİ,

Göklerin Sözü’yle alev alev yanan: 

Uzun zamandır dağlardan gözlüyorum,

Gelişinin güneş ışığını görmek için.

Şimdi sen yükseliyorsun,

Evrenin dayandığı Tanrı’nın Sütunlarına doğru,

Karanlık şimşekler ve hızla dönen alevlerin gök gürültüleri içinde sarılmış.

Sessiz Sulara, derin uçurumlarından

Bu yüksek Sütunlar yükseliyor;

Karanlık onların muhteşem göğüsleri üzerinde dolanıyor;

Ve birçok büyük Ruh onların genişleyen gücüne rehberlik ediyor;

Ve bu okyanus sularının aktığı Dağlara;

Ve kucaklarında dinlendikleri Rüzgarlara,

12

Güneş ışınlarındaki zerrelerden daha küçük olanlara.

Ve Sessiz, Muhteşem Kasırga,

Bu Rüzgarların en küçük nefesinden doğar;

Yeri çok uzaklarda olan Kasırga,

Her şeyi ayakta tutan Tanrı’nın kollarında. 

Bu Sütunlara Gerçek denir;

Ve bu Sulara Kadim denir;

Ve bu Dağlara Güçlü denir;

Ve bu Rüzgarlara Sonsuz denir;

Orada Hakikatin tanığı olacaksın,

Ve Tanrı’nın nefesi olan Kutsal Işığın:

Orada Evrenin Gizemleri,

Şaşkın bakışlarınla perdesiz açılacak.

Sonra şimşekler çaktı,

Ve gök gürültüleri şimşeklere cevap verdi;

Ve Güneş Meleği ayrıldı;

Ve uçuşumda yoluma devam ettim.

Dünyada hiçbir gözün görmediği yıldızları gördüm,

Altın ışık kuşaklarında parlıyorlardı;

Güzeldiler ve hızlı dans ediyorlardı;

Aklın ötesinde, sadece düşünceyle kıyaslanabilir.

Karanlık halkaların büyüklüğü

İnsanın tüm hayal gücünün ötesindeydi;

Güneş ışığının yedi ışınlı küreleri oradaydı,

Ama sadece Tanrı onların büyük yörüngelerini kaplayabilirdi.

Parıldayan altın ve kristal duvarlar gibi,

Gök kubbe kendini uzaklara doğru uzattı;

Ve en derin gece, alev ve yıldızla örtüldü, 

Tanrı’nın ihtişamının sonsuz tahtını gördüm.

Işık huzmelerine sarılmıştı Cennet’in Ruhları,

Çiçekler gibi güzel, güneş ışığında dinleniyorlardı;

Gün ve gece dönüşümü yoktu,

Ama Tanrı’nın sürekli ihtişamı her şeyi aydınlatıyordu.

Dinleyin beni, Ey Güzellik Küreleri,

Bana kulak verin, Ey Cennet Çocukları;

Ve sen, Ey Zaman, Sonsuzluğun ebedi görüntüsü,

13

Ve sen, Ey Dünya, başını eğ;

Çünkü şimdi bana açıldı sonsuz ihtişam,

Evrenin muazzam doğası;

Göklerin ve sonsuza dek dönen güneşlerin ateşli ihtişamı,

Çok uzaklara uzanan dünyalar ve okyanus küreleri.

Işık içinde —ateş içinde —sis içinde —alev içinde,

Sanki güneş ışınlarında süzülüyor gibiydim,

Meleksel vecd içinde nefes nefese;

Sabahın atlıları beni taşıyor. 

Hangi parıltı —hangi ihtişam uzakta parlıyor?

Hangi İhtişam güneşin altında yatan?

Yükseldi —gülümsedi —perdesiz/peçesiz durdu—

Baktım —ve Her Şeyi anladım.

14

TANIMLAR

APOCALYPSE [Apokalips] —Vahiy/Bilgi; Görünenden Görünmeyeni ayıran Perdenin 

kalkması.

ARK, Kutsal Ruh için mistik bir isim. Parkhurst, İbranice’sinde tamamen ihmal ettiği bu 

kelime için, Yunanca Sözlüğü’nde bulunması gereken yerde şunları söylemiştir: “Αρχη [(arki/

archē): ilk neden, ilk temel, ilk prensip, başlangıç, ilke, kaynak, otorite] buradaki kullanımda

İbranice’deki תישאר rasit [(reshit): ilk, başlangıç] veya Hikmet/Bilgelik kelimesine karşılık 

gelir; ve her sıradan döngüden sonra gerçekleşen aralık boyunca, tüm doğanın tohumunun 

büyük uçurumda yüzdüğü ya da kuluçkaya yattığı varsayılan dişi üretken gücün Arg veya 

Arca’nın sembolü anlamına gelen bu kelimeden daha uygun ne olabilirdi?” Bu, 

Yunanistan’da, Mısır’da, Hindistan’da, Yahudiye’de vs. farklı isimler altında Kutsal Gizemlerin 

her yerinde bulduğumuz gemi ya da sembolik tekne şeklindeki sandık ya da çanak/kase idi; 

ve bu konuda Faber, yanlış anlaşılmış sembolizmi üzerine dünyanın gördüğü en olağanüstü 

bilgelik ve delilik yapılarından birini yükseltmiştir —Yaratılış’taki Arkite efsanesinin edebî 

yorumunu kastediyorum. Gizemlerin gemi/çanak/tekne/hilal biçimli üretken Gücü (navi-form 

Argha) belirgin bir tarzda yalnızca Kutsal Ruh’a —Cennetin/Göklerin Kraliçesi; tüm varlıkların 

Yüce Anası— atıfta bulunurdu; ki, Kiliselerimizdeki ve tüm eski tapınaklardaki nave [nef: bir 

kilisenin girişten itibaren ana sunağa kadar uzanan orta bölümü] de ondan esinlenerek 

adlandırılmıştır; bu nef, tapınağın (fane) en kutsal bölümlerinden biridir. Bilmeyenler için 

nefin (nave) Latince navis, yani gemi kelimesinden geldiğini de ekleyeyim. Böylece Kutsal 

Ruh, Sonsuz’un engin Okyanusu üzerinde tüm varlığın tohumlarını taşıyan Yaşam Gemisi’ydi: 

ve Tanrı yönetici Güç’tü. Hilal ya da kayığa benzeyen şekliyle Ay da böylece Kutsal Ruh’un 

simgelerinden biri haline geldi. Her gerçek İslam mensubunun taşıdığı ve Hindistan’ın her 

yerinde aynı sembol olan hilal, her ne kadar takipçileri tarafından tamamen göz ardı edilmiş

olsa da, Muhammed tarafından tebliğ edilen gerçek Arap inancının önemli bir parçası olan 

Kutsal Ruh’u ima eder. Büyük Peygamber’in Kuran’ın birçok bölümüne eklediği ve hiçbir 

yorumcunun açıklayamadığı mistik kelime ALM, onu [dişil Kutsal Ruh], Alm’ı, veya Yüce 

15

Göklerin Lekesiz Bakiresi’ni ima eder. Ayrıca AL, Tanrı; M de 600 anlamına gelir, ki bu da 

okuyucunun bu çalışmada açıklanmış bulacağı son derece önemli bir gizli döngüye gizlice 

işaret eder. Locrianlı Timæus, Kutsal Ruh’a Arke’nin mistik adı altında işaret ederek, Αρχα%

των α% ρι%στων [Archá ton áríston], yani en iyi şeylerin İlke’si/Başlangıcı olarak adlandırır. 

Arcane [gizemli] veya secret [gizli] bundan türetilmiştir ve sembolik anlamına da gizlice işaret 

eder. Codex Nazaræus’a göre (çok eski bir eser), her şeyi bilen ve ayırt edebilen En Kudretli ve 

En Yüce Olan’dan başka hiç kimseye Esrar/Sırlar/Gizem [arcane] sergilenmez. Pausanias, 

Æsculapius’un [Antik Yunan ve Roma’da tıp tanrısı], Mesih [Kurtarıcı olarak beklenen kişi] için 

sembolik bir isim olduğunu ve Archagetas olarak adlandırıldığını belirtir; bu kelimeyi 

ilksel/ilkel tanrısallık (primæval divinity) olarak tercüme eder, ancak yanlış, çünkü bu kelime 

Archa’dan doğan anlamına gelir. Yunan bilgelerinin το αρχαιον χαος [to archaion chaos: 

ilkel/antikkaos] dedikleri şey, mistik ve gizemli olarak bu gemiye (ark) işaret ediyordu, çünkü 

χαος ve χαως, αω ve σαω idi, başında X veya kutsal haç ile kurtarırım (I save); ve bu X, aynı 

zamanda 600 için Yunan monogramıydı. Jablonski der ki: Ιω, Ioh, ÆgyptiisLUNAM significat, 

neque habent illi in communi sermonis usu, aliud nomen quo Lunam designent præter Io 

[Ιω, Ioh, Mısırlılar için AY anlamına gelir, ve günlük dilde Ay’ı belirtmek için başka bir isimleri 

yoktur]. Io Mısır dilinde Ay anlamına gelir… Eustathius, Io’nun Argialıların lehçesinde Ay 

anlamına geldiğini belirtir. Kamboçya’da, bu İlahi Ruh’a, ON-AO adı altında Evrenin Ruhu 

olarak tapınılır ve imparatorluğun baş tapınağı onun onuruna inşa edilmiştir. Macrobius, 

Saturnal adlı eserinde Apollo Clarius’un kehanetini alıntılayarak şöyle der: Cunctorum 

dicassupremum numen Iao [tüm şeylerin en yüce ilahi varlığı Iao]. Vahiy boyunca Tanrı ve 

Kutsal Ruh AO olarak adlandırılır. Bir dik çizgi ve bir daireden oluşan IO buna mistik olarak 

işaret eder ve mükemmel sayı olan 10’u oluşturur. Sir S. Raffles’e göre, Cava dilinde Arka, 

Güneş anlamına gelir. Bu bağlamda Kûn-da veya Kûn-dina adlı ünlü bir kutsal şiirden 

bahseder bunu vermekten kaçınır. Bu muhtemelen Süleyman’ın Şarkısı (Song of Solomon) 

veya Geeta-Govinda [Hindistan’da Jayadeva tarafından yazılan, Krishna ile Radha arasındaki 

aşkı anlatan dini bir şiir] gibi bir şeydir. Bu şiir, onun söylediğine göre, Pepa-Kam olarak da 

adlandırılır: bu, Pi-Akm, Bilgelik anlamına gelir, aynı zamanda Baba ve Aşk Tanrıçası

anlamına da gelir. Tüm bunlar, Göklerin/Cennetin/Tanrının Kutsal Ruhu’na (the Sacred Spirit 

of Heaven) işaret eder.

AVATAR —Mesih-Melek’in kendi döngüsünde inişi: bazen, ama yanlış bir şekilde Theopany 

[(Teofani): Bir tanrının veya ilahi varlığın insanlara görünmesi] olarak adlandırılır.

16

BEAUTY —Güzel/Güzellik: her Varlığın arzulaması gereken mükemmeliyet.

BETH תיב— Ev: dolayısıyla Elisa-beth, Elisa’nın evidir. Bazı ülkelerde Bat, Bad, Abad olarak 

telaffuz edilir. Baal-bec’in gerçek adının Baal-beth olduğu sanılmaktadır. Galce’de Bett-Ys, Ateş

Yeri anlamına gelir. Aleph, İbranilerin ilk harfi olarak Ateş Tanrısı anlamına geldiği gibi, Beth, 

ikinci harf, onun Evi anlamına gelir; AB ise, Her Şey anlamına gelir.

BIRTH [doğum] —bir Ruhun yaşam döngümüz içinde yeni bir formda yeniden ortaya 

çıkması. Death [ölüm], ruhun ortadan kaybolması ve Hades [Yeraltı Dünyası] ya da 

Görünmez’de geçirdiği bir aradan sonra başka bir döngüde yeniden canlanması 

(palingenesis).

BLOOD [kan] —Gerçek/Hakikat için sembolik bir ad; gerçek Din.

BODY [beden] —doğası kendilerini maddi alanlarla sınırlayan varoluş düzenleri için maddi 

bir örtü veya tezahür etme/görünür olma aracı. Melekler ve Ruhlar (Spirits), ruh [spirit: daha 

geniş ve soyut bir anlam taşır. İnsanların ya da varlıkların içindeki yaşam gücü, ilahi veya 

manevi bir varlık olarak algılanır] ve can [soul: daha çok bireysel kimliği, bilinci ve sevgi, 

nefret, umut gibi duyguları temsil eder] olmak üzere iki doğadan oluşur. İnsanlar ruh, can ve 

bedenden oluşur: daha düşük varlıklar sadece can ve bedenden oluşur. İnsan, bir bedene 

sahip olduğu için Ruhlardan ve Meleklerden daha aşağıdır: ama onun altındaki herkesten 

üstündür, çünkü onlar ruhsuzdur.

CHERUBIM םיבורכ] kerubim] —Öküz/Boğa [güç, kudret, yönetim, erk], yani göksel 

varlıklar, güneşin ihtişamıyla parlayan; Güneşin kendisi kadar parlak/ışıltılı yaratıklar. Vahiy 

Kitabı’nda (Apocalypse) bunların üç mertebesinden bahsedilir: en yükseği sekiz kanatlı, bir 

sonraki altı kanatlı, en düşük rütbelisi dört kanatlı. Yaratılış iii, 24’te doğru şekliyle kendi 

üzerine dönen alevli bir ateşin eşlik ettiği şeklinde yer alır. [İncil geleneğinde Tanrı’ya eşlik 

eden kanatlı bir melek. Antik Orta Doğu sanatında kartal kanatları ve insan yüzü olan bir aslan 

veya boğa olarak temsil edilir ve geleneksel Hıristiyan melekolojisinde dokuz katlı göksel 

hiyerarşinin en yüksek ikinci düzeninin bir meleği olarak kabul edilir.]

DAY OF JUDGMENT [kıyamet/yargı günü] —ölümden sonra, canlandırıcı ilkenin yeni varlık 

durumunu üstlendiği dönem.

17

DEATH [ölüm] — bir varoluş durumundan diğerine herhangi bir değişikliktir. Doğumla 

aynıdır. Canlandırıcı ilke, gücünü tezahür ettirmenin bir modu olarak ölür ve başka bir biçimde 

yeniden doğar. Ruhlar ve Canlar çok eski zamanlardan beri var olmuştur; Ve her yeni doğum, 

milyonlarca yıldır yürürlükte olan ve sayısız yaşam düzeninden geçen canlandırıcı bir ilkenin 

yeni bir tezahürüdür. Canlandırma ilkesi herhangi bir formdan çıktığında, gerçek doğasıyla 

mümkün olduğunca uyum içinde başka bir forma geçer. Böylece bir insan sonsuza dek insan 

olarak kalabilir: ne daha iyi ne de daha kötü.

ESSENCE [öz/cevher/esans/nitelik] —nesneler/şeylerdeki hayati ve ölümsüz enerji. 

Görünür veya bedensel olandan ayırt edilir.

ETERNITY [sonsuzluk] — hiçbir zaman başlangıcı olmayan ve asla sonu olmayacak olan 

şeydir. Bu yalnızca Tanrı’nın durumudur ve özel olarak Yüce (Supreme) ile bağlantılıdır.

EVERLASTING [sonsuz], başlangıcı olan ama asla sonu olmayacak olandır. Bu, Kutsal 

Ruh’un ve tüm ruhsal varlıkların niteliğidir.

FINAL DAY [son gün] —Kalpa’nın [Kalpa, Hinduizm ve Budizm gibi Hint dini ve felsefi 

geleneklerinde kullanılan bir terimdir ve genellikle “dünya çağı”veya “kozmik dönem” olarak 

anlaşılır. Evrenin döngüsel doğasını vurgular ve zamanın devasa ölçekteki döngülerini ifade 

eder. Hindu kozmolojisinde çok uzun bir zaman dilimini ifade eder. Bir Kalpa, Brahma’nın bir 

günü olarak kabul edilir ve yaklaşık 4.32 milyar yıl sürer. Brahma’nın bir günü (Kalpa) 1000 

Maha Yuga’dan oluşur, her biri dört Yuga’dan (Satya Yuga, Treta Yuga, Dvapara Yuga ve Kali 

Yuga) oluşur. Kalpa’nın sonunda, bir “pralaya” (dünya yıkımı) dönemi başlar ve ardından yeni 

bir Kalpa gelir. Budizm’de Kalpa, dünya sistemlerinin yaratılması ve yok edilmesi süreçlerini 

ifade eder. Budist kozmolojide, bir Kalpa’nın uzunluğu farklı şekillerde tanımlanabilir ve 

genellikle çok uzun bir zaman periyodunu kapsar. “Antarakalpa”veya “orta Kalpa” gibi terimler 

de bulunur ve bu, daha küçük dönemleri ifade eder.] sonu, ya da dünya gibi bir kürenin 

değişime ya da dönüşüme uğramadığı tahsis edilmiş dönem.

GOD [tanrı] —Her Şeye Gücü Yeten ve Yüce Baba, bazen Kutsal Ruh için kullanılır, ancak 

doğru değildir, çünkü O [dişil Kutsal Ruh] yalnızca Tanrı’nın vekili veya temsilcisidir: bazen 

daha alt bir anlamda, bir tanrı gibi ilahi doğayı/tabiatı ifade eder.

GODS [tanrılar] —Tanrı’nın ve Kutsal Ruh’un altında var olan tüm ilahi varlıklar.

18

HEAVEN [cennet/gökler/gökyüzü] —içinde, Tanrı’nın varlığını (presence) yaşayan Ruhlara 

gerçek olarak gösterdiği yer. 

HELL [cehennem] —bu varlığın (presence) gerçek olarak görülmediği her yer. Dolayısıyla 

bu dünya gerçekte bir cehennemdir, çünkü Tanrı burada tezahür/tecelli etmemiştir; ve 

Tanrı’nın varlığının gölgeleri olan Güneş ve Işık dünyanın üzerinde parlamasaydı, kesinlikle 

bir sefalet yeri olurdu. Tanrı, kendi Varlığını, üzerinde parladığı küre/yere/konuya göre çeşitli 

ihtişam derecelerinde tecelli ettirir; her varlıktaki bilgi ve erdeme göre de, O’nun Işığı 

böyledir. Mantıksızlık ve mutlak karanlık, en düşük cehennemi oluşturur: asla bir ışık 

huzmesiyle kutsanmayan, karışık ve çılgınca bir varoluş kaosu.

IMMORTALITY [ölümsüzlük] — canların [soul] bir niteliğidir; Sağlık ve dinçlik bedenlere ait 

olduğu için: tüm canlılarda gördüğümüz kalıcı yaşam ilkesidir.

INFINITY [sonsuzluk] —yer olarak, süre/zaman olarak Sonsuzluğun yakın-akrabasıdır. 

Zamanın ne başlangıcı ne de sonu olmadığı gibi, Sonsuzluğun da bir sınırı yoktur; Tanrı bu 

nedenle gerçekten Ebedi-Sonsuz (Eternal-Infinite) olarak tanımlanabilir.

LAPSE [düşüş] —yüksek Ruh-varlıklarından birinin, bir gökselin alt bir göksel varlığa 

düşmesi gibi, aynı doğaya sahip bir varoluşun daha düşük bir varoluş durumuna düşmesidir. 

RISE [yükseliş] — bunun tam tersidir; bir Göksel’in, Üstün-Göksel (Supra-Celestial) durumuna 

yükselmesi gibi.

LOGOS —üç anlamı olan bir kelimedir. Önce Kutsal Ruh, Tanrı’nın söylediği ilk Söz ve 

dolayısıyla yarattığı Özlerin (Essences) ilki. İkincisi, O’nun daha sonra şekillendirdiği Evren. 

Üçüncüsü, göksel Sözü veya Vahiy’i ilan eden Tanrı’dan İnsana Elçi.

M —tüm dillerde ve tüm dinlerde özel olarak kutsal bir harftir: dalgaların veya suların ⋀⋀

şeklinde sembolüdür. Doğu dillerinde sondaki M, 600 anlamına gelir. Maya [Hindu 

mitolojisinde bir illüzyon tanrıçası], Maïa [Yunan mitolojisinde, Hermes’in annesi], Mary 

[Meryem], Minerva [Roma mitolojisinde bilgelik, sanat ve strateji tanrıçası], Mercury [Roma 

mitolojisinde ticaret, iletişim ve yolculuk tanrısı, Yunan mitolojisinde Hermes olarak bilinir], 

Manu (πνευ%μα yani Pneuma [ruh/nefes], Numa’nın anagramı), Messias [kurtarıcı ve 

peygamber, İsa Mesih], Μητις [(Metis), Yunan mitolojisinde bilgelik, zeka ve kurnazlık 

tanrıçası] veya İlahi Bilgelik (Divine Wisdom), Mimra [Aramice “Kelime” veya “Söz”], 

Söz/Kelam, Matrix [Köken veya Ana kaynak], Mater [Anne], Mamma [Anne], Mas (Erkek), Mihr 

19

(genellikle Mithras [Pers mitolojisinde antik bir tanrı ve Zerdüştçülükte önemli bir figür]

olarak bilinir), Monad [Tek ve bölünmez varlık, tüm varoluşun temel birimi], Mystery [Gizem]; 

ve teolojide her öğrenciye tanıdık gelen bu ince ve derin anlamları taşıyan çok sayıda kelime. 

Tüm harfler mistiktir: bu özellikle öyledir.

MESSIAH [Mesih] —Tanrı’nın Elçisi: Hakikati ölümlülere vaaz eden ilahi olarak gönderilmiş

bir Ruh. Kurtarıcı (Saviour), çünkü kurtuluş müjdesini duyurur ve Işığa giden yolu gösterir. 

Yeryüzünde yaşarken her bakımdan bir insandır, yanılmaz olan öğretileri dışında insanî

hatalardan muaf değildir.

METASOMATOSIS [metasomatoz] —bir vücuttan diğerine geçiştir; katil bir insanın 

doğasının/niteliğinin bir sırtlan olarak tezahür etmesi/ortaya çıkması veya bir filin doğasının 

bir insan olarak tezahür etmesi gibi.

METEMPSYCHOSIS [metempsişe] —bir ruhsal varlığın, arzularının yönlendirdiği daha 

düşük bir yaşam düzenine geçişidir. Bu durumda can (soul) ile bağlantılı hale gelir.

MYSTERY [gizem] —kutsal ama tarif edilemez/söylenemez bir gerçek, kelimelerle ifade 

etmek yerine zihinde düşünülen.

MYTHOLOGY [mitoloji] —Kıssa/Masal, Sembol veya Benzetme kisvesi altında kutsal 

gerçeklerin bir temsili.

PALINGENESIS —rejenerasyon/yeniden doğuş veya yeni doğum; bir varoluşun değişmiş

bir yaşam formunda ilk durumu. Bu terim, örneğin metasomatoz ve metempsişe gibi 

kavramlarda da kullanılır.

PAN — Her Şey/Tümü, antik Mitolojide Tanrı’yı ve her yeri kaplayan, her yere nüfuz eden 

Ruh’u belirtmek için ayrım gözetmeksizin kullanılır. Sylvan Pan [ormanların tanrısı olarak 

bilinen Pan], Mesih anlamına gelir. Bu kelime üç harften oluşur ve bu, mistik bir göndermedir.

PARADISE [cennet]— Cennet’te bir Bahçe, Göksel/Semavi Ruhlar’ın dünyevi küreden 

yükseldiklerinde ilk kabul edildikleri yerdir. Cennet, Brahman teolojisinde şu şekilde 

tanımlanır: Dağın etrafında yedi merdiven bulunur, bu merdivenler aracılığıyla ortasında 

gümüşten bir çan ve güzel renklerde dokuz değerli taşla çevrili kare bir masa bulunan geniş

bir düzlüğe çıkarsınız. Masanın üzerinde, bir inci kadar parlak ve güzel iki kadının imgelerini 

içeren Tamara Pua adı verilen bir Gümüş Gül bulunur; ama bu ikisi, görüldükleri ortama, 

20

göksel/semavi/manevi (celestial) veya yersel/dünyevi/maddi (terrestrial) ortama göre 

farklıymış gibi görünseler de, bu iki kadın aslında Tek’tir. İlk görünüşte Briga-Siri, Ağzın 

Hanımefendisi olarak adlandırılır: diğer Tara-Siri’de Dilin Hanımefendisi veya Dillerin Ruhu. 

Bu Gümüş Gül’ün merkezinde, Tanrı’nın daimi ikametgahı vardır.

REVELATION [vahiy] —Mesih-meleklerden/Haberci meleklerden biri tarafından Tanrı’dan 

alınan ve onun tarafından insanlığa duyurulan ilham edilmiş öğreti.

SATAN [şeytan]— kötü/ahlaksız/şer/verimsiz olanın sembolik adı: ahlaki kötülüğün alegorik 

[mecazi veya simgesel anlamda; bir hikaye, şiir veya resimdeki semboller aracılığıyla soyut 

fikirlerin ve ilkelerin temsil edilmesi] bir kişileştirilmesi. Bir varlık değil, bir sembol.

SAN —Oğul, Azan, Azon, As-On, Alevli Güneş (the Fiery Sun), Ζην [Zen]. Hesychius, 

Babilliler tarafından Güneş’in, Kurtarıcı anlamında Saos olarak adlandırıldığını söyler. 

Sidonlular/Saydalılar [antik Fenike kenti halkı] tarafından Zauan olarak adlandırılırdı. 

Hindistan’da Herkül’e Işığın Efendisi Ador-San deniyordu. Zaanim adı verilen tapınaklarda ona 

tapılırdı. Yunanistan’da prensler Zanides veya Zan’ın oğulları olarak sıfatlandırıldı. Özellikle 

kutsal yerler San-Sanna olarak adlandırılırdı. Bu, Sanctus [kutsal] kelimesinin ilk hecesidir. 

Etrüsklerin [(The Etruscan): İtalya’nın antik bir halkıdır ve M.Ö. 8. yüzyıldan itibaren İtalya’nın 

Toskana bölgesinde (bugünkü kuzeybatı İtalya) varlık göstermişlerdir. Etrüsk dili, Hint-Avrupa 

dil ailesine dahil olmayan az sayıda dilden biridir ve bu nedenle dilbilimciler için büyük bir 

gizem teşkil etmektedir.] İtalya için kullandığı isim Au-soni-ya idi. Bazı antik öğreticiler, can ve 

ruhun Güneş’ten gelen ilahi yayılımlar olduğunu öğretirlerdi: bu yüzden Macrobius ruhu 

Zoan, —canlı/yaşayan şey olarak adlandırdıklarını söyler. Zion bunun başka bir biçimidir. Za 

büyüklüğü ifade eder. Madagaskar dilinde Zan har Tanrı anlamına gelir; Har kelimesi, 

Hintçede Heri [genellikle Hindu tanrısı Vişnu’yu ifade eder] yani Egemen anlamındadır. Sin, 

Sen, “döngü”, Sol-Sin, “bir yıl”. Antik Malta dilinde (Punico-Maltese), Sena, “bir yıl”, Snin, 

“mevsimler”. İrlandaca, Somin; İbranice ve Keldanice, Sena, “bir yıl”.

SERAPHIM םיפרש— Alevli Kanatlı Yılanlar; yani en aşkın (transcendent) ihtişamın 

Başmelekleri (Archangels); İhtişam ve azamet/görkem içinde alev gibi, Sonsuzluk Yılanı —

TANRI’nın huzurunda yaşayanlar. Cherub [Kerub: melek/ruh] kelimesi aynı zamanda Yılan 

[Yılanların sembolizmi geniş bir yelpazeye yayılmakla birlikte, genellikle doğanın güçleri, 

değişim ve dönüşüm, bilgelik ve koruma gibi temalarla ilişkilendirilirler. *Dönüşüm ve 

Yeniden Doğuş: Yılanlar, dökülen derileriyle yeniden doğuş ve sürekli değişim simgesi olarak 

21

görülürler. Bu özellikleri, yaşamın döngüsünü ve sürekli değişimi temsil eder; *Bilgelik ve 

Sırlar: Yılanlar, bilgelik ve gizemli bilgiye olan erişimi simgeler. Antik kültürlerde ve 

mitolojilerde, yılanlar bazen bilgeliğin ve gizli sırların koruyucusu olarak kabul edilirdi; *Ölüm 

ve Yeniden Doğuş: Bazı kültürlerde yılanlar ölümün sembolü olarak görülür. Örneğin, eski 

Mısır’da yılanlar ölüm ve ölüm sonrası yaşamın kapıları olarak kabul edilirdi; *Güç ve Koruma: 

Bazı mitolojik anlatılarda yılanlar koruyucu güçler olarak görülürler. Özellikle yuvalarını ve 

yavrularını savunmalarıyla güvenlik ve koruma sembolüdürler; *Tılsım ve İyileştirme: Bazı 

kültürlerde yılanlar iyileştirici güçlere sahip olduklarına inanılır ve tılsımlı veya şifa veren 

nesnelerde kullanılırlar. Bu sebeple Tıbbın sembolü haline gelmiştir.⚕] anlamına da gelir. רכ 

[kr] daire ve בוא] aub]yılan —Daire İçinde Yılan anlamında oluşan bileşik bir kelimedir.

SHEKINAH [şekine/sekîne] —genellikle bir Gül, çiçek çelengi/çiçekli taç, Lotus, Yumurta 

veya herhangi bir oval amblem, Güvercin, Tekne, Okyanus, Ay, Bakire, tekerlek, görkemli bir 

ışık hâlesi (nimbus), altın bir taç vb. olarak karakterize edilen mistik bir kelime. Tanrı, İlahi 

Güzellik üzerine tasarım yaptığında/Kendi Mükemmelliği üzerine odaklandığında Bir olmak

(to be One) denir: ama yarattığında, ikili-Tek (to be Bi-Une)’dir [“Bi-Une” terimi, iki olma veya 

birleşik olma anlamına gelir. Yani, yaratım eylemi sırasında Tanrı, kendisinden çıkan 

yaratıklarla bir tür ilişkiye girer veya bu yaratıkların içinde mevcut olur]. Suriyeliler, bu 

birlikteliği Ad-Ad olarak bilinen Güneş-Baba figürüyle simgelerler. Ad-Ad, muhteşem ışınlarını 

dünyaya doğru gönderirken, dünya da yukarı doğru parlak ışınlar yollayarak onun ışınlarıyla 

buluşur ve birleşir. Bu kelimenin Hint Yoni’si [Sanskritçe bir terim olup genellikle dişi üreme 

organını veya dişilik sembolünü ifade eder. Ancak sadece bu fiziksel anlamda değil, Hindu 

mitolojisinde ve dini pratiklerde daha derin anlamlar taşır: *Kutsal Dişi İlke anlamında 

evrenin yaratıcı ve besleyici gücünü sembolize eder. Şakti veya tanrıça ilkesi olarak da 

adlandırılır. *Yaratıcı Güç ve Yeniden Doğuş anlamında, evrenin döngüsünü, doğuş ve 

yeniden doğuşu temsil eder. Yaratıcı gücün, enerjinin ve doğanın süregelen döngüsünün 

sembolüdür. *Spiritüel anlamda Hindu tapınaklarında ve ritüellerinde, evrenin ve tanrısal 

ilkelere olan bağlılığın sembolü olarak önemli bir yer tutar. Tanrıça Şakti’ye odaklanan ve onun 

yaratıcı, besleyici ve yok edici güçlerini anan ibadet ve tapınmada da merkezi bir rol oynar.] ile 

akrabalığı vardır. Calli, Kutsal Ruh’un Hindu adıdır. Meksika dilinde, Tanrı’nın Evi (the House 

of God) veya Tanrı’nın Çadırı (Tabernacle of God) anlamına gelir.

SHM, Shem, םש— Güneş. Bu, Meksika tanrısı Chemin’dir. Parkhurst, bu kelimenin 

Güneş’in bir adı olarak Üçlü Birliği (Trinity) ifade ettiğini söyler. Ayrıca, büyük bir özenle 

22

düzene sokmak ve tamamen harap etmek, ıssız hale getirmek anlamına gelir: burada 

Yaratıcı/Üretici ve Yok Edici’yi sergiler. Ayrıca, düzenli bir şekilde yerleştirilmiş olan 

kabuklarından dolayı Soğan (Onion, On-Ion) anlamına gelir, böylece Evren’i sembolize eder. 

Bir soğan, αιων των αιωνων [aiōn tōn aiōnōn, “çağlar boyunca”] anlamında kabul edilirdi: 

ve Oannes kelimesi, döngülerinde veya çağlarında ortaya çıkan ilahi Elçi anlamında bu mistik 

çağrışımı taşırdı. Shamen, Shemesh שמש , gökyüzü ve Güneş ile ilgili kelimelerdir. Baal￾Shamen [Fenike ve Suriye mitolojilerinde bir tanrı] gökyüzünün Efendisi’dir. Shema-El, 

Tanrı’nın göksel parlaklığı; Yunanlılar tarafından Bacchus’un [Dionysos] annesi Semele’ye 

dönüştürüldü; ki bu da bir Mesihî isimdir. Asur, Güneş’e tapmanın yaygın olduğu bir yer 

olduğu için Shems ve Shams [güneş] olarak adlandırıldı. Etiyopyalılar bu kelimeyi Zam ve 

Tzam [güneş] olarak telaffuz ettiler. Shem’in Oğulları (Sons of Shem), Göklerin Oğulları (Sons 

of Heaven) anlamına gelir, bu isim, Tanrı’nın birliğine gerçek inananlar tarafından eskiden 

kullanılmıştır. Hindistan’da Suna gökyüzünün tanrısıdır: Samothrake’nin Saon’u [Saon, 

Samothrake adasında doğduğuna veya bu ada ile bağlantılı olduğuna inanılan bir mitolojik 

figür], Zeus’un oğludur: o Kurtarıcı’dır. Iasion Jüpiter’in ya da Tanrı’nın oğludur. İbranice Azon

ya da Güneş, Vedic [Vedalarda] Suna, Gotik Sunna, Almanca Sonne, Spartalılarda Asana, 

Yunanca Zan, Asurca San, İbranice Shanah, Sion, Zion; Sanskritçe Ahan ya da Gün, Tatar ve 

Çince’de Shan, İngilizce’de Sun ve Son, aynı fikri ifade eden akraba kelimelerdir.

SON OF MAN [Ademoğlu] — İlahi Elçi veya Enkarnasyon’a [İlahi bir varlığın veya ruhun 

fiziksel bir bedene bürünmesi anlamına gelir. Hristiyanlıkta İsa Mesih’in Tanrı’nın beden almış

hali, Hinduizm’de Vişnu’nun avatarları ve diğer inanç sistemlerindeki benzer kavramları ifade 

eder.] verilen bir addır. Ölümlü bir insandan doğmamışsa, yeryüzünde yaşayamaz veya 

hareket edemez. Ayrıca insanlığın kralı olarak da adlandırılır.

SOUL [can/ruh] — canlılık veren öz, insan dahil olmak üzere yaşamı olan en küçük varlığa 

kadar tüm varlıkları içeren canlandırıcı öz. Ruh’la (Spirit) aynı doğaya sahiptir, ancak ondan 

daha aşağıdır, çünkü Ruh, Tanrı’nın Ateşi’nden gerçek bir parçasıdır. Ruh asla ölmez; Ancak 

ruhun bedenle uzun süre devam eden birlikteliğiyle kendisini yaşamda sadece bir noktaya 

indirgemesi mümkündür. Bunu önlemek için, Tanrı onu çamurdan orijinal Ateş-şelalesine 

yükselten bir arzu enerjiyle doldurmuştur.

SPHERE — dünya gibi yerleşim olan bir küre.

23

SIPRIT — İnsandan başlayarak yukarı doğru tüm varlıkları içeren ve Yüce Olan’a (Supreme) 

kadar giden birçok derece boyunca ilerleyen ölümsüz bir öz ve enerjidir. En düşük gelişimi 

insanlarda bulunur. Yedi yüksek varlık düzeninde cansız (soul) olarak var olur; en alt üç 

düzende canla birlikte var olur. Josephus, Antiq. Jud. lib. i., cap. i., sect. 2’de, Tanrı tarafından 

insana verilen can hakkında şöyle konuşur: Και% πνευμα ενηκεν αυτω και% ψυχη% ν. O, 

ona bir ruh [πνευμα >pnevma, ruh, ilahi öz] ve bir can [ψυχη%ν > psychín, bireysel kimlik, 

kişisel öz] koydu. Daha fazla bilgi için, sayfa 189’a bakınız.

SUPRA-CELESTIAL [gök-üstü] —Tanrı’nın ve Kutsal Ruh’un evi. CELESTIAL [göksel] —sıradaki 

Ruhların kalıcı evi. SUB-CELESTIAL [gök-altı] —melekî/meleksel alanlar. TERRESTIAL [karasal] —

maddî alanlar.

THE HOLY SPIRIT [Kutsal Ruh] — Evrenin ikinci Büyük Varlığı: Yüce Ana, Doğa/Tabiat: aynı 

zamanda Providence [idrak,koruma]; Perem-Atma [Hindu felsefesinde evrensel ruh]; Anima 

Mundi [eski Yunan ve Roma felsefesinde dünya canlılığı]: Gökler’in Kraliçesi.

THE WORLD [dünya] —Evren ile aynıdır: güzelliği ve düzeninden dolayı Kosmos olarak da 

adlandırılır.

TRINITY [üçlü birlik]— Tüm varoluşu oluşturan üç Öz: nitelikte bir; gelişimde sayısız. Tanrı, 

tek bir özsudan/kökten Evrendeki tüm meyveleri ve çiçekleri üreten bir Ağaç gibidir. O her 

şeyin içindedir; Hepsi Onun içinde.

TSAR ve Zar — רצ kaya/taş. Tapınaklar kaya üzerine inşa edildiği için bu yükseltiler, hangi 

Tanrı adına inşa edilirlerse edilsin, Sar-On olarak adlandırıldı. Sar terimi her zaman yüksek bir 

onur işareti olarak kullanıldı. Bu yüzden Tanrı sığınma kayası, kurtuluş taşı olarak adlandırılır; 

ve İsa, Petrus’a hitaben, “Bu kaya üzerine kilisemi inşa edeceğim” der. (Matt. xvi., 18). Bileşik 

kelimelerde saygıyı ifade eder, Sar-danapalus; Nebukadnezar. Antik meşe ağaçlarıyla kaplı 

yüksek ormanlar veya daha doğru bir ifadeyle tepeler, adama/ibadet/kutsama Üzerlerinde 

(On) yapıldığı için Tsaron adı verildi. Lilius Gyraldus, Saron’u Deniz Tanrısı olarak adlandırır. 

Diana, Saronia ve Sar-Ait olarak adlandırıldı; ve Saronia Sacra adlı dini bayramlarda, Mesih 

olarak anılan Orus’un doğduğu söylenir. Galya Druidleri hakkında konuşan Diodorus Siculus, 

onları filozoflar, tanrıbilimciler, en yüksek onura layık görülen insanlar olarak tanımlar ve 

onlara Saronides der. Ana kapılar/Meşe ağaçları (Oaks) aynı adla anılırdı. Æsar ve Kaisar bu 

kökten gelir.

24

VIRTUE [erdem] —her ikisinde de bulduğu zevkten dolayı, tüm zamanını bilgi edinmeye ve 

iyinin diğerleri arasında yayılmasına harcayan varoluşun durumu.

WINE [şarap] — gerçeğin ve doğru dinin sembolik adı.

25

KİTAP I

TANRI ve KUTSAL RUH Hakkında Kadim İtikadın Bir Özeti

1. KUTSAL VAHİY/BİLGİ (SACRED APOCALYPSE), burada, izlenen belirli büyük ve öncü ilkel 

teoloji prensiplerine atıfta bulunur, ki bunların açıklanması gerekmektedir. Bunlar, göksel 

düzenin bir sistemi veya Tanrı’nın insan üzerindeki dini otoritesi ile ilgilidir; bu sistemde derin 

bilgelik ve evrensel iyilikseverlik aynı şekilde sergilenir. Bu Deneme’de bu prensiplerin 

sadece çok özet bir taslağının verilmesi amaçlanmaktadır: bunları uzun uzadıya açıklamak, 

tarihten ve mitolojiden alabilecekleri, hem küfür hem de kutsallık içeren bol miktarda 

açıklamayla, ciltler doldurur ve o zaman bile hak ettikleri ölçüde gösterilmekte başarısız 

olunurdu. Bunu yapmaya vakti olmayanlar, muhtemelen ilerleyen sayfalarda sunulan kısa 

bildirimlerle yetineceklerdir. Kutsal Işık bunları okuyan herkesi aydınlatsın.

2. Bu yüksek nitelikli konulara kendini adamış öğrenci için, şu sözleri akılda tutması iyi 

olacaktır: O ki, parlak zekasını en yüce amaçlara yükseltmekte oldukça muktedir olmasına 

rağmen dünyevi gösterişler tarafından o kadar aldatılmıştı ki Tanrı’yı ve Gökler’i en basit 

hayaletlere/gölgelere kurban etti ve böyle ekenlerin hepsinin biçtikleri hasatı biçti: elem, 

hayal kırıklığı ve rezillik dolu bir hayat. Kutsal sırlar, diyor Lord Bacon, zihnin bu sırların 

büyüklüğüne uygun olarak genişletilmiş olması gerektiği dikkate alınarak incelenmelidir, ve 

sırlar zihnin dar çerçevesine sıkıştırılmış ve daraltılmış olmamalıdır. Eğer bu Deneme bu yüce 

ruhla (august spirit) incelenirse, inanıyorum ki onu öğrenen her insan, hem bu hayatta hem 

de daha önemli gelecek hayatta kendisi için en üst düzeyde avantaj sağlayacak gerçekleri 

tanıyacaktır.

3. Eski insanların inancı, Tanrı’nın (AB)1 tüm halkların Ebeveyni/Anne-Babası olduğu;

yarattığı çeşitli ırklar için en şefkatli sevgiyi ve baba duygusunu hissettiğiydi: aynı zamanda 

1 Ab בא . Baba: Ebeveyn: geniş/yayarak şekilde telaffuz edildiğinde, Aub, Yılan. Farsça son ek olarak, Nehir 

anlamına gelir. Nilab, Nil nehri; Panjab, Beş Nehir; Danaub ve Nehir, Okyanus, Deniz, Sular hepsi sembolik 

olarak Kutsal Ruh'u ifade eder. İngilizce Abbot, Baba, Papa. Latince av-us, ata. İrlandaca Ab, Lord/Rabb; Ab-har, 

26

O’nun hakkında daha etkili bilgileri ve O’na götüren yol hakkında da buna inanıyorlardı. Aynı 

zamanda O’nu ve O’na götüren yolu daha etkili bir şekilde bilmeleri için Tanrı’nın, Kanunları, 

Düsturları ve Gerçekleri içeren Vahiyler verdiğini kabul ederlerdi ki bunlar, yeryüzündeki 

hayatlarında pratik olarak benimsendiğinde, herkes için göklerdeki sonsuz mutluluğu garanti 

edecekti.Tanrı’nın Tek Yüce ve Muhteşem Varlık olduğuna; doğasında sonsuz, özünde ruhsal; 

bilge, saf, iyiliksever ve adil olduğuna; her yeri kapladığına ve tüm Sonsuzluk boyunca 

uzandığına; aynı zamanda O’nun görkem Tahtlarının, özellikle İlahi Işık’ın üst göksel 

bölgelerinde yüceltildiğine, ki sadece en bilge ve kutsal Ruhlar buraya yükselebilir; ve Tüm￾Baba’nın tarif edilemez mutluluğunun büyük bir kısmının, O’nun varlık bahşettiği erdemli ve 

şarkı söyleyen yaratıkların masum zevklerinde bulunduğuna da inanırlardı.

4. En erken dönemden beri, Avrupa’nın alışkın olduğu her şeyden çok daha yüce olan Yüce 

Yaratıcı fikrini ilan eden Hindu bilgeleri, bu gerçeği kabul ettiler ve meşhur ifadeleriyle 

geliştirdiler: İkincisiz Tek Brahm (One Brahm without a second); ve bilimlerinde iyi olan her 

şeyi Doğu’dan ödünç alan Yunan filozofları, kendi sığ spekülasyonlarının bir karışımıyla onu 

zehirlemek için ellerinden geleni yaparken, Hindu aksiyomunu “Εν το Παν —Hepsi Bir Olan 

(The One who is All) olarak uyarlamışlardır; —bu modern dindarların tamamen görmezden 

geldiği ilahi bir inançtır; ancak yine de evrendeki en büyük gerçek budur.

Kano. Higgins, Anacalypsis, i. 725'te, בא ab veya הבא abe kelimesinde çok ilginç bir şey olduğunu söyler. 

Kökünün değişken veya atlanabilir ה e ile הבא abe olduğu söylenir; yani, ya בא ab ya da הבא abe[h] olabilir: 

hem eril hem de dişil bir son ek alabilir. Bu, baba kelimesi için yeterince tuhaf görünüyor; ama daha tuhaf 

olanı, çoğul formunda her zaman dişil bir son ek almasıdır; her zaman תובא abut (abbot) veya תבא abt, ama 

asla םי im değil. Burada gizli doktrin kendini gösterir. Yunanca Baal, her zaman dişil bir artikel ile başlar, 

Yeremya ii. 18, 28, xi. 13, xix. 5, vb. ve bazen çoğul formu Baalim, τας βααλιμ, 1 Samuelvii. 4. İlk harf olarak 

A, Öküzü temsil eder (Aleph, Güneş'in sembolü ve Güneş Tanrı'nın bir türüydü), A Tanrı’yı temsil eder; ve B, 

Beth'i, onun Evi yani Shekinah'yi temsil ediyordu. Her ikisi de A B, veya A ve B birleşik olarak, Ebeveyn/Anne￾Baba anlamına geliyordu. Tanımlar bölümünde Beth'e bakın. Abner רנבא , Işığın Babası’dır —Tanrı'ya, 

Naros'un Efendisi olarak uygulanan bir isimdir. Apis, Bra-Ap-Is, Baba Tanrı idi —veya Pri-Apis. Ab, Üçlü Birliğin 

sembolüydü. A = 1. B = 2. = 3. Bra, Yaratıcı anlamına gelir. Abiri, יריבא ve Abirim, םיריבא Güçlü Olanlar: 

Cabiri veya Adaletin Elçileri ile aynıdır, Wiltshire'daki Abury Druid tapınağı onlara adanmıştır. İspanyolca

Cobra. Yunanca Oφις. Aub ayrıca Işın, Bulut anlamına gelir. Vallancey, İrlandaca Ob-air'in herhangi bir türde 

gözlemci ve abar'ın ilişkilendirmek olduğunu söyler: ayrıca Abaras, tezahür, Şiir, bir meditasyon ve çalışma 

eseri: buradan Abaris, Hyperborean. Okuyucuya, bu kitaptaki çeşitli kök kelimelerin sabırlı ve dikkatli 

çalışılmasının gerekliliğini vurgulamak istiyorum; burada amaçsız hiçbir kelime eklemedim. Bu kelimeler, bu 

Cilt'in atıfta bulunduğu isimler, semboller ve şeylerdeki tüm benzerliklerin mutlak doğruluğunu ve birliğini 

ona kanıtlayacaktır; ve bu önerilerle yönlendirilenin, kendisi için başka kelimeleri bulması, hoş bir uğraş

olacaktır.

27

5. Tanrı, Bir olmasına rağmen, kadimler, modern münzevilerin/çilecilerin [(ascetics): 

Manevi ve ahlaki arınma sağlamak amacıyla dünyevi zevklerden ve maddi rahatlıklardan 

kaçınan kişilerdir. Bu kişiler, dini veya felsefi sebeplerle, bedenlerine ve zihinlerine disiplin 

uygulayarak, kendilerini daha yüksek bir ruhsal duruma ulaşmaya adarlar. Ascetizm, birçok 

din ve kültürde görülür ve genellikle oruç tutma, uzun süreli dua, meditasyon ve inzivaya 

çekilme gibi uygulamaları içerir. Budizm’de Buda, Hristiyanlık’ta keşişler ve rahibeler, 

Hinduizm’de sadhular, İslam’da ise sufiler/zahidler olarak bilinirler.] yaptığı gibi, yalnız ve 

hüzünlü bir ihtişam içinde tek başına olduğunu varsaymadılar. O’nu bir keşiş ya da kürelerin 

erişilmez sessizliğinde gözlerden uzak kasvetli bir münzevi olarak görmediler.O’nunla birlikte 

kimse üstün göğün yüceliğini ve aşan ihtişamını paylaşamasa da, yine de O’nun sürekli olarak 

diğer ışık, güzellik, saflık tanrılarıyla ve ilahi tanrılarla çevrili olduğunu ilan ettiler: bunlar 

özlerinde ölümsüzdü, çünkü En Yüce Olan’dan kaynaklandılar [(Emanation) Emanasyon, bir 

kaynaktan akan veya yayılan şeylerin, kaynağın özünden çıktığını ve ondan bağımsız olarak 

var olmadığı]; yani hepsi O’ndan ateşli bir akıntı [emanasyon] halinde ilerliyor; ve hepsi O’nun 

sevgisi tarafından kuşatıldıkları için O’nun yasalarına bağımlı. Bunların başında —bilgelik, 

sevimlilik, aslî olarak göksel ve en saf olan, en üstün, Tek Bir İlahi Nitelik Olarak Var Olma’ya 

(one Divine Nature to be) sahiptiler; ve bu Niteliğe Tanrı’nın Ruhu adını verdiler —Güvercin, 

Kutsal ve sevginin İlahi Ruhu, en ilahi olanı.

6. Geçmişin altın fantezisi, bu yüce Varlığın eşsiz ihtişamını anlatırken kendini tüketti. O

[dişi], en tarif edilemez güzelliğin Bakire Ruhu’ydu; Logos, Protogonos: Mimra-Daya ארמימ

איד yani Tanrı’nın Sözü, tüm manevi ve maddi Evrenin aracılığıyla geliştirildi, biçimlendirildi, 

güzelleştirildi ve korundu. O [dişi], güneşle bürünmüş ve parlayan yıldızlarla örtülmüş, en saf 

ışığın Göksel Kızı’ydı (Astræn Maid): ay ve cennetin gümüş küreleri ayaklarının altındaydı: 

Göksel Öz’ünün hak ettiği veya gerektirdiği tüm parlaklık, ihtişam ve bilgiyle taçlandırılmıştı.

O [dişi] Minokhired [Zerdüşt dininde “Mēnōg-ī Khrafstrā” olarak da bilinen bu terim, ruhsal 

veya manevi bir bilgeliği ifade eder. “Mēnōg”ruh veya maneviyatı, “Khrafstrā”ise bilgelik veya 

zeka anlamına gelir.] ve Mayu-Khratû [Mayu, su veya suyun zekası, Khratû ise bilgelik veya 

anlayış anlamına gelir.], yani Zerdüşt (Zoroastrian) ve Zend’in İlahi Zekası/Tanrısal Aklı idi. O 

[dişi], Yahudi’nin Shekinah הניכש‘ siydi, parlayan, merkezî, ortasından dışa yayılan çiçek 

benzeri ihtişamında; Tanrı yarattığı zaman Varlığını tezahür ettirir: o, her şeyi üreten 

gökselden döllenen, Eros yani İlahi Sevgi/Tanrısal Aşk idi.

28

Sevimli Güvercin sembolü altında, o en büyük imparatorlukların ulusal sancağı haline geldi; 

devletlerin sikkelerinde bir zamanlar bu sevgi kuşu olarak, kanatları kapalı halde küre (Evren) 

üzerinde duran ve başının etrafında güneş ışınlarının ihtişamıyla tasvir edildi; Talmud 

(Chagiga)’a göre [15a, 3] Tanrı’nın Ruhu, gençlerinin/yavrularının üzerine kanatlarını geren 

bir güvercin gibi suların üzerinde süzülmüş [Yaratılış 1:2] ve onun iyiliksever enerjisi bu 

şekilde simgelenmişti. Sevimli Güvercin sembolü2 altında, en büyük imparatorlukların ulusal 

sancağı oldu; devletlerin sikkelerinde bir aralar aşk kuşu olarak, kanatlarıkapalı halde bir küre 

(Evren) üzerinde ve başının etrafında güneş ışınlarının ihtişamıyla durur vaziyette resmedildi; 

başka bir zamanda, kanatları açık halde küre üzerinde otururken, tamamının arkasında 

yayılmış güneş ışınlarının alevi, parlayan yıldızlı bir daire içinde sona erene kadar yayılıyordu.

ve o dişinin iyiliksever enerjisi böyle sembolize edildi.

Çin’de, güvercin benzeri Merhamet Tanrıçası Kûnwyn, dalgalı bir denizde bir yunusa binerken, 

lütuf eylemleri dağıtan ve kurtarma gücünü sergileyen şekilde tasvir edilir. Kin mistik bir 

kelimedir ve Shekinah anlamına gelir; zarif ve üretken bir köke bağlı göksel Güzellik Gülü. O 

[dişi], üretken güçlerini simgeleyen bir mısır koçanı taşıyan, Başak burcu idi; sevimli bir 

bebek, onun doğurduğu veya enkarne/cisimleşmiş hali. O, her bakışı ve düşüncesi Yüce 

Rabb’in kutsal ışığında kutsanan Göksel Güzellik olan Venüs Urania idi. O, ateşin sembolize 

ettiği Vesta’ydı, Evrene yayılmış Yaşam olan manyetik alev yani elektrik. Ve ilk ilahiyatçılardan 

biri tarafından Göksel Ruh, diğer tüm canların Pınarı/Kökeni ve Kaynağı olarak tanımlandı; 

en iyi ve en bilge olan; yüce Yaratıcı’nın, Tanrı’nın iradesine itaat eden ve O’nun emrini derhal 

yerine getiren üretici Güç. O, Ceres Mammosa’ydı [“memeleri bol Ceres” veya “bolluk veren 

Ceres” anlamına gelir. Bu ifade, Roma mitolojisindeki Ceres (Demeter olarak da bilinir), tarım 

ve bereket tanrıçasını tanımlar.] yani bereketli; Eski Mısırlılar’ın Antient şeklinde ifade ettiği,

kocası Osiris her şeyi Gören, her şeye Gücü Yeten anlamına geldiğinden, Isis de, insanın ve 

aslında tüm varoluşların hemşiresi/bakıcısı/koruyucusu anlamında Altrix nostra olarak 

adlandırıldı ve tapıldı.

Süleyman diyor ki (vii. 7) [Eski Ahit, Ecclesiasticus “Sirach Kitabı” VII, 7. anlatı ve sonrası]: 

Tanrı’ya yalvardım ve Bilgelik Ruhu (Spirit of Wisdom) bana geldi. Onu [dişil] asalardan ve 

2 Güvercin benzeri dinimizin evi (Tertullian, Hristiyanlığın gerçek gizemine gizli bir gönderme yaparak, bu 

gizemin Roma Kilisesi tarafından yok edilene kadar iyi anlaşıldığını belirtir) basittir, yüksekte ve açık bir 

şekilde; Kutsal Ruh'un ve Doğu’nun figürü Işık’a, Meshedilmiş/Yağlanmış Mesih'in temsili olarak saygı 

gösterir bir şekildedir.

29

tahtlardan önce tercih ettim ve saygın zenginlikler onunla karşılaştırıldığında hiçbir şeydi: 

onunla hiçbir değerli taşı karşılaştırmadım, çünkü onun için tüm altınlar kum tanesi 

gibidir; ve gümüş onun önünde kil olarak sayılacaktır. Onu sağlık ve güzellikten daha çok 

sevdim ve ışık yerine ona sahip olmayı seçtim; çünkü ondan gelen ışık asla sönmez. Bütün 

güzel şeyler ve elindeki sayısız zenginlik onunla bana geldi. * * Çünkü o, insanlar için asla 

tükenmeyen bir hazinedir; o hazineyi kullananlar, öğrenmeden gelen armağanlar için 

Tanrı’nın dostları olurlar. * * Her şeyin anası olan bilgelik/hikmet bana öğretti; Çünkü onda 

anlayışlı bir ruh vardır, kutsal, tek, çok yönlü, ince, canlı, açık, lekesiz, sade, incinmeyen, iyi

olanı seven, hızlı, kaybetmeyen, iyilik yapmaya hazır, insana karşı nazik, emin, kaygısız, 

tüm güce sahip, her şeyi denetleyen ve tüm anlayışların içinden geçen, saf ve en ince 

ruhlar. Çünkü Bilgelik herhangi bir hareketten daha etkileyicidir: saflığından dolayı her 

şeyin içinden geçip gider. Çünkü o, Tanrı’nın gücünün nefesi ve Her Şeye Gücü Yeten’in 

yüceliğinden akan saf bir etkidir: bu nedenle kirlenmiş hiçbir şey onun içine giremez. 

Çünkü o, Ebedi Işığın parlaklığı, Tanrı’nın gücünün lekesiz bir aynasıdırve O’nun iyiliğinin 

Görüntüsüdür. Ve tek varlıktır, o her şeyi yapabilir; ve kendi içinde kalarak her şeyi yeni 

yapar. Ayrıca kutsal canlara girerek her çağda onları Tanrı’nın dostları ve peygamberler 

yapar. Çünkü Tanrı, hikmetle/bilgelikle yaşayanı sever. Çünkü o, güneşten ve güneşin 

üzerindeki yıldızlar kümesinden daha güzeldir; Işıkla karşılaştırıldığında, ondan önde 

bulunur. Bundan sonra gece/karanlık gelir; ama kötülük/karanlık Hikmet’e galip gelemez.

İlk yazarlardan biri, Evren’in üzerinde bir Hükümdar’ın olduğunu söyler; Logos yani Söz: 

Kraliçesi de üreten Ruh’tur: bu, BİR’den sonraki İlk Güç’tür: yaratılmamış, akıl almaz, O’na 

meyilli ve bağımlı olan ve O’nun yarattığı her şeye hükmeden; Mükemmel’in kusursuz gerçek 

Yayılımı/Tecellisi. Öyle ki, Bay Halhed’in Bay Maurice’e gösterdiği Hint Purana’sında, Ruh, Özü 

ebedi olan, bir ve kendi kendine var olan, ilk etapta belirli bir saf eterik [eter/eser] IŞIK 

doğuruyormuş gibi temsil edilir —temel anlamda algılanamayan, ancak kendi 

mükemmelliklerinin her şeyi kapsayan özünden çıkarılan bir Işık. (Hist. of Hindostan, i. 64.)

Pindar, altıncı Nemean Ode’sinde [lirik şiir kıtaları, Yunan spor oyunlarını kutlayan şiirlerdir], 

‘ilahi varlıklar ve insanlar arasında bir tür vardır; her ikisi de aynı Ana’dan nefes alır’ der. 

Platoncu Apuleius [Romalı yazar ve filozof, MS 124-170] (Metam. xi.) onu, onun kendisini

yüce bir şekilde tanıttığı şekilde betimlerve onun Büyük Gizemlere giriş töreninde öğrendiği 

gerçekleri şimdi açıkladığından emin olabiliriz: Bak, Lucius, dualarından etkilenen ben, 

seninle birlikteyim; Ben, Doğa, her şeyin Ebeveyni, tüm unsurların Kraliçesi, Ebedi’nin ilksel 

30

nesli, İlahi Varlıkların En Yücesi, ölülerin ruhlarının egemeni, göksel varlıkların ilki, tanrıların 

ve tanrıçaların tekdüze benzerliği olan Ben’im. Göklerin aydınlık zirvelerine, denizin 

sağduyulu esintilerine ve aşağıdaki alemlerin kederli sessizliklerine başımı sallayarak 

hükmeden Ben; ve dünyanın tüm küresinin çeşitli biçimler altında, farklı ayinler ve çeşitli 

unvanlarla saygı duyduğu tek tanrısallığı Ben. Bu nedenle bana, ilkel Frigyalılar, Pessinuntia, 

yani tanrıların anası; Attika Yerlileri, [Antik Yunanistan’ın Attika bölgesinin ilk yerleşimcileri] 

Kekropslu Minerva [Cecropian Minerva: Yunan mitolojisinde bilgelik tanrıçası Athena’nın 

Roma mitolojisindeki karşılığı]; sularda süzülen Kıbrıslılar, Paphian Venüs [Roma 

mitolojisinde aşk ve güzellik tanrıçası Afrodit’in Kıbrıs’taki kült ismi]; ok taşıyan Giritliler, 

Diana Dictynna [Av ve vahşi doğa tanrıçası Artemis’in bir unvanı]; üç dilli Sicilyalılar, Stygian 

Proserpine [Roma mitolojisinde yeraltı dünyasının tanrıçası]; ve Eleusis halkı, [Atina 

yakınlarında bir antik şehir] antik tanrıça Ceres [Roma mitolojisinde tarım ve bereket tanrıçası 

Demeter’in karşılığı] derler. Bazıları da bana Juno [Roma mitolojisinde tanrıların kraliçesi], 

diğerleri Bellona [Roma mitolojisinde savaş tanrıçası], diğerleri Hecate [Yunan mitolojisinde 

büyü ve cadılığın tanrıçası] ve diğerleri Rhamnusia [Roma mitolojisinde intikam tanrıçası 

Nemesis’in bir unvanı] derler. Ve o tanrısallığın, doğduğunda güneşin ilk ışıklarıyla 

aydınlanan Etiyopyalılar, Ariiler [Hint-Avrupa göçebeleri] ve kadim bilgi sahibi Mısırlılar, 

mükemmel uygunlukta törenlerle ibadet edenler, bana gerçek adımla, Kraliçe İsis (Queen Isis) 

derler.

7. Vergilius, kahramanını Elysian Tarlalarına [Antik Roma mitolojisinde cennet benzeri bir 

yer] götürdüğünde ve Gizemler’in sırrını belli belirsiz anlattığında, bu yüce doktrine atıfta 

bulunur ve dikkatli bir gözlemcinin fark edebileceği şekilde, Kutsal Ruh ile onun Efendisi ve 

Babası Tanrı arasında bir ayrım yapar.

Principio cælum ac terras, camposque liquentes

Lucentemque globum lune, Titaniaque astra

SPIRITUS intus alit ; totamque infusa per artus

MENS agitat molem, et magno se corpore miscet ;

Inde hominum pecudumque genus, &c.—Æn. vi.

“İlk olarak, ilahi Ruh gökleri, yeri ve suyla kaplı ovaları, ayın aydınlanmış küresini ve 

parlayan yıldızları içten besler; ve tüm doğanın parçalarına yayılmış olan Ebedi Zihin (Eternal 

Mind), tüm muazzam yapıyı harekete geçirir ve evrenin geniş bedeniyle birleşir. Oradan insan 

ve hayvan ırkı, uçan türlerin yaşam ilkeleri ve okyanusun pürüzsüz kristal yüzeyinin altında 

31

ürettiği canavarlar gelir.” Ve bu, eski dünyada evrensel olarak kabul edilen doktrinden başka 

bir şey değildi.

8. Laos halkının, gizli bir gerçeği güzel bir şekilde ortaya çıkaran, yaratılışın simgesi olan 

güzel bir şiirsel masalı vardır. Hem Göklerin/Cennetin hem de Dünya’nın ezelden beri var 

olduğunu, sadece birincisinin hiçbir zaman herhangi bir değişikliğe tabi olmadığını, ancak 

yeryüzünün (yaratılmış yaşam küreleri) çeşitli evreler geçirdiğini söylerler. En sonuncusu, 

sular tarafından bir tane olan en kutsal mandarin (Tanrı) göksel dairelerin en yükseğinden indi 

ve tırpanının bir vuruşuyla, dalgaların yüzeyinde yüzen belli bir lotus çiçeğini ikiye böldü ve 

bu çiçekten, Mandarin’in aşık olduğu çok güzel bir Bakire ortaya çıktı: ancak onun katı 

iffetliliği, Mandarin’in tüm yaklaşımlarını boş ve etkisiz kıldı. Mandarin, bu olağanüstü 

Bakire’ye herhangi bir baskı uygulayamayacak kadar adaletliydi; ancak onun önünde durdu 

ve sabah akşam onun hoş kokulu güzelliğine hayran kaldı, ona tüm yıldızların aşk dolu 

şefkatiyle ve bakışlarının mucizevi gücüyle baktı; Bakire en mutlu şekilde birçok çocuk annesi 

oldu, ve yine de el değmemiş bir Bakire olarak kaldı. Çocuklar (var olan tüm ruhlar) 

büyüdüğünde, Mandarin kendisini onlar için bir miktar hazırlık yapma yükümlülüğü altında 

gördü ve bu amaçla, şimdi dünyevi küreleri dolduran o güzel varlık çeşitliliğini yarattı; Ve 

bunu başardıktan sonra kendine ait ve aslî çemberi göğe yükseldi.

9. İbranî rahipler, kendileri hiçbir şey icat etmemişlerdir, ancak göç ettikleri veya 

yaşadıkları milletlerin teozofik bilgilerini kopyalamışlar ya da daha doğrusu intihal 

etmişlerdir. Bu rahipler, bu Göksel ve en Şanlı Varlık’ın bir resmini bize aktarmışlardır; ona 

Hikmet/Bilgelik (Wisdom) adını vermişlerdir, çünkü o, Tanrı’nın beyninden çıkan Bakire￾Pallas’tır [antik Yunan mitolojisinde bilgeliği ve stratejik savaşçılığı temsil eden tanrıça]. Tanrı, 

gökleri ve yeri Hikmet ile yaratmıştır; bu, Yaratılış [Genesis] kitabının açılış ayetidir; ve bu 

Hikmet’e, Yüce Boodh [Buda, bilgelik ve aydınlanmayı temsil eden figür] veya Baba’nın ilk 

tezahürü olarak, İbranîlerin yazılarına dahil ettikleri bazı ince Doğu ilahiyatı parçaları özellikle 

atıfta bulunur. Ve senin öğüdünü kim bilebilir, ancak Hikmet’i verirsen ve Kutsal Ruh’unu 

yukarıdan gönderirsen, Süleyman, ix. 17. Çünkü senin bozulmaz Ruh’un her şeyde 

mevcuttur. Bütün yaratıklar sana hizmet etsin, der İbranî yazar, Judith Kitabı’nda (xiv. 14), 

çünkü SEN konuştun ve onlar oldular. SEN Ruh’unu gönderdin ve onlarıyarattı. 

Bu Bakire, aynı zamanda Talmud’da Tanrı’nın Tahtı’nı paylaştığı söylenen Kudretli Ruh 

Metatronos [güçlü bir melek figürü] ile ilgili yetersiz anlatıkalıntılarında da belli belirsiz tasvir 

32

edilmiştir. (Bereshith Rabba [“Genesis Rabba” olarak da bilinir, İbranicede “Bereshit”

(Yaratılış) kelimesinden türetilmiştir ve Yahudi literatüründe Midraş denen tefsirlerin bir 

parçasıdır. Tanah’ın ilk kitabı olan Yaratılış Kitabı’na yorumlar içerir.]) Ancak tüm mitos, İbranî 

Rabbiler tarafından tamamen yok edilmiştir. Yine de Vaiz (Ecclesiastes) xii’de, “Yaratıcılarını 

hatırla” şeklinde okuyoruz; ve İşaya, xliv. 2’de, “Rab şunu diyor, senin Kurtarıcıların…”. Ve 

Yaratılış i. 26’da, Tanrı (Kutsal Ruh’a) dedi ki: “İnsanı kendi suretimizde, kendi benzerliğimizde 

yaratalım”; böylece Aleim3 (Güçler) insanı kendi suretlerinde yarattı; Aleim’in suretinde onları 

yarattı; erkek ve dişi olarak onları yarattı. Bu, Pavlusçular (Paulites) bu, birlik içinde bir 

Teslis/Üçleme (Trinity)kanıtıdır der, —ancak bu Teslis, erkek ve dişi miydi? Sözde Süleyman’ın 

Meselleri’nde (ki bunlar onun olduğu kadar Solon’un [MÖ 638 - MÖ 558 yılları arasında 

yaşamış ünlü bir Atinalı devlet adamı, yasa koyucu ve şair.] da değildir), onu şu şekilde 

buluruz; —

Mutlu o kimsedir ki Hikmet’i [Metinde Hikmete atıf yapılan bütün o ve ben zamirleri dişil 

anlaşılmalıdır] bulur; ve bu adam ondan bir basiret alır. Çünkü onu bilmek, gümüş

ticaretinden daha iyidir, ve onu elde etmek saf altından daha değerlidir. O, yakutlardan 

(manyetik taşlar) daha değerlidir; ve arzulayabileceğin hiçbir şey onunla kıyaslanamaz. 

Günlerin uzunluğu sağ elindedir; ve sol elinde zenginlik ve onur vardır. Onun yolları 

hoşluk yollarıdır ve bütün yolları barıştır. Ona tutunanlar için bir HAYAT AĞACI’dır; ve ne 

mutlu onu koruyan herkese. Rab, Hikmet’le dünyaya yöneldi; onun bilgisiyle gökleri 

kurdu; onun anlayışıyla derinlikler yarılırve bulutlar çiy bırakır. Bir başka bölümde bu İlahi 

3 Al לא Tanrı ve ליא Ail, Koç, neredeyse aynı sese sahip oldukları için eski sembolizmde önemli yer tutmuşlardır. 

Parkhurst’ün İbranice Sözlüğü'nde Aleim םיהלא ismi üzerine ilginç bir inceleme yer almaktadır. Bu yazar, bu 

ismi הלא Alhe, bir laneti kınama/ilan etme anlamına gelen kelimeden türeterek tanımlar. Bu yazar, bu ismin 

İbranice Kutsal Yazılarda genellikle ebedi kutsal Üçlü Birlik'e verilen bir isim olduğunu belirtir. Onlara göre, 

“bu isim belirli şartları yerine getirme, yemin yükümlülüğü altında olduklarını ve bunlara uymayan tüm insan 

ve şeytanlara lanet yağdırdıklarını ifade eder.” Bu saçmalık neredeyse aşılmaz; ve yine de, binlerce kişi 

tarafından sorgusuz sualsiz kabul edilmiştir? Al, El, לא Tanrı. Cham-El -אל םח Yüce Tanrı. Yunanca Ηλιος

Güneş. Latince Ala, kanat, alo, ben beslerim: ille, O, öne çıkan Biri. Arapça Alla,Yunanca Al-ala, dişi Tanrı, Κλυθ΄

Αλαλα. Plut. de amore fraterno, 483. L çift yazıldığında, all, ללא , Hiçbir şey anlamına gelir. Alma Venüs, לא

Al’dır, ve Ma, אמ , Tanrı-Anne;Fenikelilerde Olma למלא ve İbranilerde Olme veya Bakire, המלע' dır. Ahl, להא , 

bir çadır, bir tentedir; dolayısıyla, αυλη, aula, bir salon/avlu: sembolik olarak Tanrı, Evrensel Koruyucu. 

İngilizce the All [Her şey]. Al, Arapça bir önek: ve Al-Achor’da bulunur, Güneş'in bir putu. Romalıların zamiri 

ille ve Fransızların Le ve La'sı benzerdir. Halo, ben nefes alırım: Lal; לל , dönmek, dünyanın bir dönüşü 

anlamına gelir. Laila, הליל) , Arapça, liel) karanlık. Persler, Yüce Varlık'ın ihtişamına jellali Alla, Tanrı'nın 

İhtişamı derler: ve bu ilahi ihtişamın bir ışınının Arabistan'daki Pharan Dağı'nı toza çevirdiğini ve heyuela al 

auely'i suya dönüştürdüğünü söylerler. Maya dilinde, Kinalveya Tanrı'nın Ateşi bir Yılandır: ve Khin Güneş'tir. 

33

Varlık kendini şöyle tanıtır: Ben Hikmet, ihtiyatla/öngörülü yaşarım, ve akıllı icatların 

bilgilerini bulurum. Öğüt/Danışılacak benim, ve sağlam akılım; ben anlayışım; gücüm var. 

Benimle krallar hüküm sürer, ve prensler adaletle karar verir. Benimle prensler yönetir, ve 

soylular, evet, ve hatta dünyanın tüm yargıçları. Beni sevenleri severim; ve beni arayanlar 

hemen beni bulacaklardır. Zenginlik ve onur benimledir; evet, ebedi zenginlikler ve 

doğruluk. Benim meyvem altından daha iyidir, evet, saf altından; ve benim kazancım 

seçkin gümüşten daha iyidir. Doğruluk yolunda, yargı yollarının ortasında yol gösteririm, 

beni sevenlerin servet miras almaları için; ve hazinelerini dolduracağım. Rab/Tanrı, 

yolunun başında beni sahiplendi, eski işlerinden önce. Ezeli olandan, başlangıçtan 

itibaren, dünya yokken kurulmuştum. Derinlikler yokken, ben ortaya çıktım; su dolu 

kaynaklar yokken. Dağlar yerleşmeden önce, tepelerden önce ben doğdum: Tanrı henüz 

dünyayı, tarlaları, dünyanın tozunun en yüksek kısmını yaratmamışken. Tanrı gökleri 

hazırlarken, oradaydım: derinliklerin yüzeyine pusulayı/pergeli koyarken: yukarıdaki 

bulutları yerleştirirken: derinliklerin kaynaklarını güçlendirirken: denize emir verirken, 

suların emrini geçmemesi için: yerin temellerini kurarken: sonra onunla birlikteydim, 

onunla büyütülmüş biri gibi: ve her gün onun sevinciydim, onun önünde her zaman 

sevinçle doluydum, onun dünyasının yaşanabilir kısmında sevinçle doluydum; ve 

zevklerim insan oğullarıylaydı. Şimdi, ey çocuklar, bana kulak verin, çünkü yollarımı 

tutanlar kutsanmıştır. Öğüdü dinleyin, ve bilge olun, ve onu reddetmeyin. Beni dinleyen 

adam kutsanmıştır, kapılarımda her gün beklerken, kapılarımın direklerinde beklerken. 

Çünkü beni bulan hayatı bulur, ve Rabbin lütfunu kazanır. Ama bana karşı günah işleyen 

kendi canına zarar verir: benden nefret edenler ölümü sever.

10. Gerçekten de, uçsuz bucaksız yeryüzünün neresinde ilkel dinin bir parçasını bulursak, 

bu Kutsal Ruh’un belirgin bir şekilde izleri yer alır: merkezi figür olarak parıldayan bir ihtişam

olarak. O, Tanrı’nın karısı ya da Göklerin İlahi Kraliçesi olan Juno idi. Tanrı’nın Bakiresi 

anlamına gelen Issa veya Ish-l-Aum olarak adlandırıldı, Asiye (Asia) adının da buradan geldiği 

söylenir; ve en eski çağlardan beri Arapların dini İslâm olarak adlandırıldı. O, kucağında bebek 

Enkarnasyonu [Tanrı’nın bedenlenmiş hali] olan Hint tanrıçası Lakshmi idi; ve kucağında 

Mesih [kurtarıcı olarak gelen kişi] taşıyan Naros’un Kutsal Ruhu olan Lakshmi Narayan idi. O, 

Saf, Tanrı-Anne olan Al-Ma ve Aum-Ma idi; çünkü hepimiz onun aracılığıyla ortaya çıktık. O, 

Magna Mater [Yüce Anne] ve Sibylla idi, tüm dünyada hilal şeklinde gümüş ay, yarım ay/hilal 

34

şekilli kayık, kabaran/süzülen deniz, mistik gül, kanatlı kadeh,4 mısır koçanı, bolluk boynuzu, 

nilüfer (veya Nymphæa [nilüfer çiçeği]), bal soluyan kovan, deniz kabuğu ve hepsi kendine 

özgü ve aşkın özelliklerinin tipik bir örneği olan çeşitli simgelerle tanımlanırdı. Geçmişin 

neredeyse tüm madalyon ve heykellerinde, ya sembolik olarak ya da giyinik, taçlı, sevimlilik 

ve ışık saçan güzel bir Bakire olarak görünür.5

11. Ama eski ulusların onu karşılaştırmak için kullandıkları tüm saf ve parlak imgeler 

arasında, Gökkuşağı’ndan daha sık kullanılanı yoktu; ve antik mistik teolojide, Tanrı’nın İlahi 

ve Bakire Ruhu ile gizli bir ilişki taşımadan bu kelime neredeyse hiç kullanılmaz. Bu şekilde 

İris (veya gökkuşağı), başlangıçtan itibaren tanrıların habercisi olarak belirlendi; cesur bir 

figürle ifade edilerek, Iris’in temsil ettiği Kutsal Ruh’un, Tanrı’nın vahiylerini alan atanmış

Elçilerin aracısı olduğunu gösterdi. Mesih’in yeryüzündeki mukadder annesinin (destined 

mother) ona gebe kalacağı saat yaklaştığında, göksel zambakların kokusunu algıladı ve göksel 

bir Gökkuşağı ile sarıldı; en derin özünü kaplayan bir güneş ışını gibi tatlı bir etki hissetti: ve 

insanın erdemli ruhu yeryüzünden kurtulduğunda, en iyi ve en asil özlemlerinin onu 

yüceltme eğiliminde olduğu o cennet bahçesini aradığında, Evrenin diğer tüm takımyıldız 

ışıklarından ve meteorik parıltılarından daha muhteşem bir şekilde parlayan bir Gökkuşağı 

Köprüsü’nde mutluluk alanına doğdu. Filozofların Doğa, İlahi Takdir (Providence) vb. olarak 

adlandırdıkları, —Hıristiyanların mantıksız bir şekilde, Luther’in Almanca İncil çevirisinde Geist 

kelimesinin yanlış anlaşılması sonucu, Kutsal Hayalet (Holy Ghost) olarak gördükleri— Kutsal 

Ruh’un (Holy Spirit) formu ile Gökkuşağı’nı kıyaslamak güzel ve derin bir anlam taşıyordu.

Sanki o dişi şöyle demiş gibi: ben Gökkuşağının tüm muhteşem renkleriyim (bu, Evrenin tüm 

ilahi ve çeşitli güzelliğidir), Bir’de toplanmış/konsantre olmuş; ancak bunlar sadece benim 

4 Bu kupa veya patera her zaman kurbanlarda kullanılırdı. Bu, tüm varlığın geldiği Kutsal Ruh'un lotus veya gül 

simgesiydi/sembolüydü: ve eski insanlar, tüm varlığın ona [dişil] geri dönmesi gerektiğine inanarak, kurban 

edilen kurbanın kanını bir patera içine alırlardı; bu, yaşamın kanda olduğu ilkesiyle uyumluydu, Yaratılış ix. 

4. Pater-a, Pater'in mistik dişil halidir —Baba; lotus şeklinde bir kupa veya matris, bir Shekinah'ı gösterir. Bu 

patera, Pater Patricius ile ilişkilidir: Romalı patre’ler, ay veya hilal şeklinde bir ayakkabı giyerlerdi, calceos 

patricios, bununla yüksek soylarını ve gelecekte Ay'da yani Kutsal Ruh'ta kalacaklarını belirtirlerdi. Kutsal 

Kolej'in başı, kutsal patera taşımasından dolayı, Pateratus kelimesinin açılımı olan Pater Patratus olarak 

adlandırılırdı: bu nedenle Baba ve Kutsal Ruh, Patri-Archa kelimesinde sembolize edilmiştir. 5 Bu nedenle Montfaucon [Dom Bernard de Montfaucon, 1655-1741, Saint Maur Cemiyeti'ne bağlı Fransız bir 

Benediktin rahib. Palaeografi (eski yazıları inceleyen bilim dalı) disiplinini kuran bir bilgin olarak tanınır ve 

Kilise Babaları'nın eserlerinin editörlüğünü yapmıştır. Aynı zamanda modern arkeoloji disiplininin 

kurucularından biri olarak kabul edilir.] tarafından belirtilen Arrius Babinus'un yemini: Sana, Tanrıça Isis, Bir 

ve her şey olan. Arrius Babinus bu yemini eder.

35

basit, güneş gibi ve tek renkli parlaklığımın, çeşitli şekillerde yansımış ve temsil edilmiş

halleridir. Saïtic tapınağında o, her tarafı yıldızlı bir parlaklıkla kaplanmış, gizemli bir örtüyle 

örtülü Isis’ti: yanında ise kendi ölümsüz nitelikleri kadar asil, ağırbaşlı ve yüce kelimelerle 

yazılmış bir yazıt. Sonuç satırını Platoncu bilge Porphyry’ye borçlu olduğumuz o mistik yazıt; 

çünkü Plutarkhos ya bilmiyordu ya da bütünü yazıya dökmeye cesaret edemiyordu.

I am All that is: I am All that hath been;

[Ben Var Olan Her Şeyim: Olmuş olan Her Şeyim];

I am All that will for ever be:

[Ben sonsuza dek var olacak her şeyim]

And my Veil no mortal hath drawn aside. 

[Ve hiçbir ölümlü perdemi bir kenara çekmedi.]

The fruit that I brought forth was the Sun. 

[Ortaya çıkardığım meyve Güneş’ti]

6

Ve bu iki yüce Varlık, Yaratıcı ve Yaratılmış, her şeyin Efendisi ve her şeyin Ana Tanrıçası 

(Genitrix), geçmişe nefes veren, sakin, görkemli ve ahlaki büyüklüğün hükmeden Özleriydi. 

Bu, kutsal bilge ve münzeviler listesiyle ilişkilendirdiğimiz bir görkemdir ve bu, ilkel insanları, 

modern zamanların bir benzerini sunamadığı bir yaşam saflığı ve düşünce yüceliği içinde 

uzun süre ayakta tutmuştur.

12. Tanrı bu şekilde yaratmaya karar verdikten ve bundan böyle adını taşıyan Ruh’tan 

başlayarak, kendisini çeşitli muhteşem ve ölümsüz biçimlerde daha da geliştirmeyi arzuladı. 

Tanrı’nın Ruhu’na nüfuz eden bu formlar, onun tarafından, kendisinden yalnızca bir derece 

uzakta, en yüce ihtişamlı Ruhlar veya meleksel varlıklar şeklinde yayıldı; çünkü O [dişil 

Tanrı’nın Ruhu], doğrudan doğruya Tanrı’dan gelmişti ve bu nedenle son derece güzeldi ve 

hata yapamazdı; ama O’ndan türeyenler bir derece daha uzaklaştırıldılar ve sonuç olarak bir 

tür kusurluluğa maruz kaldılar. Böylece tüm Sonsuzluk Ruhlarla doldu; İlkve İkinci’den sonra, 

hepsi eşit derecede bilge, sevimli ve güçlü; hepsi güneş gibi ışıkla kaplı ve lekesiz saflıkla 

6 Bu, Pavluscuların [Paulists/Paulites: Paulistler veya Aziz Pavlus Keşişleri, büyük havari Pavlus'un hayatını taklit 

etmeyi amaçlayan bir grup Roma Katolik keşişidir. Yazılı kuralları yoktur ve belirli bir tarikat olarak kabul 

edilmezler. Yalnızca bulundukları piskoposluğun piskoposuna bağlıdırlar. Genellikle kısa bir pelerin, başlık 

takarlar ve yalın ayak gezerler. Ayrıca Barnabitler olarak da bilinen bir Paulistler cemaati bulunmaktadır.

Giysileri beyazdır. Yünlü bir gömlek ve omuzları örten başlıklı bir yaka giyerler. Şehre gittiklerinde siyah bir 

şapka ve aynı renkte bir pelerin takarlar.] iddia ettiği gibi sıradan Minerva olmadığını kanıtlar, çünkü o [dişil] 

Güneş'i doğurmadı. Güneş gerçekten Mesih veya Güneş'in Enkarnasyonu anlamına geliyordu.

36

parlayan. Böylece Evren de üçten oluşmaya başladı: 1. Tanrı; 2. Tanrı’nın Ruhu; 3. Ruhlar. 

Ancak bu üçü, biçimsel olarak olmasa da, özünde kesinlikle birdi. Güneş, ışık zerrelerinin bir 

bileşimi/kendisi olduğu gibi; Okyanus su damlalarının bir toplamı/kendisi olduğu gibi; güneş

ve zerreleri birdir, deniz ve damlalar birdir; bu yüzden Tanrı, Tanrı’nın Ruhu ve sınırsız 

Evrendeki diğer tüm Ruhlar, üç katmanlı formda da olsa kesinlikle birdi ve Bir Üç’te, Üç Bir’de 

idi. Bu nedenle, Üçlü Birlik (Trinity) dogmasının ilkel hali, modern zamanlarda açıklanan 

şekliyle saçma ve hatta gülünçtür; fakat bu, hakikat, bilgelik ve güzellik bir aradaymış gibi 

basitleştirilebilir.

Yaratılış Nasıl Başladı ve Üçlü (Triad) Nasıl Açıklandı

13. Tanrı’nın tüm varlıklarla ve tüm varlıkların Tanrı ile mutlak birliği, Göklerin dokuzuncu 

Mesih’i İsa tarafından en çarpıcı benzetmelerinden birinde ilahi olarak anlatılır; bu 

benzetmenin gerçek Panteistik anlamı [her şeyin Tanrı olduğu inancı] tamamen İncil 

yorumcularının gözünden kaçmıştır: ya da bu anlam onlara açıkça gösterilmişse bile, cennetin 

gerçeklerini öğretmeyi iddia ettikleri kişilerden kasıtlı ve kurnazca gizlerler. 31İnsanoğlu kendi 

görkemi içinde bütün melekleriyle birlikte gelince, görkemli tahtına oturacak.32Ulusların 

hepsi O’nun önünde toplanacak, O da koyunları keçilerden ayıran bir çoban gibi, insanları 

birbirinden ayıracak.33Koyunları sağına, keçileri soluna alacak. 34O zaman Kral, sağındaki 

kişilere, ‘Sizler, Babam’ın kutsadıkları, gelin!’ diyecek. ‘Dünya kurulduğundan beri sizin 

için hazırlanmış olan egemenliği miras alın! 35Çünkü acıkmıştım, bana yiyecek verdiniz; 

susamıştım, bana içecek verdiniz; yabancıydım, beni içeri aldınız. 36Çıplaktım, beni 

giydirdiniz; hastaydım, benimle ilgilendiniz; zindandaydım, yanıma geldiniz.’ 37O vakit 

doğru kişiler O’na şu karşılığı verecek: ‘Ya Rab, seni ne zaman aç görüp doyurduk, susuz 

görüp su verdik? 38Ne zaman seni yabancı görüp içeri aldık, ya da çıplak görüp giydirdik? 

39Seni ne zaman hasta ya da zindanda görüp yanına geldik?’ 40Kral da onları şöyle 

yanıtlayacak: ‘Size doğrusunu söyleyeyim, bu en basit kardeşlerimden biri için yaptığınızı, 

benim için yapmış oldunuz.’ 41Sonra solundakilere şöyle diyecek: ‘Ey lanetliler, çekilin 

önümden! İblis’le melekleri için hazırlanmış sönmez ateşe gidin! 42-43Çünkü acıkmıştım, 

bana yiyecek vermediniz; susamıştım, bana içecek vermediniz; yabancıydım, beni içeri 

almadınız; çıplaktım, beni giydirmediniz; hastaydım, zindandaydım, benimle 

ilgilenmediniz.’ 44O vakit onlar da şöyle karşılık verecekler: ‘Ya Rab, seni ne zaman aç, 

susuz, yabancı, çıplak, hasta ya da zindanda gördük de yardım etmedik?’ 45Kral da onlara 

şu yanıtı verecek: ‘Size doğrusunu söyleyeyim, mademki bu en basit kardeşlerimden biri 

37

için bunu yapmadınız, benim için de yapmamış oldunuz.’ 46Bunlar sonsuz azaba, doğrular 

ise sonsuz yaşama gidecekler. MATTA xxv. 31.

Bu inanç, —her ne kadar son derece açık ve doğru bir düşünce üzerinde parlasa da, insanların 

nasıl olup da bundan habersiz kaldıklarına ve neden bilgisizliklerini, ayaklarının altındaki 

yolun üzerinde tanınmayı bekleyen bu yüce ve ebedi bilgiye tercih ettiklerine şaşırmak—

Avrupa ve onun Kiliseleri için tamamen kaybolmuş durumdadır. Ve yine de, en düşüncesizleri 

bile ciddi duygularla doldurmak için bu kadar iyi adapte olmuş olan var mıydı? İsa’nın 

kullandığı o kutsal benzetmenin ruhu içinde, yeryüzünde diğer yaratıklara yaptığımız her iyi 

ve kutsal eylemin, yalnızca onlara değil, aynı zamanda onlarda onu kabul eden Tanrı’ya da 

kesinlikle yapıldığını düşünmek ne kadar teselli edicidir; ama aynı zamanda güvence almak 

ve ayrıca güvencenin her türlü şüphenin ötesinde olduğunu bilmek de ne kadar korkunçtur.

Herhangi birine yaptığımız her kötülüğün, aslında, bireysel ya da kişisel olarak, temsilcisi 

olduğu Cennetin Tanrısı’na karşı yapıldığı gibi. Bir başkasına en ufak derecede haksızlık eden, 

kötü davranan veya aldatan, yaralayan, hakaret eden; Yüce varlığının bir kısmını kendilerine 

aktardığı bu yaratıkların en küçüğünde bile gözle görülür bir şekilde yaşayan Yüce Ad-Ad’a7

yalan söyler. Hayatı yok eden katil, o hayatın içindeki Tanrı’yı öldürür; bir başkasından çalan 

hırsız, sadece ona değil, yaşayan bir parçası olduğu İlahi Varlık’tan da çalar; genç bir bakireyi 

saflığından baştan çıkaran adam ya da şiddet veya sahte iddialarla saptıran kişi, yanılttığı ve 

aldattığı Yaşamın, Güzelliğin ve Masumiyetin Varlığı gibi suçludur; çünkü o ilahi varlık, o 

bakirenin ruhunda gerçek bir parça ve görüntüdür ve Dünyalar boyunca yüce bir şekilde 

parlayan Muhteşem Işığın önemli bir parçasıdır.

7 Ad-ad, דדה , Suriyelilerin Tanrısı: Kralların Kralı anlamına gelir; yani o [eril] esasen/özünde Tek olan. Ad-Aur, 

רדא ve Ad-On, ןדא ve Adonai, ינדא bileşik formunda bulunur. Bryant, bunun İlk anlamına gelen Πρωτος

[protos] ile aynı olduğunu söyler; bu nedenle Proteus, Kutsal Ruh için —onun [dişil] formlarının çeşitliliğinden 

dolayı— kullanılan bir isimdir. Ad, דא , bir Elementtir. Adonis Güneş'tir. İrlandaca'da ad su demektir ve 

Armorican dilinde ad-a tohum atmak’tır. İbranice'de הדע Adah, Rab anlamına gelir. Galce, Adon, Lord/Rab. 

İbranice Adun ןודא , Lord/Rab/Efendi. Di, יד ile birleştiğinde, Miktar/Nicelik/Sayı belirtir. Te, Dia, Britanya ve 

İrlanda'nın Galcesini [Kelt dili] konuşanlar tarafından Tanrı'nın bilindiği tek unvan. Ve böylece Sezar

zamanındaki Galyalılar, Di veya Dis'lerinden —ab Dite patre— geldiklerini/türediklerini iddia ettiler (Comm. vi. 

16). Bu nedenle Yunanca Δις Διος, dolayısıyla Latince, Deus, dius. Böylece Δηω [Dio], Μητηρ [Mitir] ile 

birleşmiştir;yani Demeter veya Ceres: Orpheus bunu ufuk açıcı, yığın veren, yeşil harman zemininden zevk 

alan, yeşil meyveleri sağlayan ve aynı zamanda her şeyin Annesi (Mother of all) ve her şeyi ihsan eden (all￾bestowing) olarak adlandırır.

38

14. Burada gelişen din, mistik ve belki de cahil ve dünyevi fikirliler için ilk bakışta uzlaşmış

olsa da, son derece güzeldi; ve güzelliğinin kaynağı, gerçeğine kadar izlenmelidir; çünkü 

onun mutlak ve mükemmel gerçeğini ilan etmek bu Cildin/Eserin amacıdır. Tanrı sonsuzdur; 

ama Ruh ve Madde yaratılmıştır ve bu ikisi sadece sonsuzdurlar. Bu durumdan, bir zamanlar 

ne Ruh ne de Madde olmadığı sonucu çıkar. O zamanlar Tanrı Bir ve Yalnızdı, çünkü başka 

hiçbir şey yoktu. Ama Tanrı, görkemini, ayrı olsa da, yine de bir güneş ışınının güneşe ait 

olduğu kadar kendisinin bir parçası olan bir biçimde geliştirmeye karar verdiğinde, bu 

gelişmeyi ilk olarak, Yüce Varlık’ın yayılması mümkün olan en ilahi güzellik, bilgelik ve güce 

sahip bir Ruh’ta yaptı. Ve Tanrı, IŞIK olsun” dedi ve IŞIK oldu. (Tekvin/Yaratılış. I., 3.) Bu ruh 

ebedi değildir, çünkü onu Tanrı yaratmıştır: o tükenmez bir İhtişamdır. Bu Ruh sonsuz 

değildir, çünkü yalnızca Tanrı sonsuzdur; ama evrenseldir, bu da zihnin tasavvur edebileceği 

sonsuzluk algısına en yakın yaklaşımdır. Bu Ruh her şeye gücü yetmez, ama Tanrı’nın Kendi 

özünden aktarabileceği her mükemmel niteliğe sahiptir; ve yalnızca Bir’in ihtişamından bir 

derece uzaktır. Bu büyük Öz (Essence), daha önce de söylediğim gibi, Tanrı’nın Ruhu (Spirit of 

God) olarak adlandırılır; evrensel ve tükenmez bir Ruh’tur ve Tanrı’nın kendisinden güzelliği 

geliştirdiği zaman var olmaya başlayan ikinci büyük Güçtü. Ve şimdi olan her şeyin Varlık 

(Being) haline gelmesi, o Güç aracılığıylaydı. Var olan her şey, der Sohar, Kadim’in 

biçimlendirdiği her şey, ancak bir Erkek ve bir Kadın sayesinde var olabilir. Sohar [Sohar (veya 

Zohar), Yahudi mistisizminin ve Kabala’nın [Yahudi mistik öğretileri] temel metinlerinden 

biridir.], var olan her şey, Kadim’in [Ancient: Yahudi mistik literatürde Tanrı’nın ilk ve ebedi 

hali] oluşturduğu her şey, ancak bir Erkek ve bir Dişi sayesinde var olabilir, der.

