Powered By Blogger

9 Kasım 2025 Pazar

Giresun Yöresinde Bir Alevi Bektaşi Çepnİ


ALEVİLİK ARAĨTIRMALARI DERGİSİ İMTİYAZ SAHİBİ

Özgür Savaĩ ÖZÜDOĞRU

YAYIN KURULU BAĨKANI

Mehmet ELİBOL

SORUMLU YAZI İĨLERİ MÜDÜRÜ VE EDİTÖR

Coĩkun KÖKEL

EDİTÖR YARDIMCISI

Mustafa DAĞIDIR

YAYIN KURULU ÜYELERİ

Prof. Dr. Aynur KOÇAK 

Prof. Dr. Pakize AYTAÇ

Prof. Temuçin Faik ERTAN

Doç. Dr. Medine SİVRİ

ÜLKE TEMSİLCİLERİ

ALMANYA Bekir MAZLUM, Hasan Gazi ÖĞÜTCÜ, Orçun KAYA

ABD Caroline HOOGENBOOM, Deniz MAZLUM

BULGARİSTAN Emel BALIKÇI

ÇİN Xiaoshi WEI

İNGİLTERE Hüseyin ÇİÇEK

YUNANİSTAN Ahmet KARAHÜSEYİN

ALEVİLİK ARAĨTIRMALARI DERGİSİ YÖNETİM MERKEZİ ADRESİ

ALEVİLİK ARAĨTIRMALARI DERGİSİ

Adres: 1201 Sokak No: 55 Ostim-ANKARA/TÜRKİYE

Tel: +90.312 267 35 51 Belge Geçer: +90.312 267 35 59

Elektronik Posta: info@aadergisi.com

BASKI 

Hermes Ofset Baskı Hizmetleri

Kazım Karabekir Cad. Murat Çarĩısı No: 39/16 İskitler-ANKARA/TÜRKİYE

Tel: +90.312 384 34 32 Belge Geçer: +90.312 341 01 98

Aralık - 2011 / 2.000 Adet

Gönderilen yazılar yayın yönergesi esaslarına göre değerlendirilir ve iade edilmez. 

Yazı, sahibinin sorumluluğundadır. Dergideki yazılar kaynak gösterilerek aktarılabilir.

VII

BİLİM-DANIĨMA VE HAKEM KURULU

Prof. Dr. Ali DUYMAZ Balıkesir Üniversitesi

Prof. Dr. Ali TORUN Dumlupınar Üniversitesi 

Prof. Dr. Aynur KOÇAK Kocaeli Üniversitesi

Prof. Dr. Mehmet AÇA Balıkesir Üniversitesi

Prof. Dr. Mehmet KARAKAĨ Afyon Kocatepe Üniversitesi

Prof. Dr. Muhtar KUTLU Ankara Üniversitesi

Prof. Dr. Pakize AYTAÇ Gazi Üniversitesi

Prof. Dr. Saim SAVAĨ Uĩak Üniversitesi

Prof. Dr. Tayfun ATAY Ankara Üniversitesi

Prof. Dr. Temuçin Faik ERTAN Ankara Üniversitesi

Doç. Dr. Ali YAMAN Abant İzzet Baysal Üniversitesi

Doç. Dr. Esat HARMANCI Kocaeli Üniversitesi

Doç. Dr. Hasan TÜZEN Pamukkale Üniversitesi

Doç. Dr. Medine SİVRİ Eskiĩehir Osmangazi Üniversitesi

Doç. Dr. Mustafa ĨEN Orta Doğu Teknik Üniversitesi

Doç. Dr. Yusuf TEPELİ Akdeniz Üniversitesi

Doç. Dr. Zekeriya KARADAVUT Akdeniz Üniversitesi

Yrd. Doç. Dr. Aykan ERDEMİR Ortadoğu Teknik Üniversitesi 

Yrd. Doç. Dr. Caner IĨIK Adnan Menderes Üniversitesi

Yrd. Doç. Dr. Halil İbrahim ĨAHİN Balıkesir Üniversitesi

Yrd Doç Dr. Mustafa Kemal COĨKUN Ankara Üniversitesi

Yrd. Doç. Dr. Zekeriya KAPTAN Cumhuriyet Üniversitesi

Dr. Doğan KAYA Cumhuriyet Üniversitesi

ONUR KURULU

Abbas ÖNEN

Adem DAĞIDIR

Ahmet KARAHÜSEYİN

Ahmet ĨAHİN

Ali AKSU

Ali BÜYÜKĨAHİN

Ali DİNÇ

Ali ERİĨ

Ali ERSÖZ

Ali GÜVEN

Ali İhsan AKYOL

Ali ÖZDAMAR

Ali Rıza ALBAYRAK

Ali Rıza KOÇYİĞİT

Atilla ÇETİN

Baki Yaĩa ALTINOK

B. Sultan YETGİN

Barıĩ KILIÇ

Bekir MAZLUM

Canan BAĨKAYA

Durdu ÖZPOLAT

Dursun DİRİL

Erdal AKSÜNGER

Erdal CAFEROĞLU

Erdal YILMAZ

VIII

Erdoğan ÇOBAN

Ergül SİVRİ

Fidan ATMACA

Gültekin ERDOĞAN

Halil GEDİK

Hasan Hüseyin BATTAL

Hasan Hüseyin KÖSE

Hasan KOCA

Hasan Gazi ÖĞÜTCÜ

Hasan ÖZER

Haydar ÖZER

Hüseyin ALBAYRAK

Hüseyin Gazi MAZLUM

Hüseyin KOCA

İlyas ĨAHİN

İsmail ELİBOL

İsmet ERDOĞAN

Kemal TOZKOPARAN

Kemal ZEYBEK

Mahmut DOLAĨ

Mehmet Ali TUTAL

Mehmet Ali YALDIR

Mehmet GÜRBÜZ

Mehmet PERÇİN

Mersil BUDAK

Mine DAĞIDIR

Muharrem DALKIÇ

Muharrem TEMİZ

Mustafa COĨKUN

Mustafa ÇAĞLAR

Nuriye YÜKSEL

Onur KAYA

Rıza AYDIN

Salih BOLAT

Selahattin AYDOĞAN

Selahattin DAĞ

Seyfi OĞUZ

Uğur SÜMER

Ümit GÜVENİR

Veli KESKÜN

Yolcu BİLGİNÇ

Yusuf DAĞ

Zeynel GÜL

Zülali FİĨENK

KAPAK TASARIM: 

Baĩak BAĨARAN

TÜRKÇE-DÜZELTİ: 

Gürkan ÇOBANOĞLU

HALKLA İLİĨKİLER VE ORGANİZASYON: 

Elif ELİBOL, Uğur AKSOY

İNGİLİZCE ÇEVİRİ SORUMLUSU: 

 Osman Nuri ĨİĨMAN

IX

EDİTÖRDEN ................................................................................................................................................. XI

DEVRİYE METİNLERİNDE GEÇEN OMURGA KAVRAMLAR ....................................................... 1

Pakize AYTAÇ

BALIKESİR YÖRESİ ÇEPNİ VE TAHTACILARINDA KAMBERLİK GELENEĞİ ....................... 41

Ali DUYMAZ, Mehmet AÇA, Halil İbrahim ĨAHİN

SİVAS ALİ BABA ZAVİYESİ .................................................................................................................... 59

Saim SAVAĨ 

FÜTÜVVET-MELÂMET İLİĨKİSİ .......................................................................................................... 117

M. Esat HARMANCI

YEMÎNÎ’NİN FAZÎLET-NÂME ADLI ESERİNDE GEÇEN FİİLLERİN ......................................... 125 

SÖZLÜK BİLİMSEL ANLAMLARI

Yusuf TEPELİ

ANADOLU MİSTİSİZMİNDE GERÇEKLİK VE DENEYİM ........................................................... 157

Caner IĨIK

GELENEKSEL BAĞLAMA ÖĞRENME SÜRECİ ............................................................................... 165

(Farklı Görüĩler Bağlamında Nitel Bir Analiz)

Zekeriya KAPTAN

İÇİNDEKİLER

X

BALIKESİR ÇEPNİLERİNDE AĞIT GELENEĞİ VE AĞITÇI KADINLAR ................................. 179

Halil İbrahim ĨAHİN

GELENEKSEL CEM UYGULAMALARI VE CEM UYGULAMALARININ ............................... 197 

KENTSEL DÖNÜĨÜMÜNDE ROL ALAN AKTÖRLER: DERNEK VE VAKIFLAR

Hulusi YILMAZ

CÖNKLERDEN GÜN IĨIĞINA: DİVRİĞİLİ VELİ ............................................................................ 213

Doğan KAYA

MERZİFON’DA BİR ERENLER OCAĞI: PİRİ BABA TEKKESİ, TÜRBESİ VE VAKFI ............. 245

Fahri MADEN

GİRESUN YÖRESİNDE BİR ALEVİ-BEKTAĨİ ÇEPNİ YERLEĨİMİ: ............................................ 265 

ZIRHAN MAHALLESİ

Abonoz KÜÇÜK

DİYARBAKIR, BEYAZID-I BOSTAN(BEYAZİD-İ BESTAMİ) OCAĞI’NDA ............................. 277 

SÖYLENEN DEMELER

Servet YAĨAR

SARI SALTUK’UN TÜRKİYE’DEKİ MAKAMLARI ÜZERİNE BİR İNCELEME ....................... 291

Birsel ÇAĞLAR ABİHA 

XI

EDİTÖRDEN

 “Turnaya vermiĩ sesini

 Aĩıklar tutsun yasını

 Hem ölünce devesini

 Yeden Murtaza Ali’dir”

 Pir Sultan Abdal

Hacı Bektaĩ Veli ve erenlerin Anadolu topraklarında gerçekleĩtirdiği güzellikler yüzyılları aĩıp günümüze 

ulaĩtı. Hacı Bektaĩ Veli ile Anadolu insanı “eline beline diline sahip ol” telkinini yaĩamının temel ilkesi haline 

getirdi. Erenlerin hitabı Anadolu’yu aĩıp tüm insanlığa ulaĩtı. Her ĩey insanla vardı. İnsan dünyanın var olma 

sebebiydi. Dünyanın merkezi insandı. O sebeple insan erenlerin kamillik olarak tarif ettiği halin anlamını bulduğu 

özneydi. “Ara bul” sözü insanın tamamlanması için Hacı Bektaĩ Veli’nin tavsiye ettiği bir metod idi. Hacı Bektaĩ

Veli, derviĩlerine ve insanlığa dönük olarak dillendirdiklerini, daha güzel bir dünya, daha iyi bir yaĩam, daha doğru 

ve baĩarılı bir insan modeli için tasarlamıĩtı. Tüm bu yönleri ile Hacı Bektaĩ Veli, insana kendisini tanıması için bir 

rehber olmuĩtu. 

Alevilik Araĩtırmaları Dergisi olarak biz de Hünkar’ın bu asil inancına hizmet için yola çıktık. İsteğimiz ve 

amacımız Pir’in güzel muhabbetini tüm insanlarla her coğrafyada yaĩamak ve Serçeĩme’nin arı düĩüncesini farklı

yönleriyle ortaya koyan çalıĩmaları sizlerle buluĩturmak… 

Bu sebeple dergimizin neĩri öncesi yüzlerce canın önerilerini dinledik. Fikirlerini aldık. Hep birlikte bir doğru 

üzerinde buluĩmaya çalıĩtık. İlk olarak Eskiĩehir’de Sayın Erdal Caferoğlu, Doç. Dr. Medine Sivri ve Ali İhsan Ak￾yol gibi değerli canlarımızın desteğiyle dergimizin ilk buluĩmasını gerçekleĩtirdik. Hizmetleri dolayısıyla Eskiĩehirli 

canlarımıza bu vesile ile tekrar teĩekkür ediyoruz. Devamında Ankara’da iki toplantı daha yaptık. Muhabbet tadında 

geçen toplantılarımızın ilki Ankara-Ostim’de gerçekleĩti. Bir araya geldiğimiz canlar dergimize maddi ve manevi 

destek veren kardeĩlerimizdi. Kendileriyle hepimizi mutlu eden ve heyecanlandıran bir sohbet gerçekleĩtirdik. İkinci 

buluĩmamız dergimizin galası idi. Ankara Crowne Plaza Otel’de gerçekleĩen etkinliğimize Türkiye’nin dört bir 

yanından canlar teĩrif etti. Sanayici, akademisyen, gazeteci, sanatçı, emekli, öğrenci toplumun farklı kesimlerinden 

insanlar, Alevilik Araĩtırmaları Dergisi’nin yayın hayatına baĩlaması noktasında yaĩadığımız mutluluğu ve he￾yecanı bizlerle paylaĩtı. Her iki organizasyona da katılarak bizleri onurlandıran mihmanlarımıza sonsuz teĩekkür 

ediyoruz.

2011 yılının ĩu son günlerinde Ehl-i beyt’in asaletinin yüce temsilcisi İmam Hüseyin ve ailesinin Kerbela’da 

yaĩadıkları zulmü hep beraber andık. Bir Muharrem ayını daha birlikte yaĩadık. Farklı coğrafyalarda Kerbela ĩehit￾leri için matem çekildi, oruçlar tutuldu, kurbanlar tığlandı, lokmalar verildi, aĩureler kaynatıldı ve cemler yapıldı. 

Erenler meydanında, erence, İmam Hüseyin ve Ehl-i beyt mensupları için bir araya gelindi.

Diğer taraftan dünya, içinde bulunduğumuz ay itibariyle yeni bir yıla girecek olmanın heyecanı içinde… Tüm 

insanlığa yeni yılın barıĩ, huzur ve sağlık getirmesini temenni ediyoruz. Erenlerin himmeti cümlemizin üzerinde 

olsun. Muhabbetle kalın…

Coĩkun KÖKEL

XII

1

DEVRİYE METİNLERİNDE GEÇEN OMURGA 

KAVRAMLAR

THE FUNDAMENTAL TERMS IN THE TEXTS OF DEVRIYE

 Pakize AYTAÇ1

ÖZET

Allah-âlem-insan, varlık teorisinin üç te￾mel dinamiğidir. İnsanın gerçekliğini aĩkın 

ve içkin olarak ele alan ve onun yaratıcıdan 

aldığı özü, mayayı dillendiren tasavvufî me￾tinler, kiĩinin kendini idrak ediĩi açısından 

önemlidir. Varlığın sevgi ile algılanabilme￾si, ilahî nurun bir cüzü olan ruhun ölmezliği 

meselesi, ruh-can-beden veya öz-cevher￾hayat özdeĩliği devriyelerin konusudur. Tü-

mel bilinci kavramamızda devriyelerin payı

büyüktür. Kalbin mistik fetihleri yolunda 

bu kaynaklara çok ĩey borçluyuz. İnsanı

arzulara tutsak olmaktan kurtaran, kendi￾ni aĩmasına ve kendini gerçekleĩtirmesine, 

benliğini noksanlıktan arındırmasına vesile 

olan devriyeler üzerinde ciddiyetle durmak 

gerektiği açıktır. 

Anahtar Kavramlar: Devran, seyir, se￾fer, sülûk, sudur, Yeni Efl âtunculuk, Big 

Bang, kuantum, hazarat-ı hams, tenezzülât-ı

seb’a, vahdet-i vücut, küntü kenz, levh-i 

1 Prof. Dr., Gazi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi, 

Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü.

mahfuz, a’ma, âyan-ı sabite, heyula, cevher, 

âraz, kaf, nun, kün, fena, cem, cemü’l-cem, 

zıtların birliği, tecelli, tezahür, ilim.

ABSTRACT

God-universe-human are the three 

dynamics of the theory of existence. The su-

fi c texts handling the reality of humanity as 

excessive and innate and expressing the in￾herent and nature that humanity has taken 

from the creator are crucial from the aspect 

of self identifi cation of person. the subjects 

of devriye are the perception of existence 

with love, the conception of immortality of 

spirit which is a part of heavenly light, the 

sameness of spirit-soul-body or inherent￾quintessence-life. Devriye plays a central 

role in understanding of universal logic. 

We owe a great deal to these sources in the 

way of mystical conquest of heart. It is clear 

that is necessary to emphasize devriye texts 

contributing to save people from being sla￾ves of their wishes, to go beyond themsel￾ves, self-realization, and purifi cation of their 

ego from defectiveness.

Key Words: Devrân, Seyr, Sefer, Sülûk, 

Sudûr, the New Platonism, Big Bang, Qu-

2

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

antum, Hazârat-ı Hams, Tenezzûlât-ı

Seb’a, Vahdet-i Vucûd, Kuntu Kenz, Levh-i 

Mahfûz, A’ma, A’yân-ı Sâbite, Heyula, Na￾ture, Ârâz, Kaf, Nun, Kun, Fenâ, Cem, Cem￾ul-Cem, Union of Discrepancies, Manifesta￾tion, Appearing, Science.

GİRİĨ

Evrenin gizemini çözmek düĩüncesi Ef￾latun ve Aristo’dan itibaren Batı felsefesini 

sürekli meĩgul etmiĩ bir konudur. M.S. 3. 

yüzyılda da Platinos’dan itibaren “evrenin 

ruhu” problemi gündemde kalmıĩ, Porph￾yrios ve takipçileri Suriye’de ve Bergama’da 

okullar kurarak bu mevzudaki tartıĩmaları

devam ettirmiĩlerdir. Evrenin iradesi hu￾susundaki bütün felsefî tartıĩmalar çağlar 

boyu devam eden düalizmin gerçeği ikiye 

bölen alıĩkanlığı düĩüncesini zihinlere yer￾leĩtirmiĩtir. Buna karĩın Yeni Efl atunculu-

ğun ortaya koyduğu “sudur nazariyesi”

Allah-âlem ikiliğini ortadan kaldırmayı he￾defl emiĩtir. 

Yeni Efl atunculara göre var olan her ĩe￾yin ilkesi “mutlak birlik”tir. Her ĩey türeme 

yoluyla “Bir”den doğar. Böylece yaratılan 

ilk varlık logos(kelam veya zekâ) ruhu do-

ğurur. Ruh, hareketin ve maddenin kayna-

ğıdır. 

Yaratılan varlık, içinden çıktığı yetkin￾liğe doğru yükselmek ister. Bu Tanrı’ya dö-

nüĩtür. Ruhun kendi bilincinden sıyrılması

vect yoluyla mümkündür, Tanrı’da erimek 

ve ilk ilkeyle birleĩmek için bilincini aĩması

zaruridir. 

Yeni Efl atunculuğun bizde de etkileri￾nin olduğu bilinmektedir. Farabi, bu teori￾deki öz ve varlığın tekliği problemini radi￾kal bir farkla farklı bir noktaya taĩır; öz ile 

varlığı birbirinden ayırır ve varlığın özün 

içine girmediğini ispata çalıĩır. Daha sonra 

İbni Sina, “Allah her ĩeyin nihai sebebi ol￾duğundan bütün sebeplilik sürecini de za￾ruri olarak bilir.” hükmünden yola çıkarak 

İslam’ın yaratma ilkesi ile felsefenin âlemin 

ezeli olduğu görüĩünü telif için sudur teori￾sine baĩvurur(Fazlu’r-Rahman, 1981: 149).

İslam düĩüncesinde Yeni Efl atunculuk 

ĩu temel görüĩlere dayanmaktadır: 

* Ruhun ölümsüzlüğü. 

* Tanrı’nın yetkinliği.

* Bütün yaratılanların ve evrenin Tan￾rı özünden fıĩkırdığı.

* İnsan ruhunun bedenden ayrılınca ana 

kaynağı olan ilahî âleme döneceği.

 Klasik İslam düĩüncesinde, evrenin yara￾tılıĩı hakkında iki temel anlayıĩ bulmaktayız:

I: “Yaratıcı bir doktrin” ortaya koyan 

fi kirler(Kelâmcılar-Eĩâriler).

II. “Sudur” fi krini öne süren fi kirler ya 

da felsefeciler tarafından İslam düĩüncesine 

sokulan doktrinler.

Bir-Zekâ-Ruh: Yeni Efl atuncu üçlemin (üç) temel ilkesidir.

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

3

Bu iki tip anlayıĩ “İslam kelamı ve fel￾sefesi”, “İslam düĩüncesi” gibi tabirlerle ta￾nımlanmıĩ ve tarih boyunca uzun münaka-

ĩalara neden olmuĩtur. 

IX. ve X. yüzyıllarda yaĩayan İslam fi -

lozofl arı, düĩünürleri ve mutasavvıfl arı bu 

görüĩleri benimsediler. İslam düĩüncesinde 

Yeni Efl atunculuk, iki ayrı doğrultuda geliĩ-

miĩtir. Biri, yaratılıĩın Allah tarafından yok￾tan var ediĩ olduğunu ileri süren, kaynağı-

nı Kur’an ve hadislerde bulan görüĩ; öteki 

de yaratılıĩı, ilahî özün görünüĩ alanına 

çıkıĩı(sudur) olarak yorumlayan görüĩtür. 

Birinci görüĩü savunanlar düĩünürler, bil￾ginler ve fi lozofl ar; ikinci görüĩü savunanlar 

da genellikle mutasavvıfl ardır. 

Kur’an ve hadislere dayanan Yeni Ef￾latuncular ĩeriata bağlandı; zaman zaman 

kendilerine karĩı olanların görüĩlerini yeni￾den yorumlayarak İslam dini ilkeleriyle bağ-

daĩtırma denemelerine giriĩtiler. Kaynağını

Demokritos’un atomcu görüĩünde, tabiatın 

yaratılmayarak ezeli-ebedi oluĩunda bulan 

felsefe çığırına bağlı kalanların dıĩındaki 

bütün İslam fi lozofl arı Yeni Efl atuncudur. 

Bunlar zaman zaman Aristoteles’in düĩün￾celerini benimsemiĩler ve görüĩlerinden ya￾rarlanmıĩlardır. Bunlar arasında Aristo’nun 

yanı sıra Yeni Efl atuncu görüĩü de benim￾seyen İbni Sina, Farabi, Gazali, İbni Rüĩd 

gibi fi lozofl ar sayılabilir. Ayrıca tasavvuf çı-

ğırı da bir bütün olarak Yeni Efl atuncudur. 

Hâkim Senaî, Ĩeyh Attar, Mısrî, Mevlânâ 

Celâleddin, Muhyiddin Arabî, Hallacı Man￾sur, daha sonraki çağlarda yaĩayan Nesimi, 

Molla Cami gibi ĩair ve mutasavvıfl ar, Yeni 

Efl atuncu görüĩleri yeniden yorumlayarak 

benimseyen, onları İslam dini ilkeleriyle 

bağdaĩtırmaya çalıĩan kimselerdir. Yeni Ef￾latuncu düĩünce felsefe ve tasavvufun yanı

sıra İslam ülkelerinde geliĩen edebiyatı da 

etkilemiĩtir. 

Tasavvufun, “devir nazariyesi” denen 

ve insan ruhunun değiĩik aĩamalardan ge-

çerek Tanrı’ya yükseldiğini, her basamakta 

ayrı bir varlık katının bulunduğunu, insan 

yaĩarken hangi manevi aĩamaya kadar yük￾selmiĩse, ölünce ruhunun o aĩamada kalaca-

ğını savunan görüĩü, Yeni Efl atuncu düĩün￾ce ekseninde geliĩen yeni bir yorumdur. Yeni 

Efl atuncu görüĩ, İslam ülkelerinde, özellikle 

Kur’an ve hadis verilerine bağlı kalan çev￾relerde ve tasavvufu benimseyen bölgelerde 

bugün de vardır. Ancak, bu tartıĩmalar hiç 

ĩüphe yok ki çok ayrı bir çalıĩmanın konu￾sudur. Biz burada “sudur” ile “seyr ü sülûk” 

kavramlarına eğilirken konuyu özet olarak 

açıklamak durumunda kaldık. 

Günümüzde de tarih boyu süren yaratı-

lıĩı anlama felsefesi kuantum mekaniğinde 

“anti-madde” denen yeni bir çalıĩmayla çok 

farklı noktalara taĩınmaktadır. Neredey￾se kuantum fi ziği ile sufi lik aynı konseptte 

buluĩmakta, geçmiĩteki metafi zik tartıĩma￾larını kısmen anlamsız kılmaktadır. Hatta 

nefsi ve modalitelerini varoluĩ katları hiye￾rarĩisine yerleĩtiren bir yeni kozmolojiyle 

bizi Big Bang teorisi üzerinde düĩünmeye 

itmektedir(Gürsü, 2006). Big Bang teorisi, 

âdeta Alevi-Bektaĩi felsefesinde yer alan 

4

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

“Tanrı’nın bilinmek için zuhur etmesi”nden 

hareketle “teslim” ve “ikrar”ı anlatan man￾zumelere yönelmeyi; “yola giriĩ”i, “nüzul￾le suud” anlayıĩıyla bir yolculuğa çıkmayı

salık vermektedir. Bu yolculuk; sonlu bir 

varlığın, daha yaĩarken sonsuzluğa atlayıĩı, 

fenadan bekaya nefsin derinliklerine sıçra￾yıĩıdır. Etik kozmoloji yoluyla nefsin derin￾liklerine inme meselesini anlamak için, dev￾riye metinlerini çözmek gerektiği açıktır. Bu 

düĩüncelerle ele aldığımız metinleri çözüm￾lemeden önce, bu alanın omurga kavramla￾rını ele almak kaçınılmazdır. 

DEVRİYE METİNLERİNDE 

GEÇEN OMURGA KAVRAMLAR 

1. Hazarât-ı Hams ve Tenezzülât-ı

Seb’a 

Evreni anlamaya çalıĩmak, yaratılıĩtaki 

sırrı kavramaya yönelmek tasavvufun en 

güç problemlerindendir. Varoluĩun kozmik 

boyutlarını anlamak için iç dünyamızın ĩif￾relerini çözmek gerekir. Bu bir keĩif hareke￾tidir. “Yaratılmıĩ kâinat” fi kri ile “sudur et￾miĩ kâinat”(hilkat-sudur) fi kri anlaĩılmadan 

devriyeleri anlamak mümkün değildir. 

İçindeki özün(okyanusun) bilincine 

varmak Hak’tan gelen ilahî tabiatı görmek 

demektir. Ancak bu görüĩ ve hissediĩ bey￾nimizdeki kopyalardır. Asılları ancak Allah 

görür. Bu noktada, evrenin nasıl yaratıldığı

üzerinde düĩünmek gerekir: Yaratma yok￾tan var etme midir? Var olana ĩekil mi ve￾rilmiĩtir?

Oluĩ nazariyesi tasavvufun en zor ve 

karmaĩık meselesidir. Teklik-çokluk, feyz￾tecelli, isimler-sıfatlar, zaman-cevher-âraz 

gibi ontolojik kavramlarla ilgilidir. Bilindi-

ği gibi klasik ontolojide oluĩ; ya yokluktan 

varlığa geçiĩi -ki görünüĩ veya gerçekleĩme 

diye adlandırılır- ya da varlıktan baĩka bir 

varlığa geçiĩi -ki var olmada devamı ifade 

eder- veyahut varlıktan yokluğa geçiĩi -ki 

yok olmayı veya kaybolmayı- ifade eder. 

İbni Arabî’ye göre oluĩ, ne mutlak yokluk￾tan vara, ne vardan mutlak yokluğa geçiĩ-

tir; varlığın vardan vara olan bir geçiĩi ve 

aynı varlığın değiĩimidir. Çünkü vahdet-i 

vücut nazariyesine göre varlığın varlığa ge￾liĩi mutlak yoktan değildir. İlahî isimler ve 

sıfatlar vasıtasıyla bizzat ilahî varlığın ken￾disindendir. Nasıl geliĩ ilahî varlıktansa dö-

nüĩ de O’nadır. Çünkü İbni Arabî ĩöyle der: 

“O hâlde her iĩ O’ndandır… Her iĩ O’ndan 

baĩladığı gibi O’na döner.” Demek ki İbni 

Arabî’ye göre oluĩ, asla mutlak manada yok 

olmayı ifade etmez. Allah’ın vücudunun ilk 

kuvve halindeki Tek’lik ve bilkuvve halin￾deki çokluğundan bilfi il çokluğa geçmesi 

ve çoğul olarak sayısızca, sınırsızca ve son￾suzca tecellisidir ve O’nun taĩması(el-Feyz 

el-Mukaddes) ile oluĩ daima varlık ve var￾lıklar sahasında bir ontolojik çeĩitlenme ve 

baĩkalaĩmadır(SON NOT-1).

Alevi öğretisine göre de Tanrı evreni 

serbest iradesiyle yokluktan varlığa geçiren 

yaratıcı güçtür. Yaratma yoktan var etme 

değil, Tanrı’nın görünür duruma gelmesi￾dir. Mevlâna bu durumu ĩu sözlerle özetle￾mektedir: “Yaratılıĩ bir görünüĩtür, yokluk-

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

5

tan varlığa geliĩ değildir. Tanrı’nın görünür 

duruma gelmesi evrenle onun kapsadığı

varlık türlerinin oluĩmasını sağlamıĩtır. Bu 

nedenle bütün görünenler Tanrısal yansı-

malardır. Biz buna çokluk diyoruz.” 

Evrendeki madde ve mana, Allah’ın ya￾ratıcı kudretinin ortaya çıkıĩıdır. Evren bir 

varlık yığını değil, devamlı oluĩan, devamlı

değiĩen bir olaylar sistemidir. Tekerrür et￾meyen bir tecellidir. İbni Arabî’ye göre bu 

hakikat ĩudur: “Âlem her an yeni bir tecelli 

ile var olmaktadır. Eğer tecelli bir an kesilse 

âlemin varlığından eser kalmaz. Tecellide 

ise tekrarlanma yoktur. Her tecelli eski var￾lığı giderir ve yeni bir varlık getirir. Tecelli￾nin her varlığı gidermesi onun gidiĩi anında 

varlığın yok olması, yeni bir varlığın yara￾tılması da baĩka bir tecellinin onu meydana 

getirmesidir ve eĩyanın yok olması anı, onun 

var olması anının aynıdır. Mademki âlemin 

vücudu sürekli değildir. Çünkü âlem, cev￾heriyle ârazıyla daima değiĩmektedir. Her 

değiĩen ĩeyin taayyünü yani, görünüĩü de 

her an baĩka baĩka olur. Binaenaleyh, âlem 

hadistir…”(Sunar, 1974: 34).

Âlem, ancak gerçek varlığın sıfatları ola￾rak mevcuttur. Çünkü âlem denilen varlık, 

Allah’tan gelen tecelli ile doğan âyan-ı sabi￾te suretlerinde O’nun belirmesinden ibaret￾tir. Allah ise bu âyan-ı sabitenin hakikatları

ve ezelî bilgideki durumlarına göre çeĩitli 

suretlerde görülür ve düĩünülür. İlmin ma￾luma yani, bilginin bilinmiĩ olan ĩeye bağ-

lı olmasının sebebi de budur. Âlemlerden 

gani olan Allah birinci fail, suret de ikinci 

faildir. Bu itibarla Allah’a mahsus olan ilk 

olma(evveliyat) surette olamayacağından 

âyan-ı sabite denen ve ilim mertebesinde 

görünmüĩ olan bu ilahî sıfatların suretleri 

de derece derece belirmiĩ ve mümkünün 

hakikati ve dayanağı olmuĩtur. Allah’ın 

varlıklarda suretle tecellisi olmasaydı âlem 

var olmazdı. 

Sudur nazariyesi “Yokluktan varlık çık￾maz.” düĩüncesini ileri sürmüĩtür. Tanrı, eĩ-

yayı yoktan halk etmeyecek, fakat ona, ken￾di varlığından varlık verecektir(Hocaoğlu, 

1995: 68). 

Yani var olma, yoktan yaratma değil, 

var olan bir varlıktan pay almadır, ondan 

sâdır olmadır. Bu ilke, sudur mertebesinin 

aynı zamanda bir nüzul(iniĩ) mertebesi ol￾duğunu izhar eder. Bu iniĩ ile varlıklar tab￾losundaki ontolojik hiyerarĩi aynı zamanda 

bir de aksiyolojik hiyerarĩiye tekabül ettiril￾miĩ olmaktadır. Yaratıcı Tanrı, aĩkı sebebiy￾le bilgisi, kudreti, hikmeti gereği, var oluĩu 

dileyince önce bir öz(cevher) yani bir çekir￾dek yarattı. Her bir varlık türü, Tanrı’nın 

bilgisi dâhilinde o özün açılımından türedi. 

Varoluĩ, ilâhî aĩkın, dalga dalga yayılması

ve açılıp serpilmesinden baĩka bir ĩey de-

ğildir. Tasavvuf kozmolojisinde âlemin Al￾lah tarafından doğrudan ve yok’tan halk 

kılındığı değil de bil-vasıta halk kılındı-

ğı anlatılır. Allah’ın bu yaratması sudura 

çok benzer. O’nun ilk yarattığı ĩey, “nur-ı

Muhammedî” olup, sonra diğer varlıkla￾rın tamamını O’nun(Hz. Muhammed’in) 

nurundan yaratmıĩtır(Uludağ: 1998). Bu-

6

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

rada Peygamber’e izafe edilen fonksi￾yonun Meĩĩaî felsefesindeki ilk akıl ile 

benzerliği dikkati çekmektedir. Bu du￾rum Süleyman Çelebi’nin Mevlîd’inde, 

baĩlangıçta(Münacat kısmında) Allah’ın her 

ĩeyi “sun ile yoktan var kıldığı” anlatılır, fa￾kat daha sonra da Peygamberin ruhunun ya￾ratılması bahsinde, “Mustafa ruhunu evvel 

var kıldığını, gizli-açık, arĩda ferĩde, gökte￾yerde ne varsa ondan olduğu” sözleriyle 

anlatılmaktadır(Kahraman, 1972:64-65).

2. Evrenin Oluĩumunda Yeni 

Bulgular/Kuantum-Hologram 

Teorisi

Dünyadaki yaĩamın baĩlangıcı ve sebe￾bi olan enerji, büyük patlamadan önce asıl 

kaynakta bulunuyordu. Bu enerji büyük 

patlamadan sonra bir yıldızda toplandı. Bu 

yıldızın dağılması ile güneĩe geldi. Burada 

yanarak ıĩığa ve yeryüzüne ulaĩarak yaĩa￾ma dönüĩtü. Evrenin ve dünyadaki varo￾luĩun ve yaratılıĩın baĩlangıcından bugüne 

kadar olan tüm safahat, Alevi nefeslerinde 

ĩaĩmaz bir bilimsel doğrulukla yer almıĩtır. 

Tasavvufi anlatımla evren tek bir ruh￾tan meydana gelmiĩtir ve evrende mevcut 

olan her ĩey hayatiyetini bu ruhtan alır. Ve 

bu ruh, aynı zamanda ĩuurlu bir yapı olması

nedeniyle, ilme, iradeye ve kudrete sahiptir. 

İĩte bu evrensel ilim, güç ve irade holografi k 

bir ĩekilde evrenin her katmanındaki her bi￾rimin her noktasında mevcuttur. Bu gerçeğe 

ermiĩlerin, “Zerre küllün aynasıdır.” ĩeklin￾de anlatmaya çalıĩtığı konu, mutlaka bir ira￾denin yanında bir de irade-i cüz’iyenin var 

oluĩu ĩeklinde anlaĩılmıĩtır. 

Holografi k yapının önemli bir diğer 

özelliği ise, zaman ve mekân kavramları ol￾maksızın, geçmiĩ, ĩimdi ve gelecek diye bil￾diğimiz her ĩeyi yani tüm bilgileri bir arada 

bulundurmasıdır. Zaman, mekân, geçmiĩ, 

gelecek diye adlandırmaların algılayanın 

kapasitesinden kaynaklanan göreceli değer￾ler olduğu bir kez de hologram prensibi ile 

destek görmüĩtür. Tümün bilgisi, her zerre￾de özü itibariyle mevcuttur ancak zerrenin 

de o tüm bilgiyi değerlendirebilmesi, mev￾cut kapasiteyi kullanabildiği ya da açığa çı-

kartabildiği orandadır. Levh-i mahfuz, “kes￾reti” yani çokluk kavramlarını meydana ge￾tiren esma terkiplerinin “kaza ve hüküm”, 

bilgi ve bilinç boyutudur. Allah ilmindeki 

“hüküm ve takdir”in fi iller âlemine yansı-

masıdır. 

Bu platformda her ĩey bilgi olarak, tasa￾rım olarak tüm var oluĩ gerekçesiyle mev￾cuttur. Burada zaman ve mekân kavramı

olmaksızın ezelden ebede kadar her ĩey bil￾gi olarak mevcuttur. İĩte bu levh-i mahfuz 

âlemlerin aynasıdır ve evrenin geni hük￾mündedir. Evrende ve onun boyutsal tüm 

katmanlarında meydana gelmiĩ olan tüm 

varlıklar, Levh-i mahfuz diye bilinen bir üst 

boyutun tafsiliyle meydana gelmiĩlerdir. 

Burada mevcut olan her birim, galaksiler, 

burçlar, güneĩler, gezegenler ve dünya üze￾rindeki her ĩey Allah’ın varlığı ile vardır. Ve 

her biri kendi boyutunun algılayıcısına göre 

vardır. Gerçekte var olan, sadece tek olan￾dır, varlık Vahidü’l-Ahad olan Allah’tır. 

Evrende mevcut olan bu mana suretlerinin 

hepsinin de tekin tüm özelliklerini içermesi 

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

7

ve müstakil bir varlıklarının, mevcudiyetle￾rinin olmaması ve Allah her zerrede zatıy￾la, sıfatlarıyla ve esmasıyla mevcut olduğu 

içindir ki, evren de holografi k özellik gös￾termektedir. Bunu tespit eden ermiĩler de 

“Alametlerin aslı hayalidir.” diyerek bu ger-

çekliğe temas etmiĩlerdir(SON NOT-2). 

3. Alevî-Bektaĩi Düĩüncesinde 

Evren Anlayıĩı

İnsanın halk ediliĩi, Aleviliğin “sırr-ı

hakikat”lerinden biridir. Saklanmıĩ bir ger-

çektir. Bu ilahî bir sırdır ve Alevi yolu içinde, 

dört kapı, kırk makamdan geçerek aydınla￾nan ve bu sırrı taĩımaya ehil hâle gelenlere 

verilir. Sekahüm sırrı olarak adlandırılan bu 

inanıĩa göre, insan evrimleĩmesini bir baĩka 

gezegende tamamladıktan sonra, kendisini 

öz ve suret olarak yeryüzündeki insansı var￾lığa genetik yolla transfer etmiĩ, onun içine 

yerleĩmiĩ ve yeryüzüne inmiĩtir. 

Alevi inanıĩında insan varlığının iki 

evresi vardır. Birinci evrede insan beden￾leĩmemiĩ bir enerjidir, ıĩıktır(nur-ı kadim). 

İkinci evrede insan devriye yolu ile evrim￾leĩerek vücut bulmuĩ ve cisim olarak ortaya 

çıkmıĩtır. 

4. Âlemler

4.1. Lâ Taayyün ve Vücud-ı Mutlak 

Ahadiyet mertebesi, Allah’ın künhü 

ve hakikatidir. Âlem-i lahut denilmesi, bu 

mertebede hiçbir isim, sıfat ve fi il ile mu￾kayyet olunamamasındandır. “Allah vardı. 

O’nunla beraber hiçbir ĩey yoktu.” hadisi bu 

mertebeyi ifade eder. “Vücut” mefhumunu 

akıl, fi kir, duyular ve kıyas yoluyla anlamak 

mümkün değildir. Sonradan olan (hadis) 

varlıkların bu mertebeye asla ĩuurları yok￾tur ve insanın düĩünce yoluyla bu vücudu 

anlaması da imkânsızdır. Bu mertebede 

vücut tecellisinden de münezzehtir. Hudut 

ve ciheti yoktur; kendisinin bir mebdei ve 

baĩlangıcı yoktur; aksine bütün varlıkların 

mebdei ve menĩeidir. Bu mertebeye birçok 

isim verilmiĩtir. Bunlardan bazıları ĩunlar￾dır: vücud-ı sırf, vücud-ı baht, zat-ı mutlak, 

vücud-ı hakikî, hakikatü’l-hakayık. 

4.2. Taayyün-i Evvel, Hakikat-ı

Muhammediyye

“Vücud”un muhtelif mertebelere tecelli 

suretiyle iniĩi(tenezzülü) açılmaya ve zuhu￾ra meyli ve yönelme ile mümkün olur. Heyl 

ise meĩiyyet dilemek demektir. Bu da, bir 

sıfat olduğundan ve Hak, lâ-taayyün merte￾besinde meĩiyyet sıfatından da münezzeh, 

“mutlak vücut” ve “zatî cemal”inde müs￾tağrak olduğundan O’nun ilk taayyün olan 

bu mertebeye tenezzülü yani ilk tecellisi me-

ĩiyyet sıfatıyla olmayıp “iktiza-yı zatî” yani 

zatının bir gerçeğidir. 

Bu “istiğrak”tan “agâhî”ye, yani 

“uyanıklığ”a bir geçiĩtir ki böylece zatın 

bütün sıfatları kendisinde zahir olur. Zatı-

nın gereği olan bu ilk tenezzül neticesinde 

zat-ı sırf kendisinde tezahür eden tüm sıfat 

ve isimleri bilir. Sıfatları bu mertebede zatın 

aynı olduğu için, bu bilme de Hakk’ın kendi 

zatını bilmesinden ibarettir. 

8

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

4.3. Taayyûn-i Sanî, İkinci Taayyün 

Vahidiyyet Mertebesi

Bu mertebede “vücud”un isim ve sıfat￾larının gerektirdiği bütün külli(tümel) ve 

cüzi(tikel) manaların suretleri(form-idea) 

birbirinden ayrılırlar. İmkân âleminde ha￾dis olarak bütün varlıkların “hakikatları” 

bu mertebedeki suretlerdir. Bu suretlerin 

gerek kendi zatlarına, gerekse benzerlerine 

asla ĩuurları yoktur. Zira onların varlıkları

ve birbirinden farklılaĩmaları “ilmî”dir. 

Bir olan Hakk’ın vücudu bu ilmî suretler 

sebebiyle bu mertebede, harice çıkmaksızın, 

çokluk olarak zahir olur. İĩte bu ilmî sıfatlar, 

ilahî zatın varlıkları icat etmesine illet ve se￾bep olur. Her ilmî suret, ĩahadet âleminde 

görülen varlıkların her birinin “hakikat”i ve 

onu terbiye eden “Rabb-i has”ıdır. Tasavvuf 

ıstılahında bu ilmî suretlere “âyan-ı sabite” 

denir. Ĩahadet âleminde zuhura gelmiĩ olan 

bütün varlıklar bu “âyan-ı sabite”nin oluĩla￾rı ve gölgeleridirler.

4.4. Ruhlar Mertebesi

Bu mertebede “vücut” bir öncekinde￾ki “ilmî suretler”e göre ruhlar mertebesi￾ne tenezzül eder, böylece her bir ilmî suret 

birer basit cevher olarak zahir olurlar. Bu 

cevherlerin ĩekli ve rengi yoktur, zaman ve 

mekânla vasıfl anmıĩ değillerdir. Bu merte￾bede her bir ruh kendisini, kendi mislini ve 

kendinin mebdei olan Rabb’ini bilir. “Ben 

sizin Rabb’iniz değil miyim?”(A’raf, 7/172) 

ayeti buna iĩarettir. Bu mertebe, zatın bir 

nevi ayrılık-gayrılık ile hariçte zuhurundan 

ibarettir, gayretin baĩladığı mertebededir. 

4.5. Misal Âlemi

Misal âlemi zatın, yani “vücud”un bitiĩ-

me ve parçalara ayrılması mümkün olmayan 

lâtif suretler ve ĩekillerle hariçte zuhurudur. 

Ĩahadet âleminde zuhura gelecek olan her 

bir varlığın bu mertebede bir misal ve sure￾ti mevcut olur ve bu surete göre de ĩahadet 

âleminde zahir olur. 

Misal âlemi kendinden önceki ruhlar 

âleminin feyzini cisimler âlemine ulaĩtırma 

vasıtalarıdır. Ruhlarla cisimler arasından 

bir berzahtır. O yüzden de “âlem-i berzah” 

da denir. Bu âlemdeki lâtif suretler cisimler 

gibi uzunluk, geniĩlik ve derinliğe sahiptir￾ler. Aynadaki ĩeklin görme duyusu vasıta￾sıyla algılandığı gibi bu âlemin suretleri de 

idrak olunabilirler. 

Misal âleminin suretleri insana rüyada 

ve “havas”a hem rüyada hem de uyanıkken 

münkeĩif olabilir. 

4.6. Ĩahadet Âlemi

Vücud-ı izafi , vücud-ı imkânî, vücud-ı

nisbî, vücud-ı itibarî, vücud-ı mukayyet, 

vücud-ı zıllî(gölge varlık), vücud-ı hayalî 

ve hayalî suretler gibi isimlerle de adlan￾dırılan bu mertebe “Zat”ın hariçte görü-

len cisimlerin suretinde tecellisidir. Misal 

âlemindekinin aksine olarak bu âlemdeki 

varlıklar cüzler hâline konabilir, bölünebilir 

ve bitiĩtirebilir. 

Bu mertebeye “ĩahadet âlemi” denil￾mesi, beĩ duyu ile idrak edilmesi ve açıkça 

müĩahede edilebilmesinden dolayıdır. Bu 

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

9

âlemdeki varlıklar ruhu olan ve olmayan 

olmak üzere ikiye ayrılırlarsa da, muta￾savvıfl arca ĩahadet âlemindeki varlıkların 

da ruhları vardır(el-Fütühâtü’l-Mekkiyye: 

65). Çünkü ĩahadet âlemindeki her suretin 

âyan-ı sabite mertebesinde hakikati vardır. 

İĩte bu ayn-ı bî-suretin müdebbiri, mutasar￾rıfı ruhudur. Ancak ĩahadet âlemindeki var￾lıkların hepsinde hayat kemal halinde teza￾hür etmemiĩtir. Bu sebepten bu âlemin var￾lıklarından bazısında hayat bâtın, bazısında 

zahir ve bazısında ise hayvanda olduğu gibi 

apaçıktır. İnsandaki hayata gelince o hem en 

aĩikâr ve hem de mükemmeldir(Arabî, 1994-

C.I: 36). Bu âleme kevn ve fesat(oluĩ ve yok 

oluĩ) âlemi de denir. Zira bu âlemdeki var￾lıklar sürekli olarak oluĩ ve yok oluĩ halinde￾dirler. Bu varlıkların devamlı olarak var ve 

yok oluĩu Allah’ın isimlerinin bir gereğidir. 

Çünkü ilahî isimler arasında muhalefet ve 

zıtlık vardır. Allah’ın Kayyum, Hâlık, Mu￾cit, Muhyî ve Mübdî gibi isimleri varlıkların 

yani “mazhar”ların zuhurunu gerektirirken 

Kahhar, Kâbız ve Mümit gibi isimleri de bu 

mazharların yok olmasını gerektirir. İĩte bu 

mütekabil isimler dolayısıyla bu âlemdeki 

mazharlar her anda bir var oluĩ ve yok oluĩ

içinde, yani “halk-ı cedit” içindedir(Arabî, 

1994-C.I: 39).

4.7. İnsan-ı Kâmil

Bu mertebe “mutlak vücud”un en son 

tecellisidir. Mutlak vücut bütün ilahî sıfat 

ve isimleri ile ĩahadet âlemine tenezzül et￾tikten sonra, O’nun en mükemmel tecellisi, 

büyük âlemin(makrokozmoz) hülasası olan 

küçük âlemde(mikrokozmoz), “insan”da 

yani “insan-ı kâmil”de görünmektedir. 

Âdem’in yaratılmasıyla ĩahadet âlemi 

parlak bir ayna durumuna gelmiĩtir. Âlemin 

hülasası ve kendinden önceki mertebeleri 

kendinde toplayan “Âdem”de Hak kendi 

suretini, yani sıfat ve isimlerini en mükem￾mel ĩekilde müĩahede eder. Ancak bu mü-

ĩahede, uzaktan ve kendi vücudunun hari￾cinde bulunan bir ĩey buluĩ gibi düĩünül￾memelidir. Zira bütün mertebeler “mutlak 

vücud”un dıĩında olmadığı gibi, her merte￾bede tecelli ve zuhur eden de bu vücuttur. 

Bu müĩahede Hakk’ın bütün zerrelerde zatı

ile, zuhur ve huzuru ile vuku bulan “zevkî” 

bir müĩahededir(Arabî, 1994-C.I: 67):

“İnsan-ı kâmil bütün ilahî isimlerden 

ibaret olan ‘ilahî suret’i kabule müsait bir ta￾ayyüne sahiptir. İlahi emaneti ehil olarak ya￾ratılmıĩtır. Kendisinde ilahî sıfat ve isimlerin 

hükümleri fi ilen zahir olur. Diğer insanlar￾da ise bu, ilahî sıfatların hükümleri kısmen 

zahir olan Allah’ın ĩahadet âleminde tecel￾lisi, sıfatları, isimleri ve fi illeri iledir. İnsan-ı

kâmil bütün âlemlerin hülasası olduğu için, 

onda Zat, sıfatlar, isimler ve fi illerin tecellisi 

toplanmıĩtır. İnsan-ı kâmil mertebesindeki 

kemal ve zuhur diğer mertebelerde müĩa￾hede edilemez.”(Arabî, 1994-C.II: 23).

10

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

Nur-Õ ølahî 

Kâmil ønsan 

ønsan 

Hayvan 

Nebat 

Maden 

AnâsÕr-Õ Erbaâ 

Tebây-i Erbaâ 

Dokuz Felek 

Dokuz AkÕl 

Akl-Õ Küll 

Kavs-i Urûc 

Kavs-i Nüzul 

Bu âlemlerden geçen kiĩi ancak Hz. İnsan olmaya hak kazanır. 

 

 Mutlak Gayb: 

 Yüce TanrÕ’nÕn tüm isim, 

 sÕfat ve mertebelerden arÕnmÕú

 oldu÷u ezelî âlem. 

 Mutlak Ceberut: Levh-i 

 mahfuzun meydana geldi÷i 

 hâl. Sonsuzluk âlemi. Hakikat âlemi. Bütün 

 varlÕklarÕn TanrÕ bilgisinde toplandÕ÷Õ ikinci varlÕk 

 alanÕ. ùuur kendisini Ceberut boyutunda 

 tanÕyÕnca, vehmî benli÷i kalkar. Kendisinde 

 Hakkanî vasÕflar ile Rabb zuhur eder. 

 Mutlak Melekût: Maddi ve manevi âlem 

 arasÕnda bir ara nokta, bir geçiú aúamasÕdÕr. 

 YaratÕlacak her úeyin birer benzerinin, ruhlar âlemi 

 adÕnÕ da alan bu makamda var ediliúlerinin yeridir 

 (taayyün-i sani). ZatÕna tecelli. 

 Mutlak ùuhut Âlemi: KâinatÕn, yeryüzünün, Cennet 

 ve Cehennemin, canlÕ-cansÕz tüm varlÕklarÕn yaratÕlÕp, var 

 kÕlÕnmÕú olmasÕ hâli. Nasut âlemi. 

Hz. İNSAN

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

11

5. Seyr ü Sülûk

Sülûk üç çeĩittir. Birincisi cisimle olur. 

Cisimle oluĩta suret kaybolur siret(bir ki-

ĩinin içi, hâli) gelir. İkincisi, kalp ile olur 

ki, gönlün muhabbetle dolması çabasıdır. 

Üçüncüsü ruhla olur. İnsan vücut ĩehrini 

görür, sadece ruh ve ruha ait olanları görür. 

Gerçekte sülûkun sonu yoktur. Sülûkla in￾sanın gözüne bir sürme çekerler ki o, artık 

gerçeği görür ve baĩkasını görmez. Gönlü 

açılır, göğsü geniĩler, arĩ gibi olur. O zaman 

insan bütün eĩyada tecelliyi görür, gizliler 

aĩikâr olur. Bütün eĩyada bir gerçek bulun￾duğu, ondan gayri zerre bulunmadığı anla-

ĩılır. Yani bütün uzantılar da asıl gözükür. 

Gökten yağanla, yerden akanın o asıldan 

olduğunu, ilahî hikmet denen sırrın ekilir￾se biçileceği öğrenilir. Kendi vücudunun, 

aklının ve ruhunun ne olduğu sezilir. Böy￾lece yakınlık ama mutlak yakınlık, “Ĩah￾damarından daha yakınım.”(Kaf Suresi/6) 

buyruğundakinden ileri yakınlık makamı

bulunur. İki cihanın da sultanı olunur. O za￾man ne sultan kalır, ne iki cihan… Baĩlangıç 

O’ndandır, dönüĩ O’nadır. 

Seyr ü sülûkta yani tasavvuf çalıĩma￾larının bir yoldan yapılması hâlinde kiĩi ĩu 

yedi mertebeyi aĩar:

1- Ruh-ı cüzisinin ne olduğunu bulur. 

2- Aklı ve muhakemesini fark edip, dü-

ĩünerek harekete baĩlar. 

3- Aklının akl-ı külli olduğunu fark 

edip; ruhunun ruh-ı a’zamla kaim 

olduğunu; nefsinin nefs-i küllden 

geldiğini hisseder. 

4- Hepsinin zatta fena olduğunu mü-

ĩahede eder ve neticesini yaĩar(cem 

makamıdır).

5- “İbnü’l-vakt” olduğunun bilincin￾dedir(vahdet-i vücut-“Ene’l Hak” 

hâlidir). (Fenafi llah).

6- “Ebü’l-vakt” diye iĩaret edilen 

kemalât ile yaĩar(vahdet-i ĩuhut).

(Beka-billah).(Fakr bölümüdür).

7- “Fakr”=mahv-ı küll=hiçlik(vahidiyet 

mertebesidir).

Bu sülûk yolu, insanın terbiye ve terak￾kisini sağlamaktır. 

6. Tasavvufta Aĩamalar

İslam tasavvufunun ilk kurucularından 

biri olan Hallac-ı Mansur(858-922) dağınık 

gizemciliği üç aĩamada gerçekleĩtirir. Bun￾lara “mertebeler nazariyesi” de denir. 

a) Zühd Aĩaması: Bu aĩamada aĩırı so￾fuluk ve biçimcilik vardır. Bunlar gerçekleĩ-

tirilir. 

Seyr ü Sülûk

12

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

b) Fena Aĩaması: Bu evrede ölümlü 

insan(fani) kendi kiĩiliğini yok ederek ölme￾den evvel ölür. 

c) Beka Aĩaması: Ölümlü insan(fani) 

ölümsüzle birleĩerek(baki) ölümsüzleĩir. 

Gizemciliğin çeĩitli alanlarında yollar 

erekleĩir. Baĩka bir açıdan bu yollar ĩöyle 

sıralanır:

I. Vahdet-i Ĩuhut Yolu: İlk gizemciler 

ve Farabi’ye göre, Tanrı’nın doğadan ve 

eĩyanın birbirinden ayrı ayrı olduğu savu￾nulur. Sufi nin çilesini çektiği bir hâl veya 

tecrübedir. “Ĩahit olunanların birliği” veya 

“görmenin birliği” anlamında bir tabirdir. 

Salikin her ĩeyi bir görmesi geçicidir. 

Vect hâli geçince bu durumdan kurtulur. 

Birlik, bilgide değil görmededir(Dedebaba, 

1999: 414). Vahdet-i ĩuhut kâinatta Allah’ı

müĩahede etme halidir. Mürit bu hali ya-

ĩadığında Allah’tan baĩka hiçbir ĩeyi gözü 

görmez. Gördüğü her ĩeyde O’nu müĩahe￾de eder. O’nun tecellilerini görür. 

I.I. Vahdet-i Ĩuhutun Vahdet-i 

Vücut İle Alâkası

Tanrı-âlem münasebetini tasavvufi bir 

düĩünce sistematiği ile kurmaya çalıĩan 

İbn-i Arabî’nin vahdet-i vücut doktrinine 

karĩı, aynı biçimde doktriner(doctrinaire) 

bir cephe kurarak karĩı çıkanların baĩında 

Müceddidiyye Okulu gelmektedir. Bu eko￾lü Ĩeyh Bahaaddin Nakĩibend kurmuĩ ve 

doktrin esaslarını ise İmam Rabbanî geliĩtir￾miĩ ve sistemleĩtirmiĩtir. 

Vahdet-i vücuda bir cephe olarak ortaya 

çıkmıĩ olan İmam Rabbanî’nin vahdet-i ĩu￾hutu, Tanrı-âlem iliĩkisini kurmaya çalıĩır￾ken bazı farklılıklar dikkate alınmazsa esas￾ta vahdet-i vücut ile birleĩmektedir. Zira 

vahdet-i ĩuhut, birçok noktalarda vahdet-i 

vücut ile tam olarak ayniyet gösterir. Hatta 

fazla mübalağa sayılmazsa, İmam Rabbani, 

İbni Arabî’den bazı farklı lâfızlar kullana￾rak bu doktrini aynen almıĩtır denilebilir. 

Bir kere, her ikisi de sufi geleneğine olduk-

ça bağlıdırlar. Her ikisi de sistemci ve aynı

metotları kullanarak bir varlık açıklamasına 

gitmektedirler. Ve Tanrı-âlem münasebeti 

kurmaya çalıĩmıĩlardır. Her ikisinde de çe￾liĩkili ifadeler mevcuttur. Varlığın yaratılı-

ĩında sebep her ikisine göre de sevgi ve mu￾habbettir. Bilinmeyen gizli bir hazine olan 

zat, bilinmeye muhabbet gösterince bunun 

niĩanesi olarak âlemi ve ondakileri yarat￾mıĩtır. 

Varlık mertebelerinde, bu mertebelerin 

muhtevalarında, la-taayyün(bilinmezlik) 

denilen mertebenin bilinemeyeceği ve mut￾lak varlığın, varlık dahi atfedilemeyecek ka￾dar bir bilinmezliğe sahip olduğunda birleĩ-

mektedirler. Ülken’in de belirttiği gibi, her 

ikisine göre ilahî varlık, mutlak varlıktır. 

Âlemin varlığı ise, hiçbir zaman yok saya￾mayacağımız, mutlak varlığa nisbetle izafi 

varlıktır. Büyük âlem, küçük âlem görü-

ĩündeki yaratılıĩ ve yaratık, Yeni Efl atuncu 

“uruç(yükselme)”, tecelli, ruhun mücerret 

olması, el, yüz vb. gibi Allah’a affedilen sı-

fatlarla hakikî olarak değil de sembolik ola￾rak ifade edilmiĩtir(Ülken, 2000: 267).

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

13

Sonuç olarak vahdet-i ĩuhut, görülen￾lerin birliği demektir. Tasavvufta görülen 

her nesnede Allah’ı görmek, vahdet-i vücut 

anlayıĩına karĩı çıkan mutasavvıfl ar tarafın￾dan geliĩtirilmiĩtir. Bu anlayıĩın temelinde 

varlık ile Allah’ın iki ayrı gerçeklik düzlemi 

oluĩturduğu kabulü yatar. 

Vahdet-i ĩuhut, tasavvuftaki 

fena(Allah’ta yok oluĩ) durumuyla bağlan￾tılıdır. Bu anlaĩıya göre zahir ve bâtın olmak 

üzere iki çeĩit fena vardır. Zahirî fenada Al￾lah, insana fi illeriyle tecelli eder. Bu tecelli 

sırasında insanın iradesi yok olur. Her fi il ve 

harekette fi ili görür. Bâtınî fenada ise, Allah 

insana sıfatlarıyla ya da zatıyla tecelli eder. 

Zahirî fenada Allah dıĩındaki varlıklar yok 

olurken, bâtınî fenada görme durumu da 

yok olur. 

II. Vahdet-i Kusut Yolu: İnsanın 

istenci(iradesi) ile Tanrı’nın istencinin bir￾leĩmesi durumudur. Tanrı ve doğa ikiliğini 

sürdürür. Bu yol gizemcilikte daha çok geliĩ-

me aĩaması sayılır. Vahdet-i kusut müridin 

kendi iradesini yok edip Allah’ın iradesinde 

erimesidir. Artık Allah’ın iradesi onun ira￾desi, Allah’ın kastettiği onun da kastettiği￾dir: Dinde Allah’a teslim oluĩ fani iradelerin 

yerine Allah’ın iradesini istemektir.

III. Vahdet-i Vücut: Vahdet-i vücut, 

seyr ü sülûkta bir mertebedir. Vahdeti vü-

cut meselesinde temelini Kur’an’da bu￾lan Elest ahdini ortak bir baĩlangıç noktası

olarak(A’raf Suresi/172-173) kabul etmek 

mümkündür. Vahdet-i vücudun ilkele￾ri, “fena”, “beka”, “vuslat”, “müĩahade”, 

“zevk”, “hâl” gibi tasavvufî kavramlar, in￾sanın özünde yer alan aĩkın varlığı bilme￾ye yöneliktir. Bütün varlıkları tek varlıkta 

birleĩtirir. Gizemciliğin en son ve en yetkin 

aĩamasıdır(Dedebaba, 1998: 145).

IV. Vahdet-i Mevcut: Tanrı’ya yakın 

olma, Tanrı’yla bir olmadır. İnsan-evren￾Tanrı üçlüsünden oluĩan “birliği” Tanrı ola￾rak algılamadır. İlk dönem vahdet-i vücut 

biçiminde öne çıkan bu tasavvufî anlayıĩ

zamanla, Alevi-Bektaĩilerde vahdet-i mev￾cut biçimine dönüĩmüĩtür. Bu anlayıĩta 

oluĩturan da, oluĩan da, oluĩ da birdir. Yani 

“Bir”, insan-evren-Tanrı üçlüsünden oluĩan 

birliktir, Tanrı’dan baĩka mevcut yoktur. Bu 

“Lâ mevcude İllallah” ĩeklinde ifade edilir. 

Yaratanla yaratılan özdeĩtir. Yani yaratma 

yoktan var etme değil gizlilikten görüntü 

alanına çıkmadır. 

Vahdet-i vücuttaki kâmil insan yaratma 

aĩaması, vahdet-i mevcutta kâmil toplum 

yaratmaya dönüĩür. Vahdeti vücut anlayı-

ĩının pek çok dini, ahlâkî, irfanî faydaları

vardır. Bunlardan bazıları; vahdet-i vücut 

murakabesine devam edilerek Allah’a ulaĩ-

manın kolay ve kestirme yol oluĩu, kiĩinin 

kendisinde bir varlık görmeyiĩinden ötürü 

riya, gurur ve kibirden uzak kalabilmesi, 

tüm yaratılmıĩlara Hakk’ın tecelli aynala￾rı olarak bakıldığında onlara daha sevecen 

yaklaĩılacağı, hakikî tevhit anlayıĩı ile gizli 

ĩirkten uzak kalınacağıdır.

Varlığın Allah’a ait olduğunu idrak tev￾hid, bunu yaĩam biçimine dönüĩtürmek ise 

vahdettir. Vahdete en yakın varlık insandır. 

14

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

Yaptığı yolculuğun nereden nereye olduğu￾nu “fark” etmek ancak ona mahsus bir yeti￾dir. Vahdet-i vücut, Bektaĩi düĩüncesinin de 

ana kaynaklarından biridir(Uludağ, 1999: 

157). 13. ve 14. yüzyıllarda Yûnus, Abdal 

Mûsa ve Kaygusuz Abdal’ın temsilciliğini 

yaptığı vahdet-i vücut anlayıĩı 16. yüzyıllar￾da kurumlaĩmıĩtır. 

Bununla birlikte, ortaya çıktığı dö-

nemden itibaren bütün İslam dünyasında 

tasavvufa damgasını vuran ve “vahdet-i 

vücut” adıyla anılan düĩünce sisteminin 

Bektaĩileri de ilk zamanlarından itiba￾ren etkisi altına aldığı görüĩü, bazı düĩü-

nürler tarafından oldukça abartılmıĩtır: 

“Hacı Bektâĩ Vilâyetname’si, Kaygusuz 

Veli Abdâlnâme’si, Hz. Ali’nin Hutbetü’l￾beyân’ı… gibi eserler hikmet-i İslâmiyye, 

hikmet-i nebeviye demek olan vahdet-i 

vücudun meslek-i mukaddimesinin birer 

ĩârihi, birer müfessiri durumundadır.” ĩek￾linde bir iddia dahi ortaya atılmıĩtır. 

Tasavvufta geniĩ bir ĩekilde yer alan 

ve Hz. Ali’ye atfedilen “Ben ب‘nin altındaki 

noktayım.” sözünün tasavvuftaki hakikat-i 

Muhammediyye fi kriyle çeliĩmediğini bil￾mek gerekir. Bunu yaparken Hz. Ali’yi Hz. 

Peygamber’le aynı makamda konuĩlandır￾ma çeliĩkisinin varlığının farkında olanlar, 

insan-ı kâmil görüĩüne baĩvurarak meseleyi 

halletmeye çalıĩmaktadırlar. 

Nokta üzerinde söylenenleri sıralarsak; 

* Her ĩeyin aslının nokta olduğunu 

ve bu noktanın yedi tanesinin bir￾leĩmesiyle elif meydana geldiğini 

biliyoruz ki, bu aynı zamanda bir 

(1) rakamıdır. Kâinat, bu birin top￾lanması, çıkarılması, çarpılması ve 

bölünmesiyle idame edilir. 

* Elifi oluĩturan yedi noktanın dördü 

anasır, üçü mevalid-i selâsedir. Bu 

yedi noktayı dört ile çarparsan yirmi 

sekiz eder. Yirmi sekiz terfi ettirildi-

ğinde iki yüz seksen eder ki, bu da 

bir insanın ana rahminde geçirdiği 

geliĩim süresidir. 

* Noktada ne uzunluk, ne derinlik, ne 

de geniĩlik vardır. Nokta ĩekilsizdir. 

Ne zaman harf haline gelirse, o za￾man ĩekillenir. 

* Harfl erin de bir kısmı noktalı, bir 

kısmı noktasızdır. Noktasız olanla￾rına mutlak(serbest) harfl er, nokta￾lı olanlarına ise mukayyet(noktaya 

dayanan) harfl er denir. O nokta öyle 

bir noktadır ki, cihanı kapsamıĩtır. 

* Noktanın seyranına halk denmiĩtir. 

Elifi n yatmasıyla be, bükülmesiyle 

dal, doğrulmasıyla lâmelif meydana 

gelmiĩtir(Filiz, 2001: 584).

Her insan bir harftir. Çünkü bizim insan 

dediğimiz ĩey, noktadan baĩlayıp kelime￾tullaha kadar çıkabilen bir varlıktır. Ĩöyle ki, 

insan baĩlangıçta bir nokta(hücre) iken, aza 

ve kuvvası çoğala çoğala, bir harf ve bir keli￾me olur. Evlenip çoluğa çocuğa karıĩtığında 

karĩımıza bir cümle, bir sure, hatta Kur’an 

olarak bile çıkabilir(Filiz, 2001: 587).

Nokta insanın kafasıdır. Vücudu o nok￾tanın uzayıp aldığı ĩeklidir. Nokta beyne de 

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

15

ĩamildir. İnsan beyni bütün özetlerin top￾landığı en büyük bir cevherdir ve ruhun da 

saltanat yeridir. İnsan, ruhu ile insandır. 

Harfl erin metafi ziği açısından bakarsak 

“ب “harfi ebced hesabında ikiye tekabül eder. 

Celâl ve Cemal sıfatlarına delâlettir. Nokta 

zat-ı mutlaka iĩarettir. Noktanın ب‘nin altın￾da olması ehâdiyetin vahidiyete, zatın sıfata 

ĩümulü demektir. Nokta üstte olduğu za￾man ahirete, altta bulunduğunda dünyaya 

tekabül eder. Rahmaniyet, dünyaya ait bir 

keyfi yet olduğu ve tecellisiyle kâinatı mey￾dana getirdiği için, onun temsilcisi olan Hz. 

Ali, “Ene noktat-ün-taht-el-be”(Ben ب‘nin 

altındaki noktayım.) demiĩtir(Filiz, 2001: 

586). 

Be harfi vahdaniyete iĩarettir(Yuluğ, 

1996: 54). Her harf aslında noktadan mürek￾keptir. Niyâzî Mısrî’nin ĩu eseri nokta konu￾sunda güzel bir yorumdur:

Hakk ilmine bu âlem bir nüshâ imiĩ ancak

Ol nüshâda bu âdem bir nokta imiĩ ancak

Ol noktada gizli nice bin deryâ

Bu âlem o deryadan bir katre imiĩ ancak 

Noktadır levlâke levlâk sırrını izhâr eyleyen

Noktadan var eyledi âlemleri var eyleyen

Nokta arĩ nokta kürs nokta encüm nokta mâh

Noktadır nûr-ı ilah sırr-ı Kur’ân noktadır.

Bâ-yı Bismillah ile âyât-ı Kur’ân noktadır. 

Noktadır Mustafa nûrunda hatme esrâr eyleyen

Noktadan var eyledi âlemleri var eyleyen

Bâ-yı Bismillah ile âyât-ı Kur’ân noktadır. 

Hz. Gaybi’nin nokta ile ilgili mısraları

da, ilgi çekicidir:

Bir noktadır yerden göğe bu âlem

Sıfat olan zâtıdır cân-ı âdem

Nefahtüden geldi bize gelen dem

Gönülde iste var Hakk’ı dediler 

Demek ki, bu noktanın manası insan￾dır. İnsan denilen o noktayı biraz açalım. O 

noktada yani nam-ı diğer âdemde ne var? 

“Ol noktada gizli nice bin deryâ” lafzını

anlaĩılması için ĩöyle de okuyabiliriz: “Ol 

âdemde gizli nice bin deryâ”. Bin değil; nice 

binler. Binlerce binler. Bu âlem, o deryadan 

bir katre imiĩ ancak. İçinde bulunduğu￾muz bu gezegen ve namütenahî gezegenler, 

kehkeĩanlar, kuyrukluyıldızlar vs. bunla￾rın hepsi, âdemdeki gizli hazineden birer 

katredir. Ĩimdi bu ifadeye göre âdemin 

vüsatini(geniĩliğini), sonsuzluğunu düĩün￾mek lazım. Elif=insanın vücudu; lâm=aklı; 

mim=kendi kitabıdır. 

Allah’ın ilm-i ezelîsinde, Cenab-ı

Hakk’ın kendinden kendine zatında mev￾cut olan ilim hazinesinin içinde bu âlem, bir 

nüsha yani bir bütünde mevcut olan küçü-

cük bir parçadır. Niyâzi Mısrî, bu âlemi bir 

nüshaya benzetiyor. İlm-i ezelînin sonsuz￾luğu, kudretinin geniĩliği, Cenab-ı Hakk’ın 

ilminin sonsuzluğu yanında bu âlem, sanki 

küçük bir nüshadır. Bu küçücük nüsha için-

16

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

de âdemin yeri ne imiĩ? O nüshada bu âdem 

bir nokta imiĩ ancak.

Cenabıhakk’ın namütenahî yani sonsuz 

olan ezeli ilminin içinde bu âlem, bir nüs￾ha imiĩ ve bu küçük bir nüshanın içinde de 

âdem denilen ilahî abide olan insan, sade￾ce bir nokta imiĩ. Ĩimdi noktayı açalım. O 

noktada neler var? O noktada gizli nice bin 

derya…

Bir noktayı açıp parçaladığın zaman 

içinden ne çıkıyor? Bu âlem o deryadan bir 

katre imiĩ ancak. Ĩimdi noktayı âdem ola￾rak ele aldık. Nokta nedir? Kalemin ucunun 

kâğıda değdiği yer yani bıraktığı izdir. Si￾yah noktadır. İnsan da baĩı itibarıyla nokta 

gibidir. Saç siyahtır. Bir noktaya benzete￾biliriz. Kâ’be’nin örtüsü de siyah. O da bir 

nokta olabilir. Toprak da siyah. O da bir 

nokta olabilir. Hocaların, hâkimlerin, avu￾katların giydikleri cübbe de siyah. O da bir 

nokta olabilir. Baĩka bir siyah daha var. O, 

çok büyük bir siyah. Gece… Baĩka bir nokta 

daha var. Ona ne diyorlar? Nokta-yı süvey￾da… Nokta-yı süveyda, insan kalbinin or￾tasında bulunan kara bir noktadır. Mekke-i 

Mükerreme’deki Beytullah, insandaki o 

noktanın bir sembolüdür. Gönlün esrarıdır. 

7. Küntü Kenzen Mahfi yyen, “Hazine 

İdim, Bilinmeyeni Sevdim ve Mahlûkatı

Yarattım.” Demiĩtir (Aclunî, Keĩfü’l Hafa, 

II, 132).

Bu hadis, sufi lerin varoluĩu anlamlan￾dırmada sıkça baĩvurdukları temel deliller￾den biridir. “Bilinmez(gizli) bir hazineydim; 

bilinmek istedim, âlemi yarattım ki onunla 

bilineyim.” kutsî hadisine göre âlemin var￾lık sebebi, Yüce Allah’ın bilinmek istemesi￾dir. İbni Arabî, bu bilinmek maksadını, bir 

bakıma âlem aynasında görünmek olarak 

açıklamaktadır. 

Burada Tanrı’nın bilinir olması, esasın￾da insanın yani ölümsüz ruhun bilinir ol￾ması anlamına gelmektedir. İnsan kendisini 

tanıdıkça, bildikçe, Tanrı’yı da bilinir kılar, 

ona yaklaĩır. Zira insan Tanrı’nın içsel cev￾herini de içinde taĩır ve bu cevheri dıĩarı

yansıtır. İnsan dünyaya gelmeden baba ve 

annesindeki parçacıklar halindedir, bu par-

çacıkları baba ve anne değiĩik unsurlardan 

elde etmektedir. Dolayısıyla anne ve baba￾nın bünyesine gelmeden önce insan, evren￾deki dört ana unsurdan oluĩmuĩ olan de-

ğiĩik maddelerde dağılmıĩ halde bulunur. 

Bu yüzden insana evrenin esası anlamına 

da gelen zübde-i âlem adı da verilmektedir. 

Tanrı’dan mutlak varlığın özelliklerinin ev￾rendeki tüm mahlûkat olarak damıtılmaya 

baĩladığı andan baĩlayıp, bu özelliklerin 

kendilerini insan olarak iĩlevlendirdiği ana 

kadar geçen zaman İslam’daki devir kura￾mı ile anlatılır(Uçman, 2001: 446). Bu zaman 

dilimi, dört unsurdan mutlak varlığa ve 

mutlak varlıktan dört unsura sürekli bir dö-

nüĩümü ifade ettiğinden daire sembolü ile 

anlatılır(Uludağ, 1988: 31). Tekke edebiyatı

ĩairlerine göre de insanın mutlak varlıktan 

yaratılıp, özüne dönene kadar geçen sürece 

devriye denmektedir. 

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

17

8. Levh-i Mahfuz

Korunan levha anlamındaki levh-i mah￾fuz; ilahî nur, küll-i nefs, Akl-ı küll’ü tem￾sil eder. Tabiat, levh-i mahfuzdur ki âyan-ı

sabitedir. Tabiatta her cisim manalı bir 

lâfızdır. Gerek esma, gerek müsemma bakı-

mından her cisim bir manayı ĩamildir. Tanrı

bilgisinin(tevh) iradesi kalemdir. Yüce Al￾lah, yaratmıĩ olduğu tüm varlıklar hakkında 

ezelî bilgiye sahip olup, bu bilgiler “Kalem-i 

âlâ ile levh-i mahfuzan” yazılmıĩtır. Levh-i 

mahfuz, insandaki hafızanın kâinattaki kar-

ĩılığıdır. Öyle bir hafıza ki her ĩey ona sığ-

dırılmıĩtır. 

Levh-i mahfuz, bilgi kaynağı, evrenin 

aynasıdır. Bu büyük ayna bir noktadan 

yansıyan evrensel bilgiyi, öz’ün bilgisini fi -

iller âlemine kozmik kalemle taĩır. “Biz her 

ĩeyi apaçık bir bütünlükte saymıĩız.”(Yâsin 

Suresi/12). Her ĩeyin yazıldığı varlık sahi￾fesi. Bunun da aslı, Ümmü’l-kitap(kitabın 

anası) olan Allah’ın ilmidir. 

O, levh-i mahfuzun bir matematik ĩifre￾sidir. DNA molekülü eksi azot ve karbon￾la fosfor hidrojen ve oksijenden kuruludur. 

Tüm canlıların karakteri bu DNA ĩeritlerine 

verilen matematik programından ibarettir. 

Levh-i mahfuz disketine kayıtlı bilgiler, in￾sanın DNA’sında bütün hücrelerinde kayıt￾lıdır. 

Hz. Peygamber, en önce yaratılan ĩey 

için ĩöyle buyurmuĩtur:

1. Allah önce nurumu yarattı.

2. Allah önce ruhumu yarattı. 

3. Allah önce aklımı yarattı. 

4. Allah önce kalemi yarattı. 

Bunun cümlesi bir hakikattir. Âlemde 

görülen her ĩey ahiret güneĩinin aksidir:

* Akıl ilahî varlıktan ilk sudur eden 

cevherdir. 

* Allah’ın ilk yarattığı ĩey kalemdir. 

* Akıl, levh-i mahfuz ve kalemin ya￾ratılmasıyla baĩlayan yaratma süre￾cinin baĩlangıcını değil, sonunu teĩ-

kil etmektedir. 

* Allah bütün harikulâdeliği ile evreni 

yarattıktan sonra son olarak aklı va￾roluĩa çağırdı(Goldzıher, 1953: 409). 

O kalemden mürekkep yerine nur fıĩ-

kırır. Kalem, ıĩık niteliğindedir. Uzunluğu 

yerle gök arası kadardır. Evrenin yaratılıĩın￾dan yıkılıĩına kadar olacak her ĩeyi yazmıĩ-

tır. Ĩu hâlde, kalemde, Tanrı bilgisi vardır. 

Kalem, ayrıntılı ilim-mürekkep ilmin özeti￾dir. Kozmik kalemle beyne yazılan manalar 

üzerinde düĩünürsek, kalemi akıl=kozmik 

bilinç olarak değerlendirebiliriz. Kalem aynı

zamanda insan-ı kâmildir. 

9. Âmâ

“Cenab-ı Hakk’ın birlik basamağının 

bulunduğu yer”, “O’ndan baĩka hiç kimse￾nin dide-i idraki bu noktayı kavrayamaz”, 

“körlük, gizlilik”, “varoluĩun temel argü-

manı”, “ketm-i âdem, âlem-i kıtman”, “gö-

rünmez nokta”, “kara nur” gibi lâfızlarla 

açıklanabilir. 

18

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

Peygamberimize, “Allah âlemi yarat￾madan önce neredeydi?” diye soran bir 

arabîye Peygamberimiz: “O âmâda idi.” Hiç 

ĩüphesiz el-a’mâ ıstılah manasıyla Allah’ın 

vücuduyla varoluĩsal ve yaratmadan ön￾ceki hâlini, yani Allah’ın bi’l-kuvveden 

bi’l-fi il hâline geçmezliğini ve zatını ifade 

eder(Arabî, 2007: 47).

Nokta-i âmâ, görünmez nokta “Ben bir 

gizli hazine idim.” hadisine iĩarettir. Yani 

gizli idik, sonradan farka geldik. O noktanın 

içine girdik, yerleĩtik ve onunla birlikte zu￾hur ettik, denilmektedir. 

10. Âyan-ı Sabite

“Değiĩmeyen, sabit kalan kaynak”, “eĩ-

yanın varlığa büründürülmesinden önce 

Hakk’ın ilminde mahiyeti ve varlığa bürün￾dürüldükten sonraki kader ve kazasının ya￾zılı olduğu bir çeĩit dosya” ĩeklinde açıkla￾nabilir. 

Hakk’ın vücudundadır, bi’l-tecellisi 

mevcudatın yani, eĩyanın görünür hâle gel￾meden önce Allah’ın ilminde bilgi olarak 

mevcut olduğu varlıkta birlik mevcuttur ve 

çokluk âyan-ı sabiteden ileri gelmektedir.

Âyan-ı sabite, bir anlamda, varlıkların 

modelleri ve kalıplarıdır. Belli bir ĩeyin ĩek￾li, çeĩitli ve değiĩik aynalara aynı anda farklı

biçimlerde yansıyarak bir çokluk meydana 

getirdiği gibi, bir ayna durumundaki âyan-ı

sabiteye akseden Hakk’ın varlığı da böyle 

bir çokluk meydana getirir. Çokluk vehim 

ve hayal olarak vardır; birlik ise gerçek ola￾rak mevcuttur. 

Belli bir top kumaĩtan farklı elbiseler 

meydana getirebilir. Bu elbiselerin hepsi 

varlık olarak bir ve aynıdır, çünkü aynı ku￾maĩtan yapılmıĩtır. Farklılık ĩekillerden ileri 

gelmektedir. Ĩekilleri farklı kılan, modelleri 

ve kalıpları yani âyan-ı sabiteleri’dir. Kalıp￾lar, hiçbir zaman elbiselerde var olmadıkları

hâlde onlara ĩekil verirler. 

Bunun gibi, dıĩ âlemdeki bütün varlık￾ları farklı ĩekillere sokup çokluğun ortaya 

çıkmasına sebep olan âyan-ı sabite de hiçbir 

zaman dıĩ âlemde var olmaz. Dıĩ âlemde 

görünen âyan-ı sabite değil onun ĩekilleri, 

hâlleri, hükümleri, ayırıcı nitelikleri, belli 

özellikleri, fi illeri ve eserleridir. Âyan-ı sabi￾tenin kendisi bâtın, sureti zahirdir. 

Eĩya ve hadislerin âyan-ı sabitelerini 

Allah’tan baĩka kimse bilemez. Bu özelliği 

itibariyle âyan-ı sabiteye “gaybın anahtarla￾rı” veya “kaderin sırrı” adı da verilir. İnsa￾nın bunları bilmesi mümkün olsa kaderi ve 

geleceği de bilmiĩ olurdu. 

Âyan-ı sabite yani “Hak’ta gizli olan 

ontolojik imkânların tecelli eden suretleri” 

bilfi il var olmak için beklemekte olan kap￾lardır. Ve bu kaplar, Hakk’ın ilk tecellisi￾nin feyz-i akdes Hakk’ın tecellisindeki ilk 

merhaleyi temsil etmektedir. Bu, Hakk’ın 

kendisini henüz vücut bulmamıĩ olan eĩ-

yaya değil, zatından zatına ilk tecellisidir. 

Batı felsefesine has modern terminoloji açı-

sından bu, Hak’ta kendi hakkındaki bilin￾cin bir çeĩit dıĩa vurumudur. Aynı zaman￾da feyz-i akdes, mutlak surette gayb(yani 

bilinmeyen-bilinemeyen) olan Hakk’ın “giz-

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

19

li hazine” hâlini terk ederek bilinmeyi arzu￾ladığını beyan eden meĩhur Kudsî Hadis’te 

tasvir olunana karĩılık gelmektedir. Öz bir 

ifade ile feyz-i akdes; “Zatın kendinden 

kendine vuku bulan ezelî tecellisidir.” so￾nucu olarak ezelî ve bozulmayan bir belir￾li “istidad”a sahiptir. Bu, Hakk’ın sünneti 

olduğundan Hak bunu değiĩtirmez. Buna 

göre Hak, her kabı ikinci tecellisinin, feyz-i 

mukaddes Hakk’ın kendini somut varlık 

âleminde kesretin sonsuz değiĩken suret￾leri ĩeklinde izhar etmesidir(SON NOT-3). 

Bir mahalli(tecelligâhı) kılmakla kendisini, 

kabın ezelî istidadına uygun bir biçimde sı-

nırlandırıp kayıt altına almaktadır. Bu yolla 

Hak ĩuhutî tecellisinde sonsuz değiĩken su￾retlere bürünmektedir. Bu suretlerin tümü 

ise kevn-i âlemi(mükevvenâtı) oluĩturmak￾tadır. 

Allah’ın dünya ile ilgili olumlu ve orga￾nik iliĩkisi bakımından aĩkın değil de, içkin 

olduğunu öne süren anlayıĩıyla da görüĩ, 

antropomorfi zme(Allah’a cismanî ve beĩerî 

nitelikler yakıĩtırmak veya Allah’ın doğru￾dan doğruya beĩere benzediğini iddia et￾mek.) kadar uzanan bir dizi yanlıĩlıklara ve 

yakıĩtırmalara düĩebilir. Bu nokta “tenzih 

ile teĩbihi tevhit edememe yani birleyeme￾me” noktasıdır. 

Nezehe fi ilinden türemiĩ olan tenzih, 

Allah’ın yaratılmıĩ olan herhangi bir ĩeyle 

mukayese edilmesinin temelde ve kesinlik￾le mümkün olmadığının, O’nun varlığının 

yaratılmıĩlara ait bütün niteliklerin üstünde 

oluĩunun bir beyanıdır. Kısacası ilahî eri-

ĩilmezliğin, aĩkınlığın bir beyanıdır. Teĩbih 

ise; “bir ĩeyi baĩka bir ĩeye benzer kılmak ya 

da telâkki etmek” anlamına gelen “ĩebehe” 

fi ilinden türetilmiĩtir ve “Allah’ı yaratılmıĩ

ĩeylere benzetmek” anlamında kullanıl￾maktadır. 

11. Heyula

Herhangi bir ĩekli olmayan, fakat her 

ĩekli almaya müsait madde veya cevher; ya 

da, maddenin bir ĩekle dönüĩmeden, belirli 

bir ĩekil almadan önceki hali; bir ĩeyin aslı, 

esası, ĩekil bulmadan önceki hali. Eskiler, bu 

varlık âleminin ilk cevheri veya esas mad￾desinin böyle olduğunu düĩünmüĩlerdir. 

Mutasavvıfl arsa, onu ruhanî ve cismanî 

diye ikiye ayırıp; ruhanîsi için en büyük 

ruh(ruh-ı a’zam), cismanîsi için ise bütün 

hâlinde tabiat, yani yaratılıĩ(tabiat-ı külliye) 

demiĩlerdir. Kelimenin sözlük karĩılığı ise 

pamuktur. 

Heyula her türlü suretten müteessir ola￾bilmektedir; bu bağlamda heyula bir muma, 

suret de mumun aldığı ĩekillere benzetilebi￾lir. Suret sürekli bir değiĩim içindeyken he￾yula her zaman aynıdır. Heyula her cismin 

ihtiva ettiği bir temeldir; suret ise her cisme 

ferdiliğini, kiĩiliğini kazandıran ĩeydir. He￾yula bu ĩekilde daha pasif olarak görülür￾ken, kendine has bir güce sahip olduğunun 

düĩünülmesi gerekmektedir, zira insanları

ve tabiatı kendilerini idrak etmeye doğru 

yaptıkları gayrette sınırlandıran ve engel￾leyen bir vücudiyyet bu heyuladan sadır 

olmakta ve onun mukavemetinden dolayı

da nefi s en alt dereceden kademe kademe 

en üst makama yükselmektedir. Bu müna-

20

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

sebetle heyula genel olarak esasında hayrın 

zıddıdır, ĩerdir. Cevher ve âraz ile de bağ-

lantısı vardır. 

Varlığın temel kategorilerinden olan 

“cevher” ve “âraz” tasavvuf felsefesinde 

Allah’ın zatî(cevher) ve sıfatları(âraz) olarak 

bir bütünlüğe iĩaret eder. Cevher, ontolo￾jik olarak, var olmak için baĩka hiçbir ĩeye 

muhtaç olmayan en temel varlık katego￾risinin ismidir. Ârazlar var olabilmek için 

cevhere zorunlu olarak bağımlıdır. Hakikat 

cevher, âraz yansımadır. 

12. Kaf-Nun-Kün-Kafdağı-Simurg

İlahî nidanın(Kün) ilk harfi . Kün, ol 

demektir ve yaratılıĩı izah eder. Bazı sufi le￾re göre, kaf harfi erkek, nun harfi de kadın 

olarak tevil edilmelidir. Bu makam gayb 

ve melekût âlemidir. Bâtındır. Sıfatı temsil 

eder. Zatın sıfat elbisesine bürünerek görün￾mesidir. 

• Nun:

Baĩı sonu aynı harf olan nun lafzı, bir 

nokta ile hokka ve çanak gibi daireyi andı-

rır. En titreĩimli ses, beĩer iniltisini ve yara￾tılıĩ tınlamasını en fazla temsil eden ses ya￾hut bize göre bir merkeze bakan yarım küre 

ĩeklinde görünen âlemin yer ve göğü ile 

suret ile manasını veya kalemle yazı yazılan 

bir hokka ile mürekkebini andırır. “Balık”la 

sembolize edilir. Levh-i mahfuzdur. Divit￾tir. Nun, uluhiyet ilminin makamıdır, mülk 

ve ĩehadet âlemidir. Zahirdir. Nuru temsil 

eder. Mahlûkata suretlerin, hâl ve vasıfl a￾rıyla özet olarak nakĩolunmuĩ hâline “nun” 

denir. Nakĩolma Allah’ın “Kün” kelimesin￾den ibarettir. 

Nun harfi (Ϧ) = âlemlerin sırları

 = ilm-i ledün

 = mürekkep

Be harfi (ب = (bidayet 

 = baĩlangıç

Kâinatın bir noktada baĩlayıp yine bir 

noktada sona erdiğini, bu noktaya da nihayet 

dendiğini biliyoruz. İlahî enerji (ب (bu nok￾tadan baĩlayıp, açılıp nun(nihayet) (ϥ) bir 

noktada kapanır. Kâinat bir noktadan(Bing 

Bang) patlayarak fıĩkırmıĩ, bir noktada son 

bulmuĩtur(bidayet-nihayet iliĩkisi). Kün 

emri olmadan halis “nur” vardı, yalnız zat 

vardı. Kün emri ile “nur”dan “nar-ateĩ” hâsıl 

oldu. Ateĩten de diğer üç unsur çıktı(hava￾toprak-su) ve bunların birleĩmelerinden 

de milyarlarla ĩekiller meydana geldi ki, 

bütün bunlar aynı hareketin sonucudur. 

Âlemler “yoktan var olma”dan değil, ancak 

“zuhur”dan ibarettir. Bu huzur Hakk’ın zu￾hurundan ibarettir. İĩ böyle olunca doğan, 

ölen, yapan, yapılan hep Hak’tır. Bütün 

bunlar “fark” gereğidir. XI. sure/68. ayette 

“Allah’ın ilk olarak nuru, ruhu, aklı ve ka￾lemi yarattım.” deyiĩi ile kâinat yaratılmıĩ-

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

21

tır. Bu söze kadar mahlûk yoktur. Kâinat, 

önce Allah’ın bilgisinde oluĩmuĩtur. Buna 

“âyan-ı sabite” denir. Kâinattaki her ĩey en 

ince teferruatına kadar bu bilgi dâhilinde 

yavaĩ yavaĩ, safha safha zuhura gelmiĩtir. 

Varoluĩ ancak, görünmeyenin görünür hâle 

gelmesidir. 

• Kafdağı, Kaf ve Kün:

İlahî nidanın ilk harfi olan kaf, efsane￾lerle bezenmiĩ bir uzak ülkenin heybet￾li dağı olarak betimlenmektedir. İçimizin 

aĩılamayan dorukları olan Kafdağı’nın dili 

sükût olmalıdır. Kafdağı bütün dağları iha￾ta ettiği gibi hakikat-i Muhammediye de 

bütün mevcudatı ihata etmiĩtir. Kafdağı in￾sanın vücudu demektir. Kafdağı’nı aĩmak; 

salikin(yolcunun) ef’alinin, sıfatının ve zatı-

nın Hakk’ın olduğunu bir insan-ı kâmil ile 

zevk etmesidir. Uzun ve yorucu yola giden 

Kafdağı’nı aĩmak zorundadır. Kafdağı’nın 

arkasındaki geniĩ ve karanlık alanda Dünya 

Ağacı’nın var olduğu söylenir. İnsanoğlu￾nun öteler tutkusu olan Kafdağı için İsma￾il Hakkı Bursevî; “Bütün yeryüzü pınarları

Kafdağı’ndan çıkar. Her iyi ve kötü, ondan 

içer; onu niyet ve ameline uygun olarak bu￾lur. Allah Kafdağı’ndan önce altı dağ yarat￾mıĩtır. Yedinci Kafdağı’dır. O, yerin etra￾fında bir kayaya oturtulmuĩtur.” demiĩtir. 

Ayrıca Allah’ın Kafdağı’nı, “yerin yedinci 

tabakası altındaki cehennem ateĩinden yer 

halkını korumak için yüksek bir kale gibi 

yarattığını” rivayet etmektedir(Bursevî, 

2005: 102). 

Kaf harfi en’e, eniyet’e iĩaret eder. İnsan 

zatının üç mertebesi olan; ahadiyet, eniyet, 

hüviyet tecellilerinden ilk açığa çıkıĩ olan 

eniyet=ene=ego=ben noktasına iĩaret eder. 

Kafdağı, benlik dağı olarak tasavvufta sem￾bolleĩtirilir. Dağ, benliğin sembolüdür. Kün 

“ol” demektir. Kün, kaf(kaf veya kef) ile 

nun’un birleĩmesidir. Kaf, Allah’ın bütün 

isim ve sıfatlarıdır. Bütün isim ve sıfatları

öyle bir sultanda birleĩtirmiĩtir ki o var mı-

dır yok mudur bilinmez. Kafdağı gibi. İĩte 

o insan-ı kâmili ortaya çıkarmak, aĩikâr et￾mek için üzerine nur vurmuĩtur. Allah’ın 

nuru onun üzerine vurunca “kün” emri, 

“ol” emri gelmiĩtir. Ol emri yalnız isim ve 

sıfatların tümünü taĩıyan kiĩiler içindir yani 

Nur Dağı’nda(Hira) zuhur eden peygam￾berlik gibi Hz. Muhammed ve onun varis￾leri içindir. Bizler ise hakikatte yaĩayan in￾sanlar değiliz, bizler ölüleriz. Kısa devreler￾de yaĩıyoruz, ne zaman ki bu güzelliklerle 

irtibat kurarsak o zaman canlanıyoruz. Kün 

oluyoruz. Kafdağı-kün iliĩkisi zikredilirken 

bir salik-yolcu olan Anka-Simurg’dan bah￾setmek kaçınılmaz olur. Simurg ĩu vasıfl ara 

haizdir:

* Yüzü insana benzer.

* İnsan dili bilir.

* Mesajcıdır.

* Sırdaĩtır.

* Hikmet sahibidir.

* Kahramanlara uzak mesafelere yol￾culuk yaptırır. 

* Yakıp kendisini tekrar çağırabilsin￾ler diye onlara kendi tüylerinden 

birkaç tane bırakır. 

22

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

* Öldükten sonra küllerinden doğan 

harika bir kuĩtur. 

* Kendini aramanın sembolüdür. 

Kahramanlar, uzakta aradıkları ĩe￾yin aslında çok yakınında olduğunu, 

kendi içinde olduğunu idrak eder. 

Bu kendini bilme sembolizmi, inisi￾yatik ifadelerle, inisiyatik ölüm ve 

baĩkalaĩım geçirerek yeniden doğuĩ

mistisizmindeki ifadelerle, uyanma￾aydınlanma, kurtulma olarak ifade 

edilir. 

* Bir tekâmül sembolüdür. Nefsini alt 

etme ve “dünya okulu”ndan mezun 

olacak düzeye gelme olarak ifade 

edilir. 

* Ölümsüz olduğu da söylenir. 

* Yuvası Bilgi Ağacı’nın tepesindedir. 

Her ĩeyi bilir. 

* Yere bereket bahĩettiğine inanılır. 

* Dünya ile göğün arasındaki birliği 

sağlar. 

* En önemli özelliği öleceği zaman, kül 

haline gelerek yanması ve bu küller￾den yeniden Anka Kuĩu olarak doğ-

masıdır. Yanıp kül olan ve bu küller￾den doğan kuĩ, efsane içinde kendi 

içinde de anlamları olan bir sembol￾dür. Yeniden doğuĩ(ruh göçü) ile 

birlikte ölümsüzlüğü betimlemek￾tedir. Bir ĩekilde kuĩun yanması ve 

kül olması, sonra da küllerinden 

yeniden yaĩama dönme sembolüne 

farklı toplumların mitoloji ve efsane￾lerinde rastlanmaktadır(Or, 2008).

* Kafdağı kanaatin ve yüceliğin de tim￾sali olarak bilinir. 

* Anka(هقنع (kelimesinin tersi kaf-nun, 

ayn=kün demektir. 

13. Fena

Yok olmak, yokluk manasına gelen bu 

tabir Sofi yye ıstılahı olarak eĩyanın nazar￾dan silinmesi demektir. Ekseriya zıddı olan 

baĩka ile birlikte kullanılır. Nitekim fena 

ile muttasıf olanlar, yalnız Hakk’ı görürler. 

Hâlbuki beka hâlinde olanlar, hem Hakk’ı

hem hilkati görürler(Pakalın, 1993: 599).

Fena-beka ile ilgili kelimeler Kur’an-ı

Kerim’in Rahman Suresinin 26. ve 27. ayet￾lerinde geçmektedir. 

Fena ile kendini tanıyan, beka ile 

Rabb’ini tanır(Hûcvirî, 1919: 180).

İrfanî literatürde bir mecaz olarak kul￾lanılan Kavis sembolünde fena-i zat; lâ-

yokluk-hiçlik-fena aynasında Hakk’ı teĩhis 

ve idrak eder.

Fena, kulun varlığını Allah için ve Allah 

ile beraber görmek, beka ise Allah’ın varlığı-

nı kulakla ilgili bütün hükümlerde görmek 

ve müĩahade etmek demektir(Kara, 1980: 5).

Fenafi llah olmak, beĩerî iradeyi 

Yaratıcı’nın iradesinde eritmektir(Öztürk, 

1997: 123).

Bilinen benlik fenafi llah süreci ile fes￾hedilir ve beka ile kozmik benliğe yeniden 

doğulur. Fena aklî ben’den kurtuluĩ, beka 

ben olma sürecine, varlığın saklı yanlarına 

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

23

bir ıĩık tutma hâlidir. Yani, bu durum on￾togenesis ile transmutasyonun araĩtırılması

ile mümkündür(Gürsoy, 2006).

13.1. Fena Fi’l-Aĩk: Aĩk’ta fani olmak, 

ölmeden önce ölmek demektir. Fena, akıl￾dan kurtuluĩ, benden kurtuluĩ; beka ise ben 

olma sürecidir, varlığın saklı yanlarına bir 

ıĩık tutma halidir. 

14. Fark

Zahir(dıĩtan görmek), halkın hâllerini 

ispatlamak, Tanrı için görmek, halkı Hak’tan 

ayrı görmektir. Hakk’ı Hak, bâtılı bâtıl, küf￾rü küfür, imanı iman olarak kabul etmektir. 

Tefrika veya Fark: Varlık aynasında görünen 

suretleri ve hâlleri dikkate alarak Hak’tan 

örtülü kalmaktır. Her iki hâl de mistikte bu￾lunması esas ve ĩart olan hâllerdendir. Ken￾disinde cem olmayan salikte marifet ve fark 

olmayanda ubudiyet(kulluk) olmaz. Farksız 

cem zındıklık(athe’isme) ve cem’siz fark 

küfür ve fısk’tır(Çelebi, 1983: 18). Devriye 

metinlerinde “fark”a bağlı olarak karĩımıza 

çıkan tabirlerin anlamları ĩu ĩekildedir:

• Fark-ı Ba’d-El-Cem: İkinci farka 

ulaĩmak. 

• Makam-ı Cem’-i Ma’a’l-Fark: Fark 

ile cem makamını kemale eren, ger-

çeğe ermiĩ kiĩiler kendilerinde top￾larlar. Benlikte tefrika, Hakk’a bak￾tığında cem hali yaĩanır.

Erkân-nâmelerde; “Var, rehber-i 

ĩefkatmâder’inin rızâsında ol(rehberinin 

sevecen baba kucağına teslim ol). Rehber-i 

tâlib-âver dahi seyr-i ma’allah mertebesinden 

alub tâlibi seyr-i an’illah kılar. Bu seferin ni￾hayeti tâlibin Hakk’tan halka rücu’udur. Bu 

makama ‘beka ba’de’l-fena’, ‘sahiv ba’de’l￾mahiv’ ve ‘fark ba’de’l-cem’ dahi derler. 

Bu geliĩ: Ma’a’l-istikamet ve’l-adalet tâlib-i 

tekmil ve salikten terbiye içün mertebe-i 

vahdetten makam-ı kesrete gelip vahdeti 

kesrette ve kesreti vahdette bulmanın ne de￾mek olduğunu remzeder.”(Dedebaba, 1999: 

207).

15. Cem

Hakk’ın hallerini ispatlamak, kiĩinin 

nefsini ve halkı ispatlarken bunların Hak ile 

kaim olduğunu da görmesi cem’dir. “Yalnız 

sana kulluk ederiz ve yalnız senden yardım 

dileriz.” düsturundan hareketle yaratılmıĩı

Tanrı ile görme makamıdır. İnsan ruhunun 

kâinata(evrene) açılıĩı, Tanrı’ya kavuĩma 

makamına giriĩtir ve bu makamda kulluk 

kalmaz. Kulluğun yerini aĩk ve cezbe almıĩ-

tır. Ceme girenler Hakk’ı görürler. Kendi vü-

cuduyla fani, Allah ile baki olurlar. Hak’tan 

baĩka mevcut görmezler. Çünkü bu makam 

bâtınla zahiri birleĩtirme makamıdır. Hakk’ı

zahir ile halkı da bâtın ile müĩahade etmek￾tir. Bu makamda halk ayna olmuĩtur. Halk 

aynalarından da Hak zahir olmuĩtur. Bu hu￾susta ĩu hadise iĩaret edebiliriz. “İnnallahe 

yekulu alâ lisânı abdihi semiallahu limen 

hamide.”

Cem, varlık makamlarından olup, bu￾rada kul öncelikle bütün iĩlerinde Allah 

Tealâ’nın fi illerini görür. Fiilinin oluĩ yeri￾ne göre değiĩik ĩekiller aldığını anlar. Buna 

iĩleri birleme anlamında “tevhid-i ef’âl” adı

24

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

verilir. Daha sonra da bu fi illerin sıfatlarının 

ortaya çıkıĩ yerlerine ve kabiliyet derecele￾rine göre, değiĩik ĩekillerde meydana gel￾diğini idrak eder. Buna da “tevhid-i sıfat” 

denilir. Neticede sıfatın zatın zuhuru olması

bakımından, zattan baĩka bir ĩey olmadığını

görür(Lâ mevcûde illâ Hû).

Benliği ortadan kaldıracak vasıta ayin-i 

cem’dir. 

* Hakk’ın kesreti nasut âlemidir. Bu￾raya gelmek için nokta-yı kübrayı

bilmek gerekir. Nokta-yı kübra da, 

biri cemdeki görünmeyen nokta-yı

kübra, öteki de cemü’l-cemdeki gö-

rünen nokta-yı kübra olmak üzere 

iki çeĩittir.

Cemde birine Hak, diğerine ise insan-ı

kâmil denir. “Biz ona ĩah damarından daha 

yakınız.”(Kaf Suresi/16). Hûve(O), insan￾da gizlenmiĩtir. Gerçek cem, gerçek birlik 

farkta da, istiğnada da, cüzde de, külde de 

hep kendini görmek ve bilmektir. İnsan, 

küllü’l-külliyattır. İkinci makam toplam 

hazreti(hazret’ül-cem) makamıdır. Bu, hal￾kı zahir ile Hakk’ı da bâtın ile müĩahede 

etmektir. Bu makamda Hak her ĩeye ayna 

olmuĩtur ve Hak aynasında da halk zahir 

olmuĩtur. 

16. Cemü’l-Cem 

Kendi nefsinden uzaklaĩtırılması, Ger-

çekler Sultanından (Tanrı’dan) gözükerek, 

çevresini sarandan gayri her nesneyi duy￾maz hâle gelmesi cemü’l-cem’dir. Bu ma￾kam, tümü ile yok olup gerçeklerin üstün 

geldiği sırada masiva’yı(Tanrı’dan gayri 

her ĩeyi) görmek, duymak, idrak etmekten 

fani olmaktır. Evreni toplu bir ĩekilde gö-

rüĩ hâli, Allah ile baki olma, ehadiyyetü’l￾cem(çokluktaki birlik), temkin ve üns hâli, 

büsbütün tükenmek yok olmaktır. Masi￾vadan hiçbir ĩeyi idrak edememek bu ma￾kamda mümkündür. Cemü’l-cem, mistisiz￾min en yüksek derecesidir. Burada mistik, 

Tanrı’dan baĩka her ĩeyde tükenmiĩtir. Sağ

göz cemi ve Hakk’ı, sol göz tefrika ve mad￾de âlemini görür. İkisi beraber cemü’l-cemi 

temsil eder. Hz. Ali’ye göre ikisi beraber 

tevhit sayılır. 

Bektaĩi düĩüncesi bu noktayı anlama￾mızda çok önemli bilgiler verir. Talip farkta￾dır, mürĩitle miraca yani cem’e ulaĩır. Ora￾dan tekrar rehbere teslim edilmesi, cemden 

sonra fark’a varılmasının simgesidir(farkının 

farkında olmak)(Dedebaba, 1999: 206).

Cemü’l-cem; iki cihanı birleĩtirmektir. 

İki cihandan birisi hüviyettir ve Hakk’ın 

bâtın tarafıdır. Diğeri eniyyettir ve Hakk’ın 

zahir tarafıdır. Sıfatların hüviyeti ve suret￾lerin zahiri bir araya gelince cemü’l-cem 

doğmaktadır(Dedebaba, 1999: 207). Cemü’l￾cemin bir baĩka adı da, bu iki cihanı içine 

almıĩ olan Tanrı’dır. 

Vahdet-i vücuda(varlık birliği) inanan￾lara göre; Her ĩey Tanrı zuhurudur. Bunu 

bilmek, bilerek bulmak ve bularak olmak; 

yani Hakke’l-yakîn hâline ermek cemdir. 

Cem topluluk toplamak anlamına gelir. 

Alevi-Bektaĩi ikrar törenine aynü’l-cem 

denilmesinin nedeni budur. Bu konuda İs￾mail Fennî ĩunları ifade etmiĩtir: “Cem; 

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

25

mahlûkatı(yaratıkları) görmeyip yalnız 

Cenabıhakk’ı görmek yani cümle eĩyada 

vücudu Hakk’ı müĩahede(tüm cisimler￾de Tanrı’nın varlığını gözlemlemektir.) 

etmektir. Fark dahi mahlûkat ile Hak’tan 

muhtecip(hicablanmıĩ, örtülü) olarak yalnız 

mir’at-ı vücuda zahir olan(vücut aynasında 

görünen) suver ve ahvali(ĩekil ve hâlleri) 

nazar-ı dikkate almaktır. Cem’i olmayan 

kimsede ma’rifet ve farkı olmayan kimsede 

ubudiyet(kulluk) yoktur. Arif olan kimsenin 

bunların ikisini de cem etmesi lazım gelir. 

Kibar-ı sofi ye(tasavvufçuların ileri gelenle￾ri), “Farksız cem zındıklık ve cem’siz fark 

küfür ve fısk’tır.” demiĩlerdir. Bu küfrün 

küfr-i hafî(gizli küfür) hakikati setr(örtmek) 

demek olduğu bedihidir(Fennî, 1997). Aynı

mevzu ile ilgili olması bakımından Hasan￾kaleli İbrahim Hakkı’nın Kenzi’l-Fütûh adlı

eserindeki ĩu beytleri önemlidir: 

Halk’ı görmek fark-ı evvel, Hakk’ı görmek cem’idir,

Halkı Hakk’ı bile görmek fark-ı sânî lemi’dir. 

Fark-ı evvel’de olan halk ile dolmuĩtur vebâl 

Farksız cem’i bulandır gark-ı deryâ-yı zılâl

Fark-ı evvel sâhibi mahcûb-u Hakk’tır halk ile

Fark’ı sâni mâliki halk iledir hem Hakk ile. 

Fark-ı evvel vahdeti kesretle setreyler nihân

Fark-ı sâni vahdeti kesretle cem’eyler ayân

Fark-ı evelde kalan emvâcı bî-derya görür. 

Fark-ı sânîiye dalan mevc’i ve yem’i bir bilür. 

Fark-ı evvel ehli çok ağyâr ile fırkattadır,

Fark-ı sâni ehli bir dildâr ile vuslattadır. 

Fark-ı evelde kalandır câhil-ü gâfi l, leîm

Fark-ı sânîyi bulandır âraif-ü kâmil hakîm.

Ârif gönlünde Melâ kendi kadrin hoĩ bilür, 

Kalb-i câhil kadr-i yâr’ı bilmez ağyârı bilür. 

Cemü’l-ceme ulaĩan bir nokta olmuĩ-

tur ve her ĩey o noktadan kâinata dağılır. 

Zata ayna olur. Salik, cem makamında vü-

cudu giydi, hazretü’l-cemde sıfatları giydi, 

cemü’l-cemde ef’âlini giydi. Bu makamla il￾gili olarak ĩu tanımlamalar önemlidir:

• Kabe Kavseyn: “Hüvel evvelü 

vel’ahirü vezzahirü velbâtın ve 

hüve bikülli ĩey’in alim.”(Hadid 

Suresi: 3). Bu makamda cemü’l-cem 

makamının zevki, evvel benim, ahir 

benim, batın benim, zahir benimdir. 

Bu makam, beka’nın ef’âlidir. Bu 

makamda “Her fi ilde fail benim.” 

diyebilirsin. Cemü’l-ceme ulaĩan, 

artık bir nokta olmuĩtur ve her ĩey 

o noktadan kâinata dayanır. Ka’b-ı

Kavseyn, Necm Suresi 9. ayette de 

belirtildiği gibi “Fekâne kabe kav￾seyni ev ednâ” iki yay kadar yakın, 

Hak ile bir olma, Hakk’a kavuĩma 

manasındadır.

• Ahadiyet’ül-Cem: Toplam maka￾mıdır, Muhammed makamıdır, Ev 

Ednâ makamıdır. Bu makam, kayıt￾lanmıĩtan kaydın kalkmasıdır. Bu 

noktada ĩu ayete iĩaret edebiliriz: 

“Küllü ĩey’in hâlikün illâ vechehu”.

26

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

17. Zıtların Birliği(Celâl ve Cemal) 

Cemal ve Celâl Allah’ın değiĩik aynalar￾dan görünümüdür. “Zü’l-celâli ve’l ikram”, 

Celâl isminin altında ne ikramlar vardır. 

İnsan, zorunlu varlık olma(vücup) ile 

zorunsuzluk(imkân), ezeliyetle(kıdem) son￾radan var edilmiĩlik(hudus), lâhut ile nasut, 

mana ile madde arasında bir berzah konu￾mundadır. Dolayısıyla insanın berzahiyyeti, 

iki âlem arasında bulunmakla açıklanabilir. 

İnsan, gayb âlemiyle ĩahadet âlemi arasında 

ve fakat Allah’ın suretinde yaratılmıĩ olması

itibariyle de her iki âleme vâkıf olabilen tek 

varlıktır(Izutsu, 1999: 340-341).

 

İbni Arabî, zıtları birleĩtirmenin insana 

güç kazandırdığına, hatta insan-ı kâmil ol￾manın yolunun zıtları birleĩtirmekten geçti-

ğine inanmaktadır. Ona göre insan bir den￾ge ve uyum varlığıdır. Yer-gök kaynaĩarak, 

ağaç-ateĩ-su-yer-madenler de kaynaĩarak 

evreni oluĩturmuĩlardır. Tabiatın külli ruhu 

bu kaynaĩmadan doğmuĩtur. İç çatıĩma￾lardan kurtulmuĩ, varlıkla irtibata geçmiĩ, 

benliğindeki zıtlıkları manalı bir bütünlüğe 

kavuĩturmuĩtur. Karanlık ve nur sembolü-

nün gece ile gündüze ĩümulü olduğu gibi, 

Cemal ve Celâl sıfatlarının tecellileriyle de 

ilgisi vardır. Bütün dünya bütün hayat, nâr 

ile nurun kavgasıdır, çekiĩmesidir. Dünya 

bir zıtlar dünyasıdır. Marifet zıtlıklarını bile 

birleĩtirmek, bir uyuma sokmaktır. Zıtlıklar 

aĩıldıkça, insan vahdete bu manalarla eriĩir. 

Rububiyetle ubudiyet, Celâl ile Cemal ara￾sında olmak demektir. Cemal’inin ıĩığına 

pervane gibi dönerler, gökler de bu dönüĩe 

iĩtirak eder, devir budur. 

18. Tecelli/Tezahür 

Hak, zatı itibariyle değil; sıfat ve fi lleriy￾le bütün suret ve ĩahıslarda mutlak olmak￾tan çıkmaksızın ve asla değiĩikliğe uğramak￾sızın tezahür ve tecelli etmektedir. Allah’ı

tecellileriyle ve sıfatları ile tanırız. Allah’ın 

zatı sıfatlarla, sıfatlar da varlıklar, hareket￾ler ve olaylarla perdelidir. Varlık perdelerini 

aralayanlar, sıfatların sırlarını, sıfatlar per￾desini aralayanlar da zatın nurunu görür ve 

orada erir. Bu seyir ilim ile mümkündür: 

* İlme’l-Yakîn: İlim ve akılla edinilen 

kesin bilgi. Lâ fâ’ile İllallah. Allah’tan baĩ-

ka faili yoktur. Fiilleri tevhitte âĩık kimse 

hisse ait fi iller, kalbe ait fi iller ve enfüse ve 

afaka ait fi iller dıĩında ve üstünde Hazret-i 

Maĩuk’u kalbi ile müĩahade eder. Her ne fi il 

hissederse ma’ĩukunu fi ilinin o fi il ile zahir 

olduğunu zevk eder. 

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

27

* Ayne’l-Yakîn: Suretler(tevhid-i sıfat), 

keĩifl e, görülerek elde edilen bilgi. Sıfatları

tevhitte âĩık olan kimse Hazret-i Maĩuk’un 

kemal vasıfl arını, mahsusunda ve maku￾lunda, kalbi ile müĩahede eder. Lâ mevsûfe 

İllallâh. Bütün sıfatlar, Allah’ın sıfatıdır. Lâ 

mevsûme İllallâh. Bütün isimler Allah’ın is￾midir. 

* Hakke’l-Yakîn: (Mana-yi hakikat

tevhid-i zat). Müĩahede yoluyla edinilen 

bilgi. Aklın ötesinde keĩifl e marifetullaha 

ulaĩma. Lâ mevcûde illallâh. Allah’tan gayrı

mevcut yoktur. 

Zat-ı Tevhit: Zat-ı tevhitte âĩık olan 

kimse zatın birliğini mezahirdeki çokluğu 

ile müĩahede eder ve mezahirdeki çokluğu 

da zata ait vahdet ile müĩahede eder. Zata 

ait vahdetin zuhuru çokluk iledir ve çoklu-

ğun vücudu da vahdet iledir ve vahdet ço-

ğalmayınca ayanda zahir olmaz. Bütün çok￾luk, Hazret-i Maĩuk’un mertebeleridir ve bu 

mertebeler de iki kısımdır:

a- Birisi müessirdir ki bu zata ait isim￾ler ve fi ile ait vasıfl ardır. 

b- Birisi de müteessirdir ki bu da hisse 

ait renkler ve akla ait manalardır. 

İĩte bu nokta velâyet makamının sonu￾dur. Bundan öteye velâyete ait bir makam 

daha yoktur. Bunun ötesi, artık Muhammed’e 

ait makamdır ki ona da kimse ulaĩamaz. O 

makama, ancak, verasetle ulaĩılabilir. Baĩka 

bir deyiĩle, fi illerin tevhidi demek, bütün 

yaradılanların fi iller ile olduğunu bilmek 

ve her fi ili gördüğünde o fi ilin aynasında 

Hazret-i Maĩuk’u müĩahede etmektir. 

Sıfatların tevhidi demek, yaratılmıĩlar￾da zahir olan sıfatlar aynasında Hazret-i 

Maĩuk’u müĩahede etmektir. 

Zatın tevhidi demek, bütün yaratılmıĩ-

ların, hulûl ve ittihat olmaksızın, Hakk’ın 

zatı ile vücutları olduğunu bilmek, yani 

halk aynasında Hakk’ı yani zat-ı Ma’ĩuk’u 

müĩahede etmektir. 

İĩte sıddıkıyyet mertebesi bu üç tevhit￾ten ibarettir. 

Tevhid-i zat mertebesi fena mertebele￾rinin sonuncusudur, buraya gelen kiĩi öl￾meden önce ölmenin zevkine varmıĩ, kendi 

mülkü zannettiği ef’al sıfat ve zatı Hakk’a 

teslim ederek hiç olduğunu anlamıĩtır. 

Tevhid-i zat, nefsaniyetin bittiği, ruha￾niyetin baĩladığı, kesafetin yerini letafete 

bıraktığı bir makamdır. Ve bu makam; Hz. 

Peygamber’in “Hepiniz uykudasınız, ölün￾ce uyanacaksınız.” dediği yani, uykunun￾rüyanın sona erip uyanıklığın devreye gir￾diği makamdır. Tevhid-i zatı idrak eden kiĩi 

için varlığın perdeleyici-aldatıcı görüntüsü-

nün kaybolduğu, “O’ndan baĩka varlık yok￾tur.” zevkinin hâkim olduğu yerdir. 

19. Seyir

Hakikat ehlinin seyri dört türlüdür. Yol￾cu “fenafi llâh” hâline gelinceye kadarki yol 

alıĩını dört durak yerinden geçerek gerçek￾leĩtirir:

19.1. Seyr-i il-Allah(Çalab’a doğru 

gidiĩ): Buna birinci sefer de denilir. İs￾teklinin Çalab’a yöneliĩidir. Diğer bir adı

fenafi llah(Çalab’ta gidiĩ)tir. 

28

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

Bu tip seyir kesret(çokluk) perde￾sinin birliğin yüzünden indirilmesidir. 

Bu sefer nefse ait menzillerin, ağyarın, 

yapmacık(mecazî) aĩkların izalesiyle kalp 

makamının nihayetine ulaĩmaktır. 

19.2. Beĩn-i fi llâh(Çalab’ta gidiĩ): Çalab 

huyu ile huylanıp yücelmektir(Hakk’ta Hak 

ile gidiĩtir). Ledün bilgisine götüren bu yola 

beka-billah da derler. 

Vahdet perdesini bâtınî ve ilmî çokluğun 

yüzünden indirmektir. Bu seyir Hakk’ın sı-

fatlarıyla ahlâklanmak, O’nun isimlerini ta￾hakkuk ettirmek suretiyle Hak’ta en yüksek 

ufka yükselmektir. Bu mertebe Hazretü’l￾Vahdaniyye’nin sonudur. 

19.3. Seyr-i ma’Allah(Çalab ile gi￾diĩ): Aradan ikilik(Çalab-kul) kalkmasıdır. 

Velilik(velâyet) aĩamasının da son makamı-

dır. 

Bu makama çıkan zahir ve bâtın zıtların 

kayıtlarından kurtulur ve Kabe Kavseyn’e 

ulaĩır. Bu noktada ikilik bitmiĩ, velâyet ke￾maline varılmıĩtır(aynü’l-cem makamına 

çıkmak.).

19.4. Seyr-i an-illah(Çalab’tan gidiĩ): Ay￾dınlatıcının gözetimi altında gidiĩini tamam￾layan isteklinin yeniden toplum içine dönü-

ĩüdür ki artık çevresini aydınlatmaya(irĩada), 

geçirdiği hâlleri öğretmeye hazırdır. 

19.5. Allah ile Allah’tan Seyir: Bu, en 

yüksek makam olup Hak’tan tekrar halka 

dönmeyi ifade eder. Buna fenadan sonra 

beka, cemden sonra fark da denir. Bu ma￾kam da göz vahdette kesreti, kesrette vah￾deti görür. Büyük veli Niyazi Mısrî bu ma￾kama ĩöyle iĩaret etmiĩtir:

“Vahdeti kesrette görmek, kesreti vahdette 

hem 

Bir ilimdir ol ki cümle ilm ü irfan andadır”

Biz bu makamı Hak’ta halkı, halkta da 

Hakk’ı görmek diye tanımlıyoruz. 

SONUÇ

Yenidünya düzeni, insanı-hayatı-evreni 

bütünlüğünden kopararak bu alanları âdeta 

“patch-work”e dönüĩtürmektedir. Gelenek￾sel “mimesis-katharsis” estetiğinin ipini çe￾ken bu zihniyet, “Yaĩam azaptır” matrisini 

kullanmakta beis görmemektedir. İnsanlığı

huzurdan alıkoyan anarĩi ve teröre yenik 

düĩüren kafalara karĩı durmak her bireyin 

temel hedefi olmalıdır. Geleceği doğru kur￾mak adına buna mecburuz. 

Batı dünyasının varoluĩ felsefesine bu 

manada eğildiğimizde karĩımıza çıkan tablo 

ĩudur: Spinoza, Bergson, Kafka, Kiergegard, 

Camus ve diğerleri varoluĩun labirentlerin￾de bir yığın spekülatif fi kirler ortaya koy￾muĩlardır. Camus, varoluĩu absürd(saçma) 

olarak görmekte, hayatı kara bir alınyazısı

ĩeklinde algılamakta ve bir çatıĩma psikozu￾na sürüklenmektedir. Sarte, insanın tam ba-

ğımsız ve hür olduğundan hareketle, “insan 

kendisini yapar”, “insan kendisini seçerken 

baĩkalarını da seçer” düĩüncesiyle insanı so￾rumlu kılmakta, “Varlık özden öncedir”den 

yola çıkarak felsefesini kurmaktadır. İnsanı

yeryüzüne atılmıĩ, terk edilmiĩ olarak ümit￾siz, ufuksuz, anlamsız bulmaktadır. Algıları

sonuçta budur. 

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

29

Batı dünyası için bu dünya insanın ce￾zalandırılıp cennetten kovulduğu, fırlatılıp 

atıldığı âdi bir sürgün mekânıdır. Oysa Türk 

düĩüncesinde bu dünya kirli bir dünya de-

ğil, temiz-makbul-meĩru bir yaĩam alanıdır 

ve bir imtihan dünyasıdır.

Varoluĩun kozmik boyutlarını irdele￾diğimizde tasavvuf insanla âlem arasında￾ki savaĩın düğümünü çözme, insana kendi 

iç hakikatini buldurma yolunda bir nüzul￾urûc yoludur(Gürsu, 2006).

Fena-beka vadilerinden geçerek kozmik 

bene yeniden doğuĩtur(ikinci doğum). Zi￾hindeki blokları yıkarak kâinata ayna olabil￾mektir. 

Kuantum insan sürekli cevher ile öz ile 

iletiĩim içinde olduğundan gerçek bir özne￾dir, cevher(tümel enerji alanı) ile bütünsel 

bir iletiĩim içindedir. Egosunun esiri değil￾dir. Ben bilincini yok etmiĩ, bütünün zatî 

bilgisine ulaĩmıĩ bir kozmik enerji alanı, 

okyanustur. Sonsuzlukta bir nokta da olsa, 

o kâinatın efendisidir. Bizim insana verdiği￾miz anlam ve değer budur. İnsanlık cevhe￾rini kemal noktasına taĩımak için “âlemlere 

rahmet olarak” gönderilmiĩ bir irfan abide￾sidir. Bu da bir fakr mertebesidir. 

Fakr makamına ulaĩanlar için; terk-i 

dünya, terk-i ukba, terk-i terk, insan-ı kâmil 

olmak, beĩer boyutunu aĩmak, egosunu terk 

etmek, üst benlik boyutunda yaĩadığı süre￾ce tutarlı, tüm insanlığa yararlı bir hayat çiz￾gisi oluĩturmak imkânsız değildir. 

“Sen kendini basit bir varlık sanmakta￾sın. Oysa hikmetlerle dolu olan en büyük 

âlem sende gizlidir.”(Hz. Ali).

Esîrindir tabiat, dest-i teshîrindedir eĩyâ; 

Senin ahkâmının münkaadıdır, mahkûmudur 

dünya.

İfadeleri, bizim içinde bulunduğumuz 

medeniyetimizin seviyesini göstermek 

bakımından önemlidir. İnsanın cenneti￾cehennemi öte dünyada, insanlığın cenneti￾cehennemi bu dünyadadır. 

İnsanlar ölür, insanlık yaĩar. Ruhunu 

rehine verip, teniyle yaĩayanların pas tutan 

gönüllerinde sevgiye yer yoktur. Bilge insan, 

evrenin tesadüf eseri olmadığını bilir, çünkü 

o kendisinin evreni korumak ve geliĩtirmek 

için var edildiğinin farkındadır. Bilgisi haki￾kat bilgisidir. Sevgi, iyilik, güzellik, yararlı

olma gibi cevherlerin, fazilet ve değerle￾rin insana bağıĩlanması büyük lütuftur ve 

Alevi-Bektaĩi edebiyatı da bu manada bütün 

insanlığa seslenecek verilerle yüklüdür. 

SON NOTLAR

1. Devriyeler konusunda özellikle 

dört çalıĩma zikredilmelidir. Rıza 

Tevfi k, Devriyeler. Peyâm-ı Ede￾bi nr.25, Mart 1330/1914(aynı yazı

Rıza Tevfi k’in Tekke ve Halk Ede￾biyatı ile İlgili Makaleleri. Haz: Ab￾dullah Uçman, Ank, 1982. s. 84-94). 

Rıza Tevfi k, Arĩive Gaybi, Peyâm-ı

Edebi nr. 38.15 Mayıs 1330.(Ab￾dullah Uçman. Üsküdarlı Haĩim 

30

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

Baba’nın 94 beyitlik Devriye’sini 

de neĩretmiĩtir). Fuad Köprülü. 

Türk Edebiyâtında İlk Mutasavvıf￾lar. Ank. 1963. Abdülbâki Gülpı-

narlı, Alevi-Bektaĩi Nefesleri. İst. 

1963, s. 70-71. Abdurrahman Güzel, 

Niyâzî-i Mısrî’nin Gözden Kaçan 

Bir Eseri: Risâle-i Devriye. Türk 

Kültürü Araĩ. XVII-XXI/1-2 Ank. 

1983, s. 121-137. Fevziye Abdul￾lah Tansel, Oğlanlar Ĩeyhi İbrahîm 

Efendi ve Devriyesi. A.Ü. İlh. Fak. 

Der. C.XVII, Ank. 1971, s. 187-199. 

Mehmet Önder. Halk Ozanı Kara￾manlı Gufrani ve Bir Devriyesi. III. 

Uluslararası THE Semineri. Eskiĩe￾hir 1989, s. 348-351. Mustafa Tatcı. 

Edebiyattan İçeri, Ank. 1997. 

2. Bu yazıda hologram ile ilgili bilgi￾ler. Michael Tablot’un Holografi k 

Evren isimli kitabı ile Bilim ve Tek￾nik dergisinden alınmıĩtır.

3. Feyz-i Mukaddes’in yalnız cevheri 

yönüyle değil fakat sıfatları, fi illeri 

ve olayları da göz önünde tutarak 

hepsini eĩya diye isimlendirdiği￾miz nesnelerin varlığa büründü-

rülmelerine delâlet ettiğini söyle￾yebiliriz. Feyz-i Mukaddes, Feyz-i 

Akdes ile varlık kazanmıĩ olan 

Âyan-ı sabiteler’in, idrak olunabilir 

varlıklar(makulât) halini terk ede￾rek, hislerle idrak olunan âlemin 

bilfi il mevcut olmasının sebebidir.

DEVRİYE ÖRNEKLERİ

(1)

Hâlık’ımnı izler min tün kün cihân içinde

Tört yanımdın yol idi kevn ü mekân içinde

Törtdin yitige gittim tokuznı güzer ittim

Ondın ikige kildim cerh-i keyvân içinde

Üç yüz altmıĩ su kitçim tört yüz kırk tört tağ aĩtım

Vahdet ĩarabın içtim tüĩtüm meydân içinde

Çünki tüĩtüm meydanga meydannı tola kördüm

Yüz ming ârifni kördüm barça cevlân içinde

Gavvâs bahrıga kirdim vücûd ĩehrini kizdim

Dürni sadefte kördüm güherni kân içinde

Arĩ u kürsini yördüm Levh ü Kalem’ni kördüm

Vücûd ĩehrini kizdim aydım bu cân içinde

Cânım kördüm cânânda ıĩkını kördüm meydânda

Âĩıklarnıng meydanı çümle bustân içinde

İrni kördüm irgeĩtim istedügümni sordum

Barçası sinde didi kaldım hayrân içinde

Hayrân boluban kaldım bî-huĩ boluban taldım

Özimni derdge saldım taptım dermân içinde

Miskîn Hâce Ahmed cânı hem güherdir hem kânı

Cümle anıng mekânı ol lâ-mekân içinde 

(Pala, 1995: 115-116).

 Hoca Ahmed Yesevî

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

31

(2)

Ol Kadir-i Kün feyekûn, lütf edici Sübhân benem

Kesmeden rızkını veren, cümlelere sultân benem

Nutfeden Âdem yaratan, yumurtadan kuĩ düreten

Kudret dilini söyleten, zikr eyleten Sübhân benem

Kimisini zâhid eyleyen, kimisine fâsık eyleyen

’Ayıplarını örtüci, ol delil ile bürhân benem

Bir kulına atlar virüp avret ü mâl çoklar virüp

Her birinün yok bir pûlı rahm idici Rahman benem

Benem ebed benem bekâ, ol Kâdir ü Hay mutlaka

Hızır ola yarın saka anı kılan Gufrân benem

Dört dürlü nesneden hâsıl bilün benem uĩda delil

Odıla su toprag u yil bünyâd kılan Yezdân benem

Ete deri sünük çatan, ten perdelerini dutan

Kudret iĩüm çokdur benüm hem zâhir ü ‘ıyan benem

Hem bâtınem hem zâhirem, hem evvelem, hem âhirem

Bu cümlesini yaradup hem tertîbi kılan benem

Yokdur arada tercemân andagı iĩ bana ‘ıyân

Oldur bana viren lisân ol denize ‘ummân benem

Bu yiri gögi yaradan bu ‘Arĩ’ı Kürsî durudan

Bin bir adı vardur Yûnus ol sâhib-i Kur’ân benem

Bu cümle erkânı koyup birlik yolın tutan benem 

Hırs u tama benden ırak hep ardıma atan benem

Bakan benem gören benem alan benem viren benem

Ne Cebrâil ne Mikâil İsrâfi l’i kılan benem

Yidinci kat yirlerde(ben) sekizinci kat göklerde(ben)

Bu söylenen dillerde(ben) hükmi tamâm kılan benem 

Emrile bulut oynadan yirde bereket kaynakları

Elümde kudret ĩinigi halka rızık viren benem 

Bir karâra tutdum karâr benüm sırruma kim irer

Câhil beni kanda görür gönüllere giren benem

Çagram himmet leĩkerine dirile dost iĩigine

‘Arĩ önünde ‘aklumıla hıdmet kılup turan benem

Gök yüzinde feriĩteler Yûnus ne kasd ider bular

Dek turmazsa feriĩteler ‘Arĩ’a çomak uran benem

Delü oldumıdı Yûnus ‘ıĩk oldı bana kulavuz

Hazrete degin yalunuz yüzi süri viren benem 

(Tatcı, 1990: 277-278).

(3)

Çark-ı felek yoğidi cânlarumuz var iken 

Biz ol vaktin dost idük Azrâ’il ağyâr iken 

Niçe yıllar biz anda cem’ idük cân kânında 

Hakîkat âleminde ma’rifet söyler iken 

Çalap ‘ıĩkı cândaydı bu biliĩlik andaydı

Âdem Havva kandaydı biz anunla yâr iken 

Dün geldi safî Âdem dünyâya basdı kadem 

İblis aldadı ol dem uçmakda gezer iken 

32

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

Ol vaktin biz uçarduk ceylan urup göçerdük 

Nûrdan ĩarâb içerdük Hak bizi toylar iken

Cânlar anda biliĩdi ol dem gönül alıĩdı

Âlem halkı karıĩdı denizler kaynar iken 

Ĩükür bu deme geldük dostları bunda bulduk 

Tuz ekmek bile yidük ‘ıĩk demin oynar iken 

Ne oğul vardı ne kız vâhididük anda biz

 Konĩıyıduk cümlemüz nûr tağın yaylar iken 

Ne gök varıdı ne yir ne zeber vardı ne zir 

Yûnus dostdan haber vir ‘ıĩkile göyner iken 

(Yıldırım, 2000: 210-211).

 Yûnus Emre

(4)

Ben ezelde var idim

Mâĩuk ile yâr idim

Hak beni bunda saldı

Âlemi göre geldim

Yerdeydim göğe ağdım

Gökten de yere yağdım

Âdem donun donandım

Cevlânı süre geldim (Uludağ, 2005: 106).

 Yûnus Emre

(5)

Vasf-ı nihânımdan sonra alsın haber nerde idim

Var olmadan kevn ü mekân ol Ĩâh ile birde idim

Akl ile azmeden buna eremeye kala dona

Nûr-ı hakâyık kalmadan ilmullahta sırdan idim

Bahr-ı Zât’ın mevci beni sürdü kenara aĩk ile

Zât- ı hakâyık nûruna geldim acep yerde idim

Evvel O’nun zâtı nûru aĩk¬¬-ı ezeli nâr ile

Yedi ismin nûrun maya kaldığı esrârda idim

Ef’âlimin esrârıdır söylediğim anlayana

Yedi bin yıl halvet süren kandildeki nurda idim

Geldim cihana çün âdem cennete gönderdi Hudâ’m

Emrin sıdum reddeyledim Serendib’de zârda idim

Gâh-i Nûh oldum gâhi Lût gah Yunus oldum gah Dâvûd

İbrahim ile bir zaman ateĩte gülzârda idim

Bulsa kiĩi dosttan belâ mâĩuk gelip vefâ kıla

Kurtlar tenim çiyner iken Eyyûb ile zârda idim.

Yâkûb ile kıldım fi gân Yûsuf ile oldum revân

Ĩehr-i Mısır’da bey olan dellâl-ı bâzarda idim

Her bir nebî geldi bile mihmân idim ben sır ile

Îsâ ile ağdım göğe Mûsâ ile Tûr’da idim

Geldi cihâna Mustafâ mîrâc edip buldu safâ

Ben de bile gördüm vefa hazrette nazarda idim

Ben yârime can vermeye nâra vurup Hallâc ile

Çaldım “Ene’l-Hak” nöbetin Mansûr ile dârda idim

Ben değilim bunu diyen ilhâm-ı Hak’tır söyleten

Bir sır gelip nutk eyledi ben arada perde idim

Ümmî Sinan eydür bu cân kılmaz niĩânda bir mekân

Zîrâ ki ol Ĩâh’ıma ben varmaya ikrârda idim 

(Ĩener, 2003: 263-264).