15. Kendi varlığıyla var olan (self-existent), yaratılmamış, ebedi bir Varlık, tüm yaratıkların, 

tüm dünyaların, onları yaratan ve yöneten tüm tanrıların orijinal Kaynağı, bu nedenle tüm 

kadim teozofinin [theosophy: Tanrı bilgisi] temelinde yatar; her ne kadar rahiplerimiz bu 

gerçeği gizlemek veya karmaşık hale getirmek için ellerinden geleni yapsalar da.

Hindu sisteminde, bu Yaratılmamış ve Ebedi Varlık, Brahm the Formless[Şekilsiz Brahm]

8

, yani 

aslî Büyük veya Kudretli Olan, her şeye nüfuz eden olarak adlandırılır; ve bu Güç bazen her 

şeyin üstünlüğünü belirtmek için Para-Brahm olarak belirtilir: Hakimiyet ve ihtişam. 

Colebrooke, —başka yüksek bir otorite gösterilemez— (As Res. viii., 468) diyor ki: tüm Hint 

kutsal yazılarının gerçek doktrini, kendinde Evrenin idrak edildiği Tanrının 

8 Brahm, İbranice ארב , Bra (Yaratıcı) ve Om (Tanrı), Bra-Om; Brahm veya Brahma'ya yumuşatılmış değil mi?

39

Bütünlüğüdür/Birliğidir (the Unity of the Deity in whom the Universe is comprehended): 

ve bu Bütünlük/Birlik, O’nun evrenselliğinin başka bir adıdır. Sohar der ki, kadimlerin Kadimi, 

bir forma sahiptir ve formu yoktur. Evreni varlığa çağırdığında bir Form/Biçim üstlendi: burada 

rabbinik/haham yazarın Hint kaynaklarından yararlandığı kesindir.

Eski Persler ve Medler arasında Tanrı’nın adı, Zand-a-Vesta’da göründüğü gibi Zervan-Akerene,

yani Yaratılmamış Zaman veya Sonsuz Olan idi; Mısırlılar ona Athou veya Athyr, yani Kadim

Karanlık diyorlardı; Çinliler ona T’AO ve AO, yani Üç-Bir adını verdiler. Bu sistemlere göre, 

gelişmemiş ve kendi başına var olduğu düşünülen bu orijinal yaşam kaynağı, henüz doğru 

düzgün bir kişiliğe (personality) sahip değildi. O, Yunan filozoflarının Bir’i veya Monad, yani

Birliğin/Bütünlüğün (Unity) soyut ilkesi idi; yani somut anlamda Bir değil: somut anlamda 

alınan iki veya daha fazla kişiden farklı olarak. Bununla birlikte, bu Orijinal’in bir gelişiminin 

yapılabilmesi için, Hindular tarafından viraj olarak adlandırılan bir Pothos yani arzu ona 

atfedildi ve bu arzunun eğilimi gelişme, yayılma veya yaratma yönündeydi. Her şeyin orijinal 

kaynağı olan Tanrı kendini geliştirmiştir: yaratılış, akıllı ve akılsız, bu nedenle varlık bulur.

Tanrısallığın (the Godhead) yaptığı gelişimlerde, tabiri caizse kişiliği (personality), yarattığı 

akıllı varlıklar tarafından algılanabilir hale gelmiştir; ve İsa’nın dediği gibi, her şey ve tüm 

varlıklar, adeta O’nun bir aynasıdır. Ve daha önce sözünü ettiğimiz Üçlübirlik-Tüm (Triune-All) 

ve onun ilkel insanlar arasındaki genel bilgisiyle tam bir uyum içinde, tanrı bilimlerine

herhangi bir şekilde aşina olduğumuz antik çağın önde gelen uluslarının, Tanrı’nın gelişimini 

üç katlı ya da üç parçalı olarak temsil ettiklerini görüyoruz; Tri-mourti [Hinduizm’de Brahma, 

Vişnu ve Şiva’dan oluşan üçlü tanrı grubu] veya Tri-vamz. Hindu teoloji sisteminde ise, orijinal 

kaynak olan Brahm’dan, Kendini geliştirdiğinde, Brahm-ma, Üretici; Vishnu, Koruyucu; Shiva, 

yok edici ve yenileyici şeklinde ilerler. Bunlar, Brahm’ın yeniden ortaya çıktığı üç formdur ve 

sadece bunlara, kendisini her şeyde geliştirdiği düşünülen orijinal İlahi Varlık’a ibadet edilir. 

Ved [Hindu kutsal metinleri] Tanrı’nın üç özel ve gizemli sıfatıyla başlar ve sona erer; Ong, Tut, 

Sut, antik Zeus’un Magnus [Büyük], Divus [Kutsal], Ultor [İntikamcı] ve Genitor 

[Yaratıcı/Ebeveyn] sıfatlarına eşdeğerdir. Budistler arasında, Buddhash, Geliştirici; Dharmash, 

gelişen/geliştirilen [evrensel yasaların somutlaşmış hali]; Sangghash, gelişimden ortaya 

çıkan ev sahipleri [Budist rahipler topluluğu], İlk Buda tarafından oluşturulan evrenin üç 

büyük varlığını oluşturur. Çin’in büyük Mesih’i Lao-Tseu, Tanrı’nın doğası gereği Bir olduğunu 

söylüyor; ama Birincisi bir ikinciyi, ikincisi bir üçüncüyü üretmiştir ve bu üçü her şeydir. 

Duyularınızın tüm bu üçü hakkında sorgulaması boşunadır: sadece aklınız onlar hakkında bir 

40

şeyler söyleyebilir; ve bu da size bunların sadece Bir olduğunu söyleyecektir. Orpheus bu 

Üçlü’yü, Aitheros’u, Phanes’i, Kaos’u (Tanrı, Ruh ve her ikisinden de olan, ancak kusurlu olan) 

olarak adlandırdı; Pisagor, Monad, Duad ve Triad; ve Platon, Sonsuz, Sınırlı ve diğer ikisinin 

bileşimi olan olarak tanımladı.

Zerdüşt (Zaratusht) der ki, Baba tüm şeyleri mükemmelleştirdi ve onları insan uluslarının 

birinci olarak adlandırdığı İkinci Akıl’a teslim etti, —ki bunu cehalet içinde yaptıklarını ima 

ederek— ancak, diye ekler, tüm şeyler Bir Ateş’ten olmadır. Bu İkincisi [İkinci Akıl], ölümsüz ve 

ilahi olanın kaynağı/çeşmesi/fışkırma yeri Rhea olarak adlandırıldı; çünkü Her şeyin Gücünü 

tarifsiz kucağına ilk olarak alan odur, her şeyin içine yayılan nesli o döker; onun saçları (tüm 

ruhlar, canlar ve varlıklar) sürekli büyüyen ve en uç noktada sona eren ışık huzmeleridir; 

kısacası, baş-melekleri veya en yüksek varlıkları ve diğer varlıkları, Sonsuz Yaşam’ın en ufak

canlı imgelerine kadar üreten, onları kucaklayan Tanrı’dır. Lord Kingsborough, Meksika Antik 

Eserleri üzerine muhteşem eserinde (s. 410) onların Teslis’inin adını Om-Equeturicki ve Ur-Ao￾Zoriso olarak verir, bu adlar Kutsanmış anlamına gelir: Ur-upo, Kutsal Ruh: Urus-Ana, onların 

çocukları. Onların Hermes’i ya da göksel Elçileri, İbrani rahiplerden biri tarafından önceden 

tasvir edilmiş isim olan Omid-euchtli’ydi. Kalde Kahinleri (Chaldee Oracles) [Kalde, Babil 

kültüründe kehanetlerde bulunulan kutsal metinler] geçmiş antik çağlarda kaybolmuş bir dini 

inancın yansıması olan bir inancın yansımasıdır, der ki, Bir, kendisiyle birlikte olan İkinci’yi 

üretmiştir. Bundan, tüm Evrende parlayan bir Üçüncü gelir. Fenike teolojisi, Evrene üçlü bir 

ilke/prensip atar, —Belus, Urania, ve Adonis, yani Gök/Cennet, Dünya, ve bu ikisini birleştiren 

Sevgi. 

İlkel Araplar ona Al-Lat, Al-Uzzah ve Manah [Bunlar İslam öncesi Arap panteonu yani tanrılar 

topluluğunun üç önemli tanrıçasıdır. el-Lat: Genellikle bereket ve doğurganlıkla 

ilişkilendirilmiştir. el-Uzza: Güç ve savaş tanrıçası olarak bilinir. Ayrıca güzellik ve aşk tanrıçası 

olarak da kabul edilirdi. Menat: Kader ve ölüm tanrıçasıdır. Bu üç tanrıça, İslam öncesi 

dönemde Araplar arasında oldukça önemli dini figürlerdi ve sıklıkla birlikte anılırlardı.] veya 

Tanrıçalar adını verdiler. Mecusi/Zerdüşt (Magian) ayırımı Oromasd [Ahura Mazda, iyilik 

tanrısı], Ahriman [Angra Mainyu, kötülük tanrısı] ve Mihr [Mithra, ışık ve anlaşma tanrısı] 

şeklinde idi; Mısırlılarda Amoun-Ras [Başlangıçta Mısır’ın Teb şehrinin yerel tanrısı Amun 

olarak bilinirken, güneş tanrısı Ra ile birleştirilerek Amun-Ra oldu. Güneşin ve yaratılışın 

tanrısı.], Muth [Genellikle Amun-Ra’nın eşi olarak kabul edilen, annelik ve gökyüzü tanrıçası.] 

ve Chous [Ay tanrısı olarak bilinir ve zamanın düzenleyicisi.] idi, daha sonra Osiris [Ölüm ve 

41

diriliş tanrısı, yeraltı dünyasının hakimi.], Isis [Büyü ve doğurganlık tanrıçası, annelik ve 

koruma sembolü] ve Horus’a ( רןא aur, nur/ateş) [Gökyüzü ve savaş tanrısı, genellikle şahin 

başlı olarak tasvir edilir ve firavunların koruyucusu olarak kabul edilir.] dönüştü. Yaratıcı 

enerjisini ortaya koyduğunda O, Amoun’dur (Tanrı); mükemmelleştirme ve uyumlu bir şekilde 

düzenleme becerisini sergilediğinde, ona Ptha9 (Kutsal Ruh) adı verilir; ve bereket 

dağıttığında O, Elçi’nin Babası Osiris olarak adlandırılır. Jamblichus [Neoplatonist filozof] 

böyle ilişkilendirir. Tam olarak doğru olmasa da, okuyucu bunun bu ciltte/eserde açıklanan 

Hakikat ile nasıl uyumlu olduğunu görecektir.

Kalmuck [Orta Asya’da yaşayan bir etnik grup olan Kalmıklar, Budist inançlarıyla tanınırlar.] 

Üçlüsü Tarni, Megonizan, Bourchan idi; Siyam’da [Tayland’ın eski adı.] Phut-Ang (Tanrı), Tham￾Ang (Tanrı’nın Sözü) ve Tauk-Ang (Tanrı’nın Yansıtıcısı) idi; Samotrakililerde [Yunanistan’ın 

kuzeyinde Ege Denizi’nde bulunan Samothraki antik bir adasında yaşayanlar.], Axieros (yani

Her Şeye Gücü Yeten), Axiokerses-Axiokersa (Kutsal Ruh ile birlik içindeki Tanrı, Yüce Doğurucu 

(The Great Fecundator), Yüce Doğurucu Dişi (The Great Fecundatrix) ve Casmilus, yani 

Tanrısallığın yüzünün önünde duran, idi. Eski Almanlarda, Perkunos, —ona adanmışlar her 

zaman meşe odunundan bir ateşi yanık tutardı— Pikolos ve Pothrimpos vardı; Moğollarda, 

Artagon, Schiego-Tengon ve Tangara; İnkalarda, Apomti, Charunti ve Intiquaoqui; Antik 

İsveçlilerde, Odin, Thor ve Frigga idi. İskandinavlar üçünü Har, Jafnar ve Thride olarak 

9 Ptha, doğruluk ve bilgelik ile her şeyi Düzenleyen (Ordainer)’dir. O [dişil], Thales'in tüm şeylerin İlkesi

(Principle) olarak adlandırdığı Su ile aynıdır; ve Tanrı, Evren'i bu nemli İlkeden yaratmış olan Ruh'tur. Synesius, 

bu eski teolojiye hakimdir ve mistik bir birleşimden bahseder; şöyle der: Baba, anne, erkek ve dişisensin. Bu 

ilke, Ain, ןיע , saf bir Bakire, Pınar anlamına gelen kök harflerde ima edilmektedir; bu isim aynı zamanda Kutsal 

Ruh için de kullanılır. Bu şekilde, Ürdün geçitleri yakınındaki Ænon, Güneş Pınarı anlamına geliyordu: bu 

nedenle Yahya orada vaftiz edildi veya Pınar olan Kutsal Ruh'a daldırıldı veya Güneş'in dişil karşılığı, yani Ay. 

Yuhanna iii. 23; Ath-Ain, Athena veya Tanrı'nın Pınarı haline geldi. Diğer zamanlarda isim tersine çevrildi ve 

Asya genelinde ibadet edilen bir tanrıça olan An-Ait oldu: İbrani kabilesi Naphtali (Naftalioğulları) tarafından, 

Yeşu xix. 38, Beth Anath'ta veya An-Ait'in Evi'nde ibadet edildi. Bu yerden, Beth Ani adını aldılar. Bal-Ain, 

Güneş'e kutsaldı: dolayısıyla Yunanca Βαλανεια ve Romalı balnea: ayrıca Balænæ, kutsal semboller olan 

büyük balıklar. Ouranos, Orus'un Pınarı anlamına gelen Our-Ain ile aynıdır; ve Anna Perenna, Sonsuz Pınar 

veya Kutsal Ruh'tu. Ur-Ania, Ateşin veya Tanrı'nın Pınarı idi. Bu, Amûn'un anagramı olan Numa'nın ilham veren 

Tanrısı Egeria idi. Ovidius şöyle der: "Egeria est, quæ præbet aquas, Dea grata", קנע , henak, bir tork/dönme 

ivmesi veya kolyedir; bu nedenle annus, bir yıl ve annulus, bir halka veya yüzük. Aonach (Enoch olarak telaffuz 

edilir) İrlandaca'da güneşin döngüsü, bir yıl dönümü anlamına gelir; ve bize Yaratılış v. 23'te, Enoch'un 

[Henok, İdris] tüm günlerinin 365 olduğu söylenir. Polinezya adaları grubunda, hina, bu kök Ain'den, 

mükemmel bir Bakire anlamına gelir. Ayrıca, On, Tanrı'yı temsil eder, Ain'in de Tanrı'nın İlahi ve Bakire Ruhunu 

temsil ettiğini unutulmamalıdır.

42

adlandırır ve bazen Othin, Vile ve Ve derlerdi; İrlandalılar, Kriosan10, Biosena ve Shiva; 

Türya/Fenike halkı, Monimus, Azoz ve Ares; Yunanlılar ve Romalılar, Jupiter, Neptün, Plüto; ve 

Kenanlılar, Baal-Spalisha veya kendini üçleyen Baal derlerdi. Benzer karşılıklar Güney 

Amerikan Yerlileri arasında da bulunmuştur, Otkon, Messou ve Atahauta; Batı Afrika 

adalarında ve diğer yerlerde de. Bütün hepsi uzak dönemlerden beri, sadece bir dinin değil, 

bir ailenin de kimliğini göstermektedir.

Cudworth, Preface to the Intellectual System [Zihinsel Sisteme Giriş]’inde, “Paganların en 

özgür zekaları ve en iyi filozofları, onları o yönde belirleyecek hiçbir batıl inanca sahip 

olmadıkları için, bu tür bir hipoteze (Bütünün Üçlü Doğası (the Triune Nature of the All)) uzak 

olmaktan çok, ona daha meyilliydiler” der. Ve Paganların aralarında gerçekten de böyle bir 

kabalaya/mistik öğretiye (tüm söylediklerimize rağmen, belki de bazıları buna pek 

inanmayacaktır) sahip olduklarına dair kanıt olarak Plutarch’ın [Antik Yunan ve Roma 

döneminde yaşamış ünlü bir Yunan tarihçi, biyografi yazarı ve filozoftur. Ayrıca Platonik 

felsefenin savunucusu olarak bilinir ve eserleri arasında biyografiler, etik çalışmalar ve ahlaki 

denemeler bulunur.] Thespesius Solensis hakkında (Libro de his qui sero a Numine 

puniuntur, cilt 2 [Tanrı Tarafından Geç Cezalandırılanlar Hakkında Kitap]) anlattığı unutulmaz 

hikaye daha da ikna edici olabilir. Üç gün boyunca ölü kabul edilen Thespesius hayata 

döndüğünde, kendinden geçmiş, vecd içindeyken gördüğü veya duyduğu şeyler arasında, 

akarsular halinde birbirine dökülen üçgen şeklinde üç Tanrı olduğunu anlatısı da 

bulunmaktadır. Birazdan açıklayacağım bu üçgen veya piramit, Tibet’in en eski 

paralarında/sikkelerinde göksel doğasını belirtmek için mavi renkte tasvir edilmiştir. Bazen 

merkezinde Tamara yani lotus çiçeği, bazen Tanrı’nın sembolü olan bir daire/çember bulunur; 

bazen de üç hilal ve üç yıldız kümesiyle tasvir edilir ki bunların hepsi Kutsal Ruh’u simgeler.

16. Başlangıçta, maddi Evren henüz mevcut değildi; Her Şey yalnızca göksel dünyalardan 

oluşuyordu ve bunlar, tüm varoluşun kendisinden geldiği ve onsuz hiçbir şeyin olamayacağı 

Bir’in, Evrensel Yaşamın (Universal Life) etrafında parlayan Yaşam Ruhları (Spirits of Life) ile 

10 Bu, nispeten modern bir dönemde, yani Hıristiyanlıktan önce kullanılan isimdi - daha eski yakarış/dua şekli 

Ain treidhe Dia ainm Tua-lac, Fan, Mollac yani Ain, üçlü Tanrı, adları Tau-lac, Fan, Mollac'tır. Bu üçüncüsü, 

İbranilerin daha sonra Moloch, ךלמ , melk yani Büyük ve Prens olarak değiştirdiği Yok Ediciydi (Destroyer). 

Orfik Phanes, İrlandalı Fan’dı; Yunan Pan (bir digamma ile), Koptik Pheneh veya Jablonski'ye göre Ebedi olan. 

Aynı dilde, her 600 yılın sonunda kendi küllerinden yeniden doğan Phœnix anlamına geliyordu. Phanes'in 

הוהי ינפ , Pheni Ieue; Yehova'nın yüzleri olup olmadığı sorgulandı. Ve Mysialılar Bacchus'a Phanacem veya 

Phœnix adını verdiler.

43

doluydu. Daha önce de belirtildiği gibi, başlangıçta Tanrı tüm ruhları İkinci’den sonra yarattı, 

güzellikte, ışıkta, zekada ve saflıkta eşit olarak. Göklerdeki/Cennetteki Tahtlarını o göz 

kamaştırıcı varlıklarla çevreledi. Onlar, şimdi maddi Alemi/Kosmos’u dolduran en parlak 

yıldızlar kadar yüce ve görkemliydiler. Ama iradeleri özgürdü.Tanrı, öyle yapılması gerektiği

için erdemli olan makinelerle çevrili olmak istemezdi. Bu makineler sadece belirli bir şeyi 

yapmak üzere kurulur/programlanır ve başka türlü olamazlardı, —saat veya saatli fareler gibi 

belirli bir şey yapmak üzere kurulabilirler ve sadece o belirli şeyi yapabilirlerdi; sadece 

yapımcısının tasarladığı otomatlar gibi hareket ederlerdi; bağımsız bir güçleri veya kendi 

irade özgürlükleri olmadan. Yüce Baba’nın bu tür oyuncaklarla çevrilemeyeceği ortadadır. 

O’nun mutluluğuna, bu tür bir katılıma muktedir özgür Ruhlar katılmalıdır: onu kölelerle veya 

mekanizma parçalarıyla paylaşamazdı. Ancak tüm Ruhlar Evreni’nin mutluluğu için mutlak bir 

gereklilik olan bu özgürlük, zamanla bazıları için bir felaket kaynağı haline geldi. Her ne kadar 

modern dindarlar her zaman O’nun yapabileceğini ve yaptığını varsayarsalar da, imkansız 

olanı yapmak Yüce Baba için bile mümkün değildi. Aynı anda hem irade sahibi hem de 

iradesiz olmalarını sağlayamazdı.Tanrı, beyaz olanı beyazken siyah yapamayacağı gibi; veya 

gerçekten olmuş bir olayın olmamış gibi görünmesini sağlayamayacağı gibi; veya elmaslık 

özellikleri olmadan bir elmas oluşturamayacağı gibi; tam irade özgürlüğüne sahip bir Ruhu 

da, kendisine kısıtlanmamak üzere verilmiş olanı kısıtlayarak, o özgür iradeyi tam anlamıyla 

kullanmaktan alıkoyamazdı. Artık irade özgürdü, zihin güçlüydü, ve bu muhteşem Ruhların 

arzuları, geniş, sınırsız ve büyüyendi. Bu üçü birleşerek, sınırlı doğalar tarafından tatmin 

edilemeyen ve bu nedenle hayal kırıklığı, nefret veya kıskançlıkla sonuçlanan eğilimler üretti. 

Bu da sahiplerini sadece sevgi ve mutluluğun var olduğu cennet alanına uygun olmaktan 

çıkardı.

17. Bu durumu bir örnekle açıklamak, muhtemelen salt betimlemeden daha anlaşılır 

kılacaktır. Venüs yıldızı kadar büyük, görkemli ve parlak ışıkla ışıldayan bir Ruh'u düşünelim: 

Bu parlak varlığın Tanrı'nın tahtı önünde durduğunu düşünelim: Bu varlığın, sürekli Kutlu

Güzellik'e (Beatific Beauty) bakmaktan dolayı kendi durumundan hoşnutsuz olduğunu;Tanrı 

olmak veya Kadir-i Mutlak Tanrı ve Baba kadar kutsal, bilge, sonsuz ve güçlü olmak istediğini 

varsayalım. Bu çok doğal görünen istek, aslında kötüdür; çünkü her türlü hoşnutsuzluk ve 

kıskançlık kötüdür. Ancak böyle bir dilek yerine getirilemez. Bu görkemli ama hırslı ruh Tanrı 

olamaz: mutsuz olur;kasvetli hale gelir; artık yalnızca mutluluğun ve sevginin yaşayabileceği 

göksel bir aleme uygun değildir. Ona ne olacak? Kesinlikle hiçbir kötülük yapmamıştır; ancak 

44

ne yazık ki cennete uygun olmayan bir hale gelmiştir. Tanrı onu karanlığa gömmez. Sadece 

özgür iradesini kullanarak bu duruma düştüğü için onu ateşli bir cehenneme atmak için fazla 

iyilikseverdir. Onu başka bir bölgeye sürer; ilk kapladığı ışıltılı bölgeden daha düşük ışık 

ihtişamına sahip, ancak yine de görkemli bir bölge. Bir zamanlar gökseldi; şimdi göksel ötesi 

(infra-celestial) alemdedir. Eğer oradaki kötü düşünceden arınırsa ve aptallığının tamamen 

farkına varırsa, aynı zamanda Yaratan Baba'ya olan nankörlüğünden ve sadakatsizliğinden 

samimi bir şekilde pişman olursa, Tanrı, "Yeniden yükselmen benim kanunumdur" der. Ancak, 

bunun yerine, hoşnutsuzluğunda inat eder veya Tanrı'yı adaletsizlikle suçlarsa ya da hataya 

düşme kapasitesi verdiği için Tanrı'ya isyan ederse, bu açıkça günahkarlığın daha da 

derinlerine indiğini ve göksel altı/dünyevî (sub-celestial) alemin bile ona fazla saf olduğunu 

gösterir. Orada daha fazla yaşayamaz; insanların saf eterde yaşayabileceğinden daha fazla 

yaşayamaz; çünkü hiçbir ruh, niteliklerine uymayan bir alemde kalamaz. Ve göksel altı alemin, 

göksel olana göre çok daha aşağıda olmasına rağmen, yine de göksel bir doğaya sahip 

olduğundan, ona uygun olmayan bir ruh orada barınamaz. Bu şekilde, dünyevi/karasal bir 

aleme iner ve yaşadığı yerin doğasına uygun bir dünyevi form alır; ve orada da kendini 

arındırma fırsatı sunulur. Kısaca, karasal dünyaların ve şu an üzerlerinde bulunan ırkların 

kökeni budur. Sonuncuların hepsi bir zamanlar Tanrı'nın Tahtları önünde saf Ruhlardı ve 

dünyevi alemler ve tüm madde, ruhlar gökten/cennetten düştüğünde yaratıldı.

Bir Vahyin ve Cennetten Gönderilmiş Bir Elçinin Gerekliliği

18. Ama insan dünyada İlahi olanın izlerini görmezse bu kendini arındırma nasıl 

sağlanacak? Çevresi tamamen maddi şeylerle dolu; hayal gücünde göklere yükselebilir, 

düşüncelerini yukarılara taşıyabilir ve parlayan yıldızlar arasında dolaşabilir, fakat yine de 

kaderi sefil kalır. Gökyüzünü seyreder: güneşin altın renkli dağların arkasında parıltıyla 

batışını veya ayın derin ve mor vadilerden saf bir gümüş küre olarak yükselişini görürken, 

yıldızlar canlı bir parlaklıkla ışıldar; ve yukarısında gördüğü her şey ona şu düşünceyi getirir: 

Neden bu sefil ve alçak işlerle dolu yerden ayrılıp, parlaklık, huzur ve saflık dolu o hızlı dönen 

gök cisimlerine yükselemiyorum? Tanrı bunu biliyordu ve bu nedenle Tanrı, bilgeliğiyle, 

insanın ihtiyaçlarına göre zaman zaman kendini insanlara Vahiy yoluyla göstermesi 

gerektiğine dair bir Kanun koydu. İlk ırkları ilahi atalar, bilginler veya Budalar aracılığıyla 

aydınlattı; fakat yıllar geçtikçe, daha geniş görüşlere sahip ve daha büyük bir düzende olan 

belirli Adamlar veya Mesihler dünyaya gönderildi, bunlar insanlara gönderilen Tanrı'nın 

Elçileriydi. Bunlar, Tanrı'nın Kutsal Ruhu'ndan yayılımlardı: tıpkı gökkuşağının Güneş'in 

45

çocuğu olması gibi, O dişiden çıktılar. Onlar, ölümlülere özel bir görev için cennet 

çevrelerinden gönderilen baş melekler ya da tanrılar değildi; çünkü bu, tüm ilahi yasalar gibi 

değişmez ve mükemmel olan Tanrı'nın iki yasasıyla çelişecektir. Birincisi, Tanrı'nın saf ve 

günahsız bir başmeleği kendi mutluluk alanından çıkarıp, ölümlülerin sefaleti ve acılarıyla 

dolu bir yere göndermesi adil olmazdı; bu yüzden Tanrı bunu yapamazdı. Kendilerini “aziz” 

olarak adlandıran mezheplerin yaygın görüşü, Tanrı'nın Her şeye Gücü Yeten olduğunu ve 

dilediğini yapabileceğini savunur, ba anlayış modern aptallık üzerine kuruludur ve antik 

çağlarda korkunç bir küfür olarak kabul edilirdi. Bu, enaniyeti kendi kanunu olan vahşi bir 

despotun görüşüdür; fakat Babanın yüce doğasıyla uyumlu değildir. Tanrı, popüler anlamda 

dilediğini yapamaz. Tamamen adil bir insanı sonsuz bir sefalet durumuna gönderemezdi: 

eğer bunu yapsaydı, Tanrı olamazdı. Yanlış, adaletsiz, aptalca veya ilahi ve kusursuz 

mükemmelliğiyle tutarsız bir şey yaparsa, Tanrı olamazdı. Bu nedenle, Tanrı'nın adaletsizlik 

yapamayacağı açık olduğundan, Yahudilerden alınan ve O'nun dilediğinde adaletsiz, kaprisli, 

değişken, intikamcı veya sahte olabileceği genel varsayımı, İlahi Varlığın tüm gerçek 

kavramlarına aykırıdır ve aslında en karanlık dinsizlikten başka bir şey değildir.

Vahiy’in ve Gök’ten gönderilmiş bir Elçi’nin zorunluluğu

19. İkincisi, Tanrı bunu yapamazdı çünkü kendi yarattığı maddi yasalardan birini çiğnemek 

zorunda kalırdı; ve Tanrı’nın tüm yasaları mükemmel olduğundan, eğer mükemmel olanı 

çiğnerse, kendisiyle tutarsız hareket etmiş olurdu ki bu, Tanrı'nın yapamayacağı açık bir 

durumdur. Bir kuşun su altında, bir balığın karada, bir hayvanın ateşte, bir insanın eter/eser 

maddesinde yaşayamayacağı bir yasadır. Dolayısıyla, eğer Tanrı, bir ilahi meleği eterik 

alanlarından birinden elçisi olarak gönderecek olsaydı, bu yasayı çiğnemek ve o meleği 

doğası gereği yaşaması için uygun olmadığı bir alanda var olmaya zorlamak durumunda 

kalırdı. Tanrı'nın bunu yapmayacağı da aynı derecede açıktır. Bu nedenle Tanrı, Kutsal Ruh 

aracılığıyla, belirli bir düzene ait olan bazı varlıkların İnsan doğasını üstlenmelerine ve 

dünyaya inmelerine izin verir; ve bunlar, ölümlülere yükümlü oldukları Vahiyleri iletirler. Bu 

yüzden onlara Tanrı’nın Oğulları denir; ama aslında diğer varlıklardan daha fazla Tanrı’nın 

Oğlu değillerdir, çünkü her Varlık (Existence) Tanrı’dan aldığı yaşam özüyle var olur ve bu 

anlamda her varlık Tanrı’nın Oğludur. Ve bu özel varlıklar dünyaya geldiklerinde 

Enkarnasyonlar [beden almış varlıklar] olarak adlandırılırlar.

46

20. Tüm antik dünya, tüm ilkel dinin kalıntıları, tapınaklar, kuleler, dikilitaşlar, freskler, 

sarayların, kapıların ve sütunların çürüyen kalıntıları, bu göksel Habercilerin izleriyle doludur. 

Bunlar, bu vahyedilen Kıyametin [Apocalypse] On İki Meleği’dir; bunlar, insan yüzleri ve 

ejderha bedenleri olan on iki Tien Hoang veya Fohi'nin Göksel Adamları’dır.11 Çinliler Fohi'ye 

Çoban ve Her Şeyi Öğreten anlamına gelen Kûntzè derler. Edda'da [İskandinav mitolojisi 

üzerine yazılmış eski İskandinav edebi eserler] on iki tapılacak Æsers [Tanrı] olduğu söylenir; 

ve Odin’in [İskandinav mitolojisinde en yüce tanrı] takma adı Asa idi; ve o, Asya 

Tataristanı’ndan Godam, Gaudama ve Boodh idi; on iki pagan tanrısınınkine benzer bu 

doktrin, vahyin en eski dönemlerine kadar izlenir.12 Gotlar aslen İskitlerdi; onlardan göçebe 

Kelt eğilimini miras aldılar. Tüm eski kuzeyli şairler ve tarihçiler, atalarının kuzeydoğudan 

geldiklerini ve o ülkenin dinini beraberlerinde getirdikleri konusunda hemfikirdirler; bu din 

aslında ilkeldir. Az önce bahsettiğim bu On İki Mesih, İsa'nın gönderdiği On İki Havari'yi 

anımsatan, Eski Arabistan'ın On İki İmamı veya Kutsal Rahipleridir.Ve Codex Nazaræus[Ginza 

Rabba (Büyük Hazine), Ginza Rba veya Sidra Rabba (Büyük Kitap) ve daha önce Codex 

Nasaraeus olarak bilinen eser, Mandaeizm'in en uzun ve en önemli kutsal yazısıdır. 

Mandaeizm, bazen Nasoraeanism veya Sabianism olarak da bilinir, Yunan, İran ve Yahudi 

etkileri olan Gnostik, monoteist ve etnik bir dindir. Bu dinin mensupları olan Mandaealar, 

Adem, Şit, Nuh, Sam ve Vaftizci Yahya'yı (John the Baptist) peygamber olarak kabul ederler. 

Adem'i dinin kurucusu ve Vaftizci Yahya'yı en büyük ve son peygamber olarak görürler. 

Nazarene terimi Yeni Ahit'te Nazareth şehrinden olan kişileri tanımlamak için kullanılır, 

özellikle İsa ile ilişkilendirilir. İsa, antik Yahuda'da bulunan Galile'deki Nazareth kasabasında 

büyümüştür.] der ki, on iki gün sonra Kutsal Ruh, birbirlerine hem benzeyen hem de 

benzemeyen On İki Figür ortaya çıkardı, ve her birinin avucunun içinde savrulan bir yelpazesi 

vardı. Bu yelpazeleri, okuyucu Mısır fresklerinde ve binlerce yıllık oymalarda görecektir;ve her 

11 Yedinci Haberci Musa'nın (Moses) veya Amosis'in orijinal adı Osarsiph idi, yani Sar-Iph ve Sar-Iphis, Yılanın 

Oğlu demektir. 12 Eden, ןדע , doğru bir şekilde Odin, (İbrani ekolün gördüğü gibi) haz/zevk anlamına gelir; ve Odn'in Salonları

(Halls of Odin), haz/zevk Cenneti’ni ifade ederdi. Sık sık İbranice kelimelerden ve anlamlarından alıntı yapma 

fırsatım olduğu için, —burada İbranice’den alıntı yaptığımın bilinmesini isterim—, bunun ilkel dil olduğunu hiç 

düşünmüyorum, fakat ondan alıntı yaptığım tüm kelimeler, insanların arasında konuşulan ilk dile kesinlikle 

ait; aynı şekilde kendi lehçemizde de aynı eski dile (ancient tongue) ait çok sayıda tek heceli kelime vardır. Sir 

W. Jones, İran'ın keşfedilebilen en eski dillerinin Kaldeikve Sankrit (Shanscreet) olduğunu, İbranice, Kaldece, 

Süryanice ve Habeşçe dillerinin —onun görüşüne göre— sadece eski Arapçanın lehçeleri olduğunu belirtir. 

Homeros, Tanrıların ve insanların dili arasında ayrım yaptığında, Ilias [İlyada], xiv. 289, 290, 291'de olduğu 

gibi, ilk derken, burada sözünü ettiğim ilkel dili (primeval language) kastediyor.

47

ne kadar Codex Nazaræus'un tamamı gerçek olmasa da, çoğunlukla ilk/ana kitaplara ait 

pasajlar içermektedir.

Bu yüzden Mısırlılar (Mesihleri için mistik isimlerden biri Ramses Miamûn'du), Osiris'in 

(Tanrı) dünyanın orijinal olarak üretildiği Yumurta/Oval içine, insanların üzerine yağdırmayı 

amaçladığı sonsuz sayıda bereketi belirtmek için on iki beyaz piramidal figür koyduğunu 

söylediler; ama kötülüğün yaratıcısı olan kardeşi Typhon, bu Yumurtayı açtı ve dünyayı 

kaplayan tüm felaketlerin nedeni olan on iki siyah piramidi ortaya çıkardı; dolayısıyla Onikiler 

tarafından vaaz edilen gerçek din ile rahiplerin kurduğu/çizdiği sahte karikatürler arasına 

güzel bir çizgi çekti. Bu metinde bahsedilen kişilere atıfta bulunulan yerlerden biri de 

Keldanilerin Mim-Ra'sıdır, ya da Güneş'in içine giyilen Kutsal Ruh'un Işığı'dır. Burma'da 

Enkarnasyon olarak adlandırılan Loghea, yani doktrin/öğreti; Yunanlılar tarafından uygunsuz 

bir şekilde Logos veya Tanrı'nın mesajı olarak değiştirilmiş ve Hristiyan yazarlar bunun 

üzerinde saçma ve korkunç tahminler yapmış; daha sonra da Araplar tarafından Resul veya 

Gönderilen olarak adlandırılmıştır. Brahman teolojisinde bu Elçiler Brahmadicas (Tanrı'nın 

vaizleri/müjdecileri) ve Narasinhasyani Kutsal Ruh'un aslanları olarak adlandırıldı, İsa’nın da 

Jid yada Juda/Yahudikabilesinin aslanı olarak görüldüğü gibi. 

Mısırlılar, diğer unvanların yanı sıra, Enkarnasyona Andro-Sphynxve Sarabbas yaniTanrı'nın 

Başrahibi adını verdiler; onu kanatlı aslan ve mistik sandık veya ark/gemiden çıkan altın yılan 

ile sembolize ederdi; ve ilk İranlılar tarafından Hazarah, en yüksek onura sahip mistik bir 

unvan olarak saygı gördü; gerçekten de buradan İbranice Azariah ismine ulaşıyoruz, yani,

Tanrı benim yorganım/avutucumdur (comforter). Japonlar ona Gi-won ve Goso-Tennoo yani

Göğün Öküz-Başlı Prensi derler; öküz/boğa, güneş veya Tanrı'nın sembolü olup ondan 

gönderildiği için bu unvan verilirdi. O, uzun zamandır beklenen Parasu-Rama, yani Hint ve 

Arap teolojisinin Mehdi'si; So-Shiôsh yani Kurtarıcı kral; ve Buda’nın Baggava-Matteio’su,yani 

bilgelikten-doğan din’idir. Doğu Hint Adaları'ndaki Laos halkı, Mesih'lerini Xaca olarak 

adlandırır; ve kurduğu dinin, belirli bir döngü sürdükten sonra, bir yeni Xaca tarafından 

kurulacak veya yenilenecek bir başka dine yol açacağına, yeni gelenin eski tapınakları yıkıp 

buralardaki kutsal resimleri yok edeceğine, kutsal kitapları yakacağına, ardından yeni yasalar 

ve saf bir ibadet biçimi ilan edeceğine inanırlar. Bu, Kıyamet doktrinidir ve çarpıcı bir şekilde 

Gerçeğin Onuncu ve On Birinci Habercilerinin ortaya çıkışına atıfta bulunuyor gibi 

görünmektedir. Bu yüzden Hottentotlar [Khoikhoi olarak bilinirler, Güney Afrika’da yaşayan 

yerli bir etnik gruptur.], Gounja Ticqvoa'nın (Tanrıların Tanrısı) bazen yeryüzüne indiğini; —

48

görünüş, şekil ve kıyafet olarak ölümlüler arasından en anlaşılır olacak halde— insanlar 

tarafından göründüğünü söylerler.

Jüpiter'e Καταιβατης [Katabates] yani İnen deniyordu, çünkü Mesih gökten iner; ve 

Epiphanes kelimesi, Görünen anlamında, Dokuzuncu Haberci'nin Epifanisi için kullanılan 

kelimenin ta kendisidir. Bu nedenle Enkarnasyonlar, Yunan Gizemleri'nde, halkın nedenini 

bilmediği halde, Θεοι αδελφοι [Theoi adelfoi] yani Kardeş tanrılar olarak adlandırıldı.

Aralarındaki bu birlik, Romalılar tarafından sanki aynı fikirdelermiş(Consentientes)ya da tek 

bir zihne sahiplermiş anlamında Consentes olarak ifade edildi. Ve hemen hemen tüm 

insanların dinlerinden ilahi olan her şeyi ödünç alan Yunanlılar, sadece çeşitli Mesihleri tek 

bir Ebeveynden çıkan olarak adlandırmakla kalmadılar, aynı zamanda onu çeşitli isimler 

altında da sembolize ettiler.

Şimdi o, Bal-Kiun yani Rab Kiun'dur (Fohi'nin Kûntzè'si); ve bu, antik zamanlarda yaygın bir 

gelenek olan sesli harflerin yer değiştirmesiyle, Bul-Khan ya da Vul-Khan, Ateş’in Efendisi, 

Güneş'in Çocuğu olmuştur. Hephæstos, Ashta-Abba yani Baba-Ateş'in Yunanca biçimiydi; ve 

efendisi Zeus’un (Tanrı) onu bir yıldız gibi gökten yeryüzüne fırlattığı söylenir; bu da O'nun 

yukarıdan gelen ilahi misyonunu ifade eder. Antik resimlerde göksel kökenini göstermek için 

mavi bir şapka takardı; ilkel teolojinin tamamında, biçim olarak nispeten saf olduğunda, 

göksel meskenini terk edecek ve insanlar arasında yaşayacak, onların Öğretmeni, Kurtarıcısı, 

Prensi olacak olan Tanrı'nın oğlu veya Yah-oğlu (Yah-son) olarak temsil edilir. Ona farklı 

işlevlerine göre farklı isimler vermişlerdir. Bu yüzden Philo Judæus, Enkarnasyonu, 

Αρχαγγελος πολυωνυμος [Archangelos polyonymos], bir çok ismin Başmeleği (the 

Archangel of many names) olarak adlandırır. 

Eski Romalı ya da daha doğrusu Etrüsk yemini, me dius fidius, Tanrı'nın oğlu tarafından, 

Naronic/Döngüsel Elçi'ye atıfta bulunur. Bazen o, yılan Python'a karşı savaşan kehanet tanrısı 

Apollon'dur; ya da mucizevi bir anlayıştan ortaya çıkan ve binlerce kötüyü öldüren Sampson; 

bazen canavarları ve devleri yok eden ve dünyayı tüm suçlarından ve kötülüklerinden 

arındıran Herkül'dür;

13 Bir yandan o, her yerde Tanrı'nın emirlerini yerine getirmek için uçan 

ve ruhları öteki dünyaya yönlendiren Maïa'nın oğlu Hermes'tir; diğer yandan Andromeda'yı, 

13 Herkül, Alcides'tir, yani Al-s-ida'dır, Jid veya Tanrı'nın aslanıdır: ona Astrochyton veya yıldız-giysili (star-clothed) 

denirdi. İsrailoğulları, Tanrı'nın Prensi'nin, yani Tanrı'nın Mesih'inin çocukları anlamına gelir. Amosis ayrıca 

Tanrı'nın prensi veya kaptanı olarak da adlandırılır. Melichart ya Melec Kartha, אתרכ ךלמ , Şehrin Kralı ya da 

ץירא ךלמ , Melec Aretz, Kudretli Kral ya da Mesih'in olduğu Yeryüzünün Kralı'dır.

49

yani insan doğasını, büyük derinliklerden çıkan canavardan kurtaran Perseus'tur; ya da ateş

kanatlı atlar üzerinde göğe yükselen İlyas'tır (Elijah). O her zaman kaderin bir çocuğudur, 

savaşlar verir ve zaferler kazanır: tüm eylemleri mucizedir: ve en zor görevlerde bile başarı ona 

eşlik eder. Onun kariyeri, saf bir ihsan ve sınırsız bir emek ya da romantik macera ya da en 

çileci dindarlıktır. Kötüler her yerde O'na karşıdırlar, çünkü kötüler Gerçeğin ve Güzelliğin 

doğal düşmanlarıdır.14 Sık sık yenik düşer ve yok olur; Melicart gibi o da ateşte kaybolur; 

Phoenix gibi o da kendi kendini tüketir; ama kahraman ruhu yıldızlarla birleşir.

21. Ancak bu sembolik kahraman kendisini sadece savaşla sınırlamadı; "ağzından akan ve 

onu duyanların zihinlerini birbirine bağlayan altın zincirlerle" konuşmacıların en belagatlisi 

Hermes'ti; Orpheus ve Amphion gibi tatlı sesli bir müzisyendi; sözleriyle şehirler inşa etti; 

taşları insanlara dönüştürdü; Hakikat ordularıyla birlikte dünyayı boyunduruk altına almak 

için giden fetihçi bir prensti. Dil, bilgi ve medeniyetin en büyük aracıdır: bu nedenle Mesihlere 

ilham veren Kutsal Ruh'a Dillerin Ruhu (Spirit of Tongues) denmiştir. Lucianus, Galya'da 

[bugünkü Fransa] Herkül'ün (Mesih'in sembollerinden biri) küçük yaşlı bir adam olarak tasvir 

edildiğini gördüğünü anlatır; bu figüre, ülkenin dilinde Ogmius15 denirdi ve ince ve 

neredeyse fark edilmeyen zincirlerle, onları duymaya istekli gibi görünen sonsuz bir kalabalığı 

peşinden sürüklüyordu. Bu zincirler bir ucundan insanların kulaklarına bağlıydı, diğer ucu ise 

Herkül'ün her iki eli başka işlerle meşgul olduğu için, dilinin ucuna —dilinde tüm bu 

zincirlerin birleştirmek maksadıyla kasıtlı olarak açılmış bir deliğe— bağlanmıştı.Lucianus, bu 

şekilde tasvir edilen Herkül'e şaşırarak baktığında, yanında duran bilgili bir Druid, Herkül'ün 

Galya'da, Yunanistan'daki gibi kaba ve güçlüler arasında Beden Gücünü değil, daha çok 

Belagat/Hitabet Gücünü sembolize ettiğini; tapınakta asılı olan resmin bu anlamı çok güzel 

açıklandığını söyledi. Tek kelimeyle, bütün dinler ona sahiptir ve onun evrenselliğini itiraf 

ederler: Hıristiyanlar ve Yahudiler, onun kendilerinden başka hiç kimseye gönderilmediğini 

14 Kim İsa gibi İlahi güzelliğe bakarsa, Diana'yı çıplak gören Actæon gibi, köpekler tarafından parçalara ayrılır —

güzel ama melankolik bir gerçek.

15 Bu Ogmius kelimesi saf Keltçedir ve harflerin sırrını ifade eder: İrlanda'nın kalıtsal dili Ogham (Oum olarak 

telaffuz edilir) olarak adlandırılırdı, bu kelime Budist ve Brahmin Aum, ve Magian [Mecusi rahipler] ve 

Meksikalı Hom ile aynıdır, yani Tanrı'nın söylenemeyen/anlatılamayan adı. Bu sonuncusu, Yunanlılarda 

A.OM'a dönüştü. AΩ veya Alfa ve Omega. Hermes ve Herkül, bazen heykeltıraşlar tarafından aynı figürde 

harmanlandı ve buna Hermheracles adı verildi. Eski Mısır'da Hermes, Aracı/Yorumcu/Çevirmen (Interpreter) 

anlamına gelir, yani Mesih Tercümandı ya da Cennet dilinin anahtarına sahipti. Janus, bir Mesih demek olan 

Etrüsk ismiydi, anahtarlarla tasvir edilirdi.

50

ısrarla savunan tek insanlardır16 —diğer tüm dinsiz zavallılar, Tanrı'nın pederâne ilgisine layık 

değildir. O, öldüğünde ya da yok edildiğinde,

17 yeniden göğe yükseldi; o bir tanrı, bir Kadim, 

bir Boodhoo oldu; ve mesajını yerine getirdiği İlahi Baba ile birlikte hüküm sürdü. Orada, 

öğretisinin kötülükten kurtardığı mutlu ruhlarla çevriliydi; ya da Platon'un Timæus'unda ifade 

ettiği gibi, Doğanın kendilerine verdiği yaşam sürecini doğru ve erdemli bir şekilde 

tamamlayanlar, bağlı oldukları o yıldıza (Mesih) geri döndüler.

22. Burada, Latin ve Yunan kiliselerinin (veya Katoliklik) tüm yapısının, şimdi geliştirilen 

ilahi sisteme dayandığını gözlemlemek yerinde olacaktır; şu farkla ki, onlarTanrı'nın Ruhunu 

Gökler/Cennetten aşağılayarak, ona Bakire Meryem dedikleri dünyevi bir kadın haline 

indirgediler; ve o dişinin ortaya çıkardığı/yaydığı ve gönderdiği göksel Elçi olan İsa'yı,

18

16 Elçilerin İşleri iv. 12'nin derleyicisi şöyle diyor: “Başka hiç kimsede kurtuluş yoktur. Bu göğün altında insanlara 

bağışlanmış, bizi kurtarabilecek başka hiçbir ad yoktur.” Bu ilk dar, sınırlı ve dışlayıcı sistemin Kâinatın 

Babası'nın politikası olması gerekiyordu. Piskopos Pearson, Mesih'in Yüce, Her Şeye Gücü Yeten ve Ebedi Tanrı 

olduğunu söylüyor —bunu yazmak bile neredeyse insanı sarsan bir küfür. Mesih'in adeta dünyevi işlerde

yanılmaz olmadığını, İsa'nın Yahuda İskaryot'u (Iscariot) seçmesinden daha açık bir şekilde ortaya koyan başka 

bir şey yoktur. Bu yüzden Yahudi inanç maddeleri, 8 ve 9: "Bugün elimizde bulunan tüm Yasa'nın bizzat Tanrı 

tarafından efendimiz Musa'ya (Tanrı'nın esenliği onunla olsun) teslim edildiğine tam bir inançla inanıyorum. 

Tam bir inançla inanıyorum ki, aynı yasa asla değiştirilmeyecek ve adı mübarek olan Tanrı tarafından bize 

başka bir yasa verilmeyecek." Baba Satürn'e verilen, oğullarından birinin onu krallığından mahrum 

bırakacağına dair eski kehanet, İsa’yı yaratan yerine İsa'ya yapılan tapınmada doğrulanır.

17 Xenagoras, Sicilya'nın kıtlık nedeniyle zor durumda olduğunu, halkın Palici Kahini'ne danıştığını ve Kahinin, 

eğer belirli bir kahramanı —yazarların ad koymadığı— kurban ederlerse, kıtlığın sona ereceğini söylediğini; ve 

işin buna göre gerçekleştiğini anlatır. Bir Mesih'in halkın suçlarının kefaretini ödeyeceği fikri, atların kanının 

dumanı ve yanmış bir inekten çıkarılan baldır (calf) külleriyle arınmaların yapıldığı Palilian [Palilia/Par Ilia, 

Roma döneminde Sicilya'da yapılan bir festival] kurbanlarında ilginç bir şekilde gösterildi —böylece Güneş

(Tanrı), Ay (Kutsal Ruh) ve Mesih (onların çocuğu ve temsilcisi) olmak üzere üç sembol bir araya getirilmiştir. 

Bu şekilde, Buddha'nın "Bu dünyada işlenen tüm günahlar bana yüklensin ki, dünya kurtulsun." dediğini 

görüyoruz (Max Müller, Ancient Sanskrit Literature [Antik Sanskrit Edebiyatı], 80). Bu paganik yanlış doktrin, 

Paulistler'in Kefaret (Atonement) veya Kurtuluş (Redemption) ile ilgili doktrinidir.

18 Eriha'nın fahişesi, İsa'nın geldiği bir soydu, Matta i. 5. Somon virum justum Booz de Raab meretrice genuit. 

[Somon, fahişe Raab'dan adil adam Booz'u doğurdu.]. Aziz Jerome, Proem in Hoseam(alıntı: ii. Nimrod, 198). 

Bunu, İlahi Elçi'yi eleştirmek için değil, onun bedensel olarak kimden geldiğinin önemi olmadığını göstermek 

için söylüyorum. Ancak, ortodoksların inançlarını İsa'nın soy hattının kutsal saflığına dayandırmalarının ne 

kadar saçma olduğunu göstermek istiyorum. Rahab'ın karakterinden doğabilecek olumsuzlukları önlemek 

için, aşırı dindarlar onun sadece bir hancı olduğunu ve belki de konaklama sağlayan bir ev işlettiğini 

göstermeye çalışmışlardır, ancak bu girişim başarısız olmuştur. Parkhurst, Yetmişler'in (The Seventy) 

[Septuaginta, Eski Ahit'in Yunanca çevirisi. Bu çeviri, MÖ 3. yüzyılda İskenderiye’de Yahudi bilginler tarafından 

yapılmıştır. Septuaginta, ismini geleneksel olarak çeviriyi yapan yetmiş iki bilgeden (Latince “Septuaginta” 

kelimesi de buradan gelir) alır.] bu pasajların hepsinde onu πορνη [porne: fahişe] olarak çevirdiğini ve 

Vulgate'in [Latin İncili. 4. yüzyılda Aziz Jerome tarafından büyük ölçüde İbranice ve Yunanca metinlerden 

51

sadece bir İnsan veya Ruh olmaktan çıkarıp, Ebedi Rab ve her şeyin Yaratıcısı ile —bir özdeşlik 

içermese de— eşit bir konuma yükseltirler. Reformcu Protestan sistemler de aynısını yapar. 

Bunların bu sayfalarda geliştirilen aynı Kaynak/Pınar başına dönmelerine engel ne olabilir? 

Ya da tüm yeryüzündeki ulusların, atalarının hepsinin inandığı Tek Evrensel İnancı yeniden 

benimsemelerini engelleyen nedir?

23. Bundan Daha yüce bir din anlayışı hayal etmek mümkün değildir: ancak bu bir 

zamanlar tüm insanlığı bir kardeşlik içinde kucaklayan evrensel bir inançtı. En büyük 

mucizeleri gerçekleştirdi; kahramanlık, erdem ve hayırseverlik dolu parlayan eylemlere ilham 

verdi; tüm eski tarih bu eylemlerle aydınlanmıştır. Kız, babasını kurtarmak için ölür; oğul, 

ebeveynlerini korumak, ülkesini özgürleştirmek, arkadaşını özgür kılmak için hayatını feda 

eder; eş, kocasının günlerinin uzatılması için kendi varlığını feda etmeye hazırdır. Daha sonra 

Olimpos'u kirleten; Meru'ya saygısızlık eden; dini ibadetin adını küçümseten aşağılık tanrılar 

sürüsü ortaya çıkartıldı. Bu, kutsal doktrinleri Elçilerden alan yüce adamlar tarafından değil, 

sayısız yalan ve efsane uyduran ve dini güzelliği yavaş yavaş saygısızlığa dönüştüren rahipler 

ve şairler tarafından yapıldı. Bu nedenle Platon, ortak sıkıntılar ve zararlılar olarak tüm bunları 

model cumhuriyetinden bilgelikle uzaklaştırdı; ve neredeyse ilahilik atfedilen Pisagor ise, 

Homeros ve Hesiodos'un dinin masallarıyla alay ettikleri için, cehennemde pirinç sütunlara 

zincirlendiği ve yılanlar tarafından sokulduğunun yaygın bir şekilde kabul görmesini 

sağladı.19 Böylece en korkunç efsaneler uyduruldu; akıcı şarkıların tüm cazibesiyle 

süslendiklerinden, en geniş dolaşıma sahip oldular. Her türden kötülük, yeni ortaya çıkan 

çevrilmiştir. Latince’de “yaygın” veya “halk dili” anlamına gelen “vulgata” kelimesinden türemiştir, çünkü bu 

çeviri, o dönemde halkın konuştuğu günlük Latince dilinde yapılmıştır.] de onu meretrix [fahişe] olarak 

nitelendirdiğini söyler. Aynı şekilde, Aziz Paul de (İbraniler 11:31) ve Aziz James (Yakup 2:25) Rahab'ı πορνη

olarak adlandırır. Aslında, fahişe (harlot) sıfatıyla kastedilenin, onun vaktiyle böyle biri olduğudur. Bkz. Yeşu 

2:1.

19 Milton, Aden Bahçesi, cehennem, şeytanlar, Gök/Cennet gibi konular hakkında verdiği tasvirlerle Yahudi ve 

Hristiyan ilahiyatını kendi tarzında aşağılamıştır. Bu tasvirler, çok övülen şiirsel yeteneğinden dolayı, 

vatandaşlarının zihinlerini Tanrı'nın Yüce Yönetimi, O'nun yaratıklarıyla olan ilişkileri ve Gelecek Hayat 

hakkında en düşük, en adi ve en saygısız kavramlara indiren temsillerdir. Bu tür masallar erken dönemde 

okunduğunda ve aslında büyük bir cehalet içinde olan bir tür rahip-eleştirmenler tarafından sürekli okunması 

tavsiye edildiğinde, zihinle birleşir ve hayaletler, şeytanlar vb. gibi bir inanç haline gelir ve büyük kötülüklere

yol açar. Bu yüzden, eğer Pisagor [antik Yunan filozofu ve matematikçi] bugün hayatta olsaydı, kesinlikle 

Tartaros'ta [antik Yunan mitolojisinde yeraltı dünyasının en derin ve karanlık bölgesidir. Tartaros, genellikle 

hem bir varlık hem de bir yer olarak tasvir edilir ve ceza çekilen bir yer olarak bilinir. Tanrıların ve ölümlülerin 

büyük suçlar işleyenleri burada cezalandırılır.] zincire vurulmuş gölgeler arasına John Milton'ın sefil 

gölgesini/ruhunu da eklerdi.

52

tanrılardan birine işaret edebilir; suçu teşvik veya rezaletten korunma adına örnek 

alınabilirler; hırsız, suikastçı, zina yapan veya daha da kötüleri, başını cesurca kaldırabilir ve 

kendini Hermes'in, Mars'ın ya da şiirsel yaratılışın ve popüler inancın her şeyini taşıyan 

Zeus'unun kirli kalkanı (ægis) altında kendini savunabilirdi.Bu yüzden Varro, Augustine'e (De 

Civit. Dei) inanacak olursak, tanrılara, en aşağılık insanlara bile yakışmayan şeylerin 

atfedildiğini söyler: Denique in hoc, omnia Diis attribuuntiur, que non modo in hominem, 

sed etiam in contemptissimum hominem cadere non possunt. [Sonuç olarak, burada 

tanrılara, sadece insanlara değil, en aşağılık insanlara bile yakışmayacak şeyler atfedilir.] 

Yunanistan ve genel olarak Avrupa'da olan şey, Hindistan ve Doğu genelinde de meydana 

geldi ve maalesef bu değişmeden kalan topraklarda büyük ölçüde devam ediyor. Bu

muazzam bölgelerin şairleri tarafından sonradan hayal edilen çok sayıda tanrı ve tanrıça vardı; 

büyük bir lirik şair Dwa-payana, —Vyasa veya derleyici lakabıyla anılır—, ortaya çıktı ve Tanrı'nın 

kutsal yazılarının bir parçası olduğunu iddia ettiği bir dizi putperest ilahi topladı; ve sıradan 

insanlara, onları cahil, inançlı ve köle olarak tutmanın her zaman çıkarlarına olduğu 

rahiplerinin önderliğinde, Tanrı'nın vermiş olduğu tek saf inançtan vazgeçmeleri öğretildi.

Varlıklarının devamı, insanların karanlıkta kalmalarına bağlı olan aldatıcı mitler tarafından 

baştan çıkarıldılar. 20

24. İnsanlığın ilk çağlarında, Yaratılış'ta [Tevrat: Genesis] bahsedilen ölçüde olmasa da, 

yaşamları şimdikinden daha büyük bir döneme yayıldığında, hakikat/doğruluk öğretisi esas 

olarak ataerkildi. Her yerde ortak bir dil hakimdi. Yeryüzünün bütün dilleri, der Mauricius 

(History of Hindostan, i. 49), tek bir büyük ilkel alfabeden türetilmiştir, bir zamanlar yaygın 

kendi dini gibi, ta ki bu din uzak ülkelere ve uzak nesillere doğru ilerlerken, başlangıçtaki 

sadeliği ve saflığı insanlık tarafından alçaltılıp bozulmuştur. Ölümlülerin yaratılışından 

20 Philo-Byblius'un [MS 1. yüzyılda yaşamış bir Yunan tarihçi] yorumları burada geçerlidir. O, Yunanların deha 

inceliğinde diğer tüm milletleri geride bıraktığını ve her eski tarihi kendilerine mal ettiklerini, onları abartıp 

süslediklerini ve anlatılarıyla sadece eğlendirmeyi amaçladıklarını söyler. Bu yüzden aynı tarihleri tamamen 

yeni bir şekle dönüştürmüşlerdir. Bu nedenle Hesiodos [antik Yunan şairi] ve diğer Cyclic şairler [Yunan destan 

döngüsüne katkıda bulunan şairler] Theogonies [tanrıların soy ağacı], Gigantomachies [devlerle savaş], 

Titanomachies [Titanlarla savaş] ve diğer parçaları uydurmuşlar, böylece gerçeği bir şekilde boğmuşlardır. 

Küçüklüğümüzden beri onların kurgularına alışkın olan kulaklarımız, birkaç nesildir moda olan bu görüşlerle 

doludur ve bu masalların boş etkisini kutsal bir emanet olarak taşırız. Zamanla bu boş hikayeler farkında 

olmadan hayal gücümüze kök saldığı için, bunları zihnimizden çıkarmak son derece zor hale gelmiştir. Bu 

nedenle, Gerçek insanlara ifşa olduğunda bile, Sahtekarlık havasına sahipmiş gibi görünür; oysa ne kadar 

saçma olursa olsun kurgusal anlatılar en otantik gerçekler olarak kabul edilir. Bununla birlikte, bilge insanlar 

bu Milesian [Miletos: antik Yunan'da, Milet şehrine ait] mitlerini hak ettikleri gibi değerlendirdiler.

53

sonraki ilk 200 yıl boyunca, Tanrı onlara ilahi içgüdülerle öğretti: bundan sonra her 100 yılda 

bir, kutsal bilgisini canlı tutan bir Öğretmen ortaya çıkardı. İnsan ırkı artık geniş bir alana 

yayılıp da bir iyileştirme yapmak ve daha geniş bir yelpazeyi kapsamak gerekli hale gelince, 

yirmi dört Öğretmen gelip öğretmiştir ve bunlar Vahiy'de Yirmi Dört Kadim/İhtiyar olarak 

anılırlar. Bu, hepsi gerçek olmayan Maha-Bad'ların ya da Büyük Peygamberlerin (Boodha'lar 

ya da bilge adamlar) birkaçının kalıntılarına sahibiz. Bunlar Desâtir denen Nizam/Yönetim 

Kitabı'nda (Book of Regulations) yer alır; başka hiçbir kalıntısı bulunmayan bir dilde yazılmış

ve yanında bulunan Farsça bir çevirinin yardımı olmadan anlaşılamayacak olan bir el yazması 

cilt. Bu cilt tesadüfen Mûlla Firûz Bin Kaus'un eline geçti ve onun tarafından tercüme edilerek 

1818 yılında dünyaya sunuldu.

Naros/Zaman Döngüsü ya da 600 Yıllık Sibylline/Kehanet Yılı

25. Şimdiye kadar ilan edilen din doktrinleri Asya'nın ötesine geçmemişti; ama insan ırkı 

artık geniş bir alana yayılıyordu. Bu nedenle bir değişiklik kaçınılmaz hale geldi. İlk Atalar 

(Ancients) sadece insanlardı; ama şimdi daha soylu bir Öğretmenler düzeni ortaya çıkacaktı. 

Bu geniş dünya için tek bir Vahiy yeterli olmayacaktı; bugüne kadar vaaz veren dünyevi 

patriarklar, artık takipçileri üzerinde yeterli otoriteye sahip olamayacaktı. Uluslar sürekli 

değişiyordu; sürekli koloniler ortaya çıkıyordu; dil sürekli değişiyordu; kitaplar bozulmaya 

müsaitti. Tanrı bu nedenle Mesajlarını yenilemeye karar verdi, —en küçükten en büyük 

tezahürlerine kadar her zaman aynı şekilde yaptığı gibi— yeni temsilcisini Güneş Döngüsü 

(Cycle of the Sun) diye adlandırılan şeye uygun olarak göndermeyi diledi. Bu, ay-güneş

Naros/Zaman Döngüsü (lunisolar Naros) yani Sibylline/Kehanet yılıdır; 19'ar yıllık ve biri de 

11 yıl olan 31 dönemden oluşur ve astronomik döngülerin en mükemmelidir; hiçbir 

kronolog/zaman bilimci bundan uzun uzadıya bahsetmemiş olsa da, en eski olanıdır. 600 yıl, 

7.200 güneş ayı veya 219.146½ günden oluşur: ve bu aynı sayı 219.146½ gün, her biri 395 

gün, 5 saat, 51 dakika ve 36 saniyeden oluşan yılları verir, ki bu uzunluk günümüzde 

gözlemlendiği şekliyle 3 dakikadan az farklılık gösterir. Eğer Ocak ayının ilk günü öğlen vakti 

göğün herhangi bir yerinde yeni bir ay meydana gelseydi, tam 600 yıl sonra, aynı anda ve 

aynı koşullar altında tekrar gerçekleşecekti, güneş, yıldızlar, gezegenler, hepsi aynı göreceli 

konumlarda olacaktı. Gökbilimcilerin en büyüklerinden biri olan Cassini, bunun tüm 

dönemlerin en mükemmeli olduğunu beyan eder; ve eğer eskilerin 600 yıllık bir periyodu 

varsa, Güneş'in ve Ay'ın hareketlerini Tufan'dan sonraki çağlar boyunca bilinenden daha 

doğru bir şekilde bilmiş olmaları gerektiğini ekler. Ancak bu biliniyordu, fakat tüm sırların en 

54

kutsalı olarak korundu; tıpkı bu Vahiy'in kendisinin de tüm insanlıktan gizlenip sadece 

rahiplere ve güveni kötüye kullanmayan birkaç kişiye iletildiği gibi. Yine de Sibylline 

kehanetlerinde gizlice ima edildi; bu, kutsal ciltlerini/yazmalarını Mısır'dan veya Hindistan'ın 

merkezinden getiren İbrani rahiplerin bir Mesih hakkında kehanetler çıkardıkları bilinmeyen 

bir kaynaktı; bu, Vergilius tarafından ünlü dördüncü Eclogue'unda bazı yollarla tahmin 

edildiği gibi Vahiy'den alınan pasajlardan alınmıştır. Kehanet peygamberi/kahini tarafından 

söylenen son dönem artık geldi ve bir dünya değişiminin gidişatında tekrar eden o büyük 

çağlar dizisi yeniden başlıyor. Şimdi Bakire Astræa gökyüzünden geri dönüyor ve Satürn'ün 

ilk egemenliği/saltanatı yeniden başlıyor. Şimdi kutsallığın göksel alemlerinden yeni bir 

ırk iniyor. Sen, Ey Lucina, bir erkek Çocuğun doğumuna gülümse ki, bu Çocuk mevcut 

demir çağını sona erdirip tüm dünyaya yeni bir altın çağı getirsin. O zaman sürüler artık 

aslanın öfkesinden korkmayacak, yılanın zehri artık korkutucu olmayacak: her zehirli 

hayvan ve her zararlı bitki birlikte yok olacak. Tarlalar mısırla sararacak; iri taneli salkımlarla 

sarkacak üzümler ve sert meşeden kendiliğinden bal damlayacak. Evrensel dünya, yeni ve 

ilahi egemeninin yumuşak yönetimi altında barış nimetlerinin tadını çıkaracak. Platon'un 

hocasının aşağıdaki sözlerinde bunu ima ettiğinden de şüphe edemem. Sokrates, 

Alcibiades'in kabul edilebilir ibadet konusundaki zihnini tatmin etmeye çalışırken şöyle der:

ἀναγκαῖον ου>ν ἐστὶ περιμε%νειν ἕως ἄν τις μα% θῃ ὡς δεῖ προ@ς θεοὺς και@ πρὸς 

ἀνθρω% πους διακεῖσθαι. Bu nedenle, birilerinin bize hem tanrılara hem de insanlara karşı 

nasıl davranmamız gerektiğini öğretmesini beklemek gerekir. Alcibiades buna şöyle yanıt 

verir: πο% τε οὖν παρε%σται ὁ χρο% νος οὗτος, ὦ Σω% κρατες; και@ τι%ς ὁ παιδευ% σων, 

ἥδιστα γα@ρ ἂν μοι δοκῶ ἰδεῖν τοῦτον το@ν ἄνθρωπον τι%ς ἐστιν ; o vakit ne zaman 

gelecek, ey Sokrates? ve bu Öğretmen kim olacak? çünkü böyle bir adamı görmeyi çok isterim.

—Alcibiades. Ancak Sokrates olarak sırların paylaşıldığı biri olmadığından ve Naros'u 

bilmediğinden hiçbir yanıt veremedi.

26. Tanrı'nın Yasalarını açıklamak ve yaratıklarına Göksel bilgiler vermek için insanlara 

Vahiy göndermesinin gerekliliği konusunda, sanırım aklı başında kimsenin şüphesi olamaz. 

Tüm ulusların birleşik sesi bunu kutsal bir gerçek olarak tanır: En barbar olanlar bile, 

kendilerini cehaletin derinliklerinden kaldırmak ve onlara medeniyetin ışığını ve sanatlarını 

bahşetmek için görevlendirilen ilahi Peygamberlerin rahiplik ve mesajlarını kendilerine talep 

etmişlerdir. Yanlış bir şekilde Mesih karakterine sahip olduklarını iddia eden ve kendilerini 

Göğün/Cennetin elçileri olarak ilan eden kişilerin ortaya çıkması, bu kutsal çağrının 

55

güvencesini hiçbir şekilde zayıflatmaz; aksine insan zihninin, gizli Geçmişin ve Geleceğin 

gerçek bir vahyine olan ihtiyacını daha da güçlü bir şekilde gösterir;ve gerçek Havarilerin canlı 

varlığını arzuladığı için, insan ruhunun somut ve görünür olanı arzuladığını gösterir; artık bu 

kutsallığın en iyi kanıtlarına ihtiyaç duymadan onu kutsal olarak kabul edecektir.

İnsan, Yüce olanın buyrukları ve amaçları hakkında bazı Vahiyler olmadan gerçekten 

yaşayamaz; —bu arzunun yalnızca bilge amaçlar için ona yerleştirildiğinden ve Tanrı'nın ilham 

ettiği yüce merakını sürekli olarak boşa çıkarmayacağından emin olabiliriz—; ayrıca bu Vahyi 

yalnızca bir halka göndermek ve onu neredeyse diğerlerinden gizlemek, insanlığın Kralı ve 

Babası'nın karakteriyle tutarlı olmaz ve olmadı da.

21 Bu nedenle, Tanrı'nın bir Vahiy 

göndermesi durumunda, bunu tüm insanlara gönderdiğinden emin olabiliriz. Eğer bu 

yalnızca bir yer ve zamana bağlı kalırsa, O’nun tüm dünyanın ihtiyaç duyulan bilgiye ortak 

olması dileğiyle çelişecektir. Bundan da birçok Vahiy göndermesi gerektiği sonucu çıkar. 

Ayrıca, bir dizi benzer elçinin aynı anda bir arada bulunması ve vaaz vermesi O'nun Elçisi'nin 

21 Parkhurst, Mesih'in "gidiş gelişlerinin" eski zamanlardan, םליע יטימ , beri olduğunu ve bunun Baba'dan 

ebedi doğuş/nesil anlamına gelmediğini, aksine onun halkının yararı için harekete geçmesini, eylemlerini 

veya düşmanlarının yok edilmesini ifade ettiğini belirtir. Bu kelimenin anlamı zorla başka şekilde ifade 

edilmiştir. Yahudi Rabbilerin bozulan İbranice metinlerinden bile bu Mesihlerin avatarlarına [bir tanrının 

dünya üzerinde vücut bulmuş hali] yapılan göndermeler tamamen silinmemiştir. Amosis'in Şarkısı, 

İsrailoğullarına eski günleri, birçok nesil boyunca süren zamanları hatırlatır: ὅτε διεμε?ριζε ο? Υψιστος

ἐθνη ἐστησεν ο? ρια ἐθνῶν κατα ἀριθμο? ν ἀγγε?λων θεοῦ —Yüce Olan ulusları böldüğünde, onların 

sınırlarını Tanrı'nın Elçilerinin sayısına göre belirledi" (Yasanın Tekrarı xxxii:8). Bu ayet, Tanrı'nın dünya 

üzerindeki merkezîveya başlıca imparatorluklara Elçilerini gönderdiği konusunda söylediklerimle uyumludur 

(önceki sayfa 56). Yakup'un rüyasında gördüğü merdiven ve Tanrı'nın Elçilerinin onun üzerinde inip çıkması, 

yine bu Elçilere yapılan bir göndermedir (Tekvin 28). Çince'de "Logha" veya "Logos" altı sayısını ifade eder ve 

Naros'ta [Hindu astronomisinde ve mitolojisinde 600 yıllık bir döngü] ortaya çıkan bu Mesih'e atıfta bulunur; 

aynı dilde "Shiloh" da aynıdır ve Mesih'in bir sembolü olduğunu biliyoruz. Bell'in Travels in Asia [Asya 

Seyahatleri]'sında belirtildiği gibi, bu kelime İbranice'de הליש) Shiloh) olarak geçer (Tekvin 49:10), ancak bu 

kelimenin İbranice'de hiçbir anlamı olmadığı kabul edilir. Bu, Fo-hi'nin [Çin mitolojisinde bir figür] kutsal 

kitabından kopyalanmış Çinceden alınan bir kelimedir ve Hindistan'dan Yahudi rahipler tarafından 

getirilmiştir; bu rahipler açıkça onun Mesih anlamına geldiğini biliyorlardı, "çünkü halkların toplanması ona 

olacak.". Bu Çin kelimesinin Yahudi kutsal kitabında geçmesi büyük anlam ve tarihi ilgi taşır. Bu kelime 

Septuaginta'da bulunmaz! Yeşu'nun (Joshua) —Auses veya Jesus/İsa— kitabında, Kabiric Elçi veya Savaş

Mesihi’nden bahsedilir. Bu kitabı, gerçekliğinden dolayı değil, Yahudi inancının bir kaydı olarak alıntılıyorum; 

bu inanç aynı zamanda genel olarak Gentile [Yahudi olmayan] dünyasında da mevcuttur. Ve Yeşu, Eriha 

yakınlarındayken, gözlerini kaldırdı ve baktı, elinde kılıcı çekili bir adam karşısında duruyordu; ve Yeşu ona 

doğru gitti ve ona sordu: "Bizden misin, yoksa düşmanlarımızdan mı?" Ve o dedi ki: "Hayır, ama şimdi 

Rabbin ordusunun komutanı olarak geldim." Ve Yeşu yüzüstü yere kapandı ve ona dedi ki: "Efendim, 

kuluna ne diyor?" Ve Rabbin ordusunun komutanı Yeşu'ya dedi ki: "Ayakkabılarını çıkar, çünkü durduğun 

yer kutsaldır." Yeşu 5:13.

56

saygınlığına uygun olmayacağından, bundan O'nun Havarilerinin aralıklarla ve farklı 

ülkelerde ortaya çıkacakları ve her birinin gönderildiği insanların dehasına göre farklı dillerde, 

farklı türlerde ve şekillerde vaaz verecekleri sonucu çıkar. Bir Çinliye, bir Yunanlıya veya bir 

Romalıya yakışan lehçe, bir Hintlinin veya bir İranlının ruhuna etki etmez; Mısırlı veya Arap 

zekasını büyüleyen ince ve yüce mistisizm, donuk İbrani'nin ya da, Doğulu anlayışına göre 

güzel olan her şeyin kimliğine bürünen bu fikirleri kavramakta daha kaba zekalı olan dünyevi 

Avrupalının zihninde tamamen kaybolur. Dolayısıyla Vahiy tüm insanlara verilmeliydi ve bu 

ancak, önemleri Yüce Hakim'in özel müdahalesini haklı çıkaracak kadar büyük olan tüm 

halklara adamlar gönderilerek sağlanabilirdi; Mesihlerin İskit, Çin, Hindistan, Arabistan, 

İran'da ortaya çıkması gerekiyordu; aslında, Kutsal Olan'ın öğretilerinin en genel biçimde 

yayılabileceği geniş ve ortak bir merkezin olduğu her yer. Ayrıca, hepsi aynı dönemde ortaya 

çıkamayacağı için, ardışık olarak, yani belirli sabit dönemlerde gönderileceklerdi; yılın 

mevsimleri, gelgitler, ayın evreleri, ağaçların büyümesi gibi: tek kelimeyle, İlahi Olan'ın 

zaman ve mod olarak düzenli kıldığı tüm görünür işler. Bu amaçla 600 yıllık dönem Tanrı'ya 

en uygun görünen süreydi; ne önceki Elçi'nin öğretilerinin unutulması için çok uzun, ne de 

insanlık üzerinde gerekli etkiye sahip olmalarını engelleyecek kadar kısa bir aralık; gökte 

döngüsel değişimin meydana geldiği bir süre. O, insana, —yeni Mesih'in gelişini beklemesi 

gerektiği zaman— yanılmaz bir işaret olarak bu döngüyü vermeliydi.

27. Bu yüce hüküm, hikmetini veya güzelliğini ortaya koymak için hiç kimsenin ayrıntılı 

bir argümanına ihtiyaç duymaz. Tanrı'nın yarattığı dünyaların yönetimine müdahale ettiği ve 

yarattıklarının mutluluğunu iyiliksever bir şekilde arzuladığı bir kez itiraf edildiğinde, geri 

kalan her şey bunu takip etmelidir; yani, bu müdahaleyle tutarlı olan tek yolun, evrensel 

olarak iletilmiş ve mucizevi bir şekilde korunmuş bir Vahiy olduğu sonucuna varılır. Eğer Vahiy 

sadece bir kişi tarafından bir halka verilmiş olsaydı, asla evrensel olamazdı. Örneğin, Çinliler 

gibi eski ve gururlu bir ulus, tüm atalarının, bu kadar bilge, bu kadar saf, bu kadar mükemmel 

insanların tamamen göksel müdahaleden dışlandıklarına ve binlerce yıl geçip, milyonlarca 

insan yaşayıp öldükten sonra, Mısır'dan sürgün edilmiş bir göçebe grup için veya Galler'den 

biraz daha büyük olan ufak bir bölge olan Yahudiye'de tesadüfen ortaya çıktığına ikna 

olamazdı.22 Dolayısıyla, güneş ve ay her 600 yılda bir gizemli bir şekilde gökyüzünde 

22 Templeman'ın Survey of the Globe [Dünyanın İncelenmesi] adlı eserinden kesin boyutları anlaşılabilir; bu 

eserde Galler'e 7011 İngiliz kare mili ve Yahudiye'ye [Judea, tarihi İsrail bölgesi] 7600 İngiliz kare mili alan 

tanınmıştır.

57

döngülerini yenilediklerinde, Tanrı bu dönemin Mesihlerinin döngüsü olması ve her birinin 

sırasıyla yeniden ortaya çıkacağı süreyi oluşturmasına karar verdi.

Bu dönem, ilk çağlarda, Tanrı'nın Bakire Ruhu için mistik bir isim olan Nara'dan dolayı Naros 

olarak adlandırıldı; bu nedenle o [dişi], Hindu kitaplarından birinde, Narayana olarak 

adlandırılır, bu da sular üzerinde Hareket Ettirici/Taşıyıcı (Mover) anlamına gelir, ancak 

açıklayamayacağım başka bir gizli anlamı vardır. Amosis [Yunanca'da Musa'nın bir formudur 

ve özellikle Eski Ahit'e yapılan atıflarda kullanılabilir. Musa, İbranice'de Moshe/Moşe olarak 

bilinir. Amosis (Aahmes), aynı zamanda Mısır tarihindeki 18. hanedanın ilk firavunlarından 

birinin adı olup, MÖ 1550-1525 yılları arasında hüküm sürmüştür.] tarafından şöyle denir: 

"Tanrı'nın Ruhu güvercin gibi suların yüzeyinde kuluçkaya yattı/suların üzerinde 

geziniyordu/suların yüzünü kaplıyordu (brooded like a dove)". [Yaratılış 1:2 ile 

karşılaştırılabilir:-Yer boştu, yeryüzü şekilleri yoktu; engin karanlıklarla kaplıydı. Tanrının Ruhu 

suların üzerinde dalgalanıyordu.] İsa'nın üzerine indiği söylenen Güvercin, bu şekilde 

sembolize edilen Kutsal Ruh'tu; ayrıca Homeros'un Iris'e Güvercin dediğine dikkat 

edilmelidir.23 İsa, Tanrı'nın Dokuzuncu Elçisiydi ve Dokuzuncu Döngüde ortaya çıktı; ne 

İsa’dan ne de Naros'tan haberdar olmayan Juvenal, XIII Sat., v. 28'de Nona ætasagitur … 

"Şimdi dokuzuncu döngü veya çağdır" der, ki bu kesinlikle öyleydi; ancak nasıl olduğunu 

bilmek, derinlemesine mistik/mutasavvıf olanlar ve inisiye olanlar/uyandırılmışlar dışında, 

ona ve herkese gizemliydi.

Naros, Vahiy (Apocalypse), ve sonraki yozlaşmış çağlarda rahiplerin kan-arabuluculuğu (blood￾mediation), yani insan kurbanı gibi korkunç inançlar; ayrıca sünnet, Antik Gizemlerin üç büyük 

sırrıydı; Acemiler [novices: ritüeller ve öğretilere henüz tam olarak inisiye olmamış, başlangıç 

seviyesindeki bireyler] arasında birincil bir ayin olan sünnet, dünyanın neresinde olurlarsa 

olsunlar kardeşlerin birbirlerini tanımaları ve onlara yardım etmeleri sağlanan masonik bir 

sembol olarak benimsendi. Çünkü sünnet, sünnetsiz (exoteric: harici, sıradan; profane: dinsiz, 

putperest) insanlar tarafından doğası gereği ortaya çıkarılması zor bir işaretti/ korunan bir 

23 Diodorus Siculus'a göre, Elçi'nin ilahi doğumu İskitler [Scythians: İskitler veya yayıldıkları doğu bölgelerindeki 

isimleri ile Sakalar, MÖ 8. yüzyıl ile MS 3. yüzyıl arasında Avrupa'nın doğusu (Kırım ve Pontik Bozkırları) ile 

Orta Asya'da, Tanrı Dağları ve Fergana Vadisi'ni de içine alan bölgelerde yaşamış, Tuva (Altay-Sayan) kökenli, 

Doğu Avrasya-Batı Avrasya kültür ve genetik bileşenlerini içerdiği varsayılan heterojen göçebe halktır] 

tarafından bu şekilde sembolize edilmiştir. Onlar, kökenlerini topraktan çıkan bir Bakire'nin oğlu olan İskit'e 

dayandırmışlardır; yani, onun kökenini bilmediklerini ifade etmişlerdir. Bu bakirenin yarı kadın yarı yılan 

olduğunu ve Tanrı'nın ona aşık olduğunu, İskit'in ise bu birlikteliğin çocuğu olduğunu söylemişlerdir.

58

yerdeydi.Pisagor buna altın uyluk (golden thigh) adını verdi; Abaris ise altın ok (golden arrow) 

dedi: her ikisi de aynı şeyi kastediyordu. İsa'nın kendisi (bir Mesih olarak elbette Naros'u

biliyordu), öğrencilerine halefinin (onuncu Elçi) Epifani'sini önceden bildirdiğinde, bunu,

ancak inisiye olanlar/uyandırılmışlar/uyarılmışlardan başka kimsenin anlayamayacağı bir 

açıklıkla ima etti. Şöyle dedi: Güneşte, Ayda ve Yıldızlarda belirtiler/işaretler/ayetler olacak;

ve o zaman Gökteki Adam’ın Oğlu'nun (Son of Man in Heaven) işareti de ortaya çıkacak. (Luka

xxi. 25). Bu sözler, ay-güneş döngüsüne (lunisolar cycle) sırrı insanlığa açıklamadan 

yapılabilecek en kesin ve belirgin bir imaydı.24 Eyüp (xxviii. 32) ayrıca bir pasajda gizlice 

Naros'a atıfta bulunur. Vulgate versiyonunda ustaca bir şekilde gizlenmiştir. "Mazzaroth'u 

zamanında çıkarabilir misin, veya oğullarıyla birlikte Arcturus'u yönlendirebilir misin?" Bu 

daha sahte ve aldatıcı bir çeviri olamaz. Gerçek versiyon, On İki'yi zamanında çıkarabilir misin? 

veya Ash'ı ( שע , Kutsal Ruh) oğullarıyla (veya daha doğrusu sürüsüyle) yönlendirebilir misin? 

anlamına gelir, yani Yapabilirsin, vb., vb. Ve bu kutsal drm, Tanrı'nın On İki Mesih'inden biri 

olan Amosis tarafından yazıldığından, onun böyle bir imasının önemi hemen anlaşılacaktır; 

anlamın gizli ve gizemli bir şekilde korunduğu gerçeği, ona verilen ağırlığı azaltmayacaktır.

28. Bailly, 600 yıllık dönemin Babil'de korunmuş, ancak yanlış anlaşılmış bir dönem 

olduğunu söyler ve bu durumun kendisine başka bir argüman sağlayacağını belirtir. Babil 

tarihçilerinden biri olan Berosus bu dönemi zikrettiği için bunun korunduğu açıktır; ancak, bu

dönemi zamanın düzenlenmesinde kullanmadıkları için bunu anlamadıkları da açıktır. Babil 

astronomi kitaplarında bu döneme dair herhangi bir bilgiye rastlanmaz, çünkü yıldızların 

hareketlerine ilişkin Kaldean dönemlerini inceleyen Hipparchus [antik Yunan astronomu], bu 

dönemi hiç anmamıştır. Bu nedenle, bu dönemin Babil'in kendi çalışmaları sonucu ortaya 

çıkmadığı sonucuna varmak zorundayız. Bu dönem, Babil'e dışarıdan getirilmişti: ve bu iki 

gerçek, 600 yıllık dönemin bilgisi ve kuyruklu yıldızların dönüşü, Keldaniler öncesine ve Babil 

dışına ait, gelişmiş bir astronomiye aitti.

29. Çeşitli koşullar: görünüşte hafif, ancak yine de önemli olan, eski gelenekte 6 sayısının 

ve Naros kelimesinin önemini ortaya koymaktadır. Adem'in Yaratılış'ta altıncı günde oluştuğu 

söylenir. Tekvin'de [Genesis] Âdem'in altıncı günde oluştuğu/yaratıldığı söylenir. Ayrıca, 

Nuh'un tufanın başladığı zaman altı yüz yaşında olduğu belirtilir. (Tekvin 7:6) Bu mistik olarak 

Naros döngüsünün geldiği anlamına gelir. İbrani Kaldesi'nde, İlahi Ruh Narah-Yona'nın adı 

24 Phanes, Ateş Tanrısı, Pan, Van, Phoenicia [Fenike kuşu], Phoenix [Anka kuşu], hepsi 600 yılın sembolleridir.

59

ve niteliği korunur. הרענ Naarah, bakire; ve Naaray ירענ , Rab'bin çocuğu. Ner רנ , Arapça nur

kelimesinden gelir ve Işık, ışık vermek anlamındadır. İbranice ve Arapça'da Nahr ( רהנ ( Nehir

ve הירנ Neriyyah Rab'bin Lambası’dır. Hindular, büyük bir Peygamber olduğuna inandıkları, 

sonsuza dek yeryüzünde dolaşan ve iyi öğütler veren Narad adındaki geleneği korurlar.25

Jones, Brahma'nın (Kutsal Ruh) çok ünlü bir oğlu olan Narad'ın eylemlerinin bir Purana'nın 

[Hindu mitolojisinde kutsal metin] konusu olduğunu ve Hermes [Yunan mitolojisinde 

tanrıların habercisi] veya Merkür ile büyük bir benzerlik taşıdığını söyler. Bilge bir yasa 

koyucuydu, sanatta ve silahta harikaydı, tanrıların birbirlerine veya seçilmiş ölümlülere karşı 

belagatli bir Elçisi ve mükemmel becerilere sahip bir müzisyendi. Vina'yı veya Hint lavtasını 

icat etmesi, Mogha adlı şiirde şu şekilde anlatılmaktadır. Narad, arada sırada büyük Vina'sına 

bakıyordu ve rüzgarın etkisiyle kulağının bölgelerine ulaşan notalar, müzikal aralıklarla 

devam ediyordu. As. Res. i. 264. Klasik okuyucunun hatırlayacağı gibi Hermes de liri icat etti 

ve Phoebus [Apollon'un bir lakabı] her zaman bir lir taşırdı. Hindularda Elçi için sembolik bir 

isim olan Skanda, Shanmatura (altı anneli) ve Shandanana (altı yüzlü) olarak adlandırılır, Her 

ikisi de altı yüzyıllık Naros'u ima eder. Böylece Japon Enkarnasyonu, başının etrafında bir taç 

veya ışın çemberi oluşturan altı güzel bebekle birlikte bir lotus çiçeği üzerine oturur. Druidler 

ayrıca altı numaraya büyük saygı gösterdiler. Druidler [Kelt rahip sınıfı] de altı sayısına büyük 

saygı gösterirlerdi. Mayo, "Druidlerin batıl inançlarına dair kalanlar hakkında, onların altı 

sayısına olan dini saygısının temelinin ne olduğunu bilmiyorum; ama kesin olan şu ki, bu 

sayıyı diğer tüm sayılara tercih etmişlerdir." der. Ayın altıncı gününde başlıca dini törenlerini 

yapar ve yılı başlatırlardı. Altı kişi olarak ökse otunu toplarlardı ve mevcut anıtlarda sık sık altı 

rahibi bir arada buluruz. Eski Müjdeleme resimlerinde, Melek Cebrail (Gabriel) her zaman 

Meryem Ana'ya sunduğu bir demet zambakla resmedilmiştir. Bu, aslında Juno’nun [Roma 

mitolojisinde baş tanrıçalarından biri] bir tanrının tasarımı hakkındaki antik mitinden başka 

bir şey değildir. Juno, Zeus'un [baş tanrı] Minerva'yı [bilgelik tanrıçası] başından doğurmasına 

şaşırarak Oceanus'a [Okyanus: Yunan mitolojisinde bir titan, dünyayı çevreleyen okyanusun 

kişileştirilmesi] gidip, kocasının katılımı olmadan çocuk sahibi olup olamayacağını sormak 

üzere yola çıkar. Yolculuğunda yorgun düşer ve Flora'nın [Roma mitolojisinde çiçek ve bahar 

tanrıçası] kapısında oturur. Flora, yolculuğunun sebebini öğrenince, onu cesaretlendirir ve 

bahçesinde bir çiçek olduğunu, sadece parmak uçlarıyla dokunması halinde bu çiçeğin 

kokusunun hemen bir oğul doğurmasını sağlayacağını söyler. Juno bahçeye götürülür ve ona 

25 Luka'ya göre Neri, İsa'nın atalarından biriydi —bu, benim ışığım anlamına gelir.

60

çiçek gösterilir; çiçeğe dokunur ve hamile kalır. Çiçeğe Nerio veya Nerione (Naros) adı verildi.

Hesiod'da Nereus "doğruyu söyleyen" olarak adlandırılır. Hesiod'un Naros'un ne anlama 

geldiğini gerçekten bilip bilmediğinden şüpheliyim, ama bu gönderme merak uyandırıcıdır. 

Burgonya'da [Fransa'nın bir bölgesi] kısa saçlı, kısa bir pelerin giyen ve Apollon Belvedere'ye 

benzeyen genç bir adamın heykeli bulunmuştur; sağ elinde bir salkım üzüm, sol elinde ise 

zamanla silinmiş başka meyveler tutuyordu. Heykelin üzerinde Deo Bemilucio VI yazıyordu. 

Bu rakamlar tüm antikacıları şaşırtmıştır; ancak genç adam, Enkarnasyon'un bir imgesi olup, 

altı sayısı Naros'u işaret ediyordu.

30. Vişnu Purana'da Naros'a şu şekilde atıfta bulunulur: "Vedalar ve yasa kuralları 

tarafından öğretilen uygulamalar neredeyse sona erdiğinde ve Kali çağının [Kali Yuga, Hindu 

mitolojisinde demir çağ, ahlaki çöküş dönemi] sonu yaklaştığında, Brahma'nın karakterinde 

olan ve kendi ruhsal doğasıyla var olan İlahi Varlık'ın bir parçası yeryüzüne inecektir. Onun 

karşı konulmaz gücüyle zihinleri kötülüğe adanmış olanları yok edecektir. Ardından 

yeryüzünde adaleti yeniden tesis edecektir; ve yaşayanların zihinleri uyanacak ve kristal kadar 

berrak olacaktır. Bu özel zamanın erdemiyle değişen insanlar, insanlığın tohumları gibi olacak 

ve sâfiyet/arınmışlıkçağının yasalarına uyan bir nesil doğuracaklardır. Şöyle denir: Güneş, ay 

ve ay takımyıldızı Tishya ve Jüpiter gezegeni aynı konumda olduğunda, Sâfiyet Çağı (Age 

of Purity) geri dönecektir.

31. Bir süredir aralarında yaşayan çok bilgili bir yazarın dediğine göre, Hindular, bizim 

İncil'imizin doğruluğunu kolayca kabul edeceklerdi, ancak kendi Sastras'larıyla tamamen 

uyumlu olduğunu iddia ederler. Tanrı'nın bu dünyada ve tüm dünyalarda birçok kez, 

yaratıklarının kurtuluşu için göründüğünü söylerler. Biz O'na bir görünümde, onlar ise başka 

görünüşlerde taparlar, ancak aynı Tanrı'ya taparız derler; eğer samimi isek, farklı biçimlerdeki 

ibadetlerimiz Tanrı için eşit derecede kabul edilebilirdir. (As. Res. i. 274). Bu, Vahiy’de 

(Apocalypse) öğretilen doktrinle tam olarak örtüşür; bu öğreti şimdi ilk kez belirsizlik ve 

aptallıktan kurtarılmıştır. Hindu teolojisinde, Mesihlerin Tanrı tarafından ölümlüler dünyasına 

gönderilmek üzere özel olarak atanmadıklarına dikkat edilmelidir; Hristiyanların İsa'nın Tanrı 

tarafından acı dolu bir ölüme mahkum edildiğini vaaz ettikleri gibi bir görevlerinin olmadığı 

unutulmamalıdır. Hindu formunda, bir döngüde yeni bir Mesih'in Enkarnasyonu 

gerçekleşeceğinde, ilahi meleklerden biri, insanlığın durumuna acıyarak gönüllü olarak elçi 

olmayı teklif eder; mutlu ve ihtişamlı dünyalardan ayrılmayı, insanlığın yükünü ve sefaleti 

üzerine almayı, Mesih'in öğretisinin genellikle gerçekleştirdiği büyük miktarda iyilik için ister; 

61

bu arzu kabul edilir ve etle kuşanır: o aşağı iner, vaaz verir, acı çeker ve ölür, sonra yeniden 

empyreana (gökyüzü) ihtişamına yükselir. Bu, Hristiyan mitosunun temelini oluşturur; ancak 

Hindu formu, Tanrı'nın kendisinin enkarnesi olduğu yarı rabbinik, yarı pagan anlayışından çok 

daha güzeldir. Hindu formu, Vahiy Kitabı'nda (Apocalypse) geliştirilen formdur; çünkü burada 

kitabı açmak,yani öğretilerini yaymak için gönüllü olacak birinin ilanı yapılır ve bu istek, bir 

aslan-benzeri Kuzu (lion-like Lamb) olan mutlu ruhlardan biri tarafından gönüllü olarak 

yanıtlanır, ve bu ruh, çeşitli Mesihlerin bir sembolüdür: bu Mesih görevinin bu açıklamasının 

tek gerçek olduğunu eklememe gerek yoktur. Bu sadece Doğu'ya ait değildi. Sokrates'in 

Platon'da (Symposium/ Şölen) dediği gibi, Tanrı insanla karışmaz/mix olmaz, ancak bu 

Daimon [aracı ruh] ya da Kutsanmış Ruh'un (Blessed Spirit) arabuluculuğuyla olur, tanrılar ile 

insanlar arasındaki tüm iletişim ve konferans bu ruh tarafından sağlanır. Bu, İsa'nın 

günlerinde de yaygın bir inançtı. "Tanrılar insan kılığında aramıza indiler." Elçilerin İşleri 

14:11.

32. Mesih/Kurtarıcı Melek'in bu gönüllü teklifi ve kendini feda etmesi, erken 

dönemlerden itibaren bir şehitlik olarak kabul edilmiştir. Çünkü bir süreliğine cennetin 

saadetini bırakmış ve insanlığın sıkıntılarını üzerine almıştır. Bu nedenle, Prometheus'un bir 

kayaya çakılması, Nepal Buda'sı ve Nasıralı İsa'nın çarmıha gerilmesi gibi bir işkenceye 

benzetilmiştir. Tüm milletlerin mitolojileri, bunu bir ölüm, kan dökülmesi olarak ifade eden 

göndermelerle doludur ve Vahiy Kitabı'nda bu figürle birden fazla kez anılmaktadır.

33. Sir W. Jones'un (Gods of Greece …, [Yunan Tanrıları…]) dediğine göre, Müslümanlar 

zaten bir çeşit heterodoks [aykırı] Hristiyanlardır: Eğer Locke doğru bir şekilde akıl 

yürütüyorsa, onlar Meryem'in lekesiz doğumuna, Mesih'in ilahi karakterine ve mucizelerine 

kesin olarak inandıkları için Hristiyandırlar; ancak Mesih'in Oğul ve Baba ile Tanrı olarak eşit 

olduğu karakterlerini şiddetle reddettikleri için heterodoksturlar. Birlik ve nitelikleri hakkında 

en korkunç fikirleri taşır ve ifade ederler; bizim doktrinlerimizi ise tam bir küfür olarak görürler 

ve hem Yahudiler hem de Hristiyanlar tarafından Kutsal Kitaplarımızın bozulduğunda ısrar 

ederler. İran ve Türkiye'nin şairleri arasında, hatta müstehcen ve ahlaksız kompozisyonlarında 

bile, İsa'nın nefesinin mucizevi gücüne, hastalara sağlık verebileceğine ve ölüleri 

diriltebileceğine dair atıflarda bulunmak yaygındır. Bu atıflar ciddi bir şekilde yapılmıştır. Bazı 

seyahatnamelerde, Mesih'e karşı saygısız sözler söyleyen bir Türk'ün neredeyse ölümüne 

kadar dövüldüğünü okudum; oysa ilahi şahsiyetin takipçilerine karşı acımasızca hakaretten 

dolayı cezasız kalabilirdi. Ve şairleri onun hakkında konuştuklarında, ne kadar saçma veya 

62

nezaketsiz olursa olsun, Revicksky adında bilgili bir eleştirmenin dediğine göre, Mesih’ten, 

Muhammed için ne yapacaklarsa, o şekilde bahsederler. —Spec. Poes. Pers., 97. 

Müslümanların bu davranışını, bizim Arabistan'ın göksel ilhamla (heavenly-inspired) dolu 

Peygamberine karşı olan davranışlarımızla karşılaştırdığımızda, —rahiplerin Pavlusçu￾Hıristiyan zihnine doldurduğu bağnazlık ve hoşgörüsüzlük, din meselelerinde tüm hakikat, 

adalet veya soruşturma kavramlarını yok etmemiş olsaydı— utançla dolmamız gerekirdi.

34. Apokrif Esdras (her ne kadar kanona kabul edilmiş bazı yazarlardan daha az gerçek bir 

yazar olduğuna inanmasam da böyle adlandırılıyor), bize Mesih'e dair İbrani inancını tam 

olarak sunar. Paulit yazarlar bunun İsa'ya atıfta bulunduğunu söylerler; ancak hiçbir Yahudi,

küçümsenen Celileli (Galilean) hakkında böyle yazmaz. Bu İbrani inanç konusu yalnızca Çin 

ve Hindistan'dan gelen bir yansımaydı. Ben Esdras, Sion Dağı'nda sayamayacağım büyük 

bir halk gördüm ve hepsi şarkılarla Rab'bi övdüler. Ve onların ortasında, diğerlerinden 

daha uzun, yüksek boylu genç bir adam vardı ve her birinin başına taçlar koydu ve daha 

yüceydi; bu duruma çok şaşırdım. Ben de meleğe sordum ve dedim ki, Efendim, bunlar 

kimlerdir? O bana şöyle cevap verdi: Bunlar ölümlü giysilerini çıkartmış, ölümsüz olanı 

giymiş ve Tanrı'nın adını itiraf edenlerddir; şimdi taçlandırılıyorlar ve palmiyeler alıyorlar. 

Sonra meleğe dedim ki, onlara taç giydiren ve ellerine palmiyeler veren bu genç kişi 

kimdir? O da bana şöyle cevap verdi: Bu, dünyada itiraf ettikleriTanrı'nın Oğlu'dur. Bunun 

üzerine, Rab'bin adını bu kadar kararlılıkla savunanları büyük ölçüde övmeye başladım. 

Melek bana dedi ki, Git, halkıma, Rab Tanrın'ın ne tür şeyler ve ne büyük mucizeler 

gösterdiğini anlat.

35. Albay Wilford şöyle der (As. Res. x. 27): "Görünüşe göre, İsa'dan çok önce tüm dünyada 

evrenin yenilenmesi, bir kurtarıcı ve barış ile adaletin kralı beklentisi vardı. Bu beklenti sık sık 

Puranalar'da [Hindu mitolojik ve dini metinleri] bahsedilir; dünya, insanların biriktirdiği 

günah yükü altında Pátála'ya [Hindu mitolojisinde yeraltı dünyası] geri dönmeye hazır 

olduğundan sık sık şikayet eder; tanrılar da devlerin zulmünden yakınırlar. Vishnu, dünyayı ve 

tanrıları teselli ederek, bir kurtarıcının gelecek şikayetlerini gidereceğini ve Daityaların [Hindu 

mitolojisinde kötü ruhlar veya iblisler] zulmüne son vereceğini dair güvence verir; bu amaçla 

bir çobanın evinde bedenleneceğini ve çobanlar arasında büyütüleceğini söyler. Buddha'nın 

takipçileri, onun bir Bakire'nin rahminde bedenlenmesinin birkaç bin yıl önce 

öngörüldüğünü oybirliğiyle beyan ederler. Yahudilerden başka, Roma'daki Sibylline 

kitaplarına [Roma'da kehanet kitapları] ve Roma'daki kutsal Etrüsk rahipler meclisinin 

63

kararlarına dayanarak bu önemli olayın yaklaşmakta olduğunu düşünürlerdi. Bu gerçeklerin 

tümü, Naros'un [600 yıllık döngü] ve Apokalips'te öngörülen Dokuzuncu Mesih'in avatarının 

[tanrının bedenlenmesi] bilgisini kanıtlar: ve aslında, bunlar ancak mucizeler zincirine 

dayanan bir hipotezle açıklanabilir. Bu yazı basılırken, yazarın bir Müslüman ile arasında 

geçen bir konuşmayı detaylandırdığı bir eser ortaya çıktı (Travels in Egypt and Syria [Mısır ve 

Suriye Seyahatleri], S. S. Hill). Bu konuşma, vahiylerin yenilenmesi inancının Doğu zihnine ne 

kadar derinlemesine nüfuz ettiğini gösteriyor. Bu konuşmacıya göre, dünya başka bir dini 

devrimin eşiğinde: “Şimdi, Mesih'in gelişi sırasındaki Yahudiler ve Muhammed'in gelişi 

sırasındaki Hristiyanlar ne ise biz de oyuz; ve yeni bir düzen gelene kadar daha da kötüye 

gideceğiz; ama bu düzen gelecek. İncil, Tevrat'ın (Pentateuch) [Tevratın ilk beş kitabı] ve 

Kuran da İncil'in yerini aldığı gibi. Kesinlikle başka ve daha saf bir dönem, kendisinden önce 

gelen üç dinin tümünü o kadar kesin bir şekilde açıklayacak ve en azından varlıklarını 

vahye borçlu olan üç dinin tümüne ve belki de tüm insan ırkına uzanacak şekilde 

uyarlanmış bir yasa oluşturacaktır. Meryem oğlu İsa aracılığıyla gelen düzen, Musa 

aracılığıyla gelen düzen gibiydi ve yayılmak üzere verilmişti, ve bu amaca ulaşmak için araçlar 

benimsenmişti. Mesih göründüğünde, Yahudi dini ruhen tükenmişti ve dünya kötülükle 

dolup taşıyordu. O zamanlar hüküm süren Romalılar, kelimeler ve akıl yoluyla 

dönüştürülmeliydi. Ancak Kutsal Yazılarınızdan bunların her zaman Yahudilerin yasa 

koyucuları ve peygamberleri tarafından kullanılan araçlar olmadığını bildiğinize göre, —ki 

Tanrı'nın, insanlıkla tekrar konuşması durumunda hangi araçları kullanacağını öngörmek 

imkansızdır— Tanrı'nın, insanlığın eylemlerinin adım adım yürümesine —kendi iradesi 

tarafından kontrol edilmeden ve insanlar tarafından öngörülmeden— izin verdiğini kabul 

etmelisiniz.” Elbette bunların hepsi Bay Hill için yeniydi.

36. Bu şekilde, gözlerimizin önünde İlahi Politika/Yönetim (Divine Polity) sisteminin 

muhteşem bir tablosu gelişir; bu tabloda Cennetteki Baba, tahtlarında otururken kutsal 

gerçeğinin habercilerini insanlığa göndermektedir ve bu gerçek böylece dünyanın her yerine 

yayılmaktadır. Göksel devletin (Celestial government) tek taraflı bağnaz görüşlerinin, 

Hristiyanlığı bile lekelemesi sonucu Avrupa'da sayısız ateist ve kafir26 yaratıldığını biliyoruz; 

26 Çok mükemmel bir insan olan Dr. Priestley, Bay L.'nin durumunun böyle olduğunu söylüyor; şu anda vahyin 

kanıtları üzerine vaazlarımı okuyor ve umarım iyi bir amaca hizmet ediyordur. Binlerce kişi gibi o da bana, 

İngiltere Kilisesi'nin doktrinlerinden, özellikle de Üçlü Birlik'ten (Trinity) o kadar tiksindiğini söyledi ki, daha 

fazla araştırma yapmadan tüm meseleyi bir dayatma olarak değerlendirdi.-Memoirs of Theophilus Lindsay, 

381.

64

bu görüşler, erken dönem Kilise Babaları (Fathers) üzerinde kademeli ve neredeyse fark 

edilmez bir etkisi olan rabbinik yazılar ve öğretilerin doğal sonucudur. Bu Babaların çoğu da 

Yahudilikten dönenlerdi ve modern Protestanlar gibi Pavlus'a ve onun hayal güçlerine İsa'nın 

ilahi doğasından daha fazla inanıyorlardı. Bu rabbinler her zaman en dar görüşlü ilahiyatçılar 

oldukları için, dokundukları her şeyi saçma sapan Talmud bilgisinin (Talmudism) en düşük 

düzeyine indirgemeleri pek şaşırtıcı değildir. Aslında, çağının en büyük bilginlerinden biri 

olan Osarsiph yani Amosis'in büyük ilkeleri hakkında neredeyse hiçbir fikirleri yoktu; 

Amosis’in dehası hakkında, Johanna Southcott'un takipçilerinin Cennetin/Göğün Kutsal 

Ruh'u hakkında sahip oldukları kadar bir fikirleri vardı; ya da Joe Smith'in talihsiz 

takipçilerinin gerçek dinin yüceliği, ahlaki değeri ve yükseltici etkileri hakkında sahip 

oldukları kadar. Bu nedenle, Tanrı'nın idari görevinde taraflı olduğunu, büyük çoğunluğu 

yoğun bir cehalet içinde bırakırken,faziletleriyle diğerlerinden ayırt edilemeyecek birkaç kişiyi 

aydınlattığını bir inanç konusu olarak gören Batı Kiliseleri o kadar çok tiksinti yarattı ki, konuyu 

ciddiyetle düşünen ve günlük meditasyonla ruhlarını eğitmiş olanlar arasında Tanrı'nın var 

olduğunu varsaydıkları sürece O'nun her şeyde evrensel olduğunu düşünenler için onların 

dogmalarına inanmak imkansız hale geldi. Şüphe ve inançsızlıktan Tanrı'nın kendisine mutlak 

inançsızlığa giden yol kısa ve kolaydır. Ve yalan her zaman kötülük doğuracağı için, şu anda 

insanların pozitif ateizme koştuğu tüm Avrupa'da aynı sonucun meydana geldiğini 

görüyoruz; çünkü insanlar, ya bunu yapmaları gerektiğini ya da Paganizmin yalanlarının çok 

üstün olduğu bir dizi efsaneye inanmaları gerektiğini düşünüyorlar, ister şiirsel renkleri için 

ister kaba görünüm altında aktarılan ahlaki mesaj için27. 

Ancak bu Vahiyde açığa çıktığı şekliyle Tanrı'yı görecek olan kişi, Naros ve Habercilerin tüm 

geçmiş olaylara ışık tutmasıyla ateizme düşme riski taşımayacaktır; aksine, ruhu ve aklı aynı 

şekilde genişleyecek ve İlahi Varlık kavrayışları insan anlayışının mümkün olduğu en 

küçükten en yüce, görkemli ve kapsamlı dereceye yükselecektir. Tanrı'yı, erken/ilk insan 

ırklarına kendi ağzından öğreten olarak görecektir; onu, en uzak bölgelere bile yıldızların 

dönüşleri kadar sabit ve düzenli aralıklarla Haberciler gönderen olarak görecektir; bu 

Habercilerin çağlarında İlk Dini kurduklarını, her çağda bu dini yeniden kurduklarını, rahiplik 

27 Markos i. 23; Luka viii. 1-2; Matt. xii. 22; Markos v. Eski Ahit neredeyse daha iyi değildir. Sir William 

Drummond, "Evreni Zekâ'nın eseri olarak düşünen Teist'i, Eski Ahit'in, kelimesi kelimesine yorumlandığında, 

doğal dinin ilham verebileceği kadar yüce Tanrı kavramları sunup sunmadığını düşünmeye çağırıyorum" der. 

Eğer anlam harfi harfine alınırsa, Sonsuz Akıl'ın (Infinite Mind) Musa'ya arka kısımlarını gösterdiğini söylemek 

korkunçtur.-Oedipus Judaicus, s. xiii.

65

tarafından kir ve yozlaşma ile kaplandığında sürekli olarak onun güzelliğini yenilediklerini 

görecektir; Tanrı'nın her zaman dünyada kendisine olan inancın büyük ve önde gelen hatlarını 

koruduğunu görecektir. Kutsalların en Kutsalı'nı (the very Holy of Holies) bir harabeye çeviren 

yalanlar, hurafeler, manevi şeyler hakkında düşük ve aşağılayıcı fikirlerin, rahiplik sınıfının 

ömür boyu süren çalışmaları olduğunu görecektir: bunlar Rab'bin İlham Edilmiş Havarilerinin 

(the Inspired Apostles of the Lord) basit vaazlarına sürekli olarak inançlar, makaleler ve 

efsaneler ekleyenlerdir. Amosis'in gerçek Yasasında Yahudilere günahlarının kefaretini bir 

horoz kurban ederek ödemeleri nerede öğretiliyor? Ama biz onların böyle kurban ettiklerini 

ve böyle inandıklarını biliyoruz.28 İsa'nın hangi vaazında, meselinde veya konuşmasında Tom, 

28 Kefaret gününden bir gün önce, daha dindar olan Yahudiler bir kümes hayvanı temin ederler, bu bir horoz 

olmalıdır; bu horozu bir alt kademe Rabbi'ye kestirirler. Kesildikten sonra, tavuğu sahiplenen kişi, tavukları 

ayaklarından tutarak, ellerini yukarıda tutarak, başlarının üzerinden dokuz kez sallayıp, aynı zamanda Tanrı'ya 

yıl boyunca işledikleri günahların bu tavuk içine girmesi için dua eder. Yahudi geleneklerini takip ettiğimde, 

kendim de bir tavuk kestirmeye çok önem verirdim; bunu yaparak haklı olduğumu düşünmüştüm. — Hyam 

Isaacs'in —Ceremonies of the Jews [Yahudi Törenleri], s. 54. Mr. Herbert (Nimrod), Levililer 16:7, 8, 9, 10'da 

bahsedilen İbrani kurbanını, bir keçiyi Tanrı'ya ve diğerini Şeytan'a sunma olarak tanımlar; bu kefaret üzerine 

temellendirilmiştir. Binlerce kişi horoz ve keçinin saçmalığını anlayabilir, ancak muhtemelen aynı saçmalıkları 

inanç noktası olarak benimsediklerini düşünmezler. Gözlerini bu kefaretlerin saçmalığına açacak bir Lucian 

arıyoruz. Hurd, Yahudiler arasında bu çılgınlık ve küfrün başka bir biçimini de zikreder. Her ailenin babası 

beyaz bir horoz, her kadın ise bir tavuk seçerdi: hamile olanlar hem bir horoz hem de bir tavuk alırdı. Bu 

tavuklarla başlarını iki kez vurdular; her darbenin ardından ailenin babası, "Bu horoz benim yerime geçsin; 

günahlarımın kefaretini ödesin; o ölecek, ben yaşayacağım" derdi. Bu yapıldıktan sonra tavukların boyunları 

çevrildi ve boğazları kesildi. Günahkârlara cehenneme giden yolu kolaylaştırmak için bu korkunç Kefaretten 

daha kolay bir yöntem icat edilmemiştir. Yine de Yahudilerin insan kurban etmesiyle kıyaslandığında, 

masumiyetin ta kendisidir. Kingsborough'un Mexican Antiquities [Meksika Antikaları] vi., 209 adlı eserinde 

belirtilene göre, bu saçma geleneğin nedeni, İbranice'de insan, Talmud'da ise horoz anlamına gelen Gebher 

kelimesinden türetilmiştir. Gebher'in günahları için acı çekmesi gerektiğinden şüphe edemezlerdi, çünkü 

Talmud bunu beyan eder; ancak bazı Hahamlarına Tanrı'nın öfkesinin bir insan kurbanı ile yatıştırılabileceğini 

düşünmek mantıksız göründüğü için, bu kelimeyi horoz anlamına gelen diğer anlamıyla aldılar ve buna göre 

günahlarının kefaretini bu kuşun kanıyla ödediler. Himalaya'daki Kedar Nauth'un zirvesinde Cali'nin ikamet 

ettiği varsayılır. Ona inananların sayısız eylemlerinden biri, yanlarına adak olarak bir keçi (günah keçisi) alarak 

dağın ulaşabildikleri en yüksek tepesine tırmanmaktır; hayvan boynuna bir bıçak bağlanarak serbest bırakılır; 

ve tanrıçanın kurbanı bulup kendi eliyle yakacağına ve böylece kurban edenleri tüm günah yüklerinden 

kurtaracağına inanılır. Sir Isaac Newton, Observations on the Apocalypse (Vahiy Üzerine Gözlemler) adlı 

eserinde (s. 310), ayın onuncu günü, Başrahip için günah sunusu olarak genç bir boğa ve halk için günah 

sunusu olarak bir keçi sunulduğunu söyler: ve iki keçi üzerine, hangisinin Tanrı'nın kurbanı olacağını 

belirlemek için kura çekilirdi; ve diğer keçiye Azazel, yani günah keçisi denirdi. Baş Kâhin keten giysileriyle 

sunaktan ateşte yanan kömürlerle dolu bir buhurdan aldı, eli küçük küçük dövülmüş buhurla doluydu; 

perdenin içinden en kutsal yere girip buhuru ateşin üzerine koydu ve boğanın kanını parmağıyla yedi kez 

merhamet tahtasının üzerine ve önüne serpti: Sonra halk için günah sunusu olarak Tanrı'nın payına düşen 

tekeyi öldürdü, kanı perdenin içine getirip merhamet tahtasının üzerine önüne yedi kez serpti. Sonra sunağa 

66

gitti ve sunağı yedi kez boğanın kanıyla, bir o kadar da tekenin kanıyla suladı. Bundan sonra iki elini canlı 

tekenin başına koyup İsrailliler'in bütün suçlarını, işledikleri bütün günahları tekenin başına yükleyerek onun 

üzerine itiraf etti ve tekeyi uygun bir adamın eliyle çöle gönderdi. Levililer iv. ve xvi. Başkâhin en kutsal yerde 

ve sunakta bunları yaparken, halk da sessizce tapınmaya devam ediyordu. Sonra Baş kâhin kutsal yere girdi, 

keten giysilerini çıkarıp başka giysiler giydi, sonra dışarı çıktı ve günah sunusu olarak sunulan boğa ile tekeyi, 

buhurdanlıkta sunaktan alınan ateşle ordugâhın dışında yakılmak üzere gönderdi. Halk tapınaktan evlerine 

dönerken birbirlerine, "Tanrı sizi iyi bir yeni yılla mühürlesin!" dediler. Büyük Samorin Tapınağı'nda rahip bir 

horozun boğazını tavuk kanına batırılmış gümüş bir bıçakla keser ve horozu bıçakla birlikte sunağın 

ortasındaki bir çanağın üzerinde tutar. Bu sunak görkemli bir şekilde mum fenerleriyle aydınlatılır ve kurbanın 

sonunda rahip bir avuç mısır alır ve gözlerini sunağa sabitleyerek sunaktan geriye doğru yürür. Şapelin 

ortasına geldiğinde mısırı başının üzerinden atar ve bu şekilde orada bulunan ve bu kutsal/ayinsel 

(eucharistical) törene katılan tüm insanların günahlarının kefaretinin ödendiği varsayılır. Brahmanlar 

müritlerine, ölmek üzere olan bir kişi bir ineği kuyruğundan tutarsa ve rahip eline biraz su koyar ve küçük bir 

miktar para alırsa, o zaman dünyayı sonsuzluktan ayıran korkunç ateşli nehri geçmeye geldiğinde, ineğin 

kuyruğundan tutarak onu güvenli bir şekilde taşıyacağını öğretir. Filipin Adaları halkının da en az diğerleri 

kadar iyi olan kendilerine ait bir kefaretleri vardır. Bir vokal ve enstrümantal müzik konserinden sonra, iki yaşlı 

kadın öne çıkar ve Güneş'e en içten saygılarını sunarlar. Bu tapınma eylemi sona erdikten sonra papaz 

(pontifical) kıyafetlerini giyerler ve alınlarından iki boynuz çıkıyormuş gibi görünecek şekilde başlarına bir 

kurdele bağlarlar. Bu sırada ellerinde kuşağa benzeyen bir şey tutarlar ve bu şekilde dans edip bir tür kırsal 

kaval çalarlar, dualarını okurlar ve gözlerini Güneş'e dikerek bazı özel sözler söylerler. Bu adanmışlık eylemi 

sırasında kurban edilecek domuz bir kazığa bağlanır ve herkes onun etrafında dans eder. Daha sonra yaşlı 

kadınlardan birine bir şarap fıçısı getirilir, o da bir fincan dolusu şarabı domuzun üzerine döker ve aynı 

zamanda olayın ciddiyetine uygun bazı seremoniler gerçekleştirir. Daha sonra domuzu bıçaklar ve kan 

kaybından ölmesine izin verir; müzik borularını kurbanın kanında yıkarlar ve parmaklarından birini kana 

batırarak erkeklerin alınlarını kanlı bir haçla işaretlerler. Daha sonra leş ağır ateşin önünde yıkanır ve rahibeler 

onu küçük parçalara bölerek dağıtırlar; bundan yiyen herkes günahtan arınır: günah Hog'un kanıyla 

yıkanmıştır. Pavlus'un kanla kefaret öğretisi öylesine korkunç aşırılıklara yol açmıştır ki, onun izleyicisi 

olduğunu iddia edenlerin en azından üç önemli mezhebi, undan ve bir yaşındaki bir bebeğin kanından 

Efkaristiya pastası yapmış ve bileşimi yumuşatmaya yetecek kadar kan elde edilene kadar bebeği her yerinden 

delmişlerdir. Eğer bebek ölürse kutsanmış Şehit olarak adlandırılırdı; ama hayatta kalırsa rahipliğe yazgılıydı. 

Bu ve benzeri dehşetler Romalıları, korkunç batıl inançlarıyla tüm Yahudi olmayan dünyayı en azılı düşmanları 

haline getiren Pavlusçu Hıristiyanlara karşı Neron'un yasağını uygulamaya hazırladı. Ve eski ve şimdiki 

Yahudiler gibi, gece alemlerinde çocukları çarmıha gerdiklerinden şüphe edilemez. Quarterly Review, 

Ağustos, 1809’da Güney Denizi Adalıları arasındaki bu ruh yok edici batıl inanca dair şok edici bir anekdot 

vardır. Buna göre, şifa için İngilizlerin tanrısına giden şef, bu arada kendi tanrısını da ihmal etmemiş; hastalığı 

umutsuz bir hal alınca da çaresiz hastalığına bir çare bulmaya karar vermiş. Bu adalıların korkunç inancına 

göre, eğer bir insan hasta için kurban edilirse, onun yaşamı ve gücü hastaya geçecektir: acı çeken akraba ne 

kadar yakınsa, Odooa için kefaretin o kadar kabul edilebilir olduğu varsayılır: ve korkak bir bencillikle hayata 

tutunan bu zavallı yaşlı şef, onu boğdurmak için küçük oğlu Colelallo'yu gönderdi. Genç adama küçük 

parmağının kesileceği söylendi —bu yaygın bir kefaret kurbanı biçimidir; ama babasının huzuruna çıkar çıkmaz 

onu yakaladılar. Sonra onların niyetini anlayarak, güç kullanmamalarını ve babasının isteğine boyun 

eğeceğini söyledi. Antiokhos Epifanes Yahudileri ele geçirip tapınaklarının en kuytu köşelerine girdiğinde, 

kaçırdıkları ve günahlarının kefaretini ödemek için Tanrı'ya kurban etmek üzere özenle besledikleri bir adam 

buldu. Aynı kanlı neden, İsa'yı öldürmeleri gereken nedenlerden biri olarak kâhinleri Caiaphas tarafından da 

67

Dick veya Harry'nin bir peksimeti bedenine ve kanına çevirebileceği ve o peksimetin onlara 

cenneti garanti edeceği bulunur? Ama Roma'nın tüm rahiplerinin bunu yapabileceklerini 

iddia ettiklerini biliyoruz. Meryem'in Oğlu hangi konuşmasında Tanrı'nın John'u sonsuz 

alevlere ve Will'i sonsuz cennete29 öngördüğünü açıkladı, halbuki John yaşamın tüm 

ilişkilerinde iyi bir adam,Will ise bir hırsız, bir katil ve bir yalancıydı? Ama milyonlarca insanın 

buna inandığını ve Calvin'in incelikleriyle, Pavlus'tan ve benzeri zavallı kazuistiklerden 

[casuists: özellikle ahlaki sorularla ilgili olarak zekice ama sağlam olmayan akıl yürütme 

kullanan kişi; bir sofist.] çıkardıkları argümanlarla destekleyebileceklerini biliyoruz. Ve bu 

konuda Yahudilik ve Hristiyanlık için geçerli olan gözlemler, bilge kişilerin elinden alınıp 

rahiplerin eline düşen dünya dinlerinin her türü için geçerlidir.

37. Bu kadar geniş çapta önem taşıyan bu mistik Döngü'nün, binlerce yıl boyunca birçok 

kişi tarafından bilinmesine rağmen, tüm dünyaya bilinmeyen bir sır olarak kalması ve sadece 

şimdi öne çıkması, herhangi birine çok ilginç bir gerçek olarak görünebilir; ancak rahipliğin 

(priesthood), harflerin bilgisini bile sıradan insanlardan saklama konusundaki dikkatli 

kıskançlığını bilenler için şaşırtıcı olmayacaktır. Bilime merak salmak veya onu açıklamak, 

rahiplerin gizemlerine girmeden [bir topluluğa kabul edilmeden], İbraniler tarafından Bilgi 

Ağacı'nın meyvesinden yemekle, yani ceza olarak ölümü getiren bir eylemle eşdeğer 

tutulurdu: ve bildiğimiz kadarıyla, bu girişimde bulunulmuş olsaydı, rahipler ihanet eden 

kişiyi öldürmekte tereddüt etmezlerdi. Tantalos’un, tanrıların sırlarını ifşa ettiği için 

cehenneme atıldığı efsaneleştirildi; ve Sibylline Kitaplarının koruyucusu, içeriklerini ifşa 

ederse ölüm cezasına çarptırılabilirdi. Tapınaklarda, dini gizliliği ve sessizliği belirtmek için 

parmağını dudaklarına koyan Harpocrates’in imgeleri/görüntüleri, yani Sigalion [sessizlik 

tanrısı Harpocrates'in heykelleri] bulunurdu; ve iki tür müritlere sahiptiler, her şeyi 

açıkladıkları ezoterik [içsel bilgiye sahip olanlar] yani kardeşler; ve bilmece gibi konuşarak 

cehalet içinde bıraktıkları ve hâlâ bunu devam ettirdikleri egzoterik [dışa dönük] yani halk 

kitleleri. Pompeii’deki İsis Tapınağı’nın bir nişinde, işaret parmağını dudaklarına koymuş bir 

öne sürüldü. Caiaphas, Yahudilere, halk için bir kişinin ölmesinin uygun olduğunu öğütleyen kişiydi, Yuhanna 

xviii. 14. 29 Bu korkunç doktrin İngiltere Kilisesi'nin XVII. maddesinde yer almaktadır. "Yaşam için önceden belirlenmişlik, 

(Predestination) Tanrı'nın sonsuza dek sürecek olan amacıdır; bu amaç doğrultusunda (dünyanın temelleri 

atılmadan önce) bize gizli olan öğütleriyle, insanlar arasından Mesih'te seçtiği kişileri lanetten ve azaptan 

kurtarmayı sürekli olarak kararlaştırmıştır, vs. vs." Seçmediği kişiler elbette hem azaba hem de lanetlenmeye 

gidecektir.

68

kadın mermer heykeli bulunmuştur. Varro'dan şu pasajı veriyorum, bu tür bir heykelin her 

zaman İsis tapınaklarında görüldüğünü gösteriyor. Quoniam in omnibus templis ubi Isis et 

Serapis colebatur, erat etiam simulacrum quod digito labiis impresso, admonere videbatur 

ut silentia fierent. İsis ve Serapis'e ibadet edilen tüm tapınaklarda, parmağı dudaklarına 

bastırılmış bir imge de vardı, bu da sessizliğin korunması gerektiğini hatırlatıyor gibi 

görünüyordu. Ancak işaret parmağının dudakla birleşmesi, gizli tutulması gereken asıl sırra 

da atıfta bulunan başka ve mistik bir anlam taşımıyor muydu? Ve bu, Tüm varlıkların Annesi 

olan Kutsal Ruh’u, yani Cennet’in/Gök’ün Shekinah’sini veya Yoni’sini sembolize etmiyor 

muydu?

38. Amosis’e atfedilen Tekvin [Genesis], bazı kısımlarında derinlemesine gizemlidir. Bilgin 

İbn Meymun (Maimonides), harfiyen ele alındığında, bu eserin İlahiyat hakkındaki en saçma 

ve abartılı fikirleri verdiğini söylüyor. Gerçek anlamını bulan kimse, bunu ifşa etmemeye özen 

göstermelidir. Bu, tüm Rabbilerimizin/Hahamlarımızın bize empoze ettiği bir ilkedir; ve 

özellikle altı gün çalışmasının gerçek anlamı hakkında. Bir kişi, bu gizli sırrı ya kendisi ya da 

bir başkasının yardımıyla keşfederse, dikkatlice sessiz kalmalı; ya da konuşacaksa, tıpkı benim 

yaptığım gibi bunu muğlak ve esrarengiz bir şekilde yapmalı, geri kalanını beni anlamaları 

için anlayabilenlere bırakmalıdır. Bir Yunan olan Herodot, Mısır rahiplerinden —gizemlerine 

inisiye olmadığı müddetçe— korkmamış olmalıydı; Mısırlıların hayvan imgelerine neden 

saygı duyduklarını okurlarına açıklamaktan kaçınırken şöyle konuşur: Bu görüşün nedenlerini 

açıklamayı üstlenirsem, ilahi şeyler hakkında uzun bir söyleve girmem gerekecek, ki bundan 

mümkün olduğunca kaçınıyorum; şimdiye kadar bu türden hiçbir şey söylemedim, 

zorunluluk nedeniyle geçici olarak bile olsa. (Lib. ii.) Rabbi Abondana’ya göre, okullarımızda 

Doğa Felsefesi, Tekvin’in ilk bölümünden öğrenilir, bu nedenle Yaratılış Çalışması (Work of 

Creation) olarak adlandırılır; bu büyük zorluklarla dolu olduğundan, genellikle kamuya 

açıklanmaz, sadece isteyen tarafa özel olarak açıklanır. Metafizik için de aynı şey geçerlidir; bu 

çalışma, Yeşaya’nın (Ezekiel) ilk bölümüne dayandığından, bu da oldukça zordur ve bu 

nedenle benzer bir dikkatle açıklanmalıdır. (Polity of the Jews [Yahudilerin Yönetimi]). Sohar 

Kitabı’nda şöyle denir: Yasa’nın (Law) sadece yüzeyinde görünenlerden ibaret olduğunu 

düşünen insanın vay haline; eğer bu doğru olsaydı, günümüzde bunu başarabilecek insanlar 

olurdu. Ancak Yasa, bir bedene büründü; çünkü melekler bu dünyaya indiklerinde, dünyada 

var olabilmek ve ona uyum sağlamak için bir beden almak zorundaysa, onları yaratan ve 

dünyanın yaratılmasında araç olan Yasa’nın, insanların anlayışına uyum sağlamak için bir 

69

beden alması çok daha gereklidir. Bu beden, içinde can/ruh olmadığına inanan insanın 

gelecek hayatta yeri olmayan bir tarihçedir. Ve bu ezoterik bilgi o kadar sıkı bir şekilde korundu 

ki, en saf insanlardan biri olan İsa bile havarilerine "incilerini domuzların önüne 

atmamalarını" yani sadece kayıtlı/gönüllü olan kimselere açıklamalarını emretmiştir.

Naros'un ve Vahiy'in (Apocalypse) mistik sırrı Büyük Gizemler'e aitti

39. Dolayısıyla, tüm antik tarihin dolu olduğu Büyük Gizemler ilk olarak ezoterik düzen ve 

gerçekten bilge olanlar için icat edilmiştir; ve bu Gizemler içinde bu Vahiy onlara ilk kez 

iletilmiştir, ancak Naros'un sırrı bunlardan bile büyük ölçüde saklanmıştır. Buna göre, en 

parlak ve büyüleyici figürlerin sahnede temsil edildiğini biliyoruz; keyif ve hayranlık 

uyandıracak figürler; göz önünden geçen aydınlatılmış bir dizi resim, sanatın tüm ihtişamıyla 

canlanır; gök gürültüleri yuvarlanır ve şimşekler çakar; ateşli meteorlar görülür; geçmiş, şimdi 

ve gelecek tamamen gözler önüne serilir; inisiye olmuş/gruba katılmış kardeş, gözlerinin 

bayram ettiği, kulak ve zihninden ruhuna/canına üflenen melodiler ve şarkılarla, tüm 

topluluktan korunan sırlarla büyülendiği muhteşem manzarayı asla unutamaz. Sırları 

açıklayan kimse (mystagogue), Demiourgos [evreni şekillendiren tanrı] gibi giyinmiş ve 

parlak bir ışık bulutunda hareket ederken, bütünün yüce doğası hakkında adil bir fikir verecek 

olan aşağıdaki kutsal bir ilahiyi söyledi. İnisiye olanlara bir sır açıklayacağım, ama kutsal 

olmayanlara karşı kapılar tamamen kapalı olsun...

30 Bu gizemli gerçeklerin bilgisinin size 

sağlayacağı o mutlu yaşamdan sizi mahrum etmek isteyecek zihninizin önyargılarından 

kurtulun; artık İlahi Doğa'ya bakın; onu sürekli olarak düşünün, aklı ve kalbi iyi yönetin. 

Doğru yolda ilerleyin ve EVRENİN TEK YÖNETİCİSİNİ (ONE GOVERNOR OF THE UNIVERSE) 

görün. O tektir/birdirve yalnızca kendisindendir/kendisinden ibarettir; ve her şey varlığını 

O'na borçludur. O her şeyde faaliyettedir, ölümlü gözler tarafından asla görülmemiştir; 

ama kendisi her şeyi görür. Proclus [Yunan filozof], Plat. Repub., s. 380'de: “Yetkin olanlara 

30 Aziz Chrysostom şöyle der: "Gizemleri kutladığımızda, henüz inisiye edilmemiş olanları göndeririz ve kapıları 

kapatırız. Bir diyakoz, 'Buradan uzak durun, ey kutsal olmayanlar! Kapıları kapatın. Gizemler başlamak üzere. 

Kutsal şeyler azizler içindir; bu yüzden tüm köpekler dışarı," diyerek kapıları kapatır." Apocalypse [Vahiy 

Kitabı] xxii. 15'e bakınız; Gizemlerin ritüelinin gerçekten Vahiy Kitabı olduğunu doğrulayan dikkate değer bir 

onay. Ve şüphesiz bu pasaj, doğulu insanların köpeklere olan nefretinin kaynağıdır, bu nefret günümüzde de 

devam etmektedir. Busquebius, "Türkler, köpeği pis ve iğrenç bir yaratık olarak kabul eder ve bu nedenle onları 

evlerinden kovarlar" der. "Yahudi'nin Köpeği", "Hristiyan'ın Köpeği", Arapça'da hakaret terimleridir. 

Cicero'nun bu konuda görüş bildirirken bile ne denli yanlış düşündüğünü not etmek ilginçtir. —ii. De Nat. 

Deor. c. 20. Cicero, Macrobius ve Plutarch, eski dinin sırrını en derin şekilde bilmeyen kişilerdir. Yunan ve Latin 

mitologları gerçek papalık inancı hakkında hiçbir şey bilmiyorlardı.

70

sunulan en kutsal Gizemlerde, tanrılar kendilerinin birçok şeklini sergiler ve çeşitli şekillerde 

görünürler; ve bazen de, kendi şekilsiz ışıkları göz önüne serilir, bazen bu ışık, insan 

formuna göre şekillendirilir ve bazen de farklı bir şekle bürünür." Gizemler'deki ilahi 

görünümlere ilişkin bu doktrin, aynı zamanda, Plotinus (Ennead i. lib. 6, s. 55 ve Ennead 9, 

lib. 6, s. 700) tarafından da doğrulanır; ve Aristides [Yunan retorikçi] bize, Gizemlerin 

gösterilerinde, inisiye olanlara sayısız insan ve kadın nesillerinin göründüğünü söyler. 

Okuyucu, bu Vahiy'i okuduktan ve bir bütün olarak değerlendirdikten sonra, onu sahnede 

temsil edilen ya da bir Oratoryo [dinsel konulu müzik eseri] olarak, müzik, ışık ve şarkılarla 

birlikte anlatılan olarak hayal ederse; eşsiz sanat, canlı renkler ve muhteşem süslemelerle 

dolu bu göz kamaştırıcı unsurları, derin gölgeler ve en parlak ışık selleriyle olan dehşet verici 

değişimlerle birlikte, antik çağların dramatik resimleriyle bilinen olağanüstü manzaralar 

arasında bulacaktır. Proclus, Plotinus ve Aristides'in çok şekilli ve çok türlü şeyler ile “sayısız 

nesiller” hakkında neye atıfta bulunduklarını açıkça anlayacaktır; ve rahiplerin inisiye olmaya 

layık ve bu yüzden hayatlarının en harika olayı olarak gördükleri bu inisiye olmanın, bu 

Vahiy'de yer alan yüce semboller ve kehanet zincirleri olduğunu ikna edici şekilde görecektir. 

Cicero'nun [Romalı devlet adamı ve yazar] yazdığı gibi, Yunanlıların Romalılara öğrettiği pek 

çok mükemmel şey arasında Gizemler de bulunmaktadır. Gerçekten de bunlar, bize Bilgeliğin 

ilk ilkelerini tanıtan ve daha mutlu yaşamamıza ve daha iyi umutlarla ölmemize olanak 

tanıyan inisiyasyonlar olarak adlandırılmaktadır. Payne Knight, hiçbir kişinin bu Gizemlere 

inisiye edilmeden mükemmel olamayacağını belirtir. Bunlar, iki aşama veya dereceye 

ayrılmıştır; ilk ya da daha küçük olanı, zihni, ikinci ya da daha sonraki aşamada açıklanacak 

ilahi gerçeklere hazırlamak için bir tür kutsal arınmaydı. Aralarında bir ila beş yıllık bir deneme 

süresi gerekiyordu ve sonunda, inisiye olan, layık bulunursa, Tapınağın en iç bölgelerine kabul 

edilir ve dinin ilk ilkeleri, —Doğanın Tanrısı'nın bilgisi, İlk, Yüce, Entelektüel; tarafından 

vahşetten ve barbarlıktan kurtarılan ve yalnızca daha rahat yaşamakla kalmayıp, daha iyi 

umutlarla ölmeyi de öğreten bilgiyle tanıştırılırdı. Yunanistan özgürlüğünü kaybettiğinde, 

deneme süreleri,tanınmış hükümdarları lehine kaldırıldı; ama yine de bu konu o kadar kutsal 

ve korkutucuydu ki, kulluğun/köleliğin ve bunalımın en düşük aşamasında bile, İmparator 

Nero, annesinin öldürülmesi nedeniyle rahipleri kendisini inisiye etmelerine zorlamaya 

cesaret edemedi. Bu şekilde öğrenilen herhangi bir şeyi ifşa etmek, her yerde aşırı kötülük ve 

saygısızlık olarak kabul edildi ve Atina'da ölümle cezalandırıldı.

71

40. Callimachus'un Apollo'ya (Mesih) olan İlahisinin başlangıcı, onun Gizemlerde ortaya 

çıktığını ve görüldüğünü açıkça gösterir: o Ach-Arez idi.

31

Bak, defnenin kutsal dalları nasıl sallanıyor!

Dinle; gür sesler çınlayan mağarayı sarsıyor!

31 Ag, Og, Ac, Oc, Onc, Ong, Agom, םגא , bir havuz, Okyanus; Yunanca, Ω Κεανος, Ω Γην, (Hesych), Gotik, 

Oggur. Tanrı ve Güneş'e Araplar tarafından Al-Ach-Aur adı altında tapılırdı. Çoban-Krallar Uc-Chusi idi ve Soylu 

Kuthitler (Cuthites) anlamına geliyordu. Babil isimlerinde Ochus, Belochus; ve Mısır'da Ach-Arez, yüce güneş; 

Ach-En-Che-rez; Ach-Aur Ach-Oris olarak bulunur. Bag, İrlandaca'da bir daire/çember ve bir döngüdür; Sankrit 

dilinde de de aynıdır. Sankrit dilinde Bagha aynı zamanda Güneş ve Yoni anlamına gelir; Bagha-vad-Geeta, 

Kutsal Ruh'un Şarkısıdır. Bag-d-Ad, Tanrı'nın güneşe benzeyen Evi ya da Tapınağıdır. Osiris, Uch-Sihor'un bir 

biçimi olabilir. Güneş'in adı El-Uc-Or'dur ve Yunanlılar bunu Lycoreus olarak değiştirmişlerdir. Apollon'un 

annesi Latona bir kurda dönüşmüştü -yani, Dağdaki İsa gibi Işığa dönüşmüştü, çünkü kurt güneşin kutsal bir 

biçimiydi. Ve bir yıldızın (ki bu bir güneştir) Magi'leri bebek Mesih'in beşiğine götürdüğü gibi, ateşe, yani 

Hakikate tapan Hirpi'ler de Campania'daki yerleşimlerine bir kurt tarafından, yani bir Güneş Rahibi tarafından 

götürülmüşlerdir. -Strabo, 5. Aca, Oice, Oige, Uige, İrlanda dilinde su; aqua, Cann-Oice, Oice yıldızı, bazen 

Cann-Ob şeklinde yazılır, buradan Argo Takımyıldızı'ndaki Canobus. Chaldee גרע , Org, Arg; Habeşçe, houg, 

deniz ya da göl. Jüpiter, Etrüskler tarafından Luctetius olarak adlandırılırdı: ve Yunanlılar λυχνος kökünden 

bir lamba ve bir dizi akraba kelime yaptılar. Nag, İrlandaca'da Yıldız'dır, buradan Maiddin Nag matin veya 

sabah yıldızı, kelimenin tam anlamıyla Chaldee ve Süryanice גנ , nag ve אגנ , naga, ışık, ihtişamdır. Venüs, aşk 

yıldızı (Buxtorf), חנדמ) medinah), Medine, Doğu, הנד denah'dan, güneşin doğması; ve dolayısıyla İrlandalı 

Maiddin, sabah, güneşin konumu nedeniyle. Lycophron adı altında geçen Kutsal Şiir, gerçekte Işığın 

Tezahürüdür. Koruluklar tanrıya adandığı için lucus olarak adlandırılırdı: sadece bilginler a non lucendo

sözcüğünü türetebilirler. Uch-Ur olan Ciceros, Güneş için Yunanca bir isimdi: Orus ile neredeyse aynıdır. 

Hesychius, Curis'in Adonis olduğunu söyler. Apollo'ya Kyrræus denirdi. Tanrı'nın kızı Kyrene aslında Kyrain'di, 

Güneş'in Çeşmesi. Hesychius bize ωγην'un eskiden Okyanus anlamına geldiğini ve bunun Fenikece גיח Og 

veya kuşatmadan/çevreleyenden türetildiğini söyler. Yunanlılar Uc-Ait'ten Hekateus (Apollo) ve Hekate'yi 

oluşturmuşlardır. Gizemlerde Ceres, Αχ θεια (Ach theia) ya da her şeyden önce büyük Tanrıça olarak 

adlandırılırdı. Okuyucu ilahide sözü edilen "güzel ayakları" fark etmiş olacaktır. Güzel ayaklar Mesih'in eski bir 

sembolüydü. Thetis (Kutsal Ruh) gümüş ayaklıydı ve ilahi Achilleus ποδαρκης idi, bu da onun çabukluğuna 

ve Arc'a bir gönderme içerir. Hindu şehri Narayanu Pura, yüz milyon güneş gibi parıldayan, dünyayı tüketecek 

olan ateşin bulunduğu, "en mükemmel ayakların yeri "dir. Budistlerin Büyük Lama'sı "en mükemmel 

ayaklar" ve Ava İmparatoru "altın ayaklar" olarak selamlanır. Hint şehirlerinin isimlerinin sonundaki ortak 

kelime patam'ın "ayak" anlamına geldiği görülmektedir; British Museum'da Buddha'nın tabanı bölmelere 

ayrılmış ve mistik figürlerle kaplanmış devasa yaldızlı bir ayağı bulunmaktadır. Yahudi kutsal kitabında şöyle 

yazar: "Müjde getirenin, barışı duyuranın, iyiliği müjdeleyenin, kurtuluşu duyuranın [yani bir Elçi'nin] 

ayakları dağlar üzerinde ne güzeldir", Yeşaya. 52:7. Apokalips'te de şöyle okuruz: Ayakları ateş fırınında parıl 

parıl yanan erimiş tunç gibiydi. Bu nedenle, daha önce gösterdiğim gibi Herkül, Mesih'in bir adıydı ve ayağıyla 

tanınıyordu -Ex pede Hercules. Ve kehanetler üç ayaklı denilen kutsal bir patera ya da koltuktan verilirdi -üç 

Tüm'ü ve güzel ayaklar göksel karakterlerini ifade ederdi. Böylece eski mitolojinin tanrı ve tanrıçaları her 

zaman havada süzülme/kayma hareketleriyle tanınırdı. Menu-Taur ve Colchis Boğaları, güneş amblemleri, yani 

Mesihlerin tipleri, bronz/madenî ayaklara (brazen feet) sahipti ve burun deliklerinden göksel ateşler 

üflüyorlardı.

72

Uzak durun, ey dinsizler! —Güzel ayaklarla

Parıldayan Phoebus geliyor ve kapıda gürlüyor.

Bak! Delos palmiyesinin verdiği sevindirici işaret;

Birden eğiliyor ve gökyüzünde süzülüyor,

Kuğu, ilahi bir melodiyle yumuşakça şarkı söylüyor;

Açılın, ey kapılar, parmaklıklar! Sizler başlarınızı eğin—

Başlarınızı eğin! ey kutsal kapılar açılın!

O geliyor! ışığın tanrısı! tanrı burada.

Şarkıya başlayın ve kutsal zeminde yürüyün,

Müzik ile uyumlu mistik dansla.

Başlayın, gençler: Apollo'nun gözleri dayanır

Yalnızca iyi, mükemmel ve saf olanlara.

Tanrıyı görenler mutludur; ama sefil olanlar

Onun lütufkar gözlerini çevirdiği kişilerdir.

Her yerde olan! Her şeyde görünen tanrı!

Hazırlanacağız, seni seyredeceğizve kutsanacağız.

41. Bir Boodh rahibi ya da Welsh [Gal dilinde konuşan Britanyalılar] Druidi'ne ait olan ilginç 

bir parça vardır ki, bu sırra Awen [Druidizm'de ilham ve yaratıcılık ruhu] adı altında atıfta 

bulunur ve bana göre tamamen açık kelimelerle ifade eder. Davies'in Celtic Researches [Kelt 

Araştırmaları] adlı eserinden birkaç değişiklikle alıntı yapıyorum. Ben Taliesin'im. Elphin'e 

(Ruh) örnek olarak kalacak ve sonuna kadar sürecek gerçek bir dizeyi kaydedeceğim. Usulüne 

uygun olarak sayılan altın haraç verilebilir, ama yalancı şahitlik ve ihanet iğrençtir. Şarkımızın 

yasalarını çiğneyerek avantaj elde etmeye çalışmıyorum. Sywedydd (tanrı Siva) çalışmalarında 

son derece yetenekli ve bilge bir adam olan bir kardeş tarafından bana emanet edilen sırrı 

kimse keşfetmeyecek: Yargı kuşu (yani Phoenix) hakkında; hüküm ateşi hakkında; İnsan 

Öğretmeninin değişiklikleri hakkında; ve ilahi bilgiye iyi derecede hakim olan insanlar 

hakkında. Bu, Bardizm [Bardism, eski Kelt kültürlerinde, özellikle Galler ve İrlanda'da, bardlar 

olarak bilinen şairlerin, hikaye anlatıcılarının ve müzisyenlerin sanatını ifade eden bir 

terimdir. Bardlar, halkın tarihini, mitolojisini ve kahramanlık öykülerini sözlü olarak aktaran ve 

koruyan önemli kültürel figürlerdi. Bardlar, aynı zamanda toplumun ahlaki ve sosyal 

değerlerini yansıtan şiirler ve şarkılar bestelerdi. Bardism, bu bardların sanatı ve kültürel rolü 

etrafında gelişmiş bir geleneği ifade eder. Bardlar, sadece eğlence için değil, aynı zamanda 

eğitici ve ahlaki rehberlik sağlamak için de eserler yaratırlardı. Bardik sanat, kelime oyunları, 

metaforlar ve zengin dil kullanımı ile karakterize edilir.] günahının çölünü takdir eden 

73

Tanrı'nın gizemidir ve bu çölü, sırrı olan Awen32 ile birlikte, ifşa edilmemesi için vermiştir. Ve 

Awen'e ait yedi derecelikişileştirme vardır —gazaptan yoksun olan derinliklerde; aşırı öfkenin 

yaşadığı derinliklerde —elementlerin altındaki derinliklerde —ve elementlerin üzerindeki 

gökyüzünde. Derin meditasyon halinin, neşeden daha iyi olduğunu bilen biri var. Awen'in 

bağışladığı yasalarını biliyorum: anlama sırları hakkında; kutsanmış Tanrılar hakkında; 

zararsız bir yaşam sürmek hakkında; kurtuluş çağları hakkında; prenslere uygun olan ve 

onların mutluluğunun süresi hakkında; ve yeryüzündeki şeylerin analizleri hakkında. 

Çok az kişi, Taliesin'den alınan bu pasajın en yüksek derecede esrarengiz olmadığını 

söyleyecektir; daha azı da bunun en derin önemde bir sırrı içermediğini iddia edecektir. Bu 

cildi inceleyenler, bunun burada atıfta bulunulan sırdan başka bir şeye işaret etmediğini 

anlayacaklardır.

42. O dönemin tüm rahiplerinde yaygın olan kutsal gizliliğin dikkate değer bir örneği, 

Esdras'ın [İbranice adıyla ארזע Ezra, Yahudilik ve Hristiyanlıkta önemli bir dini figürdür. Esdras, 

Eski Ahit’in Ezra Kitabı’nın ana karakteridir ve Yahudilerin Babil sürgününden dönüşleri 

sırasında ve sonrasında Yahudi toplumunu yeniden organize eden ve Yahudi yasalarını 

yeniden canlandıran bir din adamı ve yazıcı olarak bilinir.] ikinci kitabında bulunur. Bu kitap, 

laiklerin doktrinsel öğretim için başvurmasının yasak olduğu Apokrif yani gizli kitaplardan 

biridir. Bundan anlaşılıyor ki, Yahudi halkının bütün Yasası, fethedenler tarafından yakılmış ve 

tek bir nüshası bile bulunamamıştır. Bu nedenle Esdras, cennetin kahinlerinden gelen ilham 

verici bir transkripsiyon türüyle, onları duyabildiği her yerde, kayıp kutsal yazıları yeniden 

ortaya çıkarmak için ilahi olarak görevlendirildi. Esdras şöyle der: Bu sözleri ilan edeceksin ve 

bu sözleri ise gizleyeceksin... *** Çünkü Senin Yasan yakıldı, bu yüzden kimse Senin 

yaptıklarını veya başlayacak işleri bilmiyor. Ama eğer Senin önünde lütuf bulduysam, 

32 Bu ןוא Aven veya Aun, Güneş, Naros'un Güneş'in sırrı olduğunu göstermiyor mu? Ve Gotik'te de Rona, Gizem, 

ruhu bir sır olan danışman değil mi? Bu Naros'un yer değiştirmiş halidir. Awen, Kimrik'te, daha önce de 

belirtildiği gibi Nara gibi Nehir'dir. וא Aun, Güneş, םע , Om, Tanrı ile karıştırılmamalıdır; ikincisi Yüce Rab idi. 

İlki, Tanrı'nın Kutsal Ruhu ve bazen de her zamanki gibi Güneş tarafından sembolize edilen İlahi Elçi idi. Bu 

Aun zamanla göğü/cenneti ifade etmeye başladı ve Masoretik noktalamaya göre telaffuz edildiğinde, Aven, 

İngilizcedeki haven (dinlenme) ve cennetten başka bir şey değildir. Jeroboam’ın buzağılarından söz eden 

Faber, bunların kullanım ve uygulama açısından Osiris (Tanrı) ve İsis'in (Kutsal Ruh) canlı temsilleri olan iki 

kutsal boğanın imgeleri olarak tasarlandığını söyler. Potipherah, On ya da Aun'un baş rahibiydi ve büyük 

antik imparatorlukların çoğunda muhteşem bir Heliopolis ya da Güneş Şehri vardı. Babel-On buna bir örnektir. 

Drummond, On, Un, An'ın eski doğu dillerinde Güneş'i; Ona, Una, Ana'nın ise Ay'ı simgelediğini söyler. Ana, 

Sankrit dilinde Anne anlamına gelir. Dolayısıyla İbranice Hosanna ve Latince Anna Perenna.

74

Kutsal Ruh'u bana gönder ve ben, dünyada başlangıçtan beri olan her şeyi, Yasan'da yazılı 

olanları yazacağım ki insanlar Senin yolunu bulsunlar ve son günlerde yaşayanlar 

yaşayabilsinler. Ve bana şöyle cevap verdi: Yoluna git: Halkı topla ve onlara kırk gün 

boyunca sana başvurmamalarını söyle. Ama sen, birçok şimşir ağacı hazırlayıp yanına 

Sared, Dabria, Selemia, Ecanus ve Asiel'i al; bunlar hızlı yazmaya hazır beş kişidir. Buraya 

gel ve kalbinde bir anlayış mumu yakacağım, ki yazmaya başlayacağın şeyler 

tamamlanana kadar söndürülmeyecek. Ve işini bitirdiğinde, bazı şeyleri yayınlayacak, bazı 

şeyleri ise bilge kişilere gizlice göstereceksin. Yarın, bu saatte yazmaya başlayacaksın. *** 

Ertesi gün, bir Ses bana seslendi ve şöyle dedi: Esdras, ağzını aç ve sana içireceğim şeyi iç. 

Sonra ağzımı açtım ve bana dolu bir kupa uzattı; içinde su gibi olan ama rengi ateş gibi 

olan bir şey vardı. Aldım ve içtim; içtikten sonra kalbim bilgelik söyler oldu ve göğsümde 

bilgi büyüdü; ruhum hafızamı güçlendirdi. Ve ağzım açıldı ve artık kapanmadı. En Yüce, 

beş yoldaşıma anlayış verdi ve gece ortaya çıkan harika vizyonları yazdılar, ki bunları 

bilmiyorlardı: kırk gün boyunca oturdular, gündüz yazdılar ve gece ekmeği bölüştüler. 

Bana gelince, gündüz konuşuyor ve gece dilimi tutmuyordum. Kırk gün boyunca iki yüz 

dört bölüm yazdılar. Ve kırk gün dolduğunda, En Yüce şöyle dedi: İlk yazdığın şeyleri açıkça 

yayınla ki hem layık olanlar hem de olmayanlar okuyabilsin. Ama son yetmişini sakla ki 

onları sadece halk arasında bilge olanlara verebilesin. Çünkü onlarda anlayışın kaynağı, 

bilgelik pınarı ve bilgi akışı vardır. Ve ben de öyle yaptım33. Bu konuda ilahiyatçılar 

arasındaki gelenek konusunda, bu bilgili rahibin otoritesinden daha gerçek bir otoriteye 

başvurulamaz; yaptığı ve hatta yaptığını övündüğü şey, tüm ruhban gelenek ve kullanımlara 

uygundu34.

33 Bu doğaüstü öneri elbette Papacılar tarafından da benimsenmiş ve geliştirilmiştir. Nice Konsili, Yahudilerin 

hangi kitaplarının kanonik olup olmadığına karar vermek için toplandığında, orada toplanan piskoposların 

çok olağanüstü bir mucize ile bu şekilde hangi kitapların esinlenmiş, hangilerinin apokrif olduğuna ikna 

olduklarını öğreniyoruz. Esinlenme iddiasında bulunan tüm kitapları bir kilisede komünyon masasının altına 

koyduktan sonra, apokrif olmayanların masanın üzerinde veya üstünde, apokrif olanların ise altında 

bulunması için Tanrı'ya dua ettiler ve dua ettikleri gibi bu gerçekleşti!! 34 Cunaeus'un (de Rep. Ebr. iii. 4) söylediğine göre, daha sonraki Yahudiler, Ptolemaios Philadelphus'un isteği 

üzerine İncil Yunancaya çevrildiği için o kadar öfkelendiler ve kederlendiler ki, bunun için Theuth'un sekizinci 

gününde halka açık bir oruç tuttular. Herhangi bir insana karşı bu kadar kin ve nefret besleyebilen bu 

adamların, tek arzuları ve işleri doğru ve iyi olan herhangi bir şeyin bilgisine ulaşmalarını engellemek iken, 

dinsizleri eğitmek ve ıslah etmek için ne gibi bir kaygıları ya da arzuları olduğunu görmek kolaydır.

75

43. Rabbinler [Yahudi din bilginleri] neredeyse her şeyi Putperest filozoflardan ödünç 

aldıkları gibi, onları halktan gizlemek için masallara, alegorilere [kinaye, gizli bir anlamı ortaya 

çıkaracak şekilde yorumlanabilecek bir hikaye, şiir veya resim.] ve karanlık ifadelere sararak 

saklama yöntemlerini de takip ettiler. Halichot Olam adlı risalede, İsrailoğulları arasındaki 

öğretmenlerin, hocalarından öğrendikleri tüm gelenekleri, cümleleri, kararları, yasaları ve 

gizemleri kaydettikleri küçük parşömen tomarları veya kağıtlar kullandıkları ve bunlara gizli 

şeylerin ciltleri (volumes of the secret things) adını verdikleri yazılıdır. İsa, Yazıcıların 

[Scribes: din adamları] ve Ferisilerin [Pharisees: Yahudi mezhebi] bilgi anahtarına sahip 

olduklarını belirtir; ama bu anahtarı halktan aldıkları ve insanlara göklerin krallığını 

kapattıkları, kendileri girmedikleri gibi, girenlere de engel oldukları için onları azarlamıştır 

(Matta 23:13; Luka 11:52). Philo, aynı zamanda Therapeutæ olarak da adlandırdığı 

Essenilerden [Essenes: Yahudi mezhebi] bahsederken şöyle der: "Kutsal Yazıları okurken, 

atalarından onlara aktarılan alegorileri kullanarak felsefeye başvururlar, çünkü en basit 

kelimelerin altında gizemler bulunduğuna inanırlar" (De Vit. Contemplat., s. 893). Kabala 

uzmanları şöyle der: Doktrinin [bir grup tarafından benimsenen ve öğretilen bir inanç veya 

inançlar dizisi.] sıradan hikayeler ve günlük kelimeler verdiğini iddia eden kişiye yazıklar 

olsun. Eğer böyle olsaydı, biz de zamanımızda günlük kelimelerle bir Doktrin oluşturabilir ve 

çok daha fazla övgüyü hak edebilirdik. Eğer sıradan kelimeler verseydi, yeryüzündeki yasa 

koyucuları takip etmek yeterli olurdu,—ki onların arasında çok daha yüce kelimeler bulabiliriz—

ve bir Doktrin oluşturabilirdik. Bu yüzden, Doktrinin her kelimesinin yüce bir anlam ve daha 

yüksek bir gizem içerdiğine inanmalıyız. Doktrinin anlatıları onun örtüsüdür. Örtüyü 

Doktrinin kendisi sanan kişiye yazıklar olsun. Basit insanlar sadece giysiye, yani Doktrinin 

anlatılarına bakar; daha fazlasını bilmezler. Talimat verilenler (inisiye edilenler) ise sadece 

örtüyü değil, örtünün neyi örttüğünü de görürler" —Sohar şunu da ekler: Her kelime içinde 

yüce bir anlam saklar; her anlatı, göründüğünden daha fazlasını içerir. Bu kutsal ve yüce 

doktrin gerçek Doktrindir. Origen şöyle sorar: Akıl sahibi hangi insan, akşam diye adlandırılan 

ilk, ikinci ve üçüncü günlerde Güneş, Ay ve Yıldızlar olmadan sabah olduğunu ve ilk günün 

ise gökler olmadan olduğunu kabul eder? Hangi aptal insan, Tanrı'nın Cennet'te, Eden'de bir 

bahçıvan/çiftçi (husbandman) gibi ağaçlar diktiğini düşünür? Ben inanıyorum ki, her insan 

bunları, altında saklı bir duygu/anlam bulunan imgeler olarak kabul etmelidir.

44. Peder Simon, Critical History of the Old Testament [Eski Ahit'in Eleştirel Tarihi] adlı 

eserinde, Yahudilerin dehasını, Aristæus'un şu sözlerinden daha net hiçbir şey gösteremez: 

76

"Kutsal yazıları çevirmeye çalışan bazı kişiler, Tanrı tarafından cezalandırılarak engellendi; 

Tarihine, Yasa’nın iyi çevrilmemiş bir kısmını eklemek cüretini gösteren Theopompus, delirdi. 

Deliliğinin kısa bir aralığında Tanrı'ya hastalığının sebebini öğrenmek için dua ettiğinde, Tanrı 

ona bir rüyada, başına gelen her şeyin kutsal şeyleri yayınlamaya kalkışmasından 

kaynaklandığını söyledi; sonunda, bu işten vazgeçtikten sonra iyileşti." Aynı yerde, trajik bir 

şair olan Theodectus'un, Musa'nın Yasasından bir şeyleri oyunlarından birine ekleyecek 

kadar cüretkâr olduğu için kör olduğu, ancak sonradan hatasını kabul edip Tanrı'dan af 

dilediğinde görme yetisini geri kazandığına dair başka bir hikâye daha vardır. Bu mucizeleri, 

Jonathan'ın Peygamberler üzerine yazdığı Keldani [Babil] yorumuyla ilgili Talmud'da 

anlatılanlarla karşılaştırırsak, tüm bu iddia edilen mucizelerin kaynağını kolayca bulabiliriz.

Yahudi bilginlerinin tanıklığına göre, gökten bir ses duyuldu ve Jonathan'a, Tanrı'nın sırlarını 

insanlara açıklayarak yayınlamaya cesaret edenin kim olduğunu sordu; bu sesin Jonathan'ı 

diğer İncil kitaplarını çevirmekten alıkoyduğunu söylerler. —Kitap 2, bölüm 2.

45. Muhtemelen, Naros'un bu sırrının neden bu kadar şüpheci bir şekilde korunduğu 

sorulacaktır. Sebep ortadadır. Eğer bu dünyaya açıklansaydı, Tanrı'nın her altı yüz yılın 

sonunda bir Elçi gönderdiği bilinseydi, Kutsal Döngü yeniden başladığında insanlığın

durumu ne olurdu? Binlerce fanatik veya sahtekar ortaya çıkardı, her biri vaat edilen Mesih'in 

mistik karakterine sahip olduğunu iddia ederdi. Büyük krallar, acımasız askerler, bunu kılıçla 

iddia edebilir ve fetih ve boyun eğdirme için bir bahane olarak kullanabilirdi. Büyük hırs ve 

yüksek zekaya sahip insanlar bu ismi gasp eder, insanları yanıltır ve dünyayı kargaşaya 

sürüklerdi. Dünyanın dört bir yanından bu tür insanlar çıkar ve onların avı olurlardı: belki de 

yüzyıllar boyunca barış veya güvenlik olmazdı; hatta bu kişilerin takipçileri muhtemelen 

asırlarca hayatta kalırdı ve en korkunç dini mücadeleler zamanın sonuna kadar uzayabilirdi. 

Bu yüzden, ve aslında Tanrı'nın kendisi tarafından emredildiği için, Döngünün bilinmemesi 

gerekiyordu; oysa O hiçbir zaman yararlı bilgiyi kilitlemeyi emretmemişti: şimdi, aslında, 

açıklanabilir, çünkü On İkinci Döngü tamamlandı ve yeni bir ışık çağı, göklerin mührü 

olmadan herhangi birinin yükselmesini engelleyecek. Göksel kitabı elinde tutanlar, mührün 

ve göksel anahtarın taşıyıcısı olan mukadder Elçi (destined Messenger) geldiğinde, ilahi bir 

içgüdü ile kendisinin kim olduğunu bileceğini ve gelişini ölümlülere ilan edeceğini çok iyi 

biliyorlardı; eğer gizem bilinseydi, yayılacak olsaydı veya görünüş zamanının keşfedilmesi 

mümkün olsaydı, her yandan rakipler tarafından saldırıya uğrayacaktı; yolunu 

tamamlamadan suikastçılar tarafından ortadan kaldırılabilir; belki de onun sesi ve onun 

77

aracılığıyla konuşan cennetin sesi bile, sadece onun takmaya layık olduğu hakikat tacı 

(diadem of truth) için mücadele eden krallar, rahipler35, filozoflar veya düzenbazların 

kargaşasında kaybolacaktı.

46. Bir şeyin ifşa edildiğine dair güçlü bir kanıt, antik tarihçiler tarafından sağlanmıştır. 

Gösterdiğim gibi mistik kelime Naros'tu. Bu, sürekli/ebedî yaşayan, ölmeyen; sadece daha 

büyük veya en azından eşit ihtişamla yenilenmek üzere kaybolan bir şeyi ifade ediyordu. Bu 

ismin gölgeli bir formu bir Roma imparatoruna verilmişti; ve buna göre, Suetonius, Nero'nun 

yaşamında şu pasajı kaleme alır: "Astrologlar, Nero'ya hayatının başlarında, sonunda tüm 

dünya tarafından terk edileceğinin kaderi olduğunu söylediler, bu da onun ünlü 'Bir sanatçı 

her ülkede yaşayabilir' sözünü söylemesine neden oldu; bu, müzik sanatındaki pratiği için bir 

tür bahane üretmek amacıyla tasarlanmıştı; bu durum, henüz bir prens olduğu için 

eğlenceliydi ama gelecekte talihini kaybettiğinde gerekli olacaktı. Ancak bazı astrologlar, 

onun ümitsiz durumundan sonra Doğu'nun yönetimini ve bazıları açıkça Kudüs krallığını vaat 

ettiler; ancak çoğu, talihine geri döneceğine dair ona güvence verdi [Sec. 40]." Bu, Nero ile 

ilgili bir raporun unsurları gibi görünmektedir, bu rapor Roma İmparatorluğu genelinde 

yayılmıştır: ve Suetonius, ölümünden sonra bile, Roma'daki genel sevinçlere rağmen, uzun 

süre mezarını ilkbahar ve yaz çiçekleriyle süsleyen bazı insanlar olduğunu, başka bir zaman 

Rostrum’a [Roma'da halk kürsüsü] onun cübbeli heykellerini diktilerini, başka bir zaman, 

sanki hala yaşıyormuş ve düşmanlarının büyük talihsizliği için kısa süre sonra yeniden ortaya 

çıkacakmış gibi bildiriler yayımladıklarını söyler. Bu rapor, Roma İmparatorluğu'nun en uzak 

sınırlarına kadar yayılmıştı. Suetonius, Partların Kralı Vologesis'in, bir ittifakı yenilemek için 

senatoya elçiler göndererek, Nero'nun hatırasının yaşatılmasını ısrarla talep ettiğini ekler. Son 

olarak, yirmi yıl sonra, ben gençken, kökeni belirsiz bir kişi ortaya çıktı ve Nero olduğunu iddia 

etti; ve ismi Partlar (Parthians) arasında o kadar çekiciydi ki, büyük bir hevesle ona yardım 

ettiler ve sonunda büyük bir isteksizlikle vazgeçtiler. Bu nedenle, Nero'nun yeniden ortaya 

35 Rahiplerin kendi inançlarına karşıt bir inancı kınamak istediklerinde yaptıkları sahtekârlığın benzeri yoktur. 

Haham Solomon Jarchi, Baal-Peor'a tapınmayı anlatırken şöyle der; Εο quod distendebant coram illo 

foramen podicis, et stercus offerebant [Ona anüslerini açıyorlar ve dışkı sunuyorlardı.]. Sanki bir hahamdan 

başkası bunun tapınma amaçlı olduğunu iddia edebilir ve bir aptaldan başkası buna inanabilirmiş gibi. 

Yakında Oxford'da eşeğe Efkaristiya ayini düzenleyen saygıdeğer din adamlarının bunu Son Akşam Yemeği'ni 

anmak için yaptıklarını duyacağız. Kilise'nin saygıdeğer babalarından biri olan ve Roma'nın aziz ilan ettiği 

Jerom da neredeyse benzer bir hikâye uydurur. Yeşaya üzerine yazdığı yorumda, lib. xi, şöyle der; Taceam de 

formidoloso et horribili cepe, et crepitu ventris inflati quoe Pelusiaca religio est! [Korkunç ve dehşet verici 

soğandan ve Pelusiaca dininin bir parçası olan şişkin bağırsakların gurultusundan bahsetmiyorum bile!]

78

çıkacağı ve eski talihini yenileyeceği beklentisi, bu en uzak insanlar tarafından açıkça 

benimsenmiştir. Bu anlatım, Suetonius'un kendisinin bu olaylarla çağdaş olması ve tüm bu 

söylentilerin gizli kaynağını açıkça kavrayamamış olması nedeniyle daha güvenilirdir.

Tacitus aynı fenomenle ilgili bize birkaç ipucu verir. Örneğin (Hist. ii. 8), "Aynı zamanlarda 

[A.U.C. 823] Achaia veya Asia [Achaia: Eski Yunanistan'da, Peloponez Yarımadası'nın kuzey 

kısmında yer alan bir bölge. Roma İmparatorluğu döneminde, Yunanistan'ın güney 

kesimlerini içeren bir Roma eyaleti olarak da bilinir. Asia (Asya): Antik Roma döneminde, 

günümüz Türkiye'sinin batısında yer alan bir Roma eyaletiydi. Bu bölge, özellikle Ege Denizi 

kıyılarındaki zengin ve önemli şehirleri ile tanınırdı. Efes ve Pergamon gibi önemli antik 

şehirler bu bölgedeydi.], sanki Nero geliyormuş gibi, hiçbir elle tutulur neden olmaksızın 

korkuya kapılmıştı; ölümü hakkında çeşitli raporlar vardı; ve buna rağmen birçok kişi onun 

hâlâ hayatta olduğunu hayal etti ve inandı" der. Bu, imparatorun ölümünden üç yıl sonraydı; 

ve kâhinlerin Nero ile ilgili olarak öngördüklerinin gerçekleşeceği düşüncesinin halkın 

zihninde ne kadar güçlü bir şekilde yer ettiğini ve onunla ilgili bu tür söylentilerin ne kadar 

yaygın olduğunu ve inanıldığını gösterir. Dio Chrysostom (Orat. de Pulchritud. s. 371) şöyle 

der: "Nero'nun etrafındakiler onu adeta kendini yok etmeye terk ettiler: şu an için bile bu 

kesin değil: şimdi bile herkes onun yaşamasını arzuluyor ve çoğu onun hayatta olduğunu 

düşünüyor." Dio, Vespasianus'un bir çağdaşıydı ve yukarıdaki sözler Nero'nun ölümünden 

çok sonra yazılmış olmalı. Bu sözlerde, yurtdışındaki eyaletlerde kamuoyunun bölünmüş

olduğunu görüyoruz; bir kısmı Nero'nun öldüğünü düşünüyor, ancak hayatta olmasını 

diliyordu; diğerleri ise onun hiç ölmediğine, suikastçıların darbelerinden kaçtığına 

inanıyordu. Dio Cassius, Galba'nın yerine geçen Otho döneminde, Nero olduğunu iddia eden 

bir kişinin Roma'da ortaya çıktığını ve Titus'un hükümdarlığında Asia Minor'da [Anatolia 

(Anadolu), aynı zamanda Asia Minor (Küçük Asya) olarak da bilinir. Roma İmparatorluğu'nun 

Anadolu'daki topraklarını ifade eder.] sahte bir Nero'nun ortaya çıkıp orada bir grup 

kazandığını anlatır: daha sonra Fırat'a gitti ve orada takipçilerinin sayısını büyük ölçüde 

artırdı; ve sonunda Romalılara saldırmak için hazırlıklar yapan Partların Kralına sığındı, kral 

onu hoşgörüyle karşıladı. Bu, Suetonius'un bahsettiği diğer sahte Nero'dan on yıl önceydi. Bu 

nedenle, bu küçük yıllar içinde Partya'da iki ve Asya Minor'da iki fenomen görüyoruz. Bunlar, 

Roma'daki benzer olaylara ek olarak, toplum genelinde Nero'nun yeniden ortaya çıkacağına 

dair derin bir inancın var olması gerektiğini ve sahtekarların bile en ufak bir başarı gölgesiyle 

böyle bir rol oynamasını mümkün kıldığını gösteriyor.

79

Lactantius, De morte Persecutorum, c. 2, adlı eserinde, kendi döneminde bu inancın varlığını 

kabul eder. Şöyle der: “İmparatorluğunun yüksek mevkiinden düşen ve zirveden yuvarlanan 

güçsüz tiran/zorba (Nero) aniden ortadan kayboldu. Bu nedenle bazı aptal insanlar onun bir 

yere götürülüp hayatta tutulduğunu düşünürler, —Sibyl'in sözlerine göre—, Nero'nun da aynı 

şekilde geri geleceğini düşünürler.” Üçüncü yüzyılın sonlarına kadar bu inancın izlerine 

rastlanabilir. Bu dönemin kilise tarihçisi Sulpicius Severus şöyle der [Hist. Sac. ii. 28]: "Tüm 

insanların en sefil olanı Nero, ilk zalim olmaya layıktı. Onun son olup olmadığını bilemiyorum, 

çünkü birçok kişi onun hala geri geleceğini düşünüyor." Augustine, De Civit. Dei, xx. 19, adlı 

eserinde şunları söyler: "Bazıları onun aslında öldürülmediğini, sadece ölmüş gibi görünmek 

için kendini geri çektiğini düşünüyor; ve yaşarken gizlendiğini ve onun zamanı geldiğinde 

ortaya çıkıp krallığına geri döneceğini düşünüyorlar."

Bütün bunların anlamı nedir diye sorulursa, cevap açıktır. Bir şekilde Nero'ya verilen mistik 

adın bilgisi sızmıştı; konuyu eksik bilenler, Naros'un ölümsüz bir adam olduğunu, ancak 

emperyal güçle donatılması gerektiğini varsaydılar; ama aslında Naros'un yalnızca bir döngü 

olduğunu ve bunun gerçekten de o döngünün İnsanı için doğru olduğunu, başka hiçbir insan 

için doğru olmadığını bilmiyorlardı. Dolayısıyla bu yüzeysel bilgiye sahip olanlar, Nero, Naros 

ve Mesih'i birbiriyle karıştırdılar; ve böylece bugüne kadar tüm şerhçiler, yorumcular ve 

araştırmacıları şaşırtan bir söylenti ortaya çıktı, ancak bu açıklamanın ardından artık hiç 

kimseye şüpheli görünmeyecek.

47. Naros’un bir şekilde bilindiğini, ancak sırrının aslında iletilmediğini gösteren başka 

bir kanıt daha vardır. Bununla kastettiğim, Gerçeğin/Hakikatin, Zaman'ın kızı olduğu 

şeklindeki alegoridir; ya da Plutarch'ın [Eski Yunan filozofu ve yazarı] söylediği gibi, Zaman 

olarak kabul edilen Satürn'ün kızı. Ancak Pindar [Eski Yunan şairi], Zeus'un onun [dişil] babası 

olduğunu söyler; ayrıca onun Erdem'in (Virtue) annesi olduğunu hayal ederlerdi. Bu her iki 

masal da, Zaman'ın geçişinde tüm Hakikatin Elçiler tarafından açığa çıkarılacağını belirtir. Onu 

sembolize/tasvir etme şekilleri de bir o kadar derin ve zariftir. Philostratus [Eski Yunan sofist 

ve yazarı], Gerçeği, beyazlığı kar gibi olan bir elbise giymiş genç bir Bakire olarak tasvir eder. 

Hippocrates [tıbbın babası olarak bilinen antik Yunan hekimi], bir mektubunda onun 

portresini de verir. "Kendine uygun boyda, mütevazı giyimli, bin bir çekici cazibesi olan,

özellikle yıldızların ışıltısına benzeyen göz parlaklığına sahip güzel bir kadın hayal et; o zaman

bu tanrısallığın/tanrıçanın doğru bir tasvirine sahip olacaksın." der.Lactantius [erken Hristiyan 

yazar ve retorikçi], Democritus’un [Antik Yunan filozofu, genellikle atom teorisinin öncüsü] bir 

80

sözünü bize bırakmıştır: "Hakikat/Gerçek bir kuyunun dibinde gizlidir; onu keşfetmek o kadar 

zordur". Ancak Kutsal Ruh, olduğu gibi, Hakikatin büyük Kaynağı/Pınarı ise ve Democritus 

bunu biliyorsa, ki muhtemelen inisiye edilmişti, bu söz daha derin ve daha güzel bir anlam 

taşır: çünkü Hakikatin Elçisi bu Göksel/İlahi Kaynaktan (Celestial Fountain) ya da Kuyudan 

çıkar. Hristiyanlık öncesi altıncı yüzyılda yaşayan Pers rahibi Giamasp [Zerdüşt rahibi ve 

astrolog], Gezegenlerin büyük kavuşumları ve bunların ürettiği olaylarla ilgili 

Hükümler/Yargılar içeren bir kitap yazdı. Ve belirli bir dönemde İsa ve Muhammed'in ortaya 

çıkacağını ve Magi’nin [Zerdüşt rahib] dininin yok olacağını öngördü. Hyde de fel. Vet. Pers., 

385. Ve bu kehaneti bilmek, İsa'nın doğumunda Magi'nin Kudüs'e gelmesine neden oldu. 

Buradan Giamasp'ın Naros'u bildiği ve muhtemelen Vahiylerin (Apocalypse)kehanetlerini de 

okuduğu anlaşılmaktadır.

48. Ama rahipler Vahiy'i gizlemiş olsalar da, onun muazzam ifşaatlarının çoğunu zayıf bir 

şekilde tasvir eden mitler için ona başvurdular. Apollo'nun [Yunan mitolojisinde ışık ve müzik 

tanrısı] Yunan mitosunu icat edenler, (ki daha önce de belirttiğim gibi, Apollo Mesih'in bir 

kişileştirmesidir), kendileri inisiye edilmiş rahipler değilse, bu Vahiy'i önlerinde bulundurmuş

olmalılar. Bir özellik gözden kaçmaz. Kızıl Ejderha’yı36 (Red Dragon) kastediyorum. Helios 

[Yunan güneş tanrısı] (El. Tanrı kelimesinden), ya da Phoibos-Apollo (yaşam ışığı, "dünyanın 

ışığı"), altın kanatlı kâseden (Kutsal Ruh) doğar. O, güneş tanrısıdır, Işık-doğumlu (Light-born), 

λυκηγενης, [lukēgenes] çünkü o, güneş döngüsünde doğar. O, İsa gibi, Tænaron [veya 

Tainaron, Antik Yunan mitolojisinde ve coğrafyasında önemli bir yer tutar. Modern adıyla 

Matapan Burnu olarak bilinen bu yer, Mora Yarımadası'nın güney ucunda, Yunanistan'da yer 

almaktadır. Mitolojiye göre, Tænaron, Hades'e (Yeraltı Dünyası) giden bir giriş olarak kabul 

edilmiştir. Orpheus'un Eurydice'yi geri getirmek için Hades'e girdiği yer olarak bilinir. Bu 

bölgede Poseidon'a adanmış bir tapınak bulunurdu. Poseidon, denizlerin tanrısı olduğu için, 

Tænaron da denizcilik ve denizciler için kutsal bir yerdi.] ve diğer yerlerde uzun yünlü koyun 

sürüleri olan ilahi bir çobandır. Başı ışınlarla çevrilidir. Nymph [Yunan mitolojisinde doğa 

ruhu] ile Neæra yani Yenilik/Yenilenme adında çocukları olur, bu açıkça Naros'a bir 

göndermedir. Tanrıların şöleninde lirini çalar, çünkü gerçek, göğün/cennetin müziğidir. 

Doğduğu anda yayını (dil) çağırır ve Zeus'un (Tanrı) iradesini insanlara bildireceğini söyler. 

Asteria (havada yüzen dünya) adında yüzen bir yıldız adasında doğar. Annesi, onu 

doğurmadan önce Python (Kızıl Ejderha) tarafından saldırıya uğrar. Ona saf/kusursuz/lekesiz

36 Bu, Tanrı'ya karşı savaş açan ve cehenneme zincirlenen Titan Porphyrion'dur (Kızıl).

81

denir, (αγνος, Agnus Dei [Tanrı'nın kuzusu], Hint mitolojisinde Agni [ateş tanrısı]); ilkel

mitosta tüm cinsel/şehvetli aşktan muaftır. Pan (Her Şey, the All) tarafından kehanet/sezi

öğretilir. İlk insanlara (Hyperboreans), yasalar vermek için cennetten iner. Şifa/iyileştirme

gücünden dolayı Pæan olarak adlandırılır. Ölüleri diriltir, vb. Aynı pasajda, tüm antik mitolojiyi 

dolduran ve aslında onun üzerine inşa edildiği Devler Savaşları (Wars of the Giants), 

Meleklerin İsyanı (rebellion of the Angels) efsanelerinin izleri de bulunabilir. Doğrusu, bu 

konuyu antik çağların bilgeleri modernlerden daha iyi biliyorlardı; ayrıca bir Şeytan'ın (Devil)

varlığına inanacak kadar Tanrı'dan habersiz değillerdi. Onlara göre, metinlerin gerçek yorumu, 

Gökte/Cennette böyle bir iğrenç varlığın varlığına inanmayı gerektirmiyordu. Ve doğru karar 

verdiler. Tanrı'nın cennet bölgelerinde ne bir Ejderha (Dragon), ne bir Savaş, ne bir 

Ayartıcı/Baştan çıkarıcı (Tempter), ne de bir Kötü Varlık (Evil Being) yoktur; böyle aşırılıklar, o 

ilahi bölgenin mutluluğu, barışı ve güzelliği ile tutarsızdır. Ancak Cennette, yaratılmış canlı 

özlerin bulunduğu her yerde olduğu gibi, daha önce de belirttiğim gibi, irade özgürdür; ve 

iradenin özgür olduğu yerde hata yapma olasılığı her zaman vardır. Göksel melek ruhları 

hatadan muaf değiller ve asla olmadılar. Yalnızca Tanrı Yanılmaz (Infallible) ve Bozulmazdır

(Incorruptible), ve bu nitelikler onun yapısının bir parçasıdır. Bu nitelikler başka varlıklara 

verilemez; onlar Yaratılmamışa (Uncreated), yani Tanrı'ya aittir; ve yaratılmış, sonlu varlıklar 

ne kadar yüksek bir yaşam sırasına yerleştirilirse yerleştirilsin, bu niteliklere sahip olamazlar. 

Bu yüzden, en saf ruhlar bile cennetten, kendi düşüncelerinin ayartısı altında, daha düşük bir 

aleme düşmeye maruz kalırlar. Bu olduğunda, mecazi olarak cennette savaş olduğu söylenir; 

alçaldıklarında/daha düşük bir seviyeye düştüklerinde, yeryüzüne atıldıkları söylenir; 

Tanrı'nın huzurunda durmaya layık olmadıklarında, artık Melek (Angel) değil, Ejderha olurlar. 

Bu ruhların düşüşünün çağlar önce gerçekleştiği kesindir; Elçi'ye vahyedilen metinde şu da 

vardı: cennette olanların, Kutsal Olan (Holy One) gerçeği yaymak için ortaya çıktığında, 

yeryüzünde de beklenmesi gerektiği. Bu gerçekten de her zaman böyle olmuştur. Bu onun 

tek ve gerçek anlamıdır. Muazzam bir güce sahip bir Şeytan ya da Kötü Varlık gibi kaba bir 

kavram gerçekten de onun üzerine kurulmuştur ve ayaktakımını korkuyla köleleştirmek için 

rahipler tarafından hala dikkatli bir şekilde teşvik edilmektedir; ancak böyle bir Varlığın varlığı, 

imkansız olmasa da, Tanrı'nın doğası, iyiliği ve babacan karakteri ile tamamen tutarsızdır. 

Tanrı'nın beşinci elçisi Zerdüşt’ün (Zaratusht) Arap takipçisi olan Şehristânî (Sharistani), 

masalın anlamını çok iyi açıklar: İlk Bilgeler (Sages), İki İlkenin (Two Principles) eşzamanlı 

olmadığını, Tanrı'nın Işığının Ebedî (Eternal) olduğunu, Karanlığın (Darkness) ise zaman 

içinde üretildiğini düşündüler; ve kötülüğün kaynağını şu şekilde açıklarlar: Işık yalnızca ışık 

82

üretebilir ve asla kötülüğün kaynağı olamaz; o halde kötülük nasıl üretildi, çünkü Işık ile eşit 

veya benzer hiçbir şey yoktu? Işık, diyorlar, hepsi ruhsal/manevi, parlak ve güçlü birkaç Varlık 

üretti. Ancak büyük biri, adı Ehrimen (Ahrimân) olan, Işık'a aykırı kötü düşünceye (evil 

thought) sahipti. Şüpheye düştü ve bu şüphe ile karardı. Buradan, tüm kötülükler, 

anlaşmazlıklar, fesatve Işık'a karşıt olan her şey ortaya çıktı. Bu ikisi sürekli birbirleriyle savaşır, 

—yani, iyi ve kötü sürekli olarak karşıttır; bu, Tanrı'nın insanlığı her tür günahın işlemesine 

ayartması için gönderdiği, direnip direnemeyeceklerini görebilmesi için kuyruğu, boynuzları 

ve faltaşı gibi gözleri olan Avrupa’nın Şeytan (Satan) kavramından çok farklı bir fikir. Bütün 

mesele aslında mecazidir; daha önce de belirttiğim gibi Baştan Çıkarıcı/Ayartıcı (Tempter) 

yoktur; Tanrı da kimseyi ayartıya yöneltmez. Bunu söyleyenler onu tüm kötülüklerin Ebeveyni 

yaparlar; doğunun şu güzel özrü üzerinde düşünseler iyi olur: Marok aceleyle/düşüncesizce 

tüm kötülüklerin Tanrı'dan geldiğini söyledi; ama konuşmasının kötülüğü/günahı 

üzerinde düşündüğünde, kendine sessizlik telkin etti ve yedi yıl boyunca dudaklarını 

açmadı.