 Ümmî Sinan

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

33

(6)

Ak süt iken kızıl kana karıĩıp

Emr-i Hak’la coĩup cevlanâ geldim

Mâ-i cârî ile akıp yarıĩıp

Katre-i nâ-çizden ummana geldim

Dokuz ay on gün batn-ı mâderde

Kudretten gözüme çekildi perde

Vaktim tamam olup âhiri yerde

Çıkıp ten donundan cihâna geldim

Hakikat meyinden nûĩ edip kanıp 

Can gözlerim o gafl etten uyanıp

Kudretten her türlü renge boyanıp

Bu âlemi nakĩ u elvâna geldim

Bir zerreyim âfi tabımdan dûrum

Aĩk ile mesrûrum kalbi pür nûrum

Tâ ezelden zevk-ı seyre mecburum

Seyr ü sülûk edip seyrâna geldim

El tutup tarikat râhına girdim

Çok evliyalara hizmetler verdim

Sıdk u hulûs ile ben Hakk’a erdim

Bu cihana keĩf-i burhâna geldim

Erden el almıĩam ben de bir erim

Râh- ı hakikatte ehl-i hünerim

Hak’tan geldim yine Hakk’a giderim

Hemen bu mekâna mihmâna geldim

Tıfl -ı edced-hânımrûz-ı elestten

Hidayet eriĩip feyz-i kudretten

Hikmetler okuyup ilm-i hikmetten

Ol mekteb-i sırr-ı irfâna geldim

Aĩk ile kendime biçtim kefenim

Dolayıp boynuma taktım resenim

Vardır asliyetim Mansur’dan benim

Asılmaya dâr-ı dîvâna geldim

Anladım aslımı bildim kendimi

Erenlerden aldım nush u pendimi

Pîrlerden kuĩandım kemer bendimi

Merd-i ĩeh-bâz olup meydâna geldim

Dîn-i Muhammed’i icrâ kılmaya

İmam Hüseyn inkikamın almaya

Ol Yezid kavmine kılıç çalmaya

Bir olup Mehdi’yle bir yana geldim

Münkirlerle cenk eyledim bunca dem

Çektim ellerinden çok renc ü elem

Öldürürse beni münkirler ne gam

Ben Hüseyn aĩkına kurbâna geldim

Nice kahramanlık edip meydanda

Koymayıp intikam aldım düĩmanda

Söylenir ĩöhretim ĩânım cihanda

Sürüp çok demler bu devrâna geldim

Gelip ihtiyarlık düĩtü serime

Oturup kalkamaz oldum yerime

Lerze inip bütün her yerlerime

Bir muhalif vakt u zamâna geldim

Gelip ol Azrail aldı canımı

Bir pençede döktü yüz bin kanımı

Kesti nefesimi hep dermanımı

Eyvah ben o mevt-i hazâna geldim

34

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

Üryan püryan edip beni soydular

Nazik tenim teneĩirde yuydular

Alıp gidip kabristana koydular

Hayf ben o sessiz virâna geldim

Gûĩuma bir sadâ geldi akabi

Gördüm ki bir melek söyler Arabî

Titretür yerleri hıĩm u gazabı

Havf ile gafl etten uyana geldim

Geldi bir hıĩm ile ol arap melek

Dedi bana ol dem “dinek Rabbek”

“Aman yâ Muhammed nebî” diyerek

Geçtim o suali âsâna geldim

Nice bin yıl yattım turâb içre bil

Böyle emreylemiĩ o Rabb-ı celil

Çalınıp bir nice Sûr-ı İsrefi l

Uyanıp kabrimde ben câna geldim

Gördüm ol dem hep mürdeler dirilmiĩ

Cümle âlem arasat’a derilmiĩ

Baktım ki terazi mizân kurulmuĩ

Baĩ açık yarıĩıp mizâna geldim

İki melek yakama el saldılar

Çekip beni mîzan üzre aldılar

Bu kul “mağfûr” deyip nidâ kıldılar

Ĩükr edip ben ĩâd u handâna geldim

Dediler ol vakit bana “kum teal” 

Gösterdiler bir hoĩ mekân ü mahal

Nakĩı güzel yakut la’l yeĩil al

Ĩükür ben cennet-i Rıdvân’a geldim

Seyr ettim o güzel gül-zârı bir an

Dediler yetiĩir bu kadar seyrân 

Getirdiler beni ol dem oradan

Yine bir acâib mekâna geldim

O mekândan biraz geldim beriye

Rast geldim anda ulu çeriye

Dediler bana gel gir içeriye

Akıllar mat eden der-bâna geldim

Akl u fi kr ü nefs girdim içeri

Gördüm anda vardır div ü peri

Korkup aklım aldı oldum serseri

Hayf bir belâlı zindâna geldim

Âdem yoktur kimden alam haberi

Anda varan çıkmaz derler ekseri

Usul döndüm ol mahalden ben geri

Çıkıp ol efl âk-i devrâna geldim

Efl âkte nücûma varıp karıĩtım

Nücûmdan anâsır bahrine düĩtüm

Heman ol dem cemâdâta ulaĩtım

Ol hikmet sırrını seyrâna geldim

Görün beni nerden gelip gitmiĩim

Cemâdattan nebâtata yetmiĩim

Sefi l düĩüp batn-ı hayvana geldim

Sıfât-ı hayvana düĩtü menzilim

Ağzım mühürlendi söylemez dilim

Dedim yâ Rab benim nic’olur halim

Zâr u fi gân edip efgâna geldim

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

35

Sıfat-ı hayvanda gezdim bir eyyâm

Geçip menzillerim olunca tamam

Bildim aslım Âdem Aleyhi’s-selâm

Ahsen-i sûrette cihana geldim

Çok seyr üdevr edip geldim ben ey can

Bildim cihan yine evvelki cihan

Bundan ötesini etmezem beyan

Bu sırrı saklayıp pinhâna geldim

Dört kitapta yoktur bu ilim inan

“İlm-i devriye”dir bu bir sırr-ı kân

Bulup bir mürĩid-i kâmil ü irfan

Okuyup bu dersi âyâna geldim

Afveyle günahım Gaffarü’zj-zünûb

Setreyle uyûbum Setterü’l-uyûb

Bu Hüsnî cürmünü bilip utanıp

Yâ Rabbi rahmet ü gufrâna geldim 

(Dilçin, 1999: 348-351).

 Hüsnî

(7)

Cihan var olmadan ketm-i ademde 

Hak ile birlikte yekdaĩ idim ben 

Yarattı bu mülkü çünkü o demden 

Yaptım tasvîrini nakkaĩ idim ben

Anâsırda bir libâsa büründüm

Nâr ü bâd ü âb ü hâkten göründüm

Hayrül-beĩer ile dünyaya geldim 

Âdem ile bile bir yaĩ idim ben

Âdem’in sulbünden Ĩit olup geldim

Nûh-i Nebî oldum tûfanâ daldım

Bir zaman bu mülke İbrâahim oldum ben

Yaptım Beytullâhı taĩ taĩıdım ben

İsmail göründüm bir zaman ey can

İshak Ya’kub Yûsuf oldum bir zaman

Eyyub geldim çok çağırdım el- aman

Kurt yedi vücûdum kan yaĩ idim ben

Zekeriyyâ ile beni biçtiler

Yahya ile kanım yere saçtılar

Davud geldim çok peĩime düĩtüler

Mühr-i Süleyman’ı çok taĩıdım ben

Mübarek asâyı Mûsâ’ya verdim

Ruhul-Kudüs olup Meryem’e erdim

Cümle evliyaya ben rehber oldum

Muciz murg-ı ĩeb-i huffaĩ idim ben

Sulb-i pederimden Ahmed-i Muhtâr

Olup da cihana geldim aĩikar

Ali ile çok takındım zülfekâr

Kul iken zât ile sırdâĩ idim ben

Tefekkür eyledim ben kendi kendim

Mucize görmeden imâna geldim

Ĩâh-ı merdân ile Düldül’e bindim

Zülfekar bağlandım tığ taĩıdım ben

Sekahum hamrinden içildi ĩerbet

Kuruldu ayn-i cem ettik mahabbet

Meydana açıldı sırr-ı hakikat

Aldığım esrâra sırdâĩ idim ben

36

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

Hidâyet eriĩti bize Allah’tan

Biat ettik cümle rasûlullâh’tan

Haber verdi bize seyrifi llâhtan

Ĩah-ı merdân ile sırdaĩ idim ben

Bu cihan mülkünü devredip geldim

Kırklar meydanında erkâna girdim

Ĩah-ı velâyetten kemerbest oldum

Selmân-ı pâk ile yoldaĩ idim ben

Ĩükür matlubumu getirdim ele

Gül oldum feryâdı verdim bülbüle

Cem’olduk bir yere Ehl-i beyt ile

Kırklar meydanında ferrâĩ idim ben

İkrar verdik cümle düzüldük yola

Sırrı fâĩ etmedik asla bir kula

Kerbelâ’dan İmam Hüseyn’le bile

Hâk ettim dâmeni gül taĩıdım ben

Ĩu fenâ mülküne çok geldim gittim

Yağmur olup yağdım ot olup bittim

Urum diyârını ben irĩâd ettim

Horasan’dan gelen Bektâĩ idim ben

Gâhi nebi gâhi veli göründüm

Gâhi uslu gâhi deli göründüm

Gâhi Ahmed gâhi Ali göründüm

Kimse bilmez sırrım kallâĩ idim ben

Hamdü lillah ĩimdi Ĩîrî dediler

Geldim gittim zâtım hiç bilmediler

Kimseler bu remzi fehmetmediler 

Her gelen mahlûka kardaĩ idim ben 

(Gölpınarlı, 1992: 75-77).

 Ĩîrî

(8)

Lâ mekân elinden geldim cihâna

Kereme uğrayıp kâna yetiĩdim

Elden ele kaptan kaba süzüldüm

Ehl-i kemâl olan câna yetiĩdim

Hakikatten bir söz geldi dilime

Marifetten bir gül geçti elime

Kudiretten su bağlandı gölüme

Katre idim ben ummâna yetiĩtim

Râmi’yâyım budur söz muhtasarı

Ben pirimden içtim âb-ı Kevseri

Evliyalar hem erenler serveri

Dest uzatıp ben dâmâna yetiĩdim (Ergun, 1956).

 Âĩık Râmi

(9)

Hakikatte zaman mekan yoğ iken

Zamansız mekansız zamanda idim

Âdemde âlemde niĩan yoğ iken

Cibal-i ademde bürhanda idim

Bu mânâ zahirdir aĩık-ı safa

Onlar ki Hakk ile kalır musaffâ

İrâde olmadan nûn ile kafa

Kaf u nûn içinde nihânda idim

Evvel Allah idi vâhid ü kahhar

Murad etti gencin eyledi izhâr

Yarattı bir tane cevher-i ĩehvâr

Lemeân- ı dürr-i rahĩanda idim

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

37

Sun-i hakikat oldu lem-yezel

Fesubhânellezi eaz ü ecel

Nur-i Muhammed’dir cümleden evvel

İnandım billahi imanda idim

İbtida Habib’in halk etti ol Hak

Âlem-i nura kıldı müstağrak

Nurunu yüzünden eyledi mutlak

Nur ile nur oldum nuranda idim

Arif olan anlar bu ilm-i râzdan

Cevher-i hakikat çıkar mecâzdan

Âlem-i ulviyet yaradılmazdan

Ben lâ vü illâda devrânda idim

Çünkü ol âlim ü alâm ü dânâ

Muhammed ismine basıldı imza

Maden-i esrârın etti hüveyda

Yazılan hücce-i burhanda idim

Anın hürmetine oldu dü-âlem

Bais-i âlemdir Hazret-i Hâtem

Tamir olunurken vücûd¬-u âdem

Melâik haliyle ben anda idim

Düzdü anasırdan cism-i âdemi

Ademle müzeyyen kıldı âlemi

Ol zamanda olup aĩkın mahremi

Âĩık oldum aĩka cananda idim

Ol dem mahrem olup esrâr-ı aĩka

Kul oldum dergâh-ı hünkâr-ı aĩka

Ruhlar cem olunca bazâr- ı aĩka

Ben saray-ı hâs-ı sultanda idim

Hitâb-ı elesti kıldıkta Yezdan

Rabb’imizsin dedik cümle ol zaman

Secdeye vardıkta ervah-ı insan

Kâmiller safında sağ yanda idim

Emroldu eĩyaya Hak’tan emânet

İbâ eylediler arz-u semavat

Âdem kabul edip kıldı itaat

Yazılan ahd ile peymanda idim

Lâ’da mahv eyledim bu mümkinatı

İlla da fark ettim Hakk’ın ispatı

Mustafa olmaz mı gönül mir’atı

Âdem sâfi ile cihanda idim

Gitti Âdem sâfi devretti devran

Günden güne arttı evlâd-ı insan

Yapıldı sefi ne emroldu Tufan

Nuh ile beraber tufanda idim

Taraf-ı Rahman’da olundu ferman

Kâbe’yi yapmaya Halilü’r Rahman

Gökten İsmail’e inende kurban

Ben tavaf-ı beyt-i Rahman’da idim

Ne esrâr var bunun takaddümünde

Ehl-i idrâkin olur tefehhümünde

Hak ile Musa’nın tekellümünde

Tûr-i Sinâ’da bir mekânda idim

Ber-karar olunmaz cihan câhında

İstirahat ara Hak dergâhında

Sultan Süleyman’ın taht-ı gâhında

Ĩah-ı mürgân ile divanda idim

38

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

Mukaddere Halil olur mu tedbir

Elbette feseder tedbir-i takdir

Okuyup ettikte İncil’i tefsir

Müĩkal- i nüzûl-ı furkanda idim

Gör ne hûb bezendi saray-ı sübhan

Hane hazır olmadan konar mı sultan

Teĩrif buyurunca Resûl-u Zîĩan 

Ben muti-i râhı erkânda idim

Odur evvel ahır fahr-ı cihânın

Vasfı münkün müdür öyle zîĩanın

Dört kitap içinde mehdini anın

Gûĩ edüp deryâ-yı hayranda idim

Ol kâĩif-i esrâr dürr-i ĩehvâr

Güneĩ gibi dinin eyledi izhâr

Dahi mestûr iken ol sırr-ı settâr

Anın dergâhında derbanda idim

Ebü’l beĩer bağ-ı iremde iken

Saray- ı anasır hademde iken

Silsilem sahra-yı ademde iken

Ben meydan-ı aĩka seyranda idim

Bu mânâ muğlaktır gelmez beyana

Akıllar erer mi sırr- ı Sübhan’a

Validem gelmeden mülk-i cihane

Ben rahm-ı maderde gümanda idim

Emrah sana haktır bu ilm-i esrar

Birlik hakikatin eyledin ikrar

N’eyleyem mekteb-i mantıkı ey yâr

Ezelden mekteb-i irfanda idim 

(Albayrak, 2010: 137-138).

 Erzurumlu Emrah

(10)

Anâsır gömleğin giymezden evvel

Âzâde baĩıma Hünkâr idim ben

Cihân-ı âleme gelmezden evvel

Nûr-u Tecellâ’da envâr idim ben

Ruh –u Sultânî’den olundum tefrik 

Vücûd iklimine oldum muvafık

Sıfat-ı âdeme girdim mutâbık

Mâder-i nihâna minhan idim ben

Halk olmazdan evvel mülk- ü melekût

Kimse kılmaz iken Mevlâ’ya sücûd

Arĩ-u kürs, levh ü kalem olmadan mevcûd

İnd-i Mânevî’de hem vâr idim ben

Ezel bîdert idim bin Dertli oldum

Makam makam gezdim cihana geldim

Kendimi Ahsen-i takvîmde buldum

Hakk ile vâkıf-ı esrâr idim ben (Dedebaba, 1998: 133).

 Dertli

(11)

Farzediniz üç bin sene evvel ben

Geldim gittim dehre bir insan idim

Fakat beĩ bin sene önce yok iken

O sûrete bir sîretle kân idim

Sîretim ki bir esîrî ihtizaz

Ezelidir yoktan sûret olamaz

Sevda oldum gezdim dillerde biraz

Son demlerde perdede mihman idim

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

39

Gönüllerden güzelliğe akardım

Kimde olsam gamla yakar yıkardım

Bir güzele bend olamaz bıkardım

Bu hikmete kendim de hayran idim

Sırr-ı vahdet çerağını söndürdü

İlâhî bir râĩe rahme göndürdü

Bir neveden bak nelere döndürdü

O âlemde bile kahraman idim

Milyonlarca emsâlimin içinde

Hak kazandım o ummanın dibinde

Bin plânla bir beyzanın ininde

Muhitime karĩı hükümrân idim

Müddet geldi ĩu âleme fırladım

Gençlik çoĩtu bir aĩk ile parladım

Duydum bildim yazdım çizdim zırladım

Hindistan’da Budda Brahman idim

Benden evvel gelenleri düĩündüm

Bir din vardı önce taptım övündüm

Zan tereddüt birçok göklere döndüm

Makulüne ben kendim burhan idim

Burhanım ĩu ben var mıyım yok muyum?

Evet, varım insanım Hintli soyum

Ve kendimde son bulduğum Viĩno’yum

Bu suretle taptığım Yezdan idim

Tapılmasam ben tapmazdım burada

Çünkü sırren farkımız yok arada

Yerde gökte denizlerde karada

O seyyahın teninde ben can idim

Bir lokmada yüz bin ĩahsiyetim var

Kenz-i mahfî lâ taayyün bu esrar

Bir nevede nasıl etmiĩtim karar

Bilirsin ya katrede umman idim

Sûretteki ruhum tenim sîrette

Neyzen oldum vatan adı gurbette

Bir “Azâb-ı Mukaddes”tim niyette

Teraneler içinde giryân idim 

(Gölpınarlı, 1992: 81-82).

 Neyzen Tevfi k

KAYNAKÇA

ALBAYRAK, Nurettin. (2010). Ansiklopedik 

Halk Edebiyatı Sözlüğü. İstanbul. 

Arabî. (1994). Fusûsül-Hikem I-IV. Haz.: Avni 

Konuk-Selçuk Eraydın. İstanbul. 

Arabî. (2007). el-Füttûhâtü’l-Mekkiyye(C.II). 

İstanbul. 

ARAZ, Nezihe. (1996). Dertli Dolap. İstanbul. 

BURSEVÎ, İsmail Hakkı. (1967). Kenz-i Mahfi 

Sad. Haz.: A. Akçiçek. İstanbul.

BURSEVÎ, İsmail Hakkı. (2005). Ruhü’l-Beyân 

(IX). İstanbul.

ÇELEBİ, Asaf Halet. (1983). On Mani Padme 

Hum. İstanbul. 

DEDEBABA, Bedri Noyan. (1998). Bütün 

Yönleriyle Bektaĩilik ve Alevilik l. 

Ankara. 

DEDEBABA, Bedri Noyan. (1998). Bütün 

Yönleriyle Bektâĩilik ve Alevîlik(C. I). 

Ankara. 

DEDEBABA, Bedri Noyan. (1999). Bütün 

Yönleriyle Bektâĩilik ve Alevîlik(C. III). 

İstanbul. 

DİLÇİN, Cem. (1999). Örneklerle Türk Ĩiiri 

Bilgisi. Ankara. 

40

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

ERGUN, Sadettin Nüzhet. (1956). 19. Asırdan 

Beri Bektaĩi-Kızılbaĩ-Alevî Ĩairleri ve 

Nefesleri(C.III). İstanbul.

Fazlu Rahman. (1981). İslam. Çev.: Mehmet 

Dağ. Mehmet Aydın. İstanbul.

FENNÎ, İsmail. (1997). Vahdet-i Vücûd ve 

Arabî. İstanbul. 

FİLİZ, Lütfî. (2001). Noktanın Sonsuzluğu. 

İstanbul.

GOLDZIHER, Ignaz. (1953). “Hadîs’te Yeni￾Efl âtuncu ve Gnostik Unsurlar”. Çev.: Dr. 

Ömer Özsoy. Ankara. 

GÖLPINARLI, Abdulbaki. (1992). Alevi￾Bektaĩi Nefesleri. İstanbul. 

GÜRSU, Bülent. (2006). Kozmoloji Sufi 

Psikolojisi ve Kadim Simya Geleneği. 

(www.hermetics.org).

HOCAOĞLU, Durmuĩ. (1995). Laisizmden 

Millî Sekülerizme. Ankara.

HUCVİRÎ. (1999). Keĩfü’l-Mahcûb. Tahran. 

IZITSU. (1999). Fusûs’ta Anahtar Kavramlar. 

Çev.: A. Yüksel Özemre. İstanbul. 

KAHRAMAN, Ahmet. (1972). Süleyman 

Çelebi-Vesiletün-Necât-Mevlid-i Ĩerif. 

Ankara. 

KARA, Mustafa. (1980). Tasavvufta Fenâ-

Bekâ Nazariyesi. 

MUHYİDDİN İBNÜ’L-ARABÎ. el-Fütühâtü’l￾Mekkiyye(C. III).

OR, Hilmi. (2008). Bilim-Sanat-Yaĩam-Denge. 

(www.medicalnetork.com.tr).

ÖZTÜRK, Yaĩar Nuri. (1997). Hallâc-ı

Mansur ve Eseri. İstanbul.

PAKALIN, Mehmet Zeki. (1993). Osmanlı

Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü. 

İstanbul. 

PALA, İskender. (1995). Ansiklopedik Divan 

Ĩiiri Sözlüğü. Ankara. 

SUNAR, Cavit. (1974).Tasavvuf Felsefesi ve 

Gerçek Felsefe. Ankara. 

ĨENER, H. İbrahim. (2003). Türk İslam 

Edebiyatı. İstanbul. 

TATCI, Mustafa. (1990).Yunus Emre Divanı. 

Ankara.

UÇMAN, Abdullah. (2001). Rıza Tevfi k’in 

Tekke ve Halk Edebiyatı ile ilgili 

Makaleleri. İstanbul. 

ULUDAĞ, Süleyman. (1988). Devriye 

Maddesi. Diyanet-İslam Ansiklopedisi. 

Ankara. 

ULUDAĞ, Süleyman. (1999). “Müzâkere 

Tarihi ve Kültürel Boyutlarıyla 

Türkiye’de Aleviler, Bektaĩiler, 

Nusayriler”. İstanbul.

ULUDAĞ, Süleyman. (2005). Tasavvuf 

Terimleri Sözlüğü, İstanbul. 

ÜLKEN, Hilmi Ziya. (2000). İslam Düĩüncesi. 

İstanbul.

YILDIRIM, Ali. (2000). “Baki’nin Devriyye 

Türünde Yazdığı Bir Gazeli”. Elazığ. 

YULUĞ M. (1996). El-kehf Verrakıym fi Ĩerh-i 

Bismillahirrahmanirrahim. İstanbul.

41

BALIKESİR YÖRESİ ÇEPNİ VE TAHTACILARINDA 

KAMBERLİK GELENEĞİ

THE TRADITION OF COMPANIONSHIP AMONG THE 

POPULATION OF CHEPNI AND TAHTACI IN BAKLIKESIR

Ali DUYMAZ1

Mehmet AÇA2

Halil İbrahim ĨAHİN3

ÖZET

Bu makale, Balıkesir ili Edremit ve Biga￾diç ilçelerine bağlı Çepni ve Tahtacı köyle￾rinden Kozpınar ile Doyran’da yaĩayan iki 

“kamber” ile bir “sazandar”dan derlenen 

kamberlik geleneğiyle ilgili bilgilerden oluĩ-

maktadır. Balıkesir yöresi Çepni ve Tahta￾cılarının kamberlik gelenekleri hakkında 

“iĩlev”, “icra”, “icra ortamı” ve “repertuar” 

kavramları doğrultusunda bilgi veren ma￾kale, sürdürmekte olduğumuz geniĩ kap￾samlı derleme ve inceleme çalıĩmalarımızın 

ilk ürünüdür.

Anahtar Kelimeler: Balıkesir, Alevi, 

Cem, Çepni, Tahtacı, Kamber, Sazandar.

1 Prof. Dr., Balıkesir Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakül￾tesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü.

2 Prof. Dr., Balıkesir Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakül￾tesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü.

3 Yrd. Doç. Dr., Balıkesir Üniversitesi, Fen-Edebiyat 

Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü.

ABSTRACT

This paper consists of the information 

related to the tradition of companionship 

collected from two “companions” and one 

“sazandar” (musician) living in the Chepni 

and Tahtaci villages of Kozpınar and Doyran 

linked to the counties, Edremit and Bigadic, 

of Balıkesir. The paper giving information 

about the tradition of companionship of the 

Chepni and Tahtaci in Balıkesir pursuant to 

the terms “function”, “performance”, “per￾formance environment”, and “repertoire” is 

the fi rst production of our comprehensive 

study to compile and examine.

Key Words: Balıkesir, Alevi, Cem, Chep￾ni, Tahtaci, Companion, Sazandar.

Giriĩ

Balıkesir yöresi Çepni(Çetmi) ve Tah￾tacılarının kamberlik gelenekleri hakkında 

çeĩitli açılardan bilgi verecek olan bu bildiri, 

alan araĩtırmaları sırasında elde edilen ve￾riler esasında hazırlanmıĩtır. Balıkesir mer￾kezine bağlı olanların yanı sıra, Edremit ve 

Bigadiç ilçelerine bağlı çeĩitli köylerde de 

42

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

yaĩayan Çepni(Çetmi) ve Tahtacı grupla￾rın kendilerini Alevi olarak tanımlamaları

ve “kamber”lerin baĩlıca icra ortamlarının 

“cem”ler olması nedeniyle, öncelikle, “cem”, 

“on iki hizmet erbabı”, “kamber, âĩık, zakir, 

sazandar, gövender” gibi kavramlar üze￾rinde durulacaktır. Bunu, alan araĩtırmaları

sırasında birebir görüĩülen “kamber”, “za￾kir” ya da “sazandar”lardan elde edilen bil￾giler esasında kamberlik geleneği hakkında 

“iĩlev”, “icra”, “icra ortamı” ve “repertuar” 

kavramları çevresinde bilgi aktarımı ve de-

ğerlendirmeler izleyecektir. Sonuç kısmında 

ise Çepni(Çetmi) ve Tahtacı toplulukların 

kamberlik geleneklerinin farklı yönleri orta￾ya konularak, Balıkesir yöresindeki kamber￾lik geleneğinin son durumu ve geleceği üze￾rinde kısa bir değerlendirme yapılacaktır.

Balıkesir yöresi; “halk âĩığı”, “bade”, “ir￾tical”, “güzelleme”, “hikâye”, “saz” ve “atıĩ-

ma” gibi kavramlardan bağımsız bir ĩekilde 

düĩünülemeyecek “âĩıklık geleneği”nin sür￾dürülüp yaĩatılması bakımından günümüz￾de hissedilebilir bir ağırlığa sahip değildir. 

Âĩıklık geleneğinin çok canlı olduğu geçmiĩ

dönemlerde dahi geleneği besleyen ve temsil 

eden güçlü temsilciler yetiĩtiremeyen bölge￾de, “âĩıklık” ya da “âĩıklar” denilince akla 

hemen “Çepni/Çetmi”, “Tahtacı”, “Alevi￾lik”, “cem”, “kamber”, “zakir”, “sazandar”, 

“âĩık”, “saz” ve “nefes” kavramları gelmek￾tedir. Anılan topluluk isimlerinden ve kav￾ramlardan da anlaĩılacağı üzere, bölgedeki 

-özellikle de Alevi Tahtacı ve Çepni(Çetmi) 

gruplarının yaĩadığı yerleĩim birimlerinde￾ki- âĩıklık geleneği, dinsel ve sosyal boyutla￾rıyla ele alınması gereken bir olgudur. 

Âĩık tarzı ĩiir geleneği, Anadolu saha￾sında ortaya çıktığı dönemden bu yana, do-

ğal olarak, dinden ve sosyal iĩlevlerden ba-

ğımsız olmamıĩtır. Tekke geleneğinin âĩık 

tarzı ĩiir geleneğinin ortaya çıkıĩındaki rolü 

ile bu geleneğin temsilcilerince kullanılan 

“âĩık” teriminin baĩlangıçta tekke çevreleri￾ne has bir kavram olduğu gerçeği düĩünül￾düğünde, “halk âĩığı”, “güzelleme”, “atıĩ-

ma” ve “hikâye” kavramlarıyla ön plana 

çıkan âĩıklık geleneğinin tasavvuf çevrele￾riyle sıkı iliĩki içerisinde olduğu görülecek￾tir. Tekke-tasavvuf ve âĩıklık gelenekleri 

arasındaki sıkı iliĩkiler irdelenirken, Alevi￾Bektaĩi-Kızılbaĩ âĩıklarla bu âĩıkların icra 

ortamlarının geleneğin yüzyıllar boyunca 

güçlü bir ĩekilde sürdürülmesindeki rolleri 

de mutlaka göz önünde tutulmalıdır(Günay, 

1992: 9-10).

1. Kamberlerin Baĩlıca İcra Ortamı, 

Cem Nedir? Hangi Dini ve Sosyal 

İĩlevleri Yerine Getirir? On İki 

Hizmet Erbabının Görevleri 

Nelerdir? 

Balıkesir yöresi Çepni(Çetmi) ve Tah￾tacılarının kamberlik/âĩıklık gelenekle￾ri hakkında bilgi verirken, söze öncelikle 

“cem”den baĩlamak gerekecektir. Çünkü 

“cem”, yöredeki saz eĩliğinde nefes, düva￾zimam, miraçlama icra eden “kamber”, “za￾kir”, “sazandar” ve “âĩık”lar tarafından icra 

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

43

edilen dinsel içerikli âĩık sanatının en önem￾li dini, kültürel ve sosyal ortamıdır.

Cem, Aleviliğin dini ve sosyal içerikli 

en önemli kurumlarından birisidir. Bir di-

ğer ifade ile Alevilik, cem kavramı etrafın￾da ĩekillenmektedir. Hz. Muhammed’in 

Miraç’tan dönüĩü sırasında uğradığı der￾gahtaki topluluğun birlikte yaptığı ve adına 

“Kırklar Cemi” denilen ibadete bağlanan 

cem(Eröz, 1992: 65-66), geçmiĩten günümü-

ze Aleviliğin uygulama alanları olarak yaĩa￾ya gelmiĩtir4

. Cem, Alevilerin temel ibade￾ti olup, cemde kurban, tevhid, semah gibi 

inançsal uygulamalar bulunmaktadır. Di-

ğer bir ifade ile cemler, Hz. Muhammed ve 

Hz. Ali’nin de katıldığı ilk cem olan Kırklar 

Cemi’nin tekrarıdır; Allah’a ibadet edilen, 

Hz. Muhammed, Hz. Ali ve On İki İmamla￾rın anıldığı ibadetlerdir.5

Alevilikte cemler, sadece dini değil, aynı

zamanda sosyal içerikli bazı fonksiyonlara 

da sahiptir. Genellikle iĩin gücün azaldığı

4 İréne Melikoff da “cem”in ortaya çıkıĩını bu olaya 

bağlar ve Kırklar Meclisi’nde Hz. Muhammed’in, mi￾raç yolculuğunda ezdiği üzüm suyundan içtiğinde 

(bazen üzümü ezen Ali’dir) vecde geldiğini ve semah 

dönmeye baĩladığını söyler(Erseven, 1997: 56).

5 Alevi geleneğinde iki tür cemden söz etmek müm￾kündür. Bunlardan ilki, her yaĩtan kadın erkek ve ço￾cukların katıldığı ve adına “Birlik Cemi” denilen cem￾dir. Diğeri ise, evli ve musahipli olanların katıldığı

“Görgü Cemi”dir. Birlik cemleri, eğitim amaçlı cem￾lerdir. Görgü cemleri ise, yol kurallarına musahiple￾rin uymak zorunda olduğu cemlerdir. Birlik cemleri 

haftada bir yapılırken, görgü cemleri ise yılda bir kez 

yapılır.

mevsimlerde geceleri yapılan cemler saye￾sinde Alevilik inancı nesilden nesle aktarıl￾mıĩtır, cemlere katılanlar dedenin vermiĩ

olduğu bilgiler ve kamberin söylediği ne￾feslerle Aleviliğin değerlerini, kutsallarını, 

felsefesini tanımıĩlardır(Yaman 2006: 162). 

Cemlerin düzenlenmesinde ve cemlere ka￾bulde ciddi kuralların varlığı, cemlerin din 

dıĩı hayatı da yönlendirdiğini göstermekte￾dir. Cemlerin kontrolündeki “musahiplik”6

6 “Sağdıçlık”, “kirvelik” ve “ahiretlik” gibi aileler ara￾sında kan bağına dayanmayan bir akrabalık tesis eden 

“musahiplik”, Alevi inancının temel kavramlarından￾dır. İki Alevi ailesinin dünyada ve ahirette kardeĩ ol￾masını sağlayan bu uygulamayla, kan kardeĩliğinin 

dıĩında ikinci bir kardeĩlik düzeni oluĩturulmuĩ ve 

buna da “yol kardeĩliği”(musahiplik) denilmiĩtir. Ge￾lenek, musahipliğin kökenlerini, Hz. Muhammed’le 

Hz. Ali arasındaki yol kardeĩliğine dayandırmaktadır. 

Hz. Muhammed, Medine’ye göç edince, Medine’de 

her göçmenle bir yerliyi musahip yapmıĩtır. Kendisi 

de Hz. Ali ile musahip olmuĩtur. Musahiplikle, bir 

yandan sosyal dayanıĩma sağlanırken diğer yandan 

da paylaĩımcı bir anlayıĩ meydana getirilmiĩtir. Ge￾leneğe göre, musahiplerin malı ortaktır. Birbirleriyle 

musahip olan aileler, birbirlerine yardıma koĩarlar. 

Musahip olabilmek için evli olmak gerekmektedir.

44

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

“ikrar”7

 ve “düĩkünlük”8

 gibi olgular, Alevi 

toplumunun düzenini, birlik ve beraberliği￾ni sağlamada son derece etkin bir role sahip￾tirler. Cemde ikrar vererek Alevilik yoluna 

giren bir “can”, artık hem dini hem de gün￾lük yaĩamında belirli kurallara uyacağını

kabul eder. Verdiği sözü tutmadığı, etrafına 

zarar verdiği durumlarda “düĩkün” kabul 

edilir ve toplumdan soyutlanır. Bu bakım￾dan cemler çeĩitli yaptırımlarıyla sosyal 

adaletin de takipçisi konumundadırlar. 

7 Alevi inancında bütün tutkulardan, aĩırı istekler￾den, dünyaya bağlı geçici dileklerden kurtulmaya ve 

özünü gerçeğe adamaya, yani, Alevi öğretisini benim￾seyip yola girmeye “ikrar(nasip) alma” ya da “ikrar 

verme” denilmektedir. İkrar alma ya da verme, temel￾de, “ölmeden önce ölmek” düĩüncesine dayanmak￾tadır. Alevi inancında cemde ikrar vererek yola giren 

kiĩi; kendisini tüm kötülüklerden, arzulanmayan dav￾ranıĩlarından arındırmıĩ kabul edilir. İkrar veren kiĩi, 

geri kalan hayatı süresince piĩmanlık duyacağı ĩeyleri 

yapmamaya çalıĩır, yani, arınmıĩ ya da arındırılmıĩ

halde kalabilmek için çaba sarf eder. Ele, bele ve dile 

sahip olmaya karar vermek anlamına gelen ikrar sıra￾sında dede, talibe genellikle ĩu öğüdü verir: “Yolunu 

bir bil. Rehberini peder bil. Mürĩidini, pirin varisi bil. Yalan 

söyleme. Haram yeme, gıybet etme, arkadan dedikodu yap￾ma. Ĩehvetperest olma. Eline diline beline sahip ol. Kin ve 

kibir tutma. Kimseye haset etme. Garaz, buğuz, inat etme. 

Gördüğünü ört, görmediğini söyleme. Elinle koymadığını

alma. Elinin ermediği yere el uzatma. Sözünün geçmediği 

yere söz söyleme. İbretle bak, hilm ile söyle. Küçüğüne izzet, 

büyüğüne hürmet ve hizmet eyle. On İki İmamı, On Dört 

Masum’u bir nur bil. Bunları hak olarak tanı. Her yerde 

ve kendi özünde Hakk’ı hazır bil. Erenlerin sırlarına eriĩ. 

Gerçek rehber Muhammed Mustafa’yı, gerçek mürĩid Ali￾el-Murteza’yı bil. Özünü bu yolda böylece tut. Evveli Hû, 

ahiri Hû...”

8 Alevi hukuku ve düĩkünlük sistemiyle ilgili bir de-

ğerlendirme için bkz. Birdoğan, 2003: 252-271. 

Sosyal birliktelikler nasıl belirli bir dü-

zen içinde oluĩmaktaysa cemlerin de belir￾li kuralları vardır. Cemde on iki hizmet ve 

bu hizmetlerin de icracıları vardır. Hizmet 

sahipleri, cemdeki iĩleyiĩ sırasında görevini 

yerine getirir. “Dede”, cemi yönetir. “Reh￾ber”, cemde görgüsü yapılanlara yardımcı

olur. “Gözcü”, cemin düzeninden sorumlu￾dur. “Çerağcı”, cemdeki çerağı, ocağı yakar. 

“Zakir”(Kamber, Sazandar) saz eĩliğinde 

nefesler söyler. “Süpürgeci”, cem meydanı-

nın temizlenmesinde, hizmetlerin sonunda 

süpürge çalmada görevlidir. “Lokmacı”, 

lokma sorumlusudur. “Saka”, su dağıtır, 

lokmalar yendikten sonra temizlik için ib￾rik, leğen havlu getirir. “Sofracı”, kurban ve 

yemek iĩleriyle ilgilenir. “Pervane”, ceme 

gelenlerle ilgilenir. “Peyik”, cemin yapılaca-

ğını haber verir. “Kapıcı”, cem yapılan yerin 

kapısında görevlidir(Yaman 2006: 163-164).9

Görüldüğü gibi cemler, adeta küçük bir top￾lumu sembolize etmekte, toplumsal iĩbölü-

mü ve toplumsal birliktelik cemlerde pekiĩ-

tirilmektedir. 

9 Cemlerdeki hizmetleri yürüten hizmet erbaplarına 

verilen isimler bölgelere göre farklılıklar gösterebil￾mektedir. Örneğin Balıkesir ili Edremit ilçesine bağlı

Tahtacı köyü Doyran’da “kütükçü” diye bir adlan￾dırmaya rastlanmaktadır ki, bu, cemdeki çerağı ve 

ocağı yakmakla yükümlü “çerağcı”ya verilen baĩka 

bir isimdir. Cemdeki on iki hizmetin manevi temsil￾cileri vardır. Aleviliğe göre bu manevi temsilciler, ge￾nellikle Türkmen dede ve babalarından oluĩmaktadır: 

1. Tarikatçı: Hz. Hasan Mücteba; 2. Davetçi: Hz. Hü-

seyin Dest-i Kerbela; 3. Saki: Hallac-ı Mansur; 4. Zakir: 

Seyyid Nesimi; 5. İbriktar: Sarı İsmail; 6. Gözcü: Ka￾racaahmed; 7. Çerağcı: Kara Pirabat Sultan; 8. Sofracı: 

Garib Musa Sultan; 9. Meydancı: Barak Baba; 10. Fer￾raĩ: Resül Baba Sultan; 11. Pervane: Tapduk Emre; 

12. Kapıcı: Güvenç Abdal. 

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

45

Cemlerin iĩleyiĩinde iki hizmet sahibi￾nin öne çıktığını, cemde yapılan etkinlikler￾den takip edebilmekteyiz. Cem hizmetinin 

yürütülmesinde dede ve dedenin yanındaki 

kamberin önemli bir yeri vardır. Dede, cem￾dekilere nasihatlerde bulunup cemin çeĩit￾li safhalarında yapılması gereken iĩlemleri 

yaptığı dualarla takip ederken, bu iĩleyiĩ

içinde kamber de aktif olarak yer almaktadır. 

Bazen dedenin verdiği bilgileri tamamlayı-

cı, bazen de dedenin sohbetini yönlendiren 

nefesler okuyan kamber, cemlerin yapılma￾sında dede kadar önemli bir hizmet ehlidir. 

Kamber cemlerde saz eĩliğinde, “deyiĩ”, 

“nefes”10, “düvazimam”11 okur. Bu, cemin 

olmazsa olmaz kuralıdır. Cemin baĩlama￾sında, hizmet sahiplerinin geliĩinde, çerağın 

yakılmasında, kurbanın kesilmesinde, se￾mahın dönülmesinde ve buna benzer cemin 

çeĩitli safhalarında kamber duruma uygun 

nefesler söylemekle yükümlüdür. 

Cemlerde kamberin üstlendiği göreve 

daha yakından bakmak faydalı olacaktır. 

Cemin baĩlangıç kısmında kamber, hoĩ gel￾din deyiĩleri, merhaba deyiĩleri çalıp söyler. 

Sonrasında ise dedenin anlattığı, üzerinde 

durduğu konularla ilgili nefesler söyler. 

10 Cem ibadetlerinde kendine has bir beste ile oku￾nur ve kutsallık taĩır. Koĩma yapısındaki dörtlüklerle 

oluĩturulan nefeslerde aĩktan, didardan, sakiden, ba￾deden, velilerin menkıbelerinden, yoldan, erkândan 

söz edilir.

11 Kamberler tarafından cemlerde okunan ve On İki 

İmam, Hz. Peygamber, Hz. Ali ve Hz. Fatma’yı öven 

manzumelerdir. Terimin orijinali “duvazdeh imam” 

olmakla birlikte, gelenekte “düvazimam” ve “düvaz￾mam” diye de söylenmektedir.

Cemdeki iĩleri yapacak, cemin yürütülme￾sinde görev alacaklar da yine cemin baĩ kı-

sımlarında çağrılırlar. Çağırma iĩleminde 

dede, hizmet sahiplerine dualarını verir, 

bazı durumlarda çağırma iĩini kamber bir 

deyiĩle yapabilir. Cemin baĩladığını sem￾bolize eden “delil”in uyandırılmasında da 

dede dua okurken kamber delille(çerağ) 

alakalı, delilden bahseden üç düvazimam 

söyler. Cemlerin önemli safhalarından birisi 

olan kurbanın tekbirlenmesi ve kesilmesin￾de kamber, içinde kurban kelimesinin geç-

tiği veya kurbanların kabul edilmesini çağ-

rıĩtıran nefesler okur(Doğan, 1998: 146, 151, 

154, 158). Miraçlama12 ve semah safhaların￾da da asıl rol, kamberindir. Dede ile kam￾ber, birbirlerini tamamlarlar, kamberin çalıp 

söylediği deyiĩleri dede açıklar. Muhabbe￾tin anahtarı kamberdedir, muhabbet konu￾su açmak kambere düĩer. Dede, konuĩarak 

anlatacaklarını anlatır, kamber ise sazıyla bu 

muhabbete eĩlik eder(Doğan, 1998: 215). 

2. Çepni(Çetmi) ve Tahtacılar 

Balıkesir’de Nerelerde Yaĩar?

Balıkesir yöresi Çepni(Çetmi) ve Tah￾tacılarının kamberlik gelenekleri üzerinde 

değerlendirme yapabilmek için gerekli olan 

genel bilgilerin aktarımını bu ĩekilde ta￾mamlandıktan sonra, adı geçen topluluklar 

hakkında Balıkesir bağlamında kısa bilgiler 

verilecektir. 

12 Miraçlama, Hz. İbrahim’in ateĩ içinde, Hz. Musa’nın 

Tur-ı Sina’da, Hz. Yunus’un balığın karnında, Hz. 

Muhammed’in Miraç’ta Sidret-ül Münteha’da Allah 

ile yaptığı konuĩmalara dayandığına inanılır. 

46

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

Oğuzların Üçok kolunun Gök Han Oğul￾ları boyundan olan ve Karalar, Yalınayaklar, 

Nusradlı, Eynihocalı gibi oymak adlarıyla 

anılan Balıkesir Çepnileri(Çetmileri), Balıke￾sir merkeziyle Bigadiç ve İvrindi ilçelerine 

bağlı otuz köyde sakin bulunmaktadır ve ken￾dilerini Alevî olarak tanımlamaktadırlar.13

Alevi inancında önemli bir konumu olan 

“Dedelik” de Balıkesir merkez köylerin￾den olan Kavakbaĩı(Bahçedere) Köyü’nde 

bulunan “Köse Süleyman Ocağı” dedele￾ri ve Gaziantep’ten gelen dedelerce icra 

edilmektedir.14

Balıkesir Tahtacılarının bugün büyük 

çoğunluğu ise Edremit’e bağlı köylerde bu￾lunmaktadır. Yusuf Ziya Yörükan’ın Veli 

Âsan’dan aktardığı bilgilere göre Balıkesir’in 

Edremit ilçesine bağlı Çamcı, Hacıhasanlar, 

Yassıçalı, Guĩlarbayırı, Kavlak, Poyralı, Doy-

13 Balıkesir civarındaki Çepnilerin Balıkesir’e geliĩleri, 

18. yüzyılın baĩlarına rastlamaktadır. Bu bölgeye gel￾meleriyle birlikte yerleĩik hayata geçmedikleri takip 

edilebildiği gibi, o dönem tarih kayıtlarında genellikle 

yerleĩik düzene geçmiĩ grupları rahatsız etmeleriyle 

yer almaktadırlar. Balıkesir Çepnilerinin, Halep Türk￾menleri ve Bozulus Türkmenleri içinde yaĩayan bir 

grubun batıya hareket etmesiyle oluĩtuğu görüĩünün 

yanı sıra(Sümer, 1992: 17), M. Fuad Köprülü, Türki￾yat Mecmuası’nda kaleme aldığı “Oğuz Etnolojisine 

Dair Tarihi Notlar” adlı makalesinde Rumeli’ye geçen 

Kızılbaĩ Türklerin Karasioğlu İsa Bey zamanında tek￾rar Anadolu’ya geçtiklerini, bu bölgede yani Balıkesir 

ve İzmir havalisinde yaĩayan Çepnilerin Rumeli’den 

dönen Kızılbaĩların torunları olduğu iddiasını ileri 

sürmüĩtür(Köprülüzâde, 1925: 207).

14 Balıkesir yöresi Çepnilerinin coğrafyası, tarihi, kül￾türü, inanç ve uygulamaları için bkz. Ĩahin, 2004.

ran, Daĩçılar, Demircideresi, Kozak köyleri, 

Tahtacı köyleri olarak geçmektedir(Yörükan, 

2002: 206). Bu köylerin yanı sıra, aynı bölge￾de Arıtaĩı, Çamcı, Mehmetalan, Kızılçukur, 

Tahtakuĩlar gibi Tahtacı köyleri de bulun￾maktadır. Balıkesir merkezine bağlı Türka￾li, Kepsut’taki Mehmetler, Savaĩtepe’deki 

Kongurca köyleri de Tahtacı yerleĩim birim￾leri olarak bilinmektedir(Ayhan, 1999: 166).

3. Çepni ve Tahtacı Kamberlerin 

Dilinden Kamberlik 

Geleneği(İĩlev, İcra, İcra Ortamı, 

Repertuar)

Yukarıda “cem” hakkında bilgi verirken 

iĩlev ve icra tarzlarına kısaca değindiğimiz 

“kamber”lere, Balıkesir Çepni(Çetmi) ve Tah￾tacıları arasında “zakir”, “sazandar”, “göven￾der” ve “âĩık” adları da verilmektedir. 

Çepni ve Tahtacı topluluklarının kam￾berlik geleneklerini araĩtırmak amacıyla 

yapılan derleme çalıĩmaları sırasında 04. 11. 

2007’de Bigadiç’e bağlı Akyar ve Kozpınar 

adlı Çepni(Çetmi) köyleri ziyaret edilmiĩ, 

Akyar’dan 1961 doğumlu Kamber Rah￾mi Ayhan ile Kozpınar’dan 1928 doğumlu 

Kamber Celal Sait(Kamber Ceddi) ile görü-

ĩülmüĩtür. Her iki kamber de Çepni’dir ve 

uzun yıllar bu hizmetin içinde bulunmuĩ-

lardır. Derleme çalıĩmaları sırasında 25. 11. 

2007’de ziyaret edilen bir baĩka yerleĩim 

birimi de Edremit ilçesine bağlı bir Tahtacı

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

47

köyü olan Doyran’dır.15 Doyran’da görü-

ĩülen “gövender” Ali Tuncay, 50 yaĩında 

bir devlet memurudur ve 1983’ten bu yana 

“sazandar”lık yapmaktadır.

Aĩağıda, Çepni(Çetmi) köyleri Akyar ve 

Kozpınar’da görüĩülen “zakir”lerle Edremit 

ilçesine bağlı Tahtacı köyü Doyran’da görü-

ĩülen “sazandar” Ali Tuncay’dan derlenen 

bilgiler aktarılıp değerlendirilecektir.

Kozpınar’dan Kamber Ceddi’nin çırağı

olan Kamber Rahmi Ayhan, ustasının ak￾sine, halen kamberlik yapmaktadır. 04. 11. 

2007 tarihli görüĩme sırasında, kendilerine 

“kamber” ya da “zakir” denildiğini söyle￾yen Ayhan, kamberin görev ve iĩlevleri hak￾kında ĩu bilgileri vermiĩtir: “Kamber, cemde 

dedenin yanında düvazimam okuyan, belirli de￾yiĩleri söyleyen kiĩidir. Cemde görevli on iki kiĩi 

vardır. On iki hizmetliden birisi de kamberdir. 

Kamber, Ehl-i beyt’in On İki İmamları hakkında, 

onları öven düvazimamlar okur. Deyiĩlerde de 

aynı ĩekilde Hz. Muhammed’den Mehdi’ye ka￾dar pek çok imam vardır, deyiĩler bunlarla ilgili-

15 Adı geçen köyde, aralarında “sazandarlık” hakkın￾da bilgiler derlediğimiz Ali Tuncay’ın da bulunduğu 

dört “sazandar” yaĩamaktadır. Diğer sazandarların 

isimleri ĩöyledir: Musa Alaca, Ali Alaca ve Mustafa 

Sakallı. Okur yazar olan seksen yaĩındaki Musa Ala￾ca ile, Balıkesir Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, 

Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü öğrencisi İlknur Tuncay 

vasıtasıyla dolaylı bir ĩekilde görüĩülmüĩtür. Musa 

Alaca, saz çalmayı kendi kendine, cemlerle diğer icra 

ortamlarında(evlilik, ölüm ve adak merasimleri) oku￾duğu nefesleri ise kendisinden önceki sazandarlardan 

öğrendiğini ifade etmiĩtir. Kendine ait nefesleri olma￾dığını ifade eden Musa Alaca, Hatayi’nin nefeslerini 

okumaktadır. Çaldığı müzik aleti ise duttan yapılan 

beĩ telli “Türkmen sazı”dır.

dir. Cemde kamber bulunmazsa cem yapılamaz. 

Dedesiz de cem olmaz; dedeyle kamber bir elma￾nın iki yarısı gibidirler.”(Rahmi Ayhan).

Kamber Ayhan’ın sözlerinden de anlaĩı-

lacağı üzere, Balıkesir yöresinde kambersiz 

bir cem düĩünmek mümkün değildir. Dede￾siz bir cem olamayacağı gibi, kambersiz bir 

cem de olmamaktadır. Daha önce de ifade 

edildiği üzere, cem, kamberlerin sanatlarını

icra ettikleri baĩlıca dini, sosyal ve kültürel 

ortamdır. Cemi kamber için baĩlıca icra or￾tamı haline getiren, Alevi inancı ve bu inan￾cın ibadet biçimidir. Cem sırasındaki ibadeti 

geleneksel düzene göre yürütme iĩi, dede￾den çok kamberin sorumluluğundadır. Cem 

sırasında sözü açan kamberdir, dede ise 

kamber tarafından açılan konular hakkında 

cemde toplananlara öğütler vermektedir. 

Asıl cemi yürüten kamberdir. Dede duasını

yapar, geri kalan her ĩeyi kamber yürütür. 

Cemin iç sıralamasını bilen ve cemdekileri 

yönlendiren kamber saatlerce deyiĩ söyler. 

Bu özelliği, kamberi sadece çalıp söyleyen 

bir hizmetli olmaktan çıkarmakta, ona cemi 

yönlendiren bir din adamı vasfı da kazan￾dırmaktadır.

Kamber Rahmi Ayhan, kamberlerin 

cemdeki iĩlevleri ve ibadete göre biçimle￾nen icra gelenekleri hakkındaki sözlerini 

ĩöyle sürdürmüĩtür: “Kamber cemde insanlar 

toplandığında deyiĩlerini söyler, kurban tek￾birlenir, cem mühürlenir, miraçlama ve düva￾zimamlar okunur. Daha sonra semah dönülür. 

Semah dönülürken kamber çalar, söyler. Semah￾ta söylenen nefeslerde yetki kamberdedir. Hangi 

48

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

nefesleri söyleyeceğine kamber karar verir. Ceme 

baĩlarken kamber, ilk önce üç nefes söyler. Dört 

veya altı söylemez. Üç, beĩ, yedi gibi sayılarda 

nefes söyler. Cemdeki hizmetlerin hepsinde dede￾nin duaları vardır, kamberin de nefesleri vardır. 

Bütün safhalarda kamberin okuduğu nefesler 

vardır. Garipler semahı, durna(turna) sema￾hı ve miraçlama semahı(kırklar semahı) vardır. 

Buralarda kamber çalar, derviĩler semah döner. 

Bütün erkânlarda kamber düvaz okur. Cem bo￾yunca, cem kaç gün sürerse kamber o kadar ne￾fes söyler. Hatta semahlarda da makam değiĩir, 

kamber her semahta ayrı bir makam çalar. Durna 

semahı farklıdır, garip semahı farklıdır.”(Rahmi 

Ayhan).

Kamberliğin kökenini sorduğumuzda 

hem Kamber Rahmi Ayhan hem de Kam￾ber Celal Sait(Kamber Ceddi), kamberliğin 

köklerini Hz. Ali’nin yanında olduğu riva￾yet edilen Kamber adlı kiĩiye bağlamıĩtır: 

“Kamberlik, Hz. Ali’nin yanındaki Kamber’den 

gelmektedir. Hz. Ali’nin bir Kamber’i varmıĩ. 

Kamber, Hz. Muhammed’le arkadaĩlık etmiĩ bir 

kiĩidir, Hz. Ali’nin de yanındadır.”(Rahmi Ay￾han). “Dede, Hz. Ali’yi, kamber de Hz. Ali’nin 

dostu Kamber’i temsil eder. Asıl cemi yürü-

ten kamberdir, dede duasını yapar, geri kalan 

her ĩeyi kamber yapar. Kamber saatlerce nefes 

söyler.”(Celal Sait/Kamber Ceddi).

Doyranlı sazandar Ali Tuncay ise za￾kirliğin köklerinin Hz. Ali’nin yanındaki 

Kamber’le birlikte İmam Hasan ile Bilal-ı

Habeĩi’ye de dayandırıldığını ifade etmiĩtir: 

“Zakirlerin piri, İmam Hasan veya Bilal Habeĩi 

olarak geçer. Bizde Kamber, sofracıdır, yandaĩtır. 

Hz. Ali’nin yanındaki Kamber de onun yandaĩı-

dır. Kamber de dedenin yandaĩıdır.”(Sazandar 

Ali Tuncay).

Bilal-ı Habeĩi ve Hz. Hasan’ın de ad￾ları zikredilmekle birlikte, her üç kambe￾rin de geleneğin kaynağı olarak gösterdiği 

Kamber, kamberlik hizmetinin piridir. Türk 

halk geleneğinde sanatkârlıkla mesleklerin 

pirleri olduğuna inanılmıĩtır. Meslek pir￾leri, baĩta peygamberler(Hz. Âdem ekin￾cilerin, Hz. Nuh tüccar ve gemicilerin, Hz. 

İsa gezginlerin, Hz. Musa çobanların, Hz. 

Muhammed tacirlerin piridir), olmak üze￾re kutsal kiĩilerden(veliler, erenler, ĩeyhler 

gibi) oluĩmaktadır. İnanıĩa göre ozanlık ge￾leneğinin piri Korkut Ata’dır. Aynı gelenek, 

Karagözcülüğün köklerini Ĩeyh Küĩteri’ye 

bağlamaktadır.16 Alevi geleneği de kamber￾liğin köklerini Hz. Ali bağlamında Kamber 

adında kutsal bir kiĩiliğe bağlamıĩtır. İnanç 

ve düĩünce kalıplarının merkezine Hz. 

Ali’yi oturtan Alevi toplulukların kamberli-

ğin köklerini, Hz. Ali’nin yanında bulundu-

ğuna ve Hz. Muhammed ile de arkadaĩlık 

ettiğine inanılan Kamber’e bağlaması son 

derece normaldir.

Kamberlere hizmetlerini hangi icra or￾tamlarında sürdürdüklerini sorduğumuz￾da, hem Kamber Rahmi Ayhan, hem de 

Kamber Ceddi olarak tanınan Celal Sait, 

cemlerle muhabbetlerin dıĩında çalıp söy￾lemediklerini ifade etmiĩlerdir. Bu konuda 

ayrıntılı bilgiler veren Rahmi Ayhan ĩunları

16 Meslek pirlerinin Türk halk geleneğindeki görü-

nüm ve geliĩimi için bkz. Aça, 2000.

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

49

söylemiĩtir: “Kamberler sadece cemde görev ya￾parlar, cemin dıĩında düğün gibi yerlerde kam￾berlerin iĩi yoktur, ancak cem dıĩında bir etkinlik 

olursa orada kamber deyiĩ söyleyebilir. Babam￾ların zamanında Kurban bayramlarında bir gün 

bir evde, diğer gün baĩka bir evde veya kamberin 

evinde çalıp söylenirdi, çocukluğumuzda muhab￾bet daha fazlaydı. Görsel yayınlar çıktıktan son￾ra artık muhabbetler kalmadı, eskiden toplanılır, 

deyiĩler söylenir, semahlar dönülürdü. Düğün￾lerde bana çal deseler çalmam, kendi aramızdaki 

toplantılarda çalarım, ama düğünlerde çalmam. 

Düğün iĩi benim iĩim değil.(Rahmi Ayhan). 

Celal Sait’ten aldığımız cevap ise ĩöyledir: 

“Cemin dıĩında muhabbetlerde çalar söylerim. 

Mesela köye dede geldiğinde bir ay benim evim￾de çaldım söyledim, muhabbet ettik. Muhabbet￾lerde hep deyiĩ söyledim, düğünlerde çalmadım 

hiç.”(Kamber Celal Sait).

Görüĩtüğümüz Çepni kamberler, kam￾berlerin yegâne icra ortamı olarak cemi gös￾terirken, Doyranlı sazandar Ali Tuncay, Ed￾remit yöresi Tahtacıları arasında kamberle￾rin cemlerin(ikrar ve müsahiplik cemleri de 

buna dâhildir) dıĩında da icrada bulunduk￾larını ifade etmiĩtir. Ali Tuncay’ın sözünü 

ettiği cem dıĩındaki icra ortamlarının baĩın￾da evlilik ve ölüm törenleri, lokma(kurban) 

hizmetleri, Muharrem ayı etkinlikleri, Hıdı-

rellez kutlamaları, gelmektedir. Ayrıca, yö-

rede asker uğurlama ve asker karĩılama cem 

ya da muhabbetleri de yapılmaktadır ve bu 

etkinlikler sırasında da sazandarlar saz ça￾lıp nefesler söylemektedirler. Sazandar Ali 

Tuncay’ın icra ortamları hakkında verdiği 

bilgileri, kendi ağzından ĩu ĩekilde aktara￾biliriz: “Kambersiz düğün olmaz dedikleri gibi, 

kambersiz cem de olmaz. Dede ortada postta 

oturur, dedenin sağında rehber, solunda delilci, 

rehberin yanında zakir bulunur. Dede yolun ön￾cüsü, zakir ise yolun hocasıdır. Zakir, dededen 

daha bilgili olmak zorundadır. Zakir, lokma cem￾leri de dediğimiz kurbanlarda nefes ve düvazi￾mam okur. Buralarda üç semah dönülür. Birinci 

semahta iki kiĩi döner. İkinci semahta bunların 

yerini baĩka iki kiĩi alır, yani bunlar yer değiĩ-

tirir. Üçüncü semahta ise semah dönmek iste￾yen herkes girebilir. Bu semahtaki ezgileri zakir 

seçer, zaten sözler farklı olsa bile ezgi genellikle 

aynıdır. Musahiplik cemleri vardır, buralarda 

da zakir nefes söyler. Zakirlerin kendilerine ait 

bazı nefesleri vardır. Mesela ustam Musa’nın da 

nefesleri vardır. Ancak zakirler, kendi nefesleri 

olsa bile bu nefeslere kendi mahlaslarını, adlarını

koymazlar. Bütün nefeslerde Ĩah Hatayi mahla￾sı kullanırlar. Ancak ölüm hallerinde söylenen 

nefeslerde Ĩah Hatayi adı kullanılmaz, burada 

yasaktır. Ölüm hallerinde bacılar, ölünün baĩın￾da sabaha kadar ağıt yakarlar. Zakir onları so￾luklandırmak için birkaç kez ölünün bulunduğu 

odaya girer. Odaya her giriĩinde üç nefes söyler. 

Buradaki nefesler, Kul Himmet’in Pir Sultan’ın 

ölüm konulu nefesleridir. Bu nefesler hep dilden 

dile öğrenilir, belirli bir kitabımız yoktur. Dü-

ğünlerde evlenecek kızın ikrar vermesi vardır. 

Bu ikrar vermede de zakir bulunur. Gelin ikrar 

verirken “ikrar nefesleri” söylenir. Düğün bittik￾ten sonra da diğer günün sabahında gelinin baĩ

bağlama töreninde de yine zakir nefesler söyler. 

Hatta niĩan törenlerinde de zakir vardır. Kızın 

istenmesinde, yüzük takmada nefesler söylenir. 

Bu nefesler, ikrar verme, söz verme ile ilgilidir. 

50

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

Muharrem ayında da nefesler okunur. Babamdan 

gördüğüm kadarıyla muharrem ayının baĩlangı-

cında muharremle ilgili nefesler okunur, sazın 

sap kısmına bir mendil bağlanır ve saz duvara 

asılır, muharrem ayının sekizine kadar artık bu 

saz çalınmaz. Altısında yaĩ, yedisinde tıraĩ, se￾kizinde saz, dokuzunda don, onunda göç ve kon, 

on birinde piĩir(aĩure), on ikisinde içir(yeme 

içme serbest). Yani muharrem ayının sekizine 

kadar saz çalmak yasaktır. Hıdrellezde, bahar ay￾larında eskiden cemler olurdu, artık olmuyor. 6 

Mayıs’ta bayram yapılır, 7 Mayıs’ta mezarlığa 

gidilir, mezarlara kurban kesilir, 8 Mayıs’ta ise 

dedeye kurban kesilirdi. Ancak bugün tek cem 

yapıyorlar. Bizde emekli olanlar, oğlu askere gi￾denler veya askerden gelenler lokma cemi yapabi￾lir. Bütün bu cemlerde zakir nefes söyler. Musa￾hiplikte, ahiret lokmasında zakirler nefes söyler. 

Cem dıĩında, kısır cemleri yaparız. Bunlar dini 

içerikli sohbetler veya muhabbetlerdir. Buralarda 

çalıp söyleriz.”(Sazandar Ali Tuncay).

Sazandar Ali Tuncay’ın ifadelerinden 

de anlaĩılacağı üzere, Edremit yöresi Tahta￾cılarında “zakir” ya da “sazandar”, toplum 

hayatının hemen her aĩamasında ve top￾lumsal her etkinlikte saz çalıp nefesler söy￾lemektedir. Kız isteme-niĩan aĩamalarında, 

“kısır cemleri” denilen muhabbetlerde dahi 

nefesler söyleyen sazandarların ölü evinde 

ölü baĩında söyledikleri nefeslerde “Ĩah 

Hatayi”nin adını zikretmemeleri üzerinde 

durulması gereken bir durumdur. Ölüm 

konulu nefeslerde Ĩah Hatayi’nin adının 

zikredilmemesi, “ĩah” teriminin bölgede 

Hz. Hüseyin için kullanılması ve ölümün 

Hz. Hüseyin’in katlini akla getirmesiyle 

bağlantılı olmalıdır. Bir baĩka dikkat çeken 

nokta ise zakirlerin Muharrem ayının seki￾zinci gününe kadar saz çalmamalarıdır. Bu 

yasak, doğrudan Kerbala ile bağlantılı yas 

geleneğiyle ilgilidir. Sazandar Ali Tuncay’ın 

ifadelerinden çıkan bir diğer sonuç ise, Ed￾remit yöresi Tahtacılarında cem için, Çepni 

topluluklarında olduğu gibi, illa bahar ayla￾rını beklemek gerekmemektedir. 

Rahmi Ayhan ile Celal Sait’in verdiği 

cevaplardan da anlaĩılacağı üzere, Çepni 

kamberler, kendilerini düğünlerle diğer eğ-

lence ortamlarında güzellemeler söyleyip 

hikâyeler anlatan badeli âĩıklardan kesin bir 

ĩekilde ayırmaktadırlar. Onlar saz çalıp de￾yiĩler söyleyen sanatkârlar olmakla birlik￾te, dini karakter de arz etmektedirler. Dini 

karakterleri, repertuarlarında da kendisini 

göstermektedir ki, repertuarları üzerinde 

biraz aĩağıda ayrıca durulacaktır. Onların 

baĩlıca icra ortamları, dini ve sosyal haya￾tın sürdürülmesiyle toplumsal birlikteliğin 

sağlanmasında önemli roller üstlenen cem￾lerdir. Onlar da tıpkı güzellemeler söyleyip 

hikâyeler anlatan diğer badeli âĩıklar gibi, 

ellerinde sazları köy ve kasabaları dolaĩ-

maktadırlar. Fakat gittikleri köy ve kasaba￾lardaki icra ortamları yine cemler ve mu￾habbetlerdir. Görüĩme yaptığımız her iki 

Çepni kamberi de Bergama, Manisa, Kınık, 

Dikili, Tire, Söke gibi yerlere kamberlik yap￾mak için gittiklerini söylemiĩlerdir. Kamber 

Rahmi Ayhan, cemlerde kamberlik yapmak 

için uzak diyarlara gidiĩi ve bu kamberlik 

seferleri sırasında aldığı “niyaz parası” hak￾kında ĩunları anlatmıĩtır: “Ben, Bergama, Ma-

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

51

nisa gibi uzak yerlere de kamberliğe gidiyorum, 

kamberlik yapmaya çıktığımda yedi ay, sekiz ay 

dıĩarıda kalıyorum. Bizim Gaziantep’ten gelen 

dedeler gibi ben de Çepnilerin olduğu yerlerde 

kamberlik yapıyorum, Çepni’nin ceminde bulu￾nurum. Kamber, uzak yerlere gittiğinde ‘niyaz 

parası’ alır. Millet kendine göre bir ücret tayin 

eder. Kesin bir ücret yoktur, gittiğin yerlere göre 

değiĩir.”(Rahmi Ayhan). Rahmi Ayhan’ın 

ustası olan Kozpınarlı Celal Sait(Kamber 

Ceddi), kamberlik yapmak için uzak diyar￾lara gittiği bazı dönemlerde köyüne yedi ay 

sonra dönebildiğini söyleyerek, bu konuda 

ĩu bilgileri vermiĩtir: “Ben köyden çıktığım￾da yedi ayda döndüğümü bilirim. Soma, Kınık, 

Bergama, Dikili, Manisa, Tire, Söke gibi yerlere 

giderdim. Hizmet, martta baĩlar mayısta biter￾di. Cem, bahar aylarında yapılırdı, biz de bahar 

aylarında buralara giderdik. Kamberlik yapma￾ya gittiğimizde bize de para verirlerdi. Bu da 

normal, yedi ay evden uzak kalıyorum, oradan 

baĩka yere gidiyoruz, bizim de masrafımız olu￾yordu, ondan dedeye beĩ lira verirlerse bana üç 

lira verirlerdi. Yani kamber de dedeyle beraber 

belli miktar bir para alır. Bir ay, elli gün kaldı-

ğımız köyler oluyordu, uzun süre baĩka yerlerde 

kalırdım.”(Kamber Celal Sait).

Tahtacı Türkmenlerinde de zakirler 

baĩka köylere zakirlik yapmak için gitmek￾tedirler. Fakat bu Çepni gruplarında olduğu 

gibi sık görülen bir durum değildir. Çünkü 

Edremit yöresi Tahtacı köylerinin hemen 

hepsinde zakir ya da sazandar bulunmak￾tadır. Edremit yöresinde, baĩka köylere za￾kirlik için gidenlerin sadece yol masrafl arı

karĩılanmakta, kendilerine baĩka bir ödeme 

yapılmamaktadır: “Zakir, kendi köyünün dı-

ĩında baĩka yerlere de zakirlik yapmaya gidebilir. 

Baĩka yerlerden bize zakir gelebilir, biz o zakir￾lere ‘yedeklik’ yaparız, cemde onların yanında 

bulunuruz. Baĩka yere zakirlik yapmaya giden￾lerin yol masrafl arı kaĩılanır, baĩka bir ücret de 

alınmaz.”(Sazandar Ali Tuncay).

Hem Rahmi Ayhan hem de Celal Sait’in 

ifadelerinden de anlaĩılmaktadır ki, Alevi 

Çepnilerin yaĩadığı bölgelerde cemler bahar 

aylarında yapılmaktadır. Martta baĩlayıp da 

Mayıs ayında biten cem sürecini, dedelerin 

köy köy dolaĩabilecekleri mevsim ĩartlarına 

bağlamanın yanı sıra, doğanın diriliĩi, evre￾nin ve dünyanın yeniden yaratılıĩı anlamına 

gelen Nevruz ve Hıdırellez kavramlarına, 

baĩka bir deyiĩle, günahlardan ve suçlardan 

arınarak yeni ve temiz bir sayfanın açılmak 

istendiği yılbaĩı anlayıĩına da bağlamak ge￾rekmektedir. Bu yorumu yaparken, dede ile 

zakirin önderlik ettiği cemlerde geçen bir 

yılın hesabının görüldüğü, suçların, dargın￾lıkların gündeme getirildiği, kul hakkının 

hesabının sorulduğu, küslerin barıĩtırıldığı, 

suçluların düĩkünlükle cezalandırıldığı ger-

çeğini hatırlatmakta yarar vardır.

Her iki Çepni kamber de kamberlik yap￾mak için gittikleri uzak yerleĩim birimlerinde 

kendilerine “niyaz parası” adı altında para 

verildiğini ifade etmiĩtir. Kamberlere verilen 

paralar, dedelere verilen paralardan azdır. 

Dedeye beĩ verilirken, kambere üç verilmiĩ-

tir. Kamberlik seferleri sırasında gidilen yer￾lerin uzaklığı, kalınan sürenin uzunluğu ve 

diğer masrafl ar da göz önünde tutulduğunda 

“niyaz parası” kaçınılmaz olmaktadır. Unu-

52

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

tulmamalıdır ki, kamberler de evlenmekte ve 

çoluk çocuğa karıĩmaktadırlar.

Bazı kamberler deyiĩ yazmakla birlik￾te, cemlerde genellikle “yedi ulu âĩık”17 adı

verilen ve Alevi inancında kutsal kabul edi￾len âĩıkların deyiĩleri okunmaktadır. Yani, 

zakirler, cemlerde nefes söylerken kendile￾rinden önce yaĩamıĩ ve kutsal kabul edilen 

ulu âĩıkların nefeslerini de saz eĩliğinde 

terennüm etmektedirler. “Usta malı söyle￾me” geleneği içerisinde değerlendirebile￾ceğimiz bu durum adı geçen Çepni zakir￾leri için de geçerlidir. Onlar, ulu âĩıkların 

nefeslerini kendi makamlarına göre oku￾maktadırlar. Beste yapmak için herhangi 

bir çaba sarf etmediğini ifade eden Kamber 

Rahmi Ayhan’ın konuyla ilgili sözleri, ezgi 

çeĩitleri, ezgi ve deyiĩleri öğrenme yolları

hakkında da önemli bilgiler içermektedir: 

“Kendime ait nefesim yok. Yedi ulu âĩıktan söy￾lüyorum. Hatayi, Virani, Pir Sultan, Kul Him￾met gibi yedi ulu âĩığın nefeslerini söylüyorum. 

Kendi bestem yok, öyle bir çabam olmadı, beste 

yapmayı hiç denemedim, ulu âĩıkların söyledik￾lerini kendi makamlarımızla söylüyorum. Ben 

cemde söylediğim nefesleri Hatayi, Virani, Kul 

Himmet, Harabi gibi yedi sekiz tane Kur’an’ı

Türkçe okuyan Hak âĩıklarından alıyorum. Biz 

onların söylediklerini söyleriz. Cemde söylenen 

nefeslerin Hüseynî makamları vardır. Cemde￾ki insanları etkileyecek makamlar vardır. Bu 

17 Alevilerce kutsal kabul edilen “yedi ulu âĩık”ın 

isimleri ĩöyledir: Pir Sultan Abdal, Kul Himmet, Ha￾tayi, Yemini, Virani, Teslim Abdal ve Nesimi. Bu isim￾lerin yanı sıra, Fuzuli, Kaygusuz Abdal, Harabi gibi 

ĩairlerin de “yedi ulu âĩık” kavramı çerçevesinde zik￾redildiği görülmektedir.

makamlar yanıktır, o makamlarda söyleriz. Bu 

makamları daha önceki kamberlerden öğreniriz. 

Cemde çaldığımız ezgiler cemin çeĩitli yerlerinde 

söylenir, düvazimamlardaki ve deyiĩlerdeki ezgi 

farklı olur. Hepsi aynı ezgide değildir. Nefesle￾ri önceki kamberlerden öğreniyoruz, ancak eski 

kitaplardan aldıklarımız da var. Bazı kamberler, 

kendi el yazısıyla yazar nefesleri, onlar daha son￾raki kamberlere kalır, biz onlardan da nefesler 

alırız.”(Kamber Rahmi Ayhan).

Kamberlik hizmetini sürdürdüğü 1952-

1999 yılları arasında herhangi bir deyiĩ mey￾dana getirmeyen Kamber Celal Sait, cemler￾de okunan deyiĩlerin çoklukla Ĩah Hatayi’ye 

ait olduğunu, Hatayi’nin yanı sıra Pir Sultan 

Abdal, Kul Himmet gibi kutlu âĩıkların de￾yiĩlerinin de okunduğunu söylemiĩtir. Âĩık 

Mahsuni gibi son dönem âĩıklara ait deyiĩ-

lerin cemlerde yer bulmadığını söyleyen Ce￾lal Sait, hizmetler sırasında okunan deyiĩle￾rin ayrı ayrı ezgilerinin olduğuna da dikkat 

çekmiĩtir: “Cemde okuduğumuz deyiĩlerin pek 

çoğu Hatayi’dendir. Yedi ulu ozandan okurum. 

Pir Sultan Abdal, Kul Himmet vb. Kendim deyiĩ

söylemedim, onların deyiĩlerini söyledim. Biz 

yedi âĩığı biliyoruz, onların deyiĩlerini söyledim. 

Mahsuni gibi son dönemlerde çıkan âĩıkların 

eserleri ceme girmez. Her hizmetin ayrı makamı

vardır. Hizmete göre düvaz olur, delil yanarken 

ayrı bir makam, kurbanda ayrı bir makam kul￾lanılır. Bunu kamber ayarlar. Makamların adı

yok, ama bunları kamber bilir.”(Kamber Celal 

Sait).

Görüĩtüğümüz Doyranlı Tahtacı sazan￾dar Ali Tuncay ise, baĩta kendi ustası Musa 

Alaca olmak üzere, bazı zakirlerin kendi-

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

53

lerine ait nefeslerinin de olduğundan, bu 

zakirlerin bu tür nefeslerde kendi adlarını

zikretmediklerinden, bunlarda Ĩay Hatayi 

mahlasını kullandıklarından söz etmiĩtir: 

“Zakirlerin kendilerine ait bazı nefesleri vardır. 

Mesela ustam Musa’nın da nefesleri vardır. An￾cak zakirler, kendi nefesleri olsa bile bu nefeslere 

kendi mahlaslarını, adlarını koymazlar. Bütün 

nefeslerde Ĩah Hatayi mahlası kullanırlar. Ancak 

ölüm hallerinde söylenen nefeslerde Ĩah Hatayi 

adı kullanılmaz, burada yasaktır.”(Sazandar 

Ali Tuncay).

Doyranlı Ali Tuncay’ın aktardığı Tah￾tacı sazandarların kendi nefeslerinde Ĩah 

Hatayi mahlasını kullandıklarına dair bilgi, 

mutlaka üzerinde durulması ve derinliğine 

araĩtırılması gereken bir husustur. Bu tür bir 

uygulamanın iki izahı olabilir. İzahlardan 

ilki, cemlerde yedi ulu âĩıktan nefes okuma 

geleneğiyle; ikincisi ise, bazı kamberlerin 

kendilerine ait nefeslerini Ĩah Hatayi mah￾lasıyla yaygınlaĩtırma çabalarıyla ilgilidir. 

Eğer sözü edilen bu uygulama geleneğin 

bir parçası haline gelmiĩse, bu, Ĩah Hatayi 

mahlaslı nefeslerin üretiminin kamberler 

tarafından günümüzde sürdürüldüğü anla￾mına gelecektir. 

Balıkesir yöresinde kamberliğin baba￾dan oğula intikal eden bir hizmet olmadığı

ifade edilmiĩtir. Bazı kamberler, hizmetin 

zorluğu ve giderek önemsizleĩmesi nede￾niyle oğullarının kamber olmasını isteme￾miĩlerdir. Görüĩme yapılan kamberler, 

kamberliğin ilgi ve yeteneğe bağlı oldu-

ğunu, herhangi bir eğitim sürecinin söz 

konusu olmadığını ifade etmiĩ olsalar da, 

usta-çırak iliĩkisinin kamberlik hizmetinde 

de etkili olduğunu söylemekten kendileri￾ni alıkoyamamıĩlardır. Kamberler, hizmete 

geçiĩte, badeli âĩıklarda olduğu gibi, rüya 

ve badenin olmadığına özellikle dikkat çek￾miĩlerdir. Cemlerdeki görevleriyle ilgili bil￾gilerle deyiĩ repertuarlarına, çoklukla icra 

ortamı cemler ve usta kamberler sayesinde 

sahip olan kamberler, kamberlik hizmetini 

sürdürmek isteyen öğrencilerine usul-erkân 

bilgileriyle deyiĩ repertuarlarını aktarırken 

hem sözlü, hem de yazılı kültür ortamının 

imkânlarından yararlanmıĩlardır. 

Bigadiç yöresinde yaĩayan Çepni(Çetmi) 

kamberlere, saz çalmayı ve kamberlik hiz￾metini nasıl ve kimlerden öğrendikleri so￾rulduğunda, Akyar’dan Rahmi Ayhan ĩu 

cevabı vermiĩtir: “On iki hizmet sahibi akĩam￾ları bir araya gelirdi. Her akĩam bir kiĩinin evin￾de bir araya gelinir, Alevilik’ten ve Çepnilik’ten 

konuĩulurdu. Ben de bu toplantılarda kamberli-

ğe merak ettim. Bu iĩe yeteneğim vardı. Bizim 

bu civarda eski bir kamber vardı. Hasan Hoca 

adlı bu kamberin dört oğlu vardı, ancak bu oğ-

lanlarından kamber olacak, kamberliğe yatkın 

birisi çıkmadı. Benim saza düĩkün olduğumu, 

saz çalıĩımın iyi olduğunu bildiği için Kamber 

Hasan, vasiyet ederek sazını bana bıraktı. Ben 

de o günden beri onun sazıyla kamberlik yap￾maktayım. Hasan Hoca herhalde bende o ıĩığı

gördü, ailesine “Rahmi’ye bırakacaksınız benim 

sazımı” dedi. O öldükten sonra da sazı bana ver￾diler. Kamberliği eksik yapanlara veya yapama￾yanlara kamberlik yapma izni verilmez. Zaten 

yapamayacak insan da ben yaparım demez. O 

da tam yapayım ister, çünkü cemde eksik ibadet 

54

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

olmaz. Günümüzde kamberliğe heves eden yok, 

ancak heves edenlere öğretmeye çalıĩırız. Gönül￾lü bu iĩlerle uğraĩmak isteyen yok. Kamberlik￾te soy gütme yoktur, kamberlik yetenekle ilgili, 

yeteneği olan kamberlik yapabilir. Ben cemlerde 

hevesliydim, kamber her zaman bu civarda az ol￾muĩtur, herkes kamberlik yapamaz, hevesli olan 

yapar. Dedeler de bizi kamberliğe itti, bizi bu iĩe 

heves ettirdi. Kamberlik yetenek meselesidir. Ma￾kamları da çocukluğumda köyümüzdeki Kamber 

Hasan Hoca’dan öğrendim. Saman damında bile 

çok cem tutulmuĩtur, biz de bu cemleri izlerdik. 

Çocukluğumdan beri bu makamlar kulağımda 

kaldı. Nefeslerin sözleri, makamları hafızamda 

kaldı. Bizim kullandığımız makamlar Hüseyni 

makamlardır, daha duygulu makamlardır. Kam￾berlere göre de makamlar değiĩebilir. Bir nefes 

değiĩik makamlarda söylenebilir. Kamberlerde 

rüya görmek veya rüyada kamber olmak gibi bir 

ĩey duymadım.”(Rahmi Ayhan).

Kamberliğe 1952’de baĩlayıp da 1999’da 

ihtiyarlık nedeniyle bırakan Celal Sait, saz 

çalmayı ve kamberliği dayısından öğren￾diğini söylemiĩtir. Kamberliği duyarak ve 

görülerek öğrenilen bir hizmet diye nite￾lendiren kamberimiz, kamberlik bilgileri￾nin geliĩiminde Antep’ten gelen dedelerin 

mecmualarının da katkısı olduğunu ifade 

etmiĩtir. Kamber Celal Sait(Kamber Ceddi), 

bu eğitim süreci ve kendi yetiĩtirdiği öğren￾cileri hakkında ĩu bilgileri aktarmıĩtır: “Ben 

kamberliği kamber olan dayımdan öğrendim. 

Saz çalmayı da bana o öğretti. Altı telli bağlama 

çaldım, eskiden dayım cura çalardı, hatta ben de 

önceleri cura çaldım. Ben çalmayı curada öğren￾dim, daha sonra ise saz çalmaya baĩladım. Bir de 

Antep’ten gelen dedelerin mecmuaları vardı, on￾lardan da öğrendim. Mesela Antepli dede Kör İs￾mail Dede’nin mecmuasından öğrendim. Cemin 

kurulmasında en büyük hizmet kamberindir.

Bergama’da, Elyapan’da, Akyar’da benim yetiĩ-

tirdiğim kamberler var. Onları ben yetiĩtirdim. 

Bergama’dakini on, on beĩ sene önce yetiĩtirdim. 

Ben onlara kamberliğin hizmetlerini yazıp ver￾dim, onlar bunu ezberledi, cemde bizi göre göre 

kamberliği öğrendiler. Bizim kamberlerden eği￾tim alıp da kamber olan yoktur, hepsi görerek öğ-

renmiĩtir. Kulaktan öğrenmiĩlerdir.”(Kamber 

Celal Sait).

Doyranlı Tahtacı sazandar Ali Tuncay, 

ustasının aynı köyden Musa Alaca olduğu￾nu, saz çalmayı ise kendi çabalarının yanı

sıra, babasından öğrendiğini ifade etmiĩtir. 

Zakirlerin diğer hizmet ehilleri gibi, musa￾hip olması gerektiğini, kendi musahibinin 

de sazandarlık yaptığını söyleyen Ali Tun￾cay, sazandarlığa musahibiyle birlikte cem￾de dedeyle canların huzurunda kabul edil￾miĩtir. Ali Tuncay, sazandarlığın babadan 

oğula geçmediğini, bunun gönül ve yetenek 

iĩi olduğunu ifade etmiĩtir. Sazandarlar ev￾leninceye kadar, yani, cemlere girmeye hak 

kazanıncaya kadar saz çalmayı ve nefesleri 

öğrenirler, evlenip bir musahibe sahip olun￾ca da cemlerde sazandarlık yapmaya baĩlar￾lar. Ali Tuncay’ın verdiği bilgiler arasında 

dikkat çeken bir baĩka husus da, sazandar￾ların bulunamadığı cemlerde dedelerin sa￾zandarlık yaptığı bilgisidir.

Alan araĩtırmaları sırasında görülmüĩ-

tür ki, kamber ya da sazandarları sazsız dü-

ĩünmek mümkün değildir. Sazla ilgili kay-

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

55

da değer bilgiler, Doyranlı Tahtacı sazandar 

Ali Tuncay’dan derlenmiĩtir. Tıpkı Doyranlı

Musa Alaca gibi, babasının da gelenek icabı

duttan yapılan beĩ telli “Türkmen sazı”nı, 

kendisinin ise yedi telli saz çaldığını söyle￾yen Ali Tuncay, zakir ya da sazandarın hem 

nefes söylemeye baĩlarken hem de nefes 

söyleme iĩini tamamlarken sazını öperek 

niyazda bulunduğu bilgisini de aktarmıĩtır. 

Ali Tuncay, sazdaki tel sayısının eskiden beĩ

olduğunu, bunun Alevi geleneğindeki üç-

ler, beĩler ve yediler olgusuyla bağlantılı ol￾duğunu, beĩ telin “penç-i âli-abâ”, yani, Hz. 

Muhammed, Hz. Ali, Hz. Fatma, Hz. Hasan 

ve Hz. Hüseyin anlamına geldiğini de ifade 

etmiĩtir.

Cemlerin olmazsa olmazlarından, özel￾likle de Tahtacı Türkmen hayatının hemen 

her aĩamasında ve her türlü sosyal etkinlik￾te nefesler söyleyen zakir ya da sazandarla￾rın yaĩadıkları toplum içerisinde saygın bir 

konuma sahip oldukları gözlemlenmiĩtir. 

On iki hizmet ehli içerisinde dededen sonra 

en önemli konuma sahip olan kamber ya da 

sazandarların bu saygınlığı son derece nor￾maldir. Doyranlı Tahtacı sazandar Ali Tun￾cay, bu saygınlığı ĩu cümlelerle ifade etmiĩ-

tir: “Zakirlere normal insanlardan farklı davra￾nılır. Mesela ben bir yere gittiğimde bana ‘sa￾zandar baba, hoĩ geldin’ diyebilirler.”(Sazandar 

Ali Tuncay). 

Sonuç

Bigadiç yöresinde yaĩayan Çepni kam￾berlerle Edremit ilçesi Doyran köyünde 

yaĩayan Tahtacı sazandardan derlenen bil￾giler, Balıkesir yöresi Çepni ve Tahtacıları-

nın kamberlik geleneklerini “iĩlev”, “icra”, 

“icra ortamı” ve “repertuar” açılarından 

öğrenme ve inceleme çabalarımıza önemli 

katkılar sağlamıĩtır. Yapılan görüĩmeler ve 

elde edilen veriler, Balıkesir yöresi Çepni ve 

Tahtacılarının inanıĩları ve uygulamalarıyla 

kamberlik geleneklerinin bir bütün halinde 

araĩtırılması için gerekli olan bakıĩ açısını

ve araĩtırma-inceleme usulünü belirleyecek 

cinstendir. 

Adı geçen bölgelerden derlenen veriler, 

Balıkesir yöresinde yaĩayan Çepni(Çetmi) 

ve Tahtacı topluluklarının zakirlik gelenek￾leri arasındaki bazı farklılıkları ortaya koy￾maktadır. Elbette, yapılacak çok daha kap￾samlı derleme çalıĩmaları, Çepni(Çetmi) ve 

Tahtacı topluluklarının kamberlik gelenek￾lerinin benzer ve farklı yönlerini çok daha 

ayrıntılı bir ĩekilde ortaya koyacaktır. Bu 

vesileyle, anılan toplulukların kamberlik ge￾lenekleriyle ilgili çalıĩmalarımızın çok daha 

kapsamlı bir ĩekilde devam edeceğini ifade 

etmek isteriz. Bildirimizi, elde edilen veri￾lerin ortaya koyduğu farklılıklardan sadece 

birkaçını zikredip, Balıkesir yöresi Çepni ve 

Tahtacılarının kamberlik geleneklerinin ge￾leceğiyle ilgili bazı ön görülerimizi aktara￾rak tamamlamaya çalıĩacağız.

Bigadiç yöresinde yaĩayan Çepni kam￾berler için kamberlik cemle sınırlı bir icra 

geleneği iken, Edremit yöresindeki sazan￾darlar için cemin yanı sıra, hayatın doğum 

hariç, hemen her geçiĩ aĩamasını ve her türlü 

sosyal organizasyonu kapsayan bir icra gele￾neğidir. Görüĩülen kamberlerin verdiği bil-

56

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

gilerden ortaya çıkan bir diğer farklılık ise, 

Çepni kamberlerin kamberlik yapmak için 

Tahtacı sazandarlara nazaran çok daha sık 

bir ĩekilde uzak yerleĩim birimlerine gittik￾leridir. Buradan da anlaĩılmaktadır ki, Çep￾ni kamberlerin ĩöhretleri ve etkinlikleri çok 

daha geniĩ bir alana yayılmıĩtır. Çepni kam￾berler, kamberlik geleneğinin kökenini Hz. 

Ali’nin yanında bulunan ve Hz. Peygamber’e 

de arkadaĩlık eden Kamber’e bağlarlarken, 

görüĩtüğümüz Tahtacı sazandar, geleneğin 

esasını Kamber’in yanı sıra, Hz. Hasan ile 

Bilal-ı Habeĩi’ye de bağlamıĩtır.

Batı Anadolu’da âĩıklık geleneğinin za￾yıf tesirler bıraktığı gerçeğini de göz önüne 

aldığımızda, Balıkesir ve civarında âĩıklık 

geleneğinin kamberlik veya sazandarlık ge￾leneği ile temsil edildiğini söylemek müm￾kündür. Tabii ki kamberlerin âĩıklardan ay￾rılan özellikleri vardır. Mesela tespit edebil￾diğimiz kadarıyla kamberler, yeni nefesler 

yaratıp bunları cemlerde veya diğer ortam￾larda söylemek yerine, Alevi-Bektaĩi inan￾cında kutsal kabul edilen Ĩah Hatayi, Pir 

Sultan Abdal ve Kul Himmet gibi âĩıkların 

nefeslerini söylemeyi tercih etmektedirler. 

Bu bakımdan kamberlik geleneği, nefes ya￾ratmadan daha çok mevcut nefesleri aktar￾ma esasına dayanmaktadır. Bunu kamber￾lik geleneği için bir eksiklik olarak görmek 

yerine, kamberlerin yeni nefes oluĩturmaya 

mesafeli duruĩlarıyla açıklamak daha doğru 

olacaktır. Bu gelenekteki nefesler, çoğunluk￾la cem gibi dini ortamlarda icra edildiği için 

bu nefesleri değiĩtirmek veya yeni nefesler 

yaratmak hoĩ karĩılanmamıĩtır. Çünkü Ĩah 

Hatayi’nin, Pir Sultan’ın nefesleri Alevilik 

için temel yapı taĩlarıdır, kutsal bir boyuta 

sahiptirler. Bu nedenle bu isimler ve bunla￾rın nefesleri Alevilikteki ibadetlerde olmazsa 

olmaz değerler halini almıĩtır. Sonuçta Balı-

kesir kamberlerinin ve sazandarlarının gele￾neksel bir ortamda usta çırak iliĩkisi içinde 

yetiĩmeleri, nefesleri ve nefeslerin ezgilerini 

sözlü kültürde öğrenmeleri, nefesleri sazla 

belirli ezgileri kullanarak icra etmeleri, söy￾ledikleri nefeslerin âĩık tarzı ĩiir geleneğinin 

örnekleri ile örtüĩmesi bu gelenek ile âĩıklık 

geleneği arasında sıkı bir iliĩkinin olduğunu 

göstermektedir.

KAYNAKÇA

AÇA, Mehmet. (2000). “Kültür Medeniyet 

Kahramanları ve Türk Müzik Aletlerinin 

Ortaya Çıkıĩı Hakkında Teĩekkül Etmiĩ

Bazı Efsaneler”. Millî Folklor, 6 (45), 

Bahar 2000: 43-51.

AYHAN, Aydın. (1999). Balıkesir ve 

Çevresinde Yörükler, Çepniler ve 

Muhacırlar. Balıkesir.

BİRDOĞAN, Nejat. (2003). Anadolu’nun 

Gizli Kültürü Alevilik. İstanbul.

DOĞAN, Gürani. (1998). Alevilik’te Ön 

Bilgiler ve Cem, Zakirlik. İstanbul.

ERÖZ, Mehmet. (1992). Eski Türk Dini(Gök 

Tanrı İnancı ve Alevîlik Bektaĩilik. 

İstanbul.

ERSEVEN, İlhan Cem. (1997). Yabancı

Araĩtırmacılar Gözüyle Alevilik. 

İstanbul.

GÜNAY, Umay. (1992). Türkiye’de Âĩık 

Tarzı Ĩiir Geleneği ve Rüya Motifi . 

Ankara.

KÖPRÜLÜZADE, Mehmed Fuad (1925). 

“Oğuz Etnolojisine Dair Tarihi Notlar”. 

Türkiyat Mecmuası, 1, Ağustos: 185-211.

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

57

SÜMER, Faruk. (1992). Çepniler Anadolu’nun 

Türk Yerleĩmesinde Önemli Rol 

Oynayan Bir Oğuz Boyu. İstanbul.

ĨAHİN, Halil İbrahim. (2004). Balıkesir Çepni 

Kültürü. Balıkesir: BAÜ Sosyal Bilimler 

Enstitüsü (Yayımlanmamıĩ yüksek lisans 

tezi).

YAMAN, Ali. (2006). Orta Asya’dan 

Anadolu’ya Yesevilik Alevilik Bektaĩilik. 

Ankara.

YÖRÜKAN, Yusuf Ziya. (2002). Anadolu’da 

Alevîler ve Tahtacılar. Ankara.

58

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

Kamber Celal Sait (Kamber Ceddi) 

Kamber Rahmi Ayhan

Sazandar Ali Tuncay

59

SİVAS ALİ BABA ZAVİYESİ

ISLAMIC MONASTERY OF ALI BABA, SIVAS

Saim SAVAĨ

1

 ÖZET 

Bu çalıĩmada, 1547’lerden günümüze 

ulaĩan tarihî süreçte, aile mensubu farklı kiĩi 

ve değiĩik resmi arĩivlerden derlenen çok sa￾yıda belge ıĩığında, mütevazi bir zaviye ola￾rak baĩlayıp, zamanla çeĩitli müĩtemilatın 

eklenmesiyle orta büyüklükte bir külliyeye 

dönüĩen ve nihayet günümüzde yine mü-

tevazi bir mahalle camii ve restore edilmiĩ

bir konak haline gelen Ali Baba Zaviyesi’nin 

yaklaĩık dört yüz yıllık biyografi si oluĩtu￾rulmaya çalıĩılmıĩtır. Bu süreçte yapısal ve 

sosyal-ekonomik-kültürel-mezhebî çerçeve￾de yaĩanan geliĩmeler dikkat çekmektedir.

Anahtar Kelimeler: Ali Baba, Zaviye, 

Konak, Vakıf, Sivas, Alevi, Sünni.

ABSTRACT

In this paper, we tried to form a biog￾raphy, dating back to nearly 400 years, of 

the Islamic monastery of Ali Baba appearing 

1 Prof. Dr., Uĩak Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, 

Tarih Bölümü. 

as a small Islamic monastery, becoming a 

moderate-size social complex with a variety 

of additional buildings in process of time 

and fi nally converting into a modest district 

mosque and a restored mansion in the light 

of several document compiled from various 

formal archives and different members of 

the family reaching nowadays in the histo￾rical process since 1547. In this process, we 

emphasized the developments within the 

scope of structural and social-economical￾cultural sect.

Key Words: Ali Baba, Islamic Monas￾tery, Foundation, Sivas, Alevi, Sunni.

Giriĩ

Geçmiĩe dönüp baktığımızda, bazı ke￾lime ve kavramlara zaman içinde nasıl bir￾birinden çok farklı anlamlar yüklendiğini; 

toplum hayatında etkili olan bazı mües￾seselerin zamanla nasıl farklı fonksiyon￾lar üstlendiklerini hayretle ve ilgiyle takip 

edebiliriz. Siyasî, sosyal, kültürel ve hukukî 

ĩartların zamanla değiĩmesi, bu anlam ve 

fonksiyon farklılaĩmalarını beraberinde ge￾tirmiĩ olmalıdır.

60

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

İnceleme konumuz olan Ali Baba Zavi￾yesi, en azından yaklaĩık dört yüz yıllık geç-

miĩini takip edebildiğimiz ender yapılardan 

birisidir. Günümüzde Susamıĩlar Konağı

olarak isimlendirilen yapının bulunduğu 

mahalde XVI. yüzyılın ilk yarısı içinde ku￾rulduğunu bildiğimiz ilk müessese olan Ali 

Baba Zaviyesi’nden itibaren, eski medeniye￾timizin sosyal, kültürel ve ekonomik yapı-

sının temel kurumlarından olan külliyelere 

benzer bir yapılanmanın gerçekleĩtiği bu 

sahadaki geliĩmeleri, benzer kurumlara göre 

oldukça bol arĩiv malzemesine dayanarak 

izleyebiliyoruz. Ali Baba Zaviyesi’nden Su￾samıĩlar Konağı’na doğru meydana gelen bu 

değiĩim, yaklaĩık dört yüz yıllık bir dönem￾de toplumsal hayatımızdaki geliĩmelerin iz￾lenmesi, anlaĩılması ve yorumlanması bakı-

mından bize bir rehber vazifesi görüyor.

I- Ali Baba’nın Kimliği

Öncelikle bu geliĩmenin odak noktasın￾da bulunan ve söz konusu edeceğimiz mü-

esseselerin, kimisinin banisi, kimisinin de 

kendisi adına inĩa edildiğini bildiğimiz Ali 

Baba’nın kimliği üzerinde durmamız gere￾kiyor. Böyle uzun soluklu bir müessesenin 

kurucusu ve toplumsal hayatımızda üst￾lendiği fonksiyonların belirleyicisi olan Ali 

Baba’nın kimliğinin arz ettiği önem herhal￾de inkâr edilemez.

Çeĩitli arĩiv kaynaklarında evladı ve 

kurduğu müessese hakkında oldukça bol 

bilgi bulunan Ali Baba’nın, doğrudan ken￾disiyle alakalı maalesef fazla bir kayıt bu￾lunmuyor. Ali Baba’nın, döneminde ve 

daha sonrasında yazılan el yazması ya da 

matbu eserlere fazla yansımaması, tahmini￾mize göre, kendisinin herhangi telif edilmiĩ

bir eserinin bulunmayıĩındandır.

Ali Baba ve evlâdının devrin padiĩahla￾rı ve ileri gelen devlet adamları tarafından 

oldukça üst seviyede itibar gördüğü an￾laĩılıyor. Ayrıca yaklaĩık 1557 Nisanı’nda 

Sivas’tan geçen ve maceralı Hindistan se￾yahati ve deniz coğrafyasına ait eserleriy￾le ĩöhret kazanmıĩ bir Türk denizcisi olan 

Seydî Ali Reis’in, Sivas’a geldiğinde vali ve 

Abdulvahab Gazi Türbesi’ni ziyaretten son￾ra sadece Ali Baba’ya uğrayarak mülâkat 

yapıp duasını aldığını, eserinde belirtmesi 

de2

 Ali Baba’nın sahip olduğu manevî nüfu￾zunun boyutlarını göstermektedir.

Ali Baba’ya ait olduğu söylenilen bir taç, 

bir sancak ve bir asa, kendisini tanımamızda 

bazı ipuçları verebilir. Sarı renkli metal taç 

üzerindeki eski harfl erle yazılmıĩ yazılar, 

bir hayli silik olduğu için okunamıyor. Taç, 

sekiz dilimli olup, üzerinde tepe noktasın￾dan alnına gelecek ĩekilde metal bir ĩiĩ yapı-

ĩık durumdadır. Yine metalden imal edilmiĩ

olan asanın el ile tutulan kıvrık kısmının ucu 

aslan baĩı ĩeklindedir. Taç ve asa, Ali Baba 

sülâlesinden Yılmaz Susamıĩ’ta bulunmak￾tadır. 

Temmuz 1927’de Sivas Müzesi’ne tes￾lim edilen(Sivas Müzesi 7 numarada kayıt￾lı, 1.42x1.24 ebadında, baĩ tarafı sarı alemli, 

alt tarafı yırtık, iki tarafı yazılı, yeĩil, pembe, 

2 Seydî Ali Reis, Mir’at-ül Memalik, Haz. Necdet Ak￾yıldız, Basım yeri ve yılı yok, 125.

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

61

atlas sancak) sancağın alemi, teĩhir salonun￾da Kadiriye tarikatına ait bir sancağa takı-

lı halde bulunuyor. Üzerinde “Abdülkâdir 

El-Ceylânî” ibaresi yazılı bulunan bu san￾cak, kayıtlarda bir yanlıĩlık yapılmamıĩsa, 

1927’de kaydı tutulan sancağa pek ben￾zemiyor. Ayrıca, her ne kadar Ali Baba 

evlâdından ve Ali Baba Zaviyesi ĩeyhlerin￾den Ĩeyh Hasan Efendi, 1850’de “Tarikat-ı

Aliyye-i Kadiriye’den” yani Kadiri tarika￾tına mensup olarak gözüküyorsa3

 da, ge￾nel anlamda Ali Baba’nın ve evlâdının, bu 

tarikata mensubiyeti konusunda baĩka bir 

kayda tesadüf olunmamıĩtır. Söz konusu et￾tiğimiz sancağın, alem kısmı hariç, Ali Baba 

ve evlâdıyla herhangi bir ilgisinin bulundu-

ğunu tahmin etmiyoruz. Ancak, sancağın 

alem kısmının Ali Baba’ya ait olduğunu 

kesin olarak söyleyebiliyoruz. Çünkü me￾tal alem üzerine simetrik biçimde oyularak 

yazılan “Ali Baba’y-ı Kebîr-i Horasanî” iba￾resi açık bir ĩekilde okunabiliyor. Ancak, 

Ali Baba’nın sağlığında “Horasanî” lakabı-

nı kullandığına dair herhangi bir vesikaya 

rastlayamadığımız için, bu alemin sonraki 

dönemlerde, Ali Baba’nın evlâdı tarafından 

yaptırıldığını sanıyoruz.

Ali Baba’nın torunu olan Küçük Ali 

Baba’nın zuhuruna kadar Ali Baba, sadece 

“Derviĩ Ali Baba”4

 ve “Ali Baba Es-Sivasî”5

3 Ruhi Baĩeğmez’den(RB) alınan 12 numaralı buyrul￾du.

4 Tapu -Kadastro Genel Müdürlüğü Arĩivi(TKGMA), 

14 numaralı mufassal, 29-A.

5 Baĩbakanlık Arĩivi(BA), Maliyeden Müdevver(MM), 

626 numaralı Evkaf Defteri, 8.

gibi isim ve lakaplarla anılmaktaydı. Küçük 

Ali Baba’nın zuhurundan sonradır ki, bü-

yük bir ihtimalle ikisini birbirinden ayırabil￾mek için, dede Ali Baba “Ali Baba’y-ı Atîk”6

ve “Büyük Ali Baba Hoca-i Rüstem Paĩa” 7

ĩeklinde kayıtlara geçerken, torun Ali Baba, 

“Veled-i Diğer Ali Baba”8

 ve “Küçük Ali 

Baba”9

 adıyla vesikalara kaydedilmiĩtir. İĩte 

bu yüzden, üzerinde “Ali Baba’y-ı Kebîr-i 

Horasanî” yazılı olan sancak aleminin, Ali 

Baba’nın sağlığında yapılmadığını, bilakis, 

en azından XVIII. yüzyılın baĩlarından son￾raki bir tarihte imal edilmiĩ olduğunu sanı-

yoruz. Çünkü henüz torun Küçük Ali Baba 

yok iken, dede Ali Baba’nın “Kebîr” lakabı-

nı kullanması imkânsızdır. 

Alem üzerinde yazılı olan “Horasanî” 

ibaresi, her ne kadar Ali Baba’nın sağlığında 

bu lakabı kullanmamıĩ olduğunu düĩünsek 

de, ilgimizi çekiyor. Bilindiği gibi Osmanlı

Devleti’nin kuruluĩ ve geliĩme döneminde 

Anadolu’ya göç eden hemen hemen bü-

tün derviĩlerin, Horasan’dan geldiği, yani 

“Horasan Erenleri”nden olduğu umumi bir 

temayül halindedir. Bu bakımdan, coğrafî 

bir mekân anlamından çok, IX. yüzyıl￾dan itibaren yayılmaya baĩlayan Horasan 

Melâmetîliği’nin etkilediği tasavvuf tarikat￾larına mensup, Asya’nın değiĩik bölgelerin-

6 RB’den alınan 9, 10, 11 numaralı 1078/1668 ve 

1079/1668 tarihli hüccetler.

7 BA, MM, 3687 numaralı Eyâlet-i Sivas Kalemi 

Muhâsebe-i Anadolu, 1105/1693-1694 tarihli defter, 

2-3.

8 BA, MM, 3687 numaralı defter, 1-2.

9 RB’den alınan 37 numaralı 1145/1732 tarihli 

fermân.

62

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

den gelen derviĩler için kullanılan bu tabir, 

Ali Baba’nın evlâdı tarafından, muhtemelen 

umumi temayüle uyularak, Ali Baba için 

de yakıĩtırılmıĩ olabilir10. Ancak, böyle bile 

olsa, bu anlayıĩ, Ali Baba’nın tarikat kimli-

ğini anlamamızda faydalı olabilir. 

Ali Baba evlâdından Hüseyin 

Tekkeĩinoğlu’nun söylediğine göre, Tokat’ın 

Artova ilçesi Bayezid köyünden Demanı

Baba sülâlesinde Ali Baba’nın, üzerinde kan 

izleri bulunan bir hırkası bulunuyormuĩ. 

İleride belirteceğimiz üzere, bu hırka eğer 

gerçekten Ali Baba’ya ait ise, burada söz ko￾nusu edilenin Küçük Ali Baba olması gere￾kir. Çünkü Küçük Ali Baba’nın, IV. Murat 

ile birlikte Bağdat ya da Revan seferlerinden 

birisine katıldığı da rivayet edilmektedir.

Doğrudan Ali Baba ile ilgili olduğu söy￾lenilen sancak, taç, asa ve hırkadan baĩka 

maddî bir unsura rastlanılmamıĩtır. Bun￾ların dıĩında Ali Baba Camii’nin orta bölü-

münün sağ kesiminde bulunan ve sırasıyla 

Büyük Ali Baba, onun oğlu Ahi Mehmet, 

Küçük Ali Baba ve onun kızı Fatma Hatun’a 

ait olduğu söylenilen mezarlar da bu maddî 

unsurlara dâhil edilebilirse de, bunlar üze￾rinde bir kitabe ya da baĩka açıklayıcı bir 

bilgi bulunmaması, bunlardan istifade et￾memizi zorlaĩtırıyor.

10 Horasan Melâmetîliği hakkında bkz. F. Köprü-

lü, “Anadolu’da İslâmiyet”, DEFM, IV(1338), 295, 

dipnot:2; A. Gölpınarlı, Mevlânâ’dan Sonra Mevlevîlik, 

İstanbul 1983, 2.baskı, 186; Aynı yazar, Melâmîlik ve 

Melâmîler, İstanbul. 1931, 22-26, her Türk velîsinin 

Horasan’dan gelmiĩ olarak kabul edilmesi hakkında, 

s.26, 168; Melâmîliğin intiĩar sahaları için, s.299-303; 

A.Y.Ocak, Babaîler İsyanı, İstanbul, 1980, s. 42.

Ali Baba’nın babası ya da daha eski geç-

miĩi hakkında da herhangi bir bilgiye sahip 

değiliz. Ali Baba’nın kabrinin yanında veya 

yakınında babasına ait bir kabrin bulunma￾yıĩı, üzerinde önemle durulması gereken bir 

konudur. Ali Baba gibi büyük bir ĩahsiyetin, 

babasının kabrinin yerinin belli olmaması

düĩünülemez. Eğer Sivas çevresinde böyle 

bir kabir bulunsa idi, evlâdı tarafından ko￾ruma altına alınması gerekmez miydi? İĩte 

bu durum, Ali Baba’nın Anadolu dıĩından 

gelip, Sivas’a yerleĩtiği ihtimalini kuvvet￾lendirmektedir. Belki gerçekten, Ali Baba, 

Horasan kökenlidir ve babasının kabri de o 

memlekette kalmıĩtır.

Arĩiv belgelerinde de, Ali Baba’nın ba￾bası veya geldiği yer ile ilgili herhangi bir 

bilgiye rastlanılmamıĩtır. Ankara’da Tapu 

Kadastro Genel Müdürlüğü Arĩivi’nde bu￾lunan 982/1574 tarihli Sivas Mufassalı’nda 

ise, Ali Baba’nın biraderi olan Pîri ve onun 

oğulları Veled, Hasan ve Hüseyin’in adları

kayıtlı bulunmaktadır

11. 1547 tarihli Rüstem 

Paĩa vakfi yesinde de Ali Baba’nın bir karde-

ĩinden bahsedilmektedir12

.

Ali Baba’nın doğum tarihi hakkında 

da herhangi bir malumatımız bulunmuyor. 

Vefat tarihini ise, kesin olarak biliyoruz. 28 

Cemâziyelevvel 982/1574 tarihli bir mü-

11 14 numaralı mufassal, 29-A.

12 Rüstem Paĩa vakfi yesinin eski harfl erle yazılı sureti, 

Ankara’da Vakıfl ar Genel Müdürlüğü Arĩivi(VGMA), 

582/1 numaralı defter, 287-289, sıra:197, bugünkü 

harfl ere çevirisi ise, 2232 numaralı defter, 169-173’te 

kayıtlıdır.

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

63

himme kaydı

13, Ali Baba’nın bu tarihte vefat 

ettiğini bildirmektedir. Buradan hareketle, 

Ali Baba’nın doğum tarihini ve kaç yıl yaĩa￾dığını yaklaĩık olarak tahmin edebiliriz. 

Ali Baba evlâdından Hüseyin 

Tekkeĩinoğlu’nun anlattığı bir rivayete göre, 

Ali Baba yüz yıldan fazla yaĩamıĩtır. Riva￾yete göre, uzun yaĩamanın sırrını öğrenmek 

isteyen birisine, Bağdat’ta bulunan Hasan 

Baba’ya gitmesini tavsiye etmiĩler.

“Dediler ki, Bağdat’ta var bir Hasan Baba

İnce adamdır amma, görünür kaba saba”

Adam Bağdat’a gidip, Hasan Baba’yı

bulmuĩ. Hasan Baba;

“Büyük kardeĩim benden daha genç, 

Sivas’tadır mekânı

Kendisi yüz yaĩındadır amma durmadan 

oynar kanı”

diyerek adamı Sivas’a, Ali Baba’ya gön￾dermiĩ. Adam, Sivas’a gelip, Ali Baba’yı bul￾muĩ ve ona misafi r olmuĩ. Yemek ikramı es￾nasında Ali Baba, hanımından kilerden kar￾puz getirmesini istemiĩ. Hanımı küçük bir 

karpuz getirmiĩ. Ali Baba, hanımından daha 

büyük bir karpuz getirmesini istemiĩ ama 

hanımı yine aynı karpuzu getirmiĩ. Bu hâl 

birkaç kez tekrarlandığı halde, hanımı yine 

aynı karpuzu getirmiĩ ve “daha büyüğü yok, 

büyüğünü almadın ki getireyim” gibi olum￾suz bir laf etmemiĩ. O zaman Ali Baba konu-

ğuna; “İĩte uzun yaĩamanın sırrı bu. Demedi 

ki, bir baĩka karpuz yok. Kadının iyiliğinden 

dolayı insan çok yaĩar”, demiĩ.

13 BA, Mühimme Defteri(MD), 25/264.

Ali Baba’nın uzun bir ömür sürdüğünü 

anlatmak isteyen bu menkıbeyi destekleye￾bilecek diğer bazı bilgilere de sahibiz. Vak-

fi yesinde geçmemekle birlikte, muasır arĩiv 

belgelerine göre Ali Baba, Sadrazam Rüstem 

Paĩa(1500?-1561)’ya hocalık yapmıĩtır. Rüs￾tem Paĩa, Ali Baba’ya vakıf yaptığı 1547’de 

yaklaĩık 47 yaĩındadır(Altundağ-Turan, 

1988: 800). Ali Baba, gerçekten Rüstem 

Paĩa’ya hocalık yaptı ise, bu tarihlerde, on￾dan yaĩlı olmalıdır. Ali Baba 1574’te vefat 

ettiği zaman, geride bıraktığı oğlu Ahi Meh￾met on iki yaĩında bulunuyordu14. Bu itibar￾la, normal olarak Ali Baba’nın vefat ettiğinde 

fazla yaĩlı olmadığı düĩünülebilir. Burada 

yine menkıbeler bize yardımcı oluyor: Hü-

seyin Tekkeĩinoğlu’na göre; Ali Baba, mü-

cerret kalmak için evlenmemiĩ. Ancak, bir 

gün caddede yürürken, sarhoĩun biri, Ali 

Baba’nın yakasından tutup, babasının kab￾rine Kur’ân okutturmuĩ. Bunun üzerine Ali 

Baba, ben ölürsem arkamdan kim Kur’ân 

okutacak diye düĩünmüĩ ve evlenmeye ka￾rar vermiĩ. Görüldüğü gibi, tarihî hakikatle￾ri anlayabilmemiz için, bazen menkıbevî bil￾giler de iĩimize yaramaktadır. Aslında, Ali 

Baba’nın vefatında on iki yaĩında bulunan 

Ahi Mehmet’i bırakması ancak bu ĩekilde 

açıklanabilir. 

Rüstem Paĩa’nın, Ali Baba için tertip 

ettirdiği vakfi yede, vakfın mütevelliliğini 

önce Ali Baba’ya, onun vefatından sonra Ali 

Baba’nın kardeĩine, kardeĩinden sonra Ali 

Baba’nın evlâdına bırakması, Ali Baba’nın bu 

tarihlerde yeni evli ya da henüz evlat sahibi 

olmadığının iĩareti olarak kabul edilebilir. 

14 BA, MD, 25/264.

64

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

Ali Baba’yı, 1270’li yıllarda vefat eden 

Hacı Bektaĩ-ı Velî’15ye çağdaĩ ve onun ha￾lifesi olarak gösteren bazı rivayetler vardır

16

ki, aradaki iki yüz-iki yüz elli yıllık bir tarih 

farkı sebebiyle bu rivayet tarihî gerçeklere 

pek uymuyor. Sonuç olarak, Ali Baba’nın, 

yaklaĩık 1470’li yıllarda dünyaya geldiği 

tahmininde bulunurken, onun 1574 yılında 

vefat ettiğini kesin olarak söyleyebiliyoruz. 

Ali Baba ve zaviyesinin, önemli ölçüde 

devlet desteğine mazhar olduğu anlaĩılı-

yor. Bu mazhariyetin sebebini, Ali Baba’nın, 

devlet ve halk nazarındaki manevî itibarının 

yüksekliği ve genel olarak devletin bu tip 

müesseseleri desteklemesi politikası ile izah 

edebiliriz. 

Sivas kazasına tâbi adı belirtilmeyen bir 

karye toprağında bulunan bir miktar yer, 

“selâtîn-i mâzıye” yani eski sultanlar tara￾fından Ali Baba’ya hîbe ve temlîk edilip, eli￾ne mülknâme-i hümâyûn verilmiĩ, Ali Baba 

da, zikredilen yerin gelirlerini evlâdına vak￾fetmiĩtir17. Ayrıca, zaviye yakınında bulu￾nan altı adet zemin ve bir adet bahçenin de, 

Ali Baba’ya temlîk edildiğini sanıyoruz18

15 Hacı Bektaĩ-ı Velî’nin ölüm tarihi konusunda bkz. 

Abdülbâki Gölpınarlı, Yunus Emre ve Tasavvuf, İs￾tanbul 1961, 73, dipnot:78.

16 Ali Baba evlâdından Hüseyin Tekkeĩinoğlu’nun(HT) 

iddiası ki, M. Tevfi k Oytan, Bektaĩîliğin İçyüzü, İs￾tanbul 1988, 8. Baskı, 370-371 ve Ali İzzet Özkan, Ali 

Baba Kimdir(Ankara 1986), isimli broĩürünü kaynak 

göstermektedir. 

17 BA, Ahkâm-ı Ĩikâyet Defteri, 156-246, Evâhir-i Zil￾hicce 1149/21-30 Nisan 1737 tarihli hüküm.

18 TKGMA, 14 numaralı mufassal, 29-A.

Sivas kazası toprağında bulunan Ham￾za Bostanı, Poyraz Tarlası(Boyraz Yerle￾ri), Delikkapu ve Tebekdeli Tarlası denilen 

yerler, “selâtîn-i mâzıye” tarafından Ali 

Baba’ya temlîk edilmiĩ olup, kendisi bunla￾rı vakfetmiĩtir19. Bunlardan Hamza Bostanı

ve Poyraz Yerleri denilen yerler, Küçük Ali 

Baba’nın vakfi yesinde20 de yer almaktadır 

ki, buradan hareketle, bu belgede geçen “Ali 

Baba”nın torun Ali Baba olduğu neticesine 

varıyoruz. Vakfi yede açıkça belirtilmemekle 

beraber, Küçük Ali Baba’nın vakfettiği diğer 

tuzla, köy, mezra ve değirmenlerin de, ken￾disine temlîk edildiğini söyleyebiliriz. Çün￾kü bunların hepsi vakfi yede “mülk” olarak 

kaydedilmiĩtir.

Ali Baba’ya ve torunu Küçük Ali 

Baba’ya bir takım arazi temlîk eden ve vesi￾kalara “selâtîn-i mâzıye” ĩeklinde kaydedi￾len sultanlar kimlerdir? Büyük Ali Baba’nın 

doğum tarihini yaklaĩık 1470’li yıllar ola￾rak kabul edersek, onun yaĩadığı dönemde 

baĩa geçen hükümdarları ĩu ĩekilde tespit 

edebiliriz: Fatih Sultan Mehmet’in(1451-

1481) son yılları, II. Bayezid(1481-1512), 

Yavuz Sultan Selim(1512-1520), Kanuni Sul￾tan Süleyman(1520-1566) ve II. Selim(1566-

1574). Bu itibarla Ali Baba’nın, Fatih Sultan 

Mehmet’in hükümdarlık yıllarında doğdu-

ğu ve II. Bayezid döneminde gençlik döne￾mini geçirdiği kabul edilirse, kendisinin bu 

19 RB’den alınan 45 numaralı Evâhir-i Rebi’ülâhir 

1172/21-30 Aralık 1758 tarihli ferman; BA, Sivas 

Ahkâm, 7/193’te kayıtlı aynı tarihli hüküm.

20 Elimizde birkaç sureti bulunan vakfi yenin bir su￾reti TKGMA, 14 numaralı mufassal, 19, bir sureti de 

VGMA, 2141 numaralı defter, 42’de kayıtlıdır.

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

65

iki hükümdarla münasebetinin olması ihti￾mali zayıf kalmaktadır. Ali Baba’nın Rüs￾tem Paĩa ile olan münasebetinden dolayı, 

kendisine arazi temlîk eden hükümdarın 

Kanuni Sultan Süleyman olması ihtimali 

daha kuvvetli görünüyor. Bununla beraber, 

geriye kalan iki hükümdarın da Ali Baba’ya 

ve zaviyesine yardımlarının olması ihtimal 

dâhilindedir. 

Küçük Ali Baba’ya yapılan temlîklerin 

ise, büyük bir ihtimalle IV. Murat tarafından 

gerçekleĩtirilmiĩ olması gerekir. Çünkü Kü-

çük Ali Baba, kendisine temlîk edilen karye, 

mezra, tuzla ve değirmenleri Evâil-i Rama￾zan 1048/1639 tarihinde vakfetmiĩtir ve 

bu sırada Sultan IV. Murat(1623-1640) hü-

kümdardır. Üstelik bu konuda, Küçük Ali 

Baba’nın, IV. Murat ile birlikte Revan ya da 

Bağdat seferlerine katıldığı, sefer esnasında 

yaralanıp, Sivas’a dönüĩünde vefat ettiği ve 

yukarıda sözünü ettiğimiz üzerinde kan le￾keleri bulunan hırka rivayetleri de bu bilgiyi 

destekliyor.

Sultan IV. Murat, İran’a karĩı Revan 

ve Bağdat seferlerini bizzat yönetmiĩ-

tir. 1044/1634-1635’te düzenlenen Revan 

Seferi’ne giderken Sivas’a uğrayan IV. Mu￾rat, 1638’de katıldığı Bağdat Seferi dönüĩün￾de de Sivas’tan geçmiĩtir. Revan Seferi’ne 

giderken Sivas’a uğrayan padiĩah, ĩehirde 

on dört gün kalıp, Kurban Bayramı’nı bu￾rada geçirmiĩtir(Baysun, 1979: 632–636). IV. 

Murat’ın, Bağdat Seferi’nden dönerken, za￾fer sevinci ile söz konusu temlîki yapmıĩ ol￾ması muhtemel görünmekle beraber, Revan 

Seferi’ne giderken ĩehirde uzun süre kalmıĩ

olması, zaferin kazanılması için dua almak 

maksadıyla bu ĩekilde bir yardım faaliyetin￾de bulunmuĩ olabileceği ihtimalini kuvvet￾lendirmektedir. 

Büyük Ali Baba’nın, selâtîn-i mâzıye ta￾rafından temlîk edilen arazileri vakfetmesi 

ve büyük bir ihtimalle bu arazilerden biri￾si üzerinde zaviyesini kurmasının yanında, 

onun asıl Kanuni Sultan Süleyman’ın Sadra￾zamı Rüstem Paĩa’nın yardımlarına mazhar 

olduğu anlaĩılmaktadır. İleride bahsedece-

ğimiz üzere Rüstem Paĩa, daha sonraki bel￾gelerde hocası olarak zikredilen Ali Baba’ya 

ve zaviyesine, oldukça önemli miktarda ge￾lir kaynakları vakfetmiĩtir.

Eski sultanlar ile Rüstem Paĩa ve Atîk 

Valide Sultan gibi ileri gelen devlet büyük￾lerinin, Ali Baba ve evlâdına olan temlîk 

ve yardımları, ille de yakın bir münasebet 

teĩkili neticesinde olmayabilir. Yapılan bu 

tip vakıfl arla, devletin, zaviyeler tarafın￾dan gerçekleĩtirilen sosyal hizmetleri des￾teklemiĩ olması da mümkündür. Büyük ve 

Küçük Ali Baba vakfi yelerinde, Ali Baba 

Zaviyesi’nin temel fonksiyonlarından birisi￾nin yolculara(âyende ve revendeye) hizmet 

olduğunun belirtilmesi sebebiyle, söz konu￾su ihtimal kuvvet kazanıyor. II. Selim’in ha￾nımı ve III. Murat’ın annesi olan Nurbânû 

Valide Sultan(Atîk Valide Sultan, vefatı

1583) tarafından yapılan vakfa21 ait Yeni İl 

köyleri mahsulâtından Ali Baba oğlu Ahi 

Mehmed Bey Zaviyesi’ne beĩ mud buğday 

21 VGMA, 1766 numaralı defter, 136-170, sıra:27.

66

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

verilmesi(ki, daha sonraları bu miktar yedi 

mud’a çıkmıĩ ve ayrıca günlük dokuz akçe 

vazife de ilave edilmiĩtir22) de aynı desteğin 

devamından baĩka bir ĩey değildir.

Vakıfl arın bu ĩekilde teĩekkülünden 

sonra, vâkfın evlâdı ve bölge halkı tarafın￾dan bir takım menkıbelerin yakıĩtırılmıĩ ol￾ması ihtimali her zaman mümkündür23

II- Ali Baba’nın Tarikatı

Ali Baba ve evlâdı ile ilgili bir takım 

bilgi ve iĩaretler, onun dinî cephesini anla￾mamızda yardımcı olabilir. Biz, bu konuda 

kesin bir hüküm vermek yerine, konuyla 

ilgili bilgi ve iĩaretleri değerlendirmekle ye￾tineceğiz.

22 RB’den alınan 37 ve 38 numaralı, 26 Cemâziyelâhir 

1293/19 Temmuz 1876 tarihli berâtlar.

23 Ali Baba evlâdından Ĩ. Yılmaz Susamıĩ’ın(YS) ba￾bası Mehmet Susamıĩ’tan naklen anlattığına göre, 

Ali Baba Horasan’dan gelmiĩ olup, Kanuni Sultan 

Süleyman’ın veziri Rüstem Paĩa’nın(veya bizzat pa￾diĩahın) “hoca vekili” idi. Rüstem Paĩa’nın vefatın￾dan sonra İstanbul’dan Sivas’a hicret edip, Ali Baba 

Zaviyesi’ne yerleĩmiĩtir. HT. ve YS.’nin çok az farkla 

hemen hemen aynen anlattıkları bir rivayete göre ise; 

Ali Baba, İstanbul’a gidip, padiĩah ve devlet ileri ge￾lenleri ile münasebette bulunmuĩtur. Rivayete göre; 

Ali Baba, musâhibi Hubyar ile birlikte İstanbul’a git￾miĩler; dirlik alabilmek için fırına girip, kerâmet gös￾termiĩler. Ali Baba, padiĩahın, “dünyanın tadı tuzu 

nedir?” sorusuna, “yiyip içmek, def’-i hâcet etmektir” 

diye cevap verince, zindana atılmıĩ. Bunun üzerine 

Ali Baba, “sen ye, iç fakat def’-i hâcet edeme” diye 

bedduâ etmiĩ; gerçekten padiĩah hastalanıp, def’-i 

hâcet edemez duruma gelmiĩ. Sonra piĩman olan pa￾diĩah, Ali Baba’nın yardımıyla def’-i hâcet edip, rahat￾ladıkça, kendisine bir köy bağıĩlamıĩ!.. 

Ali Baba Zaviyesi’nin hâlihazırdaki du￾rumuna bakılırsa, bir Rufai tekkesi olduğu 

görülecektir. Semahanenin kıble canibinde￾ki mihrapta bulunan Rufai ĩiĩleriyle yapıl￾mıĩ süslemeler, kolaylıkla böyle bir hüküm 

vermemize yol açmaktadır. Ancak, tekkenin 

bu halinin ne zamandan beri devam ettiğini 

bilemiyoruz. Bugünkü tekke binasının muh￾temelen XIX. yüzyılın baĩlarında inĩa olun￾duğunu sanıyoruz24 ki, bu bakımdan, tekke￾nin o tarihlerden itibaren böyle bir kimliğe 

kavuĩtuğu söylenebilir. 

Ali Baba Zaviyesi ĩeyhlerinden Ĩeyh Ha￾san Efendi’nin, 1850’de “Tarikat-i Aliyye-i 

Kadiriye”den yani Kadiri tarikatına mensup 

olarak gözükmesi25 de aynı ĩekilde değer￾lendirilebilir. Çünkü görebildiğimiz baĩka 

hiçbir belgede bu konuyla ilgili herhangi bir 

bilgi bulunmuyor. 

Ali Baba evlâdının, Ali Baba Camii’nde 

görev yapan en son bireyi olan Mehmet Nuri 

Susamıĩ ve onun evlâdı, Mevlevî-Rufai ta￾rikatına mensup idiler. Ailenin bu kolunun 

1742’deki temsilcisi olan İbrahim Halife’nin 

de aynı tarikata mensup olduğu anlaĩılıyor. 

İbrahim Halife’nin mütevellilik ve zaviye￾darlığa ortaklık davasında, Mevleviye ĩeyhi 

Eĩ-Ĩeyh Es-Seyyid Mehmet Efendi tarafından 

desteklenmesi26 de bu bakımdan önemlidir. 

Ali Baba evlâdından Ruhi Baĩeğmez’den 

alınan evrak arasında bulunan Kadiri ve 

Nakĩibendî tarikatı silsilenameleri de, aynı

24 Tekkenin kuruluĩ tarihi konusunda ileride bilgi ve￾rilecektir.

25 RB’den alınan 12 numaralı buyruldu.

26 RB’den alınan 13 numaralı arz.

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

67

ĩekilde değerlendirilebilir. Buradaki Kadiri 

Tarikatı Silsilenamesi’nin, 1850’de Kadiri 

tarikatı mensubu olarak gördüğümüz Ĩeyh 

Hasan Efendi ile ilgili olduğunu ve yakla-

ĩık bu tarihlerde zaviye arĩivine dâhil edil￾diğini düĩünüyoruz. Nakĩibendî Tarikatı

Silsilenamesi’nin, zaviye arĩivinde bulun￾ması hususunda ise fazla bir ĩey söyleye￾miyoruz. Ancak, Ali Baba’nın, Bektaĩî ta￾rikatına mensubiyeti konusunda kesin bir 

delilimiz bulunmamakla beraber, eğer böyle 

bir durum vaki ise, 1826’da yeniçeri ordu￾sunun ilgasıyla birlikte Bektaĩîliğin kaldırıl￾masından sonra, bu tarikat mensuplarının 

Nakĩibendî tarikatına girmeye zorlandığı

bilgisinden hareketle(Ocak, 1992: 374), belki 

de böyle bir geliĩmenin sonucunda söz ko￾nusu silsilenamenin zaviye arĩivine girmiĩ

olabileceğini düĩünüyoruz. 

Ali Baba evlâdının günümüzdeki son 

temsilcilerinden bir kolu teĩkil eden ve za￾viye ile zaviye önündeki çeĩmeye “Susamıĩ-

lar Konağı” ve “Susamıĩlar Suyu” adlarını

verdiren Mehmet Nuri Susamıĩ ile ilgili, 

oğlu Ĩemsi Yılmaz Susamıĩ’ın anlattıkları

da, zaviye mensuplarının son dönemdeki 

tarikat kimliklerini tespitte bize yardımcı

olabilir. Buna göre; bir Mevlevî-Rufai ĩeyhi 

olan Mehmet Nuri Susamıĩ(Ĩeyh Efendi), 

zaviyede düzenlenen ayin esnasında bir ta￾kım kerametler göstermekteydi. Bunları ĩu 

ĩekilde özetleyebiliriz:

1- Derviĩler avurtlarına ĩiĩ geçiriyorlar, 

kanamıyor, eğer kan çıkarsa Ĩeyh 

Efendi besmele çekip eliyle silince 

kan duruyordu.

2- Ĩeyh Efendi ve derviĩler, kızgın de￾miri dillerine bastırıyorlardı.

3- Ĩeyh Efendi, “Yâ Hay” diyerek der￾viĩlerden birinin baĩını kesip bir ke￾nara koyuyor, zikir bittiğinde yeni￾den kesik baĩı gövdenin üzerine ko￾yup, kesilen kısma besmeleyle elini 

sürerek eski haline getiriyordu.

4- Bir derviĩin karnına kılıç çalınıyor, 

ancak kılıcın kestiği yer anında geri 

kapanıp iyileĩiyordu.

5- Çok keskin bir kılıç, bir müridin kar￾nı üzerine koyuluyor ve kılıç üzerin￾de yürünüyordu.

6- Zikir esnasında orada bulunan her￾kesin gusül abdestli olması gereki￾yordu. Bir defasında, müritlerden 

birisinin avurduna ĩiĩ sokulmuĩ, her 

zamankinin aksine müthiĩ bir kan 

fıĩkırmıĩtı. Ĩeyh Efendi, mendiliyle 

bastırmıĩ, ancak mendilin tamamı

kan rengini alıp kan damlayacak 

haline geldiği halde kan durmamıĩ; 

bunun üzerine Ĩeyh Efendi, “kimin 

gusül abdesti yoksa çıksın” demiĩ; 

orada bulunanlardan birisi baĩını

öne eğerekten çıkmıĩ ve o anda kan 

durmuĩ. Ĩeyh Efendi, ertesi sabah 

kalktığında kanla ıslanmıĩ mendilin 

bembeyaz olduğunu görmüĩ.

İĩte tipik Rufai zikirlerini andıran bu ri￾vayetler de gösteriyor ki, Ali Baba evlâdının 

en azından bir kolu, yaklaĩık son yüz elli, iki 

yüz yıldır bu tarikata mensuptur. 

68

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

Ali Baba evlâdından günümüze ulaĩabi￾lenlerin bir baĩka kolu ise Alevî-Bektaĩî’dir. 

Zaviye ile ilgili evrakı temin ettiğimiz Ali 

Baba evlâdından Ruhi Baĩeğmez kolu ile 

Yılmaz Susamıĩ kolunun Sünnî olmaları-

na karĩın, Hüseyin Tekkeĩinoğlu kolunun 

Alevî olması da konumuz açısından önem￾lidir. Bu farklılığın ne zaman ve ne ĩekilde 

ortaya çıktığı hususunda fazla bir ĩey söyle￾yemiyoruz.

Küçük Ali Baba’nın kızı Fatma Hatun’un 

oğlu olan ve yukarıda Kadiri tarikatı men￾subu olduğunu belirttiğimiz Ĩeyh Hasan 

Efendi kolundan gelen Hasan ve Ruhi 

Baĩeğmez’in Sünnî olmalarına karĩın, Ĩeyh 

Hasan Efendi’nin kardeĩi Ĩeyh Hüseyin 

Efendi kolundan gelen Muhiddin, Hasan, 

Hüseyin ve Ali Tekkeĩinoğlu Alevî’dirler. 

Yukarıda Mevleviye ĩeyhi tarafından des￾teklendiğini söylediğimiz İbrahim Çavuĩ

kolundan geldiğini tespit ettiğimiz Meh￾met Nuri Susamıĩ ve oğulları Yılmaz, Ali, 

İbrahim, Muzaffer ve Lütfi Susamıĩ da 

Sünnî’dirler ve özellikle Mehmet Nuri ve 

oğlu Yılmaz Susamıĩ Mevlevî-Rufai tarikatı

mensubudurlar. Aile ĩeceresine baktığımız￾da, Baĩeğemez ve Tekkeĩinoğlu kollarının 

Fatma Hatun’un oğlu İsmail’e dayandığı, 

Susamıĩ kolunun ise, yine Fatma Hatun’un 

kızı Ayĩe’ye dayandığını görüyoruz.

Oldukça net bir ĩekilde tespit ettiğimiz 

aile ĩeceresindeki bu bilgilere rağmen, Hü-

seyin Tekkeĩinoğlu’nun iddiasına göre, Yıl￾maz Susamıĩ kolu aslında Ali Baba ailesine 

dâhil değildi ve bunlar zaviyede görevli iken, 

bir yolunu bulup, zaviyeyi ele geçirmiĩler￾di. Yine bunların iddiasına göre, Ali Baba da 

kendileri gibi Alevî-Bektaĩî idi. Buna karĩı-

lık, Yılmaz Susamıĩ, Küçük Ali Baba’nın er￾kek çocuğu olmadığını ve Alevî olduğunu 

gizleyen zaviye hizmetkârlarından birisi ile 

Küçük Ali Baba’nın kızlarından birisinin ev￾lenmesi neticesinde bugünkü karıĩık duru￾mun ortaya çıktığını anlatmaktadır. 

Halk arasında anlatılan bir rivayete göre 

ise, Ali Baba evlâdı arasında, zaviye ve vakıf 

yönetimini ele geçirme mücadelesi esnasın￾da bir öldürme hadisesi olmuĩ, evlâttan bir 

kısmı bir Alevî köyüne sığınmıĩ ve bu ĩe￾kilde aslında Sünnî olan ailenin bir bölümü 

Alevîleĩmiĩtir. Sivas Ĩer’iye Sicili’ne kayde￾dilmiĩ bulunan 23 Ĩaban 1290/1873 tarihli 

bir kayıt, bu rivayete temel teĩkil etmiĩ ola￾bilir. Buna göre; Veled-i Diğer Sağîr Ali Baba 

Zaviyesi’nde(Küçük Ali Baba Zaviyesi) Tek￾yeniĩin Müteveffa Ĩeyh Hasan Efendi’nin 

büyük oğlu Mehmet Tahir Efendi yaralan￾mıĩ; keĩif ve muayene için gelen “Asâkir-i 

Zabtiye Curnal Kâtibi Mehmet Efendi ve 

Zabtiye Mehmet Çavuĩ ve Memleket Tabibi 

Atanos Nabayat” ile belgede isimleri yazılı

diğer Müslümanların huzurunda Mehmet 

Tahir Efendi, “Kebîr Ali Baba Zaviyesi’nde 

Tekyeniĩin Ĩeyh Mustafa Efendi’nin” ken￾disiyle “adâvet-i kadîmesi olduğuna binaen 

ücretle hizmetkârı bulunan Koçkiri kazası

nevâhisinden Sivasili nahiyesi kurâsından 

Ütük karyesi ahalisinden gâib-i ani’l-beled 

Mustafa nâm kimesneyi iğfal ve tahrik ede￾rek” kendisinin zaviye civarında durduğu 

bir sırada, adı geçen hizmetkâr Mustafa’nın, 

kendisini, sağ omzunun köprücük kemi-

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

69

ği yanından bıçak ile vurarak yaraladığını, 

bildirmiĩtir.27 Yine sicile kayıtlı bir baĩka 

belgede, Mehmet Tahir Efendi’nin, söz ko￾nusu yaralanmadan dolayı aynı gün vefat 

ettiği kaydedilmiĩtir.28 Halk arasında an￾latılan rivayetin, bu tarihî bilgiye dayandı-

ğını tahmin ediyoruz. Ancak, bu olayın, bir 

mezhep ya da tarikat farklılaĩmasına sebep 

olup olmadığı konusunda bir ĩey söyleye￾miyoruz. 

Ali Baba ve evlâdının bir kısmı tarafın￾dan kullanılan ahi, baba ve dede lâkapları ile 

XVIII. asır baĩlarından itibaren kullanılmaya 

baĩlanan seyyid lâkabı da, Ali Baba’nın ve 

evlâdının tarikatı konusundaki iĩaretler ola￾rak kabul edilebilir. Ayrıca, sadece bir vesika￾da rastladığımız Sivasî29 lâkabına karĩılık Ali 

Baba için özellikle Horasanî lâkabının kulla￾nılması da bu bakımdan önem arz edebilir.

Ali Baba’nın uzun süre mücerred yani 

bekâr kalmak istemesi, aslan baĩlı demir 

asa ve sekiz dilimli metal taç taĩıması, Pîr 

Sultan Abdal’ın musahibi yani tarikat kar￾deĩi olduğu yolunda rivayetler bulunması, 

Ali Baba’nın, Kanunî Sultan Süleyman’ın 

sadrazamı Rüstem Paĩa’nın hocası olarak 

kaydedilmesi ve Rüstem Paĩa vakfi yesinin 

iki yerinde, Ali Baba ve evladından sonra 

mütevelli olacakların Sünnî olmalarının ĩart 

koĩulması gibi bilgiler de konunun açıklığa 

kavuĩması açısından değerlendirilmelidir.

27 Sivas Ĩer’iye Sicili(SĨS), 49/211.

28 SĨS, 49/251, 19 Muharrem 1291/8 Mart 1874 tarihli 

ispât-ı verâset derkenârı.

29 BA, MM, 626 numaralı defter, 8, 19 Zilhicce 995/20 

Kasım 1587 tarihli vesika.

Ne var ki, bu saydığımız iĩaretlerin 

hiçbirisi Ali Baba’nın dinî hüviyetini kesin 

olarak ortaya koymamaktadır. Ali Baba ve 

evlâdı tarafından kullanılan l âkaplar değiĩik 

ĩekillerde değerlendirilebilir. Bu lâkapların, 

değiĩik dönemlerde farklı manalar kazan￾dıkları bilinmektedir. Meselâ, genelde Hz. 

Ali’nin oğlu Hz. Hüseyin’in neslinden ge￾lenler için kullanılan(Pakalın, 1983: 200) 

seyyid30 lâkabının, XVIII. asrın baĩlarından 

itibaren Ali Baba evlâdı tarafından kulla￾nıldığını görüyoruz. Bu kavram, evlâdın 

bugünkü mezhebî durumuna göre hem 

Sünnî, hem de Alevî kesimince de kullanılı-

yordu. Ancak, Ali Baba evlâdının, gerçekten 

seyyid olduğunu söylemek zordur. Seyyid 

lâkabının, Ali Baba’nın sağlığında ve sonra￾sı yüz elli yıllık dönemde kullanılmaması, 

bu konudaki ĩüphemizin baĩlıca sebebidir. 

Belki Ali Baba evlâdından birinin yaptığı bir 

evlilik sebebiyle seyyid lâkabı kazanılmıĩ

olabilir. Ancak, Osmanlı genelinde seyyidlik 

konusunda bir takım tartıĩmaların meydana 

gelmesi ve bu yolda bazı tedbirlerin alınma￾sı, konuya ĩüpheyle yaklaĩmamızı gerektir￾mektedir31. Bizim, Ali Baba evlâdının sey￾yidliğini ĩüphe ile karĩılamamızın bir baĩ-

30 Seyyidlik ve sâdât konusunda önemli bir eser olan 

Ahmet Rif’at’ın Devhatü’n-Nukabâ isimli eseri, Hasan 

Yüksel ve M. Fatih Köksal tarafından, Osmanlı Toplu￾munda Sâdât-ı Kirâm ve Nakibüleĩrafl ar, Sivas, 1998 

adı altında yayınlanarak, araĩtırmacıların istifadesine 

sunulmuĩtur.

31 Önceki tahrir defterlerinde hiçbir iĩaret bulunmaz￾ken, sonraki defterlerde bazı kimselerin seyyidlik 

sıfatını kazanarak “sâdât” olarak kaydedilmesi(bkz. 

Bahaeddin Yediyıldız, Ordu Kazası Sosyal Tarihi, An￾kara 1985, 96), benzer bir geliĩmenin ifadesidir. 

70

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

ka sebebi de, evlâdın, aynı dönemde değiĩik 

vazifeler için farklı sıfatlarla vesikalara kay￾dedilmiĩ olmasıdır. Fatma Hatun’un oğlu 

İsmail, 1691, 1695 ve 1698 tarihli vesikalarda 

sadece adı ile kaydedilirken32, yine 1698’de 

çelebi33, 1700’de bey34, 1704’te ve 1717’de 

ağa

35, 1726’da ise Es-Seyyid Eĩ-Ĩeyh36 sıfat￾larıyla kaydedilmiĩtir. Ümmühâni Hatun 

evlâdından Ĩems Ahmet, sadece ĩeyh sıfatı

ile anılırken, onun oğlu Ebubekir seyyid-

ĩeyh sıfatlarıyla vesikalara kaydedilmiĩtir37

Bu misallere baĩkalarını da ilave edebiliriz.

Zaviyeye ait vesikalarda geçen baba 

ve dede tabirlerine dayanarak, Ali Baba 

ve evlâdının tarikat kimliği konusunda 

hüküm vermenin de sağlıklı olmayacağı

kanaatindeyiz. Baba lâkabının genellikle 

Bektaĩî, Kalenderî ve Haydarî tarikatla￾rı mensuplarınca kullanıldığı bilinmekle 

birlikte(Köprülü, 1979: 165-166; Uludağ, 

1991: 365-366), tespit edebildiğimiz kada￾rıyla Kadiri, Halvetî ve Bayramî tarikat￾larına mensup ĩeyh ve derviĩlerin38 de bu 

32 RB’den alınan vazife tevcih belgeleri.

33 RB’den alınan 7 numaralı mürâsele.

34 RB’den alınan 10 numaralı mürâsele.

35 RB’den alınan 12 ve 14 numaralı mürâseleler.

36 RB’den alınan 34 numaralı fermân.

37 VGMA, 1088 numaralı Hurûfât Defteri(HD), 54-B.

38 İstanbul Fındıklı’da bulunan Ali Baba Dergâhı, 

Kâdirî tarikatına mensuptur, bkz. Ahmet Güner, Ta￾rikatlar, İstanbul, 1986, 201; “Hânedân-ı Halvetî’den 

Saçlı Baba’y-ı güzîn”, bkz. Hafız Hüseyin Ayvansarayî, 

Mecmuâ-i Tevârih, Haz. Fahri Ç. Derin - Vahit Çabuk, 

İstanbul, 1985, 350; İstanbul’un fethinde hazır bulu￾nan Baba Yusuf Bayramî, Hacı Bayram halifesinden 

idi, bkz. H. H. Ayvansayî, age, 86. 

sıfatla anıldıklarını görüyoruz39. Ayrıca, 

dede lâkabının, Alevî-Bektaĩîlerin yanında 

Mevlevîler tarafından da kullanıldığı bilin￾mektedir40

Ali Baba evlâdı arasında sıkça kul￾lanılan ahî41 lâkabının, Ali Baba ailesinin 

ahîliğe mensubiyetini ifade etmediğini sa￾nıyoruz. Çünkü zaviye mensuplarının es￾nafl a iliĩkisinin bulunduğuna ya da bizzat 

herhangi bir zanaatla meĩgul oldukları-

na dair bir vesikaya tesadüf olunmamıĩ-

tır. Baba, dede ve ahî lâkaplarının en çok 

kullanıldığı Bektaĩî, Mevlevî ve Ahî za￾viyelerinde, genel olarak yapılan tayin ve 

tevcihlerin(görevlendirmelerin) merkez 

zaviyedeki(Hacı Bektaĩ, Konya ve Kırĩehir) 

ĩeyh kanalıyla(onun İstanbul’a inhâsıyla) ger-

çekleĩtiği bilgimiz dâhilindedir(Gölpınarlı, 

1983: 247; Faroqhi, 1973: 211-219; Bakırer￾Faroqhi, 1975: 466-467). Hâlbuki Ali Baba 

Zaviyesi’ne yapılan tayin ve tevcihlerin hiç-

birisinde böyle bir iĩaret bulunmamaktadır. 

Bu bakımdan, bir takım iĩaretler bulunsa da, 

Ali Baba ve evlâdının bu üç tarikata mensu￾biyeti konusunda kesin bir ĩey söyleyemi￾yoruz.

39 Baba unvanının Ĩiî ve Sünnî tasavvuf çevrelerinde 

ortaklaĩa kullanıldığı hakkında ayrıca bkz. S. Uludağ, 

agm, 365.

40 Dede unvanının yaygın olarak Mevlevîlik ve 

Bektaĩîlik, az da olsa Halvetiyye ve Bayramiyye ta￾rikatı mensuplarınca kullanıldığı hakkında bkz. Sü-

leyman Uludağ, “Dede”, TDVİA, IX, (İstanbul 1994), 

76; ayrıca bkz. Mecdud Mansuroğlu, “Dede”, İA, III, 

(İstanbul 1988), 506.

41 Ahî ve Ahîlik hakkında genel bilgi için bkz. Ziya 

Kazıcı, “Ahîlik”, TDVİA, I, (İstanbul 1988), 540-542.

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

71

Bunların yanında, Ali Baba’nın 

mücerred(bekâr) kalmak istemesi, sekiz di￾limli tâç ve aslan baĩlı demir asa taĩıması, Pîr 

Sultan’ın tarikat kardeĩi ve Horasan erenle￾rinden olduğunun söylenmesi de, konunun 

açıklığa kavuĩturulmasında bize yardım￾cı olabilir. Ancak bu konudaki bilgiler de, 

evlâdın günümüzdeki farklı mezhebî yapısı

sebebiyle ortaya çıkmıĩ gibi görünüyor.

Pîr Sultan ile ilgili bazı ĩifahî rivayetler, 

onun, Ali Baba’nın musahibi ve tarikat kar￾deĩi olduğu yolundadır. Rivayete göre Pîr 

Sultan’ın, asılmaya giderken söylediği nefe￾sinde Ali Baba ile ilgili ĩu dörtlükler bulu￾nuyormuĩ:

Ala gözlüm zülfün kelep eylesin 

Eğer Ali Baba söze uyarsa

Döksün mâh yüzüne nikap eylesin 

Fermân büyük yerden beyler kıyarsa

Ali Baba Hakk’tan dilek dilesin 

 Ala gözlü yavrularım duyarsa

Bizi dâr dibinde eğlemesinler 

Al’ın çözüp kara bağlamasınlar

Meĩhur Hallac-ı Mansur için de anlatı-

lan benzer bir rivayete göre ise, Pîr Sultan 

asılırken, taĩlanması emredilmiĩ; herkes taĩ

atarken, Ali Baba taĩ yerine gül atmıĩ. Bunu 

gören Pîr Sultan çok üzülmüĩ ve ĩu dörtlük￾leri söylemiĩ:

Ĩu kanlı zalimin ettiği iĩler 

Pîr Sultan Abdalım can göğe ağmaz

Garip bülbül gibi zâreler beni 

 Hakk’tan emrolmazsa irahmet yağmaz

Yağmur gibi yağar baĩıma taĩlar 

Ĩu ellerin taĩı hiç bana değmez

Dostun bir fi skesi pâreler beni 

İlle dostun gülü yaralar beni 

(Bezirci, 1986: 33-34).

Pîr Sultan, bu dörtlükleri söyledikten 

sonra asılarak idam edilmiĩ. Kalabalık dağıl￾dıktan sonra, güya Ali Baba, Pîr Sultan’ın ya￾nına varıp, ayaklarına yüz sürüp, ağlamıĩ.

Buna karĩılık, Baĩbakanlık Arĩivi’nde 

bulunan Mühimme Defterleri’ndeki kayıt￾larda, bu tip siyasî mahiyetteki idamların 

gizli ve baĩka bir suç isnadıyla yapılmasının 

emredildiği görülmektedir42

.

İĩte bu rivayetlere dayanılarak musa￾hiplik meselesinin ortaya çıktığı anlaĩılıyor. 

Ancak, yapılan araĩtırmalar Pîr Sultan’ın 

1589-1590 yıllarında öldüğünü göstermek-

42 Amasya beyine hitaben yazılan bir hükümde; Bu￾daközü kazasından Süleyman Fakih ve arkadaĩları-

nın, İran cânibi halifesi oldukları iddiasının araĩtırıl￾ması ve eğer doğru ise, Kızılırmak’a atılarak boğul￾maları ya da gizlice baĩka bir ĩekilde öldürülmeleri 

istenmektedir. bkz. MD, 7/754, 20 R.evvel 976/12 Ey￾lül 1568 tarihli hüküm; yine Amasya beyi İlyas Bey’e 

yazılan baĩka bir hükümde, İran’dan gelen elçiye yar￾dım toplayıp veren kimselerin gizlice derdest edilip, 

kutta-i tarîk(yol kesme) suçu adı altında idam edil￾meleri istenmektedir. bkz. MD, 7/660, 7 Safer 976/1 

Ağustos 1568 tarihli hüküm; Rûm(Sivas) beylerbeyi￾sine gönderilen benzer bir emirde ise, bu tip kimse￾lerin, gizlice yakalanarak, eĩkıyalık cürmüyle idam 

edilmeleri ve sırrının ifĩâ edilmemesi istenmektedir. 

bkz. MD, 7/723, Gurre-i R.evvel 976/24 Ağustos 1568 

tarihli hüküm.

72

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

tedir43 ki, Ali Baba’nın 1574’te vefat ettiğini 

kesin olarak bildiğimiz için, Ali Baba’nın 

Pîr Sultan’ın ölümüne tanık olması müm￾kün değildir. Üstelik rivayetlerde geçen, 

Ali Baba’nın Pîr Sultan’a gül atması üzerine 

söylediği nefesin, Ali İzzet tarafından uy￾durulduğu anlaĩılmıĩtır. Aslında bu nefes, 

XIX. yüzyıl ĩairlerinden Aĩık Hüseyin ile 

Sıdkı Baba’nın bazı dizelerinin karıĩtırılma￾sıyla meydana gelmiĩtir. Aynı ĩekilde, Ali 

Baba’nın Pîr Sultan için yazdığı söylenilen 

nefesin de, aslında XIX. yüzyılda yaĩayan 

İğdecikli Aĩık Veli’ye ait olduğu ortaya 

çıkmıĩtır(Aslanoğlu, 1984: 68; Bezirci, 1986: 

47)44

.

Bütün bu iĩaretleri dikkate alarak ĩöyle 

bir değerlendirme yapılabilir: Bilindiği üze￾re, Yavuz Sultan Selim devrinde(1512-1520) 

Anadolu’da Kızılbaĩlarla(Safevî İran’la) ya￾pılan mücadeleler sırasında çok sayıda zavi￾ye tahrip olmuĩ veya terk edilmiĩti. Kanuni 

Sultan Süleyman döneminde(1520-1566) ise, 

bu tip zaviyeler ihya edildiği gibi yenileri￾nin yapılmasına da hız verilmiĩti. Ali Baba 

Zaviyesi’nin, Yavuz Sultan Selim devrinin 

43 Asım Bezirci, III. Murat(1574-1595) dönemi paĩa￾larından Divane/Deli Hızır Paĩa’nın, Aralık 1588-

Mayıs 1590 yılları arasında Sivas valisi olduğunu ve 

bu dönemde meydana gelen II. Düzmece Ĩah İsmail 

olayının bastırılması esnasında Pîr Sultan’ın idam etti￾rildiğini belirtmektedir, bkz. Pir Sultan, 56-58.

44 Pir Sultan ile ilgili ayrıca bkz. Saim Savaĩ, “Pîr 

Sultan’ın Kimliğine Dâir Yeni Bir Belge”, XIV. Türk 

Tarih Kongresi 9-13 Eylül 2002 - Ankara, Kongre￾ye sunulan bildiriler, IX. Dizi - Sa. 14, I.Cilt, Ankara 

2005, s.425-440; Bildiri özeti için bkz. Saim Savaĩ, “Pîr 

Sultan’ın Kimliğine Dâir Yeni Bir Belge”, XIV. Türk 

Tarih Kongresi 9-13 Eylül 2002 - Ankara Bildiri Özet￾leri, Ankara 2002, 52-53.

sonlarında ya da Kanuni döneminin ilk yılla￾rında kurulduğu düĩünülürse, Ali Baba’nın, 

Safevî taraftarı olmayan ve devlete cephe 

almamıĩ Kalenderî-meĩrep bir ĩeyh olma￾sı ihtimali kuvvetle muhtemeldir45. Büyük 

bir ihtimalle Ali Baba, Osmanlı Devleti’nin, 

gayr-i sünnî tarikatları düzene sokma faali￾yetleri esnasında Sünnî bir kimlik edinmiĩ-

tir. Bilindiği gibi Osmanlı Devleti, derviĩle￾ri, evlenip bir yere yerleĩmeye ve beĩ vakit 

namazı kılmaya zorluyordu. Bu nizama 

uyanlar takibattan kurtuluyor, uymayanlar 

ise sürgüne gönderiliyorlardı

46

.

Ali Baba’nın da, önceleri mücerred kal￾mak isteyip, geç yaĩta evlenmesi, onun da 

böyle bir takibat neticesinde kimlik değiĩtir-

45 Kalenderîlik hakkında bkz. A. Y. Ocak, Osmanlı

İmparatorluğu’nda Marjinal Sûfîlik: Kalenderîler(XIV￾XVII yüzyıllar), Ankara 1992; XVI. yüzyıl boyunca 

Osmanlı merkezî yönetiminin Kalenderî zümrelerine 

uyguladığı Sünnîleĩtirme siyaseti hakkında bkz. age, 

129. 

46 Bu konuda misal olarak bkz. A. Refi k, 16. Asırda 

Râfızîlik ve Bektaĩîlik, İstanbul, 1932, 13’te kayıtlı

1 numaralı 23 Ramazan 966/29 Haziran 1559 tarihli 

hüküm, ayrıca age, 32’de kayıtlı 42 numaralı 15 Safer 

980/27 Haziran 1572 tarihli hükümde geçen, “evvelki 

fıska müteallik âdetlerin terk idüb ehl-i sünnet ve ce￾maatten olub evkât-ı hamseye müdavemet idüb yoluk 

ve çıplak yürümemek...” ĩeklindeki kayıtlar; aynı ĩe￾kilde age, 34’te kayıtlı 45 numaralı 25 Cemâziyelâhir 

984/19 Eylül 1576 tarihli hükümde de, Kızılbaĩların 

teftiĩi anında katl olunmaktan korkan bazı derviĩle￾rin Halvetî tarikatına girdikleri anlatılıyor. Merkezî 

kontrollerin baskısı neticesinde Sivas’ta bulunan 

Seyyidler ve Ĩehir A’yânı’nın, bu gibileri ĩehirde ba￾rındırmadıkları anlaĩılıyor. bkz. Jean-Lois Bacque￾Grammont, “Seyyid Tamâm, un Agıtateur Hetero￾doxe A Sivâs(1516-1518)”, IX. Türk Tarih Kongresi, 

Bildiriler, II, Ankara 1988, 865-874.

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

73

miĩ olabileceğini akla getiriyor. Belki, Rüs￾tem Paĩa ile olan münasebetinin temelin￾de de bu ihtimal bulunuyor. Yani, Rüstem 

Paĩa Vakfı, Ali Baba’nın Sünnî bir kimlik 

edinmesi ve evlenip ailesiyle birlikte Sivas’a 

yerleĩmesi karĩılığında yapılmıĩ olabilir. Ali 

Baba’nın Pîr Sultan’a musahip olduğu ve Pîr 

Sultan’ın idamında Ali Baba’nın taĩ yerine 

gül atmıĩ olduğu rivayetleri, Alevî-Bektaĩî 

kesimin, Ali Baba’daki bu değiĩime bir site￾mi olarak değerlendirilebilir.

Sonuç olarak, Ali Baba’nın tarikat kimli-

ği konusunda değerlendirmeye çalıĩtığımız 

iĩaretler; kesin olmamakla beraber, onun, 

Horasan Melâmetîliği’ne bağlı bir Kalenderî 

ĩeyhi iken, Osmanlı-Safevî mücadelesinin 

sertleĩtirdiği dinî ve siyasî ortamda, Osman￾lı Devleti’nin uyguladığı Sünnîleĩtirme siya￾seti ve ileri gelen devlet adamlarınca yapı-

lan önemli bir takım temlik ve vakıfl arın da 

desteğiyle Sünnî bir kimlik edinmiĩ olduğu 

intibaını vermektedir. 

III- Ali Baba Adını Taĩıyan 

Müesseseler

A- Zaviye

Rüstem Paĩa vakfi yesinden anladığımı-

za göre, 1547’lerde Ali Baba adını taĩıyan 

ilk müessese zaviyedir. Vakfi yede geçen 

“Kaza-i Sivas’dan nâm karyede mütevvat￾tın ve zaviyesi ol karyede müte’ayyin olub 

...” ĩeklindeki ifadeler, Ali Baba Zaviyesi 

hakkında kayıtlara geçen ilk ifadelerdir. 

Ancak, bu ifadelerden çok net bilgiler elde 

edemiyoruz. Biz, Rüstem Paĩa vakfi yesinin 

orijinalini göremedik. İstifade ettiğimiz 10 

Cemâziyelevvel 1271/29 Ocak 1855 tarihli 

vakfi ye suretinde, bir takım yanlıĩ aktarma￾lar ya da eksiklikler bulunabileceği ihtima￾linden dolayı, vakfi yede, Ali Baba’nın vatan 

tuttuğu ve zaviyesini kurduğu, adı belirtil￾meyen “karye”(köy) hakkında bir yargıda 

bulunamıyoruz. Söz konusu cümlede iki 

kez “karye” ifadesinin kullanılması, Ali 

Baba Zaviyesi’nin önceleri bir köyde bulun￾duğunu gösterebilir. Eğer, suretin yazıldığı

sırada, orijinal vakfi yeden eksik bir aktarma 

söz konusu değilse, belki de bu belirsizlik, 

yukarıda belirttiğimiz, devlet ileri gelenleri￾nin yaptıkları temlik ve vakıfl ar mukabilin￾de, Ali Baba’nın evlenip Sivas’a yerleĩtiği ve 

zaviyesini yine devlet ileri gelenlerinin yar￾dımıyla bugünkü yerinde kurduğu düĩün￾cemize de bir delil olarak gösterilebilir.

Rüstem Paĩa vakfi yesinde belirtilen za￾viyenin, bugünkü Ali Baba Camii’nin otur￾duğu zemin üzerinde bulunduğunu sanı-

yoruz. Bu sahada önceleri sadece zaviye bi￾nası bulunurken, zamanla mescit(sonradan 

cami), türbe ve minarenin eklenmesiyle Os￾manlı mimarisindeki “zaviyeli cami” tipini 

andıran bir müessesenin ortaya çıktığını

söyleyebiliriz47. Belki, zamanla mahalle nü-

fusunun artmasıyla ihtiyaca binaen cami ge￾niĩletilmiĩ ve zaviye ile türbe kısımlarının da 

47 Müessesenin tarihî geliĩimi ve bugünkü durumu, 

Semâvi Eyice’nin, “İlk Osmanlı Devrinin Dinî-İçtimâî 

Bir Müessesesi Zaviyeler ve Zaviyeli Câmiler”, İstan￾bul Üniversitesi İktisat Fakültesi Mecmuası(İÜİFM), 

23(1962-63), No: 1-2, 1-80 isimli makâlesinde anlatılan 

zaviyeli câmi tipine uymaktadır; ancak bu konuda ke￾sin hükmü uzman sanat tarihçilerine bırakıyoruz.

74

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

ibadet mekânına dâhil edilmesiyle bugünkü 

durum ortaya çıkmıĩ, yani, caminin yanına 

ayrı bir zaviye binası inĩa edilmiĩtir48. Bu tür 

kurumlar sık sık tamir ya da bazen âdeta ye￾niden inĩa edildiklerinden, bu konuda kesin 

bir hüküm vermek oldukça zorlaĩmaktadır.

Günümüzde uzun süre harap bir vazi￾yette ev olarak kullanılan ve nihayet Sivas 

Belediyesi tarafından restore ettirilen zaviye 

binasının, Sivas’ın tarihî eserlerinin tanıtıl￾dığı bir makalede, XX. yüzyılın baĩlarında 

yaptırıldığı tahmininde bulunulmuĩtur49

Ancak, bazı belgelere istinaden bu tarihi en 

azından bir yüzyıl geriye götürebileceğimizi 

söyleyebiliriz. 27 Muharrem 1231/29 Aralık 

1815 tarihli Gazi Riĩvan Ağası Serbevvâbîn-i 

Dergâh-ı Âlî Ali Ağa vakfi yesi50, bugün 

hâlen faaliyette olan zaviyenin köĩk kısmı

ile zaviye önünde bulunan çeĩmenin, o sıra￾da misâfi reten Sivas’ta bulunan, Benderli Ali 

Ağa tarafından yaptırıldığını göstermekte￾dir. Benderli Ali Ağa, Ali Baba Zaviyesi’nin 

ön kısmına(zaviyenin kuzey tarafına biti-

ĩik durumda) bir köĩk ve zaviye bahçesine 

bir çeĩme yaptırıyor. Demek ki, zaviyenin 

arka kısmında bulunan semahane, çilehane, 

mutfak(bu üçü alt katta bulunuyor) ve üst 

48 Biz bu geliĩmenin XVIII. yüzyılın baĩlarında mey￾dana geldiğini sanıyoruz ki, ileride bahsedeceğimiz 

üzere, zaviye etrafındaki zaviyeye ait tarla ve bahçe￾ler, bu tarihlerde iskâna açılmıĩ ve dolayısıyla mahalle 

nüfusu bu tarihlerde artmaya baĩlamıĩtır.

49 Câmi kitâbesinden hareketle böyle bir tahmin yü-

rütülmüĩ olabilir. bkz. Hakkı Acun, “Sivas ve Çevresi 

Tarihî Eserlerinin Listesi ve Turistik Değerleri”, Vakıf￾lar Dergisi(VD), XX(1988), 189.

50 SĨS, 10/19’da kayıtlı vakfi ye.

kattaki kafesli kadınlar kısmı, daha önceki 

bir tarihte inĩa olunmuĩtur. 

Semahane mihrabındaki süslemelerden 

ve tekkede bulunan bir takım eĩyadan, bir 

Rufai tekkesi olduğu anlaĩılan binanın, Ali 

Baba döneminden kalma bir yapı olduğu el￾bette söylenemez. Bizim tahminimize göre, 

bugünkü zaviye binası, zaviye çevresindeki 

zaviyeye ait tarla ve bahçelerin iskâna açıl￾dığı, dolayısıyla mahalle nüfusunun arttığı

ve hatta Ali Baba adına iki mahallenin teĩek￾kül ettiği XVIII. yüzyıl baĩlarında inĩa olun￾muĩtur51

.

Bugünkü zaviye binası esas olarak iki 

bölümde incelenebilir. Kuzeydeki giriĩ bölü-

münde, alt kısmın sağ tarafı ihtiyarlar oda￾sı, sol tarafı ise gençler odasıdır. Bu ikisinin 

ortasında bulunan holün üst katında köĩk 

bulunmaktadır ki, bu ön kısmın ve köĩkün 

Benderli Ali Ağa tarafından yaptırıldığı an￾laĩılıyor. Güneydeki ikinci bölümün alt ka￾tında, ortada geniĩ bir semahane(ki, kıble 

tarafındaki mihrap dolayısıyla aynı zaman￾da mescit olarak da kullanıldığı anlaĩılıyor), 

mutfak ve çilehane, üst katında ise kafesli 

kadınlar kısmı bulunuyor. 

Ali Baba Camii ve bugünkü zaviye bi￾nasının etrafında bulunan bazı binaların da, 

ihtiyaca göre zamanla zaviye müĩtemilâtına 

dâhil edildiği; ancak, zaviyenin esas fonksi￾yonunu yitirmeye baĩladığı son dönemler￾de, bu binaların değiĩik ĩahıslar eline geçe￾rek, normal evler haline getirildikleri anla-

ĩılmaktadır.

51 Bu konuda ileride, “Ali Baba Adını Taĩıyan Mahal￾leler” bölümünde ayrıntılı bilgi verilecektir.

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

75

Elimizdeki belgelere bakılırsa Ali 

Baba Zaviyesi, XVII. yüzyılda daha ge￾niĩ bir müĩtemilâta sahip bulunuyordu. 

Buna göre; zaviyenin odaları, âyende ve 

revendenin(gelip geçen yolcuların) kon￾dukları hanı, iki ahırı, kapıcı odası, fırını, 

camekânı, misafi rhanesi, misafi rhanenin 

kahve odası ve misafi rhanenin önünden çı-

kan suyu bulunmaktadır

52. Baĩka bir belge, 

bunlara harem ve samanlık kısımlarını da 

ilave ediyor53

Küçük Ali Baba’nın kızı Fatma 

Hatun(zaviyedar ve mütevelli) vefat ettiğin￾de bıraktığı menzilin müĩtemilâtı da, zaviye 

bünyesinde bulunduğu için zikredilmeye de-

ğer. Buna göre, Ali Baba Zaviyesi dâhilinde 

olduğu bildirilen ve sınırları belirtilen men￾zil içinde ĩu bölümler bulunuyordu: 

1- Üç bâb fevkani oda(üst katta bulu￾nan üç oda), 

2- Bir matbah evi(mutfak), 

3- Bir bâb kiler, 

4- Bir çardak, 

5- Bir bâb fevkani oda, tahtı ahur(altında 

ahır bulunan üst kattaki bir oda), 

6- Bir lüle mâî câri(çeĩme), 

7- Bir miktar havlu(avlu), 

8- Haricinde bir bâb kebîr oda(avlunun 

dıĩında bir büyük oda), 

9- Bir kahve odası, 

52 RB’den alınan, 25 Rebi’ülâhir 1096/31 Mart 1685 

tarihli, 24 numaralı hüccet.

53 RB’den alınan, Evâil-i Muharrem 1099/7-16 Kasım 

1688 tarihli, 26 numaralı hüccet.

10- Bir çardak, 

11- Baĩka bir kahve odası ki, bunun al￾tında bir anbar bulunuyor, 

12- Bir bâb ahır sekisi ile 

13- Bir bâb samanhâne ve 

14- Bitiĩik sekisi ile bir bâb ahır. 

15- Ayrıca eĩcâr-ı müsmire ve gayr-i 

müsmireyi muhtevî(meyveli ve 

meyvesiz ağaçları bulunan) bir kıt’a 

bahçe, 

16- Bir lüle çeĩme ve 

17- Bir kıt’a avlu, zaviye müĩtemilâtı

içinde gösterilmektedir54. 

Verilen bu bilgiler, çeĩitli sebeplerle ha￾zırlanan belgelere dayandığından, zaviye￾nin bütün kısımlarını ihtiva etmeyebilir; an￾cak, bu bilgiler Ali Baba Zaviyesi’nin, İslâm 

dünyasındaki diğer zaviyelerle benzer özel￾liklere sahip olduğunu göstermeye yeter55

.

Küçük Ali Baba’nın vakıf yaptığı 1639 

tarihinden bir süre sonra, sanki iki tane za￾viye varmıĩ gibi, hemen bütün vesikalarda 

“Büyük Ali Baba Zaviyesi” ve “Küçük Ali 

Baba Zaviyesi” kayıtları geçmeye baĩlamıĩ-

54 RB’den alınan, 15 Safer 1134/5 Aralık 1721 tarihli, 

45 numaralı hüccet.

55 Bu konuda örnek olarak bkz. A. Y. Ocak, “Zavi￾yeler”, VD, XII(1978); İbrahim Gökçen, XVI. ve XVII. 

Asırlarda Saruhan Zaviye ve Yatırları, İstanbul, 1956; 

Mevlevî tekkelerinin müĩtemilâtı için bkz. A. Gölpı-

narlı, Mevlânâ’dan Sonra Mevlevîlik, İstanbul, 1983, 

2. Baskı, 340-343; Kırĩehir’deki Ahî Evran Zaviyesi’nin 

müĩtemilâtı için bkz. İlhan Ĩahin, “Osmanlı Devrin￾de Ahî Evran Zaviyesi’nin Husûsiyetine Dâir Bazı

Mülâhazalar ve Vesikalar”, Ahîlik ve Esnaf, İstanbul, 

1986, 160.

76

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

tır. Üstelik her iki zaviyeye mütevelli, zavi￾yedar ve diğer görevliler tayin edilmiĩtir. 

Ancak bu durum, iki adet zaviyenin mevcut 

olmasının değil, Ali Baba Zaviyesi’ne iki 

esaslı vakıf(Rüstem Paĩa ve Küçük Ali Baba 

Vakıfl arı) yapılmasının bir sonucudur. Za￾ten Küçük Ali Baba, tertip ettirdiği vakfi ye 

ile yeni bir zaviye kurmamıĩ, bilâkis vakfı-

nın bütün gelirlerini ecdadı Büyük Ali Baba 

Zaviyesi’nin ihtiyaçlarına ve bu zaviyede 

sakin bulunan ecdadının evlâd-ı zükûruna, 

yani erkek evlâdına vakfetmiĩtir. Bu durum, 

vakfi yede çok açık bir ĩekilde belirtilmekte￾dir. Nitekim Evâhir-i Ĩevval 1091/13-22 Ka￾sım 1680 tarihli bir hüccette ĩahitlerin, “Di-

ğer Ali Baba’nın(Küçük Ali Baba’nın) baĩka 

zaviyesi yoktur, Rüstem Paĩa Vakfı’na mül￾haktır” ĩeklinde ifade vermeleri de bu konu￾ya açıklık getirmektedir56

Bu çeliĩik durum, yukarıda da belirtti-

ğimiz gibi tamamen iki ayrı vakıf bulunma￾sından ve bu vakıfl ardan yararlanma husu￾sunda vakfi yelerdeki iki ayrı ĩarttan kay￾naklanmaktadır. Rüstem Paĩa vakfi yesinde, 

vakıf gelirleri Ali Baba’nın erkek-kadın bü-

tün evlâdına bırakılırken, Küçük Ali Baba 

Vakfı’nın gelirlerinden sadece erkek evlâdın 

yararlanması ĩart koĩulmuĩtur. Bu iki ayrı

ĩart, Ali Baba evlâdı arasında yüzyıllar boyu 

süren çekiĩme ve kavgalara sebep olmuĩ

görünmektedir. Fakat buna rağmen her iki 

vakfa da, Ali Baba evlâdından olmak kay￾dıyla bazen aynı bazen de ayrı ayrı kiĩiler 

sahip olmuĩlardır. 1251-1252 Hicrî tarihli 

Vakıf Muhasebe Defteri’nde de bu durum 

56 RB’den alınan 19 numaralı hüccet.

açıkça görülmektedir. Defterde, Büyük ve 

Küçük Ali Baba(Diğer Ali Baba) zaviyele￾rinin isimleri ve bunların gelir-gider du￾rumları kayıtlı bulunmakla birlikte, sadece 

Büyük Ali Baba Zaviyesi bölümünde, bina 

olarak zaviye yazılıdır ve bu bina da vakıf 

mütevellisinin oturduğu evdir57

.

Zaviye müĩtemilâtıyla ilgili bilgiler, 

zaviyenin iĩleyiĩi hakkında da bizi aydın￾latmaktadır. Yılmaz Susamıĩ’ın verdiği bil￾giler doğrultusunda, Ali Baba Zaviyesi’nin, 

bugünkü adıyla Susamıĩlar Konağı’nın 

hâlihazırdaki durumundan hareketle ĩu ne￾ticelere varılabilir: 

1- Giriĩ kısmının sağ tarafındaki odada 

ihtiyarlar-evliler oturur.

2- Giriĩ kısmının sol tarafındaki odada 

gençler-bekârlar oturur.

3- İkinci bölümde yer alan geniĩ bir se￾mahanede zikir ve ayin yapıldığı ko￾laylıkla tahmin olunabilir. Ayrıca, se￾mahanenin kıble tarafında Rufai ĩiĩ-

leriyle süslenmiĩ bir mihrabın bulun￾ması, burasının aynı zamanda mescit 

vazifesi gördüğünün iĩaretidir.

4- Mihrabın sağ tarafında bir çilehane 

bulunuyor. Esas olarak tarikat men￾suplarının takvâ bakımından yük￾selebilmeleri için belli bir süre dün￾ya nimetlerinden ellerini-eteklerini 

çekmeleri anlamına gelen “çile”nin 

doldurulduğu, genellikle yaĩanması

zor, küçük bir odaya bu isim veril-

57 Sivas Kongre Müzesi’nde bulunan numarasız def￾ter, 4, 140-141. 

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

77

mektedir ki, bu anlayıĩ ve âdetin he￾men hemen bütün tarikatlarda bu￾lunduğu bilinmektedir(Gölpınarlı, 

1988: 397-399; Pakalın, 1983: 370-374; 

Kara, 1985: 214-215).

 Bu bakımdan, zaviye bünyesinde bir 

çilehanenin bulunmasından hare￾ketle, bu anlayıĩ ve âdetin Ali Baba 

Zaviyesi’nde de yürürlükte olduğu￾nu söyleyebiliriz.

5- Mihrabın sol tarafından açılan bir 

kapıyla mutfağa giriliyor. Burada 

piĩirilen yemeklerin, büyük tahta 

sofralar(bugün zaviyenin ikinci ka￾tında böyle bir sofra bulunmaktadır) 

üzerinde, zaviyede barınan derviĩle￾re ve gelip geçen misafi rlere ikram 

edildiği anlaĩılıyor.

6- Semahanenin ikinci katı kafesli ka￾dınlar kısmıdır. Bu kısımda, semaha￾nede yapılan zikir ve ayinleri izleyen 

ya da bizzat katılan kadınların yer al￾dığı tahmin olunabilir. Yukarıda adı

geçen “harem” kısmının, zaviyenin 

bu bölümüyle aynı yer olup olmadı-

ğı konusunda kesin bir ĩey söyleye￾miyoruz. Ancak, bizim tahminimiz, 

zaviye yöneticisi olan zaviyedarın 

ailesiyle birlikte oturduğu yerin ha￾rem; zaviye mensuplarının hanımla￾rının, gelip geçen kadın yolcuların ve 

hatta mahalle halkından olan kadın￾ların, dinî merasimleri izlemelerine 

ayrılan bölümün ise kafesli kadınlar 

kısmı olduğu yolundadır.

7- Köĩk. 1815 tarihli vakfi yeden an￾laĩıldığına göre; Benderli Ali Ağa 

tarafından yaptırılan köĩk, zaviye￾nin diğer bölümlerine nazaran bi￾raz daha tezyin edilmiĩ vaziyette 

bulunmaktadır. Genellikle saray ve 

konakların yazlık bölümlerini teĩkil 

eden köĩkün(Pakalın, 1983: 304), Ali 

Baba Zaviyesi’nde daha ziyade ağır￾lıklı misafi rlerin konuk edildiği bir 

bölüm olduğu söylenebilir.

Zaviyenin bugünkü müĩtemilâtına 

bakıldığında, genellikle derviĩlerin barı-

nağı durumundaki bir mekân olduğu fi k￾ri uyanmaktadır. Buradan hareketle, son 

devirlerde(XIX. ve XX. yüzyıllar) zaviyenin 

sosyal hizmet yönünden çok tarikat ve dinî 

yönünün ağırlık kazandığı neticesine varıla￾bilir. Çünkü zaviyenin daha eski tarihlerde￾ki müĩtemilât durumu, bilhassa gelip geçen 

yolcu ve derviĩlerin barındırıldığı, yani sos￾yal hizmet fonksiyonunun icra edildiği inti￾baını vermektedir.

1683, 1685 ve 1688 tarihlerinde düzenlen￾miĩ üç hüccette kayıtlı, zaviye müĩtemilâtı

ile ilgili bilgilerden hareketle aĩağıdaki so￾nuçlara varılabilir:

1- Zaviyenin etrafında bulunan oda￾larda, zaviyede bulunan derviĩlerin 

barındığı düĩünülebilir. 

2- Âyende ve revendenin konduğu 

han. Adından da anlaĩıldığı üzere, 

bu handa, gelip geçen yolcular ağır￾lanmakta idi.

78

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

3- İki ahır. Zaviye mensuplarının ve za￾viyeye gelen misafi rlerin hayvanları

bu ahırlarda bağlanıp, yemlenmekte 

idi.

4- Kapıcı odası. Zaviyeye gelen misa-

fi rleri karĩılayan kapıcı, bu odada 

ikamet ediyordu.

5- Zaviye mensuplarının ve misafi rle￾rin ekmek ihtiyacı, zaviye bünyesin￾de bulunan fırından karĩılanıyordu.

6- Camekân. Sözlük anlamı, “es￾vab ve çamaĩır yeri veya odası, 

soyunup giyinecek mahal” olan 

camekânın(Ĩ. Sami, 1978: 466), bir 

çeĩit sandık odası olarak kullanıldığı

düĩünülebilir(Pakalın, 1983: 256).

7- Misafi rhane. Misafi rlerin ağırlandığı

bu kısmın bir de kahve odası bulu￾nuyordu ki, adından da anlaĩılacağı

üzere burada misafi rlere kahve ik￾ram ediliyordu.

8- Harem. Bu kısımda özellikle zaviye￾darın eĩ ve çocuklarının ikamet etti-

ğini sanıyoruz. Ancak, diğer zaviye 

mensuplarının ya da zaviyede yatı-

ya kalan misafi rlerin hanımlarının 

da buna benzer yerlerde kaldıkları

tahmin olunabilir.

9- Mutfak(matbah). Zaviye mensup￾larına ve misafi rlere ikram edilen 

yemeklerin piĩirildiği mutfakta, bu 

ihtiyacı karĩılayacak çapta mutfak 

eĩyasının da olması icap eder. An￾cak, bu tip araç-gereçlerin zamanla 

zaviyenin asıl fonksiyonunu yitir￾mesine paralel olarak ortadan kalk￾tığı ya da zaviye mensupları arasın￾da paylaĩıldığı söylenebilir. Bizim 

zaviyede gördüğümüz büyük tahta 

sofra, bunlardan arta kalan bir nu￾mune olsa gerektir.

10- Samanlık. Bu kısımda zaviye men￾suplarının ve gelip geçen yolcuların 

hayvanlarının ihtiyacı olan yem, sa￾man ve benzeri maddelerin saklan￾dığı söylenebilir.

Zaviyeye gelen misafi rlerin nasıl ağır￾landığı ve nelerin ikram edildiği hakkında 

da çok fazla bilgimiz bulunmuyor. Ancak, 

XIX. yüzyılda düzenlenen masraf defterle￾ri58, özellikle zaviyede ikram edilen yiyecek 

maddelerini tanımamızı sağlıyor. Söz konu￾su yiyecek maddelerini aĩağıdaki ĩekilde sı-

nıfl andırabiliriz:

1- Yağlar: Zeytinyağı ve sâfi

yağ(tereyağı).

2- Etler: Lahm-i ganem(koyun eti), 

kuyruk ve pastırma.

3- Taze ve kurutulmuĩ meyveler: Ar￾mut, üzüm, yaĩ üzüm, elma, kızıl￾cık, incir, sarı çir, kabuk çir, pestil, 

zerdali, fiĩne, perverde, erik kurusu, 

elma kurusu, kayısı. 

4- Bostan: Karpuz, bostan.

5- Sebzeler: Batılcan(patlıcan), lahana, 

soğan, sarımsak, kabak, hıyar, turp, 

ĩalgam, bamya, ıspanak, pancar, ka￾rabiber, biber, fasulye.

58 RB’den alınan 10 adet Masraf Defteri.

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

79

6- Tatlılar: Kadayıf, sini(baklava￾börek), tağar bekmezi, çalma bek￾mezi, eĩki bekmez, bekmez, ĩeker.

7- Kahvaltılık: Zeytin, peynir.

8- Tahıl-bakliyat: Mercimek, yarma, 

bulgur, pirinç, haslık hınta(ekmeklik 

buğday), nân-ı azîz(ekmek), leblebi, 

ĩaîr(arpa), fiğ, burçak.

9- Duhan(tütün) ve kahve.

Bunlar, normal zamanlarda ikram edi￾len yiyecek maddeleridir. Ayrıca, mübarek 

gün ve gecelerde helva ve aĩure piĩirilerek 

fakirlere ikram edildiği de anlaĩılmaktadır.

Zaviyeye gelen misafi rler ile at ve diğer 

hayvanlarına verilecek yiyecek miktarları

belli prensipler dâhilinde düzenleniyordu. 

Örneğin, 1698 tarihli bir mürâsele59 kaydına 

göre, zaviyeye inen ezyâf(misafi rler) yedirili￾yor ve atlarına da yarımĩar yem veriliyordu.

Zaviye müĩtemilâtı içinde bulunan 

odalarda ve zaviye mensuplarının ikamet 

ettiği diğer hanelerde, günlük yıkanmaya 

mahsus, genel olarak her Müslüman evinde 

bulunan gusülhanelerin bulunması gerekir. 

Ancak, ihtiva ettiği müĩtemilâtıyla orta bü-

yüklükte bir külliyeyi andıran Ali Baba Za￾viyesi dâhilinde büyük çapta bir hamamın 

bulunmadığı anlaĩılmaktadır. Hane masrafı

baĩlığı altında tutulan masraf listelerinde 

“uĩaklara hamam parası: üç kuruĩ” ve “ha￾mama verilen: yirmi kuruĩ” ĩeklindeki ka￾yıtlar60, genel temizlik hizmetlerine zaviye 

59 RB’den alınan 8 numaralı mürâsele.

60 RB’den alınan Masraf Defteri.

gelirlerinden pay ayrıldığını ve bu hizmetle￾rin şehirdeki büyük hamamlarda karşılandı-

ğını göstermektedir.

Zaviyelerin iĩleyiĩi konusunun anla-

ĩılmasında, meĩhur seyyah İbn Batuta’nın 

Mısır zaviyeleri ile ilgili verdiği malumat 

bizi aydınlatabilir. Seyyahımızın haber ver￾diğine göre, Mısır’da da Anadolu’da oldu-

ğu gibi çok sayıda zaviye vardır ve bunla￾ra “hânigâh”ın çoğulu olan “havânik” de￾nilmektedir. Her zaviye, farklı bir tarikata 

mensup derviĩler grubuna aittir. Her zavi￾yenin bir ĩeyhi ve muhafızı bulunmaktadır. 

Yemek hususundaki adetleri ĩöyledir: Za￾viyenin hâdimi sabahleyin gelip, zaviyede 

barınan derviĩ ve misafi rlerden her birine 

arzu ettiği yemeği gösterir. Bunlar yemek 

için toplandıklarında, her adamın önüne 

ekmek ve yalnız kendisine ait ayrı bir tabak 

konulur. Zaviyelerde günde iki kez yemek 

ikramında bulunulur. Cuma geceleri ise tatlı

ikram edilir. Zaviyede barınan bekâr derviĩ-

lere yazlık ve kıĩlık elbiseler ile adam baĩı

yirmi-otuz dirhem harçlık, ayrıca, elbisele￾rini yıkamaları için sabun ve hamam parası

ve kandilde yakacak zeytinyağı verilir. Der￾viĩlerden evli olanların ayrı zaviyeleri(Ali 

Baba Zaviyesi’nde ayrı odaları) vardır(İbn 

Batuta, 1333-1335, 32-33).

A.1- Zaviye Görevlileri

Zaviyenin iĩleyiĩi, zaviyede verilen hiz￾metler ve yapılan kontrollerin anlaĩılma￾sında, zaviye görevlileri hakkında verece-

ğimiz bilgiler de faydalı olacaktır. Zaviyeye 

yapılan vakıfl arın vakfi yelerinde belirtil-

80

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

meyen bazı görevlilerin, daha sonraki ta￾rihlerde tayin edilmeye baĩlanması, zaviye 

müĩtemilâtının artmasıyla yani zaviyenin 

büyümesi ile ilgili olduğu kadar, evlâd-ı

vâkıfın(Ali Baba evlâdının) sayısının artma￾sına paralel olarak “her kiĩiye bir iĩ” düĩün￾cesiyle de hareket edilmesinin bir sonucu 

olsa gerektir. Çünkü sayıları gittikçe artan 

Ali Baba evlâdının, tespit edebildiğimiz ka￾darıyla, zaviye müĩtemilâtının ve zaviyeye 

gelir getiren kaynakların iĩletilmesinden 

baĩka herhangi bir iĩleri bulunmuyordu. 

Bu bakımdan ĩimdi, vesikalarda adı geçen 

zaviye görevlilerini sırasıyla tanıtmaya çalı-

ĩacağız.

a- Zaviyedar

Zaviyedar, zaviyeniĩin, zaviye ĩeyhi, 

tekyeniĩin, postniĩin, seccâdeniĩin ve me-

ĩihat kelimeleri genel olarak aynı anlamda 

kullanılmıĩlardır. Kısaca, zaviyede oturan, 

zaviyedeki derviĩlerin ĩeyhi durumunda 

bulunan, baĩ zaviye yöneticisi olarak tanım￾layabileceğimiz zaviyedar, genel olarak ku￾rucu ĩeyhin evlâdı arasından seçilmiĩtir.

Umumiyetle, kurucu ĩeyhin erkek ve 

kız çocuklarının nesli tükeninceye kadar bu 

durum böylece sürüp gitmiĩtir. Aslında za￾viyeye vakıf yapan kimseler, düzenledikleri 

vakfi yelerinde, zaviye ve vakıf yönetimini 

kimin üstleneceğini açıkça belirtmiĩlerdir. 

Zaviye vakıfl arı ise, ya zaviye kurucusu ve 

evlâdı tarafından ya da kurucu ĩeyhin kera￾metine inanan veya onun manevî nüfuzun￾dan istifade etmek isteyen varlıklı kimseler￾ce yapıldığından, zaviye ve vakıf yönetimi￾ne genellikle zaviye kurucusu ve evlâdının 

tayin edilmesi tabii bir netice olarak kabul 

edilmelidir. 

Ali Baba Zaviyesi’ne esaslı ilk vakfı ya￾pan Sadrazam Rüstem Paĩa vakfi yesinde, 

zaviyedarın kim olacağı konusunda belir￾gin bir iĩaret bulunmamakla beraber, kimin 

mütevelli olacağı açıkça gösterilmiĩtir. Buna 

göre, Ali Baba, yaĩadığı sürece isterse bizzat, 

isterse nâip tayin ederek vakfı yönetecektir. 

Vefatından sonra kardeĩi, kardeĩinin vefa￾tından sonra Ali Baba’nın evlâdı, evlâdının 

nesli tükendiğinde ise kardeĩinin evlâdı

vakıf yönetiminde söz sahibi olacaklardır. 

Bunların da nesli tükendiğinde, zaviyede 

oturan ve Ehl-i Sünnet ve’l-cemaat mezhebi 

üzere zaviyede seccâdeniĩin olanlar, onların 

da nesli tükendiğinde ya da(neûzübillah) 

zaviye harap olduğunda, vakıf gelirleri, di-

ğer birçok vakıfta olduğu gibi Medine-i Mü-

nevvere fukarasına tahsis olunacaktır. Ali 

Baba’nın vefatından sonra kardeĩinin vakfa 

sahip olmasıyla ilgili ĩart, Ali Baba’nın vefat 

etmeden önce, zaviye yönetimini on iki ya-

ĩındaki oğlu Ahi Mehmet’e vasiyet etmesi 

sebebiyle gerçekleĩememiĩtir61. Bu bakım￾dan Ali Baba’nın, Rüstem Paĩa vakfi yesin￾deki ĩartları değiĩtirebilme yetkisine de sa￾hip olduğu anlaĩılmaktadır.

Rüstem Paĩa’nın, vakfi yede, kimin za￾viyedar olacağı hususunda herhangi bir 

ĩart koĩmaması, doğal olarak Ali Baba ve 

sülâlesinin bu vazifeyi ifa etmesini kabulü-

nün bir neticesi olmalıdır. Zaten daha sonra 

yapılan uygulama da bunu göstermektedir. 

61 BA, MD, 25/264.

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

81

Rüstem Paĩa vakfi yesinde, vakıf yöneti￾minin, kız-erkek ayırımı yapılmaksızın bü-

tün Ali Baba evlâdına bırakılmasına karĩılık, 

zaviyeye ikinci önemli vakfı yapan Küçük 

Ali Baba vakfi yesinde, vakıf yönetimi, Ali 

Baba’nın sadece erkek evlâdına bırakılmıĩ-

tır. Küçük Ali Baba, vakfının gelir fazlasının, 

mütevelli eliyle erkek evlât arasında eĩit 

olarak taksim edilmesini ĩart koĩmuĩtur. Bu 

ikinci vakfi yeye göre, zaviye ve vakıf yöne￾timinde kız evlâdın herhangi bir dahli ol￾mayacaktır. Ancak, kız evlâttan dul, muhtaç 

veya hastalıklı olup da zaviyede yaĩayanla￾ra, vakıf gelirlerinden kifayet miktarı bir ge￾lir tahsisinin yapılabileceği belirtilmiĩtir. 

Ali Baba Zaviyesi’ne yapılan iki esaslı

vakıftaki bu iki farklı ĩart, zaviye ve vakıf 

yönetimi, yani vakıf gelirlerine sahip olma 

hususunda, Ali Baba evlâdı arasında asırlar 

boyu devam eden bir mücadeleye sebep ol￾muĩ görünmektedir. Zaviye bir tane, yöne￾timle ilgili ĩart iki tane olduğu için, ailenin 

muhalif kalan kesimi kendi ĩartlarına uyan 

vakfi yeyi ibraz ederek kendi lehlerine bir 

karar alınmasına çalıĩmıĩtır. Buna karĩılık, 

öbür taraf kendi durumlarına uygun olan 

vakfi yeyi göstermek suretiyle, alınan kararı

kendi lehlerine çevirmek istemiĩtir. 

b- Zaviye Hizmetkârları

Zaviyenin kuruluĩundan itibaren, za￾viye hizmetlerinin Ali Baba’nın akraba ve 

tâbilerince görüldüğünü söyleyebiliriz. An￾cak, bu konuyu açıklayıcı bilgilere en erken 

1574’lerde rastlayabiliyoruz. 1574’te yazılan 

mufassal defterdeki zaviye kaydından, za￾viyenin sekiz adet hizmetkârının bulundu-

ğu anlaĩılıyor. Bu kayda göre; hizmetkârlar, 

zaviyede yaptıkları hizmet karĩılığında bir 

takım vergilerden(Avârız-ı Dîvâniye ve 

Tekâlif-i Örfi ye’den) muaf tutulmuĩlardır. 

Hizmetkârlardan üçü, Ali Baba’nın kardeĩi 

Pîri’nin oğulları Veled, Hasan ve Hüseyin 

idi. Ayas, Kirkor ve Mustafa adını taĩıyan 

üç kiĩi “veled-i Abdullah” ve “mu’tak-ı Ali 

Baba” ĩeklinde kaydedilmiĩlerdir. Bu ba￾kımdan, bu üçünün köken itibariyle gayr-i 

müslim olup Ali Baba tarafından Müslüman 

yapılarak hürriyetlerine kavuĩturulmuĩ ol￾duklarını söyleyebiliriz. Geriye kalan iki 

kiĩiden birisi hizmetkâr olarak kaydedilen 

Karaca, diğeri ise hademe olarak vasıfl andı-

rılan İnayet veled-i Tanrıvermiĩ’tir62

.

1574 tarihli mühimme kaydındaki bil￾giler de bu konuda bazı ipuçları veriyor. 

Buna göre; Ali Baba bu tarihte vefat etmiĩ

ve ölmeden önce, zaviyesini on iki yaĩın￾daki oğlu Ahî Mehmet’e vasiyet ettiğinden, 

Rûm(Sivas) Beylerbeyi İstanbul’a mek￾tup göndererek, vasiyetin onaylanıp, Ahî 

Mehmet’in zaviyedar tayin edilmesini iste￾miĩtir. Aynı vesikada, hizmetkâr ve akra￾basının tekyeyi mamur edeceği de belirtil￾miĩ ve vesikanın alt kısmına on kiĩinin adı

yazılmıĩtır. Ancak, bu kiĩilerin akrabadan 

mı yoksa hizmetkârdan mı oldukları belir￾tilmediği gibi, yukarıda adlarını verdiğimiz 

hademe ve hizmetkârlarla da herhangi bir 

benzerlikleri bulunmamaktadır.

62 TKGMA, 14 numaralı Mufassal Defter, 29-A.

82

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

Ali Baba Zaviyesi’nde bulunan 

hizmetkârlarla ilgili baĩka bir vesikaya te￾sadüf edilmemiĩtir. Ancak, XIX. yüzyılda 

yazılmıĩ mürur tezkerelerinde ve masraf 

defterlerinde “uĩak” olarak kaydedilen kim￾selerin de, zaviyede ihtiyaç duyulan hizmet￾leri yaptıkları söylenebilir63

.

c- Ferraĩ

Ferraĩ, Arapçada yayıcı, döĩeyici, hiz￾metçi manalarına gelmektedir. Konumuz 

itibariyle ferraĩ; cami, mescit ve imaret 

gibi müesseselerin temizliğini yapan ve 

halı, kilim ve hasır gibi mefruĩatını yayan 

kimsedir(Pakalın, 1983: 608).

Ali Baba Zaviyesi’ne ferraĩ tayin edildi-

ğine dair rastladığımız ilk vesika 1704 tarih￾lidir64. Ancak, bu tarihte berât yenilemesi ya￾pıldığından, ferraĩın daha evvelki tarihlerde 

de mevcut bulunduğunu ifade etmeliyiz. 

Bu konudaki vesikalar incelendiğinde, 

değiĩik müesseselere farklı kimselerin bazen 

sadece ferraĩ, bazen de türbedar-ferraĩ ve 

müezzin-ferraĩ tayin olunduğu görülmek￾tedir. Cami, zaviye ve türbe için tayin edilen 

bu görevlilerin, bazen ayrı ayrı görevlere, 

bazen de birkaç göreve birden atanmaları, 

duruma göre, ya Ali Baba evlâdına iĩ bulma 

ya da ücretin yetmediği durumlarda birkaç 

göreve birden aynı kiĩinin tayin edilmesinin 

bir sonucu olabilir.

63 Masraf defterlerinden yukarıda bahsetmiĩtik, 

mürûr tezkeresi için ise RB’den alınan 1840 tarihli 

mürûr tezkeresi örnek olarak verilebilir.

64 VGMA, 1121 numaralı HD, 13.

ç- Duâgû 

Hiçbir vazife ile mükellef olmadığı halde, 

edeceği dualar mukabilinde maaĩ alan kim￾se için kullanılan bu tabir(Pakalın, 1983: 479), 

tespit edebildiğimiz kadarıyla XVIII. yüzyı-

lın baĩlarından itibaren Ali Baba Zaviyesi’ni 

de ilgilendirmeye baĩlamıĩtır. Bazen bir köy 

ahalisinin tamamının duacı olarak kayde￾dildiğini gördüğümüz(Yediyıldız, 1985: 96) 

Osmanlı toplumunda, çeĩitli sebeplerle ih￾das edilmiĩ olan duâgûluğun, yaygın halde 

bulunduğunu tahmin ediyoruz. 

Elimizdeki vesikalara göre; duâgû na￾mıyla ücret alan kimse, buna karĩılık, vakıf 

yapan kimsenin ruhu ve devletin devamı

için dua edecektir65. Aslında, vâkıfın ruhu 

için dua edilmesi, düzenlenen vakfi yelerde 

de belirtilmektedir. Ancak, bu vazife bir üc￾ret karĩılığı olmadığı gibi, herhangi birinin 

inhisarına da bırakılmamıĩtır. Meselâ, Kü-

çük Ali Baba, vakfi yesinde, Muallimhâne’de 

Kur’ân öğrenip, mezun olan çocuklardan 

her birinin yüzer adet Salavât-ı Ĩerîfe ve 

yediĩer adet Fatiha-i Ĩerîfe suresi okuya￾rak, Hazreti Peygamber’in “rûh-ı pâkine” 

hediye etmelerini ve kendisini de hayır-dua 

ile anmalarını istemiĩtir. Küçük Ali Baba, 

mübarek gecelerde, zaviyede kalanlara ve 

misafi rlere(mukim ve misafi rine) yeteri ka￾dar yemek yedirilip, kendisinin hayır-dua 

ile anılmasını da istemiĩtir. Aynı ĩekilde, 

65 “Vâkıfın rûhu ve devâm-ı ömr-i devletimçün duâya 

müdâvemet” gösterecektir. bkz. SĨS, 1/126’da kayıtlı

1779 tarihli berât.

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

83

gelip geçen yolcuların da, zaviyede yemek 

yedikten sonra, vâkıfın(Küçük Ali Baba’nın) 

ruhu için dua etmeleri istenmiĩtir.

Bunlardan baĩka, ne Rüstem Paĩa ve ne 

de Küçük Ali Baba vakfi yelerinde “duâgû” 

adıyla birisinin tayin edileceğine dair her￾hangi bir kayıt bulunmamaktadır. Buna 

rağmen, zaviye bünyesinde duâgû namıyla 

ücret alan kimselerin bulunmasının üç sebe￾bi olabilir:

1- Bunlardan ilki, vakıf gelirlerinden 

pay alamayan Ali Baba evlâdının, 

böyle bir vazife ihdas ederek vakıf￾tan gelir temin etme çabasıdır.

2- Padiĩah tarafından, sırf bu amaçla 

bir yerin gelirinin temlîk edilmesi 

yani mülk olarak verilmesi. Bu ĩe￾kilde padiĩahın, büyük bir velinin 

hayır-duasını almak istediği düĩü-

nülebilir.

3- Baĩka bir vakfın meĩihatına, duâgû 

adıyla(ber vech-i duâgû), Ali Baba 

evlâdının sahip olması. Ali Baba Za￾viyesi ile baĩka herhangi bir iliĩkisi￾ni tespit edemediğimiz Özemiĩ Za￾viyesi meĩihatına bilâ berât duâgû 

mutasarrıf olan Ali Baba evlâdından 

Ĩeyh Ĩems Ahmet’in 1740’ta vefat 

etmesi üzerine, bu vazifeyi oğlu Sey￾yid Ebubekir devralmıĩtır. Ancak, 

vazife karĩılığı olan ücret Küçük Ali 

Baba Vakfı gelirinden alınacaktır

66

.

66 VGMA, 1088 numaralı HD, 54-B.

d- Cüzhan

Cami ve tekkelerde ibadetlerden önce 

Kur’ân’dan birer cüz okumakla görev￾li olan kimselere cüzhan; bunlara tahsis 

edilen maaĩa da “cüzhanlık ciheti” adı

verilmektedir(Pakalın, 1983: 318). Rüstem 

Paĩa ve Küçük Ali Baba vakfi yelerinde cüz￾han tayin edileceğine dair herhangi bir kayıt 

bulunmuyor. Buna rağmen 1714’lerden iti￾baren böyle bir görevin ihdas edildiği görül￾mektedir67. Bu göreve de Ali Baba evlâdının 

tayin edilmesi, bu görevin de evlâd-ı vâkıfa 

iĩ bulma kaygısının bir sonucu olduğu inti￾baını vermektedir.

A.2- Zaviyenin Fonksiyonu

a- Yolculara hizmet

Genel olarak bütün İslâm dünyasında￾ki zaviyelerin ortak ve en belirgin özelliği, 

ücretsiz konaklama hizmeti görmektir. Bu 

özellikleri sebebiyle vakıfl arla beslenip, vergi 

muafi yetleriyle desteklenen zaviyeler, faali￾yetlerini yüzyıllar boyu sürdürebilmiĩlerdir.

Ali Baba Zaviyesi’ne yapılan esaslı iki 

vakfi yede de, gelip geçen yolculara hizmet 

verileceği kayıtlı bulunuyor. Rüstem Paĩa 

vakfi yesinde, vakfedilen köy ve mezrala￾rın gelirlerinin, Ali Baba dilerse “âyende ve 

revendeye ve âzâd ve bendeye re’s-bülent 

ve ednâ-efkendeye sarf” olunacağı, belirtil￾miĩtir. Demek ki; zaviyede, hür veya köle, 

zengin ya da fakir bütün misafi rlere hizmet 

67 VGMA, 1118 numaralı HD, 129; 1792’de düzenle￾nen benzer bir belge için bkz. VGMA, 548 numaralı

HD, 110.

84

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

verilecektir. Aynı ĩekilde, Küçük Ali Baba 

vakfi yesinde de, zaviyede misafi r olan yol￾culara yemek verileceği kaydedilmiĩtir. 

Ali Baba Zaviyesi’ni destekleyen üçüncü 

önemli vâkıf olan Atîk Valide Sultan, 1582 

tarihli vakfi yesinde, Yeniil köyleri mahsu￾lünden senede beĩ mud hıntanın(buğday) 

Ali Baba Zaviyesi’ne verilmesini istemiĩtir68

Vakfi yede, söz konusu hıntanın, hangi ĩartla 

verileceği belirtilmemiĩ; ancak, daha sonraki 

vesikalarda, bu miktarın yedi mud hınta ve 

günlük dokuz akçe olmak üzere artırıldığı

ve bu malî desteğin, “âyende ve revendeye 

it’âm-ı taâm”, yani gelip geçen yolculara ye￾mek ikram edilmek ĩartıyla sağlandığı belir￾tilmektedir69

.

Bu bakımdan, prensip itibariyle, gelip 

geçen yolculara hizmet vermesi ĩartıyla zavi￾yeye malî destek sağlandığını söyleyebiliriz. 

Vesikalara bakılırsa, Ali Baba Zaviyesi’nde, 

asırlar boyu bu hizmet sürdürülmüĩtür. Ni￾tekim 1251-1252 Hicrî tarihlerinde yapılan 

kontrollerde, zaviyede, “âyende ve reven￾deye it’âm olunmakta” olduğu ve vazifeli￾lerin, “bilâ kusur hizmetlerini edâ” ettikleri 

görülmüĩtür70

.

Bazı dönemlerde, muhtelif sebeplerle, 

“âyende ve revende” hizmetinin kesinti￾ye uğradığı da anlaĩılıyor. Zaviyenin, bu 

68 VGMA, 1766 numaralı defter, 136-170’te kayıtlı

vakfi ye.

69 RB’den alınan, 8 numaralı buyruldu, 9 numaralı

arz, 64 numaralı fermân.

70 Sivas Kongre Müzesi’nde bulunan 1251-1252 tarihli 

numarasız Vakıf Muhasebe Defteri, 140-141.

fonksiyonunu icrâ edemez hale geliĩinin 

sebepleri olarak; Ali Baba evlâdı arasındaki 

mücadeleler, vakıf gelirlerinin muntazam 

olarak toplanamaması, gelir kaynaklarının 

zamanla tahrip olması ve ĩehir yönetimi ta￾rafından zaviyenin asıl fonksiyonu dıĩında 

hizmet vermeye zorlanması gibi hususları

sıralayabiliriz. 

Ĩüphesiz bunlardan en önemlisi; Ali 

Baba evlâdı arasında vakıf gelirlerine sahip 

olma hususundaki mücadeleler sebebiyle 

zaviyenin zamanla bakımsız hale gelmesi, 

gerekli tamir ve bakım hizmetlerinin yapıla￾mamasıdır. Zaman zaman ĩikâyetlere konu 

olan bu durumun, aynı zamanda zaviyenin 

gelir kaynakları arasında bulunan değirmen, 

tuzla ve sâirenin de tahrip olmasının baĩlıca 

sebebi olduğu söylenebilir. Gelir kaynakla￾rının harap olmasının diğer önemli bir se￾bebi ise, dıĩarıdan yapılan müdahalelerle, 

gelir kaynaklarının baĩkalarının eline geç-

mesi ve bu yüzden uzun süre gerekli tamir 

ve bakımlarının yapılamamasıdır. Bunda, 

bazı dönemlerde yoğunlaĩan eĩkıyalık ha￾diselerinin de rolünün bulunduğu tahmin 

edilebilir.

b- Derviĩleri barındırma

Zaviyelerle ilgili bütün vesikalarda, asıl 

görevin, âyende ve revende hizmeti olduğu 

belirtilmekle beraber, zaviyelerin tabii ola￾rak bilhassa tarikat mensubu derviĩler için 

barınak yeri teĩkil ettikleri kolaylıkla tah-

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

85

min olunabilir71. Aslında zaviyelerin varlık 

sebebi de, mensup oldukları tarikatın pro￾pagandasının yapılması değil midir? İmpa￾ratorluk topraklarını baĩtan baĩa dolaĩan 

derviĩler için, yolları üzerindeki tekke ve 

zaviyelerde konaklamak, herhalde seyahat￾lerini büyük ölçüde kolaylaĩtırıyordu. İbn 

Batuta Seyahatnamesi’nde, zaviyeye gelen 

misafi rlere, yolda hangi zaviyelere uğradı-

ğının ve ĩeyhinin kim olduğunun soruldu-

ğunun kayıtlı bulunması, bu durumu açıkça 

gösteriyor(İbn Batuta, 1333-1335: 32). 

Ali Baba Zaviyesi’nin, ĩehir merkezinde 

kurulmuĩ bir zaviye olması itibariyle, daha 

çok, ĩehre gelen derviĩler için konaklama va￾zifesi gördüğü tahmin olunabilir. Ayrıca, di-

ğer bütün zaviyelerde olduğu gibi, Ali Baba 

Zaviyesi’nin de, bir ĩeyh ailesi tarafından 

kurulup yaĩatıldığı ve dolayısıyla o ĩeyh ai￾lesi için asırlar boyu barınak vazifesi gördü-

ğü, dikkatlerden uzak tutulmamalıdır.

Osmanlı müesseselerinin bozulması-

na paralel olarak, tekke ve zaviyelerin de 

genellikle XIX. asırdan itibaren esas fonk￾siyonlarını kaybettikleri biliniyor(Eyice, 

1967: 592). Bilhassa kuruluĩ döneminde si￾yasi, sosyal, iktisadî ve askerî etkinlikleri 

71 Meselâ Niksarlı Ahî Pehlivan, “tarikat ĩeyhi ile ta￾rikat usullerine göre terbiye görmüĩ olan ve ĩeriatın 

zâhirî hükümlerine göre daima ibadetlerini yerine 

getirmeye çalıĩan sulehâü’s-sûfi yenin oturması için 

bir zaviye” yaptırmıĩtır. “Sûfîler, fukarâ, mesâkîn ve 

sulehâ bu kuruluĩta ortak bir hayat sürmekte, akĩam 

ve sabah yemeklerini beraber yemekte, ayrıca geleni 

gideni misafi r etmektedirler”. bkz. Bahaeddin Yediyıl￾dız, “Niksarlı Ahî Pehlivan ve Dârü’s-sulehâsı”, Türk 

Tarihinde ve Kültüründe Tokat Sempozyumu(2-6 

Temmuz 1986), Ankara, 1987, 283-284.

görülen zaviyelerin, XIX. asırdan itibaren 

sadece ibadetle meĩgul olan derviĩlerin ba￾rınak yerleri haline geldikleri anlaĩılıyor. Bu 

konuda belki bazı istisnalar gösterilebilir72

Ancak genellikle durum bu ĩekildedir ve 

Ali Baba Zaviyesi de bu geliĩmeden ken￾disini kurtaramamıĩ görünmektedir. 1809 

tarihli bir hükümde geçen, “bu makûle za￾viyede derviĩân sakin olup, tezkir ve tehlil 

ide gelmiĩ iken” ĩeklindeki kayıt

73, böyle bir 

geliĩmenin ifadesi olmalıdır. Bununla bera￾ber, kanaatimizce bu değiĩikliklerin sebep￾leri sadece zaviyelerin iç bünyelerinde mey￾dana gelen bozulmalarda aranmayıp, aynı

zamanda, imparatorluk çapında etkili olan 

bazı dıĩ unsurların da dikkate alınmasında 

büyük fayda vardır.

c- Fakirlere yemek ikramı

Zaviyeler; tarikat mensubu derviĩlerin 

oturdukları, gelip geçen yolcuların konakla￾dıkları ve ayrıca çevrelerinde yaĩayan fakir fu￾karanın beslenip barındıkları ve giydirildik￾leri sosyal hizmet müesseseleriydi(Barkan, 

1942: 294). Hatta bu yüzden, zaviyelerin, 

yeni yerleĩim birimlerinin ortaya çıkmasın￾da önemli rollerinin olduğu söylenebilir. 

Zaviyeden dağıtılan yiyecek ve giyecekler￾le hayatlarını sürdüren fukaranın, zamanla 

zaviye çevresinde temelli yerleĩmeleri, yeni 

mahalle, köy ve kasabaların teĩekkülüne 

imkân vermiĩtir(Akdağ, 1979: 495). 

72 İstiklâl Harbi’nde bazı tekkelerin önemli ve faydalı

faaliyetleri için bkz. Mustafa Kara, Tekkeler ve Zavi￾yeler, İstanbul, 1977, 152-165.

73 BA, Sivas Ahkâm Defteri, 23/6.

86

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

Zaviyelerin, bir çeĩit aĩevi olma özellik￾leri sebebiyle, buralarda yedirilip içirilen ve 

giydirilen, hatta bazen temizlik ihtiyaçları

karĩılanan ve fukara olarak vasıfl andırılan, 

muhtaç durumdaki bu insanlar kimlerdir? 

Herhalde, bunların baĩında gezgin derviĩ-

lerin geldiğini söylemek yanlıĩ olmaz. Sivas 

Müzesi’nin tekke ve zaviyelerden devralı-

nan eĩyanın bir bölümünün sergilendiği re￾yonunda, derviĩlere ait eĩyalardan bol mik￾tarda bulunması, bir zamanlar Sivas’taki 

zaviyelerin de, bu tip derviĩler için barınak 

yeri oldukları intibaını vermektedir. Aslın￾da, fukara kelimesi, ıstılâhî anlamda tari￾kat mensubu derviĩler için kullanılan bir 

terimdir(Pakalın, 1983: 636). Bunun yanın￾da, muhtelif sebeplerle iĩsiz güçsüz kalmıĩ, 

normal fakir fukaranın da, zaviyelerde ba￾rınma imkânı bulduklarını kabul edebiliriz.

1764 tarihli bir hükümde, Ali Baba Zavi￾yesi Reis-i Mütevellisi Seyyid Feyzullah’ın, 

ĩehir yöneticilerinin(Ĩehir kethüdası ve Be￾desten kethüdası) Levendân Taifesi’ni za￾viyeye yerleĩtirmeleri sebebiyle derviĩânın 

ve sair fukaranın zaviyede barınamaz hale 

geldiklerini söylemesi74, fukara tabiriyle, 

derviĩlerin yanında baĩka muhtaç durum￾daki kimselerin de kastedildiği izlenimini 

vermektedir. Ayrıca, mübarek gecelerde ve 

Aĩure günlerinde piĩirilen yemek ve helva￾ların fukaraya yedirildiği de belgelere kay￾dedilmiĩtir. Meselâ, Ali Baba Zaviyesi’nde, 

Kadir Gecesi’nde fakir ve garipler için ha￾zırlanan dört batman helvanın tahminî 

74 BA, Sivas Ahkâm Defteri, 10/74.

bedeli(iki yıllık) 400 kuruĩ idi75. Aynı ĩekil￾de, yolcular ile fukara ve zuafânın(fakirlerin, 

hasta ve zayıfl arın) doyurulması için, iki yıl￾da toplam 11210 kuruĩ sarf edilmiĩtir76

.

B- Mescit/Cami, Türbe

1574 tarihli mufassal defterde “Ali Baba 

Mescidi Mahallesi”nin kayıtlı bulunması

77

1547’lerde mevcut olan zaviyenin yanında 

1574’lerden önce bir de mescidin inĩa edil￾miĩ olduğunu göstermektedir. Ancak, zavi￾ye binasının aynı zamanda mescit vazifesi 

görmesi de mümkündür.

Büyük Ali Baba ve torunu Küçük Ali 

Baba dönemlerinde bahsi geçen mescit, 

1714’lerde minber konulup, hatip tayin 

edilmek suretiyle cami haline getirilmiĩ-

tir78. 1788-89 tarihli iki hurufat kaydı, cami 

ve türbenin Küçük Ali Baba tarafından bina 

edildiğini haber vermektedir79. Bu durum, 

Büyük Ali Baba döneminde mevcut olan 

mescidin, zamanla yıkıldığını ve Küçük Ali 

Baba tarafından yeniden yaptırıldığını gös￾termektedir. Cami içinde bulunan türbenin 

ise, Küçük Ali Baba tarafından dede ve ba￾basının kabirleri üzerine yaptırılmıĩ olduğu 

kabul edilebilir.

1714’lerde cami haline getirilen mües￾sese, 1785’lerde, Ali Baba evlâdından Zavi￾yedar ve Mütevelli Ĩeyh Feyzullah Efendi 

75 1251-1252 Hicrî Tarihli Vakıf Muhasebe Defteri, 4.

76 Aynı defter, 140-141.

77 TKGMA, 14 numaralı mufassal, 19-A. 

78 VGMA, 1118 numaralı HD, 138.

79 VGMA, 548 numaralı HD, 109, 110.

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

87

tarafından yaptırılan minarenin de eklen￾mesiyle bugünkü haline gelmiĩtir80. Bunun￾la beraber, 1318 Hicrî tarihli kitabe, Ali Baba 

Camii’nin, XX. yüzyıl baĩlarında büyük bir 

tamirat geçirdiğini göstermektedir. İkinci 

giriĩ kapısı üzerinde hâlen mevcut olan kita￾bede geçen, “Harâbe-müĩrif iken oldu böyle 

ümrânı” ĩeklindeki manzum kayıt, camiin 

bu tarihten önce harap olmaya yüz tuttuğu￾nu veya tamamen yıkılmıĩ olduğunu ifade 

etmektedir81

B.1-Mescit/Cami-Türbe Görevlileri

a- Hatip-İmam-Müezzin

Ali Baba Zaviyesi’ne esaslı ilk vakfın 

yapıldığı 1547’lerde, zaviye bünyesinde he￾nüz bir mescit bulunmadığından, Rüstem 

Paĩa Vakfı’ndan, mescit görevlilerine maaĩ

tayini(vazife tevcihi) yapılmadığı anlaĩılı-

yor. 1574’te “Ali Baba Mescidi Mahallesi” 

isminin kayıtlara geçmiĩ olması

82, 1547-1574 

tarihleri arasında, zaviyenin yanında bir de 

mescidin inĩa edilmiĩ olduğunu göstermek￾tedir. Doğal olarak bu mescide ait görevli￾lerin bulunması gerekir. Ancak, bu görev-

80 Minarenin yapılıĩ tarihi için bkz. Minarede bulu￾nan Hicrî 1200 tarihli kitabe.

81 Ali Sinan Bilgili, “Sivas Ali Baba Zaviyesi Vakfı Bel￾geleri”, Türk Kültürü ve Hacı Bektaĩ Veli Araĩtırma 

Dergisi, Sayı 51, s.31’de “Fon Kodu: DH.MKT. Tarih: 4 

Rebiulahir 1319(21 Temmuz 1901) Dosya/Gömlek No 

: 2511/147 Özet : Sivas’ta medfun Ali Baba-yı Kebir 

Cami-i ĩerifi yle türbesinin yeniden inĩası hususun￾da gayretleri görülen Redif binbaĩılarından Ömer 

Efendi’nin üçüncü rütbeden niĩan-ı Osmani ile taltifi 

hakkında” ĩeklinde verilen kayıt da bu bilgileri doğ-

rulamaktadır.

82 TKGMA, 14 numaralı mufassal, 19-A.

lilerle ilgili, o tarihlerde herhangi bir kayda 

rastlanılmamıĩtır.

Küçük Ali Baba vakfi yesinde, “ced￾dim merhûm-ı mümâileyhin(Büyük Ali 

Baba’nın) mescid-i ĩerîfi imamına üç akçe 

ve müezzinine yevmî iki akçe vazife” veri￾leceği belirtilmektedir. Demek ki, 1639’larda 

mevcut bulunan mescidin imam ve müezzi￾nine, Küçük Ali Baba Vakfı’ndan maaĩ bağ-

lanmıĩtır.

1574’lerden evvel kurulduğu anlaĩılan 

Ali Baba Mescidi’nin, 1714’lerde minber ko￾nulmasıyla câmi haline geldiğini biliyoruz. 

Bu tarihte, Ali Baba evlâdından biri(Küçük 

Ali Baba’nın kızı Ümmühani Hatun’un oğlu 

Ebubekir), günlük dört akçe maaĩ ile hatip 

tayin edilmiĩtir83. 1730-31 tarihli hurufat kay￾dında, adı geçen kiĩinin, “Büyük Ali Baba 

Zaviyesi Mescidi Câmii’nde” hatip tayin ol￾duğu belirtilmektedir ki, mescitten câmiye 

geçiĩ döneminde yazılan bu kayıttan, hatip 

olan kimsenin, günlük dört akçe olan ma￾aĩını Büyük Ali Baba Vakfı’ndan alacağını

anlıyoruz84. Hatip maaĩı olarak tespit edilen 

günlük dört akçenin, 1914’lere kadar değiĩ-

meden devam ettiğini takip edebiliyoruz.

Yazdıklarımızı özetleyecek olursak; Bü-

yük Ali Baba’nın sağlığında mevcut olduğu 

anlaĩılan mescide, bu tarihlerde görevli ta￾yin edildiğine dair herhangi bir bilgimiz bu￾lunmuyor. 1639’larda, yeniden inĩa edilen 

mescide, Küçük Ali Baba tarafından, imam 

83 VGMA, 1118 numaralı HD, 138.

84 VGMA, 1088 numaralı HD, 45-B.

88

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

ve müezzin tayin edildiği ve bunlara ücret 

tahsisi yapıldığı anlaĩılmaktadır. Yani Kü-

çük Ali Baba, dedesinin adını taĩıyan mesci￾de, ücretleri kendi vakfından ödenmek ĩar￾tıyla imam ve müezzin tayin etmiĩtir. 1714 

tarihinde söz konusu mescid, muhtemelen 

geniĩletilmiĩ ve minber konulup, hatip tayin 

edilmek suretiyle câmi haline getirilmiĩtir. 

Burada dikkatimizi çeken nokta ise, imam 

ve müezzine Küçük Ali Baba Vakfı’ndan, 

hatibe ise Büyük Ali Baba Vakfı’ndan vazife 

verilmesidir.

Zaviye bünyesinde herhangi bir göreve 

atanmak, o görevin yerine getirilmesinden 

çok, Ali Baba evlâdına vakıftan ücret tahsi￾si anlamına geldiğinden, bu görevlere tayin 

hususunda nadiren imtihan yapıldığı görül￾mektedir85

.

1730’lardan itibaren Büyük Ali Baba 

Vakfı’ndan, günlük iki akçe almak üzere, 

yeni müezzin tayinine baĩlandığı anlaĩılı-

yor. Bu konuyla ilgili belgede, Büyük Ali 

Baba Zaviyesi Câmi’-i Ĩerîfi ’nin müezzi￾ninin olmadığı ve buna karĩılık Büyük Ali 

Baba Evkâfı’nın köy ve mezra gelirlerinin 

müsait olması sebebiyle, günlük iki akçe üc￾ret ile yeniden(müceddeden) müezzin tayin 

edildiği belirtilmektedir86

85 Ali Baba Câmi’i hatibi Seyyid Ebubekir bin Es￾Seyyid İbrahim’in 1812’de vefat etmesi üzerine, yerine 

oğlu Es-Seyyid Hafız Mehmed’in imtihanla atanması, 

bu konuda rastladığımız tek belgedir. bkz.VGMA, 550 

numaralı HD, 57.

86 VGMA, 1119 numaralı HD, 94.

1639’larda Küçük Ali Baba Vakfı’ndan 

ücret alan müezzin, 1730’da Büyük Ali Baba 

Vakfı’ndan ücret almaya baĩlamıĩtır. An￾cak, aynı müezzin, 1713’ten itibaren Küçük 

Ali Baba Vakfı’ndan da müezzinlik ücreti al￾maktadır. Bu tür geliĩmeler, aynı kiĩinin her 

iki vakıftan da ücret alma gayreti ya da bir 

baĩka ifadeyle, genelde teyzeleri Fatma Ha￾tun tarafından vakıf gelirlerinden uzak tu￾tulan Ümmühani Hatun kanadına mensup 

Ali Baba evlâdının, vakıf gelirlerinden pay 

alma mücadelelerinin bir sonucudur.

Küçük Ali Baba’nın oğlu Ahî Mehmet 

Bey’in kısa süren mütevelliliğinin ardından, 

vakıf yönetimine bir süre ablası Ümmühani 

Hatun ortaklığıyla, onun ölümünden sonra 

ise tek baĩına sahip olan Fatma Hatun, bu 

avantajını kendi evlâdı lehinde kullanmıĩ

görünüyor. Bu yüzden, Ümmühani Hatun 

evlâdı, bilhassa yeni görevler ihdas ettirmek 

suretiyle vakıf gelirlerinden pay almaya 

çalıĩmıĩtır. Nitekim bu ĩekilde yapılan ilk 

tayinlerin, kadı’nın arzıyla yapılmıĩ olması

enteresandır. Çünkü diğer tayinler genellik￾le ya vakıf mütevellisinin arzıyla ya da eski 

berâta(görevlendirme ile ilgili padiĩah tara￾fından verilen yetki belgesi) bakılarak ya￾pılmaktadır. Kadı’nın arzıyla yapılan ilk ta￾yinlerin, vakıf mütevellisinin isteği dıĩında 

gerçekleĩtiğini sanıyoruz. Böylelikle, vakıf 

gelirlerinden mahrum bırakılan Ümmüha￾ni Hatun evlâdının, vakfi yelerdeki bilgilere 

dayanılarak verilen kadı arzlarıyla vazife 

sahibi oldukları anlaĩılmaktadır.

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

89

Câmi görevlileri konusunda rastladığı-

mız son vesika 1928 tarihini taĩıyor. Ali Baba 

Zaviyesi Mahallesi’nden Tekkeniĩinzâde 

Mehmet Nuri’nin 1928 tarihli istidâsına 

göre; kendisi bir sene öncesine kadar Ali 

Baba Câmii’nin mütevellisi olup, “câmi’-i 

ĩerîfi n nezâfet ve tahâreti ve diğer umûr-ı

husûsâtı”nı ve müezzinlik vazifesini yeri￾ne getirmektedir. O tarihte kendisi asker ve 

babası da ihtiyar olduğu için, söz konusu 

vazifeler, geçici olarak akrabalarından Halil 

adında birine tevdî edilmiĩtir. Ancak, Halil 

Ağa vazifesini doğru dürüst yapmamakta￾dır. “Hatta bu Ramazan-ı Ĩerîf “ baĩlangı-

cında câmiyi dokuz gün açmıĩ; daha sonra 

terâvih namazını kendi evinde “kirli kalîçe” 

üzerinde kıldırmıĩtır ki, “bu çirkin hâl” ma￾halle halkı arasında birçok dedikoduya sebep 

olmuĩ ve nihayet mesele Evkâf müdürüne 

ihbar edildikten sonra câmi ibâdete açılabil￾miĩ, ancak üç gün sonra tekrar kapanmıĩtır. 

Mehmet Nuri(Susamıĩ), ĩikâyetini bu ĩekil￾de ifade ettikten sonra, babasının elinde bu￾lunan berât gereği, söz konusu vazifelerin 

tekrar kendisine iâdesini istemektedir87

Adı geçen Mehmet Nuri’nin, aynı tarih￾te, babası Tekkeniĩinzâde Ali Efendi’den, 

mütevellilik ve zaviyedarlık vazifelerini 

devralabilmesi için, kendisinin “ehl-i nâmus 

ve hüsn-i hâl” sahibi olduğuna dâir Ali Baba 

87 YS’tan alınan istidâ.

mahallesi muhtar ve âzâlarının ĩahâdetnâme 

verdiğini görüyoruz88

.

b- Türbedar

Büyük Ali Baba, oğlu Ahî Mehmet Bey, 

onun oğlu Küçük Ali Baba ve onun kızı

Fatma Hatun’un gömülü bulunduğu tür￾be, Ali Baba Câmii içinde bulunmaktadır. 

1792 tarihli hurûfat kaydından89 Küçük Ali 

Baba tarafından yaptırıldığını öğrendiğimiz 

türbenin bakım ve temizlik iĩleriyle meĩgul 

olacak bir türbedarın ilk kez ne zaman ta￾yin olunduğunu bilemiyoruz. Türbe, câmiin 

içinde bulunduğundan, türbenin temizlik, 

bakım ve koruma iĩlerinin câmi görevlile￾rince yürütüldüğünü ve bu yüzden uzun 

süre ayrı bir türbedar tayin olunmadığını

sanıyoruz. Zaten, bahsi geçen vesikada, tür￾bedar tayin olunan kiĩinin aynı zamanda 

ferraĩ tayin edildiği de belirtilmektedir.

88 YS’tan alınan 1928 tarihli ĩahâdetnâme; tekke ve 

zaviyelerin 1925’te kapatılmasından üç yıl sonra dü-

zenlenen bu vesikada, küçük-büyük ayrımı yapıl￾maksızın sadece Ali Baba Vakfı mütevelli ve zaviye￾darından bahsedilmektedir. Tekke ve zaviyeler o ta￾rihte kapatılmıĩ durumda bulunduğu için, zaviyeden 

bahsedilmeyiĩi normal olmakla birlikte, zaviyedardan 

bahsedilmesi ilginçtir. Aynı vesikada, 1915 tarihli 

berâta göre Tekkeniĩinzâde Ali Efendi’nin, Ali Baba 

Vakfı mütevelli ve zaviyedarı olduğu; Ali Efendi’nin 

oğlu Mehmet Nuri Efendi’nin dahi ehl-i nâmus ve iyi 

hâl sahibi bulunduğuna, Ali Baba Mahallesi birinci ve 

ikinci muhtarları ile iki âzâsının ĩahitlik ettiği kayde￾dilmiĩtir.

89 VGMA, 548 numaralı HD, 109,110.

90

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

C- Mektep

Bugün herhangi bir bakiyesi bulun￾mayan ve nerede kurulduğu belli olma￾yan mektebin, Küçük Ali Baba tarafından 

yaptırıldığı ve görevlilerine vakıftan maaĩ

tahsis edildiği anlaĩılıyor. Vakfi yeden an￾laĩıldığına göre, muallimhânede çocuklara 

Kur’ân öğretilecektir90. Sıbyân eğitiminin, 

genellikle zaviye ya da mescit bünyesinde 

yapıldığı bilinmekle beraber91, Ali Baba Za￾viyesi müĩtemilâtı içinde ayrı bir mektep 

binasının mevcut olduğu anlaĩılmaktadır. 

1839 tarihli bir hüccette, bir menzilin sınırla￾rı tarif edilirken iki yerde “mektep” kelimesi 

geçmektedir92 ki, buradaki ifadeden, sıbyan 

eğitiminin yapıldığı ayrı bir binanın, zaviye 

müĩtemilâtı içinde bulunduğunu rahatlıkla 

söyleyebiliriz.

C.1- Mektep Görevlileri

a- Muallim-i mektep, Halife

Küçük Ali Baba, çocukların eğitimi 

için(tâlim-i sıbyân içün) bir muallimhâne 

binâ ettirmiĩtir. Muallimhâneye, Kur’ân’ı

doğru ve tecvidli okuyabilen(riâyet-i hurûf 

ile Hazreti Kur’ân’ı kırâate kâdir, mücev￾vid) salih ve dindar bir kimse muallim; 

90 Bu tip eğitim kurumları için bkz. L. Brunot - Vedat 

Günyol, “Mektep”, İA, VII, (İstanbul 1988), 652-659. 

91 Zaviyelerin eğitim hizmetleri için bkz. A. Y. Ocak, 

“Selçuklu ve Osmanlı Dönemi Tekkelerinde Dinî-

Tasavvufî Eğitime Genel Bakıĩ”, Atatürk’ün 100. Do-

ğum Yılında Türkiye 1. Din Eğitimi Semineri, Ankara 

1981, 73-80.

92 RB’den alınan 68 numaralı hüccet.

yine ehl-i Kur’ân’dan edepli ve müstakim 

bir kimse halife(muallim yardımcısı) tayin 

edilecektir. 

Ali Baba evlâdına mensup olmayan 

kimseler de, bazen zaviye bünyesinde görev 

almıĩlar ancak, vakıf mütevellisinin çabala￾rı sonucu kısa sürede görevlerini Ali Baba 

evlâdı lehine bırakmak zorunda kalmıĩlar￾dır

93. Aslında Küçük Ali Baba vakfi yesinde, 

tayin edilecek imam, müezzin, muallim ve 

halife gibi görevlilerin, Ali Baba evlâdından 

olacağına dair herhangi bir iĩaret bulunma￾maktadır. Nitekim ilk dönemlerde bu vazi￾felerden bazılarına aile dıĩından kimselerin 

tayin edildiği anlaĩılıyor. Meselâ, 1703’te 

padiĩah değiĩikliği(cülûs) sebebiyle mual￾limlik berâtı yenilenen Ömer’in durumu bu 

ĩekildedir. 1731’de Fatma Hatun’un toru￾nu Veli’nin muallimlik berâtının yine cülûs 

sebebiyle yenilenmesi94, bu tarihten önce 

görevin Ali Baba evlâdı eline geçtiğini gös￾termektedir. Adı geçen Ömer’in imamlık ve 

müezzinlik konusundaki gayretlerinin de, 

aynı âkıbete uğradığı anlaĩılıyor.

Ç- Çeĩme

Susamıĩlar Konağı(Ali Baba Zaviyesi) 

önünde, bahçe içinde hâlen kullanılır halde 

bir çeĩme bulunuyor. “Asâ Suyu” ya da “Su￾samıĩ Suyu” adı verilen bu çeĩme üzerine, 

halk arasında bazı menkıbelerin oluĩtuğu 

görülmektedir. Önce bu konuda anlatılan 

93 RB’den alınan 25 numaralı fermân.

94 RB’den alınan vazife tevcih kaydı sûreti; HT’den 

alınan 8 numaralı berât.

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

91

rivayetler kısaca özetlenecek, ardından, çeĩ-

me hakkında tespit edilen vesikalara müra￾caat edilerek, konunun hakiki durumunun 

ortaya çıkmasına çalıĩılacaktır. 

Anlatıldığına göre; mescit yapılırken, 

ustalar ve iĩçiler içmek için su istiyorlar. O 

muhitte içecek su bulunmadığından, Ali 

Baba duâ ediyor iĩçiler de âmin diyorlar; Ali 

Baba asâsını vurunca yerden su çıkıyor. Bu 

yüzden Asâ Suyu ve Susamıĩlar Suyu adı-

nı alan su, ĩifalı olarak biliniyor. Sıtma ve 

romatizma hastaları, 1960’lı yıllara kadar 

ĩifa umuduyla bu çeĩmeye su içmeye geli￾yorlarmıĩ. Bu rivayeti anlatan Yılmaz Susa￾mıĩ, soyadlarının buradan kaynaklandığını

belirtiyor. Hüseyin Tekkeĩinoğlu da, suyun 

ortaya çıkıĩı konusunda benzer rivayetler 

anlatıyor. Ali İzzet Özkan ise, yukarıda adı

geçen broĩüründe, asâ suyunun Küçük Ali 

Baba-IV. Murat münasebeti sırasında, or￾dunun susuz kalması üzerine, Küçük Ali 

Baba’nın asâsını yere vurmasıyla çıktığını

anlatmaktadır(Özkan, 1986: 7).

1676’da yazılmıĩ bir hüccette geçen bil￾giler, bugün anlatılan rivâyetin, o tarihlere 

kadar uzandığı intibâını veriyor. Buna göre, 

“Ali Baba’nın zaviyesinde vâki sükenâsı

evlâdına meĩrûta olan dârda... yenâbi’-i 

nâyi’a câri olup suyun fazlası israf olmakta￾dır.” “... zâiden câri olup israf olan yenâbi’-i 

mezkûreden tahmînen iki lüle su” El-Hac 

Zâhid Mahallesi’nde binâ olunan bir evin 

bahçesindeki çeĩmeye verilerek, ev sahibi 

ve mahalle ahalisinin faydalanmasına su￾nulmuĩtur95. Yani, Ali Baba Zaviyesi’nde, 

95 RB’den alınan 15 numaralı hüccet.

zaviyede oturan Ali Baba evlâdına ait evde 

bol miktarda çıkan suyun fazlası israf ol￾maktadır; bu yüzden suyun belirli bir kıs￾mı adı geçen mahalledeki evin bahçesinde 

yapılan bir çeĩmeye verilecektir. Belgede, 

suyun çıktığı yer olarak bildirilen “yenâbi’-i 

nâyi”(yenâbi’: pınarlar, kaynaklar anla￾mında ve nâyi’: susuz, susamıĩ manasında 

kullanıldığında) Susuz Kaynaklar ya da 

Susamıĩ Kaynaklar anlamına gelmektedir. 

Buradan hareketle, önceleri Susamıĩ Kayna-

ğı adını alan suyun, zamanla Susamıĩ Suyu

haline dönüĩtüğü neticesine varılabilir mi? 

Ne yazık ki, vesikalarda rastladığımız çeĩ-

me ile ilgili diğer bilgiler, bu benzetmeyi 

pek destekler görünmüyor. 

Bu konuda rastladığımız ilk vesika 1637 

tarihlidir. Vesikaya göre, bu tarihte Beh￾ram Paĩa Vakfı’ndan Ali Baba Mescidi’ne 

bir masura96 su veriliyor97

. Eğer vesikalar 

bizi yanıltmıyorsa, 1637’lerde dıĩarıdan su 

alan zaviye, 1676’larda dıĩarıya su verir 

hale gelmiĩtir. Dolayısıyla, eğer gerçekten 

Ali Baba Zaviyesi bahçesinde 1637’lerden 

sonra bir kaynak suyu ortaya çıktı ise ve bu 

suyun ortaya çıkıĩı Ali Baba’nın kerametine 

bağlanıyorsa, burada kastedilen, Küçük Ali 

Baba olmalıdır. Ancak, bu konuda rastladı-

ğımız diğer iki belge, zaviye bahçesinden 

çıkan kaynak suyu ve bunun ortaya çıkıĩ

ĩekli hakkında söylenilen rivâyetleri pek 

teyit eder görünmüyor. Bu belgelerden ilki, 

Benderli Ali Ağa vakfi yesidir. Vakfi yeden 

anlaĩıldığına göre, bu zât, Ali Baba Tekke-

96 Masura: Resmî su ölçüsü, lüle’nin dörtte biri. bkz. 

M. Z. Pakalın, age, II, 414.

97 SVBMA, 1 numaralı defter, belge no: 303.

92

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

si önüne bir köĩk ve iki lüle98 mâî cârî çeĩ-

me yaptırmıĩtır. Ali Baba Câmii bahçesin￾de bulunan çeĩme kitâbesi99, bu vesikadaki 

bilgileri destekliyor. Câmiin giriĩ kapısının 

sol tarafında duvara dayalı bir halde duran, 

dört köĩesinde küçük kopmalar olan mer￾mer kitabede, aĩağıdaki manzum dörtlük 

tezyîni bir sûrette yazılı bulunmaktadır:

Çeĩme yapdı Benderî Ali Ağa

Maksadı feyz-i Ali Baba’y-ı Velî

Çarsûye kendi tarihi haber

Kevser icrâ eyledi el-hak Ali.

Dörtlüğü son mısraı ebced hesabıyla 

1235 Hicrî tarihine tekâbül ediyor100. Bender￾li Ali Ağa’nın vakfi yesi ile aynı tarihi taĩıyan 

bu konudaki son belgemiz ise, Ali Ağa tara￾fından yaptırılan çeĩmenin suyunun nere￾den geldiği hususuna açıklık getiriyor. Buna 

göre, Hacı Hüseyin Ağa Câmii Evkâfı’ndan 

olmak üzere Alacadeğirmen Bendi’nden iki 

lüle su, Ali Baba Dergâhı’na verilmiĩtir101

.

98 Lüle hakkında bkz. M. Z. Pakalın, age, II, 372.

99 Çalıĩmalarımız sırasında(1989’larda) mevcut olan 

ve fotoğrafını çektiğimiz bu kitâbe, Türkiye’de benze￾rine maâlesef çok sık rastlayabildiğimiz bir sorumsuz￾luk örneği sonucu tahrip edilmiĩ olup halen mevcut 

değildir.

100 Kitâbe ile vakfi ye tarihi arasındaki 4-5 yıllık fark, 

kitâbenin daha sonra yazdırılmıĩ olmasının bir neti￾cesi olabilir.

101 “Bâis-i terkîm-i hurûf oldur ki, bâ berât-ı ĩerîf-ı

âliĩân mütevellisi olduğumuz Hacı Hüseyin Ağa 

Câmi’i Evkâfı’ndan olmak üzere Alacadeğirmen 

Bendi’nden iki lüle su cereyân itmek ĩartıyla Ali Baba 

Dergâhı içün Es-Seyyid Mehmed Tahir Efendi’ye 

senevî kırk para îcârı ile iki lüle su verilmiĩdir. Tarafı-

mızdan ve taraf-ı âherden bir kimesne dahl u taarruz 

eylemeyeler. Sene 1231/1815-1816. Bende-i El-Fakir 

Vesikalardan anlaĩıldığına göre, değiĩik 

zamanlarda, muhtelif bendlerden getirilen 

su, zaviye önündeki çeĩmeye bağlanarak 

kullanıma sunulmuĩtur. Üstelik zaviyeye 

getirilen su, ĩehirden kullanılan su ĩebekesi￾nin bir parçası durumundadır

102. Bu bakım￾dan, Ali Baba’nın evliyâ ve kerâmet sahibi 

bir velî olduğuna inanılmasının bir neticesi 

olarak, zaviye çeĩmesinden akan su üzerine, 

zamanla halk arasında bir takım menkıbe￾lerin teĩekkül etmiĩ olduğunu kabul etmek 

durumundayız

103

.

Ç.1- Çeĩme Görevlileri

a- Çehgan

Ali Baba Zaviyesi önüne bir çeĩme yap￾tıran Benderli Ali Ağa, çeĩmenin tamir ve 

bakım hizmetleri için üç yüz kuruĩ nakit 

para vakfetmiĩ; elde edilen gelirden yıllık 

on iki kuruĩun, tamir ve bakım hizmetlerini 

yürütecek olan çehgana verilmesini istemiĩ-

Derviĩ Mehmed El-Mütevelli-i vakf-ı mezbur”, bu ve￾sika RB’den alınmıĩtır.

102 SVBMA, 1 numaralı defter, belge no: 303, burada, 

Behram Paĩa Vakfı’ndan dağıtılan su ĩebekesi çizelge 

halinde verilmiĩtir. Ayrıca, 1637 tarihinde de, zaviye￾nin Behram Paĩa Vakfı’ndan su aldığı burada tekrar 

hatırlanmalıdır; bu bakımdan 1676 tarihli belgedeki 

bilgiler ihtiyatla değerlendirilmelidir.

103 M. F. Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasav￾vıfl ar, Ankara 1981, 4. Basım, 17’de, “Bilhassa her bü-

yük ĩeyhin ölümünden sonra âmme muhayyilesi onu 

bir kerâmet hâlesiyle ihâta etmekte idi. Tarihî kıyme￾ti olmayan hurafelerle dolu menâkıp kitapları değil, 

sûfîlik tarihinin en kıymetli kaynakları bile bu gibi 

muhayyelât ile doludur” diyerek bu konuya iĩaret 

etmektedir. Bu konuda yapılmıĩ bir çalıĩma için bkz. 

A. Y. Ocak, Türk Halk İnançlarında ve Edebiyatında 

Evliyâ Menkıbeleri, Ankara 1984.

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

93

tir. Çehgan, vakıf gelirinden, ayrıca yılda 

bir Kıyye Ĩem’-i Ruğan alacaktır.

Benderli Ali Ağa vakfi yesinde yazılı

olan bu ĩarta rağmen, söz konusu çeĩmenin 

bakım ve tamir iĩlerine bakacak bir çehga￾nın tayin edildiğine dâir baĩka herhangi bir 

vesikaya tesadüf olunmamıĩtır.

IV- Ali Baba Adını Taĩıyan 

Mahalleler

A- Ali Baba Mescidi-Zaviye-i Ali 

Baba ve Ali Baba Mahalleleri

Ali Baba Zaviyesi’nin, sultanlar ya 

da ileri gelen devlet büyüklerince temlîk 

edilen ve o devirde Sivas’ın biraz dıĩında 

bulunan bahçeler üzerinde kurulduğu￾nu söyleyebiliriz. İ. Aslanoğlu, Ali Baba 

Câmii’nin 1956’daki imamından(Mehmet 

Nuri Susamıĩ olmalıdır) naklen, çok zen￾gin olan Rüstem Paĩa’nın, Sivas’ta mülkü 

olan bostanlarının tümünü Ali Baba’ya ba-

ğıĩladığını, Ali Baba Tekkesi ve Câmii’nin 

burada kurulduğunu anlatıyor. Buna göre, 

Ali Baba, “halkın gözünden uzak olsun diye 

câmi ve tekkeyi bostanın en uzak köĩesine 

yaptırmıĩ”(Aslanoğlu, 1984: 42). Bu rivayet, 

tarihî geliĩmeyi anlamamıza yardımcı ol￾makla birlikte, özellikle zaviyenin kuruluĩ

yeri hakkında verdiği bilgi masalımsı bir 

hava taĩıyor. Çünkü zaviyenin öyle çok ten￾ha bir mahalde değil, bilhassa gayr-i müs￾lim nüfusun meskûn olduğu bir yerde veya 

bu mahallin yakınında kurulduğu bilgimiz 

dâhilindedir. 1574 tarihinde Ali Baba Mes￾cidi Mahallesi’nde dokuzu müslim, elli beĩi 

gebrân(gayr-i müslim) olmak üzere toplam 

atmıĩ dört hâne bulunuyordu104. Zaviyenin 

kuruluĩ tarihini XVI. asrın ilk yarısı ortaları

olarak kabul edersek, geçen elli yıl zarfın￾da, söz konusu müslim ve gayr-i müslim 

nüfusun, sonradan gelip zaviye çevresine 

yerleĩmiĩ olabileceği ihtimali bulunmakla 

beraber, bilhassa gayr-i müslim nüfusun 

önceden beri aynı mahalde meskûn bulun￾duğunu sanıyoruz. 

Ali Baba Zaviyesi Mahallesi’nin 1574 ta￾rihli mufassaldan önceki defterlerde kayde￾dilmemiĩ olmasından hareketle, 1547’lerden 

önce kurulan zaviyenin bir süre sonra yeni 

bir mahallenin teĩekkülüne sebep olduğunu 

söyleyebiliriz. Ayrıca, zamanla iskânın art￾masıyla, XIX. asırda Ali Baba adını taĩıyan 

iki mahallenin ortaya çıktığı görülmektedir 

ki, bu durum, zaviyenin, etrafına nüfus çek￾me fonksiyonunu asırlar boyu devam ettirdi-

ği izlenimini vermektedir. Zaviye-i Ali Baba 

Mahallesi’nin, daha çok zaviye sakinlerini ve 

zaviye çevresinde sakin olanları barındırdı-

ğı, Ali Baba Mahallesi’nin ise, ĩehir merkezi 

itibariyle zaviyeden dıĩarıya doğru iskânın 

artmasıyla oluĩtuğu anlaĩılmaktadır.

1781 tarihinde yazılan bir hüccet, zaviye 

çevresine yapılan iskân hususunda açıkla￾yıcı bilgiler vermektedir. Buna göre, zaviye 

yakınında bulunan Hubyar Bostanı denilen 

yere, daha önce mütevelli izniyle bazı kim￾seler tarafından menzil ihdas ve binâ edil￾miĩ; menzil sahipleri o tarihten beri zaviye￾ye her yıl toplam 107 Vakıyye Ĩem’-i Ruğan 

104 TKGMA, 14 numaralı mufassal, 19-A.

94

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

veriyorlarmıĩ. Ancak, zamanla menzillerde 

değiĩiklikler, artma ve azalmalar meydana 

geldiğinden, 107 Vakıyye Ĩem’-i Ruğan’ın 

tahsilinde güçlükler ortaya çıkmıĩ; bir ta￾kım dava ve münâzaalardan sonra, menzil 

sahiplerinden toplam 1931 akçe alınmak 

üzere sulh yapılmıĩ. Anlaĩmaya göre, men￾zil sahipleri, miktarı belirtilen parayı kendi 

aralarında toplayıp, her yıl Berât Gecesi gir￾diğinde zaviyeye teslim edeceklerdi. Ayrıca, 

söz konusu menzillerin alım satım ve inti￾kalinde, vakıf mütevellisinden izin tezkeresi 

alınması gerektiği de aynı hüccette kayıtlı

bulunmaktadır

105

.

Zaviye çevresine bina olunan menzille￾rin sahipleri ile ilgili kayıtlar, bunların nere￾den geldikleri ve dinî durumları hakkında 

bazı bilgiler edinmemizi sağlamaktadır. Söz 

konusu menzillerde yaĩayan ve zaviyeye 

kira(icâre) verenler arasında bulunan “Hö-

yüklüoğlu, Köydinlioğlu, Dökseli, Divrikli, 

Kızılcaköylü ve Gergerli” lâkaplarını taĩı-

yan kiĩilerin, isimlerini aldıkları köylerden 

gelip, zaviyeye ait arsalar üzerine, arsa kira￾sı vermek ĩartıyla evlerini inĩâ ederek yer￾leĩtikleri anlaĩılmaktadır. 1737’de zaviyeye 

icâre veren menzil sayısı otuz dört iken, bu 

sayı 1781’de kırk bir olmuĩtur ki, bu durum, 

zaviye çevresine yapılan iskânın gittikçe art￾tığını göstermektedir. Bunlardan daha sonra 

düzenlendiği anlaĩılan tarihsiz bir belgede 

ise, icâre veren hâne sayısı kırk üçe yüksel￾miĩtir. 1737’de zaviyeye icâre veren toplam 

105 RB’den alınan 59 numaralı hüccet; aynı hüccet 

SĨS, 1/345-346’da da kayıtlıdır. Burada ayrıca bahsi 

geçen 1931 akçenin mahalle sakinlerine dağılımı da 

gösterilmiĩtir. 

otuz dört hânenin dördü, 1781’de toplam 

kırk bir hânenin ikisi ve tarihsiz belgede ka￾yıtlı bulunan kırk üç hânenin yedisi gayr-i 

müslimdir. 1795/96’da değiĩiklik sebebiy￾le düzenlenen bir belgeden anlaĩıldığına 

göre, bu tarihte icâra verilen toplam on dört 

hânenin tamamı Müslüman’dır

106. Buradan 

hareketle, zaviye çevresine genellikle Müs￾lümanların yerleĩtiği söylenebilir.

Demek ki, zaviye özellikle gayr-i müs￾lim nüfusun yaĩadığı bir mahalde kurulmuĩ, 

zamanla zaviyeye ait bostan ve bahçelerin 

iskâna açılması ile Ali Baba adını taĩıyan iki 

mahalle teĩekkül etmiĩtir.

Zaviye çevresindeki iskânın, kuruluĩtan 

itibaren baĩladığı kabul edilebilir. Ancak, 

iskânın özellikle XVIII. asır baĩlarında yo-

ğunlaĩtığı anlaĩılıyor. Ali Baba Mescidi’nin 

câmi haline getirilmesi de yine bu tarihlerde 

olmuĩtur ki, bu değiĩikliğin, mahalle nü-

fusunun artmasına paralel olarak ihtiyaca 

binâen gerçekleĩtiği söylenilebilir.

V- Ali Baba’yı Vakıfl a 

Destekleyenler

Ali Baba ve torunu Küçük Ali Baba’nın, 

yaĩadıkları devirlerde ve sonraki dönemler￾de, devlet ileri gelenleri ve Sivas halkı tara￾fından saygı gördükleri ve hatta bu hürmet 

ve saygının evlâtlarına da gösterildiği, zavi￾yeye yapılan temlîk ve vakıfl ardan, kolaylık￾la anlaĩılabilir. Ali Baba’yı ve evlâdını vakıf￾la destekleyenleri ve vakıfl arını tanıtmadan 

106 Söz konusu icâra defterleri RB’den alınmıĩtır.

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

95

önce, zaviyenin gelir kaynakları üzerinde 

kısaca durmamız gerekiyor.

Zaviyeye yapılan temlik ve vakıfl ardan 

baĩka, zaviye mensupları tarafından îmâr 

edilen verimsiz ve muattal(boĩ) araziler, za￾viyeye gelir temin eden üçüncü grubu teĩkil 

etmiĩtir. Zaviye mensuplarınca satın alınan 

arazi ve sâir gelir kaynakları da bu gruba 

dâhil edilebilir. 

Vakıf ya da temlîk yoluyla elde edilen 

bazı köy ve mezraların öĩür ve sâir mâlikâne 

gelirlerinin yanında107, bilhassa zaviye men￾suplarınca iĩletilen tuzlalardan, zaviyeye 

önemli ölçüde gelir temin edildiği anlaĩıl￾maktadır. Ayrıca, zaviye çevresindeki bah-

çelerin de, bizzat zaviye mensuplarınca eki￾lip biçildiği görülmektedir. Bu bahçelerin, 

zaviye çevresinde iskânın artmasıyla, arsa 

haline getirilerek inĩaata açıldığını ve bu 

ĩekilde düzenli olarak zaviyeye gelir temin 

edildiğini görüyoruz108

.

107 RB’den alınan Defter-i Hâkânî sûretlerinden anla-

ĩıldığına göre; köy ve mezra gelirleri, malikân -divânî 

sistemine göre toplanıyor, genellikle iki eĩit parça￾ya bölünüp yarısı(mâlikâne kısmı) zaviyeye, diğer 

yarısı(divânî kısmı) ise tımar sahibine veriliyordu. 

Malikâne-divânî sistemi hakkında geniĩ bilgi için bkz. 

Ömer Lütfi Barkan, “Türk-İslâm Toprak Hukuku Tat￾bikatının Osmanlı İmparatorluğu’nda Aldığı Ĩekiller: 

Malikâne-Divânî Sistemi I”, Türkiye’de Toprak Mese￾lesi Toplu Eserler 1, İstanbul 1980, 151-208.

108 Bu konulara, metin içinde yeri geldikçe değinilmiĩ-

ti; zaviyelerin bu tür ziraî faaliyetlerine örnek olarak 

bkz. S. Faroqhi, “Agricultural Activities in a Bektashi 

Center: the tekke of Kızıl Deli 1750-1830”, Peasants, 

Dervishes and Traders in the Ottoman Empire, Lon￾don 1986, 70-96, bu makalede Balkanlar’da bulunan 

yirmiden fazla tekkenin mâlik oldukları çayır, mera, 

koru, tarla, bağ ve bahçeler ile yetiĩtirdikleri hayvan 

miktarları tablolar halinde verilmiĩtir.

V.1- Rüstem Paĩa Vakfı

109

1547 tarihli vakfi yeden anlaĩıldığına 

göre, Rüstem Paĩa, merhum Sinan Paĩa’dan 

aĩağıdaki köy ve mezraları satın alarak Ali 

Baba Zaviyesi’ne vakfetmiĩtir:

Niksar kazasına tâbi;

1- Hisarcık köyü(bugünkü Asar köyü, 

1853 tarihli mufassal defter sûretinde 

köyün 142 nefer ve 6000 akçe geliri 

olduğu kayıtlıdır).

2- Kızılyaka köyü(42 nefer, toplam ge￾liri: 1200 akçe).

3- Biĩürmi köyü(Bugünkü Reĩadiye 

merkez bucağa bağlı Büĩürüm köyü, 

Alanzena köyü ile birlikte 87 nefer, 

geliri: 5000 akçe).

4- Kebiryün köyü (Bugünkü ismi Ya￾zıcık, Sağiryün ile birlikte 185 nefer, 

geliri: 3000 akçe).

5- Kirale köyü(58 nefer, geliri: 3000 

akçe).

6- Kâgün köyü (Bugünkü Kekün/Çi￾mendüzü köyü, geliri 6000 akçe).

Biĩürmi köyüne tâbi;

1- Kurucagöl mezraası.

2- Oğuzviran mezraası.

3- Zenad mezraası(Bugünkü Alan/

Alanzena köyü olabilir).

4- Yenice mezrası.

109 Vakfi yenin eski harfl erle yazılı sûreti VGMA, 

582/1 numaralı defter, 287-289, sıra: 197, bugünkü 

harfl ere çevirisi ise, 2232 numaralı defter, 169-173’te 

kayıtlıdır.

96

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

Zile kazasına tâbi;

1- Eymür köyü(Bugünkü Yozgat ili, 

Sorgun ilçesine bağlı, eski adı Ey￾mürkürt, yeni adı Yaylalık köyü ola￾bilir, 58 nefer, geliri: 6200 akçe).

Sorgun kazasına tâbi;

1- Kayabeğli köyü(Daha sonraki tarih￾lerde ve günümüzde tespit edileme￾di).

Sivas kazası tevâbiinden Öğnevid nahi￾yesine tâbi;

1- Hâkük köyü(Sivas ili, merkez buca-

ğa bağlı Kahkik köyü, 54 nefer, geli￾ri: 3147 akçe).

2- Kuĩcu Hasan köyü(Sivas ili, Zara 

ilçesi, merkez bucağa bağlı Kuĩcu 

köyü, 24 nefer, geliri: 2000 akçe).

3- Ütük köyü(Zara ilçesine bağlı Ütük 

köyü).

4- Netce köyü(1853 tarihli mufassal 

sûretinde Ütük, Netceköydivanı, 

Akvirandivanı ve Kabakdivanı ile 

birlikte kaydedilmiĩtir, geliri: 1000 

akçe, bu köyün daha sonraları mez￾ra olarak anılması, terk edilmeye 

baĩlandığını ve nüfusunun azaldığı-

nı gösterebilir).

5- Karğın mezrası.

6- Kuzucak mezrası(geliri: 4000 akçe).

7- Bayadkulu mezrası(geliri: 505 akçe).

Kuyucak mezrası hududunda;

1- Bir göz değirmen.

Bayramlı kazasına tâbi;

1- Karataĩ köyü(Bugünkü Tokat ili, Re-

ĩadiye ilçesine bağlı aynı adlı köy).

2- Kovanı köyü(Bugünkü Reĩadiye il-

çesine bağlı Güvendik köyü, 30 ne￾fer, geliri: 2000 akçe).

3- Güdülüs köyü(Reĩadiye ilçesine 

bağlı, eski adı Körtolos, yeni adı Do-

ğantepe olan köy, 35 nefer, geliri: 

8000 akçe).

4- Temürcilü köyü(Reĩadiye ilçesine 

bağlı Demircili köyü, 52 nefer, geliri: 

3400 akçe).

5- Enderin köyü(Reĩadiye ilçesine bağlı

eski adı İdrinköy, yeni adı Gölkonak 

köyü, 22 nefer, geliri: 5150 akçe).

Vakfi yeden anlaĩıldığına göre, toplam 

on yedi köy, yedi mezra ve bir adet değir￾menin bütün gelirleri Ali Baba Zaviyesi’ne 

vakfedilmiĩtir. Rüstem Paĩa vakfi yesinde; 

Bayramlı kazasına bağlı Karataĩ, Kovanı, 

Güdülüs, Temürcilü ve Enderin köylerinin 

bütün tevâbii ve levâhıkı ile birlikte bütün 

gelirlerinin zaviyeye vakfedildiği belirtil￾mekle birlikte, RB’den alınan 1787 tarihli bir 

fermânda, Karahisar-ı Ĩarkî Sancağı’nda İs￾kefsir nahiyesinde Enderin ve Güdülüs köy￾lerinin on altıda bir(1/16) hissesi ve Demür￾ciler köyünün on altı sehim mâlikânesinin 

Ali Baba’ya ait olduğu, fakat İskefsir müftü-

sünün müdahale ettiği belirtilmektedir.

Bu ĩekildeki bazı farklı uygulamalara 

rağmen, genel olarak bu bölgede mâlikâne￾divânî sisteminin uygulandığı bilgisinden 

hareketle, gelirleri verilen köy ve mezrala-

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

97

rın toplam gelirlerinin yarısının Ali Baba 

Zaviyesi’ne verildiğini kabul ediyoruz. 

Buna göre; Rüstem Paĩa Vakfı’ndan zavi￾yeye yıllık toplam 29.801 akçe gelir geldiği 

söylenebilir. Ancak, bu köy ve mezraların 

tamamının gelirini tespit edemediğimiz 

için, bu rakamın biraz daha yüksek olacağı

tahmin olunabilir.

Yaklaĩık olarak tahmin ettiğimiz bu ge￾lirin, Ali Baba Zaviyesi’ne düzenli bir ĩekil￾de her yıl verildiği düĩünülmemelidir. Çün￾kü bilhassa Ali Baba evlâdı arasındaki mü-

cadeleler ve dıĩarıdan yapılan müdahaleler 

sonucu, gelirler zamanında toplanamamıĩ

ya da gelir kaynakları zaman içinde harap 

bir duruma gelebilmiĩtir.

Rüstem Paĩa’nın, söz konusu bu vakfın￾dan baĩka, zaviyenin, üzerinde kurulu bu￾lunduğu bostan ve bahçelerin de, bir ĩekilde 

Ali Baba’ya verilmesini sağladığı, yukarıda 

zikrettiğimiz bir rivâyet dolayısıyla düĩünü-

lebilir; ancak, bu konuda kesin bir delilimiz 

bulunmuyor.

Rüstem Paĩa, Ali Baba’nın, vakıf gelirle￾rine vakfi yet üzere dilediği ĩekilde tasarruf 

edebileceğini, dilerse gelip geçen yolculara, 

hür ve köleye, hasta ve zayıfl ara sarf edebi￾leceğini vakfi yesinde belirtmiĩtir.

Vakıf yönetimi konusunda, sırasıyla 

Ali Baba, Ali Baba’nın kardeĩi, Ali Baba’nın 

evlâdı, Ali Baba evlâdının nesli tükenirse 

kardeĩinin evlâdı, bunların da nesli tüken￾diğinde ise, zaviyede sâkin olan “Ehl-i Sün￾net ve’l-Cemaat Mezhebi üzere” oldukları

bilinen kimseleri yetkili kılan Rüstem Paĩa, 

bunların da nesillerinin tükenmesi duru￾munda vakıf gelirlerinin Medine-i münev￾vere fukarâsına verilmesini, vakfi yesine 

yazdırmıĩtır.

Rüstem Paĩa, Ali Baba’nın dilediği ka￾dar câbi, kâtip, zâbit, hâfız ve hademe tâyin 

edebileceğini, bunların sayılarının ve ücret￾lerinin tespitinde tam yetkili olduğunu da, 

vakfi yesinde belirtmektedir.

V.2- Atîk Valde Sultan Vakfı

110

Nurbânû Vâlide Sultan(Atîk Valde Sul￾tan, II. Selim’in hanımı, III. Murat’ın annesi, 

ölüm tarihi 1583)(Deny-Kütükoğlu, 1986: 

183; Uluçay, 1980: 40), adına düzenlenen 

1582 tarihli vakfi yeden anlaĩıldığına göre, 

Yeniil köylerinin mahsulâtından, Ali Baba 

oğlu Ahî Mehmet Bey Zaviyesi’ne beĩ mud 

buğday verilecektir. Tespit edebildiğimiz 

kadarıyla bu miktar, XVIII. asrın baĩların￾dan itibaren yedi mud buğdaya çıkarıl￾mıĩ, ayrıca günlük dokuz akçe verilmeye 

baĩlanmıĩtır

111. Bu vakfın da, Ali Baba’nın 

ölümünden sekiz yıl sonra, oğlu Ahî Meh￾met Bey’in zaviyenin baĩında bulunduğu 

sırada, yine Ali Baba’ya duyulan saygının 

bir sonucu ve belki de zaviyenin sosyal fa￾aliyetlerini desteklemek amacıyla yapıldığı

söylenebilir. Takip edebildiğimiz kadarıyla 

110 Vakfi ye, VGMA, 1766 numaralı defter, 136-170, 

sıra:27’de kayıtlı bulunmaktadır, Ali Baba ile ilgili kı-

sım s.138’de kayıtlıdır.

111 RB’den alınan 4 numaralı 1704 tarihli berât.

98

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

bu destek, XIX. asrın ilk yarısı ortalarında da 

sürdürülmekte idi112. 1251-1252 Hicrî tarihli 

vakıf muhâsebe defterinde ise, bu vakıftan 

Ali Baba Zaviyesi’ne iki yıllık toplam otuz 

beĩ kile buğday verildiği kayıtlı bulunmak￾tadır

113

.

Atîk Valde Sultan Evkâfı’ndan, Ali 

Baba Zaviyesi ile birlikte on altı müessese￾ye toplam otuz beĩ mud buğday verilmiĩtir. 

Bu yüzden, Ali Baba ile Atîk Valde Sultan 

arasında, hemen hemen aynı dönemde ya-

ĩamalarına rağmen, bir münasebet oldu-

ğunu sanmıyoruz. Kanaatimizce Ali Baba 

Zaviyesi’ne yapılan bu destek, devletin böl￾gede uyguladığı genel politikanın bir sonu￾cudur ki, bu politika, Osmanlı-Safevî mü-

cadelesinin sosyal ve ekonomik bakımdan 

yıprattığı bölgenin yeniden imarı düĩünce￾sinin bir tezahürüdür114

.

V.3-Ali Baba ibn Ahî Mehmet 

Bey(Küçük Ali Baba) Vakfı115

Küçük Ali Baba’nın, bizim tahminimize 

göre büyük bir ihtimalle Sultan IV. Murat’ın 

112 RB’den alınan 64 numaralı 1823 tarihli fermân.

113 s. 4, 140-141.

114 Bu konuda bkz. “XVI. Asırda Safeviler’in 

Anadolu’daki Faaliyetleri ve Osmanlı Devletinin 

Buna Karĩı Aldığı Tedbirler”, Uluslar Arası Kurulu-

ĩunun 700. Yıldönümünde Bütün Yönleriyle Osmanlı

Devleti Kongresi, 07-09 Nisan 1999 Bildiriler, Konya/

Türkiye 2000, 183-197.

115 Vakfi yenin bir sûreti TKGMA, 14 numaralı mu￾fassal, 19, bir sûreti de VGMA, 2141 numaralı defter, 

42’de kayıtlı bulunuyor; aynı vakfi yenin RB, YS ve 

HT’den alınan birkaç sûreti de elimizde bulunuyor.

temlîki ile elde ettiği, aĩağıda dökümünü 

verdiğimiz gelir kaynaklarını 1639 tarihin￾de, dedesi Büyük Ali Baba’nın zaviyesine 

vakfettiğini görüyoruz.

1- Boyraz Yerleri(Poyraz Tarlası) adın￾daki mülk mezralar. 

2- Hamza Bostanı adındaki bir kıt’a 

bostan yeri.

3- Tavra Karyesi Nehri üzerinde bir 

çatı(sakf) altında, çalıĩır durumda üç 

göz mülk değirmen.

4- Bu değirmenlere bitiĩik bir kıt’a 

çayır.

5- Soğuk Çermik yakınında beĩ kıt’a 

çayır.

6- Sırasöğüt mevziinde bulunan Pirki￾nik Suyu üzerinde, çalıĩır durumda 

bir göz mülk değirmen.

7- Yeniil kazasına tâbi Ulaĩ köyü sınırı

dâhilinde Tecer Suyu denilen nehir 

üzerinde, bir çatı altında çalıĩır du￾rumda üç göz mülk değirmen.

8- Sivasili kazasına tâbi Ütük köyünde 

vâki Kösedağı Nehri üzerinde, çalı-

ĩır durumda bir göz değirmen.

9- Sivasili kazasına tâbi Gemriz köyü 

sınırı dâhilinde Kösedağı Nehri üze￾rinde, çalıĩır durumda bir göz mülk 

değirmen.

10- Sivasili kazasına tâbi, kendi mülkü 

olan Uzun köyünün(Hafi k’e bağlı

Özen köyü olabilir, 15 nefer, geliri: 

2200 akçe) mâlikâne gelirinin 

tamamı.

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

99

11- Tozanlı kazasına tâbi, sahih mülkü 

olan Divriğin köyünün(Hafi k’e bağlı

Beykonağı köyü) mâlikâne gelirinin 

yarısı.

12- Yine Divriğin köyünde, Tozanlı

Nehri üzerinde, çalıĩır durumda bir 

göz mülk değirmen.

13- Tozanlı kazasına tâbi, Tığnıs 

köyü(Tokat, Reĩadiye’ye bağlı Çay￾kıyı köyü) dâhilinde, Tozanlı Nehri 

üzerinde, Tozanlı Suyu üzerinde, bir 

çatı altında çalıĩır durumda iki de-

ğirmen ocağı.

14- Budaközü kazasında, sahih mülkü 

olan Emrullah Tuzlası(Çorum ili, 

Sungurlu ilçesine bağlı Kırankıĩla 

köyünde bulunuyor).

15- Emrullah Tuzlası’na tâbi Dikilitaĩ

Tuzlası(geliri: senelik 500 akçe).

16- Aynı tuzlaya bağlı Koyunağılı Tuz￾lası.

17- Yine aynı tuzlaya bağlı Elekçi 

Tuzlası.

18- Hargün nahiyesinde(Zara’ya bağlı

Belentarla köyü) tevâbiiyle birlikte 

mülkü olan Sertan Tuzlası.

19- Sivasili kazasında Beğli Tuzlası.

20- Beğli Tuzlası’na bağlı Gerdekli 

Tuzlası.

21- Aynı tuzlaya bağlı Celalli Tuzlası.

22- Yine aynı tuzlaya bağlı Pur Tuzlası.

23- Çamözü ve Acıpınar’da bulunan kü-

çük tuzla.

24- Cirhin köyündeki(Sivas, merkez 

Çaygören köyü) küçük tuzla.

25- Tokat kazasına tâbi, Tozanlı nahi￾yesinde mülkiyet üzere mutasarrıf 

olduğu Gibis köyünün(Reĩadiye’ye 

bağlı Bağtaĩı köyü, 77 nefer, geliri: 

1700 akçe) mâlikâne gelirinin dörtte 

biri.

26- Aynı yerdeki İrmenis 

köyünün(Doğanĩar’a bağlı Çatpı-

nar köyü, 62 nefer, geliri: 4050 akçe) 

mâlikâne gelirinin dörtte biri.

27- Yine aynı yerdeki Değeryer/Tekerye 

köyünün(Reĩadiye’ye bağlı Çayönü 

köyü) mâlikâne gelirinin dörtte biri.

Bu ĩekilde, toplam on üç göz değir￾men, on bir tuzla, altı kıt’a çayır, bir kö-

yün mâlikâne gelirinin tamamı, bir köyün 

mâlikâne gelirinin yarısı, üç köyün mâlikâne 

gelirinin dörtte biri, bir kıt’a bostan yeri ve 

Boyraz Yerleri denilen mezralar, torun Ali 

Baba tarafından, dede Ali Baba’nın zaviye￾sine vakfedilmiĩtir.

Küçük Ali Baba, söz konusu vakfına oğlu 

Ahî Mehmet Bey’i mütevelli tayin etmiĩtir. 

Kendisi hayatta oldukça, vakfından hâsıl 

olan gelire kendisi tasarruf edecek; vefatın￾dan sonra ise, dedesi Büyük Ali Baba’nın 

zaviyesinde oturan erkek evlâdının yaĩça 

en büyüğü mütevelli olup vakıf gelirlerine 

mutasarrıf olacaktır.

Küçük Ali Baba, vakıf gelirlerinden, 

kendisinin yaptırdığı muallimhânede görev 

yapacak olan muallime günlük üç akçe, ha￾lifeye ise günlük bir akçe maaĩ tahsis edil￾mesini istemiĩtir. Muallimhânede okuyan 

çocukların, Kur’ân öğrenimlerini tamam-

100

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

layıp mezun oldukları vakit, her birinin 

yüzer adet salâvât-ı ĩerîfe ve yediĩer adet 

Fatiha-i Ĩerîfe sûresi okuyup, sevâbını Haz￾reti Muhammed(Sav)’in rûh-u pâkine he￾diye etmeleri ve Küçük Ali Baba’yı da(bu 

abd-ı muhtâcı da) hayır-duâ ile anmaları

istenmektedir. 

Küçük Ali Baba, vakıf gelirlerinden ay￾rıca, adı geçen mescid imamına günlük üç 

akçe, müezzinine ise günlük bir akçe ücret 

verilmesini vakfi yesine kaydettirmiĩtir.

Bütün bunlar yapıldıktan sonra, fazla 

kalan vakıf gelirlerinin, zaviyede sâkin olan 

erkek evlâdı arasında eĩit bir ĩekilde paylaĩıl￾masını ve bunun nesiller boyu devam etme￾sini isteyen Küçük Ali Baba, kız evlâdından 

dul ve hasta olup zaviyede ikâmet edenlere 

de, vakıf gelirlerinden kifâyet miktarı pay 

verilmesini vakfi ye ĩartları arasına koydur￾muĩtur. Evlâdının nesli tükendiğinde, zavi￾yede her kim sâkin bulunuyorsa, vakfi yede 

belirtilen ĩartları onun yerine getirmesini ve 

fazla kalan gelire de onun sahip olmasını; 

eğer zamanla söz konusu zaviye harap bir 

duruma düĩüp, tamiri ya da yeniden inĩâsı

gerekirse, vakıf gelirlerinin buna harcanma￾sını isteyen Küçük Ali Baba, bütün bunların 

karĩılığında kendisinin hayır-duâ ile anıl￾masını beklemektedir. 

V.4- Safi ye Hatun Vakfı

116

Karahisar-ı Sâhip Sancağı’nın, Sincanlı

kazasına tâbi Çatöyük köyünde, Merhum 

Lala Sinan Paĩa’nın yaptırdığı câmi’-i ĩerîfi n 

116 RB’den alınan tezkere.

evkâfından, Sivas’ta Bedesten yakının￾da bulunan bir dükkanın kira bedelindeki 

hissesinden iki kuruĩ vakfeden Safi ye Ha￾tun, bu paranın Ali Baba Câmi’-i Ĩerîfi nin 

aydınlatılmasında(ĩem’-i ruğan alımında) 

kullanılmasını istiyor. Böyle bir vakfın yapıl￾dığını, 1768 tarihli bir tezkereden anlıyoruz.

V.5- Küçük Hanım binti Mehmet 

Bey Vakfı

117

1793 tarihli vakfi yeden anlaĩıldığı-

na göre, Sivas’ın Câmi’-i Kebîr Mahallesi 

sâkinlerinden Küçük Hanım binti Mehmet 

Bey adındaki kadın, bir bâb kıĩ evi, alt katı

bir bâb kıĩ evi olan bir bâb fevkâni oda, bir 

aralık ve bir yazlıktan oluĩan evinden, kıĩ

evini kendisine ayırıp, kalanını vakfediyor. 

Sınırları belirtilen söz konusu ev kiraya 

verilecek ve hâsıl olan kira gelirinden, her 

sene Berât Kandili’nde iki kuruĩluk Ĩem’-i 

Asel(Balmumu) alınıp, Ali Baba Câmii’nin 

aydınlatılmasında kullanılacaktır. Küçük 

Hanım, Hafız Es-Seyyid Abdullatif bin 

Mustafa adında birini, vakfına mütevelli 

tayin etmiĩtir. Ancak, kendisi hayatta ol￾duğu sürece kendisinin mütevelli olacağı-

nı belirten Küçük Hanım, vefatından sonra 

Hafız Abdullatif, onun vefatından sonra ise, 

Abdullatif’in erkek ve kız evlâdının bu gö-

revi üstlenmesini istemektedir.

117 SĨS, 5/174’te kayıtlı vakfi ye.

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

101

V.6- Rukiye binti Türkmân Hacı

Ali Vakfı

118

Rukiye Hanım, 1800 tarihli vakfi yesin￾de; bir bâb kıĩ evi, alt katı ahır olan iki bâb 

fevkâni oda, odunluk ve bir miktar avluyu 

müĩtemil evi ile, evinde bulunan seksen beĩ

kuruĩluk eĩyasını, on beĩ kuruĩ nakit para￾sını, bir çamaĩır leğenini, bir çamaĩır kaza￾nını ve on beĩ vakıyyelik bir büyük kazanını

vakfetmiĩtir. Leğen ve kazanlar, vakfi yet 

üzere Ali Baba Zaviyesi’nde kullanılacak￾lar; toplam yüz kuruĩ nakit paranın ve ev 

kirasından(menzil îcârından) elde edilen pa￾ranın, vakıf mütevellisi ve nâzırı mârifetiyle, 

istirbah olunmasından(faize verilmesinden) 

elde edilen gelir, öncelikle söz konusu evin 

tamirine harcanacak; fazlasından yılda iki 

kuruĩluk Ĩem’-i Asel Câmi’-i Kebîr’de, altı

kuruĩluk Ĩem’-i Asel ise Ali Baba Zaviyesi 

Câmii’nde aydınlatmada kullanılacak. 