49. Naros, Elçi, ve bu Vahiy’in (Apocalypse), tüm ilkel rahipler tarafından bilindiği, her ne 

kadar halktan en kıskanç gözlerle korunsalar da, madalyonların, heykellerin veya geçmişin 

antikalarının en ufak bir incelemesi, burada bildirdiğim gerçeklerle eğitilmiş bir zihne sahip 

herkesi tatmin edecektir. Persepolis [Antik Pers İmparatorluğu'nun başkenti] ve Nemrut 

[Nemrut Dağı, Türkiye'de tarihi bir mekan] gibi yerlerdeki muazzam sembolik heykellerin 

bazıları şu anda Britanya Müzesi'nde olup, yalnızca Vahiy'in yüce figürleri tarafından ilham 

alınmış ve yapılmıştır. En eski rahipler arasında kutsal bilgi konusunda önde gelen 

Brahmanlar, Naros'u altı-başlı (yüzyıllar) bir adam formunda sembolize etmişlerdir; bir tavus 

kuşuna binen ve yıldızlı gökkubbenin sembolü olan bu figür, Cartikeya [Hindu savaş tanrısı] 

ve bazen de Skanda olarak adlandırılmıştır. Onun elbisesi, astronomik bir sırrı belirtmek için 

zengin bir şekilde pullarla/yıldızlarla süslenmişti. Altı ışınlı yıldız, haç, altı noktalı taç, 

çember/daire, yüzük, çiçek çelengi veya tesbih, sık rastlanan sembollerdir; ve bunlardan 

herhangi biri bulunduğunda, Naros'un kesin bir işareti olarak kabul edilebilir. Naros, 

Hindistan'da hâlâ Mayıs gününde (Hooli bayramı); Maïa'nın —Cennetin Bakiresi anlamında—

günü, veya םימ , Mayim [su] anlamında Yüksekten akan Sular günü olarak anılır ve buna 

Naurutz festivali denir; günümüzün en bilgili Brahmanları bile, bu bayramın 

onurlandırılmasının amacını bilmezler ya da bildiklerini itiraf etmezler. İrân'daki Neuruz 

kutlamalarında, en eski patriarklardan biri olan Djemşed [Cemşit: İran mitolojisinde efsanevi 

83

kral] tarafından başlatılmış bir tatil olup, yılın başında gerçekleşir ve birbirlerine yumurta 

hediye ederler. Barbary [Berberi, Kuzey Afrika'nın tarihi bir bölgesi] bölgesinde Yahudi yas 

tutanlar, cenazelerde yumurta yerler; böylece ölülerin dirilişine olan inançlarını sembolize 

ederler; ve Paskalya [Hristiyan bayramı] günü Doğulu Hristiyanlar, birbirlerine resim ve 

yaldızla süslenmiş yumurtalar hediye ederler. Narva [Estonya'da bir şehir] Rusları, mezarların 

arasında yapılan cenaze ziyafetlerinde boyalı yumurtalar yerler. Tüm bu yumurtalar, yeni 

yaratılışı ve yeni düzeni simgeler; ve özellikle Naronik Döngüde meydana gelen yenilenmiş

doğumu temsil eder. Budist rahipleri olan Druidler, aynı olayı anmak için boyunlarına altın 

kaplamalı yumurta şeklinde mücevher takarlardı. Joachim ve Boaz sütunlarının başlıklarının 

etrafında 100 nar vardı (1. Krallar vii. 20 ve 2. Tarihler iii. 16, 17). Bu meyve iki nedenle 

seçilmiştir: birincisi, yoni'nin [Hindu ve Budist ikonografisinde dişi enerji ve bereket sembolü] 

ortak bir sembolü olarak; ikincisi, meyvenin üst kısmındaki altı yapraklı veya ışınlı yıldız 

benzeri çiçeği nedeniyle: böylece, eski temsillerde Su Zambağı/Nilüfer (Water Lily) her zaman 

Tanrı'nın Ruhu'nun veya sulardan çıkan Mesih'in [Messiah] bir sembolü olduğu gibi, nar da 

Naros'un veya mistik altı’nın bir sembolüdür. Yüz nar dolayısıyla 600'ü veya Magnus Annus'u 

[Latince büyük yıl, belirli bir döngü] temsil eder. Meksika ve Mısır antik eserleri, bu 

sembollerle doludur: ve aslında, Tanrı tarafından kurulan bu Tek, Evrensel ve İlkel İnanç'ın 

(One, Universal and Primeval Faith) yanılmaz işaretleri tüm dünyada bulunur; bu Vahiy'de 

ortaya konmuştur; ardışık Elçiler tarafından mucizevi bir şekilde korunmuş ve yenilenmiştir; 

ve ayrım gözetmeksizin tüm insanlık için babacan bir özenle, bu sayfalarla nihayet halka 

duyurulmuştur.

50. Bu harika gizemler, ilkel teolojide evrensel olarak semboller altında gizlenmişti: biz, 

bilenler olarak, şu anda Geçmiş'in neredeyse tüm kutsal kalıntılarında bunları okuyabiliriz. Bu 

sembolik dil, rahipler arasında evrensel bir iletişim yolu olarak ve onları birbirlerine tanıtmak 

için tasarlandı; tıpkı en uzak bölgelerdeki sünnet işareti gibi. Öyle ki, İskit’in en uzak 

ovalarından gelen bir rahip, Atlantis, Afrika veya İngiltere'ye gelirse, kutsal sembollerin 

oyulmuş veya boyanmış olduğu bir tapınağa girerek, orada bulduğu herhangi bir kardeşlik 

üyesinden, sadece sahip olduğu bilgiyi açıklayarak ev ve misafirperverlik temin edebilirdi. 

Kutsal Döngü bilgisine sahip olan rahipler, altı yüz yıl geçtikçe, her zaman yeni bir Mesih'in 

ortaya çıkmasını beklerlerdi. Bu Mesih, gelecek altı yüz yılın Yıldızı, Anka Kuşu (Phoenix), 

84

Homai veya Fong-Whang37 [Çin mitolojisinde efsanevi kuş] olacaktı; ve dünyanın yüzeyinde 

hem ahlaki hem de fiziksel olarak en önemli değişiklikleri başlatacaktı. Bu nedenle, Cyrus 

[Pers İmparatoru II. Kyros] ile ilgili birçok Doğu ve Yahudi kehaneti vardır ki bazı Hristiyan 

yazarlar bunu bilgisizce, Hristiyan olmayan birçok kişi ise yanlış bir şekilde İsa'ya uygular; bu 

nedenle Amosis'in [Musa] kendisinin açık vaadi: Onlara senin gibi bir Peygamber 

çıkaracağım, ve sözlerimi onun ağzına koyacağım, ve o, ona emredeceğim her şeyi onlara 

konuşacak. —Tesniye xviii. 81; Dolayısıyla, o aşağılık dalkavuk tarafından sıradan bir insana, 

Marcellus'a uygulanan Virgil'in dikkat çekici dizeleri; aynı şekilde, İsa'nın kendisinden sonra 

birini göndereceğine dair net garantisi, ki bu Muhammed'de yani Övülmüş/Şanlı/Ünlü (the 

Renowned) —daha sonraki yazarların Faraklit’e (Paraclete) [Teselli edici] dönüştürdükleri

Periclyte— yerine getirilmiştir. İlahiyatçılar bunun ateşten dillerle (Elçilerin İşleri ii.) yerine 

getirildiğini iddia ederler; ama bu tamamen saçmadır, çünkü İsa açıkça bir insandan 

bahsetmiştir. Ancak bu sembollerin evrenselliği, sırrı tehlikeye attı; Naros ve Elçisi hakkında 

bazı belirsiz bilgilerin sızması kaçınılmaz oldu. Her gün tapınaklarda ve sunaklarda, bilge ve 

dindarların derin saygı gösterdiği belirli tipleri görenler; kendileri inisiye olamamış olanlar, 

ancak aktif beyinleri ve meraklı zihinleri olanlar ve Bilinmeyen'in peşinde olanlar, bunun en 

azından kendilerinden gizlenmek istendiğini bilerek, karanlıklarında onları yönlendirecek 

37 Bu Fohi'nin göksel kartalıydı: Araplar arasında Ebabil de aynı mistik anlama sahipti. Eski İrlandalılar tarafından 

Om'a, Kutsal Ruh'a Chri-Om-Ruach, Güneş Tanrısı’nın Ruhu olarak tapılırdı; ve O’na [dişil] dikilen tapınaklarda, 

Enkarne olan on iki tanrı tarafından çevrelenirdi. O'nun [dişil] sureti saf altındandı, onlarınki ise gümüştendi. 

Ham. Om. םה , Isı, Ateş, Siyah; Latince, Amo. Japon Yüce Tanrısı, Camî, Shanscr, Cama, aşk tanrısı olarak 

adlandırılır. Cham, Chemmis, Chammia, Diana'nın bir adı, hepsi bu köklerden gelir. םא Am, anne; Am, diyor 

Festus, proeposito loquolaris significat circum. Eskiler circum urbem ve benzerleri için am urbem derlerdi. 

Mamma, Amo, seviyorum, Aum ve Om, Tanrı, Om-n-Is, Herşey'dir. Amir, רימא bir dal/kol/branş/şube: 

dolayısıyla Arapça, Emir veya her şeyin Rabbinden bir dal. Om kelimesi, sanki bu çeşitli kelimelerin o 

kelimenin işaret ettiği gücün tezahürleri olduğunu göstermek istercesine, yedi üstün dünyayı temsil eden 

kelimelerin telaffuzunda daima ön ek olarak kullanılır. Eski bir Purana'da şunu okuruz: Vedalarda emredilen 

tüm ayinler, ateşe sunulan kurbanlar ve diğer tüm ciddi arınmalar geçip gidecektir: ama asla geçip gitmeyecek 

olan OM kelimesidir, çünkü o her şeyin Rabbinin sembolüdür. Bu Hindu kelimesi, İlahi Ses anlamına gelen 

ünlü Yunanca isim Ομφη'de bulunacaktır; Tanrı tarafından danışan kişiye verilen bir cevap. Φη ya da φι, 

Φαω'nın köküdür, konuşurum ve parıldarım. İbranice'de phe הפ ya da phi, יפ düz bir isimdir ve bir 

boşluk/açılış, ağız gibi, bir kapasite ölçüsü anlamına gelir. Böylece gerçek anlamı ağız ya da Om'un açılması 

olacaktır. Bu, Yunanca'daki İlahi Ses'ten çok uzak değildir. Hesychius ve Suidas ομφkelimesini kutsal ses, ilahi 

ses olarak yorumlarlar: ve buradan ὀμφαλος, Delphi'ye verilen bir isim olan bir navel gelir. Ancak Delphi, 

Yoni ile aynı anlama gelir. ὀμφαλος ya da phallus, Om'un üretici gücü anlamına gelir. Bacchus'a Om-Esta ve 

Om-Adios ya da Om'un kutsal oğlu denirdi. Om aynı zamanda bir daire ya da döngü anlamına gelir; dolayısıyla 

am-bire, ambages, circum. İrlandaca'da Iom, Uim, Aim, bir döngü, bir dönem, dünyanın küresidir. Arapça Aem

yıl demektir.

85

birkaç ışık huzmesi toplamayı başaramazlardı. Bu nedenle, Yüce Tanrı'nın (Supreme God)

yeryüzünü ve insanların işlerini düzenli bir şekilde yönetmede yardımlarından yararlandığı 

Cinler (Genii)ve Şeytanlar (Daimones)kavramı ortaya çıktı; ve zaman zaman insanlık arasına, 

eğitim ve koruma amaçlı gönderildiler. Bu nedenle, tanrıların insanlarla konuştuğu birçok 

efsane vardır; bu nedenle eski teogonilerde [Tanrıların kökeni ve soyunu anlatan mitler] 

yeryüzünün gökyüzü ile evliliği hakkında gizemli ipuçları bulunur. Ancak kesin döngüleri 

bilmediklerinden ve rahipler de onların hayal üzerine kurulu rüyalarını dağıtmak yerine teşvik 

ettiklerinden; güç, bilgelik, kuvvet ya da mükemmellik bakımından diğer insanlardan daha 

üstün birini gördüklerinde, onun bu türden bir Cin/Deha (Genius) olduğunu ve cennetten 

geldiğini düşündüler ve öldükten sonra ona ilahi onurlar verdiler. Böylece göksel hiyerarşi 

yavaş yavaş ölü fatihlerin ve kahramanların adlarıyla dolmaya başladı; bu yiğitlere körü 

körüne tapan kalabalıklar onlarıkutsanmış Daimon'lar sanıyorlardı; ve yaşamları masallara ve 

yalanlara bağlı olan Şairler ve Rahipler sırasıyla devreye girip tüm teoloji sistemlerini bozana 

kadar, eylemlerini en fantastik ve romantik efsaneler altında simgeleştirdiler. Ancak tüm 

spekülasyonları sonunda hayal kırıklığıyla sonuçlandı; ne kadar araştırırlarsa araştırsınlar, 

hiçbir şey keşfedemediler; Naros'un sırrı hâlâ bir sırdı; İsis'in peçesi gibi akıl almazdı. Bunu 

izleyen Vahiy (Apocalypse), bunu dünyaya ilk kez en açık, ikna edici ve kesin bir şekilde 

gösterir. 

86

I. KİTABA NOTLAR.

ON kelimesi

On, Eon, Aun, ןוע Güneş. Kıptî On. ןולא Al-On meşe ağacı —Güneş tanrısı. ןע On koyun 

demektir: Al Quzwini [Kazvini: ortaçağ Arap yazarı] bunun yıldız Agnûm olduğunu söyler. 

Heliopolis On Şehri idi. Bu nedenle Güneş olarak tapılan Ham, Am-On adını aldı ve Baal￾Hammon olarak adlandırıldı. El bazen eklenirdi ve El-On olurdu; diğer halklar daha ileri gidip 

Ab-El-Eon ekledi, bu da Pater Summus Sol [Latince: Yüce Güneş Baba] demektir. Vossius [17. 

yüzyıl Hollandalı bilgin] bunun Apollon'un orijinali olduğunu düşünür. Bazen Ab-Ad-On 

olarak da adlandırılırdı. Ani ינא bir gemidir ve Güneş gökyüzünün Gemisiydi. Am On, ןומא

aynı zamanda bir Zanaatkar, Dünyanın Ustası (Artifex Mundi) anlamına gelir. Ammis, nehir, 

buradan türetilmiştir. Labitur et labetur in omne volubilis aevum [Latince: Akıp gider ve 

sonsuzluğa kadar akacaktır]. Heliopolis sakinleri, Gennæus adlı tanrıya, bir Aslan şeklinde 

taparlardı —bir güneş aslanı. Bu Tanrı Janus [Roma mitolojisinde başlangıç ve geçiş tanrısı] ile 

aynı mıydı? Strabon [Yunan coğrafyacı] Jüpiter tapınağını Ammon, Ιερον Ομανου olarak 

adlandırır: ancak bu Ham םד ve Om ve Aun değil midir? Pythagoras gerçek gök cisimlerinin 

sürekli hareketle Güneş etrafında döndüğünü On rahibi Oenuphis’den öğrenmiştir. Ama 

On'un üretici ilke anlamına gelmesi nasıl olur? Bu, Yoni’nin [Hinduizmin dişil yaratıcı ilkesinin 

sembolü] bir parçasıdır: bu Ω-ον, yumurta, Sıradan Yumurta. Bu, varlık anlamına gelen 

Yunanca zamir ὁς'un nötr halidir, ki bu her zaman yok olma ve dolayısıyla yeniden doğma 

fikrini beraberinde taşır, yani Üretici İlke (Generative Principle): ve I-ον, I'nın On'u ve I, Jod, 

on sayısıdır, mükemmel sayı, On [10] Küre’nin veya varlık düzenlerinin sayısıdır. Kal On, ya da 

Platoncuların Güzel dedikleri, Hindu Kutsal Ruhu Cali [Hindu ölüm tanrıçası] ve On, bir araya 

gelerek İlahi olan her şeyi oluşturur. Katmanlarının gezegen kürelerine benzerliği ve çağların 

sonsuz yenilenmesinin bir sembolü olarak, αἰωνων, Yüzyılların/Çağların Babası'nın 

kutsallığına atıfla, On-I-On soğan (onion) olarak adlandırıldı. Boethius, Porphyry hakkında 

şunları söylüyor: Cennet, başlangıcı olmayan en kadim Ophion'a atfedilir. Ancak bu Ophion, 

Orfik Ejderha ile aynıdır ve ὀφ-ιον, Yılan ve Yoni, ya da Sekine/Sandık (Shekinah) içindeki 

On'un kendisidir, yaratıcı olduğu zaman. Bu, Vahiy için mistik bir isimdi. Elion birçok Yunanca 

olduğu düşünülen kelimenin yapısına girer, Pygmalion [Heykeline aşık olan bir heykeltıraş] 

gibi, ki bu ןוי ל מע גופ En Yüce Tanrı’dan kalan’dır (rest from the Most High God). Pygmalion, 

Prometheus gibi, bir heykeltıraştı ve Venüs (Kutsal Ruh) heykellerinden birini, Minerva'nın 

87

Prometheus'unkilere ilahi ateşle can verdiği gibi canlandırdı. Bu kökün bir diğer akrabası da

Iin [iyn] ןיי , Şarap’dır; Yunanca, οινος; Latince, Vinum; İtalyanca ve İspanyolca, Vino; 

Fransızca, Vin; Keltçe, Gwin; Kimbriçe, Vien; Gotik, Vein; Eski Almanca, Uain; Danca, Vien; 

Felemenkçe, Wün; Saksonca, Fin; ve İngilizce, Wine ve Vine [şarap ve asma]. Ancak bu şarap, 

הנוי Yonah, Güvercin, Kutsal Ruh ile mistik bir ilişkiye sahiptir, Parkhurst’un [İngilizce-İbranice 

sözlük yazarı] dediği gibi, bu kelime pasif anlamda kullanılırken Yaratıcı Rab aktif güçtür. Bu 

yüzden şarap ve Kutsal Ruh gerçekte ilkel dilde tek bir kelime veya köktür; bundan dolayı 

Hakikat/Gerçek, onun [dişil kutsal ruh] özü,manevi/spiritual olarak şarap olarak adlandırılır ve 

bazen de kan,çünkü şarap üzümün kanıdır; ve bu nedenle Eski Ahit ve Yeni Ahit'te şarab dikkat 

çekici bir rol oynar. Bu iki ilginç eşanlamlının dikkatli bir şekilde incelenmesi okuyucuyu 

teolojideki birçok zorluktan kurtaracaktır. Kenan'da da başka bir ortak kelime buluruz, ןענכ

eskiden Cnaan olarak telaffuz edilirdi. Sanconiatho [Fenike tarihçisi] Isiris'in Cna'nın kardeşi 

olduğunu söyler. Bu nedenle Canaan Güneş'e tapan anlamına gelir. Kin ןיכ Doğa’dır,her şeyin

Anası ve Dişi Yöneticisi’dir. Bu nedenle Etrüsklerin Kann'ı veya Diana'sı ve Cennetin Kraliçesi 

onuruna Kiûn, ןויכ veya halka şeklindeki haç kekleri. Bu nedenle Kann, ya da Etrüsklerin 

Diana'sı, ve Kiûn, ןויכ , ya da yuvarlak haç kekleri, Cennetin Kraliçesi onuruna. Juno, Kiun 

olarak adlandırıldı. Apollo Cunnius da aynı fikri anlatır; bu nedenle κυνειν προσκυνειν, 

προσκυνησις, tapınma. Diodorus Siculus [Yunan tarihçi] Mısır'ın Güneş Tanrısını Kan olarak 

adlandırır; ve Albay Tod [Britanyalı tarihçi] Lotus'un Mısır Tanrısı Kan ve Hindu tanrıçası Kaniya 

ya da Venüs için olduğu kadar Crishna ya da Apollo için de aynı derecede kutsal olduğunu 

belirtmiştir. Kenanlılar Herm’e, םרה , Projektor [bir projeyi veya girişimi planlayan ve kuran 

kişi] tapınaklar inşa ettiler. Profesör Wilson, Guna Pandya ile sona eren bir Pandean krallar 

hanedanlığından bahseder. Bu, Yunanistan'ın Pand-ion'u ve Apollo Cunnius ile aynıdır. Bu 

Yunanistan'ın Pand-ion’u [Yunan mitolojisinde Atina'nın efsanevi kralı] ve Apollo Cunnius ya 

da Γυνη ile aynıdır. İbranice'de ןג] gan/cen] Bahçedir ve mecazi olarak Kadın anlamındadır. 

Bu nedenle Cennet, Haz Bahçesi. Yunanca yatak anlamına gelen ε%υνη sözcüğü ve İngilizce 

bal (honey) sözcüğü bu sözcüğün biçimleridir: aynı zamanda çapa (anchor) anlamına gelir ve 

Üçlü Birlik'in ⩛ [⚓]şeklinde mistik kutsal sembolüdür. Ken, ןהכ ya da Cohen, Rahip demektir; 

bu nedenle Khan ve Kral, güç ve bilgelik kişileştirmeleridir. Eskiden Rahip genellikle Prens idi. 

Rex Anius, rex idem hominum, Phoebique sacerdos [İnsanların kralı Kral Anius ve rahip 

Phoebus.]. —Æneis iii., 80. Bu kelimeyi [Ken] Athoth ile birleşik olarak Can-Athoth, Can-Osiris, 

Can-Ophis olarak buluyoruz. Mısır Herkülü Con olarak adlandırıldı. Tekvin, Tanrı'yı Konah, הנק

olarak adlandırır (Yaratılış xiv., 19). Urchan ve Orchan, Ateş Tanrısı'nın isimleriydi. Cuno-

88

Belinus, Britanya'nın Apollon'u, hem erkek hem de dişiydi. Chan, Chon, ןהכ bir rahip; ve 

kraliyet karakteri ile rahiplik karakterinin birleşiminden, Tatarca, Khan; Almanca, Koning; 

İngilizce, King. Kraliçe (Queen); Sanskritçe'de Chandra; İrlandaca'da Cann, Ay; Yunanca, 

μηχανη; Latince, machina, machina mundi [dünya makinesi], Lucr., v. 97. Chn ve Aph, 

Cneph'te bulunur, Plutarkhos bunun başlangıcı ve sonu olmayan Mutlak-İyilik (All-Good) 

anlamına geldiğini söyler. Bu, İrlandaca Cnaimh veya Cnaiv, Büyük Kanatlı Olan demektir. 

Fenikeliler aynı fikre sahipti. Sanconiathon [Fenike tarihçisi] "Zus hu Asphira, acranitha meni 

arits chuia” der;Jupiter hayali bir küredir: ondan bir Yılan çıkar, “Asphira hu chial d’Alha, dilh 

la strura ula shulma.” Küre, ilahi doğanın başlangıcı ve sonu olmadığını gösterir. Son olarak, 

bu kökün Yuneh, Yoneh, Juneh, Jonah, הנוי Güvercin ile ilişkisi vardır. Sanskritçe'de Yoni. 

Vocula hoec Indica valet: natura muliebris, Brachmanni fingunt το Yoni interdiluvium 

formam columbae induisse. [Bu Hintçe kelime kadınların doğasını ifade eder, Brahmanlar 

Yoni'nin tufan sırasında bir güvercin şeklini aldığını hayal ederler.] Abiyonah הנויבא kelimesi 

Eski Ahit'te yalnızca bir kez (Vaiz xii. 5) geçen ve arzu olarak çevrilen kelime, aslında Yoni'nin

babası anlamına gelir. Kayıt altına alınmış en eski dillerden biri olan Maya dilinde, yecunah

sevgi/aşk anlamına gelir.

ASA kelimesi

Asa, אסא Hekim/Doktor. Ees ve Is her zaman Işık ve Ateş ile ilişkilendirilmiştir. Farsça, Azur, 

ateş; Aziz, şimşek, ki bu Isis [Mısır tanrıçası] ile aynıdır. Ceres [Romalı bereket tanrıçası] Azazia 

olarak adlandırılırdı ve İyonlar tarafından Az-E-sia: bu Hesus, Zesus ve Jesus [İsa] oldu. Jezabel, 

Aza-Bel'den türetilmiştir, çünkü tüm Sidonlu isimleri kutsal terimlerin bileşimleridir. El-Ees, 

Elysium [Yunan mitolojisinde cennet] oldu. As-El, Etrüsk Sol [Güneş] oldu. Ash שא ateştir; 

Εστια Vesta; Latince, asso,kızartmak; İngilizce, ashes [kül]; α% λς deniz; Eesel, Mithras [Pers 

tanrısı] unvanı. Asæ, İskandinav tanrıları için bir unvandı. As Soors, Hint tanrılarıdır. Arapça Az 

ve Azar üstünlük ve güç anlamına gelir. Azaz, Suriye Trimurti tanrılarından biriydi. Eeswar, bir 

Hindu tanrısıdır. Ais, Eis, Oia, Ease, döngü/çember: buradan Eas, Easc, Ay (İrlandaca), Ais-beis, 

Ois-beis, bir epicycle [göksel küre], Aision, taç, açıkça Babil kökenlidir. Keldani קיצ hizak, 

halka/döngü/yüzük. Mısır, Oeish, dönem, zamanın bir turu, bu yüzden Isis, döngüsel ay. Mısır, 

Ioch, ay; Süryani, Asan, taç; bu nedenle Pers Magi, Ostanes, olarak adlandırıldı, yani döngüler 

konusunda bilgili olanlar/doktorlar (Suidas). Ish שי ve Isish שישי , çok eski veya antik, bu 

yüzden Isis, ve Ice, veya saf ve katı haldeki su. Ishing, Çinli Husheng, Isho, עשי kurtuluş, ve 

Kurtarıcı: ayrıca Kurtuluş Kadehi. Ama bu kelime Çin'e nasıl geldi? Bu, ilkel bir köktür. Bu kökle 

89

de bağlantılı An-ait; An-ais, Ateş Çeşmesi anlamına gelir. Bu Esta ve Vesta; bakireler kendilerini 

Hestia'ya adamıştı, Latince Æstas, Æstus, Aestuo: bu yüzden Galyalı Mars, Esus, Æsus, Hesus, 

Hesar ve Cæsar. Zaz, Zazil, Maya [antik Meksika uygarlığı], ışık ve şimşek. Niebuhr, çok eski 

bazı Latin sikkelerinden ases olarak bahseder, üzerinde yazı olmadan, bir yüzünde Frig [antik 

Anadolu halkı] şapkası takan genç bir adamın başı ve diğer yüzünde altı kollu/parmaklıklı bir 

tekerlek vardır. Bu, 600'lü döngünün dönüşünü ve şapka ya da mitre, kutsal olduğunu belirtir. 

Etrüsk dilinde, Æsar, Tanrı ve Güneş anlamına geliyordu. Bacchus [Yunan şarap tanrısı] ΙΗΣ

olarak adlandırıldı. Gotik [antik Germen dili] dilinde, As, Aes, Æsus, Odin'in [İskandinav tanrısı] 

adıdır. Izar רצי , iasar, o oluşturdu/o biçimlendirdi. Oz-Uz, son derece güçlü: ve Süryani Az-Az￾Os, ve Arapça Az-Eez, mükemmel, değerli. Arapça Az ve Azar her zaman mükemmellik ve 

üstünlük anlamına gelir. Hintçede, Tanrı Eashoor, Esur, Iswur olarak adlandırılır; Sanskritçede, 

Eswara; Arapça'da Usar, Her şeyi tutan/gören Tanrı (All-beholding God). Mısır'da Osiris'tir. 

İrlandalı dilinde Mesih, Iosa ve Esa olarak adlandırılır; Arapçada ise, Issa. Yezeedilerin dilinde, 

Yezdan Tanrı anlamına gelir. Bochart, Tanrı'nın Kartacalılar tarafından Al-On olarak 

adlandırıldığını, ancak Etrüsklerin ona Æsar adını verdiğini söyler. Bu kelime Suriye ve Fenike 

kökenlidir. Asar veya Asara, putperest Yahudiler tarafından tapılan tanrılardan biriydi; ve bu 

putun adı חרשא Ashra'dan türetilmiştir, bu da koruluk/çevreleyen anlamına gelir. Bu nedenle 

Rabbi Kimchi bize anlatıyor —her ahşap put barbarca Ashra olarak adlandırılırdı. Başka bir 

yerde şöyle diyor, Et fuit Asaræ domus et locus et expositio ejus est, quod mulieres ibi 

sedentes, solicite quærebant et expectabant Asaram [Ve burası Aşara'nın evi ve yeriydi ve 

bunun açıklaması da orada oturan kadınların endişeyle Asara'yı arayıp beklemeleriydi.] —yani, 

bir Kurtarıcıyı, bir Mesih'i beklediler. Eski Mısır'da Boğa için kullanılan kelime ⲀⲤⲒ Asi idi. 

Koptik [antik Mısır dili] dilinde ⲂⲀϨⲤⲒ bashi, sığır/inek anlamına gelir ve ⳘⲀⲤⲒ [ⲘⲀⲤⲒ] 

masi, boğa; ama m, sadece olağan ve eski bir ön-ektir. Bu boğa, Güneş'in ihtişamıdır. Aesar, 

antik İrlandalı tanrılardan birinin adıydı; kelimenin gerçek anlamı “ateş yakmak”tır. İbranice 

אזא aza, aydınlatmak anlamına gelir. אשא asha, Ateştir. Sanskritçede, Osch, veya Asch, Ateş

veya Isı'dır; ve Mısır kelimesi Osiris, Schelling tarafından iki kökten türetilmiş olduğu 

düşünülmüştür שיא aish רםא asr, ya da Ateş Büyücüsü. Aesar, eski Etrüsk dilinde Tanrı 

anlamına gelirdi. Hinduların Aeswarveya Iswara'sı ile benzerdir. Baghavad-Geeta'da okuruz; 

Aeswar her ölümlü varlıkta ikamet eder ve doğaüstü güçleriyle, zaman çarkı üzerinde 

yükselen her şeyi harekete geçirir. Ateş'in ilk İlke olduğu varsayıldığı gibi, kendine özgü bir 

incelikle yok edici olduğu da varsayılmış ve Yaratıcı ile Yok Edici'nin özdeşleştirilmesi fikri 

buradan doğmuştur. İlkel Ateş'in yiyip bitirmek için doymak bilmez bir iştaha sahip olduğu 

90

varsayılırdı. Tyre'li Maximus, eski Perslerin ateşe yanıcı maddeler attıklarını ve "Yok et/Yut 

Tanrım!" diye bağırdıklarını anlatır. İrlanda dilinde easam ya da asam, yapmak ya da 

yaratmak anlamına gelir. Bu benzerlik ve göndermelerin evrenselliğini göstermek zor 

olmayacaktır.

CAR kelimesi

Car, Cur, Chri, Cor, Sar, Sir, רהצ , הרח , רעש . Güneş; Zend [antik İran dili], Khoro; Hur, Ahuro; 

Sankrit, Surya; Yunanca, Σειρος, Σειριος. Druidlerde, Crios Güneş'tir. רח Kar, beyaz ışığın 

göründüğü bir delik. Kur רכ Kuzular. Koresh, שׁרכ Cyrus, Güneş; Yunanca Κυριος, 

lord/efendi/rab. Efendi’nin meshedilmişi/yağlanmışı. —İşaya xlv., 1. Cor, kalp. Gael [İskoç Kelt 

dili], coir, genitive choir, her tarafı kapalı bir alan. Gor bir dairedir. Proserpine [Roma 

mitolojisinde yeraltı tanrıçası] özellikle Korè olarak adlandırılmıştır, yani Bakire-kız. Ceres, 

Χρηστος, Yumuşak, Müjdeci, ve Χρηστης, Peygamber, bu kökün formlarıdır; bu sonradan 

Χριστος, Meshedilmiş (Anointed) [görevlendirilmiş], İsa'ya verilen soyad olmuştur. Χρης, 

iyi bir Cindir, burada fayda sağlayan biri. Chrishna, Hint Mesihidir. Hrsh שרח güneş ateşidir. 

Vulcan [Roma mitolojisinde ateş ve demir tanrısı] ve Jüpiter de Chry-sa-Or olarak 

adlandırılmıştır. Creas, Creasna, Cheres, Creeshna, Cur, Cores, ve Kuros, diyor Alwood, hepsi 

Güneş'i ifade eder. Hıristiyanlar, haçlarının ve imgelerinin önünde mum yakma geleneklerini 

ve alaylarında bunları taşımayı Ceres'ten veya Χρης'ten almışlardır. Ceres, Tædifera olarak 

adlandırılmıştır. Quos cum Tædiferâ nunc habet ille Deâ.—Ov., Fast. iii. Ve, Et per Tædiferæ 

mystica sacra Deæ. —Ov. Epist. ii., 42. Axio-Kersa, Ceres'in bir adı, aynı kökten gelir. 

Pythagoras'ın Bilgelik Okulu Creston'da bulunuyordu. Eski Romalılar, Etrüskleri taklit ederek, 

Concord [uyum tanrıçası] ve Sevgililer adına kutsal bir günde Charistia adında bir bayram 

kutladılar ve bu bayramda eski yılı bitirip yeni yılı sevgi ve uyum içinde başlattılar. Benzer bir 

bayram Kelt Druidleri arasında da vardı. Buradan Eu-Charist [Hıristiyanlıkta ekmek ve şarap 

ayini] gelmiştir. İbranice'de, bayram qum, םוק , buradan da Communion [Kutsal Komünyon] 

gelir. Fransızca, Chretien, bir Hristiyan; Crete [Girit], kutsal bir ada. Hindistan'da Lakshmi, Chri 

olarak adlandırılır. Keren, ןרק , boynuz veya güç sembolü; Japoncada Phoenix [Anka kuşu], 

Yunanca κερασ. Geronios, Nestor'a uygulanan bir unvan, Ammonian [Mısır tanrısı Amun ile 

ilgili] bir unvandır ve soylu ve saygın bir kişiyi ifade eder. Mısır Turnasına (Crane) da aynı 

nedenle büyük değer verilirdi, Işık Tanrısı Ab-Is, אש בא ya da Yunanlıların ifadesiyle İbis için 

kutsal sayılırdı - adı da buradan gelir. Apollon Craneüs ve Carneüs olarak adlandırıldı, bu 

Creneüs, Işık Efendisi'nden başka bir şey değildi ve onun festivali Carnea olarak adlandırıldı. 

91

Frigya'da Cybele'nin rahibi Carnas olarak adlandırıldı. Cuaran, Curuinne, Cru-inne (İrlandaca), 

bir döngü, küre, dünya; Keldani ןרכ ; Arapça, Krun, küre’dir. Soru (Quære) Quære -Eğer 

Chronus bu kelimeden türemediyse: Satürn (Güneş'in bir adı) gibi, Druidlerin Satharn'ından 

(döngü) mı geliyor? 

ARGHA kelimesi

Bu Cildin ve takip edebilecek diğer ciltlerin okuru, Argha, Lotus, Shekinah, Theocracia, 

Yuneh, vb. kelimelerin sembolik olduğunu dindar bir şekilde akılda tutmalıdır: bunlar şeyler 

değil, bu terimler olmadan anlaşılması imkansız olan fikirlerdir. Bunu belirtmek zorunda 

hissediyorum, çünkü Gerçek ve Saflık dışındaki şeylerden tam zıddını çıkaran kötü niyetli, 

şehvet düşkünü ve suçlu ruhlarvardır. Tüm dillerin yetersizliği, onları kullananları, amaçlanan 

fikre uygun olmayan ifadeleri benimsemeye zorlar. Böylece, bir Hindu Lotus kelimesini 

kullandığında, yalnızca çiçeği kastetmez; fakat bin cennetin kokusu ve güzelliğinin bir araya 

geldiği bazı Aşkın Varlığı (Transcendent Presence) kasteder: bu kelimeyi kısaltmak uğruna, 

onun güzel ülkesindeki en güzel çiçekle kullanılır. Bu yüzden İbranice'de Shekinah sözcüğü 

bir görkem parıltısı anlamına gelir; ve bununla Tanrı'nın yaratırken kuşatıldığı söylenir.

Ancak bu ilahi fikirler kötüler tarafından kaba ya da fiziksel bir anlama büründürülebilir; 

okuyucularımı bundan korumak istiyorum. Tanrı bir insan değildir ve bir insan gibi de 

davranmaz. Yine de O'ndan Erkek İlke olarak söz etmek zorundayız. Piskopos Warburton buna 

atıfta bulunarak, buna magnum et pavendum mysterium, büyük ve korkutucu bir gizem der 

ve öyledir. Bu nedenle hiç kimse ona saygısızlık etmeye ya da sözlerime tiksindiğim anlamlar 

yüklemeye kalkışmasın. Göksel dünyalarda her şey saftır, en saf doğaya sahiptir; ve aksini 

düşünen ya da öğreten, Güzelliğin ne olduğunu anlayamaz.

92

KİTAP II

Antik sanat ve bilimin ihtişam ve görkemi

1. Eskiler gibi en yüksek ve en saf kaynaklardan gelen üstün zekâya sahip insanların 

yeryüzünde büyük işler başarması ve hemcinsleri üzerinde üstün bir etki yaratması doğaldır 

ve her ikisini de başardıkları kesindir. Dünyanın dört bir yanına koloniler gönderdiler; ve bu 

kolonilerin başına bilimlerini aktardıkları rahipler yerleştirdiler; Tibet, Benares veya 

Roma'dakine benzer bir hiyerarşiye sahip Evrensel bir Kilise kurdular; bunun izleri şimdi bile 

evrensel olarak keşfedilmektedir; öyle ki, neredeyse tüm mevcut inançların, Tanrı'nın bizzat 

onların aracılığıyla kurduğu ve Elçileri aracılığıyla bugüne kadar koruduğu o saf ilkel 

tektanrıcılığın dallarından ve değişikliklerinden başka bir şey olmadığı doğrulukla 

söylenebilir. Egemenlikleri o kadar geniş bir alana yayılmıştı ki, 1804 yılında Fransız Enstitüsü 

sadece Avrupa'da, eskiden bir bölümü Devâsa (Cyclopean) [düzensiz bloklardan yapılmış bir 

tür antik duvar işçiliğini ifade eder] olan, yani Gnostik rahipler ya da Cyclopes [Tek gözlü 

devler], yani Döngü'nün oğulları (sons of the Cycle) tarafından kurulmuş olan 127 kent 

bulunduğunu saptamıştır: bunlar saf Tektanrıcı oldukları için tek gözlü1 olarak tasvir edilir ve 

Vulcan'ın oğulları oldukları söylenirdi, çünkü Vulcan, daha önce de gösterildiği gibi, Ateş

Elçisi'nin bir adı ve sembolüydü. Modern becerilerin yetersiz kaldığı makine güçlerine 

sahiptiler; ancak modern kibir, bunların "yüz kollu/elli Devin" eserleri olduğunu söyleyerek 

kendini mazur göstermiştir2

. Druidik [Kelt rahipleriyle ilgili] çemberler, taş anıtlar 

1 Kykloplar, tek gözlü olarak adlandırıldılar, başka bir sebepten de: çünkü teleskobu icat etmişlerdi. Babaları 

Vulcan [Roma tanrısı, demircilerin ve ateşin tanrısı; Yunan’daki Hephaistos] bir yapıcıydı; tıpkı İsa’nın 

marangoz ve bir marangozun oğlu olduğu söylendiği gibi; ki bu yalnızca Artifex Mundi [Latince, “Dünyanın 

Ustası / Evrenin Sanatkârı”] anlamına gelir. Bütün bu şeyler birer bilmece gibi görünebilir, ve öyledir de; fakat 

teoloji öğrencisi bilir ki din her zaman bu tür bilmecelerin içine sarılıp gizlenmiştir. Böylece, Saturn’un 

çocuklarını yutması, Tanrı’nın bütün şeyleri kendi içine çekmesi demektir; ölüleri diriltmek, körlere görme 

gücü vermek ve delilere aklı geri kazandırmak ise, aslında kör, akılsız ve ölü durumda olan cahillerin ruhlarını 

arıtmaktan başka bir şey değildir.

2 Strabon der ki, Syene [bugünkü Asvan, Mısır’da] tam olarak dönencenin altında bulunur; burada yaz 

gündönümünü işaretleyen bir kuyu kazılmıştır; hangi gün olduğu bilinir, çünkü o gün öğle vakti güneş

93

(cromleachs), taş yığınları (cairns), sunaklar (Galler'de Minnu-geyrya da Mah-Nuh'un oturma 

yerleri olarak adlandırılır), Tolmen [Prehistorik döneme ait, genellikle iki büyük taşın üzerinde 

duran ve üçüncü bir taşın bunların üzerine yerleştirildiği megalit yapılar.], Kuleler, Salsette 

[Hindistan'ın Maharashtra eyaletinde yüzlerce Budist mağarası olan bir ada.], Elephanta 

[Hindistan'ın Mumbai kenti yakınlarında, Elephanta Mağaraları diye isimlendirilen kayadan 

oyulmuş mağara tapınakları bulunan bir ada.], Elora [Hindistan'da, Maharashtra eyaletinde 

bulunan antik bir mağara kompleksi.], Carnak [Mısır'da bulunan ve Amun-Ra'ya adanmış

büyük bir tapınak kompleksi.] vb., bu devasa mühendislerin eserleridir3

.Taşları işlemek için 

saatinin gölgesi olmaz. O anda dikey duran güneş, ışınlarını kuyunun dibine yansıtırve tüm görüntüsü suyun 

üzerine yansır (lib. xvii). Maurice şöyle der: “Bütün kimya biliminin en zor süreçlerinden biri olan, altın 

buzağı’nın toza indirgenmesi ve içilebilir hâle getirilmesi, Musa’nın İsrailoğullarını Mısır’dan çöle çıkardığı 

kadar erken bir dönemde biliniyor olabilir miydi?” (Hist. of Hindostan, i, 483). Knidoslu Sostrates tarafından 

yapılan Pharos [İskenderiye Feneri], birkaç kat içeriyordu ve mermer sütunlarla desteklenmiş galerilerle 

çevriliydi. Sezar’ın “mucizevi” dediği bu kule yaklaşık 400 feet [yaklaşık 122 metre] yüksekliğindeydi: 

zirvesinde cilalı çelikten büyük bir ayna vardı, öyle yerleştirilmişti ki, uzak gemilerin görüntüsünü, gözle 

görünmeden önce yansıtabiliyordu. Ebu’l-feda [14. yüzyıl Arap tarihçisi]’nın aktardığına göre Hristiyanlar 

tarafından yıkılmıştır; ve böyle bir eserin bugün inşa edilip edilemeyeceği bile şüphelidir. Bütün bu gerçekler 

ortadayken, Whitehurst’un, insan bilimlerinin babalarından gelenek yoluyla aktarılan ve şeylerin kaotik 

durumu ile yeryüzü parçacıklarının asılı bulunduğu evrensel sıvı hakkındaki öğretilerden hareketle, Newtoncu 

yerçekimi, akışkanlık vemerkezkaç kuvveti doktrinlerinin en eski çağlarda bilindiğini, fakat sonradan unutulup 

kaybolduğunu, ta ki büyük matematikçimiz [Newton] tarafından yeniden canlandırılıncaya kadar, kabul etmek 

zorunda hissetmesine şaşılır mı? (Inquiry, s. 18).

3 Budistlerin Mesih için kullandıkları unvandan, yani Saca [Sakya, Buda’nın lakabı “Sakya-Muni”den türeyen ad], 

Saca-sa ortaya çıkar; buradan da Saxon [Saksonlar, Cermen kavmi] ve Scythian [İskitler, antik göçebe halk]

türemiştir. Bütün bu Kyklopik [devasa taş yapılara verilen isim] yapıların evrensel benzerliği, 1829 tarihli 

Asiatic Journal’da (s. 322) yayımlanan Mr. Walters’ın Pundua Tepeleri’ndeki seyahatlerinde ilginç biçimde 

gösterilmiştir. Daha ilerledikçe, Bay W. son derece görkemli manzaralar görmüştür, fakat bunlara ayrıntılı 

değinmeye yerimiz yok. Çok dikkat çekici olan, onun devasa taş anıtlar ve kapılarla karşılaşmasıdır; bunlar ona 

güçlü bir şekilde Stonehenge [İngiltere’deki megalitik anıt]’i hatırlatmıştır. Bu dik taşlar ve taş kapılar, ölmüş

racaların [Hint hükümdarı] ve reislerin hatırasına dikilmiş anıtlardır. Bay Walters’ın geçtiği ilk taş kapı (üç tek 

levhadan oluşmuş) on iki fit [yaklaşık 3,6 m] yüksekliğindeydi; bazı anıt taşların otuz ton geldiğini tahmin 

etmiştir. Bu görkemli anıtlar tepelerdeki bütün köylerin yakınında bulunur. Cosseah anıtları özellikle Nunclow 

çevresinde çoktur ve büyüktür. Uçlarına dikilmiş taşlarla desteklenen dairesel ve kare taşlar, Cornwall ve 

Galler’de bulunan ‘cromlech’lere [megalitik mezar yapısı] son derece benzer; şüphesiz o eski anıtlar da aynı 

amaç için, yani urneler içine konmuş ölmüş reislerin küllerini barındırmak için kullanılmıştır. Eğer durum 

buysa, toplumların aynı gelişim evresinde fakat birbirinden ölçülemeyecek kadar uzak yerlerde yaşamalarına 

rağmen, geleneklerinin böylesine tam olarak çakışması ne kadar şaşırtıcıdır! Britanya’daki anıtların hangi 

amaçla inşa edildiğine dair şüphe varsa, bugün bu ülkede benzer anıtların kullanımına bakılarak bu şüphe 

ortadan kalkmaz mı? Bay W. dikili taşların Stonehenge’teki gibi daireler hâlinde yerleştirilmiş olduğunu 

görmedi, fakat genellikle doğrusal sıralar hâlindeydiler. Okuyoruz ki, Okyanus kıyılarında, öyle büyük bir taş

vardı ki, hiçbir kuvvet onu oynatamazdı; fakat Asphodel [ölülerle ilişkilendirilen mitolojik çiçek]’in 

94

harç, çimento, çelik veya demir kullanmadılar; ve yine de, taşlar öyle ustalıkla işlendi ki, birçok 

yerde ek yerleri neredeyse görünmez; Peru'da olduğu gibi, bazı taşlar 38 feet [11.5 metre] 

uzunluğunda, 18 feet [5.5 metre] genişliğinde ve 6 feet [1.8 metre] kalınlığındadır, ve Cusco 

kalesinin duvarında daha büyük taşlar vardır. (Acosta, vi. 14.) Syene [bugünkü Asvan] kuyusu 

5400 yıl önce, o nokta tam olarak tropikteyken yapılmıştır, ki artık öyle değildir, bu da onların 

harikulade eserlerinden biridir. Öyle inşa edilmişti ki, yaz gündönümü tam öğle vaktinde, 

güneş diskinin tamamı yüzeyinde yansıtılıyordu —Avrupa'daki tüm astronomların birleşmiş

becerilerinin şu an yapamayacağı bir iş.

2. Maurice, Chilambrum'un [Hindistan'da bir tapınak] büyük portalının zirvesini 

taçlandıran, kırk feet [yaklaşık 12 metre] uzunluğunda ve beş feet [yaklaşık 1.5 metre] 

genişliğindeki böylesine ağır taşların 122 feet [yaklaşık 37 metre] yükseğe nasıl 

kaldırılabileceğini sorar, ancak geometrinin mekanikle birleşmesiyle mümkün olabileceğini 

söyler. Salsette ve Elephanta'daki muazzam oyma eserlerin ve heykellerin, Mr. Hunter ve 

diğerlerinin belirttiği gibi, böylesine doğru orantılarla yapılmasının başka bir kaynağı olabilir 

mi? Hindistan her bölgesinde bu kadar yüksek mitolojik heykellerle süslenmiş sütunlar nasıl 

yükseltilmiştir? Hist. of Hindostan, i. 489. Bu şaşırtıcı yapılardan biri, hala kısmen bizim 

topraklarımızda bulunmaktadır. Higgins, Mr. Waltire'in bu tapınağın (Stonehenge) çeşitli 

amaçlar için inşa edildiğini düşündüğünü söyler: Stonehenge'in, erken dönemlerde 

uygulanan gizli ritüellerin gerçekleştirilmesi için özellikle iyi tasarlandığını, bir kişi dışarıda 

durursa, giriş kapatıldığında merkezde yapılan hiçbir şeyi göremeyeceğini, bu girişin üç 

kişinin önünde durmasıyla çok etkili bir şekilde kapatılabileceğini belirtir. İç kavis içindeki 

büyük taş veya sunak üzerinde duran biri konuştuğunda, tapınak içindeki herkes tarafından 

duyulabilir. Mr. W., bu yapının bir başka kullanım amacının gök cisimleri üzerinde astronomik 

dokunuşuyla hareket ederdi (Ptol. Heph. ap. Phot. lib. 3). Bu, Cornwall’da bulunan sallanan taşlardan biriydi; 

ve Asphodel, Druidlerin sanatını simgeliyordu. Baal [Kenanlı ve Fenikeli güneş tanrısı] ya da Bel diye 

adlandırdıkları güneşe tapınma, Isidon [Sayda], Tyre [Sur] ve Kartaca’nın tüccarları ve denizcileri tarafından 

kuzeye ve batıya yayılmıştı. Vossius, Belenus / Belen tapımını (ki açıkça Baalen ile aynıdır) Adriyatik kıyısındaki 

Aquileia, Almanya’nın güneyindeki Noricum ve Galya’daki Armorica’ya kadar izlemiştir. Beli / Bali adı Gotlar ve 

Keltlerce de bilinmekteydi. Eğer Gotlar, Edda [İskandinav mitolojisi kaynağı]’ya göre, mitolojilerinde Beli’ye 

ayrıcalıklı bir yer vermemişlerse de, Balder [İskandinav ışık tanrısı], yani Hiperbore Apollo’sunun adında, onu 

oluşturan kökleri görmek kolaydır; açıkça Baal Adur’dur [Ateşin Efendisi / Parlak Efendi]. Beli adı eski 

Britonlarca da biliniyordu (bkz. Davis, Mythology of the Druids); İskoçya’daki Keltlerin torunları ise Bel’den sık 

sık bahsederler, onun Keldani kökenini bilmeden. Beltain [Keltlerin bahar ateş festivali], başka bir şey değil, 

doğunun eski tanrısıdır: לב ןתיע Bel-itan, yani “Kudretli Bel”; ki Ctesias [Pers sarayında yaşamış Yunan 

tarihçi]’ya göre Babilliler Bel’e bu adı vermiştir ve o bunu Βελιτανης[Belitanes] olarak yazmıştır.

95

gözlemler yapmak olduğunu düşündü. Mr. W., yaptığı dikkatli gözlemlerle, bu tapınağı 

çevreleyen tümseklerin veya tümülüslerin sabit yıldızların konumunu ve büyüklüğünü doğru 

bir şekilde temsil ettiğini, doğru ve eksiksiz bir planisfer [ya da orrery], [güneş sisteminin 

mekanik modeli] oluşturduğunu belirledi. Yardımsız gözle yalnızca sekiz yüz yıldız görülebilir, 

ancak bin beş yüz yıldızın izini bulduğunu düşündü; daha küçük olanlar, bir teleskopa benzer 

bir alet olmadan gözlemlenmesi mümkün olmayan yıldızları temsil ediyordu. Bu yapıyı 

kullananların yansıtıcı teleskoplarımıza benzeyen bir şeylere sahip olduklarına dair başka 

kanıtlar da bulunduğunu düşündü. Diğer tümseklerin belirli yıllar içindeki tüm tutulmaları 

kaydettiğini, trilithonların [üç taşlı dikili yapılar] Merkür ve Venüs geçişlerini kaydettiğini; 

meridyen çizgisinin o zamanlar büyük giriş tarafından yolun veya yaklaşımın hizasında 

olduğunu ve iç kavis içindeki sunak taşının da şimdi ondan yetmiş beş derece 

uzaklaştırıldığını belirtti. Celtic Druids, xviii.4

4 Hindistan’daki Benares [Hindistan’ın kutsal şehirlerinden, günümüzde Varanasi] şehri yakınlarında, dağın katı 

kayasından oyulmuş astronomik aletler vardır; bunlar eski zamanlarda, az önce değinilen gözlemleri yapmak 

için kullanılmıştır ki Sir W. Jones [İngiliz şarkiyatçı ve filolog, 1746–1794] ve rahipler bunların sadece geçmişe 

yönelik hesaplamalar olduğunu söyler. Günümüzdeki Brahmanlar [Hindistan’ın rahip kastı]’ın bunların 

kullanımını bilmediği söylenir: bunlar çok büyük boyutlardadır ve gelenek, onların en uzak eski çağlara ait 

olduğunu belirtir. Maurice [Thomas Maurice, 18.–19. yy İngiliz tarihçi] şu gözlemde bulunur: dairesel taş

anıtlar, harfleri olmayan ya da yazının kullanımını siyaseten yasaklayan bir ırk tarafından, astronomik 

döngülerin kalıcı sembolleri olarak tasarlanmıştı; bu insanlar, öğrencilerine öğretmek ya da bilgilerini gelecek 

nesillere aktarmak için başka kalıcı bir yöntem bulamamışlardı. Stonehenge’deki taşların sayısı aslında 

600’dü; bu da altı yüzyılı anmak içindi. Cebrail’in bütün eski Müjde [Annunciation: İsa’nın doğum müjdesi 

sahnesi] tasvirlerinde Meryem’e sunduğu zambak hakkında Parkhurst şöyle der: “Altı taç yapraklı çiçeğin 

içinde yedi tepecik ya da erkek organ vardır; yani, altısı tek başlı olan, ortadaki ise üç başlı olan.” Peki bu neyi 

sembolize eder? Altı yaprak ve altı erkek organ Naros [antik İran ve Mezopotamya’da kullanılan 600 yıllık 

kozmik döngü]’tur; üç başlı merkezi erkek organ ise, Göksel Elçi’nin Kutsal Bakire’ye sunduğu Mesih’tir. (Bkz. 

önceki bölümler). Aynı şekilde Museler [Muses: Yunan mitolojisinde ilham perileri]’in tanrıların sesini θεων 

όπι λειριοεσσι [theōn opi leirioessi, “tanrıların zambaklı sesiyle”]konuştukları söylenirdi. (Theog., 41; Iliad, 

III.152). Asur ve Babil’de bulunan ok başı ya da mızrak ucu şeklindeki yazı, ilk Asurluların mızrak ucu ya da 

zambak biçimli yazısının bir taklididir, hatta belki de aynı şeydir. Bu nedenle dile “okların uçuşu” denilmiştir; 

ve Vahiy’deki ilk Mesih bir yay ile görülür. Naros’un altı yüzyılına uygun olarak, küre ilk başta 60 dereceye 

bölünmüş, bu daha sonra 6 ile çarpılarak 360 olmuş ve şimdiye kadar bu şekilde kalmıştır. Saat de aynı şekilde 

60 dakikaya, her biri 60 saniyelik bölümlere ayrılmıştır. Tatarlar ve Çinliler 60 günlük bir döneme sahipti; 

Asyalılar ise genelde 60 yıllık bir döngü kullanırdı. Romalıların beş yıllık lustrum [Roma’da 5 yıllık dönemi 

belirten terim], 12 ile çarpıldığında aynı döngüyü temsil ederdi. Babil’in büyük yılı 3600’dü, yani Naros’un 6 

ile çarpımıydı. Bütün şeylerin tek bir ortak merkezden ve kaynaktan aktığının bundan daha dikkat çekici bir 

kanıtı hayal edilemez! Tatar döngüsü Van, 180 yıl ya da üç altmıştı; bu 12 kere 12 (144) ile çarpıldığında 

25.920 yılı verir: bu, göklerin dönüşünün tam süresidir.

96

3. Keldanilerin astronomiyle ne kadar erken uğraşmaya başladıkları Porphyry tarafından 

Aristoteles'ten aktarılır; İskender Babil'deyken Calisthenes'in Bel'in Keldani rahiplerine 

sorduğunda, onların 1903 yıl öncesine uzanan bir dizi astronomik gözlemlerinin olduğunu, 

bunların kiremitlere ya da tuğlalara yazılmış, daha doğrusu kazınmış olduğunu gördüğünü 

anlatır. Ancak Bailly, Histoire de l'Astronomie Ancienne, sect. xiii'de, tüm bunların çok ötesine 

geçiyoruz ve zamanımızın en ünlü keşfinin, yani dünyanın gerçek ölçümünün, o çok uzak 

çağlarda tespit edilmiş olmasının hiçbir şekilde ihtimal dışı olmadığını düşünüyoruz. Çok 

güçlü bir kanıt bizi bu görüşe götürmektedir. Aristoteles (De Cælo. lib. ii.) kendi zamanında 

matematikçilerin bir dereceyi 1111 kademe (stade) [Bir stade'nin [stadyum] uzunluğu zaman 

ve coğrafyaya bağlı olarak değişiklik göstermiştir. Ancak genellikle kabul edilen ortalama bir 

değer vardır. Antik Yunan'da bir stade yaklaşık olarak 600 ayak uzunluğundaydı. Antik Yunan 

ayağı yaklaşık 0,308 metredir.Bu durumda, bir stade yaklaşık olarak 180 metredir.], dünyanın 

çevresini ise 400.000 kademe olarak hesapladıklarını anlatır. Bilginler, bu stadlarla (stadium) 

Yunan ya da İskenderiye stadının kastedilmediği konusunda hemfikirdir: bunlardan daha 

küçük olanı, yerküremizin gerçek çevresinin neredeyse iki katı bir ölçüm verir. Aristoteles'in 

bahsettiği stadın gerçek değerini tespit ettim ve kendi çağımızın derecesine mümkün 

olduğunca yakın olduğunu gördüm, yani 57066 toises [Fransız ölçü sisteminde kullanılan bir 

uzunluk birimidir. 1 toise yaklaşık olarak 1.949 metreye eşittir.]: eğer bu ilk çağlara aitse, 

oldukça benzersiz bir yaklaşım. O zamanlar Astronomi'nin hangi mükemmellik noktasına 

ulaştığını nereden bilebiliriz? Fikirlerimizi ancak birbirinden kopuk ve bölük pörçük 

olgulardan toplayabiliriz: ama bu olguların bütünü, bileşimi bizden kaçmıştır ve gerçek bilgiyi 

oluşturan da budur. Şu anda bir Astronomi tarihi oluştururken üzerinde durduğumuz avantajlı 

zemin, şu an sahip olduğumuz geniş bilimsel gerçekler koleksiyonu ve kanıtlar bizi 

başarısızlığa uğrattığında olasılıkları tartma veya bu gerçekleri değerlendirme gücüdür. 

Dolayısıyla bu ölçüm, Aristoteles'ten önceki Yunanlıların işi değildir: bundan garip ama yine 

de doğru bir nedenle emin olabiliriz, çünkü o ölçüm kesindir. Çinliler ve Keldaniler gerçek 

ölçüyü ancak kabaca tahmin etmişlerdir. O halde bunu bilinmeyen eski bir halktan başka kime 

atfedebiliriz? Ama bu halk Hintliler ve Keldanilerle aynı dönemde yaşamış olsaydı nasıl 

bilinmez olarak kalabilirdi; ya da felsefe ve bilimdeki ünleri nasıl oldu da günümüze kadar 

gelmedi? Bu durum, onların hem Hintlilerden hem de Keldanilerden önce var olduklarını 

varsaymaktan başka hiçbir şekilde açıklanamaz. Aristoteles'in bahsettiği ölçüm ya Callisthenes 

aracılığıyla Doğu'dan Babil Rasathanesi kayıtlarıyla birlikte ona ulaşmış olmalı ya da ona bir 

Keldani aracılığı ile gelmiş olmalıdır; ve bunu bu kadar doğru bilen bu ulus, bunu bilimde 

97

diğerlerini gölgede bırakan daha eski bir halktan [Atlantisliler] almış olmalıdır. Bu gözleme 

ek olarak şu gerçeği ekleyebiliriz: Yedi yıllık döngü (septennial cycle) veya hafta, günleri 

Çinliler, Hintliler, Etiyopyalılar, antik ve modern Avrupalılar tarafından gezegenlere 

adanmıştır, bu gezegenlerin uzaklığına, büyüklüğüne ya da parlaklığına göre değil, keyfi 

olarak düzenlenmiş olması, bir zamanlar çok güçlü bir halk arasında geçerli olan tek tip bir 

dini astronomi sisteminin bir başka kanıtıdır: ayrıca modern çağların her zaman kendileri için 

iddia ettikleri, ancak gördüğümüz gibi, iyi bir nedeni olmayan göklerin düzeni hakkında da 

bilimsel bir bilgiye sahip olduklarını da gösterir. Bu kayıp eski halk, bir tufanla yok olan ve 

Tanrı'nın ikinci Elçisi ve astronomların ilki ve en büyüğü olan Enoch'un [İdris] papalık 

imparatorluğunun kurulduğu ve uzun süre geliştiği büyük ada-kıta Atlantis'in insanlarıydı. 

Tüm eski astronomi bilgisi onlardan gelmiştir5

.

4. Sibirya'da, diyor Bailly, 50 derece enlem altında ve 80 ila 130. boylamlar arasında, uygar 

bir halkın kalıntıları bulunur; bir zamanlar gelişmiş birçok şehrin kalıntıları; gümüş kağıt 

üzerine, Çin mürekkebi karakterlerinde, altın ve gümüşten el yazmaları; ölüler için mezar 

taşları olan piramitler ve bilinmeyen bir dilde yazıtlar: altın, gümüş ve bronzdan insan ve 

hayvan figürleri. İnsan figürleri Hindistan tanrılarıyla dikkate değer bir benzerlik gösterir. M. 

D'Anville, Sera Metropolis olarak adlandırılan Serica'nın [Antik Çin'in batısında yer alan 

bölge], bilimleri geliştiren bir halkı yöneten ve Çin tarihinde Hoei-he adıyla anılan kralların 

ikametgahı olduğunu belirtmektedir (Geographie ancienne, ii. 326). Serica aslında 

Tataristan'ın Selingiskoi'nin bulunduğu kısmıdır. Bu bölgede Hint putlarının keşfedildiğini 

belirttim: Hintlilerin kendileri, gerçek anlamını bilmedikleri bir geleneğe sahiptir. Yıldızların 

hareketinin tam olarak bilinmesini içeren bu gelenek, Tatarlardan başka hiçbir halk tarafından 

kullanılmamış olan 180 yıllık süreyle birleştiğinde, Asya'nın kuzeyinden yola çıkan bu son 

halkın, gerçek anlamını tam olarak bilmedikleri gelenekleri de beraberlerinde taşıdıklarını 

5 Yaratılış Kitabı [Genesis], Tufan’ın sularının artışını 150 gün boyunca devam ettirir (VIII.3); yani her biri 30 

günden oluşan beş ay—bu da, yazarın zamanında (her ne zamansa) yılın yalnızca 360 gün olduğu (yani 30 x 

12) şeklinde düşünüldüğünün açık bir kanıtıdır. Septuaginta [İbranice Eski Ahit’in M.Ö. 3. yy’da Yunancaya 

çevrilmiş versiyonu], ayın 27. gününü suların akışının kesildiği gün olarak belirtir (VIII.4); bu noktada, bu olayı 

17. güne atfeden İbranice, Keldani, Samiri, Arapça ve Süryanice Yaratılış Kitapları’ndan farklıdır. Aynı şekilde, 

Vahiy, XII.6, bir yılı 360 gün olarak ifade eder; üç buçuk yıl = 1260 gün. Bu da, en iyi türden kanıtla —yani içsel 

kanıtla— kendisinin neredeyse ilkçağlara yükselen bir eskiliğe sahip olma hakkını kesin olarak ortaya koyar.

Yukarıda alıntılanan Yaratılış’ın o özel bölümüne de aynı niteliği vermekten geri durmazdım; eğer o bölüm de, 

içsel kanıtla, Talmudistler [Yahudi sözlü geleneğini ve şeriatı derleyen hahamlar] tarafından bozulmuş

olduğunu göstermeseydi.

98

göstermektedir. Yirmi dört Boodhoos [Budalar veya bilge kişiler] ya da Kadimler, doktrinlerini 

bu bölgede yaymışlar ve insanlığı İlk Elçi'nin gelişine hazırlamışlardır: ama astronomi bilimi 

doruk noktasına bu bölgede değil, kayıp Atlantis'te ulaşmıştır.

5. Modern bilimsel aletlerden en dikkat çekici olanlardan biri, orrery [gezegenlerin ve 

güneşin hareketlerini gösteren mekanik bir astronomi aleti], çok eski bir icat gibi 

görünmektedir. Landseer [John Landseer, 18.-19. yy. İngiliz gravürcü ve araştırmacı], Sabæan 

Researches[Sâbiî Araştırmaları] adlı eserinde, Eski Ahit’in bizim çevirimizde Koruluklar olarak 

verilen הרשא Ashre [Aşera] kelimesinin aslında kehanet amacıyla yapılmış bir çeşit orrery 

veya armillary [göksel küreyi temsil eden halka düzenekli astronomi aracı] anlamına geldiğini 

göstermiştir. Ve bunların muhtemelen bir insan boyunda olduğunu, taşıyıcı çubuktan veya 

eksenden kıvrımlı şekilde dallanan küçük kürelerle donatıldığını ileri sürmektedir. 2. Krallar

XXI’e atıfta bulunarak der ki: Sâbiî Ashre, Tapınağın çevresinde, sunakların da kurulduğu 

alanlarda dikilmiş görünmektedir; fakat kehanet amacıyla Tapınağın avlularında Manasse 

[Yahuda kralı, M.Ö. 7. yy.] tarafından yapılmış bu hareketsiz armillary makinelerinin dışında, 

içeride küçük bir kopya veya oyulmuş bir Ashre tasviri de vardı—şüphesiz onun putperestçe 

hüküm sürdüğü dönemde icra edilen ve Hezekiel tarafından anlatılan Sâbiî ayinlerin 

kutlamasına yardımcı olmak için. Çünkü Kevar Nehri kıyılarında bu yazarın gördüğü 

putperestliklerin, gerçekten de Yeruşalim Tapınağı’nı kirletenler olduğundan makul bir şüphe 

yoktur. Kesin olan şudur ki, “koruluklar” diye çevrilen kelime her zaman ağaçlık bir alan 

anlamına gelemez: zira biz her yeşil ağacın altında koruluklar kurmaktan (2 Krallar XVII:8) 

bahsedildiğini okuruz; aynı şekilde, her zaman doğrudan bir heykeli de belirtmez, çünkü yine 

halkın dökme putlar yaptığını, bir koruluk yaptığını, göklerin tüm ordusuna taptığını ve 

falcılıkta bulunduğunu da okuruz (ayet 16). Ayrıca bkz. Hakimler VI.25, 2 Krallar XXIII. 4. Bu 

yüzden Selden [John Selden, 17. yy. İngiliz hukukçu ve oryantalist], bu terimin özellikle 

koruluklarda tapınılan putlar, özellikle Aştarte [Fenike tanrıçası; Yunan’daki Afrodit/Venüs]

veya Venüs için kullanıldığını düşünür. Benim hiç şüphem yok ki Ashre bir orrery idi ve 

astroloji amacıyla her zaman tapınaklarda ve koruluklarda, tanrıların tasvirlerinin yakınında 

kullanılıyordu. Bu tasvirler ya dökme heykellerdi ya da bizzat ağaçların kendileriydi. Dr. Gloster 

Ridley [18. yy. İngiliz ilahiyatçı] der ki: Ağaçlar tanrıların ilk tapınaklarıydı; aynı zamanda 

onların sembolleri ya da tasvirleriydi; çeşitli özellikleri farklı ağaçlarla ifade edilirdi ve bu 

ağaçlar sürekli olarak ilgili tanrılara tahsis edilir, onların adlarıyla çağrılırdı; bu nedenle de, 

prototiplerinin nitelik ve güçlerine sahipmiş gibi, onların huzurunda yapılan antlaşmaları 

99

işitmeye ve ihlal edenleri cezalandırmaya çağrılırlardı. Çin yıllıkları bize, Yu’nun, Shun’un oğlu 

ve İsa’dan önce 23. yüzyılda hüküm sürmüş olan bu imparatorun, dünyanın ve bilinen ölçüde 

gezegenlerin dönüşlerini sergileyen, mücevherlerle süslenmiş büyük bir altın küre icat 

ettiğini anlatır. Bu kürede gezegenler, renkleriyle uyuşan mücevherlerle temsil edilmekteydi; 

ve bu da şüphesiz bir orrery idi.

6. İnsanlık tarihinin incelenmesinde, Humboldt'un Researches, i. 147, adlı eserinde 

belirttiği gibi, dünya üzerinde yayılan dillerin muazzamlığı karşısında, birçok ırka ve farklı dile 

ortak bir köken atfetmemek, kendimizi varsayımlar labirentinde kaybetmek olur. Sanskritçe 

köklerinin Farsça dilinde bulunması, Farsça ve hatta Pehlevi [eski İran dili] köklerinin Alman 

dillerinde bulunması, bize Sanskritçe, Pehlevi veya Medler, Persler ve Almanların eski dilinin 

aynı kaynaktan türediğini düşünme hakkı verir. Elbette, piramidal anıtların ve sembolik 

resimlerin bulunduğu her yerde Mısır kolonilerinin göç ettiğini varsaymak saçma olurdu; 

ancak birbirinden en uzak mesafelerdeki uluslar arasında var olan törelerin, sanatların, 

dillerin ve geleneklerin büyük resmi tarafından sunulan benzerlik izlerinden 

etkilenmemek nasıl mümkün olabilir? Dil yapılarını, anıtlardaki üslup benzerliklerini ve 

kozmogonilerdeki kurguları her nerede olursa olsun belirtmekten neden çekinelim, bu 

benzerliklerin gizli nedenlerini belirleyemesek bile, farklı iklimlerin sakinleri arasındaki 

iletişimlerin dönemine geri götüren hiçbir tarihsel olgu yokken? *** Kalm, "Amerika 

Seyahatleri"nde, Verandrier'in 1746'da, Montreal'in dokuz yüz lig batısındaki Kanada 

savanalarında, oyulmuş bir sütuna sabitlenmiş bir taş tablet keşfettiğini ve bu tabletteki 

çizgilerin Tatarca bir yazıt olarak alındığını anlatır. Quebec'teki birkaç Cizvit, İsveçli gezgin 

Kalm'a, Kanada valisi Beauharnois'in bu tableti Fransa'daki M. de Maurepas'a gönderdiğini 

söylediklerini belirtmiştir. İnsanlık tarihi için bu kadar ilginç bir anıt hakkında daha fazla 

bilgiye sahip olamamaktan derin bir üzüntü duyuyoruz. Anglo-Amerikan antikacıları, 

Dighton'daki kayalara oyulmuş Fenike yazıtı olduğu düşünülen bir yazıtı tanıtmışlardır. Bu 

yazıtın çizimleri, 17. yüzyılın sonlarından günümüze kadar Danforth, Mather, Greenwood ve 

Sewell tarafından defalarca yayınlanmıştır. İlk Avrupa yerleşimleri sırasında bu bölgede 

yaşayan yerli halk, ahşap evlerdeki yabancıların Taunton Nehri'ne, eski adıyla Assoonet, 

yelken açtıklarına dair eski bir geleneğe sahipti. Bu yabancılar, kızıl derilileri fethettikten sonra 

kayalara işaretler oydular ve bu işaretler şimdi nehrin suları tarafından kaplanmış durumdadır. 

De Gebelin, Dr. Stiles ile birlikte, bu işaretlerin Kartacalı bir yazıt olduğuna inanmaktadır. *** 

M. Bonpland ve benim, Orinoco ve Amazon nehirleri arasındaki iletişimi belirlemek için 

100

yaptığımız yolculukta, bize yedinci enlemde, Uruana adlı Hint köyünden Caura'nın batı 

kıyılarına kadar uzanan granit dağ zincirinde bulunduğu iddia edilen bir yazıttan bahsedildi. 

Franciscan keşiş Ramon Bueno, bazı kaya çıkıntılarının ayrılmasıyla oluşan bir mağaraya 

tesadüfen girerken, mağaranın ortasında büyük bir granit blok gördü ve bu blokta çeşitli 

gruplara ayrılmış karakterler gördüğünü düşündü. Keşiş, bu karakterlerin bir kısmının 

kopyasını bana verdi. Bu karakterlerde Fenike alfabesiyle bazı benzerlikler keşfedilebilir; 

ancak ilgi göstermeyen keşişin bunu dikkatlice kopyaladığı konusunda şüpheliyim. P. 

Bueno'nun granit üzerine yazılar bulduğu bu vahşi ve ıssız ülkede, yükseklerde hayvan 

figürleri, güneş, ay ve yıldızların temsilleri ve diğer hiyeroglif işaretlerle kaplı çok sayıda kaya 

vardır. Yerliler, Büyük Sular zamanında atalarının kano ile bu dağların zirvelerine geldiklerini 

ve taşların o kadar plastik bir durumda olduğunu, parmaklarıyla izler bırakabileceklerini 

anlatmaktadır. Bu gelenek, öncekilerden farklı ve daha düşük bir medeniyet seviyesindeki 

bir kabileyi ve keski ve diğer mekanik aletlerin kullanımına dair mutlak bir cehaleti işaret 

etmektedir.

7. Payne Knight, Letters to Six W. Hamilton (s. 87) adlı eserinde, Mısır'da var olan ve 

özellikle Etiyopya sınırındaki Phil Adası'ndaki çok merak uyandırıcı tapınaklardan bahseder. 

Bu tapınaklar, en azından komşu Thebes [Teb, Mısır'ın antik başkenti ve önemli bir arkeolojik 

alan] tapınakları6 hariç tutulursa, mevcut en eski yüksek sanat anıtları arasında yer alır. İki 

tapınak da, o şehrin zenginlik ve imparatorluğun merkezi olduğu Truva Savaşı döneminde 

inşa edilmiştir (Il, ix., 381). O zamanlar ne kadar uzun süredir böyle olduğunu tahmin 

edemeyiz, ancak kısa bir süre sonra gerilediği konusunda çok az şüphe vardır; çünkü 

Yunanlılar, Psammetichus'un [MÖ 7. yüzyılda hüküm süren Mısır firavunu] saltanatında 

(genellikle Truva kuşatmasından yaklaşık 530 yıl sonra olarak hesaplanır) o ülkenin iç 

kısımlarını ilk kez şahsen tanıdıklarında, Memphis yüzyıllardır başkent olmuştu ve Thebes 

adeta terkedilmişti. Homer, Achilles'in onun muazzam zenginliği ve ihtişamından genel 

olarak bilinen ve kabul edilen bir mesele olarak bahseder; bu yüzden o uzak çağda bile uzun 

süredir ünlü olmalıydı. Bu nedenle, şimdi kalan muhteşem yapıların çoğunun o zamandan 

önce inşa edildiği veya en azından başlatıldığı sonucuna varabiliriz, birçoğunun 

6 Dr. Huntington [18. yy. İngiliz seyyah ve doğubilimci], Mısır’daki Porfir Sütunları [kırmızımsı mor renkte 

volkanik taş olan porfirden yapılmış sütunlar] hakkında verdiği bilgide, üzerlerine kazınmış hiyeroglif 

karakterlerin muhtemelen çoktan kullanılmaz hale gelmiş eski Mısır harfleri olduğunu söyler; ve bunlar, her 

biri bir kelimeyi, hatta bir tümceyi temsil eden Çince karakterlere benzemektedir; ayrıca, aynı şekilde 

yukarıdan aşağıya doğru yazılmış görünüyorlar.

101

tamamlanması için uzun yıllar gerektiren, hatta antik Mısır krallarının zenginlik ve gücünün 

en büyük Roma imparatorlarınınki kadar olduğunu varsaysak bile. Trajan'ın [MS 98-117 yılları 

arasında Roma İmparatoru]sütununun üç yıl içinde tamamlanması son derece olağanüstü bir 

çaba olarak düşünülmüştür, çünkü en az 300 iyi heykeltıraşın üzerinde çalışmış olması 

gerekir; yine de Thebes civarında, Paros ve Carrara'nın yumuşak mermerleri yerine, Libya 

dağlarının sert ve kırılgan granitine oyulmuş figürlerle kaplı devasa büyüklükteki tapınaklar 

buluyoruz. Bu ülkeyi ziyaret eden gezginler, bitirilme şekillerine dair bize eksik bilgiler 

vermişlerdir; ancak Rameses'in obeliskindeki figürlere bakarak yargılarsak, Trajan'ın 

sütunundakilerden çok daha özenle işlenmişlerdir. Obelisk üzerinde incelediğim bir 

heykeltıraş, bu figürlerin bir kazıma aracıyla bitirilmiş olması gerektiği konusunda kararlıydı, 

çünkü bir keski ile kırmızı granitin bu kadar düzgün ve hassas bir şekilde kesilmesi mümkün 

değildir7

. Rameses'in yaşı belirsizdir, ancak modern kronologların çoğu, onun Sesostris ile 

aynı kişi olduğunu ve Hristiyanlık'tan yaklaşık 1.500 yıl önce, Truva kuşatmasından yaklaşık 

300 yıl önce Thebes'te hüküm sürdüğünü varsayarlar. Ancak bu tarihlemeler, bu kadar uzak 

bir antik döneme ait olaylara uygulandığında sadece varsayımsaldır. Augustan [MÖ 27 - MS 

14 yılları arasında hüküm süren Roma İmparatoru Augustus'un dönemi] çağının Mısır 

rahipleri, hiyerogliflerle yazılmış kayıtlarla doğruladıklarını iddia ettikleri bir geleneğe 

sahiptiler; ülkelerinin bir zamanlar tüm Asya ve Etiyopya'nın egemenliğine sahip olduğunu 

ve kralları Ramses'in veya Rameses'in bu yerleri fethettiğini iddia ederler (Tacit. Annal, ii, 60). 

Bu hesabın abartılmış olabileceği düşünülse de, hala mevcut olan yapıların varlığından, bir 

7 Çıkış [Exodus] XXVIII’de, Musa’ya iki oniks taşı alması ve İsrailoğulları’nın isimlerini onların üzerine kazıması 

emredilir; taş üzerine oyma yapan bir ustanın işiyle, bir mühür (signet) üzerindeki oymalar gibi, sen iki taş

üzerine İsrailoğulları’nın isimlerini kazıyacaksın. Aynı bölümde, on iki taşın, İsrailoğulları’nın isimlerine 

göre, onların isimleriyle, bir mühür üzerindeki oymalar gibi kazınması için bir buyruk vardır. Bu pasajlarda, 

isimlerin mühürler üzerine oyulması sanatına sürekli bir gönderme bulunur; ve bu oymalar şifreler veya 

yalnızca hiyeroglif semboller olarak görülemez; çünkü (ayet 36’da) saf altından bir levha yapılması ve onun 

üzerine bir mühür üzerindeki oymalar gibi Rabbe Kutsallık קֹדֶשׁ לַהוהי) Kodesch Layhova) yazılmasının 

emredildiğini buluruz. Bu kutsallık alametinden dolayı, Hermes [Yunan tanrısı, tanrıların habercisi] her zaman 

caduceus [iki yılanlı asası] ile tasvir edilmiştir; bu kelime açıkça kodesch ile akrabadır. Masonlukta “Büyük 

Locaların Başmüfettişi Bölümü, ya da Seçilmiş Büyük Kadoş Şövalyeleri” diye adlandırılan bir derece vardır; 

bunlar, denetçi olarak işlevlerini Mısır Merkür’ü [Yunan Hermes’iyle eşleştirilen Mısır Thoth’u]’nden ödünç 

almış görünüyor. Merkür’ün taşıdığı işaret, “Sen Kadoş musun?” sorusuna verilen cevap şekliyle ima edilmiş

görünüyor; bu soru üzerine sorgulanan kişi elini alnına koyar ve “Evet, benim” der. Kutsal sözler “Nekam 

Adonai”dir; bu sözler muhtemelen Yahudi başkâhinin taktığı levhaya kazınan sözcüklerle aynı anlamı taşır: 

Adonai [İbranice: Rab]ya da Adonis [Fenike-Yunan tanrısı], yani “Rab.” Masonlukta kraliyet kemeri derecesinde 

başkâhin tarafından giyilen miğferin çevresinde “Rabbe Kutsallık” sözleri yer alır.

102

zamanlar büyük bir imparatorluğun başında oldukları kesindir; çünkü tüm tarihçiler, 

denizcilikten nefret ettiklerini, hiçbir limana sahip olmadıklarını ve dış ticaretin faydalarından 

yararlanmadıklarını kabul ederler. Bu olmadan, Mısır'ın, Herodot'un büyük olasılıkla doğru 

bir şekilde söylediği gibi, alt kısmının eskiden işlenmemiş bir bataklık olduğu göz önüne 

alındığında, yeterli miktarda fazla zenginliği, bağımlı eyaletler olmadan elde etmesi mümkün 

değildi. Ancak Homer, kendi çağında bilinebilecek her şeyi bildiği ve bildiklerini gelecek 

kuşaklara aktardığı görünen Homer, onların imparatorluğu ve fetihleri hakkında hiçbir şey 

duymamış gibi görünmektedir. Bunlar, yeni imparatorlukların yükselişiyle silinmiş ve 

unutulmuştur; ancak eski zenginliklerinin ünü hala devam etmiş ve karşılaştırma için tanıdık 

bir nesne sağlamıştır, tıpkı bugün dünyanın en fakir hükümdarlarından biri olmasına rağmen, 

Mogul'un [Babür İmparatorluğu hükümdarı] ününün devam etmesi gibi. Bu Mısır kalıntıları 

bizi bilinmeyen çağlara götürdüğü ölçüde, içerdikleri semboller o ülkede icat edilmemiş, 

aksine Eritre Denizi'nin [Kızıldeniz] diğer tarafında yaşayan daha önceki bir halktan

kopyalanmış gibi görünmektedir. Bunlardan en belirgin olanı, Asya'nın güneydoğu 

bölgelerine özgü olan bir sürüngendir; ancak Rameses'in obeliskinde büyük bir doğrulukla 

temsil edildiğini ve İsis Tablosu ve diğer Mısır sembolik eserlerinde sıkça tekrarlandığını 

gözlemledim. Ayrıca, Elephanta Adası'nın kutsal mağaralarındaki heykeller arasında da ayırt 

edilebilir ve modern Hinduların birçok idolüne karakteristik bir sembol olarak sıkça 

eklenmiştir. Mısırlılar arasında, daha önce belirtildiği gibi Öküz, Venüs'ün sembolüydü ve 

doğanın pasif yaratıcı gücüydü. Philæ'deki tapınaklardan birinin başlıklarında, öküz

boynuzları ve kulaklarının, hayatının baharındaki bir kadının güzel yüz hatlarıyla birleştiği bu 

tanrıçanın karma bir formda temsil edildiğini hala buluyoruz. Yunanlılar, Hayvan arzusunun 

veya şehvetin kişileştirilmiş hali olan üretken Aşk Tanrısı Cupid'in annesi olarak tapıyorlardı. 

Anneyi öküz/inek formunda temsil eden bir halk, oğlunu da buzağı formunda temsil etmesi 

doğal olurdu. Bu durum hem Hindular hem de Mısırlılar için geçerli gibi görünmektedir.

8. Aynı bilgili yazar, yalnızca insan ırkının sanıldığından daha eski bir döneme uzanan bir 

eskiliğini değil, aynı zamanda onların mekanik konusundaki olağanüstü becerisini de 

kanıtlayan iki ilginç olaya değinir. O, Trakya’nın kesinlikle uzak bir dönemde uygar bir halk 

tarafından iskân edilmiş olduğunu söyler; çünkü Makedonya Kralı Filip [M.Ö. 4. yy, Büyük 

İskender’in babası], o ülkenin altın madenlerini açtığında, bunların daha önce büyük masraf 

ve ustalıkla, mekanik konusunda çok iyi yetişmiş bir halk tarafından işletilmiş olduğunu 

buldu; fakat o zaman bu halktan hiçbir hatıra kalmamıştı. Bu halkın muhtemelen Orpheus 

103

[Antik Yunan mitolojisinde ünlü bir müzisyen, şair ve kahin] ve Thamyris [Antik Yunan 

mitolojisinde ünlü bir ozan] gibi kişiler olduğu belirtilir. Platon, her iki şairin de şiirlerinin 

kendi zamanında keyifle okunabildiğini söyler. * * * * İnek hemen hemen bütün Hindu 

pagodalarında/tapınaklarında bulunur, fakat Boğa daha üstün bir ciddiyet ve bağlılıkla 

kutsanır. Tanjour’da ona adanmış öyle bir anıt vardır ki, o ülkenin yerlilerinin katıksız sebatı ve 

alışkanlık hâline gelmiş çalışkanlığı bile, bugünkü pratik mekanik bilgilerinden daha fazlasına 

sahip olmadıkça, onu inşa etmeye yetmezdi. Bu, yatar hâlde bir Boğa heykelidir; tek bir sert 

granit parçasından büyük bir ustalıkla yontulmuştur ve şimdiki küçültülmüş hâliyle bile 

ağırlığı en az yüz ton olmasına rağmen, karadan yüz mil öteden buraya taşınmıştır. Payne 

Knight. Letter to Sir W. Hamilton, 4to, London, 1786; British Museum'daki Özel Dosya (21b).

9. Dolayısıyla, Apocalypse [Vahiy Kitabı]’da bulunan yüksek sanatlara yapılan göndermeler 

hiç kimseyi şaşırtmayacaktır. İlk Elçi’nin zuhurundan önce geçen 3000 yıl boyunca (bilerek 

ilave edilen 200 yılı hariç tutuyorum; bkz. önceki sayfalar), uygarlık hızla gelişmiş ve halk 

arasında vahşi diye adlandırılan aşamalara ilerlemişti. Lord Kingsborough’nun Mexican 

Antiquities (cilt VI, s. 15) adlı eserinin derleyicisi şöyle der: Meksikalıların, bizimkilerle 

karşılaştırıldığında garip icatlara sahip birçok bilimsel aleti bildiklerinden neredeyse şüphe 

edilemez; bunlar arasında teleskop da bulunmuş olabilir, emin değiliz: fakat M. Dupaix’in 

Monuments adlı eserinin on üçüncü levhasında, gözüne benzeri bir şey tutan bir adam tasvir 

edilir; bu da onların görme gücünü artırmayı bildiklerine inanmak için sebep verir. Parkhurst 

şöyle der: Kan dolaşımının Platon’dan başka antik çağ bilginlerine, özellikle Hipokrat’a kadar

da bilindiğinin kanıtı olarak, bilgin Dutens’in Enquiry adlı eserinin III. kısmı, III. bölümüne 

atıfta bulunuyorum. Sir W. Drummond (Antiquities of Zodiac, s. 34) şöyle der: Keldâniler 

[Babil rahipleri/âlimleri] ve Mısırlılar’ın, Yunanlılardan daha ileri bir şekilde zor bilimlerde 

ustalaştığı, Yunanlıların zaman zaman (hatta sık sık) bunu itiraf etmelerinden çıkarılabilir. 

Bunun ayrıca kanıtı, Yunanistan’ın en seçkin filozoflarının geometri ve astronomi çalışmak için 

Memphis’e ve hatta Babil’e gitmiş olmalarıdır; ve son olarak, asıl olarak Thales, Pisagor ve 

Demokritos tarafından kısmen toplanmış bilimsel parçacıklardan çıkarılabilir ki, bunlar bir 

zamanlar muazzam bir sisteme ait görünmektedir. Sorun belki de bu sistemin ne zaman, 

nerede ve kim tarafından ilk kez inşa edildiğine karar vermektir. Bununla birlikte, şu kesin 

bir gerçektir ki, uzak bir dönemde matematikçiler ve gökbilimciler vardı: Güneş’in gezegen 

sisteminin merkezinde olduğunu, yeryüzünün ise bir gezegen olarak bu merkezi ateşin 

etrafında döndüğünü biliyorlardı; kuyruklu yıldızların dönüşlerini hesaplıyorlardı ya da bizim 

104

gibi hesaplamaya çalışıyorlardı; bu gökcisimlerinin çok uzamış eliptik yörüngelerde, 

odaklarından birinde Güneş olacak şekilde hareket ettiğini biliyorlardı; büyük döngüdeki 

güneş yıllarının sayısını göstermek için, Zend [Zerdüştî kutsal dili], Sanskrit ve Çincede 

sırasıyla ven, van ve phen olarak adlandırılan 180 yıllık bir dönemi, 144 yıllık başka bir 

dönemle çarpıyorlardı; Güneş’in Dünya’dan uzaklığını 800.000.000 Olympic stadia [antik 

uzunluk ölçüsü] olarak ölçüyorlardı ve bu nedenle o ışık kaynağının paralaksını, yalnızca 

Hipparkhos tarafından icat edildiği söylenen yöntemden çok daha mükemmel, hatta 

modernlerimizin kullandığından çok az daha az kesin bir yöntemle almış olmalıydılar; Ay’ın 

Dünya’dan uzaklığını, Dünya yarıçapının 59 katı olarak belirlediklerinde, bunun yalnızca bir 

tahmin olamayacağı açıktır; yerkürenin çevresini öyle bir doğrulukla ölçmüşlerdi ki, onların 

hesabı modern geometri bilginlerinden sadece birkaç ayak farklıydı; Ay ve diğer gezegenlerin 

de bizimki gibi dünyalar olduğunu, Ay’ın dağlar, vadiler ve denizlerle çeşitlendiğini ileri 

sürüyorlardı; Satürn’ün yörüngesinin ötesinde Güneş’in etrafında dönen başka bir gezegenin 

var olduğunu iddia ediyorlardı; gezegenlerin sayısını on altı olarak belirliyorlardı; tropikal 

yılın uzunluğunu ise gerçeğin yalnızca üç dakikası farkla hesaplıyorlardı; aslında, Plutarkhos 

tarafından bahsedilen bir rivayet doğruysa, hiç de yanılmamışlardı. Bu iddiaların bütün 

kaynaklarını Essay on the Science of the Egyptians and Chaldeans [Mısırlılar ve Keldânilerin

Bilimi Üzerine Deneme] adlı eserimde ortaya koydum; bu nedenle burada tekrar etmeyi 

gereksiz buluyorum. Aynı eserin 1. ve 9. bölümlerinde, teleskop ve mikroskop kullanımının 

Mısır ve Doğu’nun antik gökbilimcilerine neredeyse kesinlikle bilindiğini gösterdim; 9. 

bölümde ise bu aletleri açıkça tarif eden bir Yunan yazarını aktardım; fakat bilginin yalnızca 

birkaç kişinin elinde bulunduğu ve keşiflerini halktan özenle gizlediği ülkelerde, halkın, 

görme gücünü camların yardımıyla artırma sanatından pek az şey bilmiş olması kolayca 

tasavvur edilebilir. Topladığımız parçaların dağınık olduğu söylenebilir. Bunu kabul 

ediyorum; ama nasıl ki dağınık parçalar (disjecta membra) bize bir şairin varlığını 

düşündürüyorsa, aynı şekilde dağılmış kalıntılardan da bir sistemin varlığını çıkarıyoruz. Çölü 

geçerken bir yerde bir saatin yayı, başka bir yerde ibresi, üçüncü bir yerde kırık bir kadran 

parçası bulursanız, çölde birisinin bütün bir saate sahip olduğundan şüphe etmezsiniz.

Bilgi ortak bir merkezden akıyordu

10. Kadim bilimin anıtlarını aradığımızda, diye ekler (Antiquities of Zodiac, s. 51), ister 

Hindistan’da, ister Baktriya’da [Orta Asya’da antik bölge], ister Keldânya’da [Mezopotamya’da 

105

Babil bölgesi], isterse Mısır’da olsun, tek bir ortak sisteme aitmiş gibi görünen kalıntılar 

buluyoruz. Örnekler arasında burç kuşağı [zodiac] zikredilebilir. Keldâniler hariç olmak üzere 

bütün Doğu uluslarının zodyağı 12 burca bölmede mutabık kaldığını görüyoruz. Bu durum 

onların, özellikle de Mısır, Hint ve Arap zodyaklarındaki bütün semboller neredeyse tamamen 

—ya da tam olarak— birbirine benzer olduğu için, ortak bir modeli takip ettiklerini

düşündürür. O halde, zodyağın icadını, adını andığımız ulusların ortak atalarına atfetmekten 

başka kime isnat edebiliriz? Ve bu ortak ataların, Apocalypse’in kendilerine vahyedildiği kişiler 

oldukları; ayrıca, saf ve ilk dinî biçimlerin hemen hepsinin bu açık vahiy üzerine inşa edildiği 

ve sonunda bütün dünyaya yayıldığı, bu eserin burada geliştirilmiş şekliyle incelenmesine 

girişen herkesin varmak zorunda kalacağı bir sonuçtur.

11. Humboldt’un belirttiğine göre (Researches, c. 1, s. 145), Etiyopya’da eski Sanskrit 

[Hindistan'ın antik yazı dili] karakterleriyle ve özellikle de Hindistan tarihinin bilinen tüm 

dönemlerinden önce yapılan Canara Mağaralarındaki yazıtlarla şaşırtıcı bir benzerlik 

gösteren karakterler bulunmaktadır. Sanatlar, Mısır’ın barbarlık durumundan çıkmasından 

önce, Etiyopya’nın en eski şehirlerinden biri olan Meroe ve Axoum’da gelişmiş

görünmektedir. Sir William Jones, Meroe'nin Etiyopyalıları, ilk Mısırlılar ve Hintliler arasında 

aynı halkı izlediğine inanıyordu. Ancak, Abyssinler’in, Etiyopya’nın yerli halkıyla 

karıştırılmaması gereken bir Arap kabilesi oldukları ve M. Langles’in gözlemlerine göre, Doğu 

Afrika’da fark ettiğimiz aynı Himyerî [hamyaritic: Güney Arabistan'da kullanılan eski bir yazı 

türü] karakterlerin 14. yüzyılda Samarkand şehri’nin kapılarını süslediği neredeyse kesinlik 

arz etmektedir. Dolayısıyla, Habeşya da eski Etiyopya ile Orta Asya’nın yüksek platosu arasında 

kesinlikle bir bağlantı vardı.