Rukiye Hanım, mütevelliye senelik üç 

kuruĩ, nâzıra ise yine senelik iki kuruĩ ücret 

verilmesini, vakfi yesine yazdırmıĩ; ayrıca 

mevlid-i ĩerîf okunması için, yıllık beĩ kuruĩ

verilmesini istemiĩtir.

V.7- Benderli Ali Ağa Vakfı

119

1815 yılında, Sivas’ta misafi reten ikâmet 

etmekte olan, Serbevvâbîn-i Dergâh-ı Âlî 

Benderli Gazi Riĩvan Ağası Ali Ağa, Ali 

Baba Tekyesi önünde binâ eylediği köĩk 

ve iki lüle çeĩmenin tâmir ve bakım mas￾rafl arını karĩılamak için, üç yüz kuruĩ na-

118 SĨS, 6/89’da kayıtlı vakfi ye.

119 SĨS, 10/19’da kayıtlı vakfi ye.

kit parasını vakfetmiĩtir. Ali Ağa, vakfı-

nın mütevelliliğine, Ali Baba evlâdından 

Es-Seyyid Ĩeyh Tahir Efendi bin İsmail 

Efendi’yi tayin etmiĩtir. Vakfedilen para, 

mütevelli eliyle helâl yoldan(alâ vechi’l￾helâl) faize verilip(istirbah olunup), hâsıl 

olan gelirden(hâsıl-ı ribhinden), adı geçen 

çeĩmenin çehgânına yıllık on iki kuruĩ maaĩ

ve yine aynı ĩekilde yıllık bir Kıyye Ĩem’-i 

Ruğan verilecek. Ayrıca, Ali Baba Câmii’nde 

yakılmak üzere yıllık bir buçuk Kıyye Ĩem’-i 

Asel(Balmumu) alınacak ve bunu yakan 

kimseye de iki akçe maaĩ tahsis edilecek. 

Vakfi yeden anlaĩıldığına göre, Tahir Efendi, 

ücretsiz olarak(ber-vech-i hasbî) mütevelli 

olmuĩ; Sivas ileri gelenlerinden(hânedân-ı

memleketden) Himmet Ağazâde Seyyid 

İbrahim Ağa da, yine ücretsiz olarak nâzır 

tayin edilmiĩtir. 

V.8- Kezban binti Osman Vakfı

120

1839 tarihli mürâseleden anlaĩıldığına 

göre, Kezban binti Osman bu tarihten altı

ay önce vefat etmiĩ ve vasiyeti üzere ma￾lının üçte biri(sülüsü) olan sekiz yüz kuruĩ

vakfedilmiĩtir. Bahis konusu nakit para helâl 

yoldan(alâ vechi’l-helâl) istirbah olunacak; 

hâsıl olan nemâdan yıllık bir Kıyye Ĩem’-i 

Asel satın alınıp, Ali Baba Zaviyesi Câmii’nin 

aydınlatılmasında kullanılacak. Ayrıca, 

mübârek gecelerden birisinde yeteri kadar 

helva piĩirilip fukarâya ikrâm olunacak.

Kezban Hanım’ın, oğlu Mehmet’i vak￾fına mütevelli tayin ettiği anlaĩılıyor. Ĩimdi 

120 SĨS, 19/248’de kayıtlı mürâsele.

102

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

ise, adı geçen Mehmet vefat etmiĩ ve yerine 

bir mütevelli tayin edilmesi gerektiğinden, 

Sivas kadısı, Kezban Hanım’ın kocası Es￾Seyyid Ataullah Ağa’yı mütevelli olarak gö-

revlendirmiĩtir.

V.9- İsmihan binti Hasan Vakfı

121

Tespit edebildiğimiz kadarıyla, Ali 

Baba’yı ya da onun adına tesis edilen mües￾seseleri vakıfl a destekleyen son kiĩi, İsmihan 

binti Hasan adındaki kadındır. 1845 tarihli 

vakfi yeden anlaĩıldığına göre, İsmihan Ha￾nım, Ali Baba Zaviyesi sâkinlerindendir ve 

Ali Baba evlâdına mensuptur. Üç adet fi ske 

ĩamdan, üç dimi ve çit yüzlü döĩek, dört 

makat ĩiltesi, iki eski(köhne) minder, üç eski 

çit yorgan, dört eski kutnu yüzlü yastık, beĩ

çit yüzlü yastık, bir eski halı seccâde, bir eski 

kilim ve on altı buçuk kıyye bakır mutfak 

eĩyasını(evân-ı nühâs), sekiz yüz yirmi ku￾ruĩa bir baĩkasına satan İsmihan Hanım, bu 

parayı vakfetmiĩtir.

Söz konusu para, her sene yaklaĩık % 

15’le faize verilecek(devr-i ĩer’ ve ilzâm-ı

ribh olunarak onu on bir buçuk hesabı üze￾re istirbah) ve elde edilen nemâdan, senede 

bir Vakıyye Ĩem’-i Asel, Ali Baba Zaviyesi 

Câmi’-i Ĩerîfi ’nin aydınlatılmasında kulla￾nılacak; ayrıca, mübârek gecelerden birinde 

üç kıyye ruğan ve üç kıyye aselden helva 

yapılıp, zaviyede sâkin bulunan fukarâ ve 

derviĩâna ikram olunacak; fazla her ne ka￾lırsa, maaĩ olarak mütevelliye verilecek.

121 RB’den alınan vakfi ye.

Vakıf ĩartlarını bu ĩekilde belirleyen 

İsmihan Hanım, kendisi hayatta oldukça, 

kendisinin vakfı idare edeceğini; vefatın￾dan sonra ise, manevî oğlu olarak ifade 

edilen Seyyid Ĩeyh Hasan ve Seyyid Ĩeyh 

Hüseyin’in, bunların vefatından sonra bun￾ların erkek evlâdının, erkek evlâdın nesli tü-

kenirse kız evlâdın, kız evlâdın da nesli tü-

kenirse Ali Baba Câmii’nde imam olanların 

mütevelli olacaklarını, vakfi yesinde tescil 

ettirmiĩtir. Seyyid Ĩeyh Hasan ve Hüseyin 

kardeĩler, Ali Baba evlâdından olup, o sıra￾da zaviyede ĩeyhdirler. 

A- Vakfın İĩletilmesi

Zaviyelerin ve zaviye kurucusu ĩeyh 

ailelerinin asırlar boyu varlıklarını devam 

ettirmeleri, büyük oranda, kendilerine tah￾sis edilen vakıfl ar sayesinde olmuĩtur. Bu￾nunla beraber, bu tür vakıfl ar genellikle 

“evlatlık vakıf” olduklarından, aynı zaman￾da, sayıları gün geçtikçe artan evlâd-ı vâkıf 

arasında bitip tükenmek bilmeyen kavga ve 

münâzaalara da sebep olmuĩ görünmekte￾dir122. Bu çeliĩkili durum, vakfi yelerde kay￾dedilen, vakfın yönetimi ile ilgili ĩartlarla 

da alâkalıdır. “Tevliyet Ĩartları” da denilen 

yönetim ile ilgili ĩartlar, vakfi yelerde gayet 

açık bir ĩekilde belirtilmiĩ olmasına rağ-

men, bu konuda vakıf kurucusunun evlâdı

arasında çoğu zaman tam bir anlaĩma sağ-

lanamamıĩtır. Bu yüzden, zaviye ve vakıf 

yönetiminde, genellikle ehliyetten çok, va￾kıf gelirlerine sahip olabilme hırsı egemen 

122 Bu konuda benzer bir misal için bkz. A. Gölpınar￾lı, Mevlânâdan Sonra Mevlevîlik, 260 ve devamı.

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

103

olmuĩtur denilebilir. Böylelikle, zaviyelerin 

asırlar boyu yaĩamasını sağlayan vakıfl ar, 

aynı zamanda, baĩlangıçta siyasî, sosyal, 

ekonomik ve sâir konularda önemli rolleri 

olan bu dinî ve hayrî müessesenin, zamanla 

içten içe çürümesinin de baĩlıca sebebini teĩ-

kil etmiĩ görünmektedir.

Bu geliĩmeyi, çok açık bir ĩekilde Ali 

Baba Zaviyesi’nde takip edebiliyoruz. Rüs￾tem Paĩa ve Küçük Ali Baba vakfi yelerin￾deki farklı tevliyet ĩartları, vakıf yönetimi 

hususunda Ali Baba evlâdı arasındaki mü-

cadelenin baĩlıca sebebi ve körükleyicisi 

olarak karĩımıza çıkmaktadır. Aynı ĩekilde, 

vakfın iĩletilmesini kontrol eden nâzırın, Ali 

Baba evlâdına mensup olması da, dikkatimi￾zi çekiyor. Zaviyede, nâzırın, kurucu ĩeyhin 

ailesine mensup olması, vakfın hesaplarının 

dıĩarıdan kontrol edilmesinin engellenmesi 

anlamına geliyor(Faroqhi, 1975: 199). An￾cak, Ali Baba Zaviyesi vakıfl arında olduğu 

gibi, vakıf yönetimi ve kontrolünün, evlâdın 

farklı kutupları eline geçmesi, evlât arasın￾daki mücadeleyi artırmakla beraber, bir ba￾kıma murâkabenin daha sağlıklı olmasının 

garantisi olarak da değerlendirilebilir.

Vakfın iĩletilmesi, vakıf yönetimi, kont￾rolü ve muhasebesi, vakıf mahsûlünün top￾lanması ve buna bağlı olarak vakıf tuzlala￾rının iĩletilmesi gibi konuları ihtiva eder. 

Vakıf yönetiminin mütevelli, kontrolünün 

ise nâzır eliyle yürütüldüğü bilinmekle 

birlikte(Yediyıldız, 1986: 162), bilhassa iĩ-

leyiĩin anlaĩılması bakımından, konunun 

daha detaylı bir ĩekilde incelenmesi gere￾kiyor. Vakfi ye tarihlerinden, son dönemle￾re kadar geçen zaman içerisinde meydana 

gelen değiĩiklikler, Osmanlı müesseselerin￾deki değiĩmelere paralellik arz ettiğinden, 

bu konuda yapılacak araĩtırmalar, Osmanlı

sosyal ve ekonomik tarihinin aydınlatılma￾sında da fayda sağlayacaktır. 

Ayrıca, vakıf yönetimi ve kontrolünün 

mütevelli ve nâzır eliyle icrâ edildiğini ifa￾de edip geçmek, konunun anlaĩılması için 

yeterli olmamaktadır. Yani, bir zaviye ku￾rulur; biri veya birileri o zaviyeye vakıf ya￾par; bu vakıf mütevelli tarafından idare ve 

nâzır tarafından murâkabe edilir ve bu du￾rum böylece devam eder... Vesikalara bakı-

lırsa iĩler bu kadar kolay yürümemektedir. 

Yönetim ve denetim hususlarında büyük 

münâzaalar olmuĩtur. Vakıf gelirleri, muh￾telif sebeplerle, her zaman düzenli bir ĩekil￾de toplanamamıĩ, vakfın muhâsebesi çeĩitli 

dönemlerde bir takım anlaĩmazlıklara sebep 

olmuĩ ve vakfa, uzun süre devam eden mü-

dahaleler yapılmıĩtır. Bu bakımdan, zaviye￾ler ve onlara yapılan vakıfl arın iĩletilmesi; 

sadece kurucu ĩeyhin ve evlâdının hayat 

hikâyelerinin öğrenilmesi için değil, asıl bu 

dinî ve sosyal müessesenin son dönemlerde 

içine düĩtüğü buhranın anlaĩılması için de 

araĩtırılmaya değer bir konudur. 

A.1- Vakıf Görevlileri

a- Mütevelli

Mütevelli, “vakıf iĩlerini vakfi ye ĩartla￾rı ve ĩer’î hükümler dâiresinde” idare için 

tayin olunan kiĩidir(Pakalın, 1983: 640). Ali 

Baba Zaviyesi’ne yapılan vakıfl ara kimlerin 

104

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

mütevelli tayin edileceği hususuna yukarı-

da değinilmiĩti. Bunlardan özellikle Rüstem 

Paĩa ve Küçük Ali Baba vakfi yelerinde be￾lirtilen tevliyet ĩartlarının, Ali Baba Zaviyesi 

ve Vakıfl arı’nın idaresinde etkili olduğunu 

belirtmeliyiz. 

Rüstem Paĩa Vakfı’na önce Ali Baba, 

vefatından sonra oğlu Ahî Mehmet Bey, 

sonra onun oğlu Küçük Ali Baba mütevelli 

olmuĩlardır. Küçük Ali Baba, kendisi de bir 

vakıf tesis ettiğinden, kendisi ve kendisin￾den sonra gelenler uzun süre her iki vakfı

birden yönetmiĩlerdir. Küçük Ali Baba’dan 

sonra oğlu ikinci Ahî Mehmet Bey tevliyet 

görevini üstlenmiĩ, muhtemelen onun ve￾fatından sonra kız kardeĩleri Ümmühani ve 

Fatma Hatunlar bu göreve getirilmiĩlerdir. 

1664 yılında Ümmühani Hatun’un vefatı

üzerine, Fatma Hatun tek baĩına her iki vak￾fı da yönetmeye baĩlamıĩtır.

Fatma Hatun’un mütevellilik dönemin￾den itibaren, bilhassa Ümmühani Hatun’un 

çocukları ile Fatma Hatun arasında ve bir 

süre sonra Fatma Hatun’un çocukları ara￾sında da, vakfın yönetimini ele geçirme, 

dolayısıyla vakıf gelirlerine sahip olma hu￾susunda dava ve nizâlar baĩlamıĩtır. 1665 

yılında yapılan bir anlaĩmayla,123 Sarıka￾mıĩ Tuzlası’nın Fatma Hatun’a mütevellilik 

hissesi olmak üzere verilmesi, geriye kalan 

vakıf gelirlerinin ise, bütün Ali Baba evlâdı

arasında paylaĩtırılması kabul edilmiĩtir. 

Ancak 1666’da, anlaĩmanın bozulduğu ve 

Ümmühani Hatun evlâdının vakıf yöneti-

123 RB’den alınan 3 numaralı 1665 tarihli hüccet.

minden uzaklaĩtırıldığı anlaĩılmaktadır

124

1668’de yeni bir anlaĩma sağlanmıĩ ve buna 

göre, Sivasili kazasında Celalli Tuzlası, 

Kâfi rni nahiyesine bağlı Almus köyünde bu￾lunan iki göz değirmen ve Tozanlı nahiyesi￾ne tâbi İrmenis köyünün mâlikâne gelirinin 

tamamının Ümmühani Hatun evlâdından 

Mustafa Çelebi ibn Ahmet Çelebi’ye; vakfın 

geri kalanının ise, Fatma Hatun adına kocası

Veli Bey ibn Muslu’ya verilmesi kabul edil￾miĩtir125. Ancak dava yine bitmemiĩ, zaviye 

yakınındaki bir zeminin Veli Bey’e verilmesi 

ĩartıyla 1669’da yeni bir anlaĩma daha yapıl￾mıĩtır

126. Görüldüğü gibi, vakıf yönetiminde 

hemen hemen her yıl değiĩiklikler olmuĩ ve 

bu durum asırlar boyu sürüp gitmiĩtir.

Vakıf gelirlerinden pay alan evlâdın 

kalabalık olduğu hallerde, içlerinden bi￾rinin “Reis-i Mütevelli” seçildiği ve onlar 

adına vakfı idare edip, paylarını verdiği 

görülmektedir. 1778’de reis-i mütevelli ta￾yin olunan Fatma Hatun evlâdından Seyyid 

Feyzullah’la ilgili belgeden anlaĩıldığına 

göre, reis-i mütevelli, vakfı tek elden(yed-i 

vahitten) yönetecek, hisse sahiplerinin his￾selerini verecek, ancak onları vakıf iĩlerine 

müdahale ettirmeyecektir127. Tespit edebil￾diğimiz kadarıyla reis-i tevliyet usûlü, 1817 

yılına kadar devam etmiĩtir128. Bu usûlün 

uygulanmadığı dönemlerde ise, özellikle 

vakıfl a ilgili davalarda ya da berât yenilen-

124 RB’den alınan 5, 6 ve 7 numaralı 1666 tarihli hüc￾cetler.

125 RB’den alınan 8 numaralı 1668 tarihli hüccet.

126 RB’den alınan 12 numaralı 1669 tarihli hüccet.

127 RB’den alınan 26 numaralı 1788 tarihli mürâsele.

128 RB’den alınan 24 numaralı 1817 tarihli berât.

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

105

mesi gibi hususlar için İstanbul’a gidilmesi 

gerektiğinde, hissedarlardan birisi vekil se-

çiliyordu129

.

b- Nâzır-Kâtip-Câbi-Zâbit-Hâfız￾Kayyım

Mütevellinin, vakfı tasarruf ve idaresine 

nezâret eden ve bunları murâkabe altında 

bulunduran kiĩiye nâzır ya da nâzır-ı vakf 

denilmektedir. Nâzır, mütevellinin iĩlerine 

müdahale etmemekle birlikte, uygulamala￾rın vakıf kurucusunun ĩartlarına ve vakfın 

menfaatlerine uygun olup olmadığını denet￾ler, gerekirse istiĩârî mahiyette tavsiyelerde 

bulunur ve herhangi bir yolsuzluk halinde 

gerekli mercîlere bildirir. Prensip olarak bir 

vakıfta mütevelli ile nâzırın aynı kiĩi olma￾ması gerekir. Nâzır, vakıf kurucusu tarafın￾dan tayin edilebildiği gibi, bazı hallerde kadı

tarafından da görevlendirilebilir(Bilmen, 

1985: 288).

Vakıf gelirlerini ve zaviyeye giren çıkan 

erzak ve eĩyayı hususi deftere kaydeden kim￾seye kâtip denilmektedir(Berki, tarihsiz: 31). 

Câbi ise, vakıf gelirlerini toplayan tahsildar 

manasında kullanılmıĩtır. Vakıf gelirlerini 

toplama iĩine cibâyet deniliyordu(Bilmen, 

1985: 288; Berki, tarihsiz: 9).

Rüstem Paĩa, Ali Baba’nın ve dolayısıy￾la ondan sonra gelecek mütevellilerin, ister￾lerse ve ne kadar gerekiyorsa câbi ve kâtip, 

diledikleri kadar zâbit ve hâfız tayin ede￾bileceklerini, vakfi yesine kaydettirmiĩtir. 

Üstelik câbi ve kâtibin, gerektiğinde tayin 

129 RB’den alınan 41 numaralı 1716 tarihli hüccet.

ve azli mütevellinin elinde olacaktır. Vakfi -

yede belirtilen zâbit ve hâfız, vakıf gelirle￾rini korumak üzere tayin edilecek kimseler 

olsa gerektir. Bununla beraber, vakfi yede 

ayrıca nâzır tayin edildiğine dâir bir iĩaret 

bulunmaması, bu iki vazifenin nâzırlık hiz￾meti karĩılığı olarak kullanıldığı intibâını

vermektedir. Daha sonraki yıllarda, bahsi 

geçen vazifelerin “nezâret-kitâbet-cibâyet” 

olarak zikredilmesi de bu ihtimali kuvvet￾lendirmektedir. Bu itibarla, zâbit(zabt eden) 

ve hâfız(hıfz eden, koruyan) terimleri ile 

“nâzır”ın kastedildiğini sanıyoruz.

Mütevelli, nâzır ya da câmi temizliği 

yapan hademeye bazen kayyım da denil￾mektedir. Bazılarına göre ise, kayyım “hıfz 

ve cem’ ve tefrik kendisine tefviz olunan”, 

yani koruma, toplama ve ayırma-dağıtma 

ile görevli kimsedir. Bu manada kayyım, 

mütevellinin emrinde bulunur. Genel ola￾rak, “vakfın malını görüp gözetmek ve hıfz 

etmek üzere tayin olunan” kimseye kayyım 

denildiği anlaĩılmaktadır(Pakalın, 1983: 223; 

Berki, tarihsiz: 31).

Ali Baba Zaviyesi ve Vakıfl arı bünyesin￾de bu manada bir kayyım tayin edildiğine 

dâir herhangi bir belgeye rastlanılmamıĩtır. 

Sadece bir vesikada rastladığımız kayyım 

ise, genel olarak vakıf iĩlerini görmek üze￾re değil, tamamen özel bir mesele için tayin 

edilmiĩtir130

.

130 On beĩ yıldır kayıp olan Fatma Hatun’un kocası

Veli Bey bin Tatar Muslu’nun, değiĩik yerlerde bu￾lunan emlâk ve erzakının zapt ve tesviyesi için, oğlu 

İsmail Bey, Sivas kadısı tarafından kayyım tayin olun￾muĩtur. bkz. RB’den alınan 35 numaralı 1710 tarihli 

hüccet.

106

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

Rüstem Paĩa vakfi yesinde, tayin ve azli 

mütevelliye bırakılan nâzır, câbi ve kâtibin 

yaklaĩık yüz elli yıl tayin olunmadığı anla-

ĩılmaktadır. Ümmühani Hatun’un vefatın￾dan sonra vakıf gelirlerinin tamamına sahip 

olan Fatma Hatun, yetkisini nâzır-câbi-kâtip 

tayin etmeme yönünde kullanmıĩ görünü-

yor. Buna karĩılık, vakıf gelirlerinden uzak 

tutulan Ümmühani evlâdının çabaları so￾nucu, bu görevlerin ihdas olunduğu ve ilk 

olarak bu görevlere Ümmühani Hatun’un 

oğlu Ebubekir’in, 1688-89 yılında Sofya Sah￾rasında aldığı askerî berâtla tayin edildiği 

anlaĩılmaktadır. Ebubekir, bu görevlerinin 

karĩılığında yıllık altı mud buğday alacaktı. 

Ancak, Ebubekir, Fatma Hatun’un giriĩim￾leri sonucunda, berâtı iptal edilip, görevden 

men edilmiĩtir131

.

Bu ĩekilde, Ebubekir’i görevden uzak￾laĩtıran Fatma Hatun’un, nâzır-câbi-kâtip 

meselesinin gündeme gelmesinden istifade 

ederek ve baĩka birinin bu vazifelere dahli￾ni önlemek maksadıyla kendi oğlu İsmail’i, 

1691 yılında sözkonusu görevlere tayin et￾tirdiği anlaĩılıyor132. 1691’de bu göreve ata￾nan ve 1695’te berâtı yenilenen İsmail, üc￾ret olarak günlük üç akçe alacaktır

133. 1698 

yılında, bu görevlerin Ebubekir’den alınıp, 

tekrar İsmail’e verilmesi134, Ebubekir’in mü-

cadeleye devam ettiğini gösteriyor. Nitekim 

bu mücadele Ebubekir’in oğlu Ĩems Ahmet 

131 BA, Cevdet Evkaf-9152.

132 RB’den alınan vazife tevcih vesikası.

133 RB’den alınan 1695 tarihli iki vesika.

134 RB’den alınan vazife tevcih vesikası; RB’den alı-

nan 7 numaralı 1698 tarihli mürâsele.

döneminde de devam etmiĩ ve onun oğlu 

Ebubekir döneminde, 1740’lı yıllarda, Üm￾mühani Hatun evlâdı lehine sona ermiĩtir135

1835 ve 1876’lı yıllarda da durum bu ĩekilde 

devam etmiĩ görünüyor136

.

Rüstem Paĩa vakfi yesi cephesinden ba￾kıldığında geliĩmeler yukarıda özetlendiği 

ĩekilde tezahür etmiĩtir. Küçük Ali Baba 

vakfi yesinde ise, bu görevlilerle ilgili her￾hangi bir kayıt bulunmuyor. Buna rağmen 

1727 tarihli bir belgede137, “Küçük Ali Baba 

Vakfı’nın nâzırı olmayıp lâzım olmakla, 

evlâd-ı vakıftan Seyyid Veli’ye hasbî müced￾deden buyruldu” denilmektedir ki, ücretsiz 

olarak bu tarihte ilk defa tayin olunduğuna 

ĩahit olduğumuz nâzır’a baĩka hiçbir vesi￾kada tesadüf olunmamıĩtır. 

B- Vakfın Muhâsebesi

Vakfın muhâsebesinin yapılıĩ ĩekli, vak￾fın hesaplarının ve dolayısıyla vakfın iĩleyi-

ĩinin kontrolü bakımından önem arz etmek￾tedir. Vakfın kontrol ve muhâsebesi, vakıf 

kurucusunun isteği doğrultusunda, vakıf 

kurucusu tarafından veya onun tespit ettiği 

ĩartlara göre tayin olunan nâzır ve mütevel￾li eliyle yapılmaktadır. Bunların üzerinde, 

devlet adına murâkabe yapan kadı ve onun 

da üzerinde “Emîrü’l-Mü’minîn” olan hü-

135 BA, Sivas ahkâm, 1/288’de kayıtlı 1744 tarihli hü-

küm; aynı defter, 2/15’te kayıtlı aynı tarihli hüküm; 

aynı defter, 3/84’te kayıtlı 1747 tarihli hüküm.

136 1251-1251 tarihli numarasız Vakıf Muhasebe Def￾teri, 140-141; SVBMA, 1 numaralı vakıf defteri, 412 ve 

413 numaralı kayıtlar.

137 VGMA, 1088 numaralı HD, varak:52-B.

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

107

kümdar bulunur. Hükümdarın yetkisi sa￾dece murâkabe ile sınırlı kalmayıp, vakıfl ar 

üzerinde geniĩ hakları mevcuttur(Köprülü, 

1983: 374).

Ali Baba Zaviyesi vakıfl arının murâkabe 

ve muhâsebesinin, nâzır-câbi-kâtip görevle￾rinin ihdas edildiği 1688’li yıllara kadar, mü-

tevelli eliyle yapıldığını ve kadı tarafından 

kontrol edildiğini sanıyoruz. Nitekim 1671 

tarihli bir vesikada138, vakıf muhâsebesinin 

“hâkimü’ĩ-ĩer’ olanlar” yani kadılar tarafın￾dan görüldüğü kayıtlıdır.

1688’lerden itibaren, kadı ve vakıf müte￾vellisinin yanına nâzır-câbi-kâtip görevlerini 

ifa eden kimsenin de katıldığı ve bu üçlü ta￾rafından yapılan vakıf muhâsebe iĩleminin, 

1826 yılında Evkâf-ı Hümâyûn Nezâreti’nin 

kuruluĩuna kadar devam ettiği söylenebilir. 

Bu tarihten sonra ve bilhassa 1837’de, taĩ-

rada Evkaf müdürlüklerinin kuruluĩundan 

itibaren, vakıfl arın teftiĩ ve muhâsebesinde 

kadı’nın yerini Evkaf müdürünün aldığı

anlaĩılıyor. Ancak, bu değiĩikliğin uzun 

süre gerçekleĩmediğini sanıyoruz. 1841’de 

yazılan bir belgede, Ali Baba’nın hakkına 

hürmeten, gelecek seneden itibaren, vakıf 

muhâsebesinin mütevelliler eliyle görülme￾si yolunda irade-i seniyye(padiĩah iradesi) 

buyrulduğu kayıtlı bulunmaktadır

139. Kü-

çük Ali Baba Vakfı’nın 1845-46-47 seneleri 

muhâsebelerinin de mütevelli tarafından 

görüldüğü anlaĩılıyor. Ancak, burada da 

138 RB’den alınan 1 numaralı 1671 tarihli fermân.

139 RB’den alınan Tezkere-i Dîvân.

mütevellinin muhatabı, eskiden olduğu gibi 

kadı değil, Evkaf müdürüdür140

.

Vakıf muhâsebesinin ne ĩekilde yapı-

lacağı hususunda XIX. asır ortalarında bir 

Lâyiha-i Seniyye yayınlanmıĩtır. Buna göre, 

Ali Baba Zaviyesi vakıfl arı gibi, gelir fazla￾sı mütevelli ve evlâda bırakılmıĩ bulunan 

vakıfl arın muhâsebeleri, mahallinde Evkaf 

müdürü marifetiyle mütevelli ve vakıftan 

ücret alan diğer görevliler(mürtezika-i vakf) 

hazır bulunduğu halde yapılacaktır. Ancak, 

bu ĩekildeki yeni düzenlemelerin, beraber￾lerinde bir takım yeni problemler getirdik￾leri anlaĩılıyor. Meseleye Ali Baba örneğin￾den baktığımızda, lâyihada belirtilen, vakıf 

muhâsebesinin “mahallinde” görülmesi 

durumu, Tanzimat’tan sonra imparatorluk 

çapında idarî taksimâtta yapılan yeni dü-

zenlemeler sebebiyle, bir takım karıĩıklık￾lara sebep olmuĩ görünmektedir. Önceleri 

Sivas eyâleti(Eyâlet-i Rûm) dâhilinde kalan 

Bozok Sancağı’ndaki vakfa ait tuzlaların 

muhâsebe iĩleri, yeni dönemde adı geçen 

sancak Ankara vilayeti içinde kaldığından, 

her iki eyâletin vakıf müdürleri tarafından 

da görülmek istenmiĩ ve bu yüzden vakıf 

zarar gördüğü gibi, idarî bakımdan da bazı

karıĩıklıklar meydana gelmiĩtir141. Neticede, 

bu durum istisnâ kabul edilerek, söz konusu 

tuzlaların da Sivas Evkâf Müdürü’nce gö-

rülmesi, kayıt altına alınmıĩtır

142. Bu konuda 

rastladığımız son vesikaya göre 1876’lı yıl￾larda vakıf muhasebesi, mütevelli tarafın-

140 RB’den alınan ilmühaber senetleri.

141 RB’den alınan 23 numaralı 1850 tarihli arz.

142 RB’den alınan 1849 ve 1850 tarihli vesikalar.

108

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

dan, Evkaf Muhasebecisinin kontrolünde 

yapılmaktadır

143

.

Vakıfl arın merkezî bir idare altında 

teĩkilâtlandırılması ve ıslahı yolunda ara￾lıklarla yapılan çalıĩmalar, Tanzimat’la 

baĩlayıp, II. Meĩrutiyet ile devam etmiĩ

ve Cumhuriyet devrinde Vakıfl ar Genel 

Müdürlüğü’nün kurulmasıyla, günümüz￾deki halini almıĩtır(Yediyıldız, 1985: 163-

164).

C- Vakıf Gelirlerinin Toplanması

Ali Baba Zaviyesi’ne vakfedilen gelir 

kaynaklarının, değiĩik dönemlerde muhte￾lif ĩekillerde değerlendirildiğini görüyoruz. 

Çeĩitliliğin baĩlıca sebebi, zaman değiĩimi 

olmakla birlikte, gelir kaynağının cinsi, vak￾fediliĩ ĩekli ve zaviyeye uzaklık durumu da 

önemlidir.

Zaviye yakınında buluna bahçe ve bos￾tan yerlerinin bazı dönemlerde zaviye men￾suplarınca iĩletildiği, bazen de kiraya(icâra) 

verildiği anlaĩılıyor. Zaviye mensupları

tarafından iĩletilen yerlerin yıllık olarak 

götürü(bedel-i behreleri ber vech-i maktû’) 

usulüyle belirlenen vergileri vali mültezim￾lerine ödeniyordu144. Yine zaviye görevli￾lerince ziraatı yapılan tarlaların gelirinin 

götürü usulüyle belirlenmiĩ dîvânîye verile￾cek kısmı da, mahsul kaldırıldığında, vakıf 

143 YS’tan alınan muhâsebe evrâkı.

144 RB’den alınan 27 numaralı 1714 tarihli fermanda 

vali mültezimlerinin buna kanaat etmeyip fazla iste￾dikleri anlatılmaktadır.

mütevellisi tarafından ĩahne145 olanlara ve￾rilmektedir146

Vakıf olan köy ve mezraların, zaviyeye 

ait olan mâlikâne gelirlerinin, genellikle biz￾zat mütevellinin gönderdiği adamlar vasıta￾sıyla toplandığına ĩahit oluyoruz. Vakıf mü-

tevellisi tarafından görevlendirilen adama 

yardımcı olmaları için, vali tarafından, köy 

imamına ve köy halkına hitâben buyruldu 

ve tezkere yazılmaktaydı

147. Bazen, bizzat 

vakıf mütevellisi, vakıf gelirlerini toplama￾ya çıkıyordu. Ancak o da, göreve çıkmadan 

önce kadı’dan hüccet ve validen tezkere al￾mayı ihmal etmiyordu148

XIX. asırda düzenlenen vesikalardan 

anlaĩıldığına göre, zaviyeden oldukça uzak 

bölgelerde bulunan vakıf gelirlerini topla￾mak üzere uzun süreli yolculuğa çıkan va￾kıf mütevellisine mürûr tezkeresi verilmek￾tedir. Meselâ, 1835 tarihinde, Ali Baba oğlu 

Hasan bin Es-Seyyid Mehmet Tahir, oğlu ile 

birlikte Budaközü kazasında tuzlaları oldu-

ğundan, uzun müddet Sungurlu kazasında 

ikâmet etmektedir. Kendisine atmıĩ bir gün-

145 Ĩahne: Öĩür toplama memuru, bkz. M. Z. Pakalın, 

age, III, 305.

146 RB’den alınan 10, 11, 14 numaralı 1700, 1712, 1713 

tarihli mürâseleler. 

147 Sivas Valisi’nin gönderdiği buyruldu gereğince, 

Tokat voyvodası tarafından Divriğin köyü imamı ve 

ahalilerine hitâben yazılan 1773 tarihli tezkere, RB’den 

alınmıĩtır.

148 RB’den alınan 1788 tarihli tezkereden anlaĩıldığı-

na göre, bu tarihte vakıf mütevellisi Tekyeniĩin Fey￾zullah Efendi, elindeki hüccet-i ĩer’iye gereğince, Zara 

karyesi arazisindeki vakfa ait öĩrü toplayabilmesi için, 

karye ahalisinden bazılarına hitaben Sivas Müteselli￾mi Zaralızâde Recep, bir tezkere vermiĩtir.

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

109

lük mürûr tezkeresi verilen “uzun boylu, 

kara bıyıklı, yek çeĩm(tek gözlü)” Hasan, 

vakıf iĩleri için Niksar kazası köylerine ora￾dan da Sivas’a gidip gelecektir149. Yine vakıf 

mütevellilerinden Ĩeyh Hüseyin bin Meh￾met Tahir(orta boylu, kara bıyıklı, otuz iki 

yaĩında), uĩağı Veli bin Osman(kısa boylu, 

ter bıyıklı, on beĩ yaĩında) ile birlikte, yüz 

elli bir gün müddetle, mutasarrıf olduğu 

köylerin hâsılâtını satmak üzere Bozok, Ço￾rum, Divriği, Tozanlı ve Niksar’a gidip gel￾mek üzere mürûr tezkeresi almıĩtır

150

.

Vakıf mütevellisinin, yol esnâsında uğ-

radığı köylerde, “ber mûceb-i nizâm-ı âlî 

yem ve yiyeceklerinin”, akçe karĩılığında 

köylüler tarafından karĩılanması, ellerinde 

bulunan mürûr tezkereleri gereğince yol￾culuklarına engel olunmaması ve “hak-ı

misafi retlerine riâyet” olunması hususunda 

ellerine vali tarafından buyruldu verilmek￾tedir151

Mâlikânesi vakf, dîvânîsi tımar olan köy 

ve mezralardan alınacak öĩür miktarı, malî 

güçlerine ve tahammüllerine göre, köy ya 

da mezra halkına taksim edilmektedir. Top￾lanan verginin yarısı vakıf mütevellisine, 

öbür yarısı tımar sahibine(tımarlı sipahiye) 

verilmektedir152

.

Tanzimat’ın ilânından sonra, vakıf ge￾lirlerini toplama hususunda önemli deği-

149 RB’den alınan 1835 tarihli Mürûr Tezkeresi.

150 RB’den alınan 1840 tarihli Mürûr Tezkeresi.

151 RB’den alınan 10 numaralı 1846-47 tarihli buyrul￾du.

152 RB’den alınan öĩür dağıtım vesikası.

ĩikliklerin olduğunu görüyoruz. Buna göre, 

Tanzimat’ın uygulandığı vilayet ve kazalar￾da bulunan bazı büyük kimselerin vakıfl arı

hariç, diğer vakıf köy ve mezraların öĩürleri, 

müzâyede(açık artırma) sonunda belirlenen 

kimselere götürü usûlüyle(maktû’an) ihâle 

olunmaya baĩlanmıĩtır. Bu tür gelir kaynak￾larının ihâle iĩlemleri, kadı ve bu maksatla 

oluĩturulan bir meclis(Meclis-i Müzâyede-i 

Aliyye) tarafından gerçekleĩtiriliyordu153

İhâleyi kazanan mültezim, götürü olarak 

belirlenen bedelin bir kısmını peĩin, kalanını

iki taksitte ödeyecektir. Mültezim, taksitleri 

zamanında ödemek zorundadır. Bunun için, 

defterdarlığa verilmek üzere bir borç senedi 

hazırlanmaktadır. Senette, borçlunun yanı

sıra bir de kefi lin, taksitlerin gecikmesi ha￾linde güzeĩte yani gecikme cezası ödeyecek￾leri ve gerekli ĩartlara uyacaklarını tekeffül 

ettikleri, belirtilmektedir. İhâle süresi, Mart 

ayı giriĩinden gelecek yılın Ĩubat ayı sonuna 

kadarki dönemi kapsamaktadır

154

Bu geliĩmeler, Tanzimat’tan itibaren va￾kıf gelir kaynaklarının yavaĩ yavaĩ zaviye 

mensuplarının elinden çıkmaya baĩladığını

göstermektedir. Artık, zaviyeye gelir geti￾ren kaynaklar baĩkaları tarafından ihâleye 

verilmekte ve eğer zaviye mensuplarının 

güçleri yeterse ihâleyi kazanabilmektedirler. 

İhâleyi kazanan mültezim, götürü olarak be￾lirlenen miktarı zaviyeye verecektir. Ancak, 

bu miktar giderek azalmıĩ ve muhtemelen 

XX. asrın ilk yıllarında sıfırlanmıĩtır.

153 RB’den alınan 1849 tarihli ĩartnâme.

154 RB’den alınan 1844 tarihli senet.

110

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

Tanzimat’la birlikte, padiĩahlar ve ileri 

gelen devlet büyükleri tarafından yapılmıĩ

arazi vakıfl arının devletçe zapt edilerek öĩre 

bağlanması, daha sonra Sadrazam Fuad 

Paĩa’nın, Maliye’nin vakıfl ara verdiği öĩür 

payını iâne telakki ederek dörtte birden 

daha aĩağı indirmesi neticesinde(Mustafa 

Nuri Paĩa, 1328: 100), bilhassa Rüstem Paĩa, 

Küçük Ali Baba ve Atîk Valde Sultan tara￾fından yapılan vakıfl ardan gelen önemli 

miktardaki gelirin, zamanla kesildiği an￾laĩılmaktadır. Zaviyenin bilhassa XIX. asır 

içinde küçük vakıfl ar tarafından desteklen￾mesi, meydana gelen bu açığı kapatma dü-

ĩüncesinin bir sonucu olsa gerektir.

Zaviye çevresindeki bahçe ve bostanla￾rın, arsa haline getirilip inĩaata açılmasıyla, 

buralarda kurulan binâ sahiplerinden alınan 

zemin kira bedelleri de götürü usûlüyle be￾lirleniyor ve yıllık olarak vakıf mütevellisine 

ödeniyordu. Kira bedelleri, XVIII. asrın ilk 

yarısı ortalarına kadar aynî olarak toplam 

yüz yedi vakıyye ĩem’-i ruğan idi. Zaman￾la bina sayısındaki değiĩiklikler sebebiyle, 

bu miktarın nakit paraya çevrildiği görü-

lüyor. Vakıf arsa üzerinde evi bulunanlar, 

1781’den itibaren, her yıl Berât Gecesi’nde 

vakıf mütevellisine 1931 akçe ödemiĩlerdir. 

Ancak, 1795’li yıllarda tekrar aynî olarak 

ĩem’-i ruğan ödenmeye baĩlandığı anlaĩıl￾maktadır

155

Zaviyeye gelir getiren önemli kaynak￾lardan olan vakıf tuzlaların büyük bir kısmı-

155 SĨS, 1/346; RB’den alınan 1795-96 tarihli Menzil 

İcara Defteri.

nın da icara verilmek suretiyle iĩletildiği an￾laĩılmaktadır. Ancak, zamanla harap olup, 

kullanılamaz duruma gelen tuzlaların, kira￾layan tarafından gerekli tamir ve bakımları-

nın yapılması ĩartıyla doksan dokuz seneye 

kadar icara-i tavîle verildiğini görüyoruz. 

Buna göre, yapılan icâr anlaĩması otuz üç 

senede bir olmak üzere üç defa yenilenecek￾tir156. Bu ĩekildeki kiralamalarda, kiralayanın 

tamir ve bakım yapması karĩılığında fi yatla￾rın yaklaĩık onda bir oranında düĩürüldüğü 

anlaĩılmaktadır

157. Harap olan vakıf tuzlala￾rın, bazen bizzat vakıf mütevellisi tarafın￾dan tamir ettirildiği de görülmektedir158

.

Bizzat vakıf görevlilerince iĩletilen tuz￾lalarda üretilen tuzun fi yatı belirlenirken, 

ahaliye ve vakıf hasılâtına zarar gelmeme￾sine dikkat ediliyordu159. Üretilen tuzun, 

çevredeki köy ve mezra halkı ile, etraftan 

tuz satın almak için gelenlere satıldığı an￾laĩılıyor. Müĩteriler, mütevelliden izinsiz 

156 RB’den alınan 1785 tarihli senet.

157 Meselâ, uzun süredir harabe olan Sertan Tuzla￾sı, Mart 1829-Ĩubat 1838 yılları arasında, her yıl vak￾fa onar kuruĩ vermek ĩartıyla, tâlip olan Çam Ĩeyhi 

oğlu Es-Seyyid Hasan Ağa’ya icâra verilmiĩtir. Buna 

karĩılık Hasan Ağa, tuzlayı tamir edip faaliyete geçi￾recektir. Bundan sonraki on yıllık dönemde ise, aynı

tuzla, Hasan Ağa’nın oğlu Âsaf Bey’e iltizâma verile￾cektir. Ancak yapılan anlaĩmaya göre, bu ikinci on yıl￾da Âsaf Bey, her yıl vakfa yüz kuruĩ verecektir, bkz. 

RB’den alınan ĩartnâme.

158 RB’den alınan, Tokat voyvodası tarafından veril￾miĩ 1807 tarihli Tezkere-i Dîvân, aynı kiĩiden alınan 

1809 tarihli tezkere ise Sivas valisi kethüdası vekili ta￾rafından verilmiĩtir. Ayrıca bkz. yine RB’den alınan 

1845 tarihli ilmühaber.

159 RB’den alınan 1850 tarihli vesika.

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

111

tuz almayacaklar ve mütevelliye pac vergisi 

ödeyeceklerdi160

.

Tuz üretiminin yapıldığı dönemlerde, 

üretilen tuzun zaviye adına alınıp satılma￾sı için, mütevelli tarafından yeterli sayıda 

adam görevlendirildiği ve bunların üretim 

dönemi boyunca tuzla yakınındaki köylerde 

ikâmet ettikleri anlaĩılmaktadır

161

.

VI- Sonuç

Dinî, sosyal, eğitim ve hayrî hizmetlerin, 

büyük ölçüde vakıfl ar tarafından oluĩturu￾lup, müesseseleĩtirildiği ve desteklendiği 

eski medeniyetimizde, bu hizmetlerin he￾men tamamının verildiği müesseselerin ba-

ĩında gelen zaviyelerden birisinin, yaklaĩık 

dört yüz küsur yıllık biyografi sinin verilme￾ye çalıĩıldığı bu araĩtırma ile istenilen sonu￾ca ulaĩıldığı elbette söylenemez. Özellikle, 

araĩtırmanın odak noktasında bulunan Ali 

Baba’nın dinî ve tasavvufî kimliği hususun￾da tatmin edici bir sonuca ulaĩılamamıĩtır. 

Buna karĩılık, zaviyenin sosyo-ekonomik 

geliĩimi ve fonksiyonlarının önemli ölçüde 

açıklığa kavuĩturulduğunu söyleyebiliriz.

Adına kurulmuĩ olan mahalle ve mües￾seseleri tanıtmaya çalıĩtığımız Ali Baba’nın, 

özellikle XVI. asırda olmak üzere, zama￾nımıza kadar geçen süreçte, saygı ve hür￾met duyulan bir ĩahsiyet olduğu rahatlıkla 

söylenebilir. Konunun baĩında ifade ettiği￾miz Seydi Ali Reis ile ilgili bilgiler ve adına 

hürmeten, yaĩadığı dönemde ve takip eden 

160 RB’den alınan 29 numaralı, 1817 tarihli mürâsele.

161 RB’den alınan 17 numaralı, 1707 tarihli fermân

yüzyıllarda yapılan vakıfl ar, bu yargımızın 

doğruluğunu apaçık bir ĩekilde ortaya koy￾maktadır.

Zaviye lehine yapılan irili ufaklı dokuz 

vakıf, zaviyenin temel fonksiyonlarını yeri￾ne getirebilmesinin baĩlıca teminatı olmuĩ

görünmektedir. Zaman içinde meydana ge￾len değiĩikliklere rağmen, özellikle âyende 

ve revendenin ağırlanması, fakir fukarânın 

doyurulması, tarikat mensubu derviĩlerin 

barındırılması ve o çevrede yaĩayan çocuk￾ların eğitim hizmetlerinin verilmesi, zaviye￾de gerçekleĩtirilen hizmetlerin baĩında gel￾mektedir. 

Ancak, XIX. asırdan itibaren bu hizmet￾lerin büyük ölçüde aksadığı ve zaviyenin, 

sadece derviĩlerin barındığı bir mekân ha￾line dönüĩtüğü söylenebilir. Bu geliĩmede, 

Osmanlı devlet ve toplum hayatında mey￾dana gelen bozulmaların etkisinin yanında, 

belki de bu bozulmanın paralelinde olmak 

üzere, zaviye hizmetlerinin temel destekçisi 

olan vakıf gelirlerinin, zamanla zaviye men￾suplarının elinden çıkmasının da önemli ro￾lünün olduğu kabul edilmelidir.

Bu tip değiĩikliklerin, zaviyelerin kapa￾tılmasıyla sonuçlanan geliĩmelerin baĩlangı-

cını teĩkil ettiğini söylersek, herhalde yanlıĩ

bir yargıda bulunmuĩ olmayız. 

112

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

KAYNAKÇA

Basılı Eserler:

A. Refi k. (1932). 16. Asırda Râfızîlik ve 

Bektaĩîlik. İstanbul.

ACUN, Hakkı, (1988). “Sivas ve Çevresi 

Tarihî Eserlerinin Listesi ve Turistik 

Değerleri”, Vakıfl ar Dergisi(VD), XX. 

Ankara.

Ahmet Rif’at. (1998). Devhatü’n-Nukabâ. 

Haz. Hasan Yüksel-M. Fatih Köksal. 

Osmanlı Toplumunda Sâdât-ı Kirâm ve 

Nakibüleĩrafl ar. Sivas.

AKDAĞ, Mustafa. (1979). Türkiye’nin 

İktisadî ve İctimaî Tarihi I. Ankara.

ALTUNDAĞ, Ĩ.-TURAN, Ĩ. (1988). “Rüstem 

Paĩa”, İslâm Ansiklopedisi(İA) IX. 

İstanbul. 

ASLANOĞLU, İbrahim. (1984) Pir Sultan 

Abdallar. İstanbul.

BACQUE-GRAMMONT, Jean-Lois. 

(1988) “Seyyid Tamâm, un Agıtateur 

Heterodoxe A Sivâs(1516-1518)”, IX. Türk 

Tarih Kongresi Bildiriler II. Ankara. s. 

865-874.

BAKIRER, Ö.-FAROQHI, S. (1975). “Dediği 

Dede ve Tekkeleri”, Belleten, XXXIX. 

Ankara.

BARKAN, Ö. Lütfi . (1942). “Osmanlı

İmparatorluğu’nda Bir İskân ve 

Kolonizasyon Metodu Olarak Vakıfl ar ve 

Temlikler I İstilâ Devirlerinin Kolonizatör 

Türk Derviĩleri ve Zâviyeler”, VD. II. 

BARKAN, Ömer Lütfi . (1980). “Türk-İslâm 

Toprak Hukuku Tatbikatının Osmanlı

İmparatorluğu’nda Aldığı Ĩekiller: 

Malikâne-Divânî Sistemi I”, Türkiye’de 

Toprak Meselesi Toplu Eserler 1. 

İstanbul.

BAYSUN, M. Cavid. (1979). “Murad IV”, İA. 

VIII İstanbul. s. 632-636.

BERKİ, Ali Himmet. (t.y.). Vakfa Dâir 

Yazılan Eserlerde Vakfi ye ve Benzeri 

Vesikalarda Geçen Istılah ve Tabirler. 

Ankara.

BEZİRCİ, Asım. (1986). Pîr Sultan. İstanbul.

BİLMEN, Ömer Nasuhi. (1985). Hukûk-ı

İslâmiyye ve Istılahât-ı Fıkhiyye Kâmusu. 

IV. İstanbul.

BRUNOT, L.-GÜNYOL, Vedat. (1988). 

“Mektep”, İA. VII. İstanbul. s. 652-659. 

DENY, J.-KÜTÜKOĞLU, Bekir. (1986). 

“Vâlide Sultan”, İA. XIII. İstanbul. 

EYİCE, Semâvi. (1967). “Akyazılı Sultan 

Tekkesi”, Belleten. XXXI. Ankara.

EYİCE, Semâvi. (1962-63). “İlk Osmanlı

Devrinin Dinî-İçtimâî Bir Müessesesi 

Zâviyeler ve Zâviyeli Câmiler”, 

İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi 

Mecmuası(İÜİFM). 23. No: 1-2, 1-80. 

FAROQHI, S. (1975). “XVI-XVIII. Yüzyıllarda 

Orta Anadolu’da Ĩeyh Aileleri”, Türkiye 

İktisat Tarihi Semineri Metinler/

Tartıĩmalar(8-10 Haziran 1973). Ankara. 

s. 211-219.

FAROQHI, S. (1986). “Agricultural Activities 

in a Bektashi Center: the tekke of Kızıl 

Deli 1750-1830”, Peasants, Dervishes and 

Traders in the Ottoman Empire. London.

GÖKÇEN, İbrahim. (1956). XVI ve XVII. 

Asırlarda Saruhan Zâviye ve Yatırları. 

İstanbul.

GÖLPINARLI, Abdülbâki. (1961). Yunus 

Emre ve Tasavvuf. İstanbul.

GÖLPINARLI, Abdülbâki. (1931). Melâmîlik 

ve Melâmîler. İstanbul.

GÖLPINARLI, Abdülbâki. (1983). 

Mevlânâ’dan Sonra Mevlevîlik. İstanbul.

GÖLPINARLI, Abdülbâki. (1988). “Çile”, İA. 

III. İstanbul.

GÜNER, Ahmet. (1986). Tarikatlar. İstanbul.

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

113

Hafız Hüseyin Ayvansarayî. (1985). 

Mecmuâ-i Tevârih. Haz. Fahri Ç. DERİN￾Vahit ÇABUK. İstanbul.

İbn Batuta. (1333-1335). Seyahatnâme-i İbn 

Batuta(Tuhfetü’n-Nuzzâr Fî Garâibi’l￾Emsâr ve Acâibi’l-Esfâr). I. mütercimi: 

Mehmed Ĩerif. İstanbul. 

KARA, Mustafa. (1977). Tekkeler ve 

Zâviyeler. İstanbul.

KARA, Mustafa. (1985). Tasavvuf ve 

Tarikatlar Tarihi. İstanbul.

KAZICI, Ziya (1988). “Ahîlik”, TDVİA. I. 

İstanbul. s. 540-542.

KÖPRÜLÜ, Mehmed Fuad. (1983). İslâm 

ve Türk Hukuk Tarihi Araĩtırmaları ve 

Vakıf Müessesesi, İstanbul.

KÖPRÜLÜ, Mehmed Fuad. (1981). Türk 

Edebiyatında İlk Mutasavvıfl ar. Ankara.

KÖPRÜLÜ, Mehmed Fuad. (1979). “Baba”, 

İA. II. İstanbul. s. 165-166. 

KÖPRÜLÜ, Mehmed Fuad. (1338). 

“Anadolu’da İslâmiyet”. DEFM. IV. 

İstanbul.

MANSUROĞLU, Mecdud. (1988). “Dede”, 

İA. III. İstanbul. s. 506.

Mustafa Nuri Paĩa. (1328). Netayicü’l￾Vukuat. IV. İstanbul.

OCAK, A.Y. (1980). Babaîler İsyanı. İstanbul.

OCAK, A. Yaĩar. (1992). “Bektaĩîlik”, 

Türkiye Diyanet Vakfı İslâm 

Ansiklopedisi(TDVİA) V. İstanbul.

OCAK, A. Y. (1992). Osmanlı

İmparatorluğu’nda Marjinal Sûfîlik: 

Kalenderîler(XIV-XVII Yüzyıllar). 

Ankara.

OCAK, A.Y. (1978). “Zâviyeler”, VD. XII. 

Ankara.

OCAK, A. Y. (1981). “Selçuklu ve Osmanlı

Dönemi Tekkelerinde Dinî-Tasavvufî 

Eğitime Genel Bakıĩ”, Atatürk’ün 100. 

Doğum Yılında Türkiye 1. Din Eğitimi 

Semineri. Ankara.

OCAK, A. Y. (1984). Türk Halk İnançlarında 

ve Edebiyatında Evliyâ Menkıbeleri. 

Ankara.

OYTAN, M. Tevfi k. (1988). Bektaĩîliğin 

İçyüzü. İstanbul.

ÖZKAN, Ali İzzet. (1986). Ali Baba Kimdir. 

Ankara.

PAKALIN, M. Z. (1983). Osmanlı Tarih 

Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü III. 

İstanbul.

SAVAĨ, Saim. (1992). Bir Tekkenin Dinî ve 

Sosyal Tarihi Sivas Ali Baba Zâviyesi. 

İstanbul.

SAVAĨ, Saim. (2000). “XVI. Asırda 

Safeviler’in Anadolu’daki Faaliyetleri ve 

Osmanlı Devletinin Buna Karĩı Aldığı

Tedbirler”, Uluslar Arası Kuruluĩunun 

700. Yıldönümünde Bütün Yönleriyle 

Osmanlı Devleti Kongresi, 07-09 Nisan 

1999 Bildiriler. Konya. s. 183-197.

SAVAĨ, Saim. (2005). “Pîr Sultan’ın Kimliğine 

Dâir Yeni Bir Belge”, XIV. Türk Tarih 

Kongresi 9-13 Eylül 2002-Ankara. 

Kongreye sunulan bildiriler: IX. Dizi-Sa. 

14. I.Cilt. Ankara 2005. s.425-440. Bildiri 

özeti için bkz. Savaĩ, S. “Pîr Sultan’ın 

Kimliğine Dâir Yeni Bir Belge”, XIV. Türk 

Tarih Kongresi 9-13 Eylül 2002-Ankara 

Bildiri Özetleri. Ankara. s. 52-53.

Seydî Ali Reis. (t.y.). Mir’at-ül Memalik. Haz. 

Necdet Akyıldız. Basım yeri yok.

Ĩ. Sami. (1978). Kâmûs-ı Türkî. İstanbul.

ĨAHİN, İlhan. (1986). “Osmanlı Devrinde Ahî 

Evran Zâviyesi’nin Husûsiyetine Dâir 

Bazı Mülâhazalar ve Vesikalar”, Ahîlik 

ve Esnaf. İstanbul.

ULUÇAY, M. Çağatay. (1980). Padiĩahların 

Kadınları ve Kızları. Ankara.

114

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

ULUDAĞ, Süleyman. (1991). “Baba”, TDVİA. 

IV. İstanbul. s. 365-366.

ULUDAĞ, Süleyman. (1994). “Dede”, TDVİA. 

IX. İstanbul. s. 76. 

YEDİYILDIZ, Bahaeddin. (1985). Ordu Kazası

Sosyal Tarihi. Ankara.

YEDİYILDIZ, Bahaeddin. (1987). “Niksarlı

Ahî Pehlivan ve Dârü’s-sulehâsı”. 

Türk Tarihinde ve Kültüründe Tokat 

Sempozyumu(2-6 Temmuz 1986). 

Ankara.

YEDİYILDIZ, Bahaeddin. (1986). “Vakıf”, İA.

XIII. İstanbul.

Arĩiv belgeleri162:

RB’den alınan Ali Baba ibn Ahi Mehmed 

Beğ(Küçük Ali Baba) vakfi yesi.

162 Ruhi Baĩeğmez, Hüseyin Tekkeniĩinoğlu ve Yıl￾maz Susamıĩ’tan alınan belgelerin bir kısmı bu çalıĩ-

mada değerlendirilmiĩ olup, belgelerin tamamı Bir 

Tekkenin Dinî ve Sosyal Tarihi Sivas Ali Baba Zâviyesi, 

İstanbul 1992, isimli kitabımızda kullanılmıĩtır. Adları

geçen üç saygıdeğer dosta bu vesileyle tekrar teĩekkür 

ederim. Doktora yaptığımız dönemde Ali Baba evla￾dından bizim ulaĩamadığımız baĩkalarının da oldu-

ğunu ve bunlarda da zaviye ile ilgili evrak bulunabi￾leceğini duymuĩ fakat o dönemde bu kiĩilerle temas 

kuramamıĩtık. Son zamanlarda bunlardan Mehmet 

Tahir Ezgi ve İstanbul’da bulunan Ali Baba Türbesi’ni 

Koruma Yaptırma ve Yaĩatma Derneği Baĩkanı Tahir 

Aslandaĩ’tan alındığı belirtilen vesikalar da gün yü-

züne çıkmıĩ bulunmaktadır. Büyük çoğunluğu tara￾fımızdan kullanılan belgelerle mükerrelik arzeden bu 

vesikaların ve belki zamanla ortaya çıkacak daha baĩ-

kalarının meselenin daha iyi anlaĩılmasında önemli 

katkılarının olacağı muhakkaktır, ilgili vesikaların 

değerlendirildiği çalıĩmalar için bkz. Ali Sinan Bilgili, 

“SİVAS ALİ BABA ZAVİYESİ VAKFI BELGELERİ”, 

Türk Kültürü ve Hacı Bektaĩ Veli Araĩtırma Dergisi,

Sayı 51, s.1-34; Selahattin Tozlu, “SİVAS ALİ BABA 

ZAVİYESİ VAKFI BELGELERİNİN ASLI VE GÜNÜ-

MÜZ HARFLERİYLE METNİ”, Türk Kültürü ve Hacı

Bektaĩ Veli Araĩtırma Dergisi, Sayı 51, s. 35-51. 

Ruhi Baĩeğmez’den alınan163 1(1671 tarihli), 

17(1707 tarihli), 25, 27(1714 tarihli), 34, 

37(1732 tarihli), 45(1758 tarihli), 64(1823 

tarihli) numaralı fermanlar.

RB’den alınan 4(1704 tarihli), 24(1817 tarihli), 

37 ve 38(1876 tarihli) berâtlar.

RB’den alınan, 8, 10(1846-47 tarihli) ve 12 

numaralı buyruldular.

RB’den alınan 3(1665 tarihli), 5, 6 ve 7(1666 

tarihli), 8(1668 tarihli), 9, 10, 11(1668 

tarihli), 12(1669 tarihli), 15, 19, 24(1685 

tarihli), 26(1688 tarihli), 35(1710 tarihli), 

41(1716 tarihli), 45(1721 tarihli), 59 ve 68 

numaralı hüccetler. 

RB’den alınan 9, 13 ve 23(1850 tarihli) 

numaralı arz.

RB’den alınan 7(1698 tarihli), 8, 10(1700 

tarihli), 11(1712 tarihli), 12, 14(1713 

tarihli), 26(1788 tarihli) ve 29(1817 tarihli) 

numaralı mürâseleler.

RB’den alınan vazife tevcih belgeleri.

RB’den alınan on adet Masraf Defteri.

RB’den alınan Masraf Defteri.

RB’den alınan vazife tevcih kaydı sûreti; 

RB’den alınan İcâra Defterleri.

RB’den alınan Defter-i Hâkânî sûretleri.

RB’den alınan vazife tevcih vesikası.

RB’den alınan 1695 tarihli iki vesika.

RB’den alınan vazife tevcih vesikası; 

RB’den alınan Tezkere-i Dîvân.

RB’den alınan ilmühaber senetleri.

RB’den alınan 1849 ve 1850 tarihli vesikalar.

RB’den alınan 1773, 1788 ve 1809 tarihli 

tezkereler.

163 Ruhi Baĩeğmez’de bulunan evrak daha sonra İs￾tanbul Baĩbakanlık Osmanlı Arĩivi’ne devredilmiĩ

olup, belge numaraları tarafımızdan verildiği ĩekliyle 

kaydedilmiĩtir.

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

115

RB’den alınan 1835 ve 1840 tarihli Mürûr 

Tezkereleri.

RB’den alınan öĩür dağıtım vesikası.

RB’den alınan 1849 tarihli ĩartnâme.

RB’den alınan 1785 ve 1844 tarihli senetler.

RB’den alınan, Tokat voyvodası tarafından 

verilmiĩ 1807 tarihli Tezkere-i Dîvân. 

RB’den alınan 1845 tarihli ilmühaber.

RB’den alınan 1850 tarihli vesika.

RB’den alınan 1231/1815-1816 tarihli Hacı

Hüseyin Ağa Câmi’i Evkâfı’na ait 

olan Alacadeğirmen Bendi’nden iki 

lüle su cereyân itmek ĩartıyla Ali Baba 

Dergâhı’na su verilmesi ile ilgili vesika.

RB’den alınan 1795-96 tarihli Menzil İcâra 

Defteri

Yılmaz Susamıĩ’tan(YS) alınan muhâsebe 

evrâkı.

YS’den alınan Ali Baba ibn Ahi Mehmed 

Beğ(Küçük Ali Baba) vakfi yesi.

YS’den alınan istidâ.

YS’den alınan 1928 tarihli ĩahâdetnâme

Hüseyin Tekkeĩinoğlu’ndan(HT) alınan Ali 

Baba ibn Ahi Mehmed Beğ(Küçük Ali 

Baba) vakfi yesi.

HT’den alınan 8 numaralı berât.

Tapu -Kadastro Genel Müdürlüğü 

Arĩivi(TKGMA), 14 numaralı mufassal, 

29-A.

TKGMA, 14 numaralı mufassal, 19

TKGMA, 14 numaralı mufassal, 19-A.

Baĩbakanlık Arĩivi(BA), Maliyeden 

Müdevver(MM), 626 numaralı Evkaf 

Defteri, 8.

BA.MM, 3687 numaralı Eyâlet-i Sivas Kalemi 

Muhâsebe-i Anadolu, 1105/1693-1694 

tarihli defter, 2-3.

BA.MM, 3687 numaralı defter, 1-2.

BA.MM, 626 numaralı defter, 8, 19 Zilhicce 

995/1587 tarihli vesika.

BA.Cevdet Evkaf-9152.

BA.Sivas Ahkâm, 7/193’te kayıtlı aynı tarihli 

hüküm.

BA.Sivas Ahkâm, 1/288’de kayıtlı 1744 tarihli 

hüküm

BA.Sivas Ahkâm 2/15’te kayıtlı aynı tarihli 

hüküm 

BA.Sivas Ahkâm 3/84’te kayıtlı 1747 tarihli 

hüküm.

BA.Sivas Ahkâm Defteri, 23/6.

BA.Sivas Ahkâm Defteri, 10/74.

BA.Ahkâm-ı Ĩikâyet Defteri, 156-246, Evâhir-i 

Zilhicce 1149/1737 tarihli hüküm.

BA.Mühimme Defteri(MD), 25/264.

BA.MD, 25/264.

BA.MD, 25/264.

BA.MD, 7/754, 20 R. evvel 976/1568 tarihli 

hüküm

BA.MD, 7/660, 7 Safer 976/1568 tarihli 

hüküm

BA.MD, 7/723, Gurre-i R. evvel 976/1568 

tarihli hüküm.

Vakıfl ar Genel Müdürlüğü Arĩivi(VGMA), 

582/1 numaralı defter, 287-289, sıra: 

197’de kayıtlı Rüstem Paĩa vakfi yesinin 

eski harfl erle yazılı sureti.

VGMA, 2232 numaralı defter, 169-173’te 

kayıtlı Rüstem Paĩa vakfi yesinin 

bugünkü harfl ere çevirisi.

VGMA, 1766 numaralı defter, 136-170, sıra: 

27’de kayıtlı vakfi ye, Ali Baba ile ilgili 

kısım s. 138.

VGMA, 2141 numaralı defter, 42’de kayıtlı

vakfi ye.

VGMA, 1088 numaralı Hurûfât Defteri(HD), 

54-B.

VGMA, 1121 numaralı HD, 13.

116

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

VGMA, 1088 numaralı HD, 54-B.

VGMA, 1118 numaralı HD, 129. 

VGMA, 548 numaralı HD, 110.

VGMA, 1088 numaralı HD, varak: 52-B.

VGMA, 548 numaralı HD, 109, 110.

VGMA, 1118 numaralı HD, 138.

VGMA, 548 numaralı HD, 109, 110.

VGMA, 1088 numaralı HD, 45-B.

VGMA, 550 numaralı HD, 57.

VGMA, 1119 numaralı HD, 94.

Sivas Vakıfl ar Bölge Müdürlüğü 

Arĩivi(SVBMA), 1 numaralı vakıf defteri, 

412 ve 413 numaralı kayıtlar.

SVBMA, 1 numaralı defter, belge no: 303’te 

kayıtlı Behram Paĩa Vakfı’ndan dağıtılan 

su ĩebekesi çizelgesi.

Sivas Kongre Müzesi’nde bulunan164 1251-

1252 tarihli numarasız Vakıf Muhasebe 

Defteri, 4, 140-141.

164 Bu belgeler daha sonra Ankara Milli Kütüphane’ye 

devredilmiĩtir.

Sivas Ĩer’iye Sicili(SĨS), 1/126’da kayıtlı 1779 

tarihli berât.

SĨS, 1/346.

SĨS, 1/345-346’da kayıtlı hüccet. 

SĨS, 5/174’te kayıtlı vakfi ye.

SĨS, 6/89’da kayıtlı vakfi ye.

SĨS, 10/19’da kayıtlı vakfi ye.

SĨS, 19/248’de kayıtlı mürâsele.

SĨS, 49/211.

SĨS, 49/251, 19 Muharrem 1291/1874 tarihli 

ispât-ı verâset derkenârı.

117

FÜTÜVVET-MELÂMET İLİĨKİSİ

THE RELATIONSHIP BETWEEN GUILD AND REPROACH

M. Esat HARMANCI1

ÖZET

Tasavvuf tarihi boyunca bir zühd yolu 

olarak en baĩından beri tartıĩılan ve ta￾savvufun kurumsallaĩması süreçlerinde 

melâmet kavramı ile karĩılanan doktrin, 

hicretin üçüncü asrından beri farklı kavram￾larla karĩılanmıĩtır. Fütüvvet, uhuvvet ve 

melâmetin çoğu zaman farklı kavramlar ve 

özellikle de farklı kurumlar olarak kullanıl￾ması tarihi süreçte belirgin olan bu aynîliği 

gölgede bırakmıĩtır. Son on yılların mezhep 

ve meĩrep ekseninde ĩekillenen tarikat ve 

zühd arayıĩlarının fazlaca gösteriĩçi yorum￾cuları da konuyu özellikle melâmetin dar ve 

değersizleĩtirilmiĩ bir Kalenderî zümresine 

özgü kılınması üzerinden ele almıĩlardır. Bu 

yazı, bir zühd yolu olan melâmetin ilk or￾taya çıktığı yıllarda karĩıladığı anlamları ve 

kavramın o dönemde tartıĩılan çağrıĩımları-

nı ele almaktadır.

Anahtar Kelimeler: Tasavvuf, Melâmet, 

Fütüvvet, Ahilik.

1 Doç. Dr., Kocaeli Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakül￾tesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü.

ABSTRACT

The doctrine discussed as a piety way 

throughout the history of Sufi sm and com￾pared to the term “reproach” in the process￾es of institutionalization of Sufi sm has been 

defi ned with different terms since the third 

era of hegira. This sameness being clear in 

historical process has been kept in the back￾ground due to the fact that guild, brother￾hood, and reproach have used as different 

terms, notably different associations. The 

extremely ostentatious commentators of or￾der and piety searches taking shape within 

the frame of sect and temperament devel￾oping in recent years handle the subject es￾pecially in terms of allocation of reproach to 

a narrow and trivialised Kalenderi group. 

In this paper we will discuss the meanings 

which the term “reproach”, a piety way, cor￾responded to in the early years of its appear￾ance, and the connotations of that notion de￾bated in those periods.

Key Words: Sufi sm, Reproach, Guild, 

Ahi-order

118

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

Fütüvvet, genç, yiğit, civanmert, deli￾kanlı ve cömert anlamlarına gelen fetâdan 

türetilmiĩ Arapça bir kelime olup, Kur’ân’da 

fetâ, fi tye ve fi tyân ĩeklinde “genç, delikan￾lı” manasında, birtakım fazilet vasıfl arı ile 

belirginleĩen kiĩilere iĩaret etmeyip sözlük 

anlamıyla kullanılmıĩtır(Kur’ân, Yûsuf: 30; 

Mûsâ: 60). Fetâ kelimesinin terimleĩmesin￾den sonra müfessirlerin; put kıran, hevâ 

ve heveslerine karĩı gelen veya gördükle￾ri baskıya rağmen inançlarını koruyan ve 

bu uğurda ülkelerini terk eden, mevcudu 

karĩılıksız veren, eziyeti önleyen, ĩekva￾yı terk eden kiĩiler karĩılığı kullanımı ile 

öne çıkmıĩ ve bundan dolayı da sûfîler ta￾rafından bir tasavvuf terimi olarak kültüre 

kazandırılmıĩtır(Sülemî, 1950: 32; Kurtubî, 

1998: 550; Bolat, 2003: 257).

İslam öncesi Arap toplumunda kulla￾nılmaya baĩlandığı bilinen fetâ kavramının 

ne zaman ortaya çıktığı hususunda kesin 

bir kanaate varılmamakla birlikte üzerinde 

çalıĩma yapan hemen bütün araĩtırmacılar 

kavramın, ortaya çıkıĩından itibaren bazı

aĩamalar geçirdiğini, zaman içerisinde an￾lam değiĩtirdiğini kabul ederler. Bu deği-

ĩim, ileride değineceğimiz üzere kelimenin 

din ve tasavvuf dıĩı bir anlama sahip iken 

zamanla dini ve tasavvufî bir anlam ifade 

etmesinden ve bir teĩkilatın adı olmasından 

kaynaklanmaktadır.

Bu sürecin anlamlandırılması sadedinde 

fütüvvetin teĩkilatlanması ve ortadan kalk￾masına kadar gelen sınıfl andırmalar ĩöyle 

bir tablo ortaya çıkarmıĩtır:

1. Cahiliye fetâsıyla bağlantılı bir ĩekil￾de İslam’ın ilk yüzyılında belirmeye 

baĩlayan sosyal bir kavram olarak 

fütüvvet,

2. Dokuzuncu yüzyılda sosyal bir ya￾pılanma halinde gençler arası top￾lumsal, ekonomik ve siyasal bir 

kuruma dönüĩen, Abbâsîlerin son 

döneminde(1179-1225) resmî bir 

devlet kurumu haline getirilen ve 

bir teĩkilat olan fütüvvet,

3. Yine dokuzuncu yüzyılda artık bi￾reysel yaĩayıĩ biçiminden sıyrılıp 

kurumsallaĩmaya baĩlayan tasavvuf 

hareketine paralel olarak sûfîlikle iç 

içe geçen tasavvufî fütüvvet,

4. Son aĩama olarak da esnaf tabakasıyla 

bütünleĩerek yine bir sûfî kurum hü-

viyetini geniĩ ölçüde koruyan, mes￾lek teĩekkülü niteliğindeki Ahîlik 

fütüvveti ĩeklinde dört aĩaması ol￾duğu anlaĩılmaktadır(Bolat, 2003: 

257-258).

Fütüvvet ruhunun dinî bir içerik kazan￾ması ilk olarak Hz. Âdem’den baĩlayarak 

Hz. Muhammed’e kadar bütün peygamber￾lerin ve sahabenin vasıfl arı ile izah edilmeye 

baĩlanmıĩtır. Bu üstün vasıfl arın her biri bir 

peygambere yaraĩır kılınarak; Âdem’in özür 

dileyiciliği, Nuh’un dayanıklılığı, İbrahim’in 

vefası, İsmail’in sadakati, Musa’nın ihla￾sı, Eyyub’un sabrı, Davud’un ağlaması, 

Muhammed’in cömertliği ve Ali’nin ilmi 

ile iliĩkilendirilmiĩ ve özendirilmiĩtir. Fü-

tüvvetin bu dönüĩümü yaĩamasında elbette 

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

119

tasavvufun rolü büyüktür. Sûfî-fütüvvetin 

hicrî üçüncü ve dördüncü asırdan itibaren 

oluĩmasından sonra fütüvvet kurumunda 

sûfî nitelikler ağır basmaya baĩlamıĩ ve ta￾savvuftakine benzer bir kurumsallaĩma eği￾limi onda da baĩ göstermiĩtir. 

Bu yazıda fütüvvetin tasavvufl a iliĩkisi 

üzerinde duracağımız için konunun İslam 

öncesi toplumda kurumsallaĩmamıĩ, birey￾sel ve dinî referanslarla iliĩkisi bulunmayan 

eski bir asalet ve fazilet algısı üzerinde dur￾mayacağız. İslam’ın ilk yıllarında Hz. Ali’nin 

ĩahsında toplamıĩ olduğu ahlakî vasıfl arla 

bize aktarılan fetâ anlayıĩı yüzyıllar içinde 

dönüĩerek varlığını devam ettirmiĩtir. 

Fütüvvetin siyaset alanı ile ilk ciddi 

yüzleĩmesi Abbâsîler döneminde olmuĩtur. 

İktidarın zayıfl adığı o dönemlerde devletin 

düzenini bozmak isteyen kontrolsüz fütüv￾vet birlikleri Abbâsî halifesi Nâsır Lidînillâh 

tarafından düzenli bir teĩkilat haline getiri￾lerek kontrol altına alınmaya baĩlanmıĩtır. 

Nâsır’ın kendisi de fütüvvet erkanı üzere 

elbise giyerek merasimle teĩkilata dâhil ol￾muĩ, İmâmiyye mezhebinin temel inançları-

na göre fütüvvet kurumunu On İki İmam’ın 

her birinin adına izafeten adlandırdığı on 

iki kola bölmüĩ ve bu kolların her birine bir 

temsilci tayin ederek kendisine bağlamıĩtır. 

Bu aĩamadan sonra da asıl gayesini gerçek￾leĩtirmeye yönelmiĩ, diğer Müslüman hü-

kümdarlara teĩkilata katılmaları için elçiler 

yollamıĩ ve çok sayıda hükümdarı kendi￾sine bağlamıĩtır. Bu yolla Mısır, Suriye ve 

Anadolu’daki fütüvvet ocakları tarafından 

önder olarak kabul edilmiĩtir. Anadolu hü-

kümdarı İzzettin Keykavus’un ve Alâeddîn 

Keykubad’ın da Sühreverdî aracılığı ile 

gönderilen kâse ve ĩalvar ile bu teĩkilata in￾tisap ettiğini kesin olarak bildiğimize göre, 

Anadolu fütüvvetinin de tasavvufl a iliĩkili 

olarak kurumsallaĩtığını ve kadı, müderris, 

muhtelif tarikatlara mensup ĩeyhler ve bü-

yük tacirlerin katılımıyla toplumsal kıymeti￾nin yükseldiğini gördüğümüz gibi bu süre￾cin, fütüvveti artık teĩkilatlı ve kendi içinde 

tüzüğü olan bir yapıya dönüĩtürdüğünü de 

söyleyebiliriz(Bolat, 2003: 262-263).

Fütüvvetin tasavvufl a olan iliĩkisi Ha￾life Nâsır’ın kendisini bir sûfî ĩeyhi aracılı-

ğı ile fütüvvet teĩkilatına ithal ettirmesi ile 

iliĩkilendirilse de bu kurumun sûfîlikle olan 

iliĩkisi bu vadide söz söyleyenler tarafından 

özde birlik, dahası aynîlik ĩeklinde ele alın￾mıĩtır. Konu üzerinde çalıĩanların Anadolu 

fütüvvetinin kökenleri üzerinde dururken 

yaĩadığı ayrıĩmanın, konjonktürün egemen 

ideolojisi ile iliĩkili olduğunu düĩünmekte￾yiz. Meseleyi ahî kelimesinin Türkçe ya da 

Arapça kökenli oluĩu üzerinden anlamaya 

çalıĩmak, bütün bir fütüvvet ve melâmet 

doktrinlerini ve Anadolu dıĩında da son de￾rece yaygın bir ĩekilde hüküm süren melâmî 

havayı görmezden gelmek anlamına gele￾cektir. Meseleyi Batınîlik, Melâmîlik, eski 

Türk gelenekleri ve Bizans loncalarının ka￾lıntıları ile çeĩitlendirmek de kolaycılıktan 

baĩka bir tutum değildir. Ĩüphesiz sosyal 

meselelerin birbiri ile etkileĩimi söz konusu￾dur ama esas olan tarafsız bir incelikle ko￾nunun ortaya çıkmasını beklemektir.

120

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

Bu noktada üzerinde önemle durulması

gereken tek kavram olan melâmîlik öne çık￾maktadır. Belki iddialı gelecektir ama fütüv￾vetin veya uhuvvetin yani ahîliğin ve tabiî 

olarak tasavvufun doğru anlaĩılabilmesi 

için öncelikle Melâmîliğin anlaĩılması gerek￾mektedir. Özellikle Türklerin Anadolu’ya 

geçerken tanıĩtığı İslam’ın karakteri büyük 

ölçüde Horasan çevresindeki tasavvuf an￾layıĩı üzerinden ĩekillenen tasavvufî İslam 

olduğu için bu karakter, uzunca süren göç 

ile birlikte Anadolu’nun çeĩitli yerlerine de 

dağılmıĩtır. Bağdat ekolünün ve Mısır’daki 

fütüvvetin zaman zaman yağmacı fütüvvet 

grupları ile melâmet doktrininin dıĩına çık￾tığını belirtmekle birlikte esas olarak her ne 

kadar teĩkilatlı bir yapıdan söz edilmese de 

genel itibariyle Horasan bölgesindeki fütüv￾vet sorgulamasının zühd ekseninde ĩekillen￾diğini söylemek doğru olacaktır.

Horasan bölgesinde ĩekillenen ve 

Niĩâbur Okulu olarak da adlandırılan bu 

oluĩum sürecinde ortaya çıkan tasavvuf ha￾reketi de çoğu zaman fütüvvet kavramı ile 

karĩılanır. Konu ile ilgili eserinde Sülemî, 

fütüvvet ve melâmet arasındaki iliĩkiyi 

en doğru örneklerle ortaya koymaktadır. 

Hicretin üçüncü asrından itibaren tartıĩı-

lan Melâmîliğin fütüvvetin sağlıklı bir ĩe￾kilde değerlendirmesiyle mümkün olacağı

ve bu güne kadar pek çok tanımı yapılan 

Melâmîliğin her dönemde zahitlik eksenin￾de ĩekillendiği kuĩkusuzdur. Melâmîliğe 

bağlanan kimse nefsini terbiye için birçok 

adap ve erkâna saygı göstermek, nefsini 

inkâr edercesine ezmek, bütün beĩeri gu￾rurunu yok etmek, içindeki riya izlerini kö-

künden silip süpürmek zorundadır. 

Tasavvufun ortaya çıkıĩındaki bu zühd 

yolu her zaman canlı ve hâkim bir ruh ha￾linde iĩlemekte idi. Bu dikkat ile yola çıkan 

sâlikin, dünyevî göstergelerden arınmak, 

sadeliği ve sıradan olmayı göstermek üzere 

giydiği hırka, destâr ya da postlar bir süre 

sonra onların gizli olan manevî donanımla￾rını bastıracak ĩekilde üstünlük payelerinin 

göstergeleri oldu ve sadelik karĩılığı giyilen 

bu sıradan giysiler sonradan birer manevî 

üniformaya dönüĩtü. Melâmet ya da fütüv￾vet bu noktada devreye girip ĩekilci sûfîliğe 

bir tepki hareketi olarak ortaya çıktı. Özde 

ve zühd doktrininde önceki sûfîlerden fark￾lı düĩünmeyen bu yeni ekol, bütün ĩekle 

ait göstergeleri terk ederek özde oluĩan her 

türlü manevî meziyetleri saklamaya ve giz￾lemeye özen gösterirken öte yandan aksini 

çağrıĩtıracak ya da kınanacak bir görünüme 

abartılı ĩekilde imkan hazırlamaya çalıĩtı.

Sülemî’den Abdülbaki Gölpınarlı’ya 

kadar yapılan melâmet soruĩturmalarında 

ortaya çıkan ĩey, Melâmîliğin öncelikle fetâ

kelimesinin karĩıladığı yiğitlikle iliĩkilendi￾rilmiĩ olmasıdır. Bu zümre, yaĩamaya çalıĩ-

tıkları bu yeni sûfî hayatına levm kelimesinin 

geçtiği Kur’ân âyetini dayanak göstererek, 

kınayanların kınamasına aldırıĩ etmeme, 

dahası kınayanların dikkatini üzerinde top￾lama düsturu ile hareket ederek, her zaman 

nefsin doğrulup kiĩiyi ele geçirmesine im￾kan vermeyecek bir süreci dinamik tutmayı

esas kabul etmiĩtir. 

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

121

“Melâmî diye kime derlerdi?” sorusu￾nun cevabı, yiğitliğin tanımı ile karĩılanmıĩ-

tır. “İyiliğini değil, fakat kusurunu ve kötü-

lüğünü açığa vurmak cesaretini gösteren yi-

ğit insanlara” melâmî denmektedir. “Bütün 

ömrünü iyilik ve güzellik içinde yaĩadığı

halde bütün iyiliklerini, bütün meziyetlerini, 

bütün baĩarılarını unutarak ve hiçe sayarak 

en küçük kusurunu en büyük hazla teĩhir 

eden ve o kusuru herkesin gözüne sokarak 

herkes tarafından kınanmayı cana minnet 

bilen adam Melâmî’dir.”(Sülemî, 1950: 15). 

Bu kimselerin nazarında en büyük kabahat 

iyilikle övünmektir. Çünkü hüner iyilik yap￾mak değil kötülükle savaĩmaktır.

Melâmetînin ibadetini, takvasını, za￾hitliğini, âlimliğini veya diğer herhangi ha￾lini açığa vurmaması icap eder. Onun için 

melâmî, ihlastan bahsedeceğine daha fazla 

onun zıddı olan riyâ aleyhine söz söyler; fa￾zilet ve kemâlden bahsedeceğine kötülükle￾ri zemmetmeyi tercih eder, nefsini doğrulta￾cak ve yola getirecek iĩlerle meĩgul olmak￾tan ziyade nefsini itham ve tahkir etmekle, 

onun bütün arzularına karĩı gelmekle meĩ-

gul olur(Sülemî, 1950: 19). Kur’ân’da, “On￾lar Allah uğrunda savaĩırlar ve kınayanla￾rın kınamasına aldırıĩ etmezler.”(Kur’ân, 

Mâide: 54) ĩeklinde tarif edilen kimseler, 

kâfi rlere karĩı ĩanlı, ĩerefl i ve zorlu kimse￾ler iken din yolundaki savaĩta da lehte ve 

aleyhte söylenenlere aldırıĩ etmeme düstu￾ru ile hareket ederler. Bu ayette söz konusu 

edilen savaĩı nefi s ile savaĩ üzerinden yo￾rumlayanlar ayetin, melâmînin de belli baĩlı

vasfını karĩıladığı, hatta levm fi ilinden türe￾tilen melâmî kelimesinin de Kutsal Kitap’taki 

temel dayanağının bu ayet olduğu üzerinde 

birleĩirler.

Melâmet, fütüvvet yani yiğitlik üzerin￾den ele alınırken, bedenen ve bilek gücü ile 

sergilenen bir yiğitlik değil, manevî mesele￾lerde ortaya konan bir duruĩ karĩılığı tarif 

edilmeye çalıĩılır. Melâmîlerdeki kınama, 

dünyayı levmetmek de değildir. Niĩâburlu 

Ebû Hafs, o yıllarda kendini tanımlarken 

ĩöyle diyordu: “Sizin yolunuzca gizlenme￾si gerekenleri açıklıyorsunuz. Bundan böy￾le bizimle oturmayın ve bizimle arkadaĩlık 

etmeyin.”(Sülemî, 1950: 21). Bu gizem el￾bette sır saklamaktır ama bu sır da sûfînin 

seyr-i sülûkündeki hallerin esrarıdır.

Melâmetî, Allah ile arasındaki her ĩe￾yin, baĩkası tarafından görülmemesi icap 

eden bir sır olduğuna inanır. Bu sırrı sak￾lamaya en büyük özeni ve herhangi bir 

kimsenin bu sırra aĩina olmaması için en 

büyük gayreti gösterir. Halka belli etmedi-

ği sırları açığa çıkarmamak, övülmeye yara-

ĩan hallerini belli etmek yüzünden gurura 

kapılmamak için halk tarafından istihza ve 

kınama ile karĩılanacak hareketleri yapmak￾tan çekinmezler. İbn Arabî, melâmîleri Hak 

erenlerin en baĩına geçirir. Tarik sahipleri 

içinde kemale erenlerin bunlar olduklarını

söyler. Arabî’ye göre sûfî ile melâmî farkı, 

melâmînin Allah’ın sırrını saklamaya dik￾kat etmesi ve davasının olmamasıdır. O, 

Hz. Muhammed’i de melâmî sayar, çünkü 

ona göre melâmîlik âbe kavseyn makamıdır, 

Allah’a en yakın olma halidir. Allah yolunu 

122

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

tutanlar; âbidler, sûfîler ve melâmîlerdir, fü-

tüvvet ve ahlak mevkiini melâmîden baĩka 

kazanan yoktur(Sülemî, 1950: 22-25).

Fütüvvetin yani yiğitliğin sorgulandığı

ilk yıllarda tasavvufun belirmeye baĩlama￾sıyla fütüvvetle iliĩkilendirildiği veya fü-

tüvvetin tasavvufî bir mahiyet aldığı görül￾mektedir. İlk mutasavvıfl ara baktığımızda 

onların ilk fütüvvet ehli oldukları göze çar￾par. Onları bu denklemde buluĩturan ĩey 

ise melâmetten baĩkası değildir. Fütüvvet 

ve tasavvuf melâmet doktrininde ĩekillenir. 

Fütüvvet ve sûfîlik arasındaki ilk bağlantı, 

Irak’ta Hasan-ı Basrî’nin muhitinde kendini 

gösterir. Hasan-ı Basrî “seyyidü’l-fi tyân” yani 

yiğitlerin piri idi ve İslam tarihinde tasavvuf 

için zemin hazırlayan daha sonra da sûfîler 

tarafından kutup sayılan bir ĩahsiyetti.

O halde, o yıllarda sûfî ya da melâmî 

karĩılığı kullanılan fütüvvet nasıl tanımlan￾maktaydı ve yukarıda tekrarlayıp durdu-

ğumuz yiğitliğin kapsamı ve anlamı ne idi? 

Ahvazlı Ali, “Fütüvvetin esası, kendini tek 

faziletli görmektir.” derken Kuĩeyrî yiğitli-

ği ĩöyle tanımlar: “Fütüvvet putu kırmaktır. 

Her insanın putu da kendi nefsidir. Her kim 

hevâ ve hevesine karĩı gelirse hakikatte fü-

tüvvet sahibi olur.”(Sülemî, 1950: 32). Ebû 

Hafs, fetâları ve melâmîleri “nefi sleri hesabı-

na hiçbir tehlikeden ürkmeyen erkek adam￾lar” olarak tarif eder(Sülemî, 1950: 34).

Son olarak Feridüddîn-i Attâr’ın 

Hamdûn-ı Kassâr ile, ona bağlı yiğitleri ara￾sındaki alakayı anlattığı diyaloğu aktaralım. 

Hamdûn diyor ki: “Birgün Niĩâbur’un bir 

semtinde dolaĩıyordum. Yiğitlikle tanın￾mıĩ Ayyâr Nûh ile karĩılaĩtım ve sordum: 

Fütüvvet nedir? O da hangi fütüvvet, dedi; 

seninki mi, benimki mi? İkisini de anlat, 

dedim. O da ĩu sözleri söyledi: Ben esvabı

çıkarır, hırka giyer, sûfî olmayı umarak bu 

elbiseye yaraĩır iĩler baĩarır ve Allah’tan 

utanmak dolayısı ile her türlü suçtan çeki￾nirim. Sen ise herkes hizmetine koĩmasın ve 

sana aldanmasın diye hırkayı çıkarırsın. Be￾nim fütüvvetim ĩeriatın dıĩ yüzüne uymak￾ta, senin fütüvvetin ise kalbin sesini dinle￾mektedir.”( Sülemî, 1950: 48).

Sülemî, uzun süre incelediği melâmî 

doktrini ĩöyle özetler: Onlar gerçek İslam 

zâhitlerinin fütüvvet erbabıdır. Yiğitliği, 

bütün iç ve dıĩ vasıfl arı ile baĩkalarından 

çok fazla onlar yaĩatmıĩlardır. Cüneyd in￾saf etmiĩ olsaydı “fütüvvet Ĩam’dadır, din 

Irak’tadır, gerçeklik Horasan’dadır.” de￾mekle kalmaz, fütüvvet de gerçeklik de 

Horasan’dadır, derdi (Sülemî, 1950: 36). Ba-

ĩından beri aktarıldığı üzere ilk ortaya çıktığı

zamandan bu yana fütüvvetin melâmetten 

farklı bir hal olarak ele alınmadığını, seman￾tik açıdan da her zaman birinin diğerini kar-

ĩıladığını ve ilerleyen zamanda Melâmîliğin 

tasavvufu, fütüvveti ve uhuvveti kapsayan, 

büyük bir doktrine dönüĩtüğünü belirtme￾liyiz.

Ĩu halde fütüvvet, Melâmîlikten farklı

bir düstur ortaya koymamıĩtır. Fütüvvetin 

karĩıladığı yiğitliğin özünü ise nefi sle mü-

cadelede ortaya konan manevi cengâverlik 

oluĩturmaktadır. Abbasîlerden Anadolu’ya 

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

123

ya da Horasan’dan Anadolu’ya, ister ku￾rumsal isterse doktrin yoluyla bakıldığında 

Anadolu’daki tasavvuf ve fütüvvet hareket￾lerinin özündeki melâmî tat ve lezzet hep 

vardı ve bu yiğitlik ve haz okulu âhîlik teĩ-

kilatında da yaĩatılarak meslek erbabı eliyle 

sebil çeĩmeleri gibi tüm insanlığa içirilmeye 

çalıĩıldı.

Sonuç

Bugün Anadolu’da ĩekillenen âhîlik teĩ-

kilatı, sadece Türklere ve Anadolu’ya özgü 

bir endüstri modeli ya da meslek okulu 

giriĩimi olarak algılanmamalıdır. Mesele￾nin ekonomik ve mesleki birikiminden ya￾rarlanmanın gereği ve faydası elbette tar￾tıĩılmamalıdır. Ama hicri üçüncü asırdan 

Osmanlının son dönemlerine kadar farklı

ĩubelerde yaĩatılan yiğitliğin yani fütüvvet 

kurumunun ya da Melâmîliğin bu meslek 

loncaları eliyle ĩebeke ĩebeke topluma ya￾yılmak istendiği ve böylece halkın manevi 

refahının hedefl endiği unutulmamalıdır. 

Evinde oturan ve kendi aĩında, iĩinde olan 

bireylerden; kentli, birlikte yaĩayan ve üre￾ten toplumlara geçilmesi ile ortaya çıkan bir 

ihtiyaç söz konusudur. Bu ihtiyaç, ürettiğini 

satmakla baĩlayan kazanç sistemlerinin ah￾lakını terbiyeli kılmaktan baĩkası değildir.

Kısacası, ahîlik kurumu ya da bugünler￾de sosyal etkinliğe dönüĩen ahîlik eğlence￾leri tarihten kalan bir nostaljiden ibaret ola￾rak görülmemelidir. Özellikle de daha çok 

zanaatkâr esnafının teĩkilatı hiç değildir. 

Fütüvvet âhîlerinin düsturu, bütün meslek￾lileri kapsamaktadır. Modern zamanlarda 

ortaya çıkan mesleklerin eski fütüvvet ve 

âhîlik kitaplarında adlarının bulunmayıĩı

onları bu düsturlardan uzak tutmaya ye￾terli olmayacaktır. Bu çağdaĩ meslekler, ahî 

teĩkilatının peĩtemâlci esnafı kadar yiğitlik 

göstermede aynı sorumluluğa sahiptir. Bu￾gün, bu düsturları büyük ölçüde yasalarla 

ve meslek tüzükleri ile oluĩturmaya çalıĩı-

yoruz ama her dönemde meslek etiğinin de 

bir norm olarak etkin olması gerektiğinden 

hiçbir zaman kuĩku duyulmamıĩtır. 

Kısacası herhangi bir zamanda, ne tür iĩ

ya da meslek icra edilirse edilsin, nefsin is￾tedikleri ile karĩı karĩıya kaldığımız durum￾larda yiğitliğin etkin olarak yaĩatılması so￾runu ile her zaman karĩılaĩacağımızdan hiç 

kuĩku yoktur. Aksi halde yüzlerce yıl gönül 

abidelerinin temel harcı olan Melâmî dokt￾rini, son yüz elli yılın kökenci tasnifçiliği ile, 

dejenere olmuĩ bir kısım Kalenderî zümre￾si üzerinden anlatmaya çalıĩmak, bir takım 

mezhep ve meĩrep taassubunun malzemesi 

kılmak ve güncel siyasete alet etmek, mes￾lek etiğine ve kültür tarihine yanlı ve ĩaĩı

bakmak anlamına gelecektir.

Ma‘rûf-ı Kerhî, Ĩakîk-i Belhî, Bâyezid-i 

Bestâmî’lerin riyâzet eksenli zühd sorgu￾lamalarından itibaren oluĩan ve zamanla 

kurumsallaĩan melâmet doktrini hemen 

bütün zühd yolcularının vazgeçilmez azığı

olmuĩtur. Tasavvuf tarihçilerinin adlandır￾mak suretiyle tasnif etme ve böylece anlama 

kolaycılığı yüzünden melâmet bütün zühd 

sâliklerine özgü bir hal iken fetiĩize edi-

124

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

lerek ya Bâtınî ĩubelerin ya da bütünüyle 

Kalenderiye’nin gezici sapkın derviĩlerinin 

yaftası olarak kullanıldı. Kavramın tarihi 

süreçte yaĩadığı semantik erezyonun mez￾hep ve tasavvuf eksenli İslamî dindarlığın 

egemen havası ile de iliĩkili olduğunu söy￾lemeliyiz. Ahmet T. Karamustafa’ya göre 

bu zahitlik türünün sapkın bulunmasında 

öncelikli varsayım, “modernlik öncesi İs￾lam tarihinde bir yanda kültürel seçkinlerin 

yüksek, kural belirleyen ve resmî dinleriyle 

diğer yanda cahil yığınların alçak, kural kar-

ĩıtı ve âmiyâne dinleri arasında su geçirmez 

bir ayrılığın olduğu(dur)”(Karamustafa, 

2011: 15) fakat bu bakıĩ açısındaki ayrıĩma, 

halk ve yüksek zümre ayrılığı ötesinde bir 

karakter arz etmektedir. Hem taĩralı hem de 

marijinal, esas itibariyle de “yoz” bir imaja 

sahip olan melâmetî zâhitler, egemen hava￾yı koklayan tarih yazarlarının da yüzlerce 

yıl ilgisine mahzar olamamıĩlardır.

KAYNAKÇA

BOLAT, Ali. (2003). Bir Tasavvuf Okulu 

Olarak Melâmetîlik. İstanbul.

İMÂM KURTUBÎ. (1998). El-Câmiu li￾Ahkâmi’l-Kur’ân. Çev. M. Beĩir Eryarsoy. 

İstanbul.

KARAMUSTAFA, Ahmet T. (2011). Tanrının 

Kuraltanımaz Kulları. Çev. Ruĩen Sezer. 

İstanbul.

Kur’ân-ı Kerîm ve Türkçe Anlamı. (1984). 

Haz. Hüseyin Atay, Yaĩar Kutluay. 

Ankara.

SÜLEMÎ, Ebu Abdurrahman Muhammed 

b. Hüseyin. (1950). İslam Tarihinde 

İlk Melâmet. Çev. Ömer Rıza Doğrul. 

İstanbul.

125

YEMÎNÎ’NİN FAZÎLET-NÂME ADLI ESERİNDE GEÇEN 

FİİLLERİN SÖZLÜK BİLİMSEL ANLAMLARI

THE LEXICAL MEANING OF THE VERBS IN THE WORK OF 

YEMINI NAMED “FAZILET-NAME”

 Yusuf TEPELİ

1

Özet

Doğumu ve ölümü hakkında herhangi 

bir bilgi bulunmayan, 15. yüzyılın sonlarıy￾la 16. yüzyılın ilk yarısında yaĩadığı tahmin 

edilen Alevi-Bektaĩi ĩairi Yemînî’nin bilinen 

tek eseri Fazîlet-nâme’dir. Klasik Osman￾lı Türkçesi’nin ilk döneminde 1519 yılında 

yazılan, Eski Anadolu Türkçesi’nin özellik￾lerini de taĩıyan, bir nevi geçiĩ dönemi eseri 

olan Fazîlet-nâme Hz. Ali’nin faziletlerini 

anlatan biyografi k bir mesnevidir. Bu çalıĩ-

mada Tepeli(2002) tarafından iki cilt olarak 

yayımlanan Dervîĩ Muhammed Yemînî-

Fazîlet-nâme eseri temel alınarak, eserde 

geçen fi illerin incelemesi ve sınıfl aması ya￾pılmıĩtır. Bu betimsel çalıĩmada ilgili eserin 

söz varlığında önemli bir yer tutan fi iller 

temelde sözlük bilimsel ve anlam bilimsel 

sınıfl andırmalar çerçevesinde ele alınmıĩ ve 

asıl fi illeri anlam bilimsel açıdan sözlüksel 

anlam görünüĩleri dikkate alınarak 4 ana 

baĩlık etrafında sınıfl andırılmıĩtır. Ancak, 

1 Doç. Dr., Akdeniz Üniversitesi, Eğitim Fakültesi, 

İlköğretim Bölümü Sınıf Öğretmenliği Anabilim Dalı.

bulgular yorumlanırken de yer yer kaynak 

metnin yapısıyla iliĩkilendirilmiĩtir. Veriler 

içerik analizi yöntemiyle incelenerek fi iller￾le ilgili elde edilen bulgular sözlük bilimsel 

anlamları bağlamında tablolar hâlinde su￾nulmuĩtur.

Anahtar Kelimeler: Yemînî, Fazîlet￾nâme, Sözlük Bilimi, Anlam Bilimi, Fiil Sı-

nıfl aması.

ABSTRACT

The only known work of the Alevi￾Bektashi poet, Yemini, whose birth and de￾ath dates are not known, but assumed to 

have been between the end of 15th century 

and the fi rst half of 16th century is Fazilet￾Name. Fazilet-Name which was written in 

the fi rst period of Standard Ottoman Tur￾kish, in 1519, have the characteristics of 

Anatolian Turkish, thus was a sort of tran￾sitional period work is a biographical mes￾nevi (a kind of a poem written in Ottoman 

Literature) telling the virtues of Hz. Ali. The 

work of Derviĩ Muhammed Yemini, Fazilet￾Name, published as two covers in total have 

been used as base, and the verbs in the 

126

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

work have been examined and classifi ed. In 

this descriptive study, the verbs of the work 

taking an important place in its vocabulary 

have lexically and semantically been discus￾sed, and with regard to these scope, they 

have been divided into four groups. While 

the fi nding are interpreted, they have been 

associated to the source text. The data have 

been examined according to the approach of 

content analysis, the fi ndings have been ta￾bulated in association with lexicology. 

Key Words: Yemini, Fazilet-Name, Lex￾icology, Semantics, Classifi cation of Verbs.

1. Giriĩ

Fazîlet-nâme, dolayısıyla Yemînî hak￾kında alanyazında en kapsamlı akademik 

çalıĩmalar Tepeli(1994a-b; 2002a-b; 2011) ve 

Kırman(2004) tarafından yapılmıĩtır. 15. yüz￾yılın sonları ile 16. yüzyılın baĩlarında Ana￾dolu ve Rumeli’de yaĩadığı tahmin edilen, 

asıl adı Muhammed ve Alevî-Bektaĩî inan￾cına mensup bir “derviĩ” olan, hatta Seyyid 

Nesimi, Ĩah İsmail, Pir Sultan Abdal, Fuzu￾li, Virani ve Kul Himmet’le birlikte Alevî-

Bektaĩî inancının Yedi Ulu Ozanı’ndan biri 

olarak kabul edilen, Hafız Oğlu lâkabıyla da 

bilinen Yemînî’nin yaĩamı hakkındaki bil￾giler onun Ĩeyh Rükneddin’in Farsça men￾sur eserinden Türkçeye 74092

 beyitlik bir 

2 Tepeli’nin hazırladığı edisyon-kritikli metne göre 

Fazîlet-nâme’de sadece son beyit Farsça olmak üzere 

toplam 7409 beyit vardır(2002a: 603), eserin 7399’uncu 

beytinde ise 7360 olduğu belirtilmiĩtir: “Dinilen 

beytinüñ addi nihāyet/Yedi biñ üç yüz altmıĩdur 

tamāmet”(Tepeli, 2002a: 602).

mesnevi olarak 1519 yılında tercüme-telif 

veya adapte ettiği, Hz. Alî’nin biyografi k 

bir romanı niteliğindeki biricik eseri Fazîlet￾nâme’ye dayanılarak verilebilmektedir(bk. 

Tepeli, 2002a: 3-28; Kırman, 2004; Tepeli, 

2011: 50-55). 

Bir metin içindeki cümlelerde geçen fi -

illerin dilbilimsel yapıları kadar o fi illerin 

metin içinde yüklendikleri anlamlar da o 

metnin anlaĩılmasında büyük önem taĩı-

maktadır. Her ne kadar dilbilim araĩtır￾maları arasında bir metin içeriğinde geçen 

kelimeler ve onların o metnin okuyucuya 

taĩıdığı anlamları ve rolleri üzerine birtakım 

çalıĩmalar bulunsa da metin yapısı içerisin￾de fi illerin rolü üzerine yapılan çalıĩmalar 

oldukça sınırlıdır. Bu bağlamda bu çalıĩma￾da, zengin bir söz varlığına sahip Fazîlet￾nâme’de geçen fi iller ayrıntılı olarak ele 

alınmıĩ ve bunların sözlük bilimsel anlam￾ları dikkate alınarak sınıfl andırılması ve yo￾rumlanması yapılmıĩtır. Tepeli(2002a-b) ta￾rafından tenkitli metin ve gramatikal dizin, 

Kırman(2004) tarafından ise ĩekil ve muh￾teva bağlamında bilim dünyasına sunulan 

7408 beyitlik Fazîlet-nâme söz varlığı açısın￾dan pek çok incelemeye kaynaklık edecek 

yeterlikte ve zenginliktedir. Çünkü bu çalıĩ-

mamıza esas aldığımız Tepeli(2002a-b) ya￾yınının Gramatikal Dizin’i içeren ikinci cil￾dinin yaklaĩık 4663 madde baĩı, yani farklı

söz vardır. Bu 4663 söz, 25 ĩiir hariç aruzun 

Mefâîlün Mefâîlün Feûlün kalıbıyla yazılan 

7408 beytin her bir birinde 10 kelime olduğu 

düĩünülürse 74.080 geçme sıklığına sahip 

demektir(Tepeli, 2011: 54-55). Bu söz varlı-

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

127

ğından 6433 geçme sıklığına sahip 654 özel 

ad Tepeli(2011) tarafından anlam bilimsel 

olarak insan, aidiyet, coğrafya, organizasyon, 

doküman, araç-gereç, zaman, bilim-sanat ve di-

ğer olmak üzere 9 ana baĩlık altında incelen￾miĩ ve 385 farklı kelimeyle ifade edilen 230 

insanla ilgili özel adın 3920 geçme sıklığıyla 

ilk sırada; 68 farklı kelimeyle 57 coğrafyayla 

ilgi özel varlığın 340 geçme sıklığıyla diğer 

ve aidiyetle ilgili özel adlardan sonra dör￾düncü sırada ve Fazîlet-nâme’de bütün özel 

adlar içerisinde baĩkahraman Hz. Ali ve 

onunla ilgili adların %23 ile birinci, Cenabı

Allah ve onunla ilgili adların %19 ile ikinci, 

Hz. Muhammed ve onunla ilgili adların %15 

ile üçüncü olduğu tespit edilmiĩtir(Tepeli, 

2011: 78-80). Genelde, bu özel adlar; Fazîlet￾nâme’de gerek ĩahıs kadrosu/eyleyenler, 

gerekse mekân olarak özne, nesne, dolay￾lı tümleç olarak fi ile/yükleme bağlanırlar. 

Dolayısıyla gerek metnin yapısının, gerekse 

söz varlığının anlaĩılması bağlamında fi il￾lerin de sözlük bilimsel anlamlarının tespit 

edilerek sınıfl andırılması daha da önem ka￾zanmaktadır. 

1.1. Fiiller

Gramerde sekiz kelime türünden biri 

olan fi illeri Korkmaz “bir kılıĩı(yazmak, koĩ-

mak), bir oluĩu(sararmak, büyümek) veya bir 

durumu(susmak, durmak) anlatan; olumlu ve 

olumsuz ĩekillere girebilen kelime” ĩeklinde 

tanımlar ve nitelikleri bakımından fi illeri kı-

lıĩ fi illeri, oluĩ fi illeri ve durum fi illeri(1992: 

61) ĩeklinde sınıfl andırır.

Bir baĩka çalıĩmada Hacıeminoğlu ise 

Türkçe’de fi illerle ilgili alandaki geleneksel 

dil bilgisi çalıĩmalarını özetler nitelikte fi il￾leri 8 ana grupta aĩağıdaki ĩekilde sınıfl an￾dırmıĩtır:

a) Yapılarına göre: 1. Kök fi iller, 2. Tü-

remiĩ fi iller, 3. Birleĩik fi iller.

b) Muhtevalarına göre: 1. Hareket bil￾diren fi iller: yürü-, vur-, 2. İĩ bildiren 

fi iller: öğret-, piĩir-, 3. Oluĩ bildiren 

fi iller: büyü-, sarar-, 4. Tavır bildiren 

fi iller: beğen-, sev-.

c) Durumlarına göre: 1. Asıl fi iller: al-, 

ver-, 2. Yardımcı fi iller: et-, ol-, yap-.

ç) Kullanıĩlarına göre: 1. Nihâî fi il ola￾rak: gel-di-m, gid-iyor-um, 2. Mastar 

olarak: oku-mak, gör-mek, 3. Fiil ismi 

olarak: oku-ma, gör-me, 4. Sıfat ola￾rak: oku-muĩ (adam), geç-en (yıl), 5. 

Zarf olarak: koĩ-a koĩ-a (gitmek), çalıĩ-

arak (kazanmak).

d) Fâil(özne) ile ilgilerine göre: 1. 

Etken(fâili belirli): kır-, sor-, 2. 

Ettirgen(fâili dolaylı): kırdır-, sordur-, 

3. Edilgen(fâili meçhul): kırıl-, sorul-, 

4. İĩteĩ(fâili fazla): koĩuĩ-.

e) Nesne ile ilgilerine göre: 1. Geçiĩli 

fi ller: sev-, tanı-, 2. Geçiĩsiz fi iller: 

doğ-, yat-, 3. Dönüĩlü fi iller: dövün-, 

giyin-.

f) Mahiyetlerine göre: 1. 

Olumlu(müsbet): tut-, ye-, 2. 

Olumsuz(menfi ): tutma-, yeme-, 3. 

İktidârî: tutabil-, tutama- (Hacıemi￾noğlu, 1991: 13).

128

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

Fiillerin sınıfl andırılması konusunda 

baĩka diller üzerine olan alanyazın tarandı-

ğında, örneğin İngilizce fi il sınıfl andırılması

konusunda yapılan birkaç çalıĩmaya(Pinker, 

1989; Jackendoff, 1990; Levin, 1993) rast￾lanmaktadır, ancak bunların genellikle 

birbirlerinin benzeri ya da benzer bir sı-

nıfl ama yöntemiyle yapıldığı görülmek￾tedir. Örneğin en geniĩ kapsamlı İngiliz￾ce fi il sınıfl amasını yapan Levin’in(1993) 

sınıfl andırması(taksonomisi) genellikle fi il￾leri birlikte kullanıldıkları edat ve isimlere 

göre bir sınıfl andırma yapmıĩtır. 

İngilizce fi illerin sınıfl andırılmasın￾da bir baĩka çalıĩma da Korhonen ve 

Briscoe’nun(2004) Levin’in(1993) çalıĩması-

nı temel alarak ve Levin’in sınıfl andırmasını

biraz daha daraltmak yoluyla yaptığı fi il sı-

nıfl andırma çalıĩmasıdır.

Ayrıca, yine Levin’in sınıfl andırmasın￾dan yola çıkarak İngilizce fi illerin yeni bir 

sınıfl andırmasını yapan bir baĩka çalıĩma 

da Kipper ve ark.(2008) yaptığı çalıĩmadır. 

Kipper ve ark.(2008) çalıĩmalarında bu alan￾da yapılan baĩka çalıĩmaları da değerlendi￾rerek fi il sınıfl andırma çalıĩmalarında fi ille￾rin üç temel noktaya göre sınıfl andıklarına 

dikkat çekmiĩler ve kendi sınıfl andırmala￾rında da bu üç temel sınıfl andırma çerçeve￾sinde hareket etmiĩlerdir:

• İki canlı varlık arasındaki etkile-

ĩimi betimleyen fi il sınıfl arı: Bu 

sınıftaki fi iller iki varlık arasında 

sosyal bir ortamda geçen etkileĩim 

ve iliĩkiyi ifade ederler ve bu sınıfta 

betimlenen iliĩki iki varlık arasın￾da doğrudan bir iĩ birliğini içerdi-

ği gibi iki varlık arasında bir güç 

iliĩkisine de sahip olabilirler(örn. 

Zorlama\“Ali Ahmet’i eve gitmeye 

zorladı).

• Bir varlığın bir etkinlikle(eylemle) 

arasındaki bağlantının derecesi￾ni betimleyen fi il sınıfl arı: (örn. 

odaklanma\“Ali arabasını yıkama￾ya odaklandı”; çabalama\”Ali so￾runu çözmeye çabalıyor” gibi). 

• Bir varlık ile soyut kavramlar 

arasındaki iliĩkiyi betimleyen 

fi il sınıfl arı: (örn. Farketmek/

keĩfetmek\“Ali nefesini iki daki￾ka tutabildiğini fark etti/keĩfetti”; 

Arzu etmek/istemek\“Ali evde ol￾mayı arzu ediyor/istiyor” gibi).

Fiillerin anlambilimsel açıdan sınıfl an￾dırması üzerine Türk alanyazınında faz￾la bir kaynağa rastlanmamakla beraber, 

Aydemir’in(2006) yayımlanmamıĩ doktora 

tezi Türkçe’de fi illerin anlam bilimsel ola￾rak, özellikle fi illerin sözlük bilimsel anlam 

görünüĩleri üzerine yapılmıĩ, Türkiye’deki 

bilimsel niteliği yüksek öncü bir çalıĩmadır.

Aydemir(2006) çalıĩmasında eylemle￾ri sözlüksel sınıfl andırmaya esas görünüĩ

anlamlarını devingenlik, süre ve değiĩim 

kavramlarını açıkladıktan sonra devingen￾lik, durumsallık, karmaĩık (+devingen +du￾rumsal iĩaretli) ve ettir (-devingen –durum￾sal iĩaretli) anlamlı olmak üzere 4 anlamsal 

sınıfa ayırmıĩtır. Aydemir, eylemlerin [ ± 

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

129

devingen, ± durumsal] değerle iĩaretlen￾miĩ olarak iĩleme girdiklerini söyleyerek 

eylemleri iki sözlüksel anlam(devingen ve 

durumsal) üzerinden dört sınıfa ayıran bir 

sınıfl andırma önerir ve ettir eyleminin de bu 

sınıfl andırma içinde yer alması gerektiğini 

vurgular(128-129):

 Devingen Durumsal

1. Devinimler + -

2. Durumlar - +

3. Karmaĩık görünüĩlüler + +

4. Görünüĩsüzler - -

Bu sınıfl andırmaya göre devinimlerin, 

sözlüksel anlamlarında, yalnızca devingen 

özelliği (+) iĩaretli; durumların yalnızca 

durumsal özellik (+) iĩaretli; hem bir devin￾genlik, hem de bir durumsallık bilgisi içeren 

karmaĩık görünüĩlü eylemlerin her iki gö-

rünüĩ özellikleri de (+) olarak iĩaretli ve son 

olarak da hem bir devingenlik, hem de bir 

durumsallık bilgisi içermeyen görünüĩsüz￾ler ise her iki özellik açısından da (-) iĩaretli 

olarak iĩleme girerler(124-125).

Burada sözlük bilimsel anlam sınıfl an￾dırmasında hareket noktası baĩtan beri fi il￾de devinim veya durumla ilgili (+) değerin 

var olmasıdır. Devinim veya durumla ilgili 

(-) değerin kullanıma girdikten sonra (+) de-

ğere dönüĩmesi fi illerin sözlüksel anlam sı-

nıfl andırılmasında dikkate alınmamaktadır.

Bu çalıĩmada da Aydemir’in(2006) sı-

nıfl andırması ve açıklamaları doğrultusun￾da Fazîlet-nâme’de geçen asıl fi illeri anlam 

bilimsel açıdan sözlüksel anlam görünüĩleri 

dikkate alınarak devinim fi illeri, durum fi illeri, 

karmaĩık görünüĩlü fi iller ve görünüĩsüz fi iller 

olmak üzere 4 ana baĩlık etrafında sınıfl an￾dırılıp incelendiği için Aydemir’in çalıĩma￾sından hareketle bu 4 ana baĩlık hakkında 

kısa bir bilgi vermek gerekmektedir. 

Devinim Fiilleri: Sözlüksel anlamında, 

durumsal özelliğinin ‘-‘ ya da ‘+’ değerle 

iĩaretli olmayan, dıĩ üyesinde(öznede) fi zik￾sel veya zihinsel olarak devingen bir anlam 

yüklü olan, ‘+’ iĩaretli tek anlamı devingen￾lik olan ve betimlediği olayın, devinimi son￾landıran herhangi bir üye seçmedikçe, bitiĩ-

siz olarak yorumlanabildiği fi illere devinim 

fi illeri denilmektedir(Aydemir, 2006: 140). 

Sözlüksel olarak iĩaretli olmayan özelliğin 

söz dizimsel türetim sırasında(zamansal 

gönderim yapan öğeler, nesne tümlecinin 

özellikleri gibi etkenlerle) değiĩime açık ol￾duğu varsayılır. Bu özelliğin ‘+’ değer ka￾zanması tümcede karmaĩık görünüĩlü yo￾rumun ortaya çıkmasına neden olur. Ancak, 

bu yorum eylemin sözlüksel anlamının değil 

birleĩimsel anlamın bir ürünüdür(Aydemir, 

2006: 140).

Devinim fi illeri ile betimledikleri olayla￾rın hem baĩlangıç noktasına, hem de bitiĩ-

sizliğine zamansal gönderme yapmak ola￾sıdır. “Baĩla-“ eyleminin betimlediği olay 

devinimlerin betimlediği olayın baĩlangıç 

noktasına gönderme yapar: “Yaĩlı adam ko￾nuĩmaya/öksürmeye baĩladı.”

130

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

Devinim fi illeri “X zaman boyunca” 

türü bitiĩsiz anlatılarla birlikte kullanıldığın￾da betimlenen olay bitiĩsiz olarak yorumla￾nır: “Yaĩlı adam 2 saat boyunca konuĩtu/

öksürdü.”(Aydemir, 2006: 141).

Demek ki devingen fi illerin temel özelli-

ği, sözlüksel olarak iĩleme +devingen özellik￾le baĩlaması ve X zaman boyunca türü bitiĩsiz 

anlatılarla uyumlu yapılar sergilemesidir 

Devingen üye devinimin etkisiyle yer 

değiĩtiren ve sonuçsal durum ile iliĩkili olan 

üyedir. Devingen üye aynı zamanda devini￾min baĩlatıcısı olan üyedir(Aydemir, 2006: 

149).

Durum Fiilleri: Durum bildiren fi iller, 

sözlüksel anlamlarında yalnızca durumsal 

anlamı ‘+’ olarak iĩaretlenmiĩ olan, (devin￾gen, +durumsal) görünüĩ özellikleri ile iĩle￾me giren, zorunlu dıĩ üyelerine(öznelerine) 

(+durumsal) özelliğini yükleyen, yani be￾timlediği durumsal anlamı özne konumun￾daki üyenin özellikleriyle iliĩkili olan fi il￾lerdir. Bu türden eylemlerin öznesi “dene￾yimci” terimiyle ifade edilir(Aydemir, 2006: 

173-174).

Karmaĩık Görünüĩlü(Devingen ve Du￾rum Bildiren) Fiiller: Karmaĩık görünüĩ-

lülük bildiren fi iller, değiĩim betimleyen, 

sözlüksel olarak (+devingen, +durumsal) 

iĩaretli olan, yani devingen ve durumsallık 

ifadesi taĩıyan fi illerdir. Bu tür yapılarda 

genelde dıĩ üye(özne) fi illerin +devingen 

anlamını gösterirken iç üye de (dolaylı tüm￾leç veya nesne) durumsal özelliğini yansıtır. 

Bazen de dıĩ üye(özne) fi illerin hem +devin￾gen, hem de +durumsal özelliğini göstere￾bilir.

Görünüĩsüz(Ettirgen) Fiiller: Hem bir 

devingenlik, hem de bir durumsallık bilgisi 

içermeyen görünüĩsüzler ise her iki özellik 

açısından da (-) iĩaretli olarak iĩleme girer￾ler. Dıĩ üyesi, yani öznesi ne devingenlik, 

ne de durumsallık bildirir, sadece iç üyeleri, 

yani tümleçleri devinim veya durumsallık 

bildirebilirler.

Dolayısıyla yapılan bu çalıĩmanın Türk 

alanyazınına fi illerin sözlük bilimsel anlam￾larının sınıfl andırılmasında bir katkı sağla￾yacağı beklenmektedir.

2. Amaç 

Daha önce Dervîĩ Muhammed 

Yemînî’nin Fazîlet-nâme adlı eserinde ge-

çen özel adların anlambilimsel olarak ince￾lenmesi yapılmıĩ ve aynı çalıĩmayı tamam￾layıcı nitelikte yine söz konusu eserde geçen 

fi ilerin de sözlük bilimsel anlam görünüĩleri 

dikkate alınarak ve dört ana baĩlık altında 

bir sınıfl aması yapılarak Dervîĩ Muhammed 

Yemînî’nin Fazîlet-nâme adlı eserinin oku￾yucusuna vermek istediği mesajın daha iyi 

anlaĩılmasına katkı sağlamak amacıyla bu 

çalıĩma ele alınmıĩtır. 

3. Yöntem

Bu çalıĩmada var olan kayıt ve belgeleri 

inceleyerek yeni veri toplamaya yarayan ve 

“doküman metodu”, “doküman incelemesi” 

ya da “belgesel tarama” olarak tanımlanan 

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

131

nitel araĩtırma deseniyle Dervîĩ Muham￾med Yemînî’nin Fazîlet-nâme adlı eserinde 

geçen fi illerin sözlük bilimsel anlam görü-

nüĩleri dikkate alınarak bir sınıfl andırılması

yapılmıĩ ve bu sınıfl ama çerçevesinde eser￾de geçen fi illerin sınıfl arına göre eserde geçiĩ

yoğunlukları yüzdeliklerle ifade edilmiĩtir. 

4. Bulgular ve Tartıĩma

Bu çalıĩmamıza esas aldığımız 

Tepeli(2002a-b) yayınının Gramatikal 

Dizin’i içeren ikinci cildinin yaklaĩık 4663 

madde baĩı, yani farklı söz vardır. Bu 4663 

söz, 7408 beytin her birinde 10 kelime oldu-

ğu var sayılırsa 74.080 geçme sıklığına sahip 

demektir. Yapılan içerik analizi sonucunda 

Yemînî’nin Fazîlet-nâme’sinde yer alan 529 

asıl fi ilin 11824 kez, 4 yardımcı fi ille birlikte 

ise 16323 kez geçme sıklığına sahip olduğu 

tespit edilmiĩtir. Fazîlet-nâme’de geçen 533 

farklı fi ilin 4663 madde baĩı içerisindeki 

oranı ise %11,43 ile oldukça düĩüktür. Buna 

karĩın, 533 fi ilin kelime sıklığı bakımından 

Fazîlet-nâme’nin %22,03’üne tekabül ettiği 

görülmektedir. Bu da eserde fi illerin geçme 

sıklığının oldukça yüksek olduğu anlamına 

gelmektedir. Sadece asıl fi illerin geçme sıklı-

ğı söz konusu olduğunda bu oran %15,96’dır. 

Bu da eserin hem dinamikliğine, canlılığına, 

sadeliğine, anlaĩılırlığına, konuĩma diline 

yakınlığına bir iĩarettir, denilebilir. 

“Eyle-, it-, úıl-, ol-“ yardımcı fi illeri ve bu 

fi illerle kurulmuĩ birleĩik fi iller her ne kadar 

bu çalıĩmanın kapsamı dıĩında tutulsa da 

Fazîlet-nâme’nin söz varlığının içerisinde fi -

illerin bir bütün olarak değerlendirilebilme￾si açısından bu fi illerin/bu fi illerle kurulan 

birleĩik fi illerin ve asıl fi illerin sayısı, geçme 

sıklığı yüzdelik dağılımı Tablo 1’de sunul￾muĩtur:

Tablo 1

Asıl Fiillerle Birleĩik Fiillerin Geçiĩ Sıklığı ve Yüzdelik Dağılımı

Sıra Yardımcı fi il Çeĩit Sayısı Sıklık Oran (%)

1. ol- 728 1527 33,94

2. it-2 456 1445 32,11

3. úıl- 359 908 20,18

4. eyle- 300 619 13,75

Birleĩik fi il toplam 1843 4499 27,56

Asıl fi il toplam 529 11824 72,04

Genel toplam 2372 16323

132

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

Tablo 1’den de anlaĩılacağı üzere Fazîlet￾nâme’de “eyle-, it-2, úıl-, ol-“ yardımcı fi ille￾riyle kurulan 1843 farklı birleĩik fi ilin 4499; 

asıl fi illerden de 529 farklı fi ilin 11824 geçiĩ

sıklığına sahip olduğu görülmektedir. Asıl 

fi illerin çeĩit sayısı birleĩik fi illerden az ol￾makla birlikte geçiĩ sıklığına göre %72,04 

gibi yüksek bir orana sahiptir. Birleĩik fi il￾lerin çeĩit sayısı fazla olmakla birlikte geçiĩ

sıklığına göre %27,56 gibi düĩük bir oranda 

kalmaktadır.

Fazîlet-nâme’de geçen “eyle-, it-2, úıl-, 

ol-“ yardımcı fi illeriyle kurulan birleĩik fi -

iller anlamsal sınıfl andırmada dikkate alın￾mamakla birlikte, söz varlığının içerisinde 

fi illerin yerinin genel olarak değerlendirile￾bilmesi açısından bütün fi illerin içerisinde 

Fazîlet-nâme’de geçiĩ sıklığına göre ilk 20 

fi ilin yüzdelik dağılımı aĩağıda Tablo 2’de 

sunulmuĩtur:

Tablo 2

Geçiĩ Sıklığına Göre İlk 20 Asıl 

Fiille Birleĩik Fiilin Yüzdelik 

Dağılımı

Sıra Fiil Sıklık Oran (%)

1. ol- (728) 198+1527 10,6

2. it- (456) 3+1445 8,9

3. de-/di- 1235 7,6

4. úıl- (359) 30+908 5,6

5. bil- 691 4,2

6. eyle- (300) 619 3,8

7. gel- 616 3,8

8. gör- 568 3,5

9. vir- 465 2,8

10. ir- 404 2,5

11. var- 319 2,0

12. dur-/ṭur- 306 1,9

13. iĩit- 261 1,6

14. get-/git- 237 1,5

15. úal- 235 1,4

16. al- 231 1,4

17. dut-/ṭut- 230 1,4

18. iriĩ- 216 1,3

19. söyle- 185 1,1

20. getür- 174 1,1

Toplam 68,0

Bunlar bütün fi illerin %68’ini, diğerleri 

ise %32’sini oluĩturmaktadır. Bunlardan ilk 

sırayı %10,6 ile “ol-“ asıl/yardımcı fi ili, ikin￾ci sırayı %8,9 ile “it-“ yardımcı fi ili, üçüncü 

sırayı %7,6 ile “de-/di-“ asıl fi ili, dördüncü 

sırayı %5,6 “úıl-“ asıl/yardımcı fi ili, beĩinci 

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

133

sırayı %4,2 ile “bil-“ asıl fi ili, altıncı sırayı

%3,8 ile “eyle-“ yardımcı fi ili ve yedinci sı-

rayı ise %3,8 ile “gel-“ asıl fi ili almaktadır. 

Dolayısıyla geçiĩ sıklığında ilk 7’nin içinde 4 

yardımcı fi ili bulunmaktadır. Ölker’in 1945-

1950 arası Türkçe’nin yazılı metinlerinden 

hareketle hazırladığı kelime sıklığına göre 

ilk 30 fi il ĩöyledir(2011: 383-384): olmak, et￾mek, bilmek, gelmek, bulunmak, demek, vermek, 

yapmak, almak, görmek, istemek, yapılmak, git￾mek, kalmak, çıkmak, söylemek, geçmek, baĩla￾mak, edilmek, göstermek, bulmak, girmek, bak￾mak, verilmek, çalıĩmak, görülmek, bırakmak, 

alınmak, anlamak, durmak. Geçiĩ sıklığına 

göre Fazîlet-nâme’deki ilk 20 fi ilden 13’ünün 

ilgili çalıĩmanın ilk 30 fi ili içinde yer aldığı

görülmektedir. İlk 30 içinde yer almayan 7 

fi il vardır: “kıl-“ ve “eyle-“ yardımcı fi ille￾riyle “ir-“, “var-“, “iĩit-“, “tut-“ ve “iriĩ-“ 

asıl fi illeri. Bugün, “kıl-“ ve “eyle-“ yardım￾cı fi illerinin kullanımının oldukça azaldığı, 

yerlerini “yapmak” ve “etmek” fi illerine bı-

raktıkları söylenebilir. “İr-“, “var-“, “iĩit-“, 

“iriĩ-“ fi illerinin kullanım sıklığının geçmiĩe 

göre azaldığı anlaĩılmaktadır. “İr-“ ve “iriĩ-“ 

fi illerine göre bugün “varmak, ulaĩmak” fi -

illeri daha yaygın kullanılmaktadır. “Var-“ 

fi ilinin bugün “gitmek” anlamıyla pek kul￾lanılmamasının ilk 30’da olmamasında rolü 

olabilir. “İĩit-“ ve “dut-/ṭut-“ fi illerinin yer 

almaması ise bu fi illerin yanı sıra bugün 

“duymak ve yakalamak” fi illerinin eskiye 

göre yaygın kullanılmasına bağlanabilir.

Eklerden(1, 2, 3, 4, 5, 6, 7) de anlaĩılaca-

ğı üzere, Fazîlet-nâme’de geçen toplam 529 

asıl fi il Aydemir’in(2006) yaptığı sınıfl ama 

ıĩığında devinim, durum, karmaĩık görünüĩlü, 

görünüĩsüz olmak üzere dört ana baĩlık al￾tında incelenmiĩtir. Eserde geçen 529 fi ilin 

bu ana baĩlıklara göre geçiĩ sıklığı ve yüz￾delik dağılımı Tablo 12’de verilmiĩtir.

Bu 4 ana baĩlık altında da Fazîlet-nâme 

metninin verileri doğrultusunda sadece kar￾maĩık fi iller ayrı alt baĩlıklar altında ayrıca 

ele alınmıĩtır. İlgili ana baĩlık ve/veya alt 

baĩlıklar altında değerlendirilen bütün fi iller 

Ek 1, Ek 2, Ek 3, Ek 4, Ek 5, Ek 6, Ek 7 olmak 

üzere ekte alfabetik sırayla ve geçiĩ sıklık￾larıyla birlikte dikkatlere sunulmuĩtur. Ana 

baĩlıklar ve/veya alt baĩlıklar içerisinde yer 

alan tablolarda ise fi iller genelde alfabetik 

sırayla geçiĩ sıklığı ve yüzdelik dağılımı be￾lirtilerek verilmiĩtir.

4.1. Devinim Fiilleri

Ek 1’den de anlaĩılacağı üzere, Fazîlet￾nâme’de toplam 144 devinim fi ili bulun￾maktadır. Bunların metinde 4263 defa geçti-

ği görülmektedir. Devinim fi illeri eserde ge-

çiĩ sıklığına göre %36,05 ile ilk sıradadır(bk. 

Tablo 12). Geçiĩ sıklığına göre 144 devinim 

fi ilinden ilk 15’inin yüzdelik dağılımı aĩağı-

da Tablo 3’te verilmiĩtir. 

134

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

Tablo 3 

Geçiĩ Sıklığına Göre İlk 15 

Devinim Fiilinin Yüzdelik 

Dağılımı

Sıra Fiil Sıklık Oran (%)

1. de-/di- 1235 29

2. gel- 616 14,4

3. iĩit- 261 6,1

4. get-/git- 237 5,6

5. dut-/ṭut- 236 5,4

6. söyle- 185 4,3

7. ur- 170 4,0

8. diñle- 107 2,5

9. buyur- 84 2,0

10. oúı-/oúu- 68 1,6

11. yüri-/yürü- 61 1,4

12. sür- 57 1,3

13. öldür- 57 1,3

14. ãor- 49 1,1

15. aġla- 32 0,8

Toplam 80,8

Bunlar devinim fi illerinin %80,8’ini, 

diğerleri ise sadece %19,2’sini oluĩturmak￾tadır. Bunlardan ilk sırayı %29’la “de-/di-“ 

fi ili almaktadır. Bu fi il bütün fi illerin içeri￾sinde de “ol-“ ve “it-“ yardımcı fi illerinden 

sonra üçüncü, asıl fi illerin içerisinde ise ilk 

sıradadır(Tablo 2, 14). Devinim fi illerinin 

içerisinde de-/di- (%29), iĩit- (%6,1), söyle- 

(%4,3), diñle- (%2,5), buyur- (%2,0), oúı-/

oúu- (%1,6), ãor- (%1,1) gibi iletiĩimsel devi￾nim fi illeri %46,6 ile büyük bir orana sahip￾tir. Bu da metnin türü ve içeriği, yazarın üs￾lubuyla ilgili olmalıdır. Yazar, otobiyografi k 

bir anlatı niteliğindeki eserini günlük dilin 

imkânları içerisinde kurgulamıĩ, eserinde 

büyük ölçüde karĩılıklı konuĩmalara ve ak￾tarmalara yer vermiĩtir. Böylelikle eserin dili 

konuĩma diline yakınlaĩmıĩtır. Gel- (%14,4), 

get-/git- (%5,6), yüri-/yürü- (%1,4), sür- 

(%1,3) gibi konumsal devinim fi illeri %22,7 

ile ikinci sıradadır. Bu da bir anlatı metni 

olan eserin “mekân”ına iĩaret etmektedir. 

Dut-/ṭut- (%5,4), ur- (4,0), öldür- (%1,3), 

aġla- (%0,8) gibi olayla ilgili devinim fi illeri 

ise eserin “olay”ıyla ilgilidir.

Fazîlet-nâme’den bunlarla ilgili birkaç 

beyit aĩağıda örnek olarak verilmiĩtir:

“Didi Peyġamber aña úanı ʿaúluñ

Daḫı añlamaduñ aãlın bu naúlüñ

Ki ‘Arãlanum’ didi Allāh ʿAlì’ye

Benüm vaãìm emìnüm ol velìye”(Tepeli, 

2002a: 176).

“Gerçek eriseñ er gibi meydāna gel beri

Mervānì boynın urmaġa merdāne gel 

beri”(Tepeli, 2002a: 441).

“Gel i dil ehli söylet yine sāzuñ

Göñülden nuṭúa cemʿ eyle niyāzuñ”(Te￾peli, 2002a: 223).

“Yüri tìz ĩol ḫaãìrüñ ardına gir

Saña úurtulmaġa ayruú ne tedbìr

Ḥüseyn’ile Ḥasen ĩimdi geliser

Seni anlar dutuban öldüriser

İmāmeyn seni bunda bulmasunlar

Ben ölmedin seni öldürmesünler”(Te￾peli, 2002a: 579).

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

135

4.2. Durum Fiilleri

Ek 2’den de anlaĩılacağı üzere, Fazîlet￾nâme’de toplam 116 durum fi ili bulunmak￾tadır. Bunlar metinde 3016 geçme sıklığına 

sahiptir. Durum fi illeri eserde geçiĩ sıklığına 

göre %25,50 ile devinim fi illeri(%36,05) ve 

karmaĩık görünüĩlü fi illerden(%35,7) sonra 

üçüncü sıradadır(Tablo 12). 116 durum fi i￾linden eserde geçiĩ sıklığına göre ilk 15’inin 

yüzdelik dağılımı aĩağıda Tablo 4’te sunul￾muĩtur:

Tablo 4

Geçiĩ Sıklığına İlk 15 Durum 

Fiilinin Yüzdelik Dağılımı

Sıra Fiil Sıklık Oran (%)

1. bil- 691 22,9

2. gör- 568 18,8

3. úal- 235 7,8

4. dur-/ṭur- 227 7,5

5. ol- 128 4,2

6. otur- 109 3,6

7. bak- 92 3,1

8. añla- 73 2,4

9. ãan- 73 2,4

10. sev- 63 2,1

11. ãaúın- 38 1,3

12. dile- 36 1,2

13. …idin- 28 0,9

14. uy- 28 0,9

15. yat- 25 0,8

Toplam 80,1

Geçiĩ sıklığına göre ilk 15 fi il, durum 

fi illerinin %80,1’ini, diğerleri ise sadece 

%19,1’ini oluĩturmaktadır. Bunlardan ilk 

sırayı %22,9’la “bil-“ fi ili almaktadır. Bu 

fi il bütün fi illerin içerisinde de “ol-“, “it-“ 

ve úıl- yardımcı fi illerinden sonra beĩinci, 

asıl fi illerin içerisinde ise de-/di- fi ilinden 

sonra ikinci sıradadır(Tablo 2, 14). Bunu 

gör- (%18,8), úal- (%7,8), dur-/ṭur- (7,5) fi il￾leri takip etmektedir. Durum fi illerinin içe￾risinde bil- (%22,9), gör- (18,8), añla- (%2,4), 

ãan- (%2,4), ãakın- (%2,1) algısal/biliĩsel/

zihinsel durum fi illeri %48,6 ile büyük bir 

orana sahiptir. İkinci sırada ise %22,8 ile 

úal- (%7,8), dur-/ṭur- (%7,5), otur- (%3,6), 

baú- (%3,1), yat- (%0,8) konumsal durum 

fi illeri yer almaktadır. % 3,3 ile sev- (%2,1), 

dile- (%1,2) ruhsal/duygusal durum fi illeri￾nin oranı ise oldukça düĩüktür.

Fazîlet-nâme’den bunlarla ilgili birkaç 

beyit aĩağıda örnek olarak verilmiĩtir:

“Bu remzi bilmeyen bilmez nedür Úāf

ʿAbeådür maʿrifetden urmasun 

lāf”(Tepeli, 2002a: 377).

Didi Ḥaydar bil Ādem uludur gey

Ḫalìfe úıldı anı Úādir ü Ḥayy(Tepeli, 

2002a: 408).

“Kenārında bir aġaç görmiĩidüm

Yuvamı yapuban oturmıĩıdum”(Tepeli, 

2002a: 366).

“Bu gülõāruñ nesìminde dil ü cān

Nice leõõet alur gör kāmil insān”(Tepeli, 

2002a: 244).

Ṭurup ol dem Mūsā Firʿavn’a vardı

136

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

Selām virdi vü úarĩusında ṭurdı(Tepeli, 

2002a: 414).

“Bilürdüm kim severdüñ beni cāndan

Ki maḥrūm úalmayayıduñ 

imāndan”(Tepeli, 2002a: 294).

4.3. Karmaĩık Görünüĩlü (Devinim 

ve Durum Bildiren) Fiiller

Eserde tespit edilen 4218 karmaĩık gö-

rünüĩlü fi il durum değiĩim, konum değiĩim, 

geçiĩli-bitiĩsiz anlatılarla uyumlu ve geçiĩsiz￾hedefte bitiĩli olmak üzere 4 alt baĩlık altında 

incelendi. Fazîlet-nâme’de tespit edilen kar￾maĩık görünüĩlü fi iller ilgili alt baĩlıklar al￾tında ekler bölümünde Ek 3, Ek 4, Ek 5, Ek 6 

adıyla alfabetik olarak geçiĩ sıklıklarıyla sıra￾landı. Burada da ilgili alt baĩlıklar dahilinde 

eserde tespit edilen fi illerden geçiĩ sıklıkları-

na göre ilk 15 fi ilin yüzdelik dağılımı tablolar 

halinde verildi. Son olarak da bütün karma-

ĩık görünüĩlü fi illerden geçiĩ sıklığına göre 

ilk 24 fi ilin yüzdelik dağılım tablosu oluĩtu￾ruldu. Ayrıca 4 alt baĩlık altında ele alınan 

karmaĩık görünüĩlü fi illerin birbirlerine göre 

yüzdelik dağılımları da tablolaĩtırıldı.

4.3.1. Durum Değiĩim Fiilleri 

Ek 3’ten de anlaĩılacağı üzere, Fazîlet￾nâme’de tespit edilen 4218 geçiĩ sıklığına 

sahip 198 karmaĩık görünüĩlü fi ilden 73’ü 

durum değiĩim fi ilidir. 433 geçiĩ sıklığına 

sahip olan durum değiĩim fi illeri karmaĩık 

görünüĩlü fi iller içinde %10,26 ile konum 

değiĩim ve geçiĩli-hedefte bitiĩli fi illerden 

sonra üçüncü sıradadır(Tablo 9). 73 durum 

değiĩim fi ilinden eserde geçiĩ sıklığına göre 

ilk 15’inin yüzdelik dağılımı aĩağıda Tablo 

5’te düzenlenmiĩtir:

Tablo 5

Geçiĩ Sıklığına Göre İlk 15 

Durum Değiĩim Fiilinin Yüzdelik 

Dağılımı

Sıra Fiil Sıklık Oran (%)

1. ol- 70 16,2

2. öl- 40 9,2

3. yan- 36 8,3

4. diril-1 20 4,6

5. bayıl- 19 4,4

6. úop- 18 4,2

7. açıl- 17 3,9

8. gey- 15 3,5

9. az- 14 3,2

10. daġıl-/ṭaġıl- 14 3,2

11.

dutıĩ-/du￾tuĩ-/ṭutuĩ-

9 2,1

12. egil- 9 2,1

13. bükül- 7 1,6

14. art- 6 1,4

15. belür- 6 1,4

Toplam 69,4

Bunlar durum değiĩim fi illerinin 

%69,4’ünü, diğerleri ise %30,6’sını oluĩtur￾maktadır. Bunlardan ilk sırayı %16,2 ile bu￾rada asıl fi il anlamı dikkate alınan(metinde 

genelde yardımcı fi il olarak kullanılan) 

“ol-“, ikinci sırayı %9,2 ile “öl-“, üçüncü sı-

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

137

rayı ise %8,3 ile “yan-“ fi illeri almaktadır. 

Bunlardan “ol-“ fi ili karmaĩık fi iller(Tablo 

10) ve bütün fi iller içinde ilk 15’te yer alır￾ken “öl-“ ve “yan-“ fi illeri ise ilk 15’te yer 

almamaktadır(Tablo 13). Ayrıca “ol-“ fi ilinin 

asıl ve yardımcı fi il olarak kullanımı dikkate 

alındığında ise Fazîlet-nâme’de geçiĩ sıklığı-

na göre %10,6 ile ilk sıradadır(Tablo 2).

Fazîlet-nâme’den bunlarla ilgili birkaç 

beyit aĩağıda örnek olarak verilmiĩtir:

“Eger ölem dirilem sen bilürsin

Ger öldürüp eger diri úılursın”(Tepeli, 

2002a: 337).

“O úızmıĩ furuna girdiler ol dem

Yanardı ol furun gey úatı muḥkem

Görürken Baãra ḫalúı hep tamāmet

O dem kim oldı anda bu ʿalāmet”(Tepeli, 

2002a: 297).

“İriĩüp baña urdı bir ṭapanca

Bayıldum düĩdüm irince o pençe

Bilüm büküldi bünyādum yıúıldı

Olan diĩüm boġazuma ṭıúıldı”(Tepeli, 

2002a: 211).

4.3.2. Konum Değiĩim Fiilleri

Ek 4’ten de anlaĩılacağı üzere, Fazîlet￾nâme’de tespit edilen 4218 geçiĩ sıklığına 

sahip 198 karmaĩık görünüĩlü fi ilden 45’i 

konum değiĩim fi ilidir. 1812 geçiĩ sıklığına 

sahip olan konum değiĩim fi illeri karma-

ĩık görünüĩlü fi iller içinde %42,95 ile ilk 

sıradadır(Tablo 9). 45 konum değiĩim fi i￾linden eserde geçiĩ sıklığına göre ilk 15’inin 

yüzdelik dağılımı aĩağıda Tablo 6’da dü-

zenlenmiĩtir:

Tablo 6

Geçiĩ Sıklığına Göre İlk 15 

Konum Değiĩim Fiilinin Yüzdelik 

Dağılımı

Sıra Fiil Sıklık Oran (%)

1. ir- 404 22,3

2. var- 319 17,6

3. iriĩ- 216 11,9

4. gir- 166 9,2

5. geç-/giç- 83 4,6

6. düĩ- 81 4,5

7. ṭur-1,2 79 4,4

8. dön- 69 3,8

9. çık- 66 3,6

10. yet-1/yit-1 43 2,4

11. dol-/ṭol- 42 2,3

12. in- 41 2,3

13. bin- 35 1,9

14. deril- 26 1,4

15. doġ-/ṭoġ- 20 1,1

Toplam 93,3

Bunlar konum değiĩim fi illerinin 

%93,3’ünü, diğerleri ise sadece %6,7’sini 

oluĩturmaktadır. Bunlardan ilk sırayı %22,3 

ile “ir-“, ikinci sırayı %17,6 ile “var-“, üçün￾cü sırayı ise %11,9 ile “iriĩ-“ fi illeri almakta￾dır. Bunlar sırasıyla karmaĩık fi iller içerisin￾de %9,6 ile ikinci, %7,6 ile üçüncü, %5,1 ile 

beĩinci(Tablo 10) ve bütün fi iller içerisinde 

ise %3,4 ile altıncı, %2,7 ile yedinci, %1,8 ile 

on dördüncüdür(Tablo 13).

138

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

Fazîlet-nâme’den bunlarla ilgili birkaç 

beyit aĩağıda örnek olarak verilmiĩtir:

“Didi úayãer ʿAlì midür bu ṭuran

Yanına varanuñ boynunı uran”(Tepeli, 

2002: 275).

“Dimiĩ kim Kaʿbe öñinde ṭururdum

Maúām-ı İbrāhìm úatında gördüm

Derilmiĩ bir araya çoúluú ādem

Ṣanayduñ anda gelmiĩ cümle ʿālem

O cemʿiyyet içine ben de vardum

Úaçan kim anlaruñ úatına irdüm”(Tepeli, 

2002a: 587).

Úaçan bu zaḫmıla bu bende düĩdüm

O dìvüñ ḫiõmetine dek iriĩdüm(Tepeli, 

2002a: 385).

4.3.3. Geçiĩli ve İki/Üç Üyeli 

Bitiĩsiz Anlatılarla Uyumlu Fiiller

Ek 5’ten de anlaĩılacağı üzere, Fazîlet￾nâme’de tespit edilen 4218 geçiĩ sıklığına 

sahip 198 karmaĩık görünüĩlü fi ilden 36’sı

geçiĩli ve iki/üç üyeli bitiĩsiz anlatılarla 

uyumlu fi ildir. 303 geçiĩ sıklığına sahip olan 

geçiĩli-bitiĩsiz fi iller, karmaĩık görünüĩlü fi -

iller içinde %7,18 ile son sıradadır(Tablo 9). 

36 geçiĩli-bitiĩsiz fi ilden eserde geçiĩ sıklığı-

na göre ilk 15’nin yüzdelik dağılımı aĩağıda 

Tablo 7’de düzenlenmiĩtir:

Tablo 7

Geçiĩ Sıklığına Göre İlk 15 Geçiĩli￾Bitiĩsiz Fiilin Yüzdelik Dağılımı

Sıra Fiil Sıklık Oran (%)

1. aç- 58 19,1

2. úır- 53 17,5

3. kes- 41 13,5

4. boz- 23 7,6

5. düz- 14 4,6

6. úopar- 14 4,6

7. ãı- 13 4,3

8. böl- 9 3,0

9. düket- 6 2,0

10. dür- 6 2,0

11. yırt- 6 2,0

12. ayır- 5 1,7

13. ṭāġla- 5 1,7

14. biç- 4 1,3

15. büri-/bürü- 4 1,3

Toplam 86,2

Bunlar geçiĩli-bitiĩsiz fi illerin %86,2’ini, 

diğerleri ise sadece %13,8’ini oluĩturmak￾tadır. Bunlardan ilk sırayı %19,1 ile “aç-“, 

ikinci sırayı %17,5 ile “kır-“, üçüncü sırayı

ise %13,5 ile “kes-“ fi illeri almaktadır. Bun￾lar sırasıyla karmaĩık fi iller içerisinde %1,4 

ile on yedinci, %1,3 ile on sekizinci, %1,0 ile 

yirmi dördüncü(Tablo 10) ve bütün fi iller 

içerisinde ise sadece “aç-“ fi ili %0,5 ile otuz 

altıncıdır, diğer ikisi ise yoktur(Tablo 13).

Fazîlet-nâme’den bunlarla ilgili birkaç 

beyit aĩağıda örnek olarak verilmiĩtir:

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

139

“Keserler baĩların úanın dökerler

Küfür tuḫmın kesüp ìmān ekerler

Yararlar baġrını küffār-ı dìvüñ

Sevüñ ġāzìleri cānıla sevüñ”(Tepeli, 

2002a: 181).

Anuñ baĩın daḫı ʿAbbās kesdi

Belini bükdi vü yayını yaãdı

Çü bir bir on yedi kāfi r baĩını

Kesüp meydānda zeyn itdi leĩini(Tepeli, 

2002a: 275).

“Ṣıduú yine Süleymānuñ çerisin

İñen úırduú uvaġın u irisin”(Tepeli, 

2002a: 216).

4.3.4. Geçiĩli ve İki/Üç Üyeli 

Hedefte Bitiĩli Fiiller

Ek 6’dan da anlaĩılacağı üzere, Fazîlet￾nâme’de tespit edilen 4218 geçiĩ sıklığına 

sahip 198 karmaĩık görünüĩlü fi ilden 44’ü 

geçiĩli ve iki/üç üyeli hedefte bitiĩli fi ildir. 

1670 geçiĩ sıklığına sahip olan geçiĩli-hedefte 

bitiĩli fi iller karmaĩık görünüĩlü fi iller için￾de %39,60 ile konum değiĩim fi illerinden 

(%42,95) sonra ikinci sıradadır(Tablo 9). 44 

geçiĩli-hedefte bitiĩli fi ilden eserde geçiĩ sık￾lığına göre ilk 15’nin yüzdelik dağılımı aĩa-

ğıda Tablo 8’de düzenlenmiĩtir:

Tablo 8 

Geçiĩ Sıklığına Göre İlk 15 Geçiĩli￾Hedefte Bitiĩli Fiilin Yüzdelik 

Dağılımı

Sıra Fiil Sıklık Oran (%)

1. vir- 465 27,8

2. al- 231 13,8

3. getür- 174 10,4

4. bul- 167 10,0

5. úo- 100 6,0

6. çek- 67 4,0

7. ilet-/ilt- 51 3,1

8. ãal- 42 2,5

9. götür- 39 2,3

10. úoy- 39 2,3

11. gönder- 36 2,2

12. baã- 35 2,1

13. der-/dir- 35 2,1

14. at- 27 1,6

15. yıú- 27 1,6

Toplam 91,8

Bunlar geçiĩli-hedefte bitiĩli fi illerin 

%91,8’ini, diğerleri ise sadece %08,2’sini 

oluĩturmaktadır. Bunlardan ilk sırayı %27,8 

ile “vir-“, ikinci sırayı %13,8 ile “al-“, üçün￾cü sırayı %10,0 ile “getür-“, dördüncü sırayı

%10,0 ile “bul-“, beĩinci sırayı %8,3 ile “úo-/

úoy-“ fi illeri almaktadır. Bunlar sırasıyla 

karmaĩık fi iller içerisinde %11,0 ile birinci, 

%5,5 ile dördüncü, %4,1 ile altıncı, %4,0 ile 

yedinci, %3,3 ile dokuzuncu(Tablo 10) ve 

bütün fi iller içerisinde ise %3,9 ile beĩinci, 

140

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

%2,0 ile on ikinci, %1,5 ile on altıncı, %1,4 ile 

on sekinci, %1,1 ile yirmincidir(Tablo 13).

Fazîlet-nâme’den bunlarla ilgili birkaç 

beyit aĩağıda örnek olarak verilmiĩtir:

“Pelengsin almaġa virmekde körpe

Bu dirliklü iriĩmez ehl-i úurba

Oúuduñ ʿilm-i ẓāhir gey ulusın

Diriden yeg seversin ḫalú ölüsin”(Tepeli, 

2002a: 477).

“Ulu dìvān úurup ol dìv oturmıĩ

Ulu dìvleri úatına getürmiĩ”(Tepeli, 

2002a: 385).

“Didi i iki gözlerüm çırāġı

Ki cennet içre bulmıĩsız ṭuraġı

Cihānda dirilük bu veche dirlik

Gide keåret muʿayyen ola birlik

Ki gendü meyyitüñüz götüresiz

Fenādan bāúì mülke yitüresiz”(Tepeli, 

2002a: 584).

Yukarıda 4 alt baĩlık altında tek tek be￾timlenen karmaĩık görünüĩlü fi iller genel ola￾rak değerlendirildiğinde ĩunlar söylenebilir:

Ek 3, Ek 4, Ek 5, Ek 6’da sıralanıp du￾rum değiĩim, konum değiĩim, geçiĩli-bitiĩsiz ve 

geçiĩli-hedefte bitiĩli olmak üzere 4 alt baĩlık 

altında yukarıda tek tek değerlendirilen 4218 

geçiĩ sıklığına sahip 198 karmaĩık görünüĩ-

lü fi il bulunmaktadır. Karmaĩık görünüĩlü 

fi iller eserde geçiĩ sıklığına göre yüzdelik 

dağılımı aĩağıda Tablo 9’da verilmiĩtir.

Tablo 9

Karmaĩık Fiillerin Geçiĩ Sıklığı ve Yüzdelik Dağılımı

Sıra Fiil Çeĩit Sayısı Sıklık Oran (%)

1. Durum değiĩim 73 433 10,26

2. Konum değiĩim 45 1812 42,95

3. Geçiĩli-bitiĩsiz 36 303 7,18

4. Geçiĩli-hedefte bitiĩli 44 1670 39,60

Toplam 198 4218 100

Fazîlet-nâme’de 4218 geçiĩ sıklığına sa￾hip 198 karmaĩık görünüĩlü fi ilden %42,95 

ile konum değiĩim fi illeri ilk sırada, %39,60 

geçiĩli-hedefte bitiĩli fi iller hemen ardın￾dan ikinci, %10,26 ile durum değiĩim fi il￾leri üçüncü, %7,18 ile geçiĩli-bitiĩsiz fi iller 

ise son sıradadır. Bir anlatılar niteliğinde￾ki Fazîlet-nâme’de “mekân”a varma veya 

mekândan ayrılmayla ilgili geçiĩsiz konum 

değiĩim eylemlerinin ağırlıkta olması ve he￾men ardından da büyük ölçüde “mekân”a 

varmayla, “mekân”da bulunmayla ilgili 

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

141

geçiĩli-hedefte bitiĩli fi illerin gelmesi gayet 

doğaldır. Karmaĩık eylemlerden konum 

değiĩim eylemleri devingen özelliğini öz￾nesinden, durum özelliğini ise dolaylı tüm￾lecinden almaktadır; geçiĩli-hedefte bitiĩli 

eylemler ise devingen özelliğini öznesinden 

alırken, durum özelliğini nesnesiyle dolay￾lı tümlecinden kazanmaktadır. Dolayısıyla 

bu iki grup fi ilde, “mekândan ayrılma” ve 

“mekâna yönelme”yle ilgili bir devinimin 

yanı sıra “mekânda bulunma” durumu da 

söz konusudur. Konunun daha iyi anlaĩıl￾ması için bu dört karmaĩık fi il grubuna birer 

örnek verelim:

Durum değiĩim fi illeri hem devinim hem 

de durum özelliğini özneden almaktadır:

“Bayıldum düĩdüm irince o pençe”(Ben 

hem bayılanım, hem baygın olanım).

Konum değiĩim fi illeri ise devingen 

özelliğini öznesinden, durum özelliğini ise 

dolaylı tümlecinden almaktadır: 

“O cemʿiyyet içine ben de vardum”(Ben 

hem o cemiyet içine varanım, hem de o ce￾miyet içinde olanım).

Geçiĩli-bitiĩsiz fi iller ise devingen özel￾liğini öznesinden, durum özelliğini ise nes￾nesinden kazanmaktadır:

“Anuñ baĩın daḫı ʿAbbās kesdi”(Abbas 

onun baĩını kesendir, onun baĩı kesik olan￾dır).

Geçiĩli-hedefte bitiĩli fi iller ise devingen 

özelliğini öznesinden, durum özelliğini ise 

nesnesiyle dolaylı tümlecinden almaktadır:

“Ulu dìvleri úatına getürmiĩ”(O, ulu 

devleri katına getirendir, ulu devler onun 

katında olandır).

Geçiĩ sıklığına göre karmaĩık fi iller içe￾risinde %10,26 ile üçüncü sırada yer alan 

durum değiĩim fi illeri ise daha ziyade kiĩi 

ve doğa devinimlerini betimleme iĩlevi ol￾duğu söylenebilir.

Hz. Ali’nin menkabevî biyografi si nite￾liğindeki Fazîlet-name’de son sırada %7,18 

ile geçiĩli-bitiĩsiz fi iller yer almaktadır. 

Bunların Fazîlet-nâme’nin baĩkahramanı

“Allâh’ın Aslanı” Hz. Alî’nin Zülfi kar’ı ve 

Düldül’üyle birçok savaĩa katılması, dolayı-

sıyla savaĩçı kimliği bu fi illerin geçiĩ sıklı-

ğıyla ilgili olabilir.

Durum değiĩim, konum değiĩim, geçiĩli￾bitiĩsiz ve geçiĩli-hedefte bitiĩli olmak üzere 4 

alt baĩlık altında yukarıda tek tek değerlen￾dirilen 4218 geçiĩ sıklığına sahip 198 karma-

ĩık görünüĩlü fi ilden(Tablo 9) eserde geçiĩ

sıklığına göre ilk 24’ünün yüzdelik dağılımı

aĩağıda Tablo 10’de verilmiĩtir.

142

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

Tablo 10

Geçiĩ Sıklığına Göre İlk 24 

Karmaĩık Fiilin Yüzdelik Dağılımı

Sıra Fiil Sıklık Oran (%)

1. vir- 465 11,0

2. ir- 404 9,6

3. var- 319 7,6

4. al- 231 5,5

5. iriĩ- 216 5,1

6. getür- 174 4,1

7. bul- 167 4,0

8. gir- 166 3,9

9. úo-/úoy- 139 3,3

10. geç-/giç- 83 2,0

11. düĩ- 81 1,9

12. ṭur-1-2 79 1,9

13. ol- 70 1,7

14. dön- 69 1,6

15. çek- 67 1,6

16. çıú- 66 1,6

17. aç- 58 1,4

18. úır- 53 1,3

19. ilet-/ilt- 51 1,2

20. yet-/yit- 43 1,0

21. dol-/ṭol- 42 1,0

22. ãal- 42 1,0

23. in- 41 1,0

24. kes- 41 1,0

Toplam 75,3

Geçiĩ sıklığına göre ilk 24 içerisinde yer 

alan fi iller, 4218 geçiĩ sıklığına sahip 198 

karmaĩık görünüĩlü fi ilin %75,3’ünü, diğer￾leri ise %24,7’sini oluĩturmaktadır. Bunlar￾dan ilk sırayı %11,0 ile “vir-“ geçiĩli-hedefte 

bitiĩli fi ili, ikinci sırayı %9,6 ile “ir-“, üçüncü 

sırayı %7,6 ile “var-“ konum değiĩim fi illeri, 

dördüncü sırayı %5,5 ile “al-“ geçiĩli-hedefte 

bitiĩli fi ili, beĩinci sırayı %5,1 ile “iriĩ-“ ko￾num değiĩim fi illeri almaktadır. Bunlar sıra￾sıyla bütün fi iller içerisinde %3,9 ile beĩinci, 

%2,0 ile on ikinci, %1,5 ile on altıncı, %1,4 

ile on sekizinci, %1,1 ile yirmincidir(Tablo 

13). Görüldüğü gibi ilk beĩ içerisinde durum 

değiĩim fi iliyle geçiĩli-bitiĩsiz fi il yer alma￾maktadır. 

İlk 24 içerisinde geçiĩ sıklığına göre “ir-, 

var-, iriĩ-, gir-, geç-/giç-, düĩ-, ṭur-, dön-, 

çıú-, yet-/yit-, dol-/ṭol-, in” olmak üzere 

12 konum değiĩim fi ili %38,2 ile ilk sırada; 

“vir-, al-, getür-, bul-, úo-/úoy-, çek-, ilet-/

ilt” olmak üzere 8 geçiĩli-hedefte bitiĩli fi il 

%31,7 ile ikinci; “aç-, úır-, kes-“ olmak üze￾re 3 geçiĩli-bitiĩsiz fi il %3,7 ile üçüncü; “ol” 

olmak üzere 1 durum değiĩim fi ili %1,7 ile 

son sıradadır.

4.4. Görünüĩsüz(Devinim ve 

Durum Bildirmeyen) Fiiller

Ek 7’den de anlaĩılacağı üzere, Fazîlet￾nâme’de, 71 görünüĩsüz, yani ettirgenlik 

bildiren fi il bulunmaktadır. Bunlar metinde 

327 geçme sıklığına sahiptir. Görünüĩsüz 

fi iller eserde geçiĩ sıklığına göre %2,77 ile 

son sıradadır(Tablo 12). Bu 71 görünüĩsüz 

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

143

fi ilden eserde geçiĩ sıklığına göre ilk 15’nin 

yüzdelik dağılımı aĩağıda Tablo 11’de sıra￾lanmaktadır:

Tablo 11

Geçiĩ Sıklığına Göre İlk 15 

Görünüĩsüz Fiilin Yüzdelik 

Dağılımı

Sıra Fiil Sıklık Oran (%)

1. göster- 70 21,4

2. irgir-/irgür- 51 15,6

3. çıúar- 21 6,4

4. uzat- 17 5,2

5. dönder- 15 4,6

6. iriĩdür- 13 4,0

7. úaldur- 13 4,0

8. yetür-/yitür-2 11 3,4

9. aúıt- 10 3,1

10. irür- 8 2,4

11. dirgür- 5 1,5

12. düĩür- 5 1,5

13. azıt- 4 1,2

14. degĩür- 3 0,9

15. dirilt- 3 0,9

Toplam 76,1

Bunlar görünüĩsüz fi illerin %76,1’ini, di-

ğerleri ise %23,9’unu oluĩturmaktadır. Bun￾lardan ilk sırayı %21,4 ile “göster”, ikinci sı-

rayı %15,6 ile “irgir-/irgür”, üçüncü sırayı ise 

%6,4 ile “çıúar” fi illeri almaktadır. Bunlardan 

bütün fi iller içerisinde geçiĩ sırasına göre ilk 

38’de sadece “göster-” fi ili %0,6 ile otuzuncu￾dur, diğer ikisi ise yoktur(Tablo 13).

Görüldüğü gibi görünüĩsüz, yani özne￾si ettirgenlik bildiren fi illerin iç üyeleri bakı-

mından “göster-” durum fi ili hariç hepsinin 

devinim fi ili ya da karmaĩık görünüĩlü fi il 

olduğu görülmektedir. Bunların birçoğunun 

öznesi ettirgenlik yanı sıra devingenlik de 

bildirdiği söylenebilir. Zaten pek çoğunun 

kök ya da gövdeleri geçiĩsizdir. Bu geçiĩsiz 

fi illerin üzerine “oldurganlık” bildiren bir 

ek getirilerek geçiĩli yapılmıĩtır. Dolayısıy￾la belki de “oldurganlık” bildiren fi illeri en 

azından devinimin baĩlatıcısı rolü taĩımala￾rı dolayısıyla devinim fi ili olarak değerlen￾dirilebilir. Tahkiye esasına bağlı edebî me￾tinlerde edilgen ve geçiĩli fi illere ettirgenlik 

eki getirilerek yapılan ettirgen fi illere çok 

az baĩvurulur. Burada da görünüĩsüz, yani 

ettirgenlik fi illerinin %2,77 olması, bunların 

da birçoğunun devingen özellik taĩıması ga￾yet doğaldır. 

Fazîlet-nâme’den bunlarla ilgili birkaç 

beyit aĩağıda örnek olarak verilmiĩtir:

“Kaçan gösterdi yüzin úuvvet-i Ḥaú

ʿAyān oldı beyān-ı úudret-i Ḥaú”(Tepeli, 

2002a: 103).

“Nice senüñ gibi dìnüñ ʿadūsın

İrürdüm yasına tāze ʿarūsın

Benüm adum ʿAlì ibn-i Ebū Ṭālib

Ḫudānuñ emri küf ehline ġalib

Sen evvel ḥamle úıl ḍarbuñ göreyin

Bu dem nār-ı caḥìme irgüreyin

ʿAlìyem diyicek ol ite Ḥaydar

Süñüsin döndürüp at ãaldı ʿAnter”(Te￾peli, 2002a: 481).

144

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

5. Sonuç 

Eklerden(1, 2, 3, 4, 5, 6, 7) de anlaĩılaca-

ğı üzere, Fazîlet-nâme’de geçen toplam 529 

asıl fi il devinim, durum, karmaĩık görünüĩlü, 

görünüĩsüz olmak üzere dört ana baĩlık al￾tında incelenmiĩtir. 529 fi ilin bu ana baĩlık￾lara göre geçiĩ sıklığı ve yüzdelik dağılımı

aĩağıda Tablo 12’de verilmiĩtir:

Tablo 12

Fiillerin Ana Baĩlıklara Göre Geçiĩ Sıklığı ve Yüzdelik Dağılımı

Sıra Fiil Sayısı Sıklık Oran (%)

1. Devinim 144 4263 36,05

2. Durum 116 3016 25,50

3. Karmaĩık görünüĩlü 198 4218 35,7

4. Görünüĩsüz 71 327 2,77

Toplam 529 11824

Görüldüğü gibi sözlük bilimsel an￾lam görünüĩleri açısından Fazîlet-nâme’de 

%36,05 ile devinim fi illeri ilk sırada, hemen 

peĩinden de %35,7 ile karmaĩık görünüĩ-

lü fi iller gelmektedir. Durum fi illeri %25,50 

ile üçüncü, %2,77 ile görünüĩsüz fi iller ise 

oldukça düĩük bir oranla son sıradadır. De￾vinim fi illeri %36,05 ile ilk sırada olmasının 

yanı sıra öznesine göre devinim, nesnesine/

dolaylı tümlecine göre durum bildiren kar￾maĩık fi illerin %35,7 ile ikinci sırada olmasıy￾la da öznesine göre devinim bildiren fi illerin 

oranı %72,2’ye çıkar. Bu da Fazîlet-nâme’nin 

“durum”dan ziyade, “devinim”, yani “olay/

tahkîye-karĩılıklı konuĩma” ağırlıklı bir me￾tin olduğunu göstermektedir. Yemînî tara￾fından tercüme-telif olarak öyküleĩtirilen 

Fazîlet-nâme, Hz. Ali’nin 24 anlatıdan mey￾dana gelen “menkabevî biyografi si” niteli-

ğinde bir mesnevidir3

. “Fazîlet-nâme büyük 

ölçüde vak’a örgüsüne dayanan kısımlar olan 

anlatılardan oluĩmuĩtur”(Kırman, 2004: 211). 

Eserde tahkiye kısımlarının aralarına serpiĩti￾rilmiĩ mev’iza/didaktik parçacıkları ise daha 

ziyade eserin “durum” fi illerinin geçme sıklı-

ğıyla ilgilidir(Kırman, 2004: 200-201). 

Devinim, durum, karmaĩık görünüĩlü ve 

görünüĩsüz olmak üzere 4 alt baĩlık altında 

yukarıda tek tek değerlendirilen 11824 geçiĩ

sıklığına sahip 529 asıl fi ilden(Tablo 12) eser￾de geçiĩ sıklığına göre ilk 39’unun yüzdelik 

dağılımı aĩağıda Tablo 13’te verilmiĩtir.

3 Kırman toplam 24 anlatı(2004), Tepeli ise eserde￾ki Farsça baĩlıklardan hareketle “Fazîlet” adıyla 19 

anlatı(2002a: 8-11) olduğunu belirtmektedir. Ayrıca 

Kırman “Yemînî’nin Fazîlet-nâme’sinde Muhtevâ” 

baĩlıklı üçüncü bölümünü bir menâkıb-nâme ve 

nasîhat-nâme olarak Fazîlet-nâme’ye ayırmıĩtır. Bir 

menâkıb-nâme olarak Fazîlet-nâme’yi “Anlatıların 

Yapısı” ve “Motifl er”; bir nasîhat-nâme olarak da 

“Mev’izalar” ana baĩlıkları altında ayrıntılı olarak 

incelemiĩtir(2004: 209-528).

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

145

Tablo 13

Geçiĩ Sıklığına Göre İlk 39 Fiilin 

Yüzdelik Dağılımı

Sıra Fiil Sıklık Oran (%)

1. de-/di- 1235 10,4

2. bil- 691 5,8

3. gel- 616 5,2

4. gör- 568 4,8

5. vir- 465 3,9

6. ir- 404 3,4

7. var- 319 2,7

8. dur-/ṭur- 306 2,6

9. iĩit- 261 2,2

10. get-/git- 237 2,0

11. úal- 235 2,0

12. al- 231 2,0

13. dut-/ṭut- 230 1,9

14. iriĩ- 216 1,8

15. ol- (asıl fi il) 198 1,7

16. söyle- 185 1,6

17. getür- 174 1,5

18. ur- 170 1,4

19. bul- 167 1,4

20. gir- 166 1,4

21. úo-/úoy- 139 1,1

22. otur- 109 0,9

23. diñle- 107 0,9

24. baú- 92 0,8

25. buyur- 84 0,7

26. geç-/giç- 83 0,7

27. düĩ- 81 0,7

28. dön- 69 0,6

29. añla- 73 0,6

30. ãan- 73 0,6

31. göster- 70 0,6

32. oúı-/oúu- 68 0,6

33. çek- 67 0,6

34. çıú- 66 0,6

35 sev- 63 0,5

36. yüri- 61 0,5

37. aç- 58 0,5

38. öldür- 57 0,5

39. sür- 57 0,5

Toplam 70,5

İlk 39’daki fi iller geçiĩ sıklığına göre fi -

illerin ilk %72,4’ünü, diğerleri ise %27,6’sını

oluĩturmaktadır. Bunlardan ilk sırayı %10,4 

ile “de-/di-“ devinim fi ili, ikinci sırayı %5,8 

ile “bil-“ durum fi ili, üçüncü sırayı %5,2 ile 

“gel-“ devinim fi ili, dördüncü sırayı %4,8 ile 

“gör-“ durum fi ili, beĩinci sırayı ise %3,9 ile 

“vir-“ karmaĩık görünüĩlü fi il almaktadır.

İlk 39 içerisinde geçiĩ sıklığına göre 

“de-/di-, gel-, iĩit-, get-/git-, dut-/ṭut-, 

söyle-, ur-, diñle-, buyur-, oúı-/oúu-, yüri-, 

öldür-, sür-“ olmak üzere 13 devinim fi ili 

%28,4 ile ilk sırada; “vir-, ir-, var-, al-, iriĩ-, 

getür-, bul-, gir-, ko-/úoy-, geç-/giç-, düĩ-, 

dön-, çek-, çıú-, aç-“ olmak üzere 15 karma-

ĩık görünüĩlü fi il %22,9 ile ikinci; “bil-, gör-, 

dur-/ṭur-, úal-, otur-, baú-, añla-, ãan-, sev-“ 

olmak üzere 9 durum fi ili %18,6 ile üçüncü; 

“göster-“ olmak üzere 1 görünüĩsüz fi il %0,6 

ile son sıradadır.

146

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

Hz. Alî’nin menkabevî biyografi si nite￾liğindeki bir anlatılar bütünü olan Fazîlet￾nâme’nin yapısı dikkate alınarak geçiĩ sıklı-

ğına göre ilk 39 içerisinde yer alan fi iller de-

ğerlendirildiğinde aĩağıdakiler söylenebilir:

“Gel-, get-/git-, yüri-“ devinim fi illeri; 

“ir-, var-, iriĩ-, gir-, geç-/giç-, düĩ-, dön-, 

çıú-“ karmaĩık görünüĩlü fi illeri; “dur-/

ṭur-, úal-, otur-, baú-“ durum fi illeri konum 

bildirmektedir. Bunlar geçiĩ sıklığına göre 

%25,9 ile metindeki fi illerin dörtte birini teĩ-

kil etmektedir. Bunlardan birçoğu da tahki￾ye esasına bağlı Fazîlet-nâme’nin mekânına 

iĩaret etmektedir.

Hz. Alî’nin menkabevî biyografi si nite￾liğindeki bir anlatılar bütünü olan Fazîlet￾nâme’de anlatıcı karĩılıklı konuĩmalara ve 

dolaylı anlatımlara baĩvururken en fazla 

“de-/di-“, sonra sırasıyla “iĩit-, söyle-, diñle-, 

buyur-, oúı-/oúu-“ devinim fi illerine yer ver￾miĩtir. Bunların geçiĩ sıklığı %16,4’tür. Bun￾lar bir anlatı niteliğindeki Fazîlet-nâme’nin 

hâkim ve kahraman anlatıcısıyla doğrudan 

iliĩkili fi illerdir. Bu da, Yemînî’nin eserinde, 

anlatıları tahkiye ederken karĩılıklı konuĩ-

malara ve dolaylı sözlere sık sık yer verdiği￾ni gösterebilir. Böylelikle kurgusal bir anlatı

olan eserin doğallığı, canlılığı, sadeliği ve 

gerçekliği sağlanmıĩ olabilir.

39 fi il içerisinde geçiĩ sıklığına göre 

%15,3 ile “vir-, al-, dut-/ṭut-, getür-, ur-, 

bul-, úo-/úoy-, çek-, aç-, öldür-, sür-“ olmak 

üzere 11 devinim ve karmaĩık görünüĩlü 

fi ilin; Fazîlet-nâme’nin ĩahıs kadrosunun 

birbirleriyle veya diğer varlıklarla bedensel 

temas, etkileĩim ve çatıĩma içerisinde oldu-

ğunu gösterdiği söylenebilir.

Son olarak da eserde %12,5 geçme sıklı-

ğına sahip “bil-, gör-, añla-, ãan-, sev-“ olmak 

üzere biliĩsel/zihinsel/algısal/duygusal 

durum bildiren 5 fi ilin de Fazîlet-nâme’nin 

bir nasihatname olarak didaktik yanına iĩa￾ret ettiği söylenebilir.

Bu çalıĩma, Türkçe’yi tıpkı bir ırmak gibi 

kâh gürül gürül, kâh ĩırıl ĩırıl, kâh sâkin bir 

ĩekilde akıtan fi illerin, dolayısıyla Fazîlet￾nâme’nin aydınlatılmasına bir nebze olsa 

katkı sağlarsa amacına ulaĩmıĩ olacaktır.

KAYNAKÇA

AYDEMİR, Y. (2006). Sözlüksel Görünüĩ

ve Türkçe Eylemlerin Anlambilimsel 

Sınıfl andırması: Sözlükçe-Sözdizim 

Etkileĩimi. Yayımlanmamıĩ Doktora 

Tezi. Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler 

Enstitüsü. Ankara.

DEVELLİOĞLU, F. (2010). Osmanlıca-Türkçe 

Ansiklopedik Lûgat. Ankara.

HACIEMİNOĞLU, N. (1991). Türk Dilinde 

Yapı Bakımından Fiiller. Ankara.

KIRMAN, A. (2004). Yemînî’nin Fazîlet￾nâmesi-Ĩekil ve Muhtevâ Tahlili. Doktora 

Tezi. Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler 

Enstitüsü. İzmir.

KİPPER, K., KORHONEN, A., RYANT, N., 

ve PALMER, M. (2008). A Large-Scale 

Classifi cation of English Verbs. Language 

Resources and Evaluation. 42(1). 21-40.

KORHONEN, A. ve BRISCOE, T. (2004). 

Extended Lexical-Semantic Classifi cation 

of English Verbs. In Proceedings 

of the HLT/NAACL Workshop on 

Computational Lexical Semantics. 

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

147

Boston, MA.

KORKMAZ, Z. (1992). Gramer Terimleri 

Sözlüğü. Ankara.

LEVİN, B. (1993). English Verb Classes and 

Alternation, A Preliminary Investigation. 

The University of Chicago Press.

ÖLKER, G. (2011). Yazılı Türkçenin Kelime 

Sıklığı Sözlüğü(1945-1950 Arası), Konya.

TDK. (2005). Türkçe Sözlük. Ankara.

TEPELİ, Y. (1994a-b). Yemînî’nin Fazîlet￾nâmesi I(Giriĩ-İnceleme-Metin)-

II(Gramatikal İndeks). Atatürk 

Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü 

(Doktora Tezi). Erzurum.

TEPELİ, Y. (2002a-b). Dervîĩ Muhammed 

Yemînî Fazîlet-nâme I(Giriĩ-İnceleme￾Metin)-II(Gramatikal Dizin). Ankara.

TEPELİ, Y. (2011). “Yemînî’nin Fazîlet￾nâme Adlı Eserinde Geçen Özel Adlar”, 

Alevilik Araĩtırmaları Dergisi, Sayı 1. s. 

49-80.

EKLER

Ek Tablo 1 

Devinim Fiillerinin Geçiĩ Sıklığı

Fiil Sıklık Fiil Sıklık

aġ- 2 úıl-1-3 30

aġla- 32 úımılda- 1

aġlaĩ- 1 úıy- (cāna, māla, baĩa ú.) 6

aú- 24 úoĩ- 18

añlat- 2 úov- 6

añra- 1 úulaçla- 1

ara- (çāre a.) 6 úullan- 2

arıt- (bütden a.) 2 úur- 6

ayaúla- “ayağıyla çiğnemek” 1 úurtar- 18

ayıt-/ayt- “söylemek” 22 úuã- 5

baġır- 1 úuĩat- 1

baĩla- 5 kükre- 1

besle- 6 n’eyle- 9

biliĩ- “tanıĩmak” 1 n’it- 14

boġazla- 1 oġurla- “hırsızlık yapmak” 2

buluĩ- 6 oúı-/oúu- 68

buyur- 84 öde- 3

148

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

çaġır- 18 ög- “övmek” 1

çaġla- 1 ögren- “öğrenmek” 3

çal- “vurmak” 18 ögret- “öğretmek” 12

çalıĩ- 3 ögütle- 1

çekin- “sökülmesi gerek ĩeyler için 

güç kullanmak”

2 öldür- 57

çıġır- 2 öp- 23

çigne- 1 ört- 2

dadan- 1 örtün- 1

daġıt-/ṭaġıt- 6 ãaúla- 8

danıĩ- 1 ãalın-2 “salına salına yürümek” 1

de-/di- 1235 ãar- 3

dep- “tepmek” 3 ãarın- 2

depele- “tepelemek” 1 ãarã- 1

depren- “kımıldanmak” 2 ãat- 10

diñle- 107 ãataĩ- 1

diĩle- 2 ãav- 1

ditre- “titremek” 14 ãavur- 1

doúun-/ṭoúın-/ṭoúun- 6 ãay- (altunuñ ã.) 1

dolaĩ- 1 segirt- “koĩarak gitmek” 6

doldur-/ṭoldur- 15 ãıġa- “sıvazlamak” 3

dög- “dövmek” 2 ãına- 4

durıĩ-/duruĩ-/düriĩ-/dürüĩ-/ṭuruĩ- 

“karĩı karĩıya gelmek, uğraĩmak”

21 sil- 1

dut-/ṭut- “tutmak” 230 ãolu- 1

em- 2 ãor- 49

es- 3 söyle- 185

eĩ-1 “toprak kazmak” 1 söyleĩ- 8

eĩ-2 “atları yarıĩ için koĩmak” 2 sür- 57

gel- 616 süri- “sürtmek” 1

gez- 7 ĩaúı- “gürlemek, ses çıkarmak” 1

ġıjġır-/úıjġur- “haykırarak saldırmak” 3 tara- 2

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

149

gider- 15 ṭoġur- 5

git-/get- 237 ṭın- 6

gönül- 1 tükür- 4

görin-/görün- 23 uç- 13

görüĩ- 4 ur- “vurmak” 170

göyündür- 1 uruĩ- “vuruĩmak” 3

gözet-2 “ip örmek” 1 yaġmala- 1

gül- 14 yaú- 29

gümle- 2 yalan- 1

gürle- 3 yalvar- 3

güt- 3 yap-2 “yapmak, kurmak” 12

ḫayḳır- 4 yapıĩ- “tutmak, yapıĩmak” 8

iç- 25 yarat- 24

ilen- 3 yaã- “yassıltmak” 1

iñilde- 1 yaz- 21

iñle- 5 ye-/yi- 32

iĩit- 261 yel- “yel gibi gitmek” 2

iĩle- 24 yeñ- “yenmek, galip gelmek” 1

úaç- 32 yu- “yıkamak” 1

úalġı- “sıçramak” 1 yun- “kendini yıkamak” 1

úap- 12 yuvalan- “yuvarlanmak” 2

úarın- “beddua etmek” 1 yügür- “hızlı gitmek, koĩmak” 13

úarva- 8 yükün- “saygıyla eğilmek” 2

úayna- 3 yüri-/yürü- 61

úıġır- “haykırmak, çağırmak” 1 yüz- “suda yüzmek” 1

Toplam 144 4263

150

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

Ek Tablo 2

Durum Fiillerinin Geçiĩ Sıklıkları

Fiil Sıklık Fiil Sıklık

ʿaceble- 1 kesil- 5

alda- 2 úılın- 2

aġırla- 1 úırıl- 8

aldan- 2 úıãúan- 1

añ- 15 úon-1 “kuĩ konmak” 18

añdur- 1 úon-2 “koyulmak” 1

añıl- 14 úonul- 1

añla- 73 úorú- 18

añlan- 2 úurıl-/úurul- 3

baġıĩla- 17 úurtıl-/úurtul- 15

baġlan- 2 oúun- 6

baú- 92 ol- 128

baãıl- 1 olun- 29

baĩar- 4 otur- 109

baĩarıl- 1 öñürtlen- “seçilmek” 1

begen- 4 ãaúın- 38

bekle- 8 ãalın-1, 3 “bırakılmak, uzanmak” 2

beliñle- “korkmak, ürkmek” 2 ãan- 73

beñze- 20 ãayıl- 1

bil- 691 sev- 63

bilin- 8 sevin- 12

bulın-/bulun- 18 ãın- 2

buĩ- “kızmak, öfkelenmek” 1 ãıt- (ödi ã.) “çok korkmak” 1

çalın- “saz çalınmak” 4 silin- 1

çök- 3 ãorul- 4

çözül- 1 söylen- “denmek” 2

dile- 36 ãulan- “su verilmek” 1

din- “denmek, söylenmek” 10 sürül- 3

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

151

dinil- “denilmek” 2 ĩaĩ- 12

diñlen- “iĩitilmek” 1 ĩaĩur- 2

dönderil- “döndürülmek” 1 tanı- 2

döy- 3 ṭañla- “hayret etmek” 7

dur-/ṭur-3-24 “durmak” 227 ṭap- 11

dutul-1/ṭutul-1 “tutulmak” 6 ṭarıl- “darılmak” 1

dürül-1 “hasır dürülmek” 1 ṭuy- “duymak” 7

düzül- 5 ululan- “yüceltilmek” 1

edeble- “terbiye etmek” 1 um- 23

eglen- “durup dinlenmek” 2 unut- 23

ekil- 2 uy- 28

esirge- 6 uyu- 9

esle- “dinlemek, aldırıĩ etmek” 1 uzan- 5

gerek- 5 ürk- 10

geyil- 1 ütül- “yenilmek” 1

gönderil- 1 viril- “verilmek” 10

gör- 568 yaúıl- 2

göy- “katlanmak, sabretmek” 1 yañıl- 8

gözet-1 “gözlemek, beklemek” 6 yapıl- 2

gözle- 2 yaradıl- “yaratılmak” 5

ınan- 45 yaraĩ- 4

…idin- 28 yarıl- 7

incin- 8 yaãan- “uzanmak, yatmak” 1

incit- 5 yaĩa- 8

iste- 23 yat- 25

iĩitil- 1 yazıl- 8

úaúı- “kızmak” 14 yen- “yemek yenmek” 1

úal- 235 yıġıl- 2

úan- “doymak, kanmak” 2 yuyul- “yıkanmak, silinmek” 1

úayır- 2 yüklen- “yük yüklenmek” 3

Toplam 116 3016

152

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

Ek Tablo 3

Karmaşık Görünüşlü Fiillerden Durum Değişim Fiillerinin Geçiş Sıklığı

Fiil Sıklık Fiil Sıklık

ac- “acıkmak” 1 eğil- “saygıyla eğilmek” 9

acı- 4 eri- 4

acıú- 1 ferlen- “nilüfer parlayarak çıkmak” 1

acın- “acı çekmek” 1 gey- “giymek” 15

açıl- 17 geyin- “giyinmek” 3

aġar- 1 gözen- “sona ermek” 1

aġırlan-“hamilelikte ağırlaĩ” 1 gözük- 1

alın- (beñzi a.) “benzi sararmak” 1 ġuããalan- 1

arın- (bütden/cehāletden a.) 2 ḫilʿatlen- “kaftan giyinmek” 1

art- 6 úaḫĩa- “dağılacak hale gelmek” 1

ayıl- 5 úapan- 2

az- 14 úapıl- 1

baĩlan- 1 úarıĩ- 5

bayıl- 19 úatıl- 1

belür- 6 úayıú- “sapmak” 1

berki- “sağlamlaĩmak” 1 úız- “ısınmak, kızmak” 2

bulan- 1 úop- “ortaya çıkmak, kopmak” 18

bulaĩ- 1 úurı- 1

buñal- 3 úuĩan- 10

bükül- 7 ol- 70

büyü- 2 oñ- “yara iyileĩmek” 3

çalúan- “çalkalanmak” 2 oñıl-/oñul- “yara iyileĩmek” 4

çatla- 1 öl- 40

çüri-/çürü- 3 ãaġal- “iyileĩmek” 1

daġıl-/ṭaġıl- 14 ãarar- 3

dilkülen- “tilkilenmek, yaltaklan￾mak”

1 semrü- “semirmek, ĩiĩmanlamak” 1

diñ- “dinmek, sona ermek” 1 ãol- 1

diril-1 “canlanmak” 20 söyün- “sönmek” 2

donan-/ṭonan- 3 ṭoy- 5

dökül- 1 ṭoyun- 3

dölen- 1 ulal- “büyümek” 1

döĩen- 3 uġun- “ağlaya ağlaya bayılmak” 4

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

153

dutıĩ-/dutuĩ-/ṭutuĩ- “tutuĩmak” 9 uyan- 6

dutul-2/ṭutul-2 “dili tutul-” 3 yan- 36

düken- “tükenmek” 5 yaĩar- “yeĩermek” 2

düri-/dürü-/türü- “türemek” 5

yitir-/yitür-1 “yitirmek, kendini 

kaybetmek”

5

dürül-2 “yılan kıvrılmak” 1

Toplam 73 433

Ek Tablo 4 

Karmaĩık Görünüĩlü Fiillerden Konum Değiĩim Fiillerinin Geçiĩ Sıklığı

Fiil Sıklık Fiil Sıklık

atlan- “ata binmek” 4 in- 41

ayrıl-/ayrul- 5 ir- “ermek, ulaĩmak” 404

bat- 4 iriĩ- “eriĩmek” 216

bin- 35 úalú- 13

çıú- 66 öñer- “ileri geçmek” 1

dal-/ṭal- 9 ãaçıl- “dağılmak, yayılmak” 4

dayan-/ṭayan- 5 ãap- 2

dayın-/ṭayın- “kaymak” 3 ãıçra- 3

deg- 11 ãıġ- 1

deril- 26 ãıġın- 4

dıúıl-/ṭıúıl- 2 siñ- “saklanmak” 3

diril-2 “derilmek, toplanmak” 2 ṭaĩ- “su taĩmak” 1

dizil- 1 toz- “toz havaya yayılmak” 2

doġ-/ṭoġ- 20 ṭur-1-2 “ayağa kalkmak” 79

dol-/ṭol- 42 uġra- 8

dolan-/ṭolan- 8 ulaĩ- 6

dön- 69 üĩ- “üĩüĩmek, toplanmak” 3

düĩ- 81 var- 319

geç-/giç- 83 yaġ- 2

gir- 166 yayıl- 1

gizlen- 2

yet-1/yit-1 “yetmek, yetiĩmek, ulaĩ-

mak”

43

göç- 6 yetiĩ- “ulaĩmak, yetiĩmek” 1

ırıl- 5

Toplam 45 1812

154

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

Ek Tablo 5

Karmaĩık Görünüĩlü Fiillerden Geçiĩli ve İki/Üç Üyeli Bitiĩsiz Anlatılarla 

Uyumlu Fiillerin Geçiĩ Sıklığı

Fiil Sıklık Fiil Sıklık

ayır- 5 ov- 1

aç- 58 öñ- “yolunu kesmek” 1

biç- 4 ãı- “kırmak” 13

boz- 23 ĩeĩ- “çözmek” 1

böl- 9 ṭāġla- “dağlamak” 5

bur- (boynını b.) 1 ṭoġra- 2

bük- 7 tozut- “toz haline getirmek” 2

büri-/bürü- 4 uĩat- “parçalamak” 1

çöz- 4 üz- “kırmak, koparmak” 2

del- 2 yap-1 “kapıyı kapamak” 2

dik-2 “dikiĩ dikmek” 2 yar- 3

düket- “tüketmek” 6 yaã- “yassı yapmak” 1

dür- 6 yaãdan- “kendine yastık yapmak” 1

düz- “yapmak, düzen vermek” 14 yırt- 6

úaz- 1 yoġur- 1

kes- 41 yum- 4

úır- 53 yüli- “tıraĩ etmek” 1

úopar- 14 yüz-2 “deri yüzmek” 2

Toplam 36 303

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

155

Ek Tablo 6

Karmaĩık Görünüĩlü Fiillerden Geçiĩli ve İki/Üç Üyeli Hedefte Bitiĩli 

Fiillerin Geçiĩ Sıklığı

Fiil Sıklık Fiil Sıklık

al- 231 ilet-/ilt- 51

aã- 5 it-1 3

at- 27 ek- “tohum ekmek” 7

baġla- 18 ekle- 1

baã- 35 úat- 5

bıraú- 9 úo- 100

bul- 167 úoy- 39

çek- 67 ãaç- 6

çevir- 1 ãal- 42

daú-/ṭaú- “takmak” 5 sep- 1

daúın- “takınmak” 4 ãoú- 2

der-/dir- 35 ãun- 17

dik-1 “tayin etmek” 1 ṭapdur- 3

dök- 8 urın-/urun- “vurunmak, takınmak” 3

döĩe- 1 üĩür- “toplamak” 1

getür- 174 vir- “vermek” 465

gizle- 1 viriĩ- “birbirine vermek” 1

göm- 1 yay- 1

gönder- 36 yed-/yet-2/yid-, yit-2 “yedeğine almak” 10

göndür- 1 yıġ- 4

götür- 39 yıú- 27

ıãmarla- 2 yut- 13

Toplam 44 1670

156

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

Ek Tablo 7 

Görünüĩsüz Fiillerin Geçiĩ Sıklığı

Fiil Sıklık Fiil Sıklık

aġlat- 1 iĩitdür- 1

aúıt- 10 iĩlet- 2

aldur- 2 úaçur- 1

artur- 1 úaúıt- “kızdırmak” 1

azdur- 1 úaldur- 13

azıúlandur- 1 úanatlandur- 1

azıt- “azdırmak” 4 úarart- 2

batur- 1 úazıt- 1

bayılt- 1 úopart- 1

bulaĩdur- 1 úorúut- 2

büyüt- 2 úovdur- 1

çıúar- 21 úurut- 2

çürüt- 1 oġurlat- “hırsızlık yaptırmak” 3

degĩür- “değiĩtirmek” 3 oúut- 3

dirgür- “diriltmek” 5 oúutdur- 1

dirilt- 3 oñult- “iyileĩtirmek” 1

dolandur- 1 oynat- 2

dönder- 15 ãaldur- “bıraktırmak” 1

döndür- 3 ãıçrat- 1

durġur- “durdurmak” 1 söylet- 2

dürüt- “türetmek, yaratmak” 1 ṭoyur- 1

düĩür- 5 ṭutdur- 1

düzdür- 1 uçur- 2

düzet- “yaratmak, yapmak” 2 uġrat- 2

erit- 1 uãlat- “akıllandırmak, terbiye etmek” 1

getürt- 1 uydur- 1

geydür- “giydirmek” 1 uzat- 17

gidert- 1 ürküt- 1

gizlet- 1 yañılt- 1

göster- 70 yetiĩdür- “ulaĩtırmak” 1

güldür- 2 yetür-/yitür-2 “yetirmek, yetiĩtirmek” 11

gütdür- 1 yidür- “yedirmek” 3

iñilet- 1 yüklet- 3

irgir-/irgür- “eriĩtirmek” 51 yülüt- “tıraĩ ettirmek” 1

iriĩdür- “eriĩtirmek” 13 yürit- 1

irür- “eriĩtirmek” 8

Toplam 71 327

157

ANADOLU MİSTİSİZMİNDE GERÇEKLİK VE DENEYİM

REALITY AND EXPERIENCE IN ANATOLIAN MYSTICISM

Caner IĨIK1

Özet

Mistisizm görünenin ötesindeki gerçek￾liği aramak olarak tanımlanabilir. Aranan 

ĩeyin bir gerçeklik olması onun deneyimini 

gerekli kılar. Mistik deneyim bu anlamda 

kendine özgü gerçekliklere karĩılık gelir. 

Anadolu mistisizmi de özellikle bâtıni yönü 

teolojisinin neredeyse temelini oluĩturan 

Alevi Bektaĩi erenleri-gerçeklerinde çok net 

bir biçimde görülür. Anadolu erenleri bâtıni 

bir gerçekliği somut gerçeklik olarak yaĩar￾lar. Bu hal madde ile kurulan iliĩkide sınırlı

bir biçimde tasarrufu gerektirir. Erenlerin 

bu mistik tecrübeyle iç içe olan hayatları

onları takip eden kiĩiler tarafından izlenir. 

Bu anlamda Aleviler ruhsal yaĩantılarını

bu mistik ĩahsiyetlerin önerileri, telkinleri 

ve yönlendirmeleri ile zenginleĩtirir. Mistik 

olan eren Tanrısal tezahürü sürekli izlemek 

isterken, mistiğe inanan Aleviler söz konu￾su mistiği Tanrısal tezahürün göründüğü 

yer olarak kabul eder. Bu anlamda Alevilik 

1 Yrd. Doç. Dr., Adnan Menderes Üniversitesi, Fen 

Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü.

dinlerin bâtıni özellikleri ile barıĩık, içkin 

bir inanıĩ biçimi olarak günümüzde varlı-

ğını sürdürmektedir. Bu çalıĩma mistisizm, 

mistikler, mistiklerin gerçeklik anlayıĩları

ve bu gerçeklik anlayıĩına kaynaklık eden 

deneyimlerin olduğuna iĩaret etmekte, bu￾radan hareketle Aleviliğin mistik teolojisi 

hakkında gerçeklik temelinde belirlemeler 

yapmayı hedefl emektedir. 

Anahtar Kavramlar: Mistisizm, Gerçek￾lik, Deneyim, Erenler, Alevi

ABATRACT

Mysticism can be defi ned as searching 

for the reality beyond the visible. The searc￾hed notion should have been experienced 

because it refl ects reality. To that extent, 

mystical experience is referred to specifi c re￾alities. Anatolian mysticism is clearly seen 

in the facts of Alevi-Bektashi saints, notably 

almost forming the esoteric theology. Anato￾lian saints tastes an esoteric reality as a conc￾rete reality. This situation makes it neces￾sary to have a limited Sufi sm formed in the 

relationship with material. The lives of the 

saints which are closely linked to that mysti-

158

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

cal experience are followed by their pupils. 

In this sense, the Alevi enhance their spiri￾tual lives with the proposals, inspirations 

and guidance of these mystic people. While 

a mystic saint wants to stare at the spiritu￾al appearing, the Alevi believing in mysti￾cism accept that mystic as the place where 

the spiritual appearing has been seen. In this 

sense, Alevism continues its existence as a 

belief reconciled with esoteric properties of 

other religions and being innate. This paper 

points out mysticism, mystics, the reality 

perception of mystics and the experiences 

referring to those reality perceptions; thus 

aims to make specifi cations about mystical 

theology of Alevism on the basis of reality. 

Key Words: Mysticism, Reality, Experi￾ence, the Saints, the Alevi.

Giriĩ

Anadolu zengin bir kültür havuzudur. 

Bu kültürel havuzda birçok farklı anlayıĩ

bir arada yaĩamıĩtır. Farklılıkların bir arada 

yaĩamasını sağlayan ĩey siyasi otoritelerin 

yönetim becerisi değil, halk ile birlikte yaĩa￾yan, içsel bâtıni duyarlılıkları yüksek, mistik 

ĩahsiyetlerin varlığıdır. Söz konusu mistik￾ler insanın özünün benzer olduğuna inanır￾lar. Bu benzerliğin insan olmaya dayalı özsel 

bir benzerlik olduğunu kabul ederler. 

Özde olan benzerlik insanların birbirine 

yakınlık hissetmesine olanak sağlar. Mistik￾ler baĩka varlıklarla bütünsel bir iliĩki için￾de olmayı öz gibi olmak, gerçek insan olmak 

olarak adlandırır. Bu mistikler, özellikle 

Alevi-Bektaĩi erenleri-gerçekleri, bu bütün￾sel bakıĩ açısını farklı bir deneyim ve farklı

bir gerçeklik kurgusuna borçludur. Bu an￾lamıyla varlık olarak dikkatini farklı algıla￾ma ve bütünsel değerlendirmeye odaklayan 

mistiklerin farklı gerçeklik deneyimlerine 

sahip oldukları da söylenebilir.

Yukarıda iĩaret ettiğimiz tespitler üç 

ana baĩlık altında daha kolay anlatılabilir. 

İlk olarak mistisizmin ne olduğu ve ne anla￾ma geldiği tanımlanır, ikinci olarak ‘gerçek’ 

kavramı üzerinde durulup mistisizm ile bağ-

lantısı yapılır, üçüncü olarak ise deneyim ile 

gerçeklik iliĩkisi ve bunun mistik deneyimle 

birleĩerek farklı bir gerçekliğe dönüĩmesin￾den bahsedilebilir. Bu anlamıyla çalıĩmamız, 

mistiklerin gerçekliği deneyimleme biçimle￾ri ile mistiklerin bâtıni birleĩtirici özellikle￾rinin iliĩkili olduğunu göstermeyi hedefl e￾yerek, Alevi-Bektaĩi “gerçekleri” üzerinden 

belirlemeler yapmaktadır. 

Mistisizm ve Mistikler 

Gizemli, gizemci gibi anlamları olan 

mistik, ilk bakıĩta görünmeyenin peĩinde 

olan içsel, saklı, batın olanın arayıĩında olan 

olarak adlandırılabilir. Mistikler hayatın 

aslının doğrudan deneyimlenebileceğine 

fakat bu deneyimin farklı düzeylerde algı-

lanabileceğine inanırlar. Bu algılamadaki 

farklılık da mistiğin arayıĩının gerekçesi 

olur. İslam içindeki mistikler olan sufi ler 

bu arayıĩa delil olarak, Hz. Muhammed’in: 

“Allah’ım bana eĩyayı olduğu gibi göster!” is￾teği gösterilir(Chittick, 1999: 24). Bu istek 

aslında nesnede içkin bir kutsal gerçeklik 

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

159

olduğu bilgisini kabul eder ve oradan hare￾ket eder. 

Her kiĩide olan kutsal gerçeklik an￾layıĩı ve bunun peĩinde olma hali olarak 

anlaĩılabilecek olan mistisizm, birçok fark￾lı dinsel kavrayıĩ içinde de kendisini fark￾lı farklı kodlarla fakat aynı içsel yönelimle 

gösterir(Schuon, 1992:44). Mistik olan an￾layıĩların bütününün birleĩiminin Felicien 

Challaye’nin dediği ‘Evrensel din’ olabilece-

ği düĩünülebilir. Challaye(1998: 220); insanı

tam anlamıyla doyuma ulaĩ tırabilecek tek 

dinin, bir ‘Evrensel din’ olduğunun anlaĩıla￾cağını, özel din lerin hepsinin, kendi hesap￾larınca bu duruma yardımda bulunacağını

belirtmektedir. Challaye evrensel din iddia￾sı ile mistiklerin ifade ettiği noktayı vurgula￾maya çalıĩmıĩtır. Bu nokta yukarıda da vur￾guladığımız farklı düzeylerde algılamanın 

en kapsayıcı olanı anlamına gelmektedir.

Mistiklerin nesnenin özüne, aslına dair 

yönelimleri, asla dair farklı deneyimleri 

ve algılamaları da gerektirir. Bu anlamıyla 

farklı algılamak için algılamayı belirleyen 

duygu ve düĩünce durumunun değiĩebilir￾liği vurgulanır. Özel duygu durumları üze￾rinde zenginleĩme öğütlenir. Birçok mistik 

ekol göz önüne alındığında bir genelleme 

yapmak mümkündür. Bu konuda mistikle￾rin geneli hakkında belirleme yapan Cihan￾gir Gener; aslolanın sevgi ve iyilik olduğu￾nu söyleyerek, Tanrısal fıĩkırmanın bilinen 

en üst düzey ifadesi olan “insanın”, iyi ve 

kötünün savaĩtığı alan olduğunu belirtir. 

Buradan hareketle aslolanın iyilik olduğu￾nu, evrenin tümünün sevgi üzerine kurulu 

bulunduğunu, bu sebeple ancak iyi bir insa￾nın ruhunun, kamil insana dö nüĩebileceğini 

ve Tanrı ile bütünleĩebileceğini belirtmiĩtir.

(Gener, 2003: 12). Sevgi, iyilik baĩlıkları al￾tında özetlenen söz konusu durum üzerine 

bir sürü önerisini arka arkaya sıralamakta￾dır. Karĩılıksız vermek olarak tanımlayabi￾leceğimiz sevgi ile bütüne uygun hal olarak 

tanımlayabileceğimiz iyilik, aslında bütün 

mistik ekollerde ideal olarak kabul edilen 

hallerdir.

Mistikler aslolanın gizli olduğuna ina￾nan ve bu gizli olanı anlamak için, duygu 

durumlarının kontrol edilmesi gerektiğini 

düĩünen, bu kontrol ile kiĩinin algılaması-

nın değiĩebileceğine inanan kiĩilerdir. Mis￾tikler bağlı oldukları din içinde, dinin mis￾tikleri olarak kendilerini gösterirler. İslam 

içinde mistik okuma yapanlar genel olarak 

sufi diye adlandırılmıĩtır(Kılıç, 2005:12). İs￾lam sufi leri, Hıristiyan Gnostikleri, Zen ra￾hipleri, Alevi gerçekleri bu mistik ĩahsiyet￾lerden bazılarıdır. 

Gerçek ve Mistisizm

Kutsallık ve bir ĩeye kutsallık atfetme 

ile mistiklerin belirttiği, aslolanın deneyi￾mi arasında bağlantı vardır. Eliade; kutsal 

olana yakınlıkla varlığın doygunluğu ara￾sında doğrudan bir iliĩki kurulabileceğini 

söylemiĩtir. Bu anlamıyla kutsal güç deme￾nin gerçeklik, ebediyet ve etkinlik anlamına 

gelebileceğini tespit etmiĩtir.(Eliade, 1991: 

X-XI). Gerçeklik bir manada reel olanla kar-

ĩılaĩmak anlamı taĩıyarak mistiklerin be￾lirttiği aslolan anlamına karĩılık gelir. Aslo-

160

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

lanla herhangi bir bağ kutsalla tesis edilen 

bir bağdır. Bu bağ mistik insanın gerçeklik 

kavrayıĩı içinde sonsuzlukla birlikte etkin 

olmak anlamına gelir. Bu noktadan hareket￾le ĩunu söyleyebiliriz: Mistik ĩahsiyetlerin 

kutsal alan olarak kabul edilebilecek alana 

teması, onlar için gerçeklik olarak kabul 

edilir. Baĩka bir ifade ile mistik için gerçek 

aslolana yakın olandır, aslolan görünen gibi 

değildir. Görünenin ötesi olan bu kavrayıĩ, 

kutsallık olarak adlandırılabileceği gibi bize 

gerçek dünyayı da iĩaret eder. Bu gerçeklik 

kavrayıĩı bütün mistiklerin peĩinde koĩtuğu 

hal ve bilgi durumudur. 

Mistiklerin farklı gerçek algılayıĩı on￾ların ana motivasyon kaynağıdır. Carl 

Vett’e göre; Bâtıniliğin hemen her çeĩidi￾nin temelinde aynı gerçeğe ulaĩma amacı

vardır. Vett; Dante, Ja kob Boehme, Meister 

Eckhart, Angelus Silesius, Ruysbroek gibi 

or taçağ mistiklerinin ya da William Blake, 

Swedenborg, Blavatsky, Go ethe, Rudolf 

Steiner gibi modern mistiklerin ulaĩtıkları

haki katin benzerliğinden bahseder ve ya￾nılgılar ile yansımalar perdesinin arkasında 

sonsuz bir birlik olduğunu iĩaret eder. Bu￾radan hareketle, Krishna, Manu, Buddha, 

Hermes, Zer düĩt, Pythagoras, Platon ve 

Hz. Muhammed’in de benzer bir hakikati 

dile getirdiklerini söyler(Vett, 2004: 45). Bu 

mistikler arasında sufi olarak adlandırılan, 

Yunus Emre, Hacı Bektaĩ Veli, Hacı Bayram 

Veli, Mevlana gibi Anadolu’dan örnekler de 

verilebilir(Ceylan, 2005: 55-57). Birbirinden 

çok farklı ekollerden gelmiĩ olsalar da mis￾tikler benzer bir gerçeklik peĩindedir. Bu 

sebepledir ki neredeyse bütün mistik ĩahsi￾yetler birbirleri ile bu farklı gerçeklik düzey￾lerindeki ifadeleri ile anlaĩırlar. Birbirlerinin 

ne dediklerini anlar ve kendi yolları içinde 

birbirlerini referans olarak gösterirler. İslam 

tarihi içindeki birçok karĩıt görüĩe sahip ta￾rikatların kurucu mistiklerinin birbirlerine 

saygılı ve kabullenici oluĩları da buna güzel 

bir örnektir.

Mistikler söz konusu gerçeklik duru￾munu, baĩka bir ifade ile aslolanın duru￾munu çok önemsemiĩler ve fi ziksel hayat 

içinde ruhsal olanı somut olarak deneyimle￾meyi arzulamıĩlardır. Bunun için yoğun bir 

ruhsal süreç içinde kendilerini zorlamıĩlar, 

çeĩitli çalıĩmalar ve uygulamalar gerçek￾leĩtirmiĩlerdir. Bu anlamıyla mistikler gö-

rünenin ötesinde olan gerçekliğe ulaĩmak 

için, “kendisi sandığı kendinden kurtulup”, 

“aslı-gerçeği” ile yeryüzünde buluĩmayı ve 

aslının istediği gibi yaĩamayı hayatının te￾mel hedefi haline getirmiĩtir. 

Mistik Deneyim ve Gerçeklik

Mistikler, ‘gerçeklik’ olarak aslolanın 

yansıdığını düĩündüğü, maddi ve ruhsal 

dünyanın dengelilik halini sürekli deneyim￾lemeyi kendine amaç edinmiĩtir. Bu deneyim￾lerinde kendisi olarak sandığı ve dıĩ etkilerin 

tamamen tesiri altında olan kimliklerinden 

ĩuurlu bir biçimde uzaklaĩmıĩlardır. Aslola￾na doğru yönelim dıĩsal olandan uzaklaĩma￾yı zorunlu hale getirir. Bu uzaklaĩma dıĩsal 

olan her ĩeye bir tepki vermek ĩeklinde değil, 

daha çok hayatına dâhil olan ĩeylere anlam 

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

161

vermek ĩeklindedir. Anlam verirken anlam 

yelpazesindeki değerine göre bir anlam ver￾me durumu ile karĩı karĩıyadır. 

Bir mistik için bulunduğu her gerçeklik 

ortamı kendisini yansıtır ve her ortamdan 

kendine dair gerçekliği deneyimleyerek çık￾mayı düĩünür. Bu gerçekliği deneyimlemek 

bir vecd halinde görünebileceği gibi, bir ki-

ĩinin derdine derman olmak olarak da ken￾disini gösterebilir(Levy-Bruhl, 2006: 24-26). 

Mistiğe göre Tanrısal olanın her tecelli ettiği 

an, bizzat ‘aslolanın-gerçeğin’ kendisidir ve 

varlığa düĩen Tanrının tezahür etmesi için 

engel olan varlığın etkinliğinin ortadan kal￾dırılmasıdır. Bu manada kıskançlık, yalan, 

nefret gibi duygular baĩka varlıkları dıĩla￾dığı için bütünleĩtirici duygular değildir 

ve ‘mistik’ bunlardan uzak durur. Bu sü-

reçte deneyimleri daha da derinleĩecek ve 

Geley’in(1994:46) ifadesiyle doruğa ulaĩan 

her bireysel ĩuur, külli(total) ĩuuru kucak￾layabilinceye kadar ‘geniĩleyecek’, sonunda 

da külli ĩuurun ta kendisi olma konumu￾na ulaĩacaktır. Bu halde mistik üst bir ĩuur 

durumuyla karĩı karĩıya kalacaktır. Bura￾daki hal kendisinde olamayacak kadar bü-

tünleĩtirici bir haldir. Bu durum hakkında 

Grof’un(2000) holotropik ĩuur halleri kavra￾mı açıklayıcı olacaktır. Holotropik ĩuur kav￾ramı ile söz konusu bütünsellik deneyimi 

açıklanmakta ve bu durumun üzerine yapıl￾mıĩ deneysel çalıĩmalar örneklenmektedir.

Mistikler deneyimi özle bağlantı anla￾mında düĩünmüĩlerdir. Özle bağlantı aynı

zamanda birbirleri ile bağlantı anlamına 

gelmekte ve bu anlamıyla mistiklerin bir￾birleri ile özel bir iletiĩim ve anlama sistemi 

kurdukları gerçeğini karĩımıza çıkarmakta￾dır. Bu konuda Reha Çamuroğlu(1999a: 54) 

mistik ĩahsiyetlerin, ruhsal hayat ve mad￾di hayat içinde karmaĩık bir iletiĩim siste￾mi kurmuĩ olduklarını belirtip, bu iletiĩim 

sisteminde ki baĩlıca amacın, tarihsel, kültü-

rel ve dilsel koĩullanmalardan arınmıĩ ola￾rak kabul edilen, insan özü ile veya kutsal 

zamandaki özle bağlantı kurmak olduğunu 

belirtmektedir. Özde kurulan bu yakınlık as￾lında evrensel bir gerçekliğe de karĩılık gel￾mekte olup, mistik inançların, en evrensel 

inançlar olduğu da söylenebilir(Çamuroğlu, 

1999b: 64). Evrenseldirler fakat herhangi bir 

uluslararası örgütlülüğü yoktur. En büyük 

paylaĩım alanı insanın varlığındaki özüdür. 

Özü ise kiĩinin “bütüne, Tanrısal-Hak ola￾na” ait olan yönüdür.

Bütün ile öz arası iliĩki birçok düĩünü-

rün dikkatini çekmiĩtir. Bütüne dair olan 

bağlılığın bâtıni bir yolculukla elde edilmesi 

ve bunun özel olması bir mistik için en de-

ğerli durumdur. Bir mistiğin bu deneyimleri, 

söz konusu deneyimleri yaĩamayan insanlar 

için sadece bir hayaldir. Bu konuda teozof 

Rudolf Steiner(2003: 28) “Bir mistiğin dene￾yimlerini bilmeyen bir kiĩi için bir mistik hayal￾perestten baĩka bir ĩey değildir” der. Kendi de 

bir mistik olan Bhagwan S. R. Osho’nun su-

fi zm bağlamında yaptığı belirlemelerde söz 

konusu durum açıklanmaya çalıĩılmıĩtır. 

Osho(2000: 105-118) sufi zmin(İslam mis￾tisizminin) spekülasyonlarda bulunma￾yacağını, oldukça gerçekçi, pragmatik 

ve pratik olduğunu söyler. Ayaklarının 

162

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

yere basar olduğunu, somut olduğunu 

belirtir. Osho gerçekten dindar bir insan, 

bir Hindu, Müslüman veya Hıristiyan 

olamayacağını söylemek kadar ileri gi￾der ve sufi nin sadece dindar olduğunu 

belirterek Hz. İsa’nın da dindar olduğu￾nu, Hıristiyan olmadığını belirtir. Ona 

göre sufi dinin temellerine bakıp gerek￾siz ĩeyle ri elemiĩ kiĩidir. Bu anlamıyla 

her ĩeyin özüne yönelmiĩ olan mistik, 

dinlerin de kabuklarını atıp en gerekli 

olan ve olmazsa olmaz olan prensipleri 

hayatına geçirmiĩ kiĩidir.

Mistik düĩünce özellikle çağlar boyu 

birçok farklı inanç ve kültüre ev sahipliği 

yapan Anadolu’da da önemlidir. Anadolu 

insanının psiĩik yönü güçlüdür ve ruhsal an￾layıĩlarla rahat iliĩki kurabilir(Arıkdal, 1999: 

295). Öyle ki savaĩlar, istilalar, kıyımlarla 

sürekli tanıĩık olan coğrafya, bütünlüğünü 

ve kültürel devamlılığını mistikler sayesin￾de koruyabilmiĩti. Bu öyle bir korumadır ki 

her farklı dinin mistikleri dinler değiĩtikçe, 

mistik tabiata sadık kalarak değiĩmiĩlerdir. 

Bu mistikler içinde kurumsal dinlerle bağı

en zayıf olan, bu anlamıyla en doğal ve en 

saf halde bulunan Alevi mistikleri önemli￾dir. Alevi mistikleri olan, derviĩler, sadıklar 

ve âĩıklar yukarıda açıklamaya çalıĩtığı-

mız “gerçeklik” doğrultusunda hayatlarını

düzenlemiĩlerdir. Onlara göre “mistik bir 

ermiĩ” olmak gerçeğin peĩine düĩmekle 

mümkündür. Gerçek hem realitedir hem 

de gerçek insan olmuĩ bir ĩahsiyet, bir eren 

kiĩidir. “Gerçeğin demine Hû” sözü tüm 

Alevi cem ve muhabbetlerinde erenlerin 

zamanının ve halinin Hak olduğu ve Hak 

olarak onların onayına ihtiyaç duyulduğu￾nu dile getirmektedir. Baĩka bir anlamda 

‘Gerçek’, ruh ile maddenin bir bütünlüğü 

ve dengede olma halinin idrak edilmesidir. 

Bu idrakin olduğu yer aynı zamanda ruh￾sal olanın da en saf biçimiyle tezahür ettiği 

yerdir. Bu anlayıĩ mistiklerce böyle anlaĩı-

lırken, sıradan Alevilerce bu kiĩiler kutsal 

ĩahsiyetlere dönüĩtürülmüĩlerdir. Halkın 

bu mistik ĩahsiyetler üzerine kurduğu anla￾yıĩlar, söz konusu mistik ĩahsiyetlerin anla￾yıĩından farklıdır. Çünkü mistik ĩahsiyetler, 

sürekli “gerçekle” kurduğu iliĩki vasıtasıy￾la aldığı bilgilerle anlayıĩını derinleĩtirmiĩ, 

derinleĩirken de ait olduğu kitleyi ruhsal￾laĩtırmıĩtır. Fakat gerçeklere inanan kiĩiler o 

kutsallığın yanında olmakla ruhsal doyum 

sağlamıĩlardır. Baĩka bir ifade ile eren kiĩi 

Tanrısal tezahürü görmek ve deneyimlemek 

üzere bir hayat yaĩarken, sıradan bir Alevi 

bu ereni Tanrısal zuhurun kaynağı olarak 

görmüĩ ve ondan himmet(yardım) ve ruh￾sal deneyim beklemiĩtir. 

Anadolu Alevi mistikleri olan derviĩ, 

eren ve “gerçeklerin” Tanrısal olanla ilgili 

kavrayıĩları doğal, tabii, baĩka bir ifade ile 

naturalistiktir. Bu doğallık batı fi lozofl arı ta￾rafından bir benzer ĩekliyle Panteizm olarak 

ifade edilmiĩtir. Cihangir Gener(2003: 11-

12); tek Tanrılı dinlerde yaradan-yaradılan 

ikilemi olduğunu, Pan teizm’de ise bu iki￾lemin olmadığını dile getirerek, var olan 

her ĩeyin Tanrı’dan südur etmiĩ olduğunu 

ve her ĩeyin Tanrı’yı oluĩturduğunu, bu 

anlamda evren ve Tanrı’nın bir olduğunu 

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

163

belirtmiĩtir. Bu anlayıĩ aslında “Alevi mis￾tiklerinin” anlayıĩına da yakın bir anlayıĩtır. 

Çünkü bilinmezlik ve bilebilme imkânı çift 

yönlü olarak insanın payına düĩen durum￾dur. Baĩka bir ifade ile, evrenin bilinmezliği 

içinde Tanrı’nın bilinmezliği saklıdır, doğa￾nın bilinebilirliği içinde de insanın anlaĩı-

labileceği saklıdır. Anadolu mistikleri olan 

Alevi mistiklerine göre, hayat devam ettiği 

sürece insanın kendini ve çevresini anlama 

süreci de devam edecektir. Bu bütünlük 

içinde bakmak, kiĩinin Tanrı’yı yadsıma￾sını değil, aksine Tanrı’nın tezahür ettiği 

alanları keĩfetmesi sorumluluğunu kiĩiye 

yükleyecektir. Bu anlamıyla mistikler, ken￾dinden uzaklaĩmadan mistik deneyimi eĩ-

yanın hakikatinin ortaya çıkması yönünde 

yaĩamaya çalıĩan kiĩiler olacaktır. Felsefi 

bir hareket olan panteizm belli bir müddet 

sonra, doğacılık ve Tanrısızlığa dönüĩmüĩ

olsa da Anadolu mistiklerinden olan Alevi 

“gerçekler” arasındaki, bu kavrayıĩ bir bü-

tünlük ve yansıma fi kri ile birlikte Tanrısal 

olanın ortaya çıkması anlamında bir yaĩa￾yıĩ biçimine dönüĩmüĩtür. Bu ise Hermetik 

bir prensip olan “Yukarısı nasılsa aĩağıdaki de 

öyledir”

2

 prensibine uygun bir haldir. Mistik￾ler, Tanrı’dan kendini ayırmazlar, Tanrı’yı, 

evreni, insanı bir bütünlük içinde birbirine 

yansıyan, tezahür eden bütünlükler olarak 

düĩünürler. Bu anlamıyla mistisizm gerçek￾liği farklı düzeylerde fakat hep bir bütünlük 

içinde algılayarak, insana bütünlüklü bir ge￾liĩim yolu önerir. 

2 Hermetik prensipler: bkz. Iĩık, 2007.

Sonuç

Mistikler hayatı ruhsal prensiplerle 

ĩekillendirip kutsala ulaĩmaya çalıĩan, so￾mut deneyimlerle kutsalın içine dalıp onu 

anlamlandıran kiĩilerdir. Kutsal olmak ve 

kutsalın yanında olmak insanların ruhsal 

arayıĩı içinde sürekli vardır. Kutsal olan ise 

mistiklere göre yaĩamın içinde saklıdır ve 

bu saklılık farkındalık-keĩf ile ortaya çıka￾rılmalıdır. Mistik inançlar söz konusu saklı

olanın, içsel olduğu konusunda hemfi kirdir. 

Bu içsel olan ise deneyimlenip fark edilebile￾cek bir ĩeydir. Bâtıni özelliği olan kiĩi mistik 

karakterlidir. Mistik ise baĩka bir gerçekliği 

somut olarak yaĩamak hedefi nde olan kim￾sedir. Çünkü mistik, göründüğünden baĩka 

bir ĩey olduğunu deneyimlediğini düĩü-

nür. İĩte bu deneyimlenen gerçeklikler, bu 

gerçeğin insanda ortak olduğunu savunan 

mistiklerin anlayıĩıyla paralellik gösterir. 

Mistikler farklı bir gerçekliğin somut dene￾yimine inanır ve ona göre yaĩarlar. Bu mis￾tik ĩahsiyetlerin yoğun olarak bulunduğu 

coğrafya olan Anadolu, mistisizmi anlamak 

için çok önemlidir.

Anadolu mistikleri yaĩadıkları coğraf￾yadaki farklı kültürel ve dinsel gelenekleri 

mistik anlayıĩ etrafında birleĩtirmiĩtir. Gü-

nümüzde Anadolu’da olan farklı düzey￾lerdeki dinsel kavrayıĩlar içinde söz konu￾su mistik tutkalı görmek mümkündür. Bu 

mistik yönün en doğal biçimi ise kurumsal 

yönü daha az geliĩmiĩ olan Alevilik ve Ale￾vi mistiklerinde görünmektedir. 

164

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

Mistikler farklı gerçeklik kurgularından 

hareket ederek, aslolana dair bir yolculuğu 

hedefl erler. Bu maksat bazı içsel kurallara 

uymayı gerekli kılar. Kiĩi kurallara uyup 

geliĩimini tamamladıkça, farklı düzeyler￾deki gerçekliği deneyimlemeye baĩlar. Her 

deneyim kutsal olanın yeniden keĩfi ve kut￾sal olanın gerçeklik alanında tezahürü an￾lamına gelmektedir. Bu anlamıyla Anadolu 

mistiklerince kutsal olan, sürekli kendini 

yenileyerek mistikler vasıtasıyla kendisini 

aĩikâr eder. Bu süreç insanın mükemmel￾leĩme süreci ile paralel olarak gitmektedir. 

Mistisizm bu anlamıyla farklı bir gerçekliği 

deneyimleme imkânı sunması ile soyut ko￾nuların somut deneyimine dayanmakta ve 

somut deneyimi savunarak, soyutlamaları

ete kemiğe büründürmektedir. 

KAYNAKÇA

ARIKDAL, Ergun. (1999). Büyük Sentez 

Tekamül. İstanbul.

CEYLAN, Ömür. (2005). Böyle Buyurdu Sufi . 

İstanbul.

CHALLAYE, Felicien. (1998). Dinler Tarihi. 

Çev: Semih Tiryakioğlu. İstanbul. 

CHITTICK, William. (1999). Hayal Âlemleri 

İbn-Arabî ve Dinlerin Çeĩitliliği Meselesi. 

Çev: Mehmet Demirkaya. İstanbul. 

ÇAMUROĞLU, Reha. (1999a). Bektaĩilikte 

Zaman Kavrayıĩı Dönüyordu. İstanbul.

ÇAMUROĞLU, Reha. (1999b). Enel-Hakk 

Demiĩti Nesimi Sabah Rüzgârı. İstanbul. 

ELİADE, Mircea. (1991). Kutsal ve Dindıĩı. 

Çev: Mehmet Ali Kılıçbay. Ankara. 

GELEY, Gustave. (1994). Ĩuuraltından Ĩuura 

Geçiĩ. Çev: Yavuz Keskin. İstanbul. 

GENER, Cihangir. (2003). Ezoterik- Bâtıni 

Doktrinler Tarihi. Ankara. 

GROF, Stanislav. (2000). İnsan Ĩuurunun 

Yeniden Keĩfi Kozmik Oyun. Çev: 

Levent Kartal. İzmir. 

KILIÇ, Mahmut Erol. (2005). Sufi ve Ĩiir: 

Osmanlı Tasavvuf Ĩiirinin Poetikası. 

İstanbul. LEVY-BRUHL, Lucien. (2006). 

İlkel Toplumlarda Mistik Deneyim ve 

Simgeler. Çev: Oğuz Adanır. Ankara.

OSHO, Bhagwan Shree Rajneesh. (2000). Zen 

Yolu/ Tasavvuf Yolu. Çev: Sertaç Kartal. 

İstanbul.

STEINER, Rudolf. (2003). Kozmik Hafıza 

Tarihöncesinde Dünya ve İnsan. Çev: 

Anita Tatlıer. İstanbul.

VETT, Carl. (2004). Derviĩler Arasında İki 

Hafta. Çev: Ethem Cebecioğlu. İstanbul.

165

GELENEKSEL BAĞLAMA ÖĞRENME SÜRECİ

 (Farklı Görüĩler Bağlamında Nitel Bir Analiz)

LEARNING PROCESS OF TRADITIONAL BAGLAMA

(A QUALITATIVE ANALYSIS IN THE CONCEPT OF 

DIFFERENT VIEWS)

 Zekeriya KAPTAN1

ÖZET

Bu çalıĩmada; ülkemizde(Türkiye’de) 

geleneksel halk müziğimizin birincil çalgıla￾rından “Bağlama” nın öğretimi nasıl olmalı-

dır sorusuna cevap aranmıĩtır. Ülkemizde 

bağlama öğretimi her ne kadar akademik 

bir boyut kazanmıĩ olsa da, bağlamanın ge￾leneksel yönü, öğretimde farklı bakıĩ açıları-

nı da beraberinde getirmektedir. Bu çalıĩma 

söz konusu farklı bakıĩ açılarının “tartıĩma 

boyutu” üzerine yoğunlaĩmakta ve özellikle 

uzun süreli bağlama öğreticiliği yapan kiĩi￾ler aracılığıyla bu farklılıkların önemine bi￾limsel bir katkıda bulunmaktır.

Betimsel bir nitelik taĩıyan araĩtırmada 

veriler, “Görüĩme” yoluyla elde edilmiĩ-

tir. Görüĩmede “Yapılandırılmıĩ Görüĩme 

Tekniği” kullanılmıĩtır. Buna göre, gerekli 

verileri toplamak üzere araĩtırmacı tarafın-

1 Yrd. Doç. Dr., Cumhuriyet Üniversitesi, Eğitim 

Fakültesi, Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümü Müzik 

Anabilim Dalı. 

dan görüĩme soruları hazırlanmıĩ ve tüm 

görüĩmeler bu sorular çerçevesinde gerçek￾leĩtirilmiĩtir. Araĩtırma sonunda elde edilen 

veriler, “Betimsel Analiz” yöntemiyle değer￾lendirilmiĩtir. Değerlendirmeler sonucunda 

bağlama öğretiminin kendine özgü bir ya￾pıda bütünlük bulduğu düĩüncesi kendini 

göstermiĩtir. 

Anahtar Kelimeler: Bağlama, Bağlama 

Öğretimi, Geleneksel.

ABSTRACT

In this study, we have searched for the 

answer of the question including the concept 

of teaching of traditional baglama which is 

one of the crucial instruments of traditional 

folk music. Although the teaching how to 

play this instrument has acquired an aca￾demical dimension in our country, the tra￾ditional side of baglama brings different 

manner of thoughts and tactics in teaching 

process. In this paper, we will focus on the 

discussion dimension of the subject from dif￾ferent points of view by contributing to the 

166

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

importance of these differences by means of 

qualifi ed instructors of baglama. 

The data in the research having charac￾teristics of a descriptive representation have 

been obtained by means of interviews. Dur￾ing the interviews, “the structural interview 

technique” has been used. To that extent, 

certain questions have been prepared to col￾lect the necessary data by researchers, and 

all the interviews have been followed on 

within the framework of these questions. 

The data obtained from the research have 

been evaluated according to “the descrip￾tive analysis approach”. In the end of the 

evaluations, the thought suggesting that the 

technique of teaching baglama is an entirety 

in its own specifi city. 

Key Words: Baglama, Teaching of 

Baglama, Traditional.

1. GİRİĨ

İnsanoğlunun hayatta kalma çabası

kültürü yaratarak toplumsallığını doğurur￾ken, toplumsal iliĩkileri, o kültür içerisinde 

zorunlu olarak sanatı ve eğitimi meydana 

getirdi. Böylece toplumsallığı rastlantıya 

bırakmamıĩ oldu. Sanat bu iliĩkilerin düĩ-

gücüsel yanıyla ilgilenirken eğitim, sanatın 

da içinde olduğu bir süreçte toplumsallık 

adına yapılanların yeni kuĩaklara aktarıl￾masıyla ilgilendi.

Sanat, insanoğlunun düĩ-gücüsel ya￾nının çeĩitliliğine bağlı olarak farklılaĩtı ve 

bunlardan biri olarak sanatın sesler boyu￾tuyla iliĩkili olan müzik sanatı doğdu. Bu￾gün karmaĩık bir sanat dalı olarak uzun yıl￾ların eğitimini ve emeğini gerektiren müzik 

sanatı, diğer sanat dalları arasında en ilkel 

ve en temel güdülerden kaynaklanmıĩ ola￾nıdır. İlk insanın doğa seslerini yansıtması, 

kendi sesini rüzgârın, denizin, kuĩun sesine 

benzetmesi; ezginin doğması yolundaki ilk 

adımları oldu. Kuĩkusuz insanlık tarihinde 

ilk çalgı, insan sesidir. Müzik yapmada önce 

kendi sesini kullanan insan, sonrasında bu￾nunla yetinmeyerek baĩka araçlar bulma ve 

geliĩtirme yoluna gitti(Selanik, 1996:3; İlya￾soğlu, 1999:5-7; Say, 2005:7-8). Dolayısıyla; 

insanoğlu kendi sesini doğanın sesiyle bü-

tenleĩtirerek çalgıyı oluĩturdu. 

Bunlardan biri de Türk halk kültürü 

açısından “Bağlama” idi. Bağlama, Anado￾lu insanının kültürel birikimini, duygula￾rını, düĩüncelerini yalın ve çarpıcı yönleri 

ile bünyesinde taĩıyan, yansıtan temel bir 

halk çalgısıdır. Kökleri tarihin derinliklerine 

uzanan ve binlerce yıllık bir oluĩum süreci 

geçiren bu çalgı, en önemli değiĩim ve ge￾liĩimini, çok çeĩitli, bir o kadar da zengin 

kültürlerin iç içe yoğrulduğu Anadolu’da 

sağlamıĩtır(Parlak, 1998:9-11; Taptık, 

1976:2-4).

Araĩtırmalar, bağlamanın Asya köken￾li Kopuz’dan geldiğini ortaya koymaktadır. 

Asya insanının en eski kültür ürünlerinden 

biri olarak kabul edilen kopuz; çok geniĩ bir 

sahaya yayılmıĩ ve adeta ait olduğu toplu￾lukların bir sembolü haline gelmiĩtir(Parlak, 

1998:5). Duygulu(2006), konuya iliĩkin ĩun￾ları belirtmektedir; “Asya içlerinden gelen 

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

167

kopuz geleneğinin bugüne ulaĩabilmiĩ bi-

çimi olan bağlamanın, Anadolu’daki tam￾bur tipli çalgılarla sentez oluĩturduğu bir 

gerçektir.” Kopuz çalgısının uzunca bir süre 

Anadolu’da kullanılması sonrası 13. yüzyıl￾dan itibaren kopuz adının giderek kullanıl￾mamaya, hatta bir süre sonra unutulmaya, 

kaybolmaya baĩladığı görülmektedir(Ekici, 

1993:9).

 Ülkemizde en yaygın ĩekilde kullanılan 

çalgıların baĩında bağlama gelmektedir. Bu￾nunla birlikte yüzyıllardır süregelen bağla￾ma çalma geleneği, bugün halen devam et￾mektedir. Bu geleneğe bağlı olarak bağlama 

öğrenimi ve öğretimi zamanla, bir gereksi￾nim haline dönüĩmüĩtür. 

Baĩlangıçta taklit ve model alma(usta-

çırak) yoluyla öğrenilen bağlamanın kurum￾sal anlamda ilk eğitimi, 1960’lı yıllarda İstan￾bul Aksaray Musiki Cemiyeti’nde bağlama 

sanatçısı Nida Tüfekçi’nin bağlama dersleri 

vermesiyle gerçekleĩmiĩtir. Bundan sonra 

ise 1975 yılında İstanbul Türk Müziği Dev￾let Konservatuvarı’nın açılmasıyla bağlama 

eğitimi daha akademik bir ortamda devam 

ettirilmiĩtir. Bu kurumda ilk olarak bağlama 

dersleri Arif Sağ tarafından verilmeye baĩ-

lanmıĩ, daha sonra ise Nida Tüfekçi, Orhan 

Dağlı ve Yavuz Top gibi önemli isimler￾le bağlama dersleri sürdürülmüĩtür(Kurt, 

1989:7). 

Ülkemizde akademik anlamdaki bağ-

lama dersleri daha sonraki yıllarda açılan 

Türk Müziği Konservatuvarları’nda devam 

ettirilmiĩ, bu konservatuvarlar sırasıyla, Ege 

Üniversitesi Türk Müziği Devlet Konserva￾tuvarı, Gaziantep Üniversitesi Devlet Türk 

Müziği Konservatuvarı ve Sakarya Üniver￾sitesi Türk Müziği Devlet Konservatuvarları

olmuĩtur. Eğitim fakültelerine bağlı Müzik 

Öğretmenliği bölümleri içerisinde ilk kez 

bağlama eğitimi, 1970’ten sonra Gazi Üni￾versitesi Müzik Eğitimi Bölümü’nde veril￾miĩ, daha sonraları birçok müzik öğretmen￾liği bölümleri ve Anadolu Güzel Sanatlar 

liselerinde bağlama eğitimi yer almıĩtır(Say, 

2005:30-32).

Diğer yandan bağlama eğitimi, daha 

sonraları kurulan bazı özel dershaneler ara￾cılığıyla da verilmeye baĩlamıĩtır. Bu ders￾hanelerin ilki 1982’de İstanbul’da açılan 

Arif Sağ Müzik Merkezi’dir. 1987 yılında 

Ankara’da kurulan ise İhsan Öztürk Müzik 

Dershanesi’dir. Bu dershanelerin sayısı za￾man içerisinde artmıĩ ve bunların içerisinde 

bazıları günümüze kadar varlığını devam 

ettirmiĩtir(Ekici, 2006:4-5).

Bağlama eğitimi alanında yapılan yazılı

ilk çalıĩma; Güray Taptık’ın 1970’li yıllarda 

yayımlamıĩ olduğu fakat basım tarihi bulun￾mayan dört ciltlik “Bağlama Büyük Metod” 

adlı kitabıdır. Daha sonrasında Sabri Yener’in 

1987 yılında yayımladığı “Bağlama Metodu 

I-II-III” adlı kitaptır. Bunların devamında; 

1989 yılında İrfan Kurt’un “Bağlamada Dü-

zen ve Pozisyonlar” adlı kitabı, 1989 yılında 

Erdal Tuğcular’ın “Bağlama İçin Çoksesli 

Türküler Dağarcığı” adlı kitabı, 1992 yılında 

Nevzat Altuğ ‘un dört ciltlik “Temel-Teknik 

Bağlama Eğitimi” metot kitabı, 2000 yılında 

Savaĩ Ekici’nin “Bağlama İçin Etütler ve Te-

168

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

zene Çalıĩmaları” adlı kitabı ve 2001 yılında 

Erol Parlak’ın “El İle Bağlama Çalma(Ĩelpe) 

Tekniği Metodu I-II” adlı kitap bu alandaki 

yapılmıĩ akademik çalıĩmaların ilk örnekle￾rini oluĩturmaktadır(Özdemir, 1992:24).

Bağlamanın öğrenme ve öğretilme yeri 

neresi olursa olsun, henüz beklenen düzey￾de nicel ve nitel doygunluğu sağlanmıĩ bir 

bağlama çalmanın oluĩmadığı söylenebilir. 

Bunun önemli bir nedeni bu çabayı nitelikli 

hale getirecek bağlama eğitmeni(Müzik öğ-

retmeni, Usta öğretici, Bağlama çalan usta), 

alt yapı, araç-gereç vb. gibi eksikliklerin var￾lığı olabilir. Diğer yandan hala bağlama ne￾rede ve nasıl öğretilirse daha baĩarılı olabi￾leceğine iliĩkin belirsizlikler ve bu konudaki 

gerek sanatçılar gerekse akademisyenler 

arasında varolan tartıĩmalar bir baĩka sorun 

olarak kendini göstermektedir. Bu çalıĩma 

söz konusu eksikliklerin “tartıĩma boyutu” 

üzerine yoğunlaĩmakta ve özellikle uzun 

süreli bağlama öğreticiliği yapan kiĩiler ara￾cılığıyla belirsizliğin giderilmesine bilimsel 

bir katkıda bulunmaktır.

Buna göre; “Bağlamada eğitmenlik(özel, 

dershanede ve akademik olarak) yapanların 

gözüyle bağlama nasıl öğrenilmeli ve öğre￾tilmelidir?” sorusuna verilecek cevaplar bu 

katkının özünü oluĩturacaktır.

2. YÖNTEM

Çalıĩma, nitel(Yıldırım ve Ĩimĩek, 2005: 

70-78) bir özellik taĩımaktadır. Türkiye’de 

bulunan tüm bağlama sanatçıları ve eğit￾menleri araĩtırmanın evrenini oluĩturur￾ken; örneklemini ise “Amaçlı Örneklem” 

çeĩitlerinden biri olarak “Kartopu veya Zin￾cir Örnekleme”(Yıldırım ve Ĩimĩek, 2005: 

111) yönteminin kullanılması suretiyle, “en 

uzun süreli bağlama eğitmenliği yapan 3 

kiĩi” oluĩturmaktadır. Görüĩme yapılan 

söz konusu bu kiĩiler çalıĩma boyunca aynı

zamanda etik gereği ĩu kod ve özelliklerle 

ifade edilmiĩtir: A kiĩisi bağlamayı akade￾mik olarak okulda on beĩ yıldır öğretiyor, 

bağlamayı görerek, kendi kendine öğrenmiĩ

ve bağlamayı öğrenmeye baĩlama nede￾ni bağlama kültürünün içinden gelmesi. B 

kiĩisi bağlamayı serbest çalıĩan özelliği ile 

evde özel olarak on sekiz yıldır öğretiyor, 

bağlamayı kendi kendine öğrenmiĩ ve bağ-

lamayı öğrenmeye baĩlama nedeni bağlama 

kültürünün içinden gelmesi. C kiĩisi bağ-

lamayı ustalık belgesiyle dershanede yirmi 

yıldır öğretiyor, bağlamayı kendi kendine 

öğrenmiĩ ve bağlamayı öğrenmeye baĩlama 

nedeni bağlama kültürünün içinden gelme￾si. Araĩtırmada veriler, “Görüĩme” yoluyla 

elde edilmiĩtir. Görüĩmede “Yapılandırıl￾mıĩ Görüĩme Tekniği”(Yıldırım ve Ĩimĩek, 

2005: 119-140) kullanılmıĩtır. Buna göre, 

gerekli verileri toplamak üzere araĩtırma￾cı tarafından görüĩme soruları hazırlanmıĩ

ve tüm görüĩmeler bu sorular çerçevesinde 

gerçekleĩtirilmiĩtir. Görüĩmeye katılan kiĩi￾lerin verdikleri cevaplara kısıtlama getiril￾memiĩ, konuyla ilgili olarak öne sürdükleri 

her fi kri yansızlıkla dile getirmelerine ola￾nak sağlanmıĩtır. Görüĩme kayıtları mikro 

kasetlere izin alınarak kaydedilmiĩ, gerekli 

görülen durumlarda notlar alınmıĩtır. Gö-

rüĩmeler olanaklı olduğu kadar yüz yüze 

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

169

yapılmıĩtır. Ancak, zaman ve mekân açı-

sından uygun olmayan durumlarda telefon 

ve internet aracılığı ile iletiĩim sağlanmıĩtır. 

Araĩtırma sonunda elde edilen veriler, “Be￾timsel Analiz”(Yıldırım ve Ĩimĩek, 2005: 

224) yöntemiyle değerlendirilmiĩtir. 

3. BULGULAR VE YORUM

Bulgular herbiri bir çerçeve oluĩturan 

sorular bağlamında sunulmuĩ her çerçeve￾nin bitiminde o çerçeveye alt soruları itiba￾riyle genel kabul edilebilecek birer yorum 

yapılmıĩtır.

3.1. Bağlama Öğretimi Sürecinde 

Uygulanan Stratejiler

Bağlama öğretimi sürecinde uygulanan 

öğretim stratejileri ile iliĩkili görülen soru￾lara görüĩmeye katılan uzman kiĩilerin ver￾dikleri cevaplar aĩağıdaki gibidir.

3.1.1. Derse baĩlamadan önce 

öğrencilerinizden hangi temel 

davranıĩları yapmasını istiyorsunuz? 

Bir baĩka deyiĩle, öğrencilerinizden 

beklediğiniz, yapmasını istediğiniz 

temel davranıĩlar nelerdir?

A Kiĩisi: “Öğrencilerimle derse baĩlar￾ken herhangi bir davranıĩ beklentisi içine 

girmem, yani dersimi herhangi bir beklen￾ti ile sınırlayamam. Bence bağlama öğreti￾minde bir strateji yakalamak istiyorsanız 

bu tamamen doğallıktan yana olmalı. Yani 

bağlamayı maddi ve manevi yaĩantımızın 

bir parçası haline getirmek lazım… Bunu ise 

doğal bir akıĩa bırakmak gerekiyor. Kültür 

gibi veya kültürü öğrenmek gibi…” 

B Kiĩisi: “Bir beklenti anlayıĩı ile derse 

baĩlamak dersi olumsuz yönde etkileyebilir. 

Bu ayrıca öğretimi de güçleĩtirebilir. Öğren￾ci kendi yaptığını öğrenir. Bizim derslerimiz 

karĩılıklı sohbet içerisinde baĩlar ve öyle 

devam eder. Gayet samimi ve rahat… Ben 

derslerimde müziğin önüne geçen her ĩeye 

karĩıyımdır. Benim eğitimcilik anlayıĩım, 

eğitim yaklaĩımım doğallıktır.” 

C Kiĩisi: “Bağlama çalmak bütünüyle 

kendini vermektir. Öğrencinin içten olması-

nı beklerim. Bu da ancak doğal olmakla sağ-

lanır. Yani doğal olanı yakalamak gerekir. 

Bağlama öğrenimi kendiliğinden geliĩen bir 

durumdur. Bir doğal süreç içerisinde öğre￾nilir. Çünkü sadece bağlama öğrenmezsiniz. 

Bunun içinde birçok ĩeyi de beraberinde öğ-

renirsiniz mesela kültür gibi…” 

3.1.2. Derse baĩlarken her zaman bir 

güdülendirme yapıyor musunuz? 

A Kiĩisi: “Her zaman güdülendirme 

olmayabilir. Her anda güdülemeyi sürdür￾mek, canlı tutmak mümkün olmayabilir. 

Aslında bu daha çok öğrenci ile ilgilidir.” 

B Kiĩisi: “Bağlama çalmak tamamıyla 

içten gelen bir durumdur. Hissetmek gere￾kir. Benim değil, öğrencinin çalıĩmak iste￾mesi daha çok önemlidir. Öğretimde öğren￾ci esastır.” 

C Kiĩisi: “Güdülenmeyi ancak öğrenci 

sağlar ve diri tutabilir. Öğrencinin güdülen-

170

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

mesi ve ilgisi dersin yönünü ve akıĩını be￾lirler.” 

3.1.3. Örnek bir ders sürecini nasıl 

planladığınızı anlatabilir misiniz?

A Kiĩisi: “Ben dersi bir bütün olarak dü-

ĩünürüm ve öyle de kurgularım. Bağlama 

öğretiminde bilgiler genelden özele doğru 

bir sıra izlemelidir. Ve daha da ilerisi mü-

ziğin kültürle bağlarını kurmaya çalıĩırım. 

Derslerimde izlediğim strateji, mümkün ol￾duğunca müzikal ve kültürel bir bütünlük 

oluĩturmaktır.” 

B Kiĩisi: “Ben dersin süresini öğrenci￾nin kendisine bırakırım. Yani planlamayı

öğrenci yapar. Çünkü bağlama öğretimi 

sadece teknik bir öğrenim değildir. İçinde 

kültürel öğeleri de barındırır. Onun içindir 

ki öğrenme sadece bir ders planlanmasıyla 

gerçekleĩmez. Öğrenmeyi sürece yaymak 

gereklidir.”

C Kiĩisi: “Tabi dersin dörtte birlik ya da 

üçte birlik, ikilik dilimleri vardır. Önce yeni 

öğretilecek eserin tanıtıcı düzeyde çalınma￾sı. Daha sonra eserin teknik detayları, tek￾nik detayların gerektirdiği etüt veya egzer￾sizlere yönelme. Bunun gibi dersi dilimlere, 

parçalara ayırırım. Ve en sonunda bütün bu 

yapıklarımızı bir pota içerisinde kaynaĩtır￾maya çalıĩırız. Aslında yapmak istenilen 

bütünlüğü sağlamaktır. Bu da kültürel bir 

bütünlüktür.”

Mesleki özellikleri itibariyle farklılık 

gösteren bütün görüĩmecilerin sorulara ver￾dikleri cevapların yaklaĩık olarak aynı anlam 

etrafında seyrettiği görülmüĩtür. Buna göre; 

bağlama öğretiminin, belli sınırlamalarla 

gerçekleĩmediği öğretimde doğal bir sürecin 

hâkim olduğu söylenebilir. Diğer yandan 

bağlama öğretiminin kültürel bir yapı içe￾risinde düĩünülüp bu yapı ile bütünlüğün 

sağlanmaya çalıĩıldığı görülmektedir.

3.2. Bağlama Öğretimi Sürecinde 

Kullanılan Öğretim Yöntem ve 

Teknikleri

Bağlama öğretimi sürecinde kullanılan 

öğretim yöntem ve teknikleri ile iliĩkili gö-

rülen sorulara görüĩmeye katılan uzman ki-

ĩilerin verdikleri cevaplar aĩağıdaki gibidir.

3.2.1. Bir ders için hazırlığınızı anlatır 

mısınız? Yeni bir öğrenci ve yeni 

bir konuya baĩladığınızda nasıl bir 

hazırlık yaparsınız?

A Kiĩisi: “Benim zengin bir ses arĩivim 

var. Onlar içerisinden kendim özel seçkiler 

oluĩturdum. Bu yaptığım seçki belli bir sıra￾lama içinde. Bu sıralama bir nevi; öğrencinin 

teorik, teknik, müzikal ve kültürel geliĩimi￾ni hedef alan bir öğretim programı gibidir. 

Kendi geliĩtirdiğim bir sistematik bu. Der￾se gelirken o günkü ders için gerekli olan 

iĩitsel-görsel kayıtları getiririm ve öğrenciye 

dinletirim. Bu, çalıĩmaya baĩlamadan önce 

bir hazırlıktır. Bazen de konuyla ilgili yazılı

dökümanlar/kaynaklar getiririm. Bağlama 

öğretimi tamamen tecrübeyle ilgili bir du￾rumdur. Ders hazırlığım, seçeceğim yöntem 

de teknik de tecrübemdir. Yeni biri ile derse 

baĩlamam yine tamamıyla tecrübemle ilgi-

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

171

li bir ĩeydir. Fazlaca bir hazırlık yapmam. 

Yeni bir konuya geçtiğimde ise; konunun 

özelliğine göre bir yol seçerim.” 

B Kiĩisi: “Derse hazırlığım kısaca ĩudur: 

Öğrencim bana her derse geldiğinde, tüm 

materyal ve kaynaklarımı öğrencinin önüne 

sererim. Bunlar her türlü materyal ve kay￾naklardır. Her ĩeyden önce bağlama öğre￾timi bir birikim iĩidir. Yeni biri ve yeni bir 

konu için ise birikimlerimden yola çıkarım. 

Kiĩinin ve konunun özelliğine göre bir yön￾tem belirlerim.” 

C Kiĩisi: “Doğrusu bir hazırlık içerisine 

girmem. Öncelikle öğrencinin hazır olması

gerekir. Ben sadece bildiklerimi aktarmaya 

çalıĩırım. Bu tamamıyla tecrübeyle ilgilidir. 

Yeni bir kiĩi ya da yeni bir konu için kiĩinin ve 

konunun özelliğine göre bir yol belirlerim.” 

3.2.2. Tipik bir öğretiminizi anlatır 

mısınız? Ders sürecinde izlediğiniz 

yollar nelerdir? Nasıl baĩlarsınız? 

Nasıl devam ettirirsiniz?

A Kiĩisi: “Önce yapacağımız derse yö-

nelik olarak öğrenciyi bilgilendiririm. Çalı-

ĩılacak olan parça ile ilgili her ĩeyi detaylan￾dırıp anlatırım. Tabi ki baĩta kültürel doku 

gelir. Daha sonra uygulamaya geçeriz. Uy￾gulamada yapılması gerekenleri yine anlatı

yolu ile öğrenciye aktarırım.” 

B Kiĩisi: “Öncelikle öğretilecek yeni par-

çayı ben kendim çalarım. Daha sonra varsa 

o parçanın iĩitsel-görsel arĩiv kayıtlarını

dinletirim. Tabi bu kayıtlar yerel kayıtlar, 

usta kayıtlarıdır. Ĩunu da unutmamak gere￾kir ki bağlama çalmanın ilk aĩaması dinle￾mektir. Sonra çalıĩmaya baĩladığımızda ben 

parçanın belli bir bölümünü çalarım ve nasıl 

çalması gerektiğini anlatırım. Parçanın çalıĩ

üslubunu uygulamalı olarak tarif eder, gös￾teririm. Parçayı çalarken baĩta beni taklit et￾mesini isterim. Ve karĩılıklı olarak bunu bir 

süre tekrarlarız.” 

C Kiĩisi: “Parçayı öncelikle ben örnek￾lendiririm. Eseri bütünüyle algılamasını

sağlarım. Bu algılama görsel ve iĩitsel algı-

lamadır. Yani öğrenci önce görmeli, eser na￾sıl çalınıyor, nasıl bir ifade izleniliyor, aynı

zamanda da duymalı… Eserin karakterini 

kavramalı. Bundan sonra öğrenme kolayla-

ĩacaktır. Sonrasında bölümler halinde gös￾tererek uygulamaya geçeriz. Gerektiğinde 

eserin notasına baĩvururuz.”

3.2.3. Çalgı öğretimi anında 

öğrencilerinize model oluĩturacak 

davranıĩlar gösteriyor musunuz?

A Kiĩisi: “Tabi gösteriyorum. Bağlama 

öğretiminde dinlemek, görmek çok önem￾lidir. Keĩke elimizde kayıtlar olsa da öğ-

reneceği eseri ilk çalan kiĩiden görebilse, 

dinleyebilse… Ancak ona yakın bir ĩekilde 

çalarsa doğru bir öğrenme olur.” 

B Kiĩisi: “Bağlama öğretimi tamamıyla 

model alma yoluyla gerçekleĩebilir.” 

 C Kiĩisi: “Ben bağlamayı görerek öğren￾dim. Aslına bakarsanız hiç hocam olmadı. 

Kendi kendime… Daha sonra bağlama icra 

geleneğini sürdüren önemli usta hocalarla 

172

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

tanıĩtım. Öğrenmem onları taklitle baĩladı. 

Yani öncelikle öğrencilerime beni taklit et￾melerini söylüyorum. Onlar için en iyi mo￾del benim.” 

3.2.4. Çalgı öğretiminde kullandığınız 

öğretim yöntemi, öğretim tekniği 

nedir? Veya kullandığınız/

geliĩtirdiğiniz özel bir yöntem, teknik 

var mı?

A Kiĩisi: “Öyle geliĩtirdiğim bir yöntem 

ve teknik yok. Olmadı da… Öğrencinin 

beni iyi izlemesinin yeterli olduğunu 

düĩünüyorum.” 

B Kiĩisi: “Tabii ki kendi geliĩtirdiğim 

tecrübeye dayalı bir sistematiğim var. Bu 

benim için bir öğretim yöntemi. Bu yöntem 

içerisinde önceliklerim var. Örneğin bu ön￾celiklerimden birisi; doğru algılama. Fakat 

geneli itibariyle öğretimimde yöntem ola￾rak görselliğe yani görerek öğrenmeye özen 

gösteririm. Gösteri, derslerimde çok sıkça 

kullandığım bir tekniktir.” 

C Kiĩisi: “Bağlama öğretimi tamamıyla 

bir tecrübe iĩidir. Bu iĩte yeterince tecrübe 

edinmiĩseniz iĩiniz kolaylaĩır.” 

3.2.5. Eser/parça öğretiminde; Eseri 

örneklendiriyor musunuz? Eserin 

tarihi, biyografi k içerik açıklamalarını

yapıyor musunuz? Eserin teknik, 

ritmik ve müzikal analizlerini 

yapıyor musunuz? Bunların dıĩında 

eserle ilgili olarak yaptığınız baĩka 

çalıĩmalar var mı?

A Kiĩisi: “Tabi parçayı önce ben çala￾rım. Hatta eski kayıtlardan farklı farklı icra￾cılardan dinletirim. Çünkü bizim geleneksel 

müziğimizde bir parçanın tek bir icrası yok￾tur. Her ĩeyini yazıya dayandırmıĩ müzik 

kültürlerinde bile bu böyledir. Yorumcular 

kendi katkılarını dâhil ederek parçaya ken￾dine özgü bir kiĩilik katarlar. Öğrencimin 

öncelikle beni örnek almasını isterim. Ama 

ben ne zaman tamam dersem ancak o za￾man parçayı olmuĩ sayarım. Bizim müziği￾mizde parçanın içerik analizi olmaz. Parça￾yı öncelikle duymak gerekir. Yani farklılığı

hissetmek lazım… Bizim müziğimiz gele￾neksel olmasının yanında tamamen kültürel 

bir müziktir de. Yöre müziklerimizin farklı

özellikleri, nitelikleri var. Bunları anlamaya 

yönelik ve parçanın kimliğini ortaya çıkar￾maya yönelik çalıĩmalar yaparız. Parçanın 

tekniği, ritmi ve müzikal özelliği aslında 

parçanın kendi içindedir. Yani parça bir bü-

tündür. Çalıĩma anında bunları ister istemez 

yapıyorsunuz zaten.” 

B Kiĩisi: “Elbette ki eseri öncelikle ben 

örneklendiriyorum. Zaman zaman farklı ic￾racıların ses ve görüntü kayıtlarını dinleti￾yorum. Çalıĩırken ise eseri geleneksel yapı-

sı, özelliği içerisinde ele alıyoruz. Eserin tek￾nik, ritmik ve müzikal yapısı da geleneksel 

yapısında zaten ortaya çıkıyor.”

C Kiĩisi: “Evet; eseri önce ben çalarım. 

Fakat öncelikle parçanın yapısı üzerinde 

düĩünür, derin bir analize gitmeye çalıĩırız. 

Eseri tüm özellikleriyle ortaya çıkarırız. Bu 

da iĩimizi kolaylaĩtırır. Bundan sonra eseri 

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

173

çalmada teknik, ritmik ve müzikal olarak 

beni örnek almasını isterim. Ders sonrasın￾da eseri usta kayıtlarından dinlemesini iste￾rim.”

3.2.6. Öğrencileriniz ile konser veya 

dinletiye yönelik çalıĩmalar yapıyor 

musunuz?

A Kiĩisi: “Evet; konser, resital bunlara 

yönelik çalıĩmalar yapıyoruz. Tabi bu çalıĩ-

malarda yukarıda bahsedilen her ĩeyi dik￾kate alıyorum. Ve öğrencinin çalmayı sev￾diği tekniği, özellikle ifadesinin daha yakın 

olduğu bir repertuarı çalmasını tavsiye edi￾yorum. Çünkü bizde bir zeybeği çalmanın 

estetiği, ifadesi çok farklıdır, bir deyiĩinki 

çok farklıdır. Ve bunları çalmanın hepsi bir 

olgunlaĩma ve birikim gerektirir.” 

B Kiĩisi: “Bizim müziğimizde birikim 

çok önemli bir olgudur. Bu birikim ise her 

zaman hatırlamayı gerektirir. Bu da sürekli 

bir tekrar ister. Bu bizim konser veya din￾letiye hazırlanmamızda önemli bir etkendir. 

Ben öğrencilerimi sıklıkla dinleti, konser vb. 

yapmaları için teĩvik ederim.” 

C Kiĩisi: “Konser ve dinleti gerçekten 

öğrenmenin pekiĩmesi için önemli bir etken. 

Bu kiĩiyi olgunlaĩtırıyor. Fakat en önemli 

tarafı müzikal belleğin geliĩimi sağlanıyor. 

Çünkü bizim müziğimiz notaya dayalı bir 

müzik değildir aslında… Bellekten çalınma￾sı gerekir ki ĩimdiye kadar hep böyle olmuĩ-

tur.” 

3.2.7. Öğrencileriniz ile yaratıcı

müziksel davranıĩlar/beceriler 

kazanmaya yönelik çalıĩmalar yapıyor 

musunuz? Bu tür bir çalıĩmanın çalgı

öğretim sürecine bir etkisi olabilir mi? 

Veya ne gibi bir etkisi olabilir? 

A Kiĩisi: “Evet yapıyorum. Zaten bizim 

müziğimizin önemli bir boyutunda da do-

ğaçlama vardır. Mesela bir ayağı/makamı

tanıttığımda öğrenciden o makamda bir ezgi 

geliĩtirmesini istiyorum. Bağlamanın akort 

türlerine göre ezgi üretmelerini, geliĩtirme￾lerini istiyorum ve buna benzer ödevler ve￾riyorum. Bu ayrıca o yörenin müzikal özel￾liklerini tanımada önemli bir etken oluyor. 

Buna sadece müzikal bir doğaçlama değil; 

daha kapsamlı deyiĩle kültürel bir doğaçla￾ma diyebiliriz.” 

B Kiĩisi: “Tabi ki yapıyoruz. Örneğin bir 

eseri çalmadan önce o esere yönelik bir açıĩ

yapmasını istiyorum. Bu öğrencinin çalgı-

sını tanımasında çok önemli oluyor. Ayrıca 

müzikal becerisi de geliĩiyor.” 

C Kiĩisi: “Evet yapıyorum. Çalgısıyla 

doğaçlama çalıĩmaları yapıyoruz. Bu hem 

çalgısını hem de yöre özelliklerini tanıması-

na yardımcı oluyor.” 

Mesleki özellikleri itibariyle farklılık 

gösteren bütün görüĩmecilerin sorulara 

verdikleri cevapların benzer bir anlam etra￾fında buluĩtuğu görülmektedir. Buna göre; 

konunun daha iyi algılanabilmesi için veri￾len cevaplar doğrultusunda Tablo-1 oluĩtu￾rulmuĩtur.

174

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

Tablo-1 Bağlama Öğretimi Sürecinde 

Öğretim Yöntem ve Tekniklerine 

Yönelik Nitel Bulgular

Öğretim Yöntem ve Teknikleri

Yöntem Teknik

Tecrübeye/

Birikime Dayalı

Kiĩinin/Konunun 

Özelliğine Göre

Anlatım Dinleme

Gösterip Yaptırma Taklit Etme

Görsel Öğrenme Gösterim/Gösteri

Usta-Çırak

Örnekleme/

Örneklendirme

Belleği Harekete 

Geçirme

Tekrar Yapma

Müzikal/Kültürel Doğaçlama Çalıĩmaları

Tablo-1’de görüldüğü üzere bağlama 

öğretim yöntem ve tekniklerinde öğretimin 

geneli itibariyle; bağlama eğitmeninin dene￾yimleriyle ve yine bağlama eğitmeninin bel￾li birikimi dâhilinde gerçekleĩtiği, bu dene￾yim ve birikiminin ise kendine özgü/öznel 

bazı yöntem ve teknikleri de beraberinde 

getirdiği görülmektedir. Buna göre; bağla￾ma öğretiminde; öğretimin öğretmenin o 

güne kadar edinmiĩ olduğu tecrübe ve bi￾rikim üzerine kurgulandığı, ders sürecinde 

açımlayıcı, belirtici bir anlatım ve etkin bir 

dinlemenin söz konusu olduğu, ders anında 

öğrencinin gördüğünü birebir uygulamaya 

dönüĩtürmesiyle görerek öğrenmenin, öğ-

retimde yaygın/geçerli olduğu yani öğre￾timin birebir izleme yoluyla gerçekleĩtiği, 

öğretmenin öğrenci için temel bir kaynak￾model olduğu, öğretimin hafıza/bellek ile 

yakından iliĩkili; tekrara dayalı olduğu ve 

müzikal doğaçlama çalıĩmalarının öğreti￾min önemli bir parçası olduğu, söylenebilir.

3.3. Bağlama Öğretimi Sürecinin 

Öğeleri Olarak Eğitmen ve 

Öğrencinin Özellikleri 

Konuya iliĩkin görüĩmeye katılan uz￾man kiĩilerin verdikleri cevaplar aĩağıdaki 

gibidir:

3.3.1. Siz öğrencilerinizin ne tür 

özelliklere sahip olması gerektiğini 

düĩünüyorsunuz? 

A Kiĩisi: “Öncelikle merak, sevgi ve 

kendine özgü bir çalıĩma anlayıĩı ve disipli￾ni ararım. Bu iĩ aĩk iĩidir. Bağlama çalmak, 

öğrenmek isteyen kiĩinin ilgisi ve merakı

yüksek olmalıdır. Bağlama çalmak içtenlik 

gerektirir. Bağlama çalmak isteyen öğrenci 

bazı ĩeyleri hissetmeli, bir ĩeylerin farkında 

olmalıdır. Bu ‘aĩk’ tır.” 

B Kiĩisi: “Bağlama geleneksel bir çalgı-

dır ve bu gelenek içinde öğrenilir. Öğrenci 

öncelikle bu geleneğe ilgi duymalıdır. Bu 

geleneği öğrenmeli ve özümsemelidir. Ben 

öncelikle öğrencilerimde bunu ararım.” 

C Kiĩisi: “Geleneksel yönüyle bağlama 

gelenekten hiçbir zaman ayrı düĩünülmez, 

düĩünülmemelidir de. Öncelikle öğrencinin 

geleneğe ilgili olması, yakın olması gereklidir. 

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

175

Bağlama öğrenmeyi gelenekle birlikte düĩü-

nüp sevmesi gerekir. Tabi bir de içten olması, 

benim öğrencide aradığım özelliktir.”

3.3.2. İyi bir bağlama eğitmeni sizce 

nasıl olmalıdır?

A Kiĩisi: “Bağlama eğitmenliği özel bil￾gi, beceri, ilgi isteyen önemli bir iĩtir. Herkes 

öğretici olamaz. Bu bilgi ve beceri ise bağla￾ma çalma geleneğini iyi bilmeden gelir. Us￾talık da burada baĩlar.”

B Kiĩisi: “İyi bir bağlama eğitmeni öz￾gür düĩünebilmeli. Çünkü bağlama çalmak 

özgünü yakalamaktır. Bizim müziğimiz bir 

ifade müziğidir. Öğretimde de bu ifadeyi 

öne çıkarmayı hedefl eyen bir anlayıĩım var￾dır. Bağlama çalmada ifade yetersiz ise bu 

zayıf bir icradır. İfadeyi yakalamak da özgür 

bir düĩünceyle olur. Tabi bunun yanında iyi 

bir bağlama eğitmeninin geleneğin içinden 

olması gerekir.”

C Kiĩisi: “Bence iyi bir bağlama eğit￾meninin geleneği çok iyi bilmesi gereklidir. 

Çünkü öğretimini yaptığınız çalgı gelenek￾sel bir çalgıdır. Evrimini, geliĩimini bu gele￾nek içerisinde gerçekleĩtirmiĩtir. Diğer yan￾dan ufkunun da geniĩ olması gerekir.”

Görüĩmeye katılan görüĩmecilerin mes￾leki özellikleri itibariyle farklı olmalarına 

karĩın sorulara verdikleri cevapların hemen 

hemen aynı olduğu görülmektedir.

Buna göre, bağlama öğretiminde önce￾likle öğrenci ilgi ve merakının öğretimde et￾kili olduğu, diğer yandan bağlama eğitmeni 

ve öğrencinin özellikleri itibariyle gelenekle 

yakından bir iliĩkisi ve ilgisi olması gerekli￾liği görülmektedir. 

3.4. Bağlama Öğretimi Sürecinde 

Kullanılan Öğretim Materyal ve 

Kaynakları

Konuya iliĩkin görüĩmeye katılan uz￾man kiĩilerin sorulara verdikleri cevaplar 

aĩağıdaki gibidir:

3.4.1. Öğretimde ne tür kaynak ve 

materyallerden faydalanıyorsunuz? 

A Kiĩisi: “Ben bağlama öğrencilerimin 

parçanın aslına inmeleri için olanakları doğ-

rultusunda yörelere gitmelerini; orada yerel 

bağlama sanatçılarını dinlemelerini istiyo￾rum. Bizim için gerçek kaynak ve materyal￾ler onlar.” 

B Kiĩisi: “Ĩimdi, öncelikle belirtmek ge￾rekir ki; geleneksel müzik öğretiminde mü-

ziği aktarmak, öğretmek adına nota yeterli 

bir araç, materyal değildir. Ĩunu belirtme￾liyim ki; bizim müziğimiz yazıya dayan￾dırılmıĩ bir müzik değildir. Bunun için öğ-

rencinin yerel ses kaynaklarını(kayıtlarını) 

dinlemesi benim için önemli. Tabi varsa gö-

rüntülü kayıtlar… Bağlama öğretiminde bu 

tür materyaller her ĩeyden önce önemli bir 

yer tutar. Yani öğrencilerin derse gelirken 

bunları dinlemeleri veya izlemeleri yeterli 

oluyor benim için.” 

C Kiĩisi: “Metot kitap kullanmıyorum. 

Daha çok görsel veya iĩitsel kaynaklardan 

faydalanıyorum. Bunlar benim arĩiv niteli-

176

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

ğindeki ses kayıtlarım, görüntü ve konser ka￾yıtlarım. Öğrencilerime bunları çok sık din￾letiyor ve izletiyorum. Hatta öğrencilerimin 

ben çalarken kaydetmelerini istiyorum.” 

Görüĩmeye katılan eğitmenlerin mesle￾ki özellikleri itibariyle farklı olmalarına kar-

ĩın sorulara verdikleri cevapların aynı ol￾dukları görülmektedir. Buna göre; bağlama 

öğretiminde, iĩitsel ve görsel araçların ders 

materyali olarak önemli ve gerekli olduğu 

görülmektedir. Diğer yandan yerel/otantik 

ses kayıtları ve yerel bağlama sanatçılarının 

bağlama öğretiminde birincil kaynaklar ol￾duğu söylenebilir. 

3.5. Bağlama Öğretimi Sürecinde 

Değerlendirme Ölçütleri 

Konuya iliĩkin görüĩmeye katılan uz￾man kiĩilerin sorulara verdikleri cevaplar 

aĩağıdaki gibidir:

3.5.1. Ders sonrasında nasıl bir 

değerlendirme yaparsınız? 

A Kiĩisi: “Ben önce değerlendirmeyi öğ-

rencinin kendisine yaptırırım. Değerlendir￾me ölçütüm zamandır. Ĩunu unutmamak 

gerekir ki; bağlama öğretiminin gelenekle 

sıkı bir bağlantısı vardır, farklıdır… Bağla￾ma öğrenimi sürecinde uzun bir süre üret￾meyip, son anda çok güzel ĩeyler üretilebi￾lirsiniz. Bu, birikim ile ilgilidir ve bu birikim 

bir yerde ortaya çıkabilir. Ve en doğru de-

ğerlendirmeyi bir ders sonrasında değil, bir 

dinleti/konser sonrasında yapabilirsiniz. 

Yani zamanı beklemeniz gerekir.” 

B Kiĩisi: “Ben ders sonrasındaki de-

ğerlendirmemi, öğrenciyi son kez dinleyip 

eksik veya yanlıĩlarını, aksayan yanlarını

tespit edip, düzeltmesine yönelik önerilerde 

bulunarak yaparım. Herhangi bir ölçüt kul￾lanmam değerlendirme yaparken. Çünkü 

bizim müziğimizin zaman kavramıyla sıkı

bir bağlantısı vardır. Ben buna olgunlaĩma 

diyorum. Bu zaman sonunda bir değerlen￾dirmeye gitmenin daha doğru olacağını dü-

ĩünüyorum.” 

C Kiĩisi: “Bağlama öğretiminde hemen 

öyle değerlendirmeye gidilmez. Burada as￾lında bir geleneği öğretirsiniz. Yani bin yıllık 

bir geleneği… Kolay değildir. Bunu zamana 

bırakmak daha doğru olacaktır.”

Cevaplardan da anlaĩılacağı üzere bağ-

lama öğretiminde değerlendirmenin zama￾na, bir olgunlaĩma sürecine bırakıldığı söy￾lenebilir.

4. SONUÇ VE TARTIĨMA 

Çalıĩma sonucunda elde edilen bulgu￾lara genel olarak bakıldığında; bağlamanın 

geleneksel bir çalgı olduğu ve gelenek içeri￾sinde öğrenildiği anlaĩılmaktadır. Geleneğin 

kültürel bir miras olduğu düĩünüldüğünde, 

geleneği içinde barındıranın kültürün kap￾samlı haliyle kendisi olduğu söylenebilir. 

Bundan dolayıdır ki bağlama öğretimi kül￾türel bir doku içerisinde düĩünülmekte ve 

gerçekleĩtirilmekte, geleneksel müzik kül￾türü içinde biçimlenmiĩ olmasıyla kültürel 

bir yapı ile bütünleĩtirilmektedir. Öğretim￾de müzikal-teknik beceriden çok, geleneği 

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

177

öğrenme ve yaĩayabilme becerisini edinme, 

gelenek ile sıkı bir iliĩkide olmayı ve özüm￾semeyi doğurmaktadır. Bu doğrultuda bağ-

lama eğitmeninin geleneğin içinden olması

ve öğrencinin de geleneğe ilgi duyması ya da 

aynı gelenekten gelmesinin öğretimde etkili 

olduğu görüĩü belirtilmektedir. Diğer yan￾dan öğretimin, bağlama eğitmeninin dene￾yim/tecrübe ve birikimleri doğrultusunda 

kurgulanıyor olması önemli bir özellik ola￾rak göze çarpmaktadır. Bu durum bağlama 

eğitmenini özellikli ve ayrıcalıklı kılmakta￾dır. Bunun yanında birebir gözlemleme/iz￾leme yoluyla öğrenme “taklit etme”(aynını

tekrar) yönteminin bağlama eğitmeninin 

temel bir kaynak, bir model olma özelliğini 

öne çıkarmaktadır.

Bağlama öğretiminde notanın yeterli 

bir araç olmadığı görülmektedir. Bu durum 

geleneksel müziğimizin yazıya dayalı bir 

müzik değil, aksine hafıza/belleğe dayalı

bir müzik olduğunu göstermektedir. Diğer 

yandan öğretimin dinleme ve görsel izleme 

“dinleti-gösteri” tekniğiyle yapılıyor olması

öğretimde iĩitsel-görsel materyallerin öne￾mine vurgu yapmaktadır. Buna bağlı ola￾rak öğretim sürecinde yerel/otantik ses ve 

görüntü kayıtları(usta kayıtları) ile yaĩayan 

yerel bağlama sanatçılarının bağlama öğre￾timi sürecinde birincil kaynaklar olduğu gö-

rülmektedir.

Müziğin ilk varoluĩ sürecinde eyle￾min bilgiden önce geldiği, bilginin eylem 

sırasında ya da sonrasında oluĩtuğu bi￾linmektedir. Müzikte esas olan kuram/

teori değil, edim, yani uygulamadır. Bu 

olgu temelde kuĩkusuz müziğin doğa￾sından kaynaklanmaktadır(Uçan, 2005: 

71-73; Gedikli, 1998: 20-22). Bu durum ge￾leneksel müziklerimizde de aynıdır. Bü-

tünüyle uygulamalı/edimsel bir niteliğe 

sahip olan geleneksel müziklerimiz, taklit, 

kulaktan kulağa aktarılma yoluyla günü-

müze kadar ulaĩmıĩ, uygulamada; otantik 

performans(otantik çalma, özgün çalma), 

bölgesel modlar(yöresel tavır ve üslup), 

modlar(ayaklar/makamlar/diziler), sağ ve 

sol teknikler(tezene vuruĩları ve parmak ha￾reketleri) ve tonlamalar(bağlama düzenleri) 

önceden belirlenmiĩ bir kuram/teoriye göre 

oluĩturulmuĩ değildir(Gedikli, 1998: 30; 

Markoff, 2005: 38).

Geleneksel müziklerimizde notalama 

amaç değil, yalnızca bir araçtır. Nota, sadece 

bir tespittir. Bugün iyi ve otantiğe daha ya￾kın olan icralar genelde notayı göz ardı eden 

icralardır. Notadan yararlanmadan sadece 

hafızaya dayanılarak yapılan bu eğitimde, 

bir bağlama eğitmeninden faydalanmanın, 

onu bir model olarak görmenin önemi çok 

büyüktür. Zira geleneksel müziklerimizdeki 

birçok özelliğin notaya aktarımı mümkün ol￾mamaktadır. Çünkü uygulamada esas olan 

geleneksel seslendirme teknik ve kültürüne 

sahip olmaktır. O da zaten nota değil, göre￾rek, dinleyerek ve taklit yoluyla kazanılabi￾len bir yetidir. Kısacası öğrenim, böyle bir 

kültür ortamında “usta-çırak” iliĩkisi içinde 

kazanılabilen ve yaĩatılabilen uygulamaya 

dayalı bir uğraĩtır(Gedikli, 1998: 32).

178

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

5. ÖNERİLER 

Bağlamanın ülkemiz müzik dokusu içe￾risindeki yeri oldukça önemlidir. Bu doku 

içerisinde bağlama, kültürel birikimi bün￾yesinde en iyi barındıran ve açığa çıkaran 

temel bir çalgı olmuĩtur. Bu yönüyle bağla￾ma öğretimi teknik bir beceri olmaktan çok, 

“müziko-kültürel” bir beceri olarak düĩü-

nülmeli ve bu beceri öğretim sürecinde hiç-

bir zaman göz ardı edilmemelidir.

Diğer yandan, bir bağlama eğitmeni ile 

birebir çalıĩmak, doğru tavır ve üslupla￾rı dinlemek, taklit etmek ve tekrarlayarak 

öğrenme ĩeklinde ifade edilebilecek “usta-

çırak” sisteminin günümüz sosyal ve eğitim 

yapısına uygun bir tarzda devam etmesi, 

usta-çırak öğrenme biçiminin, bağlama öğ-

retiminde öğretimin bir parçası olarak yeri￾ni koruması gerekmektedir.

KAYNAKÇA

DUYGULU, Melih. (1997). Asya İçlerinden 

Balkanlara Saz. İstanbul.