12. Meksika’daki taocallis [Azteklerin piramit tapınakları] ile Babil’deki Bel Tapınağı 

arasında dikkat çekici bir yapı benzerliği kaydedilmiştir. Zoega [Danimarkalı arkeolog, 

Christian Zoega] özellikle bu benzerlikten etkilenmişti, her ne kadar Taotihuacan 

[Meksika’daki piramit kompleksi] piramit grubunun yalnızca çok eksik tanımlarını elde 

edebilmiş olsa da (Zoega de Orig. Obelisc, 380). Babil’i ziyaret eden ve Bel Tapınağı’nı gören 

Herodot’a göre bu piramidal anıt sekiz katlıydı. Bir stadion [antik uzunluk ölçüsü, yaklaşık 185 

m] yüksekliğindeydi ve tabanının genişliği yüksekliğine eşitti. Onu çevreleyen dış duvar kare 

biçiminde olup her bir kenarı iki stadion uzunluğundaydı. Piramit tuğla ve asfaltla inşa 

edilmişti. Tepesinde bir tapınak, tabanında ise başka bir tapınak vardı. Meksika’daki 

taocallis’lerde de, tıpkı Bel Tapınağı’nda olduğu gibi, piramidin tabanındaki tapınak ile tepe 

106

platformundaki tapınak birbirinden ayrılıyordu; ve nasıl ki Keldâniler gözlemlerini tapınağın 

tepesinden yapıyorsa, Meksikalı rahipler de yıldızların doğuş ve batışlarını oradan 

gözlemekteydi. Bütün bu Amerika eserleri, Asya’nın doğu kısmında her gün keşfedilen 

yapılarla benzerlik göstermektedir. Piramidin hiyeroglif süslemeleri arasında, su püskürten 

timsah başları ve Asyatik tarzda bağdaş kurarak oturan insan figürleri ayırt edilebilmektedir. 

Humboldt [Alexander von Humboldt, Alman doğa bilimci] şöyle der (Researches, I, 111): yapı 

deniz seviyesinden 1300 metreden fazla yükseklikteki bir ovaya yerleştirilmiş olduğundan ve 

timsahlar yalnızca kıyıya yakın nehirlerde yaşadığından, mimarın dağlık bölgelere ait bitki ve 

hayvanları taklit etmek yerine, büyük bir özenle, sıcak kuşağın devasa yaratımlarını 

kabartmalarda işlemiş olması gariptir. Humboldt şunu bilseydi bu yorumu yapmazdı: Timsah 

Tanrı’nın sembolüydü, Su ise Kutsal Ruh’un; ve burada sözü edilen suyun fışkırması Kutsal 

Ruh’un doğumuna işaret etmekteydi. Yine de Humboldt, araştırmış olsaydı, Ombite-nome 

[Mısır’da Ombos bölgesi] sakinleri arasında Tanrı’nın bu yaratık biçiminde tapınıldığını 

bulabilirdi; ve Ombos Tapınağı’nın kalan kabartmalarında timsah başlı bir figüre tanrılığın en 

yüksek onurlarının verildiğini görebilirdi (Description de l’Egypte, I, s. 43). Peki, o hâlde aynı 

fikri böylesine uzak bölgelerde nasıl temsil etmişlerdi?

13. Mayıs 1830'da Asya Cemiyeti'nde, İskoçya'nın Montrose bölgesinde bulunan Hindu 

yapımı bir altın yüzük hakkında Albay Tod tarafından yazılmış bir makale okundu. Bu 

makalenin konusu olan yüzük, Cassilis Kontesi'nin mülkiyetindeydi ve Montrose 

yakınlarındaki bir kale tepesinde bulunmuştu. Yüzük, Hindu ibadetinin minyatür Lingam 

[Hinduizmde tanrısal güç ve yaratıcılığın sembolü] ve Yoni [Hinduizmde dişil enerji ve 

doğurganlık sembolü] figürlerini taşıyor: etrafında ve üzerinde bir yılan dolanıyor; her iki 

yanında, omuzda tümseği olan Kutsal Boğa yer alıyor, bu da tüm tasarımı Mar'ın armaları 

olarak ve kanatlı wiverns [Ejderhaya benzeyen mitolojik yaratıklar] veya griffinlerle [Mitolojik 

kuş ve aslan karışımı yaratıklar] desteklenen armalar olarak yanlış anlaşılmasına neden oldu; 

bu varsayımla, Dun'dan Miss Erskine tarafından satın alındı ve daha sonra mevcut sahibinin 

eline geçti. Yüzüğü Col. Fitzclarence'a gösterdikten sonra, bu beyefendi, eserin Col. Tod'un 

incelemesine sunulmasına izin aldı. Yüzüğün Hindu kökenli olduğunu düşündürten 

nedenleri ilk bakışta öne sürdükten sonra, yazar, Avrupa'yı Doğu'dan halk eden tüm kabileler 

arasında bir zamanlar var olan dini benzerliğe, Hindistan ve Mısır'daki benzer dini 

geleneklere dikkat çekti. Bu benzerliğin kanıtı olarak, yüzükteki sembollerle tam olarak aynı 

olan sembolleri Pompeii, Pestum [Antik Roma'da bir şehir]ve Cortona'nın [İtalya'da bir şehir] 

107

kalıntılarında ve Fransa'nın çeşitli bölgelerinde bulduğunu ileri sürdü. Makalenin geri kalanı, 

Hindistan'daki Indo-Skithik [İskit kökenli savaşçı ırklar] savaşçı ırkları ile Avrupa'nın erken 

kolonileri arasında ortak bir kökeni öne süren argümanlarla meşguldü. Bu semboller, Büyük 

Baba ve Büyük Anne’nin Gizemlerde temsil edildiği sembollerdir; bu semboller, Doğu 

dünyasının büyük bir kısmında hala mevcuttur; İsa’nın dininin temeli olarak Aşk’ı koyduğu 

zaman atıfta bulunduğu sembollerdir; erken Hristiyanların, Eleusinian [Antik Yunan'da bir 

dini ritüel]ve Kabiric [Antik Yunan'da bir diğer dini ritüel] ritüelleri gibi geceleri mağaralarda 

düzenledikleri Agape yani aşk ziyafetlerinde kutladıkları sembollerdir; ancak tabii ki rahipler 

bu toplantılar için farklı nedenler belirtmişlerdir.

14. Max Müller [19. yy Alman doğubilimci ve dilbilimci] şöyle der (Ancient Sanskrit 

Literature, 13): Bugün İngiltere’de bir jüri, dilin kadim belgelerini inceledikten sonra Hindu, 

Yunan ve Cermenler arasında ortak bir kökenden ve meşru bir akrabalıktan söz eden iddiayı 

reddetmezdi. Hindistan’da ve İngiltere’de hâlâ yaşayan birçok kelime, Kuzey ve Güney 

Aryanlarının ilk ayrılışına tanıklık etmiştir; ve bunlar çapraz sorgulamada çürütülemeyecek 

tanıklardır. Tanrı, ev, baba, anne, oğul, kız, köpek, inek, kalp ve gözyaşı, balta ve ağaç gibi 

terimler bütün Hint-Avrupa dillerinde aynıdır; bunlar askerlerin parola işaretleri gibidir. 

Görünürde yabancı olana meydan okuruz; o ister Yunanca, ister Almanca, ister Hintçe 

dudaklarla cevap versin, onu kendimizden biri olarak tanırız. Tarihçi başını sallasa da, fizyolog 

şüphe etse de, şair bu fikri küçümsese de, hepsi dilin sunduğu gerçekler karşısında boyun 

eğmek zorundadır. Bir zamanlar Keltlerin, Cermenlerin, Slavların, Yunanlıların ve İtalyanların, 

Perslerin ve Hintlilerin ataları, Sami ve Turani ırkların atalarından ayrı olarak, aynı sınırlar 

içinde birlikte yaşamışlardı. Davies şöyle der (Celt. Res. 224): General Vallancey İrlandacanın 

Keldanice, Arapça, Farsça, Kıptîce ve Fenikece ile belirli bir bağlantısı olduğunu kanıtlamıştır. 

Buradan ve diğer verilerden şu sonucu çıkarır: İrlandacayı konuşanlarda, Hindistan’dan 

Arabistan, Mısır ve Fenike kıyılarına göç edenleri; Fenike’den ise deniz yoluyla İspanya 

üzerinden Britanya Adaları’na ulaşan göçmenleri kabul etmek gerekir. İrlanda dili, Japetidler 

[Yafes soyundan gelen topluluklar, klasik etnografide Hint-Avrupa halklarıyla özdeşleştirilir]

henüz Arami ailelerle temas halindeyken ve Küçük Asya ile Trakya’da güçlü bir kabile 

oluşturmuşken olgunluğa ulaşmış görünmektedir. Bu yüzden, bazı örneklerde, Arap 

diyalektlerine Batı Avrupa’da gelişen Keltçe kollarından daha fazla benzerlik göstermesi 

mümkündür. Bu dili konuşanlar kısmen Titanlardan, kısmen Kelto-Skitlerden, kısmen de Babil 

kentini inşa etmeye yardım eden Japetidlerden oluşuyordu. Irish [İrlandaca veya ona yakın bir 

108

lehçe] ya da benzer bir diyalekt bir zamanlar Trakya’da hâkimdi; oradan Britanya adalarına 

kadar yayılmış, aynı zamanda Alpler’in İtalyan tarafına doğru da dallanmıştı.

15. Bazı granit kayalar, diyor Humboldt [Alexander von Humboldt, 18.-19. yy Alman 

doğabilimci ve gezgin] (Researches, i, 177), Guiana [Güney Amerika’da bir bölge] 

savanalarında, Cassiquiare [Venezuela’daki bir nehir] ile Conorichite [muhtemelen bölgedeki 

başka bir akarsu veya yer adı] arasında yükselen, kaplan, timsah ve diğer figürlerle kaplıdır; 

bunlar sembolik olarak değerlendirilebilir. Benzer figürler 400 lig [yaklaşık 1.850 km] kuzey 

ve batıya, Orinoco [Venezuela ve Kolombiya’daki büyük nehir] kıyılarına, Eucaramada ve 

Caicara yakınlarında; Cauca Nehri [Kolombiya’daki nehir] sınırlarında, Cali ile Jelima arasında 

Timba yakınlarında; ve hatta Cordilleras [Güney Amerika And Dağları] yüksek platosunda, 

Guanacas Paramo bölgesinde bulunur. Bu bölgelerin yerli halkları metal aletlerin 

kullanımını bilmez ve hepsi, atalarının bu ülkelere geldiğinde bu işaretlerin zaten mevcut 

olduğunu ifade etmekte birleşir. Bu uzak uygarlığın işaretleri, sadece Toltekler [Orta 

Amerika’da eski bir uygarlık], Aztekler [Meksika’da eski bir uygarlık] ve Aztlan’dan [Aztek 

mitolojisinde ataların yurdu] göç eden kabileler gibi sanata yatkın, işçilikte usta bir tek ulusa 

mı aittir? Bu kültürün merkezi hangi bölgede olmalıdır? Gila Nehri [ABD’nin güneybatısında 

bir nehir] kuzeyinde, Meksika yüksek platosunda mı? Yoksa güney yarımkürede, ya da 

İnka’ların kendilerinin görüp ihtişamlı harabelerle dolu bulduğu Tiahuanacu [Bolivya’daki 

antik şehir] yüksek platolarında mı; ki burası Güney Amerika’nın Himalayaları ve Tibet’i 

sayılabilir? Bu sorunlar, mevcut bilgi durumumuzla çözülemez.

Tüm ulusların dinsel törenleri, yakınlıklarından dolayı hepsinin Tek bir ilkel inançtan 

kaynaklandığı kanıtlanmıştır

[Mitoloji ve Üçlü Birlik hakkındaki Kutsal Kitap görüşlerinin yanlış olduğu gösterilmiştir.] 

16. Faber [Edward Faber, 18.-19. yy İngiliz yazar], diyor ki Wilford [Francis Wilford, 18.-19. yy 

İngiliz doğubilimci ve filolog] (Pag. Idol., i. 60) tarafından mükemmel bir şekilde belirtilmiştir, 

aynı teoloji ve fabüler tarih kodunun8

, eski kıtada yaklaşık kırk derece genişliğinde bir kuşak 

8 Peru’nun seçkinleri, diyor More (Explanation of Grand Mystery, 86), ve sıradan olanları bile, rahip onların 

ölümcül derecede hasta olduğunu ilan ettiğinde kendi hayatlarını kurtarmak için ilk doğanlarını kurban 

ederlerdi; ve Picart bir plaka yapmış, Florida’da bir sahneyi resmetmiş, burada ilk doğan çocuk erkek ise,

Güneş’e kurban edilirdi. Ve Moab Kralı sıkıntıya düştüğünde, yerine geçmesi gereken ilk doğan oğlunu alıp 

yakılarak kurban ettiği gibi (2 Kings iii, 27), Norveç Kralı Hacon da oğlunu kurban ederek Odin’den düşmanı 

Harald’a karşı zafer elde etmeyi istemiştir. İsveç Kralı Aune, dokuz oğlunun kanını Odin’e adayarak, bu tanrının 

109

boyunca, güneydoğudan kuzeybatıya doğru, Malay yarımadasının doğu kıyılarından Britanya 

adalarının batı ucuna kadar alındığı; bu muazzam bölge boyunca, aynı özgün dini fikirlerin 

çeşitli yerlerde, çeşitli değişikliklerle tekrar ortaya çıktığı ve Hindu ve Yunanların inanç ve 

ibadetleri arasında, Roma ve Cenevre kiliseleri arasındaki farktan daha büyük bir fark 

olmadığı; söylenebilir. Böylesine büyük bir kara alanı kadar muazzam olsa da, önceki gözlem 

hâlâ çok sınırlıdır. Bu gözlem, tüm yaşanabilir küreye eşit şekilde uygulanabilir; çünkü her 

pagan ulusun keyfi ritüel ve görüşleri birbirine öylesine benzer ki, böyle bir tesadüf yalnızca 

hepsinin ortak bir kökene sahip olmasından kaynaklanabilir. Barbarlık bile güçlü ilkel etkiyi 

silmeye yetmemiştir. Eski genel sistemin izleri, yeni keşfedilen Büyük Pasifik Okyanusu 

adalarında izlenebilir; ve Avrupa’nın cesur kaşifleri Amerika dünyasını ilk keşfettiğinde, 

kuzeyden güneye kadar sakinleri, Mısır ve Hindistan, Yunanistan, İtalya, Fenike ve Britanya 

tanrılarına, benzer törenler ve benzer inançlarla tapmışlardır. * * * Bu girişimci halk, çeşitli 

adlarla anılmıştır. Büyük ataları Cush [Tevrat ve eski kaynaklarda Nuh’un oğlu] nedeniyle 

Scuths, Chusas, Chasas, Cisseans, Cosseans, Coths, Ghauts ve Goths olarak adlandırılmıştır; 

adı Cusha, Chusa, Ghoda, Chasa, Chasya veya Cassius şeklinde telaffuz edilmişti. Meslekleri 

nedeniyle Palli, Bali, Bhils, Philistim, Palistim, Bolgs veya Belgæ olarak da 

adlandırılmışlardır; zira terim Çobanlar anlamına gelir. Ayrıca kısmen Phanakim veya 

Phæniciansve Huc-Sosveya çoban-krallar olarak da adlandırılmıştır; çünkü kraliyet soyundan 

geldiklerini iddia etmişlerdir. Sacas, Sagas, Sacasenas, Sachim, Suchim, Saxe veya Saxons, 

tanrıları Saca veya Sacya’dan; Budinsveya Wudins, tanrıları Buddha veya Woden’den; Teuts

veya Teutons, tanrıları Teut veya Taut’tan; ve Germans veya Sarmans, tanrıları Sarman veya 

Saman ve onun hizmetkarları Samaneans veya Sarmaneans ya da Germaneans’tan, aynı 

kelimenin değişik telaffuzlarına göre adlandırılmıştır. * * * Gerçekten de Budizm’in uzak 

geçmişe dayanmasının kanıtı, Brahmanizm’in uzak geçmişe dayanmasının kanıtıyla 

tamamen aynı temele dayanmaktadır. Neredeyse hiçbir ülkede her iki sistemin birbirine 

karışmadığını görmüyoruz ve Buddha, Siva veya Osiris kadar, Buddha, Saca, Taut, Teut, Thoth, 

Bod, Wod, Hermaya, Hermes veya Mercolis’in çeşitli adlarıyla, Japonya’dan İrlanda’ya kadar 

tapılmıştır (i. 88). Tüm bu gerçekler, 24 Kadim tarafından kurulan ve Döngü Elçileri 

ömrünü uzatmasını sağlamaya çalışmıştır; ve Kuzey’in eski tarihi, benzer örneklerle doludur — Mallet’s 

Northern Antiquities, i. 134.

110

(Messengers of the Cycle) tarafından yenilenen tekdüze teoloji sistemini kanıtlamaya 

yöneliktir9

.

17. Aynı yazar (Faber), ikinci bölümünde, dünyanın tüm dinlerinin başlangıçta Tek 

olduğunu ve tek bir merkezden yayıldığını kanıtlayan delilleri toplamıştır. Bunu, hepsinin 

üzerinde anlaştığı dikkat çekici bazı inançlardan örnekler vererek ortaya koyar. Burada, o 

bölümden, kanıtlarının temeline dayanan güvenilir kaynaklardan yaptığı bazı alıntıları 

özetliyorum; ayrıca bunlara kendimden bazı seçmeler ekledim. Bunlar son derece ilginçtir; ve 

bu yerde gerçekten uygundur; çünkü okuyucu, bunların bir ölçüde bu Apocalypse’in 

öğretilerini içerdiğini görecektir; ve bunların kökeni çağların sabahına kadar uzandığından, 

bunların yaklaşık 1800 yıl önce yazıldığı söylenen bir eserden alınmış olamayacağı hemen 

anlaşılır — üstelik kimse, sözde Patmoslu Yuhanna’nın Vahyi’nde ileri sürdüğü öğretileri Çin 

veya Hind kaynaklarından çıkardığını iddia etmeyecek olsa da.

18. Bilinmektedir, der Holwell (Interesting Historical Events, i. 3), 1756 yılında 

Calcutta’nın ele geçirilmesi sırasında birçok ilginç Gentoo el yazmasını kaybettiğimi ve 

bunların arasında Gentoo Shastah [Hindu kutsal kitabı]’ın iki çok doğru ve değerli kopyasının 

da bulunduğunu. Bunları elde etmek için o kadar zahmet ve masraf harcamıştım ki, tazminat 

komisyonları, bana karşı hiçbir şekilde kayırıcı olmasalar da, bu özel kayıp için bana 2.000 

Madras rupisi ödenmesine izin verdiler; ancak bu şikâyet başlığı altında uğradığım en 

onarılamaz zarar, Shasteh [Hindu kutsal kitabı]’ın önemli bir kısmının çevirisini yapmam oldu; 

bu çeviri, on sekiz aylık yoğun bir emeğimi gerektirmişti. Bu eser bana açıldığında, 

Mısırlıların, Yunanlıların ve Romalıların mitolojisi ile kozmogonilerinin, Brahminler [Hindu 

rahipleri] tarafından bu kitapta bulunan öğretilerden ödünç alındığını açıkça gördüm; hatta 

ibadetlerinin dış görünüşlerini ve putlarının dağılımını bile, kaba bir şekilde tahrif edilmiş

ve değiştirilmiş olmasına rağmen, taklit etmişlerdi.

9 At (Tanrı), Aum (Tanrı), Bra (Yaratıcı), üç kutsal isimdir ve tüm eski teoloji bunlarla doludur: Grenada’daki 

Alhambra bu isimleri anmaktadır. Aum, Yunanlılar tarafından Aun ve On’a, yani Güneş’e çevrilmiştir — bu, 

Kendinden Var Olan anlamına geliyordu. Kabala’da İlk Neden (Tanrı) Ain olarak adlandırılır (Hiçlik, hiçbir şey). 

Bu, Hinduların biçimsiz Brahm’ıdır. Bu Ain veya On’dan, O-On yani Kozmik Yumurta veya Küre türemiştir; Tanrı 

eski resim ve heykellerde bunu ağzından çıkarken veya yayılırken gösterilir. Bu O-On’dan, Zo-On, yani Kozmik 

Küre veya Evrenin canlı varlığı türemiştir. Platon Timaeus’ta Tanrı’ya Ζῷον (Zôon, Canlı) der; ve Aristoteles 

(Metaphysics, xiv. 8) şöyle der: φαμὲν δὲ τὸν θεὸν εἶναι Ζῷον ἀΐδιον, ἄριστον — yani “biz deriz ki Tanrı, 

Yaşayan (Living One), saygıdeğer ve en mükemmeldir.”

111

19. Faber’in önsözünde belirttiğine göre, dünyanın farklı bölgelerindeki çeşitli Pagan 

putperestlik sistemleri, hem açık amaçları hem de keyfi benzerlik noktaları bakımından 

öylesine yakından örtüşmektedir ki, bunların kurulduğu çeşitli ülkelerde bağımsız olarak 

ortaya çıkmış olamayacağı; hepsinin mutlaka ortak bir kaynaktan türediği açıktır. Ancak eğer 

hepsi ortak bir kaynaktan türemişse, o zaman ya bir millet kendi özel teolojisini barışçıl ve 

gönüllü bir taklit yoluyla diğer tüm halklara aktarmış olmalı; ya aynı millet bunu fetih ve zor 

yoluyla diğer tüm halklara aktarmış olmalı; ya da nihayet, dünya bebekliğinde tüm milletler 

tek bir bölgede, tek bir topluluk içinde toplanmış, o dönemde ve o toplum halinde, söz konusu 

teolojiyi benimsemeyi kabul etmiş ve buradan ortak bir merkezden tüm dünyaya yaymış

olmalıdır. Yalnızca bu üç yol, halkların dini düşüncelerindeki evrensel uyumu açıklayabilir. İlk 

yolun inanılmazlığı ve ikinci yolun eşit derecede inanılmaz ve imkânsızlığı kolaylıkla 

gösterilebileceğinden, yalnızca üçüncü yol benimsenebilir. Bu üçüncü yol, hem Pagan 

putperestliğinin genel amacına tamamen uyum sağlar hem de en yüksek otoriteye göre bize 

bildirilen tarihi bir gerçekle ayrıntılı olarak örtüşür. Paganların teolojisini incelediğimizde, tüm 

insanlığın bir zamanlar tek bir toplulukta toplandığı ve ardından dünyanın yüzeyine dağılmış

gruplar halinde yayıldığı sonucuna varmamız gerekir. Bu iddiadan çok da uzaklaşmam. Faber 

bunu, Bryant tarafından önerilen Babel mitosu, Nuh tufanı, helio-arkizm [güneş tanrısı ile 

ilişkilendirilmiş bir inanış], mucizevi dil karışıklığı ve daha niceleriyle ilgili bazı saçma fikirlerle 

bağlamak için kullanır. Ancak gerçek doğruluk şudur ki, çok tanrıcılık dini en eski biçim 

olmasına rağmen, ilk Tanrı Elçisi ve Eski Çağların öğrettiği yüce Teizm sistemine yavaş yavaş

nüfuz etmiştir; ve iki sistem fark edilmeden karışmış, ortaya Faber’in bahsettiği genel bir birlik 

ve benzerlik çıkmıştır.

20. Hindu bilgeleri, başlıca Tanrılarını kendilerini üçlü olarak ortaya koyan bir varlık olarak 

görürler ve böylece bu üç büyük formu altında, Yaratıcı, Koruyucu ve Yok edici niteliklerini taşır. 

Ancak Yaratıcı terimini kutsal yazı anlamında, yani yokluktan varlık çıkaran biri olarak 

kullanmazlar; daha çok, var olan ham maddelere düzenli biçim ve işlev veren biri 

anlamında kullanırlar. Yaratıcı güç, bu maddeleri belirli bir şekle sokar ve böylece bir dünya 

yaratır; koruyucu güç, dünya biçimlendirildiğinde onu sürdürür; yok edici güç ise en sonunda 

onu bileşenlerine ayırır, bazen su tufanı, bazen de ateş tufanı aracılığıyla. Her şey daha sonra 

Büyük Baba’nın birliği içinde emilir ve bu gizemli Varlık, her iki evren sistemi arasındaki 

sürede, muazzam derinliğin yüzeyinde dinlenir; ya harikulade bir yumurta (küre) içinde, ya 

nilüfer çanağında (Shekinah), ya tekne biçiminde bir yaprak üzerinde, ya büyük bir yılanın 

112

kıvrılmış biçiminde, ya da kutsal bir gemi olan Argha üzerinde, ki diğer taşıma araçları buna 

sembolik anlam taşır. Yok etmek, aslında yeniden yaratmaktır; çünkü yok oluş yalnızca biçimi 

etkiler, maddeye dokunmaz. Bu nedenle, Büyük Baba, Yaratıcı’nın* bir yılı boyunca 

uyuduğunda —dünya ile dünya arasındaki aralık boyunca— uyanır ve yeni bir düzen yaratır. 

Önceki dünyanın kaotik maddelerinden başka bir dünya biçimlendirilir: koruyucu tekrar 

destekler; yok edici tekrar yok eder; ve bir dünya önce var olduğu gibi, zamanla bir diğerine 

de yerini bırakır. Bu dönüşümlü yok oluş ve yeniden üretim, sayısız çağ boyunca tekrar tekrar 

gerçekleşir ve ardışık çok sayıda dünyanın var olduğuna inanılır. * * Brahm, Geeta [Hindu 

kutsal kitabı]’nın farklı bölümlerinde şöyle der: Ben, tüm geçici şeylerin başlangıcı, ortası ve 

sonuyum; tüm dünya, görünmez biçimimle yayıldı. Kalp [dünya dönemi] sonunda, tüm 

şeyler benim asıl kaynağıma geri döner ve başka bir Kalp’in başında hepsini yeniden 

çıkarırım. Ben bilgelerin anlayışıyım, gururluların görkemiyim, güçlülerin kuvvetiyim. Ben 

tüm doğanın ebedi tohumu, bu dünyanın babası ve annesiyim, büyükbaba ve 

koruyucusuyum. Ben ölüm ve ölümsüzlük, varlık ve yokluğum. Ben hiç tükenmeyen ve 

bilge olanım. Ben her şeyi kavrayan ölümüm, ben dirilişim. Büyük Brahma’nın rahmidir; 

orada ben (Tanrı) fetüsümü yerleştiririm; ve tüm doğa buradan doğar. Büyük Brahma, her 

doğal rahimde tasarlanan çeşitli biçimlerin rahmidir ve ben tohumu eken varlığım.* Kısaca, 

tüm şeyler sürekli çözülme ve yeniden üretim halindedir. Hindu ozanları bir cenaze ilahisinde 

şöyle der: Dünya yok olucudur; okyanus, tanrılar kendileri de yok olur. Ölümlü insan nasıl 

yok olmaktan kaçabilir ki? Tüm düşük şeyler nihayet yok olmalı; tüm yüceler düşmeli; 

bileşik varlıklar çözülmeli; yaşam ölümle sona ermelidir. Brahm, Büyük Baba’dır: tüm 

varlıkların üretildiği, doğduklarında yaşamlarını sürdüren, yöneldikleri ve nihayetine 

vardıkları kaynaktır.

21. Hermes Trismegistus’un (Thoth, Altıncı Mesih) teolojik eserlerinde, eski Mizraimic 

[Mısır] felsefesinin10 bir anlatımını içeren şu ilke ortaya konur: dünyada hiçbir şey yok olmaz, 

* Kıyamet Kitabı [Apocalypse], buna atıfta bulunur ve bunu “gökte yarım saatlik sessizlik” olarak adlandırır. * Bunu, önceki sayfalarda alıntılanan Hikmet’in (Wisdom) haykırışı ile karşılaştırın; böylece onun ve Brahma’nın 

özdeşliği açıkça görülecektir. 10 Cudworth, Faber’in (Pag. Idol., I, 121)’de dediğine göre, Jamblichus [MS 3-4. yy’da yaşamış Yeni Platoncu 

filozof] otoritesine dayanarak, Trismegistik Kitapların gerçekten Hermetik [Hermes Trismegistus’a atfedilen]

görüşleri içerdiği sonucuna varmakta haklı görünmektedir. Onun bu argümanı artık daha da güçlenmiştir; 

çünkü dünya hakkındaki aynı teorinin bütün Doğu’da yaygın olduğu görülmektedir. Rahiplerin uzun süre 

benimsediği bir aksiyom vardı: Gelecek hakkında kendi görüşleriyle uyuşmayan her şey bir sahtecilik ya da 

masaldır. Ama bu düşünce şimdi isteksizce de olsa terk edilmişe benzemektedir.

113

ölüm bir yok oluş değil, sadece şeylerin değişimi ve başka bir hâle naklidir. Bu ilkeye uygun 

olarak şu da öğretilir: dünya yozlaştığında, Rab ve Baba, Yüce Tanrı ve tek yönetici, insanların 

ahlâk ve işlerini görerek, kendi iradesiyle —ki bu irade onun iyiliğidir— daima kötülüğe karşı 

koyar ve yozlaşmış şeyleri asıllarına döndürür; ya dünyanın kötülüğünü suyla yıkayarak ya 

da ateşle tüketerek, sonra da onu tekrar eski hâline kavuşturur. Ünlü bir olayda, Sarapis 

[Helenistik dönemde Osiris ve Apis’in özelliklerini birleştiren Mısır tanrısı] kâhini, Kıbrıs kralı 

Nicocreon’un [MÖ 4. yy’da hüküm süren Kıbrıs kralı] “bu ad altında hangi tanrıya 

tapmalıyım?” sorusuna şu cevabı vermiştir: Benim ilahiliğim şimdi söylediğim sözlerle 

tasvir edilecektir: göğün kubbesi başımdır; deniz karnımdır; yeryüzü ayaklarımdır; 

gözlerim göksel âlemdedir, gözüm ise Güneş’in parlak ve ışık saçan kandilidir. Mısırlılar 

arasında Evrenin Panteizmi, dünyanın ardışık yıkımları —su baskınları ve yangınlarla—

inancının yaygın olduğu Julius Firmicus [MS 4. yy Hristiyan yazar] tarafından da belirtilir. Bu 

inanç, Platon’un aktardığı meşhur diyalogda, Solon [MÖ 7–6. yy’da yaşamış Atinalı yasa 

koyucu] ile Mısır rahipleri arasında özellikle vurgulanır. Rivayete göre Solon, kendi görüşlerini 

beyan etmekten çok Mısırlıların düşüncelerini öğrenmek istemiş ve onların rahiplerine birçok 

sorular yöneltmiştir. Özellikle kronolojiyi biraz olsun kesinleştirmek amacıyla Phoroneus 

[Yunan mitinde ilk insan kabul edilen figür], Niobe [mitolojik kraliçe], Pyrrha ve Deucalion 

[Yunan tufan efsanesinde tufandan kurtulan çift]ve diğer birçok figürün yaşı hakkında sorular 

sormuştur. Rahip ise şu cevabı vermiştir: “Ey Solon, Solon, siz Yunanlılar daima çocuksunuz; 

içinizde yaşlı bir adam yoktur. Eski geleneklere sahip olmadığınız gibi kronolojiye de aşina 

değilsiniz; hâlâ zihinsel bebeklik hâlindesiniz. Elinizdeki eksik ve parçalanmış efsanelerin asıl 

kaynağı şudur: nice devirler boyunca insanlığın birçok kez yıkıma uğradığı olmuştur ve yine 

olacaktır; bunların en büyüğü ateş ve suyla, ama kısa aralıklarla sonsuz sayıda başka yıkımlar 

da vardır.” (Platon, Timaios 22–23). Bu tam olarak Hindu teorisidir ve jeolojinin her keşfi onun 

doğruluğunu göstermektedir. Aynı öğreti Origenes [MS 3. yy Hristiyan teolog] tarafından da 

zikredilir. O der ki: “Onlar çağlar boyunca birçok yangın ve birçok tufanın ardışık olacağını 

kabul ederler ve Deucalion tufanını daha dün olmuş gibi sayarlar. Onların spekülasyonlarını 

dinlemeye yatkın olanlara şu öğretimi verirler: dünya asla yaratılmamıştır, daima var 

olmuştur.” Origenes ayrıca şunu ekler: “Mısırlıların en bilge olanları, ardışık yangın ve tufan 

teorilerini muhatabım Celsus’a aktarmışlardı” (Orig. adv. Cels. i.). Onlara göre başlangıçta 

Büyük Uçurum (Abyss) üzerinde sınırsız bir karanlık vardı; fakat Su ve Eterik Ruh (Spiritus) 

Tanrısal güçle Kaos üzerinde etki etti. Sonra kutsal Işık doğdu; sonra tanrıların tümü doğurucu 

doğadan çıkan şeyleri düzenli biçimde paylaştırdı. Sanchoniathon [Fenikeli tarihçi] da Kutsal 

114

Ruh’tan bahsederken onu “eterik ışıkla parıldayan Hava” olarak adlandırır; onun ateşli tesiriyle 

deniz ve toprak üzerinde rüzgârlar, bulutlar ve büyük su taşkınları meydana gelmiştir. 

Hermetik kitaplar bu tür göndermelerle doludur. Mısırlıların “Büyük Tanrı”sı (aslında Büyük 

Tanrıça), Tanrının sıfatlarıyla giydirilmiş olsa da, ne Yüce Varlık’tır, ne de Hinduların “Büyük 

Tanrı”sından farklıdır. O, Dünya Ruhu olarak tasvir edilir ve her iki cinsiyetin doğasını da aynı 

şekilde paylaşır; tıpkı Argha11 adlı gemide [Hindu-İran kozmolojisinde kutsal gemi] sular 

üzerinde yüzen Siva-Ardha-Nari [yarı-erkek yarı-kadın formunda Şiva] gibi. Bütün ruhlar bu 

ortak ebeveynden türemiştir. O (Tanrıça), daima hamiledir ve daima üretkendir. Ölüm, yalnızca 

beden değişimidir; görünürlükten görünmezliğe geçiştir. Her gün dünyanın bir kısmı bu 

görünmezliğe geçer; o yok olmaz, sadece gözümüzden kaybolur, başka bir yere nakledilir veya 

başka bir forma dönüşür. Benzer şekilde, hayvanlar ölümle çözülür; yok olmak için değil, 

zamanı geldiğinde yeniden yapılmak içindir. Dünya ise, Büyük Baba’nın [Tanrı] bedeni olarak, 

her şeyi kendinden yapar ve her şeyi sürekli olarak yeniler. Evrenin tamamında hiçbir şey 

tamamen yok olmaz. Evrenin kendisi değişmez; yalnızca parçaları değişime tabidir. Ancak bu 

parçaların hiçbiri tamamen yok olmaz veya mutlak şekilde yok edilmez; çünkü bozulmaz olan 

bozulamaz, ve Büyük Tanrı’nın bir parçası yok edilemez.

22. İranlılar, Hinduların benimsediği gibi, dünyaların birbirini izlemesi doktrinine sahipti: 

ve bu sonucun daha olası olduğu, hem İndo İskitlerin [Indo Scythæ, eski Orta Asya kökenli bir 

11 Wilford şöyle der: Sanskrit [Hint kutsal dili] sembollerinden biri Argha adını taşır; bu kelime, tanrıya çiçek ve 

meyve sunulan bir kâse, tabak ya da kap anlamına gelir. Fakat bu kâse veya tabak daima bir tekne ya da gemi

biçiminde olmalıdır. Bundan ötürü Iswara, Arga-nautha yani, tekne şeklindeki kabın Rabbi unvanını alır. Bu 

ad, Laponlar [Kuzey İskandinavya’da yaşayan Sami halkı] tarafından da korunmuştur; onlar Kutsal Ruh’a Virchu 

(Virgo [Bakire]) Archa derler. Ve nasıl Ruh Tanrı’dan, can ise Kutsal Ruh’tan geliyorsa, bu ikili tabiat da insanın 

bileşimine dâhil olur. Buna Tekvin 2:7’de işaret edilir: “YHWH Elohim, ha-Adam’ın [ilk insan Âdem] burnuna 

hayatların nefesini üfledi.” Burada geçen kelime ḥayim םיוח) çoğul) “hayatlar” olarak verilmiştir; fakat bu 

İngilizce tercümelerde olduğu gibi çoğu kez gizlenmiştir. Eyüp 33:4’te de bu düşünce tekrar edilir: Tanrı’nın 

Ruhu beni yaptı ve Kudretlinin nefesi bana hayat verdi. Yani sanki İkisi [Tanrı ve Ruh] birlikte danışıp karar 

almış gibidir: İnsanı kendi suretimizde, benzeyişimize göre yapalım (Tekvin 1:26). Böylece insana hem ruh 

(spirit) hem de can (soul) verilmiştir; yani onun bileşiminde bunlar vardır (Karş. Bilgelik 16:14; İbraniler

4:12). Maurice’e göre, Elohim kelimesinin (çoğul form) gizli ve mistik anlamı, her dönemde Yahudilerin 

Kabalistik öğretilerinde korunmuştu. Rabbinler, halk sürekli putperestliğe kaydığı için bu derin sırrı açıklamayı 

uygun görmemişlerdi. Fakat dünyanın üç yüce hipostaz [varlık mertebesi] tarafından yaratıldığı, düzenlendiği 

ve yönetildiği inancı, kadim sinagogun inancının bir parçasıydı. Bunun en güçlü kanıtı, onların Üç Büyük 

Sefirot (Semavi Sayılar) hakkında coşkulu ve vecd içinde söyledikleri ifadelerdir (History of Hindostan, I, 72).

Ancak burada önemli bir ayrım yapılır: Üç Sefirot, Elohim’le doğrudan aynı şey değildir. Elohim (the Aleim): 

Tanrı ve Kutsal Ruh’u ifade eder. Sefirot (the Sephiroth): Tanrı, Kutsal Ruh ve bütün varlıkları — yani “Üçlü 

Birlik”tir (Trinity).

115

kavim] Gotik ya da Kelt soyundan, hem Perslerin askerî ve din adamı kastlarından, hem de ilk 

Babil imparatorluğunun sınırları içinde hâlâ Chusistan [Huzistan, İran’ın güneybatısında bir 

bölge] adını taşıyan İran kısmını kapsamasından anlaşılmaktadır. Theopompus [MÖ 4. yy 

Yunan tarihçi] tarafından korunmuş eski Magi [Zerdüştî rahipler] öğretisinde, tartışılan 

doktrine çok yakın bir inanç vardır ki, bunun onlar tarafından savunulduğunda şüpheye yer 

yoktur. Onların inancı, insanların başka bir varoluş halinde yeniden yaşayacağı ve ölümsüz 

olacağıydı; ve bunun yalnızca kelimenin modern anlamında bir diriliş inancı olduğunu 

sanmamalıyız; çünkü ayrıca onların görüşüne göre, şimdi var olan şeyler, sahiplerinin 

adlarıyla sonsuza kadar anılmaya devam edecekti. Bu ifadede belli bir dereceye kadar 

belirsizlik vardır; ancak Hinduların benimsediği doktrin, bunu tamamen anlaşılır kıldığı için, 

bu öğretiyi düzenli olarak o doktrinden türettiklerine inanma eğilimindeyim.

23. Çin Kitabı Yeking [Yi Jing / I Ching, Çin’in klasik kehanet ve felsefe kitabı]’in mistik 

felsefesi, Pisagorcularınkine yakın bir benzerlik taşır. Sekiz Koua [gua, sekiz trigram; Çin 

kozmolojisinde yin-yang çizgilerinden oluşan işaretler], her biri üç çizgiden oluşmuş olup, 

doğum ve bozuluşun bağlı olduğuna inanılan bazı genel şeyleri hiyeroglifsel olarak ifade 

eder. Bunlardan birincisi göğü, ikincisi yeri, üçüncüsü şimşeği, dördüncüsü dağları, beşincisi 

ateşi, altıncısı bulutları, yedincisi suyu ve sekizincisi rüzgârı temsil eder. Bunların çeşitli 

birleşimlerinden tabiatın daimî çeşitliliği ortaya çıkar. Şimdi Pisagorcular açıkça, dünyaların 

ardışıklığı ve her birinin ruh göçü öğretisini savunmuşlar, sayının kudreti hakkında çok şey 

öğretmişler ve evrenin sürekli yıkımı ve yeniden yaratılışı üzerine ders vermişlerdir. Eğer 

öyleyse, benzer biçimde yaratılış ve yıkımdan bahseden Çin teolojisi Pisagorcularınkine 

benziyorsa, dünyaların ardışıklığı inancını öğretmiş olmalıdır. Onların öğrettiklerinin özü 

gerçekten de şöyle görünmektedir: Sürekli değişim içinde yıkım ve yeniden yaratılış, üç ve 

sekiz sayılarından doğar; her yeni dünya da bunlarla başlar.

24. Yeking Kitabı’nda böyle bir doktrinin bulunduğu varsayıldığında, Çin’de Budizmin bu 

kadar yaygın oluşu bunu daha da doğrular; Buda’ya tapınma, Çin imparatorluğunun en 

başından beri dini olmuştur. Şimdi dünyaların ardışıklığı doktrini, Budistler tarafından da 

Brahmanlar kadar kesin bir şekilde savunulmaktadır; ve hiçbir yerde, Çinlilerin yakın 

komşuları ve kararlı Budistler olan Burmalılar kadar açık seçik ifade edilmez. Evrene onlar 

Loghas (Logos) [Sanskritçe Lokas; âlem, dünya] derler; bu, ardışık yıkım ve yeniden yaratılış

demektir: çünkü evrenin, ateş, su veya rüzgârla yok edildikten sonra, kendiliğinden eski 

biçimine döndüğü kabul edilir. Onlar derler ki, insan çağı her zaman şimdiki gibi olmamıştır 

116

ve aynı da kalmayacaktır; fakat insanların eylemlerinin genel sevap veya günahına göre uzar 

ya da kısalır. İlk sakinlerden sonra, onların çocukları ve torunları erdem bakımından azaldıkça, 

hayatları da giderek daha kısa olmuştur12; ve bu kademeli azalma, insanların yalnızca on yıl 

yaşadığı döneme kadar sürmüştür; bu, insan hayatının en büyük kötülük hâlindeki süresidir. 

Bu insanların çocukları, atalarının kısa ömürlerinin sebebini düşünerek kendilerini erdeme 

daha çok adadılar, bu yüzden ömürleri kademeli olarak uzadı. Şimdi, insan ömründeki bu 

ardışık azalma ve ardından gelen artış, her dünyanın yeniden yaratılışından sonra 64 defa 

gerçekleşmek zorundadır; bundan sonra o dünya tekrar yok edilir. Mevcut dünyada bu 

değişimlerden on bir tanesi yaşanmıştır; ve elli üç tanesi daha yaşanmadan yok olmayacaktır. 

Burma yazılarında bir dünyanın yok olmasının üç uzak sebebi olduğu ileri sürülür: şehvet, 

öfke ve cehalet. Bunlardan, kaderin gücüyle fiziksel veya yakın sebepler doğar: yani ateş, su 

ve rüzgâr. Şehvet hâkim olduğunda dünya ateşle, öfke hâkim olduğunda suyla, cehalet hâkim 

olduğunda rüzgârla yok edilir. Burmalılar, bir dünyanın yok olup, hemen ardından yeni bir 

dünyanın anında yaratıldığını düşünmezler; yıkımın bir Assenchiekat [Buddhist zaman 

ölçüsü; çok uzun bir kozmik dönem]sürdüğünü, yeniden yaratılışın da başka bir Assenchiekat 

sürdüğünü ve eski dünyanın sonu ile yeni dünyanın başlangıcı arasında üçüncü bir dönemin 

bulunduğunu söylerler. Her dünyanın varlığı sırasında insan ömründe gerçekleşen 64 

değişimin sonunda, insan türüne neredeyse tam bir yıkım gelir. Büyük bir kısmı yok olduktan 

sonra, şiddetli bir yağmur yağar ve gömülmemiş cesetleri ve pislikleri nehirlere sürükler. 

Ardından toprağı arıtmak için çiçek ve sandal ağacı yağmuru düşer; ve gökten her türden giysi 

iner. Yok oluştan kurtulmuş az sayıda insan, mağaralardan ve saklanma yerlerinden çıkar, 

günahlarına pişmanlık duyar ve artık daha uzun ömürlü olurlar. Bir dünyanın yok 

oluşundan bin yıl önce, yüksek âlemlerden bir Nat

13 [Burma kozmolojisinde doğaüstü 

ruh/ilahî varlık] iner. Saçları dağınık, yüzü kederli, giysileri siyahtır. Çaresiz bir sesle halka 

yaklaşan yok oluşu ilan ederek her yerde sokaklardan ve yollardan geçer. Yok oluş ateşle 

12 Bu, Tekvin’de geliştirildiği şekliyle rabbanî [Yahudi hahamlarına ait] teoridir; burada insan hayatının, ilk 

insanların varsayılan günlerinden itibaren giderek kısalması söz konusudur.

13 Nat veya Nauth, “Rab / Efendi” anlamına gelir ve tanrıların isimleriyle birleşik şekilde kullanılır. Bu kullanım, 

Kenanlıların [Kenan halkı, Eski Ahit’te adı geçen topluluk] aynı anlama gelen Baalkelimesini kullanma tarzına 

çok benzer. Böylece Jagan-Nath [Dünyanın Efendisi], Suman-Nauth veya Somnauth gibi örnekler ortaya çıkar. 

Apokalips’te ise bu Nauth’un indiği ve Şeytan’ı bin yıl boyunca bağladığı anlatılır. Assam Krallığı’nda 

[Hindistan’ın kuzeydoğusunda bir bölge] herhangi bir kişi hastalandığında, bir rahip çağrılır; rahip hastanın 

üzerine üfler ve onun üzerinde birkaç dua okur. Aynı şekilde, İsa da öğrencilerinin üzerine üflemiştir (Yuhanna

20:22). Bu benzerlik nasıl ortaya çıkmaktadır?

117

olacaksa, Nat insanlara öğüt vermeyi bırakır bırakmaz, gökten şiddetli bir yağmur yağar, 

gölleri doldurur, seller meydana getirir ve bol ürün verir. İnsanlık umutla daha çok tohum 

eker; fakat bu son yağmurdur: yüz bin yıl boyunca bir damla bile düşmez ve tüm bitkiler, tüm 

yeşeren şeyler yok olur. Ardından tüm hayvanlar ölür; Nat hâline gelirler ve oradan Zian14 veya 

Arupa [şekilsiz âlem, Budist kozmolojide yüksek cennetler] adlı mekânlara aktarılırlar. 

Güneşin veya ayın Nat’ı Zian hâline geldiğinde bu gök cisimleri kararır ve yok olur. Yerine, 

Nat olmayan iki güneş çıkar. Biri battığında diğeri doğar, böylece gece olmaz; ısı öyle artar ki 

tüm göller, seller kurur, yeryüzünde en ufak bir iz bile kalmaz. Uzun bir aradan sonra üçüncü 

bir güneş doğar; o zaman en büyük nehirler kurur. Dördüncü bir güneş çıkar ve iki güneş

sürekli ufkun üstünde kalır, böylece yedi büyük göl veya okyanus bile yok olur. Beşinci güneş

çıkar ve deniz kurur. Altıncı güneş bu ve diğer 1.010.000 dünyayı/yeri parçalar, yarıklardan 

duman ve ateş çıkar. Nihayet çok uzun bir aradan sonra yedinci güneş belirir; bununla birlikte 

Mienmo (Burma kozmolojisinde merkezî Meru Dağı) ve tüm Nat sakinleri yok edilir; ve nasıl 

ki bir lambada fitil ve yağ tükendiğinde alev sönerse, bu ve diğer 1.010.000 dünya 

tüketildiğinde ateş kendiliğinden söner. İşte Kozmos’un ateşle yok oluşu böyledir15. (As. Res.

cilt vi, s. 174-249) Buna benzer bir kıyamet teolojisi de Siyam’a (daha doğrusu Sian ve Zian, 

14 An, Ana, Aine, Onn (İrlandaca), döngü, mevsimler anlamına gelir. Buradan türeyerek: Lu-an = Ay, yani L’nin 

döngüsü (30 ל ;( = Bel-ain = yıl, Belus’un [Babil tanrısı] döngüsü; Ain-leog = kırlangıç, yani döngüsel / devrî 

kuş; Ain-naomhagh = göksel kuş, Feniks ve belki de Brahmanların efsanevî kuşu Auny; Onn, Güneş

döngüsüne uygulandığında, “güneş-ateşi” anlamına gelir. Mısır’da Oein ve Hon Güneş’i ifade eder. ןהכ ןוא

Cohen veya Ken On = Güneş’in Rahibi. İrlandaca’da Conach Oin. Farsça’da Ayiné = mevsimler, devreler. 

Keldanice’de ןוע hon = zaman; ןנוע honan = zamanları gözlemek; buradan İrlandaca Anius = astrolog, 

astronom. Druidik tapınaklar ise Ana-mor adını taşır ve 48 taştan oluşurdu; bu taşlar eski takımyıldızların 

sayısını temsil ederdi. Çevreye (veya iç kısma) yakın yerleştirilen 9 taş ise Güneş’in burçlar içindeki seyrini 

temsil ederdi. Ao, Ion, Io, Iao, O aslında aynı kelimenin farklı milletlerce farklı telaffuzlarıydı der Sir W. 

Drummond. Buradan Latince Janus, Jovis, Jupiter türemiştir. Jupiter = Iao-pater / Ieu-pater, zamanla 

bozulmuşşeklidir. Ion ve Ianus ise Zan, On, Oannes [Babil’in balık-insan tanrısı] ile aynıydı; bu çift yüzlü imge

(imago biceps), batan güneşle denize geri döner ve Giritliler, Mısırlılar, Fenikeliler ve Babilliler tarafından 

güneşsel bir sembol ya da enkarnasyon olarak tapınılırdı. Ennius’un belirttiği üzere bütün büyük tanrılar 

İtalya’dan önce Asyalı idi. Bunun delili, Jupiter adının Juvo + Pater’den değil, Sanskritçe jû= eter/gök ve pitri

= baba sözcüklerinden (Jupitri) geldiğinin söylenmesidir. Böylece bu unvan hem gök kubbeye hem de 

Tanrı’ya uygulanmış olur. Ennius şöyle yazmıştır: “Aspice hoc sublime candens quem invocant omnes Jovem.”

[Şu yüce, parıldayan varlığa bak ki herkes ona Jüpiter der.] Etrüskler bu ismi gizemli şekilde yüzüklerde veya 

oval armağanlarda kullanır, üzerine A.O. = amico optimo [en iyi dosta] yazarlardı. Bu A.O. işaretinin önemini 

okuyucu Apokalips’e gelince görecektir. 15 Okuyucu, bu teorinin bütünüyle Vahiy Kitabı’nın 55, 56 ve 57. bölümlerine dayandığını fark etmekte 

gecikmeyecektir. Ancak kim inanabilir ki, Burmalılar bunu tahrif edilmiş Yunan-İbrani kopyasından ödünç 

almış olsun? Bu, apaçık bir şekilde gerçek ilk (asli) Vahiy’den alınmıştır ve başka hiçbir kaynaktan değil.

118

asıl adı) aittir. Onların öğretisine göre dünyanın figürü ebedîdir; fakat gördüğümüz dünya 

öyle değildir, çünkü onların görüşüne göre oradaki her şey yaşar ve ölmek zorundadır; ve aynı 

zamanda başka varlıklar, başka bir gök, başka bir yer ve başka yıldızlar ortaya çıkar. İşte bu 

yüzden, doğanın birçok kez bozulduğunu ve yeniden canlandığını gördüklerini söylerler. 

(Lousere’s Siam, s. 119.) Adair, History of the American Indians [Amerikan Yerlilerinin Tarihi]

adlı eserinde, onların rahiplerinden biriyle konuşmasını aktarır; rahip, Lóak Ishto-hoollo’nun

[Büyük, En Yüce Ruh'un Efendisi], büyük parlayan yıldız olan Phutchick Keeraah Ishtò’yu, yani 

Yahkanè eeklénna Loak loáchàchè’yi [yeryüzünü yakıp kavuran o muazzam yıldız], dünyanın 

yarısını ateşle yakmak için,kuzeyden güneye (Pherimmi Aiúbe), güneşin battığı yöne doğru 

(hassé oobèa perà) göndereceği dehşetli bir günden bahseder. Tüm bunlar, Ishto-hoollo 

Aba'nın [Büyük Kutsal Ruh/Büyük İyi Olan'ın Babası] sevgili Loáche'sine 

[Sözcüsü/Elçisine/Peygamberine] ilettiği kadim gerçek sözlere/kehanete göre olacaktır (s. 

89). Bütün bu benzerlikler başka nereden gelmiş olabilir ki, eğer Apokalips’ten [Vahiy / 

Yuhanna’nın Kıyamet Kitabı] değilse!

25. Gotlar [Kuzey Avrupa kavimlerinden Germen halkları], Chasas, Chusas veya Indo￾Scuths [Hint-İskitler]’ın bir kolu olup Doğu’dan göç ettiklerinde ve Roma İmparatorluğu’na 

saldırdıklarında, atalarının Budist teolojisini de beraberlerinde getirdiler. Bunun bir parçası 

olarak dünyaların ardışık düzeni doktrinini oldukça doğru biçimde korumuşlardır. Skaldik 

[İskandinav] filozoflara göre, her şeyden önce var olan, yabancıların içinde barınamayacağı 

ışıklı ve kızgın bir dünya mevcuttu. Bu dünyanın adı Muspelsheim [İskandinav mitolojisinde 

ateş âlemi] idi. Orada Surtur* [İskandinav mitolojisinde kara dev, ateş tanrısı] imparatorluğunu 

sürdürüyordu. Elinde parlak bir alevli kılıç bulunuyordu. Zamanın sonunda gelecek, bütün 

tanrıları yenecek ve evreni alevlere teslim edecekti. Muspelsheim’in ardından, yani Surtur’un 

ikametgâhından sonra, başka bir dünya yaratıldı. Bu dünya, gizemli bir İnekten doğan bir 

adam ve üç oğlu ile başlar. Mevcut sistemin sonunda, yani Hinduların Maha-Pralaya’sında 

[büyük kozmik yok oluş], her şey yok oluşa sürüklenecektir. Büyük gemi Naglefara [Naglfar; 

ölülerin tırnaklarından yapılmış gemi] sefere çıkacak; devasa yılan [Midgard 

Serpent/Jörmungandr] zehir kusacak; Kara Tanrı ve Cinleri yok olan evrene saldıracak; 

çözülüşün gücü tüm yeryüzünü ateş ve alevle saracaktır.Ama bir biçimde yok etmek, başka bir 

biçimde yeniden üretmektir. Denizden yeni bir yeryüzü, en güzel ve en hoş şekliyle 

* Bu Tanrı, siyah olarak tasvir edilmektedir; çünkü O, ilk çağların Siyah Ulusu’nun Tanrısıdır. Ayrıca, aşılmaz 

karanlık içinde gizli olduğu için de siyah olarak betimlenmiştir.

119

yükselecektir; verimli çayırlar ve tarlalarla kaplı olacak, ekin kendi kendine, ekilmeksizin 

çıkacaktır. Vidar ve Vale [İskandinav mitolojisinde intikamcı tanrılar] de hayatta kalacaktır; 

çünkü ne tufan ne de kara alev onları etkilemeyecektir. Onlar, eskiden tanrıların meskeni olan 

İda ovalarında (Hintçe, Ida-vratta) ikamet edeceklerdir.Thor’un oğulları Modè ve Manè, oraya 

gidecek; Balder ve Hoder, ölüler diyarından çıkıp oraya geleceklerdir. Oturup birlikte 

konuşacak, geçmişte çektikleri acıları hatırlayacaklardır. Ancak sadece tanrılar değil, insanlar 

da bu yenilenmiş evrende var olacaktır. Ateş her şeyi yutarken, insan soyundan iki kişi — biri 

erkek, diğeri kadın — bir tepenin altında gizlenecektir. Bunlar çiy ile beslenecek ve öylesine 

çoğalacaklardır ki, yeryüzü kısa sürede yeni bir insan soyu ile dolup taşacaktır. Güneş, hem 

Dişi bir varlık hem de Ateşin parlak hükümdarı, kurt Fenrir [İskandinav mitolojisinde dev kurt]

tarafından yutulmadan önce, kendi kadar güzel ve parlak bir kız evlat doğuracaktır. Bu evlat, 

annesinin daha önce izlediği yolu takip edecektir.Kısacası her şey yenilenecek ve bir dünyanın 

yok oluşu, yalnızca başka bir dünyanın yaratılışının habercisi olacaktır16.

26. Gotların, ardışık yıkım ve yeniden yaratılış hakkındaki görüşleri, Bay Mallet tarafından 

öylesine güzel özetlenmiştir ki, onun ifadesini uzun uzun vermekten kendimi alamam. 

Kuzey’in filozofları, diyor Mallet, doğayı sürekli bir doğum sancısı ve savaş hali içinde tasavvur 

ederlerdi. Onun gücü azar azar tükeniyordu ve yaklaşan çözülüşü her geçen gün daha da 

belirgin hale gelmekteydi. Sonunda mevsimlerin karışması ve uzun, tabiatüstü bir kış

doğanın çürümesinin nihai işareti olacaktı. Moral dünya da doğal dünya kadar altüst olacak, 

çalkalanacaktı. Ölen doğanın sesi artık insan tarafından duyulamayacak. Onun duyumları 

16 Edda, fab. ii., iii., iv., xxxii., xxxiii. Piskopos Percy, aynı cümlede Güneş’in hem eril hem de dişil olarak 

anılmasından dolayı, aslında özgün metinde bir kusur ya da belirsizlik bulunduğunu varsaymaktadır. Mallet’in 

Fransızca çevirisinde de, Goranson’un Latince çevirisinde de bu ifade tarzı özenle korunmuştur. Bir belirsizlik 

olabilir, fakat bir kusur yoktur. Aslında bu belirsizlik, eski halkların Güneş’te vücut bulan Tanrılığın iki-cinsiyetli 

niteliği hakkındaki kanaatleriyle tam bir uyum içindedir. Bu da Edda derleyicisinin kaynak olarak başvurduğu 

kadim dizelerin gerçekliğinin en iyi kanıtıdır. Bu nedenle Piskopos’un, bu sözde yanlış okumayı düzeltmek 

amacıyla “anne” yerine “ebeveyn” kelimesini kullanma girişiminin, yazarın bilinçli olarak kullandığı 

mistisizmi tamamen bozduğundan ciddi şekilde şüphe ederim. Mallet’in çevirisi şöyledir: “Le Roi brillant du 

feu engendrera une fille unique, avant que d’être englouti par le loup ; cette fille suivra les traces de sa 

mere, apres la mort des dieux.” [Alevlerin parlak Kralı, kurt tarafından yutulmadan önce tek bir kız evlat 

doğuracak; bu kız, tanrıların ölümünden sonra annesinin izlerini takip edecek.] Goranson’un çevirisi: “Unicam 

filiam genuit, rubicundissimus ille rex, antequam eum Fenris devoraverit ; quae cursura est, mortuis diis, 

viam maternam.” [Kızıl en parlak kral, Fenris onu yutmadan önce tek bir kız evlat doğurmuştur; o kız, tanrılar 

öldüğünde annesinin yolunu takip edecektir.] Bu ifadeler, Ardha-Nari [Şiva’nın yarı erkek-yarı kadın formu]

şeklinde tasavvur edilen güneşsel Tanrı’yı açıkça tasvir etmektedir ve Gothların Doğu’dan beraberlerinde 

getirdikleri teolojik anlayışın doğru bir resmini verdiği için titizlikle korunmalıdır.

120

zayıflayacak, hatta neredeyse tamamen yok olacak; böylece kalp, zalim ve insanlık dışı 

tutkuların pençesine bırakılacaktı. O zaman, tanrıların şimdiye dek büyük zorlukla zincir 

altında tuttukları bütün kötü niyetli ve düşman güçler, zincirlerini kıracak ve Evreni 

uyumsuzluk ve kaos ile dolduracaktı. (Bkz. Apocalypse, bölüm 48). Valhalla’daki kahraman 

ordusu, tanrıları desteklemek için boşuna çaba gösterecektir; çünkü tanrılar düşmanlarını yok 

etseler de, kendileri de onlarla birlikte düşeceklerdir. Yani, başka bir ifadeyle, o büyük günde, 

ister iyi ister kötü olsun bütün alt tanrılar, büyük bir savaş içinde her şeyin çıktığı, özünün bir 

yansıması olduğu Büyük Tanrı’nın bağrına geri döneceklerdir. Ve yalnızca o, her şeyin 

ötesinde hayatta kalacaktır. Bundan sonra, dünya alevlerin avı haline gelecektir. Ancak bu 

alevler yok etmekten çok arınmaya hizmet edecektir; çünkü ardından dünya yeniden ortaya 

çıkacak —öncekinden daha güzel, daha hoş ve daha verimli. Bu yeni yeryüzünde, tıpkı bizim 

yaşadığımız dünyada olduğu gibi, onu yönetecek alt tanrılar ve onu dolduracak insanlar 

olacaktır. İşte genel olarak Edda’nın bize anlatmak istediği budur. Anlatım karanlık ve alegorik 

olsa da, ayrıntılar öyle bir belirsizlikte verilmiştir ki, yine de kuzey filozoflarının dünyanın 

yenileneceği ve daha mükemmel, daha güzel bir biçimde yeniden doğacağı fikrine sahip 

olduklarını kolayca görebiliriz.

27. Mallet, diyor Faber, mevcut dünyanın ateş tarafından yok edileceği fikrinin yalnızca 

Gotların görüşüymüş gibi biraz fazla tek yanlı konuşuyor. Gerçekte Gotlar, hem ateşle hem de 

suyla bir yok oluş düşüncesini birleştirmişlerdir; Hinduların her ikisine de fark gözetmeksizin 

Pralaya [Sanskritçe, “çözülme, yok oluş”; kozmik felaket, evrenin dönemsel sonu] veya Tufan 

adını verdikleri bu iki kavram. Bunu ister Edda’dan alınan önceki pasajı, ister aynı konuyu 

işleyen daha eski Völuspá [Eski İskandinavca, “Kehanetler”; Edda içindeki en eski kehanet şiiri]

bölümünü inceleyen herkes açıkça görecektir. Her ikisinde de yalnızca yıkıcı ateşten değil, 

aynı zamanda şişen deniz üzerinde yola çıkan harikulade bir gemiden de söz edilir; ayrıca 

bize, yeni dünyanın denizin içinden yükseleceği öğretilir. Völuspá der ki: Doğudan dev Rymer 

[muhtemelen Muspilli ve Ragnarok anlatısındaki kaos devi] bir arabayla gelir; okyanus 

kabarır; Büyük Yılan [Jörmungandr, Midgard yılanı] suların içinde öfkeyle kıvrılır ve denizi 

yükseltir. Kartal çığlık atar ve korkunç gagasıyla cesetleri parçalar. (Bkz. Apocalypse, bölüm 

34.) Tanrıların gemisi suya indirilir; gemi doğudan gelir; kötü cinlerin ordusu denizden 

ulaşır. Loki [İskandinav mitolojisinde kurnaz tanrı, kaos ve yıkımın önderi] onların kaptanı ve 

yöneticisidir. Onların azgın filosu, kurt Fenrir [İskandinav mitolojisinde dev kurt] eşliğinde 

ilerler. Loki onlarla birlikte görünür. Cinlerin Kara Prensi, güneyden alevler içinde çıkar; 

121

tanrıların kılıçları güneş gibi ışıldar. Kayalar sarsılır ve parçalanır. (Bkz. Apocalypse, bölüm 

57.) Dişi devler ağlayarak dolaşır. İnsanlar ölüm yolunu kalabalıklar halinde çiğner. Gök 

yarılır; güneş karartılır; deniz yeryüzünü kaplar; parlak yıldızlar gökten kaybolur; ateş

öfkeyle kudurur; çağların sonu yaklaşır; yükselen alev gök kubbeyi yalar. (Bkz. Apocalypse, 

bölüm 57.) Burada yok edici unsurlar hem ateş hem sudur; ve bütün dünya çalkalanırken biz, 

tanrıların gemisinin dalgalı okyanusun üzerinde yüzdüğü bir sahneyle karşılaşırız. Bu, Hint 

Manu’nun [Hint mitolojisinde tufan kahramanı, insanlığın atası] dönemsel yolculuğu ile 

uyum sağlar; fakat Gotlar, Kaşgar ve Buhara’daki [Orta Asya’da eski şehirler, Gotların kökenine 

dair varsayılan bölgeler] ilk yurtlarından batıya doğru ilerlerken aslî gelenekten biraz sapmış, 

ama onu bütünüyle de kaybetmemişlerdir. Völuspá, Edda’da olduğu gibi, selefinden geriye 

kalan yıkıntılardan yeni bir dünyanın doğuşunu tasvir eder; bu, şimdiki dünyanın sulardan 

yükselişiyle tam olarak örtüşür. Dalgalardan göğsünü kaldıran yeni bir dünya görülür; en 

güzel bir yeşillikle bezenmiştir. Sular geri çekilir; kartal dilediği yere uçar ve balık avını 

yakalar. Dağların zirvelerinde Balder [ışık ve adalet tanrısı] ve kardeşi savaşçı tanrılar, 

Odin’in yıkılmış saraylarına geri dönerler. Tanrılar Ida [İskandinav mitolojisinde tanrıların 

toplanma yeri olan ova] ovalarında toplanırlar; önlerinde duran göksel sarayların harabeleri 

hakkında birbirleriyle konuşurlar; eski konuşmalarını ve Odin’in kadim sözlerini hatırlarlar.

28. Mallet’in gözlemine göre, Got filozoflarının doktrini Stoacıların benimsediği doktrinle 

tamamen aynıdır; ve bunu kanıtlamak için Seneca’nın yazılarından birçok pasaj aktarır. Bu 

gözlem doğrudur; fakat söz konusu doktrin yalnızca Stoacılara özgü değildi. Diğer ekollerin 

filozofları da aynı görüşü benimsemişti. Onların evrensel olarak tartışmasız kabul ettikleri ve 

bütün sonraki düşüncelerinin temeline yerleştirdikleri ilke, maddenin ezelîliği idi. Buna göre 

madde hem yaratılmamıştı, hem de yok edilemezdi. Bayle [Pierre Bayle, 1647–1706, Fransız 

filozof] der ki: Putperest filozoflar arasında dünyanın kökeni ve özel cisimlerin oluştuğu ilke 

ya da ilk unsurun ne olduğu konusunda pek çok farklı görüş vardı. Kimileri her şeyin 

kaynağının su olduğunu ileri sürdü. Kimileri havayı üstün gördü; kimileri ateşi; kimileri de eş

türden parçaları (homojen unsurlar) temel aldı. Ama hepsi bir noktada birleşiyordu: Dünyanın 

maddesi yaratılmamıştı. “Hiçbir şey yoktan var olabilir mi?” sorusunu kendi aralarında asla 

tartışmadılar; çünkü bunun imkânsız olduğunda hemfikirdiler. Fakat, ham maddenin ezeliliği 

böylece savunulurken, bu maddenin şekil değiştirmesinin sürekli olduğuna da tamamen 

inanıyorlardı. Onlara göre madde gerçekten de ebedidir; ama günlük olarak tanık olduğumuz 

şekil değişimlerinin ötesinde, devasa dönemlerin sonunda, bir dünya düzeninin yıkımı ve 

122

onun kalıntılarından yeni bir düzenin ortaya çıkışı anlamına gelen büyük değişimler geçirir. 

Bu noktayı filozof Sallust [Sallustius, 4. yy, Yeni Platoncu] tartışır. De Diis et Mundo (“Tanrılar 

ve Evren Üzerine”), VIII ve XVII. bölümlerde öz (substance) ile formu ayırır; formun bozulabilir 

olduğunu kabul eder, fakat özün bozulamazlığını savunur. Benzer biçimde Lokrisli Timaios 

[Pythagorasçı filozof, Platon’un Timaios diyaloguyla karıştırılmamalı], dünyanın bir tanrı 

tarafından yaratıldığını –ya da daha doğrusu doğurtulduğunu– kabul eder (çünkü onu 

tanrısının yavrusu gibi tasvir eder); ama bunu zaten var olan maddeden bir üretim olarak 

görür. (De Anima Mundi, s. 545.) Tamamen aynı dili Ocellus Lucanus [M.Ö. 2. yy Pythagorasçı 

filozof] de kullanır (De Universitate, I–II. bölümler). Bu ilkeye dayanarak, Yunan tarihini 

Inachos [Argos’un mitolojik ilk kralı] ile başlatan yazarlara cevap vermeye girişir. Ocellus der 

ki: O dönem gerçek bir başlangıç değil, yalnızca bir değişimdi; çünkü Yunanistan, Inachos’tan 

önce barbarlık içindeydi, ileride de benzer bir barbarlık durumuna geri dönecektir. –Şimdi 

gördüğümüz üzere bu, gerçekleşmiş garip bir kehanettir.– Aynı zamanda hem fiziksel hem de 

ahlâkî bazı devrimlerin varlığını ima eder. Yeryüzünün farklı kısımları bozulma ve değişime 

uğramaya açıktır; kimi zaman denizin sebep olduğu bir tufan yüzünden, kimi zaman da yavaş

yavaş esen rüzgârların ya da suların aşındırmasıyla. Ama dünyanın özü bozulmazdır. Aynı 

öğretiyi Macrobius [Ambrosius Theodosius Macrobius, 5. yy Roma filozofu] da savunur. (In 

Somnium Scipionis, II.10). Ona göre, dünyada hiçbir şey gerçek anlamda yok olmaz. Yok 

olmuş gibi görünen şeyler yalnızca görünüş değiştirir. Dünya varlığını sürdürür; fakat insan 

türü defalarca ya sellerle ya da yangınlarla neredeyse bütünüyle silinmiştir. Küçük farklılıklar 

dışında Stoacılar, Epikürcüler ve Platoncular bu inançta birleşiyordu.

29. Aynı şekilde, Stoacıların “yutucu Jüpiter”i her bir dünyanın sonunda bütün kahraman￾tanrılar topluluğunu yutar. Ve bu filozofların evrensel öğretisine göre, kozmik sistemin yok 

olduğu ardışık yangınlar arasındaki dönemlerde, bu tanrı kendi içine çekilir ve kendi 

düşünceleriyle sohbet eder; sonra da her devrenin sonunda, kendi özünden yeni bir doğa 

düzeniyle birlikte yeni bir alt tanrılar ailesi çıkarır. Bu tür spekülasyonların Hindistan 

okullarınınkilerle aynı olduğu açıktır. Yutucu Jüpiter, Şiva’nın veya Maha-Kali’nin [tanrıçanın 

yıkıcı formu] yahut da “yıkım gücünün” yerini alır; her aradaki dönemdeki yalnız ve 

soyutlanmış hali ise açıkça yaratıcı Brahm’ın [Brahma’nın kozmik bilinç hâli] derin 

tefekküründen başka bir şey değildir; Brahm, hareketsizce kaotik uçurumun yüzeyinde 

süzülürken böyle bir meditasyona dalar. Seneca [M.Ö. 4 –M.S. 65, Stoacı filozof] der ki: “Dünya 

eriyip Jüpiter’in kucağına geri döndüğünde, bu tanrı bir süre boyunca bütünüyle kendi içine 

123

yoğunlaşır ve adeta gizlenmiş gibi yalnızca kendi fikirlerinin tefekkürüne gömülür. Ardından 

ondan, bütün parçalarıyla mükemmel yeni bir dünya doğar. Hayvanlar yeniden üretilir. Daha 

elverişli bir talih altında masum bir insan nesli meydana gelir ve bu dünyayı, erdemin değerli 

yurdu olacak şekilde nüfuslandırır. Kısacası, doğanın bütün yüzü daha hoş ve daha güzel bir 

hâle gelir.” (Epistulae Morales 9; Naturales QuaestionesIII, son bölüm). Yine başka bir yerde, 

evrensel çözülmeyi her şeyin yok oluşu veya ölümü olarak ele alırken bize şunu öğretir: “Doğa 

yasaları yıkıntılar altında kaldığında ve dünyanın son günü geldiğinde, güney kutbu düşerek 

Afrika’nın tüm bölgelerini ezecek; kuzey kutbu ise ekseninin altındaki bütün ülkeleri 

boğacaktır. Dehşete düşmüş Güneş ışığından yoksun kalacak; göklerin sarayı çürüyüp 

dağılırken aynı anda hem hayat hem ölüm ortaya çıkacak; ve bir tür çözülme, bütün tanrıları 

da içine alarak onları kendi asıl kaoslarına geri gönderecektir.” (Hercules Oetaeus, 1102).

30. Eski Druidlerin [Kelt rahip sınıfı] görüşleri, arzu edildiği kadar ayrıntılı ve kesin bir 

şekilde bize ulaşmamıştır; fakat yine de onların bu öğreti noktalarında bütün diğer ilk 

halklarla hemfikir olduklarına dair yeterli kanıt vardır. Diğer Doğu rahipleri gibi, onlar da 

jeolojik keşifleri binlerce yıl önceden öngörmüşlerdir. Aslında kendileri Britanya’da yerleşmiş

Doğulu bir rahip sınıfıydı; Buddwas’a [Buda’nın bir varyantı olarak kabul edilen tanrı-figür] 

tapıyor ve onu Güçlü Yılan [kozmosun veya sonsuz zamanın sembolü] olarak 

sembolleştiriyorlardı. Celtic Researches adlı eserin (s.119) yazarı, Dr. Borlase’in, Druidlerin 

Perslerin Magi’leri [Zerdüşt rahip sınıfı] ile olan genel ve sıkı benzerliğini açıkça ortaya 

koyduğunu aktarır. Bu benzerlik neredeyse özdeşlik seviyesindeydi. Adlarında bile pek az fark 

vardı; çünkü Plinius, Druidleri Galya ve Britanya’nın Magi’leri olarak adlandırır. Indian 

Antiquities adlı eserin en yetkin yazarı ise, Druidlerle Hindistan’ın Brahmanları arasındaki 

aynı yakınlığı derin ve sağlam bir öğrenimle işaretler. Bu yakınlık, Keldaniler 

[Mezopotamya’nın bilge rahipleri] ve Trakya’daki Orfik rahiplik sınıfına kadar, hatta daha 

birçoklarına da genişletilebilir. Bu benzerliğin hem fazla mükemmel hem de fazla yaygın 

oluşu, onu tesadüfi bir çakışmaya indirgemeyi imkânsız kılmıştır. Bu yüzden birçok bilgin, 

Doğu dünyasının kurumlarının, görüşlerinin ve adetlerinin Batı Avrupa’ya hangi yollarla 

taşındığını tespit etmeye çalışmayı, kendilerine ince işçilik isteyen bir uğraş edinmişlerdir.

31. Caesar [Roma’nın ünlü devlet adamı ve tarihçisi] bize, Druidlerin ruhun yok edilemez 

olduğuna ve ölümden sonra bir bedenden diğerine geçtiğine inandıklarını güvenle 

aktardığını söyler. Lucan [Roma şairi], onların aynı ruhun yeni bir bedeni canlandıracağını, 

fakat bunun burada değil, başka bir dünyada olacağını öğrettiklerini açıklar. Buradan 

124

anlaşılıyor ki, tıpkı Hindular gibi, onlar da dünyaların ardışıklığı doktrinini kabul etmiş

olmalıdır. Diodorus [Sicilyalı tarihçi], Druidlerin insan ruhlarının belirli zaman aralıklarından 

sonra başka bedenlere geçeceğini söylediklerini kaydeder. Valerius Maximus’a [Roma yazarı]

göre ise, Galyalılar [Kelt halkı] öylesine güçlü bir şekilde bir gün yenilenmiş bir dünyada yeni 

bedenlerde yaşayacaklarına inanıyorlardı ki, birbirlerine borç para verirken, bunun ancak 

tekrar bedenlenince geri ödenmesi şartını koşarlardı. Bu, öylesine derin bir inançtı ki, en 

dindar Hristiyanlarda bile boşuna aramak gerekirdi. Bu düşüncelere uygun olarak, ölen bir 

kişinin cenaze ateşinde onun en çok sevdiği şeyleri—ister hizmetkârları, ister hayvanları, 

isterse değerli hazineleri olsun—yakarlardı. Böylece, ruhun yeni dünyasında da bunların asıl 

sahibi tarafından kullanılmaya devam edileceğine inanırlardı. Bu fedakârlık, çağımızla ilginç 

bir tezat oluşturur; zira bizler bütün bu eşyaları kendimize saklarız, böylece inancımızı 

menfaatimizle, bize özellikle hoş gelen bir tarzda uzlaştırmış oluruz17.

17 Roma’daki Lar [Roma’da evleri, aileleri ve ataları koruyan ev ilahı], aslında Tonquinese [Tonkin/Tonquín; 

bugünkü Kuzey Vietnam bölgesi] halkının Brabin adlı ev tanrısıyla aynıydı. Bir kimse herhangi bir mülkiyeti 

(ev veya toprak) üzerine aldığında, bu ev tanrısını karşılamak için küçük bir kulübede veya özel bir odada onun 

için bir mekân hazırlar. Davul çalarak bu tanrıya görkemli şekilde davet yapılır; hoş kokular ve çeşitli 

yemeklerle ağırlanır. Bundan sonra bu tanrının, evlerini ateşten, yıldırımdan, gök gürültüsünden, rüzgârdan, 

yağmurdan ya da ev halkına zarar verecek herhangi bir şeyden koruması beklenirdi. Bu yöntem, kuşkusuz, 

Atinalılar [Yunan şehir devleti halkı] ve Massilianlar [Marsilya kolonisi halkı] tarafından uygulanan yöntemden 

çok daha masumdu. Çünkü onlar, devletin selameti için her yıl bir insan kurban ederlerdi. Kurban edilecek 

kişiyi en korkunç lanetlerle yüklerler; tanrıların gazabının onun başına inmesini ve böylece diğer vatandaşların 

kurtulmasını dilerlerdi. Ona resmen şu çağrıyı yaparlardı: “Sen bizim fidyemiz, kurtuluşumuz ve kefaretimiz

ol; canına karşılık can, bedenine karşılık beden!” Bundan sonra onu denize atar, Neptün’e [Roma deniz tanrısı]

adak olarak sunarlardı. — Faber, Pagan Idolatry, cilt I, s. 476.Yazar, daha önceki bir notunda aktardığı bir bilgiyi 

kamuoyunun kabul etmeyeceğinden şüphe eden bir dostundan bahseder. Bu dostu, “Yahudiler elbette bu 

iddiayı reddedeceklerdir, tıpkı çocukları kurban ettiklerini inkâr ettikleri gibi” demektedir. Yazar ise “çocuk 

kurban ettikleri gerçeğinden daha sağlam kanıtlanmış bir şey yoktur” diyerek buna karşı çıkar ve itiraz 

edilemeyecek bir otorite olarak Buxtorf [Johann Buxtorf, 1564–1629, Yahudi dini üzerine yazmış Hristiyan 

ilahiyatçı]’u örnek gösterir. Buxtorf’un aktardığına göre: Her aile babası, elinde bir horozla cemaatin ortasına 

çıkar ve bazı uygun Kutsal Kitap ayetlerini tekrar eder. Sonra horozu üç kez başına vurur ve her vuruşta şöyle 

der: “Bu horoz benim yerime kabul edilsin; benim yerime geçsin; benim için bir kefaret olsun. Ölüm bu 

horoza gelsin; fakat bana ve bütün İsrail’e hayırlı bir hayat olsun. Âmin.” Ardından elini kurbanın üzerine 

koyar ve onu boğazlar. Bu sırada zihninden, aslında kendisinin boğulmayı hak ettiğini, fakat yerine horozu 

sunduğunu geçirir. Daha sonra bıçağıyla boğazını keser ve içinden, aslında kendisinin kılıçla öldürülmeyi hak 

ettiğini düşünür. Ardından hayvanın cesedini yere şiddetle çarpar; bu, kendisinin taşlanmayı hak ettiğini 

sembolize eder. Son olarak onu ateşte kızartır; bu da aslında kendisinin yakılarak öldürülmeyi hak ettiğini ima 

eder. Böylece horoz, Yahudilerin yerine geçerek onlar adına dört çeşit ölümü tatmış olur: boğma, kılıçla 

öldürme, taşlama ve yakma. Horoz, onların “temsilcisi ve yerine geçen kurban” olarak kabul edilirdi. — Buxtorf, 

Synagoga Judaica, s. 509. Not: Chambers’s Journal (14 Eylül 1861) bu bilgileri yayımlamış, Yahudiler 

125

32. Tıpkı Galler, İngiltere, Mona [Anglesey adası, Druidlerin önemli merkezi]ve İskoçya’da 

tek bir sisteme ait ortak özellikler bulduğumuz gibi, aynı şekilde bunları kardeş ülke İrlanda’da 

da tanıyabiliriz. İrlanda’da, 1 Kasım günü—sonbahar ekinoksu ve Güneş’in Boğa burcunda 

bulunduğu zaman—Druidlerin kutsal ateşleri dışında bütün ateşlerin söndürülmesi adettendi. 

Dr. Hyde [Thomas Hyde, 1636–1703, İngiliz Oryantalist] der ki: Perslerin Gebirleri 

[ateşperestler, Zerdüştî rahipler] de aynı şeyi yapardı. Dahası, Yahudiler de esaretleri 

döneminde aynı ritüeli benimsemişlerdi. İrlanda ile Persler arasındaki bu özdeşlik, uzak 

çağlarda tek bir köken, tek bir dil ve tek bir dinin bulunduğunu kanıtlayan sayısız örnekten 

yalnızca biridir. Strabo [M.Ö. 64 – M.S. 24, Yunan coğrafyacı] şunu aktarır: Britanya 

yakınlarında bir ada vardı; burada Demeter (Ceres) ve Persephone (Proserpine) aynı ritüellerle 

Samothrake adasındaki gibi tapınılıyordu (Strabo, Geographica, IV. Kitap). Bu ada Kutsal Ierna

idi [İrlanda’nın eski adı]. Vallancey [Charles Vallancey, 1721–1812, İrlanda üzerine çalışmış

oryantalist] şunları anlatır: “Gibraltar’dan İrlanda’ya ayak bastığımda henüz bir hafta 

olmamıştı. Orada çeşitli ülkelerden Yahudilerle birlikte İbranice ve Keldanice çalışmıştım. Bir 

köylü kızın yanındaki adama işaret ederek şöyle dediğini işittim: ‘Feach an Maddin Nag’ [Bak, 

Sabah Yıldızı!]. Parmağıyla Venüs gezegenini gösteriyordu. Bu, Keldanilerin Maddina Nag

dediği yıldızdı.” Vallancey devam eder: “Kısa süre sonra, Cork Kontluğu’nun batı dağlarında 

bir grupla geceye kalmıştık, yolu kaybettik. Yaşlı bir köylü bize rehberlik etmeyi üstlendi. 

Gökyüzü pırıl pırıldı. Yol boyunca köylü, Orion takımyıldızını göstererek ona Caomai yani 

‘Silahlı Kral’ dedi. Dikey duran üç yıldızı mızrak ve asa olarak, yatay üç yıldızı ise kılıç kemeri 

olarak tarif etti. Bunun, İyov [Eyüp] Kitabı’nda geçen Chimah – המיכ olduğundan hiç şüphem 

kalmadı. Bilgin Costard [George Costard, 1710–1782, astronomi tarihçisi] da bunun Orion 

olduğunu söyler (Job 38:31). Chimah kelimesi, zırh kuşanmış bir savaşçı demektir.”

33. Bhagavad Gita’da şöyle denir: “Gündüzü ve geceyi bilenler şunu da bilir: Brahma’nın 

bir günü, bin Yuga [Yug: Hint kozmolojisinde çağ] döngüsünden ibarettir; onun gecesi de yine 

bin döngü boyunca sürer. O günün gelişiyle tüm varlıklar görünmezlikten görünürlüğe çıkar; 

o gecenin yaklaşmasıyla da hepsi yeniden görünmez olana çözülür. Evrenin kendisi bile var 

olduktan sonra yine çözülür. Ve Brahma’nın günü yeniden yaklaştığında, aynı ilahi güçle 

evren tekrar yaratılır.” Bunu okuyan kimse, 2. Petrus 3. bölümdeki şu sözlerle benzerliğe nasıl 

şaşırmaz? “Son günlerde alaycılar gelecek, arzularının peşinden yürüyecekler ve diyecekler 

makaleyi “iftira” diye şikâyet etmiş, ancak yazar her bilgiyi kayıtlarla doğrulamış ve Yahudiler konuyu kapatmak 

zorunda kalmıştır.

126

ki: ‘O’nun gelişine dair vaat nerede? Atalarımız öldüğünden beri her şey yaratılışın 

başlangıcından beri olduğu gibi devam ediyor.’ … Onlar şu gerçeği bilmezden geliyorlar: 

Tanrı’nın sözüyle gökler eski zamanlardan beri vardı, yeryüzü de sudan ve su aracılığıyla 

meydana geldi. O dönemdeki dünya, sularla tufan içinde yok oldu. Şimdiki gökler ve 

yeryüzü ise aynı sözle korunmakta, tanrısız insanların yargı ve helak gününde ateşe 

saklanmaktadır. Ancak sevgililer, şunu unutmayın: Rab için bir gün bin yıl gibidir, bin yıl 

da bir gün gibidir. Rab vaadini geciktirmez… Rab sabırlıdır, kimsenin mahvolmasını 

istemez, herkesin tövbeye gelmesini ister. Fakat Rab’bin günü geceleyin gelen hırsız gibi 

gelecektir. O gün gökler büyük bir gürültüyle yok olacak, gök cisimleri yanarak çözülecek, 

yeryüzü ve içindekiler yanıp tükenecektir… Ama biz, O’nun vaadine göre doğruluğun 

barındığı yeni gökleri ve yeni yeryüzünü bekliyoruz.”Fakat Petrus bunları Geeta’dan mı aldı? 

Kesinlikle hayır. O halde nereden aldı? Yuhanna’nın Vahyi’nden değil; çünkü bu, Petrus’un 

ölümünden uzun yıllar sonra ortaya çıktı. O, bunları “Dokuzuncu Elçi”nin kendisine ilettiği ilk 

Vahiy Kitabı’ndan almış olmalıdır. Aynı kutsal kitaptan kaynaklandığı anlaşılan bir başka 

bölüm ise Vişnu Purana’da (s. 633) görülür:“Dört çağdan oluşan bin devrenin sonunda dünya 

tükenir. Yiyeceğin tükenmesinden ötürü yüz yıl süren bir kuraklık başlar; tüm varlıklar zayıflar, 

cansızlaşır ve sonunda yok olur. O zaman Ezelî Olan, yok edici vasfını üstlenir ve tüm yaratıkları 

kendisiyle yeniden birleştirmek için iner. Güneş’in yedi ışınına girer, yeryüzündeki tüm suları 

içip tüketir, canlılardaki ve topraktaki nemi kurutur; böylece tüm yeryüzü kavrulur. Onun 

aracılığıyla beslenen yedi ışın yedi Güneş’e dönüşür. Bu yedi Güneş her yanı yakarak üç 

dünyayı ve Patala’yı [yeraltı âlemi] tutuşturur. Dağlar, nehirler, denizler tükenir; yeryüzü çıplak 

ve kurumuş bir kaplumbağa sırtına döner. Zaman’ın Alevi olan bu Yok Edici, yılanın yakıcı 

nefesi olarak Patala’yı küle çevirir. Büyük Ateş daha sonra dünyayı da yakar; alevler göğe, 

ruhlar âlemine kadar yükselir. Üç dünya alevlerin içinde bir kızartma tavası gibi görünür.

Ardından Ezelî Olan, tüm âlemi tükettikten sonra, göğe yoğun bulutlar salar. Bu bulutlar, 

kocaman fillere benzeyen kütleler gibi göğü kaplar; şimşek çakar, gök gürler. Renkleri 

çeşitlidir: mavi nilüfer gibi siyah, nilüfer çiçeği gibi beyaz, duman gibi gri, arsenik gibi kırmızı, 

safir gibi mavi… Şekilleri kasabaları, dağları, sütunları andırır. Büyük, gürültülü ve güçlü olan 

bu bulutlar, üç dünyayı sarmış korkunç ateşleri söndürür. Sonra yüz yıl boyunca kesintisiz 

yağmur yağdırır, bütün dünyayı sel basar. Zar büyüklüğünde damlalarla yağan bu yağmurlar 

yalnız yeryüzünü değil, orta âlemi ve gökleri de doldurur. Dünya karanlığa gömülür; canlı-

cansız her şey yok olur; bulutlar yüz yıldan fazla süreyle yağmaya devam eder.”

127

34. Rabbi Bechai şöyle der: “Yılanın Seraph [yanan, ateşli olan; hem yılan hem de melek 

için kullanılan kelime] diye adlandırılması, tıpkı meleğin Seraph diye çağrılması gibi, kutsal 

dilimizin bir sırrıdır.” Faber ise bu sözden yola çıkarak şunu ekler: “İşte bu varsayılan gizeme 

göre, Şeytan’ın Havva’yı, Seraphim [kanatlı, ateşli melekler; aynı zamanda yılan biçiminde 

tahayyül edilen varlıklar] denen o parlak Kanatlı Yılanlardan biri suretinde ayarttığı 

düşünülmüştür; ve bunda kolayca başarılı olmasının sebebi, melekî Seraphimlerin ilk 

atalarımıza (Adem ve Havva’ya) zaten ayartıcının aldığı bu şekil üzere görünmeye alışık 

olmalarıdır!” (Pag. Idol. cilt i, s. 448). Ama şu ifade 6. yüzyılda yaşamış ve Yahudi olmayan bir 

yazara nasıl girmiştir? Galler’in pagan ozanı Taliesin şöyle der: “Işıldayan Seraphimlerin

hızlıca süzülen bir alayı, gizemli ve saf bir düzen içinde Elphin’i (Al-phi, yani Tanrı’nın Sesi veya 

Sözü) kurtaracaktır.”

Orijinal Galce beyitler:

Aches ffysgiolin

O blan Seraphin,

Dogyn, dwfn, diwerin,

Dyllyngein Elphin.

35. Bu pagan rahip [Taliesin] Seraphim kavramını nereden aldı, eğer eski bir Apokalips’ten 

değilse? Yuhanna’nın eserinde (Yuhanna’nın Vahyi’nde) yoktur. Bu Seraphim, göğün ateşli, 

görkemli Yılanlarıdır (sembolik bir ad). Bhagavad Gita’da ise şöyle tarif edilir: “Güzel ve 

görkemli bir dağ vardır, adı Meru [Hint kozmolojisinde tanrıların dağı, ‘dünya ekseni’]. O, altın 

boynuzlarının görkemli yüzeyinden güneş ışıklarını yansıtan, yüce bir ihtişam kütlesidir. 

Altınla kaplıdır ve tanrıların, göksel ilahicilerin kutsal barınağıdır. Hayale sığmaz güzelliktedir; 

günahkâr insanın erişemeyeceği bir yerdedir ve Yılanlar [naga – kutsal yılan varlıkları]

tarafından korunur. Yanlarında çok sayıda göksel şifalı bitki vardır; göğe doğru yükselen 

zirvesiyle gökleri deler: insan düşüncesine bile erişilmez görkemli bir dağdır. Ağaçlarla, hoş

ırmaklarla bezelidir; türlü kuşların neşeli şarkılarıyla çınlar.” Öyleyse, Galler’de ve 

Hindistan’da aynı tasvirleri, aynı duyguları bulduğumuzda, bunları tek bir kaynağa 

bağlamakta hata eder miyiz? Ve o kaynak başka ne olabilir ki, eğer Apokalips değilse — yani 

bir zamanlar yeryüzündeki tüm inançların saf ve gümüş gibi berrak bir nehir gibi aktığı ilk 

menba?”

128

36. Sibylline Kehanetleri’nde [Sibylline Oracles, antik kehanet metinleri] şöyle denir: ‘Ve 

bu sona erdiğinde, başlangıçta belirlenmiş olan Yüce’nin günü, iyi insanlara gelecektir. 

Verimli toprak, ölümlüler için en iyi meyvelerini, buğday, şarap ve yağı bolca verecektir. Sonra 

O, yukarıdan tatlı bal ve ağaçları, meyve ağaçlarının ürünlerini, yağlı koyun ve öküzleri, kuzu 

ve oğlakları verecek; tatlı pınarları beyaz sütle fışkırtacaktır. Kentler de bolluk içinde olacak, 

tarlalar zenginleşecek; artık dünyada kılıç, savaş tehdidi ya da büyük sarsıntılar olmayacaktır. 

Ne savaş, ne kuraklık, ne kıtlık, ne de meyveleri tehdit eden dolu olacaktır. Bunun yanında 

bütün dünyada büyük bir barış hüküm sürecek; bir kral diğerinin dostu olacaktır, çağın 

sonuna dek. Yüce, yıldızlı gökteki tüm insanlar için tek bir yasa koyacaktır; çünkü yalnız O 

Tanrıdır, başka yoktur. O, insanın zalim öfkesini de ateşle yakacaktır. Kalplerinizde benim 

öğütlerime dikkatle kulak verin, günahkâr tapınmalardan kaçının; Yaşayan’a hizmet edin; 

zinadan ve yasak erkek ilişkilerinden sakının; kendi çocuklarınızı besleyin ve onları yok 

etmeyin. Yüce, bu günahları işleyenlere öfkelenecektir. Sonra O, bütün insanlar üzerinde 

sürekli bir krallık kuracak, kutsal yasasını dindarlara verecek; tüm insanlara yeryüzünü ve 

mübarekler diyarının kapılarını açmayı vaat etti: her türlü sevinç, sürekli bilgelik ve sonsuz 

mutluluk. Tüm dünyadan tanrının evine tütsü ve armağanlar getirilecektir; başka hiçbir evde 

gelecek kuşaklar için danışma yapılmayacak; yalnızca Yüce’nin kutsal kullarına verilmiş olan 

evde. Tarla yolları, engebeli sahiller, yüksek dağlar ve öfkeli okyanus dalgaları o günlerde 

güvenle geçilecek ve üzerinde yelken açılacaktır. İyilerin bolluğu yeryüzüne yayılacaktır. 