EKİCİ, Savaĩ. (1993). Ramazan Güngör ve Üç 

Telli Kopuzu. Ankara.

EKİCİ, Savaĩ. (2006). Bağlama Eğitimi 

Yöntem ve Teknikler. Ankara.

GEDİKLİ, Necati. (1998). Geleneksel 

Musikilerimizde Kuram-Edim İliĩkisi 

ve Yöntem Sorunu. IV. İstanbul Türk 

Müziği Günleri Türk Müziğinde Eğitim 

Sempozyumu. Ankara.

İLYASOĞLU, Evin. (1999). Zaman İçinde 

Müzik. İstanbul.

KURT, İrfan. (1989). Bağlamada Düzen ve 

Pozisyon. İstanbul.

MARKOFF, Irene. (2005). Postmodern Türk 

Dünyasında Alevi Usta Müzisyenler: 

Yeniden Yapılandırılan Gelenek/

Yeniden Biçimlendirilen Kimlik. Alevi 

Bektaĩi Müzik Kültürü. Ankara.

ÖZDEMİR, M. Ali. (1992). Bağlamanın Solo 

Bir Çalgı Olarak Çok Sesli Kullanımı. 

Yayımlanmamıĩ Yüksek Lisans Tezi. 

Marmara Üniversitesi Fen Bilimleri 

Enstitüsü. İstanbul. 

PARLAK, Erol. (1998). Türkiye’de El 

İle(Tezenesiz) Bağlama Çalma Geleneği 

ve Çalıĩ Teknikleri. Yayımlanmamıĩ

Sanatta Yeterlilik Tezi. İstanbul Teknik 

Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü. 

İstanbul.

SAY, Ahmet. (2005). Müzik Ansiklopedisi. 

Ankara.

SELANİK, Cavidan. (1996). Müzik Sanatının 

Tarihsel Serüveni. Ankara.

TAPTIK, Güray. (1976). Bağlama Büyük 

Metot. Ankara.

UÇAN, Ali. (2005). Müzik Eğitimi. Ankara.

YILDIRIM, A. ve ĨİMĨEK, H. (2005). Sosyal 

Bilimlerde Nitel Araĩtırma Yöntemleri. 

Ankara.

179

BALIKESİR ÇEPNİLERİNDE AĞIT GELENEĞİ VE 

AĞITÇI KADINLAR

THE TRADITION OF MOURNING AMONG THE CHEPNI IN 

BALIKESIR AND FEMALE MOURNERS

 Halil İbrahim ĨAHİN1*

Özet

Balıkesir Çepnilerindeki ağıt geleneğini 

ve ağıtçı kadınları konu eden bu makalede, 

ağıtların icra ortamı, icracıları, metinleri, ĩe￾kil, yapı, içerik ve iĩlev özellikleri üzerine 

tespit ve değerlendirmeler yapılmıĩtır. Ayrı-

ca Balıkesir Çepnilerinde ağıtların, ağıtçı ka￾dınlar ve kamberler tarafından düğün, ölüm 

törenlerinde ve cemlerde icra edilmekte ol￾duğu, ağıtçı kadınların bu mesleği çoğun￾lukla aileden miras aldığı, kamberlerin ise 

halk ĩairlerinin Kerbela ağıtlarını icra ettikle￾ri ve Balıkesir Çepnilerinde ağıt geleneğinin 

devamlılığını sağlamada Kerbela olayının 

etkili olduğu gibi sonuçlara ulaĩılmıĩtır.

Anahtar Kelimeler: Balıkesir, Çepni, 

Ağıt geleneği, Ağıtçı kadın.

ABSTRACT

In this paper discussing the tradition of 

mourning and female mourners among the 

1 Yrd. Doç. Dr., Balıkesir Üniversitesi, Fen-Edebiyat 

Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü.

Chepni in Balıkesir, the performance fi eld, 

performers, texts, structures, contents and 

functions of mournings have been determi￾ned and evaluated. Then, it has been conc￾luded that it is lamented in ceremonies, fu￾nerals and tot days by female mourners and 

companions, this role is generally inherited 

from family to female mourners, compani￾ons performs the Kerbela mournings, and 

the event of Kerbela has a signifi cant effect 

in continuity of this tradition. 

Key Words: Balıkesir, Chepni, the tradi￾tion of mourning, female mourners.

Giriĩ

İnsan hayatının son bulmasına neden 

olan ölüm olayı, kültürde bazı inanıĩ ve uy￾gulamaların oluĩmasına zemin hazırlamıĩ-

tır. Ölüm sonrası yas göstergesi olan tavır 

ve hareketlerin sergilenmesi, ölüm karĩısın￾da duyulan acı ve kederin dile getirilmesi, 

ölünün diğer dünyada huzurlu ve bu dün￾yada kalanların ölümden uzak olması için 

yapılan uygulamalar, mezarlıklarla ilgili 

düzenlemeler ve inanıĩlar, ölüm sonrasında 

ölü için anma günlerinin düzenlenmesi, ölü-

180

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

mün kültürel yansımalarından bazılarıdır. 

Türk kültüründe ölümle ilgili değiĩen veya 

dönüĩen unsurların yanında bazı gelenek￾lerin günümüzde de var olduğu görülür. 

Diğer bir ifade ile pek çok alanda olduğu 

gibi, Türklerin ölümle ilgili bazı kültürel de-

ğerlerinin zamanla terk edilmesine rağmen, 

bazı gruplar bu değerleri yaĩatmaya devam 

etmiĩlerdir. Ölüme bağlı olarak oluĩmuĩ

ağıt geleneğinde de benzer bir süreç etkili 

olmuĩtur. Özellikle İslamiyet’in kabulüyle 

ölüm karĩısında ağlamanın, sızlamanın ve 

isyan edercesine tepki göstermenin kabul 

görmemesi, ağıt geleneğinin yavaĩ yavaĩ

ölüm geleneklerinin dıĩına itilmesine neden 

olmuĩtur. Bununla birlikte Anadolu’da ağıt 

yakma geleneğinin böyle bir kesintiye uğ-

ramadığı Türk boylarının var olduğu bilin￾mektedir. Bir Oğuz boyu olan Çepnilerde, 

özellikle Alevî-Bektaĩî inanç yapısına sahip 

Çepnilerde, ağıt yakma geleneği, ölüme 

bağlı uygulamalar arasında yer almaktadır.

Bu çalıĩma, Balıkesir Çepnilerindeki ağıt 

yakma geleneği ve ağıtların icracıları ağıtçı

kadınlarla ilgilenmektedir. Balıkesir Çep￾nilerinin günlük yaĩamında ağıt yakmanın 

yeri, ağıtların yakıldığı ortamlar, yakılma 

nedenleri, ağıt yakanların kimliği, ağıtların 

ĩekil, yapı ve içerik özellikleri gibi hususlar 

üzerinde tespit ve değerlendirmeler yap￾mayı hedefl eyen bu makalede ağıt yakma 

geleneğinin iĩlevleriyle ilgili de bazı sonuç-

lara ulaĩılmıĩtır. Çalıĩma iki bölümden oluĩ-

maktadır. İlk bölümde çalıĩmada kullanılan 

kavramlar, malzeme ve yöntem hakkında 

bilgi verilirken inceleme kısmı olan ikinci 

bölümde Balıkesir Çepnilerinde ağıt gele￾neği, ağıtçı kadınlar, ağıtların ĩekil, yapı ve 

içerik özellikleri üzerinde durulmuĩtur.

1. Kavramlar, Malzeme ve Yöntem

1.1. Kavramlar

Çalıĩmada kullanılan temel kavramlar 

arasında yer alan “ağıt”, tarihi dönemler￾de “sıgıt”, “sagu”, “mersiye”, “deyiĩet”, 

“deme”, “deyiĩ”, “yakım”, “yas” vb. ĩeklin￾de de ifade edilmiĩtir(Görkem, 2001: 16-18). 

Anadolu dıĩında yaĩayan Türk toplulukların￾dan Azerilerde ağıt kelimesinin yerine “ağı”, 

Baĩkurtlarda “märsiyä, äytiv”, Özbeklerde 

“märsiyä”, Kazaklarda “joktov”, Kırgızlarda 

“coktov”, Kumuklarda “yas”, Nogaylarda 

“bozlav”, Tatarlarda “märsiyä”, Türkmen￾lerde “ağı” kelimeleri kullanılır(Görkem, 

2001: 49-62; Kaya, 2004: 259). Ağıt yakma ile 

ilgili ilk bilgilere Hun ve Göktürk dönem￾lerinde rastlıyoruz. Hun hükümdarı Atillâ 

için yakılan ağıtın metni günümüze ulaĩmıĩ-

tır. Orhun Kitabeleri’nde ağıtçılardan(sıgıtçı) 

ve ağıt yakmaktan(sıgtamak) bahsedilir. 

Uygur, Karahanlı, Selçuklu ve Osmanlı dö-

nemlerine ait yazılı kaynaklardan ağıt yak￾ma törenlerinin kesintisiz bir ĩekilde devam 

ettiğini öğreniyoruz(Bali, 1997: 14; Görkem, 

2001: 35-48). 

Pertev Naili Boratav, ağıtları “lirik tür￾küler” olarak kabul eder(Boratav, 1995: 

150-151). Ona göre ağıt, “bir törene bağ-

lı olsun olmasın, acıklı bir olayı konu edinen 

ve metni de, ezgisi de bu olayı anımsatmaya 

ve her yönüyle yaĩatmaya elveriĩli türkülerin 

bütünü”dür(Boratav, 1991a: 444). Ĩükrü 

Elçin’e göre “İnsanoğlunun ölüm karĩısında 

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

181

veya canlı-cansız bir varlığını kaybetme üzün￾tüsü, telaĩı ve heyecanı anındaki feryatları-

nı, isyanlarını, talihsizliklerini, ĩikâyetlerini 

düzenli-düzensiz söz ve ezgilerle ifade eden 

türkülere Batı Türkçesinde umumiyetle “ağıt” 

adı verilir”(Elçin, 1990: 1). Bunların dıĩında 

da ağıt tanımları vardır, ancak tanımların 

hemen hepsi ağıtın benzer yönlerine vurgu 

yaparlar. Bunlar, ağıtların ölüm gibi üzüntü 

ve çaresizlik hissi veren olaylar karĩısında 

insanların feryadını dile getirmesi, çoğun￾lukla ölüme veya savaĩ gibi felaketlere bağlı

olarak söylenmeleri, “ağıtçı”lar tarafından 

icra edilmeleri gibi özelliklerdir(Görkem, 

2001: 16-18).

Ağıtlar, “ağıt yakma” geleneğine bağlı

olarak oluĩurlar. Ağıt yakmayla ilgili olarak 

günümüze kadar çok sayıda bilgi ve malze￾me kayıtlara geçirilmiĩtir. Burdur, Kahra￾manmaraĩ, Kayseri, Ĩanlıurfa, Denizli, İzmir, 

Muğla, Tokat, Erzincan, Kars gibi illerde ağıt 

geleneğine rastlanmıĩtır(Görkem, 2001: 18, 

19, 21, 22). Ĩükrü Elçin, Toroslarda, Binbo-

ğa dağlarında, Çukurova’da, Gaziantep’te, 

Siirt’te, Erzurum’da ve Kozan’da ölüm son￾rası ağıt yakıldığını tespit etmiĩtir. Elçin’in 

verdiği bilgilere göre ölüm sonrası ev halkı, 

halka ĩeklinde oturup merhumun bir boh-

çayla önlerine getirilen eĩyalarına bakarak 

kırık veya uzun hava ezgileriyle ağıtlar söy￾lemektedir. Ağıtçıların önderlik ettiği ağla￾ma törenlerinde çok sayıda kadın bulunur 

ve bunlar ağıtçıyla birlikte ağlaĩırlar(Elçin, 

1990: 5).

Son yıllarda yapılan çalıĩmalar, ağıt 

yakma geleneğinin, daha çok Alevî-Bektaĩî 

gruplar arasında yaygın olduğunu göster￾mektedir. Bunda bazı inanıĩların etkili ol￾duğunu söylemek mümkündür. Naldöken 

Tahtacılarına mensup bir dedenin “Mersiye 

bize Fatma anadan kalmadır” demesi, ağıtın 

Alevi-Bektaĩi kültüründeki inanç temel￾lerini yansıtmaktadır(Yetiĩen, 1977: 8145). 

Çepni ve Tahtacılarda ağıt kültürü daha 

canlıdır. Tahtacılar arasından tespit edilen 

bilgiler ve malzemeler oldukça önemlidir. 

Günümüzde ağıt yakma geleneğinin devam 

ettirildiği Tahtacılarda kadınlar, hep birlikte 

ağlama törenleri düzenlemeyi sürdürmek￾tedirler. Kadınların yanı sıra Tahtacılar￾da kamberlerin de ağıt yaktıkları kayıtlara 

geçmiĩtir(Yetiĩen, 1977: 8145). Mersin Tah￾tacılarında saz eĩliğinde “cenaze nefesleri” 

geçmiĩte daha fazla söylenirken günümüz￾de bu gelenek oldukça zayıfl amıĩtır. Cenaze 

nefesleri, Ĩah Hatayi, Pir Sultan Abdal, Kul 

Himmet Üstadım ve Kul Mustafa gibi halk 

ĩairlerine aittir(Çıblak, 2005: 196). Mehmet 

Eröz ise, Silifke Tahtacılarının, bir ölüm ger-

çekleĩtiğinde cenaze evinde toplandıklarını

ve sazandarın çaldığı müzik eĩliğinde ağıt 

yakıldığını kaydeder. Bu esnada kadınla￾rın yüzlerini yırtıp saçlarını yoldukları ve 

bu ağıtların sabaha kadar devam ettiği￾ni yine Eröz’den öğreniyoruz(Eröz, 1990: 

342). Ayrıca İzmir Tahtacılarında da ölüm 

sonrası kadınlar ağıt yakar. Kadınlar “cena￾zeye matem tuttuklarını göstermek ve teessür￾lerini ifade etmek için” ağlayarak ağıt yakar￾lar. Ağıtlar, ölüm olayından hemen sonra 

yakıldığı gibi, ölü gömüldükten sonra da 

söylenebilir(Yörükan, 2002: 234, 237).

182

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

Özellikle Batı Anadolu Çepnileri arasın￾da ağıt yakma geleneğinin son yıllara kadar 

yaĩatıldığını konuyla ilgili çalıĩmalardan ta￾kip edebiliyoruz(Ĩahin, 2006: 70-71).

Ağıt geleneğini incelediğimiz Balıkesir 

Çepnilerine de kısaca değinmek gerekir. Çep￾nilerle ilgili bilgi veren kaynaklar, Çepnilerin 

bir Oğuz boyu olduğunu öne sürerler. Daha 

özel bir bilgiye göre Çepniler, Oğuzların 

Üçok koluna bağlı boylar arasındadır(Togan, 

1982: 51-51; Köprülüzâde, 1925: 206; Ögel, 

1993: 344-345). Ayrıca Çepni adı, Oğuz’un 

oğullarından Gök Han’ın dört oğlundan bi￾risinin adı olarak bilinmektedir(Togan, 1982: 

51). Çepnilerin Anadolu’ya gelmeden önce 

Türkistan’dan İran’a, oradan da Anadolu’ya 

geçtikleri söylenir(Bostan, 2002: 299). Çepni￾lerin Anadolu’ya giriĩleri esnasında bera￾berlerinde 13. yüzyılda yaĩamıĩ olan Hacı

Bektaĩ Veli’nin bulunduğu, hatta Hacı

Bektaĩ’ın Sulucakarahöyük’te ilk müritleri￾nin Çepniler olduğu da iddia edilmektedir. 

Menâkıb-ı Hacı Bektaĩ-ı Velî’den alınan bu 

bilgiden hareketle Hacı Bektaĩ’ın Çepni ol￾duğunu ileri sürenler de vardır (Menâkıb-ı

Hacı Bektaĩ-ı Velî “Vilâyet-nâme”, 1958: 125; 

Eröz, 1990: 54-55). Oğuzların Anadolu’ya 

yaptıkları akınlarla bölgeye gelen Çepniler, 

Anadolu’nun, özellikle Doğu Karadeniz’in 

Türkleĩmesinde önemli bir rol oynamıĩ-

lardır. Osmanlı döneminden kalma tahrir 

defterlerinde Çepnilerin Anadolu’yu va￾tanlaĩtırmada büyük pay sahibi oldukları

görülmektedir(Çelik, 2002: 312). 

Çepnilerin yer aldığı ilk yazılı kaynaklar 

arasında Divanü Lügati’t-Türk de bulunmak￾tadır. Türk boyları arasında derleme yoluyla 

elde ettiği bilgileri ve malzemeleri eserinde 

kullanmıĩ olan Kaĩgarlı Mahmut, Divanü 

Lügati’t-Türk adlı eserinde Oğuz boyları

hakkında bilgiler verirken, Oğuzların yirmi 

iki boyunun olduğunu, bunların kendilerine 

ait birer belgesi ve hayvanlarına vurulan ala￾metlerinin bulunduğunu söyleyerek Çepni 

Türklerine ait olduğunu söylediği bir dam￾ga verir(Divanü Lûgat-it Tercümesi I, 1998: 

54; Divitçioğlu 1994: 33-41). Ayrıca Çepni￾lere ait damgalara Câmiü’t-Tevârih(Togan, 

1982: 49-52), Ĩecere-i Terâkime, Târih-i Âl-i 

Selçuk(Çelik, 2002: 313), Cihannûma, Kitabul-

İdrâk li-Lisanil-Etrâk(Sümer, 1992: 9) gibi tari￾hi kaynaklarda rastlanmıĩtır.

Çepnilerin Anadolu’ya giriĩlerinden 

hemen sonra Karadeniz bölgesine hareket 

ettikleri(Sümer, 1992: 323), burada özellik￾le Trabzon Rum İmparatorluğu’nun güçle￾riyle yapmıĩ oldukları mücadeleler sonu￾cunda önemli baĩarılar sağladıkları(Çelik, 

1999: 16), bu bölgenin Türklerin denetimi￾ne geçmesinde büyük paylarının olduğu 

görülmektedir(Tellioğlu, 2004: 110-111). 

Çepni nüfusunun yoğun bir ĩekilde bulun￾duğu Karadeniz bölgesinin dıĩında Çep￾nilerin Anadolu’nun güney, orta ve batı

kesimlerinde de yaĩadığını bilmekteyiz. 

Özellikle Anadolu’nun batısında yaĩamakta 

olan Çepniler/Çetmilerin büyük bir kısmı

Balıkesir sınırları içinde bulunmaktadır.

Tarihi kayıtlara göre Balıkesir civa￾rındaki Çepnilerin Balıkesir’e geliĩleri, 18. 

yüzyılın baĩlarına rastlamaktadır. Kayıtlar, 

Çepnilerin Balıkesir’e gelmeleriyle birlik￾te yerleĩik hayata geçmedikleri için o dö-

nemde yerleĩik düzene geçmiĩ grupları

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

183

rahatsız ettiklerini söylemektedir. Balıkesir 

Çepnilerinin, Halep Türkmenleri ve Bozu￾lus Türkmenleri içinde yaĩayan bir grubun 

batıya hareket etmesiyle oluĩtuğu görü-

ĩü bulunmaktadır(Sümer, 1992: 17). Bu￾nunla birlikte M. Fuad Köprülü, Türkiyat 

Mecmuası’nda kaleme aldığı “Oğuz Etnolo￾jisine Dair Tarihi Notlar” adlı makalesinde 

Rumeli’ye geçen Kızılbaĩ Türklerin Karasi￾oğlu İsa Bey zamanında tekrar Anadolu’ya 

geçtiklerini, Balıkesir ve İzmir havalisinde 

yaĩayan Çepnilerin Rumeli’den dönen Kı-

zılbaĩların torunları olduğu iddiasını ileri 

sürmüĩtür(Köprülüzâde, 1925: 207).

Günümüzde Balıkesir’deki Çepnilere ait yerleĩim yerleri ĩu ĩekildedir:

Köy Bağlı Olduğu Birim Oymağı

Kavakbaĩı Balıkesir Merkez

Karalar

Çukurhüseyin Balıkesir Merkez

Karamanlar Balıkesir Merkez

Ortamandıra Balıkesir Merkez

Koruköy Balıkesir Merkez

Dübecik Balıkesir Merkez

Çoraklı Balıkesir Merkez

Kabakdere Balıkesir Merkez

Çiftlik Bigadiç

Akyar Bigadiç

Eynihocalı

Yumruklu Bigadiç

İnkaya Balıkesir Merkez

Kozpınar Bigadiç

Elyapan Bigadiç

Kuĩkaya Balıkesir Merkez

Soğanbükü İvrindi

Yalınayaklar

Deliklitaĩ Balıkesir Merkez

Değirmendere Balya

Danaveli Susurluk

Gökçeören Susurluk

Kocabük Balya

Armutlu Kepsut

Nusratlı

Kapaklı Manyas

Kalebayırı Manyas

Söğütlü Susurluk

Güvemçepni Bigadiç

Ellezli

Kocasinan Sındırgı

Macarlar Balıkesir Merkez Avanlar

Yeĩildere Bigadiç Garili

 (Ĩahin, 2004: 73-74) 

184

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

1.2. Malzeme

Bu çalıĩmada kullanılan ağıtlar ve ağıt￾ların icra ortamıyla ilgili bilgiler, Balıkesir 

Çepnilerinin yaĩadığı bölgelerde yapılan 

alan araĩtırmalarında kayda geçirilmiĩtir. 

Özellikle ağıtçı kadınlar Dilber Solak ve 

Zeynep Kaplan’la yapılan görüĩmelerde 

önemli bilgi ve malzemeler elde edilmiĩtir. 

Ağıt araĩtırmalarında pek çok araĩtırmacı-

nın yaĩadığı bazı problemler, bu çalıĩmada 

da karĩımıza çıkmıĩtır. Halkbilimi araĩtır￾malarında kullanılan malzemenin doğal or￾tamlardan tespit edilmesi önemlidir, ancak 

halkbilimi ürünlerini yaratan, aktaran ve 

icra eden kiĩilerin düĩüncelerine saygı duy￾mak ve duygularına ortak olmak da bir o 

kadar önemlidir. Ölüm olayının yeni gerçek￾leĩtiği ve acıların taze olduğu bir evde ağıt 

derlemenin güçlüğü herkesçe malumdur. 

Bu yüzden araĩtırma alanındaki insanların 

duygularını incitmemek için ağıt derlemele￾ri, doğal ortamının dıĩında yapılmıĩtır. 

Ölüm ağıtlarında doğal ortamın dıĩına 

çıkılsa da gelin ve Muharrem ağıtlarında 

icra ortamı takip edilmiĩtir. Özellikle gelin￾lerin evden çıkarılması esnasında yakılan 

ağıtların kimler tarafından ve nasıl yakıldı-

ğı kayda geçirilmiĩtir. Aynı ĩekilde cemler￾de söylenen Kerbela ağıtlarının icra ortamı

üzerine yapılan gözlemler, bu ağıtların do-

ğal ortamı hakkında önemli bilgiler edinme￾mizi sağlamıĩtır.

1.3. Yöntem

Halk edebiyatının diğer türlerinde ol￾duğu üzere ağıtlar, profesyonel veya amatör 

bir icracı tarafından söylenmektedirler. Bu￾radaki “amatör” ve “profesyonel” icracılar, 

ağıtların ĩekil, yapı ve içerik özelliklerini et￾kilemektedir. Bu bakımdan ağıtların kimler 

tarafından söylendiği, bu söyleyicilerin veya 

icracıların kimlikleri oldukça önemlidir. Bu 

çalıĩmada ağıtların icracıları olan ağıtçı ka￾dınlar ve kamberler üzerinde ayrıca durul￾muĩtur. Ağıtların icra edildiği ortamlar, bu 

ortamlarda bulunanlar, ağıtların söylenme 

zamanları gibi icra ortamına ait bilgilerin de 

değerlendirildiği çalıĩmada ağıtların ĩekil, 

yapı, içerik ve iĩlev özellikleri üzerine tespit 

ve değerlendirmeler yapılmıĩtır.

2. Balıkesir Çepnilerinde Ağıt 

Geleneği

Bölgede ağıt söylemeye “ağıt yakmak”, 

söylenen ĩiirlere ise “ağıt” adı verilmekte￾dir. Balıkesir Çepnilerinde ağıtlar, ölüm, 

düğün törenlerine ve cemlere bağlı olarak 

icra edilmektedir. Önceki yıllarda asker 

uğurlamalarında da ağıt yakılmıĩtır, ancak 

günümüzde bu uygulama ortadan kalkmıĩ-

tır. Ĩimdi Balıkesir Çepnilerindeki ağıtların 

söylenmesine vesile olan olaylara ve ortam￾lara yakından bakalım.

2.1. Ağıtçı Kadınlar

Balıkesir Çepnileri ölüm ve düğün ve￾sileleriyle ezgili ĩiirler söyleyip ağlayan ka￾dınlara “ağıtçı” adını vermektedirler. Çepni 

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

185

köylerinde genellikle bu kadınlar bir veya 

birkaç tane bulunur. Her ağıtçı, genellikle 

kendi köyündekiler için ağıt yakar. Diğer 

köylerde de ağıtçılar olduğu için baĩka yerle￾re gitmelerine gerek yoktur. Ancak bazı du￾rumlarda, özellikle diğer köylerde yaĩamak￾ta olan akrabaların vefatı durumunda bazı

ağıtçı kadınlar, ağıt yakmak için köylerin￾den çıkmaktadırlar. Bu istisnaların dıĩında 

ağıtçılar kendi köylerinde kalmayı tercih et￾mektedirler. Ağıtçılar, bu mesleği çoğunluk￾la annelerinden devralmıĩlardır. Kendisiyle 

görüĩülen ağıtçılar, bu düĩüncemizi doğru￾lamıĩlardır. Anneleriyle birlikte ağıt yakılan 

ortamlarda bulunan kızları, daha sonra onla￾rın yaptığı iĩi devam ettirmiĩlerdir.

Balıkesir Çepnilerinde ağıt yakma, ağıtçı

kadınların üstlendiği bir görevdir. Erkekler 

arasından ağıt yakmak isteyen olmamıĩtır. 

Bunun nedenleri araĩtırıldığında öncelik￾le ağlamanın kadına has bir durum olarak 

kabul edilmiĩ olmasının etkili olduğu görül￾müĩtür. Ağıtçı kadınlar “erkekler ağlamaz” 

diyerek bu tavırlarını net bir dille ifade etmiĩ-

lerdir. Ayrıca ağıt törenlerine sadece kadın￾ların katılıyor olması, bu iĩin kadınlara has 

bir meslek haline gelmesine neden olmuĩ-

tur. Pertev Naili Boratav da araĩtırma yap￾tığı alanlardan benzer bir sonuç çıkarmıĩtır. 

Boratav, ölüye ağlama törenlerinin sadece 

kadınlar tarafından düzenlendiğini söyleye￾rek bu törenlerin kadınlara has yapısına dik￾kat çeker(Boratav, 1991a: 445). Anadolu’dan 

ve Anadolu dıĩında yaĩayan Türk topluluk￾larından elde edilen bilgiler, bu düĩünceyi 

doğrular niteliktedir. Ölünün ardından ağıt 

yakanlar, ölünün anası, kız kardeĩi, amca 

kızı veya o civarda yaĩayan bir ağıtçı kadın 

olabilir. Anadolu’nun çeĩitli yerlerinde rast￾ladığımız ağıtçı kadınlar, ağıt yakma iĩini 

adeta meslek edinmiĩlerdir(Boratav, 1991: 

445). Günümüzde bu ağıtçı kadınların sa￾yılarında azalma olmasına rağmen varlıkla￾rını devam ettirmektedirler. Boratav’a göre 

ağıtçılar, “ölünün vücutça ve huyca övülecek 

yönlerini birbir sayıp döker; güzelliğini, yürek￾liliğini, cömertliğini, boyunu bosunu över. Eğer 

yaĩadığı sürece mutluluk görmemiĩ birisi ise 

ölenin yaĩantısı boyunca çektiklerini; bahtından 

gülmüĩ, varlıklı bir kiĩi ise malını, mülkünü, da￾varını, tarlasını, etrafındakilere yaptığı iyilikleri 

anlatır… Ağıtçı, ĩatafatsız, yoğun bir söyleyiĩle, 

hiçbir özenti, yapmacık kaygısı göstermeksizin 

köy ve kasaba yaĩantısının günlük olaylarından 

haber verir.”(Boratav, 1991a: 447).

Ağıtçı kadınlar, ĩiire ve ezgili sözler söy￾lemeye yatkın insanlardır. Gelenekten aldık￾ları görgü ve terbiye ile ölüm zamanlarında 

nasıl hareket edeceklerini ve nasıl ağıt yaka￾caklarını uzun yılların sonunda elde etmiĩ

tiplerdir. Halk kültüründe ĩiir söyleyen pek 

çok kadın gibi bunlar da profesyonel bir ĩiir 

söyleme eğitimi almamıĩlardır. Baĩka bir ifa￾deyle âĩıklar veya diğer sanatçılar gibi mü-

zik aleti kullanmanın ve ĩekil, yapı, içerik ve 

ezgi açısından kusursuz ĩiirler söylemenin 

eğitimini almıĩ kiĩiler değillerdir. Ancak bü-

tün bunlar, ağıtçıların yaratıcılıktan ve dü-

zenden uzak oldukları anlamına gelmemeli￾dir. Ağıtçılar, geleneğin kadınlar tarafından 

oluĩturulmuĩ veya kullanılan kalıpları için￾de mesleklerini icra etmektedirler. 

186

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

Ağıtçı kadınların doğaçlama yetenekleri 

oldukça güçlüdür. Sözlü gelenekten aldıkla￾rı çoğunlukla mani tarzındaki ĩiirleri kendi 

yetenekleri ölçüsünde defalarca yeniden 

düzenleyebilirler. Var olan manilerin mıs￾ralarını değiĩtirip, yeni ĩekiller elde ettikleri 

gibi, kendilerine ait ĩiirler de söyleyebilirler. 

Ağıtçı kadınların doğaçlama yetenekleri￾ni ve ağıtları yeniden düzenleme tarzlarını

yakından görebilmek için Balıkesir Çepni￾lerinin ağıtçı kadınlarından Dilber Solak’la 

farklı günlerde benzer konular üzerine gö-

rüĩme yaptık. Dilber Hanım bize ağıtçılık ve 

söylediği ağıtlarla ilgili bilgiler verdi. Bu gö-

rüĩmeler sırasında bir ağıtın farklı zaman￾larda söylenmiĩ hallerini kaydetme imkânı

bulduk. Örneğin 07.08.2011 tarihinde yapı-

lan görüĩmede Dilber Solak bir ağıtı ĩöyle 

söylemiĩti:

“Erzurum dağları kar ile boran,

İçerimi aldı dert ile verem,

Sal oralardan bir kurĩun kalem,

Senin aĩkına ben de yazayım destan,

Yol ver dağlar yol ver, nere gideyim.” 

14.08.2011’de de kendisinden dinlediği￾miz ağıt ĩu ĩekildeydi:

“Erzurum dağları kar ile boran,

İçerimi aldı dert ile verem,

Sal oralardan bir kurĩun kalem,

Yavrum sana diye yazayım bir açık selam,

Yol ver dağlar yol ver, nere gideyim.” 

Görüldüğü gibi dördüncü mısrayı ağıtçı

oldukça değiĩtirmiĩtir. Aynı ĩekilde aĩağı-

daki ĩiirde de benzer bir durum söz konu￾sudur. Ağıtçı, daha önce söylediği ağıtı ye￾niden düzenlemiĩtir:

“Susuz yerde kavak biter mi

Yapraksız dalda bülbül öter mi

Ne kadar olsa baba ananın yerini tutar mı?

Yol ver dağlar yol ver, nere gideyim.”

(07.08.2011)

“Susuz yerde kavak bitmez,

Yapraksız yerde bülbül ötmez

Ananın yerini baba tutmaz

Yol ver dağlar yol ver, nere gideyim.”

(14.08.2011)

Buna benzer çok sayıda ağıt, Dilber 

Solak’tan, diğer ağıtçılardan tespit edilmiĩ-

tir. Bu tespitler, ağıtçı kadınların belirli ka￾lıpları kullanarak sürekli yeni ağıtlar veya 

yeniden düzenledikleri ağıtları söyledikleri￾ni göstermektedir. Diğer bir ifadeyle ağıtçı

kadınlar, bir ağıtı her söyleyiĩte yeni bir ĩe￾kil ve yapıyla sunmaktadırlar. 

Balıkesir’de Çepni yerleĩim yerlerinden 

olan Çukurhüseyin’de Dilber Solak ve Zey￾nep Kaplan adlı iki ağıtçı kadın bulunmak￾tadır. Bunlardan Dilber Solak, 1944 yılında 

doğmuĩ ve annesinden miras aldığı ağıtçılı-

ğı günümüzde de devam ettirmektedir. Dil￾ber Hanım, ağıt yakmaya nasıl baĩladığını

ĩöyle dile getirmiĩtir:

“Bir gün köyümüzün yakınlarındaki dağa 

odun almaya gitmiĩtim. Çok geçmeden arkam￾dan babam geldi. ‘Hadi kızım eve gidelim’ dedi. 

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

187

Ben bunu anlamadım. ‘Neden gidiyoruz, daha 

odun toplamadım’ dedim. ‘Hadi kızım gidelim’ 

dedi. Ben de baĩka bir ĩey sormadım ve eve gel￾dik. Öğrendim ki halam kendini asarak intihar 

etmiĩ. Oraya devletten hakim gelmiĩ. Hakime 

orada ĩöyle dedim:

“Üstleri ipek yorganlı, 

İlikleri yağlı urganlı,

Sen de bunun derdini sormaya mı geldin 

hakim bey!

Biz soramadık bunun yaman halını

Soran bulunsun hakim bey”

İlk ağıtımı halama yaktım. Hakim herkesi 

halamın yanından çıkardı, sadece ben kaldım ve 

ağıt yaktım.”

Küçük yaĩlardan itibaren annesiyle bir￾likte ağıt yakma törenlerine katılan Dilber 

Solak, ĩiir söylemedeki yeteneğini ağıtçılık￾ta kullanmaktadır.

Dilber Hanım’ın kardeĩi Zeynep 

Kaplan(1952 doğumlu) da yaĩadığı çevrede 

ağıtçı olarak bilinmektedir. Cemlerde saka￾cılık görevini de üstlenen Zeynep Hanım da 

kardeĩi gibi bu mesleği annesinden devral￾mıĩtır.

2.2. Ağıt Türleri

2.2.1. Ölen Kiĩi için Yakılan Ağıtlar

Balıkesir’de Çepnilerin yerleĩik olduğu 

bütün köylerde ölüme bağlı olarak ağıt yak￾ma geleneği bulunmaktadır. Çoğunlukla 

ölüm sonrasında kadınların bir araya gele￾rek düzenledikleri ağıt yakma veya ağlama 

törenleri, ağıtçı kadınların önderliğinde icra 

edilmektedir. Ölüm olayı gerçekleĩtikten 

sonra merhumun veya merhumenin yakın 

akrabaları ölünün bulunduğu evde topla￾nırlar. Bu arada kadınlar ölünün etrafında 

bir daire oluĩturup ağlamaya baĩlarlar. Bu 

ağlamalar esnasında odada sadece kadınlar 

vardır. Ağıt yakma geleneği, kadınların icra 

ettiği bir gelenektir. Bu yüzden Çepnilerde￾ki ağıtçılar, kadındır. Erkek arasında ağıt 

yakan veya ağıt yakma törenlerine katılan 

herhangi birisi bulunmamaktadır.

Ölüm sonrası ağıt yakma töreninin baĩ-

laması, ağıtçı kadınların ölümün gerçekleĩ-

tiği eve gelmesiyle baĩlar. Diğer kadınlar, 

onların söyledikleri ağıtlara ağlayarak, inle￾yerek ve kendilerini paralayarak eĩlik eder￾ler. Ölünün baĩında yakılan bu ağıtlar, ölüm 

olayının yeni olması ve ağıtçı kadınların 

hüzün verici ĩiirlerle ağlamaları nedeniyle 

oldukça acıklıdır. Ölüye karĩı son görevle￾rini yerine getiren kadınlar, ölüye yakınlık 

derecesine göre ağlayıp sızlarlar ve feryat 

ederler. Bu ortamlarda söylenmiĩ ağıtlardan 

bazıları ĩu ĩekildedir:

“Karĩıdan karĩıya atılamadım,

Kırıldı kantarım tartılamadım,

Ben bu kara ölümün elinden kurtulamadım,

Yol ver dağlar yol ver, nere gideyim.”

(Dilber Solak)

“Köprüye vardım köprü yıkıldı

Kınalı geyikler suya döküldü

Allı gelinin boynu büküldü

Yol ver dağlar yol ver, nere gideyim.”

(Dilber Solak)

188

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

“Çiçekler içinde menekĩe baĩtır

İnsanı gösteren göz ile kaĩtır

Bir çiçek vereyim sana

Bunu götür akrabama ulaĩtır.”

(Zeynep Kaplan)

2.2.2. Gelinler için Yakılan Ağıtlar

Balıkesir Çepnilerinde gelinler için de 

ağıtlar söylenmektedir. Kına gecesinde kına 

yakımı ve gelinin evden çıktığı sırada ya￾kılan bu ağıtlar, çoğunlukla gelinin ailesini 

konu etmekte ve ailenin kızlarının gidiĩin￾den duyduğu üzüntüyü dile getirmektedir. 

Kına gecelerinde yine kadınlar arasında söy￾lenen ağıtlarda gelinin yakın akrabaları ve 

özellikle yakın arkadaĩlarının bulunduğu 

ortamlarda ağıtlarla gelin ağlatılır. Burada 

yine ağıtçı kadınlar bulunabilir. Kına gece￾sinde de gelin, annesi ve yakınları ağlayarak 

ağıtlar söylerler, ancak ağıtların yüksek ses￾le söylendiği ve ayrılık acısının doruklara 

ulaĩtığı ortamlar, gelin olmuĩ kızın annesi￾ni, babasını ve kardeĩlerini geride bırakarak 

evden çıkmak üzere olduğu zamanlara denk 

gelir. Burada anneyle gelin sarılarak uzun 

süre ağlarlar. Bu sırada beraberinde bulu￾nan kadınlar, ağıtlar söylemeye ve ağlama￾ya baĩlarlar. Kına gecelerinde olduğu gibi, 

ağıtçı kadınlar gelinin eviyle vedalaĩtığı bu 

zamanlarda da ortamda bulunur ve ağıtlar 

yakar. Ağıtçı kadınların söylediği gelin ağıt￾larından bazıları aĩağıdaki gibidir:

“Akĩam oldu mu haklarını saklardım

Sabah oldu mu yerlerini yoklardım

Gelir diye yollarına bakardım

Elleri kınalı yavrum, güle güle.”

(Zeynep Kaplan)

“Benim dertlerimden biliydin kızım

Yaralarımı sarıydın kızım

Her derdimi sana söylüydüm kızım

Beni kimlere emanet ettin de gidiyin kızım.” 

(Zeynep Kaplan)

“Kara bulut değilsin ki hava savrulsun

Sulu yağmur değilsin ki yerde çevrilsin,

Anadan babadan körpe yavru ayrılsın,

Yol ver dağlar yol ver, nere gideyim.”

(Dilber Solak)

2.2.3. Askerler için Yakılan Ağıtlar

Saha araĩtırmalarında edindiğimiz bil￾gilere göre daha önceleri, askerlere düzen￾lenen kına yakma törenlerinde ağıtlar ya￾kılmıĩtır, ancak son yıllarda askere gidenler 

için ağıt yakma geleneği ortadan kalkmıĩtır. 

Uygulamadan kalksa da bu ağıt törenleri￾nin hatıraları, bugün de ağıtçı kadınların ve 

bölgedeki insanların hafızalarında canlıdır. 

Ağıtçı kadınlar, diğer ağıt yakma törenle￾rindeki gibi, askerler için söylenen ağıtlarda 

da baĩı çekmiĩlerdir. Onların önderliğinde 

askerlere kına yakılırken veya asker uğurla￾ması yapılırken ağıtlar yakılmıĩtır. Bu ağıt￾lardan birkaçı ĩöyledir:

“Asker yolu beklerim

Gününe gün eklerim

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

189

Sen git yavrum askere

Ben vatanı beklerim.”

(Zeynep Kaplan)

“Yüce dağ baĩından yuvarlandı indi bir taĩ

Ne anam kaldı, ne babam, ne bacım, ne kardaĩ

Verin bana bir beĩli tabanca

Olsun bana yolda giderken arkadaĩ.”

(Dilber Solak)

2.2.4. Hz. Hüseyin’e ve Beraberindeki 

Kerbela Ĩehitlerine Yakılan Ağıtlar 

Tarihi bir olay olan Kerbela vakası-

nın Türk kültürüne önemli yansımaları

olmuĩtur(Özkırımlı, 1993: 25-38; Köksal, 

1984). Alevî-Bektaĩî inancında Kerbela’nın 

hatıraları bütün canlılığıyla korunmaktadır. 

Muharrem ayındaki inanç uygulamalarıyla 

anılan Kerbela olayı, bu ayın dıĩında cem￾lerde de anılmaktadır. Bilindiği gibi Türk 

kültüründe halk edebiyatının tür ve ĩekille￾rine bağlı olarak Kerbela olayını anan veya 

anlatan mersiyeler oluĩmuĩtur. Âĩık Yunus, 

Pir Sultan Abdal, Teslim Abdal, Dedemoğ-

lu, Kalbî, Noksânî Baba, Deli Boran, Miratî, 

Sıdkî, Hüznî, Yesârî, Fakîrî, Seyyah Dede, 

Hâkî Baba, Ali Rıza Özbektaĩ gibi halk ĩa￾irlerinin hece ölçüsünün sekizli ve on birli 

ĩekilleriyle söylenmiĩ Kerbela konulu mer￾siyeleri vardır(Noyan: 73, 358-359, 373, 719; 

Çağlayan, 1997: 430-459; Özmen, 2002: 108-

111). Bu mersiyelerden bazıları günümüzde 

cemlerde kamberler/sazandarlar tarafından 

söylenmektedirler. Kerbela ağıtı olarak nite￾lendirebileceğimiz bu mersiyelere Balıkesir 

Çepnilerinde de rastlamak mümkündür.

Balıkesir Çepnilerinin önde gelen kam￾berlerinden Rahmi Ayhan, Kerbela konulu 

bu mersiyeleri, cemlerde ve muharrem ay￾larında düzenlenen sohbet ortamlarında 

söylemektedir. İyi bir saz çalma yeteneğine 

sahip kamber Rahmi Ayhan, baĩta “yedi 

ulu ozan”dan (Pir Sultan Abdal, Kul Him￾met, Hatayi, Yemini, Virani, Teslim Abdal 

ve Nesimi) olmak üzere Alevî-Bektaĩî inanç 

ortamlarında yetiĩmiĩ âĩıkların ve ĩairle￾rin nefeslerini icra etmektedir. Kamberler, 

yeni nefesler yaratmamakta, sadece sözlü 

gelenekten veya yazılı kaynaklardan öğren￾dikleri nefesleri icra etmektedirler. Rahmi 

Ayhan’ın Kerbela ağıtı olarak nitelendirdiği 

ve söylediği mersiyelerden birisi ĩöyledir:

 “İmam Hüseyin’in kolları bağlı

Yezid’in ciğerinde ciğeri dağlı

Muhammed’in torunu Ali’nin oğlu

Gel dinim imanım İmam Hüseyin

Senin abdalların yanar yakılır

Katarımız On İki İmam’a katılır

Yezidlere binlerce lanet okunur

Gel dinim imanım İmam Hüseyin

Senin derviĩlerin semahı döner

Kadir gecesi çırağlar yanar

İnĩallah yükümüz dergâhı tutar

Gel dinim imanım İmam Hüseyin

Abdal Pir Sultanım imamlar nerde

190

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

Aĩkına nur doldurduğumuz yerde

Kendi sırda kaygısız ehil yerde

Gel dinim imanım İmam Hüseyin”

Kerbela için kamberlerin dıĩında ağıtçı

kadınlar da bazı ağıtlar söylemiĩlerdir:

“Kerbela’ya varalım,

Ciğer börek doğrayalım,

Ĩah Hüseyin ĩehit olmuĩ

Gelin yana yana ağlayalım.”

(Dilber Solak)

“Kerbela’nın yolları,

Zincirle bağlı İmam Hüseyin’in kolları,

Ĩehit olmuĩ Fatma Ana’mın oğulları

Gelin dostlar yana yana ağlayalım.”

(Zeynep Kaplan)

“Ah Hüseyinim, vah Hüseyinim

Ĩehit giden vah Hüseyinim,

İmam Hüseyinim.” (Zeynep Kaplan)

2.3. Ağıtların Ĩekil, Yapı ve İçerik 

Özellikleri

Ağıtların ve genel anlamda halk ĩiiri 

ürünlerinin ĩekil ve yapı özelliklerini belirle￾mede dikkate alınması gereken temel hususu 

Lauri Honko ĩu ĩekilde ifade eder: “Tür, irti￾calen söyleme olarak karakterize edilir. Eğer irtica￾len söyleme, ‘türkü söyleme esnasında yeni türkü 

yapma’ olarak açıklanırsa, ĩurası oldukça açıktır 

ki ağıtlar, kelimenin harfi harfi ne anlamı içeri￾sinde söylenmezler. Onlar geleneksel unsurlarla 

doludurlar; kelime, ĩiir eğilimi ve icra hali ağıt￾taki diğer unsurlardır… Ayrıca hiçbir ağıt aynı

kelimelerle ikinci bir defa söylenmez.”(Honko, 

2003: 338-339). Ağıtların bu özelliği, onların 

ĩekli ve yapısı üzerine genel geçer kurallar 

oluĩturmayı engellemiĩtir. 

Pertev Naili Boratav, ağıtların nazım dü-

zeni açısından ikiye ayrıldığını belirtir. Ona 

göre bazı ağıtların nazım düzeninde tutarlı-

lık ve kararlılık bulunmaz. Bu ağıtlarda ölçü 

ve uyak düzeni yoktur. Ahengi sağlayan 

bazı ünlemler ve nazım parçaları bulunmak￾tadır. Bu ağıtların yanı sıra bir de düzenli bir 

ĩekilde söylenmiĩ ağıtlar bulunmaktadır. 

Genellikle “aaba, ccdc” uyaklı ve sekiz he￾celi bentlerle meydana gelen ağıtlar, bazen 

de “abcb… defe” ĩeklinde bir mısra küme￾lenmesine sahip olabilirler. Ayrıca “aaab, 

cccb …” uyaklı ve sekiz veya on bir heceli 

ağıtların varlığı da bilinmektedir(Boratav, 

1991: 448-450). Boratav, nazım düzeni açı-

sından ağıtları iki kısma ayırarak bütün 

ağıtların benzer bir ĩekilde söylenmediği 

gerçeğine vurgu yapar. Boratav, yukarıdaki 

ayrımı yaparken bunun, ağıtları icra edenle￾rin kimliğinden kaynaklandığını doğrudan 

belirtmemiĩtir, ancak daha sonraki izahla￾rında bu durumun ağıtçılara veya ağıtları

icra edenlerin yeteneklerine göre ĩekillen￾diğini dolaylı olarak anlatmaktadır. Âĩıklar 

gibi müzik ve ĩiir eğitimi almıĩ kiĩilerin 

söyledikleri ağıtlar ölçü ve mısra kümelen￾mesi açısından düzenli iken profesyonel bir 

eğitim almadan doğaçlama ağıt söyleyenle￾rin ağıtlarında ĩekil ve yapı açısından bazı

düzensizlikler görülebilmektedir.

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

191

Balıkesir Çepnilerinden tespit edilen 

ağıtların ĩekil ve yapı özelliklerine bakıldı-

ğında iki husus karĩımıza çıkar. Bunlardan 

ilki, ağıtçı kadınların söylediği ağıtların ĩe￾kil ve yapı olarak bazı düzensizlikler göster￾mesidir. Genellikle mani nazım ĩekliyle söy￾lenen bu ağıtların ölçüsünde ve mısra düze￾ninde zaman zaman aksamalar olabilmekte￾dir. Diğer bir ifadeyle kadın ağıtçılar, mani 

tipli ağıtların dıĩında halk ĩiirinde bilinen 

kalıplar çerçevesinde ağıt söylememektedir￾ler. Bazı ağıtlarda ölçüden veya bir nazım 

ĩeklinden bahsetmek oldukça güçleĩmek￾tedir. Bunun yanı sıra bazı ağıtlarda ölçü 

ve mısra kümelenmesinde tutarlılık vardır. 

Kısacası ağıtçı kadınların söylediği ağıtların 

ĩekil ve yapı özelliklerinde belli bir standart 

oluĩmamıĩtır. Bu ağıtlardan birkaçının ĩekil 

ve yapı özelliklerine bakalım:

“Karanfi lim dal yerde 7

Bülbül ötmez her yerde 7

Ne ötersin bülbülüm 7

Yavrularım gurbet elde” 8

Aaxa ĩeklinde bir mısra kümelenmesi￾ne sahip bu ağıtın ölçüsü oldukça tutarlıdır. 

Sadece dördüncü mısranın ölçüsünde bir 

hece fazladır. Onun haricinde diğer mısra￾lar yedili hece ölçüsüyle söylenmiĩtir. Ĩekil 

ve yapı olarak bu ağıt oldukça baĩarılıdır, 

ancak bütün ağıtlar bu özelliklere sahip de-

ğildir.

Mani tarzında söylenmiĩ olan aĩağıdaki 

ağıtta mısra kümelenmesi maniye uygun￾dur, ancak ölçüde oldukça tutarsız bir yapı

vardır:

“Bugün günlerden Pazar 7

Beĩ kardeĩ oturmuĩ sana destan yazar 12

Alemin dertleri iyi olmuĩ yavrum 12

Benim dertlerim günden güne artar” 11

Mısra kümelenmesi hususunda yukarı-

daki örneklerdeki gibi aaxa ĩeklindeki yapı-

nın yanında aaab ĩeklinde söylenmiĩ ağıtlar 

da vardır:

“Aĩar giderim ben de dağları yol deyi,

Deste güller toplarım domur gül deyi,

Mektup yazdım, saldım anam babam çabuk gel deyi,

Kefen giydim ana baba tez gel.” 

Bu ĩiirde, mısra sonlarında kafi ye ve re￾difte baĩarılı olan ağıtçı, ölçüde aynı baĩarı-

yı gösterememiĩtir. Sonlardaki redif ve kafi -

yeyle metnin ĩiirselliğini arttırmıĩtır. Burada 

hemen bir hususu daha belirtmemiz lazım. 

Ağıtçılar, etrafındaki insanları sadece ağıtla￾rın ĩekil veya yapı özellikleriyle değil, söyle￾yiĩ tarzları ve ĩekilleriyle de etkilemektedir￾ler. Ağıtları söylerken ağlamaları, hüzünlü 

bir tavır takınmaları, ölünün yakınları gibi 

kendisini paralarcasına hareketler yapması, 

ölüm ve yaĩamla ilgili aralarda çeĩitli söz￾ler söyleyerek etrafındakileri teskin etmeye 

çalıĩması, ağıt törenlerinin vazgeçilmez un￾surlarıdır. Ĩekil ve yapıdaki tutarsızlık veya 

kusur gibi görünen hususlar, belirttiğimiz 

sunum içinde kendini gizlemektedir. Bu 

yüzden ağıtçılar, düzenli bir ölçü ve mısra 

kümelenmesi kullanmamalarına karĩın ez￾giyle belli bir ahenk yakalamayı ve ağıtları

dinleyenleri ağlatmayı baĩarmaktadırlar.

192

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

Balıkesir Çepnilerinde ağıtçı kadınla￾rın söylediği ağıtların yanında kamberlerin 

icra ettikleri ağıtlar, ĩekil ve yapı açısından 

oldukça düzenli ĩiirlerdir. Kamberlerin, 

âĩıklık geleneğinde olduğu üzere, usta kam￾berlerden ezgileri saz çalabilmeyi ve ĩiirleri 

icra edebilmeyi öğrenmeleri, onların söyle￾dikleri ĩiirlerin ĩekil ve yapı özellikleri açı-

sından baĩarılı olmasını sağlamıĩtır. Kam￾ber Rahmi Ayhan’dan derlenen aĩağıdaki 

ĩiire yakından bakalım.

“İĩte geldim iĩte gittim a 8

Yaz çiçeği gibi yettim a 8

Ĩu dünyada ne iĩ ettim a 8

Ömürceğim geçti gitti b 8

Çağırdılar imam geldi c 8

Her biri bir iĩe yeldi c 8

Azrail pençesin saldı c 8

Can kafesten uçup gitti b 8

İĩte geldi yuyucular d 8

Tenime su koyucular d 8

Kefenim elinde hocalar d 9

Kefenciğim biçti gitti b 8

Ayırdılar elimizden e 8

İp attılar belimizden e 8

Pek tuttular kolumuzdan e 8

Can cesetten uçtu gitti b 8

İlettiler mezarıma f 8

Sığındım Gani Kerim’e f 8

Toprak attılar serime f 8

Gözyaĩım taĩtı gitti b 8

İmam telkine baĩladı g 8

Bir sevapçık iĩ iĩledi g 8

Komĩular bizi boĩladı g 8

Geri dönüp kaçtı gitti b 8

Kabrime bir melek geldi h 8

Bana bir sualcik sordu h 8

Hıĩmedip bir topuz vurdu h 8

Tebdilciğim ĩaĩtı gitti b 8

Teslim Abdal oldu tamam ı 8

İĩte geldi ahir zaman ı 8

Yardımcım On İki İmam ı 8

Ten turaba karıĩtı gitti” ı 9

Sekizli hece ölçüsü ve koĩma nazım ĩek￾liyle söylenmiĩ bu ağıdın iki mısrasında öl-

çüde tutarsızlık vardır. Bunun haricinde ĩi￾irin ĩekil ve yapı özelliklerinde herhangi bir 

problem bulunmamaktadır.

Ağıtların içeriklerinde ölümden ĩikayet, 

ölen kiĩinin ölümüne duyulan üzüntü ve 

onun yerini doldurmanın zorluğu, ölen kiĩi￾den ayrı kalmanın verdiği acı, kısacası ölüm 

kaynaklı üzüntü dile getirilir. Ağıtlarda bah￾si geçen kiĩinin cinsiyeti ve sosyal konumu, 

ağıtların içeriklerini etkilemiĩtir. Eğer vefat 

eden bir kadın ve aynı zamanda anne ise:

“Trene bindim, tren salladı,

Zalim doktor geldi yaram bağladı,

Arkamdaki yavrularım anam diye ağladı,

Yol ver dağlar yol ver, nere gideyim.” ĩek￾linde bir ağıt söylenmiĩtir. Ağıtçı, burada 

ağıtı ölen kiĩinin ağzından söylemekte ve 

bu ĩekilde geride kalan çocuklarını hüzne 

boğmaktadır. 

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

193

Ölen evli ve genç bir delikanlı ise, onun 

geride bıraktığı eĩi mutlaka anılır. Ayrıca 

delikanlının yeni evlenmiĩ olduğu ve genç 

yaĩta öldüğü de dile getirilir:

“Köprüye vardım köprü yıkıldı

Kınalı geyikler suya döküldü

Allı gelinin boynu büküldü

Yol ver dağlar yol ver, nere gideyim.”

2.4. Ağıtların İĩlevleri

Halk kültürü ürünleri sosyal hayatın 

içinde üstlendikleri bir iĩlevle ancak varlık￾larını devam ettirebilirler. Aksi durumda 

kültür, kullanılmayan veya sosyal yaĩam￾da bir görevi bulunmayan değerleri tasfi ye 

etme yoluna gider. Balıkesir Çepnilerinde 

ağıt geleneğinin bugün de canlı olmasında, 

ağıtlara ihtiyaç duyulmuĩ olmasından ve 

ağıtların sosyal bir görevi üstlenmesinden 

kaynaklandığını söylemek mümkündür. 

Burada ağıtların iĩlevi üzerine yapacağımız 

değerlendirmeler sadece Balıkesir Çepnile￾ri için değil, ağıt geleneğini yaĩatan diğer 

gruplar için de söz konusudur.

Balıkesir Çepnileriyle yaptığımız gö-

rüĩmelerin ve bölgedeki gözlemlerimizin 

sonucunda ağıtların rahatlama, vedalaĩma 

ve sosyal paylaĩım sağladığını söyleyebi￾liriz. Ölüm nedeniyle gerilmiĩ olan kiĩiler, 

ağıtçıların söylediği ağıtlarla toplu halde ağ-

layarak kendilerini rahatlatmaktadırlar. Bu 

düĩüncemizi bölgedeki kaynak ĩahıslar da 

desteklemiĩtir. Bu törenlerde özellikle ölen 

kiĩinin yakınları ağlayarak üzerlerindeki 

gerginliği atmaktadırlar. Tabii ki insanlar, 

ağıt törenlerinin dıĩında da ağlayabilirler, 

ancak bu ağlamalar ağıt törenlerindeki ağ-

lamalardan oldukça farklıdır. Bu törenlerde 

kadınlar, ağlamanın meĩru olduğu, sosyal 

kabul gördüğü bir ortamda rahatça ağla￾yabilmektedirler. Bu yüzden ağıt törenleri, 

fi ziki ve psikolojik olarak rahatlamanın sos￾yal alanları olarak değerlendirilmelidir.

Ağıt törenlerinde vedalaĩma olgusu 

oldukça önemlidir. Ölen kiĩinin yakınları, 

sembolik de olsa kaybettikleri kiĩiyle; anne 

ve babalar gelin olan kızları ve asker olan 

oğullarıyla ağıtlarla vedalaĩırlar. Kardeĩler 

arasında da aynı ĩekilde evlilik ve askerlik 

dönemlerinde ağıtlar vedalaĩma unsuru 

olarak kullanılır. Ağıtçı kadınların söylediği 

ağıtlarda vedalaĩma olgusu oldukça baskın￾dır. Ağıtçılar, ağıtlarında “al bu mektubu” 

veya “al bu çiçeği” gibi ifadeler kullanarak 

verilen emanetlerin diğer taraftaki yakınla￾rına ulaĩtırılmasını isterler. Ölen kiĩiyi ve 

evden uzaklaĩan kiĩiyi yolculuğa çıkan biri￾si gibi kabul edip onunla vedalaĩırlar.

Ağıtlar rahatlama ve vedalaĩma kadar 

sosyal paylaĩım aracı olarak da görev gö-

rürler. Ağıt yakmak için bir araya gelen in￾sanlar arasında sosyal iliĩkiler geliĩir, daya￾nıĩma artar ve bu da toplumsal bütünlüğün 

güçlenmesine, dolayısıyla sosyal paylaĩımın 

gerçekleĩmesine vesile olur. Kadınların ağıt 

törenlerine katılması, Balıkesir Çepnilerin￾de sosyal hayatın asli unsurlarından birisi 

olarak kabul görmektedir. Özellikle ölen ki-

ĩilerin ardından düzenlenen ağıt törenleri, 

diğerlerine(düğün, askerlik vb.) göre daha 

194

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

önemlidir. Çünkü bu törenler, ölen kiĩi için 

yapılan son görevler olarak kabul görür. Kı-

sacası ağıt yakma törenleri, sosyal anlamda 

Balıkesir Çepnilerinin hayatını düzenlemek￾te ve insanlar arasındaki sosyal yakınlaĩma￾yı ve sorumluluğu geliĩtirmektedir.

Sonuç

Yapılan tespit ve değerlendirmelerin 

sonucunda Balıkesir Çepnilerinde ağıt gele￾neğinin düğün, ölüm törenleri ve cemlerde 

varlığını devam ettirdiğini söylemek müm￾kündür. Çepnilerin yerleĩik olduğu köylerin 

dıĩında Balıkesir’de ağıt geleneği zayıfl amıĩ

olmasına rağmen Çepnilerde farklı bir du￾rum söz konusudur. Özellikle Kerbela dola￾yısıyla Muharrem aylarında yas tutulmakta 

ve ağıtlar söylenmekte oluĩu, ağıt kültü-

rünün Çepnilerde canlılığını korumasına 

zemin hazırlamıĩtır. Ayrıca cemlerde her 

vesileyle Kerbela’nın anılması, Hz. Hüse￾yin ve beraberindekiler için gözyaĩı dökül￾mesi de ağıt geleneğinin devamlılığına katkı

yapmıĩtır. Ayrıca Çepnilerin Alevî-Bektaĩî 

inanç yapısının tesiriyle boy kimliğini çok 

fazla kaybetmemiĩ bir Oğuz boyu olması

da ağıt kültüründeki devamlılığı açıklar ni￾teliktedir. Bilindiği gibi Türklerde, özellikle 

İslamiyet’ten önce, güçlü bir ağıt geleneği 

vardır. İslamiyet’le birlikte bu geleneğin 

yavaĩ yavaĩ söndüğü, bazı gruplarda tama￾men ortadan kalktığı, bazılarında ise kısmen 

devam ettiği görülür. Daha Anadolu’ya gel￾meden Alevî oldukları bilinen Çepnilerde 

ağıt geleneği sönmemiĩ, hayatın ayrılık ve 

hüzün getiren her aĩamasında yaĩatılmıĩtır. 

Bu bakımdan Çepnilerde ağıt geleneğinin 

kalıcı olmasında Alevî-Bektaĩî değerlerinin 

etkili olduğunu ayrıca belirtmek gerekir.

Balıkesir Çepnilerindeki ağıt geleneğin￾de bazı değiĩim ve dönüĩümler de olmuĩ-

tur. Askerlik çağına gelmiĩ gençler için daha 

önceleri ağıt yakılırken günümüzde bu uy￾gulamadan vazgeçilmesi, bu gelenekte bazı

değiĩikliklerin olduğunu göstermektedir. 

Araĩtırma alanımızda ağıtlar, ağıtçı ka￾dınlar ve kamberler tarafından icra edilmek￾tedir. Ağıtçı kadınlar, ailelerinden veya ya￾kın akrabalarından miras aldıkları ağıtçılığı, 

gelinler ve ölenler için ağıt söyleyerek icra 

etmektedirler. Ağıtçı kadınlar, küçük yaĩlar￾dan itibaren ağıtların söylendiği ortamlarda 

bulunarak ağıtların sözlerini ve ezgisini öğ-

renmiĩlerdir. Ağıtçı kadınlar ağıtları, büyük 

oranda doğaçlama söylemektedirler. Ağıt 

söylemenin yanında ağlamaları ve beden ha￾reketleri de ağıt törenlerinin önemli unsurla￾rı arasındadır. Ĩiir söyleme ve ağlama konu￾sunda yetenekli tipler olan ağıtçılar, kadın￾lar arasından seçilmektedir. Erkek ağıtçıya 

rastlanılmayan Balıkesir Çepnilerinde ağıt 

törenlerinin kadınlar arasında gerçekleĩtiri￾liyor olması, ağıtçıların kimliklerini belirle￾mede aktif rol oynamıĩtır. Kadın ağıtçıların 

dıĩında kamberler de ağıt söylemektedirler. 

Onların ağıtları, genellikle Kerbela olayı ile 

ilgili olarak Alevî-Bektaĩî inanç ortamla￾rında nefes söylemiĩ ozanların nefeslerini 

söylemekten ibarettir. Pir Sultan Abdal, Kul 

Himmet, Teslim Abdal, Hatayî gibi ozanla￾rın Hz. Hüseyin ve Kerbela masumlarıyla 

ilgili ağıtları, kamberler tarafından cemlerde 

ve Muharrem aylarında yapılan inanç uygu￾lamalarında icra edilmektedir.

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

195

KAYNAKÇA

BALİ, Muhan. (1997). Ağıtlar. Ankara.

BORATAV, Pertev Naili. (1991a). “Türk 

Ağıtlarının İĩlevleri, Konuları ve 

Biçimleri”. Folklor ve Edebiyat (1982) II. 

İstanbul. s. 444-453.

BORATAV, Pertev Naili. (1991b), “Anadolu 

Ağıtlarının Türlü Nakıĩları ve Yakınıĩları

Üzerine”. Folklor ve Edebiyat (1982) II. 

İstanbul. s. 454-470.

BORATAV, Pertev Naili. (1995). 100 Soruda 

Türk Halk Edebiyatı, İstanbul.

BOSTAN, M. Hanifi . (2002). “Anadolu’da 

Çepni İskânı”. Türkler, C. 6, 299-311.

ÇAĞLAYAN, Bünyamin. (1997). Kerbelâ 

Mersiyeleri. Ankara. Yayımlanmamıĩ

Doktora Tezi.

ÇELİK, Ali. (2002). “Çepnilerin Anadolu’nun 

Türkleĩtirilmesindeki Yeri ve Önemi”. 

Türkler, C. 6, s. 312-323.

ÇIBLAK, Nilgün. (2005). Mersin Tahtacıları-

Halkbilimi Araĩtırmaları-. Ankara.

Divanü Lûgat-it Tercümesi I. (1998). Çev.: 

Besim Atalay. Ankara.

DİVİTÇİOĞLU, Sencer. (1994). Oğuz’dan 

Selçuklu’ya(Boy, Konat ve Devlet). 

İstanbul.

ELÇİN, Ĩükrü. (1990). Türkiye Türkçesinde 

Ağıtlar. Ankara.

ERÖZ, Mehmet. (1990). Türkiye’de Alevîlik 

ve Bektâĩîlik. Ankara.

GÖRKEM, İsmail. (2001). Türk Edebiyatında 

Ağıtlar-Çukurova Ağıtları-(İnceleme 

Metinler). Ankara.

HONKO, Lauri. (2003). “Ağıtlar: Yeniden 

Yaratma, Yapı ve Tür Problemleri”. Çev.: 

İsmail Görkem. Halkbiliminde Kuramlar 

ve Yaklaĩımlar. Ankara. s. 333-346.

KAYA, Doğan. (2004). Anonim Halk Ĩiiri. 

Ankara.

KÖKSAL, M. Asım. (1984). İslâm Tarihi 

Hazret-i Hüseyin ve Kerbelâ Fâciası. 

Ankara.

KÖPRÜLÜZÂDE, Mehmed Fuad. (1925). 

“Oğuz Etnolojisine Dair Tarihi Notlar”. 

Türkiyat Mecmuası, S. 1, Ağustos, s. 185-

211.

Menakıb-ı Hacı Bektâĩ-ı Velî “Vilâyet-nâme”. 

(1958). Haz.: Abdülbâki Gölpınarlı. 

İstanbul.

NOYAN, Bedri. (t.y.). Bütün Yönleriyle 

Bektâĩîlik ve Alevîlik. IV. Cilt. Ankara.

ÖGEL, Bahaeddin. (1993). Türk 

Mitolojisi(Kaynakları ve Açıklamaları ile 

Destanlar). C. I. Ankara.

ÖZKIRIMLI, Atilla. (1993). Toplumsal 

Bir Baĩkaldırının İdeolojisi Alevîlik￾Bektaĩîlik Araĩtırma-İnceleme. İstanbul.

ÖZMEN, İsmail. (2002). Teslim Abdal Hayatı

ve Ĩiirleri. Ankara.

SÜMER, Faruk. (1992). Çepniler Anadolu’nun 

Türk Yerleĩmesinde Önemli Rol 

Oynayan Bir Oğuz Boyu. İstanbul.

ĨAHİN, Halil İbrahim. (2004). Balıkesir 

Çepni Kültürü. Yayımlanmamıĩ Yüksek 

Lisans Tezi. Balıkesir Üniversitesi Sosyal 

Bilimler Enstitüsü.

ĨAHİN, Halil İbrahim. (2006). “Balıkesir 

Çepnilerinde Defi n ve Defi n Sonrası Bazı

İnanıĩ ve Uygulamalar”. Türk Kültürü ve 

Hacı Bektaĩ Veli Araĩtırma Dergisi, 39, 

Güz, 63-78.

TELLİOĞLU, İbrahim. (2004). Osmanlı

Hakimiyetine Kadar Doğu Karadeniz’de 

Türkler. Trabzon.

TOGAN, A. Zeki Velidi. (1982). Oğuz Destanı

Reĩideddin Oğuznâmesi, Tercüme ve 

Tahlili. İstanbul.

YETİĨEN, Rıza. (1977). “Naldöken Tahtacıları

XXIII: Naldöken Tahtacılarında Ölüm”. 

Türk Folklor Araĩtırmaları, 17(340), 

Kasım, 8145-8146.

YÖRÜKAN, Yusuf Ziya. (2002). Anadolu’da 

Alevîler ve Tahtacılar. Ankara.

196

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

Ağıtçı Kadınlar

Dilber Solak, 1944, 

Çukurhüseyin/Balıkesir doğumlu.

Zeynep Kaplan, 1952, 

Çukurhüseyin/Balıkesir doğumlu.

197

GELENEKSEL CEM UYGULAMALARI VE CEM 

UYGULAMALARININ KENTSEL DÖNÜĨÜMÜNDE ROL 

ALAN AKTÖRLER: DERNEK VE VAKIFLAR1

TRADITIONAL CEM PRACTICES AND THE ACTORS 

PLAYING A ROLE IN URBAN TRANSFORMATION: 

ASSOCIATIONS AND FOUNDATIONS1

1Hulusi YILMAZ2

ÖZET

Cem, Alevi inancının somutlaĩtığı

önemli bir dini ritüeldir. Kırdan kente göçle 

birlikte bütün geleneksel yapılarda olduğu 

gibi, geleneksel cemlerde de bir deformas￾yon olmuĩtur. Geleneksel cemler ĩekil, isim￾lendirme ve zamanlama açısından bölgeden 

bölgeye değiĩiklik göstermesine rağmen, 

ana bölümler, temel kurallar, anlam ve içe￾rik bakımından bir benzerlik taĩımaktadır. 

Geleneksel cemleri zaman kriterine göre sü-

rekli cemler ve periyodik cemler olarak tas￾nif etmek mümkündür. Periyodik cemler ise 

kendi içinde görüm cemleri ve diğer cemler 

olarak tasnif edilebilir.

1 Bu yazı, Atatürk Kültür Merkezi ile Nevĩehir 

Üniversitesi’nin birlikte düzenlediği “Doğumunun 

800. Yılında Hacı Bektaĩ Veli Bilgi Ĩöleni”nde bildiri 

olarak sunulmuĩtur.

2 Yrd. Doç. Dr., Nevĩehir Üniversitesi, Fen-Edebiyat 

Fakültesi, Sosyoloji Bölümü.

Günümüzde cem ibadetinin uygula￾nıĩında hem zaman hem de nitelik olarak 

sapma görülmektedir. Sürekli cemler olarak 

nitelediğimiz cumalık cemleri kentte kitle 

dernekleri tarafından yıl boyunca yapılmak￾tadır. Geleneksel Alevilik’te cumalık cemleri 

yıl boyunca yapılması ideal olarak düĩünül￾mesine rağmen, yapılmamaktadır.

Metropol bir kentte görüm cemleri, ye￾rel köy dernekleri tarafından uygulanabil￾mektedir. Kitle dernekleri ise diğer cemlerin 

yapılmasına müsait bir örgütlenme görünü-

mündedir.

Anahtar Kelimeler: Geleneksel Cemler, 

Cemin Dönüĩümü, Dernek ve Vakıfl ar

ABSTRACT

Cem is an important ritual in which 

Alevism is materialised. Traditional cem 

rituel, like all the other traditional structu￾res, has become deformed due to the mig￾rations from villages to cities. Although tra-

198

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

ditional cem rituals may differ from region 

to region according to the form, denotation 

and timing, they resemble in terms of main 

sections, rules, meaning and content. It is 

possible to classify traditional cem rituals as 

permanent and periodical ones according to 

timing criterias. Periodical ones can also be 

classifi ed as the rituals of vision and the ot￾hers on their own.

Today, some variations are observed in 

the implementation of cem rituals in terms 

timing and quality. All the year round, “cu￾malık” (a kind of entertainment organized 

after weddings) called permanent cem ritual 

is organized by public associations. In tradi￾tional Aleviness, it is ideologically thought 

that rituals of cumalık are organized throug￾hout the year, but, in practice, they are not 

organized. 

In an metropolitan, rituals of vision can 

be practiced by the rural associations of vil￾lages. On the other hand, public associations 

have appeared as an organization suitable 

for other cem rituals.

Key Words: Traditional Cem Rituals, 

Transformation of Cem Ritual, Association 

and Foundation.

GİRİĨ

Türkiye’de köy toplumsal grubu, özel￾likle 1950’den sonra büyük bir toplumsal 

hareketlilik yaĩamıĩtır. Tarımsal üretimde 

teknolojinin kullanılması, iĩsizliğin artması, 

ĩehrin cazibesi derken köyden kente yoğun 

bir göç dönemi baĩlamıĩtır.1950 yılında nü-

fusun %25’i ĩehirde yaĩarken, 2000 yılında 

nüfusun %65’i ĩehirde yaĩamaktadır. Yak￾laĩık atmıĩ yıllık yoğun değiĩim sürecinde 

Türkiye’nin nüfus özellikleri birçok olguyu 

yakından ilgilendirecek yeni bir yapıya ka￾vuĩmuĩtur. 

 Köy toplumsal grubu ve bu grubun dini 

yapısında meydana gelen çarpıcı değiĩim, 

Türkiye’nin son zamanlarda yaĩadığı yo-

ğun göç hareketiyle yakından ilgilidir. Köy￾lerden kentlere göçün neticesinde toplumsal 

çözülme doğal bir sonuç olarak karĩımıza 

çıkmaktadır. Toplumsal yapıda meydana 

gelen çözülmeler hem fi ziki hem de kültürel 

bir muhtevaya sahiptir. Toplumun fi ziki un￾surlarından biri olan demografi k özellikler, 

sosyal iliĩki biçimlerinin belirlenmesinde et￾kilidir. Genç nüfusa sahip toplumsal yapıda 

kültürel aktarımın nesnesi hazır haldedir. 

Göçle birlikte genç nüfusunu kaybeden köy 

toplumsal grubu, kültürel aktarımını yapa￾cağı dinamik unsurunu yitirmiĩtir. Artık, 

köy nüfus özelliklerini yansıtan tablolarda 

yaĩlıların ağırlıklı yeri vardır.

Demografi k yapıda meydana gelen 

bu çözülme, kültürel yapıyı da etkilemiĩ-

tir. Kırsal yaĩama iliĩkin değerler, normlar, 

kurumlar, statüler, roller ve sosyal iliĩkiler 

bu çözülmeden nasibini almıĩtır. Özellikle 

kırsal yaĩam özelliklerine göre yapılanmıĩ

Alevilik, toplumsal çözülmeyi derinden 

yaĩayan bir inanç olarak karĩımıza çıkmak￾tadır. İnanç ve ibadet, din kurumunun bir￾birini tamamlayan iki önemli özelliğidir. 

İnanç, varlığını açığa vurarak gündelik ha￾yatta somutlaĩma ihtiyacı duyar. Ritüel ise 

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

199

bu inancı belirli davranıĩ kalıplarıyla so￾mutlaĩtırır. Böylece din, ancak ritüel aracı-

lığıyla hayatta tutunabilir(Subaĩı, 2005: 21). 

Her ritüel, efsanevi bir geçmiĩ içinde “baĩ-

langıçta” meydana gelmiĩ olan kutsal bir 

olayın yeniden güncelleĩtirilmesi, “olağan” 

zamansal süreden çıkılmasıdır(Eliade, 1991: 

49). Bu yönüyle ritüel bir kutsallık içerir 

ve ritüel kaybı yalnızca bir takım davranıĩ

kalıplarının yitimi olmayıp, aynı zamanda 

inanç kaybına da sebebiyet vermektedir. 

Birçok dini grupta olduğu gibi Alevilik de 

bu sosyal değiĩme sürecinde önemli ritü-

el kayıplarına uğramıĩtır. Bugün azımsa￾namayacak bir grup kutsal alanın dıĩında 

yaĩamaktadır(Türkdoğan, 1995: 467). Alevi 

ritüellerindeki bu kayıp modern dünyaya 

ait birçok faktörle açıklanabilir. Aleviliğin 

ĩehirleĩme sürecinde yaĩadığı sorunlar sa￾dece onun kırsal özelliği ile değil; ĩehirleĩ-

me, sekülerleĩme, siyasallaĩma ve meĩrula-

ĩamama gibi faktörlerle ele alınmalıdır. 

Alevi ritüelleri çoğunlukla cemler çer-

çevesinde yapılır. Ritüel kayıplarının da en 

iyi gözleneceği yer cemlerdir. Bunun için 

yapılacak ĩey, cemleri geçmiĩteki ve günü-

müzdeki durumlarıyla değerlendirmektir. 

Geçmiĩte yapılan cemler “Geleneksel Cem 

Uygulamaları” adı altında yoğun göçün ya-

ĩanmadığı 1950’li yıllara kadar olan dönemi 

kapsamaktadır. Günümüzdeki cemler ise 

1990’lı yıllardan itibaren baĩlayan vakıf ve 

dernek faaliyetleri çerçevesinde, “Günümüz 

Cem Uygulamaları” baĩlığı altında düĩü-

nülmüĩtür.

YÖNTEM

Bu bildiri, geleneksel Alevilik dediği￾miz kırsal bölgelerdeki Alevilerin yıl boyun￾ca yaptıkları cemler ile bu cemlerin bugün 

kentlerde uygulanıĩ biçimi ve bu konuda 

rol oynayan dernek ve vakıfl ar üzerine bir 

çalıĩmadır. Araĩtırmada tarama modeli de￾nenmiĩtir. Ĩehir ve köylerdeki cem ibadet￾lerine katılımlı gözlem tekniği uygulanmıĩ-

tır. Dedeler, dernek ve vakıfl ardan mülakat 

tekniği ile bilgi toplanmıĩtır. Evren, Orta 

Anadolu Aleviliği olarak sınırlandırılmıĩtır. 

Örneklem ise Ankara, Kırıkkale, Sivas ve 

Yozgat illerinde talibi bulunan bazı dedeler, 

Ankara’da Alevi inancına hizmet eden der￾nek ve vakıfl ar ile Ankara’da Mamak, Altın￾dağ, Keçiören ve Dikmen semtlerinde on altı

köy derneği olarak belirlenmiĩtir. Amacımız, 

öncelikle geleneksel Alevilik’teki cem uy￾gulamalarını öğrenmektir. İkinci olarak, bu 

bulguların Ankara gibi metropol bir kentte 

dönüĩümünü göstermektir. Son olarak ise, 

geleneksel cem uygulamalarının kent orta￾mında dönüĩümüne vesile olan dernek ve 

vakıfl arın rolünü ortaya koymaktır. 

GELENEKSEL CEM 

UYGULAMALARI

Cem; toplanmak, bir araya gelmek an￾lamına gelir(Eröz, 1977: 99). Cem Alevi 

inancına göre peygamberimizin miraç hadi￾sesinde geçen “Kırklar Bezmi”nin her defa￾sında yeniden canlandırılmasıdır(Melikoff, 

1994: 186). Kırklar meclisinin kutsallığına 

gönderme yapılarak meĩruluk kazanan cem 

sadece dini duygunun tatmini değil, sosyal 

200

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

iliĩkilerin düzenlendiği birçok fonksiyona 

sahiptir.

Cemler her yerde yapılabilir. Kapalı bir 

mekânda yapıldığı gibi açık alanda da ya￾pılabilir. Cem için sabit bir mekân düĩünül￾memiĩtir. Mekânın kutsiyetinden çok, “cem 

olmanın” önemi vardır. Fakat, cem; dini iba￾detin yaĩandığı, ahlaki değer yargılarının ve￾rildiği ve adaletin sağlandığı yer olduğu için 

cem yapılacak yerlere iliĩkin birtakım kriter￾ler getirilmiĩtir. Buna göre cemler genellikle, 

on iki hizmet sahiplerinden birinin, dedenin 

ya da köyün ileri gelenlerinin birinin evinde 

veya belli yatırlar ve ocakların bulunduğu 

yerlerdeki mekânlarda yapılabilir(Yaman, 

2004: 1001).

Alevi-Bektaĩi cem ve erkanlarının içe￾riği 16. yüzyılda Kızılbaĩlık inancını tem￾sil eden Safevi Dergahı’nın çalıĩmalarıyla 

oluĩmuĩtur. İmam Cafer Sadık Buyruğu adı

altında buyruklar bu dönemde yazılmıĩ ve 

Anadolu’ya yayılmıĩtır. Cem uygulama￾ları bu kitapların içeriğine göre bir çerçeve 

kazanmıĩtır(Kaygusuz, 2005: 248). 

Buyruklarda tarikatın on iki erkanın￾dan bahsedilmektedir. “Cem yapıldığında 

on iki erkan icra olunmayınca, erkan tamam 

olmaz, yenilen içilen helal olmaz.”(Bozkurt, 

2005: 195), denilmektedir. Yine buyruklarda 

kırklar ceminden, musahiplikten, erkandan 

geçmeden, ikrar almadan ve dara durmak￾tan söz edilmektedir.”(Bozkurt, 2005).

Cemler, ana bölümler, temel kurallar, 

anlam ve içerik bakımından benzerlik gös￾terse de ĩekil, isimlendirme ve zamanlama 

açısından bölgeden bölgeye, hatta ocaktan 

ocağa değiĩiklik göstermektedir(Bal, 2004: 

48). Bununla ilgili olarak Aleviler, “yol bir 

sürek bin bir” demektedirler.

Bu durum, cemlerin tasnifi ni yapmak 

isteyen araĩtırmacılar için sıkıntıya neden 

olmaktadır. Problem olgusal olduğu gibi, 

yapılan araĩtırmanın bölgesel olmasından 

da kaynaklanmaktadır.

Fığlalı, cemleri iki kısıma ayırır. Bunlar; 

dini ve yarı dini cemlerdir. Dini cemler; ikrar 

verme cemi ve görgü cemidir. Yarı dini cem￾ler ise Abdal Musa cemi, Kerbela(Muharrem) 

meydanı, koldan kopan erkanı, dardan in￾dirme erkanıdır(Fığlalı, 1994: 329). Fığlalı, 

Abdal Musa cemi için, “bazı bölgelerde kıĩ

aylarında perĩembeyi cumaya bağlayan ge￾celerde her hafta Abdal Musa kurbanı yap￾mak gelenekleĩmiĩtir”, demektedir. Ayrıca 

Fığlalı, ĩahıslar kurban kesmek istediğinde, 

dede veya baĩka bir konuk köye geldiğinde, 

köyde dargınlık veya baĩka bir mesele çıktı-

ğında onu çözmek için de Abdal Musa cemi 

yapılır demektedir(Fığlalı, 1994: 331).

Kaygusuz, cemleri iki ana bölümde in￾celemektedir: 

I. Görgü cemi ya da cemleri; ikrar 

verme-musahiplik cemi, görülüp-sorulma/

baĩokutma cemi, düĩkün kaldırma ve dar￾dan indirme cemleri. 

II. Muhabbet cemleri; eğitim-öğretim 

amaçlı temsili cemler, Abdal Musa cemi, 

Hızır cemi, koldan kopan 

erkanı(Kaygusuz, 2005: 249).

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

201

Bal, cemleri amaçlarına göre tasnif et￾miĩtir. Bunlar; ikrar verme(yola alınma) er￾kanı, görgü, baĩ okutma erkanı, musahiplik 

erkanı, dardan indirme erkanı, Abdal Musa 

erkanı ve Nevruz erkanıdır(Bal, 2004: 48). 

Bal, Abdal Musa cemi için; bazı bölgelerde 

perĩembeyi cumaya bağlayan gece yapılır 

demekle bunun cumalık cemi olduğuna dair 

bir imada bulunsa da her perĩembe akĩamı

Abdal Musa cemi yapıldığına dair bir belir￾ginlik yoktur(Bal, 2004: 53).

Üzüm, cemlerin birçok çeĩidi bulun￾duğunu, bunlardan ikrar verme ve görgü 

cemlerinin ayrı bir önemi olduğunu söyler. 

Diğerlerini ise, Abdal Musa kurbanı, hizmet 

görme(baĩokutma) erkanı, koldan kopan er￾kanı, dardan indirme erkanı, Muharrem er￾kanı olarak sıralar(Üzüm, 2000: 105).

Yaman, cemlerin Abdal Musa kurbanı, 

birlik cemi, dardan indirme erkanı, koldan 

kopan erkanı, Ali cemi, görgü cemi, içeri 

kurbanı, ikrar cemi gibi isimlerle anıldığını

belirttikten sonra cemlerin, kıĩ aylarında, 

özellikle perĩembeyi cumaya bağlayan ak-

ĩam yapılmasının esas olduğunu söylemek￾tedir. Muharrem ayı dıĩındaki zamanlarda 

cem ibadeti yapılabileceğine dayanarak, 

”kırk sekiz cuma haktır” sözüne istinaden 

her perĩembe akĩamı cem yapılması zo￾runluluğu çıktığını bildirmektedir(Yaman, 

2004: 97).

Bizzat erkanı yürüten bir dedenin cem 

tasnifi ise biraz daha farklıdır. Hüseyin Or￾han Dede’ye göre, lokma cemi, Abdal Musa 

cemi ve görgü cemi olmak üzere üç çeĩit 

cem vardır.

Lokma cemi; her hafta perĩembeyi cu￾maya bağlayan gece, insanların ibadet ama￾cıyla bir araya geldikleri cemlerdir.

Abdal Musa cemi; görgü ceminin eĩiği￾dir, yani rehberidir. Senede bir kez ve genel￾likle de kıĩ aylarında yapılır.

Görgü cemi; senede bir kez veya en 

az(üst üste olmak kaydıyla) dört yılda bir 

kez toplanmak suretiyle yapılır(Orhan, 

2003: 31-33). 

Yukarıdaki tasnifl erde dikkat edilecek 

olursa, cemlerin anlamlandırılması araĩ-

tırmacılara göre değiĩmektedir. Fığlalı’da 

yarı dini olarak kabul edilen dar cemi, 

Kaygusuz’da görgü cemleri kapsamındadır.

Abdal Musa cemi, Hüseyin Orhan Dede 

için görgü ceminin eĩiği iken ve yılda ancak 

bir kez yapılırken, Fığlalı, bu cemin her haf￾ta yapıldığını söylemektedir. Orhan Dede 

ise, lokma cemini her perĩembe yapılan 

cem olarak tasnif etmiĩtir. Yine Abdal Musa 

cemine Doğu Anadolu’da Erzurum çevre￾sinde pek rastlanmazken Orta Anadolu’da 

genellikle görgü kurbanları bitince ortak 

bir Abdal Musa kurbanı yapılarak o devre￾deki hizmetler mühürlenmiĩ olur(Yörükan, 

1998: 330). Arslanoğlu ise, Abdal Musa kur￾banının birlik kurbanı olarak da anıldığını

bildirmektedir. Bu, yıllık tarikat hizmetle￾rinin ilkidir, cemlerin baĩladığını gösterir, 

Kızıldeli kurbanı ise tarikat hizmetlerinin 

bittiğini gösterir, demektedir(Arslanoğlu, 

1998: 286)

202

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

Nevruz ve Hıdırellez ise Batı Ana￾dolu Alevileri’nin dinsel törenidir. Orta 

Anadolu Alevileri bu günlerde cem 

yapmazlar(Bozkurt, 1990: 284).

Yine, Orta Anadolu Alevileri’nde ölen 

kiĩinin arkasından, dardan indirme cemi ya￾pılırken, Doğu Anadolu bölgesinde bu ceme 

rastlanmaz.

Tasnifl erdeki bu karıĩıklığa rağmen yine 

de geleneksel Aleviliği yansıtacak yeni bir 

kategorizasyon yapılabilir. Zaman kriteri ve 

cemin niteliği dikkate alınarak yapılan bir 

tasnif ĩehirleĩme sürecinde karĩılaĩtığımız 

cem uygulamalarını anlamamızı da kolay￾laĩtıracaktır. Cemleri sürekli ve periyodik 

cemler olarak tasnif edebiliriz. 

I. Sürekli Cemler: Yıl boyunca yapılma￾sı ideal olarak düĩünülen cemlerdir. Farklı

bölgelerde lokma cemi, Abdal Musa cemi, 

Balım Sultan cemi ya da kısır cem gibi isim￾lerle anılmaktadır. Muharrem ayı hariç ol￾mak üzere kırk sekiz hafta yapılması ideal 

olarak düĩünülmüĩtür. Dede, talibinden ik￾rar alırken “kırk sekiz cumalık hak mıdır?” 

sorusunu sorarak bu cemin yapılması ge￾rektiğine dair fi kri pekiĩtirir. Her perĩembe￾yi cumaya bağlayan gece yapılır. Bu yüzden 

bu ceme “cumalık cemi” de denir. 

Bu cem her ne kadar kırk sekiz hafta 

yapılacak ĩekilde idealize edilse de gerçekte 

kırsal yaĩamın özelliklerine göre ĩekillen￾miĩtir. Genellikle çalıĩma hayatının sona er￾diği aylarda baĩlayan bu cem yine çalıĩma 

hayatının baĩlayacağı bahar aylarına kadar 

devam etmektedir. Bu durum, köyde de￾vamlı olarak bir dedenin bulunmasında bile 

değiĩmemektedir. Çalıĩma hayatı ibadetin 

ĩekillenmesinde önemli bir faktör olarak 

karĩımıza çıkmaktadır. 

II. Periyodik Cemler: Bu cemleri nitelik 

olarak iki kısımda tasnif etmek mümkündür: 

A) Görgü Cemleri: İkrar verme￾musahiplik cemi, görülüp-sorulma/baĩo￾kutma cemi, düĩkün kaldırma ve ölen ki-

ĩiyi dardan indirme cemleridir. Bu cemler 

toplumsal yönü olmakla beraber, bireysel 

odaklı olup, bireysel sorumlulukları yerine 

getirmek için yapılan cemlerdir.

a) İkrar verme-musahiplik cemi: Bir 

kiĩinin Alevi-Bektaĩi yoluna alınması ama￾cıyla yapılan cemdir. Aleviler’de musahibi 

ile birlikte bir çiftin, dolayısıyla karı-koca 

dört kiĩilik iki çiftin, erkana girmesi için 

yapılır(Fığlalı, 1994: 331).

b) Görülüp-sorulma/baĩokutma cemi: 

Alevilerin ikrarlarını tazelediği, birbiriyle 

küs yahut kavgalı olanların barıĩtığı ve tövbe 

ettiği bir cemdir. İnsanın kendini temize çı-

karması, kardeĩlerinden helallik dilemesi ve 

bunu alması için yapılır. Bu erkanın, her yıl 

bir kez veya en çok dört yılda bir yapılması

gerekir(Üzüm, 2000: 105; Fığlalı, 1994: 333).

c) Dardan indirme cemi: Ölen bir 

Alevi’nin ruhunu anma için yapılır. Ölen 

bir kiĩinin eĩ ve dostlarıyla, alıĩveriĩ ettiği 

insanlarla helalleĩmeden ölebileceği olasılı-

ğından hareket edilerek, sağlığında bu erka￾nı nasıl yerine getirmiĩse, ölümünden sonra 

da onun ruhunun rahat ve huzura kavuĩ-

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

203

ması için geride kalanları tarafından dardan 

indirme erkanı yapılır(Fığlalı, 1994: 332).

d) Düĩkün kaldırma cemi: Alevi-Bektaĩi 

inancına ters düĩen suçlardan birini iĩleyen 

bir kimse veya musahipli olanlardan her biri 

yoldan düĩmüĩ sayılır. Düĩkünlükten kur￾tulmak için dede düĩkünü dara çeker, yap￾tığı suçun cezasını cem erenleri ile beraber 

belirler. Talip, düĩkünlüğüne uygun cezayı

çektikten sonra böyle bir suçu bir daha yap￾mayacağına dair tövbe ettikten sonra ceme 

alınır(Bozkurt, tarihsiz: 59).

B) Yarı Dini Cemler veya Muhabbet 

Cemleri: Abdal Musa cemi, Muharrem cemi, 

Nevruz cemi bu tür cemlerdendir. Toplum￾sal dayanıĩmanın hakim olduğu, birlik ru￾hunu ön plana çıkaran cemlerdir. 

a) Abdal Musa Cemi: Toplumu birleĩ-

tirme ve kaynaĩtırma amaçlanır, gençler 

yol-erkan öğrenirler. Diğer cemlerde olduğu 

gibi on iki hizmet yürütülür(Bal, 2004: 53). Bu 

cem, görgü ceminin eĩiğidir. Senede bir kez 

ve genellikle de kıĩ aylarında yapılır(Orhan, 

2003: 32). Bazı bölgelerde ise görgü cemleri￾ni mühürlemek için yapılır(Yörükan, 1998: 

330). Abdal Musa kurbanı kesmekle insan￾lar elem, keder, hastalık ve belalardan koru￾nacaklarına ve kazançlarının bereketli ola￾cağına inanırlar(Üzüm, 2000: 114).

b) Nevruz Cemi: Nevruz günü olan 21 

Mart akĩamında gerçekleĩtirilen cemdir. 

Nevruz, Alevilerce Hz.Ali’nin doğum günü 

olarak kabul edilir. Nevruz ceminde nevruzi￾yeler okunur ve dualar edilir(Bal, 2004: 53).

c) Muharrem Cemi: Hz. Hüseyin’in 

Kerbela’da ĩehit ediliĩinin anısına Muhar￾rem ayının 1.-12. günleri arasında matem 

tutulur, on ikinci akĩamı cem yapılır. Kerbe￾la ĩehitleri için dualar okunur(Fığlalı, 1994: 

332).

GÜNÜMÜZ CEM 

UYGULAMALARI

Ĩehirleĩme sürecinde geleneksel Alevi￾lik, modern örgütlenme tipleriyle yaĩatıl￾mak istenmektedir. Cem ibadetinin kente 

özgü ĩartlarda yerine getirilmesinde önemli 

rol oynayan örgütleri iki kısımda inceleye￾biliriz. Birincisi, kitle örgütlenmeleri olup, 

cemevleri, dernek ve vakıfl ar olarak teĩki￾latlanmıĩlardır. İkincisi, yerel örgütlenmeler 

olup, köy dernekleri olarak teĩkilatlanmıĩ-

lardır. Her iki örgütlenme tipinin geleneksel 

Aleviliği idrak ediĩi ve uygulamaları birbi￾rinden farklıdır. 

Kitle örgütleri, dini-kültürel örgüt￾lenmeler olup, Alevi inanç ve kültürünü 

yaĩatma gayreti içindedirler. Cemevle￾ri, dernekler, vakıfl ar, dergahlar ĩeklinde 

örgütlenirler(Okan, 2005: 156). Ankara’da 

yapılan alan araĩtırmasında kitle dernekleri 

statüsünde altı cemevi tespit edilmiĩtir. Ait 

oldukları kurum ve bulundukları semtler 

aĩağıda verilmiĩtir(Yılmaz, 2008: 230-231). 

204

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

1. Ankara Cem Kültür Evleri Yaptırma Derneği -------------- Mamak/Tuzluçayır

2. H.B.V.K.D.D3

 Mamak/Boğaziçi Ĩb. --------------------------- Mamak/Boğaziçi 

3. Hacı Bektaĩ Veli Anadolu Kültür Vakfı----------------------- Dikmen

4. Hüseyin Gazi Kültür ve Sanat Vakfı -------------------------- Altındağ/Hüseyin Gazi

5. Can Dostlar Cemevi ----------------------------------------------- Kızılay

6. Cem Vakfı Ankara Ĩb. Cemevi--------------------------------- Kızılay 

Cemevleri örgütlenmesi amaç itibariyle 

hem ibadetlerin yerine getirildiği bir yer ola￾rak hem de Alevi inanç ve kültürünün yaĩa￾tılması için faaliyet gösterilen bir yer olarak, 

geleneksel Aleviliğin yaĩatılmasında diğer 

kitle örgütlenmelere göre daha iĩlevseldir.

Ankara’da cem yaptırma amaçlı iki kit￾le derneği tespit edilmiĩtir. Bunlardan ilki, 

Ankara Cem Kültür Evleri Yaptırma Derneği 

olup, 1992 yılında kurulmuĩtur ve Alevilerin 

yoğun olarak yaĩadığı Mamak/Tuzluçayır 

bölgesine hitap etmektedir. Yıl boyunca yap￾tırmıĩ oldukları ibadetlerin nitelikleri ve sayı-

sı aĩağıda verilmiĩtir(Yılmaz, 2008: 227-229)

Sivas/Uruk köyü(Kırk yemeği) → 4.11.2005

Malatya /Hekimhan → 5.11.2005

Ali Ulupınar(Musahiplik cemi) → 13.11.2005

Çorum/Misler Ovacık(Adak kurbanı) → 19.11.2005

Baydanların Cemi(Abdal Musa) → 20.11.2005

Hamal Köyü(Cem) → 21.11.2005

Cemevi(Abdal Musa) → 21.11.2005

Aĩık Arap → 24.11.2005

Eyüp Akbaĩ-Hamal Köyü → 26.11.2005

Susuz Ören Köyü(Kırk Yemeği) → 04.12.2005

Mecit Köyü(Cem) → 12.01.2006

Hacı Bektaĩ Vakfı(Cem) → 14.11.2006

Derviĩ Kırıcı(Yemek) → 16.01.2006

Kurban-A. Musa Cemi → 20.01.2006

3 H.B.V.K.D.D:Hacı Bektaĩ Veli Kültür Dayanıĩma Derneği

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

205

Çorum/Karakeçili A. Musa Cemi → 15.01.2006

Çorum Akdam Köyü A.Musa Cemi → 27.01.2006

Ceviz Köyü-Aĩure/Kurban → 12.02.2006

Cemevi/Kurban → 18.02.2006

Cemevi-Aĩure → 18.02.2006

Karabayır Köyü → 25.02.2006

Hasan Gündoğdu → 26.06.2006

Hüseyin Aslan-Abdal Musa → 04.03.2006

Yusuf Karacakale-Abdal Musa → 05.03.2006

Karanlık Köyü-Hızır Lokması → 11.03.2006

Seyfe Köyü-Abdal Musa → 12.03.2006

Erdoğan Eroğlu-A. Musa → 26.03.2006

Baĩak Köyü-Abdal Musa → 08.04.2006

Nural Türkmen-Yemek → 20.05.2006

Hasan Ali Eker-Yemek → 27.05.2006

Yaĩar Sevinçli-Yemek → 17.06.2006

Ankara Cem Kültür Evleri Yaptırma 

Derneği’nde dönemsel olarak yani Kasım 

2005’ten Haziran 2006’ya kadar yapılan yıl￾lık periyodik cemlerin sayısı yirmi dörttür, 

altı adet cenaze yemeği ile toplam otuz ka￾yıtlı faaliyet yapılmıĩtır. Periyodik cemler 

ekseriyetle köy derneklerinin önderliği ile 

Abdal Musa cemi olarak yapılmıĩtır. Yine, 

yarı dini cemlerden iki Muharrem cemi, bir 

de Hızır cemi yapılmıĩtır. Görüm cemi ola￾rak bir kez musahip cemi yapıldığı görül￾mektedir. Yukarıda verilen ibadet sayısını

bildirir listeden baĩka, her hafta perĩem￾be günleri cumalık cemleri yapılmaktadır. 

Fakat, bu cemler perĩembe günü, gündüz 

12.00 ile 17.00 saatleri arasında yapılmakta￾dır. Bu cemevi, bölgede önemli bir boĩluğu 

doldurmaktadır. Ancak, bir apartmanın ze￾min katında iĩlevini sürdürdüğü için ses ve 

kalabalık yüzünden apartman sakinleriyle 

sıkıntı yaĩanmaktadır. 

İkinci cemevi, Can Dostlar Cemevi’dir. 

2007 yılında ĩehrin merkezinde, Ankara/

Kızılay’da bir iĩ hanının dördüncü katında 

açılmıĩtır. Cumalık cemleri eksiksiz olarak 

yapılmaktadır. Fakat, ĩehir hayatının hızı

ve iĩ hayatının yoğun temposuna uygun 

olarak, cumalık cemi perĩembe akĩamları

18.30 ile 20.30 saatleri arasında iki saatlik bir 

zaman dilimine sıkıĩtırılarak yapılmaktadır. 

Bu yüzden Ehl-i beyt sohbetleri yapılama￾maktadır, bu da ĩikayet konusu olmaktadır.

206

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

Cumalık ceminden baĩka, Alevi canla￾rın geçmiĩlerinin ruhuna hediye maksadıy￾la getirmiĩ oldukları lokmalar, hayır dua 

almak isteyenlerin getirdikleri lokmalar için 

cemler yapılmakta, sonra da bu lokmalar 

yenmektedir. Bu cemler bireysel taleplerin 

neticesinde olmaktadır. 

Can Dostlar Cemevi, iĩ hanında ve katta 

olduğu için kurban kesme ve piĩirme teĩki￾latı yoktur. Kurbanlı cemlerin azlığı biraz 

da mekanın fi ziki yetersizliğinden kaynak￾lanmaktadır. Bu durum köy derneklerinin 

Abdal Musa cemi için veya diğer kurban￾lı cemler için burayı tercih etmemelerinin 

sebebi olarak düĩünülmektedir. Kurbanlı

cemler ancak kurbanın baĩka bir yerde du￾alanıp, kesilip, poĩetlendikten sonra ceme￾vine getirilmesiyle olmaktadır. Bu da fazla 

tasvip edilmediğinden, kurbanlı cemler na￾dir olmaktadır.

Cemevleri gibi kitle örgütleri olarak ka￾bul ettiğimiz diğer kitle dernekleri de gele￾neksel cemlerin uygulamasında rol almakta￾dırlar. Ancak, bu ibadetin yerine getirilmesi 

hususunda derneklerin görev tanımları

buna uymakta mıdır ona bakmak gerekir.

Pir Sultan Abdal Derneği kitle örgüt￾lenmesi bakımından dikkat çekicidir. Der￾neğin amacı, “…baĩta Anadolu Alevi kül￾türü olmak üzere, tüm kültürleri yaĩatmak, 

geliĩtirmek…”, derneğin yapacağı iĩler ise, 

“amacı doğrultusunda, konferans, seminer, 

panel, sempozyum, semah, saz, tiyatro, halk 

oyunları, eğitim ile ilgili çalıĩmalar…” ĩek￾linde belirtilmektedir.

Cemevleri ile ilgili olarak dernek tü-

züğünde: “Cemevlerini; Alevilerin inanç 

merkezi olarak kabul eder ve bunların 

önündeki yasal ve idari engellerin kaldırıl￾ması için mücadele eder” ĩeklinde bir karar 

almıĩtır(http://www.pirsultan.net).

Pir Sultan Abdal Derneği’nin kararla￾rı, amaçları ve yapacağı iĩler arasında cem 

yaptırmak gibi bir kayıt yoktur. Zaten, saha 

çalıĩmasında da Ankara/Yenimahalle ĩu￾besinde yapılan bir mülakatta yılda bir kez 

Abdal Musa cemi yaptırdıklarını söylemiĩ-

lerdir.

Vakıf olarak kitlelere hitap eden kuru￾luĩlar arasında Hacı Bektaĩ Veli Anadolu 

Kültür Vakfı önemli bir yere sahiptir. Vak￾fın amaçları arasında Alevi-Bektaĩi inanç ve 

kültürünü yaĩatmak olmasına rağmen, ge￾leneksel cemlerin yoğun olarak yapıldığını

görmek mümkün değildir. Vakıfta, cuma￾lık cemleri yapılmamakta, vakfın daimi bir 

dedesi de bulunmamaktadır. Abdal Musa 

cemi, Hızır cemi, Sultan Nevruz cemi ve 

Muharrem cemi olmak üzere yılda beĩ,altı

cem ancak yapılmaktadır. Genellikle ölen 

kiĩinin arkasından yemek verilmektedir; fa￾kat bu da cem olarak yapılmadığı için cem 

hükmünü taĩımamaktadır. 

Alevîlerin ibadetlerinin en sık yapıldı-

ğı dönem kıĩın aralık ayında baĩlayıp mart 

ayında baharın gelmesiyle sona eren dö-

nemdir. Aralık 2006’dan Nisan 2007’ye ka￾dar olan dönemde Hacı Bektaĩ Veli Anado￾lu Kültür Vakfı’nda yapılan cemler aĩağıda 

verilmiĩtir.(Yılmaz, 2008: 224)

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

207

4 HBVAKV: Hacı Bektaĩ Veli Anadolu Kültür Vakfı

İlyashacı Köy Derneği → 18 Kasım 2006

Otluk Köy Derneği → 17 Aralık 2006 

Arguvanlılar → 24 Aralık 2006

Davulalan Köy Derneği → 11 Ĩubat 2006

Yahyalı Köyü → 17 Ĩubat 2007, Cem 

HBVAKV4 (Vakıf) → 18 Ĩubat 2007, Aĩure-Cem

Çorum-Der → 3 Mart 2007, Cem 

Bu cemler görgü ya da görüm cemleri 

olmayıp çoğunluğu birlik ve dayanıĩmayı

tesis etmek amacıyla yapılan Abdal Musa 

cemleridir. Vakıf görevlisi, cemlerin çok az 

yapıldığını, bunların yerine cenaze yemek￾leri, dayanıĩma yemekleri, ozan anmaları ve 

konferanslar yapıldığını bildirmiĩtir. 

Kitlelere hitap eden bir diğer vakıf da 

Cem Vakfı’dır. Vakfın amacı, “Alevî-İslam 

anlayıĩının berrak bir ĩekilde ortaya çıka￾rılması” olarak tarif edilmiĩtir. Cem Vakfı, 

bugün oluĩturmuĩ olduğu Alevî İslâm Din 

Hizmetleri Baĩkanlığı, Dedeler Kurulu gibi 

kurumlaĩmalarla ve yayın faaliyetleri ile 

Alevîler’de ortak bir inanç ve ibadet birlik￾teliği oluĩturmaya çalıĩmaktadır. Cem Vak￾fı Ankara’da bir apartman dairesinde hem 

toplantı, hem de cemler düzenleyerek hiz￾met vermeye çalıĩmaktadır. Mekânın darlı-

ğı geleneksel Alevî inanç ve ibadetlerini sür￾dürmeye imkân vermemektedir. Her hafta 

perĩembe akĩamı cumalık cemi yapılmakta￾dır. Ayrıca, yıl içerisinde Abdal Musa cemi, 

Muharrem cemi, Hızır cemi, Nevruz cemi 

gibi yılda bir kez yapılan periyodik cemler 

de yapılmaktadır. 

Geleneksel Aleviliği ve cem uygulama￾larını modern kent hayatında yaĩatmaya 

çalıĩan ikinci örgüt tipimiz yerel köy der￾nekleridir. Tüzel kiĩiliği ile modern dünya￾nın kurumlarından biri olan bu derneklerin 

amacı sosyal yardımlaĩma ve dayanıĩmadır. 

Kitle örgütlerinin yaygın ve kapsayıcılığına 

karĩın, yerel dernekler dar ve özgündür. Bu 

çerçevede, amaçları arasında, köyden kente 

göçün getirdiği dağınıklığı toparlayabilmek, 

farklı ĩehirlerde yaĩayan üyelerinin birlikte￾lik bağlarını kuvvetlendirmek, kültürel yoz￾laĩmanın hızını kesebilmek, kültürel aktarı-

mı sağlamak, etkin bir haberleĩme ağı kura￾bilmek gibi faaliyetler sayılabilir.

Kızılırmak Köy Dernekleri bünyesinde 

birleĩmiĩ köylerin yayın organı olan Kızılır￾mak Dergisi’nde, örgütlenmenin amacı, kır￾sal kesimde yaĩanan geleneksel Aleviliğin 

kent koĩullarında dönüĩtürülmesine ve ye￾niden üretilmesine katkıda bulunmak ĩeklin￾de belirtilmiĩtir. Böylece, evrensel değerlere 

208

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

uyanlar aynı, ya da dönüĩtürülerek koruna￾cak, uymayanlar ise terk edilecektir(Kılıç, 

1998: 12). Köy derneklerinin bütçeleri ve 

mal varlıklarıyla cem düzenlenmesi arasın￾da kuvvetli bir pozitif korelasyon bulun￾maktadır. Geniĩ bütçeleri olmayan, sınırlı

imkanları ile hizmet üretmeye çalıĩan köy 

derneklerini cem uygulama kriteri ile tasnif 

ettiğimizde karĩımıza üç tip çıkmaktadır:

I. Cemevleri Olan Köy Dernekleri: 

Cemevlerine sahip olan köy dernekleri￾nin cemevleri kendi köy adlarıyla anılmak￾tadır. Araĩtırma sahasında bulunan cemev￾lerinin yarısını köy derneklerine ait cemev￾leri oluĩturmaktadır. Tespit edebildiğimiz 

cemevlerinin isimleri, ait olduğu yöre ve bu￾lunduğu semtler aĩağıda verilmiĩtir(Yılmaz, 

2008: 230-231).

1- Kösrelik Köyü Dayanıĩma Derneği Birlik Evi(Ankara/Çubuk)----- Dikmen

2- Sarısu Köyü Cemevi(Ankara/Çubuk) ------------------------------------- Etlik

3- Çoraklı Köyü Kültür ve Dayanıĩma Derneği(Yozgat) ----------------- Altındağ/Siteler

4- Alikolan Köyü Dayanıĩma Derneği(Ankara/Polatlı)------------------- Altındağ/Çinçin

5- Çankırı ili Hisarcık Köyü Cemevi(Çankırı)-------------------------------- Keçiören/Hasköy

Köy derneklerine ait cemevlerinde ya￾pılan cemlerin yıllık görünümü, kırsal ke￾simde yapılanlara benzemektedir. Yapılan 

cemlerin kayıtları tutulmadığı için, mülakat 

yoluyla edindiğimiz bilgileri aktaracağız. 

Kösrelik köyünün; hem köyde, hem 

Çubuk’ta, hem de Ankara’da olmak üzere 

üç adet cemevi vardır. Biz sadece Ankara’da 

bulunan cemevi ile ilgilendik. Cemevine, 

Muradi ve Cibali Ocakları’ndan dedeler 

gelmektedir. Cemler aralık ayında Abdal 

Musa cemi ile açılır. Çok sayıda görüm cem￾leri yapılır. Bunların içinde musahip cemleri 

de bulunmaktadır. Kızıldeli Sultan cemi ile 

cemler sona erer. Cumalık cemleri yapılma￾maktadır. Bu durum geleneksel Aleviliğin 

devamı gibi görünmektedir. 

Sarısu köyü cemevi yeni yönetimle bir￾likte isim değiĩikliğine gitmiĩtir. Yapılan bu 

değiĩiklikle ismi, Sarısu Cemevlerini Yaĩat￾ma ve Geliĩtirme Derneği olmuĩtur. Cem￾ler Abdal Musa kurbanı ile baĩlamaktadır. 

Görgü-sorgu cemleri yapılmaktadır. Musa￾hip cemleri yılda bir veya iki kez yapılmak￾tadır. Müsahipli olan Alevilerin dar cemleri 

yapılmaktadır. Senede yapılan Cemlerin sa￾yısı on, on iki civarında olmaktadır. Kızılde￾li cemi ile cemlerine son verilir. Yönetimin 

değiĩmesi ile birlikte diğer köylere de ceme￾vini vermeye baĩlamıĩlardır. Diğer köylerin 

yapmıĩ olduğu cemler Aralık 2008-Mart 

2009 itibariyle altı adettir. 

Çoraklı köyü cemevi diğer cemevlerine 

göre oldukça büyük olup, bin metrekarelik bir 

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

209

alana sahiptir. İdari bölümleri, aĩevi, kileri, 

cenaze hizmetleri ile tam teĩkilatlı bir cemevi￾dir. Kömürlü ve sobalı ısıtma sistemi vardır. 

Binaya yurt ve yemekhane olmak üzere iki 

kat daha eklemeyi düĩünmektedirler. Cemler 

aralık ayında Abdal Musa cemi ile baĩlamak￾tadır. Cemler 15 Nisan’a kadar sürmektedir. 

Her cemde beĩ, altı kurban kesilmektedir. 

Her hafta cuma günü cem yapılmaktadır. 

Ayda ortalama yirmi kurban kesilmektedir. 

Görgü cemleri yapılmaktadır. Tokat, Gümüĩ-

hane, Erzurum, Çorum ve Yozgat’ın köyleri, 

hem Abdal Musa cemi hem de görgü cemleri 

için cemevini kullanmaktadırlar.

Alikolan Köyü Cemevi, Altındağ/Çin-

çin semtinde olup ĩahsi mülk üzerine ya￾pılmıĩtır. Küçük olmasına rağmen iĩlevsel￾dir. Cemler, akĩam 19.00’dan 24.00’a kadar 

sürmektedir. Gençlerin katılımı yoğundur. 

Musahip ve görüm cemleri yapılmaktadır. 

Bölgede evlenme yaĩı erken olduğu için 

genç musahipli insanları görmek mümkün￾dür. Alikolan köyünün Ankara/Polatlı’da 

da cemevleri bulunmaktadır. Çinçin’deki 

cemevine diğer köylerden de cem yapmak 

için gelenler olmaktadır. Elektrik, su, ısın￾ma, temizlik masrafl arını kurban sahipleri 

paylaĩmaktadır. 

Hisarcık Köyü Cemevi, Keçiören/

Hasköy’de 1992 yılında kurulmuĩ ve sade￾ce Hisarcıklılar tarafından kullanılmaktadır. 

Dedeleri Mart köyünden Turabi Ocağı’ndan 

gelmektedir. Abdal Musa cemi ile cem￾ler açılmaktadır. Görüm cemleri, musahip 

cemi, yıl kurbanı(sorgu cemi), dar kurbanı

yapılmaktadır. Geçmiĩte görüm cemleri çok 

sık yapılmasına rağmen, bu gün genellikle 

dar kurbanı kesilmektedir. Musahip cemi 

üç, dört yılda bir olmaktadır. En son musa￾hip cemi Haziran 2009’da olmuĩtur. Eski￾den cemlere musahipliler girerken ĩimdi be￾karlar da girebilmektedir. Cemler genellikle 

mart, nisan ve mayıs ayında yapılmaktadır. 

Mülakat yapılan on altı köy derne-

ği arasında on köy derneği kendine ait bir 

cemevi olmasını istemektedir. Fakat mad￾di imkansızlıklar nedeniyle bu isteklerini 

gündeme getirememektedirler. Mülakat 

dahilinde olan köy derneklerinden birinin 

halen Ankara’da Kösrelik Köyü Dayanıĩma 

Derneği Birlik Evi olarak bir cemevi bulun￾maktadır.

 II. Cemevlerinde İbadet 

Edilmesine Önderlik Eden Köy 

Dernekleri: 

Bazı köy dernekleri cemevleri olmama￾sına rağmen, yılda bir kez de olsa Abdal 

Musa cemi, aĩure, Hızır lokması gibi ibadet￾ler yapmak için üyelerini organize etmekte￾dir. Genellikle kitle derneklerinin cemevleri 

tercih edilmekle beraber, diğer köy dernek￾lerinin de cemevleri ibadet için kullanılmak￾tadır. Ankara Cem Kültür Evleri Yaptırma 

Derneği’nde Kasım 2005-Haziran 2006 dö-

neminde yapılan toplam yirmi altı cemin on 

bir tanesi köy derneklerine aittir. Yedi tanesi 

ĩahsa ait gibi görünse de köy derneği adı-

na ayrıldığı, cemevi görevlisince teyit edil￾miĩtir. Köy dernekleri toplam on sekiz cem 

yapmıĩtır. Hacı Bektaĩ Veli Anadolu Kültür 

Tanıtma Vakfı’nda Kasım 2006-Mart 2007 

210

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

döneminde yapılmıĩ olan toplam yedi iba￾detin dört tanesi köy dernekleri tarafından 

yapılmıĩtır.

Köy dernekleri ile yapılan mülakatta on 

köy derneğinin Abdal Musa cemi yaptırdı-

ğını gördük. İki köy derneği cem yaptırmak 

için teĩebbüste bulunmasına rağmen bazı

üyelerden gelen itirazlar yüzünden vaz￾geçmek zorunda kalmıĩtır. Bir köy derneği 

ise, köylerinin Ankara’ya yakın olmasından 

ve Abdal Musa ile görüm cemlerinin ta￾mamının köylerinde yapılmasından dolayı

Ankara’da cem yaptırmaya gerek duyma￾mıĩtır. Geri kalan dört köy derneği ise cem 

yaptırmak için kendilerinde bir yükümlülük 

hissetmemiĩtir.

 III. Cem Yapılmasına Kayıtsız 

Kalan Köy Dernekleri:

Üçüncü olarak, cem ibadeti yapılması

için önderlik etmemekle beraber, baĩkaca 

dini unsurların yerine getirilmesine vesile 

olan köy dernekleri mevcuttur. Bu tip köy 

dernekleri cemevinde ibadet için bir çaba 

sarf etmemektedir. Fakat, cemevinde yapı-

labilecek bir dini hizmeti sınırlı fi ziki im￾kanları bulunan bürolarında yapmaktadır. 

Üyelerden toplanan paralarla alınan Abdal 

Musa kurbanı, Muharrem kurbanı dede ta￾rafından dualanarak, bürolarında üyelerine 

yemek olarak dağıtılmaktadır. Ayrıca üye￾lerine kutsal mekanları ziyaret etme, cena￾ze hizmetlerine katkıda bulunma, cenaze 

yemekleri verme, Aĩure günü düzenleme, 

Kurban Bayramı’nda lokma verme gibi faa￾liyetleri düzenlemektedir.

Geleneksel cemlerin uygulanmasında￾ki çeĩitliliği tamamlamak için belki de yeni 

bir baĩlık gerektirecek olan yeni bir olgu da 

köylerdeki cemevleridir. Mülakat dahilin￾deki on altı köy derneğinden dokuzunun 

köyünde bir cemevi mevcuttur ve cemler 

yoğunlukla burada yapılmaktadır. Görüĩ-

me yaptığımız dedeler genellikle görüm 

cemlerinin halen kırsal kesimlerde yapıl￾dığını bildirmiĩlerdir. Ancak bunun süresi 

geçmiĩte olduğu gibi aylarla ifade edilme￾mekte, bütün cemler dört, beĩ gün sürmek￾tedir. Cemlerde on beĩ, yirmi tanesi Abdal 

Musa ceminde olmak üzere atmıĩ ila yüz elli 

arasında kurban kesiliyor. Kurbanların ek￾seriyeti görüm cemleri olup, musahip, dar, 

düĩkünlük, sorulma gibi kurumlar bu vesi￾leyle halen iĩletilmektedir.

Seyyid Sultan Geyikkoĩan Koca Mekan 

Ocağı’nın dedesi, Güzel Ağa Dede, kasım 

ayında cemlere baĩladığını, 2008 yılında 

dört gün Kırıkkale/Sulakyurt/Yeniceli kö-

yünde, dört gün Aliĩeyhli köyünde cem 

yürüttüğünü bildirmiĩtir. Yeniceli köyünde 

görüm cemleri için yüz kırk kurban kesil￾miĩ, yirmi kurban da Abdal Musa ceminde 

kesilmiĩtir. Aliĩeyhli köyünde görüm cem￾leri için atmıĩ kurban kesilmiĩ, kurban da 

Abdal Musa cemi için kesilmiĩtir. Yine aynı

bölgede Faraĩlı köyündeki cemlere dair göz￾lemlerimizde görüm cemleri için yüz yirmi 

beĩ kurban kesilmiĩtir, yirmi kurban da Ab￾dal Musa cemi için kesilmiĩtir. İmam Rıza 

Ocağı’ndan, Rıza Akbaĩ dede de Yozgat’taki 

bir köyde taliplerinin görüm cemleri için en 

az dört, beĩ gün kaldığını bildirmiĩtir. 

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

211

SONUÇ

Cemler bölgeden bölgeye değiĩse de 

ana hatlarıyla geleneksel Aleviliği ortaya 

koyabileceğimiz bir kategorizasyon yapıla￾bilmektedir. 

Cumalık cemleri geleneksel Alevilik’te 

gördüğümüz uygulanıĩından hem zaman 

hem de nitelik olarak sapmıĩtır. Kırsal böl￾gelerde yaĩananın aksine, metropol bir kent￾te, kitle dernekleri tarafından bu cemler yıl 

boyunca yapılmaktadır. Geleneksel cumalık 

cemleri geceyi gündüze bağlayacak ĩekilde 

yapılırken, kentteki uygulamaları çalıĩma 

hayatına uyarlanarak yeniden düzenlenmiĩ-

tir. Nitelik olarak tatmin edici değildir. Bazı

cemevlerinde zamanın darlığından Ehl-i 

beyt sohbeti yapacak zaman bulunamamak￾tadır. Köy derneklerine ait cemevlerinde 

geleneğin devamı olarak cumalık cemleri 

yapılmamaktadır.

Görgü cemleri, kitle örgütlenmelerin￾de yok denecek kadar az yapılmaktadır. Bu 

cemevlerinde daha çok köy derneklerinin 

önderliğinde yapılan Abdal Musa cemleri 

yekünü oluĩturmaktadır. Köy derneklerinin 

cemevleri halen geleneksel Aleviliği göz￾lemleyebileceğimiz yerlerdir. Bu cemevle￾rinde hem yarı dini cemler hem de görüm 

cemleri daha çok yapılmaktadır.

Köylerde eskiden olduğu gibi cemler, 

uygun olan herhangi bir yerde değil, cemevi 

olarak tahsis edilen yerlerde yapılmaktadır. 

Bu cemevleri halen iĩlevselliğini sürdür￾mektedir. Fakat, bu cemevlerinde cemler 

sonbaharda dört, beĩ günlük bir zaman dili￾minde yerine getirilmektedir. Bu kısa süreye 

rağmen hem yarı dini cemler hem de görüm 

cemleri yerine getirilmektedir.

Alevi örgütlenmesinde kitle dernekleri 

önemli bir yer tutmakla beraber, faaliyetle￾rinin çoğunu yarı dini cemler oluĩturmakta￾dır. Geleneksel Aleviliği kent ortamında ya-

ĩatma giriĩimi sınırlı kalmıĩtır. Aleviler için 

çok anlamlı olan görüm cemlerini yaĩatacak 

bir çözüm üretememiĩlerdir. Cemevlerine 

sahip yerel dernekler ise görüm cemlerini 

üretmede daha baĩarılı görünmektedir. Ce￾mevi olmayan köy derneklerinin ekseriyeti 

kendilerine ait cemevi olmasını istemekte￾dirler, fakat yaĩadıkları maddi sıkıntılar ce￾saretlerini kırmaktadır.

KAYNAKÇA

ARSLANOĞLU, İbrahim. (2005). “Alevilikte 

Baĩlıca Cem Ayinleri ve Uygulamaları”, 

Alevi Tören ve Ritüelleri Sempozyumu. 

2-3 Nisan 2005. Ankara.

BAL, Hüseyin. (2000). Alevi İslam Yolu. 

İstanbul.

BOZKURT, Fuat. (2005). Buyruk. İstanbul.

BOZKURT, Nizam. (t.y.). Aleviliğin 

Oluĩumu. İrtibat: Seyyid Garip Musa 

Kültür Derneği.

ELİADE, Mircea. (1991). Kutsal ve Dindıĩı. 

Ankara.

ERÖZ, Mehmet. (1997). Türkiye’de Alevilik 

Bektaĩilik. İstanbul.

FIĞLALI, Ethem Ruhi. (1994). Türkiye’de 

Alevilik Bektaĩilik. Ankara.

KAYGUSUZ, İsmail. (2005). “Cemin Tarihsel, 

Sosyolojik ve Psikolojik Yönü”, Alevi 

Tören ve Ritüelleri Sempozyumu. 2-3 

Nisan 2005. Ankara.

212

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

KILIÇ, Gülüzar. (1998). “Niçin 

Örgütlenmeliyiz?”, Kızılırmak Dergisi. 

Sayı: 4. Nisan-Mayıs.

OKAN, Murat. (2004). Türkiye’de Alevilik. 

Ankara.

ORHAN, Hüseyin. (2003). Alevilikte İbadet. 

İstanbul. 

SUBAĨI, Necdet. (2005). “Ritüel Kaybı-Laik 

Bir Toplumda Ritüel İhtiyacı”, Alevi 

Tören ve Ritüelleri Sempozyumu. 2-3 

Nisan 2005. Ankara

TÜRKDOĞAN, Orhan. (1995). Alevi Bektaĩi 

Kimliği. Ankara.

ÜZÜM, İlyas. (2000). Alevi İslam Yolu. 

İstanbul.

YAMAN, Ali. (2004). Alevilik’te Dedelik ve 

Ocaklar. İstanbul.

YÖRÜKAN, Y. Ziya. (1998). Anadolu’da 

Aleviler ve Tahtacılar. Ankara.

 

 

 

 

 

213

CÖNKLERDEN GÜN IĨIĞINA: DİVRİĞİLİ VELİ

FROM CONKS TO DAYLIGHT: DIVRIGILI VELI

Doğan KAYA1

ÖZET

Veli, XIX. yüzyılda yaĩamıĩ olup Sivas’ın 

Divriği ilçesindendir. Hemĩehrisi olan İğ-

decikli Veli ile çağdaĩtır. Her ikisi de Alevî 

ozandır. Divriğili Veli hakkında bugüne ka￾dar pek çalıĩma yapılmamıĩtır. Bu yüzden 

nefeslerinin çoğu diğer Veli’ninkilerle karıĩ-

mıĩtır.

Toplam elli beĩ nefesini tespit edebildi-

ğimiz Veli’nin bu nefesleri, Sivas kaynaklı bir 

cönkten alınmıĩtır. Cönkün orijinali, Aydo-

ğan köyünden olan Hasan Yalıncaklı’dadır. 

Ne zaman yazıldığı ile ilgili olarak herhangi 

bir bilgi yoktur, ancak XX. yüzyılın baĩların￾da yazıldığını tahmin edebiliriz. Veli’nin ne￾fesleri genellikle dörtlükler halinde ve hece 

ölçüsüyledir. Hemen hemen tamamında 

Alevîlik düĩüncesi ve inancı dile getirilmiĩ-

tir. 

Anahtar kelimeler: Veli, Divriği, Alevî, 

Cönk, Nefes.

1 Dr., Cumhuriyet Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, 

Türk Halkbilimi Bölümü. 

ABSTRACT

Veli was borned in Divrigi, Sivas in the 

19th century. He lived in the same time with 

his countryman, Igdecikli Veli. Both of them 

are poets. There have not been so many stu￾dies about Divrigili Veli so far. Therefore, 

most of his poems have been mixed with the 

ones of the latter.

In total, 550 poems estimated have been 

cited from a conk found in Sivas. The origi￾nal of that conk belongs to Hasan Yalıncaklı

who is from the village of Aydoğan. There 

is no information about when it was writ￾ten, but we can assume it as the beginning 

of 20th century. Veli’s poems are in the sha￾pe of verses and comply with syllabic meter. 

The Alevi beliefs and thought are mentioned 

in most of them.

Key Words: Veli, Divrigi, Alevi, Conk, 

Poem.

Giriĩ

Sivas’ta, âĩık edebiyatı alanında, adın￾dan söz edeceğimiz iki Veli vardır. İğdecikli 

Veli ve Divriğili Veli. Her ikisi de Alevî’dir 

214

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

ve XIX. yüzyılda yaĩamıĩlardır. Bu iki özel￾liğinden dolayı bazı nefesler yanlıĩlıkla di-

ğerine mal edilmiĩtir. 

Sivaslı bir Veli daha vardır. Ancak 

bu Veli, iki nefesi dıĩında nefeslerinde 

Âgâhî” mahlasını kullanmıĩtır. Bu sebep￾le, 2009 yılında kitabını yayımladığımız 

Agâhî’nin(Kaya, 2009) çalıĩmamızda sadece 

adını zikretmekle yetiniyoruz.

Bu yazıda tanıtacağımız Divriğili 

Veli’den bahsetmeden önce diğer Veli’den 

söz etmek istiyorum. 

İğdecikli Veli, XVIII. yüzyılın sonların￾da Ĩarkıĩla’nın Ağcakıĩla bucağının İğdecik 

köyünde doğmuĩtur. 1794 yılında doğduğu 

tahmin edilmektedir. Hüseyin ve Kamer’in 

oğludur ve bunların da ozan olduğu söy￾lenir. On yaĩında iken annesini, bir zaman 

sonra da babasını kaybetmiĩtir. Herhangi 

bir tahsil görmemiĩtir. Çocukluğu ve genç-

liği yoksullukla geçmiĩ, çobanlık yaparak 

geçimini sağlamıĩtır. Askerlik hizmetini 

İstanbul’da yapmıĩtır. Hacı Bektaĩ’a gitmiĩ, 

bir müddet Çelebi Hamdullah Efendi’nin 

yanında kalmıĩtır. Hamdullah Efendi’nin 

1826’da Amasya’ya gönderilmesine içerle￾yince, 3 nefes yazmıĩ, bunun da saray ta￾rafından duyulması üzerine Veli, Yemen’e 

sürgüne gönderilmiĩtir. Ablak suratlı, buğ-

day benizli, uzun sakallı, geniĩ omuzlu, orta 

boylu, çatık kaĩlı ve siyah saçlı birisidir. İki 

kere evlendiği, ilk hanımı Raziye’den yedi 

kızı, ikinci hanımı Zehra’dan da iki oğlu ol￾duğu söylenir. 1854’te vefat etmiĩtir. Mezarı

İğdecik köyündedir. 

Veli, komĩu köy olan Hocabey’de Mus￾tafalar denilen bir ailenin yanına azap dur￾muĩ, burada yedi yıl çalıĩmıĩtır. Bu arada 

ağasının kızı Suna’ya âĩık olmuĩ, ancak 

ağası Suna’yı Yozgat’ın Moğallı köyünden 

birisine vermiĩ. Veli, ilk nefeslerini o za￾man söylemeye baĩlamıĩtır. Sevdiğine de 

Telli Suna demiĩtir. Nefesleri Kale köylü 

Kemter’in kulağına kadar gitmiĩtir. Kemter, 

Veli’yi yanına çağırmıĩ, onu çırak edinmiĩ-

tir. Söyleyiĩi rahat ve dili sadedir. Sazı yok￾tur. İfade tekniği sağlamdır. Tasavvufi kül￾türe ve halk kültürüne vakıf birisidir. Eserle￾rinde Pir Sultan’ın, Karacaoğlan’ın ve ustası

Kemter’in etkisi açıkça görülür. Genellikle 

Alevî-Bektaĩî deyiĩleri söylemiĩtir. Bunun 

yanında aĩk ve köy hayatı ile ilgili ĩiirleri 

de vardır. TRT repertuarında olan ve yıllar￾ca “İzzetî” ye mal edilen ve “Mecnun’um 

Leyla’mı gördüm” diye baĩlayan meĩhur 

eser, İğdecikli Veli’nindir. 

Divriğili Veli, yukarıda sözünü ettiği￾miz gibi XIX. yüzyılda Divriği’de yaĩamıĩ-

tır. Hayatı hakkında hiçbir bilgimiz yoktur. 

Divriği’nin Alevî köylerinin birinden olması

kuvvetle muhtemeldir. 

Vahit Lütfi Salcı, Halk Bilgisi Haberleri 

Dergisi’nde yer alan bir yazısında Divriği’nin 

Tuğut köyünden olan Âĩık Veli’den söz 

etmektedir(Salcı, 1940: 234).

Muhtemelen nefeslerini yayımladığımız 

Âĩık Veli ile sözü edilen Veli, aynı kiĩidir. 

Konu ve üslup aynı kiĩiyle ortaklık göster￾mektedir.

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

215

Divriğili Veli’den ilk defa söz eden İb￾rahim Aslanoğlu’dur. Aslanoğlu, İğdecikli 

Veli adlı kitabının sonunda Divriğili Veli’ye 

de yer ayırmıĩtır(Aslanoğlu, 1984: 11). 

Veli hakkında derli-toplu ilk çalıĩma Prof. 

Dr. Nerin Yayın(Köse)’ye aittir. Nerin Ya￾yın, 21-25 Mayıs 2007 tarihlerinde Sivas’ta 

yapılan Osmanlılar Döneminde Sivas 

Sempozyumu’nda “Divriğili Veli Dede’nin 

Ĩiirlerinde Konu, Biçim ve Tür” baĩlık￾lı oldukça doyurucu ve hacimli bir bildiri 

sunmuĩtur(Yayın, 2007: 253-272). Yayın, bu 

çalıĩmasını yaparken arĩivimizde otuz üç 

numara ile kayıtlı cönkten yararlanmıĩtır. 

Biz de bu çalıĩmayı söz konusu cönkten ya￾rarlanarak ortaya koyduk. 

Söz konusu cönkün orijinali Ankara’da 

yaĩamakta olan Divriği’nin Aydoğan kö-

yünden olan Hasan Yalıncaklı’dadır. Cönk, 

toplam atmıĩ iki varaktır. Ne zaman yazıldı-

ğı ile ilgili olarak herhangi bir bilgi yoktur, 

ancak XX. yüzyılın baĩlarında yazıldığını

tahmin edebiliriz. Sonunda Hz. Muhammed 

Mustafa’ya salâvat verilip okuyana, yazana 

ve dinleyene dua edilmesi kaydı düĩülmüĩ-

tür. Sonunda ĩu kayıt bulunmaktadır:

“Tamam oldu kitab elhamdülillah

Okuyun fatiha üç kulhüvellahü ehad

Okuyanı dinleyeni yazanı

Rahmetinle yarlığa gıl yâ Gani

Failatün failatün failat

Ver Muhammed Mustafa’ya salâvat

Ali Efendiden Bektaĩ Efendi’ye yadigâr ola￾rak tahrir edilmiĩtir. Bunu yazdım yadigâr olmak 

içün. Okuyanlar bir dua kılmak içün.”(Varak 

no: 61)

Cönkte, tek ayaklı nefeslerde sık sık 

“eyzan” kullanılmıĩ ve çoğunun “temam, 

tamam olundu, hıtam, yadigârdır canlarım” 

gibi ibareler konulmuĩtur. İçinde; Pir Sul￾tan Abdal, İsmail, Veli, Kul Mustafa, Sadık, 

Nesimî, Noksanî, Derviĩ Ali, Ĩah Hatayî, 

Viranî, Kul Himmet Üstadım, Feyzî, Pir Sul￾tan, Mehemmed, Kul Sevindik, Hasreti, Der￾viĩ Süleyman, Âĩıkî, Derviĩ Ali, Kul Him￾met, Teslim Abdal, Süleyman, Derviĩ Meh￾met, Kul Mehmet, Karacaoğlan, Sürurî’nin 

nefesleri; “Yılan Duası”, “Saki Duası”, 

“Salâvat name-i İmameyn”, “Sülâle-i Nebi 

Aleyhim ecmain” yer almaktadır. Ayrıca 

bazı sayfalarda basur, sarılık, baĩ ağrısı, ök￾sürük, kulak ağrısı, kuduz, kuru yara gibi 

hastalıklarla ilgili olarak birtakım ĩifa bilgi￾leri verilmiĩtir.

Doğum ve ölüm tarihi bilinmeyen 

Veli’nin elimizde hayatı hakkında da bilgi￾miz yoktur. Muhtemelen Divriği’de veya 

Divriği’nin bir köyünde yaĩamıĩtır. Nefesle￾rindeki ifadeye bakarak tahsil gördüğü tah￾mininde bulunabiliriz. Alevî inancına vakıf 

biridir. Elimizdeki nefeslerinin tamamını

hemen hemen bu çerçevede söylemiĩtir. 

Ağız özelliği olarak Divriği ağzını kul￾landığı nefeslerini dörtlüklerle vücuda ge￾tirmiĩtir. Ancak zaman zaman beyitlerle de 

nefes söylediği olmuĩtur(Nefes no: 11, 16, 41, 

45). Yayımladığımız 55 nefesin 54’ü 11 hece 

216

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

iledir. Beyitlerle vücuda getirilmiĩ olan 45. 

nefes ise divanî tarzdadır ve 15(8+7) heceli￾dir. Veli’nin nefeslerinde bazı dizelerde ölçü 

yoktur. Sözgeliĩi 11 heceli nefeslerde bazen 

10 hece, bazen de 12 hece ile söylenmiĩ dize￾ler karĩımıza çıkmaktadır. Acaba bu ozanın 

baĩarısızlığı mıdır yoksa cönkü tutan kiĩinin 

müdahalesi midir, bunu bilemiyoruz. 

Kafi ye, redif ve ayak yönünden sağlam 

eserler ortaya koymuĩ olan Veli, nutuk, ne￾fes, devriye, ĩathiye ve semailer söylemiĩtir. 

Veli’nin söyledikleri, Alevî-Bektaĩî Edebi￾yatı çerçevesinde söylenen Hz. Ali, Veysel 

Karanî, İmam Hüseyin, Hünkâr Hacı Bek￾taĩ Veli(1209-1271), Anadolu’nun Türkleĩ-

mesi ve İslamlaĩmasında büyük pay sahibi 

olan “kırk abdal”dan birisi sayılan Abdal 

Musa, Aĩure günü, Dört kapı(ĩeriat, tari￾kat, hakikat, marifet) kırk makam, Allah￾Muhammed-Ali inancı, ölüm, cennet, ce￾hennem konularında söylediği nefeslerle 

paralellik gösterir. 

Aĩağıda Veli’nin 55 nefesini yayımlıyo￾ruz. Yukarıda da söylediğimiz gibi nefesler, 

arĩivimizdeki 33 numaralı cönkte kayıtlıdır. 

Nefesler ayaklarına göre sıralanmıĩtır. Her 

nefesin sonunda da nefesin, cönkte hangi 

varakta yazılı olduğu kaydedilmiĩtir.

-1-

Yerde taĩlar gökte kuĩlar âr oldu

Bir de dahi ilinize gelmem a

Dediler ki nazlı yârin el oldu

Yalan mıdır gerçek midir bilmem a

Arĩ yüzünde asılıdır zenbilin

Hidmedkâr senindir gene sen bilin

Bana gücendin mi saçı sünbülüm

Ĩimden sonra hayâline yelmem a

İlimon turunça nârım demedin

Feda dost yoluna serim demedin

Bir kerre sıdk ile yârim demedin

Serim sağ oldukça yârsız kalmam a

Topuğu halkalı sarı çizmeli 

İlikleyüp ağ göğsünü çözmeli

Bana gücendin mi burnu hızmalı

Senden gayrı bir iyisin bulmam a

Veli’m eydür benim mahım maralım

Kalmadı cihanda sabrım kararım 

Ĩallar giyer köĩe köĩe ararım

Safa etme ĩu dağları delmem a 

(Varak: 9)

-2-

Mısır illerine sultan olmadan

Kenan illerine kul ondan evlâ

Beylerin eğninde atlas olmadan

Abdallar eğninde ĩal ondan evlâ

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

217

Gel gönül fark eyle atlası bezi

Cana hayat verir kâmilin sözü

Ne söyücü ol ne deyici her sözü

Arifl er katında lal ondan evlâ

Hayırlı öğüt ister isen sen benden

Evliyalar hoĩnut olurlar senden

Hakk’ın kendin bilmez kavimden

Kâmil akıllı uslu il ondan evlâ

İkrâr iman nikâh hep bir güftardan 

Sıdk ile murat iste Âli el-pirden

Hutbesi okunmazsa İmam Cafer’den

Her nereye gitse dul andan evlâ

Veli’m eydür nasibimiz ol Hak’tan 

Her ne ister isen gül yüzlü Ĩah’tan

Hem ağadan beyden hem padiĩahtan

Her bir hali ile kul ondan evlâ 

(Varak: 10-11)

-3-

Gönül arzuluyor Balım oğlunu

Gece gündüz intizarım ol pire

Ĩefkat ĩükür leb-i balım gücenmiĩ

Demiĩ ki zülfümden çekeyim dâra

Gece gündüz ĩahım kılarım âhı

Amasya tahtında güzeller ĩahı

İmanı olana bu sözüm sâhi

Hasretinden binam oldu çâr pâre

Ĩükür olsun erdik gençlerden gence

Ötüĩür bülbüller gülleri gonca

Dostun bastığı toprağa gelince

Gözüme göründü Belh-i Buhara

On iki imamlar çektiler çile 

Nebiler veliler gitti bu yola

Yusuf gibi Mısır’a Sultan ola

Akıbeti hizmet kılan bunara

Ne mürvet var ne hizmet var kul olmak

Benim gibi geda sana kul olmak

Senin himmetinle bize gel olmak

Himmet ile hasretler yüz süre

Horasan ilinde Çin ü Maçin’de

Bihamdilillah derler duyduk kaçında

Sene bin iki yüz kırk dört içinde

Yüz sürdüm Haydar’a gani hünkâra

Veli’m eydür dostu ziyaret eyle

Hasret olanlar kavuĩa böyle

Hünkâr Hacı Bektaĩ Veli imdat eyle

Sen el katmayınca sağalmaz yâre 

(Varak: 9)

-4-

Akdeniz yalısı Aydın yakası

Kuĩlar gider pirim Abdal Musa’ya

Cemalin görünce yürüdü tağlar

Taĩlar gider pirim Abdal Musa’ya

218

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

Katardan ayrılmaz göçün mozular

Her andıkça sinelerim sızılar

İrili ufaklı emlik kuzular

Koçlar gider pirim Abdal Musa’ya

Baba Kaygusuz’dan almıĩ cehdini

Gördünüz mü İbrahim Edhem’in vaktini

Padiĩahlar tacı ile tahtını

Boĩlar gider pirim Abdal Musa’ya

Seyyid Ali, Abdal Musa, Emir Seyyid’e

Üçü bir kardeĩtir Ehl-i beyt(i)e

Cümle âlemi defter itmiĩ kayıta

Baĩlar gider pirim Abdal Musa’ya

Veli’m eydür dört dergâhtır evveli

Seyyid Ali, Abdal Musa, Bektaĩ Veli

Ĩah Hüseyin aĩkına didemin seli

Yaĩlar gider pirim Abdal Musa’ya 

(Varak: 3)

-5-

Bin deveyi bir akçaya güderdi 

Sultan Veysel Kara Yemen ilinde

Anı Hak yoluna sadaka ederdi 

Sultan Veysel Kara Yemen ilinde

Yastığı taĩ idi hırkası postu

Ol idi Mevla’nın sevgili dostu

Mümin kullarına eylemez kastı

Sultan Veysel Kara Yemen ilinde

Kırk düğümlü kuĩağı var belinde 

Düğümünü tespih etmiĩ dilinde

Bezirgân baĩı olmuĩ Yemen çölünde 

Sultan Veysel Kara Yemen ilinde

Deve yününden hırka ĩal giyerdi

Bakmadan görür çağırmadan duyardı

Bin deveyi bir akçeye yayardı

Sultan Veysel Kara Yemen ilinde

Bir gün develeri bir bağa doldu

Sıyırdı yaprağı çubuğun yoldu

Bağ sahibi geldi deveci sindi

Sultan Veysel Kara Yemen ilinde

Bağ baktı deveci yoktur

Yayıldığı yerin üzümü çoktur

Ol zaman bildi ki deveci Hak’tır

Sultan Veysel Kara Yemen ilinde

Âdet kaldı budadılar bağları

İcat etti ağaları beğleri

Kahve karanfi l bitirdi dağları

Sultan Veysel Kara Yemen ilinde

Meğerse kahvenin piri ol imiĩ

Muhammed Ali’nin yâri ol imiĩ

Bu iki cihanın nuru ol imiĩ

Sultan Veysel Kara Yemen ilinde

Hırka ile tacı gönderdi yâri

Ol idi Muhammed Ali’nin sırrı

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

219

Veli’m der ki iki cihanın nurı

Sultan Veysel Kara Yemen ilinde 

(Varak: 14)

-6-

Ali’nin iĩleri daim sırdandır

Ali’yi seversen sırrını gizle

Sırr-ı Settar olan Ĩah-ı Merdan’dır

Mert isen meydanda varını gizle

Mert olan sırrını yadlara demez 

Çü mertler nakısın lokmasın yimez

Arifl er ozanı dükkâna komaz

Cevahir bulursan dürrünü gizle

Semereci dükkânında dür satılmaz 

Arif olan oynar ama utulmaz

İsimsiz yerlerde pazar tutulmaz

Bazarını bil de ĩarını gizle

Alıĩ veriĩ ettim bir ulu ĩarda

Cevahir mücevher zi-kıymet sırda

Eğer Mansur isen urganın darda

Dâr-ı Mansur Ali’nin dârını gizle

Hakikatte sır kitabı bin dört yüz

Zahirinde okunan otuz iki cüz

Veli’m der üstazdan böyle aldık biz

Sırrullahu âlem pirini gizle (Varak: 13)

-7-

Bir saat yok idi sabrım kararım 

Gine kaldık gelen ayın baĩına

Hiç kimse kimsenin halinden bilmez

Herkes düĩmüĩ telaĩına iĩine

Yâri olmayanın yâresi m’olur

Arifl er katında hayr ismi olur

Ĩeref ĩeref bulsan çaresi m’ olur 

Gönül düĩmüĩ bir güzelin peĩine

Adım adım dosta doğru varayım 

Her vech ile muradıma ereyim

Ben dostumun cemâlini göreyim 

Ay gibi doğunca …..yım dûĩuna

Cemalin vechullah ay ile gündür

Kelb irakib der ki sevdiğin kimdir

Meydan mahĩer günü derler bu gündür

Bir gün dost oturur mizan baĩına 

Kaĩlar mizan kurmuĩ kirpikler tartar 

Yâri olmayana dünya olur dar

Hak bilir ki bu âlemde yârim bir 

Böyle yazın mezarımın taĩına 

Serim sağdır gönlüm dostu arzular

Ölsem ĩimdi kemiklerim sızılar 

Halim gine malum olsun gaziler 

Merhamete gelin didem yaĩına 

220

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

Aka aka çeĩmim yaĩı sel oldu 

Sene bin iki yüz tamam elli oldu

Veli’m eydür benim derdim bell’oldu 

Gayrı cerrah el vurmasın boĩuna 

(Varak: 15)

-8-

Kerbelâ çölünü gönlüm arzular

Vara idim pirim Ĩah Hüseyn’e

Yüreğinde yarası olan sızılar

Derdim yansam pirim Ĩah Hüseyn’e

Nasibim atılsa Bağdad ĩarına

Mansur gibi kail oldum dârına

Sücud etsem imamların pirine

Secde kılsam pirim Ĩah Hüseyn’e

Muhammed Ali’nin evladı yâri

Ĩehitler içinde sevgili huri

Müminler serdarı gaziler piri

Kan irevan akar Ĩah Hüseyn’e

Senin abdalların tur sema döner

Er cemal okunur kandiller yanar

Her sabah her sabah secdeye iner

Ĩems ile kamer mah Hüseyn’e

Veli’m eydür yarelerim sızılar

Kerbelâ’da ĩehit düĩen gaziler

Yalın ayak baĩıkabak kuzular

Dökülmüĩ meydanda âh Hüseyin’e 

(Varak: 5)

-9-

Senin abdalların ter-sema döner

Hünkâr Hacı Bektaĩ Veli hû diye

Cümle erler sana secdeye iner

Hünkâr Hacı Bektaĩ Veli hû diye

Dört dergâhta ismin mevcut okunur

Otuz altı bin tekke sana bakınır

Hind’den Yemen’e gülbengin çekilir

Hünkâr Hacı Bektaĩ Veli hû diye

Ârif olan senin ahvalin bilir

Gidi rakib bu manadan ne alir

Mağribden maĩrıka top sesi gelir

Hünkâr Hacı Bektaĩ Veli hû diye

Kud(u)retden batın topu ĩakıdı

Entüm derler bir ayet var Hak idi

Ĩâh-ı Merdân hüve’l-himmet okudu

Hünkâr Hacı Bektaĩ Veli hû diye

Veli’m eydür kim oynadı kim utdı

Doksan bin kelâmı ya kim hatm etdi

Meyyitin yıkadı devesin yeddi

Hünkâr Hacı Bektaĩ Veli hû diye 

(Varak: 24)

-10-

Meĩâyıh kibriya böyle emretti

Allahuekber Lâilaheillallah 

Muhammed miraca bununla gitti

Allahuekber Lâilaheillallah

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

221

Muhammed esmanın yedi katında 

Ali ibn-i imamların zatında 

İsm-i Azam budur halkın katında 

Allahuekber Lâilaheillallah

Hasan Hüseyin kundakta yaturdu 

Melekler aldı arĩa götürdü

Cebrâil Habib’e vahiy getirdi

Allahuekber Lâilaheillallah

Fatiha suresi tefsir edendi

Kalem sıçradı ulu arĩa gidindi 

Bir almayı yedi pare yedindi

Allahuekber Lâilaheillallah

Hemi yeden kendi hemi devesi

Salacadan gelir Ali’nin sesi

On iki İmamların hutbe duası

Allahuekber Lâilaheillallah

Hutbe-i düvazda imam düzüldü 

Hak emr etti dört feriĩtah süzüldü

Yer gök kurulmadan evvel yazıldı

Allahuekber Lâilaheillallah

Veli’m eydür Lâilaheillallah

Ben yâri severim hasbetenlillah

İkrarım pirimden amentü billah

Allahuekber Lâilaheillallah 

(Varak: 14)

-11-

Cebrail Habibe vahiy getirdi

İçinde ayet-ı nasruminallah

Muhammed Ya Cebrail yarân kim dedi

Dedi perde ardından bu kelamullah

Dedi karındaĩım hulus ile var 

Sıdk ile bak ki görürsün inĩaallah

Cebrail bir dahi nazil oldu ki 

Baktı perde ardında ol Resulallah

Dedi yâ Cebrail gördün bildin mi

Dedi bilen sensin el-hükmülillah

Elif kametini Kuran nakl eder 

Bir kıylın okunur bin Kulhuvallah

Bâ altındaki bir nokta Ali’dir 

Yerin göğün irĩadı Bâ-yı bismillah

Veli’meydür dü-cihanın varlığı

Yâ ĩah sensin dedi ol ganiy’yullah (Varak: 23)

-12-

Suhre olup kırklardaki Salman’ın

Mest olup meyinden içen az kaldı

Dalgası gelip de coĩan deryanın 

Geçidini bilip geçen az kaldı

222

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

Derya kenarında sordu yolunu

Seyr ettin mi nasirinin halini

İd(i)ris mürĩide verdi elini

Sındı vurup hulle biçen az kaldı

İsm-i Âzam ile Zülfi kar oynar

Birbirine karıĩır ay ile günler

Ĩarda soygun verdi çok bezirgânlar

Zî-kıymet dükkânın açanlar az kaldı

Mansur’un dârına hem doğru gelip

On iki imamların vacibini bilip

Sünneti icra edip farzını kılıp

Emrini tutup nehyden kaçan az kaldı

Veli’m eydür ikrarını sayanlar 

Kerbelâ çölünden geri kayanlar

Yetmiĩ üç kimsedir cana kıyanlar

Ĩimdi serden baĩtan geçen az kaldı (Varak: 28)

-13-

Erenlerin meclisine uğradım

Birisi yüzüme bastı iz oldu

Ol hâk-i payine yüzümü sürdüm

Gözümde tutiya ayak toz oldu

Erenlerin hub didârın boyladım

Menzil gösterdiler bir bir söyledim

Dostun illerini seyran eyledim

Gezdiğimiz Kerbelâ’nın düz’olmadı

Gönül dostu ile seyrana çıkar

Göz Hak gördüğüne baktıkça bakar

Sevdası serimde ĩem’alar yakar

Sinemdeki Hak odunun közü oldu

Beni püryan etti hublar ataĩı

Sütten beyaz ak mermerdendir taĩı

Çiçekleri güldür bülbüller kuĩu

Gönlüm evi evvel bahar yaz oldu

Gönlüm bahar oldu ayrıldı kıĩı

Yenile artıyor cümbüĩü cuĩu

Âĩıkların bade içmektir iĩi

İçtiğimiz ser-çeĩmenin göz’oldu

Sultan olan bade sunar yârine

Kul olanlar baka baka yürüne

Çoktan intizarım Hak didârına

Eĩref saat istediğim tez oldu

Veli’m eydür yerin göğün bünyadı

Erenler bezmine gelemez adi

Ben seni gene götürürüm dedi

Yüz bin ĩükür ahdi ikrarı bize oldu (Varak: 10)

-14-

Ayet nedir hadis nedir bilmeyen

Verdiceği ezan mıdır salâ mı

Bir gerçek mürĩitten dersin almayan 

Okusa da hatm edemez kelamı

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

223

Bir gerçek mürĩitten dersin almazsa

Okuduğu ilme amil olmazsa 

Post sahibi postun aslın bilmezse

Tarik çalsa talip mısmıl ola mı

Tarik nedir tercüman ne bil de vur

Tarik dev olur da sonra seni yer

Ümmet olmadan ben Muhammed’im der

Bilmez miraçta verilen selâmı

Miraçta selamı virdi ol Habib 

Rehber buyurdu farzdır musahib

Yaramı saramaz değme bir tabib

Bu derdin sahibi ağlar güle mi

Hak Muhammed Ali kurdu bu yolu

Farz sünnet buyursam ol dem bir deli

Gine kendi özün yokla ey Veli

Sen mi ıslah ettin cümle âlemi (Varak: 16)

-15-

Gaziler can ile baĩtan geçtiler

Seven böyle sever Ĩah-ı Merdan’ı

Kelleler kestiler kanlar saçtılar

Seven böyle sever Ĩah-ı Merdan’ı

İncil’i okurken gördü düĩünü

Gözünden akıttı kanlı yaĩını

Kurban etti yedi oğlanun baĩını

Seven böyle sever Ĩah-ı Merdan’ı

Hep erenler bir katar düzüldü

Münkir münafıklar yoldan üzüldü

Nesimî Halep’te diri yüzüldü

Seven böyle sever Ĩah-ı Merdan’ı

Ali’yle Muhammed bir nûr-ı vâhid

Anların sırrına ermedi zahid

Kerbela’da kelle verdi ol ĩehid

Seven böyle sever Ĩah-ı Merdan’ı

Veli’nin sohbeti kendi haliyle

Gerçek söylemiyor yalan diliyle

Evlâdıyla ayaliyle malıyla

Seven böyle sever Ĩah-ı Merdan’ı

(Varak: 4)

-16-

Dünyaya gelmeden Zülfi kar Haydar

Allahuekber okunmazdı aĩikâr

İslam dinini zuhûra çıkardı

Ali gibi yok idi bir nâm(ı)dâr

Gerek Hindistan’da Firengistan’da

Kaf’tan Kaf’a Zülfi kar’ın nuru var

Nicesin kurtardı put u perestten

Bir tüyüne denk olmazdı yüz bin er

Gökte yıldız yerde otlar hep ağlar

Hak diliyle dediler ki Ali er

224

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

Yer oynar gök gürler deryalar coĩar

Cümlesinin hep Ali’den aĩkı var

Lâ feta illâ Ali’dir evveli

Lâ seyfe Zülfi kar oldular dört yâr

Ĩöyle bil ki Ĩah-ı Merdan Ali

Zerresinden iki âleme çavdı nur

Bunca âĩık düĩmüĩ yârin peĩine 

Ol sebepten bende kalmadı karar

Ĩeriatte iman tarikatta rehber

Marifette mürĩit hakikatte pir

Veli’m eydür dört hitabın dördünde

İsmi bin bir rengi yüz bin kendi bir (Varak: 12)

-17-

Huriler gılmanlar dergâha gider

Aĩk kervanı olmuĩ yoluna karĩı

Dudular kumrular kafeste öter

Bülbül âĩık olmuĩ gülüne karĩı

Dost bezirgân olsa ben olsam yesir

Köle deyü alsa bulmasa kusur

Gerdanın dâr olsa ben olsam Mansur

Asılaydım zülfünün teline karĩı

Çok âĩıklar asar zülfünün teli

Beni abdal etti hüsnünün gülü

Ya ĩavk yeli olsam ya seher yeli

Ese idim dostun iline karĩı

Sahrada Leyla’nın yoluna baksam

Derya olsam dostun gölüne aksam

Mail olsam ya da seyyaha çıksam

Gide idim dostun iline karĩı

Veli’m eydür güzel dostum gelir mi

Garipçe gönlümün gamın alır mı

Kuru kovanda hasiyet olur mu

Arı âĩık olmuĩ balına karĩı (Varak: 27)

-18-

Gözleri mevali kaĩlar yay gibi

Ben bugün yârimi gördüm vallahi

On beĩine değmiĩ bedir ay gibi

Görünce salâvat virdim vallahi

Lâ feta illâ Ali özünde

Lâ Seyfe illâ Zülfi kar gözünde

Ayetin benleri çoktur yüzünde

Ayetin ezberimdir verdim vallahi

Yüzünde ayetli benlerin çoktur

Hüsnün hat yazılmıĩ menendin Hak’tır

Sana bir lâyık hediyem yoktur

Bir can bir baĩ ise verdim vallahi

Cemalin keĩf eder bu gözler

Mahitap üstünde baharlar yazlar

İriĩmiĩ bahçende bağban üstazlar

Hakk’ın emri ile derdim vallahi 

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

225

Veli’m eydür medh ederiz yârimiz

Bülbül gibi gülistanda zarımız

Güzel sevmek bizim kisb ü kârımız

Dengin yok muradımı aldım vallahi 

(Varak: 17)

-19-

Dalgalarım derya ile döğüĩür

Akarım inanın Ali dost veli

Bakma diye ferman itse padiĩah

Bakarım inanın Ali dost veli

Sevme diye sefer etse beğleri

Dahi biz severiz yeğden yeğleri

Kerem gibi ah ettikçe dağları

Yakarım inanın Ali dost veli

Âĩık gerek serin vere yârine

Benim yârim çıka çıka görüne

Keskin kılıç ile meydan yerine

Çıkarım inanın Ali dost veli

Âĩık isen maĩukuna sen de yan

Bir yâr için ömrüm oldu kevn-i kan

Er nefsi ile arslan pençesin

Takarım inanın Ali dost veli

Veli’m eydür koparırım tufanı

Yârini sevenler geldi mi hani

Efendimin izni ile cihanı

Yıkarım inanın Ali dost veli 

(Varak: 5)

-20-

Cihan derya iken dünya su iken

Arĩta yeĩil kandil nur olmadı mı

Zühre yıldızından kırk bin yıl evvel

Kudretten bir top nur inmedi mi

O nur idi üç mürĩidin atası

Allah âĩık Muhammed’dir putası

Muhammed Ali’ye çıkar ötesi

Evvel iki isim var olmadı mı

Ol iki isim kudret topun atalı

İĩaret eyleyüp kendi tutalı

Dedi kaç saattir ĩu ben yatalı

Dedi sana kırk bin yıl olmadı mı

Kırk bin yıl yattığın ol demde bildi

Mübarek eline bir elma aldı

Tekbirin okudu ol yedi dildi

Ol zaman arifl er bir olmadı mı

Arifl er sayd ile cihanı biçti

Cebrail çok zaman deryada uçtu

Hak bir avuç toprak deryaya saçtı

Derya soğulup da yer olmadı mı

Kün dedi cihanın deryasın kurdu

Nice bin yıl evvel bu yolu sürdü

Muhammed Veyis’in nurunu gördü

Dost dosta âĩık olup yâr olmadı mı

226

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

Ĩeriat dediğin ĩart-ı kavidir

Tarikatte oğlan uĩak evidir

Marifette gerçeklik avıdır

Hakikatte bin bir yıl olmadı mı

Hakikatte bin bir sırra erenler 

Muhammed Ali kavline girenler

Anların makamın yerin soranlar

Üçler makamında bir olmadı mı

Üçlerinen beĩler kırklar yediler

Bir ikrar üstünde bina kodılar

Tut ki gelen âĩık yolu dediler

Elestüde ervah bir olmadı mı

Veli’m ezelden ervahım birdir

Katreyim Hak’dandır kandilde nurdur

On İki İmamlar’a ikrarım vardır

Hüseyin’i Kerbelâ bir olmadı mı (Varak: 9)

-21-

Bir garip baĩ ile kaldım arada 

Bu cihana hayran eder yâr beni 

Külli varlığımı virdim yâre ben

Ya bir ulu kervan eder yâr beni 

Her gördüğüm ala göze mest demem 

Olur olmaz kalleĩ yâre dost demem

Bu dünyada yalancı yâr istemem

Gerçek ise kurban eder yâr beni

Yalancı ne bilsin dünya dâdını

Zât-ı kemal çeker Hakk’ın odunu

Ya hasbetenlillah anmaz adını

Ya Mısır’a sultan eder yâr beni

Seyyah olsam gezsem eli obayı

Abdal olsam giysem ĩalı abayı

Eğnime giyinsem türlü libayı

Ya soydurur üryan eyler yâr beni

Veli’m eydür gülĩen için gülzârım

Bülbül güle aĩina gül lebi hârım

Bir can bir baĩ ise meydana korum

Ya meydanda merdan eyler yâr beni 

(Varak: 33)

-22-

Tuna çayı Murad Nil mübarek

Akar mı ola acep Ya Ali deyi

Ay kaĩlı gün yüzlü dostun yoluna

Bakar m’ola acep Ya Ali deyi

Âĩık olan maĩukunu gözleyip

Muhabbetin can evinde gizleyip

Sinesini aĩk oduna közleyip

Yakar m’ola acep Ya Ali deyi

Beni püryan etti hûblar ataĩı

Sevdadan ayık edemedim baĩı

Mâh-i tâb yüzünde mâh-i tâb kaĩı

Yıkar m’ola acep Ya Ali deyi 

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

227

Ferhad olan vaz gelir serinden

Ben yâri severim gayet derinden

Gül ü reyhan miski amber terinden

Kokar m’ola acep Ya Ali deyi

Veli’m eydür gül yüzlü yâr görüne

Gönül tozlu yola düĩe sürüne

Muhammed aĩkına meydan yerine

Çıkar m’ola acep Ya Ali deyi 

(Varak: 4)

-23-

Yüzüm süre süre dergâha geldim

Erenler meydanı uludur deyi 

Aradım günahı özümde buldum 

Kusura kalmayan Ali’dir deyi

Ĩahzadem var deyi özendim geldim

Arayı arayı ben dostu buldum

Gönül kuĩun gövel avına saldım 

Cigalı dostumun telidir deyi 

Hâk-i ser olmuĩam dostun yoluna 

Sultan olan bakar kulun haline 

Bir baz ile düĩtüm derya salına

Avlatsam hocamın gülüdür deyi

Cevahir madeni imiĩ gülleri

Seherde açılır gonca gülleri 

Kılavuzla aĩtım geldim belleri

Menzilim erenler yoludur deyi

Veli’m pire geldim pir meydanında

Her ne ister isen var meydanında

Alıĩ veriĩ ettim kâr meydanında

Meta’ım bezirgân malıdır deyi (Varak: 18)

-24-

Değirmenler döner didem yaĩından

Gönül çarkı döner gider dost deyi 

Yâr dedikçe yaralarım iniler

Dertli sinem yanar gider dost deyi 

Bir kulun ki bir sultanı olmazsa 

Garip kalır ha bir zaman gelmezse

Sevdakâr olurum ol yâr gülmezse 

Garip gönlüm sınar gider dost deyi 

Rakip ta’n eylemiĩ Ali zâtına 

Bilmem nice varır Hakk’ın katına 

Yâr dedikçe gönül aĩkın atına 

Hemen durmaz biner gider dost deyi

Rakip la’l ile mercanı bilmez 

Alım satım edip her canı bilmez

Bu ednâ bin canda bir canı bilmez 

Hemen niyaz kılar gider dost deyi 

Veli’m eydür ben dostu Hak biliyi 

Kelp irakip gelmiĩ dostu dilliyi 

Ben ise yoluna koydum kelleyi 

Baĩ meydanda döner gider dost deyi 

(Varak: 33)

228

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

-25-

Ne yaman kesiret gama düĩürdün

Dünyamı zindanlık eyledin felek

Dertli sinem püryan ettin piĩirdin

Bir yol baĩtanbaĩa gülmedim felek

Beni ağlattıkça ĩaz oldun güldün

Cefa çektirecek beni mi buldun

Kahrın kime bu cihana sen saldın

Ben kendi baĩıma gelmedim felek

Cihana geldim de serimi sattım

Bir zaman yolunda dellallık ettim

Sen cefa ettikçe ben ĩükür ettim

Can azizdir amma kalmadım felek

Can azizdir serden baĩtan geçmeye

Ezdiğin ağuyu baldır içmeye

Gönül havalandı yüksek uçmaya

Kırdın kanadımı kolumu felek

Ne çok cevr eyledin sen bu kuluya

Geçit mi yoklandın sen bu deliye

Yüz bin cevr eylesen dönmez Veli’ye

Senden özge sultan bilmedim felek 

(Varak: 48)

-26-

Vardım ki tabibe derdim yanayım

Baktım ki tabibin derdi benden çok

Arayıp derdime derman bulayım

Ne hikmetli anın derdi benden çok

Derdi olan düĩünmesin boĩuna

Her iĩ gelir kul olanın baĩına

Tefekkür eyledim Hakk’ın iĩine

Her derdi bizlere reva görmüĩ Hâlık

Ne imiĩ tecellim nedendir suçum

Derdiniz var ise tabibe açın

Ehl-i Beyt’e gam yoldaĩ olduğum için

Âĩık isen dertli sinen oda yak

Hak böyle buyurmuĩ bana kurunca

Ağlayıp da gözyaĩını silince

Tabipler tabibi dertli olunca

Besbelli ki bu cihanda dertsiz yok

Veli’m eydür iĩin âh ü zâr ise

Hak yardımcı olur iĩin zor ise

Eğer bunda bir müĩkülün var ise

Kerbelâ’da İmam Hüseyn’e bak 

(Varak: 4)

-27-

Dost eyledim bu cihanı sızıma

Ben üstazdan gayrı ulu bilemem

Marifet ilminden alıp yazıma

(Elif) okumadan (Dal)ı bilemem

Bir el gerek pirden etek tutmaya

Halife gerek hırka tacı örtmeye

Mürĩit gerek müĩküller halletmeye

Rehbersiz ırak yolu bilemem

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

229

Bir kiĩi rehbere mürĩide yetse

Gelip hak cemine göz gönül katsa

Kiĩi sevdiğinin lebinden tatsa

Aĩka andan özge dolu bilemem

O doludan içen mest olur müdam 

Daima ezberim virdim de Hüda’m

Canına cellâtlık etse bir âdem

O sultan sayılır hali bilemem

Bunu böyle tutmak gerek ey Veli

Cihana dolu geldi Kızıl Deli

Hocam Ĩah-ı Merdan sebakım Ali 

Hacı Bektaĩ’dan gayrı ulu bilemem 

(Varak: 16)

-28-

Yaradan Allah’tan izin olursa

Gönüllerden hamı atmak muradım

Tedbir takdire mutabık gelirse

İmam Hüseyn’e gitmek muradım

Birer birer okuyalım beyiti

Yoklayalım defter ile kayıtı

Huri ile yetmiĩ iki ĩehidi

Birlikte ziyaret etmek muradım

Ne acayip gonca hara dağlanmak

Elif taç vurunup kemer bağlanmak

Bir niyetim Ĩah-ı Necef’te eğlenmek

Bir zamanda hizmet etmek muradım

Niyazım var Muhammed Mustafa’ya

Ol bizi yetirir zevk ü sefaya

Gönül arzu eylemiĩ gider Kâbe’ye

Hakk’ın kudretine yetmek muradım

Veli’m eydür arzum kaldı vechinde

Zülfi kar oynuyor Çin ü Maçin’de

Ĩah-ı Merdan bir kubbenin içinde

Ulaĩıp damenin tutmak muradım 

(Varak: 19)

-29-

Arzuhâl yazayım ol sadık yâre

Hocama arz etsin hâlimi benim

Derdine düĩeli oldum divane 

Ölürsem yâr yusun ölümü benim

Dağların çektiği karın elinden 

Bülbülün çektiği zârın elinden

Baĩım alam gidem yârin elinden

Ahır terk ettirir ilimi benim

Eğrim eğrim olmuĩ kaĩların yayı

On iki İmam nesli Ali’nin soyu

Medh etmem mi yâri engel var deyi

Meğer kim keseler dilimi benim

Benim engel ile yoktur pazarım 

Yârin gitti mi ki yeri sezerim

Yâri bulam deyi arar gezerim 

Ecel çevirmeden yolumu benim

230

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

Veli’m eydür dost günlerim sayılır

Kaçan dosta varsam engel duyulur

Maden gibi yaralarım oyulur

Gine dostum bilir hâlimi benim 

(Varak: 8)

-30-

Efendim hâlimden bilir olmadı

Cihanda serseri gezen ben oldum

Doğru dedim hiçbir olur olmadı

Gene doğru yoldan azan ben oldum

Doğru dedim kabul etmez yolunu

Kara etmiĩ yüzüne çalar elini

Sultan bilir âĩığının hâlini

Mahlûkun iĩini bozan ben oldum

Dost elinden doluyu sır eyledim

Ĩeyh Sâfi ’den bunu tefsir eyledim

İmam Cafer buyruğunu söyledim

Gene yanlıĩ fetva yazan ben oldum

Ĩunda yaramadım yâr olmayana

İkrarı imanı bir olmayana

Nasibim yedirmem er olmayana

Etmeği koynunda hızan ben oldum

Veli’nin kıldığı ah ile zârlar

Demir zincir olsa yedilmez körler

Söylemezsem bana kibirsin derler

Doğru söyleyince üzen ben oldum 

(Varak: 57)

-31-

Saadetlü sultanın nazar kıldığı

İlleri var Hacı Bektaĩ Veli’nin

Horasan’dan sökün edüp geldiği

Yolları var Hacı Bektaĩ Veli’nin

Atlası var atlas giyer al giyer

Düldül atları var altun çul giyer

Derviĩleri hırka ile ĩal giyer

Ĩalları var Hacı Bektaĩ Veli’nin

Bin bir ayet yazılıdır postunda

Yedi kıral yedi padiĩah destinde

Altun hallı örtüsü var üstünde

La’lleri var Hacı Bektaĩ Veli’nin

Dahi böyle sultan nerede olur

On sekiz bin âlem hep mevcut bilir

Kırk konaklık yerden kurbanı gelir

Malları var Hacı Bektaĩ Veli’nin

Veli’m eydür cümbüĩ verir cuĩ verir

Kimine ay gün resminde taĩ verir

Hacı Bektaĩ eĩiğinde baĩ verir

Kulları var Hacı Bektaĩ Veli’nin 

(Varak: 3)

-32-

Senin ateĩinden gayrı ateĩe

Yandırma sinemi İmam Hüseyin

Senin ateĩine yak baĩtanbaĩa

Söndürme sinemi İmam Hüseyin

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

231

Senin ateĩine düĩen söner mi

Fitil iĩlemeyen yürek yanar mı

Mert olanlar ikrarından döner mi

Döndürme sinemi İmam Hüseyin

Zayıf gönlüme verince cüdayı

Arĩta melekler iĩitti sedayı

Senin aĩkına içmiĩem badeyi

Kandırma sinemi İmam Hüseyin 

Baĩ meydanda döner geri durulmaz

Yaram yürektedir hergiz sarılmaz

Gönül aĩk atına bindi yorulmaz

Yordurma sinemi İmam Hüseyin

Veli’yi aĩk oduna yandıran sensin

Gene suyun serpip süzdüren sensin

Sinem aĩk atına bindiren sensin

İndirme sinemi İmam Hüseyin 

(Varak: 54)

-33-

Evvel dört kapıda irehber Hak’tır

Muhammed’e Mirac’dan gel olduğu için

Dört kapıdan ileride yol yoktur

Hakk’ın dört kapıda eli olduğu için

Dört kapının üzerine yol oldu 

Lahmeke lahmi musahib oldu

Mürĩidliğin İmam Cafer’e virdi

Evvelisi mürĩid Ali olduğu için

Dört üstaz halk etti dört kend(i) oldu

Hem talip oldu hem yola bend oldu

Anın için halkı gümana saldı

Yarattığı cana kul olduğu için

Kul olmayan sultan olmasın dedi

İnanmayan iman bulmasın dedi

Sünneti üç buyurdu farzı yedi

Yedi elekten geçüp hal olduğu için

Yedi elekten eletti de hâl oldu

Dostun zülfü aĩk sazına tel oldu

Arı …….. Mirac’da bal oldu

Ĩaraben tahüren dol(u) olduğu için

Ĩaraben tahüren bal süt dört ırmak 

Muhammed’dir yalınız taam sunmak

Mümine inanıp hemi de kanmak

Kırklar Muhammed’den gan(i) olduğu için

Veli’m eydür bu yol gani yoludur

Bu meydana gelen gerçek uludur

Mürĩit önünde ölen Hakk’ın kuludur

Muhammed tubada ol olduğu için 

(Varak: 9)

-34-

Gönül yüksek uçma uğrarsın kıĩa 

Uçan kanatların burulur bir gün

Oku Cavidan’ı cehd etme boĩa

Akıbet defterin dürülür bir gün

232

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

Arif olan canlar ilimden bilir

Vaden biter bir gün nöbetin gelir

Sanır kim ettiğin yanına kalır

Ettiğin günahlar sorulur bir gün

Ebu Cehil Muhammed’e kazdı kuyu

Kiĩiye yoldaĩtır fi ’liyle huyu

İstersen kem iĩle istersen iyi Alimden bilir

Defterin eline verilir bir gün

Yedullah ayetin oku cihanda

Sanma ki bakisin bu fani handa

Herkes hakkın ister ulu divanda

Bin bir ayak bir kaba girilir bir gün

Veli’m gerçeklere eyle niyazı

Mümin olan tutmaz kini buğuzu

Divan-ı dergâhta tartarlar bizi

Hak mizan terazi kurulur bir gün 

(Varak: 9)

-35-

Necef deryasında gemi oynatır

Dalga vurup coĩası var gönlümün

Ali’m Zülfi kar’ı atalı beri

Kaynayıp da taĩası var gönlümün

Deryalar bekçisi yüz atlı Hızır

Her nere çağırsan orada hazır

Mürĩidim padiĩah mürebbim vezir

Üç tuğ çeker paĩası var gönlümün

Arzuhal eylesem ikrar bendime

Durmasa hizmet buyursa kendime

Kerbela’da Hüseyin efendime

Çifte tatar koĩası var gönlümün

Tecallam var erenlerin hûrına

Urum eri Horasan’ın pîrine

Yerde gökte cümle âlemin varına

Hep bir günde düĩesi var gönlümün

Veli’m eydür bilmeyene söz gelir

Gönül dünyayı dolanır tez gelir

Yer gök on sekiz bin âlem az gelir

Yedi iklim çar köĩesi var gönlümün 

(Varak: 2)

-36-

Cemi kuĩlar arzu itmiĩ yârini 

Süleyman tahtına yar deyi ağlar 

Seher vakti dinlen bülbül zârını

Gülden ayrı düĩmüĩ har deyi ağlar

Telli turnam tellerini düzmeye 

Kalem alsam cıgaların yazmaya

Yeĩilbaĩlım göllerinde yüzmeye

Salın da yad avcı var deyi ağlar 

Baykuĩ viranede âĩıktır taĩa

Süleyman kısmet verdi kurda kuĩa

Kerkez körlüğünden kondu üleĩe 

Yaĩım da bin beĩ yüz ver deyi ağlar 

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

233

Mahbub-ı zamanın dudusu öter 

Kumru dost dedikçe dertlerim artar

Gövel turnam Ĩah’a dizilmiĩ katar 

Ĩahinin pençesi zor deyi ağlar 

Turnayınan olam dağlar salında 

Sunalar aldırsam derdim telinde

Bir baz gördüm bir ĩaĩkının kolunda

Avlatmasın bilmez tor deyi ağlar

Güvercin donunda Urum’a geldi 

Bir karakuĩ buna pençesin saldı

Sıktı karakuĩun aklını aldı

Haddini bildirdi er deyi ağlar

Bir kuĩ vardır ala idim duasın

Aslı sırdır kimse bilmez yuvasın

Bir tüyünde ayet birinde Yasin

Veli de sebakım ver deyi ağlar 

(Varak: 33)

-37-

Âdem Safi yullah cihana geldi 

Görelim ki Ĩah-ı Merdan ne yapar

Yetmiĩ üç evlat ondan zuhur geldi

Görelim ki Ĩah-ı Merdan ne yapar

Küfür içinde kaldı yetmiĩ ikisi

Birisine indi nurun hepisi

Yüz yirmi dört bin peygamber Hak’tan tapusu

Görelim ki Ĩah-ı Merdan ne yapar

Ĩakkü’l-kamer bir iken iki oldu

Hemi iki oldu hemi yek oldu

Hak Muhammed Ali zuhura geldi

Görelim ki Ĩah-ı Merdan ne yapar

İsa Musa Davut gittikten sonra

Altı yüz yıl devir ettikten sonra

Abdulmuttalib Ebu Talib’den sonra

Görelim ki Ĩah-ı Merdan ne yapar

Muhammed Ali kandilde nur idi

Anlardan evvel Fatma Ana var idi

İsmi verilmedi gizli sır idi 

Görelim ki Ĩah-ı Merdan ne yapar 

Muhammed Ali dünyaya gelince 

Ay gün secde kıldı onlar olunca

Seksen bin kilise battı yanınca

Görelim ki Ĩah-ı Merdan ne yapar

Kâbe’nin içinde putlar yaptılar

Allah yoktu deyi ona taptılar

İncil’de gördü kayguya battılar

Görelim ki Ĩah-ı Merdan ne yapar

Ali üç yanında putları kırdı

Baĩtaki kâfi rler hep anı gördü 

Kâfi rler Muhammed’e ĩekvaya geldi

Görelim ki Ĩah-ı Merdan ne yapar

234

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

Bu dünya üç kıral elinde idi

İstanbul’da Yemen elinde idi

Acem tahtı Perviz elinde idi

Görelim ki Ĩah-ı Merdan ne yapar

Peygamber üçüne üç name saldı

Yemen name ile Müslüman oldu

Kayser Urum’u da çok tazim kıldı

Görelim ki Ĩah-ı Merdan ne yapar

Perviz varan elçiyi ĩehit etti

Ali onda Hint kazasına gitti

Ali battı deyi kâfi rler sefer etti

Görelim ki Ĩah-ı Merdan ne yapar 

İbtida on iki mil asker getirdi

Her milini yüzer bine yetirdi

Otuz üç bin de Muhammed getirdi

Görelim ki Ĩah-ı Merdan ne yapar

Asker alay alay hep tabur durdu 

Bir yanından Hazret-i Abbas girdi

Baĩta olan pehlivanları kırdı

Görelim ki Ĩah-ı Merdan ne yapar

Kâfi r beylerine kasvet düĩtü 

Ali gelmiĩ deyi tebdili ĩaĩtı

Haber alın deyi elçi ulaĩtı

Görelim ki Ĩah-ı Merdan ne yapar 

Elçi görünceğiz Hazret-i Abbas’ı

Baktı en küçüğü bazların bazı

Kâfi r kıral iĩitince bu sözü

Görelim ki Ĩah-ı Merdan ne yapar 

Kâfi r geri askere adam saldı

Üç yüz otuz altı milyon asker geldi 

Her milleri yüzer binerden doldu

Görelim ki Ĩah-ı Merdan ne yapar

Kâfi r çoğaldı da yürüyüĩ etti

Hamza Pehlivan anda ĩehit gitti

Hak Teâlâ Cebrail’e emretti

Görelim ki Ĩah-ı Merdan ne yapar

Cebrail nameyi habibe sundu 

Muhammed yönünü kıbleye döndü

Ali’ye Hint kazasında malum oldu

Görelim ki Ĩah-ı Merdan ne yapar

Ali’m celallendi gayetten coĩtu 

Yer ile gök birbirine karıĩtı

Ordaki askerlerin cümlesi ĩaĩtı

Görelim ki Ĩah-ı Merdan ne yapar

Ali anda İsm-i Azam okudu 

Yer gök titredi yıldırım ĩakıdı

Muhammed der bizden yana hak oldu

Görelim ki Ĩah-ı Merdan ne yapar

Kelleler kesildi kanlar saçıldı

Düldül kanda yüzdü kandan geçildi 

Çok zaman sonra ortalık açıldı

Görelim ki Ĩah-ı Merdan ne yapar

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

235

Kâfi r avratın ileri sürdü

Ali’m görünceğez yüzün çevirdi 

Muhammed der ki Ya Ali el verdi 

Görelim ki Ĩah-ı Merdan ne yapar 

Dumanlar söndü uruĩen oldu 

Münafık bozuldu periĩan oldu

Dünya kurulalı bir niĩan oldu

Görelim ki Ĩah-ı Merdan ne yapar 

Ali Muhammed secdeye geldi 

Gaziler yüzünü Düldül’e sürdü 

Medayin tahtını Selman’a verdi 

Görelim ki Ĩah-ı Merdan ne yapar 

Ali’m İslâm dinini aĩikâr etti 

Oradan Muhammed Mirac’a gitti

Yüz yirmi dört bin kelam ĩerh etti 

Görelim ki Ĩah-ı Merdan ne yapar

Andan sonra İmamlar devri geldi 

Kast idenler kâfi rden eĩet oldu 

Eba Müslüm de çok intikam aldı

Görelim ki Ĩah-ı Merdan ne yapar

Veli’m eydür çok bir alâmet oldu

Devri ahir zaman Mehdi’me kaldı

Dosta rahmet düĩmana lanet indi

Görelim ki Ĩah-ı Merdan ne yapar 

(Varak: 43-44)

-38-

Gel nasihat ile benim sözüme

Belli olur ĩu aylarda hilen yâr

Gelen geçen hoĩ görünür gözüme

Ben bulamam senin gibi ……. yâr

Dilber melül gezme sen de hastasın

Ama iĩ biliyon yeğin ustasın

Sinemi bus ettin meteristesin

Muhkem imiĩ alamadım kalen yâr

Çeken giden bir zindanın içine

Sormuyon ki ĩu garibin suçu ne

Bir vali emretse darağacına

Yok mu merhametin elden alan yar

Beni korda yâda meyil verirsin

Demedim mi yar Mevlâ’ndan bulursun

Gidersem gurbete melül olursun

Koyun gibi ciğerinden melen yar

Seni doğuranlar anadır ana

Ak gerdan üstünde ben dane dane

Yok mu merhametin yâr yedi sene

Veli kapınızda kuldur kölen yar 

(Varak: 29)

-39-

Eğer bir kâmilden kemal ararsan 

Özünü bilene ağla dediler

Aslı zatım derse inanma sakın

İtibar eyleme dile dediler

236

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

Sikke vursan altın olur mu tuca

Harçlık itsen seni götürmez hacca

Hakk’ın buyruğunu söyleme pice

Buyruk hakdır amma kula dediler

Eğer bir kul kusurunu görmezse

Pak olan özünü ele vermezse

Hakk’ın buyruğuna amel kılmazsa

Getirmen o sığmaz yola dediler

Yola gider doğru yoldan kaçarsa 

Bir bir asıl ile konup göçerse 

Ĩerh eyleyip Hakk’ın sırrın açarsa

Onun yüzü kara bula dediler

Hakk’ın gizli sırrın söyleme yâda

Dil baĩı kestirir yetmeden vade

Gülü bülbül için halk etti Huda

Kargayı kondurma güle dediler

Gülün aslın bilmez hara katarsa

Burda aldığını ĩurda satarsa

Yüz bin kerre ol siteme yatarsa

Gene onun iĩi hile dediler

Eğer eksik noksan söyledim sözüm 

Mürĩit meydanında hâk oldu özüm

Bir ulu dergâhta açıldı gözüm 

Yahĩi yaman ayırt ola dediler

Ayırdılar yaĩlı ile yamanı

Cevahire denk itmezler samanı

Kaldırmazsa gönlündeki gümanı

O yol bir gün onu yola dediler

Veli’m eydür doğru yola gitmezse

Eliyle özüne sitem etmezse

Buyuruk Ĩah-ı Merdan’ındır tutmazsa

Ahiri faĩ olur ele dediler (Varak: 15)

-40-

Kimse bilmez yüreğimin derdini

Derdimin dermanını bilen Allah’tır

Ab-ı revan oldu didemin seli

Sefi ller ağlatıp gülen Allah’tır

Kimin yesir etmiĩ kul diye satar

Kiminin derdine dermanlar katar

Her kulun nasibini bir yana atar

Nasibi ardınca salan Allah’tır

Kimi atlas al giyer cefa ile

Kimi hırka ĩal giyer sefa ile

Miraç’ta Muhammed Mustafa ile

Doksan bin kelamı bulan Allah’tır

Muhammed Ali’siz kelâmı bulmaz

Hakikat ilmini kimseler bilmez

Veli’m der bu dünya kimseye kalmaz

Bu dünyada baki kalan Allah’tır 

(Varak: 7)

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

237

-41-

Cahillerin Ebu Cehil baĩıdır

Kâmillerin Muhammed yoldaĩıdır

Kâmilliğin haceti budur ki

Hakk’ın nuru kalp evini ıĩıtır

Çâr-anasır dört nesneden halk etti

Hâk ile âb bâd ile ateĩidir

Her birine yedi ayet bölündü

Dört yedinin lam elif baĩıdır

Yüz on dört suredir noktada beyan

Fark eylemek arifl erin iĩidir

Hüsnünde yedi ağ yedi kara hat

Ağ rûy kara zülfün kaĩıdır

On sekiz bin âlemde on sekiz bin Musa

Kangı Musa Musaların baĩıdır

Her biri bir kere Ya Rabbi deyip

Yetmiĩ kere lebbeyk diyen kiĩidir

Cümlesi de bir nidadan çağırır

Ayrı ayrı seslerini iĩidir

Âĩıklar top ile çevgan oynardı

Maĩuklar uğrunda dönen baĩıdır

Veli’m eydür Nesimi’nin yüzülüp

Mansur’un asıldığı aĩk ataĩıdır 

(Varak: 53)

-42-

Dört kapı kırk makamdan eli olmayan 

Dede derviĩ sultan desen yalandır

İttiği hizmetin aslın bilmeyen 

Faydası yok yalan ile dolandır

İptida rehbere yetir elini 

Mürĩit bul da arz ede gör halini 

İndirir kispetin bağlar belini

Bilmezse yorulup yolda kalandır

Rehber de pirden bir el tutmazsa 

Mürĩide özünü teslim etmezse 

Serini meydana koyup satmazsa

Bilin ki Hak ana hasım olandır

Rehberin eleğinden geçmezse

Mürĩit bulup müĩkülünü seçmezse 

Balı zehirden ayırıp içmezse

Mahĩerde bir yüzü kara yılandır

Rehberi olmayanın Rabb’isi olmaz 

Mürĩidi olmayanın mürebbisi olmaz

Marifet hakikat farzını bilmez 

Bir gün ola ki imanı solandır

Rehber buyurmazsa doğru yolu bu

Zulmetten kurtarmazsa talibi

Buyruk tutmaz değiĩirse kalıbı

Bu cihana dört ayaklı gelendir

238

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

Veli’m eydür bu sözlerin sahidir

Yalan değil hocam böyle okudur

Kulun Azrail’e bir can hakkıdır

Mürĩit önünde ölen eda kılandı

(Varak: 17)

-43-

Bugün gamlı gördüm dostum yüzünü

Gülmedi sultanım bilmem ne haldir 

Ya ben ahvalimi bildiremedim 

Bilmedi sultanım bilmem ne haldir

Ol sultandır bu iĩlerin sebebi

Altunun nurunda gördüm habibi

Yarelere merhem çalan tabibi

Çalmadı sultanım bilmem ne haldir

O sultana âĩıkları sorarım 

Bugün dünya yarın ahret ararım

Ateĩimden yoktur sabrım kararım

Gelmedi sultanım bilmem ne haldir

Aĩkınla türlü ateĩe yandım ben

Yakıp ara yerde eyleme bir kan

Kolumda fer yoktur dizimde derman

Kalmadı sultanım bilmem ne haldir 

Veli’m eydür aklım baĩımdan gitti

Sağlığımdan beni salaca etti

Cenazeni kılmam diye aht etti

Kılmadı sultanım bilmem ne haldir 

(Varak: 6)

-44-

Medh ederim efendimin zülfünü

Bin yıl öğsem bir teline az gelir

Yüz bin maya yüz bin köle yüz bin kul

Versem dostum bir teline az gelir

Yüz bin fındık altunun haznesi 

Yüz bin maya yükü cevahir hası

Altı ĩehristanın ili ülkesi

Versem dostun bir teline az gelir

Yedi kırallık memleketin malını

Yedi padiĩahlık yerin hâlini 

Acem ĩahın ülkesini ilini

Versem dostun bir teline az gelir

Yüz bin devir itse elli bin fakı

Bir kılın yazamaz bin yıl dahi oku

Ya Ali olmuĩtur ya cömert saki

Dünya malı bir teline az gelir

Veli’m eydür dünya malı hanım var

Mansur olan gelsin dostun zülfü dâr

Sermayem yok bir feda-yı canım var

Versem dostun bir teline az gelir 

(Varak:13)

-45-

Deli gönül her dem her dem gitmek ister dostuna

Dağlar dumanını kaldır yâr önünden ĩöyle dur

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

239

Ĩirin dillim yıldız bahtlım doğmuĩ mehtap üstüne

Buluta günü gölge olma nur önünden ĩöyle dur

Gelmiĩ dükkânın önüne la’l ü mercan dür ister

Sîm ü zerin yok serin yok ĩar önünden ĩöyle dur

Hakk’ın defteri okunur cellâtlık eyle canına

İki elinle çekmezsin zâr önünden ĩöyle dur

Bugün bir bezirgân gördüm yükü Hint Yemen malı

Siması kervanbaĩında nar önünden ĩöyle dur

Düĩ o kervanın ardına önünce gidici olma

Hakk’ı uzak gösteremen pir önünden ĩöyle dur

Yâr yaresin yemeyen dayanamaz pençeye

Savuĩ arslanın önünden ĩîr önünden ĩöyle dur

Ey Veli’m dar-ı fenada yığar ümmeti çok olur

Asi haller sana değer kör önünden ĩöyle dur 

(Varak: 1)

-46-

Ey ağalar müĩkülüm var gül ile 

Bülbül bağa küsse ne diyen olur 

Yaz ile gövel avlarken göllerde

Ĩahin ava küsse ne diyen olur 

Arap atım yok avlayım bazını

Tamama tutman bendenin sözünü 

Kim götürür fukaranın nazını

Abdal beye küsse ne diyen olur 

Gönül bir merd oğlu merde bağlandı

Merdin sözü ile çoğu sağlandı

Dağların boranı baĩımda eğlendi 

Boran dağa küsse ne diyen olur 

İrakibin sözü borandır kardır 

Yâre çok sözüm var pek yerim dardır 

Kötü ile kimin kemali birdir 

Yahĩi yamana küsse ne diyen olur

Veli’m eydür fi rkatim var cuĩum var

Gönül dosta küser düĩmanda iĩim yok 

Hem yalınız hem garibim eĩim yok 

Azlar çoğa küsse ne diyen olur (Varak: 32)

-47-

Ya sofi ler ya gaziler erenler

Bu meydanda türlü meta dokunur

Evliya yolunda can baĩ verenler

İdris’ten hülle giyer takınır

Tarikat Allah’ın farzı tutulmaz

Marifetsiz muammaya yetilmez 

Hakikat dersine kalem katılmaz

Hızır ilmi dürr-i meknun okunur

Veli’m eydür aramanlar aslını

İĩler isen sünnetini farzını

Deftere kayd ide gör ismini

Bir gün olur beratların okunur 

(Varak: 13)

240

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

-48-

Çıktım İsmail sivrisi baĩına

Gözüme Malya’nın çölü görünür

Hırka Dağı geldi alnım düĩüne

Çilehane Seyfe Gölü görünür

Yanar Kırkbudak’ta ĩemalar yanar

Ab-ı zemzeminden içenler kanar

Balım Sultan abdalları çarh döner

Hünkâr Hacı Bektaĩ Veli görünür

Mustafa Murtaza yazılı arĩda

Yılanı kamçı itmiĩ atı var taĩda

Yazda güzde on iki ayda hem kıĩta

Solmaz has bahçenin gülü görünür

Nere gitsem gönül geçmez güzelden

İkrarım kadimdir ezel ezelden

Gine gönül buldu dostu tez elden

Irganır zülfünün teli görünür

Veli’m eydür budur Allah’ın dostu

Yanar çırağlara serili postu

Yüz yirmi dört bin nebiden üstün

Cümle velilerden ulu görünür 

(Varak: 3)

-49-

Bugün gamlı bedir kamer mahitab

Ĩulesini bu cihana salmamıĩ

Mah yüzüne çekmiĩ siyah nikabın

Ne hikmet ki seven âĩık ölmemiĩ

Mah yüzünü kaplamıĩtır açılmaz

Mühr-i nuru amberinden seçilmez

Emr-i ferman kendinindir kaçılmaz

İnsan bilmiĩ amma mahlûk bilmemiĩ

Sene altmıĩ dokuzdan bitmiĩtir himi

Martın on beĩinde bıraktın gamı

Pazar günü pazartesi akĩamı

Dünya üç saat ağlamıĩ gülmemiĩ

Veli’m eydür yasta koyma âlemi

Ĩah-ı Merdan hayra çal kalemi 

Hulus ile oku İhlâsı kelamı

Allah kuluna kem sanu(!) sanmamıĩ

(Varak: 17)

-50-

Kınaman aklımı yitirdiğime

Âĩıklar maĩukun del’eyler imiĩ

Mâhitâb kaĩlımın ataĩı közü

Yakar bendelerin kül eyler imiĩ

Külünü yaksın ateĩime közüme

Âĩık kalmaz maĩukunun sözüne

Gül yüzlü yâr bastı geçti yüzüme

Uğrar her dem her dem yol eyler imiĩ

Hubların göçü uğradı yol etti

Kimse bilmez elif kadim dal etti

Çeĩm-i mestan didelerim sel etti

Öğünsem önünü göl eyler imiĩ

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

241

Veli’m eydür yâre kullar oluram

Yâr el katmaz ben bu dertten ölürem

Çektiğim çileyi Hak’tan bilirem

Neylerse âdeme Ali eyler imiĩ

(Varak: 5)

-51-

Ehl-i cemde bulunca bir nâĩi

Müĩkül kandırması güç olur imiĩ

….. beĩer mi hercai taĩı

İrakibin bağrı tunç olur imiĩ

Tunç oldu irakip ĩaz olup gülmez

Tepesine vursan bir mana almaz

Bağbansız bahçenin tımarı olmaz

Her ne meyve verse dinç olur imiĩ

Tilki ile üleĩ yemem haylarım

Geri çıkar arslan ile paylarım

Bu manayı bilenlere söylerim

Bilmeyenin hâli nic’olur imiĩ

Elif ile Be’den mana almayan

Mürebbisin musahibin bilmeyen

Ĩunda dört kapısı tamam olmayan

Lokması zehirden acı olur imiĩ

Veli’m eydür garip baĩa iĩ geldi

Dostun gülü bu sineme düĩ geldi

Derdimiz bir idi ĩimdi beĩ geldi

Zamanede âĩıklık güç olur imiĩ

(Varak: 57)

-52-

Hazret-i Fatıma yeĩil kubbede

Arĩtan yere direk oluptur saçı

Her kim derse gerek avrat gerek er

Hak katında murtad olur ol suçu

İsteyiver ki bulasın gün ayı

Hacı olmak ister yoksulu bayı

Koynunda saklıyor gün ile ayı

Ak göğsüdür Muhammed’in miracı

Bal ırmağı revan akar bendinden

Âb-ı hayat âb-ı Kevser kendinden

Zemzem dudağından ĩeker kandinden

Emenlerdir Hakk’ın indinde hacı

Zülfüne bağlıdır arĩ ile zenbur

Mengûĩ küpeleri ĩebberi ĩübber

Bildik Ĩâh-ı Merdan belinde kemer

Muhammed Mustafa baĩının tacı

Nasıl evlat atası ana taç ola

Anın sırrına ermesi güç ola

Yer gök arĩ Rahman heman duac’ola

Melahat mülki ile bir bacı

Bin bir melek saf saf durmuĩ el bağlar

Anca dert ehlinin derdini söyler

Ancaları hizmetine bel bağlar

İsm-i ĩah tâlibi güruh-ı naci

242

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

Veli’m eydür Haz(i)ret-i Fatıma

Zerrenin zerresi vasfın dedim a

Öğme ile yetilmiyor mehdine

Dolansa da gelse dünyanın ucu 

(Varak: 12)

-53-

Bahar aylarında varırım derdim

Varamadım gül yüzlü yâr küstün mü

Hâk-i pâyine yüz sürerim derdim

Süremedim gül yüzlü yâr küstün mü

Hâk-i pâye süre idim yüzlerim

Gözüme tûtiya oldu ayak tozların

Dili ĩeker ĩerbet ĩirin sözlerin

Eremedim gül yüzlü yâr küstün mü

On bir ay bekledim kılmadın çare

Erenler terahhum kılmıyor zerre

Fazlı gibi kendi kendim hançere

Vuramadım gül yüzlü yâr küstün mü

Amasya’da imamların birine

Kerbelâ’da ĩehitlerin harına

Eli bağlı kolu bağlı darına

Duramadım gül yüzlü yâr küstün mü

Veli’m eydür iĩim âh u zâr idi

Beni bu sevdaya salan yâr idi

Danıĩmaya çok müĩkülüm var idi

Soramadım gül yüzlü yâr küstün mü 

(Varak: 4)

-54-

Ĩehitlere cennet kapısı açıldı

Aĩur aylarının onuncu günü

İd(i)ris’ten hulle donu biçildi

Aĩur aylarının onuncu günü

Yedinci gün müjdelendi Fatıma

Ali üç yaĩında erdi hâtime

Cebrail Muhammed’e getirdi nâme

Aĩur aylarının onuncu günü

Yetmiĩ üç pehlivan hep ĩehit düĩtü

İmamlar kanını Kâbe’ye saçtı

Altmıĩ üç yaĩında Muhammed göçtü

Aĩur aylarının onuncu günü

İsa Musa Davud İbrahim Halil

Hak Nebi demiĩtir onlara celil

Arĩta yeĩil kubbede yandı delil

Aĩur aylarının onuncu günü

Sene bin iki yüz kırk oldu kondu

Ya İmam Hüseyin yüreğim yandı

Veli’m eydür bu kelâmı diyendi

Aĩur aylarının onuncu günü 

(Varak: 59)

-55-

Naĩi hoyrat kelp irakip …. adu

Bed-huy ile adam Hakk’a yaramaz

Ataĩ ile kavı pamuğu odu

Er olmayan birbirine saramaz

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

243

Od ile pamuğu saran ellerin

Hergiz nazarından çıkmaz pirlerin

Baĩının boranı gitmez körlerin

Hakk’ın doğru rahını göremez

Eğer dört kapıda eli olmazsa

Hutbesin okuyan Ali olmazsa

Hakk’ın buyruğunca kulu olmazsa

Körden dahi kendi kendin bilemez

Âĩık olup aĩk dalgasın saymazsa

Ârif olup her manadan duymazsa

Ĩeriati gömlek edip giymezse

Kadem basıp tarikata giremez

Ĩeriatin tarikatin binası

Mürĩitler silerler gönüller pası

Marifette iĩittirmezse sesi

Hakikatle gizli sırra eremez

Dört kapı kırk makamı bilmezse

Üç sünneti yedi farzı kılmazsa

Bin bir sırda gizli sırra ermezse

İrfan bahçesinin gülün deremez

Veli’m eydür irfan bağı kurumaz

Ancak Mansur olan bulur dârımız

Seyyid Nesimî’dir bizim pirimiz

Ĩeyhi ĩeytan olan bize yaramaz 

(Varak: 60)

…………………

KAYNAKÇA

ASLANOĞLU, İbrahim. (1984). İğdecikli Veli. 

Ankara.

KAYA, Doğan. (2009). Ĩarkıĩlalı Agâhî. Sivas.

YAYIN, Nerin(Köse). (2007). “Divriğili Veli 

Dede’nin Ĩiirlerinde Konu, Biçim ve 

Tür”, Osmanlılar Döneminde Sivas 

Sempozyumu Bildirileri C. II. Sivas.

SALCI, Vahit Lütfi (Ağustos 1940). “Kızılbaĩ

Ĩairleri-5”, Halk Bilgisi Haberleri. S. 106.

244

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

245

MERZİFON’DA BİR ERENLER OCAĞI: PİRİ BABA 

TEKKESİ, TÜRBESİ VE VAKFI

A SAINTS ASSOCIATION IN MERZIFON: DERVISH LODGE, 

TOMB AND FOUNDATION OF PIRI BABA

Fahri MADEN1

Özet

Horasan erenlerinden Piri Baba, 

Anadolu’ya geldikten sonra Merzifon’a yer￾leĩerek burada bir tekke tesis etmiĩ ve faa￾liyetlerde bulunmuĩtu. Yüzyıllarca bölgede 

canlı bir inanç merkezi konumunda olan 

tekke topluma kaliteli insan yetiĩtirmenin 

yanı sıra gelen ve giden misafi rler için de 

güvenli bir konaklama yeri olmuĩtu. XV. 

yüzyılda tesis edildiği anlaĩılan Piri Baba 

Tekkesi XIX. yüzyıla kadar faaliyetlerini 

normal bir ĩekilde sürdürmüĩ, 1826 yılında 

diğer Bektaĩi tekkeleri ile birlikte faaliyet￾lerine son verilmiĩti. Bununla birlikte 1826 

yılında Piri Baba Tekkesi’nin meydan odası

yıktırılıp camiye çevrilirken türbe mahalline 

dokunulmamıĩtı. Ancak tekkedeki Bektaĩi 

Ĩeyhi İbrahim Dede ve derviĩleri buradan 

uzaklaĩtırılmıĩ, türbedarlığa Nakĩi ĩeyhi 

Osman Efendi getirilmiĩti. Piri Baba Tekkesi 

bir daha inĩa edilememekle birlikte burada￾ki türbe Bektaĩiliğin inanç merkezi konumu￾nu sürdürmüĩtü. XX. yüzyıl baĩlarında bü-

1 Dr., Tarih Öğretmeni. 

yük bir tamirden geçtiği anlaĩılan Piri Baba 

Türbesi 1925 yılına kadar açık kalmıĩ, tür￾bedarlık görevi yeniden Bektaĩilerin tasar￾rufuna geçmiĩti. Bu çalıĩmada Merzifon’da 

bir erenler ocağı konumunda olan Piri Baba 

Tekkesi, Türbesi ve Vakfı’nın tarihsel süreci 

ele alınmaktadır. 

Anahtar Kelimeler: Bektaĩilik, Piri Baba, 

Merzifon, Piri Baba Tekkesi ve Türbesi 

ABSTRACT

Piri Baba, one of the saints of Horosan, 

settled in Merzifon after coming to the Ana￾tolia and established a dervish logde there 

and started activities. The dervish lodge 

being an alive belief centre in the area for 

centuries functioned as raising qualifi ed pe￾ople, as well as serving a safe accommodati￾on for its visitors. The dervish lodge of Piri 

Baba estimated to have been established in 

the 15th century continued its activities till 

the 19th century and was closed together 

with the other Bektashi lodges in 1826. In 

the same year, the ritual room of the dervish 

lodge was demolished and converted into a 

mosque, and the tomb was left. However, 

246

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

the sheikh, İbrahim Dede, and his dervishes 

were displaced and the Nashi sheikh, Osman 

Efendi, was appointed as the new tomb kee￾per. Although the dervish lodge of Piri Baba 

was never built again, the tomb continued 

its position as the centre of Bektashism. The 

tomb estimated to have been restored subs￾tantially in the early years of 20th century 

was open till 1925 and the potion of tomb 

keeper passed into Bektashi people’s hands. 

In this paper, we will discuss the historical 

process of dervish lodge, tomb and founda￾tion of Piri Baba being a saints association in 

Merzifon.

Key Words: Bektashism, Piri Baba, Mer￾zifon, the dervish lodge and tomb of Piri 

Baba.

Giriĩ

Piri Baba’nın tarihsel kiĩiliği hakkında 

birbirinden farklı bilgiler bulunmaktadır. 

Bu bilgilerden ilkine göre Piri Baba, Hora￾san kökenli olup Ahmed Yesevi öğretile￾riyle yetiĩmiĩ ya da bizzat eğitimi ondan 

almıĩ, Hacı Bektaĩ Veli ile gönül birliği olan 

bir zattır(Abdi-zâde Hüseyin Hüsamed￾din, 1986-I: 326-327; Evliya Çelebi, 1999-II: 

206; Doğanbaĩ, 1999: 46). Köprülü, hakkın￾daki rivayetlerden hareketle Piri Baba’yı

Ahmed Yesevi’nin halifeleri arasında 

saymaktadır(Köprülü, 1966: 46-47). Baĩka 

araĩtırmalarda ise Piri Baba, Hacı Bektaĩ

Veli’nin dostlarından ve halifelerinden biri 

olarak gösterilmektedir(Hasluck, 1928: 16; 

Aĩkun, 1947: 12; Taĩan, 1979: 13-114; Piroğ-

lu, 1992: 9-10; Doğanay, 2000: 49-54). Huru￾fat kayıtlarında Hızır Baba adıyla anılmakta 

ve “aza-yı kiramdan kutb’ül-arifîn” bir zat 

olduğu bildirilmektedir(Eken, 2001: 352). 

Yine bir arĩiv vesikasında Piri Baba’nın 

Veysel Karani’nin evlatlarından(BOA, Ev￾kaf Defteri nr.13916, varak 6a), “ruhundan 

istifade olunur bir evliya” olduğu ifade 

edilmektedir(VGMA, Defter nr. 2169, s.30). 

Velayetname’ye göre Piri Baba 

Merzifon’un Narince köyündendi2

. Yedi￾sekiz yaĩlarında annesi tarafından bir 

paĩmakçının(ayakkabıcı) yanına çırak ola￾rak verilmiĩti. Piri Baba daha bu yaĩların￾da ibadet ehli ve keramet sahibi bir eren￾di3

. Kendisinden çeĩitli kerametler hasıl 

olduktan sonra ustasının yanından ayrılıp 

eski hamamda ikamet etmeye baĩlamıĩtı

4

Burada da türlü kerametleri görülmüĩtü5

Bunlardan tarihi açıdan en dikkat çekeni 

Fatih Sultan Mehmed’e İstanbul’un fethini 

2 Günümüzde Merzifon’un Oymaağaç köyü hal￾kı Piri Baba’nın soyundan geldiklerini iddia 

etmektedirler(Yıldız, 2011: 473).

3 Piri Baba’nın kendisini dövmeye kalkıĩan ustasının 

bir gözünü ĩahadet parmağı ile iĩaret edip kör etmesi, 

İmam Hüseyin’in çeĩmesinden su getirmesi gibi kera￾metleri için bkz. Doğanbaĩ, 2007: 161-183; Doğanbaĩ, 

2008: 42-43.

4 Piri Baba’nın eski hamamda ikametinden do￾layı halk buranın olağanüstü özellikte olduğu 

düĩüncesindeydi(Faroqhi, 2001: 121). 

5 Piri Baba’nın eski hamamda iken keseri taĩa batır￾ması, kebapların erken piĩmesi, üzümlerin erken ol￾ması, eski hamamın damlamaması, Geylanlı alimin 

sorusuna cevap vermesi, Koyun Baba ile Fatih Sultan 

Mehmed arasındaki konuĩmaların kendisine malum 

olması gibi kerametleri için bkz. Doğanbaĩ, 2007: 161-

183; Doğanbaĩ, 2008: 43-44. 

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

247

haber vermesiydi. Buna göre eski hamamda 

ikamet eden Piri Baba hakkında padiĩaha 

ĩikayette bulunulmuĩ, bunun üzerine Fatih 

Sultan Mehmed onunla görüĩmek ve sohbet 

etmek için eski hamama gitmiĩti. Padiĩahın 

üzerine yürüyen Piri Baba onun kulağına 

ĩahadet parmağıyla üç defa “aldılar verdi￾ler” deyip hamamdan çıkmıĩtı. Baba’nın bu 

söz ve davranıĩlarını müneccimlere yorum￾lattıran padiĩah zekerin “anahtar”, kulağın 

ise “kapı” olduğunu, bunun da bir vilayetin 

fethini müjdelediğini öğrenmiĩti(Doğanbaĩ, 

2007: 161-183; Doğanbaĩ, 2008: 39-46). 

Piri Baba her gün tekkesinin bulunduğu 

yere gelir ve güneĩ batıncaya kadar burada 

otururdu. Akĩamları ise tekrar eski hamama 

giderdi. Bu ĩekilde hayatını idame ettiren 

Baba bir gün tekkesinin bulunduğu yerde 

vefat etmiĩti. Vefat haberini alan Narinceli￾ler onu köylerine götürmek istemiĩlerse de 

Merzifon alimleri buna engel olmuĩlar ve 

vefat ettiği yere defnetmiĩlerdi(Doğanbaĩ, 

2008: 39-46). 

Geleneğe göre Piri Baba, Hacı Bektaĩ

Velî’nin daveti üzerine İslamiyeti yaymak 

amacıyla derviĩleriyle birlikte Anadolu’ya 

gelmiĩ, Hacı Bektaĩ Velî tarafından Mer￾zifon civarına yerleĩtirilmiĩtir. Burada bir 

zaviye kuran Piri Baba, yalnızca İslamiyeti 

yaymakla kalmamıĩ, Merzifon halkına do￾kumacılığı da öğretmiĩtir. Bu durum onun 

ahi olabileceğini akla getirmektedir(Yıldız, 

2011: 473). 

Evliya Çelebi’nin rivayetine göre Pîr 

Dede, Ahmed Yesevî’nin izniyle Hacı Bek￾taĩ Velî ile birlikte Horasan’dan Anadolu’ya 

gelmiĩ, Merzifon ĩehrinin kuzeyinde, ĩehre 

nazır bir yerde yerleĩmiĩ, ancak daha çok ha￾mamlarda kalmıĩtı. Orhan Gazi döneminde 

fetihlere katılan bu zat, Allah aĩkıyla ken￾dinden geçmiĩ(meczûb-ı Hudâ), arif-i bil￾lah, müĩahede ve mücahede sahibi, Allah’ı

talep edenlerin ve ona ulaĩmak isteyenlerin 

öncüsüydü. Sultan II. Murad Merzifon’da 

cami, han ve medrese inĩa ettirirken, Pîr 

Dede’ye iftira atılıp, “kadınlar ile hamama 

girip onları keseleyip sabunladığı, bu ara￾da hamile olanlara hangi cinsiyette çocuğu 

olacağını söylediği; bu ĩekilde mezhepsiz, 

zındık ve mülhid olduğuna” dair ĩikâyetler 

vaki olmuĩtu(Evliya Çelebi, 1999-II: 206). 

Bu ĩikâyetler üzerine Sultan II. Murad 

gerekli cezayı vermek üzere Pîr Dede’nin 

bulunduğu hamama gitmiĩti. Ona, “Bre 

mel’un ıĩık! Sen niçin bu kadar ümmet-i 

Muhammedin namahrem hatunlarıyla ha￾mama girip bunlara kese sürersin” deyince, 

Pîr Dede, “Beyim! Ben din-i mübin çobanı-

nın hizmetkârıyım. O hatunlar din ve iman 

damızlığıdır. Onlardan maneviyat sahibi ki-

ĩiler ve ilim adamları müĩtak olur. Ben on￾lara seyislik edip tımar etmek için hamam￾dayım, hamamın duvarına girerim” dedik￾ten sonra hamamın doğusundaki duvarına 

girmiĩti. Ardından Sultan II. Murad, “Dede! 

Ben seni ĩu kılıç ile katletmeye geldim” 

diyerek kılıcını çekmiĩ, bu defa Pîr Dede, 

“Murad Beğ! Dinin zahirine hizmet ettin. 

Ancak bu iĩe memur değilsin. Kâfi rler İzmir 

kalesini geri aldı. Ĩu ekmeği ye, var İzmir fa￾tihi ol” deyip hamamın beyaz mermerinden 

248

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

koparıp bunu hamur gibi yoğurarak iki adet 

pide haline getirmiĩ ve birini tekrar “Var 

İzmir’i feth eyle” diyerek Sultan II. Murad’a 

vermiĩti. Diğer ekmeği ise “İkinci hilafette 

Mehmed, İstanbul’u feth edip bu ekmeği 

İstanbul’da ye” diyerek Ĩehzade Mehmed’e 

vermiĩti. Böylece aynı zamanda İstanbul’un 

fethini de müjdelemiĩti(Evliya Çelebi, 1999-

II: 206). 

Bu olaydan sonra Sultan II. Murad, Pîr 

Dede’nin ayağına yüz sürüp ekmeği almıĩ

ve İzmir’i fethetmiĩti. Yirmi altı sene sonra 

ise Ĩehzade Mehmed İstanbul’u fethedin￾ce, Pîr Dede Tekkesi’ne üç yüz altmıĩ altı

adet köyü vakıf malı yapmıĩtı. Bu itibarla 

Merzifon ĩehri Pîr Dede Tekkesi’nin vak￾fı olmuĩtu(Evliya Çelebi, 1999-II: 206-207). 

Ayrıca Evliya’ya göre XVII. yüzyılın ikinci 

yarısında hala o beyaz mermer ekmekler 

ile Pîr Dede Sultan’ın duvara girdiği yer 

belliydi. Yine o dönemde ĩairlerin methet￾mekte aciz kaldıkları Pîr Dede’nin hamamı

hastaların ĩifa buldukları, büyük bir ziyaret 

yeriydi(Evliya Çelebi, 1999-II: 206-207)6

Görüldüğü üzere Piri Baba’nın haya￾tı ve yaĩadığı dönemle ilgili birbirinden 

farklı rivayetler mevcuttur. Evliya Çele￾bi, Piri Baba’nın Sultan Orhan devrinden 

Sultan II. Mehmed devrine kadar uzun bir 

yaĩam sürdüğünü öne sürmektedir. Ayrı-

ca Piri Baba’nın eski hamamda karĩılaĩtığı

sultanın Fatih Sultan Mehmed’in babası II. 

6 Merzifon’da XVII. yüzyıldan önce yalnızca bir ha￾mam bulunmaktaydı. O da 1388 yılında yani Sultan 

I. Murad döneminin sonlarında yaptırılmıĩtı.(Faroqhi, 

2001: 133-134). 

Murad olduğunu ifade etmektedir. Oysa 

Velayetname’de bu kiĩinin II. Mehmed ol￾duğu rivayet edilmektedir. Bu durumda 

Piri Baba’nın efsanelerle karıĩan hayatını

XV. yüzyılda idame ettiği sonucuna ulaĩıl￾maktadır (Faroqhi, 2001: 136-137). 

Piri Baba Tekkesi

Hüseyin Hüsameddin, Piri Baba’nın 

1464 yılında Merzifon’da bir zaviye yap￾tırdığını ve zaviyenin hizmetlerini yürü-

tebilmesi için de bir vakıf tanzim ettirdi-

ğini ifade etmektedir(Abdi-zâde Hüse￾yin Hüsameddin, 1986-I: 326-327). Ancak 

Piri Baba’nın Ahmet Yesevi tarafından 

Anadolu’ya gönderildiği ve Baba İlyas 

Ayaklanması(1240) öncesi Merzifon’a geler￾ek tekkesini kurduğu rivayeti 1464 tarihi 

üzerinde düĩünmeyi gerektirmektedir. 

Zira bu iki tarih arasında iki yüzyıldan fa￾zla bir zaman farkı vardır. Bununla birlikte 

tekkenin Piri Baba’nın vefatından sonra 

yaptırıldığı anlaĩılmaktadır. Velayetname’ye 

göre Ĩamlıoğlu Hoca İbrahim denizde 

yakalandığı fırtınadan kurtulması duru￾munda Piri Baba’nın mezarı üzerine türbe 

yapma dileğinde bulunmuĩ, fırtınadan 

kurtulması üzerine de Merzifon’a gelmiĩ

ve Bezircioğlu isimli ĩahıstan yer satın 

alarak Piri Baba’nın türbesi ve tekkesini 

yaptırmıĩtı. Ayrıca kızını Piri Baba’nın 

kardeĩinin oğlu Ali Dede ile evlendirerek 

tekkenin hizmetine vermiĩti. Bu evlilikten 

dünyaya bir evlat gelmiĩ ve böylece Piri 

Baba’nın soyu devam etmiĩti(Faroqhi, 2001: 

122; Doğanbaĩ, 2007: 161-183; Doğanbaĩ, 

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

249

2008: 42, 46). Piri Baba’nın müridlerin￾den biri olduğu anlaĩılan Ĩamlıoğlu Hoca 

İbrahim’in bir diğer faaliyeti Piri Baba 

Velayetnamesi’ni kaleme alması olmuĩtur. 

Böylece Piri Baba’nın hayatını, veliliğini 

ve menkıbelerini ortaya koymuĩtur(Yıldız, 

2011: 473). Öte yandan arĩiv kayıtlarından 

Piri Baba Tekkesi’nin Yavuz Sultan Se￾lim döneminden önce kurulduğu tespit 

edilmektedir(BOA, TT, nr. 90, s.153). 

Bu durumda Piri Baba Tekkesi’nin XX. 

yüzyıla gelinceye değin en az altı asırlık bir 

tarihi mevcuttur. Tekke bu altı yüzyıllık tari￾hi boyunca bölgede çok canlı bir inanç mer￾kezi görünümündedir. 1515 yılına ait tapu 

tahrir defterinde “zâviye-i Pîri Baba der Mer￾zifon” ĩeklinde kayıtlıdır. Bu dönemde tek￾ke Ĩahkulu Dede b. Bayezid tarafından idare 

edilmekteydi(BOA, TT, nr. 60, s.153; Faroqhi, 

2001: 123). Hurufat defterlerindeki kayıtlar￾dan bir Bektaĩi tekkesi olduğu anlaĩılmak￾la birlikte tekke Hızır Baba adıyla birlikte 

anılmaktadır(BOA, EV.MKT.CHT, 218/72; 

BOA, EV.MKT.CHT, 236/9). Piri Baba adına 

kurulan tekke muhtemelen XVI. yüzyılda 

bir Bektaĩi tekkesine dönüĩmüĩ ve merkez 

tekke olan Hacı Bektaĩ Veli Tekkesi’ne bağ-

lanmıĩtı. Zira adı geçen dönemde merkez 

tekkenin baĩına getirilen Balım Sultan Bek￾taĩiliği teĩkilatlı bir yapıya kavuĩturmuĩ ve 

pek çok Kalenderi tekkesi onun döneminde 

Bektaĩiliğe bağlanmıĩtı(Iĩın, 1994: 133). 

Evliya Çelebi’nin verdiği bilgilere göre 

ise XVII. yüzyılda Pir Dede Sultan Tekkesi, 

Osmancık’taki Koyun Baba Tekkesi’nden 

daha büyük bir binaya sahipti. Bu tekke kar￾gir ve çok büyük olup üzeri kurĩunla kap￾lıydı. Bu dönemde tekke çok kıymetli eĩya￾larla donatılmıĩ olup, bunun benzeri İmam 

Musa Rıza Tekkesi’nde dahi yoktu. Bununla 

birlikte tekke XVII. yüzyılda meydan odala￾rı, mutfağı, kileri ve derviĩ hücreleriyle iki 

yüz, üç yüz derviĩin barınabileceği imkanla￾ra sahipti. Tekkenin imaretinde misafi rlere 

yemek ikram ediliyordu. Özellikle Pir Dede 

Sultan’ın çorbası meĩhurdu. Ayrıca burada 

Pir Dede Sultan’ın nazargâhı olan hamam 

da mevcudiyetini koruyordu(Evliya Çelebi, 

1999-II: 206-208; 2003-VIII: 72). 

XVII. yüzyılda Pîr Dede Sultan 

Tekkesi’nde iki yüzden fazla yalın ayak baĩı

çıplak, irfan ehli derviĩân-ı dilriĩânlar, gelip 

gidene hizmet etmekteydi. Evliya burada￾ki Pîr Dede Sultan Türbesi’ni ziyaret edip, 

azizin ruhu için Yasin okumuĩ ve yardım 

talep etmiĩti. Türbe çok güzel kokularla 

bezendiğinden insana ferahlık veriyordu. 

Pîr Dede Sultan’ın kabrinin çevresi çerağ, 

ĩamdan, kandil, buhurdan ve gülabdan 

gibi değerli eĩyalarla donatılmıĩtı. Pîr Dede 

Sultan’a ait olan hırka, zerdeste, alem, tabl, 

kudüm, zil, tâc-ı Bozdoğanî, sapan-ı Davudî 

ve paleheng-i Musavî ise dolaplar içerisin￾de muhafaza ediliyordu. 1647 yılındaki bu 

ziyareti sırasında Evliya tekkedeki derviĩ-

ler tarafından can-ı gönülden karĩılanmıĩ, 

tekkede konakladığı sırada derviĩlerin iba￾detlerine katılmıĩ, tekke ĩeyhi Memi Dede 

baĩına Pir Dede’nin bozdoğanî keçe kü-

lahını takmıĩ, bu arada Evliya derviĩlerle 

gülbang-ı Muhammedî çekmiĩ ve onların 

hayır dualarını almıĩtı(Evliya Çelebi, 1999-

II: 208; 2003-VIII: 72).

250

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

Piri Baba Tekkesi her ĩeyden evvel bir 

Bektaĩi tekkesiydi ve içinde Bektaĩi der￾viĩleri otururdu. Tekkenin baĩından iti￾baren bir Bektaĩi yerleĩimi olarak kurul￾muĩ olması mümkün görülmese de en geç 

XVII. yüzyılın ortasına doğru bu tarikata 

bağlanmıĩtı(Faroqhi, 2003: 147). Diğer tekke￾lerden farklı bir faaliyeti yoktu. Piri Baba’nın 

ve ardından onun makamında oturan bir 

ĩeyhin(postniĩinin) idaresinde, derviĩlerin 

belirli zamanlarda toplanarak ibadet ettik￾leri yerdi. İkincisi tekkenin, sair tekkelerde 

görülen gelen gidene ikramda bulunma, on￾ları ağırlama ve konaklatma gibi bir tekke 

için gayet sıradan fonksiyonları vardı. Tekke 

çevrede Alevi-Bektaĩi yerleĩiminin mevcut 

olduğu merkezi bir konumda bulunuyor￾du. Çorum, Amasya, Gümüĩhacıköy, hatta 

Havza ve köyleri Alevi-Bektaĩi yerleĩiminin 

yoğun olduğu yerlerdi(Erdoğan, 1996: 62-

72; Faroqhi, 2001: 130). Piri Baba’nın tekkesi 

ve bir ziyaretgah olarak türbesi bu çevre￾den mensupları ve ziyaretçileri olan kutsi 

bir mekan görünümündeydi. Uzaktan ge￾lenler için ise bir konaklama, dinlenme hat￾ta bir sığınak görevi görürdü. Bektaĩiliğin 

Anadolu’nun kuzeyinde en canlı uç noktası

burasıydı. Gerçi Samsun çevresinde Alevi￾Bektaĩi inancının temsilcileri var olmuĩtu. 

Ancak Piri Baba Tekkesi kadar bölgede mer￾kezi konumda olan bir Bektaĩi tekkesi daha 

yoktu. 

Piri Baba Tekkesi’nde XVIII. yüzyıl bo￾yunca meydana gelen görev değiĩikliklerini 

arĩiv belgelerinden takip etmek mümkün￾dür. Bir defa Piri Baba Tekkesi’ne Bektaĩi￾liğin merkez tekkesi olan Hacı Bektaĩ Veli 

Tekkesi’nin postniĩini arzıyla atama yapı-

lırdı. 1707 yılında böyle bir atamanın ger-

çekleĩtiği ve Hacı Ali’nin tekke ĩeyhliğine 

atandığı tespit edilmektedir(BOA, C.EV, 

41/2040; VGMA, Defter nr. 490, sıra 216). 

Yine tekkeye 1712 yılında Hacı Bektaĩ Veli 

Tekkesi ĩeyhi Ĩeyh Elvan’ın arzıyla Derviĩ

Himmet ĩeyh tayin edilmiĩti(BOA, İE.EV, 

42/4785; BOA, C.EV, 378/19185). Sözünü 

ettiğimiz yüzyılda Merzifon ĩehrinin yakın￾larında olduğu görülen bu tekke, zamanla 

ĩehrin içinde kalmıĩtı.

1766 yılına ait bir kayıtta tekkenin zavi￾yedarı Derviĩ Ali’nin dikkatsizliği yüzünden 

tekkenin hasar gördüğü anlaĩılmaktadır. Bu 

zatın bazı uygunsuz hareketleri azline ne￾den olmuĩtu. Yerine Derviĩ Mehmed tayin 

edilmiĩti(BOA, C.EV, 122/2533; BOA, C.EV, 

51/2533). Görevi sırasında tekkeyi tamir 

ettiren Derviĩ Mehmed de selefi gibi ken￾disine bir takım suçlar isnat edilerek 1768 

yılında Hacı Bektaĩ Veli Tekkesi ĩeyhi Ĩeyh 

Abdullatif’in arzıyla bu görevden uzaklaĩtı-

rılmıĩ ve yerine Seyyid Hacı Salih bin Ahmed 

getirilmiĩti(BOA, C.EV, 558/28154; BOA, 

EV.EMH, 234/113). 1774 yılında tekkede bir 

görev değiĩikliği daha yaĩanmıĩtı. Derviĩ

Hasan bin Derviĩ Ali bu tarihte geride va￾ris bırakmadan vefat etmiĩ, yerine Ali Baba 

bin Mahmud Dede tayin edilmiĩti(VGMA, 

Hurufat Defteri, nr. 1150, varak 30a; VGMA, 

Hurufat Defteri, nr. 1154, varak 30a). Ancak 

daha önce tekkeden uzaklaĩtırılan Derviĩ

Mehmed’in suçsuzluğu anlaĩılarak 1778’de 

tekrar zaviyedarlık görevine getirildiği 

görülmektedir(BOA, C.EV, 638/32169). 

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

251

Bununla birlikte üç yıl daha Piri Baba 

Tekkesi ĩeyhliğinde kalan Derviĩ Mehmed 

1781 yılında derviĩlikle alakası olmadı-

ğı ve tekkeden derviĩleri dağıttığı gerek-

çesiyle kesin olarak bu görevden alınmıĩ, 

yerine Süleyman Dede getirilmiĩti(BOA, 

C.EV, 485/24518). Ancak Süleyman Dede 

de uzun süre bu görevde kalamamıĩtı. 

1783’te tekkede gelen gidene yemek yedir￾mek ĩartıyla Seyyid Ahmed Dede zaviyedar 

olmuĩtu(VGMA, Hurufat Defteri, nr. 1151, 

varak 49b). İlerleyen yıllarda da tekkede yeni 

meĩihat ve tevliyet atamaları yaĩanmıĩtı

7

Örneğin Ahmed Dede’nin çocuksuz olarak 

vefat etmesi üzerine tekkede XVIII. yüzyılın 

son görev değiĩikliği yaĩanmıĩtı. 1799’da, 

vefat eden Ahmed Dede’nin yerine karde-

ĩi Seyyid Mahmud Baba atanmıĩtı(VGMA, 

Hurufat Defteri, nr. 562, varak 47b). Adı

geçen yüzyıl boyunca Piri Baba Tekkesi‘nin 

zaviyedarları ve mütevellileri arasındaki bu 

mücadeleler tekke vakfının mallarının kont￾rolünün önemli bir değere ulaĩtığını göster￾mektedir.

Piri Baba Tekkesi’nin Kapatılması

ve Yıktırılması

Piri Baba Tekkesi XIX. yüzyıla bu ĩekil￾de çeĩitli görev değiĩiklikleriyle ulaĩmıĩtı. 

1805’te Seyyid Mahmud Dede’nin geride va￾ris bırakmadan ölmesi üzerine yine Bektaĩi 

tarikatından Seyyid Hacı Hüseyin bin Hızır 

Dede tekkeye zaviyedar atanmıĩtı(VGMA, 

7 Tekkede 1783 ve 1785 yıllarında yaĩanan meĩihat 

ve tevliyet atamaları için bkz: BOA, C.EV, 512/25886; 

BOA, C.EV, 492/24865.

Hurufat Defteri, nr. 561, varak 20a). 1813’te 

tekkede bir görev değiĩikliği daha olmuĩtu. 

Bu tarihte tekkede zaviyedar bulunan Ha￾san bin Hacı Mustafa Dede’nin baĩka bir 

yere nakledilmesiyle tekke hizmeti muat￾tıl kalmıĩtı. Bu sebeple zaviyedarlığa yine 

Bektaĩi tarikatından Seyyid Derviĩ Hasan 

getirilmiĩti(VGMA, Hurufat Defteri, nr. 

569, varak 45b). Bu dönemde tekkede Hacı

Derviĩ Mehmed isimli bir ĩahsın daha za￾viyedarlık yaptığı anlaĩılmaktadır. 1823’te 

bu ĩahsın da çocuksuz vefatı üzerine diğer 

Derviĩ Mehmed, Hacı Bektaĩ Veli Tekkesi 

ĩeyhi Ĩeyh Feyzullah’ın inhasıyla bu göreve 

getirilmiĩti(VGMA, Hurufat Defteri, nr. 563, 

Varak 23a). Anlaĩılan 1826 yılına kadar Piri 

Baba Tekkesi’nin faaliyetleri zaman zaman 

görev değiĩiklikleriyle belirli bir düzeyde 

devam etmiĩti. Asıl değiĩim ve dönüĩüm ise 

bu yılda gerçekleĩmiĩti.

Bektaĩi tekkeleri XIX. yüzyılın ikinci 

çeyreğinin hemen baĩında büyük bir deği-

ĩim yaĩamıĩlardı. 1826 tarihinde Yeniçeri 

Ocağı ile birlikte ocakla mutlak bir bağı olan 

Bektaĩilik de lağvedilmiĩti. 1826’da Bektaĩi 

tekkeleri ya yıktırılmıĩ, ya kapatılarak ka￾pılarına kilit vurulmuĩ ya da baĩka bir dini 

fonksiyonu olan mekana(cami, medrese, 

mektep vs) dönüĩtürülmüĩtü. Bununla bir￾likte ilga sırasında altmıĩ yıldan eski olan 

bazı Bektaĩi tekkeleri yıkımdan kurtulmuĩ-

tu. Ancak merkez tekke -Hacı Bektaĩ Veli 

Tekkesi- ile sıkı temasları olan Piri Baba Tek￾kesi, 1826’da bir daha eski konumuna kavu-

ĩamayacak nitelikte zarar görmüĩtü. Altmıĩ

yıldan daha eski(kadim) bir tekke olmasına 

252

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

rağmen Piri Baba Tekkesi bu tarihte kapa￾tılmıĩ ve kısmen yıktırılmıĩtı. Yıkım emrini 

veren ferman gereği Piri Baba’ya ait olan 

türbe mahalli bırakılmıĩtı(BOA, Maliyeden 

Müdevver Defter, nr. 9771, s.94). 

Piri Baba Tekkesi’nin kapatılması ĩu ĩe￾kilde gerçekleĩtirilmiĩti: Öncelikle Sivas vali￾si Mehmed Paĩa’nın tekkenin kapatılmasını

emreden buyruldusu bir memur tarafından 

Merzifon’a ulaĩtırılmıĩtı. Sonra bu buyrul￾du Merzifon mahkemesinde beldenin tüm 

ulema ve sulehası huzurunda okunmuĩtu. 

Ardından uygulama aĩamasına geçilmiĩti. 

Mahkemede oluĩturulan küçük bir komis￾yon Piri Baba Tekkesi’ne gelerek tekkenin 

arazi, eĩya ve sair emlakını tahrir etmiĩti. 

Tekkenin zaviyedarı olan İbrahim Dede 

bu göreve ehil görülmediğinden ve “gürûh-ı

Bektâĩîden” olduğundan “tashih-i itikad” et￾mek üzere tekkeden uzaklaĩtırılmıĩtı. Ĩeyh￾liğe ehil görülmeyen İbrahim Dede büyük 

ihtimal ulemanın yoğun olduğu “makarr-ı

ulema” bir bölgeye sürgün edilmiĩti8

. Bu 

arada tekkenin meydan odası yıktırılmıĩtı. 

Bırakılan türbe mahalline “türbedar” olarak 

Merzifon ulemasından ve Nakĩibendi tari￾katından Osman Efendi tayin edilmiĩti. Tek-

8 Bektaĩilerin 1826’da sürgün edildikleri yerler ara￾sında Amasya, Hadim, Birgi, Kütahya, Güzelhi￾sar, Tire, Kayseri ve Bayındır bulunuyordu (BOA, 

HAT, 502/24676; BOA, C.ZB, 34/1680; BOA, HAT, 

512/25094-D; BOA, HAT, 512/25094-E; BOA, HAT, 

512/25094-F; BOA, HAT, 512/25094-G; Ahmed Cev￾det Paĩa, 1309-XII: 182-183; Ahmed Lütfi Efendi, 

1290-I: 151. Ahmed Rıfkı, 1327-II: 65. Esad Efendi, 

1243: 211-212). Muhtemelen İbrahim Dede ve derviĩ-

leri buralardan birine sürgün gönderilmiĩti. 

keye ait emlak, eĩya ve mal varlığına devlet 

hazinesi için el konulması emredilmiĩ, ancak 

tekkenin mal varlığının az olması ve geride 

kalan türbe mahallinin bir takım hizmetle￾rinin yerine getirilmesi göz önünde bulun￾durularak mevcut arazisi, emval ve eĩyası

ile vakıf gelirleri türbedar Osman Efendi’ye 

devredilmiĩti (BOA, C.EV, 268/13680; Yü-

cer, 2003: 513)9

Böylece Piri Baba Tekkesi ortadan kalk￾mıĩ, sadece türbe mahalli kalmıĩ, orası da 

baĩka bir tarikatın idaresine bırakılmıĩtı. 

Merkezi yönetim itikatlarını beğenmedi-

ği Bektaĩileri bir biçim değiĩtirme iĩlemine 

tabi tutmuĩtu. Bu biçim değiĩtirme Bekta-

ĩileri Nakĩi yapma, farklı bir ifade ile sün￾nileĩtirme çabasıydı. Tekkenin mal varlığı-

nın ve eĩyalarının Osman Efendi’ye terki 

Merzifon kadısı İbrahim Raĩid Efendi’nin 

ilamı, Anadolu muhasebesinden verilen il￾muhaber ve merkezden gönderilen berat ile 

gerçekleĩmiĩti(BOA, C.EV, 268/13680). 

Piri Baba Tekkesi sözünü ettiğimiz ilga 

sırasında ciddi bir zarar görmüĩtü. Bu tek￾kenin tamamen yıkılıp yok olduğu anlamı-

na gelmemekteydi. Zira tekkenin kapatıl￾masını emreden yazı bu tekkenin “kadim” 

bir tekke olduğunu ve böyle tekkelerin yı-

kılmak yerine “ibad-ı Müslim” için cami, 

mescid, medrese veya mektebe çevrilmesini 

9 Ahmed Rıfkı Baba, Piri Baba Tekkesi’nin yıktırıl￾madığı fi krindedir. Ona göre tekke tarik-ı Bedeviye 

ĩeyhlerinden Bekir Vahdeti Efendi’nin yönetimine 

bırakılmıĩtı(Ahmed Rıfkı, 1327-II: 131). Bu durumda 

Bekir Vahdeti Efendi, Osman Baba’dan sonra buraya 

tayin edilmiĩ olmalıdır(Yücer, 2003: 513).

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

253

istemekteydi(BOA, C.EV, 268/13680). Bu 

itibarla Piri Baba Tekkesi’nin sadece derviĩ-

lerin toplanıp ibadet ettikleri meydan odası

denilen kısmı yıktırılmıĩtı. Meydan odası-

nın yıktırılmasıyla oluĩan yeni durumda 

tekkede baĩka bir takım düzenlemeler daha 

yapılarak, örneğin minber konularak, tek￾ke camiye çevrilmiĩ ve buraya bir hatip ta￾yin edilmiĩti(BOA, C.EV, 141/7045). Zaten 

tekkenin içinde meydan odasının yanında 

Piri Baba’nın adıyla anılan bir mescit mev￾cuttu10. Bu mescit meydan odasının da ka￾tılmasıyla büyümüĩ, Piri Baba Tekkesi bir 

camiye dönüĩmüĩ, tekke vakfı da bu camiye 

ve Piri Baba Türbesi’ne hasredilmiĩti. Bu￾gün türbenin güneybatısında yer alan Piri 

Baba Camii(“Piri Baba”, 1992-X: 26), Piri 

Baba Tekkesi’nin yerine kaim olan bu cami 

olsa gerektir(Çerkez, 2005: 316). Tekke ca￾miye çevrildikten yıllar sonra imamlık ci￾hetiyle yeniden gündeme gelmiĩti. 1840’ta 

Sultan Abdülmecid’in cülusu münasebe￾tiyle Piri Baba Camii’nin imamlık beratı

yenilenmiĩti(BOA, C.EV, 188/9399). 1844’te 

bu caminin imamlık görevine Seyyid Hafız 

10 Piri Baba Zaviyesi içinde bulunan mescide 1705 

yılında yapılan imam atamaları için bkz: VGMA, 

Hurufat Defteri, nr. 1157, varak 126b; Piri Baba 

Mescidi’nde senelik bir kıyye hınta ile imam atama￾sı için bkz: VGMA, Hurufat Defteri, nr. 1148, varak 

82a; Piri Baba Mescidi imamlığını 1762 yılında Ha￾fız Osman Halife’nin kendi rızasıyla Hafız Mustafa 

Halife’ye bırakması için bkz: VGMA, Hurufat Defteri, 

nr. 1156, varak 71b; Senelik bir kıyye hınta ile Hafız 

Mustafa’nın imam atanması için bkz: VGMA, Hurufat 

Defteri, nr. 1154, varak 30b; Hafız Mustafa’nın yerine 

oğlu Ali’nin atanması için bkz: VGMA, Hurufat Def￾teri, nr. 1155/1, varak 37a. 

Abdurrahman11, 1887 yılında ise Sadık Efen￾di bin Mustafa atanmıĩtı(VGMA, Defter, nr. 

217, s.320)12

Sultan II. Mahmud döneminin bir ta￾sarrufu olan Bektaĩilere yönelik bu uygula￾ma, mezkur padiĩah hayatta kaldığı sürece 

yürürlükte kalmıĩtı. Sultan Abdülmecid’in 

tahta geçmesiyle Bektaĩiler üzerindeki takip 

ve baskı politikası peyderpey yumuĩamıĩ

ve zamanla ortadan kalkmıĩtı. Bu süreçte 

Piri Baba Tekkesi’nden uzaklaĩtırılan Bek￾taĩiler yeniden bu kutsal mekana dönmüĩ-

ler ve burayı kendi inançları doğrultusunda 

kullanmaya baĩlamıĩlardı. Fakat tekkenin 

eski haliyle yeniden ihyası bir daha müm￾kün olmamıĩtı. Burada bir Nakĩi ĩeyhinin 

varlığı uzun süre devam etmiĩti. Bektaĩiler 

1826’da ellerinden alınan bu kutsal mekan￾larını yeniden kendi tasarrufl arına almanın 

mücadelesini vermiĩlerdi. Ancak artık Piri 

Baba adına tesis edilen tekke ortadan kalk￾mıĩ, sadece türbe mahalli kalmıĩtı. Tekke 

ortada olmadığından 1826 yılından sonra 

burası artık bir türbe/tekke olarak hizmet 

vermiĩti. 

XX. yüzyılın baĩlarında Piri Baba 

Türbesi’ni ziyaret eden Hasluck, bura￾da Hacı Bektaĩ Veli’nin yâranından Pîri 

Dede’nin mezarının bulunduğunu, tekke-

11 Piri Baba Mescidi imamı Hacı Feyzullah Halife’nin 

kendi rızasıyla Seyyid Hafız Abdurrahman’a bu göre￾vi devretmesi için bkz: BOA, EV.KSD, Nr. 35/52.

12 1918 yılında Piri Baba Camii’nin imamet göre￾vinde Abdülmennân Efendi bin Abdüssettâr Efen￾di bulunuyordu(VGMA, Defter, nr. 217, s. 320, Sıra 

4334).

254

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

de Bektaĩi derviĩleri ikamet etmekle birlik￾te buraya Mâvera-yı Kafkas(Kars havalisi) 

muhacirlerinin gelip yerleĩmesiyle yeni bir 

hayat geldiğini ve yörenin ĩeklinin değiĩti-

ğini ifade etmektedir(Hasluck, 1928: 16; Yü-

cer, 2003: 512-513)

Piri Baba Türbesi/Tekkesi

1826’dan sonra burada artık bir tekke 

faaliyeti görülmeyecektir. Tekke ortadan 

kaldırılınca derviĩler de bu mekandan uzak￾laĩtırılmıĩtı. Tekkeler kapatılıp yıktırılırken 

“mazanne-i kiramdan” olan türbe mahal￾lerinin bırakılması sıkı sıkıya tembih edil￾miĩti. Bu sebeple Piri Baba’nın türbesi ilga 

sırasında herhangi bir maddi tahribat gör￾memiĩti. Piri Baba muhterem bir zat kabul 

olunarak türbesi yıktırılmamıĩtı. Türbe 1826 

badiresinden kurtulmuĩtu, fakat Bektaĩile￾rin elinden alınmıĩtı. Türbeye Nakĩibendi 

tarikatından “türbedar” unvanıyla Osman 

Efendi atanmıĩtı. Sonraki yıllarda “zaviye￾dar” olarak da türbeye atamalar yapılmıĩtı. 

Bu durum tekkenin yeniden inĩa edildiği 

anlamına gelmemektedir. Türbe zamanla 

yapılan tamirlerle geniĩlemiĩ, vakıf hizmet￾lerinin sürmesiyle küçük bir zaviyeye dö-

nüĩmüĩ olmalıdır. 

Türbenin kitabesi bulunmamakla bir￾likte, XV. yüzyılın ikinci yarısında inĩa 

edildiğine dair bilgiler mevcuttur. Yapının 

plân ĩeması ve diğer mimarî özellikleri de 

aynı yüzyıla iĩaret etmektedir(Çerkez, 2005: 

339). Tarihte Piri Baba Türbesi’nin Ĩam￾lıoğlu Hoca İbrahim tarafından yapılmıĩ

olduğu ve Ali Dede’nin de Piri Baba’nın 

kardeĩinin oğlu olarak türbedarlığını yap￾tığı kaydedilmektedir(Faroqhi, 2001: 122; 

Doğanbaĩ, 2007: 161-183; Doğanbaĩ, 2008: 

42, 46; Aĩkun, 1947: 31; Taĩan, 1979: 114). Bu 

kayıtlarda türbenin inĩa tarihi ile ilgili bir 

veri bulmak mümkün olmamaktadır. An￾cak türbenin 1731’de yeniden inĩa edildiği 

bilinmektedir(Kiel, 2000: 38). 

Osmanlı Devleti’nin sonuna kadar bir 

ziyaretgâh olarak varlığını sürdüren Piri 

Baba Türbesi kare mekanlı ve üzeri tek 

kubbelidir. Türbenin bulunduğu yere “Sarı

Bayındır” ve “Tekke Mahallesi” denilmekte￾dir. Türbe moloz taĩ malzeme ile yapılmıĩtır. 

Önde yer alan iki gözlü revak kısmında ise 

moloz taĩ ile birlikte tuğla, malzeme olarak 

kullanılmıĩtır. Kubbe kasnağında turkuaz 

renkli İznik çinilerinden sadece birkaç ta￾nesi kalmıĩtır. Piri Baba’nın medfun olduğu 

bu mekan Osmanlı Devleti’nin son dönem 

resmi kayıtlarında da yer almaktadır(Sivas 

Vilayeti Salnamesi, 1302: 448; Sivas Vilayeti 

Salnamesi, 1306: 236). 

Türbe, sanat tarihimiz açısından da 

önemlidir. Duvar resimleri geç Osmanlı

resim sanatının seçkin örnekleri arasında 

görülmüĩtür. Batı duvarında yer alan kare 

pano içerisindeki Bektaĩi tarikatının sembo￾lik ifadeleri olarak birbirine bakar ĩekilde 

iĩlenmiĩ teberler(derviĩ baltası), tespih ve 

zülfi kar motifl eri dikkat çekicidir. Köĩelere 

ise birer Bektaĩi sikkesi tasvir edilmiĩtir13

Burada keĩkül motifi üzerine yazılmıĩ bir 

13 Türbenin fi ziki yapısı, mimari dokusu ve sanatsal 

özelliklerinin detayı için bkz: Çerkez, a.g.t, s.339-350. 

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

255

“destûr” ve bu ibarenin altında iki satırlık 

bir kitabe mevcuttur. Kitabe ĩöyledir:

Zâir gir bu makama bâ-hulûs bâ-ihtirâm 

Kıl ziyaret merkad-ı Pîrî Baba zîr bu makâm14

Bir Alevi-Bektaĩi önderinin medfun ol￾duğu Piri Baba Türbesi ve Vakfı, 1826 son￾rası bir Nakĩi ĩeyhinin tasarrufuna girmiĩti. 

İhtimal Nakĩi ĩeyhi burada sabah türbenin 

kapısını açan, bir takım tâli hizmetlerini gö-

ren ve akĩam olunca türbeyi sıkıca kilitleyen, 

atanmıĩ bir memur olmaktan öteye geçeme￾miĩti. Ancak Bektaĩiler Sultan Abdülmecid 

döneminden itibaren, üzerlerindeki baskı-

nın yumuĩamasından sonra, buraya tekrar 

sokulmaya baĩlamıĩlardı. Bir süre sonra ise 

Bektaĩilerin türbeyi tekrar ele geçirmeleri￾nin ardından Nakĩi ĩeyh türbeden kibarca 

kovulmuĩ olmalıdır. En geç Sultan Abdü-

laziz döneminden sonra türbenin temizliği, 

bakımı, gelen ve gidenin yönlendirilmesi, 

bilgilendirilmesi kısacası her türlü hizmetle￾ri yeniden Piri Baba’yı ve onun kiĩiliği etra￾fından oluĩan menkıbeleri, ritüelleri, inanç 

değerlerini içselleĩtiren Bektaĩiler tarafın￾dan görülmeye baĩlanmıĩtı. Bu durum tek￾ke, zaviye ve türbelerin tamamen kapatıldı-

ğı 1925 yılına kadar sürmüĩtü. 

1867 yılında Piri Baba Tekkesi tevliyet ve 

tekkeniĩinlik görevlerine Hasan, Osman ve 

Ömer Efendiler ile 1869 yılında Seyyid Os￾man ve Seyyid Hızır Efendi getirilmiĩti(BOA, 

14 Bu mısraların anlamı ĩöyledir: Ziyaretçi bu maka￾ma gönül temizliği ve hürmet ile gir/Ziyaret et bu 

makamın altındaki Piri Baba’nın mezarını(Doğanbaĩ, 

2003: 174; Doğanbaĩ, 1999: 47). 

EV.MKT.CHT, Nr. 156/326). 1870 yılında 

ise Piri Baba Tekkesi’ne zaviyedar olarak 

Ĩükrü Dede atanmıĩtı(BOA, Evkaf Defte￾ri, nr. 21431). Oysa bir yıl sonra tekkede 

Ebubekir Vahdetî’nin(Öz, 2001: 112-113) 

oğulları Hamdullah Efendi ile İbrahim Se￾lamet Efendi müĩtereken zaviyedar ola￾rak görülmektedir. Bu arada Hamdullah 

Efendi bir öldürme olayından dolayı hap￾se girmesi üzerine meĩihat görevinden 

uzaklaĩtırılmıĩtı(BOA, EV.MKT.CHT, 

132/45). 1873’te Ĩükrü Dede hala tekkede 

zaviyedar bulunmaktadır(VGMA, Defter 

nr. 217, s.320). Tekkedeki bu sık görev de-

ğiĩikliklerinin nedeni tekke vakfının evla￾diyet üzere olmasıdır. Fakat diğer yandan 

1826 sonrası tekkeye Nakĩi ĩeyhlerinin de 

atanması söz konusudur. Keza İbrahim 

Selamet Efendi’nin yaĩının küçük olma￾sı sebebiyle 1886’da bu göreve ulemadan 

ve Nakĩi tarikatından Ĩeyh Hamza Efendi 

getirilmiĩti(BOA, EV.MKT.CHT, 218/72; 

VGMA, Defter nr. 217, s.260). 

1891 tarihinde Hamdullah Efendi’nin 

cezaevinden tahliye edilmesi zaviyedar￾lık meselesini yeniden gündeme getirmiĩ-

ti. Hamdullah Efendi tahliyesinin ardın￾dan görevine tekrar dönmek için giriĩim￾de bulunmuĩtu. Ancak Ĩeyh Hacı Hamza 

Efendi’nin, kötü hali sebebiyle buna karĩı

çıkması üzerine Hamdullah Efendi görevi￾ne devam edememiĩti(VGMA, Defter nr. 

217, s.260; BOA, DH.MKT, 1907/107). Bu 

arada İbrahim Selamet Efendi çocuksuz 

olarak vefat etmiĩ, onun hissesi de Ĩeyh 

Hamza Efendi’ye tevcih edilmiĩti(BOA, 

256

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

EV.MKT.CHT, 236/15). 1893 yılında Hamza 

Efendi hala bu görevde bulunuyordu(BOA, 

DH.MKT, 74/41)15. Bu sırada Ĩeyh Fahrettin 

Efendi’nin de tekkede bir süre zaviyedarlık 

yaptığı ifade edilmektedir(Yücer, 2003: 513). 

Hamza Efendi’nin Piri Baba Türbesi’ndeki 

ĩeyhlik görevinin 1896’da sona erdiği an￾laĩılmaktadır. Zira Hamza Efendi bu dö-

nemde münhal bulunan Hacı Bektaĩ Veli 

Tekkesi ĩeyhliğine atanmıĩ(BOA, BEO, 

789/59165), Piri Baba Tekkesi’nin kira gelir￾lerini tahsil etmek üzere tekkede postniĩin 

bulunan Maraĩlı Mehmed Efendi’ye vekalet 

vermiĩti(Kırĩehir Ĩer’iye Sicili, nr. 11, s.191). 

Piri Baba Türbesi XX. yüzyıl baĩlarında 

büyük bir onarım geçirmiĩti(Çerkez, 2005: 

340). Türbenin günümüze kalan sureti bü-

yük ölçüde bu onarımın izlerini taĩımakta￾dır. Günümüzde Piri Baba Türbesi mevcudi￾yetini ve ziyarete açık bulunmasını mezkur 

tamirata borçludur(“Piri Baba”, 1992: 26). 

Yukarıda sözünü ettiğimiz ve sanat değeri 

olan duvar resimleri de 1906 yılındaki bu 

onarım sırasında Nakkaĩ İbrahim tarafından 

çizilmiĩti(Doğanbaĩ, 1999: 47; Öz, 2001: 112). 

XX. yüzyıl baĩlarında burayı ziyaret eden 

Hasluck, türbe de bir nevi tekke faaliyeti 

sürdürüldüğünü nakletmektedir(Hasluck, 

1928: 15, 16). Aynı dönemde Merzifon’da 

bulunan White, Piri Baba Türbesi ĩeyhi ile 

kiĩisel bir dostluğa sahiptir(Kieser, 2005: 

556). O halde Piri Baba tekkesi eski haliyle 

yeniden inĩa edilememekle birlikte türbe 

15 Bu tarihte Sivas ve Amasya’ya gidecek olan Buha￾ralı Hamza Efendi’ye gerekli kolaylığın gösterilmesi 

emredilmiĩti(BOA, DH.MKT, 74/41). 

mahalli yapılan tamirle birlikte bir tekke￾ye dönüĩtürülmüĩtü. Piri Baba Türbesi/

Tekkesi’nde Osmanlı’nın son döneminde 

Aĩık Kul Fakır(1873-1938) gibi bölgede ün￾lenen ozanlar yetiĩmiĩti(Yıldız, 2011: 473; 

Onarlı, Eriĩim 28.05.2009). 

Piri Baba Türbesi 1977 yılında Vakıfl ar 

Genel Müdürlüğü tarafından tamir ve ona￾rımdan geçirilerek bugüne gelmiĩti(Erken, 

1972: 334). Bugün Piri Baba Türbesi içeri￾sinde çok sayıda ağaç bulunan geniĩ bir 

bahçeye sahiptir. Bahçe gerisinde koruluk 

ve mutfak gibi müĩtemilatı da bulunmak￾tadır. Ayrıca türbenin güney kısmında bir 

de hazire(mezarlık) yer almaktadır. Ancak 

mezarların çoğu herhangi bir yazıt göster￾memektedir. Bununla beraber mezarlardan 

biri Hacı Yusuf Baba’ya ait olup 1794 tarihli￾dir. Bektaĩi tacı giydirilmiĩ olan 1818 tarihli 

diğer bir mezar taĩı ise çok aĩınmıĩ bir kita￾beye sahiptir(Faroqhi, 2001: 138).

Piri Baba Tekkesi Vakfı

Piri Baba’nın Merzifon’da tekkesi ku￾rulurken tekkenin bir takım ihtiyaçlarının 

karĩılanması için bir de vakıf tesis edil￾miĩti. Hüseyin Hüsameddin, bizzat Piri 

Baba’nın bir vakıf tanzim ettirdiğini haber 

vermektedir(Abdi-zade Hüseyin Hüsamed￾din, 1986-I: 326-327). Ancak Velayetname’ye 

göre Fatih Sultan Mehmed, Piri Baba için 

vakıf tahsis etmek istediğinde onun bu tek￾life sıcak bakmadığı, padiĩahtan vakfın Mer￾zifonlu alimler için kurulmasını, onların da 

kendisi için hayır duada bulunmalarını is-

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

257

temiĩti16. Bununla birlikte Piri Baba’nın ve￾fatından sonra Kara Baba adındaki müridi 

İstanbul’a gönderilmiĩ, Piri Baba’nın vefatı-

nı padiĩaha iletmesi ve padiĩahtan Piri Baba 

adına köyler vakfetmesi isteğinde bulunması

istenmiĩti. Kara Baba’nın padiĩahla görüĩ-

tükten sonra İstanbul’da vefat etmesi üzerine 

Merzifonlular Piri Baba’nın türbe ve tekkesi￾nin kurulup vakıf tesis edilmesi konusunda 

Baba’nın akrabalarından Ali Dede’ye baskı

yapmıĩlardı. Ali Dede’nin halkın bu baskıları

karĩısında zor durumda kaldığı sırada Ĩam￾lıoğlu Hoca İbrahim ortaya çıkarak hem Piri 

Baba’nın tekke ve türbesini yaptırmıĩ hem de 

burada bir vakıf tesis etmiĩti(Faroqhi, 2001: 

126; Doğanbaĩ, 2008: 42, 46). 

Bununla birlikte tekkenin vakfi yesi 

bulunamadığından vakıf ĩartlarının neler 

olduğu ortaya konulamamaktadır. XVII. 

yüzyılda tekkeyi ziyaret eden Evliya Çele￾bi o dönemde üç yüz altmıĩ altı adet köyün 

tekke vakfına bağlı olduğunu, bu köylerin 

tekkeye Fatih Sultan Mehmed tarafından 

İstanbul’un fethi üzerine vakfedildiğini 

bildirmektedir(Evliya Çelebi, 1999-II: 206-

208; 2003-VIII: 72). Ayrıca tekkeye zaviyedar 

ve mütevelli tayinlerini gösteren belgelerde 

vakıf gelirlerinin nerelere harcandığı konu￾sunda bazı ipuçları bulunmaktadır. Buna 

göre vakıf evladiyet üzere kurulmuĩtu. Tek-

16 Piri Baba Velayetnamesi’ne göre Fatih Sultan Meh￾med, “Piri Baba’ya söyleyin Merzifon’u kendine vakf 

eyledim” diye haber göndermiĩ, ancak Piri Baba bunu 

kabul etmeyerek kendisine vakıf gerekmediğini söy￾leyerek padiĩahtan ĩehrin uleması için vakıf tesis et￾mesini, onlarında kendi ruhu için hayır duada bulun￾malarını istemiĩti(Doğanbaĩ, 2008: 46).

kenin vakıf gelirleri öncelikle tekkede bulu￾nan ĩeyh ve derviĩlerin ihtiyaçlarının yanı

sıra tekke mescidinde görev alan imam ve 

hatiplere tahsis ediliyordu. Ayrıca tekkeye 

gelen gidenlerin yemek ve barınma masraf￾ları için harcanıyordu. Yine tekkenin tamir 

ve sair masrafl arının da vakıf gelirlerinden 

karĩılandığı muhakkaktı(VGMA, Hurufat 

Defteri, nr.1150, varak 30a; VGMA, Hurufat 

Defteri, nr. 1151, varak 49b; VGMA, Hurufat 

Defteri, nr. 563, varak 23a; VGMA, Hurufat 

Defteri, nr. 569, varak 45b; BOA, EV.ZMT, 

228/43). 1826 yılında tekke vakfına el ko￾nulduğunda mal varlığının ve gelirinin cüzi 

olduğu görülmüĩtü. Bu sebeple cüzi olan 

bu gelir türbedar olarak atanan ĩahsın de￾netimine ve tasarrufuna bırakılmıĩtı(BOA, 

C.EV, 268/13680). 

1826 sonrasında Piri Baba Tekkesi 

Vakfı’nın bir takım gelirleri olduğu görül￾mektedir. 1842 yılında tekke vakfının üç de-

ğirmeni, bir bahçesi ve bir miktar da tarlası

bulunuyordu. Bu emlakın 1845 yılına kadar 

beĩ yıllık hasılatı 3.657 kuruĩtu. Bu gelirin 

1.250 kuruĩu değirmen masrafl arına, 150 

kuruĩu bahçe duvarı tamirine, 810 kuruĩu 

imamet vazifesine ve 1.447 kuruĩu zaviyeye 

gelen giden misafi rlerin yemek masrafl arı-

na ayrılmıĩtı. Muhasebe incelemeleri tekke 

vakfının gelir ve giderinin birbirine denk 

olduğunu gösteriyordu. Ayrıca 1845’de va￾kıf ĩartları gereği gelen gidene yemek ver￾mek üzere vakfa mutasarrıf olan Ĩeyh Hacı

Salih’in vefatı üzerine yerine erbab-ı istih￾kaktan Ĩeyh Hasan bin Hasan Halife tayin 

edilmiĩti(BOA, Evkaf Defteri, nr. 228/43). 

258

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

1850-1851’de tekke vakfının hınta, ĩair 

ve çavdar gelirleri 1.258 kuruĩ 20 para kadar￾dı. Bu gelir zaviyeye gelen ve gidene yemek 

verilmek üzere zaviyedarlara bırakılmıĩtı. 

İncelenen muhasebe kayıtlarında bu yıllarda 

tekke vakfının gelir ve giderlerinin birbirine 

eĩit olduğu görülmüĩtü(BOA, Evkaf Defteri, 

nr.13916, varak 6a). Ayrıca 1880’lerde tekke 

vakfının 295 kuruĩ 20 para geliri bulunmak￾taydı. 1887 yılında Piri Baba Tekkesi Vakfı’nın 

mütevelliliğini Seyyid Osman ve Seyyid Hı-

zır müĩtereken yürütüyorlardı. Daha sonra 

Seyyid Osman’ın vefatı üzerine yerine oğlu 

Mustafa Efendi tayin edilmiĩti. Bu mütevel￾lilerin görevi tekkenin hizmetçisi olarak de￾vamlı tekkede oturmak, vakfın gelirini tahsil 

edip muhasebesini tutarak gerektiğinde yö-

netimi bu konuda bilgilendirmekti(VGMA, 

Defter nr.2169, s.30). 

1890’larda tekke vakfına ait Paĩaderesi 

denilen yerde iki bâb değirmen, tekke et￾rafında otuz kıta tarla ve Merzifon kasaba￾sında yüz bâb hane bulunuyordu(Kırĩehir 

Ĩer’iye Sicili, nr. 11, s.191). Tekkenin tarla￾larına Çelebi Sultan Mehmed Han Vakfı su￾yundan su veriliyordu(BOA, A.MKT.UM, 

377/54). 1893’te bu suyun kesilmesi söz ko￾nusu olmuĩtu(BOA, DH.MKT, 74/41). Tekke 

mülklerinin 1894-1895 yılları kira gelirlerini 

tahsil etmek üzere tekke postniĩini Maraĩlı

Mehmed Efendi görevlendirilmiĩti(Kırĩehir 

Ĩer’iye Sicili, Nr. 11, s.191). Buradan XIX. yüz￾yılın sonlarında Piri Baba Tekkesi Vakfı’na 

ait gelirlerin Piri Baba’nın türbesi ve eklenti￾leri için sarf edildiği anlaĩılmaktadır. 

Piri Baba Tekkesi’ne Haziran 1915’te 

Hüseyin Rıza Efendi’nin vekili olarak Hasan 

Tahsin Efendi zaviyedar ve mütevelli tayin 

edilmiĩti(VGMA, Defter nr. 217, s.260). Bu￾nunla birlikte 1920 yılında Ĩura-yı Devlet ta￾rafından Piri Baba Tekkesi’nin harem kısmı-

nı Hüseyin Rıza Efendi’nin, selamlık tarafını

ise Hasan Tahsin Efendi’nin kullanmasına 

karar verilmiĩti(BOA, DH.İ.UM.EK, 60/35; 

BOA, DH.İ.UM, 6/2-28). Osmanlı’nın son 

döneminde burada Piri Baba’nın soyundan 

Veli Dede bulunuyordu. Veli Dede’nin iki 

çocuğu 1917 yılında Osmanlı-Rus savaĩın￾da ĩehit olmuĩlardı. Böyle olmakla birlikte 

Veli Dede’nin soyu bunlardan Hüseyin’in 

evlatlarıyla sürmüĩ ve günümüzde Hüseyin 

Piroğlu’na kadar gelmiĩti(Piroğlu, 1992: 17). 

Sonuç

Piri Baba Tekkesi en geç XV. yüzyılda 

Merzifon’da kurulmuĩ ve 1826 yılında kapa￾tılıncaya kadar faaliyetlerini sürdürmüĩtü. 

Tekkeyle birlikte bir vakfın da tesis edildi-

ği ve elde edilen gelirlerin tekke ihtiyaçları

için kullanıldığı anlaĩılmaktadır. Piri Baba 

herhangi bir tarikata mensup olmamasına 

rağmen burası zamanla bir Bektaĩi tekkesi￾ne dönüĩmüĩtü. Bu itibarla tekkede bir ĩey￾hin denetiminde derviĩler toplanıp Bektaĩi 

erkanını yürütüyorlardı. Ayrıca tekke gelen 

ve gidene yemek verilen bir konaklama iĩle￾vi görüyordu. Bu hâl üzere tekke 1826 yılına 

kadar ayakta kalmıĩtı. Ancak mezkur tarih￾te Yeniçeri Ocağı ile birlikte Bektaĩiliğin de 

yasaklanması sebebiyle Piri Baba Tekkesi 

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

259

kapatılmıĩ ve kısmen yıktırılmıĩtı. Tekke￾deki mescit bölümü yeni bir düzenlemeyle 

camiye dönüĩtürülmüĩtü. Bu değiĩim sıra￾sında tekkedeki Piri Baba Türbesi varlığını

korumuĩtu. Ancak türbeye sulehadan ve 

Nakĩi tarikatından Osman Efendi “türbe￾dar” olarak atanarak Bektaĩi ĩeyhi İbrahim 

Dede buradan uzaklaĩtırılmıĩ ve Bektaĩi 

derviĩleri kontrol altına alınmaya çalıĩılmıĩ-

tı. Tekke vakfının gelirlerinin tahsili de bu 

yeni ĩeyhin tasarrufuna bırakılmıĩtı. 

1826 sonrası Piri Baba Tekkesi artık 

ortadan kalkmıĩtı. Bu tarihten itibaren bu￾rası Piri Baba Türbesi’nden ibaret kalmıĩtı. 

Ancak zamanla Bektaĩi tekkelerinin yeni￾den faaliyetlerine baĩlamalarıyla Piri Baba 

Türbesi’nin de Bektaĩiler için önemi arttı. 

Kendileri için kutsal olan bu mekanı tekrar 

canlandırma eğiliminde oldular ve bunu da 

büyük oranda baĩardılar. Bu itibarla XIX. 

yüzyılın sonlarında Piri Baba Türbesi etrafın￾da adeta yarı tekke faaliyeti göze çarpmakta￾dır. Bu dönemde tekke vakfının tarla, bahçe 

ve değirmen gibi bir miktar mal varlığının 

olduğu da görülmektedir. Ancak Piri Baba 

Tekkesi bir daha 1826 öncesi haline kavuĩa￾mamıĩ, günümüze Piri Baba Tekkesi’nden 

türbe mahalli ve camii kalmıĩtır. 

Öte yandan Piri Baba Türbesi, sadece 

Merzifon içinden değil; Amasya, Çorum 

ve Yozgat gibi komĩu il ve ilçelerden, hem 

Alevî hem de Sünnî olmak üzere her kesim￾den insanın ziyaret ettiği önemli bir bölge￾sel inanç merkezi olma özelliğine sahiptir. 

Bu münasebetle türbeyi ziyarete gelen in￾sanların geleneksel olarak yaptıkları bazı

ritüeller bulunmaktadır. Öncelikle türbeyi 

ziyarete gelenler türbe kapısı önünde el ve 

dizleri üzerine çökerek yere eğilip içeri gi￾rerler, bu arada ellerini türbenin her yerine 

sürerek yine mekanın her tarafına niyaz et￾tikten sonra yüzleri türbeye dönük olarak 

dıĩarı çıkarlar. Ayrıca ziyaretçiler türbede 

mumlar yakıp dilekte bulunarak Allah için 

adadıkları kurbanlarını hayır dualarıyla ke￾serler. Halk arasında türbenin yürüyemeyen 

ya da geceleri çok ağlayan çocuklar ile akıl 

hastaları için faydalı olduğu inancı yaygın￾dır. Bu itibarla günümüzde dahi Piri Baba 

Türbesi farklı inanç gruplarının bir arada 

yaĩamalarına imkan veren bir özelliğe sahip 

olup, önemli bir sosyal bütünleĩme iĩlevi 

görmektedir(Yıldız, 2011: 474-475).

EKLER

Ek 1. Piri Baba Tekkesi’nin kapatılma￾sı, tekke ĩeyhi İbrahim Dede’nin sürgün 

edilmesi ve Nakĩi ĩeyhi Osman Efendi’nin 

türbedar tayinini gösteren arĩiv belgesi ve 

transkripsiyonu (BOA, C.EV 268/13680).

260

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

‘izzetlû efendi mûcebince tanzîm eyleyesin fî 16 Ramazan sene 1244.

Anadolu ve Rumîli câniblerinde kâ’in 

bi’l-cümle Bektâĩî tekâyâ ve zevâyâlarının 

derûnlarında olan mülhad Bektâĩilerin tard 

ve teb ‘îdiyle fakat türbe mahalleri var ise 

ibkâ olunarak mâ‘adâ mahallerinin hedmiyle 

kâffe-i emvâl ve eĩyâ ve emlâklarının cânib-i 

mîri içün zabt ve taharrî husûsuna irâde-i 

seniyye-i mülûkâne müte‘allık olub ol bâbda 

ĩerefyâfte-i sudûr iden hatt-ı hümâyûn-ı

ĩevketmakrûn-ı ĩâhâne mûcibince ısdâr ve 

tesyâr olunan ve emr-i ĩerîfe ile mübâĩir ve 

müvellâ ve muharreri mahallerine lede’l￾vusûl zikr olunan tekâyâdan Merzifon 

kazâsında vâki‘ Pîrî Baba zâviyesinin arâzi 

ve musakkafâtı cüz’î ve bî hâsıl ve zâviyedârı

olan İbrahim nâm ĩahs gürûh-ı Bektâĩîden 

olduğundan ma‘rifet-i ĩer‘le tard ve teb 

‘îd olunmuĩ ve kazâ-i mezbûrun me’zûn 

‘ulemâsından ve tarîk-i Nakĩibendiyeden 

Osman Efendi dâ‘îleri bi’l-intihâb muvellî 

ma ‘rifeti ve ma‘rifet-i ĩer‘le türbedâr nasb ve 

ta‘yîn olunarak emvâl ve eĩyâ ve emlâkının 

bir kıt‘a mümzî defteri mübâĩiri tarafın￾dan bundan akdem vürûd itmiĩ olduğuna 

binâ’en zâviyedârlık mezkûrun mûmaileyhe 

tevcîhiyle emvâl ve emlâkının emvâl ve 

eĩyâ ve emlâkının terki husûsuna irâde-i 

seniyye-i mülûkâne müte‘allık olub ol bâbda 

ĩeref yâfte-i sudûr olan hatt-ı hümâyûn-ı

ĩevketmakrûn-ı ĩâhâne mûcibince emvâl ve 

emlâkın merkûme mûmaileyhe terk oluna￾rak zâviyedârlık mezkûrun ne vechile berâtı

i‘tâsı içün Anadolu muhâsebesine ‘ilmuha￾beri derdest idüğü derkenârdan müstebân ve 

zâviyedârlık mezbûrun ber minvâl-i muhar￾rer emvâl ve emlâkıyla mûmaileyh Osman 

Efendi dâ ‘îlerine tevcîhi husûsu Merzifon 

kadısının vârid olan i‘lâmından nümâyân 

olduğuna binâ’en iktizâsı su’âl olunduk￾da ber mantûk-ı irâde-i ĩâhâne zâviye-i 

mezkûrun emvâl ve emlâkıyla zâviyedârlığı

mûmaileyh Osman Efendinin ‘uhdesine 

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

261

tevcîh olunarak Anadolu muhâsebesinden 

berâtı i‘tâsı iktizâ eylediği muhallefâtdan 

derkenâr olunmuĩdur manzûr ve ma‘lûm-ı

devletleri buyuruldukda derkenâr olundu-

ğu vechile tanzîmi muvâfık-ı re’y-i sâmîleri 

ise emr fermân devletlû sa‘âdetlû sultanım 

hazretlerinindir. 

Ek 2. Piri Baba Tekkesi, Türbesi ve Vakfı Görevlileri(XVIII-XX. Yüzyıl).

Görevlinin İsmi Görevi Görev Yılı Kaynak

Ĩahkulu Dede b. Bayezid Zaviyedar 1515 BOA, TT, nr. 60, s.153.

Memi Dede Zaviyedar 1647 Evliya Çelebi, 1999-II: 206-208.

Hacı Ali Zaviyedar 1707 BOA, C.EV, 41/2040. 

VGMA, Defter nr. 490, sıra 216.

Derviĩ Himmet Zaviyedar 1712 BOA, İE.EV, 42/4785.

BOA, C.EV, 378/19185.

Derviĩ Ali Zaviyedar 1767 BOA, C.EV, 51/2533.

Derviĩ Mehmed Zaviyedar 1767-1778 1781-1783 BOA, C.EV, 122/2533. 

BOA, C.EV, 558/28154.

Seyyid Hacı Salih bin Ahmed Zaviyedar 1768 BOA, EV.EMH, 234/113.

Derviĩ Hasan bin Derviĩ Ali Zaviyedar 1773 VGMA, H.D. nr.1150, varak 30a.

Ali Baba bin Mahmud Dede Zaviyedar 1773-1781 VGMA, H.D. nr.1154, varak 30a.

Süleyman Dede Zaviyedar 1783 BOA, C.EV, 485/24518.

Seyyid Ahmet Dede Zaviyedar 1783 VGMA, H.D. nr. 1151, varak 49b.

Seyyid Ahmed Baba Zaviyedar 1799 VGMA, H.D. nr. 562, varak 47b.

Seyyid Mahmud Baba Zaviyedar 1799-1804 VGMA, H.D. nr. 561, varak 20a.

VGMA, H.D. nr. 562, varak 47b.

Hacı Hüseyin bin Hızır Dede Zaviyedar 1804 VGMA, H.D. nr. 561, varak 20a.

Hasan bin Hacı Mustafa Dede Zaviyedar 1813 VGMA, H.D. nr. 569, varak 45b.

Seyyid Derviĩ Hasan Zaviyedar 1813 VGMA, H.D. nr. 569, varak 45b.

Hacı Derviĩ Mehmed Zaviyedar 1823 VGMA, H.D. nr. 563, varak 23a.

Derviĩ Mehmed(Diğer) Zaviyedar 1823 VGMA, H.D. nr. 563, varak 23a.

İbrahim Dede Zaviyedar 1827 BOA, C.EV, 268/13680.

Osman Efendi Türbedar 1827 BOA, C.EV, 268/13680.

Seyyid Hasan-Seyyid Osman-Seyyid Ömer Zaviyedar 1867 BOA, EV.MKT.CHT, 156/326.

BOA, Evkaf D. nr.13916, varak 6a.

Seyyid Osman-Hızır Efendi Zaviyedar 1869 BOA, EV.MKT.CHT, 156/326.

Seyyid Mehmed Ĩükrü Dede Zaviyedar 1870-1873 BOA, Evkaf Defteri. nr. 21431.

Ebubekir Vahdetî Zaviyedar 1871 VGMA, D. nr. 217, s.260.