Büyük Tanrı’nın peygamberleri kılıcı kaldıracak, çünkü onlar ölümlülerin yargıçları ve adil 

kralları olacak. İnsanlar arasında zenginlik yasal olarak elde edilecektir. Büyük Tanrı’nın 

hükümranlığı ve yargısı aynı olacaktır. Dağlarda kurt ve ayılar birlikte ot yiyecek, leoparlar 

oğlaklarla beslenecek. Ayılar buzağı sürüsü ile yaşayacak, etçil aslan ahırda öküz gibi saman 

yiyecek; çocuklar, bebekler bile onları bağlarla yönetecek; sakatlar bile yeryüzünde hayvanlara 

korku salacak; ejderhalar bebeklerin yanında dinlenecek, onlara zarar vermeyecek. Tanrı’nın 

eli üzerlerinde olacaktır.’18 Sibyl Peygamberi (Sibylline Prophetess), Tanrı’nın Ruhu için gizli 

bir addı.

37. Polinezya mitolojisinde, her ne kadar bir misyonerin kitabının şüpheli biçiminde 

gelmiş olsa da, Yüce Tanrı To-Ivi [Polinezya’da ezelden beri var olan tanrı], ezelden beri 

18 Apokalips’in 7. bölümüne bakınız; orada Meleklerin Ezgisi (Song of the Angels) vardır ki, işte Sibylline 

bölümleri bunun üzerine inşa edilmiştir. Yahudiler bunu kendi kâhinlerinden birinin yazılarına aktardılar; 

fakat ben bunu yeniden aslına, yani ilk kaynağına geri getirdim.

129

mevcuttu. Sayısız yıllar geçtikten sonra, kuşların tüylerini ya da yılanların derilerini atması gibi, 

kabuğunu attı—böylece onun görkemli bedeni her zaman yenileniyordu. En yüce göklerde 

yalnız yaşadı. Önce Hina’yı [Polinezya mitolojisinde ay tanrıçası]; ( ןיע ayin, çeşme, pınar’dan 

türeme) yarattı, ki o aynı zamanda onun kızı olarak da adlandırılır. Sayısız çağlar geçti, ve onun 

yardımıyla Gökleri yaptı; ve onlardan sonra da on düzen içinde bütün varlıkları yarattı. Aynı 

eserde (Ellis’s Polynesian Researches, I, 312), Bedenlenme’den [Tanrı’nın insan bedeninde 

görünmesi inancı] ve onun ölümlü annesi olan Dünya’nın Bakiresi’nden söz edilir. Efsane 

şöyle der: Oro [Polinezya mitolojisinde savaş ve doğurganlık tanrısı], insanların kızlarından 

birini eş olarak arzuladı19. Tufarapainuu ve Tufarapairai [Polinezya mitolojisinde Oro’nun 

yardımcıları] Tahiti’den Borabora’ya kadar bütün adaları dolaştı, fakat Oro’nun eşi olmaya 

uygun gördükleri hiç kimseyi bulamadılar; Borabora’ya geldiklerinde Vairaumati’yi buldular. 

Onu gördüklerinde, “İşte bu kusursuz kadın” dediler. Gökler’e dönerek Oro’ya haber verdiler 

ve onu Vahina purotu aiai [Polinezya dilinde “bütün güzelliğe sahip bakire”] olarak 

tanımladılar.Tanrı göklere bir Gökkuşağı yerleştirdi; bir ucu onun evinin yakınındaki vadiye, 

diğer ucu göklere dayanıyordu, ve böylece sevgilisinin evine gitti. Gökkuşağını bir bulut gibi 

çevreleyen buhardan çıktığında Vairaumati’nin, kulübenin güzel hanımefendisinin evini 

gördü, o onun eşi oldu. Her akşam Oro gökkuşağından aşağıya indi ve ertesi sabah aynı 

yoldan göklere geri döndü. Karısı ona bir oğul doğurdu, ona Hoa-t-Abu-iterai yani Gökler’e 

adanmış Kutsal anlamında bir ad verdi. Bu oğul insanlar arasında kudretli bir hükümdar oldu.

Şu soruyu sormak adildir: Bu zavallı vahşiler böylesine derin bir geleneği—yani bedenlenmiş

19 Ar. Aur. Or. רוא‘) or) Işık/Ateş, parlaklığından dolayı: Latince aurum [altın]; Yunanca πυρ (pyr, ateş); İngilizce 

burn [yakmak]; Latince uro, ardeo [yakmak, yanmak]; Hari, Hintlilerin Işık Tanrısı. Buradan: ara, oro, hora, 

ἱερόν [Yunanca, kutsal]. Zeus’a Κωμυρος(Kōmyros) ya da Cham-Ur denirdi. (Bkz. Lycophron). İlk hece olarak 

geçtiğinde genellikle kutsal bir kelimeyi işaret eder; örneğin: Argha [Hint ritüel kasesi], Ari-ya [arya, asil], Ar￾canus [Lat. gizemli, saklı], Ur-anus, Urim ve Tummim [İbranice kutsal rahip araçları]. Aynı şekilde Armon ( ןומרה , 

İbr. nar ağacı), rimmon ( ןומר , nar) kökünden. Arka Cava dilinde Güneş demektir. רו א לא) El-’Or), yani “Işık 

Tanrısı”. Bu kelimeden: Alorus, Al-Horus, Αηρ (Aēr, hava), aërial [havaya ait], year [yıl] gelir. Ayrıca Ηρ (Ēr, şafak) 

ve Aurora [şafak tanrıçası], Uri-El [Tanrı’nın ateş meleği]. Arabot ( תוברע , İbr. en yüksek gök katı), dokuzuncu 

gök, hahamlar tarafından ubi Deus thronum habet gloriosissimum “Tanrı’nın en yüce tahtını kurduğu ilahi 

küre” olarak adlandırılır. רו א פלא) Alph-Aor), “ışığın önderi”, yani Orus [Horus]. Ateşi veya ışığı ifade etmek 

için eskiler önce Ur dediler; sonra kelimeyi daha yumuşak söylemek için başına bir Alef eklediler, böylece Aur

oldu. Başkaları buna N harfi ekleyerek Nur dediler. Yunanlılar ise başına bir dudak ünsüzü koyarak Puryaptılar. 

Orion, yani Aur-Ion, “Ateş’in Güvercini” —Kaberik Habercisi (Cabiric Messenger) için kullanılan bir isimdir: o yok 

eder, ama bunu dünyanın geri kalanına sevgi ve insanlıkla yapar. Paloephatus’a göre Orion, Diana [Roma 

mitolojisinde av tanrıçası] ile avlanıyordu—bu bir Mesih’tir.

130

bir Kral ve Mesih’i, ve bir ilahi araç olarak bir Gökkuşağı’nı— Apokalips’ten ve onun üzerine 

kurulmuş evrensel dinden başka nereden edinmiş olabilirler?

38. Taliesin [6. yüzyılda yaşamış Gallerli şair ve kehanet niteliği verilen bir figür] böylece, 

döngünün [kozmik çağın] sonunda insanlık arasında hüküm süren karışıklığa ve onun 

Gökkuşağı gibi olan Kutsal Ruh tarafından dağıtılışına mistik biçimde işaret eder. Ben, Beaver 

[Kunduz vadisi; muhtemelen sembolik bir mekân] vadisinde, Güneş’in gününde, şafak 

vaktinde, öfke kuşları (kötü insanlar) ile Gwydion (Tanrı’nın oğlu) [Kelt mitolojisinde büyücü, 

kahraman ve tanrısal figür; burada “Tanrı’nın oğlu” olarak tanımlanıyor] arasında şiddetli bir 

çatışma gördüm. Tanrı’nın gününde, onlar güven içinde Mona’ya [Anglesey adası; Kelt 

druidleri için kutsal merkez] giderek büyücülerin aniden bastırılmasını talep ettiler; fakat 

Gümüş Tekerlek Tanrıçası [Kelt mitolojisinde Arianrhod; ay ve kaderle ilişkilendirilir], uğurlu 

çehreli, huzurun şafağı, üzüntünün en büyük dizginleyicisi, hızla salonun etrafına 

Gökkuşağı’nın Akışı’nı (the emanation) saçtı; Öyle bir akış ki, yeryüzünden şiddeti uzaklaştırır 

ve önceki hâlinin felaketini dünyanın dairesi çevresinde yatıştırır. Dağın Hükümdarı’nın 

Kitapları (Tanrı’nın Kitabı) hiçbir yalan kaydetmez. Koruyucu’nun Kürsüsü burada kalır; ve 

kıyamete dek devam edecektir. Burada sözü edilen “Tanrı’nın günü”nde, Taliesin’in aslında 

Apokalipsis’de Κυριακή ἡμέρα [“Rab’bin günü”] diye adlandırılan ifadeyi doğrudan 

aktardığı anlaşılmaktadır.

39. Meksikalılar tarafından, Kutsal Ruh, Cihuacohuatl yani Yılan-Kadın adıyla, ya da 

Tonacacihua yani bizim etimizden kadın anlamında Nahuatl olarak tapınılırdı: o, Tanrı 

Tonacateuctli’nin [“Beslenmenin Efendisi”; yaratıcı tanrı] yoldaşıydı. Meksikalılar onu insan 

ırkının (tüm varlıkların) annesi sayarlardı ve Göksel Cennet Tanrısı Om-Eteuctli’den [“Çift 

Tanrı”; yaratıcı ikili ilah] sonra, Anahuac’taki [Azteklerin yaşadığı toprakların adı] tanrılıklar 

arasında birinci sırada bulunurdu: onu her zaman büyük bir yılanla birlikte tasvir edilmiş

olarak görürüz. Humboldt, Researches, I. 195. Purchas, Pilgrimage adlı eserinde, onların 

dünyanın tanrılar tarafından yaratıldığına inandıklarını söyler; fakat onun tam olarak hangi 

şekilde yaratıldığını bilmediklerini belirterek, yaratılıştan bu yana dört güneşin ardışık olarak 

ortaya çıktığını ve yok olduğunu hayal ettiklerini aktarır; ve şimdi gördüğümüzün beşinci 

olduğunu savunurlardı. İlk Güneş, bir su tufanı ile yok oldu, ve onunla birlikte bütün canlılar; 

ikinci, ülkede birçok devin bulunduğu bir zamanda gökten düştü ve düşüşle birlikte yaşamı 

olan her şey tekrar yok oldu. Üçüncü, ateşle yok edildi. Ve dördüncü, bir rüzgâr fırtınasıyla 

dağıldı. Bunun ile Birmanyalıların sistemi arasındaki çarpıcı benzerliği görmemek 

131

imkânsızdır; ve Herodot [M.Ö. 5. yüzyıl tarihçi] tarafından bahsedilen Mısır geleneğine olan 

benzerlik de şaşırtıcıdır; yani Güneş’in dört defa düzenli yolundan saptığı, iki kez batıdan 

doğduğu ve iki kez doğudan battığı (Kitap I, Bölüm 142). Ve bütün bu mitolojiler, Apokalipsis 

[Vahiy Kitabı] ile en merak uyandırıcı uygunluğu taşır. Bunu kanıtlamak için başka bir olgu 

zikredilebilir; ve bu, neredeyse hiçbir tartışmaya yer bırakmayan o tuhaf göstergelerden 

biridir. Şunu önceden belirtmek gerekir ki, ilk Meksika resimlerinde bir atın tasvirleri olmasına 

rağmen, hayvanın kendisi onlara bilinmiyordu: fakat kutsal yazılarından, beyaz bir at üzerinde 

gelecek olanın gökten inişini ve göksel orduların beyaz atlar üzerinde onun ardından 

geleceğini biliyorlardı. Bu nedenle, İspanyollar karaya çıktığında ve süvarileriyle ülkeye 

girdiklerinde, Meksikalılar bunun Apokalipsis’te önceden bildirilen Avatar olduğuna inanarak 

isteyerek teslim oldular; ve bu, İspanyollar’ın o yiğit halkı fethetmeyi ne kadar hızlı başardığını 

açıklar. Fakat Meksikalılar, korkunç Atlantis Tufanı’ndan beri dünyanın geri kalanından izole 

edilmişlerdi: şu halde onların bu felaketten önce Apokalipsis’i ellerinde bulundurmuş

olmaları gerekir; ve her ne kadar Kitabın kendisi kaybolmuş ya da gizlenmiş olsa da, onun 

kudretli imgeleri tapınaklarında temsil edilmekteydi.

Anka kuşu mitosu açıklaması

40. Ovidius [M.Ö. 43 – M.S. 17, Roma şairi], Pythagoras’ı [M.Ö. 6. yüzyıl filozofu] dünyanın 

sürekli yok oluşu ve yeniden doğuşunu örneklemek amacıyla Anka kuşu hikâyesini ortaya 

koyarken tasvir eder; ve uygulama açısından, bu mitosun bizzat bu doktrinden 

kaynaklandığına inanmak için sebep vardır. Şairin anlatımı, Herodot [M.Ö. 5. yüzyıl Yunan 

tarihçi] tarafından verilen anlatımla neredeyse aynıdır. Tarihçi bize Mısırlıların Anka [Phoenix] 

adında kutsal bir kuşu olduğunu bildirir; fakat onu hiç görmediğini, sadece bir resimde 

gördüğünü söyler. Onun biçimi, çizimine göre, bir kartalınkine benziyordu; ve kanatları altın 

ve yakutun karışık rengindeydi. Onun her 600 yılın sonunda yalnızca bir kez, ana kuşun 

ölümünde ortaya çıktığı söylenirdi. Heliopolisliler [Mısır’da “Güneş Şehri” olarak bilinen kent 

sakinleri], ne zaman bu olay gerçekleşse, onun Arabistan’dan çıkarak Güneş Tapınağı’na 

geldiğini ve ebeveyninin ölü bedenini, mür [myrrh; hoş kokulu reçine] ile kaplanmış bir küre 

içine koyarak taşıdığını iddia ederlerdi. Bu küreyi şu şekilde hazırlardı: İlk olarak, 

taşıyabileceğini deneme yoluyla anladığı büyüklükte, yumurta biçiminde bir küre yapardı. 

Daha sonra küreyi içten oyar ve ölü kuşun bedenini bu boşluğun içine yerleştirirdi. En son, 

açılan yeri mür ile kapatırdı; ve böylece küre, başlangıçtaki ağırlığıyla aynı hale gelince, onu 

Heliopolis’teki Güneş Tapınağı’na taşırdı (Herodot, II, 73). Bu ayrıntıların çoğunda Ovidius, 

132

Herodot’la aynı fikirde olmakla birlikte, Yunan tarihçinin belirtmediği bazı başka şeyler de 

ekler. Ovidius bize Anka’nın kendi kendini yeniden üretme gücüne sahip olduğunu söyler; bu 

özellik onu dünyanın sembolü olmaya uygun kılmıştır. Altı yüzyıllık uzun ömrü sona 

yaklaşırken, kendisi için kokulu bir yuva hazırlardı; ya bir meşe dalında ya da bir palmiye 

tepesinde20. İşini bitirdiğinde üzerine yerleşir ve tatlı kokular arasında hayatını sonlandırırdı. 

Ölü kuşun bedeninden kısa sürede yeni bir genç Anka çıkar, ve bu kuş da ebeveyni gibi aynı 

uzun dönemi yaşamak üzere kaderlenmiş olurdu. Dindar bir dikkatle, kendisini doğuran 

yuvanın yakınında dolaşırdı; ve gücü bu işe yeter hale gelir gelmez, hem kendi beşiği hem de 

ebeveyninin mezarı olmuş olan şeyi alır ve Güneş Tapınağı’nın kapısına bırakırdı (Ovidius, 

Metamorphoses XV, 392). Nonnus [M.S. 5. yüzyıl Yunan şairi], Anka’nın ömrünü bin yıl olarak 

uzatır ve şu tanıdık hikâyeye değinir: ebeveyn kuşun dikkatle hazırladığı kokulu odun 

yığınının üzerinde kendini yakması ve onun küllerinden yeni bir Anka’nın doğması (Nonnus, 

Dionysiaca XL, 375). Bu dünyanın yenilenmesi doktrini, eski filozoflar tarafından kabul 

edilmişti ve Laplace [Pierre-Simon Laplace, 18. yüzyıl Fransız astronomu]’ın astronomik 

keşiflerinden büyük bir ihtimal desteği kazanmıştır. O, Newton’a düzensiz görünüp gelecekte 

güneş sisteminin yok oluşunu haber verdiği sanılan belirli gezegen hareketlerinin aslında 

tümünün periyodik olduğunu; ve çok uzun devreler tamamlandığında her şeyin eski 

durumuna geri döndüğünü kanıtlamıştır. Doğunun eski filozofları bu doktrini biliyorlardı; ve 

bu bilginin genel doğasını ya yukarıdaki gibi bir akıl yürütme ile, ya da Naros [Hint ve 

20 Bilgelik Ruhu ya da Hayat Ağacı — ki onun Altın Dalı (Golden Bough; kurtarıcı dal, Mesih sembolü), ruhu Elysion 

Tarlalarına [Yunan mitinde ölülerin mutlu diyarı] götürür — Virgilius [M.Ö. 70–19, Roma şairi] tarafından 6. 

Kitap’ta şöyle tasvir edilmiştir:

Büyük bir Ağaç ki Altın Dal taşır

Bir korulukla çevrili bir vadide büyür

Ve Stygian Jove’un Kraliçesi’ne kutsanmıştır

Onun yeraltı dünyasını hiçbir ölümlü göremez

Ta ki gövdesinden altınla çiçeklenmiş dalı koparıncaya kadar.

O kudretli Kraliçe yalnızca bu armağanı ister,

Ve bu parıldayan harikayı kendi payına talep eder.

Biri koparıldığında, bir başka Dal belirdiğini görürsün

Altında altınla ışıldayan, Ağacın içinden fışkırarak.

Git öyleyse: dikkatle kaldır araştırıcı gözlerini

Ve görkemli ödülü gururlu bir zaferle kap.

Eğer niyetlenmiş yolculuğunu Kaderler [Moirai; kader tanrıçaları] izin verirse,

Paha biçilmez Dal senin dokunuşuna serbestçe eğilecektir.

Yoksa, Ağaç ölümlü gücünü hor görecektir

Ve çelik, ışıldayan Dal’ı boşuna yontacaktır.

133

Mezopotamya geleneğinde “büyük döngü”] bilgisine sahip oldukları aynı yollarla, yani 

Apokalipsis aracılığıyla edinmiş olabilirlerdi.

41. Büyük Yıl’a atfedilen karakterlerden biri, der ki Boulanger, Anka Kuşu, apokaliptik bir 

doktrin olarak, alegoriyle örtülmüş, efsanesinin anlaşılmaz hale gelmiş bir öğesidir. Chaldee 

[Kadim Babil dili] ve Kıptî Phenische [Mısır kökenli Kıpti dilinde Phoenix] döngüyü 

tamamlar—600.

Ph. פ 80 Φ 500

E ה 5 N 50

N נ 50 N 50

N נ 50 ___

I י 10 600

K ק 100

Sh. ש 300

E ה 5

_____

600

Keldaniler, Anka Kuşu için başka bir ad kullanmışlardır: עלכ, clo (Buxtorf); ve bu harfler rakam 

olarak aynı sayıyı oluşturur: Kaph final = 500 ; Lamed = 30 ; Oin = 70 = 600, buradan belki 

de Brahmanlardaki Coli Yug [Brahman geleneğinde zaman döngüsü] çıkmıştır. Mit, 

Boulanger için bir bilmece olsa da, kendini şöyle açıklar: belirli uzun dönemlerde bir 

dünyanın diğerinin enkazından yükselmesi ve bir Mesih’in diğerini aynı şekilde izlemesi 

doktrini. Hristiyan babalar bunu, mikrokosmos insanın eski benliğinin çürümüş enkazından 

yenilenmiş güzellik içinde çıkacağı dirilişin simgesi olarak kullanırlardı. Herodotus 

gördüğümüz gibi Anka Kuşu’nun Mısırlıların kutsal kuşlarından biri olduğunu, ya da 

hiyeroglifik bir sembol olduğunu belirtir; ve en uzak milletlerin bile bu sembolle aşina 

olmaları ilginçtir. Eski İrlandalılar, Anka Kuşu’na altı yüzyıllık bir ömür atfeder ve genç kuşun 

doğuşunu eski kuşun hayata dönüşü olarak kabul ederler. Aynı zamanda bu mitosu, 

hiyeroglifik kuşun yalnızca göksel bir döngüyü temsil ettiğini belirterek açıklamışlardır.

Japonlarda Anka Kuşu Kirin olarak, Türklerde Kerkes olarak adlandırılır. Türk geleneğine göre 

bin yıl yaşar. Bin yıl geçtikten sonra gagasında odun parçaları toplar, ateş yakar, yanar ve kül 

olur. Sonra, Yüce Tanrı’nın buyruğuyla Hava (Kutsal Ruh) bu külleri hayata döndürür; ve tekrar 

134

bin yıl yaşar, ve böylece kıyamet gününe kadar devam eder. Anka Kuşu ayrıca açıkça Pers 

efsanesindeki Simorgh ile aynıdır; bu kuş hakkında verilen anlatı, Anka Kuşu’nun ölümü ve 

yeniden doğuşunun, dünyadaki ardışık yıkım ve yeniden üretimi gösterdiği görüşünü daha 

kesin biçimde destekler; birçok kişi bunun ateşli bir tufan aracılığıyla gerçekleştiğine inanırdı.

Simurg’a yaşı sorulduğunda, Caherman’a bildirir ki bu dünya çok eskidir; çünkü yedi kez 

dolmuş, insan olmayan varlıklarla doldurulmuş ve yedi kez boşalmıştır. Şu an bulunduğumuz 

insan ırkının yaşı yedi bin yıl sürecektir; ve Simurg, bu dönüşlerden on ikisini görmüştür, 

kaçını daha göreceğini bilmemektedir. (Orient Collect. ii., 119). Simorgh aslında Hinduların 

kanatlı Singh [dev kuş-aslan]ve Mısırlıların Sfenksi (Sphinx) ile aynıdır. Söylenir ki bu yaratık 

dünyanın sonunda ortaya çıkacak ve öylesine dev bir aslan-kuş olacak ki doğar doğmaz bir fili 

yiyecek, fil onun yanında önemsiz kalacaktır.Rabbiler de mitoslarını ödünç almışlardır; devasa 

bir kuş, bazen yerde durur, bazen okyanusta yürür, suları bacaklarının ötesine geçmez, başı 

göğü destekler; ve sembolle ilişkili doktrini de benimsemişlerdir. Öğretiye göre dünyanın 

yedi kez art arda yenilenmesi olacak; her yeniden üretilmiş sistem yedi bin yıl sürecek; ve 

evrenin toplam süresi 49.000 yıl olacaktır. Bu görüş, her yenilenmiş yaratığın önceden varoluş

doktrinini içerir; bu bilgiyi ya Babil sürgünü sırasında öğrenmişlerdir, ya da rahiplerinin eski 

zamanlardan koruduğu ilkel dinin parçasıdır. İsa’nın öğrencileri ona sordular: kör bir insan kör 

olarak kendi günahı yüzünden mi doğdu, yoksa ebeveynlerinin günahı yüzünden mi? Açıkça 

görülür ki doğumla eşzamanlı bir körlük, doğumundan önce işlenmiş bir günah olmadıkça 

kendi günahı olarak kabul edilemez; ama doğumundan önce işlenmiş olamazdı, aksi halde 

başka bir dünyada, başka bir yaşamda yaşamış olmalıydı. Bu soru, onların ruhların önceden 

varoluş doktrinini benimsediklerini gösterir; ve İsa onları bu konuda kınamamış, yanlış

olduklarını ima etmemiştir. Aksine, yanıtı onun da aynı inancı benimsediğini göstermektedir.

İsa şöyle yanıtladı: Bu adamın günahı yüzünden değil, ebeveynlerinin değil, ama Tanrı’nın 

işleri onda gösterilsin diye—ki bu gerekçe bariz bir ekleme olup, Tanrı hiçbir zaman kendi 

işlerini veya bilgeliğini bir insanın acı çekmesiyle göstermez. Aynı inanç, Bilgelik Kitabı

viii.,19–20’de de öğretilir: “Ben zeki bir çocuktum ve iyi bir ruha sahiptim—evet, iyi olarak, 

lekesiz bir bedende doğdum.” Ama eğer onun iyiliği, bu şekilde doğmasının nedeni ise, 

önceki dünyada yaşamış olmalıdır. Bunu doğrulamak için iki pasaj kullanırlar: İlk olarak 

Tesniye xxix.,14–15: “Sadece sizinle değil, bu antlaşmayı ve yeminimi yapıyorum; ama 

burada, Rab Tanrımız önünde bugün bizimle durmayanlarla da yapıyorum.” Buradan, 

antlaşma doğmamış nesillerle de yapılmışsa, onların önceden var oldukları sonucu çıkar.

İkinci olarak Yeremya i.,5: Tanrı peygamberine, onu rahimde biçimlendirmeden önce 

135

tanıdığını veya ona bilgelik verdiğini bildirir; buradan, Yeremya doğmadan önce bilgelik 

sahibi ise, önceden var olmuş olmalıdır. Ayrıca Mezmurlarxc.’da şöyle okunur: “Rabbim, sen 

tüm nesillerde bizim sığınağımız oldun; dağlar ortaya çıkmadan, hatta yer ve dünya 

yaratılmadan önce…” Bu, maddi evrenin herhangi bir parçası oluşmadan önce var olma 

inancını gösterir; yani göklerin Kutsal Ruhu’nun kucağında bir varoluş.

42. İlginçtir ve belki de Phoenix kelimesini kökenine kadar izlemek ve akraba kelimelerine 

bir göz atmak ilginç olabilir. Türetilmiş olduğu kök Aph ףא Isı, sıcaklık’dır. Aptha, Apha, Pthas, 

Ptha, Amonluların Tanrı’sı ve Ateş, ve Vulcan [Roma ateş ve demircilik tanrısı] için kullanılan 

bir isimdir. Libanus [Lübnan] Dağı yakınlarında Venüs Aphacitis Tapınağı vardı. Zozimus der ki, 

tapınağın yakınında, yıldız şeklinde yapay büyük bir göl bulunuyordu. Bina ve civar arazide 

zaman zaman küre biçiminde bir ateş görünürdü ve bir lamba gibi yanardı. Genellikle bir 

kutlama yapılacağı zaman kendini gösterirdi; ve Zozimus ekler, kendi zamanında da sık sık 

görülüyordu. Diana [Roma av tanrıçası] Apha ve Aphoea olarak adlandırılırdı. Dyctinna 

[Minerva ve Diana’ya verilen bir soyadı] Aphcea olarak adlandırılırdı. Mars [Roma savaş tanrısı]

Aphoeus olarak adlandırılırdı. Aphetor, eski Dorlar tarafından Apha-Tor olarak ifade edilen bir 

ateş kulesi, ya da fallik kule, ya da Prutaneum’dur [antik Yunan’da kutsal bir yapı]. Bu, 

sonradan Praetorium olarak değiştirildi ve görev yapan baş kişiler Praetores veya ateş rahipleri 

olarak adlandırıldı; bu nedenle Aphetae [rahipler] denildi; ve her Praetor’un önünde görev 

rozeti olarak yanan kömürlerin bulunduğu bir mangal taşınırdı. Bu Ptha, [Thoth veya 

Hermes’in simgesi] T ve P birleşiminden oluşuyordu, yani PT (☥). Bu crux ansata [anahtarlı 

haç, idi ve genellikle bir Anahtar şeklinde yapılırdı; bu da Cennet, Cehennem ve Ölüm 

Anahtarlarına yapılan çok sayıda göndermenin temelini oluşturuyordu. Tüm eski tapınaklarda, 

Naros ve Dirilişin sembolü olarak bulunurdu: tüm Mısır tanrıları ellerinde bunu taşırdı. Bazen 

şöyle gösterilirdi: OT (☥) [Mısır dilinde "hayat" veya "yaşam" anlamına gelen Ankh (☥) 

işaretidir.], bir çarmıhın üstünde bir daire. Bu, Hindistan’daki Linga ve Yoni [Tanrısal erillik ve 

dişil semboller] birleşimidir. Pthas, Yunan rakamlarında 600’e eşittir. Pthas tanrısı, Omptha 

Krallığı’nda hüküm sürerdi—Aum döngüsü [Brahmanik evrensel döngü]. Luther, arma için bir 

Gül’den çıkan bir Haç almıştır—bu mistik bir semboldü—Yoni’den çıkan Linga, Hint oyma 

işlerinde gördüğümüz gibi. Bu kök, geniş biçimde telaffuz edildiğinde Oph, yılan olur; ve 

çeşitli şekillerde Ope, Oupis, Opis, Ops, Cicero’ya göre Upis olarak telaffuz edilirdi. Güneşin ve 

sonsuz zamanın sembolüydü. Mısır’daki Opas, Osiris [Mısır ölüler ve diriliş tanrısı] ile aynıydı. 

Ob ve Aub, yalnızca varyasyonlardır. Basilisk, veya kraliyet Yılanı, Oubus olarak adlandırılırdı—

136

kâhin bir tanrı, sözleri kehanet niteliğindeydi. Tüm yılan mitolojik efsaneleri, bu sembol 

altında tapılan Tanrı’ya referans verir. Onun koni şeklindeki sütunu, Ab-addir yani Görkemli 

Baba olarak adlandırılırdı. Cecrops [Yunan mitolojisi figürü] Yunanistan’a erken dönemde 

Yılan tapınmasını getirmiştir. Callimachus [antik şair] Diana’yı Dupis olarak adlandırır. Bileşik 

olarak Cnuphis, Cneph ve Caneph oluşturur. Ops, ateş ve zenginlik tanrıçası olarak kabul 

edilirdi; bu unvan Cybele, Rhoea, Vesta, Terra, Juno’ya verilirdi; ama hepsi birdi.Tsabii [antik 

halk] Beltha’ya tapmışlardır; bu Bel ve Ptha, Tanrı ve Kutsal Ruh demektir.

43. Vallancey [İrlanda tarihi üzerine yazan general ve dilbilimci], eski bir İrlanda 

sözlüğünden alıntı yaparak şöyle yazar: Anka Kuşu, Kartal büyüklüğünde bir kuştur, ve hayata 

döndüğünde 600 yıl, ya da Baal [Kenan tanrısı, güneş tanrısı]’ın 600 dönüşü kadar yaşar; ve 

dünyada bu türden yalnızca bir tane vardır, yuvasını yanıcı baharatlarla yapar; ve güneş onları 

ateşe verdiğinde, kanatlarıyla alevi körükler ve kendini yakar; ve küllerinden küçük bir 

embriyo çıkar, bu da başka bir Anka olur. Una est quae reparat seque ipsa reseminat Ales, 

Assyrii Phoenica vocant. [Tek bir kuştur ki kendini yeniler ve kendini yeniden eker; Asurlular 

buna Phoenix derler.] – Ovidius, Metamorfozlarxv. 392 Pluchè [Noël-Antoine Pluche, Fransız 

yazar] bu ismi Fenikece phanag, sevinmek, bolluk içinde olmak, kelimesinden türetir; fakat 

bunu phanah, geri dönmek, kelimesinden, phanach şeklinde telaffuz edilen biçiminden 

çıkarmak daha akla uygundur; çünkü bu, Anka’nın hikâyesiyle daha iyi uyuşur. Bu kuşun 

hikâyesi ophen, tekerlek, veya daha doğrusu phonech, yani geri dönen, dönen şey ile ifade 

edilebilirdi. İrlandacada phainic, bir daire ya da halka demektir: buradan, bu kelime bir Kartal 

veya daireler çizerek uçan büyük bir kuşu ifade eder; bu kuşların yaptığı gibi. Buradan da Mısır 

dilindeki pheneh, çevrim, dönem, çağ anlamı çıkar. Kelime aynı zamanda bir Kuzgun/Karga

anlamına da gelir; bu yüzden Doğu ülkelerinde ve Mithras Gizemlerinde [Roma döneminde 

doğu kökenli gizem dini]kuzgun kutsal hale gelmiştir.

44. Yeryüzündeki bütün halklar arasında ortak bir inancın bu kadar çeşitli yönlerinin 

bulunması öylesine dikkate değerdir ki, bunun gerçek olduğuna inanmaktan geri durmak 

imkânsızdır. Özellikle Anka [Phoenix] efsanesi, her zaman Güneş’in Tapınağı veya Çadırı ile 

bağlantılı olan ve devrin (döngünün) sona ermesinde tekrar ortaya çıkan Elçinin [Kutsal 

Haberci, Mesih tipi figür] en çarpıcı temsilidir. Bu nedenle hiç kimse, onun hem dünyaların 

yıkılış ve yeniden kuruluşunun hem de Kutsal Yüce’nin Haberci’sinin kayboluşunun 

(aphanism) ve yeniden görünüşünün (epiphany) çifte sembolünü taşıdığından şüphe 

edemez. Ve dürüst bir inceleme sonucunda zihne açıkça görünecektir ki, bu kadim ve ilk 

137

inancın neredeyse bütün büyük özellikleri doğrudan doğruya yalnızca Apokalips [Vahiy 

Kitabı]’in dilinden kaynaklanmıştır; yeryüzünde şimdi var olan hiçbir başka kitaptan değil. 

Mitolojilerle Apokalips arasındaki benzerlik, başka bir varsayımla açıklanamaz. Bu hakikat, 

hiçbir itiraza mahal bırakmayacak şekilde kesin olarak ispatlanmış gibi görünecektir; yeter ki 

okuyucu, Antik Gizemlerdeki bazı özel olayları, benim inanç maddeleri olarak işaret 

ettiklerimle ve Apokalips’in bu olaylarla ilişkili kısımlarıyla karşılaştırsın.

45. Faber [George Stanley Faber, 19. yy İngiliz ilahiyatçısı] gibi, bir sistemi savunmayı 

amaçlayan, hakikati keşfetmek veya ilan etmek için değil, dogmayı sürdürmek için yazan 

“kutsal kitap yazarları”, bu tür olgular üzerinden bütün eski dünyanın putperest karanlığa 

gömüldüğünü ve çok sayıda tanrıya taptığını iddia etme alışkanlığındadır. Halkın o dönemde 

cahil olduğu, tıpkı şimdi olduğu gibi, kabul edilebilir; ve rahiplerin bu cehaleti teşvik ettiği de 

hem o uzak çağlar hem de bugün için doğrudur. Fakat kim Hristiyanlığın hakikatini, taşrada 

bir kasaba vaizinin çığırtkan vaazlarında arar? Onu arayacak olan, kilisenin tanınmış

önderlerinde aramaz mıydı? “Kitapçılar” (biblicals) böyle yapmazlar; onların yaptığı şey, 

Hesiod [Yunan mitolojisti], Ovidius [Roma şairi], Varro, Plutarkhos, Diodoros gibi mitolog ve 

fabulistlerden (masalcılardan) eski dinler hakkındaki görüşleri çekip almak, sonra da “Bakın, 

bütün eski halklar hurafelere batmıştı!” diye haykırmaktır. Halbuki bu yazarlar hakikati 

gerçekten bilmiyorlardı; Hakikat yalnızca Büyük Gizemlerin inisiyelerine açıklanmıştı. Ya da 

biliyorlarsa da, onu açıklamaya cesaret edemiyorlardı. Ve “kitapçılar” sürekli antik 

politeizmden söz ederler, tıpkı bugün Hindistan’daki politeizmden söz ettikleri gibi; oysa 

bilirler ki, bütün bilge kişiler tarafından yayılmış olan inanç monoteizm idi; ve daha önce 

sözünü ettiğim “Üçlü-Bütünlük” [Triune-All], herhangi bir başka gücün tanınmasından 

tamamen ayrıydı.Bu yazarların nasıl susturulduğu iyi hatırlanır: Rammohun Roy[1772–1833, 

Hintli reformcu], onlara şu şekilde meydan okumuştu. Akıllı düşünür, Hindistan’a gelerek 

Pavlusçu öğretiyi yayan misyonerlerden birine işaretle şöyle der: Editör, üç Tanrı’yı kabul 

ettiklerini inkâr ediyor; ama yine de Baba Tanrı, Oğul Tanrı ve Kutsal Ruh Tanrı’ya ibadet ediyor. 

Ben merak ediyorum, bir Hindu da aynı şekilde politeizmi reddettiğinde ne diyecektir? Eğer 

üç kişiye tek Tanrı deniyorsa, ve onlara tapanlar tek Tanrı’ya ibadet edenler olarak kabul 

ediliyorsa, Tanrı’daki üç yüz otuz üç milyon kişilik birlik inancına –ve onların farklı semboller 

altında ibadet edilmesine– hangi haklı itirazda bulunabilir? Zira üç veya otuz milyon ayrı 

kişiden bir Tanrı yapmak, insani tecrübeye göre eşit derecede imkânsızdır; ve ancak “gizem” 

yoluyla savunulabilir. Bu argüman elbette cevapsız bırakıldı, çünkü cevaplanamazdı. Yine de 

138

bu broşür yazarlarını hâlâ “Doğu’nun milli dini putperestliktir” derken görürüz; halbuki dürüst 

davransalar “tıpkı bizim Pavlusçu kefaret inancımız gibi, bu onların milli hurafesidir” demekle 

yetinirlerdi –ki bu kesinlikle doğrudur.

Ama böyle olsa bile, dinin kurucuları suçlu değildir; hiçbir kurucu putperestliği vaaz 

etmemiştir. Bütün bunları yapan, sonradan gelen rahiplerdir. Ve şunu açıkça söylemeliyim: 

Teslis inancının halk arasında kabul edilmiş şekline inanan her Avrupalı, doğudaki cahil bir 

halk kadar putperesttir. Zira bu “gizem”in kabul edilmiş tanımı olan “tek Tanrı’da üç kişi”, 

herhangi bir anlamı varsa bile, “tek Tanrı’da üç Tanrı” demektir; ve bu, politeizme olabilecek 

en yakın tanımdır. Yine de kelimelerin insan zihnini aldatmadaki gücü o kadar büyüktür ki, 

kişi bu ikinci tanımı hemen reddederken, ilkini tereddütsüz kabul eder –halbuki ben 

gösterdim ki, özünde ve gerçek anlamında aralarında hiçbir fark yoktur.

139

II. KİTABA NOTLAR

BAL Kelimesi

Bal, Bel, Bol, Baal לעב Efendi, Rab, Güneş. İrlandaca, Bealtinne; Belus [Baal] onuruna 

yakılan ateşler. Çoğunlukla diğer terimlerle birleşmiş olarak bulunur: Bel-Adon, Bel-Orus, Bel￾On; buradan Romalıların Bellona’sı türemiştir. Baal-Samin, Baal-Athis. Nimrod, i, s.299’da

Belus’un Kulesi ve Babil’in Asma Bahçeleri’nin mistik bir birleşime işaret ettiğini ileri sürer; 

Bahçe, kutsal bir sembol altında Kadın İlkesinin kendisiydi; öte yandan Kule, eril enerjiyi; 

fallusu simgeliyordu. Hatta bazıları, Bel’den (Tanrı’nın Kabiric [Kabir = gizemli tanrı 

topluluğu]karakterindeki hâli) Bellum,yani savaş kelimesinin geldiğini söyler. Bala, Buda’nın 

isimlerinden biridir. İrlanda’da Bal veya Baali önekiyle başlayan çeşitli yerler (Baltimore, 

Ballinasloe vb.), Budist köylerdi. Hinduların Bala-Rama’sı vardır. Al kelimesi gibi, erkek 

cinsinden bir isim olmasına rağmen, dişil çoğulla çoğullaşır: Bolim, סילעב . B ile P’yi fark 

gözetmeksizin kullanan Pelasglılar bundan ΙΙελω [Pelō = “benim”], ayrıca Belinus türettiler. 

Şüphesiz bundan Apollo da şekillendi; A-Bol, Bali, Palistan, Balistan (Tanrı’nın Şehri, Tibet için 

bir ad) bu kökten gelir; ayrıca Boğa, Güneş’in sembolüdür. Güneş kelimesi İbranice’de Sur, 

Keldanice’de Tur’dur. İbranice’de bu TR olur; aynı Taurus [Boğa] gibi. T = 400, R = 200; toplam 

600’dür. Hindistan’da Bala-Deva, sol elinde bir saban demiriyle temsil edilir, bu üretken ya da 

üreyici gücün simgesidir; sağ elinde ise Herakles’in topuzuna benzer bir sopa vardır, bu da 

gücü simgeler. Romalı çocukların boyunlarında muska olarak taşıdıkları Bulla, aynı amaçla 

Papalık agnus dei [Tanrı Kuzusu muskası] ile devam etmiştir; Papalık Fermanı (Bull) da bu 

kökten gelir. Herodot’un anlattığına göre Ba-Bel-On’daki Bel Tapınağı piramidaldi. Hitzig der 

ki: Hera, Zeus-Bal’ın karşılığı ve karısıydı, Ay olarak simgelenirdi. Baaltis ve Bualtis, Gök 

Kraliçesi, Bol-Berith, לעב חירב anlamında Tsabaeî adıdır. Bazen Anna-Berith diye anılırdı; 

Yunanlılar bunu, Zeus’tan hamile kalan peri Anobret’e çevirdiler. Arındırıcı Tanrı, Yunanların 

Ζευς Καθαρσιος (Zeus Katharsios)’uyla aynıydı. Filipinler’de bütün dinî ritüeller, 

ebeveynlerin çocuklarına ezberlettiği şarkı ve ilahilerden ibarettir. Yüce Varlık’a Boodh-Ala ve 

Abba derler; bu da elbette misyonerlerin onların Yahudilerden türediğini iddia etmelerine yol 

140

açar; çünkü İbranice ve Süryanice’de Abba “Baba” ve “Ebeveyn” demektir. Ancak Asya’daki 

milletlerin çoğu bu unvanı Yüce Yaratıcı’ya uygular.

DI Kelimesi

Di, Dio, Ti, Du, Dus, Thu. Şöyle: Sanskritçe, Deva; Latince, Deus, Divus; Yunanca, Θεος

(Theos); Keltçe, Du, Dia, Deu. Bu, Tanrı için ortak addı. Mesela Dis ve Dus, Arez (Güneş Tanrısı 

isimlerinden biri)’e eklendiğinde, “Tanrı Güneş” anlamına gelirdi. Di, יד , dius. Muhtemelen 

eski Etrüskçeydi. BD ve BT harfleri, neredeyse her ülkede kutsal sayılır ve Yüce Varlığa işaret 

eder. Sanskritçe’de Di-Jana, Tanrıça Jana’dır; Di-One ve Di-Ana, Tanrıça Ana (Yoni) demektir. 

Arapça’da Du ve Dsu “Efendi” anlamına gelir; İbranice’de transpoze edilince Dii, ייד olur, bu 

da Jid’dir, ilahî bir addır. Buradan ayrıca İda, kutsal dağ çıkar. Lord Kingsborough, Dios’un 

Güney Amerika’da Tanrı için kullanılan bir ad olduğunu gösterir. Ceres, Δηω (Dēō) diye 

çağrılırdı. İrlandaca Ti-mor, Tanrı, Büyük Çember demektir. Çingeneler Tanrı’ya Dewla der. Ti, 

Tidh (İrlandaca) büyük döngü demektir: Ti-greine, güneşin ekliptiği ya da çemberidir. Dra, 

Drach, Draoch, Dur (İrlandaca) tekerlek, çember, döngü, dönem. Duir-teach, bir Druid’in 

yuvarlak hücresi; tapınak, kilise. Druid tapınaklarının hepsi daire biçimindeydi; buradan 

Drochad [köprü kemeri]; Reall Draoch, döngüsel gezegen, Güneş, Ay. Chipping Norton 

(Oxfordshire) yakınındaki Druid tapınağı Rolldrich buradan adlandırılmıştır. Keldanice’de dor, 

רוד çember; Arapça’da Dur, tavaf demektir. General Vallancey (Collectanea iii. 503), Galce 

Drud = Druid’in “günahları bağışlayan” anlamına geldiğini söyler; aynı şekilde İrlandaca Drui 

= Druid, kesinlikle Farsça daru = iyi ve kutsal adam’dan türemiştir. Ouseley (Collect. Orient.

iv. 302), Arapça’da deri’nin bilge adam demek olduğunu, bunun Farsça’da daru olduğunu ve 

buradan İngilizce Druid’in geldiğini söyler. Druidlerin son sınıfı olan kâhinler Vates veya Baid 

(Boodh) Faith, Phaithoir diye çağrılırdı. Bu Baid, Keldanice Bada, אדב bda-praedicavit 

(peygamberlik etti); םידב badim divinatores = kâhinler. İrlandaca Phaithoir, İbranice רתפ

(ptr) = bilmece çözmek’tir.

PHI Kelimesi

Pi, Ph, Pa, Pu; Phi, יפ = Ağız, bir kehanet yeri, bir oracle. “O (Harun) senin için ağız yerine 

olacak” [Çıkış 4:16]. Bununla birlikte Al parçacığı birleşik halde bulunur. Phæthon, Güneş’in 

141

eski bir unvanıydı, Phi-Aith-On bileşiğinden. Baküs, Mysialılar tarafından Phi-Anac diye 

çağrılırdı, şairler bunu Phanac ve Phanaces olarak çevirdi. Hanes, aynı Tanrı’nın unvanıydı; 

Ph’Hanes, Işık Kaynağı demekti. Buradan Mısır’ın Phanes’i ve Fanum (tapınak), Eu-hanes ve 

Oannes türemiştir. Latin Zeus’un eski adı P’Ur idi, zamanla Puer oldu. O, Ateş Tanrısıydı ve 

hizmetkârları Pueri diye anılırdı; bunların çoğu yakışıklı gençlerden seçildiği için Puer 

sonradan her genç için kullanılmaya başlandı. Purim, ateş-kuralarıyla yapılan bir kehanetti. 

Keldanî kökenliydi, Babil’den İtalya’ya gelmişti. Ester 3:7’de zikredilir: “Onlar Yahudilere karşı 

amaçlarının başarısını bilsin diye Haman önünde Pur attılar.” D’El Phi (Delphi), “Tanrı’nın Sesi” 

demektir. Yunan harfi Phi (Φ)’nin eski biçimi mistik bir anlam taşırdı. Fenikece Alpha, Boğa 

demektir. Yunan teolojisine göre, Proklos’un Platon’un Parmenides’i üzerine yorumunda 

dediği gibi, hatta Jüpiter ve Dionysos bile Çocuklar, genç kişiler diye çağrılırdı. Pausanias, 

Amfissa halkının Anactes Paides(Kraliyet Çocukları) denilen kişilerin onuruna tören yaptığını 

söyler; fakat bu Anactes Paides’in kim olduğu belirsizdir. Bryant, bunu P + Ades diye 

açıklamaya çalışır, ama bu sadece saçmalığa çıkar. Doğru açıklama, Kraliyet Çocuklarının, 

kimsenin Proklus’u ne de Pausanias’ı tam olarak bilmediğinden, Enkarnasyonlar olduğudur. 

Ben, onların ikisinin de tam olarak inisiye edildiğine inanmıyorum.

142

Kitap III

Tanrı'nın Mesihsel ve Kabirik Habercileri

1. Tanrı’nın çeşitli Elçilerinin karakteristik nitelikleri, sıfatları ve insanlarla muamelesi, 

Apokalips’te geliştirildiği ve eskilerce kabul edildiği biçimiyle, modernlerin uygulamada 

benimsedikleri ve sağduyu ile tüm siyasi adalet anlayışınca onaylanan görüşlerden çok da 

farklı değildir. Baba’nın rahmet, merhamet ve şefkat (compassion) gibi hususî vasıfları esas 

olduğundan, onun ilahi olarak görevlendirilmiş Enkarnasyonlarının büyük çoğunluğunun 

esasen bu vasıflarla ayırt edildiklerini ve basitçe Öğretmenler hüviyetinde, bilgelik, hakikat ve 

hayırseverlikle insanlığı cennete yükseltmeye çalıştıkları görülür; fakat kusursuz adalet ve

İlahi ile kötülük arasındaki en keskin ayrılık da En Mükemmel’in temel özleri olduğundan, On 

İki Melek’inden üçünün, suçluları hak ettikleri —ne kadar geç kalmış olursa olsun— cezayla 

ezmek üzere Yargıç sıfatını üstlenmelerine müsaade edildiği de görülür. Birinci düzen 

Messiyanî (Messianic) Elçilerdir; ikinci düzen Kabirik (Cabiric) olanlardır. Bunun çok yanlış bir 

Tanrı tasviri olduğunu, O’nu fikir yüzünden zulmeden biri gibi gösterdiğini ve Engizisyon’un 

(Inquisition) vahşetlerini, Fisher’ın infazını ve Servetus’un yakılmasını haklı çıkaracağını 

söyleyecekler olursa, buna cevap vermek zorundayım ve vereceğim. Birincisi, Tanrı’nın izin 

verdiği şeylerin dolayısıyla O’nun bunları emrettiği doğru değildir. O her gün cinayetlere, 

tecavüzlere ve soygunlara müsaade eder; fakat bunların işlendiğini O’nun emrettiği 

söylenemez1

. İkincisi, Tanrı’nın önceden bilmesi demek onun mutlaka takdir ettiği (destine)

anlamına gelmez. Tanrı önceden bilir; her canlı insan da bilmektedir ki kötü insanlar kötülük 

yapacak, gemiler batacak, evler yanacak, hırsızlar soyacak, katiller öldürecektir; fakat bu 

önbilgi, ne Tanrı’yı ne de seni beni o günahları veya felaketleri emreden kılar veya bizim 

1 Tanrı’nın olacak şeylere dair ön-bilgisi, asla kadercilik [predestination, her şeyin önceden belirlenmiş olduğuna 

dair öğreti] lehine bir delil olarak çarpıtılmamalıdır. Çok zeki bir yazar şu soruyu sorar: Tanrı’nın geçmişe dair 

yanılmaz bilgisi ve şimdiki zamana dair kesin bilgisi, O’nu bütün geçmiş ve şimdiki suçların faili mi yapar? 

Yahut, herhangi bir kimsenin, bir başkasının geçmişte yaptığı fiilleri veya yapmak üzere olduğu fiilleri bilmesi, 

onu komşusunun işlerinin müellifi [asıl faili] mi yapar? Ya da bir şeyi bilmekle, o şeyi meydana getirmek 

arasında ne tür bir bağlantı vardır—yahut olabilmesi mümkün müdür?

143

bunları önceden bilmemiz mutlaka onları ya sebep kılmamıza ya da onaylamamıza yol açar 

demek bana açıkça hatalı görünmektedir. Elbette bunun yaygın kabul görmüş bir görüş

olduğunu biliyorum, ama apaçık yanlış olduğu bellidir. Tanrı, belli bir saatte bir katilin bir 

hayatı alacağını önceden bilir; tıpkı benim, şansa dair neredeyse yanılmaz doktrin uyarınca 

yarın dünyanın bir köşesinde birinin şüphesiz başka birini öldüreceğini bilmem gibi. Ama ben 

o suçun faili miyimdir? Söylenebilir ki, eğer önleyebiliyorsam ve önlemiyorsam suçun faili 

sayılırım. Yanıt şudur: Gücü kullanarak önlemekle yükümlü değilim; ve günah işlemek üzere 

olan kişiyi öldürmekle de haklı gösterilmem. Aksi görüşte olanlar Tanrı’yı tüm suçların 

müsebbibi kılarlar; zira O şüphesiz aniden suçu işleyeni öldürerek ya da onun kolunu felç 

ederek ya da onun kötü düşüncesini değiştirmeye zorlayarak bunu önleyebilirdi; fakat 

yapmıyor. Ama bunu yapması demek, her insan hareketine sürekli —bir an bile aralıksız—

müdahale etmesi ve tüm yaratıklarını iradesiz kölelere çevirerek onları sürekli kukla hâline 

getirmesi demek olurdu; yani aktif, düşünen varlıkları hareketsiz kuklalara dönüştürmek; 

iplerle ve makaralarla çalıştırılan bir mekanizma haline getirmek demek olurdu. Genel olarak, 

birkaç insanın öldürülmesinin, milyonlarca yıldızın ve sayısız milyonlarca canlının bulunduğu 

bu muhteşem Evren’in serbest ve yükselen düşünceden, bireysel eylemden, sevgiyle, 

hayırseverlikle, iyilikle canlanan yüce duygudan bütünüyle mahrum bırakılmasından ve 

cansız bir makineye, sadece Tanrı’nın çektiği ipin hareket ettirdiği bir automata/kuklaya 

dönüştürülmesinden daha iyi olduğu kanaatindeyim; böyle bir makine kendi sözüyle 

konuşur, O’nun duygularıyla düşünür, kendi içinden hiçbir tanrısal ya da güzel şey üretemez 

hâle gelir; toprak gibi olur, kendiliğinden hiçbir şey üretmez; tohum ekilinceye kadar bekler 

ve o zaman bile yalnızca başlangıçta o tohumun içinde zaten mevcut olanı verir. Böyle bir 

evren bir merak koleksiyoncusunu memnun edebilir veya bir vahşinin gözünde değerli

görünebilir; fakat ilk şaşkınlık geçince hoşlanmayı bırakırdı. Bu, İlahi Yaratıcı’ya tamamen layık 

olmazdı ve içindeki her düşünen yaratık için bir ızdırap kaynağı olurdu; çünkü düşünce ve 

eylem bakımından sürekli bağlı tutulmuş olsaydı, varlığının Yazarı’nı kutsamak yerine 

lanetlerdi. Bu yüzden açıktır ki Tanrı böyle bir yaratılış yapamazdı ve yapmamalıdır; ve 

bilmekteyiz ki O yapmadı; çünkü en bayağı köle bile düşüncelerinde en büyük hükümdar 

kadar özgürdür ve en küçük böceğin iradesi, uygulamada en yüce meleğin iradesi kadar 

kısıtlanmamıştır.

2. Böylece Tanrı’nın önceden bildiği veya izin verdiği şeyleri kesinlikle emretmediğini 

ortaya koymuş bulunuyorum. Bununla birlikte, inananı Tanrı’nın ilahî sıfatlarıyla 

144

bağdaştırılamayacak birtakım özel düşüncelerle ya da Elçilerin zamanın şartlarına göre gerekli 

gördükleri ve daha sonra gelecek nesillerin kınanabilir bulacağı şeylerle ilişkilendirme 

zorunluluğundan kurtarıyorum. Daha önce ifade ettim: Bu Mesajcılar yanılmaz değillerdi; 

yanılmaz olamazlardı, çünkü bu sıfat sadece Tanrı’ya aittir. Onlar da diğer bütün varlıklar gibi 

düşünme ve eylemde bulunma bakımından özgür bırakılmışlardı; düşünce ve fiillerinden 

dolayı diğer varlıklar gibi yargılanacaklardır. Bütün yaptıklarının sorumluluğu sadece onlara 

aittir; Tanrı’ya değil—zira Tanrı onları buna emretmedi, her ne kadar önceden bildiyse de.

Eğer Amosis putperestliği kılıçla kökünden kazıdıysa; eğer Muhammed aklın tasavvur 

edebileceği en korkunç sapkınlıkların yerine zorla yüce bir inanç ve bir saflık sistemi koyduysa;

eğer Cengiz Han bir yıkıcı melek gibi ordularının önünden binlerce kötüyü süpürdü ve onların 

işlediği her gün en karanlık suçların üzerine tek tanrıcılık için bir tapınak yükselttiyse —eğer 

bütün bunlar yanlış idiyse, göğe hesap vermek zorundadırlar. Tanrı onlara “inanmayanların 

hepsini öldürün” demedi; onları, içinde bulundukları şartlara göre, uygun gördüklerini 

yapmaları için serbest bıraktı. Aslında Tanrı gerçekten de bunu önceden bildi, hatta Apokalips 

içinde açığa çıkmasına izin verdi; tıpkı orada Lao-Tseu [Çinli bilge Laozi] ve İsa’nın 

öldürüleceğinin önceden bildirildiği gibi. Ama hangi aklı başında insan Tanrı’nın bundan 

sorumlu olduğunu, ya da Çinliler ile Yahudilerin böylesi bir cinayeti işlediklerinde suçsuz 

olduklarını iddia edebilir? Eğer zalim Yahudiler, önceden bildirilmiş olsa bile, İsa’yı 

öldürmekten dolayı hesap vermek zorundaysa, aynı şekilde o üç Mesajcı da (Amosis, 

Muhammed ve Cengiz Han) yaptıklarının hesabını vermek zorundadır, öngörülmüş olsalar 

da. Hiçbir ayrım yapılmaz, yapılmayacaktır da; tek fark şu olacaktır: Yahudiler suçsuz bir adamı 

mahkûm ettiler, Mesajcılar ise en suçlu alçakları yok ettiler. Yahudiler en bayağı amaçlar için 

çarmıha gerdiler; Mesajcılar ise en yüce amaç için hükmettiler: putperestliğin yıkılışı ve yerine 

Tanrı’nın ikamesi. Yahudiler hiçbir güzel, iyi ya da saf şey yapmadılar ki, onları tartıya koyan 

İlahi Varlık gözünde suçlarının ağırlığını bir nebze hafifletebilsin. Mesajcılar ise tam tersine 

bütün hayatlarını ve düşüncelerini Teizm’in [Tek Tanrı inancı] yayılmasına adadılar; bu inanç 

insanlığın çoğunu putperestlikten uzak tuttu; onlara yüce düşünceler yaydı; şimdiki ve 

geleceğe dair en yüce duyguları aşıladı; âdeta dünyanın tuzu gibi olup yeryüzünde saflığı 

muhafaza etti ve kötülerin rahiplerinin dünyayı bir “yaşayan cehennem”e dönüştürme 

girişimlerinden onu korudu —ki zaten kötülerin rahipleri nerede mutlak iktidara sahip 

oldularsa, orayı mutlaka böyle bir cehenneme çevirmişlerdir.

145

3. Böylece muhakeme ederek, kendi aleyhime en güçlü mevzuyu gönüllü olarak aldığım 

görülecektir. Bir ölçüde, bu üç Mesajcının din uğruna zulmettiğini veya yanlış davrandığını 

kabul etmiş sayılabilirim; ve muhtemelen bana eski Cizvit fikrini —amaç araçları haklı çıkarır—

savunduğum suçlaması yöneltilecektir. Bununla beraber doğruluk için durup kendimi 

düzeltmek isterim. Bu Enkarnasyonların hiçbirinin kötülük yapmış olduğunu ya da izlediği yol 

bakımından hatalı bulunduğunu kabul etmiyorum; tam tersine, her birinin tamamen haklı 

olduğunu savunuyorum. Onların din uğruna zulmettiğini kabul etmiyorum; tam aksine, bir 

Mesajcı olarak inkârı yok etmesinin görevi olduğunu iddia ediyorum. Sonucun kötü vasıtaları 

mazur gösterdiğini öne sürmüyorum; aksine, kullanılan vasıtaların adil olduğunu ve sonucun 

yüce ve tanrısal olduğunu düşünüyorum. Bu görüşlerimi neye dayandırıyorum? Onların 

Tanrı’nın Mesajcıları olduklarını kabullenilmiş sayıyorum. Hiçbir Hıristiyan Amosis’i bunun 

dışında tutamaz; hiçbir Doğulu Teist, Muhammed ve Cengiz Han’a için bu unvanı 

reddedemez. Sadece ilkiyle yetineceğim; çünkü eğer ileri sürdüğüm onun için doğruysa, 

ötekiler için de doğru olmalıdır. Amosis, tek tanrıcılık sistemini yeniden tesis etmek üzere ilâhî 

olarak görevlendirilmişti. Tanrı bizzat ona bu emri verdi. Bunun makul bir çıkarımı şudur: 

çünkü o zaman mevcut olan yaratıklar arasında Tanrı’nın tasarısını icra etmeye en muktedir 

görünen odur —Kitabı açmak için insan suretinde inmiş aslan-kuzu. Bunda muvaffak olmak 

için gerekli bütün niteliklere sahip olmalıydı; hüküm, bilgi, korkusuzluk, sarsılmazlık, özveri, 

kutsallık; ve tarih bize bunlara sahip olduğunu söyler. İşte, bu erdemlerin hepsine üstün 

derecede sahip bir insan vardır; hedefi öyle bir ilahlığı içermektedir ki hiç kimse bundan kuşku 

duyamaz; çünkü bu, Tanrı’nın kendi dilinden vahyedilmiş gerçek dinin yayılmasıdır. Sonuç 

itibariyle olasılıklar milyonda bir şeklindedir ki o, kesinlikle doğru ve gerekli olandan 

başkasını yapmayacaktır: ve eğer insanların gözüne kuşkulu görünen bir şey yaparsa, aynı 

oranda olasılıkla bu insanlar yanlış hükmetmektedir; çünkü onların hiçbirinin onun sahip 

olduğu gibi bir kanaat oluşturma imkânı yoktur, ve hiçbirinin onda gösterdiğim gibi onun 

misyoner karakterine tabi olan o parlak vasıfları yoktur. Bu yüzden o Mesajcı/Elçi tarafından 

bir kabilenin kılıçla kökünün kazınacağı ilan edildiğini duyduğumda, onu bir rahip olarak 

değil, bütün şartları iyice tartmış, kasıtlı olarak onların ölüme layık olduklarına kanaat getirmiş

bir yargıç olarak görüyorum; onların ortadan kaldırılmasının kamu yararı olduğunu hükmeder 

ve hükmünü uygulamaya koyar. Kim diyebilir ki onların ölümü hak edilmemiştir? Kim 

diyebilir ki onlar yıkıma yol açan ahlâkî bir salgın değildir? Amosis’in sahip olduğu kadar 

bilme imkânına hiçbir kimsenin sahip olmadığı açıktır. O öyle diyor, ve onun söylediğine ben 

inanıyorum. Eğer yanıldıysa, Tanrı ona bunun hesabını soracaktır; fakat hangi mazeretle 

146

herhangi bir insan onun yanlış olduğunu ilan edebilir, ilâhî rahipliğini, yüce vasıflarını, en iyi 

kanaati oluşturma fırsatlarını ve gerçek adalete sarsılmaz bağlılığını reddetmeksizin? Bu 

görüş nedeniyle cezanın zulüm olduğu söylenebilir, ama Tanrı zulüm-edici değildir; ve zulüm 

kötüdür; ve Amosis zulüm eden olduğuna göre o da kötüdür. Gerçekte hiçbir Hıristiyan bunu 

söyleyemez; çünkü bunu söylemek, Amosis’i Tanrı’nın Mesajcısı olarak itiraf etmiş olan İsa’yı 

inkâr etmek olurdu; İsa kendisi şöyle dedi: “Yeryüzüne barış getirmeye geldiğimi sanmayın; 

ben barış değil, kılıç getirmeye geldim.“ (Matt. x. 34.) Ve yine: “Savaş haberleri ve savaş

söylentileri işitilecektir; sakın telaşlanmayın; çünkü bütün bunlar olmalıdır, ama son henüz 

gelmedi: millet millete, krallık krallığa karşı kalkacaktır; kıtlıklar, salgınlar ve çeşitli 

yerlerde depremler olacaktır: bütün bunlar ıstırapların başlangıcıdır.” (Matt. xxiv. 6–8): bu 

pasajlar, İsa’nın bazen kendi çağını yanlış değerlendirdiğini ve dokuzuncu döngüyü, ardılları 

Ahmed’in [Ahmed — burada İsa’nın halefi olarak anılan kişi; tarihsel referans bağlama göre 

değişir] altında gelecek o şiddetli ve savaşçı dönemle karıştırdığını düşündürür. Ancak 

Hıristiyanlığı ve Yahudiliği reddedenler yukarıda belirtilen argümanı kullanabilirler. Cevap 

şudur: bütün cezalandırmalar bir zulümdür; eğer iddianız doğruysa, o halde her ceza yanlıştır. 

Hırsızların güçlü bir kanaati vardır ki onlara haksızlık yapılmaktadır: iş bulamıyorlar ya da 

bulsalar da az ücret alıyorlar; mülkiyet adaletsizce dağıtılmıştır; zenginler onların meşru 

düşmanlarıdır; bir adamın binlerce parça mala sahip olup onların açlık çekmesi en aşırı 

adaletsizliktir; tembellik çalışmaktan daha hoş bir şeydir; ve bu kanaatlere dayanarak—ve ileri 

sürülebilecek pek çok benzer kanaatin etkisiyle—komşularını soyarlar ve cezalandırılırlar; ama 

hiç kimse onların zulme uğrayan nesneler olduğunu ciddi şekilde savunmuş mudur? Katiller 

intikamın tatlı olduğunu düşünürler ve o duygunun etkisiyle insan öldürürler; ama kim onları 

zulme uğramış mağdurlar olarak görüp onlara sempati duymak gerektiğini, kılıcın onlara 

karşı çekilmemesi gerektiğini savunur? Putperestler kendi ilahlarına ilk doğanı kan kurbanı 

olarak kurban etmenin övülmeye değer olduğunu düşünürler; masum çocuklarını Moloch’un 

yanan ateşlerine geçirmekle kutsal bir iş yaptıklarına inanırlar; eşlerini ve kızlarını putun ya 

da rahibin hizmetine fahişelik yoluyla sunmanın, sefahat gelirinin kilisenin hazinesine 

gitmesini sağlamanın kutsal olduğunu düşünürler; Mendesian ibadetinin (korkunçluklarına 

daha fazla değinemeyeceğim, ancak her bilginin anlayacaktır) ilâhî Varlık ile içten bir 

kurbanlaşma olduğunu, bir öldürülmüş ya da çarmıha gerilmiş kişinin kanında bütün 

günahlarının yıkandığını savunurlar —ve eğer böyle korkunç suçlar imha yoluyla 

cezalandırılırsa, kim söyleyecektir ki burada kullanılan Mesajcı, Yüce Hakimin sadık bakanı ve 

hizmetkarı değildir; onu dünyanın yüzünden bu veba lekesini süpürmek için kullanmıştır? Ya 

147

da kim cesaret edip soygunun cezası meşru, fakat bu alçakların mahkûmiyeti haksızdır diye 

ileri sürebilir? Sanırım “bu Engizisyon’u aklar mı?” denildiğini işitiyorum. Asla. Ve sebepleri 

şunlardır; Engizisyon, ilâhî atanmış bir Mesajcı tarafından kurulup yönetilmemiş, bozulmuş

ve kötü niyetli rahiplerce kurulmuştur; ve Engizisyon bu suçları değil, yalnızca uygulanmamış

kanaatleri cezalandırmıştır. Bir kimse yalnızca Meridesian ibadetinin ilâhî olduğunu 

düşündüğü için onu yok etme hakkına ben bir Yargıç olarak sahip değilim; ama bir kimsede 

ya da bir toplulukta bu ve benzeri vahşetleri her gün dinlerinin bir parçası olarak icra ettiğini, 

ya da Kuzu’nun onları helakten kurtardığına inanıp suç içinde yaşadığını gördüğüm anda, 

Tanrı ve insanlar beni onların yeryüzünden silinmesi için sorumlu tutmaz; ve işte bu tam 

olarak bu üç Kabirik [Cabiric] Yargı Mesajcısının yaptığı şeydi, ve ben onların bunu yapmada 

tamamen haklı olduklarını savunuyorum.

4. Gerektiği takdirde kötülüğü ve kötüleri kılıçla bastırmak, boyun eğdirmek, yok etmek, 

bütün dünya tarafından kabul edilmiş bir haktır; ve eğer böyle olmasaydı, dünya üzerine 

yaşanamazdı. Eğer kötülüğe karşı tek dehşet yalnızca gelecek hayatın vaat edilmiş

hükümlerinde olsaydı, kötüler birleşir ve iyiyi dünyanın yüzünden yok ederlerdi; kanun 

ortadan kalkardı; adalet, hakikat ve merhamet var olmayacaktı; tabiatın güzel düzeni sefahet 

ve zalimlik ile işgal edilip tahrip edilecek; ve Yüce Hükümdar’ın onları anında yok etmesi 

yalnızca bir zorunluluk değil, aynı zamanda bir iyilik işi hâline gelecekti. Fakat insanlık için ne 

mutlu ki, adaletin yok edici gücü kabul edilmiştir: suçluların ortadan kaldırılabileceği 

üzerinde hemfikir olunur. Ben Napolyon’un ya da benzer fatihlerin savaşlarını mazur 

göstermiyorum. Haçlı Seferleri’nin de meşru olduğunu söylemiyorum. İlki başkalarının 

yıkımıyla şahsi yücelme içindi; ikincisi ise kutsal olmayan bir Kilise uğruna yürütüldü; fakat 

ilahi bir Döngüde görünen Tanrı’nın İlahi Memurunu gördüğümde, ve kılıcı çekmesindeki 

esas amacın iğrençlik kiliselerini ve yalnızca cehennemî bir pan-demoniuma [cehennemvari 

karmaşa] ait olan suçları günlük olarak işleyen cemaatleri kökünden söküp atmak olduğunu 

gördüğümde, adaletin onların yok edilmesini gerektirdiği ya da onları hazırlayan ve icra eden 

Memurun yalnızca Tanrı’nın kendi buyruğunu yerine getirdiği ve yargısal olarak onların 

yaşamaya veya yeryüzünü iğrenç batıl inançlarıyla tahriş etmeye elverişsiz olduklarını 

hükmettiği fikri aklımda en küçük bir kuşku bırakabilir mi?2 Aksi bir kanaat, fiilen Tanrı’nın 

2 Bunu yazarken, Dahomey Kralı ile onun rahiplerinin, cehennemsî tanrılarına [Dahomey (veya Dahome): 17.–

19. yy’da Batı Afrika’da, bugünkü Benin topraklarında hüküm sürmüş krallık] 2000 insanı daha kurban 

sunmaya hazırlandıklarını işitiyoruz. Eğer Fransa veya İngiltere, bu düzenin savunucularını yer yüzünden 

148

hiçbir suçu cezalandırmadığını ve herkesin istediğini yapabileceğini kabul etmeyi gerektirir. 

Eğer Amosis, kan, sefahat ve en doğal dışı şehvetler ile insan gibi yaşamayan, iblis gibi 

yaşayanları yok etmekte haklı değildiyse, hangi unvanla herhangi bir kanun suçu bastırabilir? 

Ve hangi unvanla katiller asılır? Denebilir ki Amosis yabancıydı; bu insanlar üzerinde yargıç 

değildi; onlarla müdahale hakkı yoktu. Amosis sıradan bir insan olsaydı, bu ileri sürülebilirdi; 

ve onun davranışı belki uluslararası hukukun bir ihlaliydi. Fakat Amosis insan olmanın 

ötesindeydi. O, yetki ile donatılmış Göklerin Elçisi/Memuru idi: putperestliği kökünden 

kazımak için ilâhî bir görevi vardı; putperestliği destekleyenleri, Tanrı ve insanın genel 

düşmanları olarak ele aldı. Günümüzde medeni devletlerin korsanlara davrandığı gibi, 

uluslararası hukuka bir şekilde bakmaksızın, nerede bulurlarsa asıp yok ederler. Hiç kimse 

onların doğru davranmadığından kuşkulanmaz: aksi davranmak, zımnen suçu desteklemek 

olurdu. Amosis bundan fazlasını yapmadı; fakat bunu kralların ya da devletlerin haklarından 

daha üstün bir unvanla yaptı. Eğer sonuncular haklıysa, o da zorunlu olarak haklı olmalıdır; 

zira onun kadar üstün bir beratı kim gösteremez? Denebilir ki, “Neden onları Tanrı’ya 

bırakmadı?” Eğer bütün suçlular Tanrı’ya bırakılacak ve insan tarafından dizginlenmeyecekse, 

uluslar ne kadar sürer? Barış ya da mutluluk ne kadar devam eder? Mülkiyet güvende olur 

mu? Hayat emniyette mi kalır? Utanç erdemi korunur mu? Bu şekilde argüman ortaya 

koyanlar, kendi düşüncelerinin meşru sonuçlarına kasıtlı olarak gözlerini kapıyorlar.

5. Şöyle sorulabilir: Tanrı, bu varlıkların kaçınılmaz olarak yok edici olacaklarını bildiği 

hâlde, niçin onları Kendi Elçileri olarak atadı? Niçin bütün tecellilerini (incarnations) yalnızca 

öğretmenlerden seçmedi? Ve başkalarını, farklı tabiatta olanları gönderebilecekken, bunları 

ve onların fiillerini onaylamış sayılmaz mı? Buna şu şekilde cevap verilebilir: Tanrı, neden 

sürekli barışa ve evrensel mutluluğa uygun olmayan herhangi bir şeyin olmasına izin veriyor? 

Neden kasırgalara, şimşeklere, gök gürültülerine veya masum insanları yıkıma sürükleyen 

volkanik patlamalara müsaade ediyor? Bu doğa kuvvetleri görünürde zararlı olsa da, aslında 

iyilikle doludurlar. Şimşekler, kasırgalar ve gök gürültüleri, tehlikeli buharlardan aşırı 

yüklenmiş atmosferi temizler; volkan ise, yeraltı ateşlerinin çıkış kapısıdır ki bunlar da 

yeryüzünü insan için verimli kılmaya hizmet eder. Tanrı’nın kılıç ve asa ile donattığı Elçisi de 

insanlığa şu dersi verir: Günah yolunda ısrar edenler, kaçınılmaz olarak cezayı üzerlerine 

çekeceklerdir; ve o ceza gökten ateş gibi üzerlerine inecektir. Biz, ateistlerin ahiret cezasına 

süpürecek bir sefer gönderseydi, bütün dünya alkışlamaz mıydı; ve böyle bir zulüm için onlara kim —en zayıf 

akıllı olanlar dışında— itiraz edebilirdi?

149

dair itirazını biliriz; birçok kişi bunun kolayca çürütülemeyeceğini de kabul etmiştir. Onlar 

derler ki: “Tanrı bu dünyada kötüyü cezalandırmıyor; öyleyse başka bir yerde 

cezalandıracağına inanmamız için ne sebep var?” İşte bu Elçilerin hayat seyri böyle bir itiraza 

kesin bir cevaptır. Tanrı dileseydi, bütün Elçilerini yalnızca merhametle görevlendirebilirdi; 

fakat böyle olsaydı, kendi en yüce sıfatlarından biri olan Hâkim [Yargıç] sıfatını isteyerek geri 

çekmiş olurdu ve yalnızca Öğretici olarak tecelli etmiş sayılırdı. Ben, Tanrı’nın neden böyle 

yapması gerektiğini anlamıyorum. Tanrı’nın neden günahkârları yargılamak üzere ortaya 

çıkmayacağını bilmiyorum. Onun neden Kral olarak ortaya çıkmaması gerektiğine dair iyi bir 

sebep işitmedim.

6. Fakat hiç kimse, benim bu öğretilerimden yola çıkarak, kendisine yok etme gücünü izafe 

etmeye kalkışmasın. O güç yalnızca Elçiye aittir, başkasına değil. Apokalips kitabına eklenen 

Yedi Gök Gürültüsü (Seven Thunders) bölümünde bu ayrım açıkça gösterilir; çünkü üç Kabirik 

Avatar [ilahi tezahür, bedenlenme] Tanrı’nın kılıcıyla yola çıkarken, üç sıradan dünyevî fatih —

Kiros [Cyrus, Pers kralı], Sezar [Caesar, Roma imparatoru], Napolyon [Napoleon, Fransız 

imparatoru] — yalnızca kendilerine uygun olan kan ve ateş çukuruna inerken tasvir edilirler. 

Bazı İbrani rahipler şöyle der: “Rab’bin adı uzaktan geliyor; öfkesi yanmakta ve taşınması 

ağırdır; dudakları gazapla doludur ve dili yakıp bitiren bir ateş gibidir. Onun soluğu, 

boynun ortasına kadar yükselen taşkın bir ırmak gibidir; ulusları yokluğa mahvetmek, 

halkın çenesindeki aldanış gemini koparmak için.” (Yeşaya [Is.] 30:27). Kötülerin, Tanrı ya da 

Elçisi kendini böyle açığa vurduğunda, O’na karşı bağırıp çağırmasını anlayabilirim; fakat 

kötüler ne burada ne de ötede cezalandırılmayı istemezler ve cezalandırıcılarına iyi gözle 

bakmaları beklenemez. Ama iyi insanların neden Tanrı’yı, kötüler kaçamadığı için 

suçladıklarını anlayamıyorum. Onların Tanrı’nın merhametinden söz etmeleri boştur. Bu 

merhamet, sadece şu anlama gelir: O, her insana, en küçük erdemi için bile mümkün olan en 

büyük ödülü verecektir. Ama bunu yapsa bile, eğer tereddüt etse, eğer adaletsiz davransa, 

eğer zayıflık gösterip katilleri ve hırsızları affetse ve onları en saf meleklerle birlikte Cennet’e 

alsa, Cennet’in taşları bile O’na karşı bağırırdı. Her şeyi affetmesi gerektiğini düşünen bu iyi 

niyetli insanlar, Tanrı’yı tanımıyorlar ve O’nun tarif edilemez adaletini kavrayamıyorlar. Hatta, 

O’ndan, taşkın ve pişmanlık duymayan suçu bağışlamasını kendi yumuşak huyluluk ve 

şefkatlerine uydurmak için talep ettiklerinde, farkında olmadan O’na karşı saygısızlık 

ediyorlar. Tanrı bunu yapmaz; ve aslında Tanrı bunu yapamaz, çünkü böyle yapsaydı adalet 

makamını terk etmiş olurdu ve Tanrı olmaktan çıkardı.

150

Cennetin Nemesis'i ve kötülüğün kaçınılmaz cezası

7. Bu teori popüler olmayabilir, ya da her şeyin sevgi olduğunu, Tanrı’nın baba bir ilah 

olduğunu ve bütünüyle yumuşaklık ve merhamet olduğunu iddia eden ikiyüzlü hocaların 

(professors) sulandırılmış duygularına uymayabilir. Ama bütün dünya ve içindeki her erkek ve 

kadın, insan, fizikî yasalardan birini çiğnediği anda her insana vurmakta olan öfkeli bir 

Nemesis [Yunan mitolojisinde intikam tanrıçası, ilahi adaletin kişileşmiş hâli]’in varlığını itiraf 

etmek zorundadır; ve aynı Güç, ahlaki kurumların çiğnendiği anda da darbe indirmek için 

hazırdır. Bu yüzden, birinden cemaatinin en sevgili çocuğu alınır; bir başkasından en çok 

arzuladığı anda imparatorluk; bir diğerinden, kalbinin en çok özlediği şey tam da ona verildiği 

anda, onu elde eder etmez ölür. Niobe [Yunan mitolojisinde, çocuklarının öldürülmesiyle 

cezalandırılan gururlu kadın]’nin hikâyesi bir masal değildir. Kim sahip olduğu şeyde aşırı 

ölçüde böbürlenirse, kesinlikle Güneş’in oklarıyla vurulacak ve harabeler üzerinde ağlayarak 

yaşayacaktır. Bu korkunç Güç’ün varlığını haklı çıkarmak bana düşmez — şu anki sayfa için 

yeterlidir ki, hepimiz onun kuvvetini hissediyor, kabul ediyor ve ondan korkuyoruz. Bu böyle 

olduğuna göre, Tanrı’nın gökleri ve yeri yozlaşmalarından arındırmak için yok edici unsurları 

gönderdiği gibi, cezalandırıcı Bakanlarını, intikamcı Mesihleri3 [Messiah: Tanrı tarafından 

gönderilmiş kurtarıcı ya da hüküm verici] gönderdiğini inkâr etmek ne kadar da çocuksudur. 

Nerede, ne zaman, nasıl cezalandıracağını hükmeden yalnızca O’dur; eğer bunu burada 

yapıyorsa, başka bir yerde yapmaz; eğer gazap gününü öteki hayat için saklıyorsa, bu hayatta 

da aynı şekilde yok etmez. Ama onun bakanı Nemesis’in sürekli olarak mevcut olduğu ve her 

evin içinden geçtiği, güneş]n parladığı ve insanın acı çektiği kadar kesindir.

8. Şimdilik sözlerimi kabul etmeyenlere, aynı gerçeği bir benzetmeyle tam olarak dile 

getiren Dokuzuncu Elçi’nin [Ninth Messenger] söylemini tavsiye ediyorum: “Zengin bir 

adamın toprağı bol ürün verdi ve adam kendi kendine düşündü: Ne yapacağım? Çünkü 

ürünlerimi koyacak yerim yok. Ve dedi ki: Şunu yapacağım: ambarlarımı yıkacağım ve daha 

büyüklerini yapacağım; orada bütün ürünlerimi ve mallarımı depolayacağım. Ve ruhuma 

diyeceğim: Ruhum, birçok yıl için saklanmış çok malın var; rahat et, ye, iç ve neşelen. Fakat 

3 Üç Kabirik, Tanrı’nın üç İntikamcı Mesih’inin tipleriydi; ve bu, onlara hoş görünmek için sunulan insan 

kurbanlarını kısmen açıklayabilir. Cabiri רבכ Cabr’den gelir, “çokluk, kalabalık”; bu üç Kudretli’nin yanında 

bulunan büyük orduları ve takipçileri ifade eder: “Göksel ordular onların ardından giderdi.” Arapçada ise al 

Gibbar [el-Cebbâr] “Kudretli, Dev” anlamına gelir. Bkz. Dr. Hyde’ın Ulug Bey [Timurlu hükümdar ve astronom]

baskısı, s. 45.

151

Tanrı ona dedi: Ey ahmak! Bu gece ruhun senden istenecek; o zaman, hazırladığın şeyler 

kimin olacak?” (Luka 12:16).

9. Evet! Duyurulsun ki, Sonsuz Işık ve Hakikat’in Rabbi, bütün dünya kralları ve 

hükümdarlarından daha korkunç bir Yargıç’tır; öfkesinde yükselir ve suçlular üzerinde 

buyruğunu yerine getirmek üzere harekete geçer; yaşayan, yaşamış veya yaşayacak hiçbir 

insan, O’nun Yasalarına cezasız başkaldıramaz; pişmanlık sözleri veya gözyaşı, dudaklarda 

keder, hatta kalpteki üzüntüyle O’nu merhamete ikna edemez. En korkunç günahkâr bile 

kendini başmelek parlaklığına bürüyebilir; ama bunu, geçmişi fiilen geçersiz kılan ve telafi 

eden uzun bir eylem dizisi ile gerçekleştirmedikçe merhamet umamaz. Şimdiye kadar 

soluklanmış en acı pişmanlık, iç çekişleri de faydasızdır; Tanrı nezdinde yalnızca ameller

geçerlidir; ve yalnızca eylemler/ameller insanın Cennet’e kabul edilmesini sağlayan altın 

kapıları açabilir. Eğer yaşayan ruh yeryüzünü terk ederken kötüyse, yeryüzündeki bütün 

rahipler onun kurtuluşu için birleşip dua etse bile, O hiçbir zaman Tanrı’ya yükselemez: suçlu 

ruh, tamamen saf olan ruhlardan ve Mutlak Saflık olan O’nun alanından geçilmez bir ateş

bölgesi ile ayrılmıştır. Bu, insan bedeninin güneşe doğru yükselmek istediğinde yeryüzünde 

tutulması kadar kesin bir şekilde engellenmiştir: o, şimdi aradaki boşluktan geçip en yakın 

yıldızı kavrayamayacağı gibi, göksel bölgeye de geçemez. Tanrı’nın Yasaları onu O’ndan uzak 

tutar; O bunu bilir, hatta görmez; milyonlarca mil uzaktadır; O her yerde bulunsa da, 

kötülüğünün özü O’nun etkisi altına giremez; ve asla O’na ulaşamaz, ta ki geçmiş

günahlardan, başkalarına hizmet eden özgeci bir dizi kahramanca eylemle kendini arındırana 

kadar.

10. Önceki ve sonraki sayfalarda daha çok ima edilen, açıkça geliştirilmemiş olan 

görüşlerin doğru olduğu, insanlığın sağduyusu zamanla onları hissettirecektir; her ne kadar 

şu an için bunlar çağının ilerisinde görünebilir ve sadece, kendilerine takip etmeleri 

öğretilmiş, fakat aslında hor görmeleri gereken insanlar tarafından şaşkınlıkla karşılanabilir. 

Şimdi bile, aydın ve iyi niyetli insanlar arasında, bu fikirleri pratik biçimde uygulamaya 

koyacak yeterli sayıda kişi olup olmadığı görülecektir. Evrensel bir Kilise için zaman 

olgunlaşmıştır; bu Kilise her şeyden önce herkesin Kilisesi olmalıdır. Eski katedrallerimiz boş; 

kiliselerimiz ve toplantı evlerimiz, cemaatleri demir bir çubukla yöneten, sıradan olmayan 

oturma sırası (pew) sahiplerinin elindedir; zenginler rahibi destekler, ama zenginlerin kalıcı 

inancı çok az veya yoktur; halkın büyük çoğunluğu ise, onlarla empati kuran çobanlardan veya 

onları doğru bilgiye yönlendiren liderlerden yoksundur. Var olan herhangi bir inanç 

152

öğretilirken, yalnızca onun gerçeğe sahip olup, diğerlerinin hata veya cehaletin kölesi 

olduğunu ileri sürüyorsa; Avrupalılar Asyalılardan ayrılmışsa ve Batı, Doğu’nun şeytana 

taptığına inanıyorsa, insanlık arasında sürekli olarak düşmanlık veya yabancılık yaratan bir 

sınır çizgisi var olacaktır. Ancak dünya, Tanrı’nın gerçeğini yalnızca belirli bir küçük yer veya 

köşeye değil, tüm dünyaya açıkladığına inandığında; var olan her dinin aslında Tek Din’in bir 

dalı olduğunu kabul ettiğinde; Muhammed’in Musa kadar ilham aldığı ve Fohi’nin 

(Konfüçyüs) İsa kadar gönderildiği düşünüldüğünde, o zaman evrensel kardeşlik dönemi 

başlayacaktır; ve dünya çapında gerçek bir barış ve inanç binyılı hissedilecektir. İyi insanlar bu 

mutlu dönemin oluşmasına yardım etmeyecek mi? Onlar öne çıkıp bu Evrensel Kilise’nin 

temelini atmayacaklar mı? Buna yanıt verenler ne mutlu onlara: Gelecek çağlar onları, Cennet 

İnancı’nın gerçek Elçileri olarak selamlayacak; ve Tanrı onları, bu son çağda TEK GERÇEK 

İNANÇ’ın görkemli Yapısı’nın ilk temelleri olarak kabul edecektir. Tanrı’nın ışığını yeryüzüne 

yaymaya yardımcı olanlar, Cennet’te Işık Tahtları ve Işık Taçlarıyla ödüllendirilecektir.

153

Kitap IV.

Tüm çağların en seçkin teologları tarafından reddedilen ortak Apokalips

1. Bu satırlardan sonra gelen Apokalips, uzun süredir bu adı taşıyan Apokalipsten biçimsel 

olarak o kadar farklıdır ki, belki de benden, bunun hangi şekilde inşa edildiği ya da kaç 

yüzyıldır, en azından birçok kişi tarafından, ilham verilmiş bir yazarın ilhamlı eseri olarak kabul 

edilen şeye hangi ilkelerle müdahale ettiğim konusunda bir açıklama yapmam beklenecektir. 

Cevabım basitçe şudur: Benim onu inşa edişimde bir birlik, gerçekleşmiş olaylar zinciri, ilahi 

bir sistem görmeyen —dünyaya uzun zamandır yutturulan bağlantısız coşku olan maddiyattan

başka bir şey görmeyen— kişiye bir mucizeyi bizzat gösterseniz, ya da Tanrı’dan bir Melek gözle 

görünür şekilde inip kulağına haykırsa bile ikna olmayacaktır. Tek istediğim, birinin diğeriyle 

karşılaştırılması; yan yana konulup adil bir şekilde incelenmesidir. O zaman göksel olan itiraf 

edilecektir. Öyle olmayan ise, doğal olarak mahkûm edilecektir. Fakat bundan önce, genel 

biçimin sadık taraftarı, kendisine şunu sorsun: Yuhanna [John] adını taşıyan bu eserin—kim 

olursa olsun—gerçekten otantik olduğuna dair elinde tatmin edici ne kanıt vardır?1 Kutsal 

Kitap eleştirmenlerinin en büyüklülerinden bazılarının, bunu tamamen sahte olarak 

reddettiklerini, basit/bayağı (vulgar) bir dille ilahi bir kökenin her yönünü olumsuzladığını, ve 

bunun, Mosheim'in bile kabul ettiği gibi, Pavlusçuluk (Paulism)—ya da sahte-Hristiyanlığın

(pseudo-Christianity)— ilerlemesi için dindarca sahtekârlıkların ve yalanların Tanrı’ya 

yapılabilecek en kabul edilebilir hizmet sayıldığı bir çağda, Hristiyanlığa dönmüş bir 

Yahudi’nin apaçık bir sahtekârlığı olduğunu ilan ettiklerini biliyor mu?2 Yuhanna’nın Patmos’a 

sürgünü, Eichorn’un [Johann Gottfried Eichhorn, 1752–1827, Alman ilahiyatçı ve İncil 

eleştirmeni] dediğine göre, tamamen hayal ürünü olmalıdır; zira aksi hâlde, yazar, tarihsel 

ve tarihsel olmayan [yani hayali/gerçek dışı] unsurları birbirine karıştırarak, hiçbir eleştirel 

zevkin haklı çıkaramayacağı bir “hermafrodit kurgu (hermaphrodite fiction)” [Bu terim, bir 

karakterin hem erkeksi hem de kadınsı fiziksel özelliklere (genellikle her iki cinsiyetin de 

1

2

154

üreme organlarına) aynı anda sahip olması durumunu ifade eder. Bu, genellikle fantastik, 

bilimkurgusal veya erotik bir öğe olarak kullanılır. Hayranların, sevdikleri orijinal bir eserin 

(film, kitap, anime, çizgi roman, vb.) karakterlerini ve dünyasını alıp kendi hikayelerini 

yazmasıdır. Gerçekçi bir temsilden ziyade fantazi ve kurgu odaklı demektir.] ortaya koymuştur. 

Ve bu bir kurgu meselesi olabilir: çünkü gerçek tarih hiçbir yerde Yuhanna’nın Patmos’a 

sürüldüğünü söylemez; ve kilise geleneğinin bu konudaki söylediklerinin, Apokalips’den 

başka kaynağı yoktur; Apokalips’in hayali yerine gerçeğin ikame edildiği, hayal gücünden 

yoksun bir tarzda yorumlanmasından başka. — Introduction to the New Testament, 1810 

[Eichorn’un eseri].

2. Yeni Ahit eleştirisinde, diyor De Wette [Wilhelm Martin Leberecht De Wette, 1780–1849, 

Alman teolog ve İncil eleştirmeni], hiçbir şey şu kadar sağlam durmaz: eğer Elçi Yuhanna 

[Apostle John], İncil’in [Yuhanna İncili]ve ilk Mektubun [1. Yuhanna]yazarıysa, o zaman Vahiy 

[Apocalypse]’in yazarı değildir; ya da eğer ikincisi [Vahiy] onun eseri ise, o zaman birincilerin 

yazarı değildir.Aynı şekilde Ewald [Heinrich Ewald, 1803–1875, Alman teolog]: Vahiy’in, İncil’i 

ve mektupları yazan aynı yazar tarafından yazılmadığı, güneşin ışığı kadar açıktır. Aynı şekilde 

Lücke [Friedrich Lücke, 1791–1855, Alman İncil yorumcusu]: Ya Yeni Ahit kanonu hakkındaki 

tüm eleştiri boş bir oyun demektir, ya da sonuç olarak Yuhanna İncili ve ilk Mektubun yazarının

Vahiy’in yazarı olamayacağı sarsılmaz şekilde sabittir. Daha sonraki bir yazar, Credner [Karl 

August Credner, 1797–1857, Alman ilahiyatçı] de aynı güvenle konuşur: Vahiy’in yazarı ile Elçi 

Yuhanna arasında öylesine derin bir farklılık vardır ki, İncili ve ilk Mektubu aynı zihnin eseri 

saymak—daha yüksek bir ruhsal olgunluğa erişmişken bunları üretmiş, daha erken bir 

dönemde de Vahiy’i yazmış olması—tamamen doğaya aykırı ve kabul edilemezdir. Bunları 

aktardığım Moses Stuart [1780–1852, Amerikalı İncil bilgini] şunu ekler: De Wette, Bleeke, 

Ewald, Credner, Schott, Lücke ve Neander gibi adamların eleştirel yazılarına aşina olanlar, 

şüphesiz ki onların Vahiy’in havarisel (apostolical) kökenini inkâr etmekte birleşmelerinin ne 

ortak bir teolojik sempati, ne de aralarından bazılarının neolojiye [neology, rasyonalist teoloji 

eğilimi] bir yakınlığı sebebiyle olduğunu bilirler (s. 286). * * * Bir Dionysius, bir Eusebius, bir 

Luther, bir Schott, bir Neander ve bir Lücke, diğerlerini söylemeye gerek bile yok, şüphe ettiler; 

ve bunlara karşı kutsal kitapları küçümseme ya da onların genel değerini düşürme suçlaması 

getirilemez (s. 287). Stuart ayrıca ekler (s. 290): Papias [MS 60–130 civarı, erken dönem 

Hristiyan yazarı]’tan bir parçadan, Asya Küçük bölgesinde bir John’un [Yuhanna’nın]

bulunduğu görülmektedir; o bir πρεσβυτερος (presbyter, kilise babası/papaz), ve bir 

155

μαθητης Κυριου (mathetēs Kyriou = Rabbin öğrencisi); ve Elçi Yuhanna ile kısmen 

çağdaştır. İskenderiyeli Dionysius [3. yy], ardından Eusebius [MS 260–339, Hristiyan tarihçi], 

ve onlardan sonra azımsanmayacak kadar başkaları, Apokalips’in Presbiter Yuhanna’ya (John 

the Presbyter) atfedilmesinin ihtimal dışı olmadığını düşünmüşlerdir. O hâlde Apokalips’de 

adı geçen Yuhanna, bu kişiyi işaret ediyor olamaz mı; ve kitap da bir sahtekârlık değil, elçiden 

değilse bile, adını dürüstçe veren birinin elinden çıkma bir eser olamaz mı? Bunun ihtimali

inkâr edilemez. Ne var ki biraz sonra şöyle der: Apokalips’i yazabilecek bir kapasitede olan ve 

Apokalips’in yazarı gibi Küçük Asya’daki önde gelen kiliselere hitap etme özgürlüğünü 

kendinde gören bir adam, nasıl olur da gözden ırak kalır, neredeyse hiç anılmaz, ya da 

herhangi bir yerde zikredilmez? Böylesi şeyler bu şekilde gerçekleşmez. Tüm meseleye 

bakıldığında, ikinci Yuhanna’nın Apokalips’i yazmış olması ihtimali düşüktür. Birinin, 

Vergilius’un Aeneis’ini [Roma destanı] Codrus’a, ya da Milton’ın Kayıp Cennet [Paradise 

Lost]’ini Sir Richard Blackmore’a atfetmesi gibi olurdu bu. Bununla birlikte, belki de o uzak 

zamanlarda durumun nasıl olduğunu duymakta daha iyi imkânlara sahip olan Eusebius, 

Stuart kadar kesin değildi. “Asya’da aynı isimde iki kişi olduğunu iddia edenlerin beyanı 

doğrudur,” diyor Eusebius, “Efes’te iki mezar vardır, her ikisi de hâlâ Yuhanna’nın mezarı diye 

adlandırılmaktadır, ki bu özellikle dikkat edilmesi gereken bir durumdur. Zira ikinci kişi —

birincisi kabul edilmezse— Vahiy’in Yuhanna’ya atfedildiğini görmüş olması muhtemeldir.” 

—Ecclesiastical History, iii. 39.

3. De Wette şöyle der: Kitabın dili, dördüncü İncil’in ve elçi Yuhanna’nın üç mektubunun 

dilinden tamamen farklıdır. Güçlü İbraniliklerle [İbranice diline özgü anlatımlarla] ve 

sertliklerle, ifade ihmalleri ve gramer yanlışlıklarıyla karakterize edilir; saf Yunanca 

kelimelerin yokluğu ve elçinin sevdiği deyimlerin bulunmamasıyla dikkat çeker. Üslup, İncil 

ve mektuplarda görülen üsluptan farklıdır. Onlarda sakin ve derin bir duygu vardır; 

Apokalips’te ise canlı ve yaratıcı bir hayal gücü vardır. Bununla bağlantılı olarak nesne ve 

imgeleri temsil etme tarzı yapay ve Yahudicedir. Buna karşılık Zebedi oğlu Yuhanna (John, the 

son of Zebedee), ki bu sıfat Yahudi anlamında okuma yazma bilmeyen bir adamdı; zihinsel 

alışkanlıkları ve eğitimi Yahudiden ziyade Yunan’dı ve bu özelliği nedeniyle Eski Ahit’i ya da 

İbrani bilgisini pek kullanmazdı. İskenderiyeli Dionysius [MS 3. yüzyıl kilise babası], kitabı 

Havari Yuhanna’ya değil, Presbyter Yuhanna’ya atfetmiştir (Eusebius, Hist. Eccles., VII, 25). 

Dionysius: “Bizden önce yaşayan bazıları bu kitabı tamamen reddetmiş ve çürütmüş, her 

156

bölümünü eleştirmiş, baştan sona anlaşılmaz ve tutarsız olduğunu göstermiştir. Ayrıca kitabın 

başlığının/içeriğinin sahte olduğunu, çünkü Yuhanna’ya ait olmadığını; böylesine karanlık 

ve kalın bir cehalet perdesi altına gizlenmiş bir vahiy olmadığını; bunun ne bir elçinin ne de 

herhangi bir kutsal ya da kilise mensubu adamın eseri olmadığını; fakat, kendi 

sahtekârlığını/sapkılığını daha cazip göstermek için saygın bir isim ekleyen Cerinthus [MS 1. 

yy’da yaşamış, Cerinthian mezhebinin kurucusu bir gnostik] tarafından yazıldığını” söyler.

Çünkü, derler ki, onun özel fikirlerinden biri, Mesih’in Krallığı’nın dünyevi olacağı, yani 

kendisinin, cismani ve şehvetli bir adam olarak en çok hayran kaldığı şeylerden — mide ve 

şehvet zevklerinden (yemek içmek ve evlilikten) — ibaret olacağıydı. Ve bunların daha uygun 

sağlanması için şölenler, kurbanlar ve hayvan kesimleri de buna eklenecekti. * * * Ama yazarın 

kim olduğu belirsizdir. Çünkü İncil’de sıkça yaptığı gibi “Rab’bin sevdiği öğrenci” olduğunu 

söylememiş; “Onun göğsüne yaslanan” kişi olduğunu ya da Yakup’un kardeşi olduğunu ya da 

Rab’bi duyan ve görenlerden biri olduğunu belirtmemiştir3

. Eğer kendisini açıkça tanıtmak 

isteseydi bunlardan birini mutlaka söylerdi. * * * Kısacası, İncil ve mektupta tek ve aynı 

karakteri gözlemlemek kolaydır. Ama Vahiy Kitabı (Revelation) bunlardan tamamen farklı ve 

yabancıdır; hiçbir benzerliği yoktur; onlarla ortak tek bir hece bile içermez. Ayrıca mektup

(Epistle) (burada Gospel/İncil’den söz etmiyorum) Vahiy’den hiç bahsetmez; Vahiy de 

Mektuptan. Pavlus bile mektuplarında vahiylerinden söz etmiştir, ama onları ayrı bir kitapta 

yazmamıştır. Bunun dışında, İncil ve Mektubun üslubunu Vahiy’in üslubundan ayırmak 

kolaydır. Çünkü onlar sadece Yunanca’nın kurallarına uygun yazılmamış, aynı zamanda ifade 

ve akıl yürütmede büyük bir zarafet taşımaktadır. Tüm söylem örgüsü böyledir. Barbarca ya da 

dil yanlışlığı yahut basit halk dili kullanımı onlarda hiç yoktur. Çünkü görünüşe göre Rab ona

hem bilgi hem de hitabet armağanlarını vermiştir. Diğer yandan, Vahiy Kitabı’nın yazarının 

vahyi görmüş olduğunu ya da bilgi ve peygamberlik armağanını aldığını inkâr etmiyorum. 

Ama onda Yunanca’ya dair ince bir aşinalık göremiyorum; aksine barbarca deyimler ve bazı dil 

yanlışlıkları (solecism) kullanıyor ki, bunları şimdi özellikle göstermek zorundayım. Ben alay 

olsun diye yazmıyorum; kimse böyle sanmasın. Sadece bu eserler arasındaki farkı eleştirel 

biçimde ortaya koymak istiyorum.

4. Luther [Martin Luther, 1483–1546, Alman reformcu] şöyle der: “Bu Aziz Yuhanna’nın 

Vahiy kitabı hakkında her insan kendi başına hüküm versin; ben hiç kimseyi kendi düşünceme 

ya da kanaatime bağlamam. Yalnızca hissettiğimi söylüyorum. Bu kitapta tek bir şey değil, 

3

157

birçok şey eksiktir; öyle ki, ben onu ne havarisel (apostolical) [elçilerden gelmiş] ne de 

peygamberce (prophetical) sayarım. Her şeyden önce ve özellikle, elçiler vizyonlarla değil, açık 

ve sade sözlerle peygamberlik ederler; tıpkı Aziz Petrus, Aziz Pavlus ve İncil’de Mesih’in yaptığı 

gibi. Ayrıca bir elçinin görevi, Mesih’ten ve onun işlerinden sade bir şekilde söz etmektir, 

mecazlarla ve vizyonlarla değil. Eski Ahit’te hiçbir peygamber, Yeni Ahit’te ise hiç kimse, bütün 

kitabı boyunca yalnızca vizyonlarla işlememiştir. Bu nedenle ben onu neredeyse Dördüncü 

Esdras Kitabı [apokrif/deuterokanonik bir Yahudi apokaliptik eser] ile aynı sınıfa koyuyorum 

ve hiçbir şekilde Kutsal Ruh tarafından dikte edildiğini göremiyorum. Bundan başka, kendi 

kitabında, kutsal kitapların herhangi birinde olduğundan çok daha fazla biçimde, eğer bir 

adam bu kitabın sözlerinden bir şey eksiltirse Tanrı’nın onun payını hayat kitabından 

eksilteceğini buyurması ve tehdit etmesi bana fazla geliyor. Dahası, bu kitabın sözlerini tutan 

kişinin kutsanacağını ilan ediyor; hâlbuki hiç kimse bu sözlerin ne olduğunu anlamaya 

muktedir değildir, kaldı ki onları yerine getirmeye hiç muktedir değildir. Ayrıca elimizde çok 

daha yüce kitaplar vardır ki onların sözlerini tutmamız gerekir. Önceki zamanlarda da birçok 

kilise babası bu kitaptan şüphelenmiştir; gerçi Aziz Jerome [MS 347–420] yüce sözler 

söyleyerek onun her türlü övgünün üstünde olduğunu ve içinde büyük sırlar bulunduğunu 

iddia etmiştir. Ama benim ruhum bu kitaptan hiçbir şey çıkaramıyor; ve onu yüksek 

tutmamam için yeterince sebebim var; çünkü içinde Mesih öğretilmiyor; halbuki bir elçi her 

şeyden önce bunu yapmak zorundadır. Nitekim (Elçilerin İşleri 1:8’de) şöyle der: ‘Bana şahit 

olacaksınız.’ Ama herkes kendi ruhunun onu nasıl yönlendirdiğine göre düşünsün. Benim 

ruhum bu esere uyum sağlayamıyor; ve bu, onu pek yüksek görmemem için yeterli bir 

sebeptir.”

5. Luther’in şüpheleri yalnızca Vahiy Kitabı (Apocalypse) ile sınırlı değildi; bunları 

İbraniler’e Mektup’a da genişletti —ki bütün bilginler çoktan beri onun Pavlus’un eseri 

olmadığını kabul etmişlerdir— ayrıca Yakup’un Mektubu ve Yahuda’nın Mektubu’na da. Luther 

bu kitapları yalnızca kendi Yeni Ahit tercümesi’nin sonuna bir ek olarak koydu; ne sayfa 

numarası ne de bölüm numarası verdi. Bu düzenleme ile, bu dört kitap kanonun dışında 

bırakılmış oluyordu; ve bu durum 17. yüzyılın başına kadarLutherci İncil baskılarında devam 

etti. Hatta bazı durumlarda bu kitaplar Apokrifa başlığıyla basıldılar. Luther’in sıkı takipçileri 

uzun bir süre boyunca —hatta 17. yüzyılın ortalarına kadar— bu kitaplara kanonik olarak 

başvurmaktan kaçındılar. 16. yüzyılın ikinci çeyreğinde, İsviçre’deki reform hareketiyle ilgili 

önde gelen ve en etkili kişiler, Apokalips hakkında Luther’inkiyle benzer görüşler 

158

benimsediler. 1528’de Reformcular ile Katolikler arasında yapılan Berne Konferansı sırasında, 

Zuingle [Huldrych Zwingli, 1484–1531, İsviçreli reformcu] Vahiy’den kanıt metinleri kabul 

etmeyi reddetti, “çünkü bu bir kutsal kitap değildi,” yani kanonik değildi. (Werke, ii, Abth. iz, 

y. 169.) Bu görüşe, orada hazır bulunan Oekolampadius [Johannes Oekolampadius, 1482–

1531, reformcu ilahiyatçı] ve Bucer [Martin Bucer, 1491–1551, Alman reformcu] da katıldı; 

hiçbiri Vahiy’i yetkili bir kitap olarak görmüyordu. Ve bu durum muhtemelen bugüne kadar 

devam edecek idi; fakat o dönemin hemen ardından ismi bilinmeyen bir yazar bir 

Commentarius (yorum kitabı) yayımladı; bu eserde, Papa’nın Deccal (Antichrist) olduğu ve 

Kızıl Fahişe (Scarlet Whore) [Vahiy 17’deki figür] ile özdeşleştirildiği ispat ediliyordu. Bu kitap, 

derhal Vahiy’in Protestanlar arasında kanonikliğini tesis etti. Ve Katolikliğe karşı bir kanonik 

eser olarak, hâlâ konumunu korumaktadır.

6. Michaelis [Johann David Michaelis, 1717–1791, Alman ilahiyatçı ve İncil eleştirmeni]

şöyle der: Vahiy Kitabı lehindeki ve aleyhindeki kanıtları inceledikten sonra şu soruyu 

sormalıyım: Eğer bu kitap gerçekten Havari Yuhanna [St. John the Apostle] tarafından yazılmış

idiyse, Hristiyanlığın en erken dönemlerinde nasıl olur da ya bütünüyle bilinmez, ya da 

şüpheli bir eser olarak görülür? Diğer havarisel mektuplar yalnızca tek tek topluluklara veya 

kiliselere hitap eder; fakat Vahiy Kitabı, kendi içeriğine göre, bizzat Mesih’in Yuhanna’ya 

verdiği emir uyarınca, yedi kiliseye gönderilmek üzere yazılmıştır. Üstelik bu yedi kilise, 

Hristiyanlığın en canlı olduğu Küçük Asya’nın tam da o bölgesinde bulunuyordu; aralarında 

Yuhanna’nın ömrünün son kısmını geçirdiği Efesos da vardı. Dolayısıyla Yuhanna’ya ait her 

eser burada çok iyi biliniyor olmalıydı. Eğer Yuhanna gerçekten Vahiy’i bu yedi kiliseye 

göndermişse —hem de özel bir mektup olarak değil, İsa Mesih’in ona verdiği bir Vahiy olarak—

bunun otoritesinden şüphe duyulması imkânsız olmalıydı; özellikle de bilginin en iyi şekilde 

edinilebildiği bir zamanda. Kitabın gizli tutulduğunu ya da arşivlerde saklandığını 

söyleyemeyiz; çünkü Roma aleyhindeki kehanetler Hristiyanlara zulüm getirebilirdi. Zira 

gizlilik kitabın ruhuna aykırıdır ve yazar, kitabın hem okunmasını hem de dinlenmesini 

emreder. Michaelis sözlerine şöyle devam eder: Vahiy’in mecazlı dili, Yuhanna İncili’nin sade 

üslubuyla karşılaştırıldığında, her iki kitabın farklı yazarlarca yazıldığını ispatlayan bir kanıt 

sayılamaz; çünkü aynı yazar, bir peygamberlik ruhuyla yazarken, tarihçi olarak yazdığından 

farklı bir tarz kullanabilir. Fakat yine de Vahiy’in dilinde, Yuhanna İncili’nde görülen üslupla 

kolay kolay bağdaştırılamayan bir özellik vardır. Vahiy’in neredeyse tamamında yazarın eski 

peygamberleri taklit ettiğini görürüz; onların imgelerini ödünç alır, hatta onları 

159

orijinallerinden daha güzel hâle getirir. Oysa Yuhanna İncili kendine has yumuşak ve nazik bir 

karaktere sahiptir, taklit izleri göstermez. Dahası, Vahiy’in yazarı (kitabın başlığından dolayı 

Havari Yuhanna’dan ayırmak için ona “İlahiyatçı Yuhanna” [John the Divine] diyeceğim)

imgelerini yalnızca Eski Ahit’in kanonik kitaplarından almamış, büyük ölçüde Yahudi antik 

geleneğinden ve Rabbânîlerin teolojisinden de yararlanmıştır; bu yüzden eserin neredeyse 

kabalistik bir görünümü vardır. Yazar, bu konulara hem kendisinin derinlemesine vakıf 

olduğunu hem de okuyucularının aynı şekilde vakıf olmasını varsayar; sanki sadece 

Rabbânîlerin en gizemli öğretilerine aşina olanlar için yazmıştır. Anlattıklarının yabancı ya da 

anlaşılmaz gelebileceği ihtimalini hiç düşünmez. Oysa Havari Yuhanna, okuyucularının 

tamamının bu tür bilgilerle donanmış olmadığının farkındaydı; bu yüzden Kudüs şehriyle ve 

Yahudilerin âdetleriyle ilgili olayları, diğer müjdecilere göre bile daha tarihsel bir açıklıkla 

sunmuştur.

7. Lücke [Alman teolog, 1791–1855], genellikle yazdığı gibi, Stuart [Amerikalı ilahiyatçı, 

1780–1852]’a göre (s. 297), ılımlılık ve dürüstlük ruhu içinde yazmaktadır; yukarıda 

gördüğümüz gibi, Apocalypse’in havarisel kökeni meselesinde kesin bir olumsuzluk ifade 

etmiştir. Ancak aynı yazar, Efes’te ikinci bir Yuhanna için hiçbir geçerli iddia ileri 

sürülemeyeceğini tam olarak kabul etmiştir. Kimin yazar olduğu konusunda her türlü 

tahminden de vazgeçer. Genel sonucu şudur: Havari Yuhanna, Apocalypse’de anlatılan 

vizyonlara sahip olmuş olabilir; bunları muhtemelen Asya kiliseleri çevresinde dile 

getirmiştir; orada yetenekli bir adam onu dinlemiş ve bunları yazıya geçirmeye girişmiştir; 

bunu yaparken kendi kavramlarını Yuhanna’nınkilerle karıştırmıştır; havari yazıyı gördüğünde 

(çünkü muhtemelen görmüş olması gerektiğini kabul eder), bunun kendi doktrinel 

görüşleriyle veya Pavlus’un görüşleriyle esasen çelişmediğini bularak, en azından itiraz 

etmeden, yorum yapmadan dolaşımına izin vermiştir; ve tüm bunlar olabilirdi, çünkü o, ilk 

Hristiyanların bir yazının içeriğinin Hristiyan olup olmadığıyla, yazarından çok daha fazla 

ilgilendiğini belirtir. Yine, hiçbir verisi olmadığını açıkça kabul eder; fakat söz konusu kitabın 

yazımıyla ilgili görünen güçlükleri uzlaştırmak için böyle bir varsayımın gerekli olduğunu 

düşünür. Erasmus [Hollandalı hümanist, 1466–1536], Yunanca Yeni Ahit’in ilk baskısında, 

Apocalypse üzerine Açıklamaları’nda, Jerome [Kilise Babası, 347–420]’un tanıklığına göre 

eski zamanlarda Yunan kiliseleri arasında bununla ilgili bazı şüpheleri eklemiştir. Erasmus’un 

kendisi, Apocalypse’in yazarının kendi adını bu kadar sık anmasının, Yuhanna’nın kullanımına 

aykırı olmasını garip bulur. Pavlus’un (2. Korintliler, 12. bölüm) vizyonlarını büyük bir tevazu 

160

ile aktardığını özellikle belirtir. Ayrıca kitabın başlığının “Ιωαννης θεολογος[Ioan the Divine 

/ İlahiyatçı Yuhanna]” olmasını da ekler. Yuhanna’nın İncil’i ile Apocalypse arasındaki üslup 

farkının da büyük olduğunu ileri sürer. Tüm bunlar, “ancak gerçekten Hristiyan dünyasının 

genel mutabakatı lehinde olursa, ya da özellikle Kilise’nin otoritesi bunu savunursa, eğer 

Kilise gerçekten lehine karar verirse,” kitabın havarisel kökeni konusunda şüpheye düşmesine 

neden olur. Böylece Erasmus, Eusebius [Kilise tarihçisi, 260–339] ile aynı durumda kalmıştır: 

eleştirel argümanlar onu bir yöne davet etmekte, Kilise’nin sesi ise diğer yöne çağırmaktadır. 

Daha sonra Dionysius [İskenderiyeli piskopos, 3. yy], Eusebius, Caius [Roma presbyteri] vb. 

kişilerin şüphelerini anlatır; ardından, kitabın inatçı savunucuları olan fakat aynı zamanda 

güçlü Chiliasts [Millennarians: Bin Yılcılar / Milenyum inancına sahip olanlar] arasında 

bulunan bazı Kilise Babalarının adını sıralar. Tüm bunlar aslında gizlenmiş bir saldırı 

düzenidir. Sonunda şu sonuca varır: kitap vizyonlar ve alegorilerden oluştuğu için, diğer

bazıları kadar faydalı olamaz; ve bunu yumuşatmak için, değerli taşlar arasında bile bir tür 

altının diğerinden daha saf ve değerli olabileceğini ileri sürer. Böyle düşünceler, aslında onun 

gizli şüphelerini gösterir: ayrıca, Roma Kilisesi’nin yerleşmiş görüşlerini sorgulayacak 

herhangi bir şey söylemeye cesaret etmekte ne kadar ürkek olduğunu da gösterir.

8. Origenes [Yunan kilise babası ve teolog, 185–254]’in öğrencisi ve 3. yüzyılda 

İskenderiye Piskoposu olan Dionysius, olağanüstü derecede bilgili bir kişiydi. Onun ileri 

sürdüğü deliller, Eusebius [Filistinli tarihçi ve piskopos, 260–339]’un Kilise Tarihi 

[Ecclesiastical History] adlı eserinin yedinci kitabında, Dionysius’un bir incelemesinden 

alınan bir pasajda yer almaktadır. Bunlar Dr. Lardner [İngiliz ilahiyatçı ve tarihçi, 1684–1768]

tarafından şu şekilde özetlenmiştir: Dionysius’un itirazları beş noktadan oluşur: 1. İncili yazan 

Yuhanna, ne İncil’inde ne de Katolik Mektubu’nda kendi adını zikretmemiştir; fakat Vahiy 

kitabının yazarı adını birden fazla kez anmaktadır. 2. Vahiy kitabının yazarı her ne kadar 

kendisini “Yuhanna” diye adlandırsa da, bu ismin havari Yuhanna’ya ait olduğunu 

göstermemiştir. 3. Vahiy kitabında Katolik Mektup’tan, Katolik Mektup’ta da Vahiy’den söz 

edilmemektedir. 4. Yuhanna’nın Mektubu ile İncili arasında düşünce, ifade ve üslup 

bakımından büyük bir uyum vardır; fakat Vahiy bunların hepsinden tamamen farklıdır, hiçbir 

benzerlik ya da yakınlık göstermemektedir. 5. İncil’in ve Mektubun Yunancası saf ve 

düzgündür; fakat Vahiy kitabında barbarizmler (yabancılaşmış ifadeler) ve dilbilgisi hataları 

vardır. Bu itirazların, diğer kilise eleştirmenleri tarafından daha da genişletildiği 

görülmektedir. Ve bu denli uzak bir çağda bile, her bakımdan Hristiyan sisteminin bağlıları 

161

olan yazarlar arasında böylesine kuşkuların yaygınlaşmış olması dikkate değerdir. Ve 

gerçekten Yuhanna Apokalips’in yazarı olsaydı, kendi çağına neredeyse yakın bir dönemde 

yaşamış birçok seçkin ilahiyatçının, insanlara karşı açıkça bunu reddetmeleri saçma olurdu.

9. Michaelis [Alman ilahiyatçı, 1717–1791]’e göre, yaklaşık 370 yılı civarında Konya 

(İkonion) piskoposu olan Amphilochus [Aziz Amphilochius, 340–394, Kapadokyalı piskopos], 

kanonik kitapların manzum kataloğunda şöyle der: “Bazıları Apokalips’i Aziz Yuhanna’ya 

nispet eder, fakat çoğu kişi onu sahte sayar.” Gerçekte, dördüncü yüzyılın sonunda, Yunan 

kilisesi üyeleri tarafından neredeyse evrensel biçimde böyle sahte kabul edilmiştir. Bundan 

dolayı Jerome [Aziz Jerome, 347–420, İncil çevirmeni], Dardanus’a yazdığı mektupta, Latin 

kilisesinin de İbranilere Mektup’u reddettiği gibi, Yunan kilisesinin de Apokalips’i aynı 

serbestlikle reddettiğini belirtir. Altıncı yüzyılda Afrikalı bir piskopos olan Junilius [Junilius 

Africanus, 6. yy., Kuzey Afrikalı ilahiyatçı] ise şöyle der: “oceterum de Johannis Apocalypsi 

apud Orientales admodum dubitatur” [“Öte yandan Yuhanna’nın Vahyi hakkında Doğu’da 

çok ciddi şüpheler vardır”]. Dolayısıyla Vahiy’in otoritesi artmak yerine, Yunanlar arasında 

giderek daha da zayıfladı; Lardner [Nathaniel Lardner, 1684–1768, İngiliz ilahiyatçı] şunu 

kabul eder: bunun nedeni yalnızca dördüncü yüzyılda ünlü Yunan yorumcu Chrysostom [Aziz 

Yuhanna Chrysostomos, 347–407, İstanbul patriği] ve on birinci yüzyılda Theophylact 

[Theophylactus, 1050–1109, Bizanslı ilahiyatçı]’ın bir tek defa bile ondan alıntı yapmamaları 

değil, aynı zamanda 806 yılı civarında Konstantinopolis patriği Nicephorus [Nikephoros I, 

758–828, Bizans patriği]’un da onu açıkça reddetmiş olmasıdır. Michaelis şöyle devam eder: 

“Vahiy’in üslubunun Yeni Ahit’teki herhangi bir kitaptan çok farklı olduğu, Yunanca bilen ve 

tarafsız hüküm verebilen hiç kimsenin inkâr edemeyeceği bir gerçektir. Ve bu fark sadece, 

konunun kendine has özelliğinden ileri geldiğini söyleyebileceğimiz türden değildir; yani 

aynı yazar peygamber rolünde yazarken, tarihçi olarak yazdığından farklı ifadeler kullanır, 

diyemeyiz. Çünkü Aziz Yuhanna’nın İncil’inde basit ve süssüz bir üslup varken, Apokalips’de 

yoğun figüratif dil vardır. Fakat mesele yalnızca bu değildir: Yuhanna İncili’nde Yunanca 

gramer kuralları titizlikle gözetilmişken, Apokalips’de bunlar sık sık ihlal edilmektedir. İşte 

bu fark, konunun farklılığından değildir; çünkü tarihçi olarak doğru yazabilen aynı yazar, 

peygamberlik yazılarında da gramer hataları yapmazdı.”

10. Vahiy’in A.J.C. [Anno J.C., İsa’nın doğumundan itibaren hesaplanan yıl] 95’te yazıldığı 

söylenir. Öğrenci Ioan [Yuhanna], İsa’nın çağdaşı olduğuna göre, onun da aşağı yukarı aynı 

zamanda doğmuş olduğunu varsaymamak için hiçbir sebep yoktur. Bu durumda, yazdığı 

162

sırada doksan yaşın üzerinde olurdu. İsa öldüğünde —kimilerine göre A.J.C. 33’te, diğer ve 

daha güvenilir otoritelere göre ise A.J.C. 57’de— Hıristiyanlığa toplamda yalnızca 120 kişi 

inanmıştı (Elçilerin İşleri 1:15). Buna rağmen bizden, birkaç yıl sonra Asya’nın yedi büyük 

şehrinde, yedi gelişmiş kilisede yedi piskopos bulunduğuna ve onların hepsinin, Ioan’ın 

kendilerini yönlendirme ve patriği olma hakkını tanıdığına inanmamız isteniyor. O sırada 

Ioan’ın hiçbir suçu olmadığı halde ıssız bir adaya sürgünde olduğu; orada yazı yazmak için 

hiçbir malzemeye sahip olamayacağı; ayrıca Roma askerlerinin sıkı gözetimi altında 

bulunduğu için Tanrı’nın özellikle onlar için tasarladığı bu pastoral mektupları iletmesinin 

hiçbir yolunun olamayacağı anlatılıyor. Bütün bunlar, transubstansiyona [transubstantiation: 

Katolik inancında ekmek ve şarabın İsa’nın bedenine ve kanına dönüşmesi doktrini] inanmak 

kadar akıl almazdır.

11. Havarilere atfedilen ve 4. yüzyıla ait olduğu düşünülen 85. Kanon [Apostolic Canons 

– erken dönem kilise kanunları koleksiyonu] Apokalips’i [Yuhanna’nın Vahyi / Revelation]

havarilerin yazıları arasında zikretmez. Aynı şekilde muhtemelen Suriye ve çevresinde ortaya 

çıkmış olan Kilise Anayasaları [Apostolic Constitutions – erken kilise hukuk metinleri] içinde 

de kitaba dair hiçbir kayıt yoktur. Peşitta [Peshitta – Süryanice İncil çevirisi]’da Vahiy’in 

bulunmaması, bu kitabın Süryani kilisesinin kanonuna ait olmadığını düşündürmüştür.

Ayrıca Antakya ekolü [Antiochenian school – Antakya merkezli Hristiyan teoloji okulu] 

teologlarının – bunlar arasında Krizostomos [John Chrysostom, 4. yy. kilise babası], Theodoret 

[Kiroslu Theodoret, 5. yy.], ve Mopsuestialı Theodore [4-5. yy. Antakya teoloğu] vardır – bu 

kitabı kutsal yazılar kataloğundan çıkardığı sanılmıştır. Kitabın, Antakya ekolünün devamı 

sayılabilecek Nusaybin okulu [Nisibis school – Mezopotamya’daki önemli Süryani teoloji 

merkezi] tarafından da reddedildiği görülmektedir. Junilius [Afrikalı bir teolog, 6. yy.]

peygamberlik yazıları listesinde onu zikretmez. Kudüslü Kiril [Cyril of Jerusalem, 4. yy.], 

Nazianzoslu Gregorios [Gregory of Nazianzus, 4. yy.], ve Laodikya Sinodu’nun 60. kanonu da 

kitabı atlamıştır. İkoniumlu Amphilochus [Amfilokhos, 4. yy.] bazı kimselerin onu ilahi bir eser 

olarak kabul ettiğini, bazılarının ise reddettiğini söyler. Eusebios [4. yy. kilise tarihçisi] Asyalılar 

hakkında şu tanıklığı verir: Bazıları Apokalips’i reddetmiş, bazıları ise kabul edilen kitaplar 

arasına koymuştur. Euthalius [4-5. yy. Yeni Ahit üzerine çalışan bilgin] Yeni Ahit’i dizeler 

halinde bölümlere ayırırken bu kitaptan hiç söz etmez. Hindistan’a Yolculuk Eden Kosmas 

[Cosmas Indicopleustes, 6. yy.] de onu kanonik kitaplar listesinin dışında bırakır. Aynı şekilde 

Konstantinopolis Patriği IX. yy.’da yaşamış Nicephorus da onu “tanınmayanlar” arasında 

163

göstermiştir. Nicephorus Kallistos [Bizanslı tarihçi, 14. yy.] Dionysius’tan şu sözleri aktarır: 

“Bizden öncekilerden bazıları kitabın kendisini tahrif etmiş ve sonra tekrar düzeltmiş, her 

bölümünü değiştirerek onu tanınmaz hale getirmiş, sanki akla uygun bir tasarımdan 

yoksunmuş gibi kılmışlardır. Ve onun yanlış bir başlık taşıdığını söylerler.” Kallistos, 

Dionysius’un kitabı Kerinthos [1. yy. Hristiyan gnostik öğretici] tarafından yazıldığı iddiasını 

benimsemese de, en azından bu eserin sahipleri tarafından değiştirilip tahrif edildiğini

belirten ifadeyi zayıflatmaz. Bununla birlikte aynı tarihçide, Apokalips’in İsa’dan sonraki 

herhangi bir yazarın eseri olamayacağı görüşüyle çelişen başka bir beyan da buluruz.

12. Stuart [Moses Stuart, 19. yy. Amerikalı İncil yorumcusu] şöyle der: “Bu kitabın bir 

sahtekâr tarafından yazıldığı düşüncesi üzerine tek bir söz —çünkü bundan fazlası gerekmez. 

Kutsal Yazılar içinde, en ciddi ve en içten bir ruh hâlinin açık ve tartışmasız izlerini taşıyan bir 

kitap varsa, tarafsız ve duyarlı her okuyucuya göre Apokalips böyle bir kitaptır. Hiçbir yazıya 

böylesine derin bir içtenlik tonu sinmemiştir. Bir sahtekâr böyle bir kitabı yazarak ne 

amaçlamış olabilirdi? Asya’daki Hristiyanların bunu kabul edeceğini nasıl umabilirdi? 

Yuhanna’nın bir anda onun güvenilirliğini çürüteceğini nasıl düşünmezdi? Eğer şöhret 

peşindeyse, aldatmacasının ortaya çıkmasının kesin olduğu yerde bunu nasıl elde edebilirdi? 

Eğer kişisel onur ya da çıkar peşindeyse, kendini gizleyip bilinmez kaldığı sürece bunlardan 

herhangi birini nasıl sağlayabilirdi? Aslında sahtekârlık iddiası ortaya atılabilir —nitekim 

hararetli ve ölçüsüz tartışmacılar tarafından ileri sürülmüştür— ama bu iddia özel bir dikkate 

layık değildir. Bu sözün önemi açıktır: Eğer Yuhanna’nın yazar olmadığı kabul edilirse, o hâlde 

kitabın gerçek bir insan tarafından, gerçek, ciddi ve kutsal bir amaçla yazıldığına inanmak 

büyük önem taşır. Ve bence, hiç kimsenin kolaylıkla şüphe edemeyeceği bir şeydir bu.”

13. İrenaeus [2. yy. Lyon piskoposu, kilise babası]’un sözleri, Apokalips kitabının Hristiyan 

kökenine kanıt olarak gösterilmiştir —fakat aslında bu türden hiçbir şeyi kanıtlamaz. O sadece 

şunu söyler: Apokalips —yani Apokalips’in bir nüshası— onun yazdığı dönemden çok da önce 

değil, biraz daha yakın bir zamanda görülmüştür. Yunanca metin şöyledir: «Οὐδὲ γὰρ πρὸ

πολλοῦ χρόνου ἐωράθη [ἡ Ἀποκάλυψις] ἀλλὰ σχεδὸν ἐπὶ τῆς ἡμετέρας γενεᾶς, 

πρὸς τῷ τελεῖ τῆς Δομετιανοῦ ἀρχῆς»; yani: ‘Apokalips yakın zamanda görüldü, 

neredeyse bizim kuşağımızda, Domitianus [MS 81–96 arasında Roma İmparatoru]’un 

saltanatının sonuna doğru.’

164

Bu sözler Eusebius [4. yy. Hristiyan tarihçi] tarafından Historia Ecclesiastica iii. 18’de 

aktarılmıştır; fakat bunlar Vahiy’in (Revelation) bizzat kendisini kastetmez; çünkü bir “Vahiy” 

bizzat görülmez —Vahiy görülür, gösterilir ve işitilir. Burada şüphesiz kastedilen, bu Vahiy’in 

yazıldığı kitaptır. Bu da, İrenaeus’un o dönemde henüz mevcut herhangi bir nüshadan 

haberdar olmadığı şüphesini uyandırır. Olshausen [Hermann Olshausen, 19. yy. Alman 

teolog] şöyle der: “Tüm Yeni Ahit’in tamamen bitmiş bir külliyat olarak varlığına dair en eski

izler, Havari’ler döneminden 300 yıl sonrasına kadar gitmektedir. Bunun bu kadar uzun 

sürmesinin özel nedeni, bu külliyatın parçalarını oluşturan kitapların, doğal olarak külliyat 

haline getirilmeden önce de mevcut olmaları, fakat başta kısmen ayrı ayrı, kısmen de küçük 

derlemeler halinde dolaşmalarıdır.” Fakat şunu da eklemek gerekir ki, bu son cümle —yani 

“başta küçük derlemeler halinde dolaştığı” görüşü— gerçek tarihsel bir kanıta dayanmayan, 

sadece bir iddiadır.

14. Bu olgu ve görüşler göz önünde bulundurulduğunda, D’Oyly ve Mant’ın İncil’inde 

[19. yy. İngiliz ilahiyatçılarının hazırladığı İngilizce İncil şerhi] şu sözleri okumak insanı hüzne 

boğuyor: “Vahiy Kitabı’nın (Revelation) Aziz Yuhanna’nın gerçek bir eseri olduğuna dair 

tanıklıklar son derece dolu ve tatmin edicidir.” Bu saygıdeğer din bilginlerinin aldatmış

olmalarındansa cahil olduklarını varsaymak daha hayırhah olur —her ne kadar bu sınıfa ait 

yazarların okuyucularının derin cehaleti üzerine ölçüsüzce güvenmeleri çok yaygın olsa da.

Başka bir yerde de şöyle derler: “Aziz John'un İlahi Vahiyleri (the Revelation Saint John the 

Divine) Vahyi denmiştir” —ki aslında asla böyle adlandırılmamıştır; fakat bu iddia, onların 

ortaya attığı birçok iddia gibidir. Lee [Samuel Lee, 19. yy. İngiliz doğubilimci ve teolog], On 

Prophecy [Peygamberlik Üzerine, s. 237] adlı kitabında bu editörlere göre çok daha açık 

sözlüdür. O şöyle der: “Doğrudur, gelenek Yuhanna’nın Domitian [MS 81–96 arasında Roma 

imparatoru] döneminde Patmos’a sürgün edildiğini söyler, fakat bu, tahminden daha sağlam 

bir otoriteye sahip görünmüyor.” Ve kesinlikle, tahmin ya da daha çok hayal gücü bu Yuhanna 

hakkında çok meşgul edilmiştir.Tertullian [2–3. yy. Kuzey Afrikalı Hristiyan yazar]şöyle aktarır: 

“Domitian, Yuhanna’nın kaynar yağ içine atılmasını emretmiş, fakat onun sağ salim çıktığını 

görünce o kadar öfkelenmiş ki, onu Patmos’a sürgüne göndermiştir.” Anlatının ilk kısmına 

kimse inanamayacağı için, ikinci kısmını da kuşkulu hale getirir; yine de bu türden yazarların 

tanıklıkları, tarihsel olguların kanıtı olarak her gün aktarılmaktadır. Anlamlı bir ayrıntıdır ki, 

Bruce [James Bruce, 18. yy. İskoç seyyah]’un Habeşistan’dan getirdiği Vahiy nüshası, eserin 

165

yazarlığını “Ioan, Constantinia Piskoposu”na atfetmektedir; fakat onun kim olduğu hakkında 

hiç kimsenin bilgisi yoktur. (Travels ii, s. 407.)

Ortak Apokalips, şu anda var olan en eski eserdir; ve gerçekte Tanrı'nın İlk Elçisi Adem'in 

eseridir

15. Okuyucu buraya kadar geldiğinde, muhtemelen Yuhanna’ya, kaynar yağa, Patmos’a vs. 

dair şimdiye dek duyduklarına sınırsız bir şekilde inanmadan önce tereddüt edecektir; ve işte 

bu noktada, ondan istediğim tek şey karşılaştırma yapmasıdır. Stuart [Moses Stuart, 19. yy. 

Amerikalı İncil eleştirmeni] şöyle der: Bu kitap hakkında sık sık öne sürülen suçlama, onun 

bütünüyle eşsiz olduğudur; Yeni Ahit’in genel ruhu ona karşıt görünmektedir, en azından 

ondan olabildiğince farklıdır. Bu tamamen doğrudur, ve bunun doğru olmasının nedeni 

şudur: Gerçek Apokalipsis [Vahiy, kıyamet kitabı] Yeni Ahit’ten veya Eski Ahit’ten binlerce yıl 

önce, rahiplere ve insanlara verilmişti. Dolayısıyla, onun farklı bir çağa, farklı bir millete ve 

farklı bir düşünce düzenine ait kokular taşıması, ve her bakımdan diğer kitaplardan 

olabildiğince farklı olması hiç de şaşırtıcı değildir. Gerçekte bu, Epiphanius[4. yy. Kıbrıslı kilise 

babası]’un (Haeres xxxi. 8)’de sözünü ettiği, bizzat Âdem’in Vahyi’dir. Bu kitap, 1. yüzyılda 

Gnostikler veya Budistlerin elinde bulunuyordu; ancak söz konusu yazar daha sonra onun 

kaybolduğunu sanmıştı. Kesin olan şudur ki, onun birçok nüshası, eski filozoflara gökten 

esinlenerek verilmiş en yüce eserlerden binlercesini titizlikle yok eden rahipler ve keşişler 

tarafından, dünyanın dört bir yanında gerçekten de imha edildi. Aynı kişiler, aynı zamanda, 

Catullus [MÖ 84–54, Roma şairi], Petronius [MS 27–66, Roma edibi], Martial [MS 40–104, 

Roma epigram şairi] ve genelevlerin bayağı şarkıcılarının diğer eserlerini ise dindarca bir 

özenle korudular. Maniheistler bu kitabı kullandılar ve ona Mükemmellik Kitabı (Book of 

Perfection) adını verdiler. Ben de bunun, yalnızca kitapları ve Elçilerin adlarınıkoruyacağına 

yemin edenlere açıklanan Esseniler [MS 1. yy. civarında Yahudi mezhebi]’in Gizli Ciltlerinden 

biri olduğuna eminim. — Josephus, Wars, ii. 7. Daha sonra bu kitap, İbrahim, Musa, İlyas 

(Elijah)4

, Zefanya [Zephaniah], Zekeriya, Hystaspes [Zerdüşt öncesi Pers kralı olarak anılan 

kehanet figürü], Petrus, Pavlus, Cerinthus [1. yy. Hristiyan gnostik öğretmeni], Aziz Thomas, 

Caecilius, Şehit Stephan gibi isimler altında anıldı —ve muhtemelen daha başkaları altında da. 

Bunun anlamı yalnızca şudur: Bu kişilerden bazıları ellerinde nüsha bulundurmuş veya onu 

takipçileri arasında, kendi ekleme ve değişiklikleriyle dağıtmışlardır. Onlara atfedilmesi, 

4

166

gerçekte sadece kopyalayıcı oldukları halde, onların cahil takipçileri tarafından yapılmış bir 

yanılgıdır; tıpkı benim de şimdi kopyacı olduğumu itiraf etmem gibi.

Asıl nüshanın gerçek bir kopyası ve tercümesi, muhtemelen Süryanice ya da Keldanice, 

Yuhanna’ya atfeden kişinin elinde bulunmuş muydu, bu hiç de kesin değildir; fakat eğer 

öyleyse, onu sözde Yunanca’ya aktarırken, Nicephorus [806–828, Konstantinopolis Patriği, 

Kilise tarihçisi]’un bildirdiği gibi, yalnızca kendisinin bildiği bir amaçla, kasıtlı olarak tahrif 

etmiş ve yerlerini değiştirmiş olmalıdır. 5

16. Öyleyse, Apokalips’in Yuhanna’dan çok daha önceye ait olduğunun tarihsel bir gerçek 

olarak kabul edilebileceğini varsayarsak, bunu “ilk Elçi” diye adlandırdığımız Âdem’den 

başkası tarafından yazıldığını söyleyebilir miyiz? Daha önce, içsel kanıtlardan (önceki 

sayfalarda) —yani kitabın kendisinin sağladığı, diğer tüm kanıtlardan bağımsız olan 

delillerden— söz etmiştim; ve bu kanıt, insanlığı etkileyebilecek en önemli meselelerin 

birbirine bağlı bir serisini ve konusunu daha baştan itibaren göstererek, sonuna kadar 

ilerlediği için, bana son derece güçlü görünmektedir. Bizde, yaygın versiyondaki gibi, 

yeryüzünün bütün tarihi varsayılan Yuhanna’nın günlerine kadar yok sayılmış değildir; bunun 

yerine, insan ırkının bütün tarihine dair bir özet [syllabus: program/özet plan] Tanrı’nın eliyle 

çizilmişçesine, güzel bir şekilde birbirine bağlanarak verilmiştir. Apokalips’in dikkatli bir 

incelemesi, bunu herhangi bir tartışmadan çok daha güçlü şekilde ortaya koyacaktır. Bu kabul 

edilirse, Kitap ilahi olmalıdır; ve eğer ilahi ise, Göksel Esinleyicisi (Heavenly Inspirer) 

tarafından kime verilmiştir? Eğer bu doğruysa —ve kim şüphe edebilir ki?— Tanrı bir Vahiy 

vermişse, onu ihtiyaç duyulduğu anda vermiştir; yani, dünyanın ilk sakinleri tarafından. Ve 

eğer O gerçekten bir dizi Göksel Elçi’yi (Celestial Messengers) esinlemişse, şüphesiz bunu 

ilkine vermiştir; çünkü bu denli gerçek eski dönem izlerini taşıyan başka hiçbir kitap mevcut 

değildir.

17. Âdem öncesi insan topluluklarının (Preadamites) bulunduğunu artık hiçbir aklı 

başında kişi inkâr etmeye kalkışmayacaktır; böyle yapmak, hem tarihin gerçeklerini hem de 

jeologların bulgularını görmezden gelmek olur. Çünkü bunlar, insan ırkının, Âdem’in yaygın 

olarak kabul edilen çağından çok daha önce yeryüzünde yüzyıllarca bulunduğunu kesin olarak 

göstermektedir. Fakat, yalnızca Yahudi kitaplarında [Tevrat, Tanah] yazılı olan şeyleri 

kanıtlanmış sayan bir sınıf insan bulunduğundan, Tekvin’in yazarının kendisinin Âdem öncesi 

5

167

insanlardan bahsettiğini göstermek kolaydır; şaşılacak olan, insanların bunu çok daha önce 

fark etmemiş olmalarıdır. Kutsal Kitap mantıkçıları arasında popüler bir teori vardır: Yaratılış

Kitabı’nın ikinci bölümünün 4. ayetinden itibaren, Âdem’in yaratılışını anlatan kısmın, birinci 

bölümün devamı değil, sadece onun başka sözcüklerle tekrar anlatımı olduğu söylenir. 

Bundan daha saçma bir şey olamaz. Tekvin parçalarının derleyicisine en düşük derecede bile 

edebî yetenek atfedersek, böylesi bir hata yapması neredeyse imkânsızdır. Çünkü makul 

hiçbir gerekçe sunulamaz: Birinci bölümde, ikinci bölüm 3. ayetle biten, insanın yaratılışıyla 

ilgili bir anlatım vermişken, hemen ardından niçin başka ve farklı bir versiyon sunsun? 

Gerçekte o böyle yapmaz; onun, Kutsal Kitap savunucularının iddia ettiği gibi kaba bir cehalet 

ve beceriksizlik içinde olmadığı açıktır. Birinci bölümün 26–29. ayetlerinde, Tanrı’nın yarattığı 

Âdem öncesi ırkların tarihi verilmiştir: erkekler ve kadınlar, hayvanlar üzerinde hâkimiyet 

sahibi, yani göçebe avcılar ve çobanlar topluluğu. Yazarın sözlerinin apaçık anlamı budur. 

Bunun ardından, zaman ilerledikçe tarım zorunlu hale gelince, toprağı işleyecek bir ırk için 

yeni bir düzenleme yapılır. Çünkü avcıların (mesela Kızılderililer [Red race] gibi) ve çobanların 

(mesela Tatarlar ve Araplar gibi) hiçbir zaman toprağı işlemeye razı olmadıkları bilinmektedir. 

Bu yüzden yeni bir insan önderi gereklidir, ve o gönderilir. İşte bu önder Âdem’dir. Yeryüzü, 

toprağı sulayan sis ile bir tarım halkının gelişine hazırlanmıştır. Ve bu önder, kendisine bir 

Yasa vahyedilen ilk Elçi olacaktır. Ve Ieue Aleim (YHWH Elohim: Tanrı ve Kutsal Ruh) toprağın 

tozundan bir adam oluşturdu/şekil verdi (bu, insan yaratımı değil, ona tarımı öğretmesi 

anlamında semboliktir; İngilizce versiyonun yanlış aktardığı gibi değil); ve bu adam 

esinlenmiş bir varlık (inspired creature) haline geldi. Bu tercüme, Parkhurst [John Parkhurst, 

18. yy. sözlükçü] bile —kendisi bir Doğu dili uzmanı olmasa da— שפנ) nephesh) [nefes, ruh, 

canlılık, can] maddesinde gösterdiği gibi, Vulgata [Latince Kitab-ı Mukaddes çevirisi]’nın 

verdiği kadar İbranice dilinin özüne uygundur; ayrıca bağlama da uyumludur, ki yaygın çeviri 

değildir. Zira aynı nephesh kelimesi, I. bölüm 20 ve 21. ayetlerde balık için; 24. ayette ise 

yeryüzünün hayvanı için kullanılır. Ve bu adam için Tanrı özel olarak bir bahçe yapar, ona tarım 

sanatını örnek yoluyla öğretmek için. Bundan sonrası şüphesiz semboliktir; fakat şu gerçeği 

kurar: Âdem, insanlığın ilki değil, çok daha sonra yeryüzüne gelmiştir. Bu Âdem çağının 

Apokalips’te belirtilen yüksek sanat düzeyiyle bağdaşmadığı söylenebilir. Ben bu gerçeği 

hemen kabul ederim; fakat Tekvin yazarının bütün söylediklerine bağlı değilim. Benim için 

yeterlidir ki, kendi sözleriyle Âdem öncesi insanların varlığını kanıtlamış olayım; onun 

tanıklığını başka bir maksatla anmam. Onun otoritesini, Apokalips’in açık ifadelerine, eski 

168

dünyanın sanat, uygarlık ve ihtişam kalıntılarına karşı kabul etmem; tıpkı onun bolca anlattığı 

haham menkıbelerini ve bariz Yahudi taassubunu kabul etmediğim gibi.

18. Kayin [Kabil, Tevrat’ta Âdem’in oğlu] —Bayle [Pierre Bayle, Fransız filozof, 1647–

1706]’in söylediğine göre— bütün yeryüzünün insanlar tarafından meskûn olduğuna 

inanıyordu: çünkü insan ırkının tamamının Âdem’in ailesinde toplandığına inanan bir adam, 

öldürülmekten kurtulmak için bundan daha iyi bir yol bulamazdı, aileden uzaklaşmak. Ve işte

burada, aksine, Kayin sanki bu aileden ayrılmadıkça herhangi bir katilden korkmamış gibi 

görünmektedir. O, yalnızca yeryüzünde gezgin (vagabond) ve kaçak (fugitive) olursa 

öldürüleceğinden korkmaktadır (Tekvin IV:14). Âdem öncesi insanlara (Preadamites)karşı bu 

itiraza cevap vermeyi üstlenmiş olanlardan neredeyse hiç kimse bulamıyorum; bunu da ancak 

Havva’nın doğurganlığına başvurarak ve yüz yıl içerisinde ondan ve kızlarından kaç çocuk 

doğabileceğini hesaplayarak yapıyorlar. Ama bu, benim görüşüme göre, asıl meseleye temas 

etmez; çünkü bu, Kayin’in kardeşlerinden ve yeğenlerinden korktuğunu varsayar. Oysa onun 

korktuğu onlar değildi; zira daha önce söylediğim gibi, eğer korkusuna sebep olan onlar 

olsaydı, sürgün edilmekten daha iyi bir şey isteyemezdi; Tanrı’nın ona verdiği sürgünü, 

taşıyamayacağı kadar büyük bir ceza olarak da görmezdi. Öyleyse, onun korktuğu uzak 

ülkelerin sakinleri olmalıydı; kendisine yabancı, hiçbir bağı olmayan insanlar. Tanrı, Kayin’in 

yeryüzünün her yerde insanlarla dolu olduğuna dair bu varsayımını boşa çıkarmaktan çok, 

sanki doğrulamış görünmektedir. Ona: “Uzak ülkelerde katillerden korkmana gerek yok, 

çünkü orada tek bir insan bile yoktur.” şeklinde cevap vermemiştir. Aksine, ona, karşılaştığı 

herhangi birinin onu öldürmesini engelleyecek bir işaret vermekle onu teşvik etmiştir. Ve bu 

açıkça, Kayin’in adımlarını nereye atarsa orada insanlarla karşılaşabileceğini varsayar.

19. Fakat Âdem ilk insan olmasa da, onun ismiyle (gerçek ya da sembolik) anılan bir 

kişinin, çağdaşları üzerinde kendi zamanında olağanüstü bir etki icra ettiğini gösteren 

gelenekler vardır. Bu adam, söylediğim gibi, Tanrı’dan gelen ilk Mesih’ti; bu adam 

Apokalips’in müellifiydi. Onun izleri birçok milletin geleneklerinde bulunabilir; fakat 

Yahudiler —onu yalnızca kendileri için iddia edenler— veya Yahudilerden bu düşünceyi alanlar 

dışında, hiçbir yerde onun insan soyunun babası olduğuna veya bir yılanla konuştuğu 

maceralarına dair bir gelenek yoktur. Bu, hahamî (rabbinical) bir alegoridir; buna kelimesi 

kelimesine inananları hor görmeye veya alaya maruz bırakır.

169

20. Pavlus’un [Hristiyan havari, Yeni Ahit mektuplarının yazarı] yazılarına çok değer 

vermiyorum; o, yaşamış herhangi bir yazardan daha fazla, gerçek Hristiyanlığı yok etmiştir. 

Fakat, o erken dönem Yahudilerinin —ki kendisinin onların dininden döndüğünü itiraf eder—

bazı alegorik sırlar hakkında neye inandıklarının bir tanığı olarak alınabilir; öyle sırlar ki, saf 

Hristiyanlara, sanki gerçekmiş gibi güvenmeleri öğretilmiştir. Daha önce Maimonides’ten 

[Musevî filozof, 1135–1204] bir pasaj aktarmıştım ki, bu da kelimesi kelimesine inanmanın 

çılgınlığını gösteriyordu. Pavlus’tan alınan şu garip pasajlar, onun da Eski Ahit’in bazı 

kısımlarının tamamen sembolik karakteri hakkında benzer görüşlere sahip olduğunu gösterir. 

Bundan hiç şüphem yok; başka örnekler de vardır. Ama harfi harfine (literal) inananlar 

tamamen akıldan vazgeçmiş ve her türlü kanıta duyarsız olduklarından, bunları aramaya 

değmez. 1. Korintliler X. bölüm’de şöyle okunur: “Bununla beraber, kardeşlerim, bilmenizi 

isterim ki, atalarımızın hepsi bulut altında idi, ve hepsi denizden geçti; ve hepsi bulutta ve 

denizde Musa’ya vaftiz olundu; ve hepsi aynı ruhsal yiyeceği yedi; ve hepsi aynı ruhsal 

içeceği içti: çünkü peşlerinden gelen ruhsal Kayadan içtiler; ve o Kaya Mesih idi. Fakat Tanrı 

onların birçoğundan hoşnut olmadı: çünkü çölde yere serildiler.” Bu, yazarın zihninde, 

sıradan halk tarafından gerçek kabul edilmiş pek çok şeyin harfî (literal) kabulüne dair ciddi 

bir şüphe olduğunu göstermektedir. O, Yahudilerin Musa’ya bulut ve Kızıldeniz’de vaftiz 

olmalarını, sanki sadece sembolikmiş gibi görmektedir; aynı gözlem ruhsal yiyecek ve içecek 

(manna ve bıldırcın)6 ve Horev [Sina’daki kutsal dağ]’den gelen sular için de geçerlidir. 

Hiçbirine harfî bir anlam vermiyor gibidir. Yahudilerin Musa zamanında “Mesih olan Kaya”dan 

içtiklerini söylemek ise başlı başına bir deliliktir. Galatyalılar IV. bölüm’de başka bir, aynı 

derecede şaşırtıcı ve açıklanamaz pasaj vardır: “Çünkü yazılmıştır ki, İbrahim’in iki oğlu 

vardı; biri cariyeden, diğeri hür kadından. Fakat cariyeden olan beden yoluyla doğdu; hür 

kadından olan ise vaat ile. Bütün bunlar birer alegoridir: çünkü bunlar iki ahittir; biri Sina 

dağı’ndan, köleliğe götüren, bu Hacer’dir. Çünkü bu Hacer, Arabistan’daki Sina dağıdır, ve 

şimdiki Yeruşalim’e tekabül eder; o, çocuklarıyla birlikte köleliktedir. Fakat yukarıdaki 

Yeruşalim hürdür, o hepimizin annesidir.” Şimdi, eğer İbrahim ve iki oğlu hakkındaki bütün 

bu anlatı bir alegoriyse, hangi kısmın doğru, hangisinin mitolojik olduğuna nasıl karar 

verebiliriz? Karar vermek imkânsızdır; Kilise’nin bizim aklımıza karşı bizim yerimize karar 

vermesine izin vermek ise deliliktir. Bu yüzden biraz sağduyu kullanmalıyız: ve kendi 

6

170

anlayışımıza veya tecrübemize aykırı olan her şeyi reddetmeliyiz. Kaburga ve yılan hakkındaki 

bütün bu mitler de bariz şekilde böyledir.

21. İçsel kanıtlar, Apocalypse’in birinci Elçi, yani Âdem diye adlandırabileceğimiz kişi 

tarafından yazıldığını gösteren tek kanıt değildir. Tarihî gelenekler de eksik değildir; 

gerçekten bunlar zayıftır, fakat değersiz de sayılmazlar. Okuyucu bunlara uygun gördüğü 

ağırlığı verebilir; veya hiç vermeyebilir; zira bu Deneme, her türlü tarihî delilden daha yüksek 

bir yetki iddia etmektedir. Doğu dünyasının en eski geleneklerinden biri ve bütün âlim Araplar 

ile Müslüman din adamlarının (Mohammedan priests) bugüne dek şüphe etmeden 

benimsedikleri bir inanç şudur: Allah, görkemli Melek Azaz-El [Azaz-El; geleneklerde adı 

geçen bir melek/düşmüş melek adı]’e bir Mesaj veya Vahiy vermesini emretti; bu Vahiy’i 

Âdem’e iletmesi isteniyordu. Âdem’e onlar Sefi Alla, yani “seçilmiş, Tanrı’nın hikmet sözü” 

diyordu. Azaz-El reddedince hemen düştü ve Iblîs [Şeytan] oldu; bu adın anlamı ise 

Umutsuzluk/Çaresizlik’tir (Despair). Âdem o zaman insan görünümündeydi; gerçekte bir 

Mesih olmasına karşın, Azaz-El’in itaatsizliği —çünkü onun İlâhî Tezahüre (Divine Incarnation)

gönderildiğini bilmiyordu— kolaylıkla açıklanabilir; ve eğer bu gelenek doğru kabul edilirse —

ve neden doğru kabul edilmemesi gerektiğini bilmiyorum— bu durum derhal açıklayacaktır 

ki, Tanrı Âdem’i yüceltti, onu ilahî bir coşkuya yükseltti ve alacağı Vahiy’in gerçekten kendisine 

bir Vizyon şeklinde sunulmasına hükmetti; yani Vahiy’in herhangi bir Göksel Ruh tarafından 

kendisine getirilmemesini emretti.

22. Cedrenus [Bizans tarihçisi, ö. 1057’den sonra] ve Syncellus [Bizans kronikçisi, ö. 

810’dan sonra] eski bir geleneğin iki ilginç parçasına sahiptir, biri diğerinden neredeyse aynı 

kelimelerle kopyalanmıştır; bunlar, Âdem’in bir Vahiy (Apocalypse) aldığını bildirir. Τῷ χ ἔπει

μετανόησας ὁ Ἀδάμ, ἔγνω δι’ Ἀποκαλύψεως, τὰ περὶ τῶν ἐγρήγορων, καὶ τοῦ

κατακλυσμοῦ καὶ τὰ περὶ μετανοίας, καὶ τῆς θείας σαρκώσεως, καὶ τῶν περὶ καθ’ 

ἑκάστην ὥραν ἡμερηνὴν καὶ νυκτερινὴν ἀναπεμπομένων εὐχῶν τῷ Θεῷ ἐξ ὅλων

τῶν κτισμάτων διὰ Οὐριὴλ τοῦ ἐπὶ τῆς μετανοίας ἀρχαγγέλου. Altı yüzüncü yılında, 

Âdem günahından tövbe ederek, bir Vahiy aracılığıyla Gözlemciler (the Watchers) [düşmüş

melekler] hakkında, suların tufanı hakkında, tövbe hakkında, İlahi Enkarnasyon hakkında ve 

tüm yaratıklar tarafından Tanrı’ya gece ve gündüzün her saatinde sunulan dualar hakkında, 

tövbenin baş meleği Uriel [Üriel, Yahudi ve Hristiyan gelenekte baş melek] aracılığıyla 

öğrendi. Epiphanius [Salamisli Epiphanius, Hristiyan piskoposu, 310–403], Gnostikler’den 

bahsederken şöyle der: “Onlar Âdem’in başka Vahiylerini ileri sürerler (ἀποκαλύψεις καὶ

171

τοῦ Ἀδὰμ ἄλλας λέγουσιν).” Bundan bir parçayı aktarır; ki bunun metindeki sözlerle aynı 

ruha sahip olduğu hemen görülür: καὶ ἐν ἀποκρύφοις ἀναγινώσκοντες, ὅτι εἶδον 

δένδρον φέρον δώδεκα καρποὺς τοῦ ἐνιαυτοῦ, καὶ εἶπε μοι τοῦτο ἐστι τὸ ξύλον 

τῆς ζωῆς· οἱ αὐτοὶ ἀλληγοροῦσιν εἰς τὴν κατὰ μῆνα γινομένην γυναικείαν ῥύσιν.

Propterea in Apocryphis legunt; vidi arborem duodecem fructus quotannis ferentem, et 

dixit mihi, hoc est lignum vite. Idipsum demenstruis mulierum profluviis interpretantur.7

“Apokriflerde şöyle okurlar: ‘Her yıl on iki meyve veren bir ağaç gördüm; ve bana dedi ki, bu 

asma/hayat ağacıdır.’ Onlar ise bunu, kadınların her ay gerçekleşen akıntısına [âdet] yorarlar.”

Bana göre buradan çok açık biçimde anlaşılmaktadır ki, Gnostikler’in Âdem’in Vahyi olarak 

kullandıkları Apocalypse, uzun zamandır Ioannes [Yuhanna] adıyla geçen bu eserin ta 

kendisiydi. Ve Hayat Ağacı’nın yorumu sadece Epiphanius’un bir uydurmasıdır; fakat Ağaç’tan 

gelen on iki meyve, On İki Elçi’dir [Havari]; Herodotos’un II. 151’de aktardığı gibi, Mısır 

tapınaklarında onların anısına on iki altın çanak bulunmaktaydı. Tertullianus, De Anima, IX. 

bölümde şöyle der: “Âdem’in üzerine (Yaratılış 4) bir vecd (ecstacy) hali geldi; bu, Kutsal 

Peygamberlik Ruhu’nun işleyen etkisiydi.” Bu, burada açıklandığı şekliyle Apocalypse’in

özünden başka bir şey değil midir? Ve bu pasajdan, Gnostikler’in kullandığı Apocalypse’in tam 

da bu aynı Apocalypse olduğu açıkça çıkarılamaz mı?

23. Hottinger [Johann Heinrich Hottinger, İsviçreli oryantalist, 1620–1667], (Hist. Orient.

s. 22), bir Arap yazarından aktarır: Tanrı, Âdem’e yirmi bir sayfalık bir kitap vermiştir. Bu, gökten 

doğrudan inen ilk Kitap olup ilk dilde yazılmıştı. İçinde öğütler, rivayetler, vaatler ve gelecek 

çağlara dair uyarılar, ayrıca bazı sırların yorumu vardı; yeryüzünün tüm tarihlerini ve 

yasalarını gösteriyordu. Ve bu kitapta ayrıca Yüce Tanrı, insanların nesillerini ardı ardına, 

onların yaşam serüvenlerini, işlerini, krallarıyla ilgili olanları ve yeryüzündeki tüm devrimleri 

tasvir ediyordu. Âdem bunları gördüğünde, insanlara gelecek felaketleri de görerek büyük bir 

ağlayışla ağladı. Sonra Tanrı ona bunları kalemle yazmasını emretti; o da hayvan derilerini alıp 

onları beyazlaşıncaya kadar hazırladı ve yazdı. Bu tasvirde anlatılan vahyedilmiş kitap 

hakkında, bu Apocalypse’e sıkı sıkıya uygulanamayacak tek bir kelime var mıdır? Ve eğer o 

Kitap Apocalypse değilse, ne olmuştur?

24. Bir Arap âliminin, Kircher [Athanasius Kircher, Alman Cizvit bilgini, 1602–1680]

tarafından (Fabric. Cod. Pseud. Vet. Test., I, 18) aktardığına göre, Âdem bir gün Cennet’ten 

7

172

çıkan bir nehrin kıyısında, kaybettiği iyilikler ve düştüğü kötülükler üzerine tefekküre 

dalmışken, sesini, gözlerini ve ellerini Tanrı’ya kaldırarak, sıkıntısının hafifletilmesi için 

yalvarmıştır. Duasının üçüncü günü, Tanrı’nın Bilgeliği’ni temsil eden Melek Raziel (the 

Wisdom of God) ona gelmiş ve beyaz alev gibi parlayan bir Kitap vermiştir. Bu kitabın 

üzerinde işaretlenmiş harfler vardı; bunlarla Âdem, olmuş, olan ve olacak* bütün harikulade 

olayları öğrenip anlamaya, göklerdeki, yeryüzlerindeki, sulardaki, uçurumlarda ve 

uçurumların altındaki bütün şeyleri görmeye; göklerin tamamını, onların hizmetinde olan 

Melekleri, onların kudretlerini ve vazifelerini; güneşin, ayın ve yıldızların hareketini, 

tabiatlarını ve dünyanın düzenini sağlayan her şeyi idrak etmeye muktedir kılınmıştı. Eğer bu, 

burada basıldığı ve yorumlandığı şekliyle Apocalypse [Vahiy]’in bir tasviri değilse, neyin tasviri 

olduğu söylenemez.

25. Kabala ehli Yahudiler bu geleneği muhafaza etmiştir. Onlar şöyle rivayet eder: Âdem’in 

günahından sonra, kendisine vecd hâlinde verilmiş olan, en derin bilgileri ifade eden 

işaretler ve sırlarla dolu Vahiy Kitabı, ilk defasında kendisine göstermiş olan melek Raziel 

tarafından kendisinden geri alınmıştır. Âdem dışarı çıkmış, ağlamış ve tam bir tövbe edince, 

Tanrı Raziel’i tekrar göndererek Kitap’ı Âdem’e iade etmiştir ki, insanlar onun hikmetinden ve 

öğretilerinden mahrum kalmasınlar. Sonra Âdem kitabı Şît (Sheth)’e teslim etmiş, ondan da 

Hanok (Enoch) ve İbrahim’e geçmiş, böylece her nesilde en bilge olanlara intikal etmiştir. 

Şayet bu doğruysa ve Tanrı gerçekten Âdem’e bir Apocalypse vahyetmişse, ve İbranilerin en 

bilge olanları onu saklamışsa, nasıl oldu da kayboldu? Cevap: O kaybolmadı, fakat mucizevî 

şekilde muhafaza edildi; ancak sahte bir isim altında, birçok parçaya bölünmüş olarak; ve 

şimdi aslî, saf şekliyle dünyaya iade edilmiştir.

26. Kyssaeus, bir Müslüman yazar, şöyle anlatır: İbrahim (Brahm’ın bir kâhini) Âdem’in 

sandığını açtığında, orada Âdem’in Kitaplarını, ayrıca Şît veya Sasan’ın Kitaplarını ve İdris 

[Hanok/Enoch]’in Kitaplarını, ve gelecekteki peygamberlerin işaretlerini buldu. Berosus [Babil 

rahibi ve tarihçi, MÖ 3. yy] da Tanrı’nın emriyle Xisuthrus (Adam) [Sümer geleneğinde 

tufandan kurtulan kahraman, Âdem ile özdeşleştirilmiş]’un birtakım yazılar yazdığını, 

bunların Güneş Şehri Sippara’da [Babil yakınlarında kutsal şehir] gömüldüğünü ve daha 

sonraki bir dönemde kazılarak çıkarıldığını, ardından Kaldelilerin başkentinde muhafaza 

edildiğini aktarır. Berosus, Kaldelilerin Âdem öncesi hükümdarlarının tarihini yazarken işte bu 

* The very words of the Apocalypse.

173

yazmalarda bulunan bazı taslaklardan yararlanmıştır. Burada dikkat edilmelidir: Sippara adı, 

Saphr רפס , İbranice: “Kitap, Kâtip, sayılar” demektir; bu kökten Grekçe σοφος“bilge”, Farsça 

Sofi “ârif, bilge”, İngilizce Sapphire (safir), gök Bilgeliğinin sembolü olan mavi taş kelimeleri 

türemiştir. Bir Elçinin/Meleğin safir kuşak kuşanması da Apocalypse’de zikredilmiştir. Bu 

durum, eserin neden gizlice “Safir-Şehir”de (Sapphire-City) [Sippara] saklandığına dair bir 

gerekçe teşkil etmez mi?

Mısır, İrân, Tsabaeu, Yunanistan, Filistin, Babil ve Meksika'nın en eski geleneklerinden 

elde edilen kanıtlar

27. Herbert, Nimrod adlı eserinde, Ælian [Klasik dönem Yunan yazarı, MS 2–3. yy]’da 

geçen ilginç bir pasajdan bahseder. Ælian, başlangıç zamanlarında bir Şahin’in Mısırlılara 

mor kaplı bir Kitap getirdiğini ve bu Kitap’ın onların dinlerinin yazılı hükümlerini içerdiğini 

aktarır. Bu sebeple, o kitabın kâtipleri ve yorumlayıcıları başlarına şahin kanatları takarlardı. 

Şahin’in, kartal ve akbaba gibi, güneş sembolü olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla bu şahin, 

“Güneş’in Çocuğu” — yani bir Enkarnasyon anlamına gelir. Ve ne zaman Mısır hiyerogliflerinde 

şahin başlı bir varlık görsek, bu ya doğrudan Elçi’nin kendisine, ya da onun kâhinlerinden 

birine işaret eder. Şahin, akbaba ve kartalın üçü de yırtıcı kuş olduklarından, Tanrı’nın 

yıldırımını pençeleri arasında taşıyan, adaletin Kabirik Elçisi [Kabeiroi: eski Yakındoğu ve 

Yunan geleneğinde gizemli, koruyucu tanrılar] veya Mesih’i sembolize ederler. Bu Elçi’ye, I. 

Tarihler (I Chronicles) 21:15 ve II. Samuel 24:16’da açıkça atıf yapılmıştır. Ama burada sözü 

edilen Kitap, Thoth’un Kitabı [Eski Mısır’da yazı, bilgelik ve sihirle ilişkilendirilen kutsal kitap] 

değildir. Öyleyse başka hangi kitap olabilir? Benim cevabım: Bu Kitap, işte bu Apocalypse 

[Vahiy] idi; ve o “başlangıç zamanlarında”, ilk çağlarda Mısır’a böylece ulaşmıştı.

28. Hyde, Hist. Rel. Vet. Pers. adlı eserinde, ilk Perslerin dinine Millat İbrahîm, yani 

İbrahim Dini dendiğini aktarır. Bu dinin, Sofhi yani Hikmet adı verilen bir Kitap’ta 

bulunduğunu söyler. Bu Vahiy’in Ramazan bayramı sırasında gökten indiğine inanılır ve on 

kitap veya bölümden oluştuğu kabul edilirdi. Bu metnin doğruluğu Pazend “öğüt, hikmet ve 

gizli sırlarla dolu” adıyla anılırdı. Bugün ise ortada yoktur; muhafazakâr yorumcular, onun 

Yahudi ata İbrahim’e verildiğini kanıtlamaya çalışmış, çünkü Kutsal Kitap uzmanları Doğu’daki 

tüm dinlerin babası olarak İbrahim’i görmeyi severler.Fakat “Abraham” bir isim değil, bir şeref 

unvanıdır: םהרבא) Abraham) “çokluğun babası.” םרבא) Abram) “yüceliğin babası.” Bunun 

174

yanında başka yorumlara da açıktır. Örneğin, Ab (baba) + Ram (güneş), yani “Güneş’ten gelen 

Baba.” Bu da, On İki Elçi’den herhangi biri için geçerli olabilecek bir unvandır. Bu durumda, 

Abraham aslında ilk Mesih olan Âdem’i de ifade ediyor olabilir; ve belki de Kyssaeus’un 

bahsettiği eser buydu. Bu görüşü, Yahudilerin koruduğu Jetsira yani Yaratılış Kitabı da 

destekler. Çünkü bu metin, Talmud kadar saçma bir kabalistik derlemeden ibarettir; kesinlikle 

Sofhi değildir, bilgelikten ziyade onun tersidir. O halde Sofhi nerededir? Sofhi, “öğüt, hikmet 

ve gizli sırlarla dolu” olan Apocalypse [Vahiy] değil midir? Bu hipotez, Hyde’ın başka bir 

tespitiyle de doğrulanır: “İbrahim” kelimesi İmam (Imaum), Yüksek Rahip (High Priest) ile eş

anlamlıdır ve Farsça Pîshvâ, başrahip, ruhani önder ile aynı kökten gelir. Ve bu şerefli 

soyadına, İlk Elçi, Tanrı'nın bu ilahi Vahiy için seçtiği İmam olarak en layık olan kimdir? Çünkü 

İmam, aslında Hom–Aum kutsal Brahman Ateşinin adıdır.

29. İbrahim hakkında anlatılan efsanevi rivayetlerden biri, açıkça Apocalypse’e

dayandırılmıştır ve göksel Elçi’nin başına gelenlerin tipik bir örneğidir. “Allah İbrahim’i 

göndermeyi murat ettiği zaman” der Abu Mohammed Mustapha [İslam tarihçilerinden biri 

olduğu kaydedilen rivayetçi], Nemrud (Nimrod) doğudan yükselen bir Yıldızı rüyasında 

gördü; öyle ki bu yıldız güneş ve ayı kararttı, onların ışığı söndü. Bunun üzerine büyük bir 

korkuya kapılan Nemrud, sihirbazlarına danıştı. Onlar da kendisine, o yıl doğacak bir erkek 

çocuğun hem onu hem de krallığını yok edeceğini söylediler. Bunun üzerine Nemrud emir 

verdi ki, o yıl içinde ülkede doğacak her erkek çocuk derhal öldürülsün. Ayrıca kocaların 

karılarından ayrılmasını emretti; kocaları ya savaşa ya da ordugahlarına sürdü. Sonra 

İbrahim’in annesi, oğlunun öldürülmesinden korkarak onu bir mağaraya sakladı. Ve onun 

çocukluğunda her gün bir ay gibiydi; her ay bir yıl gibiydi; nihayet İbrahim annesine: “Beni 

dışarı çıkar” dedi, vs. Okuyucu Apocalypse’e bakacak olursa, bunun sadece “Kızıl Ejder, Kadın 

ve erkek çocuk” anlatısının yeni bir versiyonu olduğunu görecektir. Ve ilkel sembole uygun 

olarak, çoğu Kutsal Elçi hakkında buna çok benzer hikâyelerin anlatıldığını da görürüz.

30. Benzer bir kaynaktan, Kore’nin Tatarları arasında yaygın olan ilginç bir mitos ortaya 

çıkmıştır. Tanrı Hoang-Ho’nun bir kızı, bir güneş ışınının etkisiyle hamile kaldı. Vakti 

geldiğinde bir yumurta doğurdu ve bu yumurtadan bir erkek çocuk dünyaya geldi. Ülkenin 

kralı, onun yeteneklerinden kıskançlık duyarak suikastçılar gönderdi. Bunlar onu bir nehrin 

kıyısına kadar kovaladılar, neredeyse ellerine düşmek üzereyken, o güneşe, babasına dua etti. 

Duasını bitirir bitirmez, balıklar suyun yüzeyine çıkarak ona bir köprü oluşturdular; o da bu 

175

köprüden geçerek güven içinde kurtuldu. Okuyucu, ilerledikçe, bu “saklanma” ve “balıklar”a 

yapılan göndermelerin önemini görecektir.

31. Tsabaeans [Sabiîler, Harran kökenli yıldız dinine mensup topluluk] derler ki: Âdem 

Hindistan’a bitişik olan ülkeden ayrılıp Babil sınırlarına gittiğinde, beraberinde birçok harika 

şey taşıdı; bunların arasında dalları, yaprakları ve çiçekleri altından olan bir Ağaç; tamamı 

taştan [zümrüt] olan bir başka Ağaç; ayrıca üçüncü bir Ağaçtan iki yaprak vardı ve öyle yeşildi 

ki ateş bile onları tüketemezdi; öyle büyüktü ki Âdem’in boyunda on bin adamı örtebilirdi. Bu 

mistik yolla, görünüşe göre, bu ilahi Apocalypse’den söz etmişlerdi —sadece “inisiyeler”in 

[gizli bilgiye ermişlerin] anlayabileceği sözlerle— ama halkın çoğu için sadece bilgisizce bir 

hayranlık kaynağı olacaktı. Eski teolojide, Ağaç, Sütun ve Asâ Kitap için kullanılan ortak adlardı. 

Nitekim bize şöyle anlatılır: Juno Jüpiter ile evlendiğinde ona altın meyve veren bir Ağaç 

verdi. Bu, onun doğurduğu Enkarnasyon’a ve bu Enkarnasyon’un ilan ettiği Kitap’a üstü örtülü 

bir göndermeydi. Ayrıca Apocalypse’de geçen On İki Ağaç’a da dikkat edin. Aos, İrlandaca ilkel 

kelime, bir ağaçtır ve bilgi anlamına gelir: aynı şekilde İbranice’de צא , az veya ez “Ağaç” 

demektir. Musa ülkeyi araştırmak için adamlar gönderdiğinde, onlara “orada צא , az var mı 

bakın” dedi; yani “oradaki bilge kişiler, inisiyeler, Kutsal Sırlar’ı bilenler var mı?”—“orada ağaç

var mı” değil; ki bu, verilebilecek en saçma tercüme olurdu. Bu doğru yorumun teyidi, 

Talmudistler tarafından da yapılır; onlar, metinde geçtiği gibi verilen cevabın “orada Devler 

vardı” değil (sözde soruya verilmiş gülünç bir cevap olurdu) “orada Anakim (Enochians) yani, 

bilgelikle ilişkilendirilen kişilervardı” şeklinde olduğunu söylerlerdi.Taliesin, Gal halkının baş

ozanı, Kutsal Kitaplar’daki gizemli bilgisine atıfta bulunduğu şiirinde şöyle der:

Biliyorum Ağaçların niyetini

Ahitlerin anısında.

Biliyorum iyiyi ve kötüyü.

ve yine:

Biliyorum hangi hükmün verildiğini

Övgü mü, ayıplama mı,

Bilgelerin, Ağaçların anısından

Enstitümü anlıyorum.

176

Davies, Celtic Researches, s. 248.

Buna atfen, ilkel rahiplerin bedenlerine bir Ağaç figürü işlenirdi ve bu yüzden onlara 

Dendrophori, “ağaç taşıyanlar” denilirdi; bu, onların harflerin ve bu Apocalypse’in sırrına 

sahip olduklarına sembolik bir gönderme idi. Hindular tarafından, Herodotus’un aktardığına 

göre, buna “Tütsü Ağacı” denirdi; onun hoş kokusu kanatlı Yılanlar veya Serafim tarafından 

korunurdu. Hesperidler [Yunan mitinde batıdaki altın meyveli bahçeyi koruyan kızlar]’in Altın 

Elma ağaçları, bir Ejderha tarafından korunuyordu; bu, Başrahip’in muhafaza ettiği 

Apocalypse’in Altın Cildi demekti. İason’un Altın Post’u arayışı, yani Apokaliptik Kuzunun 

giysisi, aynı gizli Kitap’ı aramaya bir göndermeydi. Ona ayrıca “Altın Peşkir (Golden Napkin)” 

de denirdi; Büyük Ana Ceres [Roma mitolojisinde tarım tanrıçası, Yunan Demeter] bunu Mısır 

krallarından birine vermişti. Pergamonlu Charax der ki, Phryxus [Yunan mitinde Altın Post’u 

Kolkhis’e götüren kişi] arkasında koyun derisi üzerine altın harflerle yazılmış kitaplar 

bırakmıştı; ve Dionysius Scytobrachion [Midilli’li yazar, MÖ 1. yy] Altın Post’un (Golden 

Fleece), Argonaut seferinin sebebinin, aslında altın yapmayı öğreten bir Kitap olduğunu —

yani dünyayı güzelleştirmeyi öğreten bir Kitap olduğunu— belirtmişti. İskitler buna Gökten 

düşen Altın Kâse derdi; Etrüskler Altın Ancile [Roma’da gökten düşen kutsal kalkan]; Çinliler 

ise Ölümsüzlük Suları. Ayrıca klasik öğrencisine tanıdık gelecek başka adlar altında da 

gizlenirdi: Herakles’in Okları —çünkü Herakles Mesih için kullanılan bir isimdi ve oklar dili 

ifade ederdi; Rhesus’un Atları —çünkü atlar güneş sembolleriydi ve Rhesus [Trakya kralı]

aslında Rhaea [Yunan mitolojisinde ana tanrıça], Kutsal Ruh için bir örtmeydi (öncekisayfalar). 

Böylece bu, “Göğün Kraliçesi”nin güneş gibi ışık saçan tecellilerini ifade ederdi. Ona ayrıca 

Sofra/Masa ya da Güneş’in Levhaları da denirdi. Bu sembolizm ve gizlenme, bütün antik 

tarihe yayılmıştır. Helene veya Selene (Ay, S-El-Ain, Yüceler’in Pınarı) nadir metal ve 

mücevherlerle ışıldayan, içinde Apocalypse’in bir nüshasını barındıran Kutsal Ruh’un 

görkemli heykeliydi. Paris bunu alıp Tro-Iah (Üç-Tanrı) denen kutsal bir şehire götürdü; 

ardından kutsal savaş başladı.Dolayısıyla, Apocalypse gibi gizemli ve sembolik bir Kitap’ın her 

şeyde gizem ve sembolizme kaynaklık etmesi şaşılacak bir şey değildir.

32. Eğer bu Sâbiîlerin Kutsal Kitabı şimdi elde edilebilseydi, kuşkusuz, özde benim 

Apokalips’im ile tamamen özdeş bulunurdu. Buna bir işaret, Maimonides [1138–1204, 

Yahudi filozof ve haham]’in iyi bilinen eserinde görülür; orada buna Thammuz Kitabı8 ya da 

8

177

Gizli olan denir. Oradan anlaşıldığına göre, o kitapta bir Ejderha ya da Yılan ve İyilikve Kötülük

Bilgisi Ağacı anlatılmaktaydı. Bunların her ikisi de Apokalips’te vardır. Denebilir ki bunlar 

Tekvin’in ikinci ve üçüncü bölümlerinde de vardır. Bu doğrudur—fakat kim söyleyebilir ki 

bunlar Apokalips’e veya bir Sâbiî ya da Hint hurafesine dayanmadı? Kuşku yok ki bunlar 

mecazî olarak kabul edilmelidir; aynı şekilde kuşku yok ki bunlar sakatlanmış bir biçimdedir.

Sâbiîlerin ayrıca başka Vahiy Kitapları da vardı: Tam-Tam Kitabı ya da Sam-Sam Kitabı, ki bu 

םס sm, kökünden gelir, İbranice Güneş demektir; buradan da Zem-Zem, Arapçada “Hikmet 

Kuyusu” adı türemiştir; ayrıca Hassearab Kitabı; Haberci Hermes Kitabı. Fakat onlar hakkında 

bildiğimiz tek şey, hiçbir zaman Yahudiliği filozofluğun önüne koymayan Maimonides’ten 

gelir. Onlar, Âdem’in başkaları gibi bir erkek ve kadının çocuğu olduğunu, fakat onu büyük 

ölçüde yücelttiklerini ileri sürerlerdi; ona Ay’ın Peygamberi derlerdi; ve onun insanlara Ay’a 

tapmayı öğrettiğini ve tarımla ilgili bazı eserler kaleme aldığını iddia ederlerdi.—More

Nevochim (Şaşırmışların Rehberi) [Maimonides’in eseri]. Bütün bu göndermeler, Âdem’in bir 

Mesih olduğuna ve onun Vahiyler verdiğine inanıldığını gösterir.

33.Tek bir olgu, Âdem’in yaygın anlatısının, İbrani âlimlerinin iddia ettiği gibi, belirli bir 

adama dayandırılamayacağını göstermek için yeterlidir. Bize söylenir ki, Tekvin Âdem’i 930 yıl 

yaşamıştır. Eğer durum böyle olsaydı, insan soyunun atası olarak ileri sürülen, o zamana dek 

bilinen ve soyuna aktarılmış bütün çeşitli becerilerde usta olan bu kişi, şaşırtıcı tecrübelerinin 

ve Tanrı’nın bizzat onunla, uzun hayatının en olaylı dönemlerinde gerçekleştirdiği söylenen 

şahsî konuşmalarının yazılı bir kaydını geride bırakmaz mıydı? Tanrı’nın, insanlığın doğru 

yönetimine sürekli müdahale ettiği halde, onu bundan alıkoyduğuna inanılabilir mi? Aksine, 

Tanrı’nın, bütün gelecek nesiller için otoriter bir rehber olarak, bu yüce anıyı geride bırakması 

için ona ilham vermesi daha olası değil midir?Tekvin’de böyle bir anıya dair hiçbir ima yoktur; 

buradan da bana göre şu sonuç açıkça çıkar ki, Âdem’e dair asıl risale, İbrani yazılarının diğer 

bütün kısımları gibi, Yahudiler tarafından feci şekilde sakatlanmıştır. Ve onların, İlk Naronik 

Haberci’nin aslında insan soyunun atası ve özellikle kendi ata-babaları olan Abram’ın ailesinin 

atası olduğunu iddia etmelerinin nedenlerinden biri, bu düzen üzerine evrensel yağma 

iddialarından birini inşa edebilmekti. Bununla da yetinmeyip, Nuh’un, yani Çinlilerin Fohi 

[Çin mitolojisinde tufan kahramanı ve kültürel ata]’sinin de bir Yahudi olduğunu uydurdular; 

böylece her yönden, milletlerden, insanlığın ilk ataları oldukları gerekçesiyle, her şeyi 

kendilerine teslim etmelerini talep edebileceklerdi.

178

34. Pererius [16. yy. Katolik yorumcu] şöyle der: “Adem’in, bütün hayvanların ve kuşların 

doğasını tahmin ettiği, aynı anda bunu yazıya geçirdiğini ve onların adlandırmalarını da bir 

şerh hâline getirdiğini kabul ediyorum. Aksi halde nasıl olurdu ki, Adem’in verdiği her isim, 

Musa zamanına kadar devam etsin? Eğer Adem, tüm hayvanlara ve kuşlara isimlerini verdiği 

anda, bu isimlerin bir kataloğunu gelecek kuşakların kullanımı için düzenlememiş olsaydı, 

bunca çok yaratığın çeşitli adlarının, bir daha hiç görmeyeceği türlerin isimlerinin, Adem’in 

kendi hafızasından bile kaçmaması mümkün olur muydu?” Bütün bunlardan Pererius şu 

sonuca varır: Âdem’den önce insanlar vardı (Praeadamites); Âdem kitaplar yazdı; ve yazı sanatı 

çok iyi biliniyordu. Öyleyse, Pererius aynı zamanda şu sonucu çıkarmalı değil miydi: böyle bir 

Kitap’tan hiç bahsetmeyen Yaratılış metnine güvenilemez?

35. Yahudi bilginleri, Adem tarafından yazıldığına hükmettikleri iki Mezmur geleneğini 

aktarmışlardır. Ben, Adem’in mezmurlar yazdığına hiç şüphe etmiyorum; ve ben de iki 

tanesini Vahiy’den (Apocalypse) sonra ekledim. Ancak bunlar, hahamî (Rabbinical) biçimde 

değil, gerçekte yazıldıkları şekildedir. Eğer Adem bunları yazdıysa, neden Vahiy’i de yazmış

olmasın?

36. Neredeyse bütün eski uluslar, diyor Higgins (Anacalypsis, i. 147), bir zamanlar uzun 

zamandır kayıp bir dilde Kutsal Yazılara sahip olduklarına dair bir geleneğe sahipti. Bu 

Yazıların ve bu eski dilin sahipleri, piramitleri; devasa taş daireleri ve dünyanın her yanında 

böylesine özel karakter ve büyüklükte bulunan diğer Kiklopik [Cyclopean, dev yapılar]yapıları 

inşa eden halk olmalıydı. Bu geleneklere güvenilebilir mi? Kutsal Kitap yanlıları, Nuh tufanı 

(Noachian deluge) için daima genel geleneği kanıt olarak öne sürerler; ve ben bilmiyorum 

neden bu, onlar için varsayıldığı kadar bana da iyi bir kanıt olmasın. Bazı insanlar, diyor 

Nimrod (i. 18), sanki Musa kendi yazılarını yalnızca bir halkın kullanımı için yazmadan önce, 

dünyada hiçbir Kutsal Yazı yokmuş gibi tartışmaya meyillidir. Ancak bu bir yanılgıdır. Atina’da, 

Kehanet içeren ve gizemli bir Kitapları vardı, buna Ahit/Vasiyet (Testament) derlerdi; 

cumhuriyetin güvenliğinin buna bağlı olduğuna inanırlardı. Onu o kadar özenle korudular ki, 

yazarları arasında hiç kimse ondan bahsetmeye cesaret edemedi: ve bu konu hakkında 

bildiklerimizin azı, Dinarchus’un Demosthenes’e karşı ünlü söylevinden derlenmiştir; orada 

Dinarchus, devletin refahı ve güvenliğiyle böylesine bağlantılı olan bu Tarif Edilemez Kitaba

gereken saygıyı göstermemekle onu suçlar. (Spineto Hieroglyph,s. 123). Bu Kitap Apocalypse

değil miydi? Onun neden bu kadar dikkatle gizlendiğini daha önce açıklamıştım.

179

37. Plato [MÖ 4. yy. Yunan filozof] şu göndermeyi yapar, ki bunun Apocalypse hakkında 

bir bilgi ima ettiğini düşünüyorum. “Bana öyle görünüyor ki,” der Sokrates (Philebus, 18), 

“tanrılardan insanlara gelen bir armağan, tanrılar tarafından, en parlak belirli bir ateş ile 

birlikte, belirli bir Prometheus [Yunan mitolojisinde ateşi insanlara getiren kahraman]

(burada Mesih için kullanılan bir ad) aracılığıyla bir yerden aşağıya atıldı; ve eskilerin insanları 

bizden daha iyi olduklarından ve Tanrılara daha yakın yaşadıklarından, bu hikâyeyi bize 

aktardılar, vd.” Bu armağan, diğer gizemli unvanlar arasında, o günlerde Ιερος Λογος yani

Kutsal Söylev adıyla geçiyordu; ve Fabricius [Johann Albert Fabricius, 1668–1736, Alman 

klasikçi] tarafından anılmıştır (Bib. Gr. i. 118, 462); ancak Syrianus [MS 5. yy. Yeni-Platoncu 

filozof]’un ondan aldığını iddia ettiği alıntılar sahtedir. Buna, Herodotus [MÖ 5. yy. Yunan 

tarihçi] tarafından İlahi Gelenekler adıyla atıfta bulunulmuş, fakat kendisi bunları 

yayımlamayacağını söylemiştir; ve bu muhtemelen Orpheus [Yunan mitolojisinde efsanevi 

ozan ve peygamber]’un en sevdiği öğrencisine tavsiye ettiği, ve Justin Martyr [MS 2. yy. 

Hristiyan apolojetik yazar] tarafından alıntılanan Kutsal Gelenek’tir. Buna dair bir başka ima 

da Plato’nun Devletkitabının X. bölümünde vardır: “Gerçekten de, her zaman ruhun ölümsüz 

olduğunu ve davranışlarının yargıçları bulunduğunu, ve bedenden kurtulduğunda en büyük 

cezaları çektiğini bize bildiren Eski ve Kutsal Söylevlere inanmak uygundur.” Ama bize bu 

şeyleri anlatan hangi Eski ve Kutsal Söylev vardır, ya da buna dair elimizde hangi kayıt vardır, 

eğer bu Gizemlerin Gizli Kitabı değilse?

38. Josephus [MS 1. yy. Yahudi tarihçi], Yahudilerin Savaşları (Wars of the Jews) adlı 

eserinde şöyle der: “Onları bu savaşı üstlenmede en çok yüreklendiren şey, Kutsal Yazılarında 

bulunan muğlak bir kehanetti; bu kehanette, bu zamanlarda kendi ülkelerinden birinin, 

bütün yeryüzünün yöneticisi olacağı söylenmişti.” (Kitap VI, bölüm 5, kısım 4). Peki bu Kutsal 

Yazılar neydi? Erken zamanlardan aktarılan, fakat yazıya geçirilmemiş olan Rabbanî gelenekler 

miydi? Yoksa Ezra [MÖ 5. yy. Yahudi kâtip ve din önderi]’ya yayımlamaması emredilen 

metinler miydi? (Bkz. öncekisayfalar). Yoksa bunlar, Yunanlıların da ellerinde bulundurdukları 

ve özenle korudukları yazılar değil miydi? Bunlar Apokalipsis değil miydi? Ve onların 

dayandıkları o kehanet, aslında 31. bölümde yer alan, kendi yazarlarından Haggai [MÖ 6. yy. 

küçük peygamber]’nin alıntıladığı söz değil miydi? Fakat doğru kronolojiden habersiz 

oldukları için, bunu yanlış yorumladılar: çünkü orada bildirilen Büyük Elçi, o peygamberin 

kehanetinden tam 1200 yıl sonra ortaya çıkmıştı.

180

39. Plato yine, Phaedo’sunda, ruhun ölümsüzlüğünü işlerken, bize der ki: Biz bunu 

kanıtlamak için en güçlü ve en iyi delilleri aramalıyız, ta ki biri daha emin ve daha kesin bir 

yolla, yani ilahi bir Söz ya da Gelenek vasıtasıyla onu bize aktarmadıkça. Şimdi, bu λόγος 

θειοςyani İlahi Söz, eğer Apocalypse değilse, neyi ifade etmesi gerektiğini tasavvur etmek zor 

olurdu. Başka bir yerde o, επικτητος γνώσεις Geleneksel Bilgi’den söz eder; ki bu, yalnızca 

Apocalypse’in iletildiği özel biçimden, yani En Mükemmel İnisiyeler’e iletilmiş olmasından 

dolayı, ona yeterince açıkça işaret etmiş olabilir. Ve Plutarch [MS 1.–2. yy. Yunan biyografi 

yazarı] Παλαια Πιστις yani Kadim İnanç’tan söz eder; ki bu, bugün bilinen hiçbir Yunan 

formunda mevcut değildir, Apocalypse dışında. Pherecydes [MÖ 6. yy. Yunan filozof], 

Pythagoras [MÖ 6. yy. Yunan filozof]’ın hocası, bazılarına göre bir Asurlu idi, Theogony

[Tanrıların Doğuşu] adlı bir kitap yazdı; buradan da kendisine Theologos [ilahi olan / Tanrı-

bilimci] adı verildi. Diogenes Laertius [MS 3. yy. Yunan biyografi yazarı] ve Suidas [MS 10. yy. 

Bizanslı sözlük yazarı] ikisi de ondan şöyle bahseder: Onun hiçbir öğretmeni yoktu, fakat 

bütün bilgisini elinde bulundurduğu Fenikelilerin gizli Kitapları’ndan elde etmişti. Ve 

bunlara öykünerek, kendi Tanrıbilim’ini (Theology) semboller ve bilmeceler içinde yazdı; 

buradan da kendisine Σκοτινος yani karanlık-mistik lakabı verildi. Bu gizli ve bilmeceli 

yazıların Apocalypse’den başkası olduğuna şüphe edilebilir mi; ve onun tarafından 

öğrencilerine iletildiğine? Bize ayrıca onun, Ophion [Yunan mitolojisinde yılan şeklinde 

kozmik figür]’un teolojisi üzerine bazı kitaplar yazdığı da söylenir (yani Yılan On, Anka On, 

On’un Ağzı ve Yoni’nin [Hint sembolizminde dişil yaratılış organı] Yılanı, yani Mesih); ve 

bunlar onun doğumuyla (Erkek Çocuk’un doğumu), Gökteki Savaş’la, Kanatlı Ağaç’la ve 

Peçe/Perde ile ilgiliydi; ve bu kitaplar Isidorus [MS 1. yy., tarihçi]’a göre (Clem. Alex. Strom. 

lib., kitap i., s. 632, 1629 baskısı’ndan alıntı), Ham’ın Kehaneti’nden (Prophecy of Cham) 

alınmıştı. Ama bu Ham, Adam [ilk insan] adının köklü ve önemli bir parçası değil midir? 

Origenes [MS 3. yy. Hristiyan teolog] der ki: Pherecydes [MÖ 6. yy. Yunan filozof] iki düşman 

ordusunu betimler; biri Saturn (Satan) tarafından, diğeri Ophion tarafından yönetilir; ve 

anlaşmaya göre, bu ikisinden hangisi sulara yenilip sürülürse, gökten kovulmuş kalacaktır. 

Bu, Apocalypse’in bir genişletilmiş hali gibi görünmez mi? Burada şunu da ekleyebilirim ki, 

Nimrod’un yazarı, bu Ham’ın Kehaneti’ne, Lycophron [MÖ 3. yy. Yunan şair]’un 

Kassandra’sında (başka bir peygamberane vizyon), 508. mısrada atıfta bulunulduğu 

görüşündedir; orada İkizler’in Attika’yı mühürlediği “harikulade kurt yenikli mühür” olarak. 

Ben kabul ediyorum ki bu biraz uzak ihtimaldir, fakat bu çok bilgin adamların görüşüdür: 

doğru olabilir,ve mühür, yalnızca Tanrı’nın Elçisi’nin açabileceği Mühürlü Kitap’a işaret ediyor 

181

olabilir. Ama bu Ham’ın ya da Ophion’un Kitabı’na aynı zamanda Orion [Yunan gök 

mitolojisinde avcı figürü]ya da Hint Ateş Kuşu denirdi; Clitarchus [MÖ 4. yy. Yunan tarihçi] der 

ki, bu bir balıkçıl büyüklüğündeydi; bacakları kırmızıydı (φοινιξ) ve öylesine musikî idi ki 

Sirenler’le bile müzikte yarışıyordu. Ve o şunu ekler: Hindistan kralları, içinde ağaçlar 

büyüyebilecek şekilde yapılmış büyük arabalar inşa etmişlerdi; ve böylece bu Kuş’u 

yanlarında taşırlar, orada, Nonnus [MS 5. yy. Yunan şair]’un anlattığı üzere, bal damlayan en 

yüksek daldan, tatlı Kuş Orion, bilge kuğu gibi ilahi bir sesle şarkı söyler; ve kanatlarını 

çırparken nefesin zefirine rastgele saçmaz, fakat onu bal gibi bilgelere ağızlarından 

damlatır, tıpkı belli bir adam gibi. Ben ayrıca inanıyorum ki, Apocalypse, gizleme amacıyla, 

İki Dilli Kuzucuk (το διγλώσσον ἀρνίον) olarak adlandırılıyordu; ki bu, Helen [Yunan 

mitolojisinde Zeus’un kızı]’in Pelops [Yunan mitolojisinde Tantallos’un oğlu]’un Üçayağı ile 

birlikte sahip olduğu söylenendi; ve bu iki dil, dışsal (exoteric) ve içsel (esoteric) yorumu ifade 

ediyordu. Benim gördüğüm kadarıyla ona başka bir anlam verilemez. “Kuzu”, eklemeye gerek 

yok ki, aslan-benzeri Kuzu’ya, yani Elçi’ye işaretti. Bion of Smyrna [MÖ 2. yy. Yunan şair]

Epithalamium Achillis’inde ona, İki Başlı Kuzu (διώωνον ἀρνα) der; ki bu, Apokaliptik 

Mesih idi.

40. Böylece Memnon, Mesihsel bir isim Mim-n-On (Güneş’in On’unun Altı Yüzü), 

öldüğünde bir Kuş’a dönüştü; insanlık arasında olduğu gibi güzellik ve bilgelik bakımından 

eşsizdi; Hintlilerin Orion [gök mitolojisinde avcı figürü]’u ve klasik yazarların Phoenix’i. 

Memnon, Aurora’nın (Sabah) Oğlu’ydu; onun Farsça adı Ho-mai yani Cennet Kuşu’ydu. 

Böylece Phoenix de Sabah’ın ve Cennet’in Kuşu’ydu; onun ikametgahı doğuda, Cennet 

Kapısı’nda, Bahar Ülkesi’nde ve Güneş Korusu’nda, saf zevklerden oluşan bir düzlükteydi; en 

yüksek dağlardan on iki arşın yüksekte, ve tüm Dünya’nın yalnızca burası, Phaeton [Yunan 

mitolojisinde güneşi süren figür]’un Ateşi ve Deucalion [Yunan mitolojisinde tufandan sağ

kurtulan kahraman]’un Suyu tarafından zarar görmemişti. Phoenix ayrıca Kutsal Hurma 

Ağacı’ydı—bir Yaşam Ağacı, ya da O’ndan [“O” burada ilahi dişil figür için] türeyen bir dal.

41. Daha önce Kirâni, —Antik bir gizli ve mistik kitap, Pers Kralı tarafından Thoth’a 

sunulmuş— adında bir ciltten söz edilmiştir; bu ismi, Muhammed’in Kuran (yani Öğretici) için 

benimsemesinden binlerce yıl önceydi. Bu, Gizli ve mistik bir Kitap’tı; buna atıfta bulunan 

kutsal yazarlar, onun büyülü olduğunu belirtirler. Harpocration (Yeminli sessizlik tanrısı, 

premen vocem, digitoque silentia suadens [sesini bastırarak, parmağıyla sessizliği teşvik 

ederek]) ile ilgili şöyle bir rivayet vardır: Babylonia’da (Babil) seyahat ederken, Seleutica adlı 

182

şehirden dört mil kadar uzaklıkta, Devler (veya Anûk [Sümer mitolojisinde tanrı figürleri]

rahipleri) tarafından yapılmış üç kule buldu; bunların arasında büyük bir kule ve 365 gümüş

basamakla çıkılan bir Tapınak vardı. Bu kulede Kirâni Kitabı yazılıydı. Nimrod’un yazarı, bunun 

Ach-icarus Sütunu adıyla anıldığını söyler; ve sütundaki yazı kutsal bir karakterdeydi; anlamı 

üzerine Democritus [MÖ 460–370, Yunan filozof]ve sonra Theophrastus [MÖ 371–287, Yunan 

filozof] eserler yazdı. Yazar ekler ki, Ach-icarus, Okyanus’un Oğlu anlamına gelir ve Kimmer 

Bosphorus halkı tarafından Peygamber ve yarı tanrı olarak tapınıldı. Peki bu Ach-icarus, Ach￾Adamile aynı mıydı; ve Kirâni Gizemleri, Apocalypse’e ait miydi? Tesadüfler ilginçtir. Kirâni’nin 

bir cildi, Truva Kralı Priam’ın mezarında, kemikleriyle birlikte bulunmuştur. Mevcut geleneksel 

notlardan anlaşıldığı kadarıyla, bu son derece saygıdeğer eski bir kayıt olmalıydı. Bazı yazarlar 

Kirâni’yi Cennet Kraliçesi’ne (Queen [of Heaven] Κοιρνη) atıfta bulunuyor olarak yorumlar; 

bazıları ise sadece Bir Koleksiyon anlamında alır. Salmasius [1587–1654, Fransız 

akademisyen], bunun Arapça Korân ile aynı anlama sahip olduğunu düşünür. Mr. Grelot 

kütüphanesinde, The Golden Epitome, veya the Book of the Ancient Kiranids [Altın Özet veya 

Antik Kiranidlerin Kitabı] adında bir el yazmasından söz edilir. Bu cilt artık bulunamıyor mu? 

Yoksa rahipler mi satın alıp yok etti? Bildiğimiz hangi başka kitaba, Altın Özet (Golden 

Epitome) adı bu kadar iyi uyar ki, tüm dünyanın tarihinin kısa bir resmini veren bu 

Apocalypse’e uysun? Bu kitap Thoth’a atfedilmiştir; bazıları Zerdüşt’e [Zaratusht MÖ 1000 civ., 

Pers peygamberi] bağlamıştır, bazıları ise Âdem olarak düşünmektedir. Kimse onu görmemiş

gibi görünse de, içeriği hakkında tahminlerde bulunanların sayısı çok olmuştur.

42. Harpocration’ın kendisinin bu konudaki anlatımı da aktarılabilir. Daha önce seyahat 

ettiğimde, Babil ülkesinde, adı Seleutica olan bir şehir buldum, tarihini yazdım: bundan 

sonra, Seleutica’dan on yedi Pers mili uzaklıkta başka bir şehir daha gördüm, ki 

Makedonya’dan Alexander [MÖ 356–323, Büyük İskender] onu yıktı. Buna Küçük İskenderiye 

denir. Üçüncü yılda, yabancı ilimlerde ve Yunanca dilinde yetkin bir ihtiyar buldum; fakat 

kendisinin Suriye asıllı olduğunu, esir alındığını ve orada yaşadığını söyledi; şehirde benimle 

dolaştı ve her şeyi gösterdi. Ve şehirden yaklaşık dört mil uzaklıktaki belli bir yere 

geldiğimizde, Suriye halkının, bunun Süleyman [Solomon, İsrailoğulları kralı] yapısından 

getirildiğini ve o şehirdeki insanların sağlık ve iyiliği için oraya yerleştirildiğini söylediği 

büyük bir kule ile bir sütun (sütun) gördük. Buna iyi bakınca, tuhaf harflerle yazıldığını 

gördüm. İhtiyara sorunca, bana göstermeyi kabul etti ve ben de memnuniyetle kulak verdim; 

o, sütundaki barbar harfleri, Aeolic [Eski Yunan lehçesi] diliyle açıklayıp yorumladı. Oğlum, 

183

dedi, burada üç kule görüyorsun, biri beş mil, biri iki buçuk mil, diğeri dört mil uzaklıkta. 

Bunlar, göğe tırmanmak isteyen Devler (Giants) tarafından inşa edilmiştir: bu dinsiz 

çılgınlıkları yüzünden, bazıları yıldırımla cezalandırıldı; diğerleri Tanrı’nın adil yargısıyla 

kendilerini tanımadılar; geri kalanlar ise Tanrı’nın öfkesiyle Girit (Crete) Adası’na atıldı. İhtiyar 

sonra, taşın büyüklüğünü bir ip ile ölçmemi istedi. Yakın olanı ölçünce, 32 kübik, 79 genişlikte 

ve 208 basamaklı olduğunu buldum. Ayrıca kutsal bir avlu gördük ve avlunun ortasında, 365 

gümüş basamak ve 60 altın basamak olan bir Tapınak vardı; oradan Tanrı’ya dua etmek için 

çıktık. Ve bana, herkese açıklamayacağım Yaşayan Tanrı’nın Gizemlerini anlattı. Diğer şeyler 

hakkında bilgi almak istedim, fakat asıl amacım sütunu öğrenmekti. İhtiyar, bir ipek örtüyü 

kenara çekerek, üzerine oyulmuş tuhaf ve yabancı harfleri gösterdi. Ve benim dilimde yetkin 

olduğu için, kendisinden her şeyi açık ve kıskançlık duymadan açıklamasını rica ettim.

Sütunda okunan şeyler şunlardı: Bu, gerçek örneğin çok yönlü Tablosudur; her zaman, 

İlahi’nin İmisyon [Elçiler/Mesajcılar]’larını bilmekte, görmekte ve önceden bilmektedir.

Harpocration, aktardığı cildin böyle olduğunu söyler; fakat şimdi kendi adıyla anılan cilt, 

İlahi’nin Mesajveya Elçileri hakkında hiçbir şey söylemez. Gerçek Kirâni’nin bir kopyasının bir 

zamanlar Vatikan’da olduğu bilinmektedir; fakat 1168’de Konstantinopolis [İstanbul]’de, 

İmparator Manoel [Bizans İmparatoru Manuel I Komnenos, 1118–1180] döneminde, isimsiz 

bir keşiş tarafından yayımlanan eser, açıkça bir falcı dolandırıcının sahtekarlığıdır; kesinlikle 

anlatıldığı şekilde saklanacak türden değildir. Süslemeleri göz önüne alarak, böyle bir cildin 

hiç var olmadığını iddia etmek zor görünüyor; ayrıca onun uzak bir antikliği yansıttığı inkâr 

edilemez — Priam [Truva Kralı]’ın altın tabutuna yerleştirilecek kadar eski. Onun akıbeti 

hakkında belki Vatikan bilgi verebilirdi, ama Vatikan hiç konuşmaz. Kalan parçası ve benim 

alıntıladığım kısmı, Apocalypse ile uyumludur — bunu aynı eser olduğunu varsaymam abartı 

olur mu? Okuyucu, ilerleyen sayfada, sütun, tapınak ve gizemin, Nicephorus [MÖ 9–10. yy. 

Bizans tarihçisi]’un tarihi anlatımı ve Swedenborg [1688–1772, İsveçli mistik]’un vizyonu ile 

ne kadar ilginç bir uyum gösterdiğini görecektir. Şüpheci diyecek ki: Bir vizyonla kim ilgilenir? 

Şüpheci ilgilenmez; fakat Apocalypse’e inanan biri, hiçbir vizyonu küçümseyemez.

Rabbinik geleneklerle birlikte Âdem'e ve onun Vahiylerine yapılan çeşitli mistik 

referanslar

43. Bu en eski kelime olan Kirâni’nin tekilliği ve Muhammed’in kutsal kitabının ismiyle 

olan benzerliği, aynı türden diğer rastlantılar kadar dikkat çekicidir. Okuyucu, önceki

184

sayfalarda geçen Meksikalı Mesih’in olağanüstü ismini fark etmiş olmalıdır: Omid-euchtli. 

Orfik İlahiler’de [antik Yunan gizemci-dini şiir koleksiyonu] Omadius kelimesinin Kutsal 

Enkarnasyon için kullanılan ilk isimlerden biri olduğunu görecektir. Hagay (Haggai) 2:7’de 

şöyle okuyoruz: “Ve bütün milletlerin Arzu ettiği דמ ה] HMD] gelecek). Parkhurst bu kökten, 

sözde peygamber Muhammed/Mahomet’in adını aldığını söyler. Bununla birlikte, hiç şüphe 

yok ki burada, büyük Arap Allah Elçisi açıkça Hagay tarafından ve adıyla birlikte önceden 

bildirilmektedir; Araplar tarafından eklenmiş olduğuna dair, kutsal kitap yazarlarınca bile 

hiçbir iddia yoktur. Acaba Hagay bu kehaneti başka bir kitaptan mı kopyaladı? [Bkz. Bölüm 

31]. Göreceğiz ki bunu Apokalips’ten kopyalamıştır. Peki bu isim Meksika’ya nasıl geçti? Onu 

Japonya’da Amida [Amitābha, Budizm’de sonsuz ışık buddhası] olarak buluyoruz; onu Homer 

[M.Ö. 8. yy. destan şairi]’den önce Yunanistan’da buluyoruz. Yoksa bu, Sanskritçe Adim (Amid) 

kelimesinin bir anagramı mıydı ve “Göksel Tercüman” için kullanılan genel bir isim miydi?

Nitekim Manu [Hint mitolojisinde insanlığın atası] adı, Numa olarak görülür; bu da ters 

okunduğunda Amûn “Gizli/örtülü olan” olur ki, Mesih’in her zaman “Gizlenmiş” olduğu 

söylenir. Kir’in “Güneş” için bir kök olduğunu biliyoruz ve Ani’nin, Ain yani Kaynak, Fışkıran 

Pınar, yani Kutsal Ruh anlamına geldiğini biliyoruz. Bu, onun unvanlarından biri olan Anna￾Perenna [Roma tanrıçası, bereket ve döngüsel zamanla ilişkili] ismine de girmiştir. (Bkz. 

önceki sayfalar, Kyrene).

44. Dr. Henderson [19. yy’da Eski Ahit uzmanı] şöyle der: Bu Hagay pasajı, uzun zamandır 

Mesih’in gelişi zamanına dair başlıca peygamberliklerden biri olarak kabul edilmektedir. 

Bunun, bazı erken dönem Yahudi Rabbiler tarafından da bu şekilde uygulandığı inkâr 

edilemez. Nitekim, Sanhedrin [Yahudi Yüksek Meclisi]’ne ait bir bölümde, קלה Halk başlıklı 

kısımda, Rabbi Akiba [M.S. 50–135, ünlü haham]’ya ait şu yorum verilir: “Kısa bir süre için 

İsrail Krallığı’nı, yıkımımızdan sonra vereceğim, ve krallığın ardından, işte göğü ve yeri 

sarsacağım, ve MESİH GELECEKTİR.” Vulgata [Latince İncil çevirisi] da aynı görüşü destekler: 

“Et veniet Desideratus cunctis gentibus” [“Ve bütün milletlerin arzuladığı (kişi) gelecek”]. 

(Bkz. Küçük Peygamberler,s. 355).Fakat muhterem doktor [Henderson], bu olayın tuhaflığını 

hiç aydınlatmaz; öte yandan Başpiskopos Newcome ve diğer Paulcu piskoposlar ve 

uydurucular, bütün eski geleneğin sesine karşı çıkarak, bu kelimenin çoğul olması gerektiğini 

iddia ederler ve bunu zenginlikler veya hazîneler olarak yorumlamayı teklif ederler!

45. Parkhurst şöyle der: Bu isimden (Âdem) Yunan ve Roma mitolojisinde hiçbir iz 

bulamıyorum; yalnızca Admetos [Yunan mitinde Tesalya kralı, Apollon tarafından sevilen]’ta 

185

görülür. Apollon, ondan öyle çok hoşlanmıştı ki, Tanrı gökten sürgün edildiğinde çoban olup 

onun sürüsünü güttü. Bu rivayet ya da mit, çok büyük anlam taşır: buraya kadar okuyan kişi 

bunu görecektir. Âdem mistik olarak Ad-M, yani “Baba, altı yüz” demek olabilir; yani Naronik 

Döngü’de [astrolojik/büyük kozmik devrelerden biri] ortaya çıkan ilk kişi.Fakat Âdem םרח‘ in 

[ḥērem] gerçek kökeni Arapça’dadır; burada “hizmet etmek, kulluk etmek” anlamına gelir. 

Yahudilerin kibirli tavrının bir göstergesi olarak, yalnızca kendilerini Tanrı’nın seçilmiş halkı 

ilan ettiklerinde, ilk Mesih’i kendi ataları yaptılar ve onu “ilk insan” ilan ettiler. Stephanus 

[Bizanslı tarihçi Stephanus Byzantinus] περὶ πόλεων [Şehirler Üzerine] adlı eserinde Adana 

için şöyle der: Saturn yani Kronos’a Adanos denilmiştir; bu Adanos, Gökyüzü ile Yeryüzü’nün 

oğludur. Vossius (De Idolatria, I.38) ise şöyle ekler: Onun hatırasının Asya’da putperestler 

arasında kaybolduğunu düşünemeyiz; aksine, birçok şey bunun tersini kanıtlar. Adana, 

Kilikya’da (bugünkü Türkiye’de Çukurova) eski bir şehirdir; Syrakuzalılar tarafından 

kurulmuştur ve Âdem’in hatırasına bu ad verilmiştir. Çünkü açıktır ki Grekler’in -m ile biten 

kelimeleri yoktu; bu yüzden Adam’ı Adan diye okudular; sonuna bir ek daha getirerek Adanos 

yaptılar; şehir adı da buradan gelir. Not: Adhān, Sanskritçe “en zengin toprak” anlamına gelir.

46.Fakat Vossius [Gerardus Vossius, Hollandalı ilahiyatçı, 1577–1649] bu meseleyi ustaca 

geçiştirirken, Parkhurst da putperestler arasında Âdem’e yapılan herhangi bir göndermeden 

habersizmiş gibi davranır. Peki öyleyse neden Rabbânîler arasında “Adam Kadmon” [İbr. 

ןומדק” , İlk Âdem, Kadim Âdem”; Kabala’da kozmik insan] diye anılan o dikkate değer kişiden 

hiç söz etmez? Oysa bu şahıs gerçekte Apokalipsis’in Âdem’idir; harflerin mucidi değilse de 

yayıcısıdır; Yunan mitosunda Kadmos [Fenike kökenli mitolojik kral, yazıyı Yunanlara getiren 

kişi] olarak bilinir. Euhemerus [MÖ 4.–3. yy, Yunan filozof, tanrıları tarihsel kişilerden türeten]

Kadmos’a Phoenix adını verir; ki bunun Mesih için gizli bir ad olduğunu biliyoruz. Ayrıca םדכ

Kedem, “Doğu” de onun bir başka unvanıydı (bkz. önceki, sayfalar, dipnot 2). Bu Âdem’e 

Adamus Primus, Occultus, “Birinci Âdem, Gizli” denilirdi. Aynı şekilde Orphik Phanes [Orfik 

kozmogoni figürü; ilahi ışık, yaratıcı] de hem Kutsal Ruh hem de Mesih idi ve “gizli” diye 

adlandırılmıştı. İsa da kendi akrabaları tarafından gizlenmesi, krallığını herkese açıkça 

göstermemesi sebebiyle kınanmıştı: Bunun için kardeşleri ona dediler: Buradan ayrıl ve 

Yahudiye’ye git ki, senin öğrencilerin de yaptığın işleri görsünler. Çünkü kimse gizlide bir 

şey yapıp da, kendisi açıkça tanınmayı aramaz; madem bu işleri yapıyorsun, kendini 

dünyaya göster. Çünkü kardeşleri bile ona iman etmiyorlardı. (Yuhanna vii.3). İsa, ilahi 

kimliğini insanlara duyurmada herkesten daha ihtiyatlıydı. Bu ya Mesih’in karakteristik 

186

özelliği idi, ya da bunu yapması için zaman henüz gelmemişti. Âdem kelimesi İbranice’de 

aslında “iki tabiat” demektir; yahut biblikallerin dediği gibi “her iki cinsiyete” uygulanır. Fakat 

gerçekte, insanlara gönderilen göksel elçide birleşen semavî ve dünyevî tabiatlara işaret eder. 

Parkhurst ayrıca, Âdem isminin תומדכ Cedemut “Tanrı’nın benzerliği” kökünden 

türeyebileceğini söyler; bu ise Kadmon ile neredeyse aynıdır. Bu ve diğer benzetmeleri 

ayrıntılı biçimde inceleyen okur, zihninde pek az şüphe kalacağını görecektir. Kadmos, Kam, 

Kamillos ve Kasmillos eski kutsal isimlerdir. Creuzer [Georg Friedrich Creuzer, Alman filolog, 

1771–1858] sonuncusunun bir Hermes, yani Göksel Elçi olduğunu kabul eder. Kam, Hint 

mitolojisindeki Kam Diva [aşk tanrısı] yani Cupid’dir; aslında Mesih’in bir adı sayılır. Nitekim

bu Perslerin Cupid’i yani Kutsal Ruhu, Mihr kaya tapınaklarından birinin cephesinde, 

Gökkuşağı üzerinde oturmuş halde resmedilir. Yunan ve Roma’nın Cupid’i de aynı şekilde 

Enkarnasyon’un bir simgesidir: ya deniz kabuğu içinde okyanus üzerinde yüzerken, ya bir 

balığın sırtında, ya da Hinduların Argha [ayinlerde kullanılan kutsal kap]’sı üzerinde, 

rüzgârlara yelken açmış halde tasvir edilir. Apollonios [Rodoslu Apollonios, MÖ 3. yy]’un 

Argonautika I. kitabındaki şarihi ilginç şekilde şöyle der: Κασμιλος ο Ερμης εστιν

“Kasmilos Hermes’tir”. Yani Casmilus, Yorumcu Hermes’tir; ki bunun bir Mesih adı olduğunu 

biliyoruz. Bu Kasmilos’u Bochart [Samuel Bochart, Fransız filolog ve ilahiyatçı, 1599–1667]

aynı zamanda Chadmel לאמדח” Tanrı’nın hizmetkârı” ile özdeşleştirir. Bunun ile Kadmon 

Âdem, Hintçe Adim अ"दम “İlk”, ya da Adn arasındaki fark o kadar küçüktür ki, hiçbir filolog 

bunların özdeşliğini sorgulamaz.

47.Lycophron [MÖ 3. yy Yunan şairi] üzerine yazan şârih (scholiast), hiç tereddüt etmeden 

Kadmos’un aslında göksel elçi olan Hermes’in bir adı olduğunu söyler. Phavorinus [2. yy, 

Galyalı sofist ve filozof] da aynı şeyi kabul eder.Nonnos [Panopolisli Nonnos, 5. yy Yunan şairi], 

dört kitabında şunu söyler: “İlk-doğan Phanes’in [Orfik kozmogoni figürü; ilahi ışık] 

peygamberce eli, bu dünyada gerçekleşecek harikulade şeylerin tümünü yazdı”—bu, açıkça 

Apokalipsis’e bir göndermedir. Nonnos, bu kitapların ilkinin uygarlığın ilk dönemleriyle 

eşzamanlı olduğunu ve içinde asa taşıyan Oph-Ion’un [Yılan-Kadın ya da Tanrı ve Ruh] izin 

verdiği her şeyi barındırdığını ekler. Bunlar gerçekten olağanüstü pasajlardır. Kaynağım 

Bryant’ın Analysis’ıdır [Jacob Bryant, 1715–1804]. Bryant ayrıca şunu belirtir: Güneş, Achad, 

Achon ve Achor adlarıyla da anılırdı; ve Kadmos adının aslında Achad-Ham (Adam) 

bileşiminden türediği, fakat Yunanlıların yabancı kelimeleri değiştirdikleri gibi bunu da 

187

bozdukları görüşündedir. Bu Oph-Ion, aslında Pherekydes [MÖ 6. yy, Pythagoras’ın hocası 

sayılan Yunan düşünür]’in takipçileri arasında yaydığı eserle aynıdır (bkz. öncekisayfalar).

48. Okuyucu, Apocalypse boyunca dağınık halde bulunan oyulmuş taşlara yapılan 

göndermeleri —özellikle de elmasa yapılan atfı— fark etmekte gecikmeyecektir. Bu taş, bundan 

sonra üstünlük ve ayrıcalıkla Adamant olarak adlandırılmıştır: Adamas-gemma. Maurice, 

(History of Hindostan, cilt I, s. 478) adlı eserinde şöyle der: “Adamas Nehri’nin kıyılarında 

bulunan elmaslardan ötürü böyle adlandırılan bölgede, ilk madenlerin keşfi ve işletilme 

dönemine dair bilgi edinilebilecek hiçbir hatıra bulunmamaktadır.” Bunun muhtemelen Hint 

imparatorluğunun kuruluş devrine, hatta en uzak tarihsel kayıtların ötesine kadar gittiğini

söyler. Yazar ardından şu soruyu ekler: “Buna, onun ilk Mesih’ten adını aldığı da eklenemez 

miydi?”

49. Manetho [Mısırlı rahip-tarihçi, MÖ 3. yy], Osymandias’ın [Ramses II ile özdeşleştirilen 

firavun] büyük Mısır kütüphanesinde bulunan bir Kutsal Kitaptan bahseder; bu kitabın Phre 

Suphis yani “Güneş’in Bilgesi” tarafından yazıldığı söylenirdi. İçeriği hiç kimseye açıklanmaz, 

sadece Baş Rahip tarafından bilinirdi. Albay Tod, Rajasthan Yıllıkları adlı eserinde —neredeyse 

hiç keşfedilmemiş, Hindistan’ın en ücra bölgesinde bulunan devasa bir eyalet olan—

Jesulmer’den söz eder. (Bu adın, anagram yoluyla Jerusalem [Kudüs] ile ilişkili olduğu, 

Yahudilerin aslında Yadûs, Yodiah veya Oude bölgesinden gelenler olduğu ileri sürülür.) 

Jesulmer’in çok eski bir yerleşim olduğu, Budistler arasında da özel bir kutsallığa sahip 

bulunduğu belirtilir. Bölgedeki geniş kütüphanelerde sayısız el yazması bulunur; bunların 

çoğu son derece eski ve artık sahipleri tarafından anlaşılamayan bir yazıyla yazılmıştır. Bu 

yazılar sadece Baş Rahip ve onunla birlikte inisiye edilmiş kütüphaneciler tarafından bilinir.

Bir cilt vardır, içeriği öylesine kutsal kabul edilir ki, çölde bulunan Chōōdnt Amōōn (Kûnt￾Amûn, yani “Gizli Çadır/Mabed”) tapınağında, altın bir sandığın içinde, altın bir zincirle asılı 

tutulur. Bu kitap yalnızca kapağı yenileneceği zaman veya yeni bir Rahip göreve başlayacağı 

sırada indirilir. İnanca göre, onu okuyan herhangi biri anında kör olur. Higgins, Anacalypsis,

cilt I, s. 412’de şu olayı aktarır: Bir süre önce ülkenin prensi, kitabı kendisine getirtip okumak 

istemiş, fakat cesareti kırılmış ve kitabı açmadan geri göndermiştir. Kitap, gelenekte “Soma￾dit-ya Sooroo Acharya” (Ay’dan doğan Güneş’in Enkarnasyonu) adıyla bilinir. Yazar, bunun 

aslında Adem’in Vahyi (Apocalypse of Adam) olduğuna ve muhtemelen ilksel dilde (primeval 

language) yazıldığına şüphe etmez.

188

50. Yalnızca Jesulmer’de değil, böylesi gizli bir kitabı başka yerlerde de bulmayı 

bekleyebiliriz. Benim kanaatim, bunun nüshalarının Semerkand’da da bulunduğu yönünde; 

ancak bu Büyük Şehir Avrupalılara kapalı olduğundan, ortaya çıkarılması yıllar alabilir. Ben de 

bir zamanlar oraya gidip hem orayı hem de Benares [Varanasi, Hindistan’daki kutsal şehir]’i 

keşfetmeyi ummuştum; fakat şartlar bana elvermedi ve artık bunun için çok geç. Aşağıdaki 

mektuptan, yani 25 Ocak 1866 tarihli Standard gazetesinde yayımlanan Semerkand kaynaklı 

yazıdan, Mahwee (Gizemler Tapınağı) kütüphanesinde ne kadar değerli hazineler 

bulunduğunu okuyucu çıkarabilir: “Sonunda” diyor yazar, “bu şehre seyahat ederken 

katlandığım tehlikeler ve yoksunluklar bolca ödüllendirildi. Bugün ilk kez Mahwee’nin kutsal 

alanlarına girmeme izin verildi ve Seh ile tanıştım. Okuyucularınız benim her tarafta 

karşılaştığım zorlukları tasavvur edemez; fakat talih şimdiye kadar bana yardım etti, umarım 

yakında İngiltere’ye döner ve Tatar edebiyatı ile biliminin hazineleriyle zenginleşmiş olurum.

Fakat girişimimin başarıya ulaşmasına engel olabilecek ihtimallerin farkındayım; bu yüzden 

fırsat buldukça elde ettiğim zenginliklerden küçük parçaları size göndermeyi uygun 

buluyorum. Bugün Seh ile tanıştığımı söyledim. O, kendisine yakın olma talihini yaşayanların 

hayranlığını hak eden bir insandır; kalp iyiliği ve nezaketi, felsefi birikimleri kadar dikkat 

çekicidir. Onunla saatlerce sohbet ettim; bana Mahwee’nin tüm düzenini —ki o buranın 

başında bulunuyor— anlattı. Ayrıca bana aynı çatı altındaki kütüphaneyi de gösterdi; orada 

öyle nadir ve paha biçilemez kitaplar gördüm ki, bunların medeniyet dünyasına 

kazandıracağı bilgiye mi daha çok sevineyim, yoksa bunlara erişimin zorluğuna mı daha 

çok hayıflanayım, bilemedim. Orada hem eski hem de modern olmak üzere bizim aşina 

olduğumuz birçok klasik eser buldum. Bu durum bende büyük hayranlık uyandırdı; zira bu 

asil yazıların ellerinde bulunması, görünüşe göre Tatarların durumunu iyileştirmemiş ya da 

uygarlığını geliştirmemişti. Bu meseleyi Seh’e açtığımda, biraz hüzünlü bir gülümsemeyle 

şöyle dedi: ‘Dostum, dış dünyadan bize ulaşan hakikati memnuniyetle kabul ederiz, ama sizin 

kâr hırsınızı taklit etmek istemeyiz. Bu nedenle halkımız, uygun olmadıkları bir duruma 

yönelmesin diye, bilgelik hazinelerimizi Mahwee’de saklarız ve yalnızca filozoflara açarız. Siz 

Avrupa’da kitlelerin durumunu düşünün; bize nazaran üstünlük gördüğünüzü söyleyebilir 

misiniz? Burada sefalet içinde doğanlar kısa zamanda güvenli bir sığınak olarak ölümün kara 

gecesine ulaşır ve bilinmeze doğru yol alırlar. Avrupa’da ise onlar yaşamak zorunda kalır, 

kendileri için bir yük, çevreleri için ise bir utanç kaynağı olurlar.’ Bu cevaptan çok etkilendim; 

çeşitli milletler arasında ilk bakışta görülenden daha fazla mutluluk eşitliği olabileceğini 

düşündüm. Ayrıca, bazı sınıflarda maddi refah artışı, eğer zorunlu olarak evrensel bir duygusal 

189

hassasiyetin yükselmesine yol açıyorsa, bütün sıkıntıları daha keskin kılan bir şey haline 

gelebilir. Kütüphanedeki diğer dikkat çekici eserler arasında, yüzyıllardır bilginlerin kaybına 

üzüldüğü kitaplara rastladım: mesela Sanchoniathon [Fenikeli tarihçi]’un Fenike Tarihi, ve 

Quintilian [Roma hatibi]’ın Hitabetin Bozulma Sebepleri Üzerine İnceleme adlı eseri. İlk 

fırsatta bu şimdiye dek kayıp sayılan eserlerin tam bir listesini vermeyi düşünüyorum. Ama 

şimdiden şunu eklemeliyim ki, Seh bana Tacitus [Roma tarihçisi]’un 30 kitabının tamamını 

içeren eksiksiz bir el yazmasını gösterdi. Bu tek başına bile, böylesine paha biçilemez bir eseri 

elde etmek amacıyla Semerkand’a bir keşif heyeti gönderilmesi için yeterli bir sebeptir!”

51. Nimrod’un (bkz. Higgins, Anacalypsis) aktardığına göre, büyük seyyah Bay Pococke’a, 

Dürzîler [Lübnan merkezli gizemci-dinsel topluluk] hakkında şöyle bir bilgi verilmişti: Onlarda 

öyle bir gümüş kutu vardır ki, özel şekilde kapatılmıştır ve açılması mümkün değildir; çoğu 

kişi içinde ne olduğunu bilmez. Buna bir tür tapınma gösterirler. Pococke’nin kaynağı, 

kutunun içinde her iki cinsiyetin tabiatına dair heykelcikler bulunduğuna inanıyordu (iii, 386). 

Fakat Higgins’e göre bu bilgi yanlıştı. Gerçekte, gümüş kutunun içinde bulunan şey 

Apokalipsis’dir; muhtemelen Büyük Baba [Tanrı] ve Büyük Anne [Kutsal Ruh/Dişi İlke]’nin 

sembolleriyle birlikte, kesin olarak ise “İki Kudret”ten —Tanrı ve Kutsal Ruh’tan— bahseder. 

Higgins’e göre eğer bu nüsha ele geçirilebilseydi, kesinlikle onun kendi elinde bulunan 

kopyayla tamamen aynı çıkardı.

52. Âdem, ekstaz (vecd/ilahi vizyon) gören ilk insandı; yahut göklerin görkemini ilk defa 

müşahede eden kişiydi. Nitekim Tekvin 2:21’de9 şöyle denir: “Ve TANRI, Kudretlerin Kudreti, 

insana derin bir uyku (ecstasy) gönderdi, ve o uyudu.” Bu nedenle söylence, onun Cennet 

Bahçesi’nde yaşadığını anlatır. Fakat Meyve’yi tattığında oradan ayrıldı; yani, Vahiy/Apokalips 

(bilgi)’yi elde ettiğinde vecd/uyku hali ondan uzaklaştı. Augustinus, Tekvin’e dair yorumunda 

buna değinir: “Tanrı’nın Âdem’e gönderdiği o ilahi trans, onun uykusunda bir Vizyon 

görmesine sebep oldu. Bu halin gayesi şudur: aklı, meleklerin bilgeliğine ortak olsun; 

Tanrı’nın mukaddes mekânına (Shekinah [Tanrı’nın görkemi/ilahi huzur]) girerek bilginin 

sınırlarını anlasın.” Higgins burada sorar: Bu başka neye işaret edebilir ki, eğer Apokalips’e 

değilse? Ve Tanrı’nın Şekinah’ı/Sekîne’si burada, semavi bilgilere aşina olanlara güneş kadar 

açık biçimde zikredilmemiş midir?

9

190

53. Tekvin derleyicisinin Bahçe’ye (Garden) yaptığı atıfla mistik bir anlam iletmek 

istediği açıktır; bunu en öğrenmiş İbranî bilginlerin sözlerinden anlamak mümkündür.

Maimonides [MÖ 1135–1204, Yahudi filozof ve hukuk bilgini], yasaların temel ilkelerinden 

biri olarak şunu belirtir: Tanrı, insan oğullarını kehanet yapacak duruma getirebilir. Kehanet 

yalnızca, son derece bilge bir insanda var olabilir; bu kişi, tutkularını yönetme gücüne sahip 

olmalı, dünyada hiçbir kötü hayalinin üstünlük sağlamasına izin vermemeli, bilgisiyle kötü 

hayallerini her zaman alt edebilmelidir ve ayrıca, zihni çok geniş ve iyi düzenlenmiş olmalıdır.

Böylesi erdemlerle dolu ve bedensel yapısı da mükemmel durumda olan bir insan, 

BAHÇE’ye10 girdiğinde ve büyük ve kapsamlı meselelerle ilgilenirken; eğer doğru bilgiye 

sahipse ve onları anlayıp kavrayabiliyorsa —kutsallığını korumaya devam ederse— geçici 

şeylerin karanlığında yürüyen insanların genel tavırlarından uzak durursa; kendisiyle 

ilgilenmeye devam edip zihnini öyle eğitir ki, geçici şeyleri veya zamanın boşuna çabalarını 

düşünmez, sürekli yükseklerde ve Azizlik Tahtı (Throne of Glory)’na odaklanırsa; böylece saf ve 

kutsal Zekâlar (holy Intelligences)’ı anlayabilir ve Kutsal Olanın (Holy One, blessed be He)

bilgeliği üzerine tefekkür edebilir —bu bilgelik, ilk Zekâ’dan yerin merkezine kadar tüm 

yaratılışta sergilenmiştir. Eğer bu yollarla Onun Yüceliğini (His Excellency) tanırsa o zaman 

Kutsal Ruh (Holy Spirit) hemen onunla birlikte ikamet eder. Kutsal Ruh onun üzerinde iken, 

kendi ruhu, Ishim (melekî insanlar/angelic men) denilen meleklerin derecesiyle birleşir ve 

böylece insan başka bir insan haline dönüşür. Dahası, kişi bilgisi sayesinde, artık eski haliyle 

olmadığını; diğer bilge insanların derecesinin üstüne yükseldiğini fark eder.

54. Kutsal Ruh bir Bahçe olduğundan, o [dişil Kutsal Ruh] Cennet Bahçesi (Garden of 

Paradise) olarak adlandırılmıştır. Bu nedenle, dünyadan kaybolduğunda, erken dönem 

Babalar/Rahipler Cennet’in Ay’da olduğunu söylemişlerdir; bu da o İlahi Varlığın başka bir 

adından farklı bir şey değildir.Homeridae [Homer soyundan gelen şairler]’den biri, Elysium’u

Hermione olarak adlandırır; yani Hermes [Tanrısal elçi] ve Yoni [dişil yaratıcı enerji], burada 

Elçi —yıldız benzeri (bkz. önceki sayfalar), takipçileriyle birlikte Kutsal Ruh’un etkisi altında

yaşar.

10

191

Jüpiter Ammon’un Baküs’ün [Bacchus, şarap ve coşku tanrısı] annesine verdiği bahçeler, 

Pausanias’a göre Dionysos Bahçesi (The Garden of Dionusos) olarak adlandırılır; Dionysos, 

Tanrı’nın Ruhu (özünün bir kısmı) anlamına gelir. Bu bahçelerde Mount Meru [Himalaya’daki 

kutsal dağ mitolojisi], bir öküz boynuzuna benzeyen ve Hesperian hoynuzu olarak 

adlandırılan bir dağ bulunur. Bu dağ üzüm ve her türlü lezzetli meyve verir; bunlar arasında 

altın elmalar da vardır.Tüm varlıklar ilk olarak Kuzey’de ortaya çıktığı (bkz. Apocalypse, bölüm 

4) için, Cennet bazen oraya taşınmış gibi anlatılmıştır. Mısırlılar buna Saïs demiş ve oraya 

yerleştirmişlerdir. Proclus’a göre bu, yalnızca iklimin soğuk olmasından dolayı değil, Tanrı’dan 

yayılan/fışkıran (emanation) belirli bir özel etkileşimle ilgilidir. Puranalar’a göre Mount 

Meru, Hindistan’ın kuzeyinde görkemli bir yerleşimdir. Bazen Meru’nun kuzeyinde başka 

yerler de anılır, fakat sürekli olarak bunun Kuzey Kutbu (North Pole) olduğunu söylerler. Bu 

çelişkilerin nedeni, Kuzey’in kutsal kabul edilmesinin arkasındaki sebeptir. Giordano Bruno, 

buna mistik bir şekilde atıfta bulunur ve Kuzey’i Büyük Ayı (Great Bear), denizcilerin

(inançlıları) dolambaçlı ve belirsiz yolları tartıştıkları yer olarak adlandırır; fırtınaya uğrayan 

herkesin ellerini kaldırdığı yer (İtalya’da Ave Maris Stella) ve devlerin arzularının yöneldiği yer 

(Ejderha’nın Kadın’a saldırısı, bkz. Apocalypse, bölüm 8) olarak gösterir.Ayrıca bu yerde: Belus 

neslinin [Babillilerin ataları], Babil Kulesi (Tower of Babel)’ni inşa ettiğini (yani Güvercin 

tapınmasını başlattı); Çelik ayna büyücülerinin (Büyük Gizemlere İnisiye edilen), Floron, yani 

Kuzey ruhlarının büyük prenslerinden biri’nin kehanetlerini aradığını; Kabalistlerin, 

Samael’in tahtını yükseltmek istediği, böylece kendini İlk Yüce Şimşek (First High-thunderer)

ile özdeşleştirmeye çalıştığını söylerler. İbranî yazar şöyle der: “Konum olarak güzel, tüm 

yeryüzünün sevinci, kuzey taraflarında Siyon Dağı [Mount Zion]: Büyük Kralın şehri”

(Mezmurlar 48:2). Okuyucu, bu Keyif Bahçesi (Garden of Delight)’nin parlayan tasvirini, 

Apocalypse’in son beş bölümünde bulacak ve bunun eski teozofların [theosophists : Yunanca 

theos (tanrı) ve sophia (bilgelik) sözcüklerinden "Tanrısal/ilahî bilgelik arayanlar" olarak 

adlandırılabilir. Temel amaçları, evrensel gerçekleri, dinlerin ve felsefelerin özündeki 

ortaklıkları keşfetmeye çalışmaktır. Sezgi, meditasyon ve mistik deneyimlerle spiritüel bilgiye 

ulaşma amacını taşırlar.] genel betimlemesiyle uyumlu olduğunu görecektir.

55. En eski zamanlardan itibaren İbrânîler (Hebrews) arasında, Âdem’in bir Vahiyler Kitabı

(Book of Revelations) yazdığı bir gelenek vardı. Avodath Hakkodesch [Kutsal İbadetler]’in 

yirmi birinci bölümünde şöyle okunur: Teologlar veya ilahiyatçılar, melek Rasiel [gizli 

bilgilerin meleği]’in Âdem’in öğretmeni olduğunu söylerler. Âdem cennetteyken (vecd 

192

hâlinde), bu melek ona gökten bir Kitap getirdi; bu Kitap sayesinde Âdem, yüksek göksel 

katlarla ilgili muazzam şeyleri kavradı; ki bunlar, en Yüce Melekler tarafından ne gösterilmişti 

ne de hayal edilmişti. Ve başmelekler, Kitap’ta ortaya çıkan derin ve harikulade sırları duymak 

için önünde toplandılar. Sohâr [Zohar, Kabalistik metin] Kitabı’nda, Parasha Beresith [Yaratılış

bölümü]’te başka bir anlatım vardır: Âdem cennetteyken, Tanrı onu yüce ve başmeleklerin 

sırları veya bilgeliği üzerinde konumlandırılmış Rasiel aracılığıyla, üstün meleklerin 

bilgeliğini veya yazısını içeren bir Kitap ile gönderdi. Âdem, bu Kitap sayesinde yetmiş farklı 

bilgelik türünü, yüce bilimin 170 söylemine ayırdı ve Kitap aracılığıyla bilgelik yazısına 

(scripture of wisdom) ulaşmayı; üst azizlerin bilmeye izin verilmediği 1500 anahtarı 

öğrenmeyi sağladı. Bu anahtarlar Kitap’ta gizli tutulmuştu, ta ki Âdem’in zamanına kadar.

Kitap Âdem’e verildiğinde, yüksek melekler onun önünde toplanarak içeriğini öğrenmek 

istediler. Aynı anda Aziz Melek Adarniel geldi ve dedi ki: “Âdem! Âdem, Rabbinin görkemi 

gizlenmiştir; başmeleklerin Rabbinin görkemini bilmesine izin verilmez; ama sana 

tümünü bilmek müsaade edilmiştir.” Bu Kitap, Âdem cennetten çıkana kadar gizli tutuldu ve 

her gün Rabbinin bu hazinesinden faydalandı. Âdem, Tanrı’nın başmeleklerinin bilmediği 

yüce sırları bildi. Ancak Âdem günah işleyip Rabbinin buyruğundan ayrıldığında, Kitap ondan 

ayrıldı; alnına vurarak ağladı. Sonra Tanrı, Raphael’e bir işaret yaptı ve Kitap’ın tekrar Âdem’e 

verilmesine izin verdi. Âdem Kitap’ı okumayı ihmal etmedi ve Kitap’ı Şit (Seth)’e bıraktı; 

nesilden nesile aktarılarak İbrahim (Abraham)’a ulaştı; İbrahim bu Kitap sayesinde Rabbin 

Görkemini gördü.

56. Rabbinik yazılarda ayrıca Âdem’e verilen bir Asa (Staff)’dan da söz edilir. Bu asanın, 

Sabienlerin Altın Yapraklı Ağacı (Tsabaean Tree of golden leaves) ile aynı olduğu ve bu altın 

yaprakların vahiy edilmiş harikalar kitabı (Apocalypse of revealed wonders) anlamına geldiği 

kabul edilir. Rabbi Eliezer [İbrani bilgesi] şöyle anlatır: Yıldızlar arasında (yani akşam vakti) 

yaratılan asa, cennetteki ilk insana verildi. Âdem bunu Enoch’a; Enoch, Nuh’a; Nuh, Şem’e; 

Şem, İbrahim’e; İbrahim, İshak’a; İshak, Yakup’a verdi. Yakup, bunu Mısır’a götürdü ve oğlu 

Yusuf’a verdi. Yusuf öldüğünde, mal varlığı Mısırlılar tarafından ele geçirildi ve büyüde yetkin 

olan Firavun’un sarayına götürüldü. Firavun asa’yı gördü ve üzerindeki yazıyı okudu; ona 

büyük değer verdi ve Yitro (Jethro)’ya [Musa'nın kayınpederi ve Midyanlı bir rahip olarak 

tanınan önemli bir Tevrat figürüdür. Musa'ya Danışmanlık yapmış ve yönetimsel tavsiyeler

vermiştir. Arap geleneğinde Şuayb ile özdeşleştirilir] ait olan bahçenin ortasına dikti. Asa 

yalnızca Firavun tarafından görülebilir ve okunabilirdi; başka kimse yaklaşamazdı. Ancak 

193

Musa (Moses), Firavun’un evine geldiğinde Yitro’nun bahçesine girdi; asayı gördü, üzerindeki 

yazıyı okudu ve onu yanına aldı. Sonra Yitro, Musa’yı gördüğünde şöyle dedi: “Bu adam 

İsraillileri Mısır’dan çıkaracak.” Bu inançla, kızı Zipporah’ı ona eş olarak verdi. Medras 

Vijoscha’da farklı bir anlatım vardır: Burada Asa bir Ağaç hâline gelir ve üzerinde badem 

(almonds), yani Tanrı’nın Kutsal Ruhu’nun sembolleri belirir. Musa şöyle der: “Büyüdüğümde, 

kardeşlerimin ezilmesini görmek için dışarı çıktım ve bir Mısırlının bir İbrani’ye—

kardeşlerimden birine—vurduğunu gördüm; onu öldürdüm ve kumun içine gömdüm.Firavun 

bunu duyduğunda beni öldürmek istedi; bir kılıç getirildi ve on kez öldürmeye çalıştı. Fakat 

Kutsal ve Mukaddes Tanrı bir mucize yarattı: boynum mermer sütun kadar sert oldu ve kılıç 

üzerimde etkisiz kaldı. Sonra Yitro’nun yanına kaçtım; Yitro beni yedi yıl boyunca bağlı/hapis

olarak tuttu. Mısır’dan çıktığımda kırk yaşındaydım. Kuyunun yanında dururken Zipporah’ı 

gördüm ve onun iffetli olduğunu fark edince evlenmek istediğimi söyledim. Zipporah, 

babasının âdetlerini anlattı: ‘Babam bahçesindeki bir Ağaç’ta, kızlarından biriyle evlenmek 

isteyen her kişiyi dener; yaklaşan kişi hemen yutulur.’ Ağacın kaynağını sordum; Zipporah 

şöyle dedi: ‘Kutsal ve Mukaddes Tanrı, ilk insana, Şabat akşamında yaratılan Asa’yı verdi. İlk 

insan bunu Henokh’a; Henokh, Nuh’a; Nuh, Şem’e; Şem, İbrahim’e; İbrahim, İshak’a; İshak, 

Yakup’a verdi. Yakup bunu Mısır’a getirdi ve Yusuf’a verdi. Yusuf öldüğünde, Mısırlılar evini 

yağmaladı ve Asa’yı Firavun’un sarayına götürdü. Yitro, Mısır’ın en büyük sihirbazlarından 

biriydi; asayı gördü, çok beğendi, çaldı ve evine götürdü. Asa üzerine Schem hamphurash,

םש) İsim), םח) Sua ve Rab); שהרפ) , Ateş Dalı)

11 kazınmıştı. Ve on felaket (ten plagues) [Kutsal 

ve Mübarek Tanrı'nın Mısır'ın başına gelmesine izin verdiği] içeriyordu. Babam bunu yıllarca 

evinde sakladı; sonra bahçeye götürüp toprağa dikti. Bahçeye tekrar gittiğinde, asanın filiz 

verdiğini, çiçek açtığını ve olgun bademler taşıdığını gördü. Ağacı bırakıp, evlenmek 

isteyenleri onunla sınamaya devam etti.’” Bütün bunların anlamı şudur: Yitro’nun 

Apocalypse’in bir nüshasına sahip olduğu; Mısır’ın başrahiplerinden biri olarak buna sahip 

olması gerektiği; Naros [Mesih] geldiğinde, asayı her talip için onun sırlarını açıklamaya 

sunduğu; ve gerçek Mesih’in eline geçerse, anlamını açıklamakta güçlük çekmeyeceği, bu 

nedenle kızını ona vereceği. Musa bunu başardı çünkü o da Ateş Dallarından (Branch of Fire)

biriydi ve önceden tüm sembolleri biliyordu; bu yüzden evlenme sınavında başarılı oldu.

11

194

Vahyin Roma'da, Galler'de vb. var olduğunun kanıtı

57. Aynı Asa (Sceptre) sembolü (yani Apocalypse) Pausanias [M.S. 2. yy. Yunan gezgin ve 

coğrafyacı] tarafından da anılır. Onun dediğine göre, Khaironeialılar [Chaeroneans, 

Yunanistan’da bir şehir halkı] tanrılar arasında en çok, Homer’in, Hephaistos [Vulcan, ateş ve 

demir tanrısı]’un Jupiter için yaptığı asaya saygı gösterirler. Bu asayı Hermes (Haberci)

Zeus’tan aldı ve Pelops [mitolojik kahraman, Tantalos’un oğlu]’a verdi. Pelops onu Atreus 

[Pelops’un oğlu, Atreidler hanedanının atası]’a; Atreus, Thyestes [Atreus’un kardeşi]’e; oradan 

da Agamemnon [Troya Savaşı’nda Yunan ordusunun başkomutanı]’a geçti. Bu asa, ayrıca 

Mızrak (Spear) olarak da adlandırılır; [bu yüzden Minerva her zaman bir mızrakla tasvir edilir—

aslında bu kutsal Apocalypse’tir.] Ve gerçekten de içinde olağandışı derecede ilahi bir şeyler 

bulunduğu açıktır; çünkü ondan ışıklı bir parıltının çıktığı görülür. Bununla birlikte, bu 

Asaya adanmış halka açık bir tapınak yoktur; fakat her yıl bu Kutsal Asa (Sacred Sceptre)’nın 

korunması bir kişiye emanet edilir ve o kişi onu bu amaç için ayrılmış bir yapıya koyar; halk da 

her gün onun için kurban sunar. Bütün bu gizlemeleri desteklemek için, Kutsal Kitap 

“Pelops’un Tunç Üçayağı (Brazen Tripod of Pelops)” olarak adlandırılmıştır; bu da geçmişin, 

şimdinin ve geleceğin bilgisini içerirdi.

58. Her ne kadar Sibyl Kitapları [Sibylline books, antik Roma’da kehanet kitapları]’na dair 

tarihte az şey korunmuşsa da, elimizde kalanlar onların gerçekte ne oldukları hakkında merak 

uyandırmaya yeterlidir. Onların Tarquinius [Roma kralı]’a getirilişinin efsanesi Niebuhr 

[Barthold Georg Niebuhr, 18–19. yy. Alman tarihçi] tarafından şöyle aktarılır: Yaşlı bir kadın 

Amalthaea12 [efsanevi Sibyl, kitapları Tarquin’e sunan kadın], krala dokuz kitabı üç yüz altın 

paraya satmayı teklif etti; fakat küçümsenince üç tanesini yaktı, sonra üç tanesini daha yaktı 

ve geriye kalanları da aynı fiyat verilmedikçe yok edeceğini söyledi. Kral, telafisi mümkün 

olmayan bu hazinenin büyük kısmını kaybetmesine sebep olan inançsızlığından pişmanlık 

duydu; kahin kadın (prophetess) ona son üç kitabı verdi ve kayboldu. Bu kitaplar, Capitol 

Tapınağı [Capitoline Temple, Roma’nın baş tapınağı]’nda, Jüpiter [Roma baş tanrısı]’in 

hücresine konuldu ve orada Marsic Savaşı [M.Ö. 91–88’de Roma ile İtalik kabileler savaşı]’na 

kadar, taş bir sandık içinde, Decemviri [on kişilik rahipler kurulu]’nin gözetiminde korundular. 

Tapınak, M.Ö. 173. Olimpiyat’ta ya kasıtlı ya da kazara yanınca, diğer kutsal sunularla birlikte 

12

195

bu kitaplar da ateşte yok oldu. Daha sonra Samos [Ege adası] ve Troya’dan yeni kopyalar 

getirildi.

Sir G. C. Lewis [19. yy. İngiliz tarihçi] (Credibility of early Roman Hist. i. 514,) şöyle der: 

“Bunların ulusal bir kutsal hazine oldukları ve epeyce eski oldukları şüphe götürmez; ayrıca 

onların Roma’daki dinî kayıtlar arasında muhafaza edildiği de muhtemeldir—ama anlatının 

olayla çağdaş olduğuna dair hiçbir kanıt yoktur. Ayrıca bu durumda, diğerlerinde olduğu gibi, 

efsane iki farklı Tarquinius arasında gidip gelir.” Niebuhr der ki: “Onlar yok olduktan sonra, 

Sylla [M.Ö. 1. yy. Roma diktatörü] zamanında, kitapların muhafızları belki de önceden 

ağızlarına alamadıkları şeyleri anlatmaya cesaret etmişlerdir.” Bu kitapların geleceğin 

kehanetlerini mi içerdiği, yoksa yalnızca tanrıları yatıştırmak veya hoşnut etmek için yapılacak 

şeylere dair talimatları mı sunduğu belirsizdir; çünkü bu kitaplar üzerindeki gizem, 

Tarquinius’un, sırları ifşa eden bir decemvir’i baba katili cezasına çarptırmasından beri 

mevcuttur [Dionysius, iv. 62; Valerius Maximus, I,1,13]. Bunun çoğunun efsanevî olduğuna 

şüphe yoktur; fakat kim inkâr edebilir ki altında bir hakikat tabakası vardır ve bu kitaplar 

öylesine değerli görülüyordu ki, içeriklerinin gizliliğini ihlâl edenin cezası ölümdü? Varro 

[M.Ö. 1. yy. Romalı bilgin] onların hurma yaprakları üzerine yazıldığını, kısmen şiirsel dizeler, 

kısmen de sembolik hiyerogliflerle yazıldığını aktarır. Şüphesiz en yüksek derecede 

gizemliydiler. Livy [M.Ö. 1. yy. Roma tarihçisi]’nin aktardığına göre, M.Ö. 293’te, salgının yol 

açtığı ölümler nedeniyle Sibyl kitaplarına danışıldı ve verilen yanıt Aesculapius [Asklepios, şifa 

tanrısı]’un Roma’ya getirilmesi gerektiğiydi. Fakat Aesculapius (Şifacı) aslında Mesih için 

kullanılan bir isimdi; bunun anlamı Romalıların göksel gazabı, hakiki dine dönerek 

savuşturmaları gerektiğiydi. Lewis, Arnold ve Niebuhr, burada kutsal bir yılandan ve 

evcilleştirilmiş bir yılandan bahsederler ki, bu, Tekvin’e inananlar için gayet makul olsa da, 

bundan daha saçma veya gülünç bir şey olamaz. Niebuhr şöyle der: “Eğer bu kader kitapları

—tehlikeli savaş zamanlarında birden fazla kez iki Yunanlı ve iki Galli, her halktan bir kadın ve 

bir erkeğin diri diri gömülmesi emredilmişti— Sibyl kitapları ise, Plutarkhos’un düşündüğü 

gibi, o zaman Romalıların Sibyl kitapları dediği şey asla Yunan kaynaklı olamaz.” Zaten hiç 

kimse onların Yunan kaynaklı olduğunu iddia etmemiştir; tek iddia edilen şey onların Yunanca 

yazıldığıdır. Benim kanaatim ise şudur: Bu kitaplar Apocalypse idi ve burada olduğu gibi 

Naros’un sırrını içeriyorlardı. Aksi hâlde neden Tarquinius, onları ifşa eden adamı kurban 

etsin? Gerçi kitaplar ne Aesculapius’un adını zikreder ne de kanla kefaret öngörür; fakat 

196

birincisi yalnızca bir semboldü; ikincisi ise o dönemde mevcut her dinin ortak unsuruydu. 

Ayrıca Apocalypse, böyle yorumlanabilecek ifadeler içerir. Ve eğer rahipler insan kurbanı 

istiyorlarsa, elbette halka emirlerini gizli kutsal hakikat kitabından aldıklarını söyleyecekler ve 

muhtemelen bir bölümü yanlış yorumlayarak ya da çarpıtarak aktaracaklardı.

59. Bu Sibylline ciltler, gerçekte, halk arasında bilinen Vahiyler Kitabı’ndaki tehditlerin ta 

kendisini de içermiş olabilir: ki bunlar çok açık bir şekilde ruhban sınıfının bir ilavesidir. Şöyle 

denir: “Eğer bir kimse bu şeylere bir şey katarsa, Tanrı da onun üzerine bu kitapta yazılı 

belaları katacaktır. Ve eğer bir kimse bu peygamberlik kitabının sözlerinden bir şey 

eksiltirse, Tanrı onun hayat kitabından, kutsal şehirden ve bu kitapta yazılmış olan 

şeylerden payını alacaktır.” Ve işte bu tehditlerin aynısı, rahipler tarafından, kitabın içeriğini 

halka açıklayan adamın kurban edilmesini meşrulaştırmak için ileri sürülmüş olabilir.

60. Günümüzde “Sibylline Kehanetleri” adıyla dolaşan metinler ise elbette sahte 

olanlardır. Cudworth [İngiliz Platoncu filozof], (Intellectual System, I. 463) şöyle der:

“Sibylline kehanetleri konusunda iki uç görüş vardır: biri, bugün elimizde bu adla mevcut olan 

her şeyi gerçek ve sahih olarak yutmak. Oysa bundan daha açık bir şey olamaz ki, bu ‘Sibylline 

yığını’ içinde sahte ve uydurulmuş malzeme çoktur. Bunun gibi başka örneklerden de 

görüldüğü üzere, bazı sahte Hristiyanlar geçmişte ‘dindar dolandırıcılıklar’a başvurmuş, kendi 

icat ettikleri uydurma metinlerle Hristiyanlığın doğruluğunu savunmaya çalışmışlardır. Bu ise, 

hem başlı başına aşağılık ve onursuz bir iş olup, bu savunucuların kendi davalarına aslında 

güvenmediklerini göstermektedir; hem de şeytanın bir taktiği olarak görülebilir. Çünkü 

Hristiyanlığı, en azından sonraki çağlarda şüpheli hâle getirmenin en etkili yolu buydu. Öyle 

ki, belki de şu sorulabilir: Hristiyanlığın hakikat ve ilahiliği daha çok, açıkça ilan edilmiş

düşmanlarının güç ve saldırılarına karşı galip gelmesinde mi görünür, yoksa sonunda kendi 

dost ve savunucularının bu sahtecilik ve uydurmalarıyla boğulup yok edilmemesinde mi?”

61. Yeşu Kitabı’nda (X. 13) şöyle bir ifade vardır ki, doğru şekilde açıklandığında, Vahiy 

Kitabı’nın onun zamanında bilindiğini ve Sandık (ark) [Ahit Sandığı] içinde saklanmış olan 

Gizli Kitap olduğunu kanıtlar: “Ve güneş durdu, ay da yerinde kaldı; ta ki halk 

düşmanlarından öç alana kadar. Bu, doğru olanların Kitabı’nda (Jasher) [Sefer ha-Yashar = 

Doğrular Kitabı]yazılı değil midir?” Parkhurst İbranice konusunda en yüksek otorite sayılır ve 

bunun yanlış çevrildiğini, Yetmişler Çevirisi (Septuaginta)’nin aslında doğru olduğunu söyler: 

τὸ βιβλίον τοῦ εὐθοῦς “Doğru Yolun Kitabı”. Bu amaçla Josephus da (Antiquitates 

197

Judaicae, V. 1. 8, 17) şöyle açıklar: τῶν ἀνακειμένων ἐν τῇ ἱερᾷ γραμματείων “kutsal 

yerde muhafaza edilen yazılar”. Peki, bu yazılar neydi? Elbette Vahiy Kitabı. Ve işte Yeşu’nun 

gönderme yaptığı ve muhtemelen kendi yok etme anlayışını dayandırdığı Vahiy’den 

doğrudan bölüm:“Ve ben güneşte duran bir meleği gördüm; ve yüksek sesle gök ortasında 

uçan bütün kuşlara seslenerek dedi: ‘Gelin, büyük Tanrı’nın ziyafetine toplanın. Öyle ki 

kralların etini yiyesiniz’, …” Ve muhtemelen ilk teori şuydu: güneş, göksel Habercinin savaşı 

sürdüğü müddetçe yerinde durmuştu.

62. Taliesin [6. yy. Gallerli ozan, Britanya bard geleneğinin en önemlilerinden] böylece 

Druidlerin sahip olduğu Kutsal Bir Kitap’a gönderme yapar: “Bir kutsal Mabed (Sanctuary)

vardır, Kêd’in kabı ile, onun ürünleriyle. Ben onun yollarına, seçtiğim şeylere sahip oldum. 

Ben dindarca riayet ettiğim yasanın gidişatını açıklamayacağım. Prydain’in (Hu, Güneş,

Âdem Baba) yazıları kaygılı dikkatin ilk nesnesidir; eğer dalgalar onların temelini bozarsa, 

gerekirse onları yeniden derin hücrede gizleyeceğim.” Bundan şunu anlıyoruz, der Davis 

[Edward Davies, 18-19. yy. Britanyalı araştırmacı], ki Druidlerin, kamusal olarak söylenen 

şarkılardan ve hikâyelerden çok daha kutsal ve çok daha önemli gördükleri bazı Eski Yazıları 

vardı. Bu yazılar zaten zulüm zamanlarında, muhtemelen Roma yönetimi sırasında 

gizlenmişti; ve yalnızca Druidler ya da en yüksek derecedeki Bardlar tarafından biliniyordu. 

Zira Taliesin bize, gerekirse onları yeniden gizleyecek etkili araçlara sahip olduğunu söylüyor. 

Genel olarak sadece şu kadarını tahmin edebiliriz: bu sırlar Druidlerin Kutsal Tarihini, 

Ritüellerini ve kadim rahipliğin en gizemli öğretilerini kapsıyordu. (British Druids, s. 511)

Ama bu gerçekten gizli kitabı doğru şekilde tanımlar mı? Ve Pri-Adain ile Adanos arasındaki 

benzerliği görmüyor muyuz? Dinleyelim Taliesin’i, ki başka bir yerde şöyle yazar:“Ben o öğreti 

için mücadele etmiyor muyum—eğer dikkate alınsaydı—ki o dört kez gözden geçirildi kutsal 

dörtgen çitle çevrili mekânda? İlk cümle olarak bu dile getirildi kazandan, ki dokuz bakirenin 

nefesiyle ısıtılmaya başlanmıştı. Bu, Derinliklerin Hakimi’nin kazanı değil midir? Onun niteliği 

nedir? Kenarında inci sırası olan bu kazan korkağın yemeğini kaynatmaz; çünkü o, kutsal 

yeminle bağlı değildir. Ona karşı parlak parlayan kılıç kaldırılacak; ve o, kılıç taşıyanın elinde 

bırakılacak; ve Cehennem Kapısı’nın önünde ışığın boynuzları yanıyor olacak.” Bard burada 

öğrettiği bilginin özel kutsallığında ısrar eder: bu bilgi, dile getirilmeden önce, yani kazanın 

ilk cümlesi, ilk vahyi ya da temel doktrini olmadan önce, kutsal hücrede (Adytum [antik 

tapınakların en gizli bölmesi]) dört kez gözden geçirilmişti. Bu mistik kazan Ceridwen [Gal 

mitolojisinde bilgelik, ilham ve yeniden doğum tanrıçası]’in, yani Kutsal Ruh’un, Suların 

198

Kraliçesi’nin kazanıdır. Bu kazan ilk olarak Dokuz Bakire kadar saf ve güzel Dokuz Ruh’un 

nefesiyle ısıtılmıştı. Aynı kazan bilimi, bilgeliği, erdemi, mutluluğu ve hatta ölümsüzlüğü 

iletiyordu, fakat korkağın yemeğini hazırlamıyordu. Ayrıca şu da dikkat çekicidir: kutsal kitabı 

ifşa eden ve gizlilik yeminini bozan kimseye edilen lanet. Ve bunu, rahipler tarafından 

eklenmiş olan Vahiy Kitabı’ndaki lanetle (önceki sayfalar) karşılaştırdığımızda, benzerlik o 

kadar dikkat çekicidir ki şuna götürür: Güneş’in Yazıları, aslında, Güneş ve Ay’ın çocuğu, yani 

göğün ilhamlı Elçisi olarak adlandırılanın Vahiy Kitabı’ndan başka bir şey değildir.

63. “Benim asıl ülkem,” der Taliesin [6. yy. Gallerli ozan], tüm varlıkların yeryüzü-öncesi 

varoluşuna atıfta bulunarak, “Kerubim [melekî varlıklar; Eski Ahit’te Tanrı’nın tahtının yanında 

bulunan kanatlı varlıklar] Diyarı’dır. (Land of Cherubim)” (Gunn’s Nennius, s. 41’e bakınız). 

Bundan daha açık bir gönderme olabilir mi, elimizdeki haliyle Vahiy Kitabı’na? Daha fazlasını 

söyleyemezdi, yeminini ya da gizlilik andını bozmadan; ve biz zaten (önceki sayfalar) bunun 

ne anlama geldiğini gördük. Buna burada şu diğer kanıt eklenebilir: Phineus [Yunan 

mitolojisinde kehanet gücüyle tanınan kral]’un Phen [“Naros”; kutsal kozmik döngü ya da 

kader sırrı]’in gizini ifşa ettiği için Zeus tarafından kör edilmesidir; ve şölenleri, zararlı Harpyes 

[kanatlı kadın-canavarlar, “yakalayan” rüzgâr ruhları] tarafından basılmıştır. “İnsan ırkına 

acıyarak,” der (Valerius Flaccus [1. yy. Romalı şair], iv., 479), “akılsız dilimle Jove [Zeus’un 

Roma’daki karşılığı olan Tanrı Jüpiter]’un kaderini ve öğütlerini açıkladım,ve yalnızca Onun 

hazırladığı, ansızın yeryüzüne inecek gizli tasarılarını: işte bu yüzden bu kadar büyük felaket 

başıma geldi, ve söylevimin ortasında kör edildim.”

64. Başka bir pasaj daha alıntılanabilir ki Taliesin’in bahsettiği kitabın Naros döngüsünü

içerdiğini göstersin. “Ben, ağzı korunmayan kalabalıkları (sırrı saklayamayanları) 

kurtarmayacağım. Onlar bilmiyorlar hangi gün Önder tayin edildi; yahut sakin günün hangi 

saatinde Hükümdar doğdu; yahut Gümüş Başlı Olanlar’ın koruduğu hangi Canlı Varlık’tır. Bu, 

Enkarnasyon’a [Tanrı’nın beden alması]—Yeryüzünün Kralı’na açık bir gönderme değil midir? 

Gümüş Başlı olanlar, Vahiy Kitabı’nda bahsi geçen “Günlerin Kadimi”dir (Ancient of Days). Ve 

Galler halkı günümüze kadar beklenen Mesihlerini Kral Arthur adı altında sembolize ederler—

onların masalsı Yuvarlak Masa Arthur’u ile karıştırdıkları, çağlar öncesine ait bir kişilik; aslında 

Ar (Ateş) ve Thor (Gök gürültüsü). Arthur’un Mesih’in adı olduğuna şu Taliesin pasajı delil 

getirilmektedir; “Kadair Teyrn On—Egemen On’un Tahtı” adlı şiirinde: “Parlak ezginin beyanı, 

sınırsız Awen [Kelt ilahi ilham tanrıçası]’in, iki kökenli kişinin, Al-Adar soyundan olanın şahsına 

dair: לא רדא) Yüce Tanrı), kâhin asası (caduceus) ile, her yere nüfuz eden bakışı ile, kişneyen 

199

atları ile, kralların düzenleyicisi, güçlü sayısı, kızarmış moru [kraliyet rengi], sınırı aşan 

sıçrayışı, yerleşmiş düzen arasında uygun tahtı ile. İşte o, sağlam çevreden (Göğün 

kubbesinden) getiriliyor, açık renkli sıçrayan atlarıyla—Egemen On, Kadim, Cömert Bağışçı, 

Bilgenin derin hedefi, Arthur’a bereket ilan etmek için.” Burada bahsi geçen “iki kökenli kişi”, 

diğer bütün habercinin özellikleriyle birlikte düşünüldüğünde, apaçık şekilde önceden haber 

verilen On İkiler’den biri, aslan gibi olan Kuzudur. Peki Pagan Galler bu geleneği nereden aldı, 

eğer Vahiy’den [Apokalipsis] değilse? “Gerçek açıktır,” der Taliesin, “parladığında: daha da 

açık, konuştuğunda; ve yüksek sesle konuştu, Awen’in kazanından çıktığında, ey ateşli 

Tanrıça!” Bu, Ruhtan çıkan Haberciden daha açık bir ima olabilir mi?

65.O tuhaf cento [Latince cento, “parça parça alıntılardan oluşmuş derleme”], yani kaç 

farklı yazarın veya onların fragmanlarının bir araya getirildiğini bilmediğim o derleme ki 

Yeşaya [İşaya peygamber kitabı] adı altında dolaşmaktadır—orada gerçek Apokalipsis’e ait 

birçok pasaj vardır; bunlar, sahtekar Yahudi yazmanlarının eliyle son derece sakil bir biçimde 

uydurulmuş peygamberlik sözleriyle kaynaştırılmıştır. Eser dikkatlice okunduğunda, ne 

demek istediğim apaçık ortaya çıkar. Bölümlere eklenmiş başlık ve notlara bakmadan 

okunmalıdır; çünkü bunlar çoğunlukla Petrus Kilisesi ile Pavlus Kilisesi’nin rekabeti içinde, en 

utanmaz yalanlara aracılık etmiştir. O kadar çok kenar yorum, hem İbranice hem Yunanca 

metne sokulmuş ve oradan modern tercümelere aktarılmıştır ki, öğrenimi veya zamanı 

yetersiz sade bir okuyucu kolayca aldatılabilir. Ne yazık ki bu her gün olmaktadır. Ve şüphem 

yok ki birçok cahil kişi bana ve bu Apokalipsis’e karşı çıkarken, benim sahte saydığım Yeşaya 

pasajlarını alelacele alıntılayacaklardır —benimse yıllar boyunca, en yoğun çabayla 

incelediğim pasajlardır bunlar. Buna örnek olarak Yedi Gök Gürültüsü (Seven Thunders, Vahiy 

10:3–4) bölümünü gösterebilirim. Orada dünyanın yörüngesindeki bir değişime gönderme 

yapılır; bu değişim kuşkusuz Atlantis tufanının sebebiydi. Yahudiler bu bilimsel olgudan 

hiçbir şey bilmiyorlardı; fakat bu olağanüstü pasaj Apokalipsis’te mevcut olduğundan, İbrani 

rahibi yahut derlemeci heyet onu cüretkâr bir şekilde sahte Yeşaya’ya aktardı. İşte bu yüzden 

yüzyıllardır Kutsal Kitap yorumcularını şaşırtmıştır. Aynı şekilde, Apokalipsis’in mühürlenmiş

Yedi Gök Gürültüsü’ne ait diğer peygamberlikler de arsızca sahiplenildi; araya isimler 

serpiştirilerek Babil, Habeşistan [Etiyopya], Mısır, Arabistan, Pers ve Sur gibi görkemli 

hanedanlıklara uygulanır hale getirilmeye zorlandı. Oysa bunların Yahudiye denilen küçücük 

ve önemsiz eyaletle alakası, bizim İngiltere’nin Mormon diyarıyla ya da Fransız 

İmparatorluğu’nun en ücra okyanustaki vahşi bir adacıkla ilgisi kadar azdı. Buna rağmen bize 

200

öğretilen şudur ki, bu Yahudilerin peygamberleri sürekli büyük imparatorlukların yıkımını 

öngörmekteydi. Halbuki biz bugün Mormonların ya da yamyamların, Fransa’nın ya da 

İngiltere’nin düşüşünü önceden bildirdiklerini iddia etmeleriyle alay ederiz. Fakat Yahudilere 

aynı şeyi yakıştırdığımızda onları ne ahmak ne de sahtekâr sayarız!Gerçek şudur ki, o uydurma 

İbranice Ahit derlendiği sırada bu büyük hanedanlıkların çağı çoktan geçmişti; fakat rahipler, 

Apokalipsis’te onların kaderinin önceden bildirildiğini biliyorlardı. Üstelik bu bildirilerin 

dünyadan mühürlenmiş olduğu ve yalnızca çok az kişinin elinde bulunduğu da malumdu. 

Onlar bu peygamberlikleri (prophecies) Tanrı’nın hakiki Kitabı’ndan ve Onun İlk Elçisi’nden 

alıp kendi sefil uydurmalarına kattılar; böylece aslında hiç sahip olmadıkları bir otorite 

görünümü elde ettiler. Eleştirel bir göz için, onların dar kafalı saçmalıkları arasındaki bu 

görkemli interpolasyonları fark etmek, altını pirinçten ayırmak kadar kolaydır. Örneğin 

okuyucu, Yeşaya 14:9–23’ü hemen ardından gelen iki anlamsız bölümle kıyaslarsa, aynı 

kalemden çıkamayacaklarını görecektir. Başka örnekler de vardır: Yeşaya 34:9–15, ki 16. 

ayette neredeyse “Rabbin Kitabı’ndan alınmıştır” denilerek bunun Apokalipsis’ten aktarıldığı 

kabul edilir. Ama okuyucular okumaya devam eder, karşılaştırmayı reddeder, düşünmeyi 

reddeder; sonuçta batıl inanç üstün gelir: saraylarda papalar, tahtlarda piskoposlar ve—kendi 

yıkımları.

66. Fakat Yahudiler, Apokalipsis’in bölümlerini kendilerine mal etmiş olsalar da, o 

dönemde onu bir bütün olarak yayımlamaya cesaret edemediler. Onu ifşa etmeme üzerine 

ettikleri yeminler, muhtemelen korkuları üzerinde ya da—umarız—vicdanları üzerinde etkili 

oldu. Fakat ondan zaman zaman alıntılar yaptılar; nitekim yazılarında, çevredeki metinle az ya 

da hiç bağlantısı olmayan birçok pasaj buluyoruz. Bu şekilde onun dikkate değer bir kısmı 

açıklanmıştı; geri kalanını ise Ioannes [Yuhanna] başlığı altında dünyaya veren kişiler, 

muhtemelen sahte bir ad altında kısmî bir yayın yapmanın yeminlerini bozmak anlamına 

gelmediğini düşündüler. Ve belki onlar Hristiyan’dı—gerçi bunun hiçbir kanıtı yoktur. Fakat 

kilise tarihi bize şunu göstermektedir: dünya var olduğundan beri Pavlus’un ilk 

takipçilerinden daha sefih bir sahtekârlar ve yalancılar topluluğu olmamıştır. Dolayısıyla 

böylesine yoz kaynaklardan gelen her şey şüpheyle karşılanmalıdır. Ve eğer Hristiyan 

mezhebi, iman atalarının aslında ne olduklarını gerçekten bilseydi, bugün tuttukları dinden 

çok farklı görüşlere sahip olurlardı.

67. Nicephorus Callistus [Bizans tarihçisi, MS 13-14. yy.], lib. 10, cxxxiii.’de, Kudüs 

Tapınağı’nın temelinin altından bulunan eski bir el yazması hakkında bir anlatı verir; bu 

201

durum Roma’da Sibylline Kitapları’nın gizlendiği yerle neredeyse aynı konumdadır. O şöyle 

der: Tapınağın temeli atıldığı sırada, temelin en alt kısmına bağlanmış taşlardan biri yerinden 

çıkarıldığında, kayadan oyulmuş bir mağaranın ağzı ortaya çıktı. Derinliğinden dolayı 

mağaranın dibini göremediklerinden, işin gözetmenleri orayı tamamen öğrenmek için 

işçilerden birini uzun bir iple mağaraya indirdiler. İşçi aşağıya indiğinde, kendini ayak 

bileklerine kadar çıkan suların içinde buldu. Mağaranın her tarafını yoklayarak kare biçiminde 

olduğunu anladı. Daha sonra mağaranın ağzına yakın kısmını araştırırken, suyun az üstünde 

yükselen alçak bir sütun keşfetti. Elini üzerine koyduğunda, sütunun üstünde ince ve temiz 

bir ketenle özenle sarılmış bir Kitap buldu. Kitabı güvence altına aldı ve yukarı çekilmek 

istediğini işaret etti. Yukarı çıkarıldığında bu kitabı gösterdi; karanlık ve kasvetli bir yerden 

çıkarılmış olmasına rağmen tamamen taze ve dokunulmamış halde görünmesi izleyenleri 

hayrete düşürdü. Kitap açıldığında ise yalnız Yahudiler değil, Yunanlılar da şaşkına döndü; 

çünkü daha başında büyük harflerle şu yazıyordu: “Başlangıçta Söz/Logos vardı… (In Archa

was the Word)” Buradan anlaşılmaktadır ki bu Cilt, Apokalipsis’in ta kendisiydi. Ayrıca mağara 

da sembolik bir anlam taşımaktaydı; çünkü suların içindeki sütun ya da Linga [Hint 

sembolizminde Tanrı’nın yaratıcı gücü], Tanrı’yı ve Ruhu simgeliyordu; Kitap ise 

Elçi’nin/Ulak’ın sembolüydü.

68. Fakat bundan çıkarılması gereken tek sonuç bu değildir; çünkü bu, Apokalipsis’in 

Hristiyanlık dönemi öncesinde, Yahudiliğin en parlak dönemlerinde, teokratik bir ruhban 

sınıfının gizli bir din uyguladığı ve Hindistan, Mısır, Roma ve tüm büyük Tek Tanrılı 

merkezlerdeki gibi Efsanevi Kitaplar (Ineffable Volumes)’ı gizlediğini göstermektedir. Ayrıca, 

Hint mistik birliği pulleiar yani mistik union onların inancının bir parçasıydı. Başlangıçta 

yazan kısa önsöz, “Başlangıçta Söz/Logos vardı…”, bugünkü adıyla Yuhanna İncili (Gospel of 

John)’ne ait olamazdı; çünkü bu Kitap, bu gizli mahzene yüzlerce yıl önce yerleştirilmişti. 

Aslında bu, Enok’un Apokalipsis’e; ve Platon, çoğu öğreti sistemini bu yüce gerçeğin kısa 

açıklaması üzerine kurmuştu. Elbette Platon, kaynağını Apokalipsis olarak belirtemezdi; 

çünkü bu, açıklanması ölüm cezası olan Gizli Kitap (Ineffable Volume of the Mysteries) idi ve 

eğer kişi sır sahibi (Initiated) değilse, hiçbir şey bilemezdi.

69. Swedenborg, her ne kadar tüm gerçeği fark edememiş olsa da, şüphesiz birçok göksel 

Vizyon görmüş biriydi; fakat bunları her zaman doğru yorumlayamamıştır. Swedenborg’un, 

Apokalipsis’in veya onun gerçek kökeninin, bu Cilt’te ortaya konduğu şekilde, kesin bilgisine 

sahip olmadığı açıktır; ayrıca Nicephorus’taki bu ilginç bölümü de bilmiyor olmalıydı, aksi 

202

takdirde alıntılamış olurdu. Yine de bir Vizyon’unda, tarihçinin anlattığı olgudan başka bir 

şeyle ilgisi olamayacak bir manzarayı gördüğünü bildirir. Bu yerden ayrılırken, der ki:

“Kendimi, ölümlü yaşamlarını Büyük Tataristan’da geçirmiş Ruhlar ve Melekler arasında 

buldum. Bu varlıklar bana, eski zamanlardan beri, ibadetlerini düzenleyen ve tamamen 

semboller (correspondences) aracılığıyla işleyen İlahi Söze (Divine Word) sahip olduklarını 

bildirdiler. Sadece Ieue’yu (bazıları için Görünmez Tanrı, bazıları için Görünmez Güç) ibadet 

eden bu insanlar, doğu sınırlarına yakın güney bölgelerde yüksek bir düzlükte ruhsal dünyada 

yaşarlardı. Hristiyanların aralarında bulunmasına izin vermezler; birisi topraklarına girerse, 

onu tutar ve tekrar ayrılmasına asla izin vermezler. Ayrı yaşarlar çünkü başka bir Söz veya Kutsal 

Yazı’ya sahiptirler. Birkaç melek bana, Musa’nın bu insanların Kutsal Kitaplarından, Cennet 

Bahçesi’nin yaratılışını anlatan Genesis’in ilk bölümlerini aldığını söyledi. Apokalipsis’te 

söz edilen Ejderha, Canavar ve Sahte Peygamber üzerine meditasyon yaparken, bir melek 

bana göründü ve dedi ki: ‘Gel, sana Söz’ün sahte peygamberler ve iki boynuzu kuzu gibi olan, 

ejderha gibi konuşan Canavar olarak nitelendirdiği varlıkları göstereceğim.’ Onu izledim ve 

birçok insan gördüm; bunların arasında, yalnızca İsa Mesih’in faziletlerine inanmanın 

kurtuluş için yeterli olduğunu öğreten başrahipler vardı; basit insanları yönetmek için iyi 

işleri vaaz etmeleri gerekiyordu, ancak bunlar kurtuluş için zorunlu değildi. Bu başrahiplerden 

biri beni Tapınağı’na davet etti; orada inançlarını ve takipçilerinin inançlarını temsil eden bir 

İmaj görmemi istedi. Tapınağa girdim; muhteşemdi ve ortasında mor elbiseler giymiş bir 

Kadın, sağ elinde altın bir taç, sol elinde inci zinciri tutuyordu. Heykel ve temsil yalnızca 

fantastik bir gösterimdi; çünkü bu cehennemî ruhlar, içsel dereceyi kapatıp sadece dışsalı 

açarak, hayal güçlerinin isteğine göre muhteşem nesneler yaratabiliyordu. Bunların birer 

illüzyon olduğunu fark edince Rab’e dua ettim. Hemen ruhumun içi açıldı ve muhteşem 

Tapınak yerine üstten alta tamamen açık, yıkılmak üzere bir ev gördüm. Kadın heykeli yerine, 

başı ejderha, gövdesi leopar, ayakları ayı ve ağzı aslan olan bir Canavar asılıydı; kısaca 

Apokalipsis, xiii.2’de anlatıldığı gibi denizden yükselen Canavar. Park yerine, kurbağalarla 

dolu bir bataklık vardı;ve bataklığın altında Kutsal Söz’ün tamamen gizlendiği büyük bir taş

olduğunu öğrendim. Sonra o illüzyonları yaratan başrahibe sordum: ‘Bu tapınağın mı?’

‘Evet’, dedi. Hemen onun içsel görüşü de açıldı ve benim gördüklerimi gördü. ‘Ne 

görüyorum?’ diye bağırdı. Ona, bunun göksel ışığın etkisi olduğunu söyledim; bu ışık her 

şeyin içsel niteliğini ortaya çıkarıyor ve ona, yalnız inanç ile iyi işlerin ayrımını o anda 

öğretiyordu. Konuşurken doğudan esen bir rüzgar Tapınağı ve İmajı yok etti, bataklığı kuruttu 

ve Kutsal Söz’ün gizlendiği taşı ortaya çıkardı. Göksel bir bahar sıcaklığı indi; tapınağın 

203

yerine sade bir çadır göründü. İçine baktım ve orada, Kutsal Söz’ün gizlendiği temel taş, 

değerli taşlarla süslenmiş, tapınağın duvarlarındaki kerubim resimlerinin renklerini 

yansıtarak görüldü. Melekler hayranlığımı fark etti ve bana daha büyük harikaları 

göstereceklerini söylediler. Sonra üçüncü cenneti açmalarına izin verildi; burası Sevgi içinde 

yaşayan Göksel Melekler’in yeri idi. Aniden bir ateş ışığı Tapınağı yok etti ve geriye yalnızca 

Söz olan Rab, temel taşın üzerinde duruyor olarak kaldı (Rev. 1). Kutsallık meleklerin ruhunun 

içini doldurdu; secde etmek istediler, ama Rab, üçüncü cennetten gelen ışığın yolunu kapattı 

ve ikinci cennetten gelen ışığın yolunu açtı; bu da Tapınağın tekrar görünmesini sağladı ve 

ortasında çadır belirdi.”

13 Görülüyor ki Tapınak, temel taş ve Nicephorus’un bahsettiği 

Apokalipsis, Swedenborg’a Vizyon’da açığa çıkmıştır; fakat onu İsa sanan kişi Adem’dir. Bu 

bölüm son derece dikkat çekicidir ve büyük Seer’in göksel vizyonları bazen yalnızca 

bibliyolojik ve hatalı biçimde yorumladığını gösterir. Paulist başrahipler ve Jezebel Kilisesi 

vizyonunda ise tamamen doğru gözlemler yapmıştır.

13

204

Dünyanın her yerinde bulunan İlk Elçi ve Vahiy gelenekleri

Vahyin orijinal ve mükemmel kopyalarının nasıl kaybolduğu

Notlar

205

Kitap V. 

En seçkin ilahiyatçılar tarafından şüphe edilen Eski Antlaşma'nın gerçekliği

Eski Antlaşma’nın güvenilmez olduğu kesin olarak kanıtlandı

Eski Antlaşma birkaç yüzyıl boyunca tamamen kaybolmuştur

Eski Antlaşma modern ve yanlış bir dilde yazılmıştır; çok sayıda bilinmeyen yazarın 

eseridir

Eski Antlaşma Bütün çağlar boyunca yasaklanmış ve yok edilmiştir

Kayıp İbranice Kutsal Yazılar'ın bir listesi

Yeni bir kopyanın neden sahte olması gerektiğinin nedenleri

Eski Antlaşma'nın yanlış çevirileri

Yeni Antlaşma'ya ilişkin kuşkular

Eski Antlaşma'nın çoğunun itici karakteri

Notlar

206

Kitap VI

Tüm yaygın kronoloji karışık ve bir sistem olarak temelsizdir

Gerçek Vahiy'in büyük ve görkemli doğası

Yüce Olan'ın Çağrısı

Özet

207

VAHİY

Yunanca metin, İngilizceye yeni bir çeviriyle birlikte

Yedi Gök Gürültüsü

Vahiy Üzerine Notlar

208

Dizin