Mehmed Hamdullah-İbrahim Selamet Zaviyedar 1871-1886 VGMA, D. nr. 217, s.260. 

BOA, DH. MKT, 1907/107.

Seyyid Osman-Seyyid Hızır-Mustafa 

Efendi Mütevelli 1887 VGMA, Defter nr. 2169, s.30.

Buharalı Ĩeyh Hacı Hamza Efendi Zaviyedar 1886-1895 VGMA, Defter nr. 217, s.260.

BOA, DH.MKT,74/41.

Ĩeyh Fahrettin Dede Zaviyedar 1895 Yücer, 2003: 513.

Maraĩlı Mehmed Efendi Zaviyedar 1895 Kırĩehir Ĩeriye Sicili, nr.11, s.191.

Rıza Efendi-Hasan Tahsin Efendi Zaviyedar 1915 VGMA, Defter nr. 217, s.260.

262

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

KAYNAKÇA

A. Arĩiv Belgeleri

Baĩbakanlık Osmanlı Arĩivi(BOA), A.MKT.

UM, 377/54.

BOA, BEO, 789/59165.

BOA, C.EV, 122/2533.

BOA, C.EV, 51/2533.

BOA, C.EV, 141/7045.

BOA, C.EV, 188/9399.

BOA, C.EV, 268/13680.

BOA, C.EV, 378/19185.

BOA, C.EV, 485/24518.

BOA, C.EV, 492/24865.

BOA, C.EV, 512/25886.

BOA, C.EV, 558/28154.

BOA, C.EV, 638/32169.

BOA, C.EV, 41/2040.

BOA, C.ZB, 34/1680.

BOA, DH. MKT, 1907/107.

BOA, DH.MKT, 74/41.

BOA, DH.İ.UM.EK, 60/35.

BOA, DH.İ.UM, 6/2-28.

BOA, EV.EMH, 234/113.

BOA, EV.KSD, 35/52.

BOA, EV.MKT.CHT, 218/72.

BOA, EV.MKT.CHT, 132/45.

BOA, EV.MKT.CHT, 156/326.

BOA, EV.MKT.CHT, 236/15.

BOA, EV.MKT.CHT, 236/9.

BOA, EV.ZMT, 228/43.

BOA, Evkaf Defteri, nr. 228, s.43.

BOA, Evkaf Defteri, nr.13916, varak 6a.

BOA, Evkaf Defteri, nr.21431.

BOA, HAT, 502/24676.

BOA, HAT, 512/25094-D.

BOA, HAT, 512/25094-E.

Ek 3. Piri Baba Türbesi.

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

263

BOA, HAT, 512/25094-F.

BOA, HAT, 512/25094-G.

BOA, İE.EV, 42/4785

BOA, Maliyeden Müdevver Defter, nr. 9771, 

s.94.

BOA, Tapu Tahrir Defteri(TT), nr.90, s.153.

Kırĩehir Ĩer’iye Sicili, nr. 11, s.191, Hüküm 

163.

Vakıfl ar Genel Müdürlüğü Arĩivi(VGMA), 

Defter nr. 2169, s.30.

VGMA, Defter, nr. 217, s.260, Sıra 3858, 3860; 

s.320, Sıra 4333, 4334.

VGMA, Defter nr. 490, sıra 216

VGMA, Hurufat Defteri, nr. 561, varak 20a.

VGMA, Hurufat Defteri, nr. 562, varak 47b.

VGMA, Hurufat Defteri, nr. 563, varak 23a.

VGMA, Hurufat Defteri, nr. 569, varak 45b.

VGMA, Hurufat Defteri, nr. 1148, varak 82a.

VGMA, Hurufat Defteri, nr. 1150, varak 30a.

VGMA, Hurufat Defteri, nr. 1151, varak 49b.

VGMA, Hurufat Defteri, nr. 1154, varak 30a, 

30b.

VGMA, Hurufat Defteri, nr. 1155/1, varak 

37a.

VGMA, Hurufat Defteri, nr. 1156, varak 71b.

VGMA, Hurufat Defteri, nr. 1157, varak 126b.

B. Kaynak Eserler ve Araĩtırmalar

“Piri Baba”. (1992). Evliyâlar Ansiklopedisi X. 

İstanbul.

Abdi-zâde Hüseyin Hüsameddin. (1986). 

Amasya Tarihi I. Haz: Ali Yılmaz￾Mehmet Akkuĩ. Ankara.

Ahmed Cevdet Paĩa. (1309). Tarih-i Cevdet 

XII. Dersaadet.

Ahmed Lütfi Efendi. (1290). Tarih-i Lütfi I. 

İstanbul.

Ahmed Rıfkı. (1327). Bektaĩi Sırrı II. İstanbul.

AĨKUN, Vehbî Cem. (1947). Piribaba. Sivas.

ÇERKEZ, Murat. (2005). Merzifon’da Türk 

Devri Mimari Eserleri I. Basılmamıĩ

Doktora Tezi. Ankara Üniversitesi Sosyal 

Bilimler Enstitüsü. Ankara.

DOĞANBAĨ, Muzaffer. (1999). “Merzifon’un 

Gönüller Durağı Piri Baba Türbesi”, 

Cem. 87: 46-47. İstanbul.

DOĞANBAĨ, Muzaffer. (2003). Kültürel ve 

Sanatsal Boyutuyla Amasya. Ankara.

DOĞANBAĨ, Muzaffer. (2007). “Piri Baba 

Velayetnamesi”, Hacı Bektaĩ Veli 

Araĩtırma Dergisi. 41: 161-183. Ankara.

DOĞANBAĨ, Muzaffer. (2008). “Piri Baba 

Velayetnamesi”, Reyhan. 1: 39-46. 

Merzifon.

EKEN, Galip. (2001). “XIX. Yüzyılda Merzifon 

Vakıfl arına Dair”, Merzifonlu Kara 

Mustafa Paĩa Uluslararası Sempozyumu, 

8-11 Haziran 2000 Merzifon. Ankara. s. 

345-361.

ERDOĞAN, İsmail. (1996). XX. Yüzyıl 

Amasya Tarihi ve İnanç Coğrafyası. 

Basılmamıĩ Yüksek Lisans Tezi. Fırat 

Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü. 

Elazığ.

ERKEN, Sabih. (1972). Türkiye’de Vakıf 

Abideler ve Eserler. İstanbul.

Esad Efendi (Sahhafl arĩeyhizade Seyyid 

Mehmed). (1243). Üss-i Zafer. İstanbul.

Evliya Çelebi b. Derviĩ Mehmed Zıllî. (1999-

2003). Evliya Çelebi Seyahatnâmesi. Haz: 

Z. Kurĩun-S.A. Kahraman-Y. Dağlı-R. 

Dankoff. II-VIII. İstanbul.

FAROQHİ, Suraiya. (2001). “Osmanlı

İmparatorluğu’nda Bir Kent Ereninin 

Hayat Hikayesi Merzifonlu Piri Baba”, 

Çev: Harun Yıldız. Hacı Bektaĩ Veli 

Araĩtırma Dergisi, 18: 119-140.

FAROQHİ, Suraiya. (2003). Anadolu’da 

Bektaĩilik. Çev: N. Barın. İstanbul.

264

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

HASLUCK, F. W. (1928). Bektâĩilik 

Tedkîkleri. Çev: Ragıb Hulûsi. İstanbul.

IĨIN, Ekrem. (1994). “Bektaĩîlik”. Dünden 

Bugüne İstanbul Ansiklopedisi II.: 131-

137

KİEL, Machiel. (2000). “Bektaĩi Ocağı’nın 

Arnavutluk’taki Kuruluĩ Tarihine 

Dair Bir Not: 1567-1568’de Kaydedilen 

Kruja’daki Sarı Saltuk Dede Ocağı”, Çev: 

Cemal Çakır. Hacı Bektaĩ Veli Araĩtırma 

Dergisi, 13: 37-42.

KİESER, Hans-Lukas. (2005). Iskalanmıĩ Barıĩ

Doğu Vilayetleri’nde Misyonerlik, Etnik 

Kimlik ve Devlet(1839-1938). İstanbul.

KÖPRÜLÜ, Fuad. (1966). Türk Edebiyatı’nda 

İlk Mutasavvıfl ar. Ankara.

Menâkıb-ı Piri Baba. Topkapı Sarayı M. 

Hazine Kütüphanesi. nr. 1313.

ONARLI, İsmail. (2009). “Ali Pir Civan 

Ocağı”. http://www.karacaahmet.org. 

Eriĩim 28.05.2009.

ÖZ, Baki. (2001). Dünya’da ve Türkiye’de 

Alevi-Bektaĩi Dergahları. İstanbul.

PİROĞLU, Hüseyin. (1992). Evliyalar Yatağı

Anadolu. Ankara.

Sivas Vilayeti Salnamesi. (1302). Sivas.

Sivas Vilayeti Salnamesi. (1306). Sivas.

TAĨAN, A. Aziz. (1979). Dünden Bugüne 

Merzifon. İstanbul.

YILDIZ, Harun. (2011). “Amasya Yöresi 

Örneğinde Alevî/Bektaĩi Kültüründe 

İnanç Merkezleri”, Uluslararası Sosyal 

Araĩtırmalar Dergisi, IV(16): 471-480.

YÜCER, Hür Mahmut. (2003). Osmanlı

Toplumunda Tasavvuf(19. Yüzyıl). 

İstanbul.

265

GİRESUN YÖRESİNDE BİR ALEVİ-BEKTAĨİ ÇEPNİ

YERLEĨİMİ: ZIRHAN MAHALLESİ

AN ALEVI-BEKTASHI CHEPNI SETTLEMENT IN THE 

PROVINCE OF GIRESUN: THE DISTRICT OF ZIRHAN

Abonoz KÜÇÜK1

Özet

Anadolu coğrafyasında özellikle ba￾tıdaki Balıkesir, İzmir, Aydın vb. vilayet￾lerde bulunan Çepniler, tamamıyla Alevi 

olarak karĩımıza çıkmaktadır. Karadeniz 

Bölgesi’ndeki Çepnilerin ise geçmiĩte Alevi 

oldukları bilinse de bugün bölgede yaĩayan 

Çepnilerin büyük çoğunluğu Sünni olarak 

karĩımıza çıkmaktadır. Ancak Çepnilerin 

büyük çoğunluğunun sünnileĩtiği bu coğ-

rafyada bazı yörelerde Alevi Çepniler de 

bulunmaktadır. Bunlardan en önemlileri 

bugün Ordu Gürgentepe ilçesi, Kürtün Taĩ-

lıca köyü, Trabzon Eskiköy ve Dereli ilçesi 

Bahçeli köyüne bağlı Zırhan Mahallesi’nde 

yaĩayan Çepniler’dir. Bu çalıĩmada Giresun 

yöresinde Alevi-Bektaĩi bir Çepni yerleĩimi 

olarak karĩımıza çıkan Zırhan Mahallesi’nin 

tarihi ve Güvenç Abdal Ocağı ile iliĩkisi hak￾kında alan araĩtırması ve yazılı kaynaklar￾dan elde edilen veriler değerlendirilecektir. 

Anahtar Kelimeler: Giresun, Çepni, 

Alevi-Bektaĩi, Alan Araĩtırması. 

1 Arĩ. Gör., Balıkesir Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fa￾kültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü.

ABSTRACT

The Chepni population residing in the 

geography of Anatolia, especially in the 

West including Balıkesir, İzmir, Aydın, etc., 

has appeared as completely Alevi. Although 

the Chepni population in the Black Sea Re￾gion is known to have become Alevi in the 

past, most of them have appeared as Sun￾ni today. However, there are a few Alevi￾Chepni people residing in this area where 

the majority of the Chepni people have beco￾me Sunni. The most important ones are the 

Chepni people living in the county of Gür￾gentepe, Ordu, in the village of Taslıca, Kür￾tün, in the village of Eskiköy, Trabzon, and 

in the district of Zırhan located in the village 

of Bahçeli linked to the county of Dereli. In 

this paper, we will argue the history of the 

district of Zırhan appearing as a settlement 

of Alevi-Chepni population in the province 

ofGiresun, the research about its relation 

with Güvenc Abdal Associaton and the data 

obtained from the written sources.

Key Words: Giresun, Chepni, Alevi￾Bektashi, Field Research.

266

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

Giriĩ

Doğu Karadeniz’in ilk yerli halkları; 

Gaĩkalar, İskitler, Kimmerler, Amazonlar, 

Diriller, Hunlar, Kumanlar, Peçenekler, Sa￾birler, Hazarlar ve Bulgarlar’dır. Yukarıda 

ismi yazılan ulusların hepsi de Türk kavmi 

olarak bilinmektedir. Yerli ve yabancı bütün 

ilim adamlarının eserlerinde Türk kavimleri 

olarak anlatılmaktadır(Gökdağ, 1997: 29).

Giresun’un ismi bilinen ilk sakinle￾ri, Hititlerin çağdaĩı olan Gaĩkalar’dır. Bu 

topluluğun M.Ö. XVI. yüzyılın ortaların￾da bölgeye hakim olduğu bilinmektedir. 

Yörede varlığı bilinen bir diğer topluluk 

ise Kimmerler’dir. Kimmerler M.Ö. 695 yı-

lında İç Anadolu’nun yanı sıra Giresun’un 

da içinde bulunduğu Doğu Karadeniz yö-

resine hakim olmuĩlardır(Altınkaynak￾Emecen vd., 2008: 42). Öyle ki Kimmerler’e 

ait höyüklerin XX. yüzyılın ortalarına kadar 

Ĩebinkarahisar’a ait köylerde bulunduğu 

bilinmektedir(Okutan, 1948: 36). 

Kimmerlerin M.Ö. 585’ten itibaren İskit 

baskısı sebebiyle göç ederek Karadeniz’in 

kuzeyine çıkarak bölgeyi terk etmeleri￾ne rağmen, bölgedeki Türk varlığı İskit 

hâkimiyetiyle devam etmiĩtir. Günümüzde 

bu bölgede İskitlerin bir boyu olan Kolatların 

adı Kolatlar/Kolatoğulları ve İran kaynakla￾rında geçen İskit/Sakaların adı Sakaoğulları

ĩeklinde yaĩamaktadır

2

(Togan, 1981: 34). 

2 Günümüzde Trabzon’a bağlı Akçaabat ilçesinde 

Kolotoğulları, Çarĩıbaĩı ilçesi ve Akçakale beldesinde 

Sakaoğulları adıyla anılan aileler bulunmaktadır.

Giresun ĩehrini oluĩturan kalenin ne 

zaman kurulduğu ve nasıl bir yerleĩmeye 

sahne olduğu hakkında kesin bilgi yoktur. 

Grek kaynaklarında Kerasus adlı bir yerleĩ-

me yerinin veya kalenin, M.Ö. 670’lerde Ka￾radeniz bölgesinde koloniler teĩkil etmeye 

baĩlayan Miletoslar tarafından kurulduğu 

ileri sürülür. Fakat bu ad altındaki koloni￾nin Giresun’un bugünkü yerinde bulunup 

bulunmadığı tartıĩma konusudur(Emecen, 

1996: 78).

Bu hususta ünlü bir fi lozof ve tarihçi 

olan Ksenophon(M.Ö. 450-355), Anabasis 

adlı eserinde Perslerle yapılan Kunaska 

Savaĩı’ndan sonra alınan yenilgiyle bir￾likte Helen askerlerinin dönüĩ yolunda 

Trabzon’dan üç gün yürüyerek Kerasus’a 

vardığını yazmaktadır(Ksenophon, 1974: 

156-157).

Ksenophon’un Trabzon’dan üç gün yü-

rüyerek Giresun’a gelmesi mümkün değil￾dir. Ksenophon’un Trabzon’dan üç günde 

yürüyerek geldiği yer Vakfıkebir körfezin￾deki Kireson/Kirazlık olarak bilinen yerdir. 

Yapılan araĩtırmalar sonucunda Karade￾niz Bölgesi’nde Kerasus adlı üç farklı yer￾leĩim yeri tespit edilmiĩtir. Bunlardan ilki 

Sinop’un batısında, ikincisi Vakfıkebir’in 

doğusunda, üçüncüsü ise Giresun’un biraz 

uzağındaki vadide yer almaktadır(Emecen, 

1997: 21).

Strabon, Amisos’tan(Samsun) itibaren 

ĩehirleri sayarken Kytoros’tan(Ordu) sonra 

Farnika’nın geldiğini, buranın Kytoros’ta 

oturanlarca iskan edildiğini, buradan 

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

267

İskhopolis’e(Tirebolu?), oradan da orta bü-

yüklükteki Kerasus’a ve Trapezus’a ula-

ĩıldığını yazar. Bundan dolayı Kerasus ve 

Farnika’nın ayrı ĩehirler olduğu ifade edilir. 

Bu bilgilere göre Kerasus günümüzdeki Vak￾fıkebir ilçesine bağlı Kirazlık mahallesinin, 

Farnika ise Giresun ilinin eski adıdır. Roma 

İmparatorluğu döneminde Giresun’da vali￾lik yapan Arrien, Roma imparatoruna yaz￾dığı bir mektupta Farnika’nın eski adının 

Kerasus olduğunu ve buranın da Sinoplular 

tarafından kurulduğunu bildirir. Bütün bu 

bilgilerden hareket eden birçok araĩtırmacı, 

M.Ö. 183’te Sinop’u aldıktan sonra bölgeyi 

ele geçiren Pontus Kralı I. Farnakes(M.Ö. 

190-169) tarafından kurulan Farnakia’nın 

bugünkü ĩehrin bulunduğu yarımadada yer 

aldığını, uzun süre bu adla anıldığını ve Ro￾malılar döneminde buranın Kerasus ĩeklinde 

adlandırıldığını belirtir(Emecen 1996: 79).

Giresun, Pontusluların ardından Roma 

İmparatorluğu’nun hâkimiyetine girmiĩtir. 

Ancak tarihi kaynakların belirttiğine göre 

Romalılar bu bölgede tam bir hâkimiyet 

kuramamıĩlardır. İlerleyen süreçte ĩehir 

Romalılar’ın idaresinden Bizans denetimine 

geçmiĩtir. 1071 Malazgirt Savaĩı sonrasın￾da hızlı Türk fetihleri sırasında ele geçirilen 

yerler arasında Trabzon ve yöresinin de bu￾lunduğu bilinmektedir. Ancak Kerasus’un 

Selçuklular’ın hâkimiyetine girdiğine dair 

bir bilgiye rastlanmamaktadır(Emecen, 

1996: 79).

1204 yılında, Anadolu Selçuklu Devleti 

ile ticari ve siyasi iliĩkilerinin bozulması-

nı istemeyen Latinler, IV. Haçlı Seferi’nde 

Kudüs yerine İstanbul’u iĩgal etmiĩlerdir. 

Bu iĩgal üzerine İstanbul’dan kaçan Alek￾sis Komninu, Anadolu’nun kuzeydoğusun￾da Trabzon Rum Devleti’ni kurmuĩtur. Bu 

devletin etrafı sayı ve köken bakımından 

farklı, çok sayıda Türkmen boyu ile kuĩatıl￾mıĩ vaziyetteydi. 1204 yılından 1461’de Fa￾tih Sultan Mehmet’in Trabzon’u fethine ka￾dar hüküm süren bu imparatorluk devrinde 

Karadeniz’deki Türkmen varlığından, özel￾likle de Çepni boyundan haberdar olmaya 

baĩlamaktayız(Shukurov, 1999: 11).

1071 Malazgirt zaferinden sonra 

Anadolu’ya giren Oğuz boylarından biri de 

Çepnilerdir. Anadolu coğrafyasında Çep￾niler, ilk olarak Trabzon Rum İmparotoru 

Giorgi’nin Moğol istilası sonucu oluĩan ka￾rıĩıklığı fırsat bilerek Sinop’a düzenlediği 

baskında karĩımıza çıkmaktadır. İlerleyen 

süreçte Çepniler, Sinop’tan doğuya doğru 

ilerleyerek Karadeniz’in bir Türk yurdu ha￾line gelmesinde önemli iĩler baĩarmıĩtır. 

Çepnilerin Giresun’da ilk görülüĩü 1301 

yılında olmuĩtur. 1301 yılında Ordu’dan 

hareket edip Giresun’a kadar gelen Türk 

beylerinden Küçük Ağa’yı İmparator II. 

Aleksios(1297-1331) karĩılayarak daha fazla 

ilerlemesine engel olmuĩtur(Bryer, 1980b: 

143). Bahsi geçen zamana kadar Çepniler, Ka￾radeniz sahil ĩeridinde Sinop’tan Giresun’a 

kadar olan bölgeyi kontrol altına almıĩlar￾dır. Ekim 1313’te Çepnilerin lideri Bayram 

Bey’in Komnenosların sınırları dâhilinde 

bulunan bir pazar yerine baskın yaptığı be￾lirtilmektedir. Bu, Ordu vilayetini fetheden 

ve orada bir beylik kuran(Bayramlu Beyliği) 

268

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

Bayram Bey’e dair ilk haberlerdir(Sümer, 

1992b: 13). Bayram Bey 30 Ağustos 1332’de 

ordusu ile Hamsiköy yakınlarına kadar gel￾miĩ ve burada Komnenoslar’a yenilerek çok 

sayıda kayıp vermiĩtir(Bostan, 2002: 300).

Görüldüğü gibi Giresun’a yönelik ilk 

fetih hareketi 1301 yılında gerçekleĩtirilmiĩ

ancak baĩarısızlıkla sonuçlanmıĩtır. XIV. 

yüzyıl boyunca bu fetih hareketlerinin de￾vam ettiği muhakkaktır. Ancak Giresun tam 

anlamıyla, Ordu bölgesini fethederek Bay￾ramlı Beyliği’ni kuran Bayram Bey’in toru￾nu ve Hacı Emir Bey’in oğlu Süleyman Bey 

tarafından 1397’de fethedilmiĩtir(Sümer, 

1992b: 40). Bu fetihle ilgili olarak Estere￾badi, Bezm ü Rezm adlı eserinde: Kadı

Burhaneddin’in, Karamanoğulları üzerine 

sefer düzenledikten sonra, bir habercinin 

ona, “Allah’ın fazileti ve Muhammet’in 

devletinin gücüyle Emir Süleyman Giresun 

kalesini fethederek ülkesine kattı” dediğini 

bildirmektedir.. Hristiyanların elinde bulu￾nan, sağlamlığı ve aĩılmazlığıyla ün yapmıĩ, 

tekfurların baĩkenti olan Trabzon’a bağlı Gi￾resun kalesine İslamiyet’in doğuĩundan iti￾baren hiçbir Müslüman girmemiĩ ve orayı

alamamıĩ olduğu için Kadı Burhaneddin’in 

bu müjdeyi aldıktan sonra büyük bir se￾vinç ve neĩe içinde kutlamalar yaptırdığını

bildirmektedir(Esterabadi, 1990: 485). 

Bu fetihle birlikte bölgedeki Türk var￾lığı artmaya baĩlamıĩtır. Güneyden vadiler 

boyunca Karadeniz sahillerine inen Çepni 

Türkleri bu artıĩta büyük oranda etkili ol￾muĩtur. Fatih Sultan Mehmet’in bu bölgele￾ri fethine kadar yöre, Çepni boyu tarafından 

büyük oranda Türkleĩtirilmiĩtir. Fatih Sul￾tan Mehmet’in 1461 yılında Trabzon’u fet￾hinden sonra Karadeniz Bölgesi tamamıyla 

Osmanlı Devleti’ne bağlanmıĩtır.

Giresun, Osmanlı hâkimiyetine gir￾dikten sonra 1515 tarihli Trabzon Tahrir 

Defteri’nde3

 vilayet-i Çepni olarak adlan￾dırılmaktadır. Bu adlandırma Giresun’daki 

Çepni varlığını ifade etmesi bakımından 

bizce büyük önem taĩımaktadır. Çepni vila￾yetine bağlı yedi nahiyede bu defterde yer 

almaktadır. Bu yedi nahiyeden Kürtün na￾hiyesi hariç diğerleri günümüzde Giresun 

iline bağlı ilçe, köy ve mahallelerden oluĩ-

maktadır. 

Biz geçmiĩte Giresun Çepnileriyle il￾gili olarak hazırlamıĩ olduğumuz Giresun 

Çepni Folkloru baĩlıklı çalıĩmamızın araĩ-

tırma alanını baĩlangıçta 1515 tarihli Trab￾zon Tahrir Defteri’nden hareket ederek 

belirlemiĩtik. Ancak alana çıktıktan sonra 

edindiğimiz bilgiler, bu listeyi günümüz￾deki idari yapı bağlamında güncellememiz 

fi krini güçlendirdi.4

 Bu fi kir etrafında ha￾zırlamaya çalıĩtığımız güncel listeye göre 

günümüzde Giresun yöresinde Çepniler’e 

ait Giresun merkezde otuz beĩ köy, bir bel￾de, bir mahalle; Dereli ilçesinde on köy, iki 

mahalle; Güce ilçesinde yedi köy; Tirebolu 

ilçesinde on köy, bir mahalle; Keĩap ilçesin￾de on köy, bir mahalle; Espiye ilçesinde do￾kuz köy, yedi mahalle; Yağlıdere ilçesinde 

3 Bu defter için bkz. Sümer, 1992.

4 Giresun yöresi Çepnilerinin yerleĩim alanlarıyla il￾gili olarak hazırlanan bu güncel liste için bkz. Küçük, 

2011.

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

269

yirmi üç köy, iki mahalle; Çanakçı ilçesinde 

dokuz köy, bir mahalle, bir belde; Görele il-

çesinde yedi köy; Ĩebinkarahisar ilçesinde 

üç köy, bir mahalle ve Eynesil ilçesinde on 

bir köy, bir belde bulunmaktadır. Toplamda 

Giresun genelinde Çepniler’e ait yüz otuz 

dört köy, üç belde ve on altı mahalle vardır. 

Bahsi geçen bu yerleĩim alanlarının yalnızca 

beĩi Alevi-Bektaĩi inancında olup, diğerleri 

Sünni’dir. 

Tarihi kaynakların verdiği bilgilere göre 

Giresun, yoğun bir Çepni yerleĩimine sahne 

olmuĩtur. Giresun’a yerleĩen Çepni grupları-

nın baĩlangıçta Alevi oldukları ancak zaman￾la Sünnileĩtikleri anlatılmaktadır. Bu çalıĩ-

mada Giresun Çepnilerinden Alevi-Bektaĩi 

inanıĩa sahip Zırhan Mahallesi Çepnilerinin 

tarihi ve Güvenç Abdal Ocağı ile olan iliĩkile￾ri alandan derlenen malzemeye dayalı olarak 

değerlendirilmeye çalıĩılacaktır. 

Zırhan Mahallesi Alevi-Bektaĩi 

Çepnilerinin Tarihi ve Güvenç 

Abdal Ocağı’yla İliĩkileri

Türkiye’de Çepnileri inanıĩ boyutuyla in￾celeyen özel bir çalıĩma yoktur. Biz Türkiye’de 

genel manada Alevilik-Bektaĩilik üzerine ya￾pılan çalıĩmalarda Çepnilerin inançlarıyla 

alakalı bilgilere ulaĩabilmekteyiz. 

Türkiye sahasında Alevilik￾Bektaĩilik çalıĩmaları ilk olarak Osmanlı

İmparatorluğu’nun son dönemlerinde ya￾pılmaya baĩlanmıĩtır. İttihat ve Terakki 

Fırkası’nın yönetimi devralmasıyla birlikte 

Anadolu’yu tanımak fi kri etrafında devlet 

desteğiyle çeĩitli çalıĩmalar yapılır. Bu fi kir 

etrafında Türkiye’de Alevilik-Bektaĩilik üze￾rine ilk çalıĩmayı Baha Said Bey 5 yapmıĩtır.

Talat Paĩa ve Ziya Gökalp’a göre 

yeni hükümetin baĩarılı olabilmesi için 

Anadolu’nun farklı dini inançlarını, tari￾katlarını ve Türkmen aĩiretlerini tanıması

gereklidir. Bu çalıĩmaların baĩlamasında 

etkili olan iki isim vardır. Bunlar Talat Paĩa 

ve Ziya Gökalp’tır. Onlara göre yeni iktida￾ra gelen hükümetin baĩarılı olabilmesi için 

Anadolu’yu tanıması gereklidir. İĩte bu ne￾denle dönemin hükümeti, Kızılbaĩ ve Bekta-

ĩileri incelemesi için Baha Said Bey’i, Ahileri 

incelemek üzere de Bursalı Mehmet Tahir 

ve Hasan Fehmi’yi görevlendirmiĩtir.

Baha Said Bey, Alevilik-Bektaĩilik araĩtır￾maları için birebir bu grupların yaĩadığı yer￾lere gitmiĩtir. Alan araĩtırması sonucu elde 

etmiĩ olduğu bilgileri içeren makalelerini 

Türk Yurdu Dergisi’nin 22, 23, 24, 25, 26, 27. 

5 Baha Said Bey, 1882 tarihinde Çanakkale’nin Biga 

ilçesinde doğmuĩ, Kafkasya kökenli Dağıstanlı bir 

ailenin çocuğudur. İlk dönem tahsilini bilgili bir zat 

olan babasının vermiĩ olduğu bilgilerle ve Biga’daki 

okullarda almıĩ olduğu eğitimle tamamlamıĩtır. Yük￾sek öğrenimini ise, harp okulunda ve harp akademi￾sinde tamamlamıĩ, ancak orduda uzun süre kalama￾dan emekli olmuĩtur. Baha Said, Osmanlı Ressamlar 

Cemiyeti, Türk Ocağı, Milli Kongre ve Karakol Cemi￾yeti gibi pek çok birimin kurucusu ve yöneticisi olarak 

görev yapmıĩtır. Mili mücadele yıllarında halkın des￾teğini kazanmak amacıyla Anadolu’ya gönderilmiĩtir. 

Cumhuriyet döneminde ise bütün Anadolu’yu dolaĩ-

mıĩ, Türk zümrelerinin dillerini, mezheplerini, gele￾neklerini araĩtırmaya kendini adamıĩtır(Birdoğan, 

1994: 10). Baha Said ile ilgili ayrıntılı bilgi için bkz. 

Said, 2000, Tevetoğlu, 1989, Görkem, 2000.

270

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

sayılarında yayımlamıĩtır. İlerleyen yıllarda 

Nejat Birdoğan, bu çalıĩmaları tek bir kitapta 

toplayarak yayımlamıĩtır(Birdoğan, 1994)

Baha Said Bey’in “Türkiye’de Alevi Züm￾releri, Tekke Aleviliği-Toplumsal Alevilik”, 

“Sofi yan Süreği(Kızılbaĩ Meydanı)”, “Sofi -

yan Süreği(Kızılbaĩ Meydanında Düĩkün￾lük)”, “Anadolu Alevi Zümreleri(Tahtacı, 

Çetmi, Hardal Türkmenleri ya da Yanyatır 

Sılası)” gibi baĩlıklar taĩıyan araĩtırmaları

ilkler arasında olması sebebiyle son dere￾ce önemlidir. Baha Said, “Anadolu Alevi 

Zümreleri(Tahtacı, Çetmi, Hardal Türkmen￾leri Ya da Yanyatır Sılası)” baĩlıklı yazısında 

Karadeniz’deki Çepnilerle Karesi’deki Çep￾nilerin aynı kökten geldiklerini, bu grupların 

Alevi zümreleri arasında yer aldığını belirt￾mektedir. Tahtacılar üzerinde daha fazla me￾sai harcayan Baha Said, yeri geldikçe Çepni￾lerin de Tahtacılarla aynı inançta olduğunu 

zikretmekte, Tahtacıların inanç yapılarıyla 

ilgili bilgilerin Çepnileri de kapsadığını ifa￾de etmektedir(Birdoğan, 1994: 79).

Baha Said Bey’den sonra Çepnilerin 

inançlarıyla ilgili bilgi veren ikinci kaynak, 

Besim Atalay’ın 1924 yılında yayımlamıĩ

olduğu Bektaĩilik ve Edebiyatı adlı eserdir. 

Atalay eserinde Çepnilerin inançları, yaĩam 

tarzları ve bulundukları bölgeler hakkında 

bilgiler vermiĩtir.

Konuyla ilgili bir diğer çalıĩma, 

Anadolu’nun Dinî Tarih ve Etnografi sine 

Dair Tetkikat Merkezi Neĩriyatı tarafın￾dan Bektaĩilik Tetkikleri adıyla 1928 yılın￾da yayımlanmıĩtır. Hasluck’un bu kitapta 

yer alan makaleleri, Atina İngiliz Mektebi 

Senelik Mecmuası’nın 19, 20 ve 21. sayı-

larında da yayımlanmıĩtır. Bu makalele￾ri, Râgıp Hulûsî Türkçe’ye çevirmiĩ ve bu 

makaleler Bektaĩilik Tetkikleri adı altında 

neĩredilmiĩtir(Hasluck, 1928: V-VII).

Hasluck, bu eserinde Bektaĩi bölgelerine 

değinirken, Çepniler için değerli sayılan pek 

çok kavramı da açıklamıĩtır. Hasluck’un ese￾rinde Orta Asya’dan gelme olarak zikrettiği 

bazı zümreler bulunmaktadır. Bu zümreler, 

Çepniler ve diğer Alevi Türkmenler olmalıdır. 

Hasluck, Makedonya’dan Anadolu’ya uza￾nan hat içindeki Bektaĩi türbelerini, yerleĩim 

birimlerini ele almıĩtır(Hasluck, 1928: 1-3).

Yusuf Ziya Yörükân 1932 yılında ya￾yımlamıĩ olduğu Müslümanlık’tan Son￾ra Türk Mezhepleri adlı çalıĩmasında, 

Kırĩehir Çepnilerinin inançlarından ve 

Karadeniz Bölgesi’ndeki Çepnilerin bü-

yük çoğunluğunun Sünni olduğundan 

bahsetmektedir(Yörükan, 1932: 396). Yazar 

konuyla ilgili olarak hazırladığı Anadolu’da 

Aleviler ve Tahtacılar baĩlıklı bir diğer ese￾rinde ise Balıkesir, Çanakkale ve Adana böl￾gelerinde görülen Çepnilerin inanç olarak 

Hacı Bektaĩ Ocağı’na bağlı olmadıklarını, 

kendilerine has dedelik kurumlarının oldu-

ğunu ifade eder(Yörükan, 2002: 139-141).

Konuyla ilgili olarak Orhan Türkdoğan 

da 2004 yılında yayımladığı Alevi Bektaĩi 

Kimliği Sosyo-Antropolojik Bir Araĩtırma

baĩlıklı eserinde Muğla, Aydın ve İzmir böl￾gelerindeki Çepniler ve Tahtacılar hakkında 

alan araĩtırmaları sonucunda ulaĩtığı bilgi￾leri sunmuĩtur(Türkdoğan, 2004).

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

271

Bu bölümde konuyla ilgili görüĩ belir￾ten kaynakların sayısı daha da arttırılabilir.6

Ancak biz bu sayıyı arttırmanın çalıĩma ko￾numuza çok fazla yarar sağlamayacağı dü-

ĩüncesiyle Türkiye’nin çeĩitli bölgelerindeki 

Çepnilerin inançları üzerine yapılan çalıĩma￾ları bir kenara bırakarak, Karadeniz Çepnile￾rinin inançlarıyla ilgili son dönemde yapılan 

birkaç çalıĩmadan bahsetmek istiyoruz.

Hacı Bektaĩ Veli Araĩtırma Merkezi’nin 

yayın organı olan Türk Kültürü ve Hacı

Bektaĩ Veli Araĩtırma Dergisi, otuz be-

ĩinci sayısında Güvenç Abdal Ocağı Özel 

Dosyası’nı yayımlamıĩtır. Bu yayında 

Karadeniz’deki Alevi Çepniler ve bunların 

Güvenç Abdal Ocağı’yla bağlantıları ince￾lenmeye çalıĩılmıĩtır. Derginin bahsi geçen 

sayısında Karadeniz bölgesindeki Çepnilere 

birebir temas eden, “Karadeniz Çepnileri 1: 

Taĩlıca Köyü”(Yalçın-Uysal, 2005a), “Kara￾deniz Çepnileri-2: Eskiköy”(Yalçın-Uysal, 

2005b), “Karadeniz Çepnileri 3: Ĩalpazarı ve 

Gürgentepe”(Yalçın-Uysal, vd. 2005c) baĩ-

lıklı üç yazı yayımlanmıĩtır. Bu yazılarda 

bölgede yapılan alan araĩtırması sonuçları-

na dayalı olarak adı geçen Çepni köylerinin 

Alevilik’le ve Güvenç Abdal Ocağı’yla olan 

münasebetleri hakkında değerlendirmeler 

yapılmaya çalıĩılmıĩtır.

Yine aynı dergide Coĩkun Kökel tarafın￾dan hazırlanan “Güvenç Abdal Ocağı Üze￾rine Bir Değerlendirme” baĩlıklı makalede 

6 Çepnilerin inançları ile ilgi ayrıca bkz. Babinger￾Köprülü, 1996; Köprülü, 2003; Melikoff, 1998; Gölpı-

narlı, 1958; Ocak, 1996.

Güvenç Abdal Ocağı’ndan, Çepnilerle olan 

bağlantısından ve Alevilik’le olan iliĩkisin￾den bahsedilmiĩtir.

Çepnilerin inançları hususunda bilgi 

veren kaynakların büyük çoğunluğu, Çep￾nilerin Alevi-Bektaĩi geleneğine mensup ol￾duklarını ifade etmektedir. Türkiye coğraf￾yasında özellikle batıdaki Balıkesir, İzmir, 

Aydın vb. vilayetlerde bulunan Çepniler ta￾mamıyla Alevi olarak karĩımıza çıkmakta￾dır. Karadeniz Bölgesi’ndeki Çepnilerin ise 

geçmiĩte Alevi olduğu bilinse de bugün böl￾gede yaĩayan Çepnilerin büyük çoğunluğu 

Sünni olarak karĩımıza çıkmaktadır. Ancak 

Çepnilerin büyük çoğunluğunun Sünni ol￾duğu bu coğrafyada bazı yörelerde Alevi 

Çepniler de bulunmaktadır. Bunlardan en 

önemlileri bugün Ordu Gürgentepe ilçesi, 

Kürtün Taĩlıca köyü, Trabzon Eskiköy7

 ve 

Dereli ilçesinin Bahçeli köyü8ne bağlı Zırhan 

Mahallesi’nde yaĩayan Çepniler’dir. 

Yukarıda adı zikredilen bu köylerden 

çalıĩma konusu olarak seçtiğimiz Zırhan 

Mahallesi, Giresun yöresinde Alevi-Bektaĩi 

inanıĩa bağlı olan bir Çepni yerleĩimi olarak 

karĩımıza çıkmaktadır. Bu grubun Zırhan 

Mahallesi’ne yerleĩmesiyle ve kökenleriyle 

ilgili olarak kaynak kiĩilerimizden Mustafa

7 Trabzon’un Akçaabat ilçesine bağlı bir köydür. Köy￾de cem ibadeti devam etmektedir.

8 Bahçeli köyünün Zırhan Mahallesi’nde Alevi-Bektaĩi 

geleneğine bağlı Çepniler yaĩamaktadır. Dedelik hiz￾metinin devam ettiği bu köyde cem ibadetleri de ya￾pılmaktadır. Alan araĩtırmasına gittiğimiz bu köyde 

cemevi de mevcuttur. Günümüzde dedelik yapan kiĩi 

1954 doğumlu Mustafa Özer’dir.

272

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

Özer: 

“Sütlüce ile Geyrez köyleri arasında yer 

alan Zırhan Mahallesi, Osmanlı döneminde 

ortaya çıkmıĩ. Biz Osmanlı döneminde Zır￾han Mahallesi’ne yerleĩmiĩiz. Bizim buraya 

geliĩimiz 1846’da Celali Paĩa’nın asılıĩından 

sonradır. Kürtün’ün Taĩlıca köyünden kalk￾mıĩ buraya yerleĩmiĩiz. Bizim neslimiz Hz. 

Peygamberin yedinci kuĩak evladından ge￾lir. Güvenç evlatlarındanız. Bu bölgede eski 

bir han varmıĩ, bu nedenle Zırhan olarak 

anılmıĩ. Ancak biz buraya geldikten sonra 

Ĩıhlı olarak da adlandırılmıĩ. Burası hem 

Sütlüce hem de Bahçeli köyüne bağlıdır. Bu 

köylerin Aleviliği belirleyen konumu Zır￾han Mahallesi’ne dayanır. Zırhan demeyin￾ce kimse anlamaz.

Bizim soyumuza has ĩecerelerimiz var. 

Hz. Halil İbrahim’in ellinci kuĩak soyundan, 

Haĩimi kabilesinden, Hoca Ahmet Yesevi 

Dergâhı’ndan Anadolu’ya geliĩimize dair 

yüz altmıĩa yakın belgemiz var. Hz. Pey￾gamber, Hz Halil İbrahim’in altıncı kuĩak 

soyundan ellinci torunudur. Halil İbrahim’in 

baba adı Hazer’dir. Hazer Aleyisselam bir 

Türk’tür. Bizim ocağımız Güvenç Abdal’dır. 

Asıl yerimiz Kürtün’ün Taĩlıca köyüdür. 

Güvenç Abdal bölge valiliği ve komutanlığı

yapmıĩ. Yine ondan sonra Celali Paĩa vardı. 

Ĩebinkarahisar’da asılmıĩtır.” ĩeklinde bilgi 

verdikten sonra “bazı insanlar bizi küçüm￾ser ama ben soyumu methederim” diyerek 

bu konu üzerine bir deyiĩ söylemektedir. Bu 

deyiĩ ĩu ĩekildedir:

 

Hakikat yoluna bizi yetiren

Allah bir Muhammet, Ali yoludur

Âĩık, sadık, muhib, mürĩit kim diyen

Ecdadım Er Güvenç gerçek velidir.

Sabrı, selameti, kanaati seçti

Erlik makamında kaynadı coĩtu

Kürtün diyarına metaı düĩtü

Aslı ĩah-ı merdan güruhu nacidir.

Soyu on iki imam Musa Kazım’dan

Evlad-ı Resul’ün seyyid soyundan

Sevmedi vefayı dünya malından 

Pirin dergahında türbe tacıdır.

Hatice Kübra’dan gaye var oldu

Fatımatü’l Zehra’dan Hakk’a yar oldu

İmam Hasan aĩkına yar-ı zar oldu

İmam Hüseyin’den beri yastadır.

İmam-ı Zeynel’in derdinde idi

Muhammed Bakır’ın virdinde idi

İmam-ı Cafer’in ilminde idi

İmam-ı Kazım’ın sülbü neslidir.

İmam-ı Rıza’nın ardından gitti

Muhammed Tagı’nın lütfunu tuttu

Aliyyün Nagı’nın metaın sattı

İmam-ı Askeri’nin mazlum eridir.

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

273

Muhammet Mehdi’nin sırr-ı mekanı

On dört masum pakın mazlum fi ganı

Özer Mustafa’nın ceddi celali

Aslı ĩah-ı merdan güruhu nacidir.

Mustafa Özer bu deyiĩi ve bu tür eser￾leri icra ederken vezne, kafi yeye ihtiyacının 

olmadığını, sazını eline almasının yeterli 

olduğunu ifade etmiĩtir. Deyiĩte yöre Çep￾nilerinin pirinin Er Güvenç(Güvenç Abdal) 

olduğu ve Kürtün diyarını mekân seçtiği 

açıkça ifade edilmektedir. 

“Güvenç Abdal Ocağı genel olarak 

Anadolu’nun kuzeyinde, Batı’da, İzmit’in 

Kandıra ilçesine bağlı Ballar köyünden, 

Doğu Karadeniz’de, Trabzon’un, Akçaabat 

ilçesine bağlı Eskiköy’e kadar uzanan geniĩ

coğrafyada örgütlenmiĩ bir ocaktır. Güvenç 

Abdal Ocağı, özellikle Karadeniz Bölgesi’nde 

yerleĩik Alevi-Bektaĩiler tarafından adı sık￾lıkla anılan bir ocaktır. Karadeniz Bölgesi 

Alevi-Bektaĩileri’nin ocak aidiyeti açısından 

baskın oranda dahil oldukları ocak da Gü-

venç Abdal Ocağı’dır.

Karadeniz bölgesinde, Trabzon, Gümüĩ-

hane, Giresun, Tokat, Ordu, Samsun, Düzce, 

Zonguldak, İzmit illerine bağlı köylerde Gü-

venç Abdal Ocağı’na bağlı Alevi-Bektaĩi nü-

fus yaĩamaktadır. Bu köylerde yapılan saha 

çalıĩmaları sonucunda özellikle Gümüĩha￾ne ili, Kürtün ilçesi Taĩlıca köyü; Trabzon ili 

Akçaabat ilçesi Eskiköy; Düzce ili Gölyaka 

ilçesi Yunusefendi köyü; İzmit ili Kandıra 

ilçesi Ballar köyünde yerleĩik Güvenç Ab￾dal ocaklılarının kendilerini Güvenç Abdal 

Ocağı’na bağlı Çepni Alevisi olarak tanımla￾dıkları tespit edilmiĩtir.”(Kökel, 2005: 52).

Kökel’in bahsettiği benzer durum bizim 

araĩtırma sahamızda da karĩımıza çıkmakta 

ve Zırhan Mahallesi sakinleri de kendilerini 

Güvenç Abdal Ocağı’na bağlı Çepniler olarak 

ifade etmektedirler. Zırhan Mahallesi’nde 

dedelik kurumu halen mevcuttur. Bölgede 

derleme yapma fırsatı bulduğumuz Gü-

lüĩan Çelebi, bu bölgeye ilk geldiklerinde 

baĩlarında Kanun Dede’nin olduğunu, daha 

sonra eĩi olan Mehmet Çelebi’nin bu görevi 

yürüttüğünü, günümüzde ise yeğeni Mus￾tafa Özer’in dedelik hizmetini devam ettir￾diğini söylemektedir.

Yörede Alevi-Bektaĩi inanıĩa sahip baĩka 

köyler de vardır. Bunlardan bir tanesi Ĩebin￾karahisar ilçesine bağlı Suboyu köyüdür. Bu 

köyde görüĩme imkânı bulduğumuz Müs￾lim Sevinç, geçmiĩte Zırhan Mahallesi’nden 

köylerine dede geldiğini söylemektedir. Bu 

husus yörede yaĩayan Alevi-Bektaĩi Çepni￾lerin birbiriyle bağlantılı olduklarını göster￾mesi bakımından önemlidir. Konuyla ilgili 

olarak Gülüĩan Çelebi, hem Ordu Gürgen￾tepe ilçesi hem de Trabzon Eskiköy’de iskân 

edenlerle akraba olduklarını söylemektedir.

Sonuç

Anadolu’da Çepniler üzerine günümüze 

kadar yapılan çalıĩmaların büyük çoğunlu-

ğunun tarih, folklor ve sosyoloji alanlarında 

yapıldığı ve Çepnilerin inançları üzerine ya￾pılan müstakil çalıĩmaların ise zayıf kaldığı

274

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

görülmektedir. Kaynaklarda Anadolu Çep￾nilerinin, özellikle batıdaki Balıkesir, Aydın, 

İzmir gibi illerde yaĩayan Çepnilerin, Alevi￾Bektaĩi inanıĩa sahip olduğu, Karadeniz 

Bölgesi Çepnilerinin asimile olup Alevilik￾Bektaĩiliği unuttuğu ve sünnileĩtiği ifade 

edilmektedir. Ancak son dönemde yapılan 

çalıĩmalarda ve bizim de yukarıda ifade et￾meye çalıĩtığımız ĩekilde Karadeniz Bölgesi 

Çepnilerinin büyük çoğunluğu Sünni ina￾nıĩa sahip olmakla beraber bazı bölgelerde 

özellikle ocaklı ailelerin bu inanıĩı devam 

ettirdikleri görülmektedir. Bölgedeki Alevi 

Çepnilerin hepsi Güvenç Abdal Ocağı’na 

bağlı olup günümüzde İzmit, Ordu, Giresun, 

Trabzon ve Gümüĩhane illerinde yaĩamak￾tadırlar. Bizim çalıĩma konumuz içerisinde 

yer alan Giresun ili Dereli ilçesine bağlı Zır￾han Mahallesi de bu yapı içinde ocaklı aile 

mensuplarının yaĩadığı bir yerleĩim alanı

olarak karĩımıza çıkmaktadır. Bu yerleĩim 

Güvenç Abdal Ocağı’na bağlı Alevi-Bektaĩi 

Çepnilerin yaĩadığı bir köydür. Çalıĩmamı-

zın ana gayesi bu yerleĩim birimini bilim 

âlemine duyurmaktır. Gelecekte yapılacak 

geniĩ kapsamlı çalıĩmalarla bu köyde yaĩa￾yan Alevi-Bektaĩi Çepnilerin tarihi, folkloru 

ve inançlarıyla alakalı daha geniĩ bilgiler 

elde edilebileceği muhakkaktır.

KAYNAKÇA

ALTINKAYNAK, Erdoğan.-EMECEN, 

Feridun. vd. (2008). Giresun Kent 

Kültürü. Ankara.

Aziz B. Erdeĩir -i Esterebadi. (1990). Bezm ü 

Rezm. Çev: Mürsel Öztürk. Ankara.

BABİNGER, Franz.-KÖPRÜLÜ, M. Fuad. 

(1996). Anadolu’da İslamiyet. Çev: Ragıp 

Hulisi. İstanbul.

Baha Said Bey. (2000). Türkiye’de Alevî-

Bektaĩî, Ahi ve Nusayri Zümreleri. 

Hazırlayan: İsmail Görkem. Ankara.

BİRDOĞAN, Nejat. (1994). İttihat-Terakki’nin 

Alevilik Bektaĩilik Araĩtırması(Baha Said 

Bey). İstanbul.

BOSTAN, Hanefi . (2002). “Anadolu’da Çepni 

İskanı”, Türkler, C. 6. s. 299-311.

EMECEN, Feridun. (1996). Giresun Maddesi. 

Türk Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, 

C.14. İstanbul. s. 78-84.

EMECEN, Feridun. (1997). “Giresun 

Tarihinin Bazı Meseleleri”. Giresun 

Tarihi Sempozyumu, 24-25 Mayıs 1996 

Bildiriler. İstanbul. s. 19-24.

GÖKDAĞ, Bilgehan Atsız. (1997). ‘‘M.Ö. 

2000’li Yıllardan Günümüze Türk 

Varlığı’’. Giresun

Tarihi Sempozyumu, 24-25 Mayıs 1996 

Bildiriler. İstanbul. s. 25-49.

GÖLPINARLI, Abdülbaki. (1958). Menâkıb-ı

Hacı Bektaĩ-ı Velî “Vilâyet-nâme”. 

İstanbul.

GÖRKEM, İsmail. (2000). “Baha Said 

Bey(1882-1939) Anadolu’daki Alevi 

ve Bektaĩi Zümreleri Hakkındaki 

Çalıĩmaları”, Yol. S. 6. s. 35-64.

HASLUCK, F. R. (1928). Bektaĩilik Tetkikleri. 

Çev: Ragıp Hulûsî. İstanbul.

KÖKEL, Coĩkun. (2005). “Güvenç Abdal 

Ocağı Üzerine Bir Değerlendirme”, Hacı

Bektaĩ Veli Araĩtırma Dergisi. Yıl: 12. S. 

35. s.47-61.

KÖPRÜLÜ, M. Fuad. (2003). Türk 

Edebiyatında İlk Mutasavvıfl ar. Ankara.

KSENOPHON. (1974). Anabasis(Onbinlerin 

Dönüĩü). İstanbul.

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

275

KÜÇÜK, Abonoz. (2011). Giresun Çepni 

Folkloru. Balıkesir. (Basılmamıĩ Yüksek 

Lisans Tezi) 

MELİKOFF, Iréne. (1998). Hacı Bektaĩ

Efsaneden Gerçeğe. Çev: Turan Alptekin. 

İstanbul. 

OCAK, Ahmet Yaĩar. (1996). Türk Sufi liğine 

Bakıĩlar. İstanbul.

OKUTAN, Hasan Tahsin. (1948), 

Ĩebinkarahisar Tarihi. Giresun.

SHUKUROV, Rustam. (1999). “Doğu 

Karadeniz Bölgesinde Türkçe Konuĩan 

Bizanslılar, Çev: Kemal Çiçek. 

Uluslararası Trabzon ve Çevresi Tarih￾Kültür Sempozyumu. Trabzon.

SÜMER, Faruk. (1992). Çepniler. İstanbul.

TEVETOĞLU, Fethi. (1989). “Millî Mücadele 

Kahramanlarından Bahâ Said Bey”. 

Atatürk Araĩtırma Merkezi Dergisi. C. 6. 

S. 16. s. 207-221.

TÜRKDOĞAN, Orhan. (2004). Alevi 

Bektaĩi Kimliği Sosyo-Antropolojik Bir 

Araĩtırma. İstanbul.

TOGAN, A. Zeki Velidi. (1981). Umumi Türk 

Tarihine Giriĩ. İstanbul.

YALÇIN, Alemdar-UYSAL, Baĩak. (2005a). 

“Karadeniz Çepnileri 1: Taĩlıca Köyü”. 

Hacı Bektaĩ Veli Araĩtırma Dergisi. Yıl: 

12. S. 35. s. 29-37.

YALÇIN, Alemdar-UYSAL, Baĩak. (2005b). 

“Karadeniz Çepnileri 1: Eskiköy”. Hacı

Bektaĩ Veli Araĩtırma Dergisi. Yıl: 12. S. 

35. s.37-43.

YALÇIN, Alemdar-UYSAL, Baĩak. vd. 

(2005c). “Karadeniz Çepnileri 1: Ĩalpazarı

ve Gürgentepe”. Hacı Bektaĩ Veli 

Araĩtırma Dergisi. Yıl: 12. S. 35. s.43-47.

YÖRÜKAN, Yusuf Ziya. (1932). 

Müslümanlıktan Sonra Türk Mezhepleri. 

Ankara.

YÖRÜKAN, Yusuf Ziya. (2002). Anadolu’da 

Aleviler ve Tahtacılar. Hazırlayan: 

Turhan Yörükân. Ankara.

SÖZLÜ KAYNAKLAR

ÇELEBİ, Gülüĩan. (1925). Zırhan Mahallesi, 

Dereli, Giresun. Tahsili Yok. Ev Hanımı. 

Derleme Tarihi: 14.08.2009.

ÖZER, Mustafa. (1954). Zırhan Mahallesi, 

Dereli, Giresun. İlkokul. Emekli. Derleme 

Tarihi: 14.08.2009.

SEVİNÇ, Müslim. (1968). Suboyu Köyü, 

Ĩebinkarahisar, Giresun. Lise. Çiftçi. 

Derleme Tarihi: 12.08.2009.

276

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

277

DİYARBAKIR, BEYAZID-I BOSTAN(BEYAZİD-İ

BESTAMİ) OCAĞI’NDA SÖYLENEN DEMELER

THE FOLK POEMS (DEME) READ IN THE ASSOCIATION

OF BEYAZID-I BOSTAN (BEYAZID-I BESTAMI), 

DIYARBAKIR

 Servet YAĨAR1

Özet

Araĩtırmada, Diyarbakır’ın Bismil il-

çesine bağlı Türkmenhacı köyünde bulu￾nan Beyazıd-ı Bostan Ocağı’nda2

 söylenen 

demelerin(deyiĩlerin) tespitine ve değer￾lendirmelerine yer verilmiĩtir. Bunun yanı

sıra, yörede bulunan Türkmen Alevileri ile 

ilgili tarihsel süreç incelenerek, Beyazid-i 

Bestami’nin hayatı, felsefesi ve genel olarak 

deyiĩ kavramı hakkında bilgiler de çalıĩma 

kapsamında değerlendirilmiĩtir. Bu çerçeve￾de, Diyarbakır ili Bismil ilçesine bağlı Türk￾menhacı köyü Beyazıd-ı Bostan Ocağı’nda 

sürdürülen cemler esnasında icra edilen 

deyiĩler “alanda derleme yöntem ve teknik￾lerine” uygun olarak saptanmıĩtır. Alanda 

gerçekleĩtirilen çalıĩmalar sonucunda elde 

edilen “tasavvufi halk müziği” örneklerin-

1 Öğr. Gör., Afyon Kocatepe Üniversitesi, Devlet Kon￾servatuarı Türk Halk Müziği Bölümü.

2 Ocak: Tarikat baĩındaki dedenin soy kütüğü ya da 

tarikat kollarından her birinin adıdır(Özmen, 1998: 

724).

den olan bu deyiĩler, gerek notalı olarak 

gerekse yazılı metinler halinde belgelendi￾rilmiĩtir.

Anahtar Kelimeler: Beyazid-i Bestami, 

Diyarbakır Türkmen Alevileri, Ocak, Deyiĩ.

ABSTRACT

In this paper, we will discuss the deter￾mination and evaluation of the folk poems 

read in the Association of Beyazıd-ı Bostan 

located in the village of Türkmenhacı lin￾ked to the county of Bismil, Diyarbakır. In 

addition to this, the information about the 

philosophy, life of Beyazıd-ı Bestami and 

the concept of deme in general have been 

evaluated in the scope of the study. Within 

this framework, the folk poems read in the 

course of the cem rituals organized in the 

Association of Beyazıd-ı Bostan located in 

the village of Türkmenhacı linked to the co￾unty of Bismil, Diyarbakır, have been deter￾mined in accordance with the approach and 

technique of collecting in the fi eld. These 

folk poems which are from the samples of 

“sufi folk music” obtained from the studies 

278

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

carried out in the fi eld have been documen￾ted both in writing and musical notes. 

Key Words: Beyazid-i Bestami, Diyarba￾kır, the Turkmen Alevi, Association, Deme.

Giriĩ

Diyarbakır ve yöresi, kültürel yapı-

sı ve tarihsel süreci değerlendirildiğinde, 

Anadolu’da Türkleĩme hareketlerinin baĩ-

lamasıyla birlikte Türkmen topluluklarının 

önemli yerleĩim merkezlerinden biri olmuĩ-

tur. Bu bölgeye yerleĩen Türkmenlerin ilk 

iskân hareketleriyle birlikte yerleĩik hayat 

tarzına geçtikleri bilinmektedir. 

“Diyarbakır ve çevresindeki Türkmen￾lerin Osmanlı’dan önce burada yerleĩik ol￾dukları bilinen bir hakikattir. Özellikle Cen￾giz istilasından sürüklenip gelen Türkmen 

toplulukları, Ahmed Yesevi geleneğinden 

gelmektedir. İlk yerleĩim yerleri, yaylakları

ve kıĩlakları itibariyle, Diyarbakır bölgesi￾dir. Buraya yerleĩen oba ve oymaklar, deva￾mında Anadolu içlerine göç etmiĩ ve zaman 

içerisinde aĩiretlerin yerleĩik hayata zorlan￾malarıyla da ya yaylaklarını ya da kıĩlakla￾rını terk etmekle yüz yüze gelmiĩlerdir. Bu 

nedenle aynı Alevi ocağına bağlı Türkmen 

Alevileri, Anadolu’nun farklı yerlerine yer￾leĩmiĩtir. Ancak birbirleri ile olan irtibatları

bağlı oldukları dedeler tarafından devam et￾tirilmiĩtir. Süreç içerisinde sünnileĩen Türk￾menler, dedeler3

 ile olan bu bağlantılarını

kaybetmiĩlerdir. Hatta Türkmen olarak bile 

3 Dede: Alevilikte Ehl-i beyt soyundan gelen inanç ön￾derlerine verilen addır.

kalamamıĩ ve Kürtleĩmiĩlerdir.”(Taĩğın, 

2004: 339-356)

Yöredeki Türkmen Aleviler içinde önde 

gelen kiĩilerden alınan bilgilere göre; geç-

miĩte Dicle Nehri boyunca sağlı sollu ola￾rak üç yüz altmıĩ civarında Türkmen Alevi 

köyünden ve bu doğrultuda büyük oranda 

kalabalık bir nüfustan söz edilmektedir. An￾cak bu köylerin birçoğu zamanla sünnileĩ-

miĩ ve Kürtleĩmiĩtir. Böylelikle Türkmen 

Alevi nüfusunda büyük oranda bir düĩü-

ĩün de yaĩandığından bahsedilmektedir. 

Diyarbakır’da sünnileĩen ve Kürtleĩen bu 

köyler arasında özellikle “Aynetto, Tilalo, 

Ali Bardak, Mitrani, Köseli, Altunakar, Hü-

seynik sayılabilir”(Taĩğın, 2004: 339-356). 

“Diyarbakır ve çevresinde bulunan Türk￾men Alevi köylerinin isimlerine Osmanlı

hâkimiyetinden sonra yapılan ilk Diyarbekir 

Tahrir Defteri’nde rastlanmaktadır. Düzen￾lenen bu tahrir ‘Hasan Padiĩah Kanunname￾si’ olarak isimlendirilen Akkoyunlu(kısa sü-

reli Safevi) tahririnin devamıdır. Söz konu￾su bu kanunnamenin düzenlendiği tarih 15. 

yüzyılın sonlarıdır. Buradan da anlaĩılacağı

üzere, bu köylerin varlıkları daha evvelki 

yıllara dayanmaktadır”(Taĩğın, 2006: 51-61). 

Bugün gelinen nokta değerlendirildiğinde 

ise, Diyarbakır merkeze bağlı Büyükkadı ve 

Nahırkıracı(Ĩerabi) köylerinin yanı sıra, Bis￾mil ilçesine bağlı Aĩağıdarlı(Türkdarlı), Yu￾karıdarlı, Bakacak(Seyithasan), Türkmen￾hacı köyleri ve Çınar ilçesine bağlı Ĩükürlü 

köyü Türkmen Alevilerin halen yerleĩik 

olarak yaĩadıkları yerlerdir. Bu köylerden 

Türkmenhacı ve Bakacak köyleri nüfus yo-

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

279

ğunluğu bakımından en kalabalık yerleĩim 

yerlerindendir. Ayrıca, bu iki köy hâlen gü-

nümüzde cemlerin dedeler eĩliğinde yürü-

tüldüğü merkezlerdir. Diğer köylerde yaĩa￾yan kiĩiler de inanç ve gelenek bağlamında 

bir takım ihtiyaçlarını(cenaze, görgü, nikâh, 

küskünleri barıĩtırma vb), yine Türkmenha￾cı ve Bakacak köylerindeki ocak dedelerin￾den yardım alarak karĩılamaktadır.

Diyarbakır’da, Anadolu’nun diğer böl￾gelerinde yaygın bir ĩekilde görülen; Dede 

Kargın, Ağuiçen, Battal Gazi ve Sarı Saltuk 

Ocaklarının yanı sıra, yörede Musa-i Ka￾zım, Zeynel Abidin, Baba Mansur, Erse-

fi l, Güzel Ĩah, Zelil Kalender ve Beyazıd-ı

Bostan gibi baĩka bölgelerde görülmeyen 

ocaklara da rastlanılmaktadır. Bu ocakların 

birçoğu bugün gerek zorunlu göç, gerekse 

inanç önderlerinin(dedelerinin) olmamasın￾dan dolayı iĩlevini yitirmiĩtir. Bu ocaklara 

mensup taliplerin görgüleri4

 ise ya mensu￾bu olduğu ocakların Anadolu’nun farklı il￾lerinden gelen dedeleri, ya da Dede Kargın 

ve Beyazıd-ı Bostan gibi yörede iĩlevini sür￾düren ocakların dedeleri tarafından yapıl￾maktadır. Özellikle Beyazıd-ı Bostan Ocağı

günümüzde Hasan Baykut Dede tarafından 

4 Görgü(görünme): Alevilikte, her yıl sonbahar ay￾larında yolun kuralları gereği yılda bir kez dede eĩ-

liğinde yapılan inançsal hizmettir. Görgüde talibin 

topluluk önünde dede tarafından sorgusu yapılır ve 

halktan rızalık(helallik) istenir. Yapılan sorgulamada 

kiĩinin herhangi bir olumsuz durumu tespit edilme￾miĩ ise, talibin yeni dönemde yapılan cemlere katıl￾ması uygun görülür, ĩayet tespit edilmiĩ ise her ne 

sebeple olursa olsun, cemlere katılması uygun görül￾mez. Talibin cemlere katılabilmesi için her yıl görgü-

den geçmesi gerekmektedir.

iĩlevini halen devam ettirmektedir. Bu oca-

ğa mensup taliplerin5

 çoğu Bismil’in Türk￾menhacı köyünde olup bunun yanı sıra, 

Nahırkıracı, Bakacak, Ĩükürlü, Büyükkadı, 

Yukarıdarlı ve Aĩağıdarlı’da da az da olsa 

bulunmaktadır. Ancak, bu ocakta da görgü 

cemlerini yapan talipler noktasında her ge-

çen yıl katılımların azalmakta olduğu Hasan 

Dede tarafından ifade edilmektedir. 

Beyazıd-ı Bostan’ın(Beyazid-i 

Bestami’nin) Hayatı ve 

Diyarbakır’daki Beyazıd-ı Bostan 

Ocağı

İlk büyük İslam mutasavvıfl arından 

olan Bestami’nin asıl adı Tayfur’dur. İran’ın 

Horasan eyaletine bağlı “Bestam” kentinde 

doğmuĩtur. “Doğum yerinden dolayı ‘Bis￾tami’ ya da ‘Bestami’ olarak anılmaktadır. 

Hayatı hakkında mevcut bilgiler; menkıbe￾lere, sözlerine ve ĩathiyelerine dayanır. Yay￾gın olarak kabul edilen rivayete göre hicri 

161(miladi 777) yılında doğmuĩ, 234 yılın￾da, miladi 850, 73 yaĩında vefat etmiĩtir… 

Mecusi iken Müslüman olan bir dedenin 

torunu, dindar bir babanın oğludur. Baba￾sını küçük yaĩta kaybetmiĩtir. Kendisinden 

baĩka iki kız kardeĩi, kendisi gibi abid ve 

zâhid olan iki erkek kardeĩi(Âdem ve Ali) 

vardı.”(Tekin, 1994: 13-14).

Beyazid-i Bestami yaĩamı boyunca bir-

çok İslam büyüğüne hizmette bulunmuĩ

ve onlardan feyz almıĩtır. Bu durumla ilgi-

5 Talip: Bir tarikata girme eğilimi gösterip yetkiliye 

baĩvuran kimse. Tasavvufta, kuruma katılmak için bir 

aracıyla ĩeyhe baĩvuran kiĩi(Özmen, 1998: 733). 

280

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

li olarak Ĩeyh Ebû Abdillâh el-Destanî(K.S) 

Hazretleri bir söyleminde: “Beyazid-i Bes￾tami Hazretleri tam üç yüz on üç büyük 

üstada hizmette bulunmuĩ, bunların en 

sonuncusu ise Cafer Sadık(R.A) Hazretleri 

olmuĩtur”(Yıldırım, 1978: 26) ĩeklinde bilgi 

vermektedir. 

Bestami, yaĩadığı dönemin İslam bü-

yüklerine yaptığı hizmetler ve onlardan al￾dığı öğretiler neticesinde, vahdet-i ĩühûd 

felsefesini benimsemiĩ ve böylelikle “var 

olan her ĩey Allah’tandır” düĩüncesini 

savunmuĩtur(TDV İslam Ansiklopedi￾si, 5/240). “Beyazid, Allah dıĩındaki bü-

tün varlıkları bir hiç olarak görmüĩ, ‘heme 

ûst’ demiĩtir. Bu ‘vahdet-i vücûd’un de-

ğil, ‘vahdet-i ĩühûd’un iĩaretidir. Çünkü 

Beyazid’in yaĩadığı dönemde İslam ale￾minde vahdet-i vücûd bilinmiyordu. Daha 

sonraları baĩta İbn-ül Arabî olmak üzere, 

‘vahdet-i vücûd’cu mutasavvıfl ar onu bu 

inanca sahip bir sûfi saymıĩlardır”(Tekin, 

1994: 37). Bestami’ nin bu felsefesi, kendin￾den sonra gelen birçok İslam mutasavvıfına 

da örnek olmuĩtur.

Beyazid-i Bestami ile ilgili kaynaklar￾da, Bestami’nin yaĩadığı yerler, türbeler 

ve bulunduğu makamlara iliĩkin bilgilere 

yer verilmiĩtir. Ancak, bu yerler arasında 

Diyarbakır’da uzun yıllardan beri devam 

eden Beyazıd-ı Bostan Ocağı’na iliĩkin her￾hangi bir bilgiye rastlanılmamıĩtır(Halep 

Vilayeti Salnamesi, 1284/116). “Türbesi 

İran’da Bestam ĩehrinde olan Beyazid’in, 

Hatay Kırıkhan’da bir süre ikamet ettiği sa￾nılan Darb-ı Ĩak Kalesi kalıntısı üzerinde bir 

makamı bulunmaktadır. Suriye de İdlib’in 

Sermin nahiyesindeki “Ĩeyh el-Bestami” 

adını taĩıyan ziyaretin de yine Beyazid-i Bes￾tami adına yapıldığı sanılmaktadır”(Tekin, 

1994: 14). 

Diyarbakır ve çevresinde Beyazid-i Bes￾tami ismi yörede yaĩayan halk tarafından 

Beyazıd-ı Bostan olarak ifade edilmektedir. 

Söz konusu isimlerin, birbirine benzeyen 

ancak telaffuzda ayrıymıĩ gibi söylenmesi￾nin nedeni, farklı yörelerde kullanılan ağız 

özelliklerinden kaynaklanan bir sonuç ola￾bilir. Zira söz konusu her iki isimde aynı ki-

ĩiyi iĩaret etmektedir. 

Diyarbakır’daki Beyazıd-ı Bostan Oca-

ğı incelendiğinde, bu ocağa iliĩkin bir tür￾be ya da makam tespit edilmediği gibi 

Beyazıd’ın yaĩadığı dönemler içinde bu 

yörede bulunduğuna iliĩkin de herhangi 

bir bilgiye rastlanılmamıĩtır. Yörede yaĩa￾yan ve bu ocağa mensup taliplerin, grup￾lar halinde göçlerle bu bölgeye yerleĩtikleri 

tahmin edilmektedir. Bununla ilgili olarak 

Türkmenhacı köyünde bulunan aileler ve 

bu ailelerin talibi oldukları ocaklara iliĩkin 

birbirinden farklı söylemler bulunmaktadır. 

“Nereden ve ne zaman buraya geldikleri 

kesin olarak bilinmemekle beraber yörede 

yaĩayan halktan bazı kimselere göre İran 

Horasan’dan, bazılarına göre ise Konya’dan 

ve Irak’tan buraya gelip yerleĩtiklerinden 

bahsedilmektedir. Köy halkının, Akkoyun￾lu İmparatorluğu’nun Diyarbakır’ı ele ge-

çirdiği ve hüküm sürdüğü dönemlerde ilk 

önce Bismil ilçesine, daha sonra da küçük 

aileler halinde Bismil’e altı km uzaklıktaki, o 

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

281

dönemdeki adı Zile bugünkü adı Türkmen￾hacı olan köyün bulunduğu yere yerleĩtiği 

düĩünülmektedir”(Yaĩar, 2006: 16). Bu du￾rumdan hareketle özellikle Beyazıd-ı Bostan 

Ocağı’nın, İran Horasan’dan buraya gelip 

yerleĩmiĩ olabileceği düĩüncesinin daha 

doğru olabileceği ağır basmaktadır.

Genel Olarak Deyiĩ Kavramı

ve Diyarbakır Beyazıd-ı Bostan 

Ocağı’nda Tespit Edilen Demeler

Anadolu’nun hemen hemen her bölge￾sinde rastlanılan, özellikle de Alevi-Bektaĩi 

inancından olan tasavvuf ĩairlerinin inanç-

larıyla ilgili temaları konu edinen deyiĩler, 

Alevi ibadetlerinde bağlama eĩliğinde çalı-

nıp söylenen sözel ezgilerdir”(Yaĩar, 2006: 

44). Anadolu’da genel olarak deyiĩ olarak 

bilinmesiyle birlikte farklı yörelerde deme

adıyla da sıkça anılmaktadır. “Âĩık Edebi￾yatı ve Türk halk müziği içinde yer alan âĩık 

tarzı müziğin en önemli malzemeleridir. 

Dini-tasavvufî içeriğe sahip olan deyiĩle￾rin, en son dörtlüğünde sahibinin mahlası

geçmektedir. Halk arasında ‘tapĩırma’ da 

denen bu uygulama esasen Türk halk ĩiiri￾nin en önemli ögelerinden biridir”(Yaltırık, 

2003: 283).

Dini-tasavvufi içerikli deyiĩlerin genel 

olarak konuları arasında; kiĩileri doğru yola 

sevk etmek, kinden arındırmak, Alevilik 

inancı ve felsefesi, Allah, Ehl-i beyt ve yol 

önderlerinin yaĩamlarıyla ilgili bilgilerin 

verilmesi gelmektedir. Profan(din dıĩı) ni￾telikli ĩiirlerde ise aĩk, sevda, ayrılık, doğa, 

gurbet, bayrak, Atatürk sevgisi, memleket￾yurt sevgisi, savaĩ, barıĩ, ölüm, meslekler vb 

konular iĩlenmektedir. Bu ĩiirlerin ezgiyle 

bütünleĩtirilmesinde ise “didaktik, pastoral 

ve lirik yönü kuvvetli olan deyiĩlerin ‘deyiĩ

ezgi kalıbı’ diyebileceğimiz birbirine yakın 

ezgi tipleri vardır”(Yaltırık, 2003: 283). Bu 

ezgi kalıplarıyla bütünleĩen deyiĩlerin an￾lamı, söyleyen ve dinleyici üzerinde genel 

manada etkili olmaktadır.

Bilindiği üzere cemlerde söylenen nefes￾ler, genellikle yedi ulu ozan olarak bilinen 

Alevi ozanlarına ait tasavvufi eserlerden 

oluĩmaktadır. “Yedi ulu ozan tarihsel sü-

reçte Alevilik, On İki İmamlara bağlılık ile, 

dönemin siyasi sorunları hakkında halkı ay￾dınlatan ve o dönem için önemli olan Arapça 

ve Farsça gibi dilleri de bilmelerine rağmen 

eserlerini halkın anlayacağı Türkçe dilinde 

veren ozanlardır. İnanıĩa göre hem Alevi 

inancı uğruna verdikleri mücadele ve kat￾landıkları zulüm, hem de edebi eserlerindeki 

insanları cezbeden içerik nedeniyle kendile￾rinden sonra gelen tüm ozanları etkilemiĩ ve 

ardıllarında iz bırakmıĩtır. Sayılan bu sebep￾lerin yanı sıra birçoğunun Ehl-i beyt soyun￾dan gelmesi de bu ozanların bugüne kadar 

yedi ulular olarak anılmasına yol açmıĩtır”.6

Bunlar “Seyyid Nesimi, Fuzuli, Yemini, Vira￾ni, Hatayi, Pir Sultan Abdal ve Kul Himmet” 

gibi ozanlar olup, aynı zamanda “Hak âĩığı” 

olarak da nitelendirilen ĩahsiyetlerdendir￾ler. Bu ozanların yanı sıra cemlerde Alevi-

6 http://tr.wikipedia.org/wiki/Yedi_Ulu_Ozan, 

 26.08.2011

282

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

Bektaĩi edebiyatına katkı sağlamıĩ ozanların 

da nefeslerine yer verilmektedir. 

Diyarbakır’ın Bismil ilçesine bağlı Türk￾menhacı köyü Beyazıd-ı Bostan Ocağı’nda 

yapılan araĩtırmalar sonucunda, cemlerde 

söylenen altı adet deyiĩ, sözleri ve ezgile￾riyle birlikte tespit edilmiĩtir. Bu deyiĩlerin 

sözleri ve cemlerde zâkirlik7

 yapan kiĩilerin 

isimlerine iliĩkin bilgiler aĩağıda verildiği 

gibidir:

Kaynak Kiĩiler: Bektaĩ Atabay-Muharrem 

 Atabay(Zâkirler)

Yaĩları : 53/32

Derlendiği Yer : Türkmenhacı Köyü

GÜZEL ĨAHTAN BİZE BİR DOLU 

GELDİ

Güzel ĩahtan bize bir dolu geldi

Bir sen iç sevdiğim bir de bana ver

Hünkâr Hacı Bektaĩ Veli’den geldi

Bir sen iç sevdiğim bir de bana ver

Payım gelir erenlerin payından

Muhammed neslinden(dost dost) ali soyundan

Kırkların ezdiği engür suyundan

Bir sen iç sevdiğim bir de bana ver

Beline kuĩamıĩ nurdan bir kemer

İçmiĩim doluyu üreğim yanar

Herkes sevdiğinden bir bade umar

Bir sen iç sevdiğim bir de bana ver

7 Zâkir: Cemlerde, Alevi inancına iliĩkin nefesleri, 

bağlama eĩliğinde çalıp söyleyen hizmetlidir.

Senin âĩıkların kaynayıp coĩtu

Canına uğrayıp serinden geçti

Sefi l Hüseynim’den bir dolu içti 

Bir sen iç sevdiğim bir de bana ver

Kaynak Kiĩiler : Bektaĩ Atabay-Muharrem 

 Atabay(Zâkirler)

Yaĩları : 53/32

Derlendiği Yer : Türkmenhacı Köyü

GÜL BİTTİGİ YERİ BİLİRİM DERSİN

Gül bittiği yeri bilirim dersin 

Bilir misin benlik ĩeytana düĩtü

Cevahir madenin bulayım dersin

Cevahir bulanlar ummana düĩtü

(Efendim, sultanım gel ha gel)

Ben Ali’yi gördüm mahbup çagında

Selman’ın çiğninde, yolun sağında

Cennetten içeri fi rdevs bağında

Bülbül fi gan eder gülĩene düĩtü

Selman’ın çiğninde bir oğlan geldi

Destur ĩahım diye el ile aldı

Muhammed terini gül ile sildi

O zaman kokusu insana düĩtü

Muhammed’i gören canlar ağladı

Sel sel olup çeĩmim yaĩı çağladı

Cebrail habibin belin bağladı

Kırkların ceminde erkâna düĩtü

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

283

Kırklar geldi her çiçekten derdiler

Koklayıp hem yüzlerine sürdüler

Her destesin bir güzele verdiler

Gül Muhammed nergiz Selman’a düĩtü

Cennetin kapısın kırklar açtılar

Tohumunu yeryüzüne saçtılar

Bir üzümü engür edip içtiler

Size mescid bize meyhane düĩtü

Kul Himmet üstadım dilek diledi

Seyyah olup ĩu âlemi eledi

Arafat dağında bir koç meledi

İsmail önünde kurbana düĩtü

Kaynak Kiĩi : Bektaĩ Atabay(Zâkir)

Yaĩı : 53

Derlendiği Yer : Türkmenhacı Köyü

MEDET MEDET ĨAH-I MERDAN 

GEL YETİĨ

Medet medet ĩah-ı merdan gel yetiĩ

Bulanık ĩu âlem durulmaz oldu

Kimi ileri söyler kimisi geri ha geri

Adavat aradan ayrılmaz oldu

(Efendim, sultanım gel ha gel)

Buraya da bir ocak oğlu gelince

Darılırlar günahını sorunca

Evliyalık doğru yolu sürünce

Kaçtı bir kaçkıncı görülmez oldu

Gayet evliyanın delili itti

Mürebbi musahip korkusu gitti

Ĩimdiki sofular yol erkânı unuttu

Talip de rehberden sorulmaz oldu

Anlamaza öğüt vermek ne çetin

Ne hakikat dinler ne ĩeriatı

Eyerlenmiĩ binmiĩ ĩeytanın atı

Elinden kamçısı alınmaz oldu

Pir Sultan Abdal’ım bağrımın baĩı

Akar durmaz oldu gözümün yaĩı

Evvel Hak ceminden kalkmayan kiĩi

Ĩimdi bu yerlerde görülmez oldu

Kaynak Kiĩiler : Bektaĩ Atabay-Muharrem 

 Atabay(Zâkirler)

Yaĩları : 53/32

Derlendiği Yer : Türkmenhacı Köyü

NOLAYDI GELMEYEYDİM ĨU 

CİHANA

Nolaydı gelmeyeydim ĩu cihana

Hanı vaki el-Hak ĩöyle beyane

Ezel dost bağının ben bir gülüydüm

Bana müĩtak idi devri zamane

Gül iken ĩimdi geldim bülbül oldum

Onun için baĩladım ah u fi gana

Teferruĩ eyleyip derya-yı vahdet

Bıraktı teĩne-bi derî yabani

284

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

Cemal yâri idi seyr-u suluki

Yok idi ara yerde bir bahane

Yetim oldum ĩu gurbette onun için

Vatandır istediğim yane yane

Budur Seyyid Nizamoğlu ricamız

Bu gevher varı evvelki mekane

Kaynak Kiĩiler : Bektaĩ Atabay-Muharrem 

 Atabay(Zâkirler)

Yaĩları : 53/32

Derlendiği Yer : Türkmenhacı Köyü

BEYHABERLER DERDU DİLDEN 

GELMESİN BU MECLİSE 

Beyhaberler derdu dilden gelmesin bu meclise 

Geçmeyenler hayri haldan gelmesin bu meclise

Biz ezel mihman ĩarabı nuĩ eden gelsin beri 

Ar edenler tar edenler gelmesin bu meclise 

Ateĩi aĩk ile cümle varlığı yıkmıĩları

Kamu varlığın elinden gelmesin bu meclise 

Aĩk ile vaiĩ ile hem can olan gelsin bedu

Kim bu elden bilmeyenler gelmesin bu meclise

Kuĩ dili söyler süleymani zaman ondan gider

Seyfi kim bilmez bu dilden gelmesin bu meclise

Kaynak Kiĩiler : Bektaĩ Atabay-Muharrem 

 Atabay(Zâkirler)

Yaĩları : 53/32

Derlendiği Yer : Türkmenhacı Köyü

GÜL YÜZLÜ GÜL DESTİM NEMDEN 

İNCİNDİN

Gül yüzlü gül destim nemden incindin

Araya söz katan eldir efendim

Ben kulunam haki payına geldim

Aradan noktayı kaldır efendim

Kulun iĩi daim hata iĩlemek

Adettir fi danı kesip aĩlamak

Bir mürvete yüz bin kân bağıĩlamak

Tâ ezelden kalan yoldur efendim

Dost dostu bir pula satar mı böyle

Ĩu illere meyil katar mı böyle

Kusurlusun diye atar mı böyle

Kuldur bazen kusur iĩler efendim

Gam ile geçirdim bende beĩ günü

Senin ĩanın kaldırmaktır düĩkünü

Ben bir divaneyim ölüm ĩaĩkını

Göster cemalini güldür efendim

Pir Mehmed’im ilmim zatım bilenler

Mecnun olur dost cemalin görenler

Kusur mu gözetir(kamil) sultan olanlar

Kul kusurdan halis değil efendim 

(Yaĩar, 2006).

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

285

 Sonuç

“Diyarbakır, Beyazıd-ı Bostan Ocağı De￾meleri” baĩlıklı bu çalıĩmada, Türkmenhacı

köyü, Beyazıd-ı Bostan Ocağı’nda yapılan 

cemler sırasında, bağlama eĩliğinde çalınıp 

söylenen altı adet deyiĩ tespit edilmiĩtir. Bu 

deyiĩler köyde genel olarak deme olarak ad￾landırılmaktadır.

Derlenen deyiĩler çoğunlukla 11’li hece 

vezniyle ve koĩma biçiminde yazılmıĩtır. 

Bunlar: Gül Bittiği Yeri Bilirim Dersin, Me￾det Medet Ĩah-ı Merdan Gel Yetiĩ, Gül Yüz￾lü Gül Destim Neden İncindin, Nolaydı Gel￾meyeydim Ĩu Cihana, Güzel Ĩahtan Bize Bir 

Dolu Geldi adlı sözel ve ezgisel deyiĩlerdir. 

Bunların yanı sıra, aruz vezniyle de yazılmıĩ

olan bir sözel ezgi daha tespit edilmiĩtir. Bu 

da Beyhaberler Derdu Dilden Gelmesin Bu 

Meclise adlı deyiĩtir. 

Beyazıd-ı Bostan Ocağı’nda seslendi￾rilen deyiĩler, Alevi-Bektaĩi edebiyatında 

önemli mertebelere sahip âĩıkların eserle￾rinden seçilmiĩtir. Pir Sultan Abdal, Kul 

Himmet, Pir Mehmed, Seyyid Nizamoğlu, 

Seyfi ve Sefi l Hüseyin eserleri anonim ezgi￾lerle seslendirilen âĩıklardır.

Derleme esnasında tespit edilen deyiĩ-

lerde kullanılan ezgiler; Uĩĩak ve Hüseyni 

dizileri özelliği göstermektedir. Ezgilerin 

ritmik yapıları incelendiğinde ise 4/4, 6/4, 

7/8 ve değiĩken usullü yapıların kullanıldı-

ğı saptanmıĩtır. 

Cemlerde bağlamanın eĩlik saz olarak 

kullanıldığı gözlenmiĩtir. Geçmiĩte(elli yıl 

öncesine kadar) on iki perdeli üç telli cura￾nın kullanıldığı ve icrada elle çalımdan da 

söz edildiği yapılan tespitler arasında yer 

almaktadır.

Kaynakça

TAĨĞIN, Ahmet. (2004). “Yeni Ocağın Piri 

Kim? Diyarbakır Türkmen-Alevilerinde 

Alevi Kurumlarının İĩlevi”, Alevilik. 

Hazırlayanlar: İsmail Engin/Havva 

Engin. s. 339-356. İstanbul.

TAĨĞIN, Ahmet. (2006). “Diyarbakır ve 

Çevresindeki Türkmen-Alevilerinde İrĩat 

ve Kuĩanma Töreni”, Türk Kültürü ve 

Hacı Bektaĩ Veli Araĩtırma Dergisi. Güz 

Sayı: 39. s. 51-62. Ankara.

TEKİN, Mehmet. (1994). Hatay 

Evliyalarından Beyazid-i Bestami. 

Antakya.

ÖZMEN, İsmail. (1998). Alevi-Bektaĩi Ĩiirleri 

Antolojisi. C.4. Ankara.

YALTIRIK, Hüseyin. (2003). Tasavvufî Türk 

Halk Müzigi(İlahiler, Nefesler, Tatyanlar, 

Deyisler, Semahlar). Ankara, 

YAĨAR, Servet. (2006). Diyarbakır İli Bismil 

İlçesi Türkmenacı Köyü Halk Kültüründe 

Müzik Unsurları. (Yayımlanmamıĩ

Yüksek Lisans Tezi), Afyon Kocatepe 

Üniversitesi-Soysal Bilimler Enstitüsü. 

Afyonkarahisar.

YILDIRIM, Celâl. (1978). Büyük Veli 

Beyazid-i Bestami Hazretleri ve İslâm 

Tasavvufunun Özü. İstanbul.

http://tr.wikipedia.org/wiki/Yedi_Ulu_

Ozan, 26.08.2011.(Güncelleĩtirme Tarihi: 

4 Mayıs 2011)

286

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

Ek. Diyarbakır Beyazıd-ı Bostan Ocağında Söylenen Demelerin Ezgisel 

Örnekleri

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

287

288

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

289

290

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

291

SARI SALTUK’UN TÜRKİYE’DEKİ MAKAMLARI 

ÜZERİNE BİR İNCELEME

AN EXAMINATION ON THE SANCTUARIES OF SARI 

SALTUK IN TURKEY

Birsel ÇAĞLAR ABİHA1

Özet

13. yüzyılın ikinci yarısında yaĩa￾mıĩ; Anadolu ve Balkanlar’da büyük ĩöh￾ret kazanmıĩ olan Sarı Saltuk,Hacı Bekta-

ĩi Veli’nin halifelerindendir. Ülkemizde; 

Bursa-İznik’te, Diyarbakır-Urfa Kapısı’nda, 

Niğde-Bor’da, Tunceli-Hozat’ta, Manisa￾Alaĩehir’de ve İstanbul-Rumeli Feneri kö-

yünde makamı bulunan Sarı Saltuk’un men￾kıbevi hayatı sözlü kültür ortamında devam 

etmektedir. Bu çalıĩmada Sarı Saltuk’un 

Türkiye’deki makamları ve sözlü geleneğe 

yansıması incelenecektir.

Anahtar Kelimeler: Sarı Saltuk, Bursa-

İznik, Diyarbakır-Urfa Kapısı, Niğde-Bor, 

Tunceli-Hozat, İstanbul-Rumeli Feneri, Sarı

Saltuk Makamları.

1 Kocaeli Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Türk 

Dili ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı Doktora Öğrencisi.

ABSTRACT

Sarı Saltuk who lived in the second half 

of 13th century and gained a big reputati￾on in the Balkans and Anatolia is one of the 

caliphs of Hacı Bektaĩ Veli. The legendary 

life story of Sarı Saltuk who has sanctuaries 

in Iznik-Bursa, the gate of Diyarbakır-Urfa, 

Bor-Nigde, Hozat-Tunceli, Alaĩehir-Manisa 

and Rumelia Lighthouse-Istanbul continues 

to be told in the area of oral culture. In this 

paper, we will discuss the sanctuaries of Sarı

Saltuk in Turkey and their refl ection on oral 

tradition.

Key Words: Sarı Saltuk, İznik-Bursa, the 

gate of Diyarbakır-Urfa, Bor-Niğde, Hozat￾Tuceli, Rumelia Lighthouse- Istanbul, the 

sanctuaries of Sarı Saltuk.

Giriĩ

Tarihi kaynaklarda1263-1264 yılın￾da taht mücadelesini kaybeden II. İzzed￾din Keykâvus’un maiyetinde bulunan ve 

Dobruca’ya göç eden Çepni adlıbir Türk￾men boyunun reisi(Ocak, 2002: 65-66) olarak 

tanınan Sarı Saltuk, gaza ve cihat anlayıĩını

292

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

sürdüren bir gazi- derviĩ olarak karĩımıza 

çıkmaktadır.

Sarı Saltuk bir gazi-derviĩ olarak ilk za￾viyesini Babadağı’nda kurmuĩtur; burası

onun kurduğu ilk ĩehir, ana üssü olmuĩtur.

Sarı Saltuk; Balkanlar’da din, dil ve ırk 

ayrımı yapmadan insanlığa hizmet ettiği 

için hem bir aziz, hem de bir derviĩ olarak 

tanınmıĩtır. Ĩemsettin Sami, Kâmûsu’l- A 

lâm’da bu duruma dikkati çeker: “Hacı

Bektâĩ Veli(Kaddese sırrahu) hazretlerinin 

hâlifesinden olup , medfeni mechûl olmala 

tarîkat-ı Bektâĩiyye sâdegân-ı dervîĩânı Kor￾fa cezîresindeki Aya İsperidon‘uñ kadîdine 

ve Ohri gölü kenârına bir manastırda bulu￾nan Sent Na’um’uñ mezârına Sarı Saltuk 

Baba’nın kadîd û merkâdı nazarıyla baka￾rak ziyaretlerine giderler. Bu zât an-asl ço￾ban iken ra  i inâm iderken velî müĩârûn 

ileyhüñ çile- hânesine takarûb itmekle 

kerâmetini gördiğinde koyunlarını terkle 

havâss-ı mürîdânî zümresine vâsıl olmıĩ

idi.”(Sami, 1996:2916). Böylelikle Korfu’daki 

Aziz Spiridon ve Ohri’deki Aziz Naum ma￾kamları aynı zamanda Sarı Saltuk makamla￾rı olarak bilinir.

Saltuk-nâme’de Sarı Saltuk’un on iki 

mezarı olduğu belirtilmektedir. Bu mezar￾lar, Sarı Saltuk’un ölümünün ardından bey￾lerin ve kralların mezarına sahip çıkmak is￾temeleri sonucu oluĩmuĩtur. Sarı Saltuk’un 

vasiyeti üzerine on iki tabut hazırlanmıĩ, her 

bir tabut Sarı Saltuk’un mezarına sahip ol￾mak isteyen bir krala teslim edilmiĩtir. Sarı

Saltuk’a ait on iki mezar bu ĩekilde ortaya 

çıkmıĩtır.

Evliyâ Çelebi’nin Seyahatnâme’sinde, 

Sarı Saltuk’un yedi tabut yaptırılmasını vasi￾yet ettiği; yani yedi yerde mezarının olduğu 

söylenmektedir(Parmaksızoğlu, 1984: 78).

Hacım Sultan Velayetnâmesi’nde kırk 

tabut yapılmasını vasiyet ettiği yazılıdır.

(Öz, 1996: 118)

Hacı Bektaĩ Velayetnâmesi’nde ise 

“Bana muhip olanlarınız birer tabut yaptır￾sın, koyup gitsin, birbirinizle çekiĩmeyin, 

ben hepinizin tabutunda bulunurum”diye 

vasiyet ettiği belirtilir(Gölpınarlı, 1990: 47).

Faik Bulut, Sarı Saltuk’un Balkanlar, 

Rumeli ve Anadolu’da toplam kırk yerde 

mezar ve makamının bulunduğunun söy￾lendiğini yazar(Bulut, 2003: 40-60).

Gülağ Öz, Sarı Saltuk’un tekke ve türbe￾sinin Dobruca-Babadağı’nda olmasına kar-

ĩın, Anadolu ve Balkanlar’da adına yapılmıĩ

birçok makamı olduğunu söyler; bunların 

bulunduğu bölge ve yerleri ĩöyle açıklar:

“Anadolu’da:

Tunceli-Hozat, Akören Köyü

Diyarbakır-Kent merkezi

Bor- Merkez

İznik-Merkez

İstanbul-Rumeli Feneri içinde

Babaeski(Bulgaristan-Iĩpulyla yok edildi)

Balkanlar’da:

Mostar-Yugoslavya

Ohri-Makedonya

Dobruca-Babadağ

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

293

Pes-Yugoslavya

Bivania-İsveç

Pezevina-Bohemya

Moskova.”(Öz, 1996: 118)

Ayrıca Abdülkadir Sezgin, bir makale￾sinde Aydın’ın Karpuzlu ilçesinin Antika￾linda köyünde bir Sarı Saltuk türbesi oldu-

ğunu belirtmiĩtir(Sezgin, 1998: 457-508).

Erdoğan Aslıyüce, “Türkistan’dan 

Anadolu’ya Alp-Erenler” adlı kitabında 

Kırklareli’nin Babaeski ilçesinde, Fatih Ca￾mii önünde bir Sarı Saltuk kabrinin bulun￾duğunu belirtmiĩ, bu bilgiye bir de fotoğraf 

eklemiĩtir(Aslıyüce, 2002: 98-110).

Hasluck, “Bektaĩilik Tetkikleri” adlı

eserinde Sarı Saltuk’un mezarı ile ilgili ĩun￾ları yazmıĩtır:

“Ölmeden önce aziz cesedinin yedi san￾dukaya konulmasını emretmiĩ. Çünkü yedi 

kralın ona sahip olmak için birbirleriyle mü-

cadeleye gireceklerini söylemiĩtir. Azizin 

kalıntısına sahip olmakla kutsallaĩma uman 

yedi ülke olarak ĩunlar kaydedilmektedir:

1- Moskovya: Burada aziz Söyti 

Nikola(Aya Nikola) adıyla büyük 

bir itibar görmektedir.

2- Lehistan: Buradaki Dangıç’da bulu￾nan mezarı büyük kalabalıklar tara￾fından ziyaret edilmektedir.

3- Bohemya: Burada Pzzonya’da bir ta￾butu gösterilmektedir.

4- İsveç: Burada Bivonya’da mezarı

bulunmaktadır.

5- Edirne: Bu ĩehir civarında 

(Babaeski’de) baĩka bir mezarı var￾dır.

6- Moldovya(Boğdan): Burada Baba 

Dağı’nda bir mezarı gösterilmekte￾dir.

7- Dobruca: Yedinci mezarı bulundu￾ran Kalyakra Tekkesi de burada bu￾lunur.

Hristiyan beldelerinde Sarı Saltuk, ge￾nellikle Aya Nikola adı altında pek çok 

hürmet görmekte, Hristiyan keĩiĩleri onun 

himayesi ve ruhâniyeti altında sadakalar 

toplamaktadır” (Hasluck, 2000: 93).

 Sarı Saltuk’un çeĩitli yerlerde meza￾rının bulunması Saltukname’de yer alan ĩu 

rivayete dayandırılır: Sarı Saltuk, beylerin ve 

kralların mezarına sahip çıkmak isteyecek￾lerini söyleyerek her isteyene verilmek üze￾re birer tabut hazırlamalarını vasiyet eder. 

Sarı Saltuk’un mezarını kendi ülkesinde 

bulundurmak isteyenler, kendilerine verile￾cek tabutta Sarı Saltuk’un vücudunu göre￾cektir. Vasiyete göre adamları Sarı Saltuk’u 

yıkayıp, kefenleyip, çerağının yanına geti￾rirler. Ayrıca isteyen beylere verilmek üzere 

on bir tabut hazırlarlar. Çünkü Sarı Saltuk 

ölümünden sonra on iki yerde makamının 

olacağını kendilerine söylemiĩtir. Çevrede￾ki beylerden ve krallardan her isteyene bir 

tabut verilir. Tabutu alan, Saltuk’un cesedi￾nin kendisinde olduğunu görür ve ülkesine 

dönerek cenazeyi defneder(Akalın, 1990: 

301). Sarı Saltuk’un gerçek mezarının ise 

kendisi için ana üs konumundaki Dobruca-

294

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

Babadağı olduğu ĩeklinde bir kanı mevcut￾tur. Öyle ki Evliyâ Çelebi, Babadağı ĩehrini 

betimlerken ismini orada gömülü olan Sarı

Saltuk’tan aldığını belirtir(Parmaksızoğlu, 

1984:85). Dobruca’daki Sarı Saltuk Türbesi 

Tulca vilayetine bağlı Babadağ kasabasının 

merkezinde; halen ayakta kalabilen Gazi Ali 

Paĩa Camii’nin yaklaĩık iki yüz metre batı-

sında yer almaktadır(Önal, 2000:33).

 Sarı Saltuk’un Türkiye sınırları içeri￾sinde Bor, Diyarbakır, Hozat, İznik, Rumeli 

Feneri’nde ve Manisa’nın Alaĩehir ilçesi Ye-

ĩilyurt beldesinde makam ve türbeleri bu￾lunmaktadır.

Niğde-Bor’daki Sarı Saltuk 

Makamı

Bu makam Niğde ili Bor ilçesinde, 

kaymakamlık binası karĩısında, Saltuk￾nâme’nin bir nüshasının da bulunduğu Halil 

Nuri Yurdakul Kütüphanesi ile aynı cadde 

üzerindedir. İnsanların türbe olarak ziyaret 

ettiği bu yapı Nesâyih-i Amme adlı risâlenin 

yazarı Mahmud Recai Efendi’ye göre bir 

türbe olmayıp bir makam-ı ĩeriftir.Yapılıĩ

tarihi belli olmayan yapı, dörtgen üzerine 

sekizgen ĩeklinde taĩ kaplamadır(Kalafat, 

1999: 159). İçerisinde sandukadan baĩka bir 

ĩey yoktur.

“Geçmiĩten Günümüze Bor” adlı eserde 

belirtildiğine göre Sarı Saltuk Türbesi’nde 

bulunan sandukanın yanına uzatılmıĩ

Selçukî tarzda iki mermer kitâbe mevcuttur. 

Bu kitâbeler aynı tarihlerde farklı kiĩiler ta￾rafından yazılmıĩtır. Kitâbelerden biri:

“Merhum mağfûr sahib tâbe sarehu

Sene isneyn sittin ve sebâ mie”

Türkçesi: “Allah acısın, suçları bağıĩ-

lanmıĩ olsun. Sahibinin toprağı bol ve pâk 

olsun. Tarih: 762 H.(1360 M.).”

Diğer kitâbe:

“Tâbe sarehu sene tisa sebin ve sebâ mie”

Türkçesi: “Toprağı bol ve pâk olsun. Ta￾rih: 779 H. (1377 M.).”

Sandukanın baĩ tarafında bulunan 

kitâbede ise ĩunlar yazılıdır:

“Bu kabrin sahibi nâmı olupdur ......... 

(kırık)

Ki zâhirdir makamı harabe müĩerref ol￾muĩtu

Yapan Hacı Mehmed bin İvazdı

Halimzâdeler nâmı

Hezârı görücek anı Hayâlî derdi tarihin

Mehâlatında azm idüb umandı avn-i 

Rahmânî

Bu tamire olur tarih ĩeha âsâr-ı suphânî

Kiler kethüdâsı zâdeler ruhu için Fatiha.”

“Ĩeha âsâr-ı suphânî” sözlerinden ebced 

hesabı ile 306+702+131=1139 H. (1701 M.) 

tarihi elde edilmektedir. Bu tarih türbenin 

ikinci tamirini göstermektedir.

Toplam dört kez tamir edilen 

ziyaretgâhın giriĩinde ĩu levhalar asılıdır:

“Büyük mürĩîd, mutasavvuf,

Mücahid Avrupa Fatihi Saltuknâme’nin

Yazarı Seyyid Ĩerif Gazi

Sarı Saltuk Hazretlerinin Türbesi.

M. XIII. asır.”

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

295

Yine bir baĩka levhada Ahmed 

Kuddûsî’nin ĩu dizeleri yazılıdır:

“Belde-i Bor’daki Saltuk Türbesi

Kim Ziyaret etse kalmaz Kûrbesi

Ahmed Kuddûsî Hz.”

Bor’da Sarı Saltuk’un mezarından çıkıp 

düĩmana karĩı Erzurum’da savaĩmıĩ bir 

komutan olduğuna inanılır(K1:Kılıçarslan). 

Makamı ziyaret amacıyla özellikle cuma 

günleri sıklıkla ziyaret edilir. Niğde-Bor 

yolu üzerinde olması dolayısıyla yolu dü-

ĩenler de burayı ziyaret etmektedirler(K1). 

Ziyarete gelenler arasında kadınların sayısı-

nın çokluğu dikkat çekicidir.

Diyarbakır’daki Sarı Saltuk 

Makamı

Diyarbakır ĩehir merkezinde, Urfa 

Kapısı’nın iç tarafında, Gülĩenîler Tekkesi 

olarak bilinen yapılar topluluğunun içinde; 

giriĩin hemen sağında yer alır. Külliyede ha￾len ibadete açık bir mescit bulunmaktadır. 

Bazı cephelerinde yazılar bulunmasına kar-

ĩın yapım tarihi, kim tarafından yaptırıldığı

ve mimarı belli değildir.

Gülĩenîler Tekkesi olarak tanınan yapı-

lardan günümüze yalnız Sarı Saltuk Türbesi 

ulaĩabilmiĩtir. Mimarî özelliği ve süsleme￾leriyle Diyarbakır türbeleri arasında önem￾li yeri olan Sarı Saltuk makamı, tamamen 

kesme taĩlardan yapılmıĩtır. Sekizgen bir 

gövde kısmı, yüksek bir kasnağı, kiremitle 

örtülü piramidal bir külâhı bulunmaktadır. 

Dıĩtan piramidal bir örtü sistemine karĩılık 

içerde kubbe kullanılmıĩtır. Dıĩ görünüĩe 

hareket kazandıran öğelerin baĩında, siyah￾beyaz taĩ sıralı kapı ve pencere kemerleri 

gelmektedir. Bunun dıĩında yer yer kare bir 

çerçeve içinde siyah-beyaz taĩlardan elde 

edilmiĩ, kufî yazılar dikkati çekmektedir. Bu 

yazılardan birinde “saadet-bâd”, diğerinde 

“Birabbil-ibâd”yazıları okunmaktadır. Ay￾rıca bunların üstünde, gövdeyle kasnağı

ayıran mukarnaslısilmenin altında, beyaz 

taĩlara yazılmıĩ uzun bir yazı ĩeridi vardır. 

Bu mukarnaslı yazı ĩeridi, yapının dikine 

çizgilerini biraz zayıfl atmakta, kasnağa ge-

çiĩte bir hareket öğesi oluĩturmaktadır.

Türbenin içerisinde ise bir sanduka bu￾lunmaktadır; ancak yatanın kimliğini vere￾cek bir yazıya rastlanmamaktadır. Ayrıca gü-

neyde bir mihrap niĩi bulunmaktadır(Sözen, 

1971: 169-170).

Sarı Saltuk, halk tarafından Sarı Sadık ile 

karıĩtırılmaktadır. Sarı Sadık, Sarı Saltuk’un 

soyundandır. İsmi Sadık Ali’dir. Ĩeyh Sa￾dık Ali Efendi, Diyarbakır’da yetiĩmiĩtir. 

Babası Diyarbakır’ın zenginlerindendir. Bir 

gün babasının dükkânında çalıĩırken Pîr İb￾rahim Gülĩenî dükkânın önünden geçmiĩ

ve Ali’ye nazar etmiĩtir. Bu olaydan sonra 

Sadık Ali Efendi, Pîr İbrahim Gülĩenî’nin 

talebesi olmuĩtur.Sadık Ali Efendi’nin ba￾bası daha sonra tüm malını vakfetmiĩtir. 

Babasının ölümünün ardından Ali, ĩeyhini 

görmek üzere Mısır’a gitmek isterken rüya￾sında ĩeyhinin İstanbul’da olduğunu gör￾müĩ ve İstanbul’a gitmiĩtir. Bunun üzerine 

Pîr İbrahim Gülĩenî onun sadakatini takdir 

etmiĩ, ‘Aferin Ali. Sen Sadık imiĩsin.’ demiĩ, 

bundan sonra adı Sadık Ali Efendi kalmıĩtır. 

296

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

1553(961 H.) yılında ölmüĩtür(Korkusuz, 

1997: 195-197).

Yörede sözlü gelenekte Sarı Saltuk’un 

gaza ehli olduğuna inanılmaktadır. Türbeyi 

temizlemeye gelen Neslihan Demir ise Sarı

Saltuk’un zamanında Diyarbakır’da bir su￾bay olduğunu söylemiĩtir.(K2)

Diyarbakır’daki Sarı Saltuk makamı da 

bereket ve keramet kaynağı olarak görüldü-

ğünden bölge halkı tarafından sık sık ziya￾ret edilmektedir.

Tunceli-Hozat’taki Sarı Saltuk 

Makamı

Tunceli’nin Hozat ilçesi için Sarı

Saltuk’un önemi büyüktür. Diğer bölge￾lerdeki makamlardan farklı olarak burada 

Alevi-Bektaĩi geleneğe bağlılık ön planda￾dır. İlçede Sarı Saltuk adıyla bilinen ocak, 

Tunceli’deki on iki ocaktan biridir ve bölge 

Aleviliğinin önemli yapı taĩlarındandır.

Tunceli ili, Hozat ilçesi merkezinin se￾kiz km kuzeyindeki 2276 rakımlı Sarı Sal￾tuk Tepesi’nde aynı adla anılan bir makam 

bulunmaktadır. Tepenin güney ve güney￾batısındaki Karaca ve Akviran(Akören) 

köylerinde Sarı Saltuk adını taĩıyan aileler 

yaĩamaktadır(Sevgen, 55-77).

Sarı Saltuk Dağı’nın zirvesinde bulunan 

ziyaretgâh, bir mezar ve bir aĩ piĩirme ye￾rinden oluĩmaktadır. Sarı Saltuk’un mezarı

harç kullanılmadan üst üste dizilmiĩ taĩlar￾dan yapılmıĩ; üstüne birbirine çatılmıĩ kuru 

ağaç dalları konulmuĩtur. Sözlü gelenekte 

Sarı Saltuk’un üzerinin toprakla örtülmesi￾ni istemediği için ağaç dallarıyla örtüldüğü 

anlatılmaktadır. Mezarın baĩucunda yer 

alan demir bir direğin ucunda bir hilâl bu￾lunmaktadır. Mezarın dört tarafında mum 

yakılabilmesi için taĩtan özel bölümler ya￾pılmıĩtır.Mezarın birkaç adım ilerisinde üst 

üste dizilmiĩ taĩlardan yapılmıĩ aĩ piĩirme 

yeri bulunur; bu yapının da üzeri kuru ağaç-

larla örtülüdür. Aĩ piĩirme yerinin dıĩ du￾varında iki büyük taĩ yer almaktadır. Dilek 

dilemek için taĩ yapıĩtırılan iki büyük taĩtan 

birinde 1371 tarihi okunmaktadır.

Ziyaretgâhın yer aldığı zirvenin aĩa-

ğısında eski bir çeĩme yer almaktadır. Bu 

çeĩmenin suyu, yeni yapılmıĩ çeĩmeye nak￾ledilmiĩtir.Ziyaretgâhta, aĩ piĩirme yerinin 

hemen önünde Hozat Kaymakamlığı’nın 

dikmiĩ olduğu bir levha bulunmaktadır.

Hozat’taki Sarı Saltuk makamı, en çok 

perĩembe günleri ziyaret edilmektedir. Bu 

ziyaretlerin ĩehir dıĩı ve yurtdıĩından gelen￾lerle yaz aylarında daha da arttığı görülmek￾tedir.Ziyaretgâhta halkın aĩağıdaki uygula￾maları gerçekleĩtirdikleri görülmektedir:

- Ziyaret esnasında evde piĩirilen 

kömbe adı verilen yiyecek dağıtılır.

- Elma, karpuz, kavun, bisküvi, kutu 

meyve suyu ikram edenlere rastlan￾makta ve adak sahipleri “çıralık” de￾nilen paraları dağıtmaktadır.

- Türbede, mezar çevresinde ve aĩ

piĩirme yerinde, ocakta mum yakıl￾maktadır.

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

297

- Türbede kurban kesilmektedir(Yö-

rede bu ziyaretgâhlarda kesilen 

kurban etleri tuzlanıp kurutularak 

özellikle ĩehir dıĩı ve yurtdıĩından 

gelenler tarafından gelemeyen aile 

üyelerine götürülmektedir).

- Türbede dilek dilemek için taĩ ya￾pıĩtırma pratiği vardır.

- Yine ziyaretgâhta bulunan çeĩmeden 

alınan sular pet ĩiĩelere konulup ĩifa 

niyetine evlere götürülmektedir.

- Ziyaretgâhtan toprak alanlar ve çiçek 

toplayanlar bulunmaktadır. Türbeden 

alınanlar son derece titiz ve saygın bir 

ĩekilde muhafaza edilmekte; özellikle 

ĩehir dıĩı ve yurtdıĩından gelenlerce 

kutsal sayılmaktadır.

- Türbe ziyareti bittikten sonra eve 

dönenlerin bir kısmı üzerlerine bu￾laĩan mübarek toprağı, tozu silkeler, 

yıkanırlar. Çoğu zaman yıkanılan 

bu suyun temiz bir yere dökülmesi 

uygun görülür.

- Türbe ziyaretinden dönenler, ziyare￾te gitmeyenlerce saygıyla karĩılanır, 

ziyaretlerinin kabul edilmesi temen￾ni edilir.

- Eskiden türbede konakladığı; ancak 

zamanla bu uygulamanın son bul￾duğu; ziyarete oruç tutarak ve yalın 

ayak gelenlerin olduğu söylenmek￾tedir. Tüm bu yapılanlar itikata bağ-

lıdır.(K3)

Bursa-İznik’teki Sarı Saltuk 

Makamı

İznik ilçe merkezinde, Lefke Kapısı dı-

ĩında, kapıya tahminen yedi yüz metre me￾safede, Cevdet Hersekli adlı kiĩinin üzüm 

bağının içerisindedir(Akalın, 1998: 18).

Türbenin 14. asırda yapıldığı düĩünül￾mektedir. Türbe, kare planlı olup pandantif 

geçiĩli kubbe ile örtülüdür. Köĩelerde L bi-

çimli pâyelerle oturtulmuĩ yuvarlak kemer￾lerle sınırlandırılmıĩtır.

Kemerlerin üzengi taĩı hizasında gergi￾ler vardır, saçak altı iki sıra testere diĩi ile 

süslenmiĩtir. Pâyelerin arası sonradan 0.60 

metre yükseklikte duvarlarla örtülmüĩtür. 

Kubbe, dıĩtan kiremit örtülüdür. Kemer￾ler bir sıra taĩ, üç sıra tuğla ile örülmüĩ, taĩ

aralarına dikine tuğla konulmuĩtur. İçinde 

doğu-batı yönünde bir mezar vardır. Ayak￾taĩında bitki motifl eriyle bezeli bir âyet-i ke￾rime iĩlidir(Kargıner, vd. 1963,57).

Ĩükrü Halûk Akalın, 1963 yılındaki 

tadilata kadar türbenin üzerinin açık ol￾duğunu belirtmektedir. Cevdet Hersekli, 

dedesi Mehmet Hersekli’den dinlediğine 

göre, Sarı Saltuk, “Türbemin her tarafı açık 

olsun rüzgâr alsın, üzeri açık olsun rahmet 

yağsın.”diye vasiyette bulunmuĩtur(Akalın, 

1998: 19).

Türbenin içinde bulunduğu ba-

ğın giriĩinde, ĩu yazının yer aldığı levha 

bulunmaktadır:“Sarı Saltuk MakamıMadde 

ve mânâ âleminin velî ve mürĩîdi, dünyaya 

Müslümanlığı, Türklüğü tanıtan büyük mü-

298

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

tefekkir ve Türk kumandanı. Doğum: 1260 

Ölüm: 1340”

Yörede burada yatan kiĩinin kâfi re karĩı

savaĩmıĩ bir er olduğuna inanılmaktadır:

“İznik’i alamıyorlar Bizanslılar’dan. Üç 

kiĩi papaz kıyafetinde kalenin içine giriyor￾lar; belirli yerleri keĩfediyorlar. Yukarda ha￾vuz vardır; üstü kapalı onun; ordan giriyor￾lar. İĩte Sarı Saltuk kâfi rlere karĩı savaĩıyor. 

Ĩehit oldu veya ölümü geldi, burda Lefke 

Kapı dıĩında gömüldü.”(K4).

İznik’teki bu makam, İznik ve çevresin￾deki halk tarafından saygıyla ziyaret edil￾mektedir.Yöredeki kadınlar tarafından ge￾nelde cuma günleri ziyaret edilmektedir.

İstanbul-Rumeli Feneri’ndeki Sarı

Saltuk Makamı

İstanbul Boğazı’nın Karadeniz’e açı-

lan en uç iki noktasından biri olan Rumeli 

Feneri’ndeki fener binasının içerisinde Sarı

Saltuk’a ait bir ziyaretgâh bulunmaktadır.

Rumeli Feneri, 15 Mayıs 1856 günü karĩı

kıyıdaki Anadolu Feneri ile birlikte hizmete 

girmiĩtir. Karadeniz’e dik inen bir tepenin 

üzerinde yapılmıĩ olan fenerin giriĩ katın￾da, merdiven dairesinin hemen sağındaki 

ziyaretgâhta bir sanduka bulunmaktadır. 

Fener kulesi otuz metre yüksekliğinde olup 

üç kademe ĩeklinde inĩa edilmiĩtir.

Rivayete göre ilk inĩa ediliĩi sırasında 

fener kulesinin üst üste birkaç kez yıkılması

üzerine, burada bir türbe olduğu, ama za￾manla yıkıldığı, bu nedenle kulenin yüksel￾tilemediği söylentileri yayılmıĩ; Fransızlar 

da halkı memnun etmek için önce yatırın 

bulunduğu türbeyi yeni baĩtan inĩa etmiĩler, 

sonra kaleyi örmeye baĩlamıĩlardır(Tutel, 

t.y.: 354).

Ziyaretgâhta, sandukanın olduğu bölme 

ve oturup dua etmeye elveriĩli bölüm olmak 

üzere iki bölme vardır. Sandukanın baĩu￾cunda, duvara dayalı bir ĩekilde bir kitâbe 

bulunmaktadır; kitâbede ĩunlar yazılıdır:

“Hüvel bâkî

Kutbu’l-ârifi n gavsu vasilin

Hazret-i Hacı Bayram-ı Velî 

kaddese(sırrıhû)

Evlâd-ı kirâmlarından Sarı Saltuk

Hazretlerinin merkâd-ı ĩerifi ne el fatiha

Sene 1204(Hicri)”

Arapça kitâbenin tercümesi bu ĩekilde 

yapılmıĩ ve duvara asılmıĩtır.Yine türbenin 

duvarında ĩu yazı göze çarpmaktadır:

“ Karadeniz’den gelen, Karadeniz’e çı-

kan gemiler yönlerini bulmak için bir ıĩık 

ararlar. Bu ıĩık Rumeli Feneri’nin gemicilere 

huzur veren ıĩığıdır. İnsanlar da bazen gö-

nül ferahlığı için böylesi bir huzur ıĩığı arar￾lar. İĩte Rumeli Feneri’nin içinde bulunan 

Sarı Saltuk Dede’nin kabri insanlara bu hu￾zur yolunu göstermektedir. Rumeli’deki ba￾lıkçıların denize açılmadan önce dua ederek 

denize çıkmak için izin aldıkları, çocuğu ol￾mayan kadınların çare bekledikleri, astımlı

hastaların ĩifa kapısı olan kabirde Horasan 

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

299

erenlerinden Sarı Saltuk Dede yatmaktadır. 

Dede’nin Ahmet Yesevi Hazretleri’nin hali￾fesi Hacı Bektaĩi Velî’nin himayesine aldığı

bir din büyüğü olduğu, Hacı Bektaĩi Velî ile 

Müslümanlığın yayılması için cihada çıkan 

Saltuk Dede’nin 7 krallıkta yüz binlerce ki-

ĩiyi İslâmiyet’e davet ettiği bilinmektedir. 

Dobruca Krallığı’na İslâmiyet’i kabul ettir￾mesi halk dilinde ĩöyle anlatılır:

İKİMİZİ DE KAZANA KOYUN

Sefer sonunda Lehistan’dan Dobruca 

Krallığı’na kadar gelen Sarı Saltuk, kralı

İslâmiyet’e çağırır.Dobruca Kralı, mem￾leketine dehĩet saçan ejderhayı öldürürse 

İslâmiyet’i kabul edeceklerini söyler. Sal￾tuk bu teklifi kabul eder. Ejderhanın yeri￾ni göstermesi için yanına bir papaz alarak 

yola çıkar. Sarı Saltuk ejderhayı öldürür. 

Geri dönerken papaz ejderhanın kulakla￾rını ve dilini keserek yanına alır ve kralına 

ejderhayı kendisinin öldürdüğünü söyler. 

Kral da kendi papazına inanır. Bunun üze￾rine Sarı Saltuk krala dönerek ĩöyle der: ‘Ey 

Dobruca’nın efendisi; ejderhayı öldürmek 

keramettir. Eğer papazınızın kerameti varsa 

ikimizi de ayrı kazanlara koyun, kazanları

kaynatın. Hangimiz yalan söylüyorsa bela￾sını bulsun.’ Kazanlar kaynatılır. Bu sırada 

ilâhî bir kudretle Anadolu’dan bu hali gören 

Hacı Bektaĩi Velî, himayesindeki Saltuk’a 

‘Allah yardımcın olsun’ diye niyaz eder. İĩte 

o anda kaynayan sular serinlemeye baĩlar. 

Kazandaki su Sarı Saltuk’a güç verir. Ka￾zanlar açıldığında Saltuk’a bir ĩey olmadı-

ğını gören Dobruca Kralı, İslâmiyet’in gü-

cüne inanır ve tebâsıyla birlikte Müslüman 

olur. Yaklaĩık 80 yaĩlarında öldüğü bilinen 

Dede’nin kabri bugünkü Rumeli Feneri’nin 

olduğu yere yapılır.”

Bu yazının hemen yanında da ĩu ĩiir yer 

alır:

“Rum diyarını fetheden ey gerçek velî

Tahta kılıç tutar kudretten eli

Âlemlerin kutbu Ĩahı Sarı Saltuk Kızıl Deli

Zahirde batında gel imdat

Türbene hizmet eder nice erler

Refi kindir üçler beĩler

Taksimatta sana düĩer müĩkül iĩler

Sarı Saltuk Kızıl Deli gel yetiĩ

Dursun Kars”

Selahattin Üzeyir, fenerin içine Sarı Saltuk 

Türbesi’nin yapılıĩını ĩöyle anlatmaktadır:

“Eski yaĩlı adamlar anlatırdı. Bunun 

ĩöyle bir hikâyesi olmuĩ; bunun altında bir 

bina daha var. Feneri orda inĩa ediyorlar. 

Sabahleyin gelip bakıyorlar yıkılmıĩ, bir 

araĩtırma yapıyorlar. Fransızlarla İtalyanlar 

yapıyor bu feneri, araĩtırıyorlar orada bir 

yatır çıkıyor. O yatırın olduğu yere de bunu 

inĩa ediyorlar, sonra da kalıyor bu.”(K5).

Eyüp Demir, eskiden balıkçıların denize 

açılmadan önce türbeye gelip dua ettiklerini, 

Sarı Saltuk’tan izin istediklerini belirtmiĩtir.

(K6)

Ayrıca fener içindeki makam çocuk 

sahibi olmak isteyenler, evlenmek isteyen 

genç kızlar ve bir dileği olanlar tarafından 

ziyaret edilmektedir.

300

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

Sonuç

Hacı Bektaĩi Veli’nin halifelerinden olan 

Sarı Saltuk’un Anadolu ve Balkanlar’da çok 

sayıda türbe ve makamı bulunmaktadır. Bu 

türbelerin bazıları Müslümanların yanı sıra 

Hristiyanlarca da kutsal kabul edilmektedir.

Sarı Saltuk’un türbe sayısının yedi veya 

on iki olması anlamlıdır. Bu sayılar formülis￾tik sayılardır. Yunus Emre’nin, Pir Sultan’ın, 

Karacaoğlan’ın da birçok yerde mezarı ol￾duğunu biliyoruz. Halk, kendi için önemli 

olan bu ĩahsiyetlerin kendi yakınında, ken￾di toprağında olmasını istemektedir. Bu an￾lamda Balkanlar’a ilk ayak basan, Doğu-Batı

arasında köprü olan Sarı Saltuk’un birçok 

yerde türbe ve makamının olması ĩaĩılacak 

ĩey değildir. Yine on iki yerde Sarı Saltuk’un 

türbesinin bulunduğunun düĩünülmesi on 

iki sayısının Aleviler’de kutsal sayılmasın￾dan kaynaklanabilir.

Sarı Saltuk denince akla Balkanlar 

gelmektedir; bu doğrudur. Asıl yoğun￾laĩtığı bölge Balkanlar’dır. Ancak Sarı

Saltuk’a İstanbul Boğazı’ndan Tunceli’yeve 

Diyarbakır’a kadar Anadolu’nun her yerin￾de sahip çıkılmaktadır.

KAYNAKÇA

AKALIN, Ĩükrü Haluk. (1998). “Sarı

Saltuk’un Türbe ve Makamları Üzerine”, 

I.Uluslararası Türk Dünyası Eren ve 

Evliyâları Kongresi Bildirileri. Ankara.

ASLIYÜCE, Erdoğan. (2002). Türkistan’dan 

Anadolu’ya Alp-Erenler. İstanbul.

ATLI, H. Emin. (1999). Geçmiĩten Günümüze 

Bor.b.y.

BULUT, Faik. (2003). “Arnavutluk Bektaĩileri￾Kardeĩlik Tekkesi”, Atlas Dergisi, S.128. 

Kasım 2003.İstanbul.

GÖLPINARLI, Abdülbaki. (1990). Menâkıb-ı

Hacı Bektaĩ Veli-Vilayetnâme. İstanbul.

HASLUCK, F.R. (2000).Bektaĩilik Tetkikleri. 

Ankara.

KALAFAT, Yaĩar. (1999). “Bektaĩi Türbeleri”, 

Hacı Bektaĩi Veli Sempozyum Bildirileri. 

Ankara.

KARGINER, Ĩefi k-KERESTECİ, Kemal￾ALTINÖLÇEK, Emin-SAVAĨ, Erdoğan. 

(1963).İznik NİCAEA. İznik. b.y.

KORKUSUZ, M. Ĩefi k.(1997).Tezkire-i 

Meĩâyih-i Amid(Diyarbakır Velîleri).

İstanbul.

OCAK, Ahmet Yaĩar. (2002). Sarı Saltık 

Popüler İslâm’ın Balkanlardaki Öncüsü. 

Ankara.

ÖNAL, M. Naci. (2000). “Romanya 

Dobruca’sında Yedi Türbe”, THKA. 

Ankara.

ÖZ, Gülağ. (1996). Aleviliğin Tarihî Kökleri 

ve Anadolu Erenleri. Ankara.

PARMAKSIZOĞLU, İsmet. (1984).Evliyâ 

Çelebi Seyahatnâme(Rumeli-Solkol ve 

Edirne). Ankara.

SAMİ, Ĩemsettin. (1996). Kâmûs’ul A’lâm C. 

IV, (tıpkıbasım). Ankara.

SEVGEN, Nazmi. “Sarı Saltuk”, Yol Dergisi, 

S.20. Ankara.

SEZGİN, Abdülkadir. (1998). “Eren ve Evliyâ 

Kavramının Dinî, Tarihî, Folklorik İzahı

ve Eren İnancı Üzerine Düĩünceler”, 

I. Uluslar Arası Türk Dünyası Eren ve 

Evliyâları Kongresi Bildirileri. Ankara.

SÖZEN, Metin. (1971). Diyarbakır’da Türk 

Mimarîsi. İstanbul.

TUTEL, Eser, “Rumeli Feneri”, Dünden 

Bugüne İstanbul Ansiklopedisi,C. VI. 

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

301

1994.

Sözlü Kaynaklar

K1: Aydın KILIÇARSLAN, Yaĩ:36,Doğum 

Yeri: Aksaray, Eğitim: İlkokul.

K2: Neslihan DEMİR, Yaĩ: 70, Doğum Yeri: 

Diyarbakır, Eğitim: Yok.

K3: Haydar SARISALTIK, Doğum Tarihi: 

1933, Doğum Yeri: Tunceli, Eğitim: Okur￾yazar.

K4: Ali KOÇ, Yaĩ: 85, Doğum Yeri: İznik, 

Eğitim: Yok.

K5: Selahattin ÜZEYİR, Doğum Tarihi:1940, 

Doğum Yeri: Rumeli Feneri, Eğitim: 

İlkokul.

K6: Eyüp DEMİR, Yaĩ: 33,Doğum Yeri: 

Rumeli Feneri, Eğitim: Ortaokul.

302

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

303

1. Dergiye gönderilecek yazılar, Word( 7 veya 

8 üstü versiyon, IBM uyumlu ) programında 

yazılmıĩ olmalıdır.

2. Yazılar Times New Roman karakterinde, 12 

punto ve bir buçuk satır aralığıyla yazılmalı-

dır. Yazılar sayfanın bir yüzüne basılı bir ĩe￾kilde, elektronik posta ile teslim edilmelidir.

3. Makalede sayfa sınırlaması yoktur. Makale￾lerin en fazla 250 kelime Türkçe ve İngilizce 

özetleri de yazıyla gönderilmelidir. Özette, 

araĩtırmanın kapsamı ve amacı belirtilmeli, 

kullanılan yöntem tanımlanmalı ve ulaĩılan 

sonuçlar kısaca verilmelidir.

4. Yazıda paragrafl ar girintili olmalı; ancak gi￾rintiler için “sekme” veya “boĩluk” tuĩları

kullanılmamalıdır. Paragraf özelliklerinden 

ayarlama yapınız.

5. Yazar ismi ya da isimleri makalede değil ma￾kaleye iliĩtirilecek kapak sayfasında yer al￾malıdır. Bu kapak sayfasında, yazar isimleri 

dıĩında metin baĩlığı, yazarın adresi, telefo￾nu, varsa elektronik posta ve faks numarası

yer almalıdır. 

7. Hakem raporları doğrultusunda yazarlar￾dan, yazılarında bazı düzeltmeler yapmaları

istenebilir.

8. Yazının yayımlanması konusunda son karar 

dergi yayın kuruluna aittir. Yayın kurulu ka￾rarına iliĩkin bir mektup, hakem değerlendir￾melerinin birer fotokopisi ile birlikte en kısa 

sürede yazarlara gönderilir. 

YAZILARIN GÖNDERİLECEĞİ ADRES

ALEVİLİK ARAĨTIRMALARI DERGİSİ

Adres: 1201 Sokak No: 55 Ostim-ANKARA

Tel: 0.312 267 35 51

Belge Geçer: 0.312 267 35 59

Elektronik Posta: 

info@alevilikarastirmalaridergisi.com

KAYNAKLARIN DÜZENLENMESİ

1. Makalede kaynaklardan yapılan atıfl ar metin 

içi dipnot yöntemi ile gösterilir. Metin içi dip￾notta parantez açılarak yazarın veya yazarla￾rın soyadı, atıf yapılan kaynağın yayın tarihi, 

alıntının yapıldığı sayfa numarası gösterilir.

2. Orijinal makalede atıf yapılan dipnotun sahi￾bi isim olarak dillendiriliyorsa ayrıca paran￾tez içi dipnotta isim soyad bilgisi verilmez. 

Sadece atıf yapılan kaynağın yayın tarihi ve 

alıntı yapılan kaynağın sayfa numarası göste￾rilir.

YAZI TESLİM KURALLARI

304

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

3. Atıf yapılan kaynağın yazarı iki kiĩiyse, her 

iki yazarın da soyadı parantez içi dipnotta 

verilir. 

4. Atıf yapılan kaynağın yazar sayısı ikiden faz￾la ise, ilk yazarın soyadından sonra ‘’vd.’’ ifa￾desi kullanılır. 

5. Makalenin atıf yapılan ilgili bölümünde, atıf￾ta bulunulan kaynak birden fazla ise parantez 

içi dipnotta iki kaynağın arası noktalı virgülle 

ayrılır. 

6. Klasik sayfa altı dipnot yöntemi sadece ma￾kale sahibinin yapacağı ek bilgi ve özel açık￾lamalarda kullanılmalıdır. Sayfa altı dipnot 

verileceği zaman metinde ilgili yere sayı ile 

dipnot düĩülmelidir. 

 Kaynakçanın Düzenlenmesi

1. Kaynakçada atıf yapılan kaynaklar yer almalı

ve soyadına göre alfabetik bir sıralama izlen￾melidir. 

2. Aynı yazara ait birden fazla eserden atıf ya￾pılmıĩsa, sıralamada yayın tarihi temel alın￾malıdır. 

3. Kaynakçada atıf yapılan kitabın gösterilmesi 

örnekteki gibi olmalıdır: 

 GÖLPINARLI, Abdulbaki.(1992). Alevi￾Bektaĩi Nefesleri. İstanbul.

4. Kaynakçada atıf yapılan çeviri kitabın göste￾rilmesi örnekteki gibi olmalıdır: 

 FORDHARA, Frieda.(2008). Jung Psikolojisi￾nin Ana Hatları. Çev: Aslan Yalçıner. İstan￾bul.

5. Derleme kitaptaki bir makaleden atıf yapıl￾ması durumunda kullanılacak yöntem ĩu ĩe￾kilde olmalıdır: 

KALPAKLI, M.(Ed.).(1999). Osmanlı Divan Ĩiiri 

Üzerine Denemeler. İstanbul. 

6. Dergide yayınlanmıĩ bir makaleye atıf ya￾pılması durumunda yöntem örnekteki gibi 

olmalıdır: 

 AKDAĞ, M.(1990). “Türk Eğitim Sisteminde 

Yatay Ve Dikey Geçiĩler”. Milli Eğitim Dergi￾si, S. 94, s. 67-72.

7. Yapılan atıf yayınlanmamıĩ bir teze ait ise 

kullanılacak yöntem ĩu ĩekilde olmalıdır: 

 AKDAĞ, M.(1993). Genel Liselerin Matema￾tik ve Fen Öğretiminde Karĩılaĩılan Sorunlar. 

Yayınlanmamıĩ Doktora Tezi. İnönü Üniver￾sitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü. Malatya, Tür￾kiye.

8. Yapılan atıf bir kongre veya sempozyum bil￾dirisine ait ise kullanılacak yöntem ĩu ĩekilde 

olmalıdır: 

 AKDAĞ, M. ve Tok, H.(2004). Geleneksel 

Öğretim ile Power Point Destekli Öğretimin 

Öğrenci Eriĩimine Etkisi. XIII. Ulusal Eğitim 

Bilimleri Kurultayı. İnönü Üniversitesi Eğitim 

Fakültesi. Malatya. Türkiye. 06-09 Temmuz.

9. İnternette bir yayından yapılan atıf ĩu ĩekilde 

olmalıdır:

 KÖKEL, Coĩkun. (2006). Seyyid Garip Musa 

Sultan Ocağı. http://www.aleviocaklari.

com.22.10.2010

305

1. Manuscripts must be written in Word 7 or 8 

further version (IBM compatible). 

2. Manuscripts must be written in Times New 

Roman 12 font,with 1,5 line spacing on only 

one page of the paper, and must be submitted 

in to the editorial board in one copy and by 

e-mail.

3. There is no page limitation of the article. Abs￾tracts of the articles, maksimum 250 words 

,both in Turkish and English, , must also be 

sent to the board. Abstacts should briefl y co￾ver the purpose, scope, method and conclusi￾ons of the study. 

4. Indentation must be used but, not with space 

or tab key. Please use the paraghraph settings 

of the computer.

5. Author or author name(s) must be written on 

a cover page. The cover page must also inclu￾de the title, author(s)` adress(es), phone num￾ber, e-mail and fax number (if any). 

7. Authors might be asked to make some correc￾tions on their manuscripts upon the evaluati￾ons of the referees of the journal. 

8. Final decision for publication belongs to the 

board. A letter concerning the decision of 

the board is going to be sent to the author(s) 

along with a copy of the referee evaluation as 

soon as possible. 

MANUSCRIPTS MUST BE SENT TO: 

THE JOURNAL OF ALEVİ STUDİES 

Adress: 1201 Sk. No: 55 

Ostim-ANKARA/TURKİYE

Phone Number: +90.312 267 35 51

Fax: +90.312 267 35 59

E-mail: info@alevilikarastirmalaridergisi.com

CITATIONS

1. Texts must follow in-text footnote system. 

In paranthesis in the text, author’s surname, 

date of publication, and page number is gi￾ven. 

2. If the author’s name is mentioned, without 

quotations,the name and surname of the aut￾hor is not written on text footnote. Only the 

date of publication and page number of the 

cited sourse is given. 

3. If cited source has two authors, both are gi￾ven in paranthesis in the text. 

GUIDELINES FOR MANUSCRIPTS TO BE SENT TO THE 

JOURNAL

306

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

4. If cited source has more than two authors, af￾ter the surname of the fi rst author, “et als.” is 

used. 

5. If the cited sources are more than one, they 

must be separated by semi-colon. 

6. The classical foot note under the page system 

must be used by the author only for the addi￾tional and private explanations, on the same 

page and enumerated.

 REFERENCES

1. References must include only the cited sour￾ces and be given in alphabetical order. 

2. If more than one source of the same author 

are cited, they must be put in a chronological 

order. 

3. Book: 

 GÖLPINARLI, Abdulbaki.(1992). Alevi￾Bektaĩi Nefesleri. İnkılap. İstanbul.

4. Translated book:

 BAHTİN, M. M.(2004). Dostoyevski Poetika￾sının Sorunları. Çev: C. Soydemir. İstanbul.

5. Compiled book:

 IRZIK, S.(2004). Öznenin Vefatından Sonra 

Kadın Olarak Okumak. Ed, Parla ve Irzık. 

Kadınlar Dile Düĩünce(s. 35-56). İstanbul.

6. A journal article:

 AKDAĞ, M.(1990). “Türk Eğitim Sisteminde 

Yatay ve Dikey Geçiĩler”. Milli Eğitim Dergi￾si, S. 94, s. 67-72.

7. Unpublished thesis:

 AKDAĞ, M.(1993). Genel Liselerin Matema￾tik ve Fen Öğretiminde Karĩılaĩılan Sorunlar. 

Yayınlanmamıĩ Doktora Tezi. İnönü Üniver￾sitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü. Malatya, Tür￾kiye.

8. Conference paper:

 AKDAĞ, M. ve Tok, H.(2004). Geleneksel 

Öğretim ile Power Point Destekli Öğretimin 

Öğrenci Eriĩimine Etkisi. XIII. Ulusal Eğitim 

Bilimleri Kurultayı. İnönü Üniversitesi Eğitim 

Fakültesi. Malatya. Türkiye. 06-09 Temmuz.

9. Internet article:

 KÖKEL, Coĩkun.(2006). Seyyid Garip Musa 

Sultan Ocağı. http://www.aleviocaklari.

com. 22.10.2010

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

307

308

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

309

310

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

311

312

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

313

314

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

2011 / Yıl: 1 Sayı: 2

315

316

ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ


Hiç yorum yok: