ALEVİLİK ARAĨTIRMALARI DERGİSİ İMTİYAZ SAHİBİ
Özgür Savaĩ ÖZÜDOĞRU
YAYIN KURULU BAĨKANI
Mehmet ELİBOL
SORUMLU YAZI İĨLERİ MÜDÜRÜ VE EDİTÖR
Coĩkun KÖKEL
EDİTÖR YARDIMCISI
Mustafa DAĞIDIR
YAYIN KURULU ÜYELERİ
Prof. Dr. Aynur KOÇAK
Prof. Dr. Pakize AYTAÇ
Prof. Temuçin Faik ERTAN
Doç. Dr. Medine SİVRİ
ÜLKE TEMSİLCİLERİ
ALMANYA Bekir MAZLUM, Hasan Gazi ÖĞÜTCÜ, Orçun KAYA
ABD Caroline HOOGENBOOM, Deniz MAZLUM
BULGARİSTAN Emel BALIKÇI
ÇİN Xiaoshi WEI
İNGİLTERE Hüseyin ÇİÇEK
YUNANİSTAN Ahmet KARAHÜSEYİN
ALEVİLİK ARAĨTIRMALARI DERGİSİ YÖNETİM MERKEZİ ADRESİ
ALEVİLİK ARAĨTIRMALARI DERGİSİ
Adres: 1201 Sokak No: 55 Ostim-ANKARA/TÜRKİYE
Tel: +90.312 267 35 51 Belge Geçer: +90.312 267 35 59
Elektronik Posta: info@aadergisi.com
BASKI
Hermes Ofset Baskı Hizmetleri
Kazım Karabekir Cad. Murat Çarĩısı No: 39/16 İskitler-ANKARA/TÜRKİYE
Tel: +90.312 384 34 32 Belge Geçer: +90.312 341 01 98
Aralık - 2011 / 2.000 Adet
Gönderilen yazılar yayın yönergesi esaslarına göre değerlendirilir ve iade edilmez.
Yazı, sahibinin sorumluluğundadır. Dergideki yazılar kaynak gösterilerek aktarılabilir.
VII
BİLİM-DANIĨMA VE HAKEM KURULU
Prof. Dr. Ali DUYMAZ Balıkesir Üniversitesi
Prof. Dr. Ali TORUN Dumlupınar Üniversitesi
Prof. Dr. Aynur KOÇAK Kocaeli Üniversitesi
Prof. Dr. Mehmet AÇA Balıkesir Üniversitesi
Prof. Dr. Mehmet KARAKAĨ Afyon Kocatepe Üniversitesi
Prof. Dr. Muhtar KUTLU Ankara Üniversitesi
Prof. Dr. Pakize AYTAÇ Gazi Üniversitesi
Prof. Dr. Saim SAVAĨ Uĩak Üniversitesi
Prof. Dr. Tayfun ATAY Ankara Üniversitesi
Prof. Dr. Temuçin Faik ERTAN Ankara Üniversitesi
Doç. Dr. Ali YAMAN Abant İzzet Baysal Üniversitesi
Doç. Dr. Esat HARMANCI Kocaeli Üniversitesi
Doç. Dr. Hasan TÜZEN Pamukkale Üniversitesi
Doç. Dr. Medine SİVRİ Eskiĩehir Osmangazi Üniversitesi
Doç. Dr. Mustafa ĨEN Orta Doğu Teknik Üniversitesi
Doç. Dr. Yusuf TEPELİ Akdeniz Üniversitesi
Doç. Dr. Zekeriya KARADAVUT Akdeniz Üniversitesi
Yrd. Doç. Dr. Aykan ERDEMİR Ortadoğu Teknik Üniversitesi
Yrd. Doç. Dr. Caner IĨIK Adnan Menderes Üniversitesi
Yrd. Doç. Dr. Halil İbrahim ĨAHİN Balıkesir Üniversitesi
Yrd Doç Dr. Mustafa Kemal COĨKUN Ankara Üniversitesi
Yrd. Doç. Dr. Zekeriya KAPTAN Cumhuriyet Üniversitesi
Dr. Doğan KAYA Cumhuriyet Üniversitesi
ONUR KURULU
Abbas ÖNEN
Adem DAĞIDIR
Ahmet KARAHÜSEYİN
Ahmet ĨAHİN
Ali AKSU
Ali BÜYÜKĨAHİN
Ali DİNÇ
Ali ERİĨ
Ali ERSÖZ
Ali GÜVEN
Ali İhsan AKYOL
Ali ÖZDAMAR
Ali Rıza ALBAYRAK
Ali Rıza KOÇYİĞİT
Atilla ÇETİN
Baki Yaĩa ALTINOK
B. Sultan YETGİN
Barıĩ KILIÇ
Bekir MAZLUM
Canan BAĨKAYA
Durdu ÖZPOLAT
Dursun DİRİL
Erdal AKSÜNGER
Erdal CAFEROĞLU
Erdal YILMAZ
VIII
Erdoğan ÇOBAN
Ergül SİVRİ
Fidan ATMACA
Gültekin ERDOĞAN
Halil GEDİK
Hasan Hüseyin BATTAL
Hasan Hüseyin KÖSE
Hasan KOCA
Hasan Gazi ÖĞÜTCÜ
Hasan ÖZER
Haydar ÖZER
Hüseyin ALBAYRAK
Hüseyin Gazi MAZLUM
Hüseyin KOCA
İlyas ĨAHİN
İsmail ELİBOL
İsmet ERDOĞAN
Kemal TOZKOPARAN
Kemal ZEYBEK
Mahmut DOLAĨ
Mehmet Ali TUTAL
Mehmet Ali YALDIR
Mehmet GÜRBÜZ
Mehmet PERÇİN
Mersil BUDAK
Mine DAĞIDIR
Muharrem DALKIÇ
Muharrem TEMİZ
Mustafa COĨKUN
Mustafa ÇAĞLAR
Nuriye YÜKSEL
Onur KAYA
Rıza AYDIN
Salih BOLAT
Selahattin AYDOĞAN
Selahattin DAĞ
Seyfi OĞUZ
Uğur SÜMER
Ümit GÜVENİR
Veli KESKÜN
Yolcu BİLGİNÇ
Yusuf DAĞ
Zeynel GÜL
Zülali FİĨENK
KAPAK TASARIM:
Baĩak BAĨARAN
TÜRKÇE-DÜZELTİ:
Gürkan ÇOBANOĞLU
HALKLA İLİĨKİLER VE ORGANİZASYON:
Elif ELİBOL, Uğur AKSOY
İNGİLİZCE ÇEVİRİ SORUMLUSU:
Osman Nuri ĨİĨMAN
IX
EDİTÖRDEN ................................................................................................................................................. XI
DEVRİYE METİNLERİNDE GEÇEN OMURGA KAVRAMLAR ....................................................... 1
Pakize AYTAÇ
BALIKESİR YÖRESİ ÇEPNİ VE TAHTACILARINDA KAMBERLİK GELENEĞİ ....................... 41
Ali DUYMAZ, Mehmet AÇA, Halil İbrahim ĨAHİN
SİVAS ALİ BABA ZAVİYESİ .................................................................................................................... 59
Saim SAVAĨ
FÜTÜVVET-MELÂMET İLİĨKİSİ .......................................................................................................... 117
M. Esat HARMANCI
YEMÎNÎ’NİN FAZÎLET-NÂME ADLI ESERİNDE GEÇEN FİİLLERİN ......................................... 125
SÖZLÜK BİLİMSEL ANLAMLARI
Yusuf TEPELİ
ANADOLU MİSTİSİZMİNDE GERÇEKLİK VE DENEYİM ........................................................... 157
Caner IĨIK
GELENEKSEL BAĞLAMA ÖĞRENME SÜRECİ ............................................................................... 165
(Farklı Görüĩler Bağlamında Nitel Bir Analiz)
Zekeriya KAPTAN
İÇİNDEKİLER
X
BALIKESİR ÇEPNİLERİNDE AĞIT GELENEĞİ VE AĞITÇI KADINLAR ................................. 179
Halil İbrahim ĨAHİN
GELENEKSEL CEM UYGULAMALARI VE CEM UYGULAMALARININ ............................... 197
KENTSEL DÖNÜĨÜMÜNDE ROL ALAN AKTÖRLER: DERNEK VE VAKIFLAR
Hulusi YILMAZ
CÖNKLERDEN GÜN IĨIĞINA: DİVRİĞİLİ VELİ ............................................................................ 213
Doğan KAYA
MERZİFON’DA BİR ERENLER OCAĞI: PİRİ BABA TEKKESİ, TÜRBESİ VE VAKFI ............. 245
Fahri MADEN
GİRESUN YÖRESİNDE BİR ALEVİ-BEKTAĨİ ÇEPNİ YERLEĨİMİ: ............................................ 265
ZIRHAN MAHALLESİ
Abonoz KÜÇÜK
DİYARBAKIR, BEYAZID-I BOSTAN(BEYAZİD-İ BESTAMİ) OCAĞI’NDA ............................. 277
SÖYLENEN DEMELER
Servet YAĨAR
SARI SALTUK’UN TÜRKİYE’DEKİ MAKAMLARI ÜZERİNE BİR İNCELEME ....................... 291
Birsel ÇAĞLAR ABİHA
XI
EDİTÖRDEN
“Turnaya vermiĩ sesini
Aĩıklar tutsun yasını
Hem ölünce devesini
Yeden Murtaza Ali’dir”
Pir Sultan Abdal
Hacı Bektaĩ Veli ve erenlerin Anadolu topraklarında gerçekleĩtirdiği güzellikler yüzyılları aĩıp günümüze
ulaĩtı. Hacı Bektaĩ Veli ile Anadolu insanı “eline beline diline sahip ol” telkinini yaĩamının temel ilkesi haline
getirdi. Erenlerin hitabı Anadolu’yu aĩıp tüm insanlığa ulaĩtı. Her ĩey insanla vardı. İnsan dünyanın var olma
sebebiydi. Dünyanın merkezi insandı. O sebeple insan erenlerin kamillik olarak tarif ettiği halin anlamını bulduğu
özneydi. “Ara bul” sözü insanın tamamlanması için Hacı Bektaĩ Veli’nin tavsiye ettiği bir metod idi. Hacı Bektaĩ
Veli, derviĩlerine ve insanlığa dönük olarak dillendirdiklerini, daha güzel bir dünya, daha iyi bir yaĩam, daha doğru
ve baĩarılı bir insan modeli için tasarlamıĩtı. Tüm bu yönleri ile Hacı Bektaĩ Veli, insana kendisini tanıması için bir
rehber olmuĩtu.
Alevilik Araĩtırmaları Dergisi olarak biz de Hünkar’ın bu asil inancına hizmet için yola çıktık. İsteğimiz ve
amacımız Pir’in güzel muhabbetini tüm insanlarla her coğrafyada yaĩamak ve Serçeĩme’nin arı düĩüncesini farklı
yönleriyle ortaya koyan çalıĩmaları sizlerle buluĩturmak…
Bu sebeple dergimizin neĩri öncesi yüzlerce canın önerilerini dinledik. Fikirlerini aldık. Hep birlikte bir doğru
üzerinde buluĩmaya çalıĩtık. İlk olarak Eskiĩehir’de Sayın Erdal Caferoğlu, Doç. Dr. Medine Sivri ve Ali İhsan Akyol gibi değerli canlarımızın desteğiyle dergimizin ilk buluĩmasını gerçekleĩtirdik. Hizmetleri dolayısıyla Eskiĩehirli
canlarımıza bu vesile ile tekrar teĩekkür ediyoruz. Devamında Ankara’da iki toplantı daha yaptık. Muhabbet tadında
geçen toplantılarımızın ilki Ankara-Ostim’de gerçekleĩti. Bir araya geldiğimiz canlar dergimize maddi ve manevi
destek veren kardeĩlerimizdi. Kendileriyle hepimizi mutlu eden ve heyecanlandıran bir sohbet gerçekleĩtirdik. İkinci
buluĩmamız dergimizin galası idi. Ankara Crowne Plaza Otel’de gerçekleĩen etkinliğimize Türkiye’nin dört bir
yanından canlar teĩrif etti. Sanayici, akademisyen, gazeteci, sanatçı, emekli, öğrenci toplumun farklı kesimlerinden
insanlar, Alevilik Araĩtırmaları Dergisi’nin yayın hayatına baĩlaması noktasında yaĩadığımız mutluluğu ve heyecanı bizlerle paylaĩtı. Her iki organizasyona da katılarak bizleri onurlandıran mihmanlarımıza sonsuz teĩekkür
ediyoruz.
2011 yılının ĩu son günlerinde Ehl-i beyt’in asaletinin yüce temsilcisi İmam Hüseyin ve ailesinin Kerbela’da
yaĩadıkları zulmü hep beraber andık. Bir Muharrem ayını daha birlikte yaĩadık. Farklı coğrafyalarda Kerbela ĩehitleri için matem çekildi, oruçlar tutuldu, kurbanlar tığlandı, lokmalar verildi, aĩureler kaynatıldı ve cemler yapıldı.
Erenler meydanında, erence, İmam Hüseyin ve Ehl-i beyt mensupları için bir araya gelindi.
Diğer taraftan dünya, içinde bulunduğumuz ay itibariyle yeni bir yıla girecek olmanın heyecanı içinde… Tüm
insanlığa yeni yılın barıĩ, huzur ve sağlık getirmesini temenni ediyoruz. Erenlerin himmeti cümlemizin üzerinde
olsun. Muhabbetle kalın…
Coĩkun KÖKEL
XII
1
DEVRİYE METİNLERİNDE GEÇEN OMURGA
KAVRAMLAR
THE FUNDAMENTAL TERMS IN THE TEXTS OF DEVRIYE
Pakize AYTAÇ1
ÖZET
Allah-âlem-insan, varlık teorisinin üç temel dinamiğidir. İnsanın gerçekliğini aĩkın
ve içkin olarak ele alan ve onun yaratıcıdan
aldığı özü, mayayı dillendiren tasavvufî metinler, kiĩinin kendini idrak ediĩi açısından
önemlidir. Varlığın sevgi ile algılanabilmesi, ilahî nurun bir cüzü olan ruhun ölmezliği
meselesi, ruh-can-beden veya öz-cevherhayat özdeĩliği devriyelerin konusudur. Tü-
mel bilinci kavramamızda devriyelerin payı
büyüktür. Kalbin mistik fetihleri yolunda
bu kaynaklara çok ĩey borçluyuz. İnsanı
arzulara tutsak olmaktan kurtaran, kendini aĩmasına ve kendini gerçekleĩtirmesine,
benliğini noksanlıktan arındırmasına vesile
olan devriyeler üzerinde ciddiyetle durmak
gerektiği açıktır.
Anahtar Kavramlar: Devran, seyir, sefer, sülûk, sudur, Yeni Efl âtunculuk, Big
Bang, kuantum, hazarat-ı hams, tenezzülât-ı
seb’a, vahdet-i vücut, küntü kenz, levh-i
1 Prof. Dr., Gazi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi,
Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü.
mahfuz, a’ma, âyan-ı sabite, heyula, cevher,
âraz, kaf, nun, kün, fena, cem, cemü’l-cem,
zıtların birliği, tecelli, tezahür, ilim.
ABSTRACT
God-universe-human are the three
dynamics of the theory of existence. The su-
fi c texts handling the reality of humanity as
excessive and innate and expressing the inherent and nature that humanity has taken
from the creator are crucial from the aspect
of self identifi cation of person. the subjects
of devriye are the perception of existence
with love, the conception of immortality of
spirit which is a part of heavenly light, the
sameness of spirit-soul-body or inherentquintessence-life. Devriye plays a central
role in understanding of universal logic.
We owe a great deal to these sources in the
way of mystical conquest of heart. It is clear
that is necessary to emphasize devriye texts
contributing to save people from being slaves of their wishes, to go beyond themselves, self-realization, and purifi cation of their
ego from defectiveness.
Key Words: Devrân, Seyr, Sefer, Sülûk,
Sudûr, the New Platonism, Big Bang, Qu-
2
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
antum, Hazârat-ı Hams, Tenezzûlât-ı
Seb’a, Vahdet-i Vucûd, Kuntu Kenz, Levh-i
Mahfûz, A’ma, A’yân-ı Sâbite, Heyula, Nature, Ârâz, Kaf, Nun, Kun, Fenâ, Cem, Cemul-Cem, Union of Discrepancies, Manifestation, Appearing, Science.
GİRİĨ
Evrenin gizemini çözmek düĩüncesi Eflatun ve Aristo’dan itibaren Batı felsefesini
sürekli meĩgul etmiĩ bir konudur. M.S. 3.
yüzyılda da Platinos’dan itibaren “evrenin
ruhu” problemi gündemde kalmıĩ, Porphyrios ve takipçileri Suriye’de ve Bergama’da
okullar kurarak bu mevzudaki tartıĩmaları
devam ettirmiĩlerdir. Evrenin iradesi hususundaki bütün felsefî tartıĩmalar çağlar
boyu devam eden düalizmin gerçeği ikiye
bölen alıĩkanlığı düĩüncesini zihinlere yerleĩtirmiĩtir. Buna karĩın Yeni Efl atunculu-
ğun ortaya koyduğu “sudur nazariyesi”
Allah-âlem ikiliğini ortadan kaldırmayı hedefl emiĩtir.
Yeni Efl atunculara göre var olan her ĩeyin ilkesi “mutlak birlik”tir. Her ĩey türeme
yoluyla “Bir”den doğar. Böylece yaratılan
ilk varlık logos(kelam veya zekâ) ruhu do-
ğurur. Ruh, hareketin ve maddenin kayna-
ğıdır.
Yaratılan varlık, içinden çıktığı yetkinliğe doğru yükselmek ister. Bu Tanrı’ya dö-
nüĩtür. Ruhun kendi bilincinden sıyrılması
vect yoluyla mümkündür, Tanrı’da erimek
ve ilk ilkeyle birleĩmek için bilincini aĩması
zaruridir.
Yeni Efl atunculuğun bizde de etkilerinin olduğu bilinmektedir. Farabi, bu teorideki öz ve varlığın tekliği problemini radikal bir farkla farklı bir noktaya taĩır; öz ile
varlığı birbirinden ayırır ve varlığın özün
içine girmediğini ispata çalıĩır. Daha sonra
İbni Sina, “Allah her ĩeyin nihai sebebi olduğundan bütün sebeplilik sürecini de zaruri olarak bilir.” hükmünden yola çıkarak
İslam’ın yaratma ilkesi ile felsefenin âlemin
ezeli olduğu görüĩünü telif için sudur teorisine baĩvurur(Fazlu’r-Rahman, 1981: 149).
İslam düĩüncesinde Yeni Efl atunculuk
ĩu temel görüĩlere dayanmaktadır:
* Ruhun ölümsüzlüğü.
* Tanrı’nın yetkinliği.
* Bütün yaratılanların ve evrenin Tanrı özünden fıĩkırdığı.
* İnsan ruhunun bedenden ayrılınca ana
kaynağı olan ilahî âleme döneceği.
Klasik İslam düĩüncesinde, evrenin yaratılıĩı hakkında iki temel anlayıĩ bulmaktayız:
I: “Yaratıcı bir doktrin” ortaya koyan
fi kirler(Kelâmcılar-Eĩâriler).
II. “Sudur” fi krini öne süren fi kirler ya
da felsefeciler tarafından İslam düĩüncesine
sokulan doktrinler.
Bir-Zekâ-Ruh: Yeni Efl atuncu üçlemin (üç) temel ilkesidir.
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
3
Bu iki tip anlayıĩ “İslam kelamı ve felsefesi”, “İslam düĩüncesi” gibi tabirlerle tanımlanmıĩ ve tarih boyunca uzun münaka-
ĩalara neden olmuĩtur.
IX. ve X. yüzyıllarda yaĩayan İslam fi -
lozofl arı, düĩünürleri ve mutasavvıfl arı bu
görüĩleri benimsediler. İslam düĩüncesinde
Yeni Efl atunculuk, iki ayrı doğrultuda geliĩ-
miĩtir. Biri, yaratılıĩın Allah tarafından yoktan var ediĩ olduğunu ileri süren, kaynağı-
nı Kur’an ve hadislerde bulan görüĩ; öteki
de yaratılıĩı, ilahî özün görünüĩ alanına
çıkıĩı(sudur) olarak yorumlayan görüĩtür.
Birinci görüĩü savunanlar düĩünürler, bilginler ve fi lozofl ar; ikinci görüĩü savunanlar
da genellikle mutasavvıfl ardır.
Kur’an ve hadislere dayanan Yeni Eflatuncular ĩeriata bağlandı; zaman zaman
kendilerine karĩı olanların görüĩlerini yeniden yorumlayarak İslam dini ilkeleriyle bağ-
daĩtırma denemelerine giriĩtiler. Kaynağını
Demokritos’un atomcu görüĩünde, tabiatın
yaratılmayarak ezeli-ebedi oluĩunda bulan
felsefe çığırına bağlı kalanların dıĩındaki
bütün İslam fi lozofl arı Yeni Efl atuncudur.
Bunlar zaman zaman Aristoteles’in düĩüncelerini benimsemiĩler ve görüĩlerinden yararlanmıĩlardır. Bunlar arasında Aristo’nun
yanı sıra Yeni Efl atuncu görüĩü de benimseyen İbni Sina, Farabi, Gazali, İbni Rüĩd
gibi fi lozofl ar sayılabilir. Ayrıca tasavvuf çı-
ğırı da bir bütün olarak Yeni Efl atuncudur.
Hâkim Senaî, Ĩeyh Attar, Mısrî, Mevlânâ
Celâleddin, Muhyiddin Arabî, Hallacı Mansur, daha sonraki çağlarda yaĩayan Nesimi,
Molla Cami gibi ĩair ve mutasavvıfl ar, Yeni
Efl atuncu görüĩleri yeniden yorumlayarak
benimseyen, onları İslam dini ilkeleriyle
bağdaĩtırmaya çalıĩan kimselerdir. Yeni Eflatuncu düĩünce felsefe ve tasavvufun yanı
sıra İslam ülkelerinde geliĩen edebiyatı da
etkilemiĩtir.
Tasavvufun, “devir nazariyesi” denen
ve insan ruhunun değiĩik aĩamalardan ge-
çerek Tanrı’ya yükseldiğini, her basamakta
ayrı bir varlık katının bulunduğunu, insan
yaĩarken hangi manevi aĩamaya kadar yükselmiĩse, ölünce ruhunun o aĩamada kalaca-
ğını savunan görüĩü, Yeni Efl atuncu düĩünce ekseninde geliĩen yeni bir yorumdur. Yeni
Efl atuncu görüĩ, İslam ülkelerinde, özellikle
Kur’an ve hadis verilerine bağlı kalan çevrelerde ve tasavvufu benimseyen bölgelerde
bugün de vardır. Ancak, bu tartıĩmalar hiç
ĩüphe yok ki çok ayrı bir çalıĩmanın konusudur. Biz burada “sudur” ile “seyr ü sülûk”
kavramlarına eğilirken konuyu özet olarak
açıklamak durumunda kaldık.
Günümüzde de tarih boyu süren yaratı-
lıĩı anlama felsefesi kuantum mekaniğinde
“anti-madde” denen yeni bir çalıĩmayla çok
farklı noktalara taĩınmaktadır. Neredeyse kuantum fi ziği ile sufi lik aynı konseptte
buluĩmakta, geçmiĩteki metafi zik tartıĩmalarını kısmen anlamsız kılmaktadır. Hatta
nefsi ve modalitelerini varoluĩ katları hiyerarĩisine yerleĩtiren bir yeni kozmolojiyle
bizi Big Bang teorisi üzerinde düĩünmeye
itmektedir(Gürsü, 2006). Big Bang teorisi,
âdeta Alevi-Bektaĩi felsefesinde yer alan
4
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
“Tanrı’nın bilinmek için zuhur etmesi”nden
hareketle “teslim” ve “ikrar”ı anlatan manzumelere yönelmeyi; “yola giriĩ”i, “nüzulle suud” anlayıĩıyla bir yolculuğa çıkmayı
salık vermektedir. Bu yolculuk; sonlu bir
varlığın, daha yaĩarken sonsuzluğa atlayıĩı,
fenadan bekaya nefsin derinliklerine sıçrayıĩıdır. Etik kozmoloji yoluyla nefsin derinliklerine inme meselesini anlamak için, devriye metinlerini çözmek gerektiği açıktır. Bu
düĩüncelerle ele aldığımız metinleri çözümlemeden önce, bu alanın omurga kavramlarını ele almak kaçınılmazdır.
DEVRİYE METİNLERİNDE
GEÇEN OMURGA KAVRAMLAR
1. Hazarât-ı Hams ve Tenezzülât-ı
Seb’a
Evreni anlamaya çalıĩmak, yaratılıĩtaki
sırrı kavramaya yönelmek tasavvufun en
güç problemlerindendir. Varoluĩun kozmik
boyutlarını anlamak için iç dünyamızın ĩifrelerini çözmek gerekir. Bu bir keĩif hareketidir. “Yaratılmıĩ kâinat” fi kri ile “sudur etmiĩ kâinat”(hilkat-sudur) fi kri anlaĩılmadan
devriyeleri anlamak mümkün değildir.
İçindeki özün(okyanusun) bilincine
varmak Hak’tan gelen ilahî tabiatı görmek
demektir. Ancak bu görüĩ ve hissediĩ beynimizdeki kopyalardır. Asılları ancak Allah
görür. Bu noktada, evrenin nasıl yaratıldığı
üzerinde düĩünmek gerekir: Yaratma yoktan var etme midir? Var olana ĩekil mi verilmiĩtir?
Oluĩ nazariyesi tasavvufun en zor ve
karmaĩık meselesidir. Teklik-çokluk, feyztecelli, isimler-sıfatlar, zaman-cevher-âraz
gibi ontolojik kavramlarla ilgilidir. Bilindi-
ği gibi klasik ontolojide oluĩ; ya yokluktan
varlığa geçiĩi -ki görünüĩ veya gerçekleĩme
diye adlandırılır- ya da varlıktan baĩka bir
varlığa geçiĩi -ki var olmada devamı ifade
eder- veyahut varlıktan yokluğa geçiĩi -ki
yok olmayı veya kaybolmayı- ifade eder.
İbni Arabî’ye göre oluĩ, ne mutlak yokluktan vara, ne vardan mutlak yokluğa geçiĩ-
tir; varlığın vardan vara olan bir geçiĩi ve
aynı varlığın değiĩimidir. Çünkü vahdet-i
vücut nazariyesine göre varlığın varlığa geliĩi mutlak yoktan değildir. İlahî isimler ve
sıfatlar vasıtasıyla bizzat ilahî varlığın kendisindendir. Nasıl geliĩ ilahî varlıktansa dö-
nüĩ de O’nadır. Çünkü İbni Arabî ĩöyle der:
“O hâlde her iĩ O’ndandır… Her iĩ O’ndan
baĩladığı gibi O’na döner.” Demek ki İbni
Arabî’ye göre oluĩ, asla mutlak manada yok
olmayı ifade etmez. Allah’ın vücudunun ilk
kuvve halindeki Tek’lik ve bilkuvve halindeki çokluğundan bilfi il çokluğa geçmesi
ve çoğul olarak sayısızca, sınırsızca ve sonsuzca tecellisidir ve O’nun taĩması(el-Feyz
el-Mukaddes) ile oluĩ daima varlık ve varlıklar sahasında bir ontolojik çeĩitlenme ve
baĩkalaĩmadır(SON NOT-1).
Alevi öğretisine göre de Tanrı evreni
serbest iradesiyle yokluktan varlığa geçiren
yaratıcı güçtür. Yaratma yoktan var etme
değil, Tanrı’nın görünür duruma gelmesidir. Mevlâna bu durumu ĩu sözlerle özetlemektedir: “Yaratılıĩ bir görünüĩtür, yokluk-
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
5
tan varlığa geliĩ değildir. Tanrı’nın görünür
duruma gelmesi evrenle onun kapsadığı
varlık türlerinin oluĩmasını sağlamıĩtır. Bu
nedenle bütün görünenler Tanrısal yansı-
malardır. Biz buna çokluk diyoruz.”
Evrendeki madde ve mana, Allah’ın yaratıcı kudretinin ortaya çıkıĩıdır. Evren bir
varlık yığını değil, devamlı oluĩan, devamlı
değiĩen bir olaylar sistemidir. Tekerrür etmeyen bir tecellidir. İbni Arabî’ye göre bu
hakikat ĩudur: “Âlem her an yeni bir tecelli
ile var olmaktadır. Eğer tecelli bir an kesilse
âlemin varlığından eser kalmaz. Tecellide
ise tekrarlanma yoktur. Her tecelli eski varlığı giderir ve yeni bir varlık getirir. Tecellinin her varlığı gidermesi onun gidiĩi anında
varlığın yok olması, yeni bir varlığın yaratılması da baĩka bir tecellinin onu meydana
getirmesidir ve eĩyanın yok olması anı, onun
var olması anının aynıdır. Mademki âlemin
vücudu sürekli değildir. Çünkü âlem, cevheriyle ârazıyla daima değiĩmektedir. Her
değiĩen ĩeyin taayyünü yani, görünüĩü de
her an baĩka baĩka olur. Binaenaleyh, âlem
hadistir…”(Sunar, 1974: 34).
Âlem, ancak gerçek varlığın sıfatları olarak mevcuttur. Çünkü âlem denilen varlık,
Allah’tan gelen tecelli ile doğan âyan-ı sabite suretlerinde O’nun belirmesinden ibarettir. Allah ise bu âyan-ı sabitenin hakikatları
ve ezelî bilgideki durumlarına göre çeĩitli
suretlerde görülür ve düĩünülür. İlmin maluma yani, bilginin bilinmiĩ olan ĩeye bağ-
lı olmasının sebebi de budur. Âlemlerden
gani olan Allah birinci fail, suret de ikinci
faildir. Bu itibarla Allah’a mahsus olan ilk
olma(evveliyat) surette olamayacağından
âyan-ı sabite denen ve ilim mertebesinde
görünmüĩ olan bu ilahî sıfatların suretleri
de derece derece belirmiĩ ve mümkünün
hakikati ve dayanağı olmuĩtur. Allah’ın
varlıklarda suretle tecellisi olmasaydı âlem
var olmazdı.
Sudur nazariyesi “Yokluktan varlık çıkmaz.” düĩüncesini ileri sürmüĩtür. Tanrı, eĩ-
yayı yoktan halk etmeyecek, fakat ona, kendi varlığından varlık verecektir(Hocaoğlu,
1995: 68).
Yani var olma, yoktan yaratma değil,
var olan bir varlıktan pay almadır, ondan
sâdır olmadır. Bu ilke, sudur mertebesinin
aynı zamanda bir nüzul(iniĩ) mertebesi olduğunu izhar eder. Bu iniĩ ile varlıklar tablosundaki ontolojik hiyerarĩi aynı zamanda
bir de aksiyolojik hiyerarĩiye tekabül ettirilmiĩ olmaktadır. Yaratıcı Tanrı, aĩkı sebebiyle bilgisi, kudreti, hikmeti gereği, var oluĩu
dileyince önce bir öz(cevher) yani bir çekirdek yarattı. Her bir varlık türü, Tanrı’nın
bilgisi dâhilinde o özün açılımından türedi.
Varoluĩ, ilâhî aĩkın, dalga dalga yayılması
ve açılıp serpilmesinden baĩka bir ĩey de-
ğildir. Tasavvuf kozmolojisinde âlemin Allah tarafından doğrudan ve yok’tan halk
kılındığı değil de bil-vasıta halk kılındı-
ğı anlatılır. Allah’ın bu yaratması sudura
çok benzer. O’nun ilk yarattığı ĩey, “nur-ı
Muhammedî” olup, sonra diğer varlıkların tamamını O’nun(Hz. Muhammed’in)
nurundan yaratmıĩtır(Uludağ: 1998). Bu-
6
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
rada Peygamber’e izafe edilen fonksiyonun Meĩĩaî felsefesindeki ilk akıl ile
benzerliği dikkati çekmektedir. Bu durum Süleyman Çelebi’nin Mevlîd’inde,
baĩlangıçta(Münacat kısmında) Allah’ın her
ĩeyi “sun ile yoktan var kıldığı” anlatılır, fakat daha sonra da Peygamberin ruhunun yaratılması bahsinde, “Mustafa ruhunu evvel
var kıldığını, gizli-açık, arĩda ferĩde, gökteyerde ne varsa ondan olduğu” sözleriyle
anlatılmaktadır(Kahraman, 1972:64-65).
2. Evrenin Oluĩumunda Yeni
Bulgular/Kuantum-Hologram
Teorisi
Dünyadaki yaĩamın baĩlangıcı ve sebebi olan enerji, büyük patlamadan önce asıl
kaynakta bulunuyordu. Bu enerji büyük
patlamadan sonra bir yıldızda toplandı. Bu
yıldızın dağılması ile güneĩe geldi. Burada
yanarak ıĩığa ve yeryüzüne ulaĩarak yaĩama dönüĩtü. Evrenin ve dünyadaki varoluĩun ve yaratılıĩın baĩlangıcından bugüne
kadar olan tüm safahat, Alevi nefeslerinde
ĩaĩmaz bir bilimsel doğrulukla yer almıĩtır.
Tasavvufi anlatımla evren tek bir ruhtan meydana gelmiĩtir ve evrende mevcut
olan her ĩey hayatiyetini bu ruhtan alır. Ve
bu ruh, aynı zamanda ĩuurlu bir yapı olması
nedeniyle, ilme, iradeye ve kudrete sahiptir.
İĩte bu evrensel ilim, güç ve irade holografi k
bir ĩekilde evrenin her katmanındaki her birimin her noktasında mevcuttur. Bu gerçeğe
ermiĩlerin, “Zerre küllün aynasıdır.” ĩeklinde anlatmaya çalıĩtığı konu, mutlaka bir iradenin yanında bir de irade-i cüz’iyenin var
oluĩu ĩeklinde anlaĩılmıĩtır.
Holografi k yapının önemli bir diğer
özelliği ise, zaman ve mekân kavramları olmaksızın, geçmiĩ, ĩimdi ve gelecek diye bildiğimiz her ĩeyi yani tüm bilgileri bir arada
bulundurmasıdır. Zaman, mekân, geçmiĩ,
gelecek diye adlandırmaların algılayanın
kapasitesinden kaynaklanan göreceli değerler olduğu bir kez de hologram prensibi ile
destek görmüĩtür. Tümün bilgisi, her zerrede özü itibariyle mevcuttur ancak zerrenin
de o tüm bilgiyi değerlendirebilmesi, mevcut kapasiteyi kullanabildiği ya da açığa çı-
kartabildiği orandadır. Levh-i mahfuz, “kesreti” yani çokluk kavramlarını meydana getiren esma terkiplerinin “kaza ve hüküm”,
bilgi ve bilinç boyutudur. Allah ilmindeki
“hüküm ve takdir”in fi iller âlemine yansı-
masıdır.
Bu platformda her ĩey bilgi olarak, tasarım olarak tüm var oluĩ gerekçesiyle mevcuttur. Burada zaman ve mekân kavramı
olmaksızın ezelden ebede kadar her ĩey bilgi olarak mevcuttur. İĩte bu levh-i mahfuz
âlemlerin aynasıdır ve evrenin geni hükmündedir. Evrende ve onun boyutsal tüm
katmanlarında meydana gelmiĩ olan tüm
varlıklar, Levh-i mahfuz diye bilinen bir üst
boyutun tafsiliyle meydana gelmiĩlerdir.
Burada mevcut olan her birim, galaksiler,
burçlar, güneĩler, gezegenler ve dünya üzerindeki her ĩey Allah’ın varlığı ile vardır. Ve
her biri kendi boyutunun algılayıcısına göre
vardır. Gerçekte var olan, sadece tek olandır, varlık Vahidü’l-Ahad olan Allah’tır.
Evrende mevcut olan bu mana suretlerinin
hepsinin de tekin tüm özelliklerini içermesi
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
7
ve müstakil bir varlıklarının, mevcudiyetlerinin olmaması ve Allah her zerrede zatıyla, sıfatlarıyla ve esmasıyla mevcut olduğu
içindir ki, evren de holografi k özellik göstermektedir. Bunu tespit eden ermiĩler de
“Alametlerin aslı hayalidir.” diyerek bu ger-
çekliğe temas etmiĩlerdir(SON NOT-2).
3. Alevî-Bektaĩi Düĩüncesinde
Evren Anlayıĩı
İnsanın halk ediliĩi, Aleviliğin “sırr-ı
hakikat”lerinden biridir. Saklanmıĩ bir ger-
çektir. Bu ilahî bir sırdır ve Alevi yolu içinde,
dört kapı, kırk makamdan geçerek aydınlanan ve bu sırrı taĩımaya ehil hâle gelenlere
verilir. Sekahüm sırrı olarak adlandırılan bu
inanıĩa göre, insan evrimleĩmesini bir baĩka
gezegende tamamladıktan sonra, kendisini
öz ve suret olarak yeryüzündeki insansı varlığa genetik yolla transfer etmiĩ, onun içine
yerleĩmiĩ ve yeryüzüne inmiĩtir.
Alevi inanıĩında insan varlığının iki
evresi vardır. Birinci evrede insan bedenleĩmemiĩ bir enerjidir, ıĩıktır(nur-ı kadim).
İkinci evrede insan devriye yolu ile evrimleĩerek vücut bulmuĩ ve cisim olarak ortaya
çıkmıĩtır.
4. Âlemler
4.1. Lâ Taayyün ve Vücud-ı Mutlak
Ahadiyet mertebesi, Allah’ın künhü
ve hakikatidir. Âlem-i lahut denilmesi, bu
mertebede hiçbir isim, sıfat ve fi il ile mukayyet olunamamasındandır. “Allah vardı.
O’nunla beraber hiçbir ĩey yoktu.” hadisi bu
mertebeyi ifade eder. “Vücut” mefhumunu
akıl, fi kir, duyular ve kıyas yoluyla anlamak
mümkün değildir. Sonradan olan (hadis)
varlıkların bu mertebeye asla ĩuurları yoktur ve insanın düĩünce yoluyla bu vücudu
anlaması da imkânsızdır. Bu mertebede
vücut tecellisinden de münezzehtir. Hudut
ve ciheti yoktur; kendisinin bir mebdei ve
baĩlangıcı yoktur; aksine bütün varlıkların
mebdei ve menĩeidir. Bu mertebeye birçok
isim verilmiĩtir. Bunlardan bazıları ĩunlardır: vücud-ı sırf, vücud-ı baht, zat-ı mutlak,
vücud-ı hakikî, hakikatü’l-hakayık.
4.2. Taayyün-i Evvel, Hakikat-ı
Muhammediyye
“Vücud”un muhtelif mertebelere tecelli
suretiyle iniĩi(tenezzülü) açılmaya ve zuhura meyli ve yönelme ile mümkün olur. Heyl
ise meĩiyyet dilemek demektir. Bu da, bir
sıfat olduğundan ve Hak, lâ-taayyün mertebesinde meĩiyyet sıfatından da münezzeh,
“mutlak vücut” ve “zatî cemal”inde müstağrak olduğundan O’nun ilk taayyün olan
bu mertebeye tenezzülü yani ilk tecellisi me-
ĩiyyet sıfatıyla olmayıp “iktiza-yı zatî” yani
zatının bir gerçeğidir.
Bu “istiğrak”tan “agâhî”ye, yani
“uyanıklığ”a bir geçiĩtir ki böylece zatın
bütün sıfatları kendisinde zahir olur. Zatı-
nın gereği olan bu ilk tenezzül neticesinde
zat-ı sırf kendisinde tezahür eden tüm sıfat
ve isimleri bilir. Sıfatları bu mertebede zatın
aynı olduğu için, bu bilme de Hakk’ın kendi
zatını bilmesinden ibarettir.
8
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
4.3. Taayyûn-i Sanî, İkinci Taayyün
Vahidiyyet Mertebesi
Bu mertebede “vücud”un isim ve sıfatlarının gerektirdiği bütün külli(tümel) ve
cüzi(tikel) manaların suretleri(form-idea)
birbirinden ayrılırlar. İmkân âleminde hadis olarak bütün varlıkların “hakikatları”
bu mertebedeki suretlerdir. Bu suretlerin
gerek kendi zatlarına, gerekse benzerlerine
asla ĩuurları yoktur. Zira onların varlıkları
ve birbirinden farklılaĩmaları “ilmî”dir.
Bir olan Hakk’ın vücudu bu ilmî suretler
sebebiyle bu mertebede, harice çıkmaksızın,
çokluk olarak zahir olur. İĩte bu ilmî sıfatlar,
ilahî zatın varlıkları icat etmesine illet ve sebep olur. Her ilmî suret, ĩahadet âleminde
görülen varlıkların her birinin “hakikat”i ve
onu terbiye eden “Rabb-i has”ıdır. Tasavvuf
ıstılahında bu ilmî suretlere “âyan-ı sabite”
denir. Ĩahadet âleminde zuhura gelmiĩ olan
bütün varlıklar bu “âyan-ı sabite”nin oluĩları ve gölgeleridirler.
4.4. Ruhlar Mertebesi
Bu mertebede “vücut” bir öncekindeki “ilmî suretler”e göre ruhlar mertebesine tenezzül eder, böylece her bir ilmî suret
birer basit cevher olarak zahir olurlar. Bu
cevherlerin ĩekli ve rengi yoktur, zaman ve
mekânla vasıfl anmıĩ değillerdir. Bu mertebede her bir ruh kendisini, kendi mislini ve
kendinin mebdei olan Rabb’ini bilir. “Ben
sizin Rabb’iniz değil miyim?”(A’raf, 7/172)
ayeti buna iĩarettir. Bu mertebe, zatın bir
nevi ayrılık-gayrılık ile hariçte zuhurundan
ibarettir, gayretin baĩladığı mertebededir.
4.5. Misal Âlemi
Misal âlemi zatın, yani “vücud”un bitiĩ-
me ve parçalara ayrılması mümkün olmayan
lâtif suretler ve ĩekillerle hariçte zuhurudur.
Ĩahadet âleminde zuhura gelecek olan her
bir varlığın bu mertebede bir misal ve sureti mevcut olur ve bu surete göre de ĩahadet
âleminde zahir olur.
Misal âlemi kendinden önceki ruhlar
âleminin feyzini cisimler âlemine ulaĩtırma
vasıtalarıdır. Ruhlarla cisimler arasından
bir berzahtır. O yüzden de “âlem-i berzah”
da denir. Bu âlemdeki lâtif suretler cisimler
gibi uzunluk, geniĩlik ve derinliğe sahiptirler. Aynadaki ĩeklin görme duyusu vasıtasıyla algılandığı gibi bu âlemin suretleri de
idrak olunabilirler.
Misal âleminin suretleri insana rüyada
ve “havas”a hem rüyada hem de uyanıkken
münkeĩif olabilir.
4.6. Ĩahadet Âlemi
Vücud-ı izafi , vücud-ı imkânî, vücud-ı
nisbî, vücud-ı itibarî, vücud-ı mukayyet,
vücud-ı zıllî(gölge varlık), vücud-ı hayalî
ve hayalî suretler gibi isimlerle de adlandırılan bu mertebe “Zat”ın hariçte görü-
len cisimlerin suretinde tecellisidir. Misal
âlemindekinin aksine olarak bu âlemdeki
varlıklar cüzler hâline konabilir, bölünebilir
ve bitiĩtirebilir.
Bu mertebeye “ĩahadet âlemi” denilmesi, beĩ duyu ile idrak edilmesi ve açıkça
müĩahede edilebilmesinden dolayıdır. Bu
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
9
âlemdeki varlıklar ruhu olan ve olmayan
olmak üzere ikiye ayrılırlarsa da, mutasavvıfl arca ĩahadet âlemindeki varlıkların
da ruhları vardır(el-Fütühâtü’l-Mekkiyye:
65). Çünkü ĩahadet âlemindeki her suretin
âyan-ı sabite mertebesinde hakikati vardır.
İĩte bu ayn-ı bî-suretin müdebbiri, mutasarrıfı ruhudur. Ancak ĩahadet âlemindeki varlıkların hepsinde hayat kemal halinde tezahür etmemiĩtir. Bu sebepten bu âlemin varlıklarından bazısında hayat bâtın, bazısında
zahir ve bazısında ise hayvanda olduğu gibi
apaçıktır. İnsandaki hayata gelince o hem en
aĩikâr ve hem de mükemmeldir(Arabî, 1994-
C.I: 36). Bu âleme kevn ve fesat(oluĩ ve yok
oluĩ) âlemi de denir. Zira bu âlemdeki varlıklar sürekli olarak oluĩ ve yok oluĩ halindedirler. Bu varlıkların devamlı olarak var ve
yok oluĩu Allah’ın isimlerinin bir gereğidir.
Çünkü ilahî isimler arasında muhalefet ve
zıtlık vardır. Allah’ın Kayyum, Hâlık, Mucit, Muhyî ve Mübdî gibi isimleri varlıkların
yani “mazhar”ların zuhurunu gerektirirken
Kahhar, Kâbız ve Mümit gibi isimleri de bu
mazharların yok olmasını gerektirir. İĩte bu
mütekabil isimler dolayısıyla bu âlemdeki
mazharlar her anda bir var oluĩ ve yok oluĩ
içinde, yani “halk-ı cedit” içindedir(Arabî,
1994-C.I: 39).
4.7. İnsan-ı Kâmil
Bu mertebe “mutlak vücud”un en son
tecellisidir. Mutlak vücut bütün ilahî sıfat
ve isimleri ile ĩahadet âlemine tenezzül ettikten sonra, O’nun en mükemmel tecellisi,
büyük âlemin(makrokozmoz) hülasası olan
küçük âlemde(mikrokozmoz), “insan”da
yani “insan-ı kâmil”de görünmektedir.
Âdem’in yaratılmasıyla ĩahadet âlemi
parlak bir ayna durumuna gelmiĩtir. Âlemin
hülasası ve kendinden önceki mertebeleri
kendinde toplayan “Âdem”de Hak kendi
suretini, yani sıfat ve isimlerini en mükemmel ĩekilde müĩahede eder. Ancak bu mü-
ĩahede, uzaktan ve kendi vücudunun haricinde bulunan bir ĩey buluĩ gibi düĩünülmemelidir. Zira bütün mertebeler “mutlak
vücud”un dıĩında olmadığı gibi, her mertebede tecelli ve zuhur eden de bu vücuttur.
Bu müĩahede Hakk’ın bütün zerrelerde zatı
ile, zuhur ve huzuru ile vuku bulan “zevkî”
bir müĩahededir(Arabî, 1994-C.I: 67):
“İnsan-ı kâmil bütün ilahî isimlerden
ibaret olan ‘ilahî suret’i kabule müsait bir taayyüne sahiptir. İlahi emaneti ehil olarak yaratılmıĩtır. Kendisinde ilahî sıfat ve isimlerin
hükümleri fi ilen zahir olur. Diğer insanlarda ise bu, ilahî sıfatların hükümleri kısmen
zahir olan Allah’ın ĩahadet âleminde tecellisi, sıfatları, isimleri ve fi illeri iledir. İnsan-ı
kâmil bütün âlemlerin hülasası olduğu için,
onda Zat, sıfatlar, isimler ve fi illerin tecellisi
toplanmıĩtır. İnsan-ı kâmil mertebesindeki
kemal ve zuhur diğer mertebelerde müĩahede edilemez.”(Arabî, 1994-C.II: 23).
10
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
Nur-Õ ølahî
Kâmil ønsan
ønsan
Hayvan
Nebat
Maden
AnâsÕr-Õ Erbaâ
Tebây-i Erbaâ
Dokuz Felek
Dokuz AkÕl
Akl-Õ Küll
Kavs-i Urûc
Kavs-i Nüzul
Bu âlemlerden geçen kiĩi ancak Hz. İnsan olmaya hak kazanır.
Mutlak Gayb:
Yüce TanrÕ’nÕn tüm isim,
sÕfat ve mertebelerden arÕnmÕú
oldu÷u ezelî âlem.
Mutlak Ceberut: Levh-i
mahfuzun meydana geldi÷i
hâl. Sonsuzluk âlemi. Hakikat âlemi. Bütün
varlÕklarÕn TanrÕ bilgisinde toplandÕ÷Õ ikinci varlÕk
alanÕ. ùuur kendisini Ceberut boyutunda
tanÕyÕnca, vehmî benli÷i kalkar. Kendisinde
Hakkanî vasÕflar ile Rabb zuhur eder.
Mutlak Melekût: Maddi ve manevi âlem
arasÕnda bir ara nokta, bir geçiú aúamasÕdÕr.
YaratÕlacak her úeyin birer benzerinin, ruhlar âlemi
adÕnÕ da alan bu makamda var ediliúlerinin yeridir
(taayyün-i sani). ZatÕna tecelli.
Mutlak ùuhut Âlemi: KâinatÕn, yeryüzünün, Cennet
ve Cehennemin, canlÕ-cansÕz tüm varlÕklarÕn yaratÕlÕp, var
kÕlÕnmÕú olmasÕ hâli. Nasut âlemi.
Hz. İNSAN
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
11
5. Seyr ü Sülûk
Sülûk üç çeĩittir. Birincisi cisimle olur.
Cisimle oluĩta suret kaybolur siret(bir ki-
ĩinin içi, hâli) gelir. İkincisi, kalp ile olur
ki, gönlün muhabbetle dolması çabasıdır.
Üçüncüsü ruhla olur. İnsan vücut ĩehrini
görür, sadece ruh ve ruha ait olanları görür.
Gerçekte sülûkun sonu yoktur. Sülûkla insanın gözüne bir sürme çekerler ki o, artık
gerçeği görür ve baĩkasını görmez. Gönlü
açılır, göğsü geniĩler, arĩ gibi olur. O zaman
insan bütün eĩyada tecelliyi görür, gizliler
aĩikâr olur. Bütün eĩyada bir gerçek bulunduğu, ondan gayri zerre bulunmadığı anla-
ĩılır. Yani bütün uzantılar da asıl gözükür.
Gökten yağanla, yerden akanın o asıldan
olduğunu, ilahî hikmet denen sırrın ekilirse biçileceği öğrenilir. Kendi vücudunun,
aklının ve ruhunun ne olduğu sezilir. Böylece yakınlık ama mutlak yakınlık, “Ĩahdamarından daha yakınım.”(Kaf Suresi/6)
buyruğundakinden ileri yakınlık makamı
bulunur. İki cihanın da sultanı olunur. O zaman ne sultan kalır, ne iki cihan… Baĩlangıç
O’ndandır, dönüĩ O’nadır.
Seyr ü sülûkta yani tasavvuf çalıĩmalarının bir yoldan yapılması hâlinde kiĩi ĩu
yedi mertebeyi aĩar:
1- Ruh-ı cüzisinin ne olduğunu bulur.
2- Aklı ve muhakemesini fark edip, dü-
ĩünerek harekete baĩlar.
3- Aklının akl-ı külli olduğunu fark
edip; ruhunun ruh-ı a’zamla kaim
olduğunu; nefsinin nefs-i küllden
geldiğini hisseder.
4- Hepsinin zatta fena olduğunu mü-
ĩahede eder ve neticesini yaĩar(cem
makamıdır).
5- “İbnü’l-vakt” olduğunun bilincindedir(vahdet-i vücut-“Ene’l Hak”
hâlidir). (Fenafi llah).
6- “Ebü’l-vakt” diye iĩaret edilen
kemalât ile yaĩar(vahdet-i ĩuhut).
(Beka-billah).(Fakr bölümüdür).
7- “Fakr”=mahv-ı küll=hiçlik(vahidiyet
mertebesidir).
Bu sülûk yolu, insanın terbiye ve terakkisini sağlamaktır.
6. Tasavvufta Aĩamalar
İslam tasavvufunun ilk kurucularından
biri olan Hallac-ı Mansur(858-922) dağınık
gizemciliği üç aĩamada gerçekleĩtirir. Bunlara “mertebeler nazariyesi” de denir.
a) Zühd Aĩaması: Bu aĩamada aĩırı sofuluk ve biçimcilik vardır. Bunlar gerçekleĩ-
tirilir.
Seyr ü Sülûk
12
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
b) Fena Aĩaması: Bu evrede ölümlü
insan(fani) kendi kiĩiliğini yok ederek ölmeden evvel ölür.
c) Beka Aĩaması: Ölümlü insan(fani)
ölümsüzle birleĩerek(baki) ölümsüzleĩir.
Gizemciliğin çeĩitli alanlarında yollar
erekleĩir. Baĩka bir açıdan bu yollar ĩöyle
sıralanır:
I. Vahdet-i Ĩuhut Yolu: İlk gizemciler
ve Farabi’ye göre, Tanrı’nın doğadan ve
eĩyanın birbirinden ayrı ayrı olduğu savunulur. Sufi nin çilesini çektiği bir hâl veya
tecrübedir. “Ĩahit olunanların birliği” veya
“görmenin birliği” anlamında bir tabirdir.
Salikin her ĩeyi bir görmesi geçicidir.
Vect hâli geçince bu durumdan kurtulur.
Birlik, bilgide değil görmededir(Dedebaba,
1999: 414). Vahdet-i ĩuhut kâinatta Allah’ı
müĩahede etme halidir. Mürit bu hali ya-
ĩadığında Allah’tan baĩka hiçbir ĩeyi gözü
görmez. Gördüğü her ĩeyde O’nu müĩahede eder. O’nun tecellilerini görür.
I.I. Vahdet-i Ĩuhutun Vahdet-i
Vücut İle Alâkası
Tanrı-âlem münasebetini tasavvufi bir
düĩünce sistematiği ile kurmaya çalıĩan
İbn-i Arabî’nin vahdet-i vücut doktrinine
karĩı, aynı biçimde doktriner(doctrinaire)
bir cephe kurarak karĩı çıkanların baĩında
Müceddidiyye Okulu gelmektedir. Bu ekolü Ĩeyh Bahaaddin Nakĩibend kurmuĩ ve
doktrin esaslarını ise İmam Rabbanî geliĩtirmiĩ ve sistemleĩtirmiĩtir.
Vahdet-i vücuda bir cephe olarak ortaya
çıkmıĩ olan İmam Rabbanî’nin vahdet-i ĩuhutu, Tanrı-âlem iliĩkisini kurmaya çalıĩırken bazı farklılıklar dikkate alınmazsa esasta vahdet-i vücut ile birleĩmektedir. Zira
vahdet-i ĩuhut, birçok noktalarda vahdet-i
vücut ile tam olarak ayniyet gösterir. Hatta
fazla mübalağa sayılmazsa, İmam Rabbani,
İbni Arabî’den bazı farklı lâfızlar kullanarak bu doktrini aynen almıĩtır denilebilir.
Bir kere, her ikisi de sufi geleneğine olduk-
ça bağlıdırlar. Her ikisi de sistemci ve aynı
metotları kullanarak bir varlık açıklamasına
gitmektedirler. Ve Tanrı-âlem münasebeti
kurmaya çalıĩmıĩlardır. Her ikisinde de çeliĩkili ifadeler mevcuttur. Varlığın yaratılı-
ĩında sebep her ikisine göre de sevgi ve muhabbettir. Bilinmeyen gizli bir hazine olan
zat, bilinmeye muhabbet gösterince bunun
niĩanesi olarak âlemi ve ondakileri yaratmıĩtır.
Varlık mertebelerinde, bu mertebelerin
muhtevalarında, la-taayyün(bilinmezlik)
denilen mertebenin bilinemeyeceği ve mutlak varlığın, varlık dahi atfedilemeyecek kadar bir bilinmezliğe sahip olduğunda birleĩ-
mektedirler. Ülken’in de belirttiği gibi, her
ikisine göre ilahî varlık, mutlak varlıktır.
Âlemin varlığı ise, hiçbir zaman yok sayamayacağımız, mutlak varlığa nisbetle izafi
varlıktır. Büyük âlem, küçük âlem görü-
ĩündeki yaratılıĩ ve yaratık, Yeni Efl atuncu
“uruç(yükselme)”, tecelli, ruhun mücerret
olması, el, yüz vb. gibi Allah’a affedilen sı-
fatlarla hakikî olarak değil de sembolik olarak ifade edilmiĩtir(Ülken, 2000: 267).
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
13
Sonuç olarak vahdet-i ĩuhut, görülenlerin birliği demektir. Tasavvufta görülen
her nesnede Allah’ı görmek, vahdet-i vücut
anlayıĩına karĩı çıkan mutasavvıfl ar tarafından geliĩtirilmiĩtir. Bu anlayıĩın temelinde
varlık ile Allah’ın iki ayrı gerçeklik düzlemi
oluĩturduğu kabulü yatar.
Vahdet-i ĩuhut, tasavvuftaki
fena(Allah’ta yok oluĩ) durumuyla bağlantılıdır. Bu anlaĩıya göre zahir ve bâtın olmak
üzere iki çeĩit fena vardır. Zahirî fenada Allah, insana fi illeriyle tecelli eder. Bu tecelli
sırasında insanın iradesi yok olur. Her fi il ve
harekette fi ili görür. Bâtınî fenada ise, Allah
insana sıfatlarıyla ya da zatıyla tecelli eder.
Zahirî fenada Allah dıĩındaki varlıklar yok
olurken, bâtınî fenada görme durumu da
yok olur.
II. Vahdet-i Kusut Yolu: İnsanın
istenci(iradesi) ile Tanrı’nın istencinin birleĩmesi durumudur. Tanrı ve doğa ikiliğini
sürdürür. Bu yol gizemcilikte daha çok geliĩ-
me aĩaması sayılır. Vahdet-i kusut müridin
kendi iradesini yok edip Allah’ın iradesinde
erimesidir. Artık Allah’ın iradesi onun iradesi, Allah’ın kastettiği onun da kastettiğidir: Dinde Allah’a teslim oluĩ fani iradelerin
yerine Allah’ın iradesini istemektir.
III. Vahdet-i Vücut: Vahdet-i vücut,
seyr ü sülûkta bir mertebedir. Vahdeti vü-
cut meselesinde temelini Kur’an’da bulan Elest ahdini ortak bir baĩlangıç noktası
olarak(A’raf Suresi/172-173) kabul etmek
mümkündür. Vahdet-i vücudun ilkeleri, “fena”, “beka”, “vuslat”, “müĩahade”,
“zevk”, “hâl” gibi tasavvufî kavramlar, insanın özünde yer alan aĩkın varlığı bilmeye yöneliktir. Bütün varlıkları tek varlıkta
birleĩtirir. Gizemciliğin en son ve en yetkin
aĩamasıdır(Dedebaba, 1998: 145).
IV. Vahdet-i Mevcut: Tanrı’ya yakın
olma, Tanrı’yla bir olmadır. İnsan-evrenTanrı üçlüsünden oluĩan “birliği” Tanrı olarak algılamadır. İlk dönem vahdet-i vücut
biçiminde öne çıkan bu tasavvufî anlayıĩ
zamanla, Alevi-Bektaĩilerde vahdet-i mevcut biçimine dönüĩmüĩtür. Bu anlayıĩta
oluĩturan da, oluĩan da, oluĩ da birdir. Yani
“Bir”, insan-evren-Tanrı üçlüsünden oluĩan
birliktir, Tanrı’dan baĩka mevcut yoktur. Bu
“Lâ mevcude İllallah” ĩeklinde ifade edilir.
Yaratanla yaratılan özdeĩtir. Yani yaratma
yoktan var etme değil gizlilikten görüntü
alanına çıkmadır.
Vahdet-i vücuttaki kâmil insan yaratma
aĩaması, vahdet-i mevcutta kâmil toplum
yaratmaya dönüĩür. Vahdeti vücut anlayı-
ĩının pek çok dini, ahlâkî, irfanî faydaları
vardır. Bunlardan bazıları; vahdet-i vücut
murakabesine devam edilerek Allah’a ulaĩ-
manın kolay ve kestirme yol oluĩu, kiĩinin
kendisinde bir varlık görmeyiĩinden ötürü
riya, gurur ve kibirden uzak kalabilmesi,
tüm yaratılmıĩlara Hakk’ın tecelli aynaları olarak bakıldığında onlara daha sevecen
yaklaĩılacağı, hakikî tevhit anlayıĩı ile gizli
ĩirkten uzak kalınacağıdır.
Varlığın Allah’a ait olduğunu idrak tevhid, bunu yaĩam biçimine dönüĩtürmek ise
vahdettir. Vahdete en yakın varlık insandır.
14
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
Yaptığı yolculuğun nereden nereye olduğunu “fark” etmek ancak ona mahsus bir yetidir. Vahdet-i vücut, Bektaĩi düĩüncesinin de
ana kaynaklarından biridir(Uludağ, 1999:
157). 13. ve 14. yüzyıllarda Yûnus, Abdal
Mûsa ve Kaygusuz Abdal’ın temsilciliğini
yaptığı vahdet-i vücut anlayıĩı 16. yüzyıllarda kurumlaĩmıĩtır.
Bununla birlikte, ortaya çıktığı dö-
nemden itibaren bütün İslam dünyasında
tasavvufa damgasını vuran ve “vahdet-i
vücut” adıyla anılan düĩünce sisteminin
Bektaĩileri de ilk zamanlarından itibaren etkisi altına aldığı görüĩü, bazı düĩü-
nürler tarafından oldukça abartılmıĩtır:
“Hacı Bektâĩ Vilâyetname’si, Kaygusuz
Veli Abdâlnâme’si, Hz. Ali’nin Hutbetü’lbeyân’ı… gibi eserler hikmet-i İslâmiyye,
hikmet-i nebeviye demek olan vahdet-i
vücudun meslek-i mukaddimesinin birer
ĩârihi, birer müfessiri durumundadır.” ĩeklinde bir iddia dahi ortaya atılmıĩtır.
Tasavvufta geniĩ bir ĩekilde yer alan
ve Hz. Ali’ye atfedilen “Ben ب‘nin altındaki
noktayım.” sözünün tasavvuftaki hakikat-i
Muhammediyye fi kriyle çeliĩmediğini bilmek gerekir. Bunu yaparken Hz. Ali’yi Hz.
Peygamber’le aynı makamda konuĩlandırma çeliĩkisinin varlığının farkında olanlar,
insan-ı kâmil görüĩüne baĩvurarak meseleyi
halletmeye çalıĩmaktadırlar.
Nokta üzerinde söylenenleri sıralarsak;
* Her ĩeyin aslının nokta olduğunu
ve bu noktanın yedi tanesinin birleĩmesiyle elif meydana geldiğini
biliyoruz ki, bu aynı zamanda bir
(1) rakamıdır. Kâinat, bu birin toplanması, çıkarılması, çarpılması ve
bölünmesiyle idame edilir.
* Elifi oluĩturan yedi noktanın dördü
anasır, üçü mevalid-i selâsedir. Bu
yedi noktayı dört ile çarparsan yirmi
sekiz eder. Yirmi sekiz terfi ettirildi-
ğinde iki yüz seksen eder ki, bu da
bir insanın ana rahminde geçirdiği
geliĩim süresidir.
* Noktada ne uzunluk, ne derinlik, ne
de geniĩlik vardır. Nokta ĩekilsizdir.
Ne zaman harf haline gelirse, o zaman ĩekillenir.
* Harfl erin de bir kısmı noktalı, bir
kısmı noktasızdır. Noktasız olanlarına mutlak(serbest) harfl er, noktalı olanlarına ise mukayyet(noktaya
dayanan) harfl er denir. O nokta öyle
bir noktadır ki, cihanı kapsamıĩtır.
* Noktanın seyranına halk denmiĩtir.
Elifi n yatmasıyla be, bükülmesiyle
dal, doğrulmasıyla lâmelif meydana
gelmiĩtir(Filiz, 2001: 584).
Her insan bir harftir. Çünkü bizim insan
dediğimiz ĩey, noktadan baĩlayıp kelimetullaha kadar çıkabilen bir varlıktır. Ĩöyle ki,
insan baĩlangıçta bir nokta(hücre) iken, aza
ve kuvvası çoğala çoğala, bir harf ve bir kelime olur. Evlenip çoluğa çocuğa karıĩtığında
karĩımıza bir cümle, bir sure, hatta Kur’an
olarak bile çıkabilir(Filiz, 2001: 587).
Nokta insanın kafasıdır. Vücudu o noktanın uzayıp aldığı ĩeklidir. Nokta beyne de
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
15
ĩamildir. İnsan beyni bütün özetlerin toplandığı en büyük bir cevherdir ve ruhun da
saltanat yeridir. İnsan, ruhu ile insandır.
Harfl erin metafi ziği açısından bakarsak
“ب “harfi ebced hesabında ikiye tekabül eder.
Celâl ve Cemal sıfatlarına delâlettir. Nokta
zat-ı mutlaka iĩarettir. Noktanın ب‘nin altında olması ehâdiyetin vahidiyete, zatın sıfata
ĩümulü demektir. Nokta üstte olduğu zaman ahirete, altta bulunduğunda dünyaya
tekabül eder. Rahmaniyet, dünyaya ait bir
keyfi yet olduğu ve tecellisiyle kâinatı meydana getirdiği için, onun temsilcisi olan Hz.
Ali, “Ene noktat-ün-taht-el-be”(Ben ب‘nin
altındaki noktayım.) demiĩtir(Filiz, 2001:
586).
Be harfi vahdaniyete iĩarettir(Yuluğ,
1996: 54). Her harf aslında noktadan mürekkeptir. Niyâzî Mısrî’nin ĩu eseri nokta konusunda güzel bir yorumdur:
Hakk ilmine bu âlem bir nüshâ imiĩ ancak
Ol nüshâda bu âdem bir nokta imiĩ ancak
Ol noktada gizli nice bin deryâ
Bu âlem o deryadan bir katre imiĩ ancak
Noktadır levlâke levlâk sırrını izhâr eyleyen
Noktadan var eyledi âlemleri var eyleyen
Nokta arĩ nokta kürs nokta encüm nokta mâh
Noktadır nûr-ı ilah sırr-ı Kur’ân noktadır.
Bâ-yı Bismillah ile âyât-ı Kur’ân noktadır.
Noktadır Mustafa nûrunda hatme esrâr eyleyen
Noktadan var eyledi âlemleri var eyleyen
Bâ-yı Bismillah ile âyât-ı Kur’ân noktadır.
Hz. Gaybi’nin nokta ile ilgili mısraları
da, ilgi çekicidir:
Bir noktadır yerden göğe bu âlem
Sıfat olan zâtıdır cân-ı âdem
Nefahtüden geldi bize gelen dem
Gönülde iste var Hakk’ı dediler
Demek ki, bu noktanın manası insandır. İnsan denilen o noktayı biraz açalım. O
noktada yani nam-ı diğer âdemde ne var?
“Ol noktada gizli nice bin deryâ” lafzını
anlaĩılması için ĩöyle de okuyabiliriz: “Ol
âdemde gizli nice bin deryâ”. Bin değil; nice
binler. Binlerce binler. Bu âlem, o deryadan
bir katre imiĩ ancak. İçinde bulunduğumuz bu gezegen ve namütenahî gezegenler,
kehkeĩanlar, kuyrukluyıldızlar vs. bunların hepsi, âdemdeki gizli hazineden birer
katredir. Ĩimdi bu ifadeye göre âdemin
vüsatini(geniĩliğini), sonsuzluğunu düĩünmek lazım. Elif=insanın vücudu; lâm=aklı;
mim=kendi kitabıdır.
Allah’ın ilm-i ezelîsinde, Cenab-ı
Hakk’ın kendinden kendine zatında mevcut olan ilim hazinesinin içinde bu âlem, bir
nüsha yani bir bütünde mevcut olan küçü-
cük bir parçadır. Niyâzi Mısrî, bu âlemi bir
nüshaya benzetiyor. İlm-i ezelînin sonsuzluğu, kudretinin geniĩliği, Cenab-ı Hakk’ın
ilminin sonsuzluğu yanında bu âlem, sanki
küçük bir nüshadır. Bu küçücük nüsha için-
16
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
de âdemin yeri ne imiĩ? O nüshada bu âdem
bir nokta imiĩ ancak.
Cenabıhakk’ın namütenahî yani sonsuz
olan ezeli ilminin içinde bu âlem, bir nüsha imiĩ ve bu küçük bir nüshanın içinde de
âdem denilen ilahî abide olan insan, sadece bir nokta imiĩ. Ĩimdi noktayı açalım. O
noktada neler var? O noktada gizli nice bin
derya…
Bir noktayı açıp parçaladığın zaman
içinden ne çıkıyor? Bu âlem o deryadan bir
katre imiĩ ancak. Ĩimdi noktayı âdem olarak ele aldık. Nokta nedir? Kalemin ucunun
kâğıda değdiği yer yani bıraktığı izdir. Siyah noktadır. İnsan da baĩı itibarıyla nokta
gibidir. Saç siyahtır. Bir noktaya benzetebiliriz. Kâ’be’nin örtüsü de siyah. O da bir
nokta olabilir. Toprak da siyah. O da bir
nokta olabilir. Hocaların, hâkimlerin, avukatların giydikleri cübbe de siyah. O da bir
nokta olabilir. Baĩka bir siyah daha var. O,
çok büyük bir siyah. Gece… Baĩka bir nokta
daha var. Ona ne diyorlar? Nokta-yı süveyda… Nokta-yı süveyda, insan kalbinin ortasında bulunan kara bir noktadır. Mekke-i
Mükerreme’deki Beytullah, insandaki o
noktanın bir sembolüdür. Gönlün esrarıdır.
7. Küntü Kenzen Mahfi yyen, “Hazine
İdim, Bilinmeyeni Sevdim ve Mahlûkatı
Yarattım.” Demiĩtir (Aclunî, Keĩfü’l Hafa,
II, 132).
Bu hadis, sufi lerin varoluĩu anlamlandırmada sıkça baĩvurdukları temel delillerden biridir. “Bilinmez(gizli) bir hazineydim;
bilinmek istedim, âlemi yarattım ki onunla
bilineyim.” kutsî hadisine göre âlemin varlık sebebi, Yüce Allah’ın bilinmek istemesidir. İbni Arabî, bu bilinmek maksadını, bir
bakıma âlem aynasında görünmek olarak
açıklamaktadır.
Burada Tanrı’nın bilinir olması, esasında insanın yani ölümsüz ruhun bilinir olması anlamına gelmektedir. İnsan kendisini
tanıdıkça, bildikçe, Tanrı’yı da bilinir kılar,
ona yaklaĩır. Zira insan Tanrı’nın içsel cevherini de içinde taĩır ve bu cevheri dıĩarı
yansıtır. İnsan dünyaya gelmeden baba ve
annesindeki parçacıklar halindedir, bu par-
çacıkları baba ve anne değiĩik unsurlardan
elde etmektedir. Dolayısıyla anne ve babanın bünyesine gelmeden önce insan, evrendeki dört ana unsurdan oluĩmuĩ olan de-
ğiĩik maddelerde dağılmıĩ halde bulunur.
Bu yüzden insana evrenin esası anlamına
da gelen zübde-i âlem adı da verilmektedir.
Tanrı’dan mutlak varlığın özelliklerinin evrendeki tüm mahlûkat olarak damıtılmaya
baĩladığı andan baĩlayıp, bu özelliklerin
kendilerini insan olarak iĩlevlendirdiği ana
kadar geçen zaman İslam’daki devir kuramı ile anlatılır(Uçman, 2001: 446). Bu zaman
dilimi, dört unsurdan mutlak varlığa ve
mutlak varlıktan dört unsura sürekli bir dö-
nüĩümü ifade ettiğinden daire sembolü ile
anlatılır(Uludağ, 1988: 31). Tekke edebiyatı
ĩairlerine göre de insanın mutlak varlıktan
yaratılıp, özüne dönene kadar geçen sürece
devriye denmektedir.
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
17
8. Levh-i Mahfuz
Korunan levha anlamındaki levh-i mahfuz; ilahî nur, küll-i nefs, Akl-ı küll’ü temsil eder. Tabiat, levh-i mahfuzdur ki âyan-ı
sabitedir. Tabiatta her cisim manalı bir
lâfızdır. Gerek esma, gerek müsemma bakı-
mından her cisim bir manayı ĩamildir. Tanrı
bilgisinin(tevh) iradesi kalemdir. Yüce Allah, yaratmıĩ olduğu tüm varlıklar hakkında
ezelî bilgiye sahip olup, bu bilgiler “Kalem-i
âlâ ile levh-i mahfuzan” yazılmıĩtır. Levh-i
mahfuz, insandaki hafızanın kâinattaki kar-
ĩılığıdır. Öyle bir hafıza ki her ĩey ona sığ-
dırılmıĩtır.
Levh-i mahfuz, bilgi kaynağı, evrenin
aynasıdır. Bu büyük ayna bir noktadan
yansıyan evrensel bilgiyi, öz’ün bilgisini fi -
iller âlemine kozmik kalemle taĩır. “Biz her
ĩeyi apaçık bir bütünlükte saymıĩız.”(Yâsin
Suresi/12). Her ĩeyin yazıldığı varlık sahifesi. Bunun da aslı, Ümmü’l-kitap(kitabın
anası) olan Allah’ın ilmidir.
O, levh-i mahfuzun bir matematik ĩifresidir. DNA molekülü eksi azot ve karbonla fosfor hidrojen ve oksijenden kuruludur.
Tüm canlıların karakteri bu DNA ĩeritlerine
verilen matematik programından ibarettir.
Levh-i mahfuz disketine kayıtlı bilgiler, insanın DNA’sında bütün hücrelerinde kayıtlıdır.
Hz. Peygamber, en önce yaratılan ĩey
için ĩöyle buyurmuĩtur:
1. Allah önce nurumu yarattı.
2. Allah önce ruhumu yarattı.
3. Allah önce aklımı yarattı.
4. Allah önce kalemi yarattı.
Bunun cümlesi bir hakikattir. Âlemde
görülen her ĩey ahiret güneĩinin aksidir:
* Akıl ilahî varlıktan ilk sudur eden
cevherdir.
* Allah’ın ilk yarattığı ĩey kalemdir.
* Akıl, levh-i mahfuz ve kalemin yaratılmasıyla baĩlayan yaratma sürecinin baĩlangıcını değil, sonunu teĩ-
kil etmektedir.
* Allah bütün harikulâdeliği ile evreni
yarattıktan sonra son olarak aklı varoluĩa çağırdı(Goldzıher, 1953: 409).
O kalemden mürekkep yerine nur fıĩ-
kırır. Kalem, ıĩık niteliğindedir. Uzunluğu
yerle gök arası kadardır. Evrenin yaratılıĩından yıkılıĩına kadar olacak her ĩeyi yazmıĩ-
tır. Ĩu hâlde, kalemde, Tanrı bilgisi vardır.
Kalem, ayrıntılı ilim-mürekkep ilmin özetidir. Kozmik kalemle beyne yazılan manalar
üzerinde düĩünürsek, kalemi akıl=kozmik
bilinç olarak değerlendirebiliriz. Kalem aynı
zamanda insan-ı kâmildir.
9. Âmâ
“Cenab-ı Hakk’ın birlik basamağının
bulunduğu yer”, “O’ndan baĩka hiç kimsenin dide-i idraki bu noktayı kavrayamaz”,
“körlük, gizlilik”, “varoluĩun temel argü-
manı”, “ketm-i âdem, âlem-i kıtman”, “gö-
rünmez nokta”, “kara nur” gibi lâfızlarla
açıklanabilir.
18
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
Peygamberimize, “Allah âlemi yaratmadan önce neredeydi?” diye soran bir
arabîye Peygamberimiz: “O âmâda idi.” Hiç
ĩüphesiz el-a’mâ ıstılah manasıyla Allah’ın
vücuduyla varoluĩsal ve yaratmadan önceki hâlini, yani Allah’ın bi’l-kuvveden
bi’l-fi il hâline geçmezliğini ve zatını ifade
eder(Arabî, 2007: 47).
Nokta-i âmâ, görünmez nokta “Ben bir
gizli hazine idim.” hadisine iĩarettir. Yani
gizli idik, sonradan farka geldik. O noktanın
içine girdik, yerleĩtik ve onunla birlikte zuhur ettik, denilmektedir.
10. Âyan-ı Sabite
“Değiĩmeyen, sabit kalan kaynak”, “eĩ-
yanın varlığa büründürülmesinden önce
Hakk’ın ilminde mahiyeti ve varlığa büründürüldükten sonraki kader ve kazasının yazılı olduğu bir çeĩit dosya” ĩeklinde açıklanabilir.
Hakk’ın vücudundadır, bi’l-tecellisi
mevcudatın yani, eĩyanın görünür hâle gelmeden önce Allah’ın ilminde bilgi olarak
mevcut olduğu varlıkta birlik mevcuttur ve
çokluk âyan-ı sabiteden ileri gelmektedir.
Âyan-ı sabite, bir anlamda, varlıkların
modelleri ve kalıplarıdır. Belli bir ĩeyin ĩekli, çeĩitli ve değiĩik aynalara aynı anda farklı
biçimlerde yansıyarak bir çokluk meydana
getirdiği gibi, bir ayna durumundaki âyan-ı
sabiteye akseden Hakk’ın varlığı da böyle
bir çokluk meydana getirir. Çokluk vehim
ve hayal olarak vardır; birlik ise gerçek olarak mevcuttur.
Belli bir top kumaĩtan farklı elbiseler
meydana getirebilir. Bu elbiselerin hepsi
varlık olarak bir ve aynıdır, çünkü aynı kumaĩtan yapılmıĩtır. Farklılık ĩekillerden ileri
gelmektedir. Ĩekilleri farklı kılan, modelleri
ve kalıpları yani âyan-ı sabiteleri’dir. Kalıplar, hiçbir zaman elbiselerde var olmadıkları
hâlde onlara ĩekil verirler.
Bunun gibi, dıĩ âlemdeki bütün varlıkları farklı ĩekillere sokup çokluğun ortaya
çıkmasına sebep olan âyan-ı sabite de hiçbir
zaman dıĩ âlemde var olmaz. Dıĩ âlemde
görünen âyan-ı sabite değil onun ĩekilleri,
hâlleri, hükümleri, ayırıcı nitelikleri, belli
özellikleri, fi illeri ve eserleridir. Âyan-ı sabitenin kendisi bâtın, sureti zahirdir.
Eĩya ve hadislerin âyan-ı sabitelerini
Allah’tan baĩka kimse bilemez. Bu özelliği
itibariyle âyan-ı sabiteye “gaybın anahtarları” veya “kaderin sırrı” adı da verilir. İnsanın bunları bilmesi mümkün olsa kaderi ve
geleceği de bilmiĩ olurdu.
Âyan-ı sabite yani “Hak’ta gizli olan
ontolojik imkânların tecelli eden suretleri”
bilfi il var olmak için beklemekte olan kaplardır. Ve bu kaplar, Hakk’ın ilk tecellisinin feyz-i akdes Hakk’ın tecellisindeki ilk
merhaleyi temsil etmektedir. Bu, Hakk’ın
kendisini henüz vücut bulmamıĩ olan eĩ-
yaya değil, zatından zatına ilk tecellisidir.
Batı felsefesine has modern terminoloji açı-
sından bu, Hak’ta kendi hakkındaki bilincin bir çeĩit dıĩa vurumudur. Aynı zamanda feyz-i akdes, mutlak surette gayb(yani
bilinmeyen-bilinemeyen) olan Hakk’ın “giz-
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
19
li hazine” hâlini terk ederek bilinmeyi arzuladığını beyan eden meĩhur Kudsî Hadis’te
tasvir olunana karĩılık gelmektedir. Öz bir
ifade ile feyz-i akdes; “Zatın kendinden
kendine vuku bulan ezelî tecellisidir.” sonucu olarak ezelî ve bozulmayan bir belirli “istidad”a sahiptir. Bu, Hakk’ın sünneti
olduğundan Hak bunu değiĩtirmez. Buna
göre Hak, her kabı ikinci tecellisinin, feyz-i
mukaddes Hakk’ın kendini somut varlık
âleminde kesretin sonsuz değiĩken suretleri ĩeklinde izhar etmesidir(SON NOT-3).
Bir mahalli(tecelligâhı) kılmakla kendisini,
kabın ezelî istidadına uygun bir biçimde sı-
nırlandırıp kayıt altına almaktadır. Bu yolla
Hak ĩuhutî tecellisinde sonsuz değiĩken suretlere bürünmektedir. Bu suretlerin tümü
ise kevn-i âlemi(mükevvenâtı) oluĩturmaktadır.
Allah’ın dünya ile ilgili olumlu ve organik iliĩkisi bakımından aĩkın değil de, içkin
olduğunu öne süren anlayıĩıyla da görüĩ,
antropomorfi zme(Allah’a cismanî ve beĩerî
nitelikler yakıĩtırmak veya Allah’ın doğrudan doğruya beĩere benzediğini iddia etmek.) kadar uzanan bir dizi yanlıĩlıklara ve
yakıĩtırmalara düĩebilir. Bu nokta “tenzih
ile teĩbihi tevhit edememe yani birleyememe” noktasıdır.
Nezehe fi ilinden türemiĩ olan tenzih,
Allah’ın yaratılmıĩ olan herhangi bir ĩeyle
mukayese edilmesinin temelde ve kesinlikle mümkün olmadığının, O’nun varlığının
yaratılmıĩlara ait bütün niteliklerin üstünde
oluĩunun bir beyanıdır. Kısacası ilahî eri-
ĩilmezliğin, aĩkınlığın bir beyanıdır. Teĩbih
ise; “bir ĩeyi baĩka bir ĩeye benzer kılmak ya
da telâkki etmek” anlamına gelen “ĩebehe”
fi ilinden türetilmiĩtir ve “Allah’ı yaratılmıĩ
ĩeylere benzetmek” anlamında kullanılmaktadır.
11. Heyula
Herhangi bir ĩekli olmayan, fakat her
ĩekli almaya müsait madde veya cevher; ya
da, maddenin bir ĩekle dönüĩmeden, belirli
bir ĩekil almadan önceki hali; bir ĩeyin aslı,
esası, ĩekil bulmadan önceki hali. Eskiler, bu
varlık âleminin ilk cevheri veya esas maddesinin böyle olduğunu düĩünmüĩlerdir.
Mutasavvıfl arsa, onu ruhanî ve cismanî
diye ikiye ayırıp; ruhanîsi için en büyük
ruh(ruh-ı a’zam), cismanîsi için ise bütün
hâlinde tabiat, yani yaratılıĩ(tabiat-ı külliye)
demiĩlerdir. Kelimenin sözlük karĩılığı ise
pamuktur.
Heyula her türlü suretten müteessir olabilmektedir; bu bağlamda heyula bir muma,
suret de mumun aldığı ĩekillere benzetilebilir. Suret sürekli bir değiĩim içindeyken heyula her zaman aynıdır. Heyula her cismin
ihtiva ettiği bir temeldir; suret ise her cisme
ferdiliğini, kiĩiliğini kazandıran ĩeydir. Heyula bu ĩekilde daha pasif olarak görülürken, kendine has bir güce sahip olduğunun
düĩünülmesi gerekmektedir, zira insanları
ve tabiatı kendilerini idrak etmeye doğru
yaptıkları gayrette sınırlandıran ve engelleyen bir vücudiyyet bu heyuladan sadır
olmakta ve onun mukavemetinden dolayı
da nefi s en alt dereceden kademe kademe
en üst makama yükselmektedir. Bu müna-
20
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
sebetle heyula genel olarak esasında hayrın
zıddıdır, ĩerdir. Cevher ve âraz ile de bağ-
lantısı vardır.
Varlığın temel kategorilerinden olan
“cevher” ve “âraz” tasavvuf felsefesinde
Allah’ın zatî(cevher) ve sıfatları(âraz) olarak
bir bütünlüğe iĩaret eder. Cevher, ontolojik olarak, var olmak için baĩka hiçbir ĩeye
muhtaç olmayan en temel varlık kategorisinin ismidir. Ârazlar var olabilmek için
cevhere zorunlu olarak bağımlıdır. Hakikat
cevher, âraz yansımadır.
12. Kaf-Nun-Kün-Kafdağı-Simurg
İlahî nidanın(Kün) ilk harfi . Kün, ol
demektir ve yaratılıĩı izah eder. Bazı sufi lere göre, kaf harfi erkek, nun harfi de kadın
olarak tevil edilmelidir. Bu makam gayb
ve melekût âlemidir. Bâtındır. Sıfatı temsil
eder. Zatın sıfat elbisesine bürünerek görünmesidir.
• Nun:
Baĩı sonu aynı harf olan nun lafzı, bir
nokta ile hokka ve çanak gibi daireyi andı-
rır. En titreĩimli ses, beĩer iniltisini ve yaratılıĩ tınlamasını en fazla temsil eden ses yahut bize göre bir merkeze bakan yarım küre
ĩeklinde görünen âlemin yer ve göğü ile
suret ile manasını veya kalemle yazı yazılan
bir hokka ile mürekkebini andırır. “Balık”la
sembolize edilir. Levh-i mahfuzdur. Divittir. Nun, uluhiyet ilminin makamıdır, mülk
ve ĩehadet âlemidir. Zahirdir. Nuru temsil
eder. Mahlûkata suretlerin, hâl ve vasıfl arıyla özet olarak nakĩolunmuĩ hâline “nun”
denir. Nakĩolma Allah’ın “Kün” kelimesinden ibarettir.
Nun harfi (Ϧ) = âlemlerin sırları
= ilm-i ledün
= mürekkep
Be harfi (ب = (bidayet
= baĩlangıç
Kâinatın bir noktada baĩlayıp yine bir
noktada sona erdiğini, bu noktaya da nihayet
dendiğini biliyoruz. İlahî enerji (ب (bu noktadan baĩlayıp, açılıp nun(nihayet) (ϥ) bir
noktada kapanır. Kâinat bir noktadan(Bing
Bang) patlayarak fıĩkırmıĩ, bir noktada son
bulmuĩtur(bidayet-nihayet iliĩkisi). Kün
emri olmadan halis “nur” vardı, yalnız zat
vardı. Kün emri ile “nur”dan “nar-ateĩ” hâsıl
oldu. Ateĩten de diğer üç unsur çıktı(havatoprak-su) ve bunların birleĩmelerinden
de milyarlarla ĩekiller meydana geldi ki,
bütün bunlar aynı hareketin sonucudur.
Âlemler “yoktan var olma”dan değil, ancak
“zuhur”dan ibarettir. Bu huzur Hakk’ın zuhurundan ibarettir. İĩ böyle olunca doğan,
ölen, yapan, yapılan hep Hak’tır. Bütün
bunlar “fark” gereğidir. XI. sure/68. ayette
“Allah’ın ilk olarak nuru, ruhu, aklı ve kalemi yarattım.” deyiĩi ile kâinat yaratılmıĩ-
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
21
tır. Bu söze kadar mahlûk yoktur. Kâinat,
önce Allah’ın bilgisinde oluĩmuĩtur. Buna
“âyan-ı sabite” denir. Kâinattaki her ĩey en
ince teferruatına kadar bu bilgi dâhilinde
yavaĩ yavaĩ, safha safha zuhura gelmiĩtir.
Varoluĩ ancak, görünmeyenin görünür hâle
gelmesidir.
• Kafdağı, Kaf ve Kün:
İlahî nidanın ilk harfi olan kaf, efsanelerle bezenmiĩ bir uzak ülkenin heybetli dağı olarak betimlenmektedir. İçimizin
aĩılamayan dorukları olan Kafdağı’nın dili
sükût olmalıdır. Kafdağı bütün dağları ihata ettiği gibi hakikat-i Muhammediye de
bütün mevcudatı ihata etmiĩtir. Kafdağı insanın vücudu demektir. Kafdağı’nı aĩmak;
salikin(yolcunun) ef’alinin, sıfatının ve zatı-
nın Hakk’ın olduğunu bir insan-ı kâmil ile
zevk etmesidir. Uzun ve yorucu yola giden
Kafdağı’nı aĩmak zorundadır. Kafdağı’nın
arkasındaki geniĩ ve karanlık alanda Dünya
Ağacı’nın var olduğu söylenir. İnsanoğlunun öteler tutkusu olan Kafdağı için İsmail Hakkı Bursevî; “Bütün yeryüzü pınarları
Kafdağı’ndan çıkar. Her iyi ve kötü, ondan
içer; onu niyet ve ameline uygun olarak bulur. Allah Kafdağı’ndan önce altı dağ yaratmıĩtır. Yedinci Kafdağı’dır. O, yerin etrafında bir kayaya oturtulmuĩtur.” demiĩtir.
Ayrıca Allah’ın Kafdağı’nı, “yerin yedinci
tabakası altındaki cehennem ateĩinden yer
halkını korumak için yüksek bir kale gibi
yarattığını” rivayet etmektedir(Bursevî,
2005: 102).
Kaf harfi en’e, eniyet’e iĩaret eder. İnsan
zatının üç mertebesi olan; ahadiyet, eniyet,
hüviyet tecellilerinden ilk açığa çıkıĩ olan
eniyet=ene=ego=ben noktasına iĩaret eder.
Kafdağı, benlik dağı olarak tasavvufta sembolleĩtirilir. Dağ, benliğin sembolüdür. Kün
“ol” demektir. Kün, kaf(kaf veya kef) ile
nun’un birleĩmesidir. Kaf, Allah’ın bütün
isim ve sıfatlarıdır. Bütün isim ve sıfatları
öyle bir sultanda birleĩtirmiĩtir ki o var mı-
dır yok mudur bilinmez. Kafdağı gibi. İĩte
o insan-ı kâmili ortaya çıkarmak, aĩikâr etmek için üzerine nur vurmuĩtur. Allah’ın
nuru onun üzerine vurunca “kün” emri,
“ol” emri gelmiĩtir. Ol emri yalnız isim ve
sıfatların tümünü taĩıyan kiĩiler içindir yani
Nur Dağı’nda(Hira) zuhur eden peygamberlik gibi Hz. Muhammed ve onun varisleri içindir. Bizler ise hakikatte yaĩayan insanlar değiliz, bizler ölüleriz. Kısa devrelerde yaĩıyoruz, ne zaman ki bu güzelliklerle
irtibat kurarsak o zaman canlanıyoruz. Kün
oluyoruz. Kafdağı-kün iliĩkisi zikredilirken
bir salik-yolcu olan Anka-Simurg’dan bahsetmek kaçınılmaz olur. Simurg ĩu vasıfl ara
haizdir:
* Yüzü insana benzer.
* İnsan dili bilir.
* Mesajcıdır.
* Sırdaĩtır.
* Hikmet sahibidir.
* Kahramanlara uzak mesafelere yolculuk yaptırır.
* Yakıp kendisini tekrar çağırabilsinler diye onlara kendi tüylerinden
birkaç tane bırakır.
22
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
* Öldükten sonra küllerinden doğan
harika bir kuĩtur.
* Kendini aramanın sembolüdür.
Kahramanlar, uzakta aradıkları ĩeyin aslında çok yakınında olduğunu,
kendi içinde olduğunu idrak eder.
Bu kendini bilme sembolizmi, inisiyatik ifadelerle, inisiyatik ölüm ve
baĩkalaĩım geçirerek yeniden doğuĩ
mistisizmindeki ifadelerle, uyanmaaydınlanma, kurtulma olarak ifade
edilir.
* Bir tekâmül sembolüdür. Nefsini alt
etme ve “dünya okulu”ndan mezun
olacak düzeye gelme olarak ifade
edilir.
* Ölümsüz olduğu da söylenir.
* Yuvası Bilgi Ağacı’nın tepesindedir.
Her ĩeyi bilir.
* Yere bereket bahĩettiğine inanılır.
* Dünya ile göğün arasındaki birliği
sağlar.
* En önemli özelliği öleceği zaman, kül
haline gelerek yanması ve bu küllerden yeniden Anka Kuĩu olarak doğ-
masıdır. Yanıp kül olan ve bu küllerden doğan kuĩ, efsane içinde kendi
içinde de anlamları olan bir semboldür. Yeniden doğuĩ(ruh göçü) ile
birlikte ölümsüzlüğü betimlemektedir. Bir ĩekilde kuĩun yanması ve
kül olması, sonra da küllerinden
yeniden yaĩama dönme sembolüne
farklı toplumların mitoloji ve efsanelerinde rastlanmaktadır(Or, 2008).
* Kafdağı kanaatin ve yüceliğin de timsali olarak bilinir.
* Anka(هقنع (kelimesinin tersi kaf-nun,
ayn=kün demektir.
13. Fena
Yok olmak, yokluk manasına gelen bu
tabir Sofi yye ıstılahı olarak eĩyanın nazardan silinmesi demektir. Ekseriya zıddı olan
baĩka ile birlikte kullanılır. Nitekim fena
ile muttasıf olanlar, yalnız Hakk’ı görürler.
Hâlbuki beka hâlinde olanlar, hem Hakk’ı
hem hilkati görürler(Pakalın, 1993: 599).
Fena-beka ile ilgili kelimeler Kur’an-ı
Kerim’in Rahman Suresinin 26. ve 27. ayetlerinde geçmektedir.
Fena ile kendini tanıyan, beka ile
Rabb’ini tanır(Hûcvirî, 1919: 180).
İrfanî literatürde bir mecaz olarak kullanılan Kavis sembolünde fena-i zat; lâ-
yokluk-hiçlik-fena aynasında Hakk’ı teĩhis
ve idrak eder.
Fena, kulun varlığını Allah için ve Allah
ile beraber görmek, beka ise Allah’ın varlığı-
nı kulakla ilgili bütün hükümlerde görmek
ve müĩahade etmek demektir(Kara, 1980: 5).
Fenafi llah olmak, beĩerî iradeyi
Yaratıcı’nın iradesinde eritmektir(Öztürk,
1997: 123).
Bilinen benlik fenafi llah süreci ile feshedilir ve beka ile kozmik benliğe yeniden
doğulur. Fena aklî ben’den kurtuluĩ, beka
ben olma sürecine, varlığın saklı yanlarına
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
23
bir ıĩık tutma hâlidir. Yani, bu durum ontogenesis ile transmutasyonun araĩtırılması
ile mümkündür(Gürsoy, 2006).
13.1. Fena Fi’l-Aĩk: Aĩk’ta fani olmak,
ölmeden önce ölmek demektir. Fena, akıldan kurtuluĩ, benden kurtuluĩ; beka ise ben
olma sürecidir, varlığın saklı yanlarına bir
ıĩık tutma halidir.
14. Fark
Zahir(dıĩtan görmek), halkın hâllerini
ispatlamak, Tanrı için görmek, halkı Hak’tan
ayrı görmektir. Hakk’ı Hak, bâtılı bâtıl, küfrü küfür, imanı iman olarak kabul etmektir.
Tefrika veya Fark: Varlık aynasında görünen
suretleri ve hâlleri dikkate alarak Hak’tan
örtülü kalmaktır. Her iki hâl de mistikte bulunması esas ve ĩart olan hâllerdendir. Kendisinde cem olmayan salikte marifet ve fark
olmayanda ubudiyet(kulluk) olmaz. Farksız
cem zındıklık(athe’isme) ve cem’siz fark
küfür ve fısk’tır(Çelebi, 1983: 18). Devriye
metinlerinde “fark”a bağlı olarak karĩımıza
çıkan tabirlerin anlamları ĩu ĩekildedir:
• Fark-ı Ba’d-El-Cem: İkinci farka
ulaĩmak.
• Makam-ı Cem’-i Ma’a’l-Fark: Fark
ile cem makamını kemale eren, ger-
çeğe ermiĩ kiĩiler kendilerinde toplarlar. Benlikte tefrika, Hakk’a baktığında cem hali yaĩanır.
Erkân-nâmelerde; “Var, rehber-i
ĩefkatmâder’inin rızâsında ol(rehberinin
sevecen baba kucağına teslim ol). Rehber-i
tâlib-âver dahi seyr-i ma’allah mertebesinden
alub tâlibi seyr-i an’illah kılar. Bu seferin nihayeti tâlibin Hakk’tan halka rücu’udur. Bu
makama ‘beka ba’de’l-fena’, ‘sahiv ba’de’lmahiv’ ve ‘fark ba’de’l-cem’ dahi derler.
Bu geliĩ: Ma’a’l-istikamet ve’l-adalet tâlib-i
tekmil ve salikten terbiye içün mertebe-i
vahdetten makam-ı kesrete gelip vahdeti
kesrette ve kesreti vahdette bulmanın ne demek olduğunu remzeder.”(Dedebaba, 1999:
207).
15. Cem
Hakk’ın hallerini ispatlamak, kiĩinin
nefsini ve halkı ispatlarken bunların Hak ile
kaim olduğunu da görmesi cem’dir. “Yalnız
sana kulluk ederiz ve yalnız senden yardım
dileriz.” düsturundan hareketle yaratılmıĩı
Tanrı ile görme makamıdır. İnsan ruhunun
kâinata(evrene) açılıĩı, Tanrı’ya kavuĩma
makamına giriĩtir ve bu makamda kulluk
kalmaz. Kulluğun yerini aĩk ve cezbe almıĩ-
tır. Ceme girenler Hakk’ı görürler. Kendi vü-
cuduyla fani, Allah ile baki olurlar. Hak’tan
baĩka mevcut görmezler. Çünkü bu makam
bâtınla zahiri birleĩtirme makamıdır. Hakk’ı
zahir ile halkı da bâtın ile müĩahade etmektir. Bu makamda halk ayna olmuĩtur. Halk
aynalarından da Hak zahir olmuĩtur. Bu hususta ĩu hadise iĩaret edebiliriz. “İnnallahe
yekulu alâ lisânı abdihi semiallahu limen
hamide.”
Cem, varlık makamlarından olup, burada kul öncelikle bütün iĩlerinde Allah
Tealâ’nın fi illerini görür. Fiilinin oluĩ yerine göre değiĩik ĩekiller aldığını anlar. Buna
iĩleri birleme anlamında “tevhid-i ef’âl” adı
24
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
verilir. Daha sonra da bu fi illerin sıfatlarının
ortaya çıkıĩ yerlerine ve kabiliyet derecelerine göre, değiĩik ĩekillerde meydana geldiğini idrak eder. Buna da “tevhid-i sıfat”
denilir. Neticede sıfatın zatın zuhuru olması
bakımından, zattan baĩka bir ĩey olmadığını
görür(Lâ mevcûde illâ Hû).
Benliği ortadan kaldıracak vasıta ayin-i
cem’dir.
* Hakk’ın kesreti nasut âlemidir. Buraya gelmek için nokta-yı kübrayı
bilmek gerekir. Nokta-yı kübra da,
biri cemdeki görünmeyen nokta-yı
kübra, öteki de cemü’l-cemdeki gö-
rünen nokta-yı kübra olmak üzere
iki çeĩittir.
Cemde birine Hak, diğerine ise insan-ı
kâmil denir. “Biz ona ĩah damarından daha
yakınız.”(Kaf Suresi/16). Hûve(O), insanda gizlenmiĩtir. Gerçek cem, gerçek birlik
farkta da, istiğnada da, cüzde de, külde de
hep kendini görmek ve bilmektir. İnsan,
küllü’l-külliyattır. İkinci makam toplam
hazreti(hazret’ül-cem) makamıdır. Bu, halkı zahir ile Hakk’ı da bâtın ile müĩahede
etmektir. Bu makamda Hak her ĩeye ayna
olmuĩtur ve Hak aynasında da halk zahir
olmuĩtur.
16. Cemü’l-Cem
Kendi nefsinden uzaklaĩtırılması, Ger-
çekler Sultanından (Tanrı’dan) gözükerek,
çevresini sarandan gayri her nesneyi duymaz hâle gelmesi cemü’l-cem’dir. Bu makam, tümü ile yok olup gerçeklerin üstün
geldiği sırada masiva’yı(Tanrı’dan gayri
her ĩeyi) görmek, duymak, idrak etmekten
fani olmaktır. Evreni toplu bir ĩekilde gö-
rüĩ hâli, Allah ile baki olma, ehadiyyetü’lcem(çokluktaki birlik), temkin ve üns hâli,
büsbütün tükenmek yok olmaktır. Masivadan hiçbir ĩeyi idrak edememek bu makamda mümkündür. Cemü’l-cem, mistisizmin en yüksek derecesidir. Burada mistik,
Tanrı’dan baĩka her ĩeyde tükenmiĩtir. Sağ
göz cemi ve Hakk’ı, sol göz tefrika ve madde âlemini görür. İkisi beraber cemü’l-cemi
temsil eder. Hz. Ali’ye göre ikisi beraber
tevhit sayılır.
Bektaĩi düĩüncesi bu noktayı anlamamızda çok önemli bilgiler verir. Talip farktadır, mürĩitle miraca yani cem’e ulaĩır. Oradan tekrar rehbere teslim edilmesi, cemden
sonra fark’a varılmasının simgesidir(farkının
farkında olmak)(Dedebaba, 1999: 206).
Cemü’l-cem; iki cihanı birleĩtirmektir.
İki cihandan birisi hüviyettir ve Hakk’ın
bâtın tarafıdır. Diğeri eniyyettir ve Hakk’ın
zahir tarafıdır. Sıfatların hüviyeti ve suretlerin zahiri bir araya gelince cemü’l-cem
doğmaktadır(Dedebaba, 1999: 207). Cemü’lcemin bir baĩka adı da, bu iki cihanı içine
almıĩ olan Tanrı’dır.
Vahdet-i vücuda(varlık birliği) inananlara göre; Her ĩey Tanrı zuhurudur. Bunu
bilmek, bilerek bulmak ve bularak olmak;
yani Hakke’l-yakîn hâline ermek cemdir.
Cem topluluk toplamak anlamına gelir.
Alevi-Bektaĩi ikrar törenine aynü’l-cem
denilmesinin nedeni budur. Bu konuda İsmail Fennî ĩunları ifade etmiĩtir: “Cem;
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
25
mahlûkatı(yaratıkları) görmeyip yalnız
Cenabıhakk’ı görmek yani cümle eĩyada
vücudu Hakk’ı müĩahede(tüm cisimlerde Tanrı’nın varlığını gözlemlemektir.)
etmektir. Fark dahi mahlûkat ile Hak’tan
muhtecip(hicablanmıĩ, örtülü) olarak yalnız
mir’at-ı vücuda zahir olan(vücut aynasında
görünen) suver ve ahvali(ĩekil ve hâlleri)
nazar-ı dikkate almaktır. Cem’i olmayan
kimsede ma’rifet ve farkı olmayan kimsede
ubudiyet(kulluk) yoktur. Arif olan kimsenin
bunların ikisini de cem etmesi lazım gelir.
Kibar-ı sofi ye(tasavvufçuların ileri gelenleri), “Farksız cem zındıklık ve cem’siz fark
küfür ve fısk’tır.” demiĩlerdir. Bu küfrün
küfr-i hafî(gizli küfür) hakikati setr(örtmek)
demek olduğu bedihidir(Fennî, 1997). Aynı
mevzu ile ilgili olması bakımından Hasankaleli İbrahim Hakkı’nın Kenzi’l-Fütûh adlı
eserindeki ĩu beytleri önemlidir:
Halk’ı görmek fark-ı evvel, Hakk’ı görmek cem’idir,
Halkı Hakk’ı bile görmek fark-ı sânî lemi’dir.
Fark-ı evvel’de olan halk ile dolmuĩtur vebâl
Farksız cem’i bulandır gark-ı deryâ-yı zılâl
Fark-ı evvel sâhibi mahcûb-u Hakk’tır halk ile
Fark’ı sâni mâliki halk iledir hem Hakk ile.
Fark-ı evvel vahdeti kesretle setreyler nihân
Fark-ı sâni vahdeti kesretle cem’eyler ayân
Fark-ı evelde kalan emvâcı bî-derya görür.
Fark-ı sânîiye dalan mevc’i ve yem’i bir bilür.
Fark-ı evvel ehli çok ağyâr ile fırkattadır,
Fark-ı sâni ehli bir dildâr ile vuslattadır.
Fark-ı evelde kalandır câhil-ü gâfi l, leîm
Fark-ı sânîyi bulandır âraif-ü kâmil hakîm.
Ârif gönlünde Melâ kendi kadrin hoĩ bilür,
Kalb-i câhil kadr-i yâr’ı bilmez ağyârı bilür.
Cemü’l-ceme ulaĩan bir nokta olmuĩ-
tur ve her ĩey o noktadan kâinata dağılır.
Zata ayna olur. Salik, cem makamında vü-
cudu giydi, hazretü’l-cemde sıfatları giydi,
cemü’l-cemde ef’âlini giydi. Bu makamla ilgili olarak ĩu tanımlamalar önemlidir:
• Kabe Kavseyn: “Hüvel evvelü
vel’ahirü vezzahirü velbâtın ve
hüve bikülli ĩey’in alim.”(Hadid
Suresi: 3). Bu makamda cemü’l-cem
makamının zevki, evvel benim, ahir
benim, batın benim, zahir benimdir.
Bu makam, beka’nın ef’âlidir. Bu
makamda “Her fi ilde fail benim.”
diyebilirsin. Cemü’l-ceme ulaĩan,
artık bir nokta olmuĩtur ve her ĩey
o noktadan kâinata dayanır. Ka’b-ı
Kavseyn, Necm Suresi 9. ayette de
belirtildiği gibi “Fekâne kabe kavseyni ev ednâ” iki yay kadar yakın,
Hak ile bir olma, Hakk’a kavuĩma
manasındadır.
• Ahadiyet’ül-Cem: Toplam makamıdır, Muhammed makamıdır, Ev
Ednâ makamıdır. Bu makam, kayıtlanmıĩtan kaydın kalkmasıdır. Bu
noktada ĩu ayete iĩaret edebiliriz:
“Küllü ĩey’in hâlikün illâ vechehu”.
26
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
17. Zıtların Birliği(Celâl ve Cemal)
Cemal ve Celâl Allah’ın değiĩik aynalardan görünümüdür. “Zü’l-celâli ve’l ikram”,
Celâl isminin altında ne ikramlar vardır.
İnsan, zorunlu varlık olma(vücup) ile
zorunsuzluk(imkân), ezeliyetle(kıdem) sonradan var edilmiĩlik(hudus), lâhut ile nasut,
mana ile madde arasında bir berzah konumundadır. Dolayısıyla insanın berzahiyyeti,
iki âlem arasında bulunmakla açıklanabilir.
İnsan, gayb âlemiyle ĩahadet âlemi arasında
ve fakat Allah’ın suretinde yaratılmıĩ olması
itibariyle de her iki âleme vâkıf olabilen tek
varlıktır(Izutsu, 1999: 340-341).
İbni Arabî, zıtları birleĩtirmenin insana
güç kazandırdığına, hatta insan-ı kâmil olmanın yolunun zıtları birleĩtirmekten geçti-
ğine inanmaktadır. Ona göre insan bir denge ve uyum varlığıdır. Yer-gök kaynaĩarak,
ağaç-ateĩ-su-yer-madenler de kaynaĩarak
evreni oluĩturmuĩlardır. Tabiatın külli ruhu
bu kaynaĩmadan doğmuĩtur. İç çatıĩmalardan kurtulmuĩ, varlıkla irtibata geçmiĩ,
benliğindeki zıtlıkları manalı bir bütünlüğe
kavuĩturmuĩtur. Karanlık ve nur sembolü-
nün gece ile gündüze ĩümulü olduğu gibi,
Cemal ve Celâl sıfatlarının tecellileriyle de
ilgisi vardır. Bütün dünya bütün hayat, nâr
ile nurun kavgasıdır, çekiĩmesidir. Dünya
bir zıtlar dünyasıdır. Marifet zıtlıklarını bile
birleĩtirmek, bir uyuma sokmaktır. Zıtlıklar
aĩıldıkça, insan vahdete bu manalarla eriĩir.
Rububiyetle ubudiyet, Celâl ile Cemal arasında olmak demektir. Cemal’inin ıĩığına
pervane gibi dönerler, gökler de bu dönüĩe
iĩtirak eder, devir budur.
18. Tecelli/Tezahür
Hak, zatı itibariyle değil; sıfat ve fi lleriyle bütün suret ve ĩahıslarda mutlak olmaktan çıkmaksızın ve asla değiĩikliğe uğramaksızın tezahür ve tecelli etmektedir. Allah’ı
tecellileriyle ve sıfatları ile tanırız. Allah’ın
zatı sıfatlarla, sıfatlar da varlıklar, hareketler ve olaylarla perdelidir. Varlık perdelerini
aralayanlar, sıfatların sırlarını, sıfatlar perdesini aralayanlar da zatın nurunu görür ve
orada erir. Bu seyir ilim ile mümkündür:
* İlme’l-Yakîn: İlim ve akılla edinilen
kesin bilgi. Lâ fâ’ile İllallah. Allah’tan baĩ-
ka faili yoktur. Fiilleri tevhitte âĩık kimse
hisse ait fi iller, kalbe ait fi iller ve enfüse ve
afaka ait fi iller dıĩında ve üstünde Hazret-i
Maĩuk’u kalbi ile müĩahade eder. Her ne fi il
hissederse ma’ĩukunu fi ilinin o fi il ile zahir
olduğunu zevk eder.
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
27
* Ayne’l-Yakîn: Suretler(tevhid-i sıfat),
keĩifl e, görülerek elde edilen bilgi. Sıfatları
tevhitte âĩık olan kimse Hazret-i Maĩuk’un
kemal vasıfl arını, mahsusunda ve makulunda, kalbi ile müĩahede eder. Lâ mevsûfe
İllallâh. Bütün sıfatlar, Allah’ın sıfatıdır. Lâ
mevsûme İllallâh. Bütün isimler Allah’ın ismidir.
* Hakke’l-Yakîn: (Mana-yi hakikat
tevhid-i zat). Müĩahede yoluyla edinilen
bilgi. Aklın ötesinde keĩifl e marifetullaha
ulaĩma. Lâ mevcûde illallâh. Allah’tan gayrı
mevcut yoktur.
Zat-ı Tevhit: Zat-ı tevhitte âĩık olan
kimse zatın birliğini mezahirdeki çokluğu
ile müĩahede eder ve mezahirdeki çokluğu
da zata ait vahdet ile müĩahede eder. Zata
ait vahdetin zuhuru çokluk iledir ve çoklu-
ğun vücudu da vahdet iledir ve vahdet ço-
ğalmayınca ayanda zahir olmaz. Bütün çokluk, Hazret-i Maĩuk’un mertebeleridir ve bu
mertebeler de iki kısımdır:
a- Birisi müessirdir ki bu zata ait isimler ve fi ile ait vasıfl ardır.
b- Birisi de müteessirdir ki bu da hisse
ait renkler ve akla ait manalardır.
İĩte bu nokta velâyet makamının sonudur. Bundan öteye velâyete ait bir makam
daha yoktur. Bunun ötesi, artık Muhammed’e
ait makamdır ki ona da kimse ulaĩamaz. O
makama, ancak, verasetle ulaĩılabilir. Baĩka
bir deyiĩle, fi illerin tevhidi demek, bütün
yaradılanların fi iller ile olduğunu bilmek
ve her fi ili gördüğünde o fi ilin aynasında
Hazret-i Maĩuk’u müĩahede etmektir.
Sıfatların tevhidi demek, yaratılmıĩlarda zahir olan sıfatlar aynasında Hazret-i
Maĩuk’u müĩahede etmektir.
Zatın tevhidi demek, bütün yaratılmıĩ-
ların, hulûl ve ittihat olmaksızın, Hakk’ın
zatı ile vücutları olduğunu bilmek, yani
halk aynasında Hakk’ı yani zat-ı Ma’ĩuk’u
müĩahede etmektir.
İĩte sıddıkıyyet mertebesi bu üç tevhitten ibarettir.
Tevhid-i zat mertebesi fena mertebelerinin sonuncusudur, buraya gelen kiĩi ölmeden önce ölmenin zevkine varmıĩ, kendi
mülkü zannettiği ef’al sıfat ve zatı Hakk’a
teslim ederek hiç olduğunu anlamıĩtır.
Tevhid-i zat, nefsaniyetin bittiği, ruhaniyetin baĩladığı, kesafetin yerini letafete
bıraktığı bir makamdır. Ve bu makam; Hz.
Peygamber’in “Hepiniz uykudasınız, ölünce uyanacaksınız.” dediği yani, uykununrüyanın sona erip uyanıklığın devreye girdiği makamdır. Tevhid-i zatı idrak eden kiĩi
için varlığın perdeleyici-aldatıcı görüntüsü-
nün kaybolduğu, “O’ndan baĩka varlık yoktur.” zevkinin hâkim olduğu yerdir.
19. Seyir
Hakikat ehlinin seyri dört türlüdür. Yolcu “fenafi llâh” hâline gelinceye kadarki yol
alıĩını dört durak yerinden geçerek gerçekleĩtirir:
19.1. Seyr-i il-Allah(Çalab’a doğru
gidiĩ): Buna birinci sefer de denilir. İsteklinin Çalab’a yöneliĩidir. Diğer bir adı
fenafi llah(Çalab’ta gidiĩ)tir.
28
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
Bu tip seyir kesret(çokluk) perdesinin birliğin yüzünden indirilmesidir.
Bu sefer nefse ait menzillerin, ağyarın,
yapmacık(mecazî) aĩkların izalesiyle kalp
makamının nihayetine ulaĩmaktır.
19.2. Beĩn-i fi llâh(Çalab’ta gidiĩ): Çalab
huyu ile huylanıp yücelmektir(Hakk’ta Hak
ile gidiĩtir). Ledün bilgisine götüren bu yola
beka-billah da derler.
Vahdet perdesini bâtınî ve ilmî çokluğun
yüzünden indirmektir. Bu seyir Hakk’ın sı-
fatlarıyla ahlâklanmak, O’nun isimlerini tahakkuk ettirmek suretiyle Hak’ta en yüksek
ufka yükselmektir. Bu mertebe Hazretü’lVahdaniyye’nin sonudur.
19.3. Seyr-i ma’Allah(Çalab ile gidiĩ): Aradan ikilik(Çalab-kul) kalkmasıdır.
Velilik(velâyet) aĩamasının da son makamı-
dır.
Bu makama çıkan zahir ve bâtın zıtların
kayıtlarından kurtulur ve Kabe Kavseyn’e
ulaĩır. Bu noktada ikilik bitmiĩ, velâyet kemaline varılmıĩtır(aynü’l-cem makamına
çıkmak.).
19.4. Seyr-i an-illah(Çalab’tan gidiĩ): Aydınlatıcının gözetimi altında gidiĩini tamamlayan isteklinin yeniden toplum içine dönü-
ĩüdür ki artık çevresini aydınlatmaya(irĩada),
geçirdiği hâlleri öğretmeye hazırdır.
19.5. Allah ile Allah’tan Seyir: Bu, en
yüksek makam olup Hak’tan tekrar halka
dönmeyi ifade eder. Buna fenadan sonra
beka, cemden sonra fark da denir. Bu makam da göz vahdette kesreti, kesrette vahdeti görür. Büyük veli Niyazi Mısrî bu makama ĩöyle iĩaret etmiĩtir:
“Vahdeti kesrette görmek, kesreti vahdette
hem
Bir ilimdir ol ki cümle ilm ü irfan andadır”
Biz bu makamı Hak’ta halkı, halkta da
Hakk’ı görmek diye tanımlıyoruz.
SONUÇ
Yenidünya düzeni, insanı-hayatı-evreni
bütünlüğünden kopararak bu alanları âdeta
“patch-work”e dönüĩtürmektedir. Geleneksel “mimesis-katharsis” estetiğinin ipini çeken bu zihniyet, “Yaĩam azaptır” matrisini
kullanmakta beis görmemektedir. İnsanlığı
huzurdan alıkoyan anarĩi ve teröre yenik
düĩüren kafalara karĩı durmak her bireyin
temel hedefi olmalıdır. Geleceği doğru kurmak adına buna mecburuz.
Batı dünyasının varoluĩ felsefesine bu
manada eğildiğimizde karĩımıza çıkan tablo
ĩudur: Spinoza, Bergson, Kafka, Kiergegard,
Camus ve diğerleri varoluĩun labirentlerinde bir yığın spekülatif fi kirler ortaya koymuĩlardır. Camus, varoluĩu absürd(saçma)
olarak görmekte, hayatı kara bir alınyazısı
ĩeklinde algılamakta ve bir çatıĩma psikozuna sürüklenmektedir. Sarte, insanın tam ba-
ğımsız ve hür olduğundan hareketle, “insan
kendisini yapar”, “insan kendisini seçerken
baĩkalarını da seçer” düĩüncesiyle insanı sorumlu kılmakta, “Varlık özden öncedir”den
yola çıkarak felsefesini kurmaktadır. İnsanı
yeryüzüne atılmıĩ, terk edilmiĩ olarak ümitsiz, ufuksuz, anlamsız bulmaktadır. Algıları
sonuçta budur.
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
29
Batı dünyası için bu dünya insanın cezalandırılıp cennetten kovulduğu, fırlatılıp
atıldığı âdi bir sürgün mekânıdır. Oysa Türk
düĩüncesinde bu dünya kirli bir dünya de-
ğil, temiz-makbul-meĩru bir yaĩam alanıdır
ve bir imtihan dünyasıdır.
Varoluĩun kozmik boyutlarını irdelediğimizde tasavvuf insanla âlem arasındaki savaĩın düğümünü çözme, insana kendi
iç hakikatini buldurma yolunda bir nüzulurûc yoludur(Gürsu, 2006).
Fena-beka vadilerinden geçerek kozmik
bene yeniden doğuĩtur(ikinci doğum). Zihindeki blokları yıkarak kâinata ayna olabilmektir.
Kuantum insan sürekli cevher ile öz ile
iletiĩim içinde olduğundan gerçek bir öznedir, cevher(tümel enerji alanı) ile bütünsel
bir iletiĩim içindedir. Egosunun esiri değildir. Ben bilincini yok etmiĩ, bütünün zatî
bilgisine ulaĩmıĩ bir kozmik enerji alanı,
okyanustur. Sonsuzlukta bir nokta da olsa,
o kâinatın efendisidir. Bizim insana verdiğimiz anlam ve değer budur. İnsanlık cevherini kemal noktasına taĩımak için “âlemlere
rahmet olarak” gönderilmiĩ bir irfan abidesidir. Bu da bir fakr mertebesidir.
Fakr makamına ulaĩanlar için; terk-i
dünya, terk-i ukba, terk-i terk, insan-ı kâmil
olmak, beĩer boyutunu aĩmak, egosunu terk
etmek, üst benlik boyutunda yaĩadığı sürece tutarlı, tüm insanlığa yararlı bir hayat çizgisi oluĩturmak imkânsız değildir.
“Sen kendini basit bir varlık sanmaktasın. Oysa hikmetlerle dolu olan en büyük
âlem sende gizlidir.”(Hz. Ali).
Esîrindir tabiat, dest-i teshîrindedir eĩyâ;
Senin ahkâmının münkaadıdır, mahkûmudur
dünya.
İfadeleri, bizim içinde bulunduğumuz
medeniyetimizin seviyesini göstermek
bakımından önemlidir. İnsanın cenneticehennemi öte dünyada, insanlığın cenneticehennemi bu dünyadadır.
İnsanlar ölür, insanlık yaĩar. Ruhunu
rehine verip, teniyle yaĩayanların pas tutan
gönüllerinde sevgiye yer yoktur. Bilge insan,
evrenin tesadüf eseri olmadığını bilir, çünkü
o kendisinin evreni korumak ve geliĩtirmek
için var edildiğinin farkındadır. Bilgisi hakikat bilgisidir. Sevgi, iyilik, güzellik, yararlı
olma gibi cevherlerin, fazilet ve değerlerin insana bağıĩlanması büyük lütuftur ve
Alevi-Bektaĩi edebiyatı da bu manada bütün
insanlığa seslenecek verilerle yüklüdür.
SON NOTLAR
1. Devriyeler konusunda özellikle
dört çalıĩma zikredilmelidir. Rıza
Tevfi k, Devriyeler. Peyâm-ı Edebi nr.25, Mart 1330/1914(aynı yazı
Rıza Tevfi k’in Tekke ve Halk Edebiyatı ile İlgili Makaleleri. Haz: Abdullah Uçman, Ank, 1982. s. 84-94).
Rıza Tevfi k, Arĩive Gaybi, Peyâm-ı
Edebi nr. 38.15 Mayıs 1330.(Abdullah Uçman. Üsküdarlı Haĩim
30
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
Baba’nın 94 beyitlik Devriye’sini
de neĩretmiĩtir). Fuad Köprülü.
Türk Edebiyâtında İlk Mutasavvıflar. Ank. 1963. Abdülbâki Gülpı-
narlı, Alevi-Bektaĩi Nefesleri. İst.
1963, s. 70-71. Abdurrahman Güzel,
Niyâzî-i Mısrî’nin Gözden Kaçan
Bir Eseri: Risâle-i Devriye. Türk
Kültürü Araĩ. XVII-XXI/1-2 Ank.
1983, s. 121-137. Fevziye Abdullah Tansel, Oğlanlar Ĩeyhi İbrahîm
Efendi ve Devriyesi. A.Ü. İlh. Fak.
Der. C.XVII, Ank. 1971, s. 187-199.
Mehmet Önder. Halk Ozanı Karamanlı Gufrani ve Bir Devriyesi. III.
Uluslararası THE Semineri. Eskiĩehir 1989, s. 348-351. Mustafa Tatcı.
Edebiyattan İçeri, Ank. 1997.
2. Bu yazıda hologram ile ilgili bilgiler. Michael Tablot’un Holografi k
Evren isimli kitabı ile Bilim ve Teknik dergisinden alınmıĩtır.
3. Feyz-i Mukaddes’in yalnız cevheri
yönüyle değil fakat sıfatları, fi illeri
ve olayları da göz önünde tutarak
hepsini eĩya diye isimlendirdiğimiz nesnelerin varlığa büründü-
rülmelerine delâlet ettiğini söyleyebiliriz. Feyz-i Mukaddes, Feyz-i
Akdes ile varlık kazanmıĩ olan
Âyan-ı sabiteler’in, idrak olunabilir
varlıklar(makulât) halini terk ederek, hislerle idrak olunan âlemin
bilfi il mevcut olmasının sebebidir.
DEVRİYE ÖRNEKLERİ
(1)
Hâlık’ımnı izler min tün kün cihân içinde
Tört yanımdın yol idi kevn ü mekân içinde
Törtdin yitige gittim tokuznı güzer ittim
Ondın ikige kildim cerh-i keyvân içinde
Üç yüz altmıĩ su kitçim tört yüz kırk tört tağ aĩtım
Vahdet ĩarabın içtim tüĩtüm meydân içinde
Çünki tüĩtüm meydanga meydannı tola kördüm
Yüz ming ârifni kördüm barça cevlân içinde
Gavvâs bahrıga kirdim vücûd ĩehrini kizdim
Dürni sadefte kördüm güherni kân içinde
Arĩ u kürsini yördüm Levh ü Kalem’ni kördüm
Vücûd ĩehrini kizdim aydım bu cân içinde
Cânım kördüm cânânda ıĩkını kördüm meydânda
Âĩıklarnıng meydanı çümle bustân içinde
İrni kördüm irgeĩtim istedügümni sordum
Barçası sinde didi kaldım hayrân içinde
Hayrân boluban kaldım bî-huĩ boluban taldım
Özimni derdge saldım taptım dermân içinde
Miskîn Hâce Ahmed cânı hem güherdir hem kânı
Cümle anıng mekânı ol lâ-mekân içinde
(Pala, 1995: 115-116).
Hoca Ahmed Yesevî
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
31
(2)
Ol Kadir-i Kün feyekûn, lütf edici Sübhân benem
Kesmeden rızkını veren, cümlelere sultân benem
Nutfeden Âdem yaratan, yumurtadan kuĩ düreten
Kudret dilini söyleten, zikr eyleten Sübhân benem
Kimisini zâhid eyleyen, kimisine fâsık eyleyen
’Ayıplarını örtüci, ol delil ile bürhân benem
Bir kulına atlar virüp avret ü mâl çoklar virüp
Her birinün yok bir pûlı rahm idici Rahman benem
Benem ebed benem bekâ, ol Kâdir ü Hay mutlaka
Hızır ola yarın saka anı kılan Gufrân benem
Dört dürlü nesneden hâsıl bilün benem uĩda delil
Odıla su toprag u yil bünyâd kılan Yezdân benem
Ete deri sünük çatan, ten perdelerini dutan
Kudret iĩüm çokdur benüm hem zâhir ü ‘ıyan benem
Hem bâtınem hem zâhirem, hem evvelem, hem âhirem
Bu cümlesini yaradup hem tertîbi kılan benem
Yokdur arada tercemân andagı iĩ bana ‘ıyân
Oldur bana viren lisân ol denize ‘ummân benem
Bu yiri gögi yaradan bu ‘Arĩ’ı Kürsî durudan
Bin bir adı vardur Yûnus ol sâhib-i Kur’ân benem
Bu cümle erkânı koyup birlik yolın tutan benem
Hırs u tama benden ırak hep ardıma atan benem
Bakan benem gören benem alan benem viren benem
Ne Cebrâil ne Mikâil İsrâfi l’i kılan benem
Yidinci kat yirlerde(ben) sekizinci kat göklerde(ben)
Bu söylenen dillerde(ben) hükmi tamâm kılan benem
Emrile bulut oynadan yirde bereket kaynakları
Elümde kudret ĩinigi halka rızık viren benem
Bir karâra tutdum karâr benüm sırruma kim irer
Câhil beni kanda görür gönüllere giren benem
Çagram himmet leĩkerine dirile dost iĩigine
‘Arĩ önünde ‘aklumıla hıdmet kılup turan benem
Gök yüzinde feriĩteler Yûnus ne kasd ider bular
Dek turmazsa feriĩteler ‘Arĩ’a çomak uran benem
Delü oldumıdı Yûnus ‘ıĩk oldı bana kulavuz
Hazrete degin yalunuz yüzi süri viren benem
(Tatcı, 1990: 277-278).
(3)
Çark-ı felek yoğidi cânlarumuz var iken
Biz ol vaktin dost idük Azrâ’il ağyâr iken
Niçe yıllar biz anda cem’ idük cân kânında
Hakîkat âleminde ma’rifet söyler iken
Çalap ‘ıĩkı cândaydı bu biliĩlik andaydı
Âdem Havva kandaydı biz anunla yâr iken
Dün geldi safî Âdem dünyâya basdı kadem
İblis aldadı ol dem uçmakda gezer iken
32
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
Ol vaktin biz uçarduk ceylan urup göçerdük
Nûrdan ĩarâb içerdük Hak bizi toylar iken
Cânlar anda biliĩdi ol dem gönül alıĩdı
Âlem halkı karıĩdı denizler kaynar iken
Ĩükür bu deme geldük dostları bunda bulduk
Tuz ekmek bile yidük ‘ıĩk demin oynar iken
Ne oğul vardı ne kız vâhididük anda biz
Konĩıyıduk cümlemüz nûr tağın yaylar iken
Ne gök varıdı ne yir ne zeber vardı ne zir
Yûnus dostdan haber vir ‘ıĩkile göyner iken
(Yıldırım, 2000: 210-211).
Yûnus Emre
(4)
Ben ezelde var idim
Mâĩuk ile yâr idim
Hak beni bunda saldı
Âlemi göre geldim
Yerdeydim göğe ağdım
Gökten de yere yağdım
Âdem donun donandım
Cevlânı süre geldim (Uludağ, 2005: 106).
Yûnus Emre
(5)
Vasf-ı nihânımdan sonra alsın haber nerde idim
Var olmadan kevn ü mekân ol Ĩâh ile birde idim
Akl ile azmeden buna eremeye kala dona
Nûr-ı hakâyık kalmadan ilmullahta sırdan idim
Bahr-ı Zât’ın mevci beni sürdü kenara aĩk ile
Zât- ı hakâyık nûruna geldim acep yerde idim
Evvel O’nun zâtı nûru aĩk¬¬-ı ezeli nâr ile
Yedi ismin nûrun maya kaldığı esrârda idim
Ef’âlimin esrârıdır söylediğim anlayana
Yedi bin yıl halvet süren kandildeki nurda idim
Geldim cihana çün âdem cennete gönderdi Hudâ’m
Emrin sıdum reddeyledim Serendib’de zârda idim
Gâh-i Nûh oldum gâhi Lût gah Yunus oldum gah Dâvûd
İbrahim ile bir zaman ateĩte gülzârda idim
Bulsa kiĩi dosttan belâ mâĩuk gelip vefâ kıla
Kurtlar tenim çiyner iken Eyyûb ile zârda idim.
Yâkûb ile kıldım fi gân Yûsuf ile oldum revân
Ĩehr-i Mısır’da bey olan dellâl-ı bâzarda idim
Her bir nebî geldi bile mihmân idim ben sır ile
Îsâ ile ağdım göğe Mûsâ ile Tûr’da idim
Geldi cihâna Mustafâ mîrâc edip buldu safâ
Ben de bile gördüm vefa hazrette nazarda idim
Ben yârime can vermeye nâra vurup Hallâc ile
Çaldım “Ene’l-Hak” nöbetin Mansûr ile dârda idim
Ben değilim bunu diyen ilhâm-ı Hak’tır söyleten
Bir sır gelip nutk eyledi ben arada perde idim
Ümmî Sinan eydür bu cân kılmaz niĩânda bir mekân
Zîrâ ki ol Ĩâh’ıma ben varmaya ikrârda idim
(Ĩener, 2003: 263-264).
Ümmî Sinan
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
33
(6)
Ak süt iken kızıl kana karıĩıp
Emr-i Hak’la coĩup cevlanâ geldim
Mâ-i cârî ile akıp yarıĩıp
Katre-i nâ-çizden ummana geldim
Dokuz ay on gün batn-ı mâderde
Kudretten gözüme çekildi perde
Vaktim tamam olup âhiri yerde
Çıkıp ten donundan cihâna geldim
Hakikat meyinden nûĩ edip kanıp
Can gözlerim o gafl etten uyanıp
Kudretten her türlü renge boyanıp
Bu âlemi nakĩ u elvâna geldim
Bir zerreyim âfi tabımdan dûrum
Aĩk ile mesrûrum kalbi pür nûrum
Tâ ezelden zevk-ı seyre mecburum
Seyr ü sülûk edip seyrâna geldim
El tutup tarikat râhına girdim
Çok evliyalara hizmetler verdim
Sıdk u hulûs ile ben Hakk’a erdim
Bu cihana keĩf-i burhâna geldim
Erden el almıĩam ben de bir erim
Râh- ı hakikatte ehl-i hünerim
Hak’tan geldim yine Hakk’a giderim
Hemen bu mekâna mihmâna geldim
Tıfl -ı edced-hânımrûz-ı elestten
Hidayet eriĩip feyz-i kudretten
Hikmetler okuyup ilm-i hikmetten
Ol mekteb-i sırr-ı irfâna geldim
Aĩk ile kendime biçtim kefenim
Dolayıp boynuma taktım resenim
Vardır asliyetim Mansur’dan benim
Asılmaya dâr-ı dîvâna geldim
Anladım aslımı bildim kendimi
Erenlerden aldım nush u pendimi
Pîrlerden kuĩandım kemer bendimi
Merd-i ĩeh-bâz olup meydâna geldim
Dîn-i Muhammed’i icrâ kılmaya
İmam Hüseyn inkikamın almaya
Ol Yezid kavmine kılıç çalmaya
Bir olup Mehdi’yle bir yana geldim
Münkirlerle cenk eyledim bunca dem
Çektim ellerinden çok renc ü elem
Öldürürse beni münkirler ne gam
Ben Hüseyn aĩkına kurbâna geldim
Nice kahramanlık edip meydanda
Koymayıp intikam aldım düĩmanda
Söylenir ĩöhretim ĩânım cihanda
Sürüp çok demler bu devrâna geldim
Gelip ihtiyarlık düĩtü serime
Oturup kalkamaz oldum yerime
Lerze inip bütün her yerlerime
Bir muhalif vakt u zamâna geldim
Gelip ol Azrail aldı canımı
Bir pençede döktü yüz bin kanımı
Kesti nefesimi hep dermanımı
Eyvah ben o mevt-i hazâna geldim
34
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
Üryan püryan edip beni soydular
Nazik tenim teneĩirde yuydular
Alıp gidip kabristana koydular
Hayf ben o sessiz virâna geldim
Gûĩuma bir sadâ geldi akabi
Gördüm ki bir melek söyler Arabî
Titretür yerleri hıĩm u gazabı
Havf ile gafl etten uyana geldim
Geldi bir hıĩm ile ol arap melek
Dedi bana ol dem “dinek Rabbek”
“Aman yâ Muhammed nebî” diyerek
Geçtim o suali âsâna geldim
Nice bin yıl yattım turâb içre bil
Böyle emreylemiĩ o Rabb-ı celil
Çalınıp bir nice Sûr-ı İsrefi l
Uyanıp kabrimde ben câna geldim
Gördüm ol dem hep mürdeler dirilmiĩ
Cümle âlem arasat’a derilmiĩ
Baktım ki terazi mizân kurulmuĩ
Baĩ açık yarıĩıp mizâna geldim
İki melek yakama el saldılar
Çekip beni mîzan üzre aldılar
Bu kul “mağfûr” deyip nidâ kıldılar
Ĩükr edip ben ĩâd u handâna geldim
Dediler ol vakit bana “kum teal”
Gösterdiler bir hoĩ mekân ü mahal
Nakĩı güzel yakut la’l yeĩil al
Ĩükür ben cennet-i Rıdvân’a geldim
Seyr ettim o güzel gül-zârı bir an
Dediler yetiĩir bu kadar seyrân
Getirdiler beni ol dem oradan
Yine bir acâib mekâna geldim
O mekândan biraz geldim beriye
Rast geldim anda ulu çeriye
Dediler bana gel gir içeriye
Akıllar mat eden der-bâna geldim
Akl u fi kr ü nefs girdim içeri
Gördüm anda vardır div ü peri
Korkup aklım aldı oldum serseri
Hayf bir belâlı zindâna geldim
Âdem yoktur kimden alam haberi
Anda varan çıkmaz derler ekseri
Usul döndüm ol mahalden ben geri
Çıkıp ol efl âk-i devrâna geldim
Efl âkte nücûma varıp karıĩtım
Nücûmdan anâsır bahrine düĩtüm
Heman ol dem cemâdâta ulaĩtım
Ol hikmet sırrını seyrâna geldim
Görün beni nerden gelip gitmiĩim
Cemâdattan nebâtata yetmiĩim
Sefi l düĩüp batn-ı hayvana geldim
Sıfât-ı hayvana düĩtü menzilim
Ağzım mühürlendi söylemez dilim
Dedim yâ Rab benim nic’olur halim
Zâr u fi gân edip efgâna geldim
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
35
Sıfat-ı hayvanda gezdim bir eyyâm
Geçip menzillerim olunca tamam
Bildim aslım Âdem Aleyhi’s-selâm
Ahsen-i sûrette cihana geldim
Çok seyr üdevr edip geldim ben ey can
Bildim cihan yine evvelki cihan
Bundan ötesini etmezem beyan
Bu sırrı saklayıp pinhâna geldim
Dört kitapta yoktur bu ilim inan
“İlm-i devriye”dir bu bir sırr-ı kân
Bulup bir mürĩid-i kâmil ü irfan
Okuyup bu dersi âyâna geldim
Afveyle günahım Gaffarü’zj-zünûb
Setreyle uyûbum Setterü’l-uyûb
Bu Hüsnî cürmünü bilip utanıp
Yâ Rabbi rahmet ü gufrâna geldim
(Dilçin, 1999: 348-351).
Hüsnî
(7)
Cihan var olmadan ketm-i ademde
Hak ile birlikte yekdaĩ idim ben
Yarattı bu mülkü çünkü o demden
Yaptım tasvîrini nakkaĩ idim ben
Anâsırda bir libâsa büründüm
Nâr ü bâd ü âb ü hâkten göründüm
Hayrül-beĩer ile dünyaya geldim
Âdem ile bile bir yaĩ idim ben
Âdem’in sulbünden Ĩit olup geldim
Nûh-i Nebî oldum tûfanâ daldım
Bir zaman bu mülke İbrâahim oldum ben
Yaptım Beytullâhı taĩ taĩıdım ben
İsmail göründüm bir zaman ey can
İshak Ya’kub Yûsuf oldum bir zaman
Eyyub geldim çok çağırdım el- aman
Kurt yedi vücûdum kan yaĩ idim ben
Zekeriyyâ ile beni biçtiler
Yahya ile kanım yere saçtılar
Davud geldim çok peĩime düĩtüler
Mühr-i Süleyman’ı çok taĩıdım ben
Mübarek asâyı Mûsâ’ya verdim
Ruhul-Kudüs olup Meryem’e erdim
Cümle evliyaya ben rehber oldum
Muciz murg-ı ĩeb-i huffaĩ idim ben
Sulb-i pederimden Ahmed-i Muhtâr
Olup da cihana geldim aĩikar
Ali ile çok takındım zülfekâr
Kul iken zât ile sırdâĩ idim ben
Tefekkür eyledim ben kendi kendim
Mucize görmeden imâna geldim
Ĩâh-ı merdân ile Düldül’e bindim
Zülfekar bağlandım tığ taĩıdım ben
Sekahum hamrinden içildi ĩerbet
Kuruldu ayn-i cem ettik mahabbet
Meydana açıldı sırr-ı hakikat
Aldığım esrâra sırdâĩ idim ben
36
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
Hidâyet eriĩti bize Allah’tan
Biat ettik cümle rasûlullâh’tan
Haber verdi bize seyrifi llâhtan
Ĩah-ı merdân ile sırdaĩ idim ben
Bu cihan mülkünü devredip geldim
Kırklar meydanında erkâna girdim
Ĩah-ı velâyetten kemerbest oldum
Selmân-ı pâk ile yoldaĩ idim ben
Ĩükür matlubumu getirdim ele
Gül oldum feryâdı verdim bülbüle
Cem’olduk bir yere Ehl-i beyt ile
Kırklar meydanında ferrâĩ idim ben
İkrar verdik cümle düzüldük yola
Sırrı fâĩ etmedik asla bir kula
Kerbelâ’dan İmam Hüseyn’le bile
Hâk ettim dâmeni gül taĩıdım ben
Ĩu fenâ mülküne çok geldim gittim
Yağmur olup yağdım ot olup bittim
Urum diyârını ben irĩâd ettim
Horasan’dan gelen Bektâĩ idim ben
Gâhi nebi gâhi veli göründüm
Gâhi uslu gâhi deli göründüm
Gâhi Ahmed gâhi Ali göründüm
Kimse bilmez sırrım kallâĩ idim ben
Hamdü lillah ĩimdi Ĩîrî dediler
Geldim gittim zâtım hiç bilmediler
Kimseler bu remzi fehmetmediler
Her gelen mahlûka kardaĩ idim ben
(Gölpınarlı, 1992: 75-77).
Ĩîrî
(8)
Lâ mekân elinden geldim cihâna
Kereme uğrayıp kâna yetiĩdim
Elden ele kaptan kaba süzüldüm
Ehl-i kemâl olan câna yetiĩdim
Hakikatten bir söz geldi dilime
Marifetten bir gül geçti elime
Kudiretten su bağlandı gölüme
Katre idim ben ummâna yetiĩtim
Râmi’yâyım budur söz muhtasarı
Ben pirimden içtim âb-ı Kevseri
Evliyalar hem erenler serveri
Dest uzatıp ben dâmâna yetiĩdim (Ergun, 1956).
Âĩık Râmi
(9)
Hakikatte zaman mekan yoğ iken
Zamansız mekansız zamanda idim
Âdemde âlemde niĩan yoğ iken
Cibal-i ademde bürhanda idim
Bu mânâ zahirdir aĩık-ı safa
Onlar ki Hakk ile kalır musaffâ
İrâde olmadan nûn ile kafa
Kaf u nûn içinde nihânda idim
Evvel Allah idi vâhid ü kahhar
Murad etti gencin eyledi izhâr
Yarattı bir tane cevher-i ĩehvâr
Lemeân- ı dürr-i rahĩanda idim
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
37
Sun-i hakikat oldu lem-yezel
Fesubhânellezi eaz ü ecel
Nur-i Muhammed’dir cümleden evvel
İnandım billahi imanda idim
İbtida Habib’in halk etti ol Hak
Âlem-i nura kıldı müstağrak
Nurunu yüzünden eyledi mutlak
Nur ile nur oldum nuranda idim
Arif olan anlar bu ilm-i râzdan
Cevher-i hakikat çıkar mecâzdan
Âlem-i ulviyet yaradılmazdan
Ben lâ vü illâda devrânda idim
Çünkü ol âlim ü alâm ü dânâ
Muhammed ismine basıldı imza
Maden-i esrârın etti hüveyda
Yazılan hücce-i burhanda idim
Anın hürmetine oldu dü-âlem
Bais-i âlemdir Hazret-i Hâtem
Tamir olunurken vücûd¬-u âdem
Melâik haliyle ben anda idim
Düzdü anasırdan cism-i âdemi
Ademle müzeyyen kıldı âlemi
Ol zamanda olup aĩkın mahremi
Âĩık oldum aĩka cananda idim
Ol dem mahrem olup esrâr-ı aĩka
Kul oldum dergâh-ı hünkâr-ı aĩka
Ruhlar cem olunca bazâr- ı aĩka
Ben saray-ı hâs-ı sultanda idim
Hitâb-ı elesti kıldıkta Yezdan
Rabb’imizsin dedik cümle ol zaman
Secdeye vardıkta ervah-ı insan
Kâmiller safında sağ yanda idim
Emroldu eĩyaya Hak’tan emânet
İbâ eylediler arz-u semavat
Âdem kabul edip kıldı itaat
Yazılan ahd ile peymanda idim
Lâ’da mahv eyledim bu mümkinatı
İlla da fark ettim Hakk’ın ispatı
Mustafa olmaz mı gönül mir’atı
Âdem sâfi ile cihanda idim
Gitti Âdem sâfi devretti devran
Günden güne arttı evlâd-ı insan
Yapıldı sefi ne emroldu Tufan
Nuh ile beraber tufanda idim
Taraf-ı Rahman’da olundu ferman
Kâbe’yi yapmaya Halilü’r Rahman
Gökten İsmail’e inende kurban
Ben tavaf-ı beyt-i Rahman’da idim
Ne esrâr var bunun takaddümünde
Ehl-i idrâkin olur tefehhümünde
Hak ile Musa’nın tekellümünde
Tûr-i Sinâ’da bir mekânda idim
Ber-karar olunmaz cihan câhında
İstirahat ara Hak dergâhında
Sultan Süleyman’ın taht-ı gâhında
Ĩah-ı mürgân ile divanda idim
38
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
Mukaddere Halil olur mu tedbir
Elbette feseder tedbir-i takdir
Okuyup ettikte İncil’i tefsir
Müĩkal- i nüzûl-ı furkanda idim
Gör ne hûb bezendi saray-ı sübhan
Hane hazır olmadan konar mı sultan
Teĩrif buyurunca Resûl-u Zîĩan
Ben muti-i râhı erkânda idim
Odur evvel ahır fahr-ı cihânın
Vasfı münkün müdür öyle zîĩanın
Dört kitap içinde mehdini anın
Gûĩ edüp deryâ-yı hayranda idim
Ol kâĩif-i esrâr dürr-i ĩehvâr
Güneĩ gibi dinin eyledi izhâr
Dahi mestûr iken ol sırr-ı settâr
Anın dergâhında derbanda idim
…
Ebü’l beĩer bağ-ı iremde iken
Saray- ı anasır hademde iken
Silsilem sahra-yı ademde iken
Ben meydan-ı aĩka seyranda idim
Bu mânâ muğlaktır gelmez beyana
Akıllar erer mi sırr- ı Sübhan’a
Validem gelmeden mülk-i cihane
Ben rahm-ı maderde gümanda idim
Emrah sana haktır bu ilm-i esrar
Birlik hakikatin eyledin ikrar
N’eyleyem mekteb-i mantıkı ey yâr
Ezelden mekteb-i irfanda idim
(Albayrak, 2010: 137-138).
Erzurumlu Emrah
(10)
Anâsır gömleğin giymezden evvel
Âzâde baĩıma Hünkâr idim ben
Cihân-ı âleme gelmezden evvel
Nûr-u Tecellâ’da envâr idim ben
Ruh –u Sultânî’den olundum tefrik
Vücûd iklimine oldum muvafık
Sıfat-ı âdeme girdim mutâbık
Mâder-i nihâna minhan idim ben
Halk olmazdan evvel mülk- ü melekût
Kimse kılmaz iken Mevlâ’ya sücûd
Arĩ-u kürs, levh ü kalem olmadan mevcûd
İnd-i Mânevî’de hem vâr idim ben
Ezel bîdert idim bin Dertli oldum
Makam makam gezdim cihana geldim
Kendimi Ahsen-i takvîmde buldum
Hakk ile vâkıf-ı esrâr idim ben (Dedebaba, 1998: 133).
Dertli
(11)
Farzediniz üç bin sene evvel ben
Geldim gittim dehre bir insan idim
Fakat beĩ bin sene önce yok iken
O sûrete bir sîretle kân idim
Sîretim ki bir esîrî ihtizaz
Ezelidir yoktan sûret olamaz
Sevda oldum gezdim dillerde biraz
Son demlerde perdede mihman idim
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
39
Gönüllerden güzelliğe akardım
Kimde olsam gamla yakar yıkardım
Bir güzele bend olamaz bıkardım
Bu hikmete kendim de hayran idim
Sırr-ı vahdet çerağını söndürdü
İlâhî bir râĩe rahme göndürdü
Bir neveden bak nelere döndürdü
O âlemde bile kahraman idim
Milyonlarca emsâlimin içinde
Hak kazandım o ummanın dibinde
Bin plânla bir beyzanın ininde
Muhitime karĩı hükümrân idim
Müddet geldi ĩu âleme fırladım
Gençlik çoĩtu bir aĩk ile parladım
Duydum bildim yazdım çizdim zırladım
Hindistan’da Budda Brahman idim
Benden evvel gelenleri düĩündüm
Bir din vardı önce taptım övündüm
Zan tereddüt birçok göklere döndüm
Makulüne ben kendim burhan idim
Burhanım ĩu ben var mıyım yok muyum?
Evet, varım insanım Hintli soyum
Ve kendimde son bulduğum Viĩno’yum
Bu suretle taptığım Yezdan idim
Tapılmasam ben tapmazdım burada
Çünkü sırren farkımız yok arada
Yerde gökte denizlerde karada
O seyyahın teninde ben can idim
…
Bir lokmada yüz bin ĩahsiyetim var
Kenz-i mahfî lâ taayyün bu esrar
Bir nevede nasıl etmiĩtim karar
Bilirsin ya katrede umman idim
Sûretteki ruhum tenim sîrette
Neyzen oldum vatan adı gurbette
Bir “Azâb-ı Mukaddes”tim niyette
Teraneler içinde giryân idim
(Gölpınarlı, 1992: 81-82).
Neyzen Tevfi k
KAYNAKÇA
ALBAYRAK, Nurettin. (2010). Ansiklopedik
Halk Edebiyatı Sözlüğü. İstanbul.
Arabî. (1994). Fusûsül-Hikem I-IV. Haz.: Avni
Konuk-Selçuk Eraydın. İstanbul.
Arabî. (2007). el-Füttûhâtü’l-Mekkiyye(C.II).
İstanbul.
ARAZ, Nezihe. (1996). Dertli Dolap. İstanbul.
BURSEVÎ, İsmail Hakkı. (1967). Kenz-i Mahfi
Sad. Haz.: A. Akçiçek. İstanbul.
BURSEVÎ, İsmail Hakkı. (2005). Ruhü’l-Beyân
(IX). İstanbul.
ÇELEBİ, Asaf Halet. (1983). On Mani Padme
Hum. İstanbul.
DEDEBABA, Bedri Noyan. (1998). Bütün
Yönleriyle Bektaĩilik ve Alevilik l.
Ankara.
DEDEBABA, Bedri Noyan. (1998). Bütün
Yönleriyle Bektâĩilik ve Alevîlik(C. I).
Ankara.
DEDEBABA, Bedri Noyan. (1999). Bütün
Yönleriyle Bektâĩilik ve Alevîlik(C. III).
İstanbul.
DİLÇİN, Cem. (1999). Örneklerle Türk Ĩiiri
Bilgisi. Ankara.
40
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
ERGUN, Sadettin Nüzhet. (1956). 19. Asırdan
Beri Bektaĩi-Kızılbaĩ-Alevî Ĩairleri ve
Nefesleri(C.III). İstanbul.
Fazlu Rahman. (1981). İslam. Çev.: Mehmet
Dağ. Mehmet Aydın. İstanbul.
FENNÎ, İsmail. (1997). Vahdet-i Vücûd ve
Arabî. İstanbul.
FİLİZ, Lütfî. (2001). Noktanın Sonsuzluğu.
İstanbul.
GOLDZIHER, Ignaz. (1953). “Hadîs’te YeniEfl âtuncu ve Gnostik Unsurlar”. Çev.: Dr.
Ömer Özsoy. Ankara.
GÖLPINARLI, Abdulbaki. (1992). AleviBektaĩi Nefesleri. İstanbul.
GÜRSU, Bülent. (2006). Kozmoloji Sufi
Psikolojisi ve Kadim Simya Geleneği.
(www.hermetics.org).
HOCAOĞLU, Durmuĩ. (1995). Laisizmden
Millî Sekülerizme. Ankara.
HUCVİRÎ. (1999). Keĩfü’l-Mahcûb. Tahran.
IZITSU. (1999). Fusûs’ta Anahtar Kavramlar.
Çev.: A. Yüksel Özemre. İstanbul.
KAHRAMAN, Ahmet. (1972). Süleyman
Çelebi-Vesiletün-Necât-Mevlid-i Ĩerif.
Ankara.
KARA, Mustafa. (1980). Tasavvufta Fenâ-
Bekâ Nazariyesi.
MUHYİDDİN İBNÜ’L-ARABÎ. el-Fütühâtü’lMekkiyye(C. III).
OR, Hilmi. (2008). Bilim-Sanat-Yaĩam-Denge.
(www.medicalnetork.com.tr).
ÖZTÜRK, Yaĩar Nuri. (1997). Hallâc-ı
Mansur ve Eseri. İstanbul.
PAKALIN, Mehmet Zeki. (1993). Osmanlı
Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü.
İstanbul.
PALA, İskender. (1995). Ansiklopedik Divan
Ĩiiri Sözlüğü. Ankara.
SUNAR, Cavit. (1974).Tasavvuf Felsefesi ve
Gerçek Felsefe. Ankara.
ĨENER, H. İbrahim. (2003). Türk İslam
Edebiyatı. İstanbul.
TATCI, Mustafa. (1990).Yunus Emre Divanı.
Ankara.
UÇMAN, Abdullah. (2001). Rıza Tevfi k’in
Tekke ve Halk Edebiyatı ile ilgili
Makaleleri. İstanbul.
ULUDAĞ, Süleyman. (1988). Devriye
Maddesi. Diyanet-İslam Ansiklopedisi.
Ankara.
ULUDAĞ, Süleyman. (1999). “Müzâkere
Tarihi ve Kültürel Boyutlarıyla
Türkiye’de Aleviler, Bektaĩiler,
Nusayriler”. İstanbul.
ULUDAĞ, Süleyman. (2005). Tasavvuf
Terimleri Sözlüğü, İstanbul.
ÜLKEN, Hilmi Ziya. (2000). İslam Düĩüncesi.
İstanbul.
YILDIRIM, Ali. (2000). “Baki’nin Devriyye
Türünde Yazdığı Bir Gazeli”. Elazığ.
YULUĞ M. (1996). El-kehf Verrakıym fi Ĩerh-i
Bismillahirrahmanirrahim. İstanbul.
41
BALIKESİR YÖRESİ ÇEPNİ VE TAHTACILARINDA
KAMBERLİK GELENEĞİ
THE TRADITION OF COMPANIONSHIP AMONG THE
POPULATION OF CHEPNI AND TAHTACI IN BAKLIKESIR
Ali DUYMAZ1
Mehmet AÇA2
Halil İbrahim ĨAHİN3
ÖZET
Bu makale, Balıkesir ili Edremit ve Bigadiç ilçelerine bağlı Çepni ve Tahtacı köylerinden Kozpınar ile Doyran’da yaĩayan iki
“kamber” ile bir “sazandar”dan derlenen
kamberlik geleneğiyle ilgili bilgilerden oluĩ-
maktadır. Balıkesir yöresi Çepni ve Tahtacılarının kamberlik gelenekleri hakkında
“iĩlev”, “icra”, “icra ortamı” ve “repertuar”
kavramları doğrultusunda bilgi veren makale, sürdürmekte olduğumuz geniĩ kapsamlı derleme ve inceleme çalıĩmalarımızın
ilk ürünüdür.
Anahtar Kelimeler: Balıkesir, Alevi,
Cem, Çepni, Tahtacı, Kamber, Sazandar.
1 Prof. Dr., Balıkesir Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü.
2 Prof. Dr., Balıkesir Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü.
3 Yrd. Doç. Dr., Balıkesir Üniversitesi, Fen-Edebiyat
Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü.
ABSTRACT
This paper consists of the information
related to the tradition of companionship
collected from two “companions” and one
“sazandar” (musician) living in the Chepni
and Tahtaci villages of Kozpınar and Doyran
linked to the counties, Edremit and Bigadic,
of Balıkesir. The paper giving information
about the tradition of companionship of the
Chepni and Tahtaci in Balıkesir pursuant to
the terms “function”, “performance”, “performance environment”, and “repertoire” is
the fi rst production of our comprehensive
study to compile and examine.
Key Words: Balıkesir, Alevi, Cem, Chepni, Tahtaci, Companion, Sazandar.
Giriĩ
Balıkesir yöresi Çepni(Çetmi) ve Tahtacılarının kamberlik gelenekleri hakkında
çeĩitli açılardan bilgi verecek olan bu bildiri,
alan araĩtırmaları sırasında elde edilen veriler esasında hazırlanmıĩtır. Balıkesir merkezine bağlı olanların yanı sıra, Edremit ve
Bigadiç ilçelerine bağlı çeĩitli köylerde de
42
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
yaĩayan Çepni(Çetmi) ve Tahtacı grupların kendilerini Alevi olarak tanımlamaları
ve “kamber”lerin baĩlıca icra ortamlarının
“cem”ler olması nedeniyle, öncelikle, “cem”,
“on iki hizmet erbabı”, “kamber, âĩık, zakir,
sazandar, gövender” gibi kavramlar üzerinde durulacaktır. Bunu, alan araĩtırmaları
sırasında birebir görüĩülen “kamber”, “zakir” ya da “sazandar”lardan elde edilen bilgiler esasında kamberlik geleneği hakkında
“iĩlev”, “icra”, “icra ortamı” ve “repertuar”
kavramları çevresinde bilgi aktarımı ve de-
ğerlendirmeler izleyecektir. Sonuç kısmında
ise Çepni(Çetmi) ve Tahtacı toplulukların
kamberlik geleneklerinin farklı yönleri ortaya konularak, Balıkesir yöresindeki kamberlik geleneğinin son durumu ve geleceği üzerinde kısa bir değerlendirme yapılacaktır.
Balıkesir yöresi; “halk âĩığı”, “bade”, “irtical”, “güzelleme”, “hikâye”, “saz” ve “atıĩ-
ma” gibi kavramlardan bağımsız bir ĩekilde
düĩünülemeyecek “âĩıklık geleneği”nin sürdürülüp yaĩatılması bakımından günümüzde hissedilebilir bir ağırlığa sahip değildir.
Âĩıklık geleneğinin çok canlı olduğu geçmiĩ
dönemlerde dahi geleneği besleyen ve temsil
eden güçlü temsilciler yetiĩtiremeyen bölgede, “âĩıklık” ya da “âĩıklar” denilince akla
hemen “Çepni/Çetmi”, “Tahtacı”, “Alevilik”, “cem”, “kamber”, “zakir”, “sazandar”,
“âĩık”, “saz” ve “nefes” kavramları gelmektedir. Anılan topluluk isimlerinden ve kavramlardan da anlaĩılacağı üzere, bölgedeki
-özellikle de Alevi Tahtacı ve Çepni(Çetmi)
gruplarının yaĩadığı yerleĩim birimlerindeki- âĩıklık geleneği, dinsel ve sosyal boyutlarıyla ele alınması gereken bir olgudur.
Âĩık tarzı ĩiir geleneği, Anadolu sahasında ortaya çıktığı dönemden bu yana, do-
ğal olarak, dinden ve sosyal iĩlevlerden ba-
ğımsız olmamıĩtır. Tekke geleneğinin âĩık
tarzı ĩiir geleneğinin ortaya çıkıĩındaki rolü
ile bu geleneğin temsilcilerince kullanılan
“âĩık” teriminin baĩlangıçta tekke çevrelerine has bir kavram olduğu gerçeği düĩünüldüğünde, “halk âĩığı”, “güzelleme”, “atıĩ-
ma” ve “hikâye” kavramlarıyla ön plana
çıkan âĩıklık geleneğinin tasavvuf çevreleriyle sıkı iliĩki içerisinde olduğu görülecektir. Tekke-tasavvuf ve âĩıklık gelenekleri
arasındaki sıkı iliĩkiler irdelenirken, AleviBektaĩi-Kızılbaĩ âĩıklarla bu âĩıkların icra
ortamlarının geleneğin yüzyıllar boyunca
güçlü bir ĩekilde sürdürülmesindeki rolleri
de mutlaka göz önünde tutulmalıdır(Günay,
1992: 9-10).
1. Kamberlerin Baĩlıca İcra Ortamı,
Cem Nedir? Hangi Dini ve Sosyal
İĩlevleri Yerine Getirir? On İki
Hizmet Erbabının Görevleri
Nelerdir?
Balıkesir yöresi Çepni(Çetmi) ve Tahtacılarının kamberlik/âĩıklık gelenekleri hakkında bilgi verirken, söze öncelikle
“cem”den baĩlamak gerekecektir. Çünkü
“cem”, yöredeki saz eĩliğinde nefes, düvazimam, miraçlama icra eden “kamber”, “zakir”, “sazandar” ve “âĩık”lar tarafından icra
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
43
edilen dinsel içerikli âĩık sanatının en önemli dini, kültürel ve sosyal ortamıdır.
Cem, Aleviliğin dini ve sosyal içerikli
en önemli kurumlarından birisidir. Bir di-
ğer ifade ile Alevilik, cem kavramı etrafında ĩekillenmektedir. Hz. Muhammed’in
Miraç’tan dönüĩü sırasında uğradığı dergahtaki topluluğun birlikte yaptığı ve adına
“Kırklar Cemi” denilen ibadete bağlanan
cem(Eröz, 1992: 65-66), geçmiĩten günümü-
ze Aleviliğin uygulama alanları olarak yaĩaya gelmiĩtir4
. Cem, Alevilerin temel ibadeti olup, cemde kurban, tevhid, semah gibi
inançsal uygulamalar bulunmaktadır. Di-
ğer bir ifade ile cemler, Hz. Muhammed ve
Hz. Ali’nin de katıldığı ilk cem olan Kırklar
Cemi’nin tekrarıdır; Allah’a ibadet edilen,
Hz. Muhammed, Hz. Ali ve On İki İmamların anıldığı ibadetlerdir.5
Alevilikte cemler, sadece dini değil, aynı
zamanda sosyal içerikli bazı fonksiyonlara
da sahiptir. Genellikle iĩin gücün azaldığı
4 İréne Melikoff da “cem”in ortaya çıkıĩını bu olaya
bağlar ve Kırklar Meclisi’nde Hz. Muhammed’in, miraç yolculuğunda ezdiği üzüm suyundan içtiğinde
(bazen üzümü ezen Ali’dir) vecde geldiğini ve semah
dönmeye baĩladığını söyler(Erseven, 1997: 56).
5 Alevi geleneğinde iki tür cemden söz etmek mümkündür. Bunlardan ilki, her yaĩtan kadın erkek ve çocukların katıldığı ve adına “Birlik Cemi” denilen cemdir. Diğeri ise, evli ve musahipli olanların katıldığı
“Görgü Cemi”dir. Birlik cemleri, eğitim amaçlı cemlerdir. Görgü cemleri ise, yol kurallarına musahiplerin uymak zorunda olduğu cemlerdir. Birlik cemleri
haftada bir yapılırken, görgü cemleri ise yılda bir kez
yapılır.
mevsimlerde geceleri yapılan cemler sayesinde Alevilik inancı nesilden nesle aktarılmıĩtır, cemlere katılanlar dedenin vermiĩ
olduğu bilgiler ve kamberin söylediği nefeslerle Aleviliğin değerlerini, kutsallarını,
felsefesini tanımıĩlardır(Yaman 2006: 162).
Cemlerin düzenlenmesinde ve cemlere kabulde ciddi kuralların varlığı, cemlerin din
dıĩı hayatı da yönlendirdiğini göstermektedir. Cemlerin kontrolündeki “musahiplik”6
,
6 “Sağdıçlık”, “kirvelik” ve “ahiretlik” gibi aileler arasında kan bağına dayanmayan bir akrabalık tesis eden
“musahiplik”, Alevi inancının temel kavramlarındandır. İki Alevi ailesinin dünyada ve ahirette kardeĩ olmasını sağlayan bu uygulamayla, kan kardeĩliğinin
dıĩında ikinci bir kardeĩlik düzeni oluĩturulmuĩ ve
buna da “yol kardeĩliği”(musahiplik) denilmiĩtir. Gelenek, musahipliğin kökenlerini, Hz. Muhammed’le
Hz. Ali arasındaki yol kardeĩliğine dayandırmaktadır.
Hz. Muhammed, Medine’ye göç edince, Medine’de
her göçmenle bir yerliyi musahip yapmıĩtır. Kendisi
de Hz. Ali ile musahip olmuĩtur. Musahiplikle, bir
yandan sosyal dayanıĩma sağlanırken diğer yandan
da paylaĩımcı bir anlayıĩ meydana getirilmiĩtir. Geleneğe göre, musahiplerin malı ortaktır. Birbirleriyle
musahip olan aileler, birbirlerine yardıma koĩarlar.
Musahip olabilmek için evli olmak gerekmektedir.
44
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
“ikrar”7
ve “düĩkünlük”8
gibi olgular, Alevi
toplumunun düzenini, birlik ve beraberliğini sağlamada son derece etkin bir role sahiptirler. Cemde ikrar vererek Alevilik yoluna
giren bir “can”, artık hem dini hem de günlük yaĩamında belirli kurallara uyacağını
kabul eder. Verdiği sözü tutmadığı, etrafına
zarar verdiği durumlarda “düĩkün” kabul
edilir ve toplumdan soyutlanır. Bu bakımdan cemler çeĩitli yaptırımlarıyla sosyal
adaletin de takipçisi konumundadırlar.
7 Alevi inancında bütün tutkulardan, aĩırı isteklerden, dünyaya bağlı geçici dileklerden kurtulmaya ve
özünü gerçeğe adamaya, yani, Alevi öğretisini benimseyip yola girmeye “ikrar(nasip) alma” ya da “ikrar
verme” denilmektedir. İkrar alma ya da verme, temelde, “ölmeden önce ölmek” düĩüncesine dayanmaktadır. Alevi inancında cemde ikrar vererek yola giren
kiĩi; kendisini tüm kötülüklerden, arzulanmayan davranıĩlarından arındırmıĩ kabul edilir. İkrar veren kiĩi,
geri kalan hayatı süresince piĩmanlık duyacağı ĩeyleri
yapmamaya çalıĩır, yani, arınmıĩ ya da arındırılmıĩ
halde kalabilmek için çaba sarf eder. Ele, bele ve dile
sahip olmaya karar vermek anlamına gelen ikrar sırasında dede, talibe genellikle ĩu öğüdü verir: “Yolunu
bir bil. Rehberini peder bil. Mürĩidini, pirin varisi bil. Yalan
söyleme. Haram yeme, gıybet etme, arkadan dedikodu yapma. Ĩehvetperest olma. Eline diline beline sahip ol. Kin ve
kibir tutma. Kimseye haset etme. Garaz, buğuz, inat etme.
Gördüğünü ört, görmediğini söyleme. Elinle koymadığını
alma. Elinin ermediği yere el uzatma. Sözünün geçmediği
yere söz söyleme. İbretle bak, hilm ile söyle. Küçüğüne izzet,
büyüğüne hürmet ve hizmet eyle. On İki İmamı, On Dört
Masum’u bir nur bil. Bunları hak olarak tanı. Her yerde
ve kendi özünde Hakk’ı hazır bil. Erenlerin sırlarına eriĩ.
Gerçek rehber Muhammed Mustafa’yı, gerçek mürĩid Aliel-Murteza’yı bil. Özünü bu yolda böylece tut. Evveli Hû,
ahiri Hû...”
8 Alevi hukuku ve düĩkünlük sistemiyle ilgili bir de-
ğerlendirme için bkz. Birdoğan, 2003: 252-271.
Sosyal birliktelikler nasıl belirli bir dü-
zen içinde oluĩmaktaysa cemlerin de belirli kuralları vardır. Cemde on iki hizmet ve
bu hizmetlerin de icracıları vardır. Hizmet
sahipleri, cemdeki iĩleyiĩ sırasında görevini
yerine getirir. “Dede”, cemi yönetir. “Rehber”, cemde görgüsü yapılanlara yardımcı
olur. “Gözcü”, cemin düzeninden sorumludur. “Çerağcı”, cemdeki çerağı, ocağı yakar.
“Zakir”(Kamber, Sazandar) saz eĩliğinde
nefesler söyler. “Süpürgeci”, cem meydanı-
nın temizlenmesinde, hizmetlerin sonunda
süpürge çalmada görevlidir. “Lokmacı”,
lokma sorumlusudur. “Saka”, su dağıtır,
lokmalar yendikten sonra temizlik için ibrik, leğen havlu getirir. “Sofracı”, kurban ve
yemek iĩleriyle ilgilenir. “Pervane”, ceme
gelenlerle ilgilenir. “Peyik”, cemin yapılaca-
ğını haber verir. “Kapıcı”, cem yapılan yerin
kapısında görevlidir(Yaman 2006: 163-164).9
Görüldüğü gibi cemler, adeta küçük bir toplumu sembolize etmekte, toplumsal iĩbölü-
mü ve toplumsal birliktelik cemlerde pekiĩ-
tirilmektedir.
9 Cemlerdeki hizmetleri yürüten hizmet erbaplarına
verilen isimler bölgelere göre farklılıklar gösterebilmektedir. Örneğin Balıkesir ili Edremit ilçesine bağlı
Tahtacı köyü Doyran’da “kütükçü” diye bir adlandırmaya rastlanmaktadır ki, bu, cemdeki çerağı ve
ocağı yakmakla yükümlü “çerağcı”ya verilen baĩka
bir isimdir. Cemdeki on iki hizmetin manevi temsilcileri vardır. Aleviliğe göre bu manevi temsilciler, genellikle Türkmen dede ve babalarından oluĩmaktadır:
1. Tarikatçı: Hz. Hasan Mücteba; 2. Davetçi: Hz. Hü-
seyin Dest-i Kerbela; 3. Saki: Hallac-ı Mansur; 4. Zakir:
Seyyid Nesimi; 5. İbriktar: Sarı İsmail; 6. Gözcü: Karacaahmed; 7. Çerağcı: Kara Pirabat Sultan; 8. Sofracı:
Garib Musa Sultan; 9. Meydancı: Barak Baba; 10. Ferraĩ: Resül Baba Sultan; 11. Pervane: Tapduk Emre;
12. Kapıcı: Güvenç Abdal.
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
45
Cemlerin iĩleyiĩinde iki hizmet sahibinin öne çıktığını, cemde yapılan etkinliklerden takip edebilmekteyiz. Cem hizmetinin
yürütülmesinde dede ve dedenin yanındaki
kamberin önemli bir yeri vardır. Dede, cemdekilere nasihatlerde bulunup cemin çeĩitli safhalarında yapılması gereken iĩlemleri
yaptığı dualarla takip ederken, bu iĩleyiĩ
içinde kamber de aktif olarak yer almaktadır.
Bazen dedenin verdiği bilgileri tamamlayı-
cı, bazen de dedenin sohbetini yönlendiren
nefesler okuyan kamber, cemlerin yapılmasında dede kadar önemli bir hizmet ehlidir.
Kamber cemlerde saz eĩliğinde, “deyiĩ”,
“nefes”10, “düvazimam”11 okur. Bu, cemin
olmazsa olmaz kuralıdır. Cemin baĩlamasında, hizmet sahiplerinin geliĩinde, çerağın
yakılmasında, kurbanın kesilmesinde, semahın dönülmesinde ve buna benzer cemin
çeĩitli safhalarında kamber duruma uygun
nefesler söylemekle yükümlüdür.
Cemlerde kamberin üstlendiği göreve
daha yakından bakmak faydalı olacaktır.
Cemin baĩlangıç kısmında kamber, hoĩ geldin deyiĩleri, merhaba deyiĩleri çalıp söyler.
Sonrasında ise dedenin anlattığı, üzerinde
durduğu konularla ilgili nefesler söyler.
10 Cem ibadetlerinde kendine has bir beste ile okunur ve kutsallık taĩır. Koĩma yapısındaki dörtlüklerle
oluĩturulan nefeslerde aĩktan, didardan, sakiden, badeden, velilerin menkıbelerinden, yoldan, erkândan
söz edilir.
11 Kamberler tarafından cemlerde okunan ve On İki
İmam, Hz. Peygamber, Hz. Ali ve Hz. Fatma’yı öven
manzumelerdir. Terimin orijinali “duvazdeh imam”
olmakla birlikte, gelenekte “düvazimam” ve “düvazmam” diye de söylenmektedir.
Cemdeki iĩleri yapacak, cemin yürütülmesinde görev alacaklar da yine cemin baĩ kı-
sımlarında çağrılırlar. Çağırma iĩleminde
dede, hizmet sahiplerine dualarını verir,
bazı durumlarda çağırma iĩini kamber bir
deyiĩle yapabilir. Cemin baĩladığını sembolize eden “delil”in uyandırılmasında da
dede dua okurken kamber delille(çerağ)
alakalı, delilden bahseden üç düvazimam
söyler. Cemlerin önemli safhalarından birisi
olan kurbanın tekbirlenmesi ve kesilmesinde kamber, içinde kurban kelimesinin geç-
tiği veya kurbanların kabul edilmesini çağ-
rıĩtıran nefesler okur(Doğan, 1998: 146, 151,
154, 158). Miraçlama12 ve semah safhalarında da asıl rol, kamberindir. Dede ile kamber, birbirlerini tamamlarlar, kamberin çalıp
söylediği deyiĩleri dede açıklar. Muhabbetin anahtarı kamberdedir, muhabbet konusu açmak kambere düĩer. Dede, konuĩarak
anlatacaklarını anlatır, kamber ise sazıyla bu
muhabbete eĩlik eder(Doğan, 1998: 215).
2. Çepni(Çetmi) ve Tahtacılar
Balıkesir’de Nerelerde Yaĩar?
Balıkesir yöresi Çepni(Çetmi) ve Tahtacılarının kamberlik gelenekleri üzerinde
değerlendirme yapabilmek için gerekli olan
genel bilgilerin aktarımını bu ĩekilde tamamlandıktan sonra, adı geçen topluluklar
hakkında Balıkesir bağlamında kısa bilgiler
verilecektir.
12 Miraçlama, Hz. İbrahim’in ateĩ içinde, Hz. Musa’nın
Tur-ı Sina’da, Hz. Yunus’un balığın karnında, Hz.
Muhammed’in Miraç’ta Sidret-ül Münteha’da Allah
ile yaptığı konuĩmalara dayandığına inanılır.
46
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
Oğuzların Üçok kolunun Gök Han Oğulları boyundan olan ve Karalar, Yalınayaklar,
Nusradlı, Eynihocalı gibi oymak adlarıyla
anılan Balıkesir Çepnileri(Çetmileri), Balıkesir merkeziyle Bigadiç ve İvrindi ilçelerine
bağlı otuz köyde sakin bulunmaktadır ve kendilerini Alevî olarak tanımlamaktadırlar.13
Alevi inancında önemli bir konumu olan
“Dedelik” de Balıkesir merkez köylerinden olan Kavakbaĩı(Bahçedere) Köyü’nde
bulunan “Köse Süleyman Ocağı” dedeleri ve Gaziantep’ten gelen dedelerce icra
edilmektedir.14
Balıkesir Tahtacılarının bugün büyük
çoğunluğu ise Edremit’e bağlı köylerde bulunmaktadır. Yusuf Ziya Yörükan’ın Veli
Âsan’dan aktardığı bilgilere göre Balıkesir’in
Edremit ilçesine bağlı Çamcı, Hacıhasanlar,
Yassıçalı, Guĩlarbayırı, Kavlak, Poyralı, Doy-
13 Balıkesir civarındaki Çepnilerin Balıkesir’e geliĩleri,
18. yüzyılın baĩlarına rastlamaktadır. Bu bölgeye gelmeleriyle birlikte yerleĩik hayata geçmedikleri takip
edilebildiği gibi, o dönem tarih kayıtlarında genellikle
yerleĩik düzene geçmiĩ grupları rahatsız etmeleriyle
yer almaktadırlar. Balıkesir Çepnilerinin, Halep Türkmenleri ve Bozulus Türkmenleri içinde yaĩayan bir
grubun batıya hareket etmesiyle oluĩtuğu görüĩünün
yanı sıra(Sümer, 1992: 17), M. Fuad Köprülü, Türkiyat Mecmuası’nda kaleme aldığı “Oğuz Etnolojisine
Dair Tarihi Notlar” adlı makalesinde Rumeli’ye geçen
Kızılbaĩ Türklerin Karasioğlu İsa Bey zamanında tekrar Anadolu’ya geçtiklerini, bu bölgede yani Balıkesir
ve İzmir havalisinde yaĩayan Çepnilerin Rumeli’den
dönen Kızılbaĩların torunları olduğu iddiasını ileri
sürmüĩtür(Köprülüzâde, 1925: 207).
14 Balıkesir yöresi Çepnilerinin coğrafyası, tarihi, kültürü, inanç ve uygulamaları için bkz. Ĩahin, 2004.
ran, Daĩçılar, Demircideresi, Kozak köyleri,
Tahtacı köyleri olarak geçmektedir(Yörükan,
2002: 206). Bu köylerin yanı sıra, aynı bölgede Arıtaĩı, Çamcı, Mehmetalan, Kızılçukur,
Tahtakuĩlar gibi Tahtacı köyleri de bulunmaktadır. Balıkesir merkezine bağlı Türkali, Kepsut’taki Mehmetler, Savaĩtepe’deki
Kongurca köyleri de Tahtacı yerleĩim birimleri olarak bilinmektedir(Ayhan, 1999: 166).
3. Çepni ve Tahtacı Kamberlerin
Dilinden Kamberlik
Geleneği(İĩlev, İcra, İcra Ortamı,
Repertuar)
Yukarıda “cem” hakkında bilgi verirken
iĩlev ve icra tarzlarına kısaca değindiğimiz
“kamber”lere, Balıkesir Çepni(Çetmi) ve Tahtacıları arasında “zakir”, “sazandar”, “gövender” ve “âĩık” adları da verilmektedir.
Çepni ve Tahtacı topluluklarının kamberlik geleneklerini araĩtırmak amacıyla
yapılan derleme çalıĩmaları sırasında 04. 11.
2007’de Bigadiç’e bağlı Akyar ve Kozpınar
adlı Çepni(Çetmi) köyleri ziyaret edilmiĩ,
Akyar’dan 1961 doğumlu Kamber Rahmi Ayhan ile Kozpınar’dan 1928 doğumlu
Kamber Celal Sait(Kamber Ceddi) ile görü-
ĩülmüĩtür. Her iki kamber de Çepni’dir ve
uzun yıllar bu hizmetin içinde bulunmuĩ-
lardır. Derleme çalıĩmaları sırasında 25. 11.
2007’de ziyaret edilen bir baĩka yerleĩim
birimi de Edremit ilçesine bağlı bir Tahtacı
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
47
köyü olan Doyran’dır.15 Doyran’da görü-
ĩülen “gövender” Ali Tuncay, 50 yaĩında
bir devlet memurudur ve 1983’ten bu yana
“sazandar”lık yapmaktadır.
Aĩağıda, Çepni(Çetmi) köyleri Akyar ve
Kozpınar’da görüĩülen “zakir”lerle Edremit
ilçesine bağlı Tahtacı köyü Doyran’da görü-
ĩülen “sazandar” Ali Tuncay’dan derlenen
bilgiler aktarılıp değerlendirilecektir.
Kozpınar’dan Kamber Ceddi’nin çırağı
olan Kamber Rahmi Ayhan, ustasının aksine, halen kamberlik yapmaktadır. 04. 11.
2007 tarihli görüĩme sırasında, kendilerine
“kamber” ya da “zakir” denildiğini söyleyen Ayhan, kamberin görev ve iĩlevleri hakkında ĩu bilgileri vermiĩtir: “Kamber, cemde
dedenin yanında düvazimam okuyan, belirli deyiĩleri söyleyen kiĩidir. Cemde görevli on iki kiĩi
vardır. On iki hizmetliden birisi de kamberdir.
Kamber, Ehl-i beyt’in On İki İmamları hakkında,
onları öven düvazimamlar okur. Deyiĩlerde de
aynı ĩekilde Hz. Muhammed’den Mehdi’ye kadar pek çok imam vardır, deyiĩler bunlarla ilgili-
15 Adı geçen köyde, aralarında “sazandarlık” hakkında bilgiler derlediğimiz Ali Tuncay’ın da bulunduğu
dört “sazandar” yaĩamaktadır. Diğer sazandarların
isimleri ĩöyledir: Musa Alaca, Ali Alaca ve Mustafa
Sakallı. Okur yazar olan seksen yaĩındaki Musa Alaca ile, Balıkesir Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi,
Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü öğrencisi İlknur Tuncay
vasıtasıyla dolaylı bir ĩekilde görüĩülmüĩtür. Musa
Alaca, saz çalmayı kendi kendine, cemlerle diğer icra
ortamlarında(evlilik, ölüm ve adak merasimleri) okuduğu nefesleri ise kendisinden önceki sazandarlardan
öğrendiğini ifade etmiĩtir. Kendine ait nefesleri olmadığını ifade eden Musa Alaca, Hatayi’nin nefeslerini
okumaktadır. Çaldığı müzik aleti ise duttan yapılan
beĩ telli “Türkmen sazı”dır.
dir. Cemde kamber bulunmazsa cem yapılamaz.
Dedesiz de cem olmaz; dedeyle kamber bir elmanın iki yarısı gibidirler.”(Rahmi Ayhan).
Kamber Ayhan’ın sözlerinden de anlaĩı-
lacağı üzere, Balıkesir yöresinde kambersiz
bir cem düĩünmek mümkün değildir. Dedesiz bir cem olamayacağı gibi, kambersiz bir
cem de olmamaktadır. Daha önce de ifade
edildiği üzere, cem, kamberlerin sanatlarını
icra ettikleri baĩlıca dini, sosyal ve kültürel
ortamdır. Cemi kamber için baĩlıca icra ortamı haline getiren, Alevi inancı ve bu inancın ibadet biçimidir. Cem sırasındaki ibadeti
geleneksel düzene göre yürütme iĩi, dededen çok kamberin sorumluluğundadır. Cem
sırasında sözü açan kamberdir, dede ise
kamber tarafından açılan konular hakkında
cemde toplananlara öğütler vermektedir.
Asıl cemi yürüten kamberdir. Dede duasını
yapar, geri kalan her ĩeyi kamber yürütür.
Cemin iç sıralamasını bilen ve cemdekileri
yönlendiren kamber saatlerce deyiĩ söyler.
Bu özelliği, kamberi sadece çalıp söyleyen
bir hizmetli olmaktan çıkarmakta, ona cemi
yönlendiren bir din adamı vasfı da kazandırmaktadır.
Kamber Rahmi Ayhan, kamberlerin
cemdeki iĩlevleri ve ibadete göre biçimlenen icra gelenekleri hakkındaki sözlerini
ĩöyle sürdürmüĩtür: “Kamber cemde insanlar
toplandığında deyiĩlerini söyler, kurban tekbirlenir, cem mühürlenir, miraçlama ve düvazimamlar okunur. Daha sonra semah dönülür.
Semah dönülürken kamber çalar, söyler. Semahta söylenen nefeslerde yetki kamberdedir. Hangi
48
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
nefesleri söyleyeceğine kamber karar verir. Ceme
baĩlarken kamber, ilk önce üç nefes söyler. Dört
veya altı söylemez. Üç, beĩ, yedi gibi sayılarda
nefes söyler. Cemdeki hizmetlerin hepsinde dedenin duaları vardır, kamberin de nefesleri vardır.
Bütün safhalarda kamberin okuduğu nefesler
vardır. Garipler semahı, durna(turna) semahı ve miraçlama semahı(kırklar semahı) vardır.
Buralarda kamber çalar, derviĩler semah döner.
Bütün erkânlarda kamber düvaz okur. Cem boyunca, cem kaç gün sürerse kamber o kadar nefes söyler. Hatta semahlarda da makam değiĩir,
kamber her semahta ayrı bir makam çalar. Durna
semahı farklıdır, garip semahı farklıdır.”(Rahmi
Ayhan).
Kamberliğin kökenini sorduğumuzda
hem Kamber Rahmi Ayhan hem de Kamber Celal Sait(Kamber Ceddi), kamberliğin
köklerini Hz. Ali’nin yanında olduğu rivayet edilen Kamber adlı kiĩiye bağlamıĩtır:
“Kamberlik, Hz. Ali’nin yanındaki Kamber’den
gelmektedir. Hz. Ali’nin bir Kamber’i varmıĩ.
Kamber, Hz. Muhammed’le arkadaĩlık etmiĩ bir
kiĩidir, Hz. Ali’nin de yanındadır.”(Rahmi Ayhan). “Dede, Hz. Ali’yi, kamber de Hz. Ali’nin
dostu Kamber’i temsil eder. Asıl cemi yürü-
ten kamberdir, dede duasını yapar, geri kalan
her ĩeyi kamber yapar. Kamber saatlerce nefes
söyler.”(Celal Sait/Kamber Ceddi).
Doyranlı sazandar Ali Tuncay ise zakirliğin köklerinin Hz. Ali’nin yanındaki
Kamber’le birlikte İmam Hasan ile Bilal-ı
Habeĩi’ye de dayandırıldığını ifade etmiĩtir:
“Zakirlerin piri, İmam Hasan veya Bilal Habeĩi
olarak geçer. Bizde Kamber, sofracıdır, yandaĩtır.
Hz. Ali’nin yanındaki Kamber de onun yandaĩı-
dır. Kamber de dedenin yandaĩıdır.”(Sazandar
Ali Tuncay).
Bilal-ı Habeĩi ve Hz. Hasan’ın de adları zikredilmekle birlikte, her üç kamberin de geleneğin kaynağı olarak gösterdiği
Kamber, kamberlik hizmetinin piridir. Türk
halk geleneğinde sanatkârlıkla mesleklerin
pirleri olduğuna inanılmıĩtır. Meslek pirleri, baĩta peygamberler(Hz. Âdem ekincilerin, Hz. Nuh tüccar ve gemicilerin, Hz.
İsa gezginlerin, Hz. Musa çobanların, Hz.
Muhammed tacirlerin piridir), olmak üzere kutsal kiĩilerden(veliler, erenler, ĩeyhler
gibi) oluĩmaktadır. İnanıĩa göre ozanlık geleneğinin piri Korkut Ata’dır. Aynı gelenek,
Karagözcülüğün köklerini Ĩeyh Küĩteri’ye
bağlamaktadır.16 Alevi geleneği de kamberliğin köklerini Hz. Ali bağlamında Kamber
adında kutsal bir kiĩiliğe bağlamıĩtır. İnanç
ve düĩünce kalıplarının merkezine Hz.
Ali’yi oturtan Alevi toplulukların kamberli-
ğin köklerini, Hz. Ali’nin yanında bulundu-
ğuna ve Hz. Muhammed ile de arkadaĩlık
ettiğine inanılan Kamber’e bağlaması son
derece normaldir.
Kamberlere hizmetlerini hangi icra ortamlarında sürdürdüklerini sorduğumuzda, hem Kamber Rahmi Ayhan, hem de
Kamber Ceddi olarak tanınan Celal Sait,
cemlerle muhabbetlerin dıĩında çalıp söylemediklerini ifade etmiĩlerdir. Bu konuda
ayrıntılı bilgiler veren Rahmi Ayhan ĩunları
16 Meslek pirlerinin Türk halk geleneğindeki görü-
nüm ve geliĩimi için bkz. Aça, 2000.
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
49
söylemiĩtir: “Kamberler sadece cemde görev yaparlar, cemin dıĩında düğün gibi yerlerde kamberlerin iĩi yoktur, ancak cem dıĩında bir etkinlik
olursa orada kamber deyiĩ söyleyebilir. Babamların zamanında Kurban bayramlarında bir gün
bir evde, diğer gün baĩka bir evde veya kamberin
evinde çalıp söylenirdi, çocukluğumuzda muhabbet daha fazlaydı. Görsel yayınlar çıktıktan sonra artık muhabbetler kalmadı, eskiden toplanılır,
deyiĩler söylenir, semahlar dönülürdü. Düğünlerde bana çal deseler çalmam, kendi aramızdaki
toplantılarda çalarım, ama düğünlerde çalmam.
Düğün iĩi benim iĩim değil.(Rahmi Ayhan).
Celal Sait’ten aldığımız cevap ise ĩöyledir:
“Cemin dıĩında muhabbetlerde çalar söylerim.
Mesela köye dede geldiğinde bir ay benim evimde çaldım söyledim, muhabbet ettik. Muhabbetlerde hep deyiĩ söyledim, düğünlerde çalmadım
hiç.”(Kamber Celal Sait).
Görüĩtüğümüz Çepni kamberler, kamberlerin yegâne icra ortamı olarak cemi gösterirken, Doyranlı sazandar Ali Tuncay, Edremit yöresi Tahtacıları arasında kamberlerin cemlerin(ikrar ve müsahiplik cemleri de
buna dâhildir) dıĩında da icrada bulunduklarını ifade etmiĩtir. Ali Tuncay’ın sözünü
ettiği cem dıĩındaki icra ortamlarının baĩında evlilik ve ölüm törenleri, lokma(kurban)
hizmetleri, Muharrem ayı etkinlikleri, Hıdı-
rellez kutlamaları, gelmektedir. Ayrıca, yö-
rede asker uğurlama ve asker karĩılama cem
ya da muhabbetleri de yapılmaktadır ve bu
etkinlikler sırasında da sazandarlar saz çalıp nefesler söylemektedirler. Sazandar Ali
Tuncay’ın icra ortamları hakkında verdiği
bilgileri, kendi ağzından ĩu ĩekilde aktarabiliriz: “Kambersiz düğün olmaz dedikleri gibi,
kambersiz cem de olmaz. Dede ortada postta
oturur, dedenin sağında rehber, solunda delilci,
rehberin yanında zakir bulunur. Dede yolun öncüsü, zakir ise yolun hocasıdır. Zakir, dededen
daha bilgili olmak zorundadır. Zakir, lokma cemleri de dediğimiz kurbanlarda nefes ve düvazimam okur. Buralarda üç semah dönülür. Birinci
semahta iki kiĩi döner. İkinci semahta bunların
yerini baĩka iki kiĩi alır, yani bunlar yer değiĩ-
tirir. Üçüncü semahta ise semah dönmek isteyen herkes girebilir. Bu semahtaki ezgileri zakir
seçer, zaten sözler farklı olsa bile ezgi genellikle
aynıdır. Musahiplik cemleri vardır, buralarda
da zakir nefes söyler. Zakirlerin kendilerine ait
bazı nefesleri vardır. Mesela ustam Musa’nın da
nefesleri vardır. Ancak zakirler, kendi nefesleri
olsa bile bu nefeslere kendi mahlaslarını, adlarını
koymazlar. Bütün nefeslerde Ĩah Hatayi mahlası kullanırlar. Ancak ölüm hallerinde söylenen
nefeslerde Ĩah Hatayi adı kullanılmaz, burada
yasaktır. Ölüm hallerinde bacılar, ölünün baĩında sabaha kadar ağıt yakarlar. Zakir onları soluklandırmak için birkaç kez ölünün bulunduğu
odaya girer. Odaya her giriĩinde üç nefes söyler.
Buradaki nefesler, Kul Himmet’in Pir Sultan’ın
ölüm konulu nefesleridir. Bu nefesler hep dilden
dile öğrenilir, belirli bir kitabımız yoktur. Dü-
ğünlerde evlenecek kızın ikrar vermesi vardır.
Bu ikrar vermede de zakir bulunur. Gelin ikrar
verirken “ikrar nefesleri” söylenir. Düğün bittikten sonra da diğer günün sabahında gelinin baĩ
bağlama töreninde de yine zakir nefesler söyler.
Hatta niĩan törenlerinde de zakir vardır. Kızın
istenmesinde, yüzük takmada nefesler söylenir.
Bu nefesler, ikrar verme, söz verme ile ilgilidir.
50
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
Muharrem ayında da nefesler okunur. Babamdan
gördüğüm kadarıyla muharrem ayının baĩlangı-
cında muharremle ilgili nefesler okunur, sazın
sap kısmına bir mendil bağlanır ve saz duvara
asılır, muharrem ayının sekizine kadar artık bu
saz çalınmaz. Altısında yaĩ, yedisinde tıraĩ, sekizinde saz, dokuzunda don, onunda göç ve kon,
on birinde piĩir(aĩure), on ikisinde içir(yeme
içme serbest). Yani muharrem ayının sekizine
kadar saz çalmak yasaktır. Hıdrellezde, bahar aylarında eskiden cemler olurdu, artık olmuyor. 6
Mayıs’ta bayram yapılır, 7 Mayıs’ta mezarlığa
gidilir, mezarlara kurban kesilir, 8 Mayıs’ta ise
dedeye kurban kesilirdi. Ancak bugün tek cem
yapıyorlar. Bizde emekli olanlar, oğlu askere gidenler veya askerden gelenler lokma cemi yapabilir. Bütün bu cemlerde zakir nefes söyler. Musahiplikte, ahiret lokmasında zakirler nefes söyler.
Cem dıĩında, kısır cemleri yaparız. Bunlar dini
içerikli sohbetler veya muhabbetlerdir. Buralarda
çalıp söyleriz.”(Sazandar Ali Tuncay).
Sazandar Ali Tuncay’ın ifadelerinden
de anlaĩılacağı üzere, Edremit yöresi Tahtacılarında “zakir” ya da “sazandar”, toplum
hayatının hemen her aĩamasında ve toplumsal her etkinlikte saz çalıp nefesler söylemektedir. Kız isteme-niĩan aĩamalarında,
“kısır cemleri” denilen muhabbetlerde dahi
nefesler söyleyen sazandarların ölü evinde
ölü baĩında söyledikleri nefeslerde “Ĩah
Hatayi”nin adını zikretmemeleri üzerinde
durulması gereken bir durumdur. Ölüm
konulu nefeslerde Ĩah Hatayi’nin adının
zikredilmemesi, “ĩah” teriminin bölgede
Hz. Hüseyin için kullanılması ve ölümün
Hz. Hüseyin’in katlini akla getirmesiyle
bağlantılı olmalıdır. Bir baĩka dikkat çeken
nokta ise zakirlerin Muharrem ayının sekizinci gününe kadar saz çalmamalarıdır. Bu
yasak, doğrudan Kerbala ile bağlantılı yas
geleneğiyle ilgilidir. Sazandar Ali Tuncay’ın
ifadelerinden çıkan bir diğer sonuç ise, Edremit yöresi Tahtacılarında cem için, Çepni
topluluklarında olduğu gibi, illa bahar aylarını beklemek gerekmemektedir.
Rahmi Ayhan ile Celal Sait’in verdiği
cevaplardan da anlaĩılacağı üzere, Çepni
kamberler, kendilerini düğünlerle diğer eğ-
lence ortamlarında güzellemeler söyleyip
hikâyeler anlatan badeli âĩıklardan kesin bir
ĩekilde ayırmaktadırlar. Onlar saz çalıp deyiĩler söyleyen sanatkârlar olmakla birlikte, dini karakter de arz etmektedirler. Dini
karakterleri, repertuarlarında da kendisini
göstermektedir ki, repertuarları üzerinde
biraz aĩağıda ayrıca durulacaktır. Onların
baĩlıca icra ortamları, dini ve sosyal hayatın sürdürülmesiyle toplumsal birlikteliğin
sağlanmasında önemli roller üstlenen cemlerdir. Onlar da tıpkı güzellemeler söyleyip
hikâyeler anlatan diğer badeli âĩıklar gibi,
ellerinde sazları köy ve kasabaları dolaĩ-
maktadırlar. Fakat gittikleri köy ve kasabalardaki icra ortamları yine cemler ve muhabbetlerdir. Görüĩme yaptığımız her iki
Çepni kamberi de Bergama, Manisa, Kınık,
Dikili, Tire, Söke gibi yerlere kamberlik yapmak için gittiklerini söylemiĩlerdir. Kamber
Rahmi Ayhan, cemlerde kamberlik yapmak
için uzak diyarlara gidiĩi ve bu kamberlik
seferleri sırasında aldığı “niyaz parası” hakkında ĩunları anlatmıĩtır: “Ben, Bergama, Ma-
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
51
nisa gibi uzak yerlere de kamberliğe gidiyorum,
kamberlik yapmaya çıktığımda yedi ay, sekiz ay
dıĩarıda kalıyorum. Bizim Gaziantep’ten gelen
dedeler gibi ben de Çepnilerin olduğu yerlerde
kamberlik yapıyorum, Çepni’nin ceminde bulunurum. Kamber, uzak yerlere gittiğinde ‘niyaz
parası’ alır. Millet kendine göre bir ücret tayin
eder. Kesin bir ücret yoktur, gittiğin yerlere göre
değiĩir.”(Rahmi Ayhan). Rahmi Ayhan’ın
ustası olan Kozpınarlı Celal Sait(Kamber
Ceddi), kamberlik yapmak için uzak diyarlara gittiği bazı dönemlerde köyüne yedi ay
sonra dönebildiğini söyleyerek, bu konuda
ĩu bilgileri vermiĩtir: “Ben köyden çıktığımda yedi ayda döndüğümü bilirim. Soma, Kınık,
Bergama, Dikili, Manisa, Tire, Söke gibi yerlere
giderdim. Hizmet, martta baĩlar mayısta biterdi. Cem, bahar aylarında yapılırdı, biz de bahar
aylarında buralara giderdik. Kamberlik yapmaya gittiğimizde bize de para verirlerdi. Bu da
normal, yedi ay evden uzak kalıyorum, oradan
baĩka yere gidiyoruz, bizim de masrafımız oluyordu, ondan dedeye beĩ lira verirlerse bana üç
lira verirlerdi. Yani kamber de dedeyle beraber
belli miktar bir para alır. Bir ay, elli gün kaldı-
ğımız köyler oluyordu, uzun süre baĩka yerlerde
kalırdım.”(Kamber Celal Sait).
Tahtacı Türkmenlerinde de zakirler
baĩka köylere zakirlik yapmak için gitmektedirler. Fakat bu Çepni gruplarında olduğu
gibi sık görülen bir durum değildir. Çünkü
Edremit yöresi Tahtacı köylerinin hemen
hepsinde zakir ya da sazandar bulunmaktadır. Edremit yöresinde, baĩka köylere zakirlik için gidenlerin sadece yol masrafl arı
karĩılanmakta, kendilerine baĩka bir ödeme
yapılmamaktadır: “Zakir, kendi köyünün dı-
ĩında baĩka yerlere de zakirlik yapmaya gidebilir.
Baĩka yerlerden bize zakir gelebilir, biz o zakirlere ‘yedeklik’ yaparız, cemde onların yanında
bulunuruz. Baĩka yere zakirlik yapmaya gidenlerin yol masrafl arı kaĩılanır, baĩka bir ücret de
alınmaz.”(Sazandar Ali Tuncay).
Hem Rahmi Ayhan hem de Celal Sait’in
ifadelerinden de anlaĩılmaktadır ki, Alevi
Çepnilerin yaĩadığı bölgelerde cemler bahar
aylarında yapılmaktadır. Martta baĩlayıp da
Mayıs ayında biten cem sürecini, dedelerin
köy köy dolaĩabilecekleri mevsim ĩartlarına
bağlamanın yanı sıra, doğanın diriliĩi, evrenin ve dünyanın yeniden yaratılıĩı anlamına
gelen Nevruz ve Hıdırellez kavramlarına,
baĩka bir deyiĩle, günahlardan ve suçlardan
arınarak yeni ve temiz bir sayfanın açılmak
istendiği yılbaĩı anlayıĩına da bağlamak gerekmektedir. Bu yorumu yaparken, dede ile
zakirin önderlik ettiği cemlerde geçen bir
yılın hesabının görüldüğü, suçların, dargınlıkların gündeme getirildiği, kul hakkının
hesabının sorulduğu, küslerin barıĩtırıldığı,
suçluların düĩkünlükle cezalandırıldığı ger-
çeğini hatırlatmakta yarar vardır.
Her iki Çepni kamber de kamberlik yapmak için gittikleri uzak yerleĩim birimlerinde
kendilerine “niyaz parası” adı altında para
verildiğini ifade etmiĩtir. Kamberlere verilen
paralar, dedelere verilen paralardan azdır.
Dedeye beĩ verilirken, kambere üç verilmiĩ-
tir. Kamberlik seferleri sırasında gidilen yerlerin uzaklığı, kalınan sürenin uzunluğu ve
diğer masrafl ar da göz önünde tutulduğunda
“niyaz parası” kaçınılmaz olmaktadır. Unu-
52
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
tulmamalıdır ki, kamberler de evlenmekte ve
çoluk çocuğa karıĩmaktadırlar.
Bazı kamberler deyiĩ yazmakla birlikte, cemlerde genellikle “yedi ulu âĩık”17 adı
verilen ve Alevi inancında kutsal kabul edilen âĩıkların deyiĩleri okunmaktadır. Yani,
zakirler, cemlerde nefes söylerken kendilerinden önce yaĩamıĩ ve kutsal kabul edilen
ulu âĩıkların nefeslerini de saz eĩliğinde
terennüm etmektedirler. “Usta malı söyleme” geleneği içerisinde değerlendirebileceğimiz bu durum adı geçen Çepni zakirleri için de geçerlidir. Onlar, ulu âĩıkların
nefeslerini kendi makamlarına göre okumaktadırlar. Beste yapmak için herhangi
bir çaba sarf etmediğini ifade eden Kamber
Rahmi Ayhan’ın konuyla ilgili sözleri, ezgi
çeĩitleri, ezgi ve deyiĩleri öğrenme yolları
hakkında da önemli bilgiler içermektedir:
“Kendime ait nefesim yok. Yedi ulu âĩıktan söylüyorum. Hatayi, Virani, Pir Sultan, Kul Himmet gibi yedi ulu âĩığın nefeslerini söylüyorum.
Kendi bestem yok, öyle bir çabam olmadı, beste
yapmayı hiç denemedim, ulu âĩıkların söylediklerini kendi makamlarımızla söylüyorum. Ben
cemde söylediğim nefesleri Hatayi, Virani, Kul
Himmet, Harabi gibi yedi sekiz tane Kur’an’ı
Türkçe okuyan Hak âĩıklarından alıyorum. Biz
onların söylediklerini söyleriz. Cemde söylenen
nefeslerin Hüseynî makamları vardır. Cemdeki insanları etkileyecek makamlar vardır. Bu
17 Alevilerce kutsal kabul edilen “yedi ulu âĩık”ın
isimleri ĩöyledir: Pir Sultan Abdal, Kul Himmet, Hatayi, Yemini, Virani, Teslim Abdal ve Nesimi. Bu isimlerin yanı sıra, Fuzuli, Kaygusuz Abdal, Harabi gibi
ĩairlerin de “yedi ulu âĩık” kavramı çerçevesinde zikredildiği görülmektedir.
makamlar yanıktır, o makamlarda söyleriz. Bu
makamları daha önceki kamberlerden öğreniriz.
Cemde çaldığımız ezgiler cemin çeĩitli yerlerinde
söylenir, düvazimamlardaki ve deyiĩlerdeki ezgi
farklı olur. Hepsi aynı ezgide değildir. Nefesleri önceki kamberlerden öğreniyoruz, ancak eski
kitaplardan aldıklarımız da var. Bazı kamberler,
kendi el yazısıyla yazar nefesleri, onlar daha sonraki kamberlere kalır, biz onlardan da nefesler
alırız.”(Kamber Rahmi Ayhan).
Kamberlik hizmetini sürdürdüğü 1952-
1999 yılları arasında herhangi bir deyiĩ meydana getirmeyen Kamber Celal Sait, cemlerde okunan deyiĩlerin çoklukla Ĩah Hatayi’ye
ait olduğunu, Hatayi’nin yanı sıra Pir Sultan
Abdal, Kul Himmet gibi kutlu âĩıkların deyiĩlerinin de okunduğunu söylemiĩtir. Âĩık
Mahsuni gibi son dönem âĩıklara ait deyiĩ-
lerin cemlerde yer bulmadığını söyleyen Celal Sait, hizmetler sırasında okunan deyiĩlerin ayrı ayrı ezgilerinin olduğuna da dikkat
çekmiĩtir: “Cemde okuduğumuz deyiĩlerin pek
çoğu Hatayi’dendir. Yedi ulu ozandan okurum.
Pir Sultan Abdal, Kul Himmet vb. Kendim deyiĩ
söylemedim, onların deyiĩlerini söyledim. Biz
yedi âĩığı biliyoruz, onların deyiĩlerini söyledim.
Mahsuni gibi son dönemlerde çıkan âĩıkların
eserleri ceme girmez. Her hizmetin ayrı makamı
vardır. Hizmete göre düvaz olur, delil yanarken
ayrı bir makam, kurbanda ayrı bir makam kullanılır. Bunu kamber ayarlar. Makamların adı
yok, ama bunları kamber bilir.”(Kamber Celal
Sait).
Görüĩtüğümüz Doyranlı Tahtacı sazandar Ali Tuncay ise, baĩta kendi ustası Musa
Alaca olmak üzere, bazı zakirlerin kendi-
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
53
lerine ait nefeslerinin de olduğundan, bu
zakirlerin bu tür nefeslerde kendi adlarını
zikretmediklerinden, bunlarda Ĩay Hatayi
mahlasını kullandıklarından söz etmiĩtir:
“Zakirlerin kendilerine ait bazı nefesleri vardır.
Mesela ustam Musa’nın da nefesleri vardır. Ancak zakirler, kendi nefesleri olsa bile bu nefeslere
kendi mahlaslarını, adlarını koymazlar. Bütün
nefeslerde Ĩah Hatayi mahlası kullanırlar. Ancak
ölüm hallerinde söylenen nefeslerde Ĩah Hatayi
adı kullanılmaz, burada yasaktır.”(Sazandar
Ali Tuncay).
Doyranlı Ali Tuncay’ın aktardığı Tahtacı sazandarların kendi nefeslerinde Ĩah
Hatayi mahlasını kullandıklarına dair bilgi,
mutlaka üzerinde durulması ve derinliğine
araĩtırılması gereken bir husustur. Bu tür bir
uygulamanın iki izahı olabilir. İzahlardan
ilki, cemlerde yedi ulu âĩıktan nefes okuma
geleneğiyle; ikincisi ise, bazı kamberlerin
kendilerine ait nefeslerini Ĩah Hatayi mahlasıyla yaygınlaĩtırma çabalarıyla ilgilidir.
Eğer sözü edilen bu uygulama geleneğin
bir parçası haline gelmiĩse, bu, Ĩah Hatayi
mahlaslı nefeslerin üretiminin kamberler
tarafından günümüzde sürdürüldüğü anlamına gelecektir.
Balıkesir yöresinde kamberliğin babadan oğula intikal eden bir hizmet olmadığı
ifade edilmiĩtir. Bazı kamberler, hizmetin
zorluğu ve giderek önemsizleĩmesi nedeniyle oğullarının kamber olmasını istememiĩlerdir. Görüĩme yapılan kamberler,
kamberliğin ilgi ve yeteneğe bağlı oldu-
ğunu, herhangi bir eğitim sürecinin söz
konusu olmadığını ifade etmiĩ olsalar da,
usta-çırak iliĩkisinin kamberlik hizmetinde
de etkili olduğunu söylemekten kendilerini alıkoyamamıĩlardır. Kamberler, hizmete
geçiĩte, badeli âĩıklarda olduğu gibi, rüya
ve badenin olmadığına özellikle dikkat çekmiĩlerdir. Cemlerdeki görevleriyle ilgili bilgilerle deyiĩ repertuarlarına, çoklukla icra
ortamı cemler ve usta kamberler sayesinde
sahip olan kamberler, kamberlik hizmetini
sürdürmek isteyen öğrencilerine usul-erkân
bilgileriyle deyiĩ repertuarlarını aktarırken
hem sözlü, hem de yazılı kültür ortamının
imkânlarından yararlanmıĩlardır.
Bigadiç yöresinde yaĩayan Çepni(Çetmi)
kamberlere, saz çalmayı ve kamberlik hizmetini nasıl ve kimlerden öğrendikleri sorulduğunda, Akyar’dan Rahmi Ayhan ĩu
cevabı vermiĩtir: “On iki hizmet sahibi akĩamları bir araya gelirdi. Her akĩam bir kiĩinin evinde bir araya gelinir, Alevilik’ten ve Çepnilik’ten
konuĩulurdu. Ben de bu toplantılarda kamberli-
ğe merak ettim. Bu iĩe yeteneğim vardı. Bizim
bu civarda eski bir kamber vardı. Hasan Hoca
adlı bu kamberin dört oğlu vardı, ancak bu oğ-
lanlarından kamber olacak, kamberliğe yatkın
birisi çıkmadı. Benim saza düĩkün olduğumu,
saz çalıĩımın iyi olduğunu bildiği için Kamber
Hasan, vasiyet ederek sazını bana bıraktı. Ben
de o günden beri onun sazıyla kamberlik yapmaktayım. Hasan Hoca herhalde bende o ıĩığı
gördü, ailesine “Rahmi’ye bırakacaksınız benim
sazımı” dedi. O öldükten sonra da sazı bana verdiler. Kamberliği eksik yapanlara veya yapamayanlara kamberlik yapma izni verilmez. Zaten
yapamayacak insan da ben yaparım demez. O
da tam yapayım ister, çünkü cemde eksik ibadet
54
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
olmaz. Günümüzde kamberliğe heves eden yok,
ancak heves edenlere öğretmeye çalıĩırız. Gönüllü bu iĩlerle uğraĩmak isteyen yok. Kamberlikte soy gütme yoktur, kamberlik yetenekle ilgili,
yeteneği olan kamberlik yapabilir. Ben cemlerde
hevesliydim, kamber her zaman bu civarda az olmuĩtur, herkes kamberlik yapamaz, hevesli olan
yapar. Dedeler de bizi kamberliğe itti, bizi bu iĩe
heves ettirdi. Kamberlik yetenek meselesidir. Makamları da çocukluğumda köyümüzdeki Kamber
Hasan Hoca’dan öğrendim. Saman damında bile
çok cem tutulmuĩtur, biz de bu cemleri izlerdik.
Çocukluğumdan beri bu makamlar kulağımda
kaldı. Nefeslerin sözleri, makamları hafızamda
kaldı. Bizim kullandığımız makamlar Hüseyni
makamlardır, daha duygulu makamlardır. Kamberlere göre de makamlar değiĩebilir. Bir nefes
değiĩik makamlarda söylenebilir. Kamberlerde
rüya görmek veya rüyada kamber olmak gibi bir
ĩey duymadım.”(Rahmi Ayhan).
Kamberliğe 1952’de baĩlayıp da 1999’da
ihtiyarlık nedeniyle bırakan Celal Sait, saz
çalmayı ve kamberliği dayısından öğrendiğini söylemiĩtir. Kamberliği duyarak ve
görülerek öğrenilen bir hizmet diye nitelendiren kamberimiz, kamberlik bilgilerinin geliĩiminde Antep’ten gelen dedelerin
mecmualarının da katkısı olduğunu ifade
etmiĩtir. Kamber Celal Sait(Kamber Ceddi),
bu eğitim süreci ve kendi yetiĩtirdiği öğrencileri hakkında ĩu bilgileri aktarmıĩtır: “Ben
kamberliği kamber olan dayımdan öğrendim.
Saz çalmayı da bana o öğretti. Altı telli bağlama
çaldım, eskiden dayım cura çalardı, hatta ben de
önceleri cura çaldım. Ben çalmayı curada öğrendim, daha sonra ise saz çalmaya baĩladım. Bir de
Antep’ten gelen dedelerin mecmuaları vardı, onlardan da öğrendim. Mesela Antepli dede Kör İsmail Dede’nin mecmuasından öğrendim. Cemin
kurulmasında en büyük hizmet kamberindir.
Bergama’da, Elyapan’da, Akyar’da benim yetiĩ-
tirdiğim kamberler var. Onları ben yetiĩtirdim.
Bergama’dakini on, on beĩ sene önce yetiĩtirdim.
Ben onlara kamberliğin hizmetlerini yazıp verdim, onlar bunu ezberledi, cemde bizi göre göre
kamberliği öğrendiler. Bizim kamberlerden eğitim alıp da kamber olan yoktur, hepsi görerek öğ-
renmiĩtir. Kulaktan öğrenmiĩlerdir.”(Kamber
Celal Sait).
Doyranlı Tahtacı sazandar Ali Tuncay,
ustasının aynı köyden Musa Alaca olduğunu, saz çalmayı ise kendi çabalarının yanı
sıra, babasından öğrendiğini ifade etmiĩtir.
Zakirlerin diğer hizmet ehilleri gibi, musahip olması gerektiğini, kendi musahibinin
de sazandarlık yaptığını söyleyen Ali Tuncay, sazandarlığa musahibiyle birlikte cemde dedeyle canların huzurunda kabul edilmiĩtir. Ali Tuncay, sazandarlığın babadan
oğula geçmediğini, bunun gönül ve yetenek
iĩi olduğunu ifade etmiĩtir. Sazandarlar evleninceye kadar, yani, cemlere girmeye hak
kazanıncaya kadar saz çalmayı ve nefesleri
öğrenirler, evlenip bir musahibe sahip olunca da cemlerde sazandarlık yapmaya baĩlarlar. Ali Tuncay’ın verdiği bilgiler arasında
dikkat çeken bir baĩka husus da, sazandarların bulunamadığı cemlerde dedelerin sazandarlık yaptığı bilgisidir.
Alan araĩtırmaları sırasında görülmüĩ-
tür ki, kamber ya da sazandarları sazsız dü-
ĩünmek mümkün değildir. Sazla ilgili kay-
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
55
da değer bilgiler, Doyranlı Tahtacı sazandar
Ali Tuncay’dan derlenmiĩtir. Tıpkı Doyranlı
Musa Alaca gibi, babasının da gelenek icabı
duttan yapılan beĩ telli “Türkmen sazı”nı,
kendisinin ise yedi telli saz çaldığını söyleyen Ali Tuncay, zakir ya da sazandarın hem
nefes söylemeye baĩlarken hem de nefes
söyleme iĩini tamamlarken sazını öperek
niyazda bulunduğu bilgisini de aktarmıĩtır.
Ali Tuncay, sazdaki tel sayısının eskiden beĩ
olduğunu, bunun Alevi geleneğindeki üç-
ler, beĩler ve yediler olgusuyla bağlantılı olduğunu, beĩ telin “penç-i âli-abâ”, yani, Hz.
Muhammed, Hz. Ali, Hz. Fatma, Hz. Hasan
ve Hz. Hüseyin anlamına geldiğini de ifade
etmiĩtir.
Cemlerin olmazsa olmazlarından, özellikle de Tahtacı Türkmen hayatının hemen
her aĩamasında ve her türlü sosyal etkinlikte nefesler söyleyen zakir ya da sazandarların yaĩadıkları toplum içerisinde saygın bir
konuma sahip oldukları gözlemlenmiĩtir.
On iki hizmet ehli içerisinde dededen sonra
en önemli konuma sahip olan kamber ya da
sazandarların bu saygınlığı son derece normaldir. Doyranlı Tahtacı sazandar Ali Tuncay, bu saygınlığı ĩu cümlelerle ifade etmiĩ-
tir: “Zakirlere normal insanlardan farklı davranılır. Mesela ben bir yere gittiğimde bana ‘sazandar baba, hoĩ geldin’ diyebilirler.”(Sazandar
Ali Tuncay).
Sonuç
Bigadiç yöresinde yaĩayan Çepni kamberlerle Edremit ilçesi Doyran köyünde
yaĩayan Tahtacı sazandardan derlenen bilgiler, Balıkesir yöresi Çepni ve Tahtacıları-
nın kamberlik geleneklerini “iĩlev”, “icra”,
“icra ortamı” ve “repertuar” açılarından
öğrenme ve inceleme çabalarımıza önemli
katkılar sağlamıĩtır. Yapılan görüĩmeler ve
elde edilen veriler, Balıkesir yöresi Çepni ve
Tahtacılarının inanıĩları ve uygulamalarıyla
kamberlik geleneklerinin bir bütün halinde
araĩtırılması için gerekli olan bakıĩ açısını
ve araĩtırma-inceleme usulünü belirleyecek
cinstendir.
Adı geçen bölgelerden derlenen veriler,
Balıkesir yöresinde yaĩayan Çepni(Çetmi)
ve Tahtacı topluluklarının zakirlik gelenekleri arasındaki bazı farklılıkları ortaya koymaktadır. Elbette, yapılacak çok daha kapsamlı derleme çalıĩmaları, Çepni(Çetmi) ve
Tahtacı topluluklarının kamberlik geleneklerinin benzer ve farklı yönlerini çok daha
ayrıntılı bir ĩekilde ortaya koyacaktır. Bu
vesileyle, anılan toplulukların kamberlik gelenekleriyle ilgili çalıĩmalarımızın çok daha
kapsamlı bir ĩekilde devam edeceğini ifade
etmek isteriz. Bildirimizi, elde edilen verilerin ortaya koyduğu farklılıklardan sadece
birkaçını zikredip, Balıkesir yöresi Çepni ve
Tahtacılarının kamberlik geleneklerinin geleceğiyle ilgili bazı ön görülerimizi aktararak tamamlamaya çalıĩacağız.
Bigadiç yöresinde yaĩayan Çepni kamberler için kamberlik cemle sınırlı bir icra
geleneği iken, Edremit yöresindeki sazandarlar için cemin yanı sıra, hayatın doğum
hariç, hemen her geçiĩ aĩamasını ve her türlü
sosyal organizasyonu kapsayan bir icra geleneğidir. Görüĩülen kamberlerin verdiği bil-
56
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
gilerden ortaya çıkan bir diğer farklılık ise,
Çepni kamberlerin kamberlik yapmak için
Tahtacı sazandarlara nazaran çok daha sık
bir ĩekilde uzak yerleĩim birimlerine gittikleridir. Buradan da anlaĩılmaktadır ki, Çepni kamberlerin ĩöhretleri ve etkinlikleri çok
daha geniĩ bir alana yayılmıĩtır. Çepni kamberler, kamberlik geleneğinin kökenini Hz.
Ali’nin yanında bulunan ve Hz. Peygamber’e
de arkadaĩlık eden Kamber’e bağlarlarken,
görüĩtüğümüz Tahtacı sazandar, geleneğin
esasını Kamber’in yanı sıra, Hz. Hasan ile
Bilal-ı Habeĩi’ye de bağlamıĩtır.
Batı Anadolu’da âĩıklık geleneğinin zayıf tesirler bıraktığı gerçeğini de göz önüne
aldığımızda, Balıkesir ve civarında âĩıklık
geleneğinin kamberlik veya sazandarlık geleneği ile temsil edildiğini söylemek mümkündür. Tabii ki kamberlerin âĩıklardan ayrılan özellikleri vardır. Mesela tespit edebildiğimiz kadarıyla kamberler, yeni nefesler
yaratıp bunları cemlerde veya diğer ortamlarda söylemek yerine, Alevi-Bektaĩi inancında kutsal kabul edilen Ĩah Hatayi, Pir
Sultan Abdal ve Kul Himmet gibi âĩıkların
nefeslerini söylemeyi tercih etmektedirler.
Bu bakımdan kamberlik geleneği, nefes yaratmadan daha çok mevcut nefesleri aktarma esasına dayanmaktadır. Bunu kamberlik geleneği için bir eksiklik olarak görmek
yerine, kamberlerin yeni nefes oluĩturmaya
mesafeli duruĩlarıyla açıklamak daha doğru
olacaktır. Bu gelenekteki nefesler, çoğunlukla cem gibi dini ortamlarda icra edildiği için
bu nefesleri değiĩtirmek veya yeni nefesler
yaratmak hoĩ karĩılanmamıĩtır. Çünkü Ĩah
Hatayi’nin, Pir Sultan’ın nefesleri Alevilik
için temel yapı taĩlarıdır, kutsal bir boyuta
sahiptirler. Bu nedenle bu isimler ve bunların nefesleri Alevilikteki ibadetlerde olmazsa
olmaz değerler halini almıĩtır. Sonuçta Balı-
kesir kamberlerinin ve sazandarlarının geleneksel bir ortamda usta çırak iliĩkisi içinde
yetiĩmeleri, nefesleri ve nefeslerin ezgilerini
sözlü kültürde öğrenmeleri, nefesleri sazla
belirli ezgileri kullanarak icra etmeleri, söyledikleri nefeslerin âĩık tarzı ĩiir geleneğinin
örnekleri ile örtüĩmesi bu gelenek ile âĩıklık
geleneği arasında sıkı bir iliĩkinin olduğunu
göstermektedir.
KAYNAKÇA
AÇA, Mehmet. (2000). “Kültür Medeniyet
Kahramanları ve Türk Müzik Aletlerinin
Ortaya Çıkıĩı Hakkında Teĩekkül Etmiĩ
Bazı Efsaneler”. Millî Folklor, 6 (45),
Bahar 2000: 43-51.
AYHAN, Aydın. (1999). Balıkesir ve
Çevresinde Yörükler, Çepniler ve
Muhacırlar. Balıkesir.
BİRDOĞAN, Nejat. (2003). Anadolu’nun
Gizli Kültürü Alevilik. İstanbul.
DOĞAN, Gürani. (1998). Alevilik’te Ön
Bilgiler ve Cem, Zakirlik. İstanbul.
ERÖZ, Mehmet. (1992). Eski Türk Dini(Gök
Tanrı İnancı ve Alevîlik Bektaĩilik.
İstanbul.
ERSEVEN, İlhan Cem. (1997). Yabancı
Araĩtırmacılar Gözüyle Alevilik.
İstanbul.
GÜNAY, Umay. (1992). Türkiye’de Âĩık
Tarzı Ĩiir Geleneği ve Rüya Motifi .
Ankara.
KÖPRÜLÜZADE, Mehmed Fuad (1925).
“Oğuz Etnolojisine Dair Tarihi Notlar”.
Türkiyat Mecmuası, 1, Ağustos: 185-211.
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
57
SÜMER, Faruk. (1992). Çepniler Anadolu’nun
Türk Yerleĩmesinde Önemli Rol
Oynayan Bir Oğuz Boyu. İstanbul.
ĨAHİN, Halil İbrahim. (2004). Balıkesir Çepni
Kültürü. Balıkesir: BAÜ Sosyal Bilimler
Enstitüsü (Yayımlanmamıĩ yüksek lisans
tezi).
YAMAN, Ali. (2006). Orta Asya’dan
Anadolu’ya Yesevilik Alevilik Bektaĩilik.
Ankara.
YÖRÜKAN, Yusuf Ziya. (2002). Anadolu’da
Alevîler ve Tahtacılar. Ankara.
58
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
Kamber Celal Sait (Kamber Ceddi)
Kamber Rahmi Ayhan
Sazandar Ali Tuncay
59
SİVAS ALİ BABA ZAVİYESİ
ISLAMIC MONASTERY OF ALI BABA, SIVAS
Saim SAVAĨ
1
ÖZET
Bu çalıĩmada, 1547’lerden günümüze
ulaĩan tarihî süreçte, aile mensubu farklı kiĩi
ve değiĩik resmi arĩivlerden derlenen çok sayıda belge ıĩığında, mütevazi bir zaviye olarak baĩlayıp, zamanla çeĩitli müĩtemilatın
eklenmesiyle orta büyüklükte bir külliyeye
dönüĩen ve nihayet günümüzde yine mü-
tevazi bir mahalle camii ve restore edilmiĩ
bir konak haline gelen Ali Baba Zaviyesi’nin
yaklaĩık dört yüz yıllık biyografi si oluĩturulmaya çalıĩılmıĩtır. Bu süreçte yapısal ve
sosyal-ekonomik-kültürel-mezhebî çerçevede yaĩanan geliĩmeler dikkat çekmektedir.
Anahtar Kelimeler: Ali Baba, Zaviye,
Konak, Vakıf, Sivas, Alevi, Sünni.
ABSTRACT
In this paper, we tried to form a biography, dating back to nearly 400 years, of
the Islamic monastery of Ali Baba appearing
1 Prof. Dr., Uĩak Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi,
Tarih Bölümü.
as a small Islamic monastery, becoming a
moderate-size social complex with a variety
of additional buildings in process of time
and fi nally converting into a modest district
mosque and a restored mansion in the light
of several document compiled from various
formal archives and different members of
the family reaching nowadays in the historical process since 1547. In this process, we
emphasized the developments within the
scope of structural and social-economicalcultural sect.
Key Words: Ali Baba, Islamic Monastery, Foundation, Sivas, Alevi, Sunni.
Giriĩ
Geçmiĩe dönüp baktığımızda, bazı kelime ve kavramlara zaman içinde nasıl birbirinden çok farklı anlamlar yüklendiğini;
toplum hayatında etkili olan bazı müesseselerin zamanla nasıl farklı fonksiyonlar üstlendiklerini hayretle ve ilgiyle takip
edebiliriz. Siyasî, sosyal, kültürel ve hukukî
ĩartların zamanla değiĩmesi, bu anlam ve
fonksiyon farklılaĩmalarını beraberinde getirmiĩ olmalıdır.
60
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
İnceleme konumuz olan Ali Baba Zaviyesi, en azından yaklaĩık dört yüz yıllık geç-
miĩini takip edebildiğimiz ender yapılardan
birisidir. Günümüzde Susamıĩlar Konağı
olarak isimlendirilen yapının bulunduğu
mahalde XVI. yüzyılın ilk yarısı içinde kurulduğunu bildiğimiz ilk müessese olan Ali
Baba Zaviyesi’nden itibaren, eski medeniyetimizin sosyal, kültürel ve ekonomik yapı-
sının temel kurumlarından olan külliyelere
benzer bir yapılanmanın gerçekleĩtiği bu
sahadaki geliĩmeleri, benzer kurumlara göre
oldukça bol arĩiv malzemesine dayanarak
izleyebiliyoruz. Ali Baba Zaviyesi’nden Susamıĩlar Konağı’na doğru meydana gelen bu
değiĩim, yaklaĩık dört yüz yıllık bir dönemde toplumsal hayatımızdaki geliĩmelerin izlenmesi, anlaĩılması ve yorumlanması bakı-
mından bize bir rehber vazifesi görüyor.
I- Ali Baba’nın Kimliği
Öncelikle bu geliĩmenin odak noktasında bulunan ve söz konusu edeceğimiz mü-
esseselerin, kimisinin banisi, kimisinin de
kendisi adına inĩa edildiğini bildiğimiz Ali
Baba’nın kimliği üzerinde durmamız gerekiyor. Böyle uzun soluklu bir müessesenin
kurucusu ve toplumsal hayatımızda üstlendiği fonksiyonların belirleyicisi olan Ali
Baba’nın kimliğinin arz ettiği önem herhalde inkâr edilemez.
Çeĩitli arĩiv kaynaklarında evladı ve
kurduğu müessese hakkında oldukça bol
bilgi bulunan Ali Baba’nın, doğrudan kendisiyle alakalı maalesef fazla bir kayıt bulunmuyor. Ali Baba’nın, döneminde ve
daha sonrasında yazılan el yazması ya da
matbu eserlere fazla yansımaması, tahminimize göre, kendisinin herhangi telif edilmiĩ
bir eserinin bulunmayıĩındandır.
Ali Baba ve evlâdının devrin padiĩahları ve ileri gelen devlet adamları tarafından
oldukça üst seviyede itibar gördüğü anlaĩılıyor. Ayrıca yaklaĩık 1557 Nisanı’nda
Sivas’tan geçen ve maceralı Hindistan seyahati ve deniz coğrafyasına ait eserleriyle ĩöhret kazanmıĩ bir Türk denizcisi olan
Seydî Ali Reis’in, Sivas’a geldiğinde vali ve
Abdulvahab Gazi Türbesi’ni ziyaretten sonra sadece Ali Baba’ya uğrayarak mülâkat
yapıp duasını aldığını, eserinde belirtmesi
de2
Ali Baba’nın sahip olduğu manevî nüfuzunun boyutlarını göstermektedir.
Ali Baba’ya ait olduğu söylenilen bir taç,
bir sancak ve bir asa, kendisini tanımamızda
bazı ipuçları verebilir. Sarı renkli metal taç
üzerindeki eski harfl erle yazılmıĩ yazılar,
bir hayli silik olduğu için okunamıyor. Taç,
sekiz dilimli olup, üzerinde tepe noktasından alnına gelecek ĩekilde metal bir ĩiĩ yapı-
ĩık durumdadır. Yine metalden imal edilmiĩ
olan asanın el ile tutulan kıvrık kısmının ucu
aslan baĩı ĩeklindedir. Taç ve asa, Ali Baba
sülâlesinden Yılmaz Susamıĩ’ta bulunmaktadır.
Temmuz 1927’de Sivas Müzesi’ne teslim edilen(Sivas Müzesi 7 numarada kayıtlı, 1.42x1.24 ebadında, baĩ tarafı sarı alemli,
alt tarafı yırtık, iki tarafı yazılı, yeĩil, pembe,
2 Seydî Ali Reis, Mir’at-ül Memalik, Haz. Necdet Akyıldız, Basım yeri ve yılı yok, 125.
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
61
atlas sancak) sancağın alemi, teĩhir salonunda Kadiriye tarikatına ait bir sancağa takı-
lı halde bulunuyor. Üzerinde “Abdülkâdir
El-Ceylânî” ibaresi yazılı bulunan bu sancak, kayıtlarda bir yanlıĩlık yapılmamıĩsa,
1927’de kaydı tutulan sancağa pek benzemiyor. Ayrıca, her ne kadar Ali Baba
evlâdından ve Ali Baba Zaviyesi ĩeyhlerinden Ĩeyh Hasan Efendi, 1850’de “Tarikat-ı
Aliyye-i Kadiriye’den” yani Kadiri tarikatına mensup olarak gözüküyorsa3
da, genel anlamda Ali Baba’nın ve evlâdının, bu
tarikata mensubiyeti konusunda baĩka bir
kayda tesadüf olunmamıĩtır. Söz konusu ettiğimiz sancağın, alem kısmı hariç, Ali Baba
ve evlâdıyla herhangi bir ilgisinin bulundu-
ğunu tahmin etmiyoruz. Ancak, sancağın
alem kısmının Ali Baba’ya ait olduğunu
kesin olarak söyleyebiliyoruz. Çünkü metal alem üzerine simetrik biçimde oyularak
yazılan “Ali Baba’y-ı Kebîr-i Horasanî” ibaresi açık bir ĩekilde okunabiliyor. Ancak,
Ali Baba’nın sağlığında “Horasanî” lakabı-
nı kullandığına dair herhangi bir vesikaya
rastlayamadığımız için, bu alemin sonraki
dönemlerde, Ali Baba’nın evlâdı tarafından
yaptırıldığını sanıyoruz.
Ali Baba’nın torunu olan Küçük Ali
Baba’nın zuhuruna kadar Ali Baba, sadece
“Derviĩ Ali Baba”4
ve “Ali Baba Es-Sivasî”5
3 Ruhi Baĩeğmez’den(RB) alınan 12 numaralı buyruldu.
4 Tapu -Kadastro Genel Müdürlüğü Arĩivi(TKGMA),
14 numaralı mufassal, 29-A.
5 Baĩbakanlık Arĩivi(BA), Maliyeden Müdevver(MM),
626 numaralı Evkaf Defteri, 8.
gibi isim ve lakaplarla anılmaktaydı. Küçük
Ali Baba’nın zuhurundan sonradır ki, bü-
yük bir ihtimalle ikisini birbirinden ayırabilmek için, dede Ali Baba “Ali Baba’y-ı Atîk”6
ve “Büyük Ali Baba Hoca-i Rüstem Paĩa” 7
ĩeklinde kayıtlara geçerken, torun Ali Baba,
“Veled-i Diğer Ali Baba”8
ve “Küçük Ali
Baba”9
adıyla vesikalara kaydedilmiĩtir. İĩte
bu yüzden, üzerinde “Ali Baba’y-ı Kebîr-i
Horasanî” yazılı olan sancak aleminin, Ali
Baba’nın sağlığında yapılmadığını, bilakis,
en azından XVIII. yüzyılın baĩlarından sonraki bir tarihte imal edilmiĩ olduğunu sanı-
yoruz. Çünkü henüz torun Küçük Ali Baba
yok iken, dede Ali Baba’nın “Kebîr” lakabı-
nı kullanması imkânsızdır.
Alem üzerinde yazılı olan “Horasanî”
ibaresi, her ne kadar Ali Baba’nın sağlığında
bu lakabı kullanmamıĩ olduğunu düĩünsek
de, ilgimizi çekiyor. Bilindiği gibi Osmanlı
Devleti’nin kuruluĩ ve geliĩme döneminde
Anadolu’ya göç eden hemen hemen bü-
tün derviĩlerin, Horasan’dan geldiği, yani
“Horasan Erenleri”nden olduğu umumi bir
temayül halindedir. Bu bakımdan, coğrafî
bir mekân anlamından çok, IX. yüzyıldan itibaren yayılmaya baĩlayan Horasan
Melâmetîliği’nin etkilediği tasavvuf tarikatlarına mensup, Asya’nın değiĩik bölgelerin-
6 RB’den alınan 9, 10, 11 numaralı 1078/1668 ve
1079/1668 tarihli hüccetler.
7 BA, MM, 3687 numaralı Eyâlet-i Sivas Kalemi
Muhâsebe-i Anadolu, 1105/1693-1694 tarihli defter,
2-3.
8 BA, MM, 3687 numaralı defter, 1-2.
9 RB’den alınan 37 numaralı 1145/1732 tarihli
fermân.
62
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
den gelen derviĩler için kullanılan bu tabir,
Ali Baba’nın evlâdı tarafından, muhtemelen
umumi temayüle uyularak, Ali Baba için
de yakıĩtırılmıĩ olabilir10. Ancak, böyle bile
olsa, bu anlayıĩ, Ali Baba’nın tarikat kimli-
ğini anlamamızda faydalı olabilir.
Ali Baba evlâdından Hüseyin
Tekkeĩinoğlu’nun söylediğine göre, Tokat’ın
Artova ilçesi Bayezid köyünden Demanı
Baba sülâlesinde Ali Baba’nın, üzerinde kan
izleri bulunan bir hırkası bulunuyormuĩ.
İleride belirteceğimiz üzere, bu hırka eğer
gerçekten Ali Baba’ya ait ise, burada söz konusu edilenin Küçük Ali Baba olması gerekir. Çünkü Küçük Ali Baba’nın, IV. Murat
ile birlikte Bağdat ya da Revan seferlerinden
birisine katıldığı da rivayet edilmektedir.
Doğrudan Ali Baba ile ilgili olduğu söylenilen sancak, taç, asa ve hırkadan baĩka
maddî bir unsura rastlanılmamıĩtır. Bunların dıĩında Ali Baba Camii’nin orta bölü-
münün sağ kesiminde bulunan ve sırasıyla
Büyük Ali Baba, onun oğlu Ahi Mehmet,
Küçük Ali Baba ve onun kızı Fatma Hatun’a
ait olduğu söylenilen mezarlar da bu maddî
unsurlara dâhil edilebilirse de, bunlar üzerinde bir kitabe ya da baĩka açıklayıcı bir
bilgi bulunmaması, bunlardan istifade etmemizi zorlaĩtırıyor.
10 Horasan Melâmetîliği hakkında bkz. F. Köprü-
lü, “Anadolu’da İslâmiyet”, DEFM, IV(1338), 295,
dipnot:2; A. Gölpınarlı, Mevlânâ’dan Sonra Mevlevîlik,
İstanbul 1983, 2.baskı, 186; Aynı yazar, Melâmîlik ve
Melâmîler, İstanbul. 1931, 22-26, her Türk velîsinin
Horasan’dan gelmiĩ olarak kabul edilmesi hakkında,
s.26, 168; Melâmîliğin intiĩar sahaları için, s.299-303;
A.Y.Ocak, Babaîler İsyanı, İstanbul, 1980, s. 42.
Ali Baba’nın babası ya da daha eski geç-
miĩi hakkında da herhangi bir bilgiye sahip
değiliz. Ali Baba’nın kabrinin yanında veya
yakınında babasına ait bir kabrin bulunmayıĩı, üzerinde önemle durulması gereken bir
konudur. Ali Baba gibi büyük bir ĩahsiyetin,
babasının kabrinin yerinin belli olmaması
düĩünülemez. Eğer Sivas çevresinde böyle
bir kabir bulunsa idi, evlâdı tarafından koruma altına alınması gerekmez miydi? İĩte
bu durum, Ali Baba’nın Anadolu dıĩından
gelip, Sivas’a yerleĩtiği ihtimalini kuvvetlendirmektedir. Belki gerçekten, Ali Baba,
Horasan kökenlidir ve babasının kabri de o
memlekette kalmıĩtır.
Arĩiv belgelerinde de, Ali Baba’nın babası veya geldiği yer ile ilgili herhangi bir
bilgiye rastlanılmamıĩtır. Ankara’da Tapu
Kadastro Genel Müdürlüğü Arĩivi’nde bulunan 982/1574 tarihli Sivas Mufassalı’nda
ise, Ali Baba’nın biraderi olan Pîri ve onun
oğulları Veled, Hasan ve Hüseyin’in adları
kayıtlı bulunmaktadır
11. 1547 tarihli Rüstem
Paĩa vakfi yesinde de Ali Baba’nın bir karde-
ĩinden bahsedilmektedir12
.
Ali Baba’nın doğum tarihi hakkında
da herhangi bir malumatımız bulunmuyor.
Vefat tarihini ise, kesin olarak biliyoruz. 28
Cemâziyelevvel 982/1574 tarihli bir mü-
11 14 numaralı mufassal, 29-A.
12 Rüstem Paĩa vakfi yesinin eski harfl erle yazılı sureti,
Ankara’da Vakıfl ar Genel Müdürlüğü Arĩivi(VGMA),
582/1 numaralı defter, 287-289, sıra:197, bugünkü
harfl ere çevirisi ise, 2232 numaralı defter, 169-173’te
kayıtlıdır.
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
63
himme kaydı
13, Ali Baba’nın bu tarihte vefat
ettiğini bildirmektedir. Buradan hareketle,
Ali Baba’nın doğum tarihini ve kaç yıl yaĩadığını yaklaĩık olarak tahmin edebiliriz.
Ali Baba evlâdından Hüseyin
Tekkeĩinoğlu’nun anlattığı bir rivayete göre,
Ali Baba yüz yıldan fazla yaĩamıĩtır. Rivayete göre, uzun yaĩamanın sırrını öğrenmek
isteyen birisine, Bağdat’ta bulunan Hasan
Baba’ya gitmesini tavsiye etmiĩler.
“Dediler ki, Bağdat’ta var bir Hasan Baba
İnce adamdır amma, görünür kaba saba”
Adam Bağdat’a gidip, Hasan Baba’yı
bulmuĩ. Hasan Baba;
“Büyük kardeĩim benden daha genç,
Sivas’tadır mekânı
Kendisi yüz yaĩındadır amma durmadan
oynar kanı”
diyerek adamı Sivas’a, Ali Baba’ya göndermiĩ. Adam, Sivas’a gelip, Ali Baba’yı bulmuĩ ve ona misafi r olmuĩ. Yemek ikramı esnasında Ali Baba, hanımından kilerden karpuz getirmesini istemiĩ. Hanımı küçük bir
karpuz getirmiĩ. Ali Baba, hanımından daha
büyük bir karpuz getirmesini istemiĩ ama
hanımı yine aynı karpuzu getirmiĩ. Bu hâl
birkaç kez tekrarlandığı halde, hanımı yine
aynı karpuzu getirmiĩ ve “daha büyüğü yok,
büyüğünü almadın ki getireyim” gibi olumsuz bir laf etmemiĩ. O zaman Ali Baba konu-
ğuna; “İĩte uzun yaĩamanın sırrı bu. Demedi
ki, bir baĩka karpuz yok. Kadının iyiliğinden
dolayı insan çok yaĩar”, demiĩ.
13 BA, Mühimme Defteri(MD), 25/264.
Ali Baba’nın uzun bir ömür sürdüğünü
anlatmak isteyen bu menkıbeyi destekleyebilecek diğer bazı bilgilere de sahibiz. Vak-
fi yesinde geçmemekle birlikte, muasır arĩiv
belgelerine göre Ali Baba, Sadrazam Rüstem
Paĩa(1500?-1561)’ya hocalık yapmıĩtır. Rüstem Paĩa, Ali Baba’ya vakıf yaptığı 1547’de
yaklaĩık 47 yaĩındadır(Altundağ-Turan,
1988: 800). Ali Baba, gerçekten Rüstem
Paĩa’ya hocalık yaptı ise, bu tarihlerde, ondan yaĩlı olmalıdır. Ali Baba 1574’te vefat
ettiği zaman, geride bıraktığı oğlu Ahi Mehmet on iki yaĩında bulunuyordu14. Bu itibarla, normal olarak Ali Baba’nın vefat ettiğinde
fazla yaĩlı olmadığı düĩünülebilir. Burada
yine menkıbeler bize yardımcı oluyor: Hü-
seyin Tekkeĩinoğlu’na göre; Ali Baba, mü-
cerret kalmak için evlenmemiĩ. Ancak, bir
gün caddede yürürken, sarhoĩun biri, Ali
Baba’nın yakasından tutup, babasının kabrine Kur’ân okutturmuĩ. Bunun üzerine Ali
Baba, ben ölürsem arkamdan kim Kur’ân
okutacak diye düĩünmüĩ ve evlenmeye karar vermiĩ. Görüldüğü gibi, tarihî hakikatleri anlayabilmemiz için, bazen menkıbevî bilgiler de iĩimize yaramaktadır. Aslında, Ali
Baba’nın vefatında on iki yaĩında bulunan
Ahi Mehmet’i bırakması ancak bu ĩekilde
açıklanabilir.
Rüstem Paĩa’nın, Ali Baba için tertip
ettirdiği vakfi yede, vakfın mütevelliliğini
önce Ali Baba’ya, onun vefatından sonra Ali
Baba’nın kardeĩine, kardeĩinden sonra Ali
Baba’nın evlâdına bırakması, Ali Baba’nın bu
tarihlerde yeni evli ya da henüz evlat sahibi
olmadığının iĩareti olarak kabul edilebilir.
14 BA, MD, 25/264.
64
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
Ali Baba’yı, 1270’li yıllarda vefat eden
Hacı Bektaĩ-ı Velî’15ye çağdaĩ ve onun halifesi olarak gösteren bazı rivayetler vardır
16
ki, aradaki iki yüz-iki yüz elli yıllık bir tarih
farkı sebebiyle bu rivayet tarihî gerçeklere
pek uymuyor. Sonuç olarak, Ali Baba’nın,
yaklaĩık 1470’li yıllarda dünyaya geldiği
tahmininde bulunurken, onun 1574 yılında
vefat ettiğini kesin olarak söyleyebiliyoruz.
Ali Baba ve zaviyesinin, önemli ölçüde
devlet desteğine mazhar olduğu anlaĩılı-
yor. Bu mazhariyetin sebebini, Ali Baba’nın,
devlet ve halk nazarındaki manevî itibarının
yüksekliği ve genel olarak devletin bu tip
müesseseleri desteklemesi politikası ile izah
edebiliriz.
Sivas kazasına tâbi adı belirtilmeyen bir
karye toprağında bulunan bir miktar yer,
“selâtîn-i mâzıye” yani eski sultanlar tarafından Ali Baba’ya hîbe ve temlîk edilip, eline mülknâme-i hümâyûn verilmiĩ, Ali Baba
da, zikredilen yerin gelirlerini evlâdına vakfetmiĩtir17. Ayrıca, zaviye yakınında bulunan altı adet zemin ve bir adet bahçenin de,
Ali Baba’ya temlîk edildiğini sanıyoruz18
.
15 Hacı Bektaĩ-ı Velî’nin ölüm tarihi konusunda bkz.
Abdülbâki Gölpınarlı, Yunus Emre ve Tasavvuf, İstanbul 1961, 73, dipnot:78.
16 Ali Baba evlâdından Hüseyin Tekkeĩinoğlu’nun(HT)
iddiası ki, M. Tevfi k Oytan, Bektaĩîliğin İçyüzü, İstanbul 1988, 8. Baskı, 370-371 ve Ali İzzet Özkan, Ali
Baba Kimdir(Ankara 1986), isimli broĩürünü kaynak
göstermektedir.
17 BA, Ahkâm-ı Ĩikâyet Defteri, 156-246, Evâhir-i Zilhicce 1149/21-30 Nisan 1737 tarihli hüküm.
18 TKGMA, 14 numaralı mufassal, 29-A.
Sivas kazası toprağında bulunan Hamza Bostanı, Poyraz Tarlası(Boyraz Yerleri), Delikkapu ve Tebekdeli Tarlası denilen
yerler, “selâtîn-i mâzıye” tarafından Ali
Baba’ya temlîk edilmiĩ olup, kendisi bunları vakfetmiĩtir19. Bunlardan Hamza Bostanı
ve Poyraz Yerleri denilen yerler, Küçük Ali
Baba’nın vakfi yesinde20 de yer almaktadır
ki, buradan hareketle, bu belgede geçen “Ali
Baba”nın torun Ali Baba olduğu neticesine
varıyoruz. Vakfi yede açıkça belirtilmemekle
beraber, Küçük Ali Baba’nın vakfettiği diğer
tuzla, köy, mezra ve değirmenlerin de, kendisine temlîk edildiğini söyleyebiliriz. Çünkü bunların hepsi vakfi yede “mülk” olarak
kaydedilmiĩtir.
Ali Baba’ya ve torunu Küçük Ali
Baba’ya bir takım arazi temlîk eden ve vesikalara “selâtîn-i mâzıye” ĩeklinde kaydedilen sultanlar kimlerdir? Büyük Ali Baba’nın
doğum tarihini yaklaĩık 1470’li yıllar olarak kabul edersek, onun yaĩadığı dönemde
baĩa geçen hükümdarları ĩu ĩekilde tespit
edebiliriz: Fatih Sultan Mehmet’in(1451-
1481) son yılları, II. Bayezid(1481-1512),
Yavuz Sultan Selim(1512-1520), Kanuni Sultan Süleyman(1520-1566) ve II. Selim(1566-
1574). Bu itibarla Ali Baba’nın, Fatih Sultan
Mehmet’in hükümdarlık yıllarında doğdu-
ğu ve II. Bayezid döneminde gençlik dönemini geçirdiği kabul edilirse, kendisinin bu
19 RB’den alınan 45 numaralı Evâhir-i Rebi’ülâhir
1172/21-30 Aralık 1758 tarihli ferman; BA, Sivas
Ahkâm, 7/193’te kayıtlı aynı tarihli hüküm.
20 Elimizde birkaç sureti bulunan vakfi yenin bir sureti TKGMA, 14 numaralı mufassal, 19, bir sureti de
VGMA, 2141 numaralı defter, 42’de kayıtlıdır.
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
65
iki hükümdarla münasebetinin olması ihtimali zayıf kalmaktadır. Ali Baba’nın Rüstem Paĩa ile olan münasebetinden dolayı,
kendisine arazi temlîk eden hükümdarın
Kanuni Sultan Süleyman olması ihtimali
daha kuvvetli görünüyor. Bununla beraber,
geriye kalan iki hükümdarın da Ali Baba’ya
ve zaviyesine yardımlarının olması ihtimal
dâhilindedir.
Küçük Ali Baba’ya yapılan temlîklerin
ise, büyük bir ihtimalle IV. Murat tarafından
gerçekleĩtirilmiĩ olması gerekir. Çünkü Kü-
çük Ali Baba, kendisine temlîk edilen karye,
mezra, tuzla ve değirmenleri Evâil-i Ramazan 1048/1639 tarihinde vakfetmiĩtir ve
bu sırada Sultan IV. Murat(1623-1640) hü-
kümdardır. Üstelik bu konuda, Küçük Ali
Baba’nın, IV. Murat ile birlikte Revan ya da
Bağdat seferlerine katıldığı, sefer esnasında
yaralanıp, Sivas’a dönüĩünde vefat ettiği ve
yukarıda sözünü ettiğimiz üzerinde kan lekeleri bulunan hırka rivayetleri de bu bilgiyi
destekliyor.
Sultan IV. Murat, İran’a karĩı Revan
ve Bağdat seferlerini bizzat yönetmiĩ-
tir. 1044/1634-1635’te düzenlenen Revan
Seferi’ne giderken Sivas’a uğrayan IV. Murat, 1638’de katıldığı Bağdat Seferi dönüĩünde de Sivas’tan geçmiĩtir. Revan Seferi’ne
giderken Sivas’a uğrayan padiĩah, ĩehirde
on dört gün kalıp, Kurban Bayramı’nı burada geçirmiĩtir(Baysun, 1979: 632–636). IV.
Murat’ın, Bağdat Seferi’nden dönerken, zafer sevinci ile söz konusu temlîki yapmıĩ olması muhtemel görünmekle beraber, Revan
Seferi’ne giderken ĩehirde uzun süre kalmıĩ
olması, zaferin kazanılması için dua almak
maksadıyla bu ĩekilde bir yardım faaliyetinde bulunmuĩ olabileceği ihtimalini kuvvetlendirmektedir.
Büyük Ali Baba’nın, selâtîn-i mâzıye tarafından temlîk edilen arazileri vakfetmesi
ve büyük bir ihtimalle bu arazilerden birisi üzerinde zaviyesini kurmasının yanında,
onun asıl Kanuni Sultan Süleyman’ın Sadrazamı Rüstem Paĩa’nın yardımlarına mazhar
olduğu anlaĩılmaktadır. İleride bahsedece-
ğimiz üzere Rüstem Paĩa, daha sonraki belgelerde hocası olarak zikredilen Ali Baba’ya
ve zaviyesine, oldukça önemli miktarda gelir kaynakları vakfetmiĩtir.
Eski sultanlar ile Rüstem Paĩa ve Atîk
Valide Sultan gibi ileri gelen devlet büyüklerinin, Ali Baba ve evlâdına olan temlîk
ve yardımları, ille de yakın bir münasebet
teĩkili neticesinde olmayabilir. Yapılan bu
tip vakıfl arla, devletin, zaviyeler tarafından gerçekleĩtirilen sosyal hizmetleri desteklemiĩ olması da mümkündür. Büyük ve
Küçük Ali Baba vakfi yelerinde, Ali Baba
Zaviyesi’nin temel fonksiyonlarından birisinin yolculara(âyende ve revendeye) hizmet
olduğunun belirtilmesi sebebiyle, söz konusu ihtimal kuvvet kazanıyor. II. Selim’in hanımı ve III. Murat’ın annesi olan Nurbânû
Valide Sultan(Atîk Valide Sultan, vefatı
1583) tarafından yapılan vakfa21 ait Yeni İl
köyleri mahsulâtından Ali Baba oğlu Ahi
Mehmed Bey Zaviyesi’ne beĩ mud buğday
21 VGMA, 1766 numaralı defter, 136-170, sıra:27.
66
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
verilmesi(ki, daha sonraları bu miktar yedi
mud’a çıkmıĩ ve ayrıca günlük dokuz akçe
vazife de ilave edilmiĩtir22) de aynı desteğin
devamından baĩka bir ĩey değildir.
Vakıfl arın bu ĩekilde teĩekkülünden
sonra, vâkfın evlâdı ve bölge halkı tarafından bir takım menkıbelerin yakıĩtırılmıĩ olması ihtimali her zaman mümkündür23
II- Ali Baba’nın Tarikatı
Ali Baba ve evlâdı ile ilgili bir takım
bilgi ve iĩaretler, onun dinî cephesini anlamamızda yardımcı olabilir. Biz, bu konuda
kesin bir hüküm vermek yerine, konuyla
ilgili bilgi ve iĩaretleri değerlendirmekle yetineceğiz.
22 RB’den alınan 37 ve 38 numaralı, 26 Cemâziyelâhir
1293/19 Temmuz 1876 tarihli berâtlar.
23 Ali Baba evlâdından Ĩ. Yılmaz Susamıĩ’ın(YS) babası Mehmet Susamıĩ’tan naklen anlattığına göre,
Ali Baba Horasan’dan gelmiĩ olup, Kanuni Sultan
Süleyman’ın veziri Rüstem Paĩa’nın(veya bizzat padiĩahın) “hoca vekili” idi. Rüstem Paĩa’nın vefatından sonra İstanbul’dan Sivas’a hicret edip, Ali Baba
Zaviyesi’ne yerleĩmiĩtir. HT. ve YS.’nin çok az farkla
hemen hemen aynen anlattıkları bir rivayete göre ise;
Ali Baba, İstanbul’a gidip, padiĩah ve devlet ileri gelenleri ile münasebette bulunmuĩtur. Rivayete göre;
Ali Baba, musâhibi Hubyar ile birlikte İstanbul’a gitmiĩler; dirlik alabilmek için fırına girip, kerâmet göstermiĩler. Ali Baba, padiĩahın, “dünyanın tadı tuzu
nedir?” sorusuna, “yiyip içmek, def’-i hâcet etmektir”
diye cevap verince, zindana atılmıĩ. Bunun üzerine
Ali Baba, “sen ye, iç fakat def’-i hâcet edeme” diye
bedduâ etmiĩ; gerçekten padiĩah hastalanıp, def’-i
hâcet edemez duruma gelmiĩ. Sonra piĩman olan padiĩah, Ali Baba’nın yardımıyla def’-i hâcet edip, rahatladıkça, kendisine bir köy bağıĩlamıĩ!..
Ali Baba Zaviyesi’nin hâlihazırdaki durumuna bakılırsa, bir Rufai tekkesi olduğu
görülecektir. Semahanenin kıble canibindeki mihrapta bulunan Rufai ĩiĩleriyle yapılmıĩ süslemeler, kolaylıkla böyle bir hüküm
vermemize yol açmaktadır. Ancak, tekkenin
bu halinin ne zamandan beri devam ettiğini
bilemiyoruz. Bugünkü tekke binasının muhtemelen XIX. yüzyılın baĩlarında inĩa olunduğunu sanıyoruz24 ki, bu bakımdan, tekkenin o tarihlerden itibaren böyle bir kimliğe
kavuĩtuğu söylenebilir.
Ali Baba Zaviyesi ĩeyhlerinden Ĩeyh Hasan Efendi’nin, 1850’de “Tarikat-i Aliyye-i
Kadiriye”den yani Kadiri tarikatına mensup
olarak gözükmesi25 de aynı ĩekilde değerlendirilebilir. Çünkü görebildiğimiz baĩka
hiçbir belgede bu konuyla ilgili herhangi bir
bilgi bulunmuyor.
Ali Baba evlâdının, Ali Baba Camii’nde
görev yapan en son bireyi olan Mehmet Nuri
Susamıĩ ve onun evlâdı, Mevlevî-Rufai tarikatına mensup idiler. Ailenin bu kolunun
1742’deki temsilcisi olan İbrahim Halife’nin
de aynı tarikata mensup olduğu anlaĩılıyor.
İbrahim Halife’nin mütevellilik ve zaviyedarlığa ortaklık davasında, Mevleviye ĩeyhi
Eĩ-Ĩeyh Es-Seyyid Mehmet Efendi tarafından
desteklenmesi26 de bu bakımdan önemlidir.
Ali Baba evlâdından Ruhi Baĩeğmez’den
alınan evrak arasında bulunan Kadiri ve
Nakĩibendî tarikatı silsilenameleri de, aynı
24 Tekkenin kuruluĩ tarihi konusunda ileride bilgi verilecektir.
25 RB’den alınan 12 numaralı buyruldu.
26 RB’den alınan 13 numaralı arz.
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
67
ĩekilde değerlendirilebilir. Buradaki Kadiri
Tarikatı Silsilenamesi’nin, 1850’de Kadiri
tarikatı mensubu olarak gördüğümüz Ĩeyh
Hasan Efendi ile ilgili olduğunu ve yakla-
ĩık bu tarihlerde zaviye arĩivine dâhil edildiğini düĩünüyoruz. Nakĩibendî Tarikatı
Silsilenamesi’nin, zaviye arĩivinde bulunması hususunda ise fazla bir ĩey söyleyemiyoruz. Ancak, Ali Baba’nın, Bektaĩî tarikatına mensubiyeti konusunda kesin bir
delilimiz bulunmamakla beraber, eğer böyle
bir durum vaki ise, 1826’da yeniçeri ordusunun ilgasıyla birlikte Bektaĩîliğin kaldırılmasından sonra, bu tarikat mensuplarının
Nakĩibendî tarikatına girmeye zorlandığı
bilgisinden hareketle(Ocak, 1992: 374), belki
de böyle bir geliĩmenin sonucunda söz konusu silsilenamenin zaviye arĩivine girmiĩ
olabileceğini düĩünüyoruz.
Ali Baba evlâdının günümüzdeki son
temsilcilerinden bir kolu teĩkil eden ve zaviye ile zaviye önündeki çeĩmeye “Susamıĩ-
lar Konağı” ve “Susamıĩlar Suyu” adlarını
verdiren Mehmet Nuri Susamıĩ ile ilgili,
oğlu Ĩemsi Yılmaz Susamıĩ’ın anlattıkları
da, zaviye mensuplarının son dönemdeki
tarikat kimliklerini tespitte bize yardımcı
olabilir. Buna göre; bir Mevlevî-Rufai ĩeyhi
olan Mehmet Nuri Susamıĩ(Ĩeyh Efendi),
zaviyede düzenlenen ayin esnasında bir takım kerametler göstermekteydi. Bunları ĩu
ĩekilde özetleyebiliriz:
1- Derviĩler avurtlarına ĩiĩ geçiriyorlar,
kanamıyor, eğer kan çıkarsa Ĩeyh
Efendi besmele çekip eliyle silince
kan duruyordu.
2- Ĩeyh Efendi ve derviĩler, kızgın demiri dillerine bastırıyorlardı.
3- Ĩeyh Efendi, “Yâ Hay” diyerek derviĩlerden birinin baĩını kesip bir kenara koyuyor, zikir bittiğinde yeniden kesik baĩı gövdenin üzerine koyup, kesilen kısma besmeleyle elini
sürerek eski haline getiriyordu.
4- Bir derviĩin karnına kılıç çalınıyor,
ancak kılıcın kestiği yer anında geri
kapanıp iyileĩiyordu.
5- Çok keskin bir kılıç, bir müridin karnı üzerine koyuluyor ve kılıç üzerinde yürünüyordu.
6- Zikir esnasında orada bulunan herkesin gusül abdestli olması gerekiyordu. Bir defasında, müritlerden
birisinin avurduna ĩiĩ sokulmuĩ, her
zamankinin aksine müthiĩ bir kan
fıĩkırmıĩtı. Ĩeyh Efendi, mendiliyle
bastırmıĩ, ancak mendilin tamamı
kan rengini alıp kan damlayacak
haline geldiği halde kan durmamıĩ;
bunun üzerine Ĩeyh Efendi, “kimin
gusül abdesti yoksa çıksın” demiĩ;
orada bulunanlardan birisi baĩını
öne eğerekten çıkmıĩ ve o anda kan
durmuĩ. Ĩeyh Efendi, ertesi sabah
kalktığında kanla ıslanmıĩ mendilin
bembeyaz olduğunu görmüĩ.
İĩte tipik Rufai zikirlerini andıran bu rivayetler de gösteriyor ki, Ali Baba evlâdının
en azından bir kolu, yaklaĩık son yüz elli, iki
yüz yıldır bu tarikata mensuptur.
68
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
Ali Baba evlâdından günümüze ulaĩabilenlerin bir baĩka kolu ise Alevî-Bektaĩî’dir.
Zaviye ile ilgili evrakı temin ettiğimiz Ali
Baba evlâdından Ruhi Baĩeğmez kolu ile
Yılmaz Susamıĩ kolunun Sünnî olmaları-
na karĩın, Hüseyin Tekkeĩinoğlu kolunun
Alevî olması da konumuz açısından önemlidir. Bu farklılığın ne zaman ve ne ĩekilde
ortaya çıktığı hususunda fazla bir ĩey söyleyemiyoruz.
Küçük Ali Baba’nın kızı Fatma Hatun’un
oğlu olan ve yukarıda Kadiri tarikatı mensubu olduğunu belirttiğimiz Ĩeyh Hasan
Efendi kolundan gelen Hasan ve Ruhi
Baĩeğmez’in Sünnî olmalarına karĩın, Ĩeyh
Hasan Efendi’nin kardeĩi Ĩeyh Hüseyin
Efendi kolundan gelen Muhiddin, Hasan,
Hüseyin ve Ali Tekkeĩinoğlu Alevî’dirler.
Yukarıda Mevleviye ĩeyhi tarafından desteklendiğini söylediğimiz İbrahim Çavuĩ
kolundan geldiğini tespit ettiğimiz Mehmet Nuri Susamıĩ ve oğulları Yılmaz, Ali,
İbrahim, Muzaffer ve Lütfi Susamıĩ da
Sünnî’dirler ve özellikle Mehmet Nuri ve
oğlu Yılmaz Susamıĩ Mevlevî-Rufai tarikatı
mensubudurlar. Aile ĩeceresine baktığımızda, Baĩeğemez ve Tekkeĩinoğlu kollarının
Fatma Hatun’un oğlu İsmail’e dayandığı,
Susamıĩ kolunun ise, yine Fatma Hatun’un
kızı Ayĩe’ye dayandığını görüyoruz.
Oldukça net bir ĩekilde tespit ettiğimiz
aile ĩeceresindeki bu bilgilere rağmen, Hü-
seyin Tekkeĩinoğlu’nun iddiasına göre, Yılmaz Susamıĩ kolu aslında Ali Baba ailesine
dâhil değildi ve bunlar zaviyede görevli iken,
bir yolunu bulup, zaviyeyi ele geçirmiĩlerdi. Yine bunların iddiasına göre, Ali Baba da
kendileri gibi Alevî-Bektaĩî idi. Buna karĩı-
lık, Yılmaz Susamıĩ, Küçük Ali Baba’nın erkek çocuğu olmadığını ve Alevî olduğunu
gizleyen zaviye hizmetkârlarından birisi ile
Küçük Ali Baba’nın kızlarından birisinin evlenmesi neticesinde bugünkü karıĩık durumun ortaya çıktığını anlatmaktadır.
Halk arasında anlatılan bir rivayete göre
ise, Ali Baba evlâdı arasında, zaviye ve vakıf
yönetimini ele geçirme mücadelesi esnasında bir öldürme hadisesi olmuĩ, evlâttan bir
kısmı bir Alevî köyüne sığınmıĩ ve bu ĩekilde aslında Sünnî olan ailenin bir bölümü
Alevîleĩmiĩtir. Sivas Ĩer’iye Sicili’ne kaydedilmiĩ bulunan 23 Ĩaban 1290/1873 tarihli
bir kayıt, bu rivayete temel teĩkil etmiĩ olabilir. Buna göre; Veled-i Diğer Sağîr Ali Baba
Zaviyesi’nde(Küçük Ali Baba Zaviyesi) Tekyeniĩin Müteveffa Ĩeyh Hasan Efendi’nin
büyük oğlu Mehmet Tahir Efendi yaralanmıĩ; keĩif ve muayene için gelen “Asâkir-i
Zabtiye Curnal Kâtibi Mehmet Efendi ve
Zabtiye Mehmet Çavuĩ ve Memleket Tabibi
Atanos Nabayat” ile belgede isimleri yazılı
diğer Müslümanların huzurunda Mehmet
Tahir Efendi, “Kebîr Ali Baba Zaviyesi’nde
Tekyeniĩin Ĩeyh Mustafa Efendi’nin” kendisiyle “adâvet-i kadîmesi olduğuna binaen
ücretle hizmetkârı bulunan Koçkiri kazası
nevâhisinden Sivasili nahiyesi kurâsından
Ütük karyesi ahalisinden gâib-i ani’l-beled
Mustafa nâm kimesneyi iğfal ve tahrik ederek” kendisinin zaviye civarında durduğu
bir sırada, adı geçen hizmetkâr Mustafa’nın,
kendisini, sağ omzunun köprücük kemi-
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
69
ği yanından bıçak ile vurarak yaraladığını,
bildirmiĩtir.27 Yine sicile kayıtlı bir baĩka
belgede, Mehmet Tahir Efendi’nin, söz konusu yaralanmadan dolayı aynı gün vefat
ettiği kaydedilmiĩtir.28 Halk arasında anlatılan rivayetin, bu tarihî bilgiye dayandı-
ğını tahmin ediyoruz. Ancak, bu olayın, bir
mezhep ya da tarikat farklılaĩmasına sebep
olup olmadığı konusunda bir ĩey söyleyemiyoruz.
Ali Baba ve evlâdının bir kısmı tarafından kullanılan ahi, baba ve dede lâkapları ile
XVIII. asır baĩlarından itibaren kullanılmaya
baĩlanan seyyid lâkabı da, Ali Baba’nın ve
evlâdının tarikatı konusundaki iĩaretler olarak kabul edilebilir. Ayrıca, sadece bir vesikada rastladığımız Sivasî29 lâkabına karĩılık Ali
Baba için özellikle Horasanî lâkabının kullanılması da bu bakımdan önem arz edebilir.
Ali Baba’nın uzun süre mücerred yani
bekâr kalmak istemesi, aslan baĩlı demir
asa ve sekiz dilimli metal taç taĩıması, Pîr
Sultan Abdal’ın musahibi yani tarikat kardeĩi olduğu yolunda rivayetler bulunması,
Ali Baba’nın, Kanunî Sultan Süleyman’ın
sadrazamı Rüstem Paĩa’nın hocası olarak
kaydedilmesi ve Rüstem Paĩa vakfi yesinin
iki yerinde, Ali Baba ve evladından sonra
mütevelli olacakların Sünnî olmalarının ĩart
koĩulması gibi bilgiler de konunun açıklığa
kavuĩması açısından değerlendirilmelidir.
27 Sivas Ĩer’iye Sicili(SĨS), 49/211.
28 SĨS, 49/251, 19 Muharrem 1291/8 Mart 1874 tarihli
ispât-ı verâset derkenârı.
29 BA, MM, 626 numaralı defter, 8, 19 Zilhicce 995/20
Kasım 1587 tarihli vesika.
Ne var ki, bu saydığımız iĩaretlerin
hiçbirisi Ali Baba’nın dinî hüviyetini kesin
olarak ortaya koymamaktadır. Ali Baba ve
evlâdı tarafından kullanılan l âkaplar değiĩik
ĩekillerde değerlendirilebilir. Bu lâkapların,
değiĩik dönemlerde farklı manalar kazandıkları bilinmektedir. Meselâ, genelde Hz.
Ali’nin oğlu Hz. Hüseyin’in neslinden gelenler için kullanılan(Pakalın, 1983: 200)
seyyid30 lâkabının, XVIII. asrın baĩlarından
itibaren Ali Baba evlâdı tarafından kullanıldığını görüyoruz. Bu kavram, evlâdın
bugünkü mezhebî durumuna göre hem
Sünnî, hem de Alevî kesimince de kullanılı-
yordu. Ancak, Ali Baba evlâdının, gerçekten
seyyid olduğunu söylemek zordur. Seyyid
lâkabının, Ali Baba’nın sağlığında ve sonrası yüz elli yıllık dönemde kullanılmaması,
bu konudaki ĩüphemizin baĩlıca sebebidir.
Belki Ali Baba evlâdından birinin yaptığı bir
evlilik sebebiyle seyyid lâkabı kazanılmıĩ
olabilir. Ancak, Osmanlı genelinde seyyidlik
konusunda bir takım tartıĩmaların meydana
gelmesi ve bu yolda bazı tedbirlerin alınması, konuya ĩüpheyle yaklaĩmamızı gerektirmektedir31. Bizim, Ali Baba evlâdının seyyidliğini ĩüphe ile karĩılamamızın bir baĩ-
30 Seyyidlik ve sâdât konusunda önemli bir eser olan
Ahmet Rif’at’ın Devhatü’n-Nukabâ isimli eseri, Hasan
Yüksel ve M. Fatih Köksal tarafından, Osmanlı Toplumunda Sâdât-ı Kirâm ve Nakibüleĩrafl ar, Sivas, 1998
adı altında yayınlanarak, araĩtırmacıların istifadesine
sunulmuĩtur.
31 Önceki tahrir defterlerinde hiçbir iĩaret bulunmazken, sonraki defterlerde bazı kimselerin seyyidlik
sıfatını kazanarak “sâdât” olarak kaydedilmesi(bkz.
Bahaeddin Yediyıldız, Ordu Kazası Sosyal Tarihi, Ankara 1985, 96), benzer bir geliĩmenin ifadesidir.
70
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
ka sebebi de, evlâdın, aynı dönemde değiĩik
vazifeler için farklı sıfatlarla vesikalara kaydedilmiĩ olmasıdır. Fatma Hatun’un oğlu
İsmail, 1691, 1695 ve 1698 tarihli vesikalarda
sadece adı ile kaydedilirken32, yine 1698’de
çelebi33, 1700’de bey34, 1704’te ve 1717’de
ağa
35, 1726’da ise Es-Seyyid Eĩ-Ĩeyh36 sıfatlarıyla kaydedilmiĩtir. Ümmühâni Hatun
evlâdından Ĩems Ahmet, sadece ĩeyh sıfatı
ile anılırken, onun oğlu Ebubekir seyyid-
ĩeyh sıfatlarıyla vesikalara kaydedilmiĩtir37
.
Bu misallere baĩkalarını da ilave edebiliriz.
Zaviyeye ait vesikalarda geçen baba
ve dede tabirlerine dayanarak, Ali Baba
ve evlâdının tarikat kimliği konusunda
hüküm vermenin de sağlıklı olmayacağı
kanaatindeyiz. Baba lâkabının genellikle
Bektaĩî, Kalenderî ve Haydarî tarikatları mensuplarınca kullanıldığı bilinmekle
birlikte(Köprülü, 1979: 165-166; Uludağ,
1991: 365-366), tespit edebildiğimiz kadarıyla Kadiri, Halvetî ve Bayramî tarikatlarına mensup ĩeyh ve derviĩlerin38 de bu
32 RB’den alınan vazife tevcih belgeleri.
33 RB’den alınan 7 numaralı mürâsele.
34 RB’den alınan 10 numaralı mürâsele.
35 RB’den alınan 12 ve 14 numaralı mürâseleler.
36 RB’den alınan 34 numaralı fermân.
37 VGMA, 1088 numaralı Hurûfât Defteri(HD), 54-B.
38 İstanbul Fındıklı’da bulunan Ali Baba Dergâhı,
Kâdirî tarikatına mensuptur, bkz. Ahmet Güner, Tarikatlar, İstanbul, 1986, 201; “Hânedân-ı Halvetî’den
Saçlı Baba’y-ı güzîn”, bkz. Hafız Hüseyin Ayvansarayî,
Mecmuâ-i Tevârih, Haz. Fahri Ç. Derin - Vahit Çabuk,
İstanbul, 1985, 350; İstanbul’un fethinde hazır bulunan Baba Yusuf Bayramî, Hacı Bayram halifesinden
idi, bkz. H. H. Ayvansayî, age, 86.
sıfatla anıldıklarını görüyoruz39. Ayrıca,
dede lâkabının, Alevî-Bektaĩîlerin yanında
Mevlevîler tarafından da kullanıldığı bilinmektedir40
.
Ali Baba evlâdı arasında sıkça kullanılan ahî41 lâkabının, Ali Baba ailesinin
ahîliğe mensubiyetini ifade etmediğini sanıyoruz. Çünkü zaviye mensuplarının esnafl a iliĩkisinin bulunduğuna ya da bizzat
herhangi bir zanaatla meĩgul oldukları-
na dair bir vesikaya tesadüf olunmamıĩ-
tır. Baba, dede ve ahî lâkaplarının en çok
kullanıldığı Bektaĩî, Mevlevî ve Ahî zaviyelerinde, genel olarak yapılan tayin ve
tevcihlerin(görevlendirmelerin) merkez
zaviyedeki(Hacı Bektaĩ, Konya ve Kırĩehir)
ĩeyh kanalıyla(onun İstanbul’a inhâsıyla) ger-
çekleĩtiği bilgimiz dâhilindedir(Gölpınarlı,
1983: 247; Faroqhi, 1973: 211-219; BakırerFaroqhi, 1975: 466-467). Hâlbuki Ali Baba
Zaviyesi’ne yapılan tayin ve tevcihlerin hiç-
birisinde böyle bir iĩaret bulunmamaktadır.
Bu bakımdan, bir takım iĩaretler bulunsa da,
Ali Baba ve evlâdının bu üç tarikata mensubiyeti konusunda kesin bir ĩey söyleyemiyoruz.
39 Baba unvanının Ĩiî ve Sünnî tasavvuf çevrelerinde
ortaklaĩa kullanıldığı hakkında ayrıca bkz. S. Uludağ,
agm, 365.
40 Dede unvanının yaygın olarak Mevlevîlik ve
Bektaĩîlik, az da olsa Halvetiyye ve Bayramiyye tarikatı mensuplarınca kullanıldığı hakkında bkz. Sü-
leyman Uludağ, “Dede”, TDVİA, IX, (İstanbul 1994),
76; ayrıca bkz. Mecdud Mansuroğlu, “Dede”, İA, III,
(İstanbul 1988), 506.
41 Ahî ve Ahîlik hakkında genel bilgi için bkz. Ziya
Kazıcı, “Ahîlik”, TDVİA, I, (İstanbul 1988), 540-542.
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
71
Bunların yanında, Ali Baba’nın
mücerred(bekâr) kalmak istemesi, sekiz dilimli tâç ve aslan baĩlı demir asa taĩıması, Pîr
Sultan’ın tarikat kardeĩi ve Horasan erenlerinden olduğunun söylenmesi de, konunun
açıklığa kavuĩturulmasında bize yardımcı olabilir. Ancak bu konudaki bilgiler de,
evlâdın günümüzdeki farklı mezhebî yapısı
sebebiyle ortaya çıkmıĩ gibi görünüyor.
Pîr Sultan ile ilgili bazı ĩifahî rivayetler,
onun, Ali Baba’nın musahibi ve tarikat kardeĩi olduğu yolundadır. Rivayete göre Pîr
Sultan’ın, asılmaya giderken söylediği nefesinde Ali Baba ile ilgili ĩu dörtlükler bulunuyormuĩ:
Ala gözlüm zülfün kelep eylesin
Eğer Ali Baba söze uyarsa
Döksün mâh yüzüne nikap eylesin
Fermân büyük yerden beyler kıyarsa
Ali Baba Hakk’tan dilek dilesin
Ala gözlü yavrularım duyarsa
Bizi dâr dibinde eğlemesinler
Al’ın çözüp kara bağlamasınlar
Meĩhur Hallac-ı Mansur için de anlatı-
lan benzer bir rivayete göre ise, Pîr Sultan
asılırken, taĩlanması emredilmiĩ; herkes taĩ
atarken, Ali Baba taĩ yerine gül atmıĩ. Bunu
gören Pîr Sultan çok üzülmüĩ ve ĩu dörtlükleri söylemiĩ:
Ĩu kanlı zalimin ettiği iĩler
Pîr Sultan Abdalım can göğe ağmaz
Garip bülbül gibi zâreler beni
Hakk’tan emrolmazsa irahmet yağmaz
Yağmur gibi yağar baĩıma taĩlar
Ĩu ellerin taĩı hiç bana değmez
Dostun bir fi skesi pâreler beni
İlle dostun gülü yaralar beni
(Bezirci, 1986: 33-34).
Pîr Sultan, bu dörtlükleri söyledikten
sonra asılarak idam edilmiĩ. Kalabalık dağıldıktan sonra, güya Ali Baba, Pîr Sultan’ın yanına varıp, ayaklarına yüz sürüp, ağlamıĩ.
Buna karĩılık, Baĩbakanlık Arĩivi’nde
bulunan Mühimme Defterleri’ndeki kayıtlarda, bu tip siyasî mahiyetteki idamların
gizli ve baĩka bir suç isnadıyla yapılmasının
emredildiği görülmektedir42
.
İĩte bu rivayetlere dayanılarak musahiplik meselesinin ortaya çıktığı anlaĩılıyor.
Ancak, yapılan araĩtırmalar Pîr Sultan’ın
1589-1590 yıllarında öldüğünü göstermek-
42 Amasya beyine hitaben yazılan bir hükümde; Budaközü kazasından Süleyman Fakih ve arkadaĩları-
nın, İran cânibi halifesi oldukları iddiasının araĩtırılması ve eğer doğru ise, Kızılırmak’a atılarak boğulmaları ya da gizlice baĩka bir ĩekilde öldürülmeleri
istenmektedir. bkz. MD, 7/754, 20 R.evvel 976/12 Eylül 1568 tarihli hüküm; yine Amasya beyi İlyas Bey’e
yazılan baĩka bir hükümde, İran’dan gelen elçiye yardım toplayıp veren kimselerin gizlice derdest edilip,
kutta-i tarîk(yol kesme) suçu adı altında idam edilmeleri istenmektedir. bkz. MD, 7/660, 7 Safer 976/1
Ağustos 1568 tarihli hüküm; Rûm(Sivas) beylerbeyisine gönderilen benzer bir emirde ise, bu tip kimselerin, gizlice yakalanarak, eĩkıyalık cürmüyle idam
edilmeleri ve sırrının ifĩâ edilmemesi istenmektedir.
bkz. MD, 7/723, Gurre-i R.evvel 976/24 Ağustos 1568
tarihli hüküm.
72
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
tedir43 ki, Ali Baba’nın 1574’te vefat ettiğini
kesin olarak bildiğimiz için, Ali Baba’nın
Pîr Sultan’ın ölümüne tanık olması mümkün değildir. Üstelik rivayetlerde geçen,
Ali Baba’nın Pîr Sultan’a gül atması üzerine
söylediği nefesin, Ali İzzet tarafından uydurulduğu anlaĩılmıĩtır. Aslında bu nefes,
XIX. yüzyıl ĩairlerinden Aĩık Hüseyin ile
Sıdkı Baba’nın bazı dizelerinin karıĩtırılmasıyla meydana gelmiĩtir. Aynı ĩekilde, Ali
Baba’nın Pîr Sultan için yazdığı söylenilen
nefesin de, aslında XIX. yüzyılda yaĩayan
İğdecikli Aĩık Veli’ye ait olduğu ortaya
çıkmıĩtır(Aslanoğlu, 1984: 68; Bezirci, 1986:
47)44
.
Bütün bu iĩaretleri dikkate alarak ĩöyle
bir değerlendirme yapılabilir: Bilindiği üzere, Yavuz Sultan Selim devrinde(1512-1520)
Anadolu’da Kızılbaĩlarla(Safevî İran’la) yapılan mücadeleler sırasında çok sayıda zaviye tahrip olmuĩ veya terk edilmiĩti. Kanuni
Sultan Süleyman döneminde(1520-1566) ise,
bu tip zaviyeler ihya edildiği gibi yenilerinin yapılmasına da hız verilmiĩti. Ali Baba
Zaviyesi’nin, Yavuz Sultan Selim devrinin
43 Asım Bezirci, III. Murat(1574-1595) dönemi paĩalarından Divane/Deli Hızır Paĩa’nın, Aralık 1588-
Mayıs 1590 yılları arasında Sivas valisi olduğunu ve
bu dönemde meydana gelen II. Düzmece Ĩah İsmail
olayının bastırılması esnasında Pîr Sultan’ın idam ettirildiğini belirtmektedir, bkz. Pir Sultan, 56-58.
44 Pir Sultan ile ilgili ayrıca bkz. Saim Savaĩ, “Pîr
Sultan’ın Kimliğine Dâir Yeni Bir Belge”, XIV. Türk
Tarih Kongresi 9-13 Eylül 2002 - Ankara, Kongreye sunulan bildiriler, IX. Dizi - Sa. 14, I.Cilt, Ankara
2005, s.425-440; Bildiri özeti için bkz. Saim Savaĩ, “Pîr
Sultan’ın Kimliğine Dâir Yeni Bir Belge”, XIV. Türk
Tarih Kongresi 9-13 Eylül 2002 - Ankara Bildiri Özetleri, Ankara 2002, 52-53.
sonlarında ya da Kanuni döneminin ilk yıllarında kurulduğu düĩünülürse, Ali Baba’nın,
Safevî taraftarı olmayan ve devlete cephe
almamıĩ Kalenderî-meĩrep bir ĩeyh olması ihtimali kuvvetle muhtemeldir45. Büyük
bir ihtimalle Ali Baba, Osmanlı Devleti’nin,
gayr-i sünnî tarikatları düzene sokma faaliyetleri esnasında Sünnî bir kimlik edinmiĩ-
tir. Bilindiği gibi Osmanlı Devleti, derviĩleri, evlenip bir yere yerleĩmeye ve beĩ vakit
namazı kılmaya zorluyordu. Bu nizama
uyanlar takibattan kurtuluyor, uymayanlar
ise sürgüne gönderiliyorlardı
46
.
Ali Baba’nın da, önceleri mücerred kalmak isteyip, geç yaĩta evlenmesi, onun da
böyle bir takibat neticesinde kimlik değiĩtir-
45 Kalenderîlik hakkında bkz. A. Y. Ocak, Osmanlı
İmparatorluğu’nda Marjinal Sûfîlik: Kalenderîler(XIVXVII yüzyıllar), Ankara 1992; XVI. yüzyıl boyunca
Osmanlı merkezî yönetiminin Kalenderî zümrelerine
uyguladığı Sünnîleĩtirme siyaseti hakkında bkz. age,
129.
46 Bu konuda misal olarak bkz. A. Refi k, 16. Asırda
Râfızîlik ve Bektaĩîlik, İstanbul, 1932, 13’te kayıtlı
1 numaralı 23 Ramazan 966/29 Haziran 1559 tarihli
hüküm, ayrıca age, 32’de kayıtlı 42 numaralı 15 Safer
980/27 Haziran 1572 tarihli hükümde geçen, “evvelki
fıska müteallik âdetlerin terk idüb ehl-i sünnet ve cemaatten olub evkât-ı hamseye müdavemet idüb yoluk
ve çıplak yürümemek...” ĩeklindeki kayıtlar; aynı ĩekilde age, 34’te kayıtlı 45 numaralı 25 Cemâziyelâhir
984/19 Eylül 1576 tarihli hükümde de, Kızılbaĩların
teftiĩi anında katl olunmaktan korkan bazı derviĩlerin Halvetî tarikatına girdikleri anlatılıyor. Merkezî
kontrollerin baskısı neticesinde Sivas’ta bulunan
Seyyidler ve Ĩehir A’yânı’nın, bu gibileri ĩehirde barındırmadıkları anlaĩılıyor. bkz. Jean-Lois BacqueGrammont, “Seyyid Tamâm, un Agıtateur Heterodoxe A Sivâs(1516-1518)”, IX. Türk Tarih Kongresi,
Bildiriler, II, Ankara 1988, 865-874.
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
73
miĩ olabileceğini akla getiriyor. Belki, Rüstem Paĩa ile olan münasebetinin temelinde de bu ihtimal bulunuyor. Yani, Rüstem
Paĩa Vakfı, Ali Baba’nın Sünnî bir kimlik
edinmesi ve evlenip ailesiyle birlikte Sivas’a
yerleĩmesi karĩılığında yapılmıĩ olabilir. Ali
Baba’nın Pîr Sultan’a musahip olduğu ve Pîr
Sultan’ın idamında Ali Baba’nın taĩ yerine
gül atmıĩ olduğu rivayetleri, Alevî-Bektaĩî
kesimin, Ali Baba’daki bu değiĩime bir sitemi olarak değerlendirilebilir.
Sonuç olarak, Ali Baba’nın tarikat kimli-
ği konusunda değerlendirmeye çalıĩtığımız
iĩaretler; kesin olmamakla beraber, onun,
Horasan Melâmetîliği’ne bağlı bir Kalenderî
ĩeyhi iken, Osmanlı-Safevî mücadelesinin
sertleĩtirdiği dinî ve siyasî ortamda, Osmanlı Devleti’nin uyguladığı Sünnîleĩtirme siyaseti ve ileri gelen devlet adamlarınca yapı-
lan önemli bir takım temlik ve vakıfl arın da
desteğiyle Sünnî bir kimlik edinmiĩ olduğu
intibaını vermektedir.
III- Ali Baba Adını Taĩıyan
Müesseseler
A- Zaviye
Rüstem Paĩa vakfi yesinden anladığımı-
za göre, 1547’lerde Ali Baba adını taĩıyan
ilk müessese zaviyedir. Vakfi yede geçen
“Kaza-i Sivas’dan nâm karyede mütevvattın ve zaviyesi ol karyede müte’ayyin olub
...” ĩeklindeki ifadeler, Ali Baba Zaviyesi
hakkında kayıtlara geçen ilk ifadelerdir.
Ancak, bu ifadelerden çok net bilgiler elde
edemiyoruz. Biz, Rüstem Paĩa vakfi yesinin
orijinalini göremedik. İstifade ettiğimiz 10
Cemâziyelevvel 1271/29 Ocak 1855 tarihli
vakfi ye suretinde, bir takım yanlıĩ aktarmalar ya da eksiklikler bulunabileceği ihtimalinden dolayı, vakfi yede, Ali Baba’nın vatan
tuttuğu ve zaviyesini kurduğu, adı belirtilmeyen “karye”(köy) hakkında bir yargıda
bulunamıyoruz. Söz konusu cümlede iki
kez “karye” ifadesinin kullanılması, Ali
Baba Zaviyesi’nin önceleri bir köyde bulunduğunu gösterebilir. Eğer, suretin yazıldığı
sırada, orijinal vakfi yeden eksik bir aktarma
söz konusu değilse, belki de bu belirsizlik,
yukarıda belirttiğimiz, devlet ileri gelenlerinin yaptıkları temlik ve vakıfl ar mukabilinde, Ali Baba’nın evlenip Sivas’a yerleĩtiği ve
zaviyesini yine devlet ileri gelenlerinin yardımıyla bugünkü yerinde kurduğu düĩüncemize de bir delil olarak gösterilebilir.
Rüstem Paĩa vakfi yesinde belirtilen zaviyenin, bugünkü Ali Baba Camii’nin oturduğu zemin üzerinde bulunduğunu sanı-
yoruz. Bu sahada önceleri sadece zaviye binası bulunurken, zamanla mescit(sonradan
cami), türbe ve minarenin eklenmesiyle Osmanlı mimarisindeki “zaviyeli cami” tipini
andıran bir müessesenin ortaya çıktığını
söyleyebiliriz47. Belki, zamanla mahalle nü-
fusunun artmasıyla ihtiyaca binaen cami geniĩletilmiĩ ve zaviye ile türbe kısımlarının da
47 Müessesenin tarihî geliĩimi ve bugünkü durumu,
Semâvi Eyice’nin, “İlk Osmanlı Devrinin Dinî-İçtimâî
Bir Müessesesi Zaviyeler ve Zaviyeli Câmiler”, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Mecmuası(İÜİFM),
23(1962-63), No: 1-2, 1-80 isimli makâlesinde anlatılan
zaviyeli câmi tipine uymaktadır; ancak bu konuda kesin hükmü uzman sanat tarihçilerine bırakıyoruz.
74
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
ibadet mekânına dâhil edilmesiyle bugünkü
durum ortaya çıkmıĩ, yani, caminin yanına
ayrı bir zaviye binası inĩa edilmiĩtir48. Bu tür
kurumlar sık sık tamir ya da bazen âdeta yeniden inĩa edildiklerinden, bu konuda kesin
bir hüküm vermek oldukça zorlaĩmaktadır.
Günümüzde uzun süre harap bir vaziyette ev olarak kullanılan ve nihayet Sivas
Belediyesi tarafından restore ettirilen zaviye
binasının, Sivas’ın tarihî eserlerinin tanıtıldığı bir makalede, XX. yüzyılın baĩlarında
yaptırıldığı tahmininde bulunulmuĩtur49
.
Ancak, bazı belgelere istinaden bu tarihi en
azından bir yüzyıl geriye götürebileceğimizi
söyleyebiliriz. 27 Muharrem 1231/29 Aralık
1815 tarihli Gazi Riĩvan Ağası Serbevvâbîn-i
Dergâh-ı Âlî Ali Ağa vakfi yesi50, bugün
hâlen faaliyette olan zaviyenin köĩk kısmı
ile zaviye önünde bulunan çeĩmenin, o sırada misâfi reten Sivas’ta bulunan, Benderli Ali
Ağa tarafından yaptırıldığını göstermektedir. Benderli Ali Ağa, Ali Baba Zaviyesi’nin
ön kısmına(zaviyenin kuzey tarafına biti-
ĩik durumda) bir köĩk ve zaviye bahçesine
bir çeĩme yaptırıyor. Demek ki, zaviyenin
arka kısmında bulunan semahane, çilehane,
mutfak(bu üçü alt katta bulunuyor) ve üst
48 Biz bu geliĩmenin XVIII. yüzyılın baĩlarında meydana geldiğini sanıyoruz ki, ileride bahsedeceğimiz
üzere, zaviye etrafındaki zaviyeye ait tarla ve bahçeler, bu tarihlerde iskâna açılmıĩ ve dolayısıyla mahalle
nüfusu bu tarihlerde artmaya baĩlamıĩtır.
49 Câmi kitâbesinden hareketle böyle bir tahmin yü-
rütülmüĩ olabilir. bkz. Hakkı Acun, “Sivas ve Çevresi
Tarihî Eserlerinin Listesi ve Turistik Değerleri”, Vakıflar Dergisi(VD), XX(1988), 189.
50 SĨS, 10/19’da kayıtlı vakfi ye.
kattaki kafesli kadınlar kısmı, daha önceki
bir tarihte inĩa olunmuĩtur.
Semahane mihrabındaki süslemelerden
ve tekkede bulunan bir takım eĩyadan, bir
Rufai tekkesi olduğu anlaĩılan binanın, Ali
Baba döneminden kalma bir yapı olduğu elbette söylenemez. Bizim tahminimize göre,
bugünkü zaviye binası, zaviye çevresindeki
zaviyeye ait tarla ve bahçelerin iskâna açıldığı, dolayısıyla mahalle nüfusunun arttığı
ve hatta Ali Baba adına iki mahallenin teĩekkül ettiği XVIII. yüzyıl baĩlarında inĩa olunmuĩtur51
.
Bugünkü zaviye binası esas olarak iki
bölümde incelenebilir. Kuzeydeki giriĩ bölü-
münde, alt kısmın sağ tarafı ihtiyarlar odası, sol tarafı ise gençler odasıdır. Bu ikisinin
ortasında bulunan holün üst katında köĩk
bulunmaktadır ki, bu ön kısmın ve köĩkün
Benderli Ali Ağa tarafından yaptırıldığı anlaĩılıyor. Güneydeki ikinci bölümün alt katında, ortada geniĩ bir semahane(ki, kıble
tarafındaki mihrap dolayısıyla aynı zamanda mescit olarak da kullanıldığı anlaĩılıyor),
mutfak ve çilehane, üst katında ise kafesli
kadınlar kısmı bulunuyor.
Ali Baba Camii ve bugünkü zaviye binasının etrafında bulunan bazı binaların da,
ihtiyaca göre zamanla zaviye müĩtemilâtına
dâhil edildiği; ancak, zaviyenin esas fonksiyonunu yitirmeye baĩladığı son dönemlerde, bu binaların değiĩik ĩahıslar eline geçerek, normal evler haline getirildikleri anla-
ĩılmaktadır.
51 Bu konuda ileride, “Ali Baba Adını Taĩıyan Mahalleler” bölümünde ayrıntılı bilgi verilecektir.
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
75
Elimizdeki belgelere bakılırsa Ali
Baba Zaviyesi, XVII. yüzyılda daha geniĩ bir müĩtemilâta sahip bulunuyordu.
Buna göre; zaviyenin odaları, âyende ve
revendenin(gelip geçen yolcuların) kondukları hanı, iki ahırı, kapıcı odası, fırını,
camekânı, misafi rhanesi, misafi rhanenin
kahve odası ve misafi rhanenin önünden çı-
kan suyu bulunmaktadır
52. Baĩka bir belge,
bunlara harem ve samanlık kısımlarını da
ilave ediyor53
.
Küçük Ali Baba’nın kızı Fatma
Hatun(zaviyedar ve mütevelli) vefat ettiğinde bıraktığı menzilin müĩtemilâtı da, zaviye
bünyesinde bulunduğu için zikredilmeye de-
ğer. Buna göre, Ali Baba Zaviyesi dâhilinde
olduğu bildirilen ve sınırları belirtilen menzil içinde ĩu bölümler bulunuyordu:
1- Üç bâb fevkani oda(üst katta bulunan üç oda),
2- Bir matbah evi(mutfak),
3- Bir bâb kiler,
4- Bir çardak,
5- Bir bâb fevkani oda, tahtı ahur(altında
ahır bulunan üst kattaki bir oda),
6- Bir lüle mâî câri(çeĩme),
7- Bir miktar havlu(avlu),
8- Haricinde bir bâb kebîr oda(avlunun
dıĩında bir büyük oda),
9- Bir kahve odası,
52 RB’den alınan, 25 Rebi’ülâhir 1096/31 Mart 1685
tarihli, 24 numaralı hüccet.
53 RB’den alınan, Evâil-i Muharrem 1099/7-16 Kasım
1688 tarihli, 26 numaralı hüccet.
10- Bir çardak,
11- Baĩka bir kahve odası ki, bunun altında bir anbar bulunuyor,
12- Bir bâb ahır sekisi ile
13- Bir bâb samanhâne ve
14- Bitiĩik sekisi ile bir bâb ahır.
15- Ayrıca eĩcâr-ı müsmire ve gayr-i
müsmireyi muhtevî(meyveli ve
meyvesiz ağaçları bulunan) bir kıt’a
bahçe,
16- Bir lüle çeĩme ve
17- Bir kıt’a avlu, zaviye müĩtemilâtı
içinde gösterilmektedir54.
Verilen bu bilgiler, çeĩitli sebeplerle hazırlanan belgelere dayandığından, zaviyenin bütün kısımlarını ihtiva etmeyebilir; ancak, bu bilgiler Ali Baba Zaviyesi’nin, İslâm
dünyasındaki diğer zaviyelerle benzer özelliklere sahip olduğunu göstermeye yeter55
.
Küçük Ali Baba’nın vakıf yaptığı 1639
tarihinden bir süre sonra, sanki iki tane zaviye varmıĩ gibi, hemen bütün vesikalarda
“Büyük Ali Baba Zaviyesi” ve “Küçük Ali
Baba Zaviyesi” kayıtları geçmeye baĩlamıĩ-
54 RB’den alınan, 15 Safer 1134/5 Aralık 1721 tarihli,
45 numaralı hüccet.
55 Bu konuda örnek olarak bkz. A. Y. Ocak, “Zaviyeler”, VD, XII(1978); İbrahim Gökçen, XVI. ve XVII.
Asırlarda Saruhan Zaviye ve Yatırları, İstanbul, 1956;
Mevlevî tekkelerinin müĩtemilâtı için bkz. A. Gölpı-
narlı, Mevlânâ’dan Sonra Mevlevîlik, İstanbul, 1983,
2. Baskı, 340-343; Kırĩehir’deki Ahî Evran Zaviyesi’nin
müĩtemilâtı için bkz. İlhan Ĩahin, “Osmanlı Devrinde Ahî Evran Zaviyesi’nin Husûsiyetine Dâir Bazı
Mülâhazalar ve Vesikalar”, Ahîlik ve Esnaf, İstanbul,
1986, 160.
76
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
tır. Üstelik her iki zaviyeye mütevelli, zaviyedar ve diğer görevliler tayin edilmiĩtir.
Ancak bu durum, iki adet zaviyenin mevcut
olmasının değil, Ali Baba Zaviyesi’ne iki
esaslı vakıf(Rüstem Paĩa ve Küçük Ali Baba
Vakıfl arı) yapılmasının bir sonucudur. Zaten Küçük Ali Baba, tertip ettirdiği vakfi ye
ile yeni bir zaviye kurmamıĩ, bilâkis vakfı-
nın bütün gelirlerini ecdadı Büyük Ali Baba
Zaviyesi’nin ihtiyaçlarına ve bu zaviyede
sakin bulunan ecdadının evlâd-ı zükûruna,
yani erkek evlâdına vakfetmiĩtir. Bu durum,
vakfi yede çok açık bir ĩekilde belirtilmektedir. Nitekim Evâhir-i Ĩevval 1091/13-22 Kasım 1680 tarihli bir hüccette ĩahitlerin, “Di-
ğer Ali Baba’nın(Küçük Ali Baba’nın) baĩka
zaviyesi yoktur, Rüstem Paĩa Vakfı’na mülhaktır” ĩeklinde ifade vermeleri de bu konuya açıklık getirmektedir56
.
Bu çeliĩik durum, yukarıda da belirtti-
ğimiz gibi tamamen iki ayrı vakıf bulunmasından ve bu vakıfl ardan yararlanma hususunda vakfi yelerdeki iki ayrı ĩarttan kaynaklanmaktadır. Rüstem Paĩa vakfi yesinde,
vakıf gelirleri Ali Baba’nın erkek-kadın bü-
tün evlâdına bırakılırken, Küçük Ali Baba
Vakfı’nın gelirlerinden sadece erkek evlâdın
yararlanması ĩart koĩulmuĩtur. Bu iki ayrı
ĩart, Ali Baba evlâdı arasında yüzyıllar boyu
süren çekiĩme ve kavgalara sebep olmuĩ
görünmektedir. Fakat buna rağmen her iki
vakfa da, Ali Baba evlâdından olmak kaydıyla bazen aynı bazen de ayrı ayrı kiĩiler
sahip olmuĩlardır. 1251-1252 Hicrî tarihli
Vakıf Muhasebe Defteri’nde de bu durum
56 RB’den alınan 19 numaralı hüccet.
açıkça görülmektedir. Defterde, Büyük ve
Küçük Ali Baba(Diğer Ali Baba) zaviyelerinin isimleri ve bunların gelir-gider durumları kayıtlı bulunmakla birlikte, sadece
Büyük Ali Baba Zaviyesi bölümünde, bina
olarak zaviye yazılıdır ve bu bina da vakıf
mütevellisinin oturduğu evdir57
.
Zaviye müĩtemilâtıyla ilgili bilgiler,
zaviyenin iĩleyiĩi hakkında da bizi aydınlatmaktadır. Yılmaz Susamıĩ’ın verdiği bilgiler doğrultusunda, Ali Baba Zaviyesi’nin,
bugünkü adıyla Susamıĩlar Konağı’nın
hâlihazırdaki durumundan hareketle ĩu neticelere varılabilir:
1- Giriĩ kısmının sağ tarafındaki odada
ihtiyarlar-evliler oturur.
2- Giriĩ kısmının sol tarafındaki odada
gençler-bekârlar oturur.
3- İkinci bölümde yer alan geniĩ bir semahanede zikir ve ayin yapıldığı kolaylıkla tahmin olunabilir. Ayrıca, semahanenin kıble tarafında Rufai ĩiĩ-
leriyle süslenmiĩ bir mihrabın bulunması, burasının aynı zamanda mescit
vazifesi gördüğünün iĩaretidir.
4- Mihrabın sağ tarafında bir çilehane
bulunuyor. Esas olarak tarikat mensuplarının takvâ bakımından yükselebilmeleri için belli bir süre dünya nimetlerinden ellerini-eteklerini
çekmeleri anlamına gelen “çile”nin
doldurulduğu, genellikle yaĩanması
zor, küçük bir odaya bu isim veril-
57 Sivas Kongre Müzesi’nde bulunan numarasız defter, 4, 140-141.
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
77
mektedir ki, bu anlayıĩ ve âdetin hemen hemen bütün tarikatlarda bulunduğu bilinmektedir(Gölpınarlı,
1988: 397-399; Pakalın, 1983: 370-374;
Kara, 1985: 214-215).
Bu bakımdan, zaviye bünyesinde bir
çilehanenin bulunmasından hareketle, bu anlayıĩ ve âdetin Ali Baba
Zaviyesi’nde de yürürlükte olduğunu söyleyebiliriz.
5- Mihrabın sol tarafından açılan bir
kapıyla mutfağa giriliyor. Burada
piĩirilen yemeklerin, büyük tahta
sofralar(bugün zaviyenin ikinci katında böyle bir sofra bulunmaktadır)
üzerinde, zaviyede barınan derviĩlere ve gelip geçen misafi rlere ikram
edildiği anlaĩılıyor.
6- Semahanenin ikinci katı kafesli kadınlar kısmıdır. Bu kısımda, semahanede yapılan zikir ve ayinleri izleyen
ya da bizzat katılan kadınların yer aldığı tahmin olunabilir. Yukarıda adı
geçen “harem” kısmının, zaviyenin
bu bölümüyle aynı yer olup olmadı-
ğı konusunda kesin bir ĩey söyleyemiyoruz. Ancak, bizim tahminimiz,
zaviye yöneticisi olan zaviyedarın
ailesiyle birlikte oturduğu yerin harem; zaviye mensuplarının hanımlarının, gelip geçen kadın yolcuların ve
hatta mahalle halkından olan kadınların, dinî merasimleri izlemelerine
ayrılan bölümün ise kafesli kadınlar
kısmı olduğu yolundadır.
7- Köĩk. 1815 tarihli vakfi yeden anlaĩıldığına göre; Benderli Ali Ağa
tarafından yaptırılan köĩk, zaviyenin diğer bölümlerine nazaran biraz daha tezyin edilmiĩ vaziyette
bulunmaktadır. Genellikle saray ve
konakların yazlık bölümlerini teĩkil
eden köĩkün(Pakalın, 1983: 304), Ali
Baba Zaviyesi’nde daha ziyade ağırlıklı misafi rlerin konuk edildiği bir
bölüm olduğu söylenebilir.
Zaviyenin bugünkü müĩtemilâtına
bakıldığında, genellikle derviĩlerin barı-
nağı durumundaki bir mekân olduğu fi kri uyanmaktadır. Buradan hareketle, son
devirlerde(XIX. ve XX. yüzyıllar) zaviyenin
sosyal hizmet yönünden çok tarikat ve dinî
yönünün ağırlık kazandığı neticesine varılabilir. Çünkü zaviyenin daha eski tarihlerdeki müĩtemilât durumu, bilhassa gelip geçen
yolcu ve derviĩlerin barındırıldığı, yani sosyal hizmet fonksiyonunun icra edildiği intibaını vermektedir.
1683, 1685 ve 1688 tarihlerinde düzenlenmiĩ üç hüccette kayıtlı, zaviye müĩtemilâtı
ile ilgili bilgilerden hareketle aĩağıdaki sonuçlara varılabilir:
1- Zaviyenin etrafında bulunan odalarda, zaviyede bulunan derviĩlerin
barındığı düĩünülebilir.
2- Âyende ve revendenin konduğu
han. Adından da anlaĩıldığı üzere,
bu handa, gelip geçen yolcular ağırlanmakta idi.
78
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
3- İki ahır. Zaviye mensuplarının ve zaviyeye gelen misafi rlerin hayvanları
bu ahırlarda bağlanıp, yemlenmekte
idi.
4- Kapıcı odası. Zaviyeye gelen misa-
fi rleri karĩılayan kapıcı, bu odada
ikamet ediyordu.
5- Zaviye mensuplarının ve misafi rlerin ekmek ihtiyacı, zaviye bünyesinde bulunan fırından karĩılanıyordu.
6- Camekân. Sözlük anlamı, “esvab ve çamaĩır yeri veya odası,
soyunup giyinecek mahal” olan
camekânın(Ĩ. Sami, 1978: 466), bir
çeĩit sandık odası olarak kullanıldığı
düĩünülebilir(Pakalın, 1983: 256).
7- Misafi rhane. Misafi rlerin ağırlandığı
bu kısmın bir de kahve odası bulunuyordu ki, adından da anlaĩılacağı
üzere burada misafi rlere kahve ikram ediliyordu.
8- Harem. Bu kısımda özellikle zaviyedarın eĩ ve çocuklarının ikamet etti-
ğini sanıyoruz. Ancak, diğer zaviye
mensuplarının ya da zaviyede yatı-
ya kalan misafi rlerin hanımlarının
da buna benzer yerlerde kaldıkları
tahmin olunabilir.
9- Mutfak(matbah). Zaviye mensuplarına ve misafi rlere ikram edilen
yemeklerin piĩirildiği mutfakta, bu
ihtiyacı karĩılayacak çapta mutfak
eĩyasının da olması icap eder. Ancak, bu tip araç-gereçlerin zamanla
zaviyenin asıl fonksiyonunu yitirmesine paralel olarak ortadan kalktığı ya da zaviye mensupları arasında paylaĩıldığı söylenebilir. Bizim
zaviyede gördüğümüz büyük tahta
sofra, bunlardan arta kalan bir numune olsa gerektir.
10- Samanlık. Bu kısımda zaviye mensuplarının ve gelip geçen yolcuların
hayvanlarının ihtiyacı olan yem, saman ve benzeri maddelerin saklandığı söylenebilir.
Zaviyeye gelen misafi rlerin nasıl ağırlandığı ve nelerin ikram edildiği hakkında
da çok fazla bilgimiz bulunmuyor. Ancak,
XIX. yüzyılda düzenlenen masraf defterleri58, özellikle zaviyede ikram edilen yiyecek
maddelerini tanımamızı sağlıyor. Söz konusu yiyecek maddelerini aĩağıdaki ĩekilde sı-
nıfl andırabiliriz:
1- Yağlar: Zeytinyağı ve sâfi
yağ(tereyağı).
2- Etler: Lahm-i ganem(koyun eti),
kuyruk ve pastırma.
3- Taze ve kurutulmuĩ meyveler: Armut, üzüm, yaĩ üzüm, elma, kızılcık, incir, sarı çir, kabuk çir, pestil,
zerdali, fiĩne, perverde, erik kurusu,
elma kurusu, kayısı.
4- Bostan: Karpuz, bostan.
5- Sebzeler: Batılcan(patlıcan), lahana,
soğan, sarımsak, kabak, hıyar, turp,
ĩalgam, bamya, ıspanak, pancar, karabiber, biber, fasulye.
58 RB’den alınan 10 adet Masraf Defteri.
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
79
6- Tatlılar: Kadayıf, sini(baklavabörek), tağar bekmezi, çalma bekmezi, eĩki bekmez, bekmez, ĩeker.
7- Kahvaltılık: Zeytin, peynir.
8- Tahıl-bakliyat: Mercimek, yarma,
bulgur, pirinç, haslık hınta(ekmeklik
buğday), nân-ı azîz(ekmek), leblebi,
ĩaîr(arpa), fiğ, burçak.
9- Duhan(tütün) ve kahve.
Bunlar, normal zamanlarda ikram edilen yiyecek maddeleridir. Ayrıca, mübarek
gün ve gecelerde helva ve aĩure piĩirilerek
fakirlere ikram edildiği de anlaĩılmaktadır.
Zaviyeye gelen misafi rler ile at ve diğer
hayvanlarına verilecek yiyecek miktarları
belli prensipler dâhilinde düzenleniyordu.
Örneğin, 1698 tarihli bir mürâsele59 kaydına
göre, zaviyeye inen ezyâf(misafi rler) yediriliyor ve atlarına da yarımĩar yem veriliyordu.
Zaviye müĩtemilâtı içinde bulunan
odalarda ve zaviye mensuplarının ikamet
ettiği diğer hanelerde, günlük yıkanmaya
mahsus, genel olarak her Müslüman evinde
bulunan gusülhanelerin bulunması gerekir.
Ancak, ihtiva ettiği müĩtemilâtıyla orta bü-
yüklükte bir külliyeyi andıran Ali Baba Zaviyesi dâhilinde büyük çapta bir hamamın
bulunmadığı anlaĩılmaktadır. Hane masrafı
baĩlığı altında tutulan masraf listelerinde
“uĩaklara hamam parası: üç kuruĩ” ve “hamama verilen: yirmi kuruĩ” ĩeklindeki kayıtlar60, genel temizlik hizmetlerine zaviye
59 RB’den alınan 8 numaralı mürâsele.
60 RB’den alınan Masraf Defteri.
gelirlerinden pay ayrıldığını ve bu hizmetlerin şehirdeki büyük hamamlarda karşılandı-
ğını göstermektedir.
Zaviyelerin iĩleyiĩi konusunun anla-
ĩılmasında, meĩhur seyyah İbn Batuta’nın
Mısır zaviyeleri ile ilgili verdiği malumat
bizi aydınlatabilir. Seyyahımızın haber verdiğine göre, Mısır’da da Anadolu’da oldu-
ğu gibi çok sayıda zaviye vardır ve bunlara “hânigâh”ın çoğulu olan “havânik” denilmektedir. Her zaviye, farklı bir tarikata
mensup derviĩler grubuna aittir. Her zaviyenin bir ĩeyhi ve muhafızı bulunmaktadır.
Yemek hususundaki adetleri ĩöyledir: Zaviyenin hâdimi sabahleyin gelip, zaviyede
barınan derviĩ ve misafi rlerden her birine
arzu ettiği yemeği gösterir. Bunlar yemek
için toplandıklarında, her adamın önüne
ekmek ve yalnız kendisine ait ayrı bir tabak
konulur. Zaviyelerde günde iki kez yemek
ikramında bulunulur. Cuma geceleri ise tatlı
ikram edilir. Zaviyede barınan bekâr derviĩ-
lere yazlık ve kıĩlık elbiseler ile adam baĩı
yirmi-otuz dirhem harçlık, ayrıca, elbiselerini yıkamaları için sabun ve hamam parası
ve kandilde yakacak zeytinyağı verilir. Derviĩlerden evli olanların ayrı zaviyeleri(Ali
Baba Zaviyesi’nde ayrı odaları) vardır(İbn
Batuta, 1333-1335, 32-33).
A.1- Zaviye Görevlileri
Zaviyenin iĩleyiĩi, zaviyede verilen hizmetler ve yapılan kontrollerin anlaĩılmasında, zaviye görevlileri hakkında verece-
ğimiz bilgiler de faydalı olacaktır. Zaviyeye
yapılan vakıfl arın vakfi yelerinde belirtil-
80
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
meyen bazı görevlilerin, daha sonraki tarihlerde tayin edilmeye baĩlanması, zaviye
müĩtemilâtının artmasıyla yani zaviyenin
büyümesi ile ilgili olduğu kadar, evlâd-ı
vâkıfın(Ali Baba evlâdının) sayısının artmasına paralel olarak “her kiĩiye bir iĩ” düĩüncesiyle de hareket edilmesinin bir sonucu
olsa gerektir. Çünkü sayıları gittikçe artan
Ali Baba evlâdının, tespit edebildiğimiz kadarıyla, zaviye müĩtemilâtının ve zaviyeye
gelir getiren kaynakların iĩletilmesinden
baĩka herhangi bir iĩleri bulunmuyordu.
Bu bakımdan ĩimdi, vesikalarda adı geçen
zaviye görevlilerini sırasıyla tanıtmaya çalı-
ĩacağız.
a- Zaviyedar
Zaviyedar, zaviyeniĩin, zaviye ĩeyhi,
tekyeniĩin, postniĩin, seccâdeniĩin ve me-
ĩihat kelimeleri genel olarak aynı anlamda
kullanılmıĩlardır. Kısaca, zaviyede oturan,
zaviyedeki derviĩlerin ĩeyhi durumunda
bulunan, baĩ zaviye yöneticisi olarak tanımlayabileceğimiz zaviyedar, genel olarak kurucu ĩeyhin evlâdı arasından seçilmiĩtir.
Umumiyetle, kurucu ĩeyhin erkek ve
kız çocuklarının nesli tükeninceye kadar bu
durum böylece sürüp gitmiĩtir. Aslında zaviyeye vakıf yapan kimseler, düzenledikleri
vakfi yelerinde, zaviye ve vakıf yönetimini
kimin üstleneceğini açıkça belirtmiĩlerdir.
Zaviye vakıfl arı ise, ya zaviye kurucusu ve
evlâdı tarafından ya da kurucu ĩeyhin kerametine inanan veya onun manevî nüfuzundan istifade etmek isteyen varlıklı kimselerce yapıldığından, zaviye ve vakıf yönetimine genellikle zaviye kurucusu ve evlâdının
tayin edilmesi tabii bir netice olarak kabul
edilmelidir.
Ali Baba Zaviyesi’ne esaslı ilk vakfı yapan Sadrazam Rüstem Paĩa vakfi yesinde,
zaviyedarın kim olacağı konusunda belirgin bir iĩaret bulunmamakla beraber, kimin
mütevelli olacağı açıkça gösterilmiĩtir. Buna
göre, Ali Baba, yaĩadığı sürece isterse bizzat,
isterse nâip tayin ederek vakfı yönetecektir.
Vefatından sonra kardeĩi, kardeĩinin vefatından sonra Ali Baba’nın evlâdı, evlâdının
nesli tükendiğinde ise kardeĩinin evlâdı
vakıf yönetiminde söz sahibi olacaklardır.
Bunların da nesli tükendiğinde, zaviyede
oturan ve Ehl-i Sünnet ve’l-cemaat mezhebi
üzere zaviyede seccâdeniĩin olanlar, onların
da nesli tükendiğinde ya da(neûzübillah)
zaviye harap olduğunda, vakıf gelirleri, di-
ğer birçok vakıfta olduğu gibi Medine-i Mü-
nevvere fukarasına tahsis olunacaktır. Ali
Baba’nın vefatından sonra kardeĩinin vakfa
sahip olmasıyla ilgili ĩart, Ali Baba’nın vefat
etmeden önce, zaviye yönetimini on iki ya-
ĩındaki oğlu Ahi Mehmet’e vasiyet etmesi
sebebiyle gerçekleĩememiĩtir61. Bu bakımdan Ali Baba’nın, Rüstem Paĩa vakfi yesindeki ĩartları değiĩtirebilme yetkisine de sahip olduğu anlaĩılmaktadır.
Rüstem Paĩa’nın, vakfi yede, kimin zaviyedar olacağı hususunda herhangi bir
ĩart koĩmaması, doğal olarak Ali Baba ve
sülâlesinin bu vazifeyi ifa etmesini kabulü-
nün bir neticesi olmalıdır. Zaten daha sonra
yapılan uygulama da bunu göstermektedir.
61 BA, MD, 25/264.
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
81
Rüstem Paĩa vakfi yesinde, vakıf yönetiminin, kız-erkek ayırımı yapılmaksızın bü-
tün Ali Baba evlâdına bırakılmasına karĩılık,
zaviyeye ikinci önemli vakfı yapan Küçük
Ali Baba vakfi yesinde, vakıf yönetimi, Ali
Baba’nın sadece erkek evlâdına bırakılmıĩ-
tır. Küçük Ali Baba, vakfının gelir fazlasının,
mütevelli eliyle erkek evlât arasında eĩit
olarak taksim edilmesini ĩart koĩmuĩtur. Bu
ikinci vakfi yeye göre, zaviye ve vakıf yönetiminde kız evlâdın herhangi bir dahli olmayacaktır. Ancak, kız evlâttan dul, muhtaç
veya hastalıklı olup da zaviyede yaĩayanlara, vakıf gelirlerinden kifayet miktarı bir gelir tahsisinin yapılabileceği belirtilmiĩtir.
Ali Baba Zaviyesi’ne yapılan iki esaslı
vakıftaki bu iki farklı ĩart, zaviye ve vakıf
yönetimi, yani vakıf gelirlerine sahip olma
hususunda, Ali Baba evlâdı arasında asırlar
boyu devam eden bir mücadeleye sebep olmuĩ görünmektedir. Zaviye bir tane, yönetimle ilgili ĩart iki tane olduğu için, ailenin
muhalif kalan kesimi kendi ĩartlarına uyan
vakfi yeyi ibraz ederek kendi lehlerine bir
karar alınmasına çalıĩmıĩtır. Buna karĩılık,
öbür taraf kendi durumlarına uygun olan
vakfi yeyi göstermek suretiyle, alınan kararı
kendi lehlerine çevirmek istemiĩtir.
b- Zaviye Hizmetkârları
Zaviyenin kuruluĩundan itibaren, zaviye hizmetlerinin Ali Baba’nın akraba ve
tâbilerince görüldüğünü söyleyebiliriz. Ancak, bu konuyu açıklayıcı bilgilere en erken
1574’lerde rastlayabiliyoruz. 1574’te yazılan
mufassal defterdeki zaviye kaydından, zaviyenin sekiz adet hizmetkârının bulundu-
ğu anlaĩılıyor. Bu kayda göre; hizmetkârlar,
zaviyede yaptıkları hizmet karĩılığında bir
takım vergilerden(Avârız-ı Dîvâniye ve
Tekâlif-i Örfi ye’den) muaf tutulmuĩlardır.
Hizmetkârlardan üçü, Ali Baba’nın kardeĩi
Pîri’nin oğulları Veled, Hasan ve Hüseyin
idi. Ayas, Kirkor ve Mustafa adını taĩıyan
üç kiĩi “veled-i Abdullah” ve “mu’tak-ı Ali
Baba” ĩeklinde kaydedilmiĩlerdir. Bu bakımdan, bu üçünün köken itibariyle gayr-i
müslim olup Ali Baba tarafından Müslüman
yapılarak hürriyetlerine kavuĩturulmuĩ olduklarını söyleyebiliriz. Geriye kalan iki
kiĩiden birisi hizmetkâr olarak kaydedilen
Karaca, diğeri ise hademe olarak vasıfl andı-
rılan İnayet veled-i Tanrıvermiĩ’tir62
.
1574 tarihli mühimme kaydındaki bilgiler de bu konuda bazı ipuçları veriyor.
Buna göre; Ali Baba bu tarihte vefat etmiĩ
ve ölmeden önce, zaviyesini on iki yaĩındaki oğlu Ahî Mehmet’e vasiyet ettiğinden,
Rûm(Sivas) Beylerbeyi İstanbul’a mektup göndererek, vasiyetin onaylanıp, Ahî
Mehmet’in zaviyedar tayin edilmesini istemiĩtir. Aynı vesikada, hizmetkâr ve akrabasının tekyeyi mamur edeceği de belirtilmiĩ ve vesikanın alt kısmına on kiĩinin adı
yazılmıĩtır. Ancak, bu kiĩilerin akrabadan
mı yoksa hizmetkârdan mı oldukları belirtilmediği gibi, yukarıda adlarını verdiğimiz
hademe ve hizmetkârlarla da herhangi bir
benzerlikleri bulunmamaktadır.
62 TKGMA, 14 numaralı Mufassal Defter, 29-A.
82
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
Ali Baba Zaviyesi’nde bulunan
hizmetkârlarla ilgili baĩka bir vesikaya tesadüf edilmemiĩtir. Ancak, XIX. yüzyılda
yazılmıĩ mürur tezkerelerinde ve masraf
defterlerinde “uĩak” olarak kaydedilen kimselerin de, zaviyede ihtiyaç duyulan hizmetleri yaptıkları söylenebilir63
.
c- Ferraĩ
Ferraĩ, Arapçada yayıcı, döĩeyici, hizmetçi manalarına gelmektedir. Konumuz
itibariyle ferraĩ; cami, mescit ve imaret
gibi müesseselerin temizliğini yapan ve
halı, kilim ve hasır gibi mefruĩatını yayan
kimsedir(Pakalın, 1983: 608).
Ali Baba Zaviyesi’ne ferraĩ tayin edildi-
ğine dair rastladığımız ilk vesika 1704 tarihlidir64. Ancak, bu tarihte berât yenilemesi yapıldığından, ferraĩın daha evvelki tarihlerde
de mevcut bulunduğunu ifade etmeliyiz.
Bu konudaki vesikalar incelendiğinde,
değiĩik müesseselere farklı kimselerin bazen
sadece ferraĩ, bazen de türbedar-ferraĩ ve
müezzin-ferraĩ tayin olunduğu görülmektedir. Cami, zaviye ve türbe için tayin edilen
bu görevlilerin, bazen ayrı ayrı görevlere,
bazen de birkaç göreve birden atanmaları,
duruma göre, ya Ali Baba evlâdına iĩ bulma
ya da ücretin yetmediği durumlarda birkaç
göreve birden aynı kiĩinin tayin edilmesinin
bir sonucu olabilir.
63 Masraf defterlerinden yukarıda bahsetmiĩtik,
mürûr tezkeresi için ise RB’den alınan 1840 tarihli
mürûr tezkeresi örnek olarak verilebilir.
64 VGMA, 1121 numaralı HD, 13.
ç- Duâgû
Hiçbir vazife ile mükellef olmadığı halde,
edeceği dualar mukabilinde maaĩ alan kimse için kullanılan bu tabir(Pakalın, 1983: 479),
tespit edebildiğimiz kadarıyla XVIII. yüzyı-
lın baĩlarından itibaren Ali Baba Zaviyesi’ni
de ilgilendirmeye baĩlamıĩtır. Bazen bir köy
ahalisinin tamamının duacı olarak kaydedildiğini gördüğümüz(Yediyıldız, 1985: 96)
Osmanlı toplumunda, çeĩitli sebeplerle ihdas edilmiĩ olan duâgûluğun, yaygın halde
bulunduğunu tahmin ediyoruz.
Elimizdeki vesikalara göre; duâgû namıyla ücret alan kimse, buna karĩılık, vakıf
yapan kimsenin ruhu ve devletin devamı
için dua edecektir65. Aslında, vâkıfın ruhu
için dua edilmesi, düzenlenen vakfi yelerde
de belirtilmektedir. Ancak, bu vazife bir ücret karĩılığı olmadığı gibi, herhangi birinin
inhisarına da bırakılmamıĩtır. Meselâ, Kü-
çük Ali Baba, vakfi yesinde, Muallimhâne’de
Kur’ân öğrenip, mezun olan çocuklardan
her birinin yüzer adet Salavât-ı Ĩerîfe ve
yediĩer adet Fatiha-i Ĩerîfe suresi okuyarak, Hazreti Peygamber’in “rûh-ı pâkine”
hediye etmelerini ve kendisini de hayır-dua
ile anmalarını istemiĩtir. Küçük Ali Baba,
mübarek gecelerde, zaviyede kalanlara ve
misafi rlere(mukim ve misafi rine) yeteri kadar yemek yedirilip, kendisinin hayır-dua
ile anılmasını da istemiĩtir. Aynı ĩekilde,
65 “Vâkıfın rûhu ve devâm-ı ömr-i devletimçün duâya
müdâvemet” gösterecektir. bkz. SĨS, 1/126’da kayıtlı
1779 tarihli berât.
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
83
gelip geçen yolcuların da, zaviyede yemek
yedikten sonra, vâkıfın(Küçük Ali Baba’nın)
ruhu için dua etmeleri istenmiĩtir.
Bunlardan baĩka, ne Rüstem Paĩa ve ne
de Küçük Ali Baba vakfi yelerinde “duâgû”
adıyla birisinin tayin edileceğine dair herhangi bir kayıt bulunmamaktadır. Buna
rağmen, zaviye bünyesinde duâgû namıyla
ücret alan kimselerin bulunmasının üç sebebi olabilir:
1- Bunlardan ilki, vakıf gelirlerinden
pay alamayan Ali Baba evlâdının,
böyle bir vazife ihdas ederek vakıftan gelir temin etme çabasıdır.
2- Padiĩah tarafından, sırf bu amaçla
bir yerin gelirinin temlîk edilmesi
yani mülk olarak verilmesi. Bu ĩekilde padiĩahın, büyük bir velinin
hayır-duasını almak istediği düĩü-
nülebilir.
3- Baĩka bir vakfın meĩihatına, duâgû
adıyla(ber vech-i duâgû), Ali Baba
evlâdının sahip olması. Ali Baba Zaviyesi ile baĩka herhangi bir iliĩkisini tespit edemediğimiz Özemiĩ Zaviyesi meĩihatına bilâ berât duâgû
mutasarrıf olan Ali Baba evlâdından
Ĩeyh Ĩems Ahmet’in 1740’ta vefat
etmesi üzerine, bu vazifeyi oğlu Seyyid Ebubekir devralmıĩtır. Ancak,
vazife karĩılığı olan ücret Küçük Ali
Baba Vakfı gelirinden alınacaktır
66
.
66 VGMA, 1088 numaralı HD, 54-B.
d- Cüzhan
Cami ve tekkelerde ibadetlerden önce
Kur’ân’dan birer cüz okumakla görevli olan kimselere cüzhan; bunlara tahsis
edilen maaĩa da “cüzhanlık ciheti” adı
verilmektedir(Pakalın, 1983: 318). Rüstem
Paĩa ve Küçük Ali Baba vakfi yelerinde cüzhan tayin edileceğine dair herhangi bir kayıt
bulunmuyor. Buna rağmen 1714’lerden itibaren böyle bir görevin ihdas edildiği görülmektedir67. Bu göreve de Ali Baba evlâdının
tayin edilmesi, bu görevin de evlâd-ı vâkıfa
iĩ bulma kaygısının bir sonucu olduğu intibaını vermektedir.
A.2- Zaviyenin Fonksiyonu
a- Yolculara hizmet
Genel olarak bütün İslâm dünyasındaki zaviyelerin ortak ve en belirgin özelliği,
ücretsiz konaklama hizmeti görmektir. Bu
özellikleri sebebiyle vakıfl arla beslenip, vergi
muafi yetleriyle desteklenen zaviyeler, faaliyetlerini yüzyıllar boyu sürdürebilmiĩlerdir.
Ali Baba Zaviyesi’ne yapılan esaslı iki
vakfi yede de, gelip geçen yolculara hizmet
verileceği kayıtlı bulunuyor. Rüstem Paĩa
vakfi yesinde, vakfedilen köy ve mezraların gelirlerinin, Ali Baba dilerse “âyende ve
revendeye ve âzâd ve bendeye re’s-bülent
ve ednâ-efkendeye sarf” olunacağı, belirtilmiĩtir. Demek ki; zaviyede, hür veya köle,
zengin ya da fakir bütün misafi rlere hizmet
67 VGMA, 1118 numaralı HD, 129; 1792’de düzenlenen benzer bir belge için bkz. VGMA, 548 numaralı
HD, 110.
84
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
verilecektir. Aynı ĩekilde, Küçük Ali Baba
vakfi yesinde de, zaviyede misafi r olan yolculara yemek verileceği kaydedilmiĩtir.
Ali Baba Zaviyesi’ni destekleyen üçüncü
önemli vâkıf olan Atîk Valide Sultan, 1582
tarihli vakfi yesinde, Yeniil köyleri mahsulünden senede beĩ mud hıntanın(buğday)
Ali Baba Zaviyesi’ne verilmesini istemiĩtir68
.
Vakfi yede, söz konusu hıntanın, hangi ĩartla
verileceği belirtilmemiĩ; ancak, daha sonraki
vesikalarda, bu miktarın yedi mud hınta ve
günlük dokuz akçe olmak üzere artırıldığı
ve bu malî desteğin, “âyende ve revendeye
it’âm-ı taâm”, yani gelip geçen yolculara yemek ikram edilmek ĩartıyla sağlandığı belirtilmektedir69
.
Bu bakımdan, prensip itibariyle, gelip
geçen yolculara hizmet vermesi ĩartıyla zaviyeye malî destek sağlandığını söyleyebiliriz.
Vesikalara bakılırsa, Ali Baba Zaviyesi’nde,
asırlar boyu bu hizmet sürdürülmüĩtür. Nitekim 1251-1252 Hicrî tarihlerinde yapılan
kontrollerde, zaviyede, “âyende ve revendeye it’âm olunmakta” olduğu ve vazifelilerin, “bilâ kusur hizmetlerini edâ” ettikleri
görülmüĩtür70
.
Bazı dönemlerde, muhtelif sebeplerle,
“âyende ve revende” hizmetinin kesintiye uğradığı da anlaĩılıyor. Zaviyenin, bu
68 VGMA, 1766 numaralı defter, 136-170’te kayıtlı
vakfi ye.
69 RB’den alınan, 8 numaralı buyruldu, 9 numaralı
arz, 64 numaralı fermân.
70 Sivas Kongre Müzesi’nde bulunan 1251-1252 tarihli
numarasız Vakıf Muhasebe Defteri, 140-141.
fonksiyonunu icrâ edemez hale geliĩinin
sebepleri olarak; Ali Baba evlâdı arasındaki
mücadeleler, vakıf gelirlerinin muntazam
olarak toplanamaması, gelir kaynaklarının
zamanla tahrip olması ve ĩehir yönetimi tarafından zaviyenin asıl fonksiyonu dıĩında
hizmet vermeye zorlanması gibi hususları
sıralayabiliriz.
Ĩüphesiz bunlardan en önemlisi; Ali
Baba evlâdı arasında vakıf gelirlerine sahip
olma hususundaki mücadeleler sebebiyle
zaviyenin zamanla bakımsız hale gelmesi,
gerekli tamir ve bakım hizmetlerinin yapılamamasıdır. Zaman zaman ĩikâyetlere konu
olan bu durumun, aynı zamanda zaviyenin
gelir kaynakları arasında bulunan değirmen,
tuzla ve sâirenin de tahrip olmasının baĩlıca
sebebi olduğu söylenebilir. Gelir kaynaklarının harap olmasının diğer önemli bir sebebi ise, dıĩarıdan yapılan müdahalelerle,
gelir kaynaklarının baĩkalarının eline geç-
mesi ve bu yüzden uzun süre gerekli tamir
ve bakımlarının yapılamamasıdır. Bunda,
bazı dönemlerde yoğunlaĩan eĩkıyalık hadiselerinin de rolünün bulunduğu tahmin
edilebilir.
b- Derviĩleri barındırma
Zaviyelerle ilgili bütün vesikalarda, asıl
görevin, âyende ve revende hizmeti olduğu
belirtilmekle beraber, zaviyelerin tabii olarak bilhassa tarikat mensubu derviĩler için
barınak yeri teĩkil ettikleri kolaylıkla tah-
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
85
min olunabilir71. Aslında zaviyelerin varlık
sebebi de, mensup oldukları tarikatın propagandasının yapılması değil midir? İmparatorluk topraklarını baĩtan baĩa dolaĩan
derviĩler için, yolları üzerindeki tekke ve
zaviyelerde konaklamak, herhalde seyahatlerini büyük ölçüde kolaylaĩtırıyordu. İbn
Batuta Seyahatnamesi’nde, zaviyeye gelen
misafi rlere, yolda hangi zaviyelere uğradı-
ğının ve ĩeyhinin kim olduğunun soruldu-
ğunun kayıtlı bulunması, bu durumu açıkça
gösteriyor(İbn Batuta, 1333-1335: 32).
Ali Baba Zaviyesi’nin, ĩehir merkezinde
kurulmuĩ bir zaviye olması itibariyle, daha
çok, ĩehre gelen derviĩler için konaklama vazifesi gördüğü tahmin olunabilir. Ayrıca, di-
ğer bütün zaviyelerde olduğu gibi, Ali Baba
Zaviyesi’nin de, bir ĩeyh ailesi tarafından
kurulup yaĩatıldığı ve dolayısıyla o ĩeyh ailesi için asırlar boyu barınak vazifesi gördü-
ğü, dikkatlerden uzak tutulmamalıdır.
Osmanlı müesseselerinin bozulması-
na paralel olarak, tekke ve zaviyelerin de
genellikle XIX. asırdan itibaren esas fonksiyonlarını kaybettikleri biliniyor(Eyice,
1967: 592). Bilhassa kuruluĩ döneminde siyasi, sosyal, iktisadî ve askerî etkinlikleri
71 Meselâ Niksarlı Ahî Pehlivan, “tarikat ĩeyhi ile tarikat usullerine göre terbiye görmüĩ olan ve ĩeriatın
zâhirî hükümlerine göre daima ibadetlerini yerine
getirmeye çalıĩan sulehâü’s-sûfi yenin oturması için
bir zaviye” yaptırmıĩtır. “Sûfîler, fukarâ, mesâkîn ve
sulehâ bu kuruluĩta ortak bir hayat sürmekte, akĩam
ve sabah yemeklerini beraber yemekte, ayrıca geleni
gideni misafi r etmektedirler”. bkz. Bahaeddin Yediyıldız, “Niksarlı Ahî Pehlivan ve Dârü’s-sulehâsı”, Türk
Tarihinde ve Kültüründe Tokat Sempozyumu(2-6
Temmuz 1986), Ankara, 1987, 283-284.
görülen zaviyelerin, XIX. asırdan itibaren
sadece ibadetle meĩgul olan derviĩlerin barınak yerleri haline geldikleri anlaĩılıyor. Bu
konuda belki bazı istisnalar gösterilebilir72
.
Ancak genellikle durum bu ĩekildedir ve
Ali Baba Zaviyesi de bu geliĩmeden kendisini kurtaramamıĩ görünmektedir. 1809
tarihli bir hükümde geçen, “bu makûle zaviyede derviĩân sakin olup, tezkir ve tehlil
ide gelmiĩ iken” ĩeklindeki kayıt
73, böyle bir
geliĩmenin ifadesi olmalıdır. Bununla beraber, kanaatimizce bu değiĩikliklerin sebepleri sadece zaviyelerin iç bünyelerinde meydana gelen bozulmalarda aranmayıp, aynı
zamanda, imparatorluk çapında etkili olan
bazı dıĩ unsurların da dikkate alınmasında
büyük fayda vardır.
c- Fakirlere yemek ikramı
Zaviyeler; tarikat mensubu derviĩlerin
oturdukları, gelip geçen yolcuların konakladıkları ve ayrıca çevrelerinde yaĩayan fakir fukaranın beslenip barındıkları ve giydirildikleri sosyal hizmet müesseseleriydi(Barkan,
1942: 294). Hatta bu yüzden, zaviyelerin,
yeni yerleĩim birimlerinin ortaya çıkmasında önemli rollerinin olduğu söylenebilir.
Zaviyeden dağıtılan yiyecek ve giyeceklerle hayatlarını sürdüren fukaranın, zamanla
zaviye çevresinde temelli yerleĩmeleri, yeni
mahalle, köy ve kasabaların teĩekkülüne
imkân vermiĩtir(Akdağ, 1979: 495).
72 İstiklâl Harbi’nde bazı tekkelerin önemli ve faydalı
faaliyetleri için bkz. Mustafa Kara, Tekkeler ve Zaviyeler, İstanbul, 1977, 152-165.
73 BA, Sivas Ahkâm Defteri, 23/6.
86
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
Zaviyelerin, bir çeĩit aĩevi olma özellikleri sebebiyle, buralarda yedirilip içirilen ve
giydirilen, hatta bazen temizlik ihtiyaçları
karĩılanan ve fukara olarak vasıfl andırılan,
muhtaç durumdaki bu insanlar kimlerdir?
Herhalde, bunların baĩında gezgin derviĩ-
lerin geldiğini söylemek yanlıĩ olmaz. Sivas
Müzesi’nin tekke ve zaviyelerden devralı-
nan eĩyanın bir bölümünün sergilendiği reyonunda, derviĩlere ait eĩyalardan bol miktarda bulunması, bir zamanlar Sivas’taki
zaviyelerin de, bu tip derviĩler için barınak
yeri oldukları intibaını vermektedir. Aslında, fukara kelimesi, ıstılâhî anlamda tarikat mensubu derviĩler için kullanılan bir
terimdir(Pakalın, 1983: 636). Bunun yanında, muhtelif sebeplerle iĩsiz güçsüz kalmıĩ,
normal fakir fukaranın da, zaviyelerde barınma imkânı bulduklarını kabul edebiliriz.
1764 tarihli bir hükümde, Ali Baba Zaviyesi Reis-i Mütevellisi Seyyid Feyzullah’ın,
ĩehir yöneticilerinin(Ĩehir kethüdası ve Bedesten kethüdası) Levendân Taifesi’ni zaviyeye yerleĩtirmeleri sebebiyle derviĩânın
ve sair fukaranın zaviyede barınamaz hale
geldiklerini söylemesi74, fukara tabiriyle,
derviĩlerin yanında baĩka muhtaç durumdaki kimselerin de kastedildiği izlenimini
vermektedir. Ayrıca, mübarek gecelerde ve
Aĩure günlerinde piĩirilen yemek ve helvaların fukaraya yedirildiği de belgelere kaydedilmiĩtir. Meselâ, Ali Baba Zaviyesi’nde,
Kadir Gecesi’nde fakir ve garipler için hazırlanan dört batman helvanın tahminî
74 BA, Sivas Ahkâm Defteri, 10/74.
bedeli(iki yıllık) 400 kuruĩ idi75. Aynı ĩekilde, yolcular ile fukara ve zuafânın(fakirlerin,
hasta ve zayıfl arın) doyurulması için, iki yılda toplam 11210 kuruĩ sarf edilmiĩtir76
.
B- Mescit/Cami, Türbe
1574 tarihli mufassal defterde “Ali Baba
Mescidi Mahallesi”nin kayıtlı bulunması
77
,
1547’lerde mevcut olan zaviyenin yanında
1574’lerden önce bir de mescidin inĩa edilmiĩ olduğunu göstermektedir. Ancak, zaviye binasının aynı zamanda mescit vazifesi
görmesi de mümkündür.
Büyük Ali Baba ve torunu Küçük Ali
Baba dönemlerinde bahsi geçen mescit,
1714’lerde minber konulup, hatip tayin
edilmek suretiyle cami haline getirilmiĩ-
tir78. 1788-89 tarihli iki hurufat kaydı, cami
ve türbenin Küçük Ali Baba tarafından bina
edildiğini haber vermektedir79. Bu durum,
Büyük Ali Baba döneminde mevcut olan
mescidin, zamanla yıkıldığını ve Küçük Ali
Baba tarafından yeniden yaptırıldığını göstermektedir. Cami içinde bulunan türbenin
ise, Küçük Ali Baba tarafından dede ve babasının kabirleri üzerine yaptırılmıĩ olduğu
kabul edilebilir.
1714’lerde cami haline getirilen müessese, 1785’lerde, Ali Baba evlâdından Zaviyedar ve Mütevelli Ĩeyh Feyzullah Efendi
75 1251-1252 Hicrî Tarihli Vakıf Muhasebe Defteri, 4.
76 Aynı defter, 140-141.
77 TKGMA, 14 numaralı mufassal, 19-A.
78 VGMA, 1118 numaralı HD, 138.
79 VGMA, 548 numaralı HD, 109, 110.
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
87
tarafından yaptırılan minarenin de eklenmesiyle bugünkü haline gelmiĩtir80. Bununla beraber, 1318 Hicrî tarihli kitabe, Ali Baba
Camii’nin, XX. yüzyıl baĩlarında büyük bir
tamirat geçirdiğini göstermektedir. İkinci
giriĩ kapısı üzerinde hâlen mevcut olan kitabede geçen, “Harâbe-müĩrif iken oldu böyle
ümrânı” ĩeklindeki manzum kayıt, camiin
bu tarihten önce harap olmaya yüz tuttuğunu veya tamamen yıkılmıĩ olduğunu ifade
etmektedir81
.
B.1-Mescit/Cami-Türbe Görevlileri
a- Hatip-İmam-Müezzin
Ali Baba Zaviyesi’ne esaslı ilk vakfın
yapıldığı 1547’lerde, zaviye bünyesinde henüz bir mescit bulunmadığından, Rüstem
Paĩa Vakfı’ndan, mescit görevlilerine maaĩ
tayini(vazife tevcihi) yapılmadığı anlaĩılı-
yor. 1574’te “Ali Baba Mescidi Mahallesi”
isminin kayıtlara geçmiĩ olması
82, 1547-1574
tarihleri arasında, zaviyenin yanında bir de
mescidin inĩa edilmiĩ olduğunu göstermektedir. Doğal olarak bu mescide ait görevlilerin bulunması gerekir. Ancak, bu görev-
80 Minarenin yapılıĩ tarihi için bkz. Minarede bulunan Hicrî 1200 tarihli kitabe.
81 Ali Sinan Bilgili, “Sivas Ali Baba Zaviyesi Vakfı Belgeleri”, Türk Kültürü ve Hacı Bektaĩ Veli Araĩtırma
Dergisi, Sayı 51, s.31’de “Fon Kodu: DH.MKT. Tarih: 4
Rebiulahir 1319(21 Temmuz 1901) Dosya/Gömlek No
: 2511/147 Özet : Sivas’ta medfun Ali Baba-yı Kebir
Cami-i ĩerifi yle türbesinin yeniden inĩası hususunda gayretleri görülen Redif binbaĩılarından Ömer
Efendi’nin üçüncü rütbeden niĩan-ı Osmani ile taltifi
hakkında” ĩeklinde verilen kayıt da bu bilgileri doğ-
rulamaktadır.
82 TKGMA, 14 numaralı mufassal, 19-A.
lilerle ilgili, o tarihlerde herhangi bir kayda
rastlanılmamıĩtır.
Küçük Ali Baba vakfi yesinde, “ceddim merhûm-ı mümâileyhin(Büyük Ali
Baba’nın) mescid-i ĩerîfi imamına üç akçe
ve müezzinine yevmî iki akçe vazife” verileceği belirtilmektedir. Demek ki, 1639’larda
mevcut bulunan mescidin imam ve müezzinine, Küçük Ali Baba Vakfı’ndan maaĩ bağ-
lanmıĩtır.
1574’lerden evvel kurulduğu anlaĩılan
Ali Baba Mescidi’nin, 1714’lerde minber konulmasıyla câmi haline geldiğini biliyoruz.
Bu tarihte, Ali Baba evlâdından biri(Küçük
Ali Baba’nın kızı Ümmühani Hatun’un oğlu
Ebubekir), günlük dört akçe maaĩ ile hatip
tayin edilmiĩtir83. 1730-31 tarihli hurufat kaydında, adı geçen kiĩinin, “Büyük Ali Baba
Zaviyesi Mescidi Câmii’nde” hatip tayin olduğu belirtilmektedir ki, mescitten câmiye
geçiĩ döneminde yazılan bu kayıttan, hatip
olan kimsenin, günlük dört akçe olan maaĩını Büyük Ali Baba Vakfı’ndan alacağını
anlıyoruz84. Hatip maaĩı olarak tespit edilen
günlük dört akçenin, 1914’lere kadar değiĩ-
meden devam ettiğini takip edebiliyoruz.
Yazdıklarımızı özetleyecek olursak; Bü-
yük Ali Baba’nın sağlığında mevcut olduğu
anlaĩılan mescide, bu tarihlerde görevli tayin edildiğine dair herhangi bir bilgimiz bulunmuyor. 1639’larda, yeniden inĩa edilen
mescide, Küçük Ali Baba tarafından, imam
83 VGMA, 1118 numaralı HD, 138.
84 VGMA, 1088 numaralı HD, 45-B.
88
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
ve müezzin tayin edildiği ve bunlara ücret
tahsisi yapıldığı anlaĩılmaktadır. Yani Kü-
çük Ali Baba, dedesinin adını taĩıyan mescide, ücretleri kendi vakfından ödenmek ĩartıyla imam ve müezzin tayin etmiĩtir. 1714
tarihinde söz konusu mescid, muhtemelen
geniĩletilmiĩ ve minber konulup, hatip tayin
edilmek suretiyle câmi haline getirilmiĩtir.
Burada dikkatimizi çeken nokta ise, imam
ve müezzine Küçük Ali Baba Vakfı’ndan,
hatibe ise Büyük Ali Baba Vakfı’ndan vazife
verilmesidir.
Zaviye bünyesinde herhangi bir göreve
atanmak, o görevin yerine getirilmesinden
çok, Ali Baba evlâdına vakıftan ücret tahsisi anlamına geldiğinden, bu görevlere tayin
hususunda nadiren imtihan yapıldığı görülmektedir85
.
1730’lardan itibaren Büyük Ali Baba
Vakfı’ndan, günlük iki akçe almak üzere,
yeni müezzin tayinine baĩlandığı anlaĩılı-
yor. Bu konuyla ilgili belgede, Büyük Ali
Baba Zaviyesi Câmi’-i Ĩerîfi ’nin müezzininin olmadığı ve buna karĩılık Büyük Ali
Baba Evkâfı’nın köy ve mezra gelirlerinin
müsait olması sebebiyle, günlük iki akçe ücret ile yeniden(müceddeden) müezzin tayin
edildiği belirtilmektedir86
.
85 Ali Baba Câmi’i hatibi Seyyid Ebubekir bin EsSeyyid İbrahim’in 1812’de vefat etmesi üzerine, yerine
oğlu Es-Seyyid Hafız Mehmed’in imtihanla atanması,
bu konuda rastladığımız tek belgedir. bkz.VGMA, 550
numaralı HD, 57.
86 VGMA, 1119 numaralı HD, 94.
1639’larda Küçük Ali Baba Vakfı’ndan
ücret alan müezzin, 1730’da Büyük Ali Baba
Vakfı’ndan ücret almaya baĩlamıĩtır. Ancak, aynı müezzin, 1713’ten itibaren Küçük
Ali Baba Vakfı’ndan da müezzinlik ücreti almaktadır. Bu tür geliĩmeler, aynı kiĩinin her
iki vakıftan da ücret alma gayreti ya da bir
baĩka ifadeyle, genelde teyzeleri Fatma Hatun tarafından vakıf gelirlerinden uzak tutulan Ümmühani Hatun kanadına mensup
Ali Baba evlâdının, vakıf gelirlerinden pay
alma mücadelelerinin bir sonucudur.
Küçük Ali Baba’nın oğlu Ahî Mehmet
Bey’in kısa süren mütevelliliğinin ardından,
vakıf yönetimine bir süre ablası Ümmühani
Hatun ortaklığıyla, onun ölümünden sonra
ise tek baĩına sahip olan Fatma Hatun, bu
avantajını kendi evlâdı lehinde kullanmıĩ
görünüyor. Bu yüzden, Ümmühani Hatun
evlâdı, bilhassa yeni görevler ihdas ettirmek
suretiyle vakıf gelirlerinden pay almaya
çalıĩmıĩtır. Nitekim bu ĩekilde yapılan ilk
tayinlerin, kadı’nın arzıyla yapılmıĩ olması
enteresandır. Çünkü diğer tayinler genellikle ya vakıf mütevellisinin arzıyla ya da eski
berâta(görevlendirme ile ilgili padiĩah tarafından verilen yetki belgesi) bakılarak yapılmaktadır. Kadı’nın arzıyla yapılan ilk tayinlerin, vakıf mütevellisinin isteği dıĩında
gerçekleĩtiğini sanıyoruz. Böylelikle, vakıf
gelirlerinden mahrum bırakılan Ümmühani Hatun evlâdının, vakfi yelerdeki bilgilere
dayanılarak verilen kadı arzlarıyla vazife
sahibi oldukları anlaĩılmaktadır.
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
89
Câmi görevlileri konusunda rastladığı-
mız son vesika 1928 tarihini taĩıyor. Ali Baba
Zaviyesi Mahallesi’nden Tekkeniĩinzâde
Mehmet Nuri’nin 1928 tarihli istidâsına
göre; kendisi bir sene öncesine kadar Ali
Baba Câmii’nin mütevellisi olup, “câmi’-i
ĩerîfi n nezâfet ve tahâreti ve diğer umûr-ı
husûsâtı”nı ve müezzinlik vazifesini yerine getirmektedir. O tarihte kendisi asker ve
babası da ihtiyar olduğu için, söz konusu
vazifeler, geçici olarak akrabalarından Halil
adında birine tevdî edilmiĩtir. Ancak, Halil
Ağa vazifesini doğru dürüst yapmamaktadır. “Hatta bu Ramazan-ı Ĩerîf “ baĩlangı-
cında câmiyi dokuz gün açmıĩ; daha sonra
terâvih namazını kendi evinde “kirli kalîçe”
üzerinde kıldırmıĩtır ki, “bu çirkin hâl” mahalle halkı arasında birçok dedikoduya sebep
olmuĩ ve nihayet mesele Evkâf müdürüne
ihbar edildikten sonra câmi ibâdete açılabilmiĩ, ancak üç gün sonra tekrar kapanmıĩtır.
Mehmet Nuri(Susamıĩ), ĩikâyetini bu ĩekilde ifade ettikten sonra, babasının elinde bulunan berât gereği, söz konusu vazifelerin
tekrar kendisine iâdesini istemektedir87
.
Adı geçen Mehmet Nuri’nin, aynı tarihte, babası Tekkeniĩinzâde Ali Efendi’den,
mütevellilik ve zaviyedarlık vazifelerini
devralabilmesi için, kendisinin “ehl-i nâmus
ve hüsn-i hâl” sahibi olduğuna dâir Ali Baba
87 YS’tan alınan istidâ.
mahallesi muhtar ve âzâlarının ĩahâdetnâme
verdiğini görüyoruz88
.
b- Türbedar
Büyük Ali Baba, oğlu Ahî Mehmet Bey,
onun oğlu Küçük Ali Baba ve onun kızı
Fatma Hatun’un gömülü bulunduğu türbe, Ali Baba Câmii içinde bulunmaktadır.
1792 tarihli hurûfat kaydından89 Küçük Ali
Baba tarafından yaptırıldığını öğrendiğimiz
türbenin bakım ve temizlik iĩleriyle meĩgul
olacak bir türbedarın ilk kez ne zaman tayin olunduğunu bilemiyoruz. Türbe, câmiin
içinde bulunduğundan, türbenin temizlik,
bakım ve koruma iĩlerinin câmi görevlilerince yürütüldüğünü ve bu yüzden uzun
süre ayrı bir türbedar tayin olunmadığını
sanıyoruz. Zaten, bahsi geçen vesikada, türbedar tayin olunan kiĩinin aynı zamanda
ferraĩ tayin edildiği de belirtilmektedir.
88 YS’tan alınan 1928 tarihli ĩahâdetnâme; tekke ve
zaviyelerin 1925’te kapatılmasından üç yıl sonra dü-
zenlenen bu vesikada, küçük-büyük ayrımı yapılmaksızın sadece Ali Baba Vakfı mütevelli ve zaviyedarından bahsedilmektedir. Tekke ve zaviyeler o tarihte kapatılmıĩ durumda bulunduğu için, zaviyeden
bahsedilmeyiĩi normal olmakla birlikte, zaviyedardan
bahsedilmesi ilginçtir. Aynı vesikada, 1915 tarihli
berâta göre Tekkeniĩinzâde Ali Efendi’nin, Ali Baba
Vakfı mütevelli ve zaviyedarı olduğu; Ali Efendi’nin
oğlu Mehmet Nuri Efendi’nin dahi ehl-i nâmus ve iyi
hâl sahibi bulunduğuna, Ali Baba Mahallesi birinci ve
ikinci muhtarları ile iki âzâsının ĩahitlik ettiği kaydedilmiĩtir.
89 VGMA, 548 numaralı HD, 109,110.
90
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
C- Mektep
Bugün herhangi bir bakiyesi bulunmayan ve nerede kurulduğu belli olmayan mektebin, Küçük Ali Baba tarafından
yaptırıldığı ve görevlilerine vakıftan maaĩ
tahsis edildiği anlaĩılıyor. Vakfi yeden anlaĩıldığına göre, muallimhânede çocuklara
Kur’ân öğretilecektir90. Sıbyân eğitiminin,
genellikle zaviye ya da mescit bünyesinde
yapıldığı bilinmekle beraber91, Ali Baba Zaviyesi müĩtemilâtı içinde ayrı bir mektep
binasının mevcut olduğu anlaĩılmaktadır.
1839 tarihli bir hüccette, bir menzilin sınırları tarif edilirken iki yerde “mektep” kelimesi
geçmektedir92 ki, buradaki ifadeden, sıbyan
eğitiminin yapıldığı ayrı bir binanın, zaviye
müĩtemilâtı içinde bulunduğunu rahatlıkla
söyleyebiliriz.
C.1- Mektep Görevlileri
a- Muallim-i mektep, Halife
Küçük Ali Baba, çocukların eğitimi
için(tâlim-i sıbyân içün) bir muallimhâne
binâ ettirmiĩtir. Muallimhâneye, Kur’ân’ı
doğru ve tecvidli okuyabilen(riâyet-i hurûf
ile Hazreti Kur’ân’ı kırâate kâdir, mücevvid) salih ve dindar bir kimse muallim;
90 Bu tip eğitim kurumları için bkz. L. Brunot - Vedat
Günyol, “Mektep”, İA, VII, (İstanbul 1988), 652-659.
91 Zaviyelerin eğitim hizmetleri için bkz. A. Y. Ocak,
“Selçuklu ve Osmanlı Dönemi Tekkelerinde Dinî-
Tasavvufî Eğitime Genel Bakıĩ”, Atatürk’ün 100. Do-
ğum Yılında Türkiye 1. Din Eğitimi Semineri, Ankara
1981, 73-80.
92 RB’den alınan 68 numaralı hüccet.
yine ehl-i Kur’ân’dan edepli ve müstakim
bir kimse halife(muallim yardımcısı) tayin
edilecektir.
Ali Baba evlâdına mensup olmayan
kimseler de, bazen zaviye bünyesinde görev
almıĩlar ancak, vakıf mütevellisinin çabaları sonucu kısa sürede görevlerini Ali Baba
evlâdı lehine bırakmak zorunda kalmıĩlardır
93. Aslında Küçük Ali Baba vakfi yesinde,
tayin edilecek imam, müezzin, muallim ve
halife gibi görevlilerin, Ali Baba evlâdından
olacağına dair herhangi bir iĩaret bulunmamaktadır. Nitekim ilk dönemlerde bu vazifelerden bazılarına aile dıĩından kimselerin
tayin edildiği anlaĩılıyor. Meselâ, 1703’te
padiĩah değiĩikliği(cülûs) sebebiyle muallimlik berâtı yenilenen Ömer’in durumu bu
ĩekildedir. 1731’de Fatma Hatun’un torunu Veli’nin muallimlik berâtının yine cülûs
sebebiyle yenilenmesi94, bu tarihten önce
görevin Ali Baba evlâdı eline geçtiğini göstermektedir. Adı geçen Ömer’in imamlık ve
müezzinlik konusundaki gayretlerinin de,
aynı âkıbete uğradığı anlaĩılıyor.
Ç- Çeĩme
Susamıĩlar Konağı(Ali Baba Zaviyesi)
önünde, bahçe içinde hâlen kullanılır halde
bir çeĩme bulunuyor. “Asâ Suyu” ya da “Susamıĩ Suyu” adı verilen bu çeĩme üzerine,
halk arasında bazı menkıbelerin oluĩtuğu
görülmektedir. Önce bu konuda anlatılan
93 RB’den alınan 25 numaralı fermân.
94 RB’den alınan vazife tevcih kaydı sûreti; HT’den
alınan 8 numaralı berât.
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
91
rivayetler kısaca özetlenecek, ardından, çeĩ-
me hakkında tespit edilen vesikalara müracaat edilerek, konunun hakiki durumunun
ortaya çıkmasına çalıĩılacaktır.
Anlatıldığına göre; mescit yapılırken,
ustalar ve iĩçiler içmek için su istiyorlar. O
muhitte içecek su bulunmadığından, Ali
Baba duâ ediyor iĩçiler de âmin diyorlar; Ali
Baba asâsını vurunca yerden su çıkıyor. Bu
yüzden Asâ Suyu ve Susamıĩlar Suyu adı-
nı alan su, ĩifalı olarak biliniyor. Sıtma ve
romatizma hastaları, 1960’lı yıllara kadar
ĩifa umuduyla bu çeĩmeye su içmeye geliyorlarmıĩ. Bu rivayeti anlatan Yılmaz Susamıĩ, soyadlarının buradan kaynaklandığını
belirtiyor. Hüseyin Tekkeĩinoğlu da, suyun
ortaya çıkıĩı konusunda benzer rivayetler
anlatıyor. Ali İzzet Özkan ise, yukarıda adı
geçen broĩüründe, asâ suyunun Küçük Ali
Baba-IV. Murat münasebeti sırasında, ordunun susuz kalması üzerine, Küçük Ali
Baba’nın asâsını yere vurmasıyla çıktığını
anlatmaktadır(Özkan, 1986: 7).
1676’da yazılmıĩ bir hüccette geçen bilgiler, bugün anlatılan rivâyetin, o tarihlere
kadar uzandığı intibâını veriyor. Buna göre,
“Ali Baba’nın zaviyesinde vâki sükenâsı
evlâdına meĩrûta olan dârda... yenâbi’-i
nâyi’a câri olup suyun fazlası israf olmaktadır.” “... zâiden câri olup israf olan yenâbi’-i
mezkûreden tahmînen iki lüle su” El-Hac
Zâhid Mahallesi’nde binâ olunan bir evin
bahçesindeki çeĩmeye verilerek, ev sahibi
ve mahalle ahalisinin faydalanmasına sunulmuĩtur95. Yani, Ali Baba Zaviyesi’nde,
95 RB’den alınan 15 numaralı hüccet.
zaviyede oturan Ali Baba evlâdına ait evde
bol miktarda çıkan suyun fazlası israf olmaktadır; bu yüzden suyun belirli bir kısmı adı geçen mahalledeki evin bahçesinde
yapılan bir çeĩmeye verilecektir. Belgede,
suyun çıktığı yer olarak bildirilen “yenâbi’-i
nâyi”(yenâbi’: pınarlar, kaynaklar anlamında ve nâyi’: susuz, susamıĩ manasında
kullanıldığında) Susuz Kaynaklar ya da
Susamıĩ Kaynaklar anlamına gelmektedir.
Buradan hareketle, önceleri Susamıĩ Kayna-
ğı adını alan suyun, zamanla Susamıĩ Suyu
haline dönüĩtüğü neticesine varılabilir mi?
Ne yazık ki, vesikalarda rastladığımız çeĩ-
me ile ilgili diğer bilgiler, bu benzetmeyi
pek destekler görünmüyor.
Bu konuda rastladığımız ilk vesika 1637
tarihlidir. Vesikaya göre, bu tarihte Behram Paĩa Vakfı’ndan Ali Baba Mescidi’ne
bir masura96 su veriliyor97
. Eğer vesikalar
bizi yanıltmıyorsa, 1637’lerde dıĩarıdan su
alan zaviye, 1676’larda dıĩarıya su verir
hale gelmiĩtir. Dolayısıyla, eğer gerçekten
Ali Baba Zaviyesi bahçesinde 1637’lerden
sonra bir kaynak suyu ortaya çıktı ise ve bu
suyun ortaya çıkıĩı Ali Baba’nın kerametine
bağlanıyorsa, burada kastedilen, Küçük Ali
Baba olmalıdır. Ancak, bu konuda rastladı-
ğımız diğer iki belge, zaviye bahçesinden
çıkan kaynak suyu ve bunun ortaya çıkıĩ
ĩekli hakkında söylenilen rivâyetleri pek
teyit eder görünmüyor. Bu belgelerden ilki,
Benderli Ali Ağa vakfi yesidir. Vakfi yeden
anlaĩıldığına göre, bu zât, Ali Baba Tekke-
96 Masura: Resmî su ölçüsü, lüle’nin dörtte biri. bkz.
M. Z. Pakalın, age, II, 414.
97 SVBMA, 1 numaralı defter, belge no: 303.
92
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
si önüne bir köĩk ve iki lüle98 mâî cârî çeĩ-
me yaptırmıĩtır. Ali Baba Câmii bahçesinde bulunan çeĩme kitâbesi99, bu vesikadaki
bilgileri destekliyor. Câmiin giriĩ kapısının
sol tarafında duvara dayalı bir halde duran,
dört köĩesinde küçük kopmalar olan mermer kitabede, aĩağıdaki manzum dörtlük
tezyîni bir sûrette yazılı bulunmaktadır:
Çeĩme yapdı Benderî Ali Ağa
Maksadı feyz-i Ali Baba’y-ı Velî
Çarsûye kendi tarihi haber
Kevser icrâ eyledi el-hak Ali.
Dörtlüğü son mısraı ebced hesabıyla
1235 Hicrî tarihine tekâbül ediyor100. Benderli Ali Ağa’nın vakfi yesi ile aynı tarihi taĩıyan
bu konudaki son belgemiz ise, Ali Ağa tarafından yaptırılan çeĩmenin suyunun nereden geldiği hususuna açıklık getiriyor. Buna
göre, Hacı Hüseyin Ağa Câmii Evkâfı’ndan
olmak üzere Alacadeğirmen Bendi’nden iki
lüle su, Ali Baba Dergâhı’na verilmiĩtir101
.
98 Lüle hakkında bkz. M. Z. Pakalın, age, II, 372.
99 Çalıĩmalarımız sırasında(1989’larda) mevcut olan
ve fotoğrafını çektiğimiz bu kitâbe, Türkiye’de benzerine maâlesef çok sık rastlayabildiğimiz bir sorumsuzluk örneği sonucu tahrip edilmiĩ olup halen mevcut
değildir.
100 Kitâbe ile vakfi ye tarihi arasındaki 4-5 yıllık fark,
kitâbenin daha sonra yazdırılmıĩ olmasının bir neticesi olabilir.
101 “Bâis-i terkîm-i hurûf oldur ki, bâ berât-ı ĩerîf-ı
âliĩân mütevellisi olduğumuz Hacı Hüseyin Ağa
Câmi’i Evkâfı’ndan olmak üzere Alacadeğirmen
Bendi’nden iki lüle su cereyân itmek ĩartıyla Ali Baba
Dergâhı içün Es-Seyyid Mehmed Tahir Efendi’ye
senevî kırk para îcârı ile iki lüle su verilmiĩdir. Tarafı-
mızdan ve taraf-ı âherden bir kimesne dahl u taarruz
eylemeyeler. Sene 1231/1815-1816. Bende-i El-Fakir
Vesikalardan anlaĩıldığına göre, değiĩik
zamanlarda, muhtelif bendlerden getirilen
su, zaviye önündeki çeĩmeye bağlanarak
kullanıma sunulmuĩtur. Üstelik zaviyeye
getirilen su, ĩehirden kullanılan su ĩebekesinin bir parçası durumundadır
102. Bu bakımdan, Ali Baba’nın evliyâ ve kerâmet sahibi
bir velî olduğuna inanılmasının bir neticesi
olarak, zaviye çeĩmesinden akan su üzerine,
zamanla halk arasında bir takım menkıbelerin teĩekkül etmiĩ olduğunu kabul etmek
durumundayız
103
.
Ç.1- Çeĩme Görevlileri
a- Çehgan
Ali Baba Zaviyesi önüne bir çeĩme yaptıran Benderli Ali Ağa, çeĩmenin tamir ve
bakım hizmetleri için üç yüz kuruĩ nakit
para vakfetmiĩ; elde edilen gelirden yıllık
on iki kuruĩun, tamir ve bakım hizmetlerini
yürütecek olan çehgana verilmesini istemiĩ-
Derviĩ Mehmed El-Mütevelli-i vakf-ı mezbur”, bu vesika RB’den alınmıĩtır.
102 SVBMA, 1 numaralı defter, belge no: 303, burada,
Behram Paĩa Vakfı’ndan dağıtılan su ĩebekesi çizelge
halinde verilmiĩtir. Ayrıca, 1637 tarihinde de, zaviyenin Behram Paĩa Vakfı’ndan su aldığı burada tekrar
hatırlanmalıdır; bu bakımdan 1676 tarihli belgedeki
bilgiler ihtiyatla değerlendirilmelidir.
103 M. F. Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıfl ar, Ankara 1981, 4. Basım, 17’de, “Bilhassa her bü-
yük ĩeyhin ölümünden sonra âmme muhayyilesi onu
bir kerâmet hâlesiyle ihâta etmekte idi. Tarihî kıymeti olmayan hurafelerle dolu menâkıp kitapları değil,
sûfîlik tarihinin en kıymetli kaynakları bile bu gibi
muhayyelât ile doludur” diyerek bu konuya iĩaret
etmektedir. Bu konuda yapılmıĩ bir çalıĩma için bkz.
A. Y. Ocak, Türk Halk İnançlarında ve Edebiyatında
Evliyâ Menkıbeleri, Ankara 1984.
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
93
tir. Çehgan, vakıf gelirinden, ayrıca yılda
bir Kıyye Ĩem’-i Ruğan alacaktır.
Benderli Ali Ağa vakfi yesinde yazılı
olan bu ĩarta rağmen, söz konusu çeĩmenin
bakım ve tamir iĩlerine bakacak bir çehganın tayin edildiğine dâir baĩka herhangi bir
vesikaya tesadüf olunmamıĩtır.
IV- Ali Baba Adını Taĩıyan
Mahalleler
A- Ali Baba Mescidi-Zaviye-i Ali
Baba ve Ali Baba Mahalleleri
Ali Baba Zaviyesi’nin, sultanlar ya
da ileri gelen devlet büyüklerince temlîk
edilen ve o devirde Sivas’ın biraz dıĩında
bulunan bahçeler üzerinde kurulduğunu söyleyebiliriz. İ. Aslanoğlu, Ali Baba
Câmii’nin 1956’daki imamından(Mehmet
Nuri Susamıĩ olmalıdır) naklen, çok zengin olan Rüstem Paĩa’nın, Sivas’ta mülkü
olan bostanlarının tümünü Ali Baba’ya ba-
ğıĩladığını, Ali Baba Tekkesi ve Câmii’nin
burada kurulduğunu anlatıyor. Buna göre,
Ali Baba, “halkın gözünden uzak olsun diye
câmi ve tekkeyi bostanın en uzak köĩesine
yaptırmıĩ”(Aslanoğlu, 1984: 42). Bu rivayet,
tarihî geliĩmeyi anlamamıza yardımcı olmakla birlikte, özellikle zaviyenin kuruluĩ
yeri hakkında verdiği bilgi masalımsı bir
hava taĩıyor. Çünkü zaviyenin öyle çok tenha bir mahalde değil, bilhassa gayr-i müslim nüfusun meskûn olduğu bir yerde veya
bu mahallin yakınında kurulduğu bilgimiz
dâhilindedir. 1574 tarihinde Ali Baba Mescidi Mahallesi’nde dokuzu müslim, elli beĩi
gebrân(gayr-i müslim) olmak üzere toplam
atmıĩ dört hâne bulunuyordu104. Zaviyenin
kuruluĩ tarihini XVI. asrın ilk yarısı ortaları
olarak kabul edersek, geçen elli yıl zarfında, söz konusu müslim ve gayr-i müslim
nüfusun, sonradan gelip zaviye çevresine
yerleĩmiĩ olabileceği ihtimali bulunmakla
beraber, bilhassa gayr-i müslim nüfusun
önceden beri aynı mahalde meskûn bulunduğunu sanıyoruz.
Ali Baba Zaviyesi Mahallesi’nin 1574 tarihli mufassaldan önceki defterlerde kaydedilmemiĩ olmasından hareketle, 1547’lerden
önce kurulan zaviyenin bir süre sonra yeni
bir mahallenin teĩekkülüne sebep olduğunu
söyleyebiliriz. Ayrıca, zamanla iskânın artmasıyla, XIX. asırda Ali Baba adını taĩıyan
iki mahallenin ortaya çıktığı görülmektedir
ki, bu durum, zaviyenin, etrafına nüfus çekme fonksiyonunu asırlar boyu devam ettirdi-
ği izlenimini vermektedir. Zaviye-i Ali Baba
Mahallesi’nin, daha çok zaviye sakinlerini ve
zaviye çevresinde sakin olanları barındırdı-
ğı, Ali Baba Mahallesi’nin ise, ĩehir merkezi
itibariyle zaviyeden dıĩarıya doğru iskânın
artmasıyla oluĩtuğu anlaĩılmaktadır.
1781 tarihinde yazılan bir hüccet, zaviye
çevresine yapılan iskân hususunda açıklayıcı bilgiler vermektedir. Buna göre, zaviye
yakınında bulunan Hubyar Bostanı denilen
yere, daha önce mütevelli izniyle bazı kimseler tarafından menzil ihdas ve binâ edilmiĩ; menzil sahipleri o tarihten beri zaviyeye her yıl toplam 107 Vakıyye Ĩem’-i Ruğan
104 TKGMA, 14 numaralı mufassal, 19-A.
94
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
veriyorlarmıĩ. Ancak, zamanla menzillerde
değiĩiklikler, artma ve azalmalar meydana
geldiğinden, 107 Vakıyye Ĩem’-i Ruğan’ın
tahsilinde güçlükler ortaya çıkmıĩ; bir takım dava ve münâzaalardan sonra, menzil
sahiplerinden toplam 1931 akçe alınmak
üzere sulh yapılmıĩ. Anlaĩmaya göre, menzil sahipleri, miktarı belirtilen parayı kendi
aralarında toplayıp, her yıl Berât Gecesi girdiğinde zaviyeye teslim edeceklerdi. Ayrıca,
söz konusu menzillerin alım satım ve intikalinde, vakıf mütevellisinden izin tezkeresi
alınması gerektiği de aynı hüccette kayıtlı
bulunmaktadır
105
.
Zaviye çevresine bina olunan menzillerin sahipleri ile ilgili kayıtlar, bunların nereden geldikleri ve dinî durumları hakkında
bazı bilgiler edinmemizi sağlamaktadır. Söz
konusu menzillerde yaĩayan ve zaviyeye
kira(icâre) verenler arasında bulunan “Hö-
yüklüoğlu, Köydinlioğlu, Dökseli, Divrikli,
Kızılcaköylü ve Gergerli” lâkaplarını taĩı-
yan kiĩilerin, isimlerini aldıkları köylerden
gelip, zaviyeye ait arsalar üzerine, arsa kirası vermek ĩartıyla evlerini inĩâ ederek yerleĩtikleri anlaĩılmaktadır. 1737’de zaviyeye
icâre veren menzil sayısı otuz dört iken, bu
sayı 1781’de kırk bir olmuĩtur ki, bu durum,
zaviye çevresine yapılan iskânın gittikçe arttığını göstermektedir. Bunlardan daha sonra
düzenlendiği anlaĩılan tarihsiz bir belgede
ise, icâre veren hâne sayısı kırk üçe yükselmiĩtir. 1737’de zaviyeye icâre veren toplam
105 RB’den alınan 59 numaralı hüccet; aynı hüccet
SĨS, 1/345-346’da da kayıtlıdır. Burada ayrıca bahsi
geçen 1931 akçenin mahalle sakinlerine dağılımı da
gösterilmiĩtir.
otuz dört hânenin dördü, 1781’de toplam
kırk bir hânenin ikisi ve tarihsiz belgede kayıtlı bulunan kırk üç hânenin yedisi gayr-i
müslimdir. 1795/96’da değiĩiklik sebebiyle düzenlenen bir belgeden anlaĩıldığına
göre, bu tarihte icâra verilen toplam on dört
hânenin tamamı Müslüman’dır
106. Buradan
hareketle, zaviye çevresine genellikle Müslümanların yerleĩtiği söylenebilir.
Demek ki, zaviye özellikle gayr-i müslim nüfusun yaĩadığı bir mahalde kurulmuĩ,
zamanla zaviyeye ait bostan ve bahçelerin
iskâna açılması ile Ali Baba adını taĩıyan iki
mahalle teĩekkül etmiĩtir.
Zaviye çevresindeki iskânın, kuruluĩtan
itibaren baĩladığı kabul edilebilir. Ancak,
iskânın özellikle XVIII. asır baĩlarında yo-
ğunlaĩtığı anlaĩılıyor. Ali Baba Mescidi’nin
câmi haline getirilmesi de yine bu tarihlerde
olmuĩtur ki, bu değiĩikliğin, mahalle nü-
fusunun artmasına paralel olarak ihtiyaca
binâen gerçekleĩtiği söylenilebilir.
V- Ali Baba’yı Vakıfl a
Destekleyenler
Ali Baba ve torunu Küçük Ali Baba’nın,
yaĩadıkları devirlerde ve sonraki dönemlerde, devlet ileri gelenleri ve Sivas halkı tarafından saygı gördükleri ve hatta bu hürmet
ve saygının evlâtlarına da gösterildiği, zaviyeye yapılan temlîk ve vakıfl ardan, kolaylıkla anlaĩılabilir. Ali Baba’yı ve evlâdını vakıfla destekleyenleri ve vakıfl arını tanıtmadan
106 Söz konusu icâra defterleri RB’den alınmıĩtır.
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
95
önce, zaviyenin gelir kaynakları üzerinde
kısaca durmamız gerekiyor.
Zaviyeye yapılan temlik ve vakıfl ardan
baĩka, zaviye mensupları tarafından îmâr
edilen verimsiz ve muattal(boĩ) araziler, zaviyeye gelir temin eden üçüncü grubu teĩkil
etmiĩtir. Zaviye mensuplarınca satın alınan
arazi ve sâir gelir kaynakları da bu gruba
dâhil edilebilir.
Vakıf ya da temlîk yoluyla elde edilen
bazı köy ve mezraların öĩür ve sâir mâlikâne
gelirlerinin yanında107, bilhassa zaviye mensuplarınca iĩletilen tuzlalardan, zaviyeye
önemli ölçüde gelir temin edildiği anlaĩılmaktadır. Ayrıca, zaviye çevresindeki bah-
çelerin de, bizzat zaviye mensuplarınca ekilip biçildiği görülmektedir. Bu bahçelerin,
zaviye çevresinde iskânın artmasıyla, arsa
haline getirilerek inĩaata açıldığını ve bu
ĩekilde düzenli olarak zaviyeye gelir temin
edildiğini görüyoruz108
.
107 RB’den alınan Defter-i Hâkânî sûretlerinden anla-
ĩıldığına göre; köy ve mezra gelirleri, malikân -divânî
sistemine göre toplanıyor, genellikle iki eĩit parçaya bölünüp yarısı(mâlikâne kısmı) zaviyeye, diğer
yarısı(divânî kısmı) ise tımar sahibine veriliyordu.
Malikâne-divânî sistemi hakkında geniĩ bilgi için bkz.
Ömer Lütfi Barkan, “Türk-İslâm Toprak Hukuku Tatbikatının Osmanlı İmparatorluğu’nda Aldığı Ĩekiller:
Malikâne-Divânî Sistemi I”, Türkiye’de Toprak Meselesi Toplu Eserler 1, İstanbul 1980, 151-208.
108 Bu konulara, metin içinde yeri geldikçe değinilmiĩ-
ti; zaviyelerin bu tür ziraî faaliyetlerine örnek olarak
bkz. S. Faroqhi, “Agricultural Activities in a Bektashi
Center: the tekke of Kızıl Deli 1750-1830”, Peasants,
Dervishes and Traders in the Ottoman Empire, London 1986, 70-96, bu makalede Balkanlar’da bulunan
yirmiden fazla tekkenin mâlik oldukları çayır, mera,
koru, tarla, bağ ve bahçeler ile yetiĩtirdikleri hayvan
miktarları tablolar halinde verilmiĩtir.
V.1- Rüstem Paĩa Vakfı
109
1547 tarihli vakfi yeden anlaĩıldığına
göre, Rüstem Paĩa, merhum Sinan Paĩa’dan
aĩağıdaki köy ve mezraları satın alarak Ali
Baba Zaviyesi’ne vakfetmiĩtir:
Niksar kazasına tâbi;
1- Hisarcık köyü(bugünkü Asar köyü,
1853 tarihli mufassal defter sûretinde
köyün 142 nefer ve 6000 akçe geliri
olduğu kayıtlıdır).
2- Kızılyaka köyü(42 nefer, toplam geliri: 1200 akçe).
3- Biĩürmi köyü(Bugünkü Reĩadiye
merkez bucağa bağlı Büĩürüm köyü,
Alanzena köyü ile birlikte 87 nefer,
geliri: 5000 akçe).
4- Kebiryün köyü (Bugünkü ismi Yazıcık, Sağiryün ile birlikte 185 nefer,
geliri: 3000 akçe).
5- Kirale köyü(58 nefer, geliri: 3000
akçe).
6- Kâgün köyü (Bugünkü Kekün/Çimendüzü köyü, geliri 6000 akçe).
Biĩürmi köyüne tâbi;
1- Kurucagöl mezraası.
2- Oğuzviran mezraası.
3- Zenad mezraası(Bugünkü Alan/
Alanzena köyü olabilir).
4- Yenice mezrası.
109 Vakfi yenin eski harfl erle yazılı sûreti VGMA,
582/1 numaralı defter, 287-289, sıra: 197, bugünkü
harfl ere çevirisi ise, 2232 numaralı defter, 169-173’te
kayıtlıdır.
96
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
Zile kazasına tâbi;
1- Eymür köyü(Bugünkü Yozgat ili,
Sorgun ilçesine bağlı, eski adı Eymürkürt, yeni adı Yaylalık köyü olabilir, 58 nefer, geliri: 6200 akçe).
Sorgun kazasına tâbi;
1- Kayabeğli köyü(Daha sonraki tarihlerde ve günümüzde tespit edilemedi).
Sivas kazası tevâbiinden Öğnevid nahiyesine tâbi;
1- Hâkük köyü(Sivas ili, merkez buca-
ğa bağlı Kahkik köyü, 54 nefer, geliri: 3147 akçe).
2- Kuĩcu Hasan köyü(Sivas ili, Zara
ilçesi, merkez bucağa bağlı Kuĩcu
köyü, 24 nefer, geliri: 2000 akçe).
3- Ütük köyü(Zara ilçesine bağlı Ütük
köyü).
4- Netce köyü(1853 tarihli mufassal
sûretinde Ütük, Netceköydivanı,
Akvirandivanı ve Kabakdivanı ile
birlikte kaydedilmiĩtir, geliri: 1000
akçe, bu köyün daha sonraları mezra olarak anılması, terk edilmeye
baĩlandığını ve nüfusunun azaldığı-
nı gösterebilir).
5- Karğın mezrası.
6- Kuzucak mezrası(geliri: 4000 akçe).
7- Bayadkulu mezrası(geliri: 505 akçe).
Kuyucak mezrası hududunda;
1- Bir göz değirmen.
Bayramlı kazasına tâbi;
1- Karataĩ köyü(Bugünkü Tokat ili, Re-
ĩadiye ilçesine bağlı aynı adlı köy).
2- Kovanı köyü(Bugünkü Reĩadiye il-
çesine bağlı Güvendik köyü, 30 nefer, geliri: 2000 akçe).
3- Güdülüs köyü(Reĩadiye ilçesine
bağlı, eski adı Körtolos, yeni adı Do-
ğantepe olan köy, 35 nefer, geliri:
8000 akçe).
4- Temürcilü köyü(Reĩadiye ilçesine
bağlı Demircili köyü, 52 nefer, geliri:
3400 akçe).
5- Enderin köyü(Reĩadiye ilçesine bağlı
eski adı İdrinköy, yeni adı Gölkonak
köyü, 22 nefer, geliri: 5150 akçe).
Vakfi yeden anlaĩıldığına göre, toplam
on yedi köy, yedi mezra ve bir adet değirmenin bütün gelirleri Ali Baba Zaviyesi’ne
vakfedilmiĩtir. Rüstem Paĩa vakfi yesinde;
Bayramlı kazasına bağlı Karataĩ, Kovanı,
Güdülüs, Temürcilü ve Enderin köylerinin
bütün tevâbii ve levâhıkı ile birlikte bütün
gelirlerinin zaviyeye vakfedildiği belirtilmekle birlikte, RB’den alınan 1787 tarihli bir
fermânda, Karahisar-ı Ĩarkî Sancağı’nda İskefsir nahiyesinde Enderin ve Güdülüs köylerinin on altıda bir(1/16) hissesi ve Demürciler köyünün on altı sehim mâlikânesinin
Ali Baba’ya ait olduğu, fakat İskefsir müftü-
sünün müdahale ettiği belirtilmektedir.
Bu ĩekildeki bazı farklı uygulamalara
rağmen, genel olarak bu bölgede mâlikânedivânî sisteminin uygulandığı bilgisinden
hareketle, gelirleri verilen köy ve mezrala-
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
97
rın toplam gelirlerinin yarısının Ali Baba
Zaviyesi’ne verildiğini kabul ediyoruz.
Buna göre; Rüstem Paĩa Vakfı’ndan zaviyeye yıllık toplam 29.801 akçe gelir geldiği
söylenebilir. Ancak, bu köy ve mezraların
tamamının gelirini tespit edemediğimiz
için, bu rakamın biraz daha yüksek olacağı
tahmin olunabilir.
Yaklaĩık olarak tahmin ettiğimiz bu gelirin, Ali Baba Zaviyesi’ne düzenli bir ĩekilde her yıl verildiği düĩünülmemelidir. Çünkü bilhassa Ali Baba evlâdı arasındaki mü-
cadeleler ve dıĩarıdan yapılan müdahaleler
sonucu, gelirler zamanında toplanamamıĩ
ya da gelir kaynakları zaman içinde harap
bir duruma gelebilmiĩtir.
Rüstem Paĩa’nın, söz konusu bu vakfından baĩka, zaviyenin, üzerinde kurulu bulunduğu bostan ve bahçelerin de, bir ĩekilde
Ali Baba’ya verilmesini sağladığı, yukarıda
zikrettiğimiz bir rivâyet dolayısıyla düĩünü-
lebilir; ancak, bu konuda kesin bir delilimiz
bulunmuyor.
Rüstem Paĩa, Ali Baba’nın, vakıf gelirlerine vakfi yet üzere dilediği ĩekilde tasarruf
edebileceğini, dilerse gelip geçen yolculara,
hür ve köleye, hasta ve zayıfl ara sarf edebileceğini vakfi yesinde belirtmiĩtir.
Vakıf yönetimi konusunda, sırasıyla
Ali Baba, Ali Baba’nın kardeĩi, Ali Baba’nın
evlâdı, Ali Baba evlâdının nesli tükenirse
kardeĩinin evlâdı, bunların da nesli tükendiğinde ise, zaviyede sâkin olan “Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat Mezhebi üzere” oldukları
bilinen kimseleri yetkili kılan Rüstem Paĩa,
bunların da nesillerinin tükenmesi durumunda vakıf gelirlerinin Medine-i münevvere fukarâsına verilmesini, vakfi yesine
yazdırmıĩtır.
Rüstem Paĩa, Ali Baba’nın dilediği kadar câbi, kâtip, zâbit, hâfız ve hademe tâyin
edebileceğini, bunların sayılarının ve ücretlerinin tespitinde tam yetkili olduğunu da,
vakfi yesinde belirtmektedir.
V.2- Atîk Valde Sultan Vakfı
110
Nurbânû Vâlide Sultan(Atîk Valde Sultan, II. Selim’in hanımı, III. Murat’ın annesi,
ölüm tarihi 1583)(Deny-Kütükoğlu, 1986:
183; Uluçay, 1980: 40), adına düzenlenen
1582 tarihli vakfi yeden anlaĩıldığına göre,
Yeniil köylerinin mahsulâtından, Ali Baba
oğlu Ahî Mehmet Bey Zaviyesi’ne beĩ mud
buğday verilecektir. Tespit edebildiğimiz
kadarıyla bu miktar, XVIII. asrın baĩlarından itibaren yedi mud buğdaya çıkarılmıĩ, ayrıca günlük dokuz akçe verilmeye
baĩlanmıĩtır
111. Bu vakfın da, Ali Baba’nın
ölümünden sekiz yıl sonra, oğlu Ahî Mehmet Bey’in zaviyenin baĩında bulunduğu
sırada, yine Ali Baba’ya duyulan saygının
bir sonucu ve belki de zaviyenin sosyal faaliyetlerini desteklemek amacıyla yapıldığı
söylenebilir. Takip edebildiğimiz kadarıyla
110 Vakfi ye, VGMA, 1766 numaralı defter, 136-170,
sıra:27’de kayıtlı bulunmaktadır, Ali Baba ile ilgili kı-
sım s.138’de kayıtlıdır.
111 RB’den alınan 4 numaralı 1704 tarihli berât.
98
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
bu destek, XIX. asrın ilk yarısı ortalarında da
sürdürülmekte idi112. 1251-1252 Hicrî tarihli
vakıf muhâsebe defterinde ise, bu vakıftan
Ali Baba Zaviyesi’ne iki yıllık toplam otuz
beĩ kile buğday verildiği kayıtlı bulunmaktadır
113
.
Atîk Valde Sultan Evkâfı’ndan, Ali
Baba Zaviyesi ile birlikte on altı müesseseye toplam otuz beĩ mud buğday verilmiĩtir.
Bu yüzden, Ali Baba ile Atîk Valde Sultan
arasında, hemen hemen aynı dönemde ya-
ĩamalarına rağmen, bir münasebet oldu-
ğunu sanmıyoruz. Kanaatimizce Ali Baba
Zaviyesi’ne yapılan bu destek, devletin bölgede uyguladığı genel politikanın bir sonucudur ki, bu politika, Osmanlı-Safevî mü-
cadelesinin sosyal ve ekonomik bakımdan
yıprattığı bölgenin yeniden imarı düĩüncesinin bir tezahürüdür114
.
V.3-Ali Baba ibn Ahî Mehmet
Bey(Küçük Ali Baba) Vakfı115
Küçük Ali Baba’nın, bizim tahminimize
göre büyük bir ihtimalle Sultan IV. Murat’ın
112 RB’den alınan 64 numaralı 1823 tarihli fermân.
113 s. 4, 140-141.
114 Bu konuda bkz. “XVI. Asırda Safeviler’in
Anadolu’daki Faaliyetleri ve Osmanlı Devletinin
Buna Karĩı Aldığı Tedbirler”, Uluslar Arası Kurulu-
ĩunun 700. Yıldönümünde Bütün Yönleriyle Osmanlı
Devleti Kongresi, 07-09 Nisan 1999 Bildiriler, Konya/
Türkiye 2000, 183-197.
115 Vakfi yenin bir sûreti TKGMA, 14 numaralı mufassal, 19, bir sûreti de VGMA, 2141 numaralı defter,
42’de kayıtlı bulunuyor; aynı vakfi yenin RB, YS ve
HT’den alınan birkaç sûreti de elimizde bulunuyor.
temlîki ile elde ettiği, aĩağıda dökümünü
verdiğimiz gelir kaynaklarını 1639 tarihinde, dedesi Büyük Ali Baba’nın zaviyesine
vakfettiğini görüyoruz.
1- Boyraz Yerleri(Poyraz Tarlası) adındaki mülk mezralar.
2- Hamza Bostanı adındaki bir kıt’a
bostan yeri.
3- Tavra Karyesi Nehri üzerinde bir
çatı(sakf) altında, çalıĩır durumda üç
göz mülk değirmen.
4- Bu değirmenlere bitiĩik bir kıt’a
çayır.
5- Soğuk Çermik yakınında beĩ kıt’a
çayır.
6- Sırasöğüt mevziinde bulunan Pirkinik Suyu üzerinde, çalıĩır durumda
bir göz mülk değirmen.
7- Yeniil kazasına tâbi Ulaĩ köyü sınırı
dâhilinde Tecer Suyu denilen nehir
üzerinde, bir çatı altında çalıĩır durumda üç göz mülk değirmen.
8- Sivasili kazasına tâbi Ütük köyünde
vâki Kösedağı Nehri üzerinde, çalı-
ĩır durumda bir göz değirmen.
9- Sivasili kazasına tâbi Gemriz köyü
sınırı dâhilinde Kösedağı Nehri üzerinde, çalıĩır durumda bir göz mülk
değirmen.
10- Sivasili kazasına tâbi, kendi mülkü
olan Uzun köyünün(Hafi k’e bağlı
Özen köyü olabilir, 15 nefer, geliri:
2200 akçe) mâlikâne gelirinin
tamamı.
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
99
11- Tozanlı kazasına tâbi, sahih mülkü
olan Divriğin köyünün(Hafi k’e bağlı
Beykonağı köyü) mâlikâne gelirinin
yarısı.
12- Yine Divriğin köyünde, Tozanlı
Nehri üzerinde, çalıĩır durumda bir
göz mülk değirmen.
13- Tozanlı kazasına tâbi, Tığnıs
köyü(Tokat, Reĩadiye’ye bağlı Çaykıyı köyü) dâhilinde, Tozanlı Nehri
üzerinde, Tozanlı Suyu üzerinde, bir
çatı altında çalıĩır durumda iki de-
ğirmen ocağı.
14- Budaközü kazasında, sahih mülkü
olan Emrullah Tuzlası(Çorum ili,
Sungurlu ilçesine bağlı Kırankıĩla
köyünde bulunuyor).
15- Emrullah Tuzlası’na tâbi Dikilitaĩ
Tuzlası(geliri: senelik 500 akçe).
16- Aynı tuzlaya bağlı Koyunağılı Tuzlası.
17- Yine aynı tuzlaya bağlı Elekçi
Tuzlası.
18- Hargün nahiyesinde(Zara’ya bağlı
Belentarla köyü) tevâbiiyle birlikte
mülkü olan Sertan Tuzlası.
19- Sivasili kazasında Beğli Tuzlası.
20- Beğli Tuzlası’na bağlı Gerdekli
Tuzlası.
21- Aynı tuzlaya bağlı Celalli Tuzlası.
22- Yine aynı tuzlaya bağlı Pur Tuzlası.
23- Çamözü ve Acıpınar’da bulunan kü-
çük tuzla.
24- Cirhin köyündeki(Sivas, merkez
Çaygören köyü) küçük tuzla.
25- Tokat kazasına tâbi, Tozanlı nahiyesinde mülkiyet üzere mutasarrıf
olduğu Gibis köyünün(Reĩadiye’ye
bağlı Bağtaĩı köyü, 77 nefer, geliri:
1700 akçe) mâlikâne gelirinin dörtte
biri.
26- Aynı yerdeki İrmenis
köyünün(Doğanĩar’a bağlı Çatpı-
nar köyü, 62 nefer, geliri: 4050 akçe)
mâlikâne gelirinin dörtte biri.
27- Yine aynı yerdeki Değeryer/Tekerye
köyünün(Reĩadiye’ye bağlı Çayönü
köyü) mâlikâne gelirinin dörtte biri.
Bu ĩekilde, toplam on üç göz değirmen, on bir tuzla, altı kıt’a çayır, bir kö-
yün mâlikâne gelirinin tamamı, bir köyün
mâlikâne gelirinin yarısı, üç köyün mâlikâne
gelirinin dörtte biri, bir kıt’a bostan yeri ve
Boyraz Yerleri denilen mezralar, torun Ali
Baba tarafından, dede Ali Baba’nın zaviyesine vakfedilmiĩtir.
Küçük Ali Baba, söz konusu vakfına oğlu
Ahî Mehmet Bey’i mütevelli tayin etmiĩtir.
Kendisi hayatta oldukça, vakfından hâsıl
olan gelire kendisi tasarruf edecek; vefatından sonra ise, dedesi Büyük Ali Baba’nın
zaviyesinde oturan erkek evlâdının yaĩça
en büyüğü mütevelli olup vakıf gelirlerine
mutasarrıf olacaktır.
Küçük Ali Baba, vakıf gelirlerinden,
kendisinin yaptırdığı muallimhânede görev
yapacak olan muallime günlük üç akçe, halifeye ise günlük bir akçe maaĩ tahsis edilmesini istemiĩtir. Muallimhânede okuyan
çocukların, Kur’ân öğrenimlerini tamam-
100
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
layıp mezun oldukları vakit, her birinin
yüzer adet salâvât-ı ĩerîfe ve yediĩer adet
Fatiha-i Ĩerîfe sûresi okuyup, sevâbını Hazreti Muhammed(Sav)’in rûh-u pâkine hediye etmeleri ve Küçük Ali Baba’yı da(bu
abd-ı muhtâcı da) hayır-duâ ile anmaları
istenmektedir.
Küçük Ali Baba, vakıf gelirlerinden ayrıca, adı geçen mescid imamına günlük üç
akçe, müezzinine ise günlük bir akçe ücret
verilmesini vakfi yesine kaydettirmiĩtir.
Bütün bunlar yapıldıktan sonra, fazla
kalan vakıf gelirlerinin, zaviyede sâkin olan
erkek evlâdı arasında eĩit bir ĩekilde paylaĩılmasını ve bunun nesiller boyu devam etmesini isteyen Küçük Ali Baba, kız evlâdından
dul ve hasta olup zaviyede ikâmet edenlere
de, vakıf gelirlerinden kifâyet miktarı pay
verilmesini vakfi ye ĩartları arasına koydurmuĩtur. Evlâdının nesli tükendiğinde, zaviyede her kim sâkin bulunuyorsa, vakfi yede
belirtilen ĩartları onun yerine getirmesini ve
fazla kalan gelire de onun sahip olmasını;
eğer zamanla söz konusu zaviye harap bir
duruma düĩüp, tamiri ya da yeniden inĩâsı
gerekirse, vakıf gelirlerinin buna harcanmasını isteyen Küçük Ali Baba, bütün bunların
karĩılığında kendisinin hayır-duâ ile anılmasını beklemektedir.
V.4- Safi ye Hatun Vakfı
116
Karahisar-ı Sâhip Sancağı’nın, Sincanlı
kazasına tâbi Çatöyük köyünde, Merhum
Lala Sinan Paĩa’nın yaptırdığı câmi’-i ĩerîfi n
116 RB’den alınan tezkere.
evkâfından, Sivas’ta Bedesten yakınında bulunan bir dükkanın kira bedelindeki
hissesinden iki kuruĩ vakfeden Safi ye Hatun, bu paranın Ali Baba Câmi’-i Ĩerîfi nin
aydınlatılmasında(ĩem’-i ruğan alımında)
kullanılmasını istiyor. Böyle bir vakfın yapıldığını, 1768 tarihli bir tezkereden anlıyoruz.
V.5- Küçük Hanım binti Mehmet
Bey Vakfı
117
1793 tarihli vakfi yeden anlaĩıldığı-
na göre, Sivas’ın Câmi’-i Kebîr Mahallesi
sâkinlerinden Küçük Hanım binti Mehmet
Bey adındaki kadın, bir bâb kıĩ evi, alt katı
bir bâb kıĩ evi olan bir bâb fevkâni oda, bir
aralık ve bir yazlıktan oluĩan evinden, kıĩ
evini kendisine ayırıp, kalanını vakfediyor.
Sınırları belirtilen söz konusu ev kiraya
verilecek ve hâsıl olan kira gelirinden, her
sene Berât Kandili’nde iki kuruĩluk Ĩem’-i
Asel(Balmumu) alınıp, Ali Baba Câmii’nin
aydınlatılmasında kullanılacaktır. Küçük
Hanım, Hafız Es-Seyyid Abdullatif bin
Mustafa adında birini, vakfına mütevelli
tayin etmiĩtir. Ancak, kendisi hayatta olduğu sürece kendisinin mütevelli olacağı-
nı belirten Küçük Hanım, vefatından sonra
Hafız Abdullatif, onun vefatından sonra ise,
Abdullatif’in erkek ve kız evlâdının bu gö-
revi üstlenmesini istemektedir.
117 SĨS, 5/174’te kayıtlı vakfi ye.
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
101
V.6- Rukiye binti Türkmân Hacı
Ali Vakfı
118
Rukiye Hanım, 1800 tarihli vakfi yesinde; bir bâb kıĩ evi, alt katı ahır olan iki bâb
fevkâni oda, odunluk ve bir miktar avluyu
müĩtemil evi ile, evinde bulunan seksen beĩ
kuruĩluk eĩyasını, on beĩ kuruĩ nakit parasını, bir çamaĩır leğenini, bir çamaĩır kazanını ve on beĩ vakıyyelik bir büyük kazanını
vakfetmiĩtir. Leğen ve kazanlar, vakfi yet
üzere Ali Baba Zaviyesi’nde kullanılacaklar; toplam yüz kuruĩ nakit paranın ve ev
kirasından(menzil îcârından) elde edilen paranın, vakıf mütevellisi ve nâzırı mârifetiyle,
istirbah olunmasından(faize verilmesinden)
elde edilen gelir, öncelikle söz konusu evin
tamirine harcanacak; fazlasından yılda iki
kuruĩluk Ĩem’-i Asel Câmi’-i Kebîr’de, altı
kuruĩluk Ĩem’-i Asel ise Ali Baba Zaviyesi
Câmii’nde aydınlatmada kullanılacak.
Rukiye Hanım, mütevelliye senelik üç
kuruĩ, nâzıra ise yine senelik iki kuruĩ ücret
verilmesini, vakfi yesine yazdırmıĩ; ayrıca
mevlid-i ĩerîf okunması için, yıllık beĩ kuruĩ
verilmesini istemiĩtir.
V.7- Benderli Ali Ağa Vakfı
119
1815 yılında, Sivas’ta misafi reten ikâmet
etmekte olan, Serbevvâbîn-i Dergâh-ı Âlî
Benderli Gazi Riĩvan Ağası Ali Ağa, Ali
Baba Tekyesi önünde binâ eylediği köĩk
ve iki lüle çeĩmenin tâmir ve bakım masrafl arını karĩılamak için, üç yüz kuruĩ na-
118 SĨS, 6/89’da kayıtlı vakfi ye.
119 SĨS, 10/19’da kayıtlı vakfi ye.
kit parasını vakfetmiĩtir. Ali Ağa, vakfı-
nın mütevelliliğine, Ali Baba evlâdından
Es-Seyyid Ĩeyh Tahir Efendi bin İsmail
Efendi’yi tayin etmiĩtir. Vakfedilen para,
mütevelli eliyle helâl yoldan(alâ vechi’lhelâl) faize verilip(istirbah olunup), hâsıl
olan gelirden(hâsıl-ı ribhinden), adı geçen
çeĩmenin çehgânına yıllık on iki kuruĩ maaĩ
ve yine aynı ĩekilde yıllık bir Kıyye Ĩem’-i
Ruğan verilecek. Ayrıca, Ali Baba Câmii’nde
yakılmak üzere yıllık bir buçuk Kıyye Ĩem’-i
Asel(Balmumu) alınacak ve bunu yakan
kimseye de iki akçe maaĩ tahsis edilecek.
Vakfi yeden anlaĩıldığına göre, Tahir Efendi,
ücretsiz olarak(ber-vech-i hasbî) mütevelli
olmuĩ; Sivas ileri gelenlerinden(hânedân-ı
memleketden) Himmet Ağazâde Seyyid
İbrahim Ağa da, yine ücretsiz olarak nâzır
tayin edilmiĩtir.
V.8- Kezban binti Osman Vakfı
120
1839 tarihli mürâseleden anlaĩıldığına
göre, Kezban binti Osman bu tarihten altı
ay önce vefat etmiĩ ve vasiyeti üzere malının üçte biri(sülüsü) olan sekiz yüz kuruĩ
vakfedilmiĩtir. Bahis konusu nakit para helâl
yoldan(alâ vechi’l-helâl) istirbah olunacak;
hâsıl olan nemâdan yıllık bir Kıyye Ĩem’-i
Asel satın alınıp, Ali Baba Zaviyesi Câmii’nin
aydınlatılmasında kullanılacak. Ayrıca,
mübârek gecelerden birisinde yeteri kadar
helva piĩirilip fukarâya ikrâm olunacak.
Kezban Hanım’ın, oğlu Mehmet’i vakfına mütevelli tayin ettiği anlaĩılıyor. Ĩimdi
120 SĨS, 19/248’de kayıtlı mürâsele.
102
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
ise, adı geçen Mehmet vefat etmiĩ ve yerine
bir mütevelli tayin edilmesi gerektiğinden,
Sivas kadısı, Kezban Hanım’ın kocası EsSeyyid Ataullah Ağa’yı mütevelli olarak gö-
revlendirmiĩtir.
V.9- İsmihan binti Hasan Vakfı
121
Tespit edebildiğimiz kadarıyla, Ali
Baba’yı ya da onun adına tesis edilen müesseseleri vakıfl a destekleyen son kiĩi, İsmihan
binti Hasan adındaki kadındır. 1845 tarihli
vakfi yeden anlaĩıldığına göre, İsmihan Hanım, Ali Baba Zaviyesi sâkinlerindendir ve
Ali Baba evlâdına mensuptur. Üç adet fi ske
ĩamdan, üç dimi ve çit yüzlü döĩek, dört
makat ĩiltesi, iki eski(köhne) minder, üç eski
çit yorgan, dört eski kutnu yüzlü yastık, beĩ
çit yüzlü yastık, bir eski halı seccâde, bir eski
kilim ve on altı buçuk kıyye bakır mutfak
eĩyasını(evân-ı nühâs), sekiz yüz yirmi kuruĩa bir baĩkasına satan İsmihan Hanım, bu
parayı vakfetmiĩtir.
Söz konusu para, her sene yaklaĩık %
15’le faize verilecek(devr-i ĩer’ ve ilzâm-ı
ribh olunarak onu on bir buçuk hesabı üzere istirbah) ve elde edilen nemâdan, senede
bir Vakıyye Ĩem’-i Asel, Ali Baba Zaviyesi
Câmi’-i Ĩerîfi ’nin aydınlatılmasında kullanılacak; ayrıca, mübârek gecelerden birinde
üç kıyye ruğan ve üç kıyye aselden helva
yapılıp, zaviyede sâkin bulunan fukarâ ve
derviĩâna ikram olunacak; fazla her ne kalırsa, maaĩ olarak mütevelliye verilecek.
121 RB’den alınan vakfi ye.
Vakıf ĩartlarını bu ĩekilde belirleyen
İsmihan Hanım, kendisi hayatta oldukça,
kendisinin vakfı idare edeceğini; vefatından sonra ise, manevî oğlu olarak ifade
edilen Seyyid Ĩeyh Hasan ve Seyyid Ĩeyh
Hüseyin’in, bunların vefatından sonra bunların erkek evlâdının, erkek evlâdın nesli tü-
kenirse kız evlâdın, kız evlâdın da nesli tü-
kenirse Ali Baba Câmii’nde imam olanların
mütevelli olacaklarını, vakfi yesinde tescil
ettirmiĩtir. Seyyid Ĩeyh Hasan ve Hüseyin
kardeĩler, Ali Baba evlâdından olup, o sırada zaviyede ĩeyhdirler.
A- Vakfın İĩletilmesi
Zaviyelerin ve zaviye kurucusu ĩeyh
ailelerinin asırlar boyu varlıklarını devam
ettirmeleri, büyük oranda, kendilerine tahsis edilen vakıfl ar sayesinde olmuĩtur. Bununla beraber, bu tür vakıfl ar genellikle
“evlatlık vakıf” olduklarından, aynı zamanda, sayıları gün geçtikçe artan evlâd-ı vâkıf
arasında bitip tükenmek bilmeyen kavga ve
münâzaalara da sebep olmuĩ görünmektedir122. Bu çeliĩkili durum, vakfi yelerde kaydedilen, vakfın yönetimi ile ilgili ĩartlarla
da alâkalıdır. “Tevliyet Ĩartları” da denilen
yönetim ile ilgili ĩartlar, vakfi yelerde gayet
açık bir ĩekilde belirtilmiĩ olmasına rağ-
men, bu konuda vakıf kurucusunun evlâdı
arasında çoğu zaman tam bir anlaĩma sağ-
lanamamıĩtır. Bu yüzden, zaviye ve vakıf
yönetiminde, genellikle ehliyetten çok, vakıf gelirlerine sahip olabilme hırsı egemen
122 Bu konuda benzer bir misal için bkz. A. Gölpınarlı, Mevlânâdan Sonra Mevlevîlik, 260 ve devamı.
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
103
olmuĩtur denilebilir. Böylelikle, zaviyelerin
asırlar boyu yaĩamasını sağlayan vakıfl ar,
aynı zamanda, baĩlangıçta siyasî, sosyal,
ekonomik ve sâir konularda önemli rolleri
olan bu dinî ve hayrî müessesenin, zamanla
içten içe çürümesinin de baĩlıca sebebini teĩ-
kil etmiĩ görünmektedir.
Bu geliĩmeyi, çok açık bir ĩekilde Ali
Baba Zaviyesi’nde takip edebiliyoruz. Rüstem Paĩa ve Küçük Ali Baba vakfi yelerindeki farklı tevliyet ĩartları, vakıf yönetimi
hususunda Ali Baba evlâdı arasındaki mü-
cadelenin baĩlıca sebebi ve körükleyicisi
olarak karĩımıza çıkmaktadır. Aynı ĩekilde,
vakfın iĩletilmesini kontrol eden nâzırın, Ali
Baba evlâdına mensup olması da, dikkatimizi çekiyor. Zaviyede, nâzırın, kurucu ĩeyhin
ailesine mensup olması, vakfın hesaplarının
dıĩarıdan kontrol edilmesinin engellenmesi
anlamına geliyor(Faroqhi, 1975: 199). Ancak, Ali Baba Zaviyesi vakıfl arında olduğu
gibi, vakıf yönetimi ve kontrolünün, evlâdın
farklı kutupları eline geçmesi, evlât arasındaki mücadeleyi artırmakla beraber, bir bakıma murâkabenin daha sağlıklı olmasının
garantisi olarak da değerlendirilebilir.
Vakfın iĩletilmesi, vakıf yönetimi, kontrolü ve muhasebesi, vakıf mahsûlünün toplanması ve buna bağlı olarak vakıf tuzlalarının iĩletilmesi gibi konuları ihtiva eder.
Vakıf yönetiminin mütevelli, kontrolünün
ise nâzır eliyle yürütüldüğü bilinmekle
birlikte(Yediyıldız, 1986: 162), bilhassa iĩ-
leyiĩin anlaĩılması bakımından, konunun
daha detaylı bir ĩekilde incelenmesi gerekiyor. Vakfi ye tarihlerinden, son dönemlere kadar geçen zaman içerisinde meydana
gelen değiĩiklikler, Osmanlı müesseselerindeki değiĩmelere paralellik arz ettiğinden,
bu konuda yapılacak araĩtırmalar, Osmanlı
sosyal ve ekonomik tarihinin aydınlatılmasında da fayda sağlayacaktır.
Ayrıca, vakıf yönetimi ve kontrolünün
mütevelli ve nâzır eliyle icrâ edildiğini ifade edip geçmek, konunun anlaĩılması için
yeterli olmamaktadır. Yani, bir zaviye kurulur; biri veya birileri o zaviyeye vakıf yapar; bu vakıf mütevelli tarafından idare ve
nâzır tarafından murâkabe edilir ve bu durum böylece devam eder... Vesikalara bakı-
lırsa iĩler bu kadar kolay yürümemektedir.
Yönetim ve denetim hususlarında büyük
münâzaalar olmuĩtur. Vakıf gelirleri, muhtelif sebeplerle, her zaman düzenli bir ĩekilde toplanamamıĩ, vakfın muhâsebesi çeĩitli
dönemlerde bir takım anlaĩmazlıklara sebep
olmuĩ ve vakfa, uzun süre devam eden mü-
dahaleler yapılmıĩtır. Bu bakımdan, zaviyeler ve onlara yapılan vakıfl arın iĩletilmesi;
sadece kurucu ĩeyhin ve evlâdının hayat
hikâyelerinin öğrenilmesi için değil, asıl bu
dinî ve sosyal müessesenin son dönemlerde
içine düĩtüğü buhranın anlaĩılması için de
araĩtırılmaya değer bir konudur.
A.1- Vakıf Görevlileri
a- Mütevelli
Mütevelli, “vakıf iĩlerini vakfi ye ĩartları ve ĩer’î hükümler dâiresinde” idare için
tayin olunan kiĩidir(Pakalın, 1983: 640). Ali
Baba Zaviyesi’ne yapılan vakıfl ara kimlerin
104
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
mütevelli tayin edileceği hususuna yukarı-
da değinilmiĩti. Bunlardan özellikle Rüstem
Paĩa ve Küçük Ali Baba vakfi yelerinde belirtilen tevliyet ĩartlarının, Ali Baba Zaviyesi
ve Vakıfl arı’nın idaresinde etkili olduğunu
belirtmeliyiz.
Rüstem Paĩa Vakfı’na önce Ali Baba,
vefatından sonra oğlu Ahî Mehmet Bey,
sonra onun oğlu Küçük Ali Baba mütevelli
olmuĩlardır. Küçük Ali Baba, kendisi de bir
vakıf tesis ettiğinden, kendisi ve kendisinden sonra gelenler uzun süre her iki vakfı
birden yönetmiĩlerdir. Küçük Ali Baba’dan
sonra oğlu ikinci Ahî Mehmet Bey tevliyet
görevini üstlenmiĩ, muhtemelen onun vefatından sonra kız kardeĩleri Ümmühani ve
Fatma Hatunlar bu göreve getirilmiĩlerdir.
1664 yılında Ümmühani Hatun’un vefatı
üzerine, Fatma Hatun tek baĩına her iki vakfı da yönetmeye baĩlamıĩtır.
Fatma Hatun’un mütevellilik döneminden itibaren, bilhassa Ümmühani Hatun’un
çocukları ile Fatma Hatun arasında ve bir
süre sonra Fatma Hatun’un çocukları arasında da, vakfın yönetimini ele geçirme,
dolayısıyla vakıf gelirlerine sahip olma hususunda dava ve nizâlar baĩlamıĩtır. 1665
yılında yapılan bir anlaĩmayla,123 Sarıkamıĩ Tuzlası’nın Fatma Hatun’a mütevellilik
hissesi olmak üzere verilmesi, geriye kalan
vakıf gelirlerinin ise, bütün Ali Baba evlâdı
arasında paylaĩtırılması kabul edilmiĩtir.
Ancak 1666’da, anlaĩmanın bozulduğu ve
Ümmühani Hatun evlâdının vakıf yöneti-
123 RB’den alınan 3 numaralı 1665 tarihli hüccet.
minden uzaklaĩtırıldığı anlaĩılmaktadır
124
.
1668’de yeni bir anlaĩma sağlanmıĩ ve buna
göre, Sivasili kazasında Celalli Tuzlası,
Kâfi rni nahiyesine bağlı Almus köyünde bulunan iki göz değirmen ve Tozanlı nahiyesine tâbi İrmenis köyünün mâlikâne gelirinin
tamamının Ümmühani Hatun evlâdından
Mustafa Çelebi ibn Ahmet Çelebi’ye; vakfın
geri kalanının ise, Fatma Hatun adına kocası
Veli Bey ibn Muslu’ya verilmesi kabul edilmiĩtir125. Ancak dava yine bitmemiĩ, zaviye
yakınındaki bir zeminin Veli Bey’e verilmesi
ĩartıyla 1669’da yeni bir anlaĩma daha yapılmıĩtır
126. Görüldüğü gibi, vakıf yönetiminde
hemen hemen her yıl değiĩiklikler olmuĩ ve
bu durum asırlar boyu sürüp gitmiĩtir.
Vakıf gelirlerinden pay alan evlâdın
kalabalık olduğu hallerde, içlerinden birinin “Reis-i Mütevelli” seçildiği ve onlar
adına vakfı idare edip, paylarını verdiği
görülmektedir. 1778’de reis-i mütevelli tayin olunan Fatma Hatun evlâdından Seyyid
Feyzullah’la ilgili belgeden anlaĩıldığına
göre, reis-i mütevelli, vakfı tek elden(yed-i
vahitten) yönetecek, hisse sahiplerinin hisselerini verecek, ancak onları vakıf iĩlerine
müdahale ettirmeyecektir127. Tespit edebildiğimiz kadarıyla reis-i tevliyet usûlü, 1817
yılına kadar devam etmiĩtir128. Bu usûlün
uygulanmadığı dönemlerde ise, özellikle
vakıfl a ilgili davalarda ya da berât yenilen-
124 RB’den alınan 5, 6 ve 7 numaralı 1666 tarihli hüccetler.
125 RB’den alınan 8 numaralı 1668 tarihli hüccet.
126 RB’den alınan 12 numaralı 1669 tarihli hüccet.
127 RB’den alınan 26 numaralı 1788 tarihli mürâsele.
128 RB’den alınan 24 numaralı 1817 tarihli berât.
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
105
mesi gibi hususlar için İstanbul’a gidilmesi
gerektiğinde, hissedarlardan birisi vekil se-
çiliyordu129
.
b- Nâzır-Kâtip-Câbi-Zâbit-HâfızKayyım
Mütevellinin, vakfı tasarruf ve idaresine
nezâret eden ve bunları murâkabe altında
bulunduran kiĩiye nâzır ya da nâzır-ı vakf
denilmektedir. Nâzır, mütevellinin iĩlerine
müdahale etmemekle birlikte, uygulamaların vakıf kurucusunun ĩartlarına ve vakfın
menfaatlerine uygun olup olmadığını denetler, gerekirse istiĩârî mahiyette tavsiyelerde
bulunur ve herhangi bir yolsuzluk halinde
gerekli mercîlere bildirir. Prensip olarak bir
vakıfta mütevelli ile nâzırın aynı kiĩi olmaması gerekir. Nâzır, vakıf kurucusu tarafından tayin edilebildiği gibi, bazı hallerde kadı
tarafından da görevlendirilebilir(Bilmen,
1985: 288).
Vakıf gelirlerini ve zaviyeye giren çıkan
erzak ve eĩyayı hususi deftere kaydeden kimseye kâtip denilmektedir(Berki, tarihsiz: 31).
Câbi ise, vakıf gelirlerini toplayan tahsildar
manasında kullanılmıĩtır. Vakıf gelirlerini
toplama iĩine cibâyet deniliyordu(Bilmen,
1985: 288; Berki, tarihsiz: 9).
Rüstem Paĩa, Ali Baba’nın ve dolayısıyla ondan sonra gelecek mütevellilerin, isterlerse ve ne kadar gerekiyorsa câbi ve kâtip,
diledikleri kadar zâbit ve hâfız tayin edebileceklerini, vakfi yesine kaydettirmiĩtir.
Üstelik câbi ve kâtibin, gerektiğinde tayin
129 RB’den alınan 41 numaralı 1716 tarihli hüccet.
ve azli mütevellinin elinde olacaktır. Vakfi -
yede belirtilen zâbit ve hâfız, vakıf gelirlerini korumak üzere tayin edilecek kimseler
olsa gerektir. Bununla beraber, vakfi yede
ayrıca nâzır tayin edildiğine dâir bir iĩaret
bulunmaması, bu iki vazifenin nâzırlık hizmeti karĩılığı olarak kullanıldığı intibâını
vermektedir. Daha sonraki yıllarda, bahsi
geçen vazifelerin “nezâret-kitâbet-cibâyet”
olarak zikredilmesi de bu ihtimali kuvvetlendirmektedir. Bu itibarla, zâbit(zabt eden)
ve hâfız(hıfz eden, koruyan) terimleri ile
“nâzır”ın kastedildiğini sanıyoruz.
Mütevelli, nâzır ya da câmi temizliği
yapan hademeye bazen kayyım da denilmektedir. Bazılarına göre ise, kayyım “hıfz
ve cem’ ve tefrik kendisine tefviz olunan”,
yani koruma, toplama ve ayırma-dağıtma
ile görevli kimsedir. Bu manada kayyım,
mütevellinin emrinde bulunur. Genel olarak, “vakfın malını görüp gözetmek ve hıfz
etmek üzere tayin olunan” kimseye kayyım
denildiği anlaĩılmaktadır(Pakalın, 1983: 223;
Berki, tarihsiz: 31).
Ali Baba Zaviyesi ve Vakıfl arı bünyesinde bu manada bir kayyım tayin edildiğine
dâir herhangi bir belgeye rastlanılmamıĩtır.
Sadece bir vesikada rastladığımız kayyım
ise, genel olarak vakıf iĩlerini görmek üzere değil, tamamen özel bir mesele için tayin
edilmiĩtir130
.
130 On beĩ yıldır kayıp olan Fatma Hatun’un kocası
Veli Bey bin Tatar Muslu’nun, değiĩik yerlerde bulunan emlâk ve erzakının zapt ve tesviyesi için, oğlu
İsmail Bey, Sivas kadısı tarafından kayyım tayin olunmuĩtur. bkz. RB’den alınan 35 numaralı 1710 tarihli
hüccet.
106
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
Rüstem Paĩa vakfi yesinde, tayin ve azli
mütevelliye bırakılan nâzır, câbi ve kâtibin
yaklaĩık yüz elli yıl tayin olunmadığı anla-
ĩılmaktadır. Ümmühani Hatun’un vefatından sonra vakıf gelirlerinin tamamına sahip
olan Fatma Hatun, yetkisini nâzır-câbi-kâtip
tayin etmeme yönünde kullanmıĩ görünü-
yor. Buna karĩılık, vakıf gelirlerinden uzak
tutulan Ümmühani evlâdının çabaları sonucu, bu görevlerin ihdas olunduğu ve ilk
olarak bu görevlere Ümmühani Hatun’un
oğlu Ebubekir’in, 1688-89 yılında Sofya Sahrasında aldığı askerî berâtla tayin edildiği
anlaĩılmaktadır. Ebubekir, bu görevlerinin
karĩılığında yıllık altı mud buğday alacaktı.
Ancak, Ebubekir, Fatma Hatun’un giriĩimleri sonucunda, berâtı iptal edilip, görevden
men edilmiĩtir131
.
Bu ĩekilde, Ebubekir’i görevden uzaklaĩtıran Fatma Hatun’un, nâzır-câbi-kâtip
meselesinin gündeme gelmesinden istifade
ederek ve baĩka birinin bu vazifelere dahlini önlemek maksadıyla kendi oğlu İsmail’i,
1691 yılında sözkonusu görevlere tayin ettirdiği anlaĩılıyor132. 1691’de bu göreve atanan ve 1695’te berâtı yenilenen İsmail, ücret olarak günlük üç akçe alacaktır
133. 1698
yılında, bu görevlerin Ebubekir’den alınıp,
tekrar İsmail’e verilmesi134, Ebubekir’in mü-
cadeleye devam ettiğini gösteriyor. Nitekim
bu mücadele Ebubekir’in oğlu Ĩems Ahmet
131 BA, Cevdet Evkaf-9152.
132 RB’den alınan vazife tevcih vesikası.
133 RB’den alınan 1695 tarihli iki vesika.
134 RB’den alınan vazife tevcih vesikası; RB’den alı-
nan 7 numaralı 1698 tarihli mürâsele.
döneminde de devam etmiĩ ve onun oğlu
Ebubekir döneminde, 1740’lı yıllarda, Ümmühani Hatun evlâdı lehine sona ermiĩtir135
.
1835 ve 1876’lı yıllarda da durum bu ĩekilde
devam etmiĩ görünüyor136
.
Rüstem Paĩa vakfi yesi cephesinden bakıldığında geliĩmeler yukarıda özetlendiği
ĩekilde tezahür etmiĩtir. Küçük Ali Baba
vakfi yesinde ise, bu görevlilerle ilgili herhangi bir kayıt bulunmuyor. Buna rağmen
1727 tarihli bir belgede137, “Küçük Ali Baba
Vakfı’nın nâzırı olmayıp lâzım olmakla,
evlâd-ı vakıftan Seyyid Veli’ye hasbî müceddeden buyruldu” denilmektedir ki, ücretsiz
olarak bu tarihte ilk defa tayin olunduğuna
ĩahit olduğumuz nâzır’a baĩka hiçbir vesikada tesadüf olunmamıĩtır.
B- Vakfın Muhâsebesi
Vakfın muhâsebesinin yapılıĩ ĩekli, vakfın hesaplarının ve dolayısıyla vakfın iĩleyi-
ĩinin kontrolü bakımından önem arz etmektedir. Vakfın kontrol ve muhâsebesi, vakıf
kurucusunun isteği doğrultusunda, vakıf
kurucusu tarafından veya onun tespit ettiği
ĩartlara göre tayin olunan nâzır ve mütevelli eliyle yapılmaktadır. Bunların üzerinde,
devlet adına murâkabe yapan kadı ve onun
da üzerinde “Emîrü’l-Mü’minîn” olan hü-
135 BA, Sivas ahkâm, 1/288’de kayıtlı 1744 tarihli hü-
küm; aynı defter, 2/15’te kayıtlı aynı tarihli hüküm;
aynı defter, 3/84’te kayıtlı 1747 tarihli hüküm.
136 1251-1251 tarihli numarasız Vakıf Muhasebe Defteri, 140-141; SVBMA, 1 numaralı vakıf defteri, 412 ve
413 numaralı kayıtlar.
137 VGMA, 1088 numaralı HD, varak:52-B.
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
107
kümdar bulunur. Hükümdarın yetkisi sadece murâkabe ile sınırlı kalmayıp, vakıfl ar
üzerinde geniĩ hakları mevcuttur(Köprülü,
1983: 374).
Ali Baba Zaviyesi vakıfl arının murâkabe
ve muhâsebesinin, nâzır-câbi-kâtip görevlerinin ihdas edildiği 1688’li yıllara kadar, mü-
tevelli eliyle yapıldığını ve kadı tarafından
kontrol edildiğini sanıyoruz. Nitekim 1671
tarihli bir vesikada138, vakıf muhâsebesinin
“hâkimü’ĩ-ĩer’ olanlar” yani kadılar tarafından görüldüğü kayıtlıdır.
1688’lerden itibaren, kadı ve vakıf mütevellisinin yanına nâzır-câbi-kâtip görevlerini
ifa eden kimsenin de katıldığı ve bu üçlü tarafından yapılan vakıf muhâsebe iĩleminin,
1826 yılında Evkâf-ı Hümâyûn Nezâreti’nin
kuruluĩuna kadar devam ettiği söylenebilir.
Bu tarihten sonra ve bilhassa 1837’de, taĩ-
rada Evkaf müdürlüklerinin kuruluĩundan
itibaren, vakıfl arın teftiĩ ve muhâsebesinde
kadı’nın yerini Evkaf müdürünün aldığı
anlaĩılıyor. Ancak, bu değiĩikliğin uzun
süre gerçekleĩmediğini sanıyoruz. 1841’de
yazılan bir belgede, Ali Baba’nın hakkına
hürmeten, gelecek seneden itibaren, vakıf
muhâsebesinin mütevelliler eliyle görülmesi yolunda irade-i seniyye(padiĩah iradesi)
buyrulduğu kayıtlı bulunmaktadır
139. Kü-
çük Ali Baba Vakfı’nın 1845-46-47 seneleri
muhâsebelerinin de mütevelli tarafından
görüldüğü anlaĩılıyor. Ancak, burada da
138 RB’den alınan 1 numaralı 1671 tarihli fermân.
139 RB’den alınan Tezkere-i Dîvân.
mütevellinin muhatabı, eskiden olduğu gibi
kadı değil, Evkaf müdürüdür140
.
Vakıf muhâsebesinin ne ĩekilde yapı-
lacağı hususunda XIX. asır ortalarında bir
Lâyiha-i Seniyye yayınlanmıĩtır. Buna göre,
Ali Baba Zaviyesi vakıfl arı gibi, gelir fazlası mütevelli ve evlâda bırakılmıĩ bulunan
vakıfl arın muhâsebeleri, mahallinde Evkaf
müdürü marifetiyle mütevelli ve vakıftan
ücret alan diğer görevliler(mürtezika-i vakf)
hazır bulunduğu halde yapılacaktır. Ancak,
bu ĩekildeki yeni düzenlemelerin, beraberlerinde bir takım yeni problemler getirdikleri anlaĩılıyor. Meseleye Ali Baba örneğinden baktığımızda, lâyihada belirtilen, vakıf
muhâsebesinin “mahallinde” görülmesi
durumu, Tanzimat’tan sonra imparatorluk
çapında idarî taksimâtta yapılan yeni dü-
zenlemeler sebebiyle, bir takım karıĩıklıklara sebep olmuĩ görünmektedir. Önceleri
Sivas eyâleti(Eyâlet-i Rûm) dâhilinde kalan
Bozok Sancağı’ndaki vakfa ait tuzlaların
muhâsebe iĩleri, yeni dönemde adı geçen
sancak Ankara vilayeti içinde kaldığından,
her iki eyâletin vakıf müdürleri tarafından
da görülmek istenmiĩ ve bu yüzden vakıf
zarar gördüğü gibi, idarî bakımdan da bazı
karıĩıklıklar meydana gelmiĩtir141. Neticede,
bu durum istisnâ kabul edilerek, söz konusu
tuzlaların da Sivas Evkâf Müdürü’nce gö-
rülmesi, kayıt altına alınmıĩtır
142. Bu konuda
rastladığımız son vesikaya göre 1876’lı yıllarda vakıf muhasebesi, mütevelli tarafın-
140 RB’den alınan ilmühaber senetleri.
141 RB’den alınan 23 numaralı 1850 tarihli arz.
142 RB’den alınan 1849 ve 1850 tarihli vesikalar.
108
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
dan, Evkaf Muhasebecisinin kontrolünde
yapılmaktadır
143
.
Vakıfl arın merkezî bir idare altında
teĩkilâtlandırılması ve ıslahı yolunda aralıklarla yapılan çalıĩmalar, Tanzimat’la
baĩlayıp, II. Meĩrutiyet ile devam etmiĩ
ve Cumhuriyet devrinde Vakıfl ar Genel
Müdürlüğü’nün kurulmasıyla, günümüzdeki halini almıĩtır(Yediyıldız, 1985: 163-
164).
C- Vakıf Gelirlerinin Toplanması
Ali Baba Zaviyesi’ne vakfedilen gelir
kaynaklarının, değiĩik dönemlerde muhtelif ĩekillerde değerlendirildiğini görüyoruz.
Çeĩitliliğin baĩlıca sebebi, zaman değiĩimi
olmakla birlikte, gelir kaynağının cinsi, vakfediliĩ ĩekli ve zaviyeye uzaklık durumu da
önemlidir.
Zaviye yakınında buluna bahçe ve bostan yerlerinin bazı dönemlerde zaviye mensuplarınca iĩletildiği, bazen de kiraya(icâra)
verildiği anlaĩılıyor. Zaviye mensupları
tarafından iĩletilen yerlerin yıllık olarak
götürü(bedel-i behreleri ber vech-i maktû’)
usulüyle belirlenen vergileri vali mültezimlerine ödeniyordu144. Yine zaviye görevlilerince ziraatı yapılan tarlaların gelirinin
götürü usulüyle belirlenmiĩ dîvânîye verilecek kısmı da, mahsul kaldırıldığında, vakıf
143 YS’tan alınan muhâsebe evrâkı.
144 RB’den alınan 27 numaralı 1714 tarihli fermanda
vali mültezimlerinin buna kanaat etmeyip fazla istedikleri anlatılmaktadır.
mütevellisi tarafından ĩahne145 olanlara verilmektedir146
.
Vakıf olan köy ve mezraların, zaviyeye
ait olan mâlikâne gelirlerinin, genellikle bizzat mütevellinin gönderdiği adamlar vasıtasıyla toplandığına ĩahit oluyoruz. Vakıf mü-
tevellisi tarafından görevlendirilen adama
yardımcı olmaları için, vali tarafından, köy
imamına ve köy halkına hitâben buyruldu
ve tezkere yazılmaktaydı
147. Bazen, bizzat
vakıf mütevellisi, vakıf gelirlerini toplamaya çıkıyordu. Ancak o da, göreve çıkmadan
önce kadı’dan hüccet ve validen tezkere almayı ihmal etmiyordu148
.
XIX. asırda düzenlenen vesikalardan
anlaĩıldığına göre, zaviyeden oldukça uzak
bölgelerde bulunan vakıf gelirlerini toplamak üzere uzun süreli yolculuğa çıkan vakıf mütevellisine mürûr tezkeresi verilmektedir. Meselâ, 1835 tarihinde, Ali Baba oğlu
Hasan bin Es-Seyyid Mehmet Tahir, oğlu ile
birlikte Budaközü kazasında tuzlaları oldu-
ğundan, uzun müddet Sungurlu kazasında
ikâmet etmektedir. Kendisine atmıĩ bir gün-
145 Ĩahne: Öĩür toplama memuru, bkz. M. Z. Pakalın,
age, III, 305.
146 RB’den alınan 10, 11, 14 numaralı 1700, 1712, 1713
tarihli mürâseleler.
147 Sivas Valisi’nin gönderdiği buyruldu gereğince,
Tokat voyvodası tarafından Divriğin köyü imamı ve
ahalilerine hitâben yazılan 1773 tarihli tezkere, RB’den
alınmıĩtır.
148 RB’den alınan 1788 tarihli tezkereden anlaĩıldığı-
na göre, bu tarihte vakıf mütevellisi Tekyeniĩin Feyzullah Efendi, elindeki hüccet-i ĩer’iye gereğince, Zara
karyesi arazisindeki vakfa ait öĩrü toplayabilmesi için,
karye ahalisinden bazılarına hitaben Sivas Mütesellimi Zaralızâde Recep, bir tezkere vermiĩtir.
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
109
lük mürûr tezkeresi verilen “uzun boylu,
kara bıyıklı, yek çeĩm(tek gözlü)” Hasan,
vakıf iĩleri için Niksar kazası köylerine oradan da Sivas’a gidip gelecektir149. Yine vakıf
mütevellilerinden Ĩeyh Hüseyin bin Mehmet Tahir(orta boylu, kara bıyıklı, otuz iki
yaĩında), uĩağı Veli bin Osman(kısa boylu,
ter bıyıklı, on beĩ yaĩında) ile birlikte, yüz
elli bir gün müddetle, mutasarrıf olduğu
köylerin hâsılâtını satmak üzere Bozok, Çorum, Divriği, Tozanlı ve Niksar’a gidip gelmek üzere mürûr tezkeresi almıĩtır
150
.
Vakıf mütevellisinin, yol esnâsında uğ-
radığı köylerde, “ber mûceb-i nizâm-ı âlî
yem ve yiyeceklerinin”, akçe karĩılığında
köylüler tarafından karĩılanması, ellerinde
bulunan mürûr tezkereleri gereğince yolculuklarına engel olunmaması ve “hak-ı
misafi retlerine riâyet” olunması hususunda
ellerine vali tarafından buyruldu verilmektedir151
.
Mâlikânesi vakf, dîvânîsi tımar olan köy
ve mezralardan alınacak öĩür miktarı, malî
güçlerine ve tahammüllerine göre, köy ya
da mezra halkına taksim edilmektedir. Toplanan verginin yarısı vakıf mütevellisine,
öbür yarısı tımar sahibine(tımarlı sipahiye)
verilmektedir152
.
Tanzimat’ın ilânından sonra, vakıf gelirlerini toplama hususunda önemli deği-
149 RB’den alınan 1835 tarihli Mürûr Tezkeresi.
150 RB’den alınan 1840 tarihli Mürûr Tezkeresi.
151 RB’den alınan 10 numaralı 1846-47 tarihli buyruldu.
152 RB’den alınan öĩür dağıtım vesikası.
ĩikliklerin olduğunu görüyoruz. Buna göre,
Tanzimat’ın uygulandığı vilayet ve kazalarda bulunan bazı büyük kimselerin vakıfl arı
hariç, diğer vakıf köy ve mezraların öĩürleri,
müzâyede(açık artırma) sonunda belirlenen
kimselere götürü usûlüyle(maktû’an) ihâle
olunmaya baĩlanmıĩtır. Bu tür gelir kaynaklarının ihâle iĩlemleri, kadı ve bu maksatla
oluĩturulan bir meclis(Meclis-i Müzâyede-i
Aliyye) tarafından gerçekleĩtiriliyordu153
.
İhâleyi kazanan mültezim, götürü olarak
belirlenen bedelin bir kısmını peĩin, kalanını
iki taksitte ödeyecektir. Mültezim, taksitleri
zamanında ödemek zorundadır. Bunun için,
defterdarlığa verilmek üzere bir borç senedi
hazırlanmaktadır. Senette, borçlunun yanı
sıra bir de kefi lin, taksitlerin gecikmesi halinde güzeĩte yani gecikme cezası ödeyecekleri ve gerekli ĩartlara uyacaklarını tekeffül
ettikleri, belirtilmektedir. İhâle süresi, Mart
ayı giriĩinden gelecek yılın Ĩubat ayı sonuna
kadarki dönemi kapsamaktadır
154
.
Bu geliĩmeler, Tanzimat’tan itibaren vakıf gelir kaynaklarının yavaĩ yavaĩ zaviye
mensuplarının elinden çıkmaya baĩladığını
göstermektedir. Artık, zaviyeye gelir getiren kaynaklar baĩkaları tarafından ihâleye
verilmekte ve eğer zaviye mensuplarının
güçleri yeterse ihâleyi kazanabilmektedirler.
İhâleyi kazanan mültezim, götürü olarak belirlenen miktarı zaviyeye verecektir. Ancak,
bu miktar giderek azalmıĩ ve muhtemelen
XX. asrın ilk yıllarında sıfırlanmıĩtır.
153 RB’den alınan 1849 tarihli ĩartnâme.
154 RB’den alınan 1844 tarihli senet.
110
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
Tanzimat’la birlikte, padiĩahlar ve ileri
gelen devlet büyükleri tarafından yapılmıĩ
arazi vakıfl arının devletçe zapt edilerek öĩre
bağlanması, daha sonra Sadrazam Fuad
Paĩa’nın, Maliye’nin vakıfl ara verdiği öĩür
payını iâne telakki ederek dörtte birden
daha aĩağı indirmesi neticesinde(Mustafa
Nuri Paĩa, 1328: 100), bilhassa Rüstem Paĩa,
Küçük Ali Baba ve Atîk Valde Sultan tarafından yapılan vakıfl ardan gelen önemli
miktardaki gelirin, zamanla kesildiği anlaĩılmaktadır. Zaviyenin bilhassa XIX. asır
içinde küçük vakıfl ar tarafından desteklenmesi, meydana gelen bu açığı kapatma dü-
ĩüncesinin bir sonucu olsa gerektir.
Zaviye çevresindeki bahçe ve bostanların, arsa haline getirilip inĩaata açılmasıyla,
buralarda kurulan binâ sahiplerinden alınan
zemin kira bedelleri de götürü usûlüyle belirleniyor ve yıllık olarak vakıf mütevellisine
ödeniyordu. Kira bedelleri, XVIII. asrın ilk
yarısı ortalarına kadar aynî olarak toplam
yüz yedi vakıyye ĩem’-i ruğan idi. Zamanla bina sayısındaki değiĩiklikler sebebiyle,
bu miktarın nakit paraya çevrildiği görü-
lüyor. Vakıf arsa üzerinde evi bulunanlar,
1781’den itibaren, her yıl Berât Gecesi’nde
vakıf mütevellisine 1931 akçe ödemiĩlerdir.
Ancak, 1795’li yıllarda tekrar aynî olarak
ĩem’-i ruğan ödenmeye baĩlandığı anlaĩılmaktadır
155
.
Zaviyeye gelir getiren önemli kaynaklardan olan vakıf tuzlaların büyük bir kısmı-
155 SĨS, 1/346; RB’den alınan 1795-96 tarihli Menzil
İcara Defteri.
nın da icara verilmek suretiyle iĩletildiği anlaĩılmaktadır. Ancak, zamanla harap olup,
kullanılamaz duruma gelen tuzlaların, kiralayan tarafından gerekli tamir ve bakımları-
nın yapılması ĩartıyla doksan dokuz seneye
kadar icara-i tavîle verildiğini görüyoruz.
Buna göre, yapılan icâr anlaĩması otuz üç
senede bir olmak üzere üç defa yenilenecektir156. Bu ĩekildeki kiralamalarda, kiralayanın
tamir ve bakım yapması karĩılığında fi yatların yaklaĩık onda bir oranında düĩürüldüğü
anlaĩılmaktadır
157. Harap olan vakıf tuzlaların, bazen bizzat vakıf mütevellisi tarafından tamir ettirildiği de görülmektedir158
.
Bizzat vakıf görevlilerince iĩletilen tuzlalarda üretilen tuzun fi yatı belirlenirken,
ahaliye ve vakıf hasılâtına zarar gelmemesine dikkat ediliyordu159. Üretilen tuzun,
çevredeki köy ve mezra halkı ile, etraftan
tuz satın almak için gelenlere satıldığı anlaĩılıyor. Müĩteriler, mütevelliden izinsiz
156 RB’den alınan 1785 tarihli senet.
157 Meselâ, uzun süredir harabe olan Sertan Tuzlası, Mart 1829-Ĩubat 1838 yılları arasında, her yıl vakfa onar kuruĩ vermek ĩartıyla, tâlip olan Çam Ĩeyhi
oğlu Es-Seyyid Hasan Ağa’ya icâra verilmiĩtir. Buna
karĩılık Hasan Ağa, tuzlayı tamir edip faaliyete geçirecektir. Bundan sonraki on yıllık dönemde ise, aynı
tuzla, Hasan Ağa’nın oğlu Âsaf Bey’e iltizâma verilecektir. Ancak yapılan anlaĩmaya göre, bu ikinci on yılda Âsaf Bey, her yıl vakfa yüz kuruĩ verecektir, bkz.
RB’den alınan ĩartnâme.
158 RB’den alınan, Tokat voyvodası tarafından verilmiĩ 1807 tarihli Tezkere-i Dîvân, aynı kiĩiden alınan
1809 tarihli tezkere ise Sivas valisi kethüdası vekili tarafından verilmiĩtir. Ayrıca bkz. yine RB’den alınan
1845 tarihli ilmühaber.
159 RB’den alınan 1850 tarihli vesika.
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
111
tuz almayacaklar ve mütevelliye pac vergisi
ödeyeceklerdi160
.
Tuz üretiminin yapıldığı dönemlerde,
üretilen tuzun zaviye adına alınıp satılması için, mütevelli tarafından yeterli sayıda
adam görevlendirildiği ve bunların üretim
dönemi boyunca tuzla yakınındaki köylerde
ikâmet ettikleri anlaĩılmaktadır
161
.
VI- Sonuç
Dinî, sosyal, eğitim ve hayrî hizmetlerin,
büyük ölçüde vakıfl ar tarafından oluĩturulup, müesseseleĩtirildiği ve desteklendiği
eski medeniyetimizde, bu hizmetlerin hemen tamamının verildiği müesseselerin ba-
ĩında gelen zaviyelerden birisinin, yaklaĩık
dört yüz küsur yıllık biyografi sinin verilmeye çalıĩıldığı bu araĩtırma ile istenilen sonuca ulaĩıldığı elbette söylenemez. Özellikle,
araĩtırmanın odak noktasında bulunan Ali
Baba’nın dinî ve tasavvufî kimliği hususunda tatmin edici bir sonuca ulaĩılamamıĩtır.
Buna karĩılık, zaviyenin sosyo-ekonomik
geliĩimi ve fonksiyonlarının önemli ölçüde
açıklığa kavuĩturulduğunu söyleyebiliriz.
Adına kurulmuĩ olan mahalle ve müesseseleri tanıtmaya çalıĩtığımız Ali Baba’nın,
özellikle XVI. asırda olmak üzere, zamanımıza kadar geçen süreçte, saygı ve hürmet duyulan bir ĩahsiyet olduğu rahatlıkla
söylenebilir. Konunun baĩında ifade ettiğimiz Seydi Ali Reis ile ilgili bilgiler ve adına
hürmeten, yaĩadığı dönemde ve takip eden
160 RB’den alınan 29 numaralı, 1817 tarihli mürâsele.
161 RB’den alınan 17 numaralı, 1707 tarihli fermân
yüzyıllarda yapılan vakıfl ar, bu yargımızın
doğruluğunu apaçık bir ĩekilde ortaya koymaktadır.
Zaviye lehine yapılan irili ufaklı dokuz
vakıf, zaviyenin temel fonksiyonlarını yerine getirebilmesinin baĩlıca teminatı olmuĩ
görünmektedir. Zaman içinde meydana gelen değiĩikliklere rağmen, özellikle âyende
ve revendenin ağırlanması, fakir fukarânın
doyurulması, tarikat mensubu derviĩlerin
barındırılması ve o çevrede yaĩayan çocukların eğitim hizmetlerinin verilmesi, zaviyede gerçekleĩtirilen hizmetlerin baĩında gelmektedir.
Ancak, XIX. asırdan itibaren bu hizmetlerin büyük ölçüde aksadığı ve zaviyenin,
sadece derviĩlerin barındığı bir mekân haline dönüĩtüğü söylenebilir. Bu geliĩmede,
Osmanlı devlet ve toplum hayatında meydana gelen bozulmaların etkisinin yanında,
belki de bu bozulmanın paralelinde olmak
üzere, zaviye hizmetlerinin temel destekçisi
olan vakıf gelirlerinin, zamanla zaviye mensuplarının elinden çıkmasının da önemli rolünün olduğu kabul edilmelidir.
Bu tip değiĩikliklerin, zaviyelerin kapatılmasıyla sonuçlanan geliĩmelerin baĩlangı-
cını teĩkil ettiğini söylersek, herhalde yanlıĩ
bir yargıda bulunmuĩ olmayız.
112
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
KAYNAKÇA
Basılı Eserler:
A. Refi k. (1932). 16. Asırda Râfızîlik ve
Bektaĩîlik. İstanbul.
ACUN, Hakkı, (1988). “Sivas ve Çevresi
Tarihî Eserlerinin Listesi ve Turistik
Değerleri”, Vakıfl ar Dergisi(VD), XX.
Ankara.
Ahmet Rif’at. (1998). Devhatü’n-Nukabâ.
Haz. Hasan Yüksel-M. Fatih Köksal.
Osmanlı Toplumunda Sâdât-ı Kirâm ve
Nakibüleĩrafl ar. Sivas.
AKDAĞ, Mustafa. (1979). Türkiye’nin
İktisadî ve İctimaî Tarihi I. Ankara.
ALTUNDAĞ, Ĩ.-TURAN, Ĩ. (1988). “Rüstem
Paĩa”, İslâm Ansiklopedisi(İA) IX.
İstanbul.
ASLANOĞLU, İbrahim. (1984) Pir Sultan
Abdallar. İstanbul.
BACQUE-GRAMMONT, Jean-Lois.
(1988) “Seyyid Tamâm, un Agıtateur
Heterodoxe A Sivâs(1516-1518)”, IX. Türk
Tarih Kongresi Bildiriler II. Ankara. s.
865-874.
BAKIRER, Ö.-FAROQHI, S. (1975). “Dediği
Dede ve Tekkeleri”, Belleten, XXXIX.
Ankara.
BARKAN, Ö. Lütfi . (1942). “Osmanlı
İmparatorluğu’nda Bir İskân ve
Kolonizasyon Metodu Olarak Vakıfl ar ve
Temlikler I İstilâ Devirlerinin Kolonizatör
Türk Derviĩleri ve Zâviyeler”, VD. II.
BARKAN, Ömer Lütfi . (1980). “Türk-İslâm
Toprak Hukuku Tatbikatının Osmanlı
İmparatorluğu’nda Aldığı Ĩekiller:
Malikâne-Divânî Sistemi I”, Türkiye’de
Toprak Meselesi Toplu Eserler 1.
İstanbul.
BAYSUN, M. Cavid. (1979). “Murad IV”, İA.
VIII İstanbul. s. 632-636.
BERKİ, Ali Himmet. (t.y.). Vakfa Dâir
Yazılan Eserlerde Vakfi ye ve Benzeri
Vesikalarda Geçen Istılah ve Tabirler.
Ankara.
BEZİRCİ, Asım. (1986). Pîr Sultan. İstanbul.
BİLMEN, Ömer Nasuhi. (1985). Hukûk-ı
İslâmiyye ve Istılahât-ı Fıkhiyye Kâmusu.
IV. İstanbul.
BRUNOT, L.-GÜNYOL, Vedat. (1988).
“Mektep”, İA. VII. İstanbul. s. 652-659.
DENY, J.-KÜTÜKOĞLU, Bekir. (1986).
“Vâlide Sultan”, İA. XIII. İstanbul.
EYİCE, Semâvi. (1967). “Akyazılı Sultan
Tekkesi”, Belleten. XXXI. Ankara.
EYİCE, Semâvi. (1962-63). “İlk Osmanlı
Devrinin Dinî-İçtimâî Bir Müessesesi
Zâviyeler ve Zâviyeli Câmiler”,
İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi
Mecmuası(İÜİFM). 23. No: 1-2, 1-80.
FAROQHI, S. (1975). “XVI-XVIII. Yüzyıllarda
Orta Anadolu’da Ĩeyh Aileleri”, Türkiye
İktisat Tarihi Semineri Metinler/
Tartıĩmalar(8-10 Haziran 1973). Ankara.
s. 211-219.
FAROQHI, S. (1986). “Agricultural Activities
in a Bektashi Center: the tekke of Kızıl
Deli 1750-1830”, Peasants, Dervishes and
Traders in the Ottoman Empire. London.
GÖKÇEN, İbrahim. (1956). XVI ve XVII.
Asırlarda Saruhan Zâviye ve Yatırları.
İstanbul.
GÖLPINARLI, Abdülbâki. (1961). Yunus
Emre ve Tasavvuf. İstanbul.
GÖLPINARLI, Abdülbâki. (1931). Melâmîlik
ve Melâmîler. İstanbul.
GÖLPINARLI, Abdülbâki. (1983).
Mevlânâ’dan Sonra Mevlevîlik. İstanbul.
GÖLPINARLI, Abdülbâki. (1988). “Çile”, İA.
III. İstanbul.
GÜNER, Ahmet. (1986). Tarikatlar. İstanbul.
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
113
Hafız Hüseyin Ayvansarayî. (1985).
Mecmuâ-i Tevârih. Haz. Fahri Ç. DERİNVahit ÇABUK. İstanbul.
İbn Batuta. (1333-1335). Seyahatnâme-i İbn
Batuta(Tuhfetü’n-Nuzzâr Fî Garâibi’lEmsâr ve Acâibi’l-Esfâr). I. mütercimi:
Mehmed Ĩerif. İstanbul.
KARA, Mustafa. (1977). Tekkeler ve
Zâviyeler. İstanbul.
KARA, Mustafa. (1985). Tasavvuf ve
Tarikatlar Tarihi. İstanbul.
KAZICI, Ziya (1988). “Ahîlik”, TDVİA. I.
İstanbul. s. 540-542.
KÖPRÜLÜ, Mehmed Fuad. (1983). İslâm
ve Türk Hukuk Tarihi Araĩtırmaları ve
Vakıf Müessesesi, İstanbul.
KÖPRÜLÜ, Mehmed Fuad. (1981). Türk
Edebiyatında İlk Mutasavvıfl ar. Ankara.
KÖPRÜLÜ, Mehmed Fuad. (1979). “Baba”,
İA. II. İstanbul. s. 165-166.
KÖPRÜLÜ, Mehmed Fuad. (1338).
“Anadolu’da İslâmiyet”. DEFM. IV.
İstanbul.
MANSUROĞLU, Mecdud. (1988). “Dede”,
İA. III. İstanbul. s. 506.
Mustafa Nuri Paĩa. (1328). Netayicü’lVukuat. IV. İstanbul.
OCAK, A.Y. (1980). Babaîler İsyanı. İstanbul.
OCAK, A. Yaĩar. (1992). “Bektaĩîlik”,
Türkiye Diyanet Vakfı İslâm
Ansiklopedisi(TDVİA) V. İstanbul.
OCAK, A. Y. (1992). Osmanlı
İmparatorluğu’nda Marjinal Sûfîlik:
Kalenderîler(XIV-XVII Yüzyıllar).
Ankara.
OCAK, A.Y. (1978). “Zâviyeler”, VD. XII.
Ankara.
OCAK, A. Y. (1981). “Selçuklu ve Osmanlı
Dönemi Tekkelerinde Dinî-Tasavvufî
Eğitime Genel Bakıĩ”, Atatürk’ün 100.
Doğum Yılında Türkiye 1. Din Eğitimi
Semineri. Ankara.
OCAK, A. Y. (1984). Türk Halk İnançlarında
ve Edebiyatında Evliyâ Menkıbeleri.
Ankara.
OYTAN, M. Tevfi k. (1988). Bektaĩîliğin
İçyüzü. İstanbul.
ÖZKAN, Ali İzzet. (1986). Ali Baba Kimdir.
Ankara.
PAKALIN, M. Z. (1983). Osmanlı Tarih
Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü III.
İstanbul.
SAVAĨ, Saim. (1992). Bir Tekkenin Dinî ve
Sosyal Tarihi Sivas Ali Baba Zâviyesi.
İstanbul.
SAVAĨ, Saim. (2000). “XVI. Asırda
Safeviler’in Anadolu’daki Faaliyetleri ve
Osmanlı Devletinin Buna Karĩı Aldığı
Tedbirler”, Uluslar Arası Kuruluĩunun
700. Yıldönümünde Bütün Yönleriyle
Osmanlı Devleti Kongresi, 07-09 Nisan
1999 Bildiriler. Konya. s. 183-197.
SAVAĨ, Saim. (2005). “Pîr Sultan’ın Kimliğine
Dâir Yeni Bir Belge”, XIV. Türk Tarih
Kongresi 9-13 Eylül 2002-Ankara.
Kongreye sunulan bildiriler: IX. Dizi-Sa.
14. I.Cilt. Ankara 2005. s.425-440. Bildiri
özeti için bkz. Savaĩ, S. “Pîr Sultan’ın
Kimliğine Dâir Yeni Bir Belge”, XIV. Türk
Tarih Kongresi 9-13 Eylül 2002-Ankara
Bildiri Özetleri. Ankara. s. 52-53.
Seydî Ali Reis. (t.y.). Mir’at-ül Memalik. Haz.
Necdet Akyıldız. Basım yeri yok.
Ĩ. Sami. (1978). Kâmûs-ı Türkî. İstanbul.
ĨAHİN, İlhan. (1986). “Osmanlı Devrinde Ahî
Evran Zâviyesi’nin Husûsiyetine Dâir
Bazı Mülâhazalar ve Vesikalar”, Ahîlik
ve Esnaf. İstanbul.
ULUÇAY, M. Çağatay. (1980). Padiĩahların
Kadınları ve Kızları. Ankara.
114
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
ULUDAĞ, Süleyman. (1991). “Baba”, TDVİA.
IV. İstanbul. s. 365-366.
ULUDAĞ, Süleyman. (1994). “Dede”, TDVİA.
IX. İstanbul. s. 76.
YEDİYILDIZ, Bahaeddin. (1985). Ordu Kazası
Sosyal Tarihi. Ankara.
YEDİYILDIZ, Bahaeddin. (1987). “Niksarlı
Ahî Pehlivan ve Dârü’s-sulehâsı”.
Türk Tarihinde ve Kültüründe Tokat
Sempozyumu(2-6 Temmuz 1986).
Ankara.
YEDİYILDIZ, Bahaeddin. (1986). “Vakıf”, İA.
XIII. İstanbul.
Arĩiv belgeleri162:
RB’den alınan Ali Baba ibn Ahi Mehmed
Beğ(Küçük Ali Baba) vakfi yesi.
162 Ruhi Baĩeğmez, Hüseyin Tekkeniĩinoğlu ve Yılmaz Susamıĩ’tan alınan belgelerin bir kısmı bu çalıĩ-
mada değerlendirilmiĩ olup, belgelerin tamamı Bir
Tekkenin Dinî ve Sosyal Tarihi Sivas Ali Baba Zâviyesi,
İstanbul 1992, isimli kitabımızda kullanılmıĩtır. Adları
geçen üç saygıdeğer dosta bu vesileyle tekrar teĩekkür
ederim. Doktora yaptığımız dönemde Ali Baba evladından bizim ulaĩamadığımız baĩkalarının da oldu-
ğunu ve bunlarda da zaviye ile ilgili evrak bulunabileceğini duymuĩ fakat o dönemde bu kiĩilerle temas
kuramamıĩtık. Son zamanlarda bunlardan Mehmet
Tahir Ezgi ve İstanbul’da bulunan Ali Baba Türbesi’ni
Koruma Yaptırma ve Yaĩatma Derneği Baĩkanı Tahir
Aslandaĩ’tan alındığı belirtilen vesikalar da gün yü-
züne çıkmıĩ bulunmaktadır. Büyük çoğunluğu tarafımızdan kullanılan belgelerle mükerrelik arzeden bu
vesikaların ve belki zamanla ortaya çıkacak daha baĩ-
kalarının meselenin daha iyi anlaĩılmasında önemli
katkılarının olacağı muhakkaktır, ilgili vesikaların
değerlendirildiği çalıĩmalar için bkz. Ali Sinan Bilgili,
“SİVAS ALİ BABA ZAVİYESİ VAKFI BELGELERİ”,
Türk Kültürü ve Hacı Bektaĩ Veli Araĩtırma Dergisi,
Sayı 51, s.1-34; Selahattin Tozlu, “SİVAS ALİ BABA
ZAVİYESİ VAKFI BELGELERİNİN ASLI VE GÜNÜ-
MÜZ HARFLERİYLE METNİ”, Türk Kültürü ve Hacı
Bektaĩ Veli Araĩtırma Dergisi, Sayı 51, s. 35-51.
Ruhi Baĩeğmez’den alınan163 1(1671 tarihli),
17(1707 tarihli), 25, 27(1714 tarihli), 34,
37(1732 tarihli), 45(1758 tarihli), 64(1823
tarihli) numaralı fermanlar.
RB’den alınan 4(1704 tarihli), 24(1817 tarihli),
37 ve 38(1876 tarihli) berâtlar.
RB’den alınan, 8, 10(1846-47 tarihli) ve 12
numaralı buyruldular.
RB’den alınan 3(1665 tarihli), 5, 6 ve 7(1666
tarihli), 8(1668 tarihli), 9, 10, 11(1668
tarihli), 12(1669 tarihli), 15, 19, 24(1685
tarihli), 26(1688 tarihli), 35(1710 tarihli),
41(1716 tarihli), 45(1721 tarihli), 59 ve 68
numaralı hüccetler.
RB’den alınan 9, 13 ve 23(1850 tarihli)
numaralı arz.
RB’den alınan 7(1698 tarihli), 8, 10(1700
tarihli), 11(1712 tarihli), 12, 14(1713
tarihli), 26(1788 tarihli) ve 29(1817 tarihli)
numaralı mürâseleler.
RB’den alınan vazife tevcih belgeleri.
RB’den alınan on adet Masraf Defteri.
RB’den alınan Masraf Defteri.
RB’den alınan vazife tevcih kaydı sûreti;
RB’den alınan İcâra Defterleri.
RB’den alınan Defter-i Hâkânî sûretleri.
RB’den alınan vazife tevcih vesikası.
RB’den alınan 1695 tarihli iki vesika.
RB’den alınan vazife tevcih vesikası;
RB’den alınan Tezkere-i Dîvân.
RB’den alınan ilmühaber senetleri.
RB’den alınan 1849 ve 1850 tarihli vesikalar.
RB’den alınan 1773, 1788 ve 1809 tarihli
tezkereler.
163 Ruhi Baĩeğmez’de bulunan evrak daha sonra İstanbul Baĩbakanlık Osmanlı Arĩivi’ne devredilmiĩ
olup, belge numaraları tarafımızdan verildiği ĩekliyle
kaydedilmiĩtir.
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
115
RB’den alınan 1835 ve 1840 tarihli Mürûr
Tezkereleri.
RB’den alınan öĩür dağıtım vesikası.
RB’den alınan 1849 tarihli ĩartnâme.
RB’den alınan 1785 ve 1844 tarihli senetler.
RB’den alınan, Tokat voyvodası tarafından
verilmiĩ 1807 tarihli Tezkere-i Dîvân.
RB’den alınan 1845 tarihli ilmühaber.
RB’den alınan 1850 tarihli vesika.
RB’den alınan 1231/1815-1816 tarihli Hacı
Hüseyin Ağa Câmi’i Evkâfı’na ait
olan Alacadeğirmen Bendi’nden iki
lüle su cereyân itmek ĩartıyla Ali Baba
Dergâhı’na su verilmesi ile ilgili vesika.
RB’den alınan 1795-96 tarihli Menzil İcâra
Defteri
Yılmaz Susamıĩ’tan(YS) alınan muhâsebe
evrâkı.
YS’den alınan Ali Baba ibn Ahi Mehmed
Beğ(Küçük Ali Baba) vakfi yesi.
YS’den alınan istidâ.
YS’den alınan 1928 tarihli ĩahâdetnâme
Hüseyin Tekkeĩinoğlu’ndan(HT) alınan Ali
Baba ibn Ahi Mehmed Beğ(Küçük Ali
Baba) vakfi yesi.
HT’den alınan 8 numaralı berât.
Tapu -Kadastro Genel Müdürlüğü
Arĩivi(TKGMA), 14 numaralı mufassal,
29-A.
TKGMA, 14 numaralı mufassal, 19
TKGMA, 14 numaralı mufassal, 19-A.
Baĩbakanlık Arĩivi(BA), Maliyeden
Müdevver(MM), 626 numaralı Evkaf
Defteri, 8.
BA.MM, 3687 numaralı Eyâlet-i Sivas Kalemi
Muhâsebe-i Anadolu, 1105/1693-1694
tarihli defter, 2-3.
BA.MM, 3687 numaralı defter, 1-2.
BA.MM, 626 numaralı defter, 8, 19 Zilhicce
995/1587 tarihli vesika.
BA.Cevdet Evkaf-9152.
BA.Sivas Ahkâm, 7/193’te kayıtlı aynı tarihli
hüküm.
BA.Sivas Ahkâm, 1/288’de kayıtlı 1744 tarihli
hüküm
BA.Sivas Ahkâm 2/15’te kayıtlı aynı tarihli
hüküm
BA.Sivas Ahkâm 3/84’te kayıtlı 1747 tarihli
hüküm.
BA.Sivas Ahkâm Defteri, 23/6.
BA.Sivas Ahkâm Defteri, 10/74.
BA.Ahkâm-ı Ĩikâyet Defteri, 156-246, Evâhir-i
Zilhicce 1149/1737 tarihli hüküm.
BA.Mühimme Defteri(MD), 25/264.
BA.MD, 25/264.
BA.MD, 25/264.
BA.MD, 7/754, 20 R. evvel 976/1568 tarihli
hüküm
BA.MD, 7/660, 7 Safer 976/1568 tarihli
hüküm
BA.MD, 7/723, Gurre-i R. evvel 976/1568
tarihli hüküm.
Vakıfl ar Genel Müdürlüğü Arĩivi(VGMA),
582/1 numaralı defter, 287-289, sıra:
197’de kayıtlı Rüstem Paĩa vakfi yesinin
eski harfl erle yazılı sureti.
VGMA, 2232 numaralı defter, 169-173’te
kayıtlı Rüstem Paĩa vakfi yesinin
bugünkü harfl ere çevirisi.
VGMA, 1766 numaralı defter, 136-170, sıra:
27’de kayıtlı vakfi ye, Ali Baba ile ilgili
kısım s. 138.
VGMA, 2141 numaralı defter, 42’de kayıtlı
vakfi ye.
VGMA, 1088 numaralı Hurûfât Defteri(HD),
54-B.
VGMA, 1121 numaralı HD, 13.
116
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
VGMA, 1088 numaralı HD, 54-B.
VGMA, 1118 numaralı HD, 129.
VGMA, 548 numaralı HD, 110.
VGMA, 1088 numaralı HD, varak: 52-B.
VGMA, 548 numaralı HD, 109, 110.
VGMA, 1118 numaralı HD, 138.
VGMA, 548 numaralı HD, 109, 110.
VGMA, 1088 numaralı HD, 45-B.
VGMA, 550 numaralı HD, 57.
VGMA, 1119 numaralı HD, 94.
Sivas Vakıfl ar Bölge Müdürlüğü
Arĩivi(SVBMA), 1 numaralı vakıf defteri,
412 ve 413 numaralı kayıtlar.
SVBMA, 1 numaralı defter, belge no: 303’te
kayıtlı Behram Paĩa Vakfı’ndan dağıtılan
su ĩebekesi çizelgesi.
Sivas Kongre Müzesi’nde bulunan164 1251-
1252 tarihli numarasız Vakıf Muhasebe
Defteri, 4, 140-141.
164 Bu belgeler daha sonra Ankara Milli Kütüphane’ye
devredilmiĩtir.
Sivas Ĩer’iye Sicili(SĨS), 1/126’da kayıtlı 1779
tarihli berât.
SĨS, 1/346.
SĨS, 1/345-346’da kayıtlı hüccet.
SĨS, 5/174’te kayıtlı vakfi ye.
SĨS, 6/89’da kayıtlı vakfi ye.
SĨS, 10/19’da kayıtlı vakfi ye.
SĨS, 19/248’de kayıtlı mürâsele.
SĨS, 49/211.
SĨS, 49/251, 19 Muharrem 1291/1874 tarihli
ispât-ı verâset derkenârı.
117
FÜTÜVVET-MELÂMET İLİĨKİSİ
THE RELATIONSHIP BETWEEN GUILD AND REPROACH
M. Esat HARMANCI1
ÖZET
Tasavvuf tarihi boyunca bir zühd yolu
olarak en baĩından beri tartıĩılan ve tasavvufun kurumsallaĩması süreçlerinde
melâmet kavramı ile karĩılanan doktrin,
hicretin üçüncü asrından beri farklı kavramlarla karĩılanmıĩtır. Fütüvvet, uhuvvet ve
melâmetin çoğu zaman farklı kavramlar ve
özellikle de farklı kurumlar olarak kullanılması tarihi süreçte belirgin olan bu aynîliği
gölgede bırakmıĩtır. Son on yılların mezhep
ve meĩrep ekseninde ĩekillenen tarikat ve
zühd arayıĩlarının fazlaca gösteriĩçi yorumcuları da konuyu özellikle melâmetin dar ve
değersizleĩtirilmiĩ bir Kalenderî zümresine
özgü kılınması üzerinden ele almıĩlardır. Bu
yazı, bir zühd yolu olan melâmetin ilk ortaya çıktığı yıllarda karĩıladığı anlamları ve
kavramın o dönemde tartıĩılan çağrıĩımları-
nı ele almaktadır.
Anahtar Kelimeler: Tasavvuf, Melâmet,
Fütüvvet, Ahilik.
1 Doç. Dr., Kocaeli Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü.
ABSTRACT
The doctrine discussed as a piety way
throughout the history of Sufi sm and compared to the term “reproach” in the processes of institutionalization of Sufi sm has been
defi ned with different terms since the third
era of hegira. This sameness being clear in
historical process has been kept in the background due to the fact that guild, brotherhood, and reproach have used as different
terms, notably different associations. The
extremely ostentatious commentators of order and piety searches taking shape within
the frame of sect and temperament developing in recent years handle the subject especially in terms of allocation of reproach to
a narrow and trivialised Kalenderi group.
In this paper we will discuss the meanings
which the term “reproach”, a piety way, corresponded to in the early years of its appearance, and the connotations of that notion debated in those periods.
Key Words: Sufi sm, Reproach, Guild,
Ahi-order
118
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
Fütüvvet, genç, yiğit, civanmert, delikanlı ve cömert anlamlarına gelen fetâdan
türetilmiĩ Arapça bir kelime olup, Kur’ân’da
fetâ, fi tye ve fi tyân ĩeklinde “genç, delikanlı” manasında, birtakım fazilet vasıfl arı ile
belirginleĩen kiĩilere iĩaret etmeyip sözlük
anlamıyla kullanılmıĩtır(Kur’ân, Yûsuf: 30;
Mûsâ: 60). Fetâ kelimesinin terimleĩmesinden sonra müfessirlerin; put kıran, hevâ
ve heveslerine karĩı gelen veya gördükleri baskıya rağmen inançlarını koruyan ve
bu uğurda ülkelerini terk eden, mevcudu
karĩılıksız veren, eziyeti önleyen, ĩekvayı terk eden kiĩiler karĩılığı kullanımı ile
öne çıkmıĩ ve bundan dolayı da sûfîler tarafından bir tasavvuf terimi olarak kültüre
kazandırılmıĩtır(Sülemî, 1950: 32; Kurtubî,
1998: 550; Bolat, 2003: 257).
İslam öncesi Arap toplumunda kullanılmaya baĩlandığı bilinen fetâ kavramının
ne zaman ortaya çıktığı hususunda kesin
bir kanaate varılmamakla birlikte üzerinde
çalıĩma yapan hemen bütün araĩtırmacılar
kavramın, ortaya çıkıĩından itibaren bazı
aĩamalar geçirdiğini, zaman içerisinde anlam değiĩtirdiğini kabul ederler. Bu deği-
ĩim, ileride değineceğimiz üzere kelimenin
din ve tasavvuf dıĩı bir anlama sahip iken
zamanla dini ve tasavvufî bir anlam ifade
etmesinden ve bir teĩkilatın adı olmasından
kaynaklanmaktadır.
Bu sürecin anlamlandırılması sadedinde
fütüvvetin teĩkilatlanması ve ortadan kalkmasına kadar gelen sınıfl andırmalar ĩöyle
bir tablo ortaya çıkarmıĩtır:
1. Cahiliye fetâsıyla bağlantılı bir ĩekilde İslam’ın ilk yüzyılında belirmeye
baĩlayan sosyal bir kavram olarak
fütüvvet,
2. Dokuzuncu yüzyılda sosyal bir yapılanma halinde gençler arası toplumsal, ekonomik ve siyasal bir
kuruma dönüĩen, Abbâsîlerin son
döneminde(1179-1225) resmî bir
devlet kurumu haline getirilen ve
bir teĩkilat olan fütüvvet,
3. Yine dokuzuncu yüzyılda artık bireysel yaĩayıĩ biçiminden sıyrılıp
kurumsallaĩmaya baĩlayan tasavvuf
hareketine paralel olarak sûfîlikle iç
içe geçen tasavvufî fütüvvet,
4. Son aĩama olarak da esnaf tabakasıyla
bütünleĩerek yine bir sûfî kurum hü-
viyetini geniĩ ölçüde koruyan, meslek teĩekkülü niteliğindeki Ahîlik
fütüvveti ĩeklinde dört aĩaması olduğu anlaĩılmaktadır(Bolat, 2003:
257-258).
Fütüvvet ruhunun dinî bir içerik kazanması ilk olarak Hz. Âdem’den baĩlayarak
Hz. Muhammed’e kadar bütün peygamberlerin ve sahabenin vasıfl arı ile izah edilmeye
baĩlanmıĩtır. Bu üstün vasıfl arın her biri bir
peygambere yaraĩır kılınarak; Âdem’in özür
dileyiciliği, Nuh’un dayanıklılığı, İbrahim’in
vefası, İsmail’in sadakati, Musa’nın ihlası, Eyyub’un sabrı, Davud’un ağlaması,
Muhammed’in cömertliği ve Ali’nin ilmi
ile iliĩkilendirilmiĩ ve özendirilmiĩtir. Fü-
tüvvetin bu dönüĩümü yaĩamasında elbette
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
119
tasavvufun rolü büyüktür. Sûfî-fütüvvetin
hicrî üçüncü ve dördüncü asırdan itibaren
oluĩmasından sonra fütüvvet kurumunda
sûfî nitelikler ağır basmaya baĩlamıĩ ve tasavvuftakine benzer bir kurumsallaĩma eğilimi onda da baĩ göstermiĩtir.
Bu yazıda fütüvvetin tasavvufl a iliĩkisi
üzerinde duracağımız için konunun İslam
öncesi toplumda kurumsallaĩmamıĩ, bireysel ve dinî referanslarla iliĩkisi bulunmayan
eski bir asalet ve fazilet algısı üzerinde durmayacağız. İslam’ın ilk yıllarında Hz. Ali’nin
ĩahsında toplamıĩ olduğu ahlakî vasıfl arla
bize aktarılan fetâ anlayıĩı yüzyıllar içinde
dönüĩerek varlığını devam ettirmiĩtir.
Fütüvvetin siyaset alanı ile ilk ciddi
yüzleĩmesi Abbâsîler döneminde olmuĩtur.
İktidarın zayıfl adığı o dönemlerde devletin
düzenini bozmak isteyen kontrolsüz fütüvvet birlikleri Abbâsî halifesi Nâsır Lidînillâh
tarafından düzenli bir teĩkilat haline getirilerek kontrol altına alınmaya baĩlanmıĩtır.
Nâsır’ın kendisi de fütüvvet erkanı üzere
elbise giyerek merasimle teĩkilata dâhil olmuĩ, İmâmiyye mezhebinin temel inançları-
na göre fütüvvet kurumunu On İki İmam’ın
her birinin adına izafeten adlandırdığı on
iki kola bölmüĩ ve bu kolların her birine bir
temsilci tayin ederek kendisine bağlamıĩtır.
Bu aĩamadan sonra da asıl gayesini gerçekleĩtirmeye yönelmiĩ, diğer Müslüman hü-
kümdarlara teĩkilata katılmaları için elçiler
yollamıĩ ve çok sayıda hükümdarı kendisine bağlamıĩtır. Bu yolla Mısır, Suriye ve
Anadolu’daki fütüvvet ocakları tarafından
önder olarak kabul edilmiĩtir. Anadolu hü-
kümdarı İzzettin Keykavus’un ve Alâeddîn
Keykubad’ın da Sühreverdî aracılığı ile
gönderilen kâse ve ĩalvar ile bu teĩkilata intisap ettiğini kesin olarak bildiğimize göre,
Anadolu fütüvvetinin de tasavvufl a iliĩkili
olarak kurumsallaĩtığını ve kadı, müderris,
muhtelif tarikatlara mensup ĩeyhler ve bü-
yük tacirlerin katılımıyla toplumsal kıymetinin yükseldiğini gördüğümüz gibi bu sürecin, fütüvveti artık teĩkilatlı ve kendi içinde
tüzüğü olan bir yapıya dönüĩtürdüğünü de
söyleyebiliriz(Bolat, 2003: 262-263).
Fütüvvetin tasavvufl a olan iliĩkisi Halife Nâsır’ın kendisini bir sûfî ĩeyhi aracılı-
ğı ile fütüvvet teĩkilatına ithal ettirmesi ile
iliĩkilendirilse de bu kurumun sûfîlikle olan
iliĩkisi bu vadide söz söyleyenler tarafından
özde birlik, dahası aynîlik ĩeklinde ele alınmıĩtır. Konu üzerinde çalıĩanların Anadolu
fütüvvetinin kökenleri üzerinde dururken
yaĩadığı ayrıĩmanın, konjonktürün egemen
ideolojisi ile iliĩkili olduğunu düĩünmekteyiz. Meseleyi ahî kelimesinin Türkçe ya da
Arapça kökenli oluĩu üzerinden anlamaya
çalıĩmak, bütün bir fütüvvet ve melâmet
doktrinlerini ve Anadolu dıĩında da son derece yaygın bir ĩekilde hüküm süren melâmî
havayı görmezden gelmek anlamına gelecektir. Meseleyi Batınîlik, Melâmîlik, eski
Türk gelenekleri ve Bizans loncalarının kalıntıları ile çeĩitlendirmek de kolaycılıktan
baĩka bir tutum değildir. Ĩüphesiz sosyal
meselelerin birbiri ile etkileĩimi söz konusudur ama esas olan tarafsız bir incelikle konunun ortaya çıkmasını beklemektir.
120
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
Bu noktada üzerinde önemle durulması
gereken tek kavram olan melâmîlik öne çıkmaktadır. Belki iddialı gelecektir ama fütüvvetin veya uhuvvetin yani ahîliğin ve tabiî
olarak tasavvufun doğru anlaĩılabilmesi
için öncelikle Melâmîliğin anlaĩılması gerekmektedir. Özellikle Türklerin Anadolu’ya
geçerken tanıĩtığı İslam’ın karakteri büyük
ölçüde Horasan çevresindeki tasavvuf anlayıĩı üzerinden ĩekillenen tasavvufî İslam
olduğu için bu karakter, uzunca süren göç
ile birlikte Anadolu’nun çeĩitli yerlerine de
dağılmıĩtır. Bağdat ekolünün ve Mısır’daki
fütüvvetin zaman zaman yağmacı fütüvvet
grupları ile melâmet doktrininin dıĩına çıktığını belirtmekle birlikte esas olarak her ne
kadar teĩkilatlı bir yapıdan söz edilmese de
genel itibariyle Horasan bölgesindeki fütüvvet sorgulamasının zühd ekseninde ĩekillendiğini söylemek doğru olacaktır.
Horasan bölgesinde ĩekillenen ve
Niĩâbur Okulu olarak da adlandırılan bu
oluĩum sürecinde ortaya çıkan tasavvuf hareketi de çoğu zaman fütüvvet kavramı ile
karĩılanır. Konu ile ilgili eserinde Sülemî,
fütüvvet ve melâmet arasındaki iliĩkiyi
en doğru örneklerle ortaya koymaktadır.
Hicretin üçüncü asrından itibaren tartıĩı-
lan Melâmîliğin fütüvvetin sağlıklı bir ĩekilde değerlendirmesiyle mümkün olacağı
ve bu güne kadar pek çok tanımı yapılan
Melâmîliğin her dönemde zahitlik ekseninde ĩekillendiği kuĩkusuzdur. Melâmîliğe
bağlanan kimse nefsini terbiye için birçok
adap ve erkâna saygı göstermek, nefsini
inkâr edercesine ezmek, bütün beĩeri gururunu yok etmek, içindeki riya izlerini kö-
künden silip süpürmek zorundadır.
Tasavvufun ortaya çıkıĩındaki bu zühd
yolu her zaman canlı ve hâkim bir ruh halinde iĩlemekte idi. Bu dikkat ile yola çıkan
sâlikin, dünyevî göstergelerden arınmak,
sadeliği ve sıradan olmayı göstermek üzere
giydiği hırka, destâr ya da postlar bir süre
sonra onların gizli olan manevî donanımlarını bastıracak ĩekilde üstünlük payelerinin
göstergeleri oldu ve sadelik karĩılığı giyilen
bu sıradan giysiler sonradan birer manevî
üniformaya dönüĩtü. Melâmet ya da fütüvvet bu noktada devreye girip ĩekilci sûfîliğe
bir tepki hareketi olarak ortaya çıktı. Özde
ve zühd doktrininde önceki sûfîlerden farklı düĩünmeyen bu yeni ekol, bütün ĩekle
ait göstergeleri terk ederek özde oluĩan her
türlü manevî meziyetleri saklamaya ve gizlemeye özen gösterirken öte yandan aksini
çağrıĩtıracak ya da kınanacak bir görünüme
abartılı ĩekilde imkan hazırlamaya çalıĩtı.
Sülemî’den Abdülbaki Gölpınarlı’ya
kadar yapılan melâmet soruĩturmalarında
ortaya çıkan ĩey, Melâmîliğin öncelikle fetâ
kelimesinin karĩıladığı yiğitlikle iliĩkilendirilmiĩ olmasıdır. Bu zümre, yaĩamaya çalıĩ-
tıkları bu yeni sûfî hayatına levm kelimesinin
geçtiği Kur’ân âyetini dayanak göstererek,
kınayanların kınamasına aldırıĩ etmeme,
dahası kınayanların dikkatini üzerinde toplama düsturu ile hareket ederek, her zaman
nefsin doğrulup kiĩiyi ele geçirmesine imkan vermeyecek bir süreci dinamik tutmayı
esas kabul etmiĩtir.
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
121
“Melâmî diye kime derlerdi?” sorusunun cevabı, yiğitliğin tanımı ile karĩılanmıĩ-
tır. “İyiliğini değil, fakat kusurunu ve kötü-
lüğünü açığa vurmak cesaretini gösteren yi-
ğit insanlara” melâmî denmektedir. “Bütün
ömrünü iyilik ve güzellik içinde yaĩadığı
halde bütün iyiliklerini, bütün meziyetlerini,
bütün baĩarılarını unutarak ve hiçe sayarak
en küçük kusurunu en büyük hazla teĩhir
eden ve o kusuru herkesin gözüne sokarak
herkes tarafından kınanmayı cana minnet
bilen adam Melâmî’dir.”(Sülemî, 1950: 15).
Bu kimselerin nazarında en büyük kabahat
iyilikle övünmektir. Çünkü hüner iyilik yapmak değil kötülükle savaĩmaktır.
Melâmetînin ibadetini, takvasını, zahitliğini, âlimliğini veya diğer herhangi halini açığa vurmaması icap eder. Onun için
melâmî, ihlastan bahsedeceğine daha fazla
onun zıddı olan riyâ aleyhine söz söyler; fazilet ve kemâlden bahsedeceğine kötülükleri zemmetmeyi tercih eder, nefsini doğrultacak ve yola getirecek iĩlerle meĩgul olmaktan ziyade nefsini itham ve tahkir etmekle,
onun bütün arzularına karĩı gelmekle meĩ-
gul olur(Sülemî, 1950: 19). Kur’ân’da, “Onlar Allah uğrunda savaĩırlar ve kınayanların kınamasına aldırıĩ etmezler.”(Kur’ân,
Mâide: 54) ĩeklinde tarif edilen kimseler,
kâfi rlere karĩı ĩanlı, ĩerefl i ve zorlu kimseler iken din yolundaki savaĩta da lehte ve
aleyhte söylenenlere aldırıĩ etmeme düsturu ile hareket ederler. Bu ayette söz konusu
edilen savaĩı nefi s ile savaĩ üzerinden yorumlayanlar ayetin, melâmînin de belli baĩlı
vasfını karĩıladığı, hatta levm fi ilinden türetilen melâmî kelimesinin de Kutsal Kitap’taki
temel dayanağının bu ayet olduğu üzerinde
birleĩirler.
Melâmet, fütüvvet yani yiğitlik üzerinden ele alınırken, bedenen ve bilek gücü ile
sergilenen bir yiğitlik değil, manevî meselelerde ortaya konan bir duruĩ karĩılığı tarif
edilmeye çalıĩılır. Melâmîlerdeki kınama,
dünyayı levmetmek de değildir. Niĩâburlu
Ebû Hafs, o yıllarda kendini tanımlarken
ĩöyle diyordu: “Sizin yolunuzca gizlenmesi gerekenleri açıklıyorsunuz. Bundan böyle bizimle oturmayın ve bizimle arkadaĩlık
etmeyin.”(Sülemî, 1950: 21). Bu gizem elbette sır saklamaktır ama bu sır da sûfînin
seyr-i sülûkündeki hallerin esrarıdır.
Melâmetî, Allah ile arasındaki her ĩeyin, baĩkası tarafından görülmemesi icap
eden bir sır olduğuna inanır. Bu sırrı saklamaya en büyük özeni ve herhangi bir
kimsenin bu sırra aĩina olmaması için en
büyük gayreti gösterir. Halka belli etmedi-
ği sırları açığa çıkarmamak, övülmeye yara-
ĩan hallerini belli etmek yüzünden gurura
kapılmamak için halk tarafından istihza ve
kınama ile karĩılanacak hareketleri yapmaktan çekinmezler. İbn Arabî, melâmîleri Hak
erenlerin en baĩına geçirir. Tarik sahipleri
içinde kemale erenlerin bunlar olduklarını
söyler. Arabî’ye göre sûfî ile melâmî farkı,
melâmînin Allah’ın sırrını saklamaya dikkat etmesi ve davasının olmamasıdır. O,
Hz. Muhammed’i de melâmî sayar, çünkü
ona göre melâmîlik âbe kavseyn makamıdır,
Allah’a en yakın olma halidir. Allah yolunu
122
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
tutanlar; âbidler, sûfîler ve melâmîlerdir, fü-
tüvvet ve ahlak mevkiini melâmîden baĩka
kazanan yoktur(Sülemî, 1950: 22-25).
Fütüvvetin yani yiğitliğin sorgulandığı
ilk yıllarda tasavvufun belirmeye baĩlamasıyla fütüvvetle iliĩkilendirildiği veya fü-
tüvvetin tasavvufî bir mahiyet aldığı görülmektedir. İlk mutasavvıfl ara baktığımızda
onların ilk fütüvvet ehli oldukları göze çarpar. Onları bu denklemde buluĩturan ĩey
ise melâmetten baĩkası değildir. Fütüvvet
ve tasavvuf melâmet doktrininde ĩekillenir.
Fütüvvet ve sûfîlik arasındaki ilk bağlantı,
Irak’ta Hasan-ı Basrî’nin muhitinde kendini
gösterir. Hasan-ı Basrî “seyyidü’l-fi tyân” yani
yiğitlerin piri idi ve İslam tarihinde tasavvuf
için zemin hazırlayan daha sonra da sûfîler
tarafından kutup sayılan bir ĩahsiyetti.
O halde, o yıllarda sûfî ya da melâmî
karĩılığı kullanılan fütüvvet nasıl tanımlanmaktaydı ve yukarıda tekrarlayıp durdu-
ğumuz yiğitliğin kapsamı ve anlamı ne idi?
Ahvazlı Ali, “Fütüvvetin esası, kendini tek
faziletli görmektir.” derken Kuĩeyrî yiğitli-
ği ĩöyle tanımlar: “Fütüvvet putu kırmaktır.
Her insanın putu da kendi nefsidir. Her kim
hevâ ve hevesine karĩı gelirse hakikatte fü-
tüvvet sahibi olur.”(Sülemî, 1950: 32). Ebû
Hafs, fetâları ve melâmîleri “nefi sleri hesabı-
na hiçbir tehlikeden ürkmeyen erkek adamlar” olarak tarif eder(Sülemî, 1950: 34).
Son olarak Feridüddîn-i Attâr’ın
Hamdûn-ı Kassâr ile, ona bağlı yiğitleri arasındaki alakayı anlattığı diyaloğu aktaralım.
Hamdûn diyor ki: “Birgün Niĩâbur’un bir
semtinde dolaĩıyordum. Yiğitlikle tanınmıĩ Ayyâr Nûh ile karĩılaĩtım ve sordum:
Fütüvvet nedir? O da hangi fütüvvet, dedi;
seninki mi, benimki mi? İkisini de anlat,
dedim. O da ĩu sözleri söyledi: Ben esvabı
çıkarır, hırka giyer, sûfî olmayı umarak bu
elbiseye yaraĩır iĩler baĩarır ve Allah’tan
utanmak dolayısı ile her türlü suçtan çekinirim. Sen ise herkes hizmetine koĩmasın ve
sana aldanmasın diye hırkayı çıkarırsın. Benim fütüvvetim ĩeriatın dıĩ yüzüne uymakta, senin fütüvvetin ise kalbin sesini dinlemektedir.”( Sülemî, 1950: 48).
Sülemî, uzun süre incelediği melâmî
doktrini ĩöyle özetler: Onlar gerçek İslam
zâhitlerinin fütüvvet erbabıdır. Yiğitliği,
bütün iç ve dıĩ vasıfl arı ile baĩkalarından
çok fazla onlar yaĩatmıĩlardır. Cüneyd insaf etmiĩ olsaydı “fütüvvet Ĩam’dadır, din
Irak’tadır, gerçeklik Horasan’dadır.” demekle kalmaz, fütüvvet de gerçeklik de
Horasan’dadır, derdi (Sülemî, 1950: 36). Ba-
ĩından beri aktarıldığı üzere ilk ortaya çıktığı
zamandan bu yana fütüvvetin melâmetten
farklı bir hal olarak ele alınmadığını, semantik açıdan da her zaman birinin diğerini kar-
ĩıladığını ve ilerleyen zamanda Melâmîliğin
tasavvufu, fütüvveti ve uhuvveti kapsayan,
büyük bir doktrine dönüĩtüğünü belirtmeliyiz.
Ĩu halde fütüvvet, Melâmîlikten farklı
bir düstur ortaya koymamıĩtır. Fütüvvetin
karĩıladığı yiğitliğin özünü ise nefi sle mü-
cadelede ortaya konan manevi cengâverlik
oluĩturmaktadır. Abbasîlerden Anadolu’ya
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
123
ya da Horasan’dan Anadolu’ya, ister kurumsal isterse doktrin yoluyla bakıldığında
Anadolu’daki tasavvuf ve fütüvvet hareketlerinin özündeki melâmî tat ve lezzet hep
vardı ve bu yiğitlik ve haz okulu âhîlik teĩ-
kilatında da yaĩatılarak meslek erbabı eliyle
sebil çeĩmeleri gibi tüm insanlığa içirilmeye
çalıĩıldı.
Sonuç
Bugün Anadolu’da ĩekillenen âhîlik teĩ-
kilatı, sadece Türklere ve Anadolu’ya özgü
bir endüstri modeli ya da meslek okulu
giriĩimi olarak algılanmamalıdır. Meselenin ekonomik ve mesleki birikiminden yararlanmanın gereği ve faydası elbette tartıĩılmamalıdır. Ama hicri üçüncü asırdan
Osmanlının son dönemlerine kadar farklı
ĩubelerde yaĩatılan yiğitliğin yani fütüvvet
kurumunun ya da Melâmîliğin bu meslek
loncaları eliyle ĩebeke ĩebeke topluma yayılmak istendiği ve böylece halkın manevi
refahının hedefl endiği unutulmamalıdır.
Evinde oturan ve kendi aĩında, iĩinde olan
bireylerden; kentli, birlikte yaĩayan ve üreten toplumlara geçilmesi ile ortaya çıkan bir
ihtiyaç söz konusudur. Bu ihtiyaç, ürettiğini
satmakla baĩlayan kazanç sistemlerinin ahlakını terbiyeli kılmaktan baĩkası değildir.
Kısacası, ahîlik kurumu ya da bugünlerde sosyal etkinliğe dönüĩen ahîlik eğlenceleri tarihten kalan bir nostaljiden ibaret olarak görülmemelidir. Özellikle de daha çok
zanaatkâr esnafının teĩkilatı hiç değildir.
Fütüvvet âhîlerinin düsturu, bütün mesleklileri kapsamaktadır. Modern zamanlarda
ortaya çıkan mesleklerin eski fütüvvet ve
âhîlik kitaplarında adlarının bulunmayıĩı
onları bu düsturlardan uzak tutmaya yeterli olmayacaktır. Bu çağdaĩ meslekler, ahî
teĩkilatının peĩtemâlci esnafı kadar yiğitlik
göstermede aynı sorumluluğa sahiptir. Bugün, bu düsturları büyük ölçüde yasalarla
ve meslek tüzükleri ile oluĩturmaya çalıĩı-
yoruz ama her dönemde meslek etiğinin de
bir norm olarak etkin olması gerektiğinden
hiçbir zaman kuĩku duyulmamıĩtır.
Kısacası herhangi bir zamanda, ne tür iĩ
ya da meslek icra edilirse edilsin, nefsin istedikleri ile karĩı karĩıya kaldığımız durumlarda yiğitliğin etkin olarak yaĩatılması sorunu ile her zaman karĩılaĩacağımızdan hiç
kuĩku yoktur. Aksi halde yüzlerce yıl gönül
abidelerinin temel harcı olan Melâmî doktrini, son yüz elli yılın kökenci tasnifçiliği ile,
dejenere olmuĩ bir kısım Kalenderî zümresi üzerinden anlatmaya çalıĩmak, bir takım
mezhep ve meĩrep taassubunun malzemesi
kılmak ve güncel siyasete alet etmek, meslek etiğine ve kültür tarihine yanlı ve ĩaĩı
bakmak anlamına gelecektir.
Ma‘rûf-ı Kerhî, Ĩakîk-i Belhî, Bâyezid-i
Bestâmî’lerin riyâzet eksenli zühd sorgulamalarından itibaren oluĩan ve zamanla
kurumsallaĩan melâmet doktrini hemen
bütün zühd yolcularının vazgeçilmez azığı
olmuĩtur. Tasavvuf tarihçilerinin adlandırmak suretiyle tasnif etme ve böylece anlama
kolaycılığı yüzünden melâmet bütün zühd
sâliklerine özgü bir hal iken fetiĩize edi-
124
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
lerek ya Bâtınî ĩubelerin ya da bütünüyle
Kalenderiye’nin gezici sapkın derviĩlerinin
yaftası olarak kullanıldı. Kavramın tarihi
süreçte yaĩadığı semantik erezyonun mezhep ve tasavvuf eksenli İslamî dindarlığın
egemen havası ile de iliĩkili olduğunu söylemeliyiz. Ahmet T. Karamustafa’ya göre
bu zahitlik türünün sapkın bulunmasında
öncelikli varsayım, “modernlik öncesi İslam tarihinde bir yanda kültürel seçkinlerin
yüksek, kural belirleyen ve resmî dinleriyle
diğer yanda cahil yığınların alçak, kural kar-
ĩıtı ve âmiyâne dinleri arasında su geçirmez
bir ayrılığın olduğu(dur)”(Karamustafa,
2011: 15) fakat bu bakıĩ açısındaki ayrıĩma,
halk ve yüksek zümre ayrılığı ötesinde bir
karakter arz etmektedir. Hem taĩralı hem de
marijinal, esas itibariyle de “yoz” bir imaja
sahip olan melâmetî zâhitler, egemen havayı koklayan tarih yazarlarının da yüzlerce
yıl ilgisine mahzar olamamıĩlardır.
KAYNAKÇA
BOLAT, Ali. (2003). Bir Tasavvuf Okulu
Olarak Melâmetîlik. İstanbul.
İMÂM KURTUBÎ. (1998). El-Câmiu liAhkâmi’l-Kur’ân. Çev. M. Beĩir Eryarsoy.
İstanbul.
KARAMUSTAFA, Ahmet T. (2011). Tanrının
Kuraltanımaz Kulları. Çev. Ruĩen Sezer.
İstanbul.
Kur’ân-ı Kerîm ve Türkçe Anlamı. (1984).
Haz. Hüseyin Atay, Yaĩar Kutluay.
Ankara.
SÜLEMÎ, Ebu Abdurrahman Muhammed
b. Hüseyin. (1950). İslam Tarihinde
İlk Melâmet. Çev. Ömer Rıza Doğrul.
İstanbul.
125
YEMÎNÎ’NİN FAZÎLET-NÂME ADLI ESERİNDE GEÇEN
FİİLLERİN SÖZLÜK BİLİMSEL ANLAMLARI
THE LEXICAL MEANING OF THE VERBS IN THE WORK OF
YEMINI NAMED “FAZILET-NAME”
Yusuf TEPELİ
1
Özet
Doğumu ve ölümü hakkında herhangi
bir bilgi bulunmayan, 15. yüzyılın sonlarıyla 16. yüzyılın ilk yarısında yaĩadığı tahmin
edilen Alevi-Bektaĩi ĩairi Yemînî’nin bilinen
tek eseri Fazîlet-nâme’dir. Klasik Osmanlı Türkçesi’nin ilk döneminde 1519 yılında
yazılan, Eski Anadolu Türkçesi’nin özelliklerini de taĩıyan, bir nevi geçiĩ dönemi eseri
olan Fazîlet-nâme Hz. Ali’nin faziletlerini
anlatan biyografi k bir mesnevidir. Bu çalıĩ-
mada Tepeli(2002) tarafından iki cilt olarak
yayımlanan Dervîĩ Muhammed Yemînî-
Fazîlet-nâme eseri temel alınarak, eserde
geçen fi illerin incelemesi ve sınıfl aması yapılmıĩtır. Bu betimsel çalıĩmada ilgili eserin
söz varlığında önemli bir yer tutan fi iller
temelde sözlük bilimsel ve anlam bilimsel
sınıfl andırmalar çerçevesinde ele alınmıĩ ve
asıl fi illeri anlam bilimsel açıdan sözlüksel
anlam görünüĩleri dikkate alınarak 4 ana
baĩlık etrafında sınıfl andırılmıĩtır. Ancak,
1 Doç. Dr., Akdeniz Üniversitesi, Eğitim Fakültesi,
İlköğretim Bölümü Sınıf Öğretmenliği Anabilim Dalı.
bulgular yorumlanırken de yer yer kaynak
metnin yapısıyla iliĩkilendirilmiĩtir. Veriler
içerik analizi yöntemiyle incelenerek fi illerle ilgili elde edilen bulgular sözlük bilimsel
anlamları bağlamında tablolar hâlinde sunulmuĩtur.
Anahtar Kelimeler: Yemînî, Fazîletnâme, Sözlük Bilimi, Anlam Bilimi, Fiil Sı-
nıfl aması.
ABSTRACT
The only known work of the AleviBektashi poet, Yemini, whose birth and death dates are not known, but assumed to
have been between the end of 15th century
and the fi rst half of 16th century is FaziletName. Fazilet-Name which was written in
the fi rst period of Standard Ottoman Turkish, in 1519, have the characteristics of
Anatolian Turkish, thus was a sort of transitional period work is a biographical mesnevi (a kind of a poem written in Ottoman
Literature) telling the virtues of Hz. Ali. The
work of Derviĩ Muhammed Yemini, FaziletName, published as two covers in total have
been used as base, and the verbs in the
126
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
work have been examined and classifi ed. In
this descriptive study, the verbs of the work
taking an important place in its vocabulary
have lexically and semantically been discussed, and with regard to these scope, they
have been divided into four groups. While
the fi nding are interpreted, they have been
associated to the source text. The data have
been examined according to the approach of
content analysis, the fi ndings have been tabulated in association with lexicology.
Key Words: Yemini, Fazilet-Name, Lexicology, Semantics, Classifi cation of Verbs.
1. Giriĩ
Fazîlet-nâme, dolayısıyla Yemînî hakkında alanyazında en kapsamlı akademik
çalıĩmalar Tepeli(1994a-b; 2002a-b; 2011) ve
Kırman(2004) tarafından yapılmıĩtır. 15. yüzyılın sonları ile 16. yüzyılın baĩlarında Anadolu ve Rumeli’de yaĩadığı tahmin edilen,
asıl adı Muhammed ve Alevî-Bektaĩî inancına mensup bir “derviĩ” olan, hatta Seyyid
Nesimi, Ĩah İsmail, Pir Sultan Abdal, Fuzuli, Virani ve Kul Himmet’le birlikte Alevî-
Bektaĩî inancının Yedi Ulu Ozanı’ndan biri
olarak kabul edilen, Hafız Oğlu lâkabıyla da
bilinen Yemînî’nin yaĩamı hakkındaki bilgiler onun Ĩeyh Rükneddin’in Farsça mensur eserinden Türkçeye 74092
beyitlik bir
2 Tepeli’nin hazırladığı edisyon-kritikli metne göre
Fazîlet-nâme’de sadece son beyit Farsça olmak üzere
toplam 7409 beyit vardır(2002a: 603), eserin 7399’uncu
beytinde ise 7360 olduğu belirtilmiĩtir: “Dinilen
beytinüñ addi nihāyet/Yedi biñ üç yüz altmıĩdur
tamāmet”(Tepeli, 2002a: 602).
mesnevi olarak 1519 yılında tercüme-telif
veya adapte ettiği, Hz. Alî’nin biyografi k
bir romanı niteliğindeki biricik eseri Fazîletnâme’ye dayanılarak verilebilmektedir(bk.
Tepeli, 2002a: 3-28; Kırman, 2004; Tepeli,
2011: 50-55).
Bir metin içindeki cümlelerde geçen fi -
illerin dilbilimsel yapıları kadar o fi illerin
metin içinde yüklendikleri anlamlar da o
metnin anlaĩılmasında büyük önem taĩı-
maktadır. Her ne kadar dilbilim araĩtırmaları arasında bir metin içeriğinde geçen
kelimeler ve onların o metnin okuyucuya
taĩıdığı anlamları ve rolleri üzerine birtakım
çalıĩmalar bulunsa da metin yapısı içerisinde fi illerin rolü üzerine yapılan çalıĩmalar
oldukça sınırlıdır. Bu bağlamda bu çalıĩmada, zengin bir söz varlığına sahip Fazîletnâme’de geçen fi iller ayrıntılı olarak ele
alınmıĩ ve bunların sözlük bilimsel anlamları dikkate alınarak sınıfl andırılması ve yorumlanması yapılmıĩtır. Tepeli(2002a-b) tarafından tenkitli metin ve gramatikal dizin,
Kırman(2004) tarafından ise ĩekil ve muhteva bağlamında bilim dünyasına sunulan
7408 beyitlik Fazîlet-nâme söz varlığı açısından pek çok incelemeye kaynaklık edecek
yeterlikte ve zenginliktedir. Çünkü bu çalıĩ-
mamıza esas aldığımız Tepeli(2002a-b) yayınının Gramatikal Dizin’i içeren ikinci cildinin yaklaĩık 4663 madde baĩı, yani farklı
söz vardır. Bu 4663 söz, 25 ĩiir hariç aruzun
Mefâîlün Mefâîlün Feûlün kalıbıyla yazılan
7408 beytin her bir birinde 10 kelime olduğu
düĩünülürse 74.080 geçme sıklığına sahip
demektir(Tepeli, 2011: 54-55). Bu söz varlı-
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
127
ğından 6433 geçme sıklığına sahip 654 özel
ad Tepeli(2011) tarafından anlam bilimsel
olarak insan, aidiyet, coğrafya, organizasyon,
doküman, araç-gereç, zaman, bilim-sanat ve di-
ğer olmak üzere 9 ana baĩlık altında incelenmiĩ ve 385 farklı kelimeyle ifade edilen 230
insanla ilgili özel adın 3920 geçme sıklığıyla
ilk sırada; 68 farklı kelimeyle 57 coğrafyayla
ilgi özel varlığın 340 geçme sıklığıyla diğer
ve aidiyetle ilgili özel adlardan sonra dördüncü sırada ve Fazîlet-nâme’de bütün özel
adlar içerisinde baĩkahraman Hz. Ali ve
onunla ilgili adların %23 ile birinci, Cenabı
Allah ve onunla ilgili adların %19 ile ikinci,
Hz. Muhammed ve onunla ilgili adların %15
ile üçüncü olduğu tespit edilmiĩtir(Tepeli,
2011: 78-80). Genelde, bu özel adlar; Fazîletnâme’de gerek ĩahıs kadrosu/eyleyenler,
gerekse mekân olarak özne, nesne, dolaylı tümleç olarak fi ile/yükleme bağlanırlar.
Dolayısıyla gerek metnin yapısının, gerekse
söz varlığının anlaĩılması bağlamında fi illerin de sözlük bilimsel anlamlarının tespit
edilerek sınıfl andırılması daha da önem kazanmaktadır.
1.1. Fiiller
Gramerde sekiz kelime türünden biri
olan fi illeri Korkmaz “bir kılıĩı(yazmak, koĩ-
mak), bir oluĩu(sararmak, büyümek) veya bir
durumu(susmak, durmak) anlatan; olumlu ve
olumsuz ĩekillere girebilen kelime” ĩeklinde
tanımlar ve nitelikleri bakımından fi illeri kı-
lıĩ fi illeri, oluĩ fi illeri ve durum fi illeri(1992:
61) ĩeklinde sınıfl andırır.
Bir baĩka çalıĩmada Hacıeminoğlu ise
Türkçe’de fi illerle ilgili alandaki geleneksel
dil bilgisi çalıĩmalarını özetler nitelikte fi illeri 8 ana grupta aĩağıdaki ĩekilde sınıfl andırmıĩtır:
a) Yapılarına göre: 1. Kök fi iller, 2. Tü-
remiĩ fi iller, 3. Birleĩik fi iller.
b) Muhtevalarına göre: 1. Hareket bildiren fi iller: yürü-, vur-, 2. İĩ bildiren
fi iller: öğret-, piĩir-, 3. Oluĩ bildiren
fi iller: büyü-, sarar-, 4. Tavır bildiren
fi iller: beğen-, sev-.
c) Durumlarına göre: 1. Asıl fi iller: al-,
ver-, 2. Yardımcı fi iller: et-, ol-, yap-.
ç) Kullanıĩlarına göre: 1. Nihâî fi il olarak: gel-di-m, gid-iyor-um, 2. Mastar
olarak: oku-mak, gör-mek, 3. Fiil ismi
olarak: oku-ma, gör-me, 4. Sıfat olarak: oku-muĩ (adam), geç-en (yıl), 5.
Zarf olarak: koĩ-a koĩ-a (gitmek), çalıĩ-
arak (kazanmak).
d) Fâil(özne) ile ilgilerine göre: 1.
Etken(fâili belirli): kır-, sor-, 2.
Ettirgen(fâili dolaylı): kırdır-, sordur-,
3. Edilgen(fâili meçhul): kırıl-, sorul-,
4. İĩteĩ(fâili fazla): koĩuĩ-.
e) Nesne ile ilgilerine göre: 1. Geçiĩli
fi ller: sev-, tanı-, 2. Geçiĩsiz fi iller:
doğ-, yat-, 3. Dönüĩlü fi iller: dövün-,
giyin-.
f) Mahiyetlerine göre: 1.
Olumlu(müsbet): tut-, ye-, 2.
Olumsuz(menfi ): tutma-, yeme-, 3.
İktidârî: tutabil-, tutama- (Hacıeminoğlu, 1991: 13).
128
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
Fiillerin sınıfl andırılması konusunda
baĩka diller üzerine olan alanyazın tarandı-
ğında, örneğin İngilizce fi il sınıfl andırılması
konusunda yapılan birkaç çalıĩmaya(Pinker,
1989; Jackendoff, 1990; Levin, 1993) rastlanmaktadır, ancak bunların genellikle
birbirlerinin benzeri ya da benzer bir sı-
nıfl ama yöntemiyle yapıldığı görülmektedir. Örneğin en geniĩ kapsamlı İngilizce fi il sınıfl amasını yapan Levin’in(1993)
sınıfl andırması(taksonomisi) genellikle fi illeri birlikte kullanıldıkları edat ve isimlere
göre bir sınıfl andırma yapmıĩtır.
İngilizce fi illerin sınıfl andırılmasında bir baĩka çalıĩma da Korhonen ve
Briscoe’nun(2004) Levin’in(1993) çalıĩması-
nı temel alarak ve Levin’in sınıfl andırmasını
biraz daha daraltmak yoluyla yaptığı fi il sı-
nıfl andırma çalıĩmasıdır.
Ayrıca, yine Levin’in sınıfl andırmasından yola çıkarak İngilizce fi illerin yeni bir
sınıfl andırmasını yapan bir baĩka çalıĩma
da Kipper ve ark.(2008) yaptığı çalıĩmadır.
Kipper ve ark.(2008) çalıĩmalarında bu alanda yapılan baĩka çalıĩmaları da değerlendirerek fi il sınıfl andırma çalıĩmalarında fi illerin üç temel noktaya göre sınıfl andıklarına
dikkat çekmiĩler ve kendi sınıfl andırmalarında da bu üç temel sınıfl andırma çerçevesinde hareket etmiĩlerdir:
• İki canlı varlık arasındaki etkile-
ĩimi betimleyen fi il sınıfl arı: Bu
sınıftaki fi iller iki varlık arasında
sosyal bir ortamda geçen etkileĩim
ve iliĩkiyi ifade ederler ve bu sınıfta
betimlenen iliĩki iki varlık arasında doğrudan bir iĩ birliğini içerdi-
ği gibi iki varlık arasında bir güç
iliĩkisine de sahip olabilirler(örn.
Zorlama\“Ali Ahmet’i eve gitmeye
zorladı).
• Bir varlığın bir etkinlikle(eylemle)
arasındaki bağlantının derecesini betimleyen fi il sınıfl arı: (örn.
odaklanma\“Ali arabasını yıkamaya odaklandı”; çabalama\”Ali sorunu çözmeye çabalıyor” gibi).
• Bir varlık ile soyut kavramlar
arasındaki iliĩkiyi betimleyen
fi il sınıfl arı: (örn. Farketmek/
keĩfetmek\“Ali nefesini iki dakika tutabildiğini fark etti/keĩfetti”;
Arzu etmek/istemek\“Ali evde olmayı arzu ediyor/istiyor” gibi).
Fiillerin anlambilimsel açıdan sınıfl andırması üzerine Türk alanyazınında fazla bir kaynağa rastlanmamakla beraber,
Aydemir’in(2006) yayımlanmamıĩ doktora
tezi Türkçe’de fi illerin anlam bilimsel olarak, özellikle fi illerin sözlük bilimsel anlam
görünüĩleri üzerine yapılmıĩ, Türkiye’deki
bilimsel niteliği yüksek öncü bir çalıĩmadır.
Aydemir(2006) çalıĩmasında eylemleri sözlüksel sınıfl andırmaya esas görünüĩ
anlamlarını devingenlik, süre ve değiĩim
kavramlarını açıkladıktan sonra devingenlik, durumsallık, karmaĩık (+devingen +durumsal iĩaretli) ve ettir (-devingen –durumsal iĩaretli) anlamlı olmak üzere 4 anlamsal
sınıfa ayırmıĩtır. Aydemir, eylemlerin [ ±
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
129
devingen, ± durumsal] değerle iĩaretlenmiĩ olarak iĩleme girdiklerini söyleyerek
eylemleri iki sözlüksel anlam(devingen ve
durumsal) üzerinden dört sınıfa ayıran bir
sınıfl andırma önerir ve ettir eyleminin de bu
sınıfl andırma içinde yer alması gerektiğini
vurgular(128-129):
Devingen Durumsal
1. Devinimler + -
2. Durumlar - +
3. Karmaĩık görünüĩlüler + +
4. Görünüĩsüzler - -
Bu sınıfl andırmaya göre devinimlerin,
sözlüksel anlamlarında, yalnızca devingen
özelliği (+) iĩaretli; durumların yalnızca
durumsal özellik (+) iĩaretli; hem bir devingenlik, hem de bir durumsallık bilgisi içeren
karmaĩık görünüĩlü eylemlerin her iki gö-
rünüĩ özellikleri de (+) olarak iĩaretli ve son
olarak da hem bir devingenlik, hem de bir
durumsallık bilgisi içermeyen görünüĩsüzler ise her iki özellik açısından da (-) iĩaretli
olarak iĩleme girerler(124-125).
Burada sözlük bilimsel anlam sınıfl andırmasında hareket noktası baĩtan beri fi ilde devinim veya durumla ilgili (+) değerin
var olmasıdır. Devinim veya durumla ilgili
(-) değerin kullanıma girdikten sonra (+) de-
ğere dönüĩmesi fi illerin sözlüksel anlam sı-
nıfl andırılmasında dikkate alınmamaktadır.
Bu çalıĩmada da Aydemir’in(2006) sı-
nıfl andırması ve açıklamaları doğrultusunda Fazîlet-nâme’de geçen asıl fi illeri anlam
bilimsel açıdan sözlüksel anlam görünüĩleri
dikkate alınarak devinim fi illeri, durum fi illeri,
karmaĩık görünüĩlü fi iller ve görünüĩsüz fi iller
olmak üzere 4 ana baĩlık etrafında sınıfl andırılıp incelendiği için Aydemir’in çalıĩmasından hareketle bu 4 ana baĩlık hakkında
kısa bir bilgi vermek gerekmektedir.
Devinim Fiilleri: Sözlüksel anlamında,
durumsal özelliğinin ‘-‘ ya da ‘+’ değerle
iĩaretli olmayan, dıĩ üyesinde(öznede) fi ziksel veya zihinsel olarak devingen bir anlam
yüklü olan, ‘+’ iĩaretli tek anlamı devingenlik olan ve betimlediği olayın, devinimi sonlandıran herhangi bir üye seçmedikçe, bitiĩ-
siz olarak yorumlanabildiği fi illere devinim
fi illeri denilmektedir(Aydemir, 2006: 140).
Sözlüksel olarak iĩaretli olmayan özelliğin
söz dizimsel türetim sırasında(zamansal
gönderim yapan öğeler, nesne tümlecinin
özellikleri gibi etkenlerle) değiĩime açık olduğu varsayılır. Bu özelliğin ‘+’ değer kazanması tümcede karmaĩık görünüĩlü yorumun ortaya çıkmasına neden olur. Ancak,
bu yorum eylemin sözlüksel anlamının değil
birleĩimsel anlamın bir ürünüdür(Aydemir,
2006: 140).
Devinim fi illeri ile betimledikleri olayların hem baĩlangıç noktasına, hem de bitiĩ-
sizliğine zamansal gönderme yapmak olasıdır. “Baĩla-“ eyleminin betimlediği olay
devinimlerin betimlediği olayın baĩlangıç
noktasına gönderme yapar: “Yaĩlı adam konuĩmaya/öksürmeye baĩladı.”
130
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
Devinim fi illeri “X zaman boyunca”
türü bitiĩsiz anlatılarla birlikte kullanıldığında betimlenen olay bitiĩsiz olarak yorumlanır: “Yaĩlı adam 2 saat boyunca konuĩtu/
öksürdü.”(Aydemir, 2006: 141).
Demek ki devingen fi illerin temel özelli-
ği, sözlüksel olarak iĩleme +devingen özellikle baĩlaması ve X zaman boyunca türü bitiĩsiz
anlatılarla uyumlu yapılar sergilemesidir
Devingen üye devinimin etkisiyle yer
değiĩtiren ve sonuçsal durum ile iliĩkili olan
üyedir. Devingen üye aynı zamanda devinimin baĩlatıcısı olan üyedir(Aydemir, 2006:
149).
Durum Fiilleri: Durum bildiren fi iller,
sözlüksel anlamlarında yalnızca durumsal
anlamı ‘+’ olarak iĩaretlenmiĩ olan, (devingen, +durumsal) görünüĩ özellikleri ile iĩleme giren, zorunlu dıĩ üyelerine(öznelerine)
(+durumsal) özelliğini yükleyen, yani betimlediği durumsal anlamı özne konumundaki üyenin özellikleriyle iliĩkili olan fi illerdir. Bu türden eylemlerin öznesi “deneyimci” terimiyle ifade edilir(Aydemir, 2006:
173-174).
Karmaĩık Görünüĩlü(Devingen ve Durum Bildiren) Fiiller: Karmaĩık görünüĩ-
lülük bildiren fi iller, değiĩim betimleyen,
sözlüksel olarak (+devingen, +durumsal)
iĩaretli olan, yani devingen ve durumsallık
ifadesi taĩıyan fi illerdir. Bu tür yapılarda
genelde dıĩ üye(özne) fi illerin +devingen
anlamını gösterirken iç üye de (dolaylı tümleç veya nesne) durumsal özelliğini yansıtır.
Bazen de dıĩ üye(özne) fi illerin hem +devingen, hem de +durumsal özelliğini gösterebilir.
Görünüĩsüz(Ettirgen) Fiiller: Hem bir
devingenlik, hem de bir durumsallık bilgisi
içermeyen görünüĩsüzler ise her iki özellik
açısından da (-) iĩaretli olarak iĩleme girerler. Dıĩ üyesi, yani öznesi ne devingenlik,
ne de durumsallık bildirir, sadece iç üyeleri,
yani tümleçleri devinim veya durumsallık
bildirebilirler.
Dolayısıyla yapılan bu çalıĩmanın Türk
alanyazınına fi illerin sözlük bilimsel anlamlarının sınıfl andırılmasında bir katkı sağlayacağı beklenmektedir.
2. Amaç
Daha önce Dervîĩ Muhammed
Yemînî’nin Fazîlet-nâme adlı eserinde ge-
çen özel adların anlambilimsel olarak incelenmesi yapılmıĩ ve aynı çalıĩmayı tamamlayıcı nitelikte yine söz konusu eserde geçen
fi ilerin de sözlük bilimsel anlam görünüĩleri
dikkate alınarak ve dört ana baĩlık altında
bir sınıfl aması yapılarak Dervîĩ Muhammed
Yemînî’nin Fazîlet-nâme adlı eserinin okuyucusuna vermek istediği mesajın daha iyi
anlaĩılmasına katkı sağlamak amacıyla bu
çalıĩma ele alınmıĩtır.
3. Yöntem
Bu çalıĩmada var olan kayıt ve belgeleri
inceleyerek yeni veri toplamaya yarayan ve
“doküman metodu”, “doküman incelemesi”
ya da “belgesel tarama” olarak tanımlanan
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
131
nitel araĩtırma deseniyle Dervîĩ Muhammed Yemînî’nin Fazîlet-nâme adlı eserinde
geçen fi illerin sözlük bilimsel anlam görü-
nüĩleri dikkate alınarak bir sınıfl andırılması
yapılmıĩ ve bu sınıfl ama çerçevesinde eserde geçen fi illerin sınıfl arına göre eserde geçiĩ
yoğunlukları yüzdeliklerle ifade edilmiĩtir.
4. Bulgular ve Tartıĩma
Bu çalıĩmamıza esas aldığımız
Tepeli(2002a-b) yayınının Gramatikal
Dizin’i içeren ikinci cildinin yaklaĩık 4663
madde baĩı, yani farklı söz vardır. Bu 4663
söz, 7408 beytin her birinde 10 kelime oldu-
ğu var sayılırsa 74.080 geçme sıklığına sahip
demektir. Yapılan içerik analizi sonucunda
Yemînî’nin Fazîlet-nâme’sinde yer alan 529
asıl fi ilin 11824 kez, 4 yardımcı fi ille birlikte
ise 16323 kez geçme sıklığına sahip olduğu
tespit edilmiĩtir. Fazîlet-nâme’de geçen 533
farklı fi ilin 4663 madde baĩı içerisindeki
oranı ise %11,43 ile oldukça düĩüktür. Buna
karĩın, 533 fi ilin kelime sıklığı bakımından
Fazîlet-nâme’nin %22,03’üne tekabül ettiği
görülmektedir. Bu da eserde fi illerin geçme
sıklığının oldukça yüksek olduğu anlamına
gelmektedir. Sadece asıl fi illerin geçme sıklı-
ğı söz konusu olduğunda bu oran %15,96’dır.
Bu da eserin hem dinamikliğine, canlılığına,
sadeliğine, anlaĩılırlığına, konuĩma diline
yakınlığına bir iĩarettir, denilebilir.
“Eyle-, it-, úıl-, ol-“ yardımcı fi illeri ve bu
fi illerle kurulmuĩ birleĩik fi iller her ne kadar
bu çalıĩmanın kapsamı dıĩında tutulsa da
Fazîlet-nâme’nin söz varlığının içerisinde fi -
illerin bir bütün olarak değerlendirilebilmesi açısından bu fi illerin/bu fi illerle kurulan
birleĩik fi illerin ve asıl fi illerin sayısı, geçme
sıklığı yüzdelik dağılımı Tablo 1’de sunulmuĩtur:
Tablo 1
Asıl Fiillerle Birleĩik Fiillerin Geçiĩ Sıklığı ve Yüzdelik Dağılımı
Sıra Yardımcı fi il Çeĩit Sayısı Sıklık Oran (%)
1. ol- 728 1527 33,94
2. it-2 456 1445 32,11
3. úıl- 359 908 20,18
4. eyle- 300 619 13,75
Birleĩik fi il toplam 1843 4499 27,56
Asıl fi il toplam 529 11824 72,04
Genel toplam 2372 16323
132
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
Tablo 1’den de anlaĩılacağı üzere Fazîletnâme’de “eyle-, it-2, úıl-, ol-“ yardımcı fi illeriyle kurulan 1843 farklı birleĩik fi ilin 4499;
asıl fi illerden de 529 farklı fi ilin 11824 geçiĩ
sıklığına sahip olduğu görülmektedir. Asıl
fi illerin çeĩit sayısı birleĩik fi illerden az olmakla birlikte geçiĩ sıklığına göre %72,04
gibi yüksek bir orana sahiptir. Birleĩik fi illerin çeĩit sayısı fazla olmakla birlikte geçiĩ
sıklığına göre %27,56 gibi düĩük bir oranda
kalmaktadır.
Fazîlet-nâme’de geçen “eyle-, it-2, úıl-,
ol-“ yardımcı fi illeriyle kurulan birleĩik fi -
iller anlamsal sınıfl andırmada dikkate alınmamakla birlikte, söz varlığının içerisinde
fi illerin yerinin genel olarak değerlendirilebilmesi açısından bütün fi illerin içerisinde
Fazîlet-nâme’de geçiĩ sıklığına göre ilk 20
fi ilin yüzdelik dağılımı aĩağıda Tablo 2’de
sunulmuĩtur:
Tablo 2
Geçiĩ Sıklığına Göre İlk 20 Asıl
Fiille Birleĩik Fiilin Yüzdelik
Dağılımı
Sıra Fiil Sıklık Oran (%)
1. ol- (728) 198+1527 10,6
2. it- (456) 3+1445 8,9
3. de-/di- 1235 7,6
4. úıl- (359) 30+908 5,6
5. bil- 691 4,2
6. eyle- (300) 619 3,8
7. gel- 616 3,8
8. gör- 568 3,5
9. vir- 465 2,8
10. ir- 404 2,5
11. var- 319 2,0
12. dur-/ṭur- 306 1,9
13. iĩit- 261 1,6
14. get-/git- 237 1,5
15. úal- 235 1,4
16. al- 231 1,4
17. dut-/ṭut- 230 1,4
18. iriĩ- 216 1,3
19. söyle- 185 1,1
20. getür- 174 1,1
Toplam 68,0
Bunlar bütün fi illerin %68’ini, diğerleri
ise %32’sini oluĩturmaktadır. Bunlardan ilk
sırayı %10,6 ile “ol-“ asıl/yardımcı fi ili, ikinci sırayı %8,9 ile “it-“ yardımcı fi ili, üçüncü
sırayı %7,6 ile “de-/di-“ asıl fi ili, dördüncü
sırayı %5,6 “úıl-“ asıl/yardımcı fi ili, beĩinci
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
133
sırayı %4,2 ile “bil-“ asıl fi ili, altıncı sırayı
%3,8 ile “eyle-“ yardımcı fi ili ve yedinci sı-
rayı ise %3,8 ile “gel-“ asıl fi ili almaktadır.
Dolayısıyla geçiĩ sıklığında ilk 7’nin içinde 4
yardımcı fi ili bulunmaktadır. Ölker’in 1945-
1950 arası Türkçe’nin yazılı metinlerinden
hareketle hazırladığı kelime sıklığına göre
ilk 30 fi il ĩöyledir(2011: 383-384): olmak, etmek, bilmek, gelmek, bulunmak, demek, vermek,
yapmak, almak, görmek, istemek, yapılmak, gitmek, kalmak, çıkmak, söylemek, geçmek, baĩlamak, edilmek, göstermek, bulmak, girmek, bakmak, verilmek, çalıĩmak, görülmek, bırakmak,
alınmak, anlamak, durmak. Geçiĩ sıklığına
göre Fazîlet-nâme’deki ilk 20 fi ilden 13’ünün
ilgili çalıĩmanın ilk 30 fi ili içinde yer aldığı
görülmektedir. İlk 30 içinde yer almayan 7
fi il vardır: “kıl-“ ve “eyle-“ yardımcı fi illeriyle “ir-“, “var-“, “iĩit-“, “tut-“ ve “iriĩ-“
asıl fi illeri. Bugün, “kıl-“ ve “eyle-“ yardımcı fi illerinin kullanımının oldukça azaldığı,
yerlerini “yapmak” ve “etmek” fi illerine bı-
raktıkları söylenebilir. “İr-“, “var-“, “iĩit-“,
“iriĩ-“ fi illerinin kullanım sıklığının geçmiĩe
göre azaldığı anlaĩılmaktadır. “İr-“ ve “iriĩ-“
fi illerine göre bugün “varmak, ulaĩmak” fi -
illeri daha yaygın kullanılmaktadır. “Var-“
fi ilinin bugün “gitmek” anlamıyla pek kullanılmamasının ilk 30’da olmamasında rolü
olabilir. “İĩit-“ ve “dut-/ṭut-“ fi illerinin yer
almaması ise bu fi illerin yanı sıra bugün
“duymak ve yakalamak” fi illerinin eskiye
göre yaygın kullanılmasına bağlanabilir.
Eklerden(1, 2, 3, 4, 5, 6, 7) de anlaĩılaca-
ğı üzere, Fazîlet-nâme’de geçen toplam 529
asıl fi il Aydemir’in(2006) yaptığı sınıfl ama
ıĩığında devinim, durum, karmaĩık görünüĩlü,
görünüĩsüz olmak üzere dört ana baĩlık altında incelenmiĩtir. Eserde geçen 529 fi ilin
bu ana baĩlıklara göre geçiĩ sıklığı ve yüzdelik dağılımı Tablo 12’de verilmiĩtir.
Bu 4 ana baĩlık altında da Fazîlet-nâme
metninin verileri doğrultusunda sadece karmaĩık fi iller ayrı alt baĩlıklar altında ayrıca
ele alınmıĩtır. İlgili ana baĩlık ve/veya alt
baĩlıklar altında değerlendirilen bütün fi iller
Ek 1, Ek 2, Ek 3, Ek 4, Ek 5, Ek 6, Ek 7 olmak
üzere ekte alfabetik sırayla ve geçiĩ sıklıklarıyla birlikte dikkatlere sunulmuĩtur. Ana
baĩlıklar ve/veya alt baĩlıklar içerisinde yer
alan tablolarda ise fi iller genelde alfabetik
sırayla geçiĩ sıklığı ve yüzdelik dağılımı belirtilerek verilmiĩtir.
4.1. Devinim Fiilleri
Ek 1’den de anlaĩılacağı üzere, Fazîletnâme’de toplam 144 devinim fi ili bulunmaktadır. Bunların metinde 4263 defa geçti-
ği görülmektedir. Devinim fi illeri eserde ge-
çiĩ sıklığına göre %36,05 ile ilk sıradadır(bk.
Tablo 12). Geçiĩ sıklığına göre 144 devinim
fi ilinden ilk 15’inin yüzdelik dağılımı aĩağı-
da Tablo 3’te verilmiĩtir.
134
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
Tablo 3
Geçiĩ Sıklığına Göre İlk 15
Devinim Fiilinin Yüzdelik
Dağılımı
Sıra Fiil Sıklık Oran (%)
1. de-/di- 1235 29
2. gel- 616 14,4
3. iĩit- 261 6,1
4. get-/git- 237 5,6
5. dut-/ṭut- 236 5,4
6. söyle- 185 4,3
7. ur- 170 4,0
8. diñle- 107 2,5
9. buyur- 84 2,0
10. oúı-/oúu- 68 1,6
11. yüri-/yürü- 61 1,4
12. sür- 57 1,3
13. öldür- 57 1,3
14. ãor- 49 1,1
15. aġla- 32 0,8
Toplam 80,8
Bunlar devinim fi illerinin %80,8’ini,
diğerleri ise sadece %19,2’sini oluĩturmaktadır. Bunlardan ilk sırayı %29’la “de-/di-“
fi ili almaktadır. Bu fi il bütün fi illerin içerisinde de “ol-“ ve “it-“ yardımcı fi illerinden
sonra üçüncü, asıl fi illerin içerisinde ise ilk
sıradadır(Tablo 2, 14). Devinim fi illerinin
içerisinde de-/di- (%29), iĩit- (%6,1), söyle-
(%4,3), diñle- (%2,5), buyur- (%2,0), oúı-/
oúu- (%1,6), ãor- (%1,1) gibi iletiĩimsel devinim fi illeri %46,6 ile büyük bir orana sahiptir. Bu da metnin türü ve içeriği, yazarın üslubuyla ilgili olmalıdır. Yazar, otobiyografi k
bir anlatı niteliğindeki eserini günlük dilin
imkânları içerisinde kurgulamıĩ, eserinde
büyük ölçüde karĩılıklı konuĩmalara ve aktarmalara yer vermiĩtir. Böylelikle eserin dili
konuĩma diline yakınlaĩmıĩtır. Gel- (%14,4),
get-/git- (%5,6), yüri-/yürü- (%1,4), sür-
(%1,3) gibi konumsal devinim fi illeri %22,7
ile ikinci sıradadır. Bu da bir anlatı metni
olan eserin “mekân”ına iĩaret etmektedir.
Dut-/ṭut- (%5,4), ur- (4,0), öldür- (%1,3),
aġla- (%0,8) gibi olayla ilgili devinim fi illeri
ise eserin “olay”ıyla ilgilidir.
Fazîlet-nâme’den bunlarla ilgili birkaç
beyit aĩağıda örnek olarak verilmiĩtir:
“Didi Peyġamber aña úanı ʿaúluñ
Daḫı añlamaduñ aãlın bu naúlüñ
Ki ‘Arãlanum’ didi Allāh ʿAlì’ye
Benüm vaãìm emìnüm ol velìye”(Tepeli,
2002a: 176).
“Gerçek eriseñ er gibi meydāna gel beri
Mervānì boynın urmaġa merdāne gel
beri”(Tepeli, 2002a: 441).
“Gel i dil ehli söylet yine sāzuñ
Göñülden nuṭúa cemʿ eyle niyāzuñ”(Tepeli, 2002a: 223).
“Yüri tìz ĩol ḫaãìrüñ ardına gir
Saña úurtulmaġa ayruú ne tedbìr
Ḥüseyn’ile Ḥasen ĩimdi geliser
Seni anlar dutuban öldüriser
İmāmeyn seni bunda bulmasunlar
Ben ölmedin seni öldürmesünler”(Tepeli, 2002a: 579).
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
135
4.2. Durum Fiilleri
Ek 2’den de anlaĩılacağı üzere, Fazîletnâme’de toplam 116 durum fi ili bulunmaktadır. Bunlar metinde 3016 geçme sıklığına
sahiptir. Durum fi illeri eserde geçiĩ sıklığına
göre %25,50 ile devinim fi illeri(%36,05) ve
karmaĩık görünüĩlü fi illerden(%35,7) sonra
üçüncü sıradadır(Tablo 12). 116 durum fi ilinden eserde geçiĩ sıklığına göre ilk 15’inin
yüzdelik dağılımı aĩağıda Tablo 4’te sunulmuĩtur:
Tablo 4
Geçiĩ Sıklığına İlk 15 Durum
Fiilinin Yüzdelik Dağılımı
Sıra Fiil Sıklık Oran (%)
1. bil- 691 22,9
2. gör- 568 18,8
3. úal- 235 7,8
4. dur-/ṭur- 227 7,5
5. ol- 128 4,2
6. otur- 109 3,6
7. bak- 92 3,1
8. añla- 73 2,4
9. ãan- 73 2,4
10. sev- 63 2,1
11. ãaúın- 38 1,3
12. dile- 36 1,2
13. …idin- 28 0,9
14. uy- 28 0,9
15. yat- 25 0,8
Toplam 80,1
Geçiĩ sıklığına göre ilk 15 fi il, durum
fi illerinin %80,1’ini, diğerleri ise sadece
%19,1’ini oluĩturmaktadır. Bunlardan ilk
sırayı %22,9’la “bil-“ fi ili almaktadır. Bu
fi il bütün fi illerin içerisinde de “ol-“, “it-“
ve úıl- yardımcı fi illerinden sonra beĩinci,
asıl fi illerin içerisinde ise de-/di- fi ilinden
sonra ikinci sıradadır(Tablo 2, 14). Bunu
gör- (%18,8), úal- (%7,8), dur-/ṭur- (7,5) fi illeri takip etmektedir. Durum fi illerinin içerisinde bil- (%22,9), gör- (18,8), añla- (%2,4),
ãan- (%2,4), ãakın- (%2,1) algısal/biliĩsel/
zihinsel durum fi illeri %48,6 ile büyük bir
orana sahiptir. İkinci sırada ise %22,8 ile
úal- (%7,8), dur-/ṭur- (%7,5), otur- (%3,6),
baú- (%3,1), yat- (%0,8) konumsal durum
fi illeri yer almaktadır. % 3,3 ile sev- (%2,1),
dile- (%1,2) ruhsal/duygusal durum fi illerinin oranı ise oldukça düĩüktür.
Fazîlet-nâme’den bunlarla ilgili birkaç
beyit aĩağıda örnek olarak verilmiĩtir:
“Bu remzi bilmeyen bilmez nedür Úāf
ʿAbeådür maʿrifetden urmasun
lāf”(Tepeli, 2002a: 377).
Didi Ḥaydar bil Ādem uludur gey
Ḫalìfe úıldı anı Úādir ü Ḥayy(Tepeli,
2002a: 408).
“Kenārında bir aġaç görmiĩidüm
Yuvamı yapuban oturmıĩıdum”(Tepeli,
2002a: 366).
“Bu gülõāruñ nesìminde dil ü cān
Nice leõõet alur gör kāmil insān”(Tepeli,
2002a: 244).
Ṭurup ol dem Mūsā Firʿavn’a vardı
136
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
Selām virdi vü úarĩusında ṭurdı(Tepeli,
2002a: 414).
“Bilürdüm kim severdüñ beni cāndan
Ki maḥrūm úalmayayıduñ
imāndan”(Tepeli, 2002a: 294).
4.3. Karmaĩık Görünüĩlü (Devinim
ve Durum Bildiren) Fiiller
Eserde tespit edilen 4218 karmaĩık gö-
rünüĩlü fi il durum değiĩim, konum değiĩim,
geçiĩli-bitiĩsiz anlatılarla uyumlu ve geçiĩsizhedefte bitiĩli olmak üzere 4 alt baĩlık altında
incelendi. Fazîlet-nâme’de tespit edilen karmaĩık görünüĩlü fi iller ilgili alt baĩlıklar altında ekler bölümünde Ek 3, Ek 4, Ek 5, Ek 6
adıyla alfabetik olarak geçiĩ sıklıklarıyla sıralandı. Burada da ilgili alt baĩlıklar dahilinde
eserde tespit edilen fi illerden geçiĩ sıklıkları-
na göre ilk 15 fi ilin yüzdelik dağılımı tablolar
halinde verildi. Son olarak da bütün karma-
ĩık görünüĩlü fi illerden geçiĩ sıklığına göre
ilk 24 fi ilin yüzdelik dağılım tablosu oluĩturuldu. Ayrıca 4 alt baĩlık altında ele alınan
karmaĩık görünüĩlü fi illerin birbirlerine göre
yüzdelik dağılımları da tablolaĩtırıldı.
4.3.1. Durum Değiĩim Fiilleri
Ek 3’ten de anlaĩılacağı üzere, Fazîletnâme’de tespit edilen 4218 geçiĩ sıklığına
sahip 198 karmaĩık görünüĩlü fi ilden 73’ü
durum değiĩim fi ilidir. 433 geçiĩ sıklığına
sahip olan durum değiĩim fi illeri karmaĩık
görünüĩlü fi iller içinde %10,26 ile konum
değiĩim ve geçiĩli-hedefte bitiĩli fi illerden
sonra üçüncü sıradadır(Tablo 9). 73 durum
değiĩim fi ilinden eserde geçiĩ sıklığına göre
ilk 15’inin yüzdelik dağılımı aĩağıda Tablo
5’te düzenlenmiĩtir:
Tablo 5
Geçiĩ Sıklığına Göre İlk 15
Durum Değiĩim Fiilinin Yüzdelik
Dağılımı
Sıra Fiil Sıklık Oran (%)
1. ol- 70 16,2
2. öl- 40 9,2
3. yan- 36 8,3
4. diril-1 20 4,6
5. bayıl- 19 4,4
6. úop- 18 4,2
7. açıl- 17 3,9
8. gey- 15 3,5
9. az- 14 3,2
10. daġıl-/ṭaġıl- 14 3,2
11.
dutıĩ-/dutuĩ-/ṭutuĩ-
9 2,1
12. egil- 9 2,1
13. bükül- 7 1,6
14. art- 6 1,4
15. belür- 6 1,4
Toplam 69,4
Bunlar durum değiĩim fi illerinin
%69,4’ünü, diğerleri ise %30,6’sını oluĩturmaktadır. Bunlardan ilk sırayı %16,2 ile burada asıl fi il anlamı dikkate alınan(metinde
genelde yardımcı fi il olarak kullanılan)
“ol-“, ikinci sırayı %9,2 ile “öl-“, üçüncü sı-
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
137
rayı ise %8,3 ile “yan-“ fi illeri almaktadır.
Bunlardan “ol-“ fi ili karmaĩık fi iller(Tablo
10) ve bütün fi iller içinde ilk 15’te yer alırken “öl-“ ve “yan-“ fi illeri ise ilk 15’te yer
almamaktadır(Tablo 13). Ayrıca “ol-“ fi ilinin
asıl ve yardımcı fi il olarak kullanımı dikkate
alındığında ise Fazîlet-nâme’de geçiĩ sıklığı-
na göre %10,6 ile ilk sıradadır(Tablo 2).
Fazîlet-nâme’den bunlarla ilgili birkaç
beyit aĩağıda örnek olarak verilmiĩtir:
“Eger ölem dirilem sen bilürsin
Ger öldürüp eger diri úılursın”(Tepeli,
2002a: 337).
“O úızmıĩ furuna girdiler ol dem
Yanardı ol furun gey úatı muḥkem
Görürken Baãra ḫalúı hep tamāmet
O dem kim oldı anda bu ʿalāmet”(Tepeli,
2002a: 297).
“İriĩüp baña urdı bir ṭapanca
Bayıldum düĩdüm irince o pençe
Bilüm büküldi bünyādum yıúıldı
Olan diĩüm boġazuma ṭıúıldı”(Tepeli,
2002a: 211).
4.3.2. Konum Değiĩim Fiilleri
Ek 4’ten de anlaĩılacağı üzere, Fazîletnâme’de tespit edilen 4218 geçiĩ sıklığına
sahip 198 karmaĩık görünüĩlü fi ilden 45’i
konum değiĩim fi ilidir. 1812 geçiĩ sıklığına
sahip olan konum değiĩim fi illeri karma-
ĩık görünüĩlü fi iller içinde %42,95 ile ilk
sıradadır(Tablo 9). 45 konum değiĩim fi ilinden eserde geçiĩ sıklığına göre ilk 15’inin
yüzdelik dağılımı aĩağıda Tablo 6’da dü-
zenlenmiĩtir:
Tablo 6
Geçiĩ Sıklığına Göre İlk 15
Konum Değiĩim Fiilinin Yüzdelik
Dağılımı
Sıra Fiil Sıklık Oran (%)
1. ir- 404 22,3
2. var- 319 17,6
3. iriĩ- 216 11,9
4. gir- 166 9,2
5. geç-/giç- 83 4,6
6. düĩ- 81 4,5
7. ṭur-1,2 79 4,4
8. dön- 69 3,8
9. çık- 66 3,6
10. yet-1/yit-1 43 2,4
11. dol-/ṭol- 42 2,3
12. in- 41 2,3
13. bin- 35 1,9
14. deril- 26 1,4
15. doġ-/ṭoġ- 20 1,1
Toplam 93,3
Bunlar konum değiĩim fi illerinin
%93,3’ünü, diğerleri ise sadece %6,7’sini
oluĩturmaktadır. Bunlardan ilk sırayı %22,3
ile “ir-“, ikinci sırayı %17,6 ile “var-“, üçüncü sırayı ise %11,9 ile “iriĩ-“ fi illeri almaktadır. Bunlar sırasıyla karmaĩık fi iller içerisinde %9,6 ile ikinci, %7,6 ile üçüncü, %5,1 ile
beĩinci(Tablo 10) ve bütün fi iller içerisinde
ise %3,4 ile altıncı, %2,7 ile yedinci, %1,8 ile
on dördüncüdür(Tablo 13).
138
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
Fazîlet-nâme’den bunlarla ilgili birkaç
beyit aĩağıda örnek olarak verilmiĩtir:
“Didi úayãer ʿAlì midür bu ṭuran
Yanına varanuñ boynunı uran”(Tepeli,
2002: 275).
“Dimiĩ kim Kaʿbe öñinde ṭururdum
Maúām-ı İbrāhìm úatında gördüm
Derilmiĩ bir araya çoúluú ādem
Ṣanayduñ anda gelmiĩ cümle ʿālem
O cemʿiyyet içine ben de vardum
Úaçan kim anlaruñ úatına irdüm”(Tepeli,
2002a: 587).
Úaçan bu zaḫmıla bu bende düĩdüm
O dìvüñ ḫiõmetine dek iriĩdüm(Tepeli,
2002a: 385).
4.3.3. Geçiĩli ve İki/Üç Üyeli
Bitiĩsiz Anlatılarla Uyumlu Fiiller
Ek 5’ten de anlaĩılacağı üzere, Fazîletnâme’de tespit edilen 4218 geçiĩ sıklığına
sahip 198 karmaĩık görünüĩlü fi ilden 36’sı
geçiĩli ve iki/üç üyeli bitiĩsiz anlatılarla
uyumlu fi ildir. 303 geçiĩ sıklığına sahip olan
geçiĩli-bitiĩsiz fi iller, karmaĩık görünüĩlü fi -
iller içinde %7,18 ile son sıradadır(Tablo 9).
36 geçiĩli-bitiĩsiz fi ilden eserde geçiĩ sıklığı-
na göre ilk 15’nin yüzdelik dağılımı aĩağıda
Tablo 7’de düzenlenmiĩtir:
Tablo 7
Geçiĩ Sıklığına Göre İlk 15 GeçiĩliBitiĩsiz Fiilin Yüzdelik Dağılımı
Sıra Fiil Sıklık Oran (%)
1. aç- 58 19,1
2. úır- 53 17,5
3. kes- 41 13,5
4. boz- 23 7,6
5. düz- 14 4,6
6. úopar- 14 4,6
7. ãı- 13 4,3
8. böl- 9 3,0
9. düket- 6 2,0
10. dür- 6 2,0
11. yırt- 6 2,0
12. ayır- 5 1,7
13. ṭāġla- 5 1,7
14. biç- 4 1,3
15. büri-/bürü- 4 1,3
Toplam 86,2
Bunlar geçiĩli-bitiĩsiz fi illerin %86,2’ini,
diğerleri ise sadece %13,8’ini oluĩturmaktadır. Bunlardan ilk sırayı %19,1 ile “aç-“,
ikinci sırayı %17,5 ile “kır-“, üçüncü sırayı
ise %13,5 ile “kes-“ fi illeri almaktadır. Bunlar sırasıyla karmaĩık fi iller içerisinde %1,4
ile on yedinci, %1,3 ile on sekizinci, %1,0 ile
yirmi dördüncü(Tablo 10) ve bütün fi iller
içerisinde ise sadece “aç-“ fi ili %0,5 ile otuz
altıncıdır, diğer ikisi ise yoktur(Tablo 13).
Fazîlet-nâme’den bunlarla ilgili birkaç
beyit aĩağıda örnek olarak verilmiĩtir:
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
139
“Keserler baĩların úanın dökerler
Küfür tuḫmın kesüp ìmān ekerler
Yararlar baġrını küffār-ı dìvüñ
Sevüñ ġāzìleri cānıla sevüñ”(Tepeli,
2002a: 181).
Anuñ baĩın daḫı ʿAbbās kesdi
Belini bükdi vü yayını yaãdı
Çü bir bir on yedi kāfi r baĩını
Kesüp meydānda zeyn itdi leĩini(Tepeli,
2002a: 275).
“Ṣıduú yine Süleymānuñ çerisin
İñen úırduú uvaġın u irisin”(Tepeli,
2002a: 216).
4.3.4. Geçiĩli ve İki/Üç Üyeli
Hedefte Bitiĩli Fiiller
Ek 6’dan da anlaĩılacağı üzere, Fazîletnâme’de tespit edilen 4218 geçiĩ sıklığına
sahip 198 karmaĩık görünüĩlü fi ilden 44’ü
geçiĩli ve iki/üç üyeli hedefte bitiĩli fi ildir.
1670 geçiĩ sıklığına sahip olan geçiĩli-hedefte
bitiĩli fi iller karmaĩık görünüĩlü fi iller içinde %39,60 ile konum değiĩim fi illerinden
(%42,95) sonra ikinci sıradadır(Tablo 9). 44
geçiĩli-hedefte bitiĩli fi ilden eserde geçiĩ sıklığına göre ilk 15’nin yüzdelik dağılımı aĩa-
ğıda Tablo 8’de düzenlenmiĩtir:
Tablo 8
Geçiĩ Sıklığına Göre İlk 15 GeçiĩliHedefte Bitiĩli Fiilin Yüzdelik
Dağılımı
Sıra Fiil Sıklık Oran (%)
1. vir- 465 27,8
2. al- 231 13,8
3. getür- 174 10,4
4. bul- 167 10,0
5. úo- 100 6,0
6. çek- 67 4,0
7. ilet-/ilt- 51 3,1
8. ãal- 42 2,5
9. götür- 39 2,3
10. úoy- 39 2,3
11. gönder- 36 2,2
12. baã- 35 2,1
13. der-/dir- 35 2,1
14. at- 27 1,6
15. yıú- 27 1,6
Toplam 91,8
Bunlar geçiĩli-hedefte bitiĩli fi illerin
%91,8’ini, diğerleri ise sadece %08,2’sini
oluĩturmaktadır. Bunlardan ilk sırayı %27,8
ile “vir-“, ikinci sırayı %13,8 ile “al-“, üçüncü sırayı %10,0 ile “getür-“, dördüncü sırayı
%10,0 ile “bul-“, beĩinci sırayı %8,3 ile “úo-/
úoy-“ fi illeri almaktadır. Bunlar sırasıyla
karmaĩık fi iller içerisinde %11,0 ile birinci,
%5,5 ile dördüncü, %4,1 ile altıncı, %4,0 ile
yedinci, %3,3 ile dokuzuncu(Tablo 10) ve
bütün fi iller içerisinde ise %3,9 ile beĩinci,
140
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
%2,0 ile on ikinci, %1,5 ile on altıncı, %1,4 ile
on sekinci, %1,1 ile yirmincidir(Tablo 13).
Fazîlet-nâme’den bunlarla ilgili birkaç
beyit aĩağıda örnek olarak verilmiĩtir:
“Pelengsin almaġa virmekde körpe
Bu dirliklü iriĩmez ehl-i úurba
Oúuduñ ʿilm-i ẓāhir gey ulusın
Diriden yeg seversin ḫalú ölüsin”(Tepeli,
2002a: 477).
“Ulu dìvān úurup ol dìv oturmıĩ
Ulu dìvleri úatına getürmiĩ”(Tepeli,
2002a: 385).
“Didi i iki gözlerüm çırāġı
Ki cennet içre bulmıĩsız ṭuraġı
Cihānda dirilük bu veche dirlik
Gide keåret muʿayyen ola birlik
Ki gendü meyyitüñüz götüresiz
Fenādan bāúì mülke yitüresiz”(Tepeli,
2002a: 584).
Yukarıda 4 alt baĩlık altında tek tek betimlenen karmaĩık görünüĩlü fi iller genel olarak değerlendirildiğinde ĩunlar söylenebilir:
Ek 3, Ek 4, Ek 5, Ek 6’da sıralanıp durum değiĩim, konum değiĩim, geçiĩli-bitiĩsiz ve
geçiĩli-hedefte bitiĩli olmak üzere 4 alt baĩlık
altında yukarıda tek tek değerlendirilen 4218
geçiĩ sıklığına sahip 198 karmaĩık görünüĩ-
lü fi il bulunmaktadır. Karmaĩık görünüĩlü
fi iller eserde geçiĩ sıklığına göre yüzdelik
dağılımı aĩağıda Tablo 9’da verilmiĩtir.
Tablo 9
Karmaĩık Fiillerin Geçiĩ Sıklığı ve Yüzdelik Dağılımı
Sıra Fiil Çeĩit Sayısı Sıklık Oran (%)
1. Durum değiĩim 73 433 10,26
2. Konum değiĩim 45 1812 42,95
3. Geçiĩli-bitiĩsiz 36 303 7,18
4. Geçiĩli-hedefte bitiĩli 44 1670 39,60
Toplam 198 4218 100
Fazîlet-nâme’de 4218 geçiĩ sıklığına sahip 198 karmaĩık görünüĩlü fi ilden %42,95
ile konum değiĩim fi illeri ilk sırada, %39,60
geçiĩli-hedefte bitiĩli fi iller hemen ardından ikinci, %10,26 ile durum değiĩim fi illeri üçüncü, %7,18 ile geçiĩli-bitiĩsiz fi iller
ise son sıradadır. Bir anlatılar niteliğindeki Fazîlet-nâme’de “mekân”a varma veya
mekândan ayrılmayla ilgili geçiĩsiz konum
değiĩim eylemlerinin ağırlıkta olması ve hemen ardından da büyük ölçüde “mekân”a
varmayla, “mekân”da bulunmayla ilgili
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
141
geçiĩli-hedefte bitiĩli fi illerin gelmesi gayet
doğaldır. Karmaĩık eylemlerden konum
değiĩim eylemleri devingen özelliğini öznesinden, durum özelliğini ise dolaylı tümlecinden almaktadır; geçiĩli-hedefte bitiĩli
eylemler ise devingen özelliğini öznesinden
alırken, durum özelliğini nesnesiyle dolaylı tümlecinden kazanmaktadır. Dolayısıyla
bu iki grup fi ilde, “mekândan ayrılma” ve
“mekâna yönelme”yle ilgili bir devinimin
yanı sıra “mekânda bulunma” durumu da
söz konusudur. Konunun daha iyi anlaĩılması için bu dört karmaĩık fi il grubuna birer
örnek verelim:
Durum değiĩim fi illeri hem devinim hem
de durum özelliğini özneden almaktadır:
“Bayıldum düĩdüm irince o pençe”(Ben
hem bayılanım, hem baygın olanım).
Konum değiĩim fi illeri ise devingen
özelliğini öznesinden, durum özelliğini ise
dolaylı tümlecinden almaktadır:
“O cemʿiyyet içine ben de vardum”(Ben
hem o cemiyet içine varanım, hem de o cemiyet içinde olanım).
Geçiĩli-bitiĩsiz fi iller ise devingen özelliğini öznesinden, durum özelliğini ise nesnesinden kazanmaktadır:
“Anuñ baĩın daḫı ʿAbbās kesdi”(Abbas
onun baĩını kesendir, onun baĩı kesik olandır).
Geçiĩli-hedefte bitiĩli fi iller ise devingen
özelliğini öznesinden, durum özelliğini ise
nesnesiyle dolaylı tümlecinden almaktadır:
“Ulu dìvleri úatına getürmiĩ”(O, ulu
devleri katına getirendir, ulu devler onun
katında olandır).
Geçiĩ sıklığına göre karmaĩık fi iller içerisinde %10,26 ile üçüncü sırada yer alan
durum değiĩim fi illeri ise daha ziyade kiĩi
ve doğa devinimlerini betimleme iĩlevi olduğu söylenebilir.
Hz. Ali’nin menkabevî biyografi si niteliğindeki Fazîlet-name’de son sırada %7,18
ile geçiĩli-bitiĩsiz fi iller yer almaktadır.
Bunların Fazîlet-nâme’nin baĩkahramanı
“Allâh’ın Aslanı” Hz. Alî’nin Zülfi kar’ı ve
Düldül’üyle birçok savaĩa katılması, dolayı-
sıyla savaĩçı kimliği bu fi illerin geçiĩ sıklı-
ğıyla ilgili olabilir.
Durum değiĩim, konum değiĩim, geçiĩlibitiĩsiz ve geçiĩli-hedefte bitiĩli olmak üzere 4
alt baĩlık altında yukarıda tek tek değerlendirilen 4218 geçiĩ sıklığına sahip 198 karma-
ĩık görünüĩlü fi ilden(Tablo 9) eserde geçiĩ
sıklığına göre ilk 24’ünün yüzdelik dağılımı
aĩağıda Tablo 10’de verilmiĩtir.
142
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
Tablo 10
Geçiĩ Sıklığına Göre İlk 24
Karmaĩık Fiilin Yüzdelik Dağılımı
Sıra Fiil Sıklık Oran (%)
1. vir- 465 11,0
2. ir- 404 9,6
3. var- 319 7,6
4. al- 231 5,5
5. iriĩ- 216 5,1
6. getür- 174 4,1
7. bul- 167 4,0
8. gir- 166 3,9
9. úo-/úoy- 139 3,3
10. geç-/giç- 83 2,0
11. düĩ- 81 1,9
12. ṭur-1-2 79 1,9
13. ol- 70 1,7
14. dön- 69 1,6
15. çek- 67 1,6
16. çıú- 66 1,6
17. aç- 58 1,4
18. úır- 53 1,3
19. ilet-/ilt- 51 1,2
20. yet-/yit- 43 1,0
21. dol-/ṭol- 42 1,0
22. ãal- 42 1,0
23. in- 41 1,0
24. kes- 41 1,0
Toplam 75,3
Geçiĩ sıklığına göre ilk 24 içerisinde yer
alan fi iller, 4218 geçiĩ sıklığına sahip 198
karmaĩık görünüĩlü fi ilin %75,3’ünü, diğerleri ise %24,7’sini oluĩturmaktadır. Bunlardan ilk sırayı %11,0 ile “vir-“ geçiĩli-hedefte
bitiĩli fi ili, ikinci sırayı %9,6 ile “ir-“, üçüncü
sırayı %7,6 ile “var-“ konum değiĩim fi illeri,
dördüncü sırayı %5,5 ile “al-“ geçiĩli-hedefte
bitiĩli fi ili, beĩinci sırayı %5,1 ile “iriĩ-“ konum değiĩim fi illeri almaktadır. Bunlar sırasıyla bütün fi iller içerisinde %3,9 ile beĩinci,
%2,0 ile on ikinci, %1,5 ile on altıncı, %1,4
ile on sekizinci, %1,1 ile yirmincidir(Tablo
13). Görüldüğü gibi ilk beĩ içerisinde durum
değiĩim fi iliyle geçiĩli-bitiĩsiz fi il yer almamaktadır.
İlk 24 içerisinde geçiĩ sıklığına göre “ir-,
var-, iriĩ-, gir-, geç-/giç-, düĩ-, ṭur-, dön-,
çıú-, yet-/yit-, dol-/ṭol-, in” olmak üzere
12 konum değiĩim fi ili %38,2 ile ilk sırada;
“vir-, al-, getür-, bul-, úo-/úoy-, çek-, ilet-/
ilt” olmak üzere 8 geçiĩli-hedefte bitiĩli fi il
%31,7 ile ikinci; “aç-, úır-, kes-“ olmak üzere 3 geçiĩli-bitiĩsiz fi il %3,7 ile üçüncü; “ol”
olmak üzere 1 durum değiĩim fi ili %1,7 ile
son sıradadır.
4.4. Görünüĩsüz(Devinim ve
Durum Bildirmeyen) Fiiller
Ek 7’den de anlaĩılacağı üzere, Fazîletnâme’de, 71 görünüĩsüz, yani ettirgenlik
bildiren fi il bulunmaktadır. Bunlar metinde
327 geçme sıklığına sahiptir. Görünüĩsüz
fi iller eserde geçiĩ sıklığına göre %2,77 ile
son sıradadır(Tablo 12). Bu 71 görünüĩsüz
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
143
fi ilden eserde geçiĩ sıklığına göre ilk 15’nin
yüzdelik dağılımı aĩağıda Tablo 11’de sıralanmaktadır:
Tablo 11
Geçiĩ Sıklığına Göre İlk 15
Görünüĩsüz Fiilin Yüzdelik
Dağılımı
Sıra Fiil Sıklık Oran (%)
1. göster- 70 21,4
2. irgir-/irgür- 51 15,6
3. çıúar- 21 6,4
4. uzat- 17 5,2
5. dönder- 15 4,6
6. iriĩdür- 13 4,0
7. úaldur- 13 4,0
8. yetür-/yitür-2 11 3,4
9. aúıt- 10 3,1
10. irür- 8 2,4
11. dirgür- 5 1,5
12. düĩür- 5 1,5
13. azıt- 4 1,2
14. degĩür- 3 0,9
15. dirilt- 3 0,9
Toplam 76,1
Bunlar görünüĩsüz fi illerin %76,1’ini, di-
ğerleri ise %23,9’unu oluĩturmaktadır. Bunlardan ilk sırayı %21,4 ile “göster”, ikinci sı-
rayı %15,6 ile “irgir-/irgür”, üçüncü sırayı ise
%6,4 ile “çıúar” fi illeri almaktadır. Bunlardan
bütün fi iller içerisinde geçiĩ sırasına göre ilk
38’de sadece “göster-” fi ili %0,6 ile otuzuncudur, diğer ikisi ise yoktur(Tablo 13).
Görüldüğü gibi görünüĩsüz, yani öznesi ettirgenlik bildiren fi illerin iç üyeleri bakı-
mından “göster-” durum fi ili hariç hepsinin
devinim fi ili ya da karmaĩık görünüĩlü fi il
olduğu görülmektedir. Bunların birçoğunun
öznesi ettirgenlik yanı sıra devingenlik de
bildirdiği söylenebilir. Zaten pek çoğunun
kök ya da gövdeleri geçiĩsizdir. Bu geçiĩsiz
fi illerin üzerine “oldurganlık” bildiren bir
ek getirilerek geçiĩli yapılmıĩtır. Dolayısıyla belki de “oldurganlık” bildiren fi illeri en
azından devinimin baĩlatıcısı rolü taĩımaları dolayısıyla devinim fi ili olarak değerlendirilebilir. Tahkiye esasına bağlı edebî metinlerde edilgen ve geçiĩli fi illere ettirgenlik
eki getirilerek yapılan ettirgen fi illere çok
az baĩvurulur. Burada da görünüĩsüz, yani
ettirgenlik fi illerinin %2,77 olması, bunların
da birçoğunun devingen özellik taĩıması gayet doğaldır.
Fazîlet-nâme’den bunlarla ilgili birkaç
beyit aĩağıda örnek olarak verilmiĩtir:
“Kaçan gösterdi yüzin úuvvet-i Ḥaú
ʿAyān oldı beyān-ı úudret-i Ḥaú”(Tepeli,
2002a: 103).
“Nice senüñ gibi dìnüñ ʿadūsın
İrürdüm yasına tāze ʿarūsın
Benüm adum ʿAlì ibn-i Ebū Ṭālib
Ḫudānuñ emri küf ehline ġalib
Sen evvel ḥamle úıl ḍarbuñ göreyin
Bu dem nār-ı caḥìme irgüreyin
ʿAlìyem diyicek ol ite Ḥaydar
Süñüsin döndürüp at ãaldı ʿAnter”(Tepeli, 2002a: 481).
144
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
5. Sonuç
Eklerden(1, 2, 3, 4, 5, 6, 7) de anlaĩılaca-
ğı üzere, Fazîlet-nâme’de geçen toplam 529
asıl fi il devinim, durum, karmaĩık görünüĩlü,
görünüĩsüz olmak üzere dört ana baĩlık altında incelenmiĩtir. 529 fi ilin bu ana baĩlıklara göre geçiĩ sıklığı ve yüzdelik dağılımı
aĩağıda Tablo 12’de verilmiĩtir:
Tablo 12
Fiillerin Ana Baĩlıklara Göre Geçiĩ Sıklığı ve Yüzdelik Dağılımı
Sıra Fiil Sayısı Sıklık Oran (%)
1. Devinim 144 4263 36,05
2. Durum 116 3016 25,50
3. Karmaĩık görünüĩlü 198 4218 35,7
4. Görünüĩsüz 71 327 2,77
Toplam 529 11824
Görüldüğü gibi sözlük bilimsel anlam görünüĩleri açısından Fazîlet-nâme’de
%36,05 ile devinim fi illeri ilk sırada, hemen
peĩinden de %35,7 ile karmaĩık görünüĩ-
lü fi iller gelmektedir. Durum fi illeri %25,50
ile üçüncü, %2,77 ile görünüĩsüz fi iller ise
oldukça düĩük bir oranla son sıradadır. Devinim fi illeri %36,05 ile ilk sırada olmasının
yanı sıra öznesine göre devinim, nesnesine/
dolaylı tümlecine göre durum bildiren karmaĩık fi illerin %35,7 ile ikinci sırada olmasıyla da öznesine göre devinim bildiren fi illerin
oranı %72,2’ye çıkar. Bu da Fazîlet-nâme’nin
“durum”dan ziyade, “devinim”, yani “olay/
tahkîye-karĩılıklı konuĩma” ağırlıklı bir metin olduğunu göstermektedir. Yemînî tarafından tercüme-telif olarak öyküleĩtirilen
Fazîlet-nâme, Hz. Ali’nin 24 anlatıdan meydana gelen “menkabevî biyografi si” niteli-
ğinde bir mesnevidir3
. “Fazîlet-nâme büyük
ölçüde vak’a örgüsüne dayanan kısımlar olan
anlatılardan oluĩmuĩtur”(Kırman, 2004: 211).
Eserde tahkiye kısımlarının aralarına serpiĩtirilmiĩ mev’iza/didaktik parçacıkları ise daha
ziyade eserin “durum” fi illerinin geçme sıklı-
ğıyla ilgilidir(Kırman, 2004: 200-201).
Devinim, durum, karmaĩık görünüĩlü ve
görünüĩsüz olmak üzere 4 alt baĩlık altında
yukarıda tek tek değerlendirilen 11824 geçiĩ
sıklığına sahip 529 asıl fi ilden(Tablo 12) eserde geçiĩ sıklığına göre ilk 39’unun yüzdelik
dağılımı aĩağıda Tablo 13’te verilmiĩtir.
3 Kırman toplam 24 anlatı(2004), Tepeli ise eserdeki Farsça baĩlıklardan hareketle “Fazîlet” adıyla 19
anlatı(2002a: 8-11) olduğunu belirtmektedir. Ayrıca
Kırman “Yemînî’nin Fazîlet-nâme’sinde Muhtevâ”
baĩlıklı üçüncü bölümünü bir menâkıb-nâme ve
nasîhat-nâme olarak Fazîlet-nâme’ye ayırmıĩtır. Bir
menâkıb-nâme olarak Fazîlet-nâme’yi “Anlatıların
Yapısı” ve “Motifl er”; bir nasîhat-nâme olarak da
“Mev’izalar” ana baĩlıkları altında ayrıntılı olarak
incelemiĩtir(2004: 209-528).
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
145
Tablo 13
Geçiĩ Sıklığına Göre İlk 39 Fiilin
Yüzdelik Dağılımı
Sıra Fiil Sıklık Oran (%)
1. de-/di- 1235 10,4
2. bil- 691 5,8
3. gel- 616 5,2
4. gör- 568 4,8
5. vir- 465 3,9
6. ir- 404 3,4
7. var- 319 2,7
8. dur-/ṭur- 306 2,6
9. iĩit- 261 2,2
10. get-/git- 237 2,0
11. úal- 235 2,0
12. al- 231 2,0
13. dut-/ṭut- 230 1,9
14. iriĩ- 216 1,8
15. ol- (asıl fi il) 198 1,7
16. söyle- 185 1,6
17. getür- 174 1,5
18. ur- 170 1,4
19. bul- 167 1,4
20. gir- 166 1,4
21. úo-/úoy- 139 1,1
22. otur- 109 0,9
23. diñle- 107 0,9
24. baú- 92 0,8
25. buyur- 84 0,7
26. geç-/giç- 83 0,7
27. düĩ- 81 0,7
28. dön- 69 0,6
29. añla- 73 0,6
30. ãan- 73 0,6
31. göster- 70 0,6
32. oúı-/oúu- 68 0,6
33. çek- 67 0,6
34. çıú- 66 0,6
35 sev- 63 0,5
36. yüri- 61 0,5
37. aç- 58 0,5
38. öldür- 57 0,5
39. sür- 57 0,5
Toplam 70,5
İlk 39’daki fi iller geçiĩ sıklığına göre fi -
illerin ilk %72,4’ünü, diğerleri ise %27,6’sını
oluĩturmaktadır. Bunlardan ilk sırayı %10,4
ile “de-/di-“ devinim fi ili, ikinci sırayı %5,8
ile “bil-“ durum fi ili, üçüncü sırayı %5,2 ile
“gel-“ devinim fi ili, dördüncü sırayı %4,8 ile
“gör-“ durum fi ili, beĩinci sırayı ise %3,9 ile
“vir-“ karmaĩık görünüĩlü fi il almaktadır.
İlk 39 içerisinde geçiĩ sıklığına göre
“de-/di-, gel-, iĩit-, get-/git-, dut-/ṭut-,
söyle-, ur-, diñle-, buyur-, oúı-/oúu-, yüri-,
öldür-, sür-“ olmak üzere 13 devinim fi ili
%28,4 ile ilk sırada; “vir-, ir-, var-, al-, iriĩ-,
getür-, bul-, gir-, ko-/úoy-, geç-/giç-, düĩ-,
dön-, çek-, çıú-, aç-“ olmak üzere 15 karma-
ĩık görünüĩlü fi il %22,9 ile ikinci; “bil-, gör-,
dur-/ṭur-, úal-, otur-, baú-, añla-, ãan-, sev-“
olmak üzere 9 durum fi ili %18,6 ile üçüncü;
“göster-“ olmak üzere 1 görünüĩsüz fi il %0,6
ile son sıradadır.
146
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
Hz. Alî’nin menkabevî biyografi si niteliğindeki bir anlatılar bütünü olan Fazîletnâme’nin yapısı dikkate alınarak geçiĩ sıklı-
ğına göre ilk 39 içerisinde yer alan fi iller de-
ğerlendirildiğinde aĩağıdakiler söylenebilir:
“Gel-, get-/git-, yüri-“ devinim fi illeri;
“ir-, var-, iriĩ-, gir-, geç-/giç-, düĩ-, dön-,
çıú-“ karmaĩık görünüĩlü fi illeri; “dur-/
ṭur-, úal-, otur-, baú-“ durum fi illeri konum
bildirmektedir. Bunlar geçiĩ sıklığına göre
%25,9 ile metindeki fi illerin dörtte birini teĩ-
kil etmektedir. Bunlardan birçoğu da tahkiye esasına bağlı Fazîlet-nâme’nin mekânına
iĩaret etmektedir.
Hz. Alî’nin menkabevî biyografi si niteliğindeki bir anlatılar bütünü olan Fazîletnâme’de anlatıcı karĩılıklı konuĩmalara ve
dolaylı anlatımlara baĩvururken en fazla
“de-/di-“, sonra sırasıyla “iĩit-, söyle-, diñle-,
buyur-, oúı-/oúu-“ devinim fi illerine yer vermiĩtir. Bunların geçiĩ sıklığı %16,4’tür. Bunlar bir anlatı niteliğindeki Fazîlet-nâme’nin
hâkim ve kahraman anlatıcısıyla doğrudan
iliĩkili fi illerdir. Bu da, Yemînî’nin eserinde,
anlatıları tahkiye ederken karĩılıklı konuĩ-
malara ve dolaylı sözlere sık sık yer verdiğini gösterebilir. Böylelikle kurgusal bir anlatı
olan eserin doğallığı, canlılığı, sadeliği ve
gerçekliği sağlanmıĩ olabilir.
39 fi il içerisinde geçiĩ sıklığına göre
%15,3 ile “vir-, al-, dut-/ṭut-, getür-, ur-,
bul-, úo-/úoy-, çek-, aç-, öldür-, sür-“ olmak
üzere 11 devinim ve karmaĩık görünüĩlü
fi ilin; Fazîlet-nâme’nin ĩahıs kadrosunun
birbirleriyle veya diğer varlıklarla bedensel
temas, etkileĩim ve çatıĩma içerisinde oldu-
ğunu gösterdiği söylenebilir.
Son olarak da eserde %12,5 geçme sıklı-
ğına sahip “bil-, gör-, añla-, ãan-, sev-“ olmak
üzere biliĩsel/zihinsel/algısal/duygusal
durum bildiren 5 fi ilin de Fazîlet-nâme’nin
bir nasihatname olarak didaktik yanına iĩaret ettiği söylenebilir.
Bu çalıĩma, Türkçe’yi tıpkı bir ırmak gibi
kâh gürül gürül, kâh ĩırıl ĩırıl, kâh sâkin bir
ĩekilde akıtan fi illerin, dolayısıyla Fazîletnâme’nin aydınlatılmasına bir nebze olsa
katkı sağlarsa amacına ulaĩmıĩ olacaktır.
KAYNAKÇA
AYDEMİR, Y. (2006). Sözlüksel Görünüĩ
ve Türkçe Eylemlerin Anlambilimsel
Sınıfl andırması: Sözlükçe-Sözdizim
Etkileĩimi. Yayımlanmamıĩ Doktora
Tezi. Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler
Enstitüsü. Ankara.
DEVELLİOĞLU, F. (2010). Osmanlıca-Türkçe
Ansiklopedik Lûgat. Ankara.
HACIEMİNOĞLU, N. (1991). Türk Dilinde
Yapı Bakımından Fiiller. Ankara.
KIRMAN, A. (2004). Yemînî’nin Fazîletnâmesi-Ĩekil ve Muhtevâ Tahlili. Doktora
Tezi. Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler
Enstitüsü. İzmir.
KİPPER, K., KORHONEN, A., RYANT, N.,
ve PALMER, M. (2008). A Large-Scale
Classifi cation of English Verbs. Language
Resources and Evaluation. 42(1). 21-40.
KORHONEN, A. ve BRISCOE, T. (2004).
Extended Lexical-Semantic Classifi cation
of English Verbs. In Proceedings
of the HLT/NAACL Workshop on
Computational Lexical Semantics.
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
147
Boston, MA.
KORKMAZ, Z. (1992). Gramer Terimleri
Sözlüğü. Ankara.
LEVİN, B. (1993). English Verb Classes and
Alternation, A Preliminary Investigation.
The University of Chicago Press.
ÖLKER, G. (2011). Yazılı Türkçenin Kelime
Sıklığı Sözlüğü(1945-1950 Arası), Konya.
TDK. (2005). Türkçe Sözlük. Ankara.
TEPELİ, Y. (1994a-b). Yemînî’nin Fazîletnâmesi I(Giriĩ-İnceleme-Metin)-
II(Gramatikal İndeks). Atatürk
Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü
(Doktora Tezi). Erzurum.
TEPELİ, Y. (2002a-b). Dervîĩ Muhammed
Yemînî Fazîlet-nâme I(Giriĩ-İncelemeMetin)-II(Gramatikal Dizin). Ankara.
TEPELİ, Y. (2011). “Yemînî’nin Fazîletnâme Adlı Eserinde Geçen Özel Adlar”,
Alevilik Araĩtırmaları Dergisi, Sayı 1. s.
49-80.
EKLER
Ek Tablo 1
Devinim Fiillerinin Geçiĩ Sıklığı
Fiil Sıklık Fiil Sıklık
aġ- 2 úıl-1-3 30
aġla- 32 úımılda- 1
aġlaĩ- 1 úıy- (cāna, māla, baĩa ú.) 6
aú- 24 úoĩ- 18
añlat- 2 úov- 6
añra- 1 úulaçla- 1
ara- (çāre a.) 6 úullan- 2
arıt- (bütden a.) 2 úur- 6
ayaúla- “ayağıyla çiğnemek” 1 úurtar- 18
ayıt-/ayt- “söylemek” 22 úuã- 5
baġır- 1 úuĩat- 1
baĩla- 5 kükre- 1
besle- 6 n’eyle- 9
biliĩ- “tanıĩmak” 1 n’it- 14
boġazla- 1 oġurla- “hırsızlık yapmak” 2
buluĩ- 6 oúı-/oúu- 68
buyur- 84 öde- 3
148
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
çaġır- 18 ög- “övmek” 1
çaġla- 1 ögren- “öğrenmek” 3
çal- “vurmak” 18 ögret- “öğretmek” 12
çalıĩ- 3 ögütle- 1
çekin- “sökülmesi gerek ĩeyler için
güç kullanmak”
2 öldür- 57
çıġır- 2 öp- 23
çigne- 1 ört- 2
dadan- 1 örtün- 1
daġıt-/ṭaġıt- 6 ãaúla- 8
danıĩ- 1 ãalın-2 “salına salına yürümek” 1
de-/di- 1235 ãar- 3
dep- “tepmek” 3 ãarın- 2
depele- “tepelemek” 1 ãarã- 1
depren- “kımıldanmak” 2 ãat- 10
diñle- 107 ãataĩ- 1
diĩle- 2 ãav- 1
ditre- “titremek” 14 ãavur- 1
doúun-/ṭoúın-/ṭoúun- 6 ãay- (altunuñ ã.) 1
dolaĩ- 1 segirt- “koĩarak gitmek” 6
doldur-/ṭoldur- 15 ãıġa- “sıvazlamak” 3
dög- “dövmek” 2 ãına- 4
durıĩ-/duruĩ-/düriĩ-/dürüĩ-/ṭuruĩ-
“karĩı karĩıya gelmek, uğraĩmak”
21 sil- 1
dut-/ṭut- “tutmak” 230 ãolu- 1
em- 2 ãor- 49
es- 3 söyle- 185
eĩ-1 “toprak kazmak” 1 söyleĩ- 8
eĩ-2 “atları yarıĩ için koĩmak” 2 sür- 57
gel- 616 süri- “sürtmek” 1
gez- 7 ĩaúı- “gürlemek, ses çıkarmak” 1
ġıjġır-/úıjġur- “haykırarak saldırmak” 3 tara- 2
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
149
gider- 15 ṭoġur- 5
git-/get- 237 ṭın- 6
gönül- 1 tükür- 4
görin-/görün- 23 uç- 13
görüĩ- 4 ur- “vurmak” 170
göyündür- 1 uruĩ- “vuruĩmak” 3
gözet-2 “ip örmek” 1 yaġmala- 1
gül- 14 yaú- 29
gümle- 2 yalan- 1
gürle- 3 yalvar- 3
güt- 3 yap-2 “yapmak, kurmak” 12
ḫayḳır- 4 yapıĩ- “tutmak, yapıĩmak” 8
iç- 25 yarat- 24
ilen- 3 yaã- “yassıltmak” 1
iñilde- 1 yaz- 21
iñle- 5 ye-/yi- 32
iĩit- 261 yel- “yel gibi gitmek” 2
iĩle- 24 yeñ- “yenmek, galip gelmek” 1
úaç- 32 yu- “yıkamak” 1
úalġı- “sıçramak” 1 yun- “kendini yıkamak” 1
úap- 12 yuvalan- “yuvarlanmak” 2
úarın- “beddua etmek” 1 yügür- “hızlı gitmek, koĩmak” 13
úarva- 8 yükün- “saygıyla eğilmek” 2
úayna- 3 yüri-/yürü- 61
úıġır- “haykırmak, çağırmak” 1 yüz- “suda yüzmek” 1
Toplam 144 4263
150
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
Ek Tablo 2
Durum Fiillerinin Geçiĩ Sıklıkları
Fiil Sıklık Fiil Sıklık
ʿaceble- 1 kesil- 5
alda- 2 úılın- 2
aġırla- 1 úırıl- 8
aldan- 2 úıãúan- 1
añ- 15 úon-1 “kuĩ konmak” 18
añdur- 1 úon-2 “koyulmak” 1
añıl- 14 úonul- 1
añla- 73 úorú- 18
añlan- 2 úurıl-/úurul- 3
baġıĩla- 17 úurtıl-/úurtul- 15
baġlan- 2 oúun- 6
baú- 92 ol- 128
baãıl- 1 olun- 29
baĩar- 4 otur- 109
baĩarıl- 1 öñürtlen- “seçilmek” 1
begen- 4 ãaúın- 38
bekle- 8 ãalın-1, 3 “bırakılmak, uzanmak” 2
beliñle- “korkmak, ürkmek” 2 ãan- 73
beñze- 20 ãayıl- 1
bil- 691 sev- 63
bilin- 8 sevin- 12
bulın-/bulun- 18 ãın- 2
buĩ- “kızmak, öfkelenmek” 1 ãıt- (ödi ã.) “çok korkmak” 1
çalın- “saz çalınmak” 4 silin- 1
çök- 3 ãorul- 4
çözül- 1 söylen- “denmek” 2
dile- 36 ãulan- “su verilmek” 1
din- “denmek, söylenmek” 10 sürül- 3
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
151
dinil- “denilmek” 2 ĩaĩ- 12
diñlen- “iĩitilmek” 1 ĩaĩur- 2
dönderil- “döndürülmek” 1 tanı- 2
döy- 3 ṭañla- “hayret etmek” 7
dur-/ṭur-3-24 “durmak” 227 ṭap- 11
dutul-1/ṭutul-1 “tutulmak” 6 ṭarıl- “darılmak” 1
dürül-1 “hasır dürülmek” 1 ṭuy- “duymak” 7
düzül- 5 ululan- “yüceltilmek” 1
edeble- “terbiye etmek” 1 um- 23
eglen- “durup dinlenmek” 2 unut- 23
ekil- 2 uy- 28
esirge- 6 uyu- 9
esle- “dinlemek, aldırıĩ etmek” 1 uzan- 5
gerek- 5 ürk- 10
geyil- 1 ütül- “yenilmek” 1
gönderil- 1 viril- “verilmek” 10
gör- 568 yaúıl- 2
göy- “katlanmak, sabretmek” 1 yañıl- 8
gözet-1 “gözlemek, beklemek” 6 yapıl- 2
gözle- 2 yaradıl- “yaratılmak” 5
ınan- 45 yaraĩ- 4
…idin- 28 yarıl- 7
incin- 8 yaãan- “uzanmak, yatmak” 1
incit- 5 yaĩa- 8
iste- 23 yat- 25
iĩitil- 1 yazıl- 8
úaúı- “kızmak” 14 yen- “yemek yenmek” 1
úal- 235 yıġıl- 2
úan- “doymak, kanmak” 2 yuyul- “yıkanmak, silinmek” 1
úayır- 2 yüklen- “yük yüklenmek” 3
Toplam 116 3016
152
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
Ek Tablo 3
Karmaşık Görünüşlü Fiillerden Durum Değişim Fiillerinin Geçiş Sıklığı
Fiil Sıklık Fiil Sıklık
ac- “acıkmak” 1 eğil- “saygıyla eğilmek” 9
acı- 4 eri- 4
acıú- 1 ferlen- “nilüfer parlayarak çıkmak” 1
acın- “acı çekmek” 1 gey- “giymek” 15
açıl- 17 geyin- “giyinmek” 3
aġar- 1 gözen- “sona ermek” 1
aġırlan-“hamilelikte ağırlaĩ” 1 gözük- 1
alın- (beñzi a.) “benzi sararmak” 1 ġuããalan- 1
arın- (bütden/cehāletden a.) 2 ḫilʿatlen- “kaftan giyinmek” 1
art- 6 úaḫĩa- “dağılacak hale gelmek” 1
ayıl- 5 úapan- 2
az- 14 úapıl- 1
baĩlan- 1 úarıĩ- 5
bayıl- 19 úatıl- 1
belür- 6 úayıú- “sapmak” 1
berki- “sağlamlaĩmak” 1 úız- “ısınmak, kızmak” 2
bulan- 1 úop- “ortaya çıkmak, kopmak” 18
bulaĩ- 1 úurı- 1
buñal- 3 úuĩan- 10
bükül- 7 ol- 70
büyü- 2 oñ- “yara iyileĩmek” 3
çalúan- “çalkalanmak” 2 oñıl-/oñul- “yara iyileĩmek” 4
çatla- 1 öl- 40
çüri-/çürü- 3 ãaġal- “iyileĩmek” 1
daġıl-/ṭaġıl- 14 ãarar- 3
dilkülen- “tilkilenmek, yaltaklanmak”
1 semrü- “semirmek, ĩiĩmanlamak” 1
diñ- “dinmek, sona ermek” 1 ãol- 1
diril-1 “canlanmak” 20 söyün- “sönmek” 2
donan-/ṭonan- 3 ṭoy- 5
dökül- 1 ṭoyun- 3
dölen- 1 ulal- “büyümek” 1
döĩen- 3 uġun- “ağlaya ağlaya bayılmak” 4
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
153
dutıĩ-/dutuĩ-/ṭutuĩ- “tutuĩmak” 9 uyan- 6
dutul-2/ṭutul-2 “dili tutul-” 3 yan- 36
düken- “tükenmek” 5 yaĩar- “yeĩermek” 2
düri-/dürü-/türü- “türemek” 5
yitir-/yitür-1 “yitirmek, kendini
kaybetmek”
5
dürül-2 “yılan kıvrılmak” 1
Toplam 73 433
Ek Tablo 4
Karmaĩık Görünüĩlü Fiillerden Konum Değiĩim Fiillerinin Geçiĩ Sıklığı
Fiil Sıklık Fiil Sıklık
atlan- “ata binmek” 4 in- 41
ayrıl-/ayrul- 5 ir- “ermek, ulaĩmak” 404
bat- 4 iriĩ- “eriĩmek” 216
bin- 35 úalú- 13
çıú- 66 öñer- “ileri geçmek” 1
dal-/ṭal- 9 ãaçıl- “dağılmak, yayılmak” 4
dayan-/ṭayan- 5 ãap- 2
dayın-/ṭayın- “kaymak” 3 ãıçra- 3
deg- 11 ãıġ- 1
deril- 26 ãıġın- 4
dıúıl-/ṭıúıl- 2 siñ- “saklanmak” 3
diril-2 “derilmek, toplanmak” 2 ṭaĩ- “su taĩmak” 1
dizil- 1 toz- “toz havaya yayılmak” 2
doġ-/ṭoġ- 20 ṭur-1-2 “ayağa kalkmak” 79
dol-/ṭol- 42 uġra- 8
dolan-/ṭolan- 8 ulaĩ- 6
dön- 69 üĩ- “üĩüĩmek, toplanmak” 3
düĩ- 81 var- 319
geç-/giç- 83 yaġ- 2
gir- 166 yayıl- 1
gizlen- 2
yet-1/yit-1 “yetmek, yetiĩmek, ulaĩ-
mak”
43
göç- 6 yetiĩ- “ulaĩmak, yetiĩmek” 1
ırıl- 5
Toplam 45 1812
154
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
Ek Tablo 5
Karmaĩık Görünüĩlü Fiillerden Geçiĩli ve İki/Üç Üyeli Bitiĩsiz Anlatılarla
Uyumlu Fiillerin Geçiĩ Sıklığı
Fiil Sıklık Fiil Sıklık
ayır- 5 ov- 1
aç- 58 öñ- “yolunu kesmek” 1
biç- 4 ãı- “kırmak” 13
boz- 23 ĩeĩ- “çözmek” 1
böl- 9 ṭāġla- “dağlamak” 5
bur- (boynını b.) 1 ṭoġra- 2
bük- 7 tozut- “toz haline getirmek” 2
büri-/bürü- 4 uĩat- “parçalamak” 1
çöz- 4 üz- “kırmak, koparmak” 2
del- 2 yap-1 “kapıyı kapamak” 2
dik-2 “dikiĩ dikmek” 2 yar- 3
düket- “tüketmek” 6 yaã- “yassı yapmak” 1
dür- 6 yaãdan- “kendine yastık yapmak” 1
düz- “yapmak, düzen vermek” 14 yırt- 6
úaz- 1 yoġur- 1
kes- 41 yum- 4
úır- 53 yüli- “tıraĩ etmek” 1
úopar- 14 yüz-2 “deri yüzmek” 2
Toplam 36 303
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
155
Ek Tablo 6
Karmaĩık Görünüĩlü Fiillerden Geçiĩli ve İki/Üç Üyeli Hedefte Bitiĩli
Fiillerin Geçiĩ Sıklığı
Fiil Sıklık Fiil Sıklık
al- 231 ilet-/ilt- 51
aã- 5 it-1 3
at- 27 ek- “tohum ekmek” 7
baġla- 18 ekle- 1
baã- 35 úat- 5
bıraú- 9 úo- 100
bul- 167 úoy- 39
çek- 67 ãaç- 6
çevir- 1 ãal- 42
daú-/ṭaú- “takmak” 5 sep- 1
daúın- “takınmak” 4 ãoú- 2
der-/dir- 35 ãun- 17
dik-1 “tayin etmek” 1 ṭapdur- 3
dök- 8 urın-/urun- “vurunmak, takınmak” 3
döĩe- 1 üĩür- “toplamak” 1
getür- 174 vir- “vermek” 465
gizle- 1 viriĩ- “birbirine vermek” 1
göm- 1 yay- 1
gönder- 36 yed-/yet-2/yid-, yit-2 “yedeğine almak” 10
göndür- 1 yıġ- 4
götür- 39 yıú- 27
ıãmarla- 2 yut- 13
Toplam 44 1670
156
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
Ek Tablo 7
Görünüĩsüz Fiillerin Geçiĩ Sıklığı
Fiil Sıklık Fiil Sıklık
aġlat- 1 iĩitdür- 1
aúıt- 10 iĩlet- 2
aldur- 2 úaçur- 1
artur- 1 úaúıt- “kızdırmak” 1
azdur- 1 úaldur- 13
azıúlandur- 1 úanatlandur- 1
azıt- “azdırmak” 4 úarart- 2
batur- 1 úazıt- 1
bayılt- 1 úopart- 1
bulaĩdur- 1 úorúut- 2
büyüt- 2 úovdur- 1
çıúar- 21 úurut- 2
çürüt- 1 oġurlat- “hırsızlık yaptırmak” 3
degĩür- “değiĩtirmek” 3 oúut- 3
dirgür- “diriltmek” 5 oúutdur- 1
dirilt- 3 oñult- “iyileĩtirmek” 1
dolandur- 1 oynat- 2
dönder- 15 ãaldur- “bıraktırmak” 1
döndür- 3 ãıçrat- 1
durġur- “durdurmak” 1 söylet- 2
dürüt- “türetmek, yaratmak” 1 ṭoyur- 1
düĩür- 5 ṭutdur- 1
düzdür- 1 uçur- 2
düzet- “yaratmak, yapmak” 2 uġrat- 2
erit- 1 uãlat- “akıllandırmak, terbiye etmek” 1
getürt- 1 uydur- 1
geydür- “giydirmek” 1 uzat- 17
gidert- 1 ürküt- 1
gizlet- 1 yañılt- 1
göster- 70 yetiĩdür- “ulaĩtırmak” 1
güldür- 2 yetür-/yitür-2 “yetirmek, yetiĩtirmek” 11
gütdür- 1 yidür- “yedirmek” 3
iñilet- 1 yüklet- 3
irgir-/irgür- “eriĩtirmek” 51 yülüt- “tıraĩ ettirmek” 1
iriĩdür- “eriĩtirmek” 13 yürit- 1
irür- “eriĩtirmek” 8
Toplam 71 327
157
ANADOLU MİSTİSİZMİNDE GERÇEKLİK VE DENEYİM
REALITY AND EXPERIENCE IN ANATOLIAN MYSTICISM
Caner IĨIK1
Özet
Mistisizm görünenin ötesindeki gerçekliği aramak olarak tanımlanabilir. Aranan
ĩeyin bir gerçeklik olması onun deneyimini
gerekli kılar. Mistik deneyim bu anlamda
kendine özgü gerçekliklere karĩılık gelir.
Anadolu mistisizmi de özellikle bâtıni yönü
teolojisinin neredeyse temelini oluĩturan
Alevi Bektaĩi erenleri-gerçeklerinde çok net
bir biçimde görülür. Anadolu erenleri bâtıni
bir gerçekliği somut gerçeklik olarak yaĩarlar. Bu hal madde ile kurulan iliĩkide sınırlı
bir biçimde tasarrufu gerektirir. Erenlerin
bu mistik tecrübeyle iç içe olan hayatları
onları takip eden kiĩiler tarafından izlenir.
Bu anlamda Aleviler ruhsal yaĩantılarını
bu mistik ĩahsiyetlerin önerileri, telkinleri
ve yönlendirmeleri ile zenginleĩtirir. Mistik
olan eren Tanrısal tezahürü sürekli izlemek
isterken, mistiğe inanan Aleviler söz konusu mistiği Tanrısal tezahürün göründüğü
yer olarak kabul eder. Bu anlamda Alevilik
1 Yrd. Doç. Dr., Adnan Menderes Üniversitesi, Fen
Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü.
dinlerin bâtıni özellikleri ile barıĩık, içkin
bir inanıĩ biçimi olarak günümüzde varlı-
ğını sürdürmektedir. Bu çalıĩma mistisizm,
mistikler, mistiklerin gerçeklik anlayıĩları
ve bu gerçeklik anlayıĩına kaynaklık eden
deneyimlerin olduğuna iĩaret etmekte, buradan hareketle Aleviliğin mistik teolojisi
hakkında gerçeklik temelinde belirlemeler
yapmayı hedefl emektedir.
Anahtar Kavramlar: Mistisizm, Gerçeklik, Deneyim, Erenler, Alevi
ABATRACT
Mysticism can be defi ned as searching
for the reality beyond the visible. The searched notion should have been experienced
because it refl ects reality. To that extent,
mystical experience is referred to specifi c realities. Anatolian mysticism is clearly seen
in the facts of Alevi-Bektashi saints, notably
almost forming the esoteric theology. Anatolian saints tastes an esoteric reality as a concrete reality. This situation makes it necessary to have a limited Sufi sm formed in the
relationship with material. The lives of the
saints which are closely linked to that mysti-
158
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
cal experience are followed by their pupils.
In this sense, the Alevi enhance their spiritual lives with the proposals, inspirations
and guidance of these mystic people. While
a mystic saint wants to stare at the spiritual appearing, the Alevi believing in mysticism accept that mystic as the place where
the spiritual appearing has been seen. In this
sense, Alevism continues its existence as a
belief reconciled with esoteric properties of
other religions and being innate. This paper
points out mysticism, mystics, the reality
perception of mystics and the experiences
referring to those reality perceptions; thus
aims to make specifi cations about mystical
theology of Alevism on the basis of reality.
Key Words: Mysticism, Reality, Experience, the Saints, the Alevi.
Giriĩ
Anadolu zengin bir kültür havuzudur.
Bu kültürel havuzda birçok farklı anlayıĩ
bir arada yaĩamıĩtır. Farklılıkların bir arada
yaĩamasını sağlayan ĩey siyasi otoritelerin
yönetim becerisi değil, halk ile birlikte yaĩayan, içsel bâtıni duyarlılıkları yüksek, mistik
ĩahsiyetlerin varlığıdır. Söz konusu mistikler insanın özünün benzer olduğuna inanırlar. Bu benzerliğin insan olmaya dayalı özsel
bir benzerlik olduğunu kabul ederler.
Özde olan benzerlik insanların birbirine
yakınlık hissetmesine olanak sağlar. Mistikler baĩka varlıklarla bütünsel bir iliĩki içinde olmayı öz gibi olmak, gerçek insan olmak
olarak adlandırır. Bu mistikler, özellikle
Alevi-Bektaĩi erenleri-gerçekleri, bu bütünsel bakıĩ açısını farklı bir deneyim ve farklı
bir gerçeklik kurgusuna borçludur. Bu anlamıyla varlık olarak dikkatini farklı algılama ve bütünsel değerlendirmeye odaklayan
mistiklerin farklı gerçeklik deneyimlerine
sahip oldukları da söylenebilir.
Yukarıda iĩaret ettiğimiz tespitler üç
ana baĩlık altında daha kolay anlatılabilir.
İlk olarak mistisizmin ne olduğu ve ne anlama geldiği tanımlanır, ikinci olarak ‘gerçek’
kavramı üzerinde durulup mistisizm ile bağ-
lantısı yapılır, üçüncü olarak ise deneyim ile
gerçeklik iliĩkisi ve bunun mistik deneyimle
birleĩerek farklı bir gerçekliğe dönüĩmesinden bahsedilebilir. Bu anlamıyla çalıĩmamız,
mistiklerin gerçekliği deneyimleme biçimleri ile mistiklerin bâtıni birleĩtirici özelliklerinin iliĩkili olduğunu göstermeyi hedefl eyerek, Alevi-Bektaĩi “gerçekleri” üzerinden
belirlemeler yapmaktadır.
Mistisizm ve Mistikler
Gizemli, gizemci gibi anlamları olan
mistik, ilk bakıĩta görünmeyenin peĩinde
olan içsel, saklı, batın olanın arayıĩında olan
olarak adlandırılabilir. Mistikler hayatın
aslının doğrudan deneyimlenebileceğine
fakat bu deneyimin farklı düzeylerde algı-
lanabileceğine inanırlar. Bu algılamadaki
farklılık da mistiğin arayıĩının gerekçesi
olur. İslam içindeki mistikler olan sufi ler
bu arayıĩa delil olarak, Hz. Muhammed’in:
“Allah’ım bana eĩyayı olduğu gibi göster!” isteği gösterilir(Chittick, 1999: 24). Bu istek
aslında nesnede içkin bir kutsal gerçeklik
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
159
olduğu bilgisini kabul eder ve oradan hareket eder.
Her kiĩide olan kutsal gerçeklik anlayıĩı ve bunun peĩinde olma hali olarak
anlaĩılabilecek olan mistisizm, birçok farklı dinsel kavrayıĩ içinde de kendisini farklı farklı kodlarla fakat aynı içsel yönelimle
gösterir(Schuon, 1992:44). Mistik olan anlayıĩların bütününün birleĩiminin Felicien
Challaye’nin dediği ‘Evrensel din’ olabilece-
ği düĩünülebilir. Challaye(1998: 220); insanı
tam anlamıyla doyuma ulaĩ tırabilecek tek
dinin, bir ‘Evrensel din’ olduğunun anlaĩılacağını, özel din lerin hepsinin, kendi hesaplarınca bu duruma yardımda bulunacağını
belirtmektedir. Challaye evrensel din iddiası ile mistiklerin ifade ettiği noktayı vurgulamaya çalıĩmıĩtır. Bu nokta yukarıda da vurguladığımız farklı düzeylerde algılamanın
en kapsayıcı olanı anlamına gelmektedir.
Mistiklerin nesnenin özüne, aslına dair
yönelimleri, asla dair farklı deneyimleri
ve algılamaları da gerektirir. Bu anlamıyla
farklı algılamak için algılamayı belirleyen
duygu ve düĩünce durumunun değiĩebilirliği vurgulanır. Özel duygu durumları üzerinde zenginleĩme öğütlenir. Birçok mistik
ekol göz önüne alındığında bir genelleme
yapmak mümkündür. Bu konuda mistiklerin geneli hakkında belirleme yapan Cihangir Gener; aslolanın sevgi ve iyilik olduğunu söyleyerek, Tanrısal fıĩkırmanın bilinen
en üst düzey ifadesi olan “insanın”, iyi ve
kötünün savaĩtığı alan olduğunu belirtir.
Buradan hareketle aslolanın iyilik olduğunu, evrenin tümünün sevgi üzerine kurulu
bulunduğunu, bu sebeple ancak iyi bir insanın ruhunun, kamil insana dö nüĩebileceğini
ve Tanrı ile bütünleĩebileceğini belirtmiĩtir.
(Gener, 2003: 12). Sevgi, iyilik baĩlıkları altında özetlenen söz konusu durum üzerine
bir sürü önerisini arka arkaya sıralamaktadır. Karĩılıksız vermek olarak tanımlayabileceğimiz sevgi ile bütüne uygun hal olarak
tanımlayabileceğimiz iyilik, aslında bütün
mistik ekollerde ideal olarak kabul edilen
hallerdir.
Mistikler aslolanın gizli olduğuna inanan ve bu gizli olanı anlamak için, duygu
durumlarının kontrol edilmesi gerektiğini
düĩünen, bu kontrol ile kiĩinin algılaması-
nın değiĩebileceğine inanan kiĩilerdir. Mistikler bağlı oldukları din içinde, dinin mistikleri olarak kendilerini gösterirler. İslam
içinde mistik okuma yapanlar genel olarak
sufi diye adlandırılmıĩtır(Kılıç, 2005:12). İslam sufi leri, Hıristiyan Gnostikleri, Zen rahipleri, Alevi gerçekleri bu mistik ĩahsiyetlerden bazılarıdır.
Gerçek ve Mistisizm
Kutsallık ve bir ĩeye kutsallık atfetme
ile mistiklerin belirttiği, aslolanın deneyimi arasında bağlantı vardır. Eliade; kutsal
olana yakınlıkla varlığın doygunluğu arasında doğrudan bir iliĩki kurulabileceğini
söylemiĩtir. Bu anlamıyla kutsal güç demenin gerçeklik, ebediyet ve etkinlik anlamına
gelebileceğini tespit etmiĩtir.(Eliade, 1991:
X-XI). Gerçeklik bir manada reel olanla kar-
ĩılaĩmak anlamı taĩıyarak mistiklerin belirttiği aslolan anlamına karĩılık gelir. Aslo-
160
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
lanla herhangi bir bağ kutsalla tesis edilen
bir bağdır. Bu bağ mistik insanın gerçeklik
kavrayıĩı içinde sonsuzlukla birlikte etkin
olmak anlamına gelir. Bu noktadan hareketle ĩunu söyleyebiliriz: Mistik ĩahsiyetlerin
kutsal alan olarak kabul edilebilecek alana
teması, onlar için gerçeklik olarak kabul
edilir. Baĩka bir ifade ile mistik için gerçek
aslolana yakın olandır, aslolan görünen gibi
değildir. Görünenin ötesi olan bu kavrayıĩ,
kutsallık olarak adlandırılabileceği gibi bize
gerçek dünyayı da iĩaret eder. Bu gerçeklik
kavrayıĩı bütün mistiklerin peĩinde koĩtuğu
hal ve bilgi durumudur.
Mistiklerin farklı gerçek algılayıĩı onların ana motivasyon kaynağıdır. Carl
Vett’e göre; Bâtıniliğin hemen her çeĩidinin temelinde aynı gerçeğe ulaĩma amacı
vardır. Vett; Dante, Ja kob Boehme, Meister
Eckhart, Angelus Silesius, Ruysbroek gibi
or taçağ mistiklerinin ya da William Blake,
Swedenborg, Blavatsky, Go ethe, Rudolf
Steiner gibi modern mistiklerin ulaĩtıkları
haki katin benzerliğinden bahseder ve yanılgılar ile yansımalar perdesinin arkasında
sonsuz bir birlik olduğunu iĩaret eder. Buradan hareketle, Krishna, Manu, Buddha,
Hermes, Zer düĩt, Pythagoras, Platon ve
Hz. Muhammed’in de benzer bir hakikati
dile getirdiklerini söyler(Vett, 2004: 45). Bu
mistikler arasında sufi olarak adlandırılan,
Yunus Emre, Hacı Bektaĩ Veli, Hacı Bayram
Veli, Mevlana gibi Anadolu’dan örnekler de
verilebilir(Ceylan, 2005: 55-57). Birbirinden
çok farklı ekollerden gelmiĩ olsalar da mistikler benzer bir gerçeklik peĩindedir. Bu
sebepledir ki neredeyse bütün mistik ĩahsiyetler birbirleri ile bu farklı gerçeklik düzeylerindeki ifadeleri ile anlaĩırlar. Birbirlerinin
ne dediklerini anlar ve kendi yolları içinde
birbirlerini referans olarak gösterirler. İslam
tarihi içindeki birçok karĩıt görüĩe sahip tarikatların kurucu mistiklerinin birbirlerine
saygılı ve kabullenici oluĩları da buna güzel
bir örnektir.
Mistikler söz konusu gerçeklik durumunu, baĩka bir ifade ile aslolanın durumunu çok önemsemiĩler ve fi ziksel hayat
içinde ruhsal olanı somut olarak deneyimlemeyi arzulamıĩlardır. Bunun için yoğun bir
ruhsal süreç içinde kendilerini zorlamıĩlar,
çeĩitli çalıĩmalar ve uygulamalar gerçekleĩtirmiĩlerdir. Bu anlamıyla mistikler gö-
rünenin ötesinde olan gerçekliğe ulaĩmak
için, “kendisi sandığı kendinden kurtulup”,
“aslı-gerçeği” ile yeryüzünde buluĩmayı ve
aslının istediği gibi yaĩamayı hayatının temel hedefi haline getirmiĩtir.
Mistik Deneyim ve Gerçeklik
Mistikler, ‘gerçeklik’ olarak aslolanın
yansıdığını düĩündüğü, maddi ve ruhsal
dünyanın dengelilik halini sürekli deneyimlemeyi kendine amaç edinmiĩtir. Bu deneyimlerinde kendisi olarak sandığı ve dıĩ etkilerin
tamamen tesiri altında olan kimliklerinden
ĩuurlu bir biçimde uzaklaĩmıĩlardır. Aslolana doğru yönelim dıĩsal olandan uzaklaĩmayı zorunlu hale getirir. Bu uzaklaĩma dıĩsal
olan her ĩeye bir tepki vermek ĩeklinde değil,
daha çok hayatına dâhil olan ĩeylere anlam
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
161
vermek ĩeklindedir. Anlam verirken anlam
yelpazesindeki değerine göre bir anlam verme durumu ile karĩı karĩıyadır.
Bir mistik için bulunduğu her gerçeklik
ortamı kendisini yansıtır ve her ortamdan
kendine dair gerçekliği deneyimleyerek çıkmayı düĩünür. Bu gerçekliği deneyimlemek
bir vecd halinde görünebileceği gibi, bir ki-
ĩinin derdine derman olmak olarak da kendisini gösterebilir(Levy-Bruhl, 2006: 24-26).
Mistiğe göre Tanrısal olanın her tecelli ettiği
an, bizzat ‘aslolanın-gerçeğin’ kendisidir ve
varlığa düĩen Tanrının tezahür etmesi için
engel olan varlığın etkinliğinin ortadan kaldırılmasıdır. Bu manada kıskançlık, yalan,
nefret gibi duygular baĩka varlıkları dıĩladığı için bütünleĩtirici duygular değildir
ve ‘mistik’ bunlardan uzak durur. Bu sü-
reçte deneyimleri daha da derinleĩecek ve
Geley’in(1994:46) ifadesiyle doruğa ulaĩan
her bireysel ĩuur, külli(total) ĩuuru kucaklayabilinceye kadar ‘geniĩleyecek’, sonunda
da külli ĩuurun ta kendisi olma konumuna ulaĩacaktır. Bu halde mistik üst bir ĩuur
durumuyla karĩı karĩıya kalacaktır. Buradaki hal kendisinde olamayacak kadar bü-
tünleĩtirici bir haldir. Bu durum hakkında
Grof’un(2000) holotropik ĩuur halleri kavramı açıklayıcı olacaktır. Holotropik ĩuur kavramı ile söz konusu bütünsellik deneyimi
açıklanmakta ve bu durumun üzerine yapılmıĩ deneysel çalıĩmalar örneklenmektedir.
Mistikler deneyimi özle bağlantı anlamında düĩünmüĩlerdir. Özle bağlantı aynı
zamanda birbirleri ile bağlantı anlamına
gelmekte ve bu anlamıyla mistiklerin birbirleri ile özel bir iletiĩim ve anlama sistemi
kurdukları gerçeğini karĩımıza çıkarmaktadır. Bu konuda Reha Çamuroğlu(1999a: 54)
mistik ĩahsiyetlerin, ruhsal hayat ve maddi hayat içinde karmaĩık bir iletiĩim sistemi kurmuĩ olduklarını belirtip, bu iletiĩim
sisteminde ki baĩlıca amacın, tarihsel, kültü-
rel ve dilsel koĩullanmalardan arınmıĩ olarak kabul edilen, insan özü ile veya kutsal
zamandaki özle bağlantı kurmak olduğunu
belirtmektedir. Özde kurulan bu yakınlık aslında evrensel bir gerçekliğe de karĩılık gelmekte olup, mistik inançların, en evrensel
inançlar olduğu da söylenebilir(Çamuroğlu,
1999b: 64). Evrenseldirler fakat herhangi bir
uluslararası örgütlülüğü yoktur. En büyük
paylaĩım alanı insanın varlığındaki özüdür.
Özü ise kiĩinin “bütüne, Tanrısal-Hak olana” ait olan yönüdür.
Bütün ile öz arası iliĩki birçok düĩünü-
rün dikkatini çekmiĩtir. Bütüne dair olan
bağlılığın bâtıni bir yolculukla elde edilmesi
ve bunun özel olması bir mistik için en de-
ğerli durumdur. Bir mistiğin bu deneyimleri,
söz konusu deneyimleri yaĩamayan insanlar
için sadece bir hayaldir. Bu konuda teozof
Rudolf Steiner(2003: 28) “Bir mistiğin deneyimlerini bilmeyen bir kiĩi için bir mistik hayalperestten baĩka bir ĩey değildir” der. Kendi de
bir mistik olan Bhagwan S. R. Osho’nun su-
fi zm bağlamında yaptığı belirlemelerde söz
konusu durum açıklanmaya çalıĩılmıĩtır.
Osho(2000: 105-118) sufi zmin(İslam mistisizminin) spekülasyonlarda bulunmayacağını, oldukça gerçekçi, pragmatik
ve pratik olduğunu söyler. Ayaklarının
162
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
yere basar olduğunu, somut olduğunu
belirtir. Osho gerçekten dindar bir insan,
bir Hindu, Müslüman veya Hıristiyan
olamayacağını söylemek kadar ileri gider ve sufi nin sadece dindar olduğunu
belirterek Hz. İsa’nın da dindar olduğunu, Hıristiyan olmadığını belirtir. Ona
göre sufi dinin temellerine bakıp gereksiz ĩeyle ri elemiĩ kiĩidir. Bu anlamıyla
her ĩeyin özüne yönelmiĩ olan mistik,
dinlerin de kabuklarını atıp en gerekli
olan ve olmazsa olmaz olan prensipleri
hayatına geçirmiĩ kiĩidir.
Mistik düĩünce özellikle çağlar boyu
birçok farklı inanç ve kültüre ev sahipliği
yapan Anadolu’da da önemlidir. Anadolu
insanının psiĩik yönü güçlüdür ve ruhsal anlayıĩlarla rahat iliĩki kurabilir(Arıkdal, 1999:
295). Öyle ki savaĩlar, istilalar, kıyımlarla
sürekli tanıĩık olan coğrafya, bütünlüğünü
ve kültürel devamlılığını mistikler sayesinde koruyabilmiĩti. Bu öyle bir korumadır ki
her farklı dinin mistikleri dinler değiĩtikçe,
mistik tabiata sadık kalarak değiĩmiĩlerdir.
Bu mistikler içinde kurumsal dinlerle bağı
en zayıf olan, bu anlamıyla en doğal ve en
saf halde bulunan Alevi mistikleri önemlidir. Alevi mistikleri olan, derviĩler, sadıklar
ve âĩıklar yukarıda açıklamaya çalıĩtığı-
mız “gerçeklik” doğrultusunda hayatlarını
düzenlemiĩlerdir. Onlara göre “mistik bir
ermiĩ” olmak gerçeğin peĩine düĩmekle
mümkündür. Gerçek hem realitedir hem
de gerçek insan olmuĩ bir ĩahsiyet, bir eren
kiĩidir. “Gerçeğin demine Hû” sözü tüm
Alevi cem ve muhabbetlerinde erenlerin
zamanının ve halinin Hak olduğu ve Hak
olarak onların onayına ihtiyaç duyulduğunu dile getirmektedir. Baĩka bir anlamda
‘Gerçek’, ruh ile maddenin bir bütünlüğü
ve dengede olma halinin idrak edilmesidir.
Bu idrakin olduğu yer aynı zamanda ruhsal olanın da en saf biçimiyle tezahür ettiği
yerdir. Bu anlayıĩ mistiklerce böyle anlaĩı-
lırken, sıradan Alevilerce bu kiĩiler kutsal
ĩahsiyetlere dönüĩtürülmüĩlerdir. Halkın
bu mistik ĩahsiyetler üzerine kurduğu anlayıĩlar, söz konusu mistik ĩahsiyetlerin anlayıĩından farklıdır. Çünkü mistik ĩahsiyetler,
sürekli “gerçekle” kurduğu iliĩki vasıtasıyla aldığı bilgilerle anlayıĩını derinleĩtirmiĩ,
derinleĩirken de ait olduğu kitleyi ruhsallaĩtırmıĩtır. Fakat gerçeklere inanan kiĩiler o
kutsallığın yanında olmakla ruhsal doyum
sağlamıĩlardır. Baĩka bir ifade ile eren kiĩi
Tanrısal tezahürü görmek ve deneyimlemek
üzere bir hayat yaĩarken, sıradan bir Alevi
bu ereni Tanrısal zuhurun kaynağı olarak
görmüĩ ve ondan himmet(yardım) ve ruhsal deneyim beklemiĩtir.
Anadolu Alevi mistikleri olan derviĩ,
eren ve “gerçeklerin” Tanrısal olanla ilgili
kavrayıĩları doğal, tabii, baĩka bir ifade ile
naturalistiktir. Bu doğallık batı fi lozofl arı tarafından bir benzer ĩekliyle Panteizm olarak
ifade edilmiĩtir. Cihangir Gener(2003: 11-
12); tek Tanrılı dinlerde yaradan-yaradılan
ikilemi olduğunu, Pan teizm’de ise bu ikilemin olmadığını dile getirerek, var olan
her ĩeyin Tanrı’dan südur etmiĩ olduğunu
ve her ĩeyin Tanrı’yı oluĩturduğunu, bu
anlamda evren ve Tanrı’nın bir olduğunu
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
163
belirtmiĩtir. Bu anlayıĩ aslında “Alevi mistiklerinin” anlayıĩına da yakın bir anlayıĩtır.
Çünkü bilinmezlik ve bilebilme imkânı çift
yönlü olarak insanın payına düĩen durumdur. Baĩka bir ifade ile, evrenin bilinmezliği
içinde Tanrı’nın bilinmezliği saklıdır, doğanın bilinebilirliği içinde de insanın anlaĩı-
labileceği saklıdır. Anadolu mistikleri olan
Alevi mistiklerine göre, hayat devam ettiği
sürece insanın kendini ve çevresini anlama
süreci de devam edecektir. Bu bütünlük
içinde bakmak, kiĩinin Tanrı’yı yadsımasını değil, aksine Tanrı’nın tezahür ettiği
alanları keĩfetmesi sorumluluğunu kiĩiye
yükleyecektir. Bu anlamıyla mistikler, kendinden uzaklaĩmadan mistik deneyimi eĩ-
yanın hakikatinin ortaya çıkması yönünde
yaĩamaya çalıĩan kiĩiler olacaktır. Felsefi
bir hareket olan panteizm belli bir müddet
sonra, doğacılık ve Tanrısızlığa dönüĩmüĩ
olsa da Anadolu mistiklerinden olan Alevi
“gerçekler” arasındaki, bu kavrayıĩ bir bü-
tünlük ve yansıma fi kri ile birlikte Tanrısal
olanın ortaya çıkması anlamında bir yaĩayıĩ biçimine dönüĩmüĩtür. Bu ise Hermetik
bir prensip olan “Yukarısı nasılsa aĩağıdaki de
öyledir”
2
prensibine uygun bir haldir. Mistikler, Tanrı’dan kendini ayırmazlar, Tanrı’yı,
evreni, insanı bir bütünlük içinde birbirine
yansıyan, tezahür eden bütünlükler olarak
düĩünürler. Bu anlamıyla mistisizm gerçekliği farklı düzeylerde fakat hep bir bütünlük
içinde algılayarak, insana bütünlüklü bir geliĩim yolu önerir.
2 Hermetik prensipler: bkz. Iĩık, 2007.
Sonuç
Mistikler hayatı ruhsal prensiplerle
ĩekillendirip kutsala ulaĩmaya çalıĩan, somut deneyimlerle kutsalın içine dalıp onu
anlamlandıran kiĩilerdir. Kutsal olmak ve
kutsalın yanında olmak insanların ruhsal
arayıĩı içinde sürekli vardır. Kutsal olan ise
mistiklere göre yaĩamın içinde saklıdır ve
bu saklılık farkındalık-keĩf ile ortaya çıkarılmalıdır. Mistik inançlar söz konusu saklı
olanın, içsel olduğu konusunda hemfi kirdir.
Bu içsel olan ise deneyimlenip fark edilebilecek bir ĩeydir. Bâtıni özelliği olan kiĩi mistik
karakterlidir. Mistik ise baĩka bir gerçekliği
somut olarak yaĩamak hedefi nde olan kimsedir. Çünkü mistik, göründüğünden baĩka
bir ĩey olduğunu deneyimlediğini düĩü-
nür. İĩte bu deneyimlenen gerçeklikler, bu
gerçeğin insanda ortak olduğunu savunan
mistiklerin anlayıĩıyla paralellik gösterir.
Mistikler farklı bir gerçekliğin somut deneyimine inanır ve ona göre yaĩarlar. Bu mistik ĩahsiyetlerin yoğun olarak bulunduğu
coğrafya olan Anadolu, mistisizmi anlamak
için çok önemlidir.
Anadolu mistikleri yaĩadıkları coğrafyadaki farklı kültürel ve dinsel gelenekleri
mistik anlayıĩ etrafında birleĩtirmiĩtir. Gü-
nümüzde Anadolu’da olan farklı düzeylerdeki dinsel kavrayıĩlar içinde söz konusu mistik tutkalı görmek mümkündür. Bu
mistik yönün en doğal biçimi ise kurumsal
yönü daha az geliĩmiĩ olan Alevilik ve Alevi mistiklerinde görünmektedir.
164
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
Mistikler farklı gerçeklik kurgularından
hareket ederek, aslolana dair bir yolculuğu
hedefl erler. Bu maksat bazı içsel kurallara
uymayı gerekli kılar. Kiĩi kurallara uyup
geliĩimini tamamladıkça, farklı düzeylerdeki gerçekliği deneyimlemeye baĩlar. Her
deneyim kutsal olanın yeniden keĩfi ve kutsal olanın gerçeklik alanında tezahürü anlamına gelmektedir. Bu anlamıyla Anadolu
mistiklerince kutsal olan, sürekli kendini
yenileyerek mistikler vasıtasıyla kendisini
aĩikâr eder. Bu süreç insanın mükemmelleĩme süreci ile paralel olarak gitmektedir.
Mistisizm bu anlamıyla farklı bir gerçekliği
deneyimleme imkânı sunması ile soyut konuların somut deneyimine dayanmakta ve
somut deneyimi savunarak, soyutlamaları
ete kemiğe büründürmektedir.
KAYNAKÇA
ARIKDAL, Ergun. (1999). Büyük Sentez
Tekamül. İstanbul.
CEYLAN, Ömür. (2005). Böyle Buyurdu Sufi .
İstanbul.
CHALLAYE, Felicien. (1998). Dinler Tarihi.
Çev: Semih Tiryakioğlu. İstanbul.
CHITTICK, William. (1999). Hayal Âlemleri
İbn-Arabî ve Dinlerin Çeĩitliliği Meselesi.
Çev: Mehmet Demirkaya. İstanbul.
ÇAMUROĞLU, Reha. (1999a). Bektaĩilikte
Zaman Kavrayıĩı Dönüyordu. İstanbul.
ÇAMUROĞLU, Reha. (1999b). Enel-Hakk
Demiĩti Nesimi Sabah Rüzgârı. İstanbul.
ELİADE, Mircea. (1991). Kutsal ve Dindıĩı.
Çev: Mehmet Ali Kılıçbay. Ankara.
GELEY, Gustave. (1994). Ĩuuraltından Ĩuura
Geçiĩ. Çev: Yavuz Keskin. İstanbul.
GENER, Cihangir. (2003). Ezoterik- Bâtıni
Doktrinler Tarihi. Ankara.
GROF, Stanislav. (2000). İnsan Ĩuurunun
Yeniden Keĩfi Kozmik Oyun. Çev:
Levent Kartal. İzmir.
KILIÇ, Mahmut Erol. (2005). Sufi ve Ĩiir:
Osmanlı Tasavvuf Ĩiirinin Poetikası.
İstanbul. LEVY-BRUHL, Lucien. (2006).
İlkel Toplumlarda Mistik Deneyim ve
Simgeler. Çev: Oğuz Adanır. Ankara.
OSHO, Bhagwan Shree Rajneesh. (2000). Zen
Yolu/ Tasavvuf Yolu. Çev: Sertaç Kartal.
İstanbul.
STEINER, Rudolf. (2003). Kozmik Hafıza
Tarihöncesinde Dünya ve İnsan. Çev:
Anita Tatlıer. İstanbul.
VETT, Carl. (2004). Derviĩler Arasında İki
Hafta. Çev: Ethem Cebecioğlu. İstanbul.
165
GELENEKSEL BAĞLAMA ÖĞRENME SÜRECİ
(Farklı Görüĩler Bağlamında Nitel Bir Analiz)
LEARNING PROCESS OF TRADITIONAL BAGLAMA
(A QUALITATIVE ANALYSIS IN THE CONCEPT OF
DIFFERENT VIEWS)
Zekeriya KAPTAN1
ÖZET
Bu çalıĩmada; ülkemizde(Türkiye’de)
geleneksel halk müziğimizin birincil çalgılarından “Bağlama” nın öğretimi nasıl olmalı-
dır sorusuna cevap aranmıĩtır. Ülkemizde
bağlama öğretimi her ne kadar akademik
bir boyut kazanmıĩ olsa da, bağlamanın geleneksel yönü, öğretimde farklı bakıĩ açıları-
nı da beraberinde getirmektedir. Bu çalıĩma
söz konusu farklı bakıĩ açılarının “tartıĩma
boyutu” üzerine yoğunlaĩmakta ve özellikle
uzun süreli bağlama öğreticiliği yapan kiĩiler aracılığıyla bu farklılıkların önemine bilimsel bir katkıda bulunmaktır.
Betimsel bir nitelik taĩıyan araĩtırmada
veriler, “Görüĩme” yoluyla elde edilmiĩ-
tir. Görüĩmede “Yapılandırılmıĩ Görüĩme
Tekniği” kullanılmıĩtır. Buna göre, gerekli
verileri toplamak üzere araĩtırmacı tarafın-
1 Yrd. Doç. Dr., Cumhuriyet Üniversitesi, Eğitim
Fakültesi, Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümü Müzik
Anabilim Dalı.
dan görüĩme soruları hazırlanmıĩ ve tüm
görüĩmeler bu sorular çerçevesinde gerçekleĩtirilmiĩtir. Araĩtırma sonunda elde edilen
veriler, “Betimsel Analiz” yöntemiyle değerlendirilmiĩtir. Değerlendirmeler sonucunda
bağlama öğretiminin kendine özgü bir yapıda bütünlük bulduğu düĩüncesi kendini
göstermiĩtir.
Anahtar Kelimeler: Bağlama, Bağlama
Öğretimi, Geleneksel.
ABSTRACT
In this study, we have searched for the
answer of the question including the concept
of teaching of traditional baglama which is
one of the crucial instruments of traditional
folk music. Although the teaching how to
play this instrument has acquired an academical dimension in our country, the traditional side of baglama brings different
manner of thoughts and tactics in teaching
process. In this paper, we will focus on the
discussion dimension of the subject from different points of view by contributing to the
166
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
importance of these differences by means of
qualifi ed instructors of baglama.
The data in the research having characteristics of a descriptive representation have
been obtained by means of interviews. During the interviews, “the structural interview
technique” has been used. To that extent,
certain questions have been prepared to collect the necessary data by researchers, and
all the interviews have been followed on
within the framework of these questions.
The data obtained from the research have
been evaluated according to “the descriptive analysis approach”. In the end of the
evaluations, the thought suggesting that the
technique of teaching baglama is an entirety
in its own specifi city.
Key Words: Baglama, Teaching of
Baglama, Traditional.
1. GİRİĨ
İnsanoğlunun hayatta kalma çabası
kültürü yaratarak toplumsallığını doğururken, toplumsal iliĩkileri, o kültür içerisinde
zorunlu olarak sanatı ve eğitimi meydana
getirdi. Böylece toplumsallığı rastlantıya
bırakmamıĩ oldu. Sanat bu iliĩkilerin düĩ-
gücüsel yanıyla ilgilenirken eğitim, sanatın
da içinde olduğu bir süreçte toplumsallık
adına yapılanların yeni kuĩaklara aktarılmasıyla ilgilendi.
Sanat, insanoğlunun düĩ-gücüsel yanının çeĩitliliğine bağlı olarak farklılaĩtı ve
bunlardan biri olarak sanatın sesler boyutuyla iliĩkili olan müzik sanatı doğdu. Bugün karmaĩık bir sanat dalı olarak uzun yılların eğitimini ve emeğini gerektiren müzik
sanatı, diğer sanat dalları arasında en ilkel
ve en temel güdülerden kaynaklanmıĩ olanıdır. İlk insanın doğa seslerini yansıtması,
kendi sesini rüzgârın, denizin, kuĩun sesine
benzetmesi; ezginin doğması yolundaki ilk
adımları oldu. Kuĩkusuz insanlık tarihinde
ilk çalgı, insan sesidir. Müzik yapmada önce
kendi sesini kullanan insan, sonrasında bununla yetinmeyerek baĩka araçlar bulma ve
geliĩtirme yoluna gitti(Selanik, 1996:3; İlyasoğlu, 1999:5-7; Say, 2005:7-8). Dolayısıyla;
insanoğlu kendi sesini doğanın sesiyle bü-
tenleĩtirerek çalgıyı oluĩturdu.
Bunlardan biri de Türk halk kültürü
açısından “Bağlama” idi. Bağlama, Anadolu insanının kültürel birikimini, duygularını, düĩüncelerini yalın ve çarpıcı yönleri
ile bünyesinde taĩıyan, yansıtan temel bir
halk çalgısıdır. Kökleri tarihin derinliklerine
uzanan ve binlerce yıllık bir oluĩum süreci
geçiren bu çalgı, en önemli değiĩim ve geliĩimini, çok çeĩitli, bir o kadar da zengin
kültürlerin iç içe yoğrulduğu Anadolu’da
sağlamıĩtır(Parlak, 1998:9-11; Taptık,
1976:2-4).
Araĩtırmalar, bağlamanın Asya kökenli Kopuz’dan geldiğini ortaya koymaktadır.
Asya insanının en eski kültür ürünlerinden
biri olarak kabul edilen kopuz; çok geniĩ bir
sahaya yayılmıĩ ve adeta ait olduğu toplulukların bir sembolü haline gelmiĩtir(Parlak,
1998:5). Duygulu(2006), konuya iliĩkin ĩunları belirtmektedir; “Asya içlerinden gelen
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
167
kopuz geleneğinin bugüne ulaĩabilmiĩ bi-
çimi olan bağlamanın, Anadolu’daki tambur tipli çalgılarla sentez oluĩturduğu bir
gerçektir.” Kopuz çalgısının uzunca bir süre
Anadolu’da kullanılması sonrası 13. yüzyıldan itibaren kopuz adının giderek kullanılmamaya, hatta bir süre sonra unutulmaya,
kaybolmaya baĩladığı görülmektedir(Ekici,
1993:9).
Ülkemizde en yaygın ĩekilde kullanılan
çalgıların baĩında bağlama gelmektedir. Bununla birlikte yüzyıllardır süregelen bağlama çalma geleneği, bugün halen devam etmektedir. Bu geleneğe bağlı olarak bağlama
öğrenimi ve öğretimi zamanla, bir gereksinim haline dönüĩmüĩtür.
Baĩlangıçta taklit ve model alma(usta-
çırak) yoluyla öğrenilen bağlamanın kurumsal anlamda ilk eğitimi, 1960’lı yıllarda İstanbul Aksaray Musiki Cemiyeti’nde bağlama
sanatçısı Nida Tüfekçi’nin bağlama dersleri
vermesiyle gerçekleĩmiĩtir. Bundan sonra
ise 1975 yılında İstanbul Türk Müziği Devlet Konservatuvarı’nın açılmasıyla bağlama
eğitimi daha akademik bir ortamda devam
ettirilmiĩtir. Bu kurumda ilk olarak bağlama
dersleri Arif Sağ tarafından verilmeye baĩ-
lanmıĩ, daha sonra ise Nida Tüfekçi, Orhan
Dağlı ve Yavuz Top gibi önemli isimlerle bağlama dersleri sürdürülmüĩtür(Kurt,
1989:7).
Ülkemizde akademik anlamdaki bağ-
lama dersleri daha sonraki yıllarda açılan
Türk Müziği Konservatuvarları’nda devam
ettirilmiĩ, bu konservatuvarlar sırasıyla, Ege
Üniversitesi Türk Müziği Devlet Konservatuvarı, Gaziantep Üniversitesi Devlet Türk
Müziği Konservatuvarı ve Sakarya Üniversitesi Türk Müziği Devlet Konservatuvarları
olmuĩtur. Eğitim fakültelerine bağlı Müzik
Öğretmenliği bölümleri içerisinde ilk kez
bağlama eğitimi, 1970’ten sonra Gazi Üniversitesi Müzik Eğitimi Bölümü’nde verilmiĩ, daha sonraları birçok müzik öğretmenliği bölümleri ve Anadolu Güzel Sanatlar
liselerinde bağlama eğitimi yer almıĩtır(Say,
2005:30-32).
Diğer yandan bağlama eğitimi, daha
sonraları kurulan bazı özel dershaneler aracılığıyla da verilmeye baĩlamıĩtır. Bu dershanelerin ilki 1982’de İstanbul’da açılan
Arif Sağ Müzik Merkezi’dir. 1987 yılında
Ankara’da kurulan ise İhsan Öztürk Müzik
Dershanesi’dir. Bu dershanelerin sayısı zaman içerisinde artmıĩ ve bunların içerisinde
bazıları günümüze kadar varlığını devam
ettirmiĩtir(Ekici, 2006:4-5).
Bağlama eğitimi alanında yapılan yazılı
ilk çalıĩma; Güray Taptık’ın 1970’li yıllarda
yayımlamıĩ olduğu fakat basım tarihi bulunmayan dört ciltlik “Bağlama Büyük Metod”
adlı kitabıdır. Daha sonrasında Sabri Yener’in
1987 yılında yayımladığı “Bağlama Metodu
I-II-III” adlı kitaptır. Bunların devamında;
1989 yılında İrfan Kurt’un “Bağlamada Dü-
zen ve Pozisyonlar” adlı kitabı, 1989 yılında
Erdal Tuğcular’ın “Bağlama İçin Çoksesli
Türküler Dağarcığı” adlı kitabı, 1992 yılında
Nevzat Altuğ ‘un dört ciltlik “Temel-Teknik
Bağlama Eğitimi” metot kitabı, 2000 yılında
Savaĩ Ekici’nin “Bağlama İçin Etütler ve Te-
168
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
zene Çalıĩmaları” adlı kitabı ve 2001 yılında
Erol Parlak’ın “El İle Bağlama Çalma(Ĩelpe)
Tekniği Metodu I-II” adlı kitap bu alandaki
yapılmıĩ akademik çalıĩmaların ilk örneklerini oluĩturmaktadır(Özdemir, 1992:24).
Bağlamanın öğrenme ve öğretilme yeri
neresi olursa olsun, henüz beklenen düzeyde nicel ve nitel doygunluğu sağlanmıĩ bir
bağlama çalmanın oluĩmadığı söylenebilir.
Bunun önemli bir nedeni bu çabayı nitelikli
hale getirecek bağlama eğitmeni(Müzik öğ-
retmeni, Usta öğretici, Bağlama çalan usta),
alt yapı, araç-gereç vb. gibi eksikliklerin varlığı olabilir. Diğer yandan hala bağlama nerede ve nasıl öğretilirse daha baĩarılı olabileceğine iliĩkin belirsizlikler ve bu konudaki
gerek sanatçılar gerekse akademisyenler
arasında varolan tartıĩmalar bir baĩka sorun
olarak kendini göstermektedir. Bu çalıĩma
söz konusu eksikliklerin “tartıĩma boyutu”
üzerine yoğunlaĩmakta ve özellikle uzun
süreli bağlama öğreticiliği yapan kiĩiler aracılığıyla belirsizliğin giderilmesine bilimsel
bir katkıda bulunmaktır.
Buna göre; “Bağlamada eğitmenlik(özel,
dershanede ve akademik olarak) yapanların
gözüyle bağlama nasıl öğrenilmeli ve öğretilmelidir?” sorusuna verilecek cevaplar bu
katkının özünü oluĩturacaktır.
2. YÖNTEM
Çalıĩma, nitel(Yıldırım ve Ĩimĩek, 2005:
70-78) bir özellik taĩımaktadır. Türkiye’de
bulunan tüm bağlama sanatçıları ve eğitmenleri araĩtırmanın evrenini oluĩtururken; örneklemini ise “Amaçlı Örneklem”
çeĩitlerinden biri olarak “Kartopu veya Zincir Örnekleme”(Yıldırım ve Ĩimĩek, 2005:
111) yönteminin kullanılması suretiyle, “en
uzun süreli bağlama eğitmenliği yapan 3
kiĩi” oluĩturmaktadır. Görüĩme yapılan
söz konusu bu kiĩiler çalıĩma boyunca aynı
zamanda etik gereği ĩu kod ve özelliklerle
ifade edilmiĩtir: A kiĩisi bağlamayı akademik olarak okulda on beĩ yıldır öğretiyor,
bağlamayı görerek, kendi kendine öğrenmiĩ
ve bağlamayı öğrenmeye baĩlama nedeni bağlama kültürünün içinden gelmesi. B
kiĩisi bağlamayı serbest çalıĩan özelliği ile
evde özel olarak on sekiz yıldır öğretiyor,
bağlamayı kendi kendine öğrenmiĩ ve bağ-
lamayı öğrenmeye baĩlama nedeni bağlama
kültürünün içinden gelmesi. C kiĩisi bağ-
lamayı ustalık belgesiyle dershanede yirmi
yıldır öğretiyor, bağlamayı kendi kendine
öğrenmiĩ ve bağlamayı öğrenmeye baĩlama
nedeni bağlama kültürünün içinden gelmesi. Araĩtırmada veriler, “Görüĩme” yoluyla
elde edilmiĩtir. Görüĩmede “Yapılandırılmıĩ Görüĩme Tekniği”(Yıldırım ve Ĩimĩek,
2005: 119-140) kullanılmıĩtır. Buna göre,
gerekli verileri toplamak üzere araĩtırmacı tarafından görüĩme soruları hazırlanmıĩ
ve tüm görüĩmeler bu sorular çerçevesinde
gerçekleĩtirilmiĩtir. Görüĩmeye katılan kiĩilerin verdikleri cevaplara kısıtlama getirilmemiĩ, konuyla ilgili olarak öne sürdükleri
her fi kri yansızlıkla dile getirmelerine olanak sağlanmıĩtır. Görüĩme kayıtları mikro
kasetlere izin alınarak kaydedilmiĩ, gerekli
görülen durumlarda notlar alınmıĩtır. Gö-
rüĩmeler olanaklı olduğu kadar yüz yüze
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
169
yapılmıĩtır. Ancak, zaman ve mekân açı-
sından uygun olmayan durumlarda telefon
ve internet aracılığı ile iletiĩim sağlanmıĩtır.
Araĩtırma sonunda elde edilen veriler, “Betimsel Analiz”(Yıldırım ve Ĩimĩek, 2005:
224) yöntemiyle değerlendirilmiĩtir.
3. BULGULAR VE YORUM
Bulgular herbiri bir çerçeve oluĩturan
sorular bağlamında sunulmuĩ her çerçevenin bitiminde o çerçeveye alt soruları itibariyle genel kabul edilebilecek birer yorum
yapılmıĩtır.
3.1. Bağlama Öğretimi Sürecinde
Uygulanan Stratejiler
Bağlama öğretimi sürecinde uygulanan
öğretim stratejileri ile iliĩkili görülen sorulara görüĩmeye katılan uzman kiĩilerin verdikleri cevaplar aĩağıdaki gibidir.
3.1.1. Derse baĩlamadan önce
öğrencilerinizden hangi temel
davranıĩları yapmasını istiyorsunuz?
Bir baĩka deyiĩle, öğrencilerinizden
beklediğiniz, yapmasını istediğiniz
temel davranıĩlar nelerdir?
A Kiĩisi: “Öğrencilerimle derse baĩlarken herhangi bir davranıĩ beklentisi içine
girmem, yani dersimi herhangi bir beklenti ile sınırlayamam. Bence bağlama öğretiminde bir strateji yakalamak istiyorsanız
bu tamamen doğallıktan yana olmalı. Yani
bağlamayı maddi ve manevi yaĩantımızın
bir parçası haline getirmek lazım… Bunu ise
doğal bir akıĩa bırakmak gerekiyor. Kültür
gibi veya kültürü öğrenmek gibi…”
B Kiĩisi: “Bir beklenti anlayıĩı ile derse
baĩlamak dersi olumsuz yönde etkileyebilir.
Bu ayrıca öğretimi de güçleĩtirebilir. Öğrenci kendi yaptığını öğrenir. Bizim derslerimiz
karĩılıklı sohbet içerisinde baĩlar ve öyle
devam eder. Gayet samimi ve rahat… Ben
derslerimde müziğin önüne geçen her ĩeye
karĩıyımdır. Benim eğitimcilik anlayıĩım,
eğitim yaklaĩımım doğallıktır.”
C Kiĩisi: “Bağlama çalmak bütünüyle
kendini vermektir. Öğrencinin içten olması-
nı beklerim. Bu da ancak doğal olmakla sağ-
lanır. Yani doğal olanı yakalamak gerekir.
Bağlama öğrenimi kendiliğinden geliĩen bir
durumdur. Bir doğal süreç içerisinde öğrenilir. Çünkü sadece bağlama öğrenmezsiniz.
Bunun içinde birçok ĩeyi de beraberinde öğ-
renirsiniz mesela kültür gibi…”
3.1.2. Derse baĩlarken her zaman bir
güdülendirme yapıyor musunuz?
A Kiĩisi: “Her zaman güdülendirme
olmayabilir. Her anda güdülemeyi sürdürmek, canlı tutmak mümkün olmayabilir.
Aslında bu daha çok öğrenci ile ilgilidir.”
B Kiĩisi: “Bağlama çalmak tamamıyla
içten gelen bir durumdur. Hissetmek gerekir. Benim değil, öğrencinin çalıĩmak istemesi daha çok önemlidir. Öğretimde öğrenci esastır.”
C Kiĩisi: “Güdülenmeyi ancak öğrenci
sağlar ve diri tutabilir. Öğrencinin güdülen-
170
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
mesi ve ilgisi dersin yönünü ve akıĩını belirler.”
3.1.3. Örnek bir ders sürecini nasıl
planladığınızı anlatabilir misiniz?
A Kiĩisi: “Ben dersi bir bütün olarak dü-
ĩünürüm ve öyle de kurgularım. Bağlama
öğretiminde bilgiler genelden özele doğru
bir sıra izlemelidir. Ve daha da ilerisi mü-
ziğin kültürle bağlarını kurmaya çalıĩırım.
Derslerimde izlediğim strateji, mümkün olduğunca müzikal ve kültürel bir bütünlük
oluĩturmaktır.”
B Kiĩisi: “Ben dersin süresini öğrencinin kendisine bırakırım. Yani planlamayı
öğrenci yapar. Çünkü bağlama öğretimi
sadece teknik bir öğrenim değildir. İçinde
kültürel öğeleri de barındırır. Onun içindir
ki öğrenme sadece bir ders planlanmasıyla
gerçekleĩmez. Öğrenmeyi sürece yaymak
gereklidir.”
C Kiĩisi: “Tabi dersin dörtte birlik ya da
üçte birlik, ikilik dilimleri vardır. Önce yeni
öğretilecek eserin tanıtıcı düzeyde çalınması. Daha sonra eserin teknik detayları, teknik detayların gerektirdiği etüt veya egzersizlere yönelme. Bunun gibi dersi dilimlere,
parçalara ayırırım. Ve en sonunda bütün bu
yapıklarımızı bir pota içerisinde kaynaĩtırmaya çalıĩırız. Aslında yapmak istenilen
bütünlüğü sağlamaktır. Bu da kültürel bir
bütünlüktür.”
Mesleki özellikleri itibariyle farklılık
gösteren bütün görüĩmecilerin sorulara verdikleri cevapların yaklaĩık olarak aynı anlam
etrafında seyrettiği görülmüĩtür. Buna göre;
bağlama öğretiminin, belli sınırlamalarla
gerçekleĩmediği öğretimde doğal bir sürecin
hâkim olduğu söylenebilir. Diğer yandan
bağlama öğretiminin kültürel bir yapı içerisinde düĩünülüp bu yapı ile bütünlüğün
sağlanmaya çalıĩıldığı görülmektedir.
3.2. Bağlama Öğretimi Sürecinde
Kullanılan Öğretim Yöntem ve
Teknikleri
Bağlama öğretimi sürecinde kullanılan
öğretim yöntem ve teknikleri ile iliĩkili gö-
rülen sorulara görüĩmeye katılan uzman ki-
ĩilerin verdikleri cevaplar aĩağıdaki gibidir.
3.2.1. Bir ders için hazırlığınızı anlatır
mısınız? Yeni bir öğrenci ve yeni
bir konuya baĩladığınızda nasıl bir
hazırlık yaparsınız?
A Kiĩisi: “Benim zengin bir ses arĩivim
var. Onlar içerisinden kendim özel seçkiler
oluĩturdum. Bu yaptığım seçki belli bir sıralama içinde. Bu sıralama bir nevi; öğrencinin
teorik, teknik, müzikal ve kültürel geliĩimini hedef alan bir öğretim programı gibidir.
Kendi geliĩtirdiğim bir sistematik bu. Derse gelirken o günkü ders için gerekli olan
iĩitsel-görsel kayıtları getiririm ve öğrenciye
dinletirim. Bu, çalıĩmaya baĩlamadan önce
bir hazırlıktır. Bazen de konuyla ilgili yazılı
dökümanlar/kaynaklar getiririm. Bağlama
öğretimi tamamen tecrübeyle ilgili bir durumdur. Ders hazırlığım, seçeceğim yöntem
de teknik de tecrübemdir. Yeni biri ile derse
baĩlamam yine tamamıyla tecrübemle ilgi-
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
171
li bir ĩeydir. Fazlaca bir hazırlık yapmam.
Yeni bir konuya geçtiğimde ise; konunun
özelliğine göre bir yol seçerim.”
B Kiĩisi: “Derse hazırlığım kısaca ĩudur:
Öğrencim bana her derse geldiğinde, tüm
materyal ve kaynaklarımı öğrencinin önüne
sererim. Bunlar her türlü materyal ve kaynaklardır. Her ĩeyden önce bağlama öğretimi bir birikim iĩidir. Yeni biri ve yeni bir
konu için ise birikimlerimden yola çıkarım.
Kiĩinin ve konunun özelliğine göre bir yöntem belirlerim.”
C Kiĩisi: “Doğrusu bir hazırlık içerisine
girmem. Öncelikle öğrencinin hazır olması
gerekir. Ben sadece bildiklerimi aktarmaya
çalıĩırım. Bu tamamıyla tecrübeyle ilgilidir.
Yeni bir kiĩi ya da yeni bir konu için kiĩinin ve
konunun özelliğine göre bir yol belirlerim.”
3.2.2. Tipik bir öğretiminizi anlatır
mısınız? Ders sürecinde izlediğiniz
yollar nelerdir? Nasıl baĩlarsınız?
Nasıl devam ettirirsiniz?
A Kiĩisi: “Önce yapacağımız derse yö-
nelik olarak öğrenciyi bilgilendiririm. Çalı-
ĩılacak olan parça ile ilgili her ĩeyi detaylandırıp anlatırım. Tabi ki baĩta kültürel doku
gelir. Daha sonra uygulamaya geçeriz. Uygulamada yapılması gerekenleri yine anlatı
yolu ile öğrenciye aktarırım.”
B Kiĩisi: “Öncelikle öğretilecek yeni par-
çayı ben kendim çalarım. Daha sonra varsa
o parçanın iĩitsel-görsel arĩiv kayıtlarını
dinletirim. Tabi bu kayıtlar yerel kayıtlar,
usta kayıtlarıdır. Ĩunu da unutmamak gerekir ki bağlama çalmanın ilk aĩaması dinlemektir. Sonra çalıĩmaya baĩladığımızda ben
parçanın belli bir bölümünü çalarım ve nasıl
çalması gerektiğini anlatırım. Parçanın çalıĩ
üslubunu uygulamalı olarak tarif eder, gösteririm. Parçayı çalarken baĩta beni taklit etmesini isterim. Ve karĩılıklı olarak bunu bir
süre tekrarlarız.”
C Kiĩisi: “Parçayı öncelikle ben örneklendiririm. Eseri bütünüyle algılamasını
sağlarım. Bu algılama görsel ve iĩitsel algı-
lamadır. Yani öğrenci önce görmeli, eser nasıl çalınıyor, nasıl bir ifade izleniliyor, aynı
zamanda da duymalı… Eserin karakterini
kavramalı. Bundan sonra öğrenme kolayla-
ĩacaktır. Sonrasında bölümler halinde göstererek uygulamaya geçeriz. Gerektiğinde
eserin notasına baĩvururuz.”
3.2.3. Çalgı öğretimi anında
öğrencilerinize model oluĩturacak
davranıĩlar gösteriyor musunuz?
A Kiĩisi: “Tabi gösteriyorum. Bağlama
öğretiminde dinlemek, görmek çok önemlidir. Keĩke elimizde kayıtlar olsa da öğ-
reneceği eseri ilk çalan kiĩiden görebilse,
dinleyebilse… Ancak ona yakın bir ĩekilde
çalarsa doğru bir öğrenme olur.”
B Kiĩisi: “Bağlama öğretimi tamamıyla
model alma yoluyla gerçekleĩebilir.”
C Kiĩisi: “Ben bağlamayı görerek öğrendim. Aslına bakarsanız hiç hocam olmadı.
Kendi kendime… Daha sonra bağlama icra
geleneğini sürdüren önemli usta hocalarla
172
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
tanıĩtım. Öğrenmem onları taklitle baĩladı.
Yani öncelikle öğrencilerime beni taklit etmelerini söylüyorum. Onlar için en iyi model benim.”
3.2.4. Çalgı öğretiminde kullandığınız
öğretim yöntemi, öğretim tekniği
nedir? Veya kullandığınız/
geliĩtirdiğiniz özel bir yöntem, teknik
var mı?
A Kiĩisi: “Öyle geliĩtirdiğim bir yöntem
ve teknik yok. Olmadı da… Öğrencinin
beni iyi izlemesinin yeterli olduğunu
düĩünüyorum.”
B Kiĩisi: “Tabii ki kendi geliĩtirdiğim
tecrübeye dayalı bir sistematiğim var. Bu
benim için bir öğretim yöntemi. Bu yöntem
içerisinde önceliklerim var. Örneğin bu önceliklerimden birisi; doğru algılama. Fakat
geneli itibariyle öğretimimde yöntem olarak görselliğe yani görerek öğrenmeye özen
gösteririm. Gösteri, derslerimde çok sıkça
kullandığım bir tekniktir.”
C Kiĩisi: “Bağlama öğretimi tamamıyla
bir tecrübe iĩidir. Bu iĩte yeterince tecrübe
edinmiĩseniz iĩiniz kolaylaĩır.”
3.2.5. Eser/parça öğretiminde; Eseri
örneklendiriyor musunuz? Eserin
tarihi, biyografi k içerik açıklamalarını
yapıyor musunuz? Eserin teknik,
ritmik ve müzikal analizlerini
yapıyor musunuz? Bunların dıĩında
eserle ilgili olarak yaptığınız baĩka
çalıĩmalar var mı?
A Kiĩisi: “Tabi parçayı önce ben çalarım. Hatta eski kayıtlardan farklı farklı icracılardan dinletirim. Çünkü bizim geleneksel
müziğimizde bir parçanın tek bir icrası yoktur. Her ĩeyini yazıya dayandırmıĩ müzik
kültürlerinde bile bu böyledir. Yorumcular
kendi katkılarını dâhil ederek parçaya kendine özgü bir kiĩilik katarlar. Öğrencimin
öncelikle beni örnek almasını isterim. Ama
ben ne zaman tamam dersem ancak o zaman parçayı olmuĩ sayarım. Bizim müziğimizde parçanın içerik analizi olmaz. Parçayı öncelikle duymak gerekir. Yani farklılığı
hissetmek lazım… Bizim müziğimiz geleneksel olmasının yanında tamamen kültürel
bir müziktir de. Yöre müziklerimizin farklı
özellikleri, nitelikleri var. Bunları anlamaya
yönelik ve parçanın kimliğini ortaya çıkarmaya yönelik çalıĩmalar yaparız. Parçanın
tekniği, ritmi ve müzikal özelliği aslında
parçanın kendi içindedir. Yani parça bir bü-
tündür. Çalıĩma anında bunları ister istemez
yapıyorsunuz zaten.”
B Kiĩisi: “Elbette ki eseri öncelikle ben
örneklendiriyorum. Zaman zaman farklı icracıların ses ve görüntü kayıtlarını dinletiyorum. Çalıĩırken ise eseri geleneksel yapı-
sı, özelliği içerisinde ele alıyoruz. Eserin teknik, ritmik ve müzikal yapısı da geleneksel
yapısında zaten ortaya çıkıyor.”
C Kiĩisi: “Evet; eseri önce ben çalarım.
Fakat öncelikle parçanın yapısı üzerinde
düĩünür, derin bir analize gitmeye çalıĩırız.
Eseri tüm özellikleriyle ortaya çıkarırız. Bu
da iĩimizi kolaylaĩtırır. Bundan sonra eseri
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
173
çalmada teknik, ritmik ve müzikal olarak
beni örnek almasını isterim. Ders sonrasında eseri usta kayıtlarından dinlemesini isterim.”
3.2.6. Öğrencileriniz ile konser veya
dinletiye yönelik çalıĩmalar yapıyor
musunuz?
A Kiĩisi: “Evet; konser, resital bunlara
yönelik çalıĩmalar yapıyoruz. Tabi bu çalıĩ-
malarda yukarıda bahsedilen her ĩeyi dikkate alıyorum. Ve öğrencinin çalmayı sevdiği tekniği, özellikle ifadesinin daha yakın
olduğu bir repertuarı çalmasını tavsiye ediyorum. Çünkü bizde bir zeybeği çalmanın
estetiği, ifadesi çok farklıdır, bir deyiĩinki
çok farklıdır. Ve bunları çalmanın hepsi bir
olgunlaĩma ve birikim gerektirir.”
B Kiĩisi: “Bizim müziğimizde birikim
çok önemli bir olgudur. Bu birikim ise her
zaman hatırlamayı gerektirir. Bu da sürekli
bir tekrar ister. Bu bizim konser veya dinletiye hazırlanmamızda önemli bir etkendir.
Ben öğrencilerimi sıklıkla dinleti, konser vb.
yapmaları için teĩvik ederim.”
C Kiĩisi: “Konser ve dinleti gerçekten
öğrenmenin pekiĩmesi için önemli bir etken.
Bu kiĩiyi olgunlaĩtırıyor. Fakat en önemli
tarafı müzikal belleğin geliĩimi sağlanıyor.
Çünkü bizim müziğimiz notaya dayalı bir
müzik değildir aslında… Bellekten çalınması gerekir ki ĩimdiye kadar hep böyle olmuĩ-
tur.”
3.2.7. Öğrencileriniz ile yaratıcı
müziksel davranıĩlar/beceriler
kazanmaya yönelik çalıĩmalar yapıyor
musunuz? Bu tür bir çalıĩmanın çalgı
öğretim sürecine bir etkisi olabilir mi?
Veya ne gibi bir etkisi olabilir?
A Kiĩisi: “Evet yapıyorum. Zaten bizim
müziğimizin önemli bir boyutunda da do-
ğaçlama vardır. Mesela bir ayağı/makamı
tanıttığımda öğrenciden o makamda bir ezgi
geliĩtirmesini istiyorum. Bağlamanın akort
türlerine göre ezgi üretmelerini, geliĩtirmelerini istiyorum ve buna benzer ödevler veriyorum. Bu ayrıca o yörenin müzikal özelliklerini tanımada önemli bir etken oluyor.
Buna sadece müzikal bir doğaçlama değil;
daha kapsamlı deyiĩle kültürel bir doğaçlama diyebiliriz.”
B Kiĩisi: “Tabi ki yapıyoruz. Örneğin bir
eseri çalmadan önce o esere yönelik bir açıĩ
yapmasını istiyorum. Bu öğrencinin çalgı-
sını tanımasında çok önemli oluyor. Ayrıca
müzikal becerisi de geliĩiyor.”
C Kiĩisi: “Evet yapıyorum. Çalgısıyla
doğaçlama çalıĩmaları yapıyoruz. Bu hem
çalgısını hem de yöre özelliklerini tanıması-
na yardımcı oluyor.”
Mesleki özellikleri itibariyle farklılık
gösteren bütün görüĩmecilerin sorulara
verdikleri cevapların benzer bir anlam etrafında buluĩtuğu görülmektedir. Buna göre;
konunun daha iyi algılanabilmesi için verilen cevaplar doğrultusunda Tablo-1 oluĩturulmuĩtur.
174
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
Tablo-1 Bağlama Öğretimi Sürecinde
Öğretim Yöntem ve Tekniklerine
Yönelik Nitel Bulgular
Öğretim Yöntem ve Teknikleri
Yöntem Teknik
Tecrübeye/
Birikime Dayalı
Kiĩinin/Konunun
Özelliğine Göre
Anlatım Dinleme
Gösterip Yaptırma Taklit Etme
Görsel Öğrenme Gösterim/Gösteri
Usta-Çırak
Örnekleme/
Örneklendirme
Belleği Harekete
Geçirme
Tekrar Yapma
Müzikal/Kültürel Doğaçlama Çalıĩmaları
Tablo-1’de görüldüğü üzere bağlama
öğretim yöntem ve tekniklerinde öğretimin
geneli itibariyle; bağlama eğitmeninin deneyimleriyle ve yine bağlama eğitmeninin belli birikimi dâhilinde gerçekleĩtiği, bu deneyim ve birikiminin ise kendine özgü/öznel
bazı yöntem ve teknikleri de beraberinde
getirdiği görülmektedir. Buna göre; bağlama öğretiminde; öğretimin öğretmenin o
güne kadar edinmiĩ olduğu tecrübe ve birikim üzerine kurgulandığı, ders sürecinde
açımlayıcı, belirtici bir anlatım ve etkin bir
dinlemenin söz konusu olduğu, ders anında
öğrencinin gördüğünü birebir uygulamaya
dönüĩtürmesiyle görerek öğrenmenin, öğ-
retimde yaygın/geçerli olduğu yani öğretimin birebir izleme yoluyla gerçekleĩtiği,
öğretmenin öğrenci için temel bir kaynakmodel olduğu, öğretimin hafıza/bellek ile
yakından iliĩkili; tekrara dayalı olduğu ve
müzikal doğaçlama çalıĩmalarının öğretimin önemli bir parçası olduğu, söylenebilir.
3.3. Bağlama Öğretimi Sürecinin
Öğeleri Olarak Eğitmen ve
Öğrencinin Özellikleri
Konuya iliĩkin görüĩmeye katılan uzman kiĩilerin verdikleri cevaplar aĩağıdaki
gibidir:
3.3.1. Siz öğrencilerinizin ne tür
özelliklere sahip olması gerektiğini
düĩünüyorsunuz?
A Kiĩisi: “Öncelikle merak, sevgi ve
kendine özgü bir çalıĩma anlayıĩı ve disiplini ararım. Bu iĩ aĩk iĩidir. Bağlama çalmak,
öğrenmek isteyen kiĩinin ilgisi ve merakı
yüksek olmalıdır. Bağlama çalmak içtenlik
gerektirir. Bağlama çalmak isteyen öğrenci
bazı ĩeyleri hissetmeli, bir ĩeylerin farkında
olmalıdır. Bu ‘aĩk’ tır.”
B Kiĩisi: “Bağlama geleneksel bir çalgı-
dır ve bu gelenek içinde öğrenilir. Öğrenci
öncelikle bu geleneğe ilgi duymalıdır. Bu
geleneği öğrenmeli ve özümsemelidir. Ben
öncelikle öğrencilerimde bunu ararım.”
C Kiĩisi: “Geleneksel yönüyle bağlama
gelenekten hiçbir zaman ayrı düĩünülmez,
düĩünülmemelidir de. Öncelikle öğrencinin
geleneğe ilgili olması, yakın olması gereklidir.
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
175
Bağlama öğrenmeyi gelenekle birlikte düĩü-
nüp sevmesi gerekir. Tabi bir de içten olması,
benim öğrencide aradığım özelliktir.”
3.3.2. İyi bir bağlama eğitmeni sizce
nasıl olmalıdır?
A Kiĩisi: “Bağlama eğitmenliği özel bilgi, beceri, ilgi isteyen önemli bir iĩtir. Herkes
öğretici olamaz. Bu bilgi ve beceri ise bağlama çalma geleneğini iyi bilmeden gelir. Ustalık da burada baĩlar.”
B Kiĩisi: “İyi bir bağlama eğitmeni özgür düĩünebilmeli. Çünkü bağlama çalmak
özgünü yakalamaktır. Bizim müziğimiz bir
ifade müziğidir. Öğretimde de bu ifadeyi
öne çıkarmayı hedefl eyen bir anlayıĩım vardır. Bağlama çalmada ifade yetersiz ise bu
zayıf bir icradır. İfadeyi yakalamak da özgür
bir düĩünceyle olur. Tabi bunun yanında iyi
bir bağlama eğitmeninin geleneğin içinden
olması gerekir.”
C Kiĩisi: “Bence iyi bir bağlama eğitmeninin geleneği çok iyi bilmesi gereklidir.
Çünkü öğretimini yaptığınız çalgı geleneksel bir çalgıdır. Evrimini, geliĩimini bu gelenek içerisinde gerçekleĩtirmiĩtir. Diğer yandan ufkunun da geniĩ olması gerekir.”
Görüĩmeye katılan görüĩmecilerin mesleki özellikleri itibariyle farklı olmalarına
karĩın sorulara verdikleri cevapların hemen
hemen aynı olduğu görülmektedir.
Buna göre, bağlama öğretiminde öncelikle öğrenci ilgi ve merakının öğretimde etkili olduğu, diğer yandan bağlama eğitmeni
ve öğrencinin özellikleri itibariyle gelenekle
yakından bir iliĩkisi ve ilgisi olması gerekliliği görülmektedir.
3.4. Bağlama Öğretimi Sürecinde
Kullanılan Öğretim Materyal ve
Kaynakları
Konuya iliĩkin görüĩmeye katılan uzman kiĩilerin sorulara verdikleri cevaplar
aĩağıdaki gibidir:
3.4.1. Öğretimde ne tür kaynak ve
materyallerden faydalanıyorsunuz?
A Kiĩisi: “Ben bağlama öğrencilerimin
parçanın aslına inmeleri için olanakları doğ-
rultusunda yörelere gitmelerini; orada yerel
bağlama sanatçılarını dinlemelerini istiyorum. Bizim için gerçek kaynak ve materyaller onlar.”
B Kiĩisi: “Ĩimdi, öncelikle belirtmek gerekir ki; geleneksel müzik öğretiminde mü-
ziği aktarmak, öğretmek adına nota yeterli
bir araç, materyal değildir. Ĩunu belirtmeliyim ki; bizim müziğimiz yazıya dayandırılmıĩ bir müzik değildir. Bunun için öğ-
rencinin yerel ses kaynaklarını(kayıtlarını)
dinlemesi benim için önemli. Tabi varsa gö-
rüntülü kayıtlar… Bağlama öğretiminde bu
tür materyaller her ĩeyden önce önemli bir
yer tutar. Yani öğrencilerin derse gelirken
bunları dinlemeleri veya izlemeleri yeterli
oluyor benim için.”
C Kiĩisi: “Metot kitap kullanmıyorum.
Daha çok görsel veya iĩitsel kaynaklardan
faydalanıyorum. Bunlar benim arĩiv niteli-
176
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
ğindeki ses kayıtlarım, görüntü ve konser kayıtlarım. Öğrencilerime bunları çok sık dinletiyor ve izletiyorum. Hatta öğrencilerimin
ben çalarken kaydetmelerini istiyorum.”
Görüĩmeye katılan eğitmenlerin mesleki özellikleri itibariyle farklı olmalarına kar-
ĩın sorulara verdikleri cevapların aynı oldukları görülmektedir. Buna göre; bağlama
öğretiminde, iĩitsel ve görsel araçların ders
materyali olarak önemli ve gerekli olduğu
görülmektedir. Diğer yandan yerel/otantik
ses kayıtları ve yerel bağlama sanatçılarının
bağlama öğretiminde birincil kaynaklar olduğu söylenebilir.
3.5. Bağlama Öğretimi Sürecinde
Değerlendirme Ölçütleri
Konuya iliĩkin görüĩmeye katılan uzman kiĩilerin sorulara verdikleri cevaplar
aĩağıdaki gibidir:
3.5.1. Ders sonrasında nasıl bir
değerlendirme yaparsınız?
A Kiĩisi: “Ben önce değerlendirmeyi öğ-
rencinin kendisine yaptırırım. Değerlendirme ölçütüm zamandır. Ĩunu unutmamak
gerekir ki; bağlama öğretiminin gelenekle
sıkı bir bağlantısı vardır, farklıdır… Bağlama öğrenimi sürecinde uzun bir süre üretmeyip, son anda çok güzel ĩeyler üretilebilirsiniz. Bu, birikim ile ilgilidir ve bu birikim
bir yerde ortaya çıkabilir. Ve en doğru de-
ğerlendirmeyi bir ders sonrasında değil, bir
dinleti/konser sonrasında yapabilirsiniz.
Yani zamanı beklemeniz gerekir.”
B Kiĩisi: “Ben ders sonrasındaki de-
ğerlendirmemi, öğrenciyi son kez dinleyip
eksik veya yanlıĩlarını, aksayan yanlarını
tespit edip, düzeltmesine yönelik önerilerde
bulunarak yaparım. Herhangi bir ölçüt kullanmam değerlendirme yaparken. Çünkü
bizim müziğimizin zaman kavramıyla sıkı
bir bağlantısı vardır. Ben buna olgunlaĩma
diyorum. Bu zaman sonunda bir değerlendirmeye gitmenin daha doğru olacağını dü-
ĩünüyorum.”
C Kiĩisi: “Bağlama öğretiminde hemen
öyle değerlendirmeye gidilmez. Burada aslında bir geleneği öğretirsiniz. Yani bin yıllık
bir geleneği… Kolay değildir. Bunu zamana
bırakmak daha doğru olacaktır.”
Cevaplardan da anlaĩılacağı üzere bağ-
lama öğretiminde değerlendirmenin zamana, bir olgunlaĩma sürecine bırakıldığı söylenebilir.
4. SONUÇ VE TARTIĨMA
Çalıĩma sonucunda elde edilen bulgulara genel olarak bakıldığında; bağlamanın
geleneksel bir çalgı olduğu ve gelenek içerisinde öğrenildiği anlaĩılmaktadır. Geleneğin
kültürel bir miras olduğu düĩünüldüğünde,
geleneği içinde barındıranın kültürün kapsamlı haliyle kendisi olduğu söylenebilir.
Bundan dolayıdır ki bağlama öğretimi kültürel bir doku içerisinde düĩünülmekte ve
gerçekleĩtirilmekte, geleneksel müzik kültürü içinde biçimlenmiĩ olmasıyla kültürel
bir yapı ile bütünleĩtirilmektedir. Öğretimde müzikal-teknik beceriden çok, geleneği
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
177
öğrenme ve yaĩayabilme becerisini edinme,
gelenek ile sıkı bir iliĩkide olmayı ve özümsemeyi doğurmaktadır. Bu doğrultuda bağ-
lama eğitmeninin geleneğin içinden olması
ve öğrencinin de geleneğe ilgi duyması ya da
aynı gelenekten gelmesinin öğretimde etkili
olduğu görüĩü belirtilmektedir. Diğer yandan öğretimin, bağlama eğitmeninin deneyim/tecrübe ve birikimleri doğrultusunda
kurgulanıyor olması önemli bir özellik olarak göze çarpmaktadır. Bu durum bağlama
eğitmenini özellikli ve ayrıcalıklı kılmaktadır. Bunun yanında birebir gözlemleme/izleme yoluyla öğrenme “taklit etme”(aynını
tekrar) yönteminin bağlama eğitmeninin
temel bir kaynak, bir model olma özelliğini
öne çıkarmaktadır.
Bağlama öğretiminde notanın yeterli
bir araç olmadığı görülmektedir. Bu durum
geleneksel müziğimizin yazıya dayalı bir
müzik değil, aksine hafıza/belleğe dayalı
bir müzik olduğunu göstermektedir. Diğer
yandan öğretimin dinleme ve görsel izleme
“dinleti-gösteri” tekniğiyle yapılıyor olması
öğretimde iĩitsel-görsel materyallerin önemine vurgu yapmaktadır. Buna bağlı olarak öğretim sürecinde yerel/otantik ses ve
görüntü kayıtları(usta kayıtları) ile yaĩayan
yerel bağlama sanatçılarının bağlama öğretimi sürecinde birincil kaynaklar olduğu gö-
rülmektedir.
Müziğin ilk varoluĩ sürecinde eylemin bilgiden önce geldiği, bilginin eylem
sırasında ya da sonrasında oluĩtuğu bilinmektedir. Müzikte esas olan kuram/
teori değil, edim, yani uygulamadır. Bu
olgu temelde kuĩkusuz müziğin doğasından kaynaklanmaktadır(Uçan, 2005:
71-73; Gedikli, 1998: 20-22). Bu durum geleneksel müziklerimizde de aynıdır. Bü-
tünüyle uygulamalı/edimsel bir niteliğe
sahip olan geleneksel müziklerimiz, taklit,
kulaktan kulağa aktarılma yoluyla günü-
müze kadar ulaĩmıĩ, uygulamada; otantik
performans(otantik çalma, özgün çalma),
bölgesel modlar(yöresel tavır ve üslup),
modlar(ayaklar/makamlar/diziler), sağ ve
sol teknikler(tezene vuruĩları ve parmak hareketleri) ve tonlamalar(bağlama düzenleri)
önceden belirlenmiĩ bir kuram/teoriye göre
oluĩturulmuĩ değildir(Gedikli, 1998: 30;
Markoff, 2005: 38).
Geleneksel müziklerimizde notalama
amaç değil, yalnızca bir araçtır. Nota, sadece
bir tespittir. Bugün iyi ve otantiğe daha yakın olan icralar genelde notayı göz ardı eden
icralardır. Notadan yararlanmadan sadece
hafızaya dayanılarak yapılan bu eğitimde,
bir bağlama eğitmeninden faydalanmanın,
onu bir model olarak görmenin önemi çok
büyüktür. Zira geleneksel müziklerimizdeki
birçok özelliğin notaya aktarımı mümkün olmamaktadır. Çünkü uygulamada esas olan
geleneksel seslendirme teknik ve kültürüne
sahip olmaktır. O da zaten nota değil, görerek, dinleyerek ve taklit yoluyla kazanılabilen bir yetidir. Kısacası öğrenim, böyle bir
kültür ortamında “usta-çırak” iliĩkisi içinde
kazanılabilen ve yaĩatılabilen uygulamaya
dayalı bir uğraĩtır(Gedikli, 1998: 32).
178
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
5. ÖNERİLER
Bağlamanın ülkemiz müzik dokusu içerisindeki yeri oldukça önemlidir. Bu doku
içerisinde bağlama, kültürel birikimi bünyesinde en iyi barındıran ve açığa çıkaran
temel bir çalgı olmuĩtur. Bu yönüyle bağlama öğretimi teknik bir beceri olmaktan çok,
“müziko-kültürel” bir beceri olarak düĩü-
nülmeli ve bu beceri öğretim sürecinde hiç-
bir zaman göz ardı edilmemelidir.
Diğer yandan, bir bağlama eğitmeni ile
birebir çalıĩmak, doğru tavır ve üslupları dinlemek, taklit etmek ve tekrarlayarak
öğrenme ĩeklinde ifade edilebilecek “usta-
çırak” sisteminin günümüz sosyal ve eğitim
yapısına uygun bir tarzda devam etmesi,
usta-çırak öğrenme biçiminin, bağlama öğ-
retiminde öğretimin bir parçası olarak yerini koruması gerekmektedir.
KAYNAKÇA
DUYGULU, Melih. (1997). Asya İçlerinden
Balkanlara Saz. İstanbul.
EKİCİ, Savaĩ. (1993). Ramazan Güngör ve Üç
Telli Kopuzu. Ankara.
EKİCİ, Savaĩ. (2006). Bağlama Eğitimi
Yöntem ve Teknikler. Ankara.
GEDİKLİ, Necati. (1998). Geleneksel
Musikilerimizde Kuram-Edim İliĩkisi
ve Yöntem Sorunu. IV. İstanbul Türk
Müziği Günleri Türk Müziğinde Eğitim
Sempozyumu. Ankara.
İLYASOĞLU, Evin. (1999). Zaman İçinde
Müzik. İstanbul.
KURT, İrfan. (1989). Bağlamada Düzen ve
Pozisyon. İstanbul.
MARKOFF, Irene. (2005). Postmodern Türk
Dünyasında Alevi Usta Müzisyenler:
Yeniden Yapılandırılan Gelenek/
Yeniden Biçimlendirilen Kimlik. Alevi
Bektaĩi Müzik Kültürü. Ankara.
ÖZDEMİR, M. Ali. (1992). Bağlamanın Solo
Bir Çalgı Olarak Çok Sesli Kullanımı.
Yayımlanmamıĩ Yüksek Lisans Tezi.
Marmara Üniversitesi Fen Bilimleri
Enstitüsü. İstanbul.
PARLAK, Erol. (1998). Türkiye’de El
İle(Tezenesiz) Bağlama Çalma Geleneği
ve Çalıĩ Teknikleri. Yayımlanmamıĩ
Sanatta Yeterlilik Tezi. İstanbul Teknik
Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.
İstanbul.
SAY, Ahmet. (2005). Müzik Ansiklopedisi.
Ankara.
SELANİK, Cavidan. (1996). Müzik Sanatının
Tarihsel Serüveni. Ankara.
TAPTIK, Güray. (1976). Bağlama Büyük
Metot. Ankara.
UÇAN, Ali. (2005). Müzik Eğitimi. Ankara.
YILDIRIM, A. ve ĨİMĨEK, H. (2005). Sosyal
Bilimlerde Nitel Araĩtırma Yöntemleri.
Ankara.
179
BALIKESİR ÇEPNİLERİNDE AĞIT GELENEĞİ VE
AĞITÇI KADINLAR
THE TRADITION OF MOURNING AMONG THE CHEPNI IN
BALIKESIR AND FEMALE MOURNERS
Halil İbrahim ĨAHİN1*
Özet
Balıkesir Çepnilerindeki ağıt geleneğini
ve ağıtçı kadınları konu eden bu makalede,
ağıtların icra ortamı, icracıları, metinleri, ĩekil, yapı, içerik ve iĩlev özellikleri üzerine
tespit ve değerlendirmeler yapılmıĩtır. Ayrı-
ca Balıkesir Çepnilerinde ağıtların, ağıtçı kadınlar ve kamberler tarafından düğün, ölüm
törenlerinde ve cemlerde icra edilmekte olduğu, ağıtçı kadınların bu mesleği çoğunlukla aileden miras aldığı, kamberlerin ise
halk ĩairlerinin Kerbela ağıtlarını icra ettikleri ve Balıkesir Çepnilerinde ağıt geleneğinin
devamlılığını sağlamada Kerbela olayının
etkili olduğu gibi sonuçlara ulaĩılmıĩtır.
Anahtar Kelimeler: Balıkesir, Çepni,
Ağıt geleneği, Ağıtçı kadın.
ABSTRACT
In this paper discussing the tradition of
mourning and female mourners among the
1 Yrd. Doç. Dr., Balıkesir Üniversitesi, Fen-Edebiyat
Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü.
Chepni in Balıkesir, the performance fi eld,
performers, texts, structures, contents and
functions of mournings have been determined and evaluated. Then, it has been concluded that it is lamented in ceremonies, funerals and tot days by female mourners and
companions, this role is generally inherited
from family to female mourners, companions performs the Kerbela mournings, and
the event of Kerbela has a signifi cant effect
in continuity of this tradition.
Key Words: Balıkesir, Chepni, the tradition of mourning, female mourners.
Giriĩ
İnsan hayatının son bulmasına neden
olan ölüm olayı, kültürde bazı inanıĩ ve uygulamaların oluĩmasına zemin hazırlamıĩ-
tır. Ölüm sonrası yas göstergesi olan tavır
ve hareketlerin sergilenmesi, ölüm karĩısında duyulan acı ve kederin dile getirilmesi,
ölünün diğer dünyada huzurlu ve bu dünyada kalanların ölümden uzak olması için
yapılan uygulamalar, mezarlıklarla ilgili
düzenlemeler ve inanıĩlar, ölüm sonrasında
ölü için anma günlerinin düzenlenmesi, ölü-
180
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
mün kültürel yansımalarından bazılarıdır.
Türk kültüründe ölümle ilgili değiĩen veya
dönüĩen unsurların yanında bazı geleneklerin günümüzde de var olduğu görülür.
Diğer bir ifade ile pek çok alanda olduğu
gibi, Türklerin ölümle ilgili bazı kültürel de-
ğerlerinin zamanla terk edilmesine rağmen,
bazı gruplar bu değerleri yaĩatmaya devam
etmiĩlerdir. Ölüme bağlı olarak oluĩmuĩ
ağıt geleneğinde de benzer bir süreç etkili
olmuĩtur. Özellikle İslamiyet’in kabulüyle
ölüm karĩısında ağlamanın, sızlamanın ve
isyan edercesine tepki göstermenin kabul
görmemesi, ağıt geleneğinin yavaĩ yavaĩ
ölüm geleneklerinin dıĩına itilmesine neden
olmuĩtur. Bununla birlikte Anadolu’da ağıt
yakma geleneğinin böyle bir kesintiye uğ-
ramadığı Türk boylarının var olduğu bilinmektedir. Bir Oğuz boyu olan Çepnilerde,
özellikle Alevî-Bektaĩî inanç yapısına sahip
Çepnilerde, ağıt yakma geleneği, ölüme
bağlı uygulamalar arasında yer almaktadır.
Bu çalıĩma, Balıkesir Çepnilerindeki ağıt
yakma geleneği ve ağıtların icracıları ağıtçı
kadınlarla ilgilenmektedir. Balıkesir Çepnilerinin günlük yaĩamında ağıt yakmanın
yeri, ağıtların yakıldığı ortamlar, yakılma
nedenleri, ağıt yakanların kimliği, ağıtların
ĩekil, yapı ve içerik özellikleri gibi hususlar
üzerinde tespit ve değerlendirmeler yapmayı hedefl eyen bu makalede ağıt yakma
geleneğinin iĩlevleriyle ilgili de bazı sonuç-
lara ulaĩılmıĩtır. Çalıĩma iki bölümden oluĩ-
maktadır. İlk bölümde çalıĩmada kullanılan
kavramlar, malzeme ve yöntem hakkında
bilgi verilirken inceleme kısmı olan ikinci
bölümde Balıkesir Çepnilerinde ağıt geleneği, ağıtçı kadınlar, ağıtların ĩekil, yapı ve
içerik özellikleri üzerinde durulmuĩtur.
1. Kavramlar, Malzeme ve Yöntem
1.1. Kavramlar
Çalıĩmada kullanılan temel kavramlar
arasında yer alan “ağıt”, tarihi dönemlerde “sıgıt”, “sagu”, “mersiye”, “deyiĩet”,
“deme”, “deyiĩ”, “yakım”, “yas” vb. ĩeklinde de ifade edilmiĩtir(Görkem, 2001: 16-18).
Anadolu dıĩında yaĩayan Türk topluluklarından Azerilerde ağıt kelimesinin yerine “ağı”,
Baĩkurtlarda “märsiyä, äytiv”, Özbeklerde
“märsiyä”, Kazaklarda “joktov”, Kırgızlarda
“coktov”, Kumuklarda “yas”, Nogaylarda
“bozlav”, Tatarlarda “märsiyä”, Türkmenlerde “ağı” kelimeleri kullanılır(Görkem,
2001: 49-62; Kaya, 2004: 259). Ağıt yakma ile
ilgili ilk bilgilere Hun ve Göktürk dönemlerinde rastlıyoruz. Hun hükümdarı Atillâ
için yakılan ağıtın metni günümüze ulaĩmıĩ-
tır. Orhun Kitabeleri’nde ağıtçılardan(sıgıtçı)
ve ağıt yakmaktan(sıgtamak) bahsedilir.
Uygur, Karahanlı, Selçuklu ve Osmanlı dö-
nemlerine ait yazılı kaynaklardan ağıt yakma törenlerinin kesintisiz bir ĩekilde devam
ettiğini öğreniyoruz(Bali, 1997: 14; Görkem,
2001: 35-48).
Pertev Naili Boratav, ağıtları “lirik türküler” olarak kabul eder(Boratav, 1995:
150-151). Ona göre ağıt, “bir törene bağ-
lı olsun olmasın, acıklı bir olayı konu edinen
ve metni de, ezgisi de bu olayı anımsatmaya
ve her yönüyle yaĩatmaya elveriĩli türkülerin
bütünü”dür(Boratav, 1991a: 444). Ĩükrü
Elçin’e göre “İnsanoğlunun ölüm karĩısında
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
181
veya canlı-cansız bir varlığını kaybetme üzüntüsü, telaĩı ve heyecanı anındaki feryatları-
nı, isyanlarını, talihsizliklerini, ĩikâyetlerini
düzenli-düzensiz söz ve ezgilerle ifade eden
türkülere Batı Türkçesinde umumiyetle “ağıt”
adı verilir”(Elçin, 1990: 1). Bunların dıĩında
da ağıt tanımları vardır, ancak tanımların
hemen hepsi ağıtın benzer yönlerine vurgu
yaparlar. Bunlar, ağıtların ölüm gibi üzüntü
ve çaresizlik hissi veren olaylar karĩısında
insanların feryadını dile getirmesi, çoğunlukla ölüme veya savaĩ gibi felaketlere bağlı
olarak söylenmeleri, “ağıtçı”lar tarafından
icra edilmeleri gibi özelliklerdir(Görkem,
2001: 16-18).
Ağıtlar, “ağıt yakma” geleneğine bağlı
olarak oluĩurlar. Ağıt yakmayla ilgili olarak
günümüze kadar çok sayıda bilgi ve malzeme kayıtlara geçirilmiĩtir. Burdur, Kahramanmaraĩ, Kayseri, Ĩanlıurfa, Denizli, İzmir,
Muğla, Tokat, Erzincan, Kars gibi illerde ağıt
geleneğine rastlanmıĩtır(Görkem, 2001: 18,
19, 21, 22). Ĩükrü Elçin, Toroslarda, Binbo-
ğa dağlarında, Çukurova’da, Gaziantep’te,
Siirt’te, Erzurum’da ve Kozan’da ölüm sonrası ağıt yakıldığını tespit etmiĩtir. Elçin’in
verdiği bilgilere göre ölüm sonrası ev halkı,
halka ĩeklinde oturup merhumun bir boh-
çayla önlerine getirilen eĩyalarına bakarak
kırık veya uzun hava ezgileriyle ağıtlar söylemektedir. Ağıtçıların önderlik ettiği ağlama törenlerinde çok sayıda kadın bulunur
ve bunlar ağıtçıyla birlikte ağlaĩırlar(Elçin,
1990: 5).
Son yıllarda yapılan çalıĩmalar, ağıt
yakma geleneğinin, daha çok Alevî-Bektaĩî
gruplar arasında yaygın olduğunu göstermektedir. Bunda bazı inanıĩların etkili olduğunu söylemek mümkündür. Naldöken
Tahtacılarına mensup bir dedenin “Mersiye
bize Fatma anadan kalmadır” demesi, ağıtın
Alevi-Bektaĩi kültüründeki inanç temellerini yansıtmaktadır(Yetiĩen, 1977: 8145).
Çepni ve Tahtacılarda ağıt kültürü daha
canlıdır. Tahtacılar arasından tespit edilen
bilgiler ve malzemeler oldukça önemlidir.
Günümüzde ağıt yakma geleneğinin devam
ettirildiği Tahtacılarda kadınlar, hep birlikte
ağlama törenleri düzenlemeyi sürdürmektedirler. Kadınların yanı sıra Tahtacılarda kamberlerin de ağıt yaktıkları kayıtlara
geçmiĩtir(Yetiĩen, 1977: 8145). Mersin Tahtacılarında saz eĩliğinde “cenaze nefesleri”
geçmiĩte daha fazla söylenirken günümüzde bu gelenek oldukça zayıfl amıĩtır. Cenaze
nefesleri, Ĩah Hatayi, Pir Sultan Abdal, Kul
Himmet Üstadım ve Kul Mustafa gibi halk
ĩairlerine aittir(Çıblak, 2005: 196). Mehmet
Eröz ise, Silifke Tahtacılarının, bir ölüm ger-
çekleĩtiğinde cenaze evinde toplandıklarını
ve sazandarın çaldığı müzik eĩliğinde ağıt
yakıldığını kaydeder. Bu esnada kadınların yüzlerini yırtıp saçlarını yoldukları ve
bu ağıtların sabaha kadar devam ettiğini yine Eröz’den öğreniyoruz(Eröz, 1990:
342). Ayrıca İzmir Tahtacılarında da ölüm
sonrası kadınlar ağıt yakar. Kadınlar “cenazeye matem tuttuklarını göstermek ve teessürlerini ifade etmek için” ağlayarak ağıt yakarlar. Ağıtlar, ölüm olayından hemen sonra
yakıldığı gibi, ölü gömüldükten sonra da
söylenebilir(Yörükan, 2002: 234, 237).
182
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
Özellikle Batı Anadolu Çepnileri arasında ağıt yakma geleneğinin son yıllara kadar
yaĩatıldığını konuyla ilgili çalıĩmalardan takip edebiliyoruz(Ĩahin, 2006: 70-71).
Ağıt geleneğini incelediğimiz Balıkesir
Çepnilerine de kısaca değinmek gerekir. Çepnilerle ilgili bilgi veren kaynaklar, Çepnilerin
bir Oğuz boyu olduğunu öne sürerler. Daha
özel bir bilgiye göre Çepniler, Oğuzların
Üçok koluna bağlı boylar arasındadır(Togan,
1982: 51-51; Köprülüzâde, 1925: 206; Ögel,
1993: 344-345). Ayrıca Çepni adı, Oğuz’un
oğullarından Gök Han’ın dört oğlundan birisinin adı olarak bilinmektedir(Togan, 1982:
51). Çepnilerin Anadolu’ya gelmeden önce
Türkistan’dan İran’a, oradan da Anadolu’ya
geçtikleri söylenir(Bostan, 2002: 299). Çepnilerin Anadolu’ya giriĩleri esnasında beraberlerinde 13. yüzyılda yaĩamıĩ olan Hacı
Bektaĩ Veli’nin bulunduğu, hatta Hacı
Bektaĩ’ın Sulucakarahöyük’te ilk müritlerinin Çepniler olduğu da iddia edilmektedir.
Menâkıb-ı Hacı Bektaĩ-ı Velî’den alınan bu
bilgiden hareketle Hacı Bektaĩ’ın Çepni olduğunu ileri sürenler de vardır (Menâkıb-ı
Hacı Bektaĩ-ı Velî “Vilâyet-nâme”, 1958: 125;
Eröz, 1990: 54-55). Oğuzların Anadolu’ya
yaptıkları akınlarla bölgeye gelen Çepniler,
Anadolu’nun, özellikle Doğu Karadeniz’in
Türkleĩmesinde önemli bir rol oynamıĩ-
lardır. Osmanlı döneminden kalma tahrir
defterlerinde Çepnilerin Anadolu’yu vatanlaĩtırmada büyük pay sahibi oldukları
görülmektedir(Çelik, 2002: 312).
Çepnilerin yer aldığı ilk yazılı kaynaklar
arasında Divanü Lügati’t-Türk de bulunmaktadır. Türk boyları arasında derleme yoluyla
elde ettiği bilgileri ve malzemeleri eserinde
kullanmıĩ olan Kaĩgarlı Mahmut, Divanü
Lügati’t-Türk adlı eserinde Oğuz boyları
hakkında bilgiler verirken, Oğuzların yirmi
iki boyunun olduğunu, bunların kendilerine
ait birer belgesi ve hayvanlarına vurulan alametlerinin bulunduğunu söyleyerek Çepni
Türklerine ait olduğunu söylediği bir damga verir(Divanü Lûgat-it Tercümesi I, 1998:
54; Divitçioğlu 1994: 33-41). Ayrıca Çepnilere ait damgalara Câmiü’t-Tevârih(Togan,
1982: 49-52), Ĩecere-i Terâkime, Târih-i Âl-i
Selçuk(Çelik, 2002: 313), Cihannûma, Kitabul-
İdrâk li-Lisanil-Etrâk(Sümer, 1992: 9) gibi tarihi kaynaklarda rastlanmıĩtır.
Çepnilerin Anadolu’ya giriĩlerinden
hemen sonra Karadeniz bölgesine hareket
ettikleri(Sümer, 1992: 323), burada özellikle Trabzon Rum İmparatorluğu’nun güçleriyle yapmıĩ oldukları mücadeleler sonucunda önemli baĩarılar sağladıkları(Çelik,
1999: 16), bu bölgenin Türklerin denetimine geçmesinde büyük paylarının olduğu
görülmektedir(Tellioğlu, 2004: 110-111).
Çepni nüfusunun yoğun bir ĩekilde bulunduğu Karadeniz bölgesinin dıĩında Çepnilerin Anadolu’nun güney, orta ve batı
kesimlerinde de yaĩadığını bilmekteyiz.
Özellikle Anadolu’nun batısında yaĩamakta
olan Çepniler/Çetmilerin büyük bir kısmı
Balıkesir sınırları içinde bulunmaktadır.
Tarihi kayıtlara göre Balıkesir civarındaki Çepnilerin Balıkesir’e geliĩleri, 18.
yüzyılın baĩlarına rastlamaktadır. Kayıtlar,
Çepnilerin Balıkesir’e gelmeleriyle birlikte yerleĩik hayata geçmedikleri için o dö-
nemde yerleĩik düzene geçmiĩ grupları
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
183
rahatsız ettiklerini söylemektedir. Balıkesir
Çepnilerinin, Halep Türkmenleri ve Bozulus Türkmenleri içinde yaĩayan bir grubun
batıya hareket etmesiyle oluĩtuğu görü-
ĩü bulunmaktadır(Sümer, 1992: 17). Bununla birlikte M. Fuad Köprülü, Türkiyat
Mecmuası’nda kaleme aldığı “Oğuz Etnolojisine Dair Tarihi Notlar” adlı makalesinde
Rumeli’ye geçen Kızılbaĩ Türklerin Karasioğlu İsa Bey zamanında tekrar Anadolu’ya
geçtiklerini, Balıkesir ve İzmir havalisinde
yaĩayan Çepnilerin Rumeli’den dönen Kı-
zılbaĩların torunları olduğu iddiasını ileri
sürmüĩtür(Köprülüzâde, 1925: 207).
Günümüzde Balıkesir’deki Çepnilere ait yerleĩim yerleri ĩu ĩekildedir:
Köy Bağlı Olduğu Birim Oymağı
Kavakbaĩı Balıkesir Merkez
Karalar
Çukurhüseyin Balıkesir Merkez
Karamanlar Balıkesir Merkez
Ortamandıra Balıkesir Merkez
Koruköy Balıkesir Merkez
Dübecik Balıkesir Merkez
Çoraklı Balıkesir Merkez
Kabakdere Balıkesir Merkez
Çiftlik Bigadiç
Akyar Bigadiç
Eynihocalı
Yumruklu Bigadiç
İnkaya Balıkesir Merkez
Kozpınar Bigadiç
Elyapan Bigadiç
Kuĩkaya Balıkesir Merkez
Soğanbükü İvrindi
Yalınayaklar
Deliklitaĩ Balıkesir Merkez
Değirmendere Balya
Danaveli Susurluk
Gökçeören Susurluk
Kocabük Balya
Armutlu Kepsut
Nusratlı
Kapaklı Manyas
Kalebayırı Manyas
Söğütlü Susurluk
Güvemçepni Bigadiç
Ellezli
Kocasinan Sındırgı
Macarlar Balıkesir Merkez Avanlar
Yeĩildere Bigadiç Garili
(Ĩahin, 2004: 73-74)
184
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
1.2. Malzeme
Bu çalıĩmada kullanılan ağıtlar ve ağıtların icra ortamıyla ilgili bilgiler, Balıkesir
Çepnilerinin yaĩadığı bölgelerde yapılan
alan araĩtırmalarında kayda geçirilmiĩtir.
Özellikle ağıtçı kadınlar Dilber Solak ve
Zeynep Kaplan’la yapılan görüĩmelerde
önemli bilgi ve malzemeler elde edilmiĩtir.
Ağıt araĩtırmalarında pek çok araĩtırmacı-
nın yaĩadığı bazı problemler, bu çalıĩmada
da karĩımıza çıkmıĩtır. Halkbilimi araĩtırmalarında kullanılan malzemenin doğal ortamlardan tespit edilmesi önemlidir, ancak
halkbilimi ürünlerini yaratan, aktaran ve
icra eden kiĩilerin düĩüncelerine saygı duymak ve duygularına ortak olmak da bir o
kadar önemlidir. Ölüm olayının yeni gerçekleĩtiği ve acıların taze olduğu bir evde ağıt
derlemenin güçlüğü herkesçe malumdur.
Bu yüzden araĩtırma alanındaki insanların
duygularını incitmemek için ağıt derlemeleri, doğal ortamının dıĩında yapılmıĩtır.
Ölüm ağıtlarında doğal ortamın dıĩına
çıkılsa da gelin ve Muharrem ağıtlarında
icra ortamı takip edilmiĩtir. Özellikle gelinlerin evden çıkarılması esnasında yakılan
ağıtların kimler tarafından ve nasıl yakıldı-
ğı kayda geçirilmiĩtir. Aynı ĩekilde cemlerde söylenen Kerbela ağıtlarının icra ortamı
üzerine yapılan gözlemler, bu ağıtların do-
ğal ortamı hakkında önemli bilgiler edinmemizi sağlamıĩtır.
1.3. Yöntem
Halk edebiyatının diğer türlerinde olduğu üzere ağıtlar, profesyonel veya amatör
bir icracı tarafından söylenmektedirler. Buradaki “amatör” ve “profesyonel” icracılar,
ağıtların ĩekil, yapı ve içerik özelliklerini etkilemektedir. Bu bakımdan ağıtların kimler
tarafından söylendiği, bu söyleyicilerin veya
icracıların kimlikleri oldukça önemlidir. Bu
çalıĩmada ağıtların icracıları olan ağıtçı kadınlar ve kamberler üzerinde ayrıca durulmuĩtur. Ağıtların icra edildiği ortamlar, bu
ortamlarda bulunanlar, ağıtların söylenme
zamanları gibi icra ortamına ait bilgilerin de
değerlendirildiği çalıĩmada ağıtların ĩekil,
yapı, içerik ve iĩlev özellikleri üzerine tespit
ve değerlendirmeler yapılmıĩtır.
2. Balıkesir Çepnilerinde Ağıt
Geleneği
Bölgede ağıt söylemeye “ağıt yakmak”,
söylenen ĩiirlere ise “ağıt” adı verilmektedir. Balıkesir Çepnilerinde ağıtlar, ölüm,
düğün törenlerine ve cemlere bağlı olarak
icra edilmektedir. Önceki yıllarda asker
uğurlamalarında da ağıt yakılmıĩtır, ancak
günümüzde bu uygulama ortadan kalkmıĩ-
tır. Ĩimdi Balıkesir Çepnilerindeki ağıtların
söylenmesine vesile olan olaylara ve ortamlara yakından bakalım.
2.1. Ağıtçı Kadınlar
Balıkesir Çepnileri ölüm ve düğün vesileleriyle ezgili ĩiirler söyleyip ağlayan kadınlara “ağıtçı” adını vermektedirler. Çepni
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
185
köylerinde genellikle bu kadınlar bir veya
birkaç tane bulunur. Her ağıtçı, genellikle
kendi köyündekiler için ağıt yakar. Diğer
köylerde de ağıtçılar olduğu için baĩka yerlere gitmelerine gerek yoktur. Ancak bazı durumlarda, özellikle diğer köylerde yaĩamakta olan akrabaların vefatı durumunda bazı
ağıtçı kadınlar, ağıt yakmak için köylerinden çıkmaktadırlar. Bu istisnaların dıĩında
ağıtçılar kendi köylerinde kalmayı tercih etmektedirler. Ağıtçılar, bu mesleği çoğunlukla annelerinden devralmıĩlardır. Kendisiyle
görüĩülen ağıtçılar, bu düĩüncemizi doğrulamıĩlardır. Anneleriyle birlikte ağıt yakılan
ortamlarda bulunan kızları, daha sonra onların yaptığı iĩi devam ettirmiĩlerdir.
Balıkesir Çepnilerinde ağıt yakma, ağıtçı
kadınların üstlendiği bir görevdir. Erkekler
arasından ağıt yakmak isteyen olmamıĩtır.
Bunun nedenleri araĩtırıldığında öncelikle ağlamanın kadına has bir durum olarak
kabul edilmiĩ olmasının etkili olduğu görülmüĩtür. Ağıtçı kadınlar “erkekler ağlamaz”
diyerek bu tavırlarını net bir dille ifade etmiĩ-
lerdir. Ayrıca ağıt törenlerine sadece kadınların katılıyor olması, bu iĩin kadınlara has
bir meslek haline gelmesine neden olmuĩ-
tur. Pertev Naili Boratav da araĩtırma yaptığı alanlardan benzer bir sonuç çıkarmıĩtır.
Boratav, ölüye ağlama törenlerinin sadece
kadınlar tarafından düzenlendiğini söyleyerek bu törenlerin kadınlara has yapısına dikkat çeker(Boratav, 1991a: 445). Anadolu’dan
ve Anadolu dıĩında yaĩayan Türk topluluklarından elde edilen bilgiler, bu düĩünceyi
doğrular niteliktedir. Ölünün ardından ağıt
yakanlar, ölünün anası, kız kardeĩi, amca
kızı veya o civarda yaĩayan bir ağıtçı kadın
olabilir. Anadolu’nun çeĩitli yerlerinde rastladığımız ağıtçı kadınlar, ağıt yakma iĩini
adeta meslek edinmiĩlerdir(Boratav, 1991:
445). Günümüzde bu ağıtçı kadınların sayılarında azalma olmasına rağmen varlıklarını devam ettirmektedirler. Boratav’a göre
ağıtçılar, “ölünün vücutça ve huyca övülecek
yönlerini birbir sayıp döker; güzelliğini, yürekliliğini, cömertliğini, boyunu bosunu över. Eğer
yaĩadığı sürece mutluluk görmemiĩ birisi ise
ölenin yaĩantısı boyunca çektiklerini; bahtından
gülmüĩ, varlıklı bir kiĩi ise malını, mülkünü, davarını, tarlasını, etrafındakilere yaptığı iyilikleri
anlatır… Ağıtçı, ĩatafatsız, yoğun bir söyleyiĩle,
hiçbir özenti, yapmacık kaygısı göstermeksizin
köy ve kasaba yaĩantısının günlük olaylarından
haber verir.”(Boratav, 1991a: 447).
Ağıtçı kadınlar, ĩiire ve ezgili sözler söylemeye yatkın insanlardır. Gelenekten aldıkları görgü ve terbiye ile ölüm zamanlarında
nasıl hareket edeceklerini ve nasıl ağıt yakacaklarını uzun yılların sonunda elde etmiĩ
tiplerdir. Halk kültüründe ĩiir söyleyen pek
çok kadın gibi bunlar da profesyonel bir ĩiir
söyleme eğitimi almamıĩlardır. Baĩka bir ifadeyle âĩıklar veya diğer sanatçılar gibi mü-
zik aleti kullanmanın ve ĩekil, yapı, içerik ve
ezgi açısından kusursuz ĩiirler söylemenin
eğitimini almıĩ kiĩiler değillerdir. Ancak bü-
tün bunlar, ağıtçıların yaratıcılıktan ve dü-
zenden uzak oldukları anlamına gelmemelidir. Ağıtçılar, geleneğin kadınlar tarafından
oluĩturulmuĩ veya kullanılan kalıpları içinde mesleklerini icra etmektedirler.
186
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
Ağıtçı kadınların doğaçlama yetenekleri
oldukça güçlüdür. Sözlü gelenekten aldıkları çoğunlukla mani tarzındaki ĩiirleri kendi
yetenekleri ölçüsünde defalarca yeniden
düzenleyebilirler. Var olan manilerin mısralarını değiĩtirip, yeni ĩekiller elde ettikleri
gibi, kendilerine ait ĩiirler de söyleyebilirler.
Ağıtçı kadınların doğaçlama yeteneklerini ve ağıtları yeniden düzenleme tarzlarını
yakından görebilmek için Balıkesir Çepnilerinin ağıtçı kadınlarından Dilber Solak’la
farklı günlerde benzer konular üzerine gö-
rüĩme yaptık. Dilber Hanım bize ağıtçılık ve
söylediği ağıtlarla ilgili bilgiler verdi. Bu gö-
rüĩmeler sırasında bir ağıtın farklı zamanlarda söylenmiĩ hallerini kaydetme imkânı
bulduk. Örneğin 07.08.2011 tarihinde yapı-
lan görüĩmede Dilber Solak bir ağıtı ĩöyle
söylemiĩti:
“Erzurum dağları kar ile boran,
İçerimi aldı dert ile verem,
Sal oralardan bir kurĩun kalem,
Senin aĩkına ben de yazayım destan,
Yol ver dağlar yol ver, nere gideyim.”
14.08.2011’de de kendisinden dinlediğimiz ağıt ĩu ĩekildeydi:
“Erzurum dağları kar ile boran,
İçerimi aldı dert ile verem,
Sal oralardan bir kurĩun kalem,
Yavrum sana diye yazayım bir açık selam,
Yol ver dağlar yol ver, nere gideyim.”
Görüldüğü gibi dördüncü mısrayı ağıtçı
oldukça değiĩtirmiĩtir. Aynı ĩekilde aĩağı-
daki ĩiirde de benzer bir durum söz konusudur. Ağıtçı, daha önce söylediği ağıtı yeniden düzenlemiĩtir:
“Susuz yerde kavak biter mi
Yapraksız dalda bülbül öter mi
Ne kadar olsa baba ananın yerini tutar mı?
Yol ver dağlar yol ver, nere gideyim.”
(07.08.2011)
“Susuz yerde kavak bitmez,
Yapraksız yerde bülbül ötmez
Ananın yerini baba tutmaz
Yol ver dağlar yol ver, nere gideyim.”
(14.08.2011)
Buna benzer çok sayıda ağıt, Dilber
Solak’tan, diğer ağıtçılardan tespit edilmiĩ-
tir. Bu tespitler, ağıtçı kadınların belirli kalıpları kullanarak sürekli yeni ağıtlar veya
yeniden düzenledikleri ağıtları söylediklerini göstermektedir. Diğer bir ifadeyle ağıtçı
kadınlar, bir ağıtı her söyleyiĩte yeni bir ĩekil ve yapıyla sunmaktadırlar.
Balıkesir’de Çepni yerleĩim yerlerinden
olan Çukurhüseyin’de Dilber Solak ve Zeynep Kaplan adlı iki ağıtçı kadın bulunmaktadır. Bunlardan Dilber Solak, 1944 yılında
doğmuĩ ve annesinden miras aldığı ağıtçılı-
ğı günümüzde de devam ettirmektedir. Dilber Hanım, ağıt yakmaya nasıl baĩladığını
ĩöyle dile getirmiĩtir:
“Bir gün köyümüzün yakınlarındaki dağa
odun almaya gitmiĩtim. Çok geçmeden arkamdan babam geldi. ‘Hadi kızım eve gidelim’ dedi.
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
187
Ben bunu anlamadım. ‘Neden gidiyoruz, daha
odun toplamadım’ dedim. ‘Hadi kızım gidelim’
dedi. Ben de baĩka bir ĩey sormadım ve eve geldik. Öğrendim ki halam kendini asarak intihar
etmiĩ. Oraya devletten hakim gelmiĩ. Hakime
orada ĩöyle dedim:
“Üstleri ipek yorganlı,
İlikleri yağlı urganlı,
Sen de bunun derdini sormaya mı geldin
hakim bey!
Biz soramadık bunun yaman halını
Soran bulunsun hakim bey”
İlk ağıtımı halama yaktım. Hakim herkesi
halamın yanından çıkardı, sadece ben kaldım ve
ağıt yaktım.”
Küçük yaĩlardan itibaren annesiyle birlikte ağıt yakma törenlerine katılan Dilber
Solak, ĩiir söylemedeki yeteneğini ağıtçılıkta kullanmaktadır.
Dilber Hanım’ın kardeĩi Zeynep
Kaplan(1952 doğumlu) da yaĩadığı çevrede
ağıtçı olarak bilinmektedir. Cemlerde sakacılık görevini de üstlenen Zeynep Hanım da
kardeĩi gibi bu mesleği annesinden devralmıĩtır.
2.2. Ağıt Türleri
2.2.1. Ölen Kiĩi için Yakılan Ağıtlar
Balıkesir’de Çepnilerin yerleĩik olduğu
bütün köylerde ölüme bağlı olarak ağıt yakma geleneği bulunmaktadır. Çoğunlukla
ölüm sonrasında kadınların bir araya gelerek düzenledikleri ağıt yakma veya ağlama
törenleri, ağıtçı kadınların önderliğinde icra
edilmektedir. Ölüm olayı gerçekleĩtikten
sonra merhumun veya merhumenin yakın
akrabaları ölünün bulunduğu evde toplanırlar. Bu arada kadınlar ölünün etrafında
bir daire oluĩturup ağlamaya baĩlarlar. Bu
ağlamalar esnasında odada sadece kadınlar
vardır. Ağıt yakma geleneği, kadınların icra
ettiği bir gelenektir. Bu yüzden Çepnilerdeki ağıtçılar, kadındır. Erkek arasında ağıt
yakan veya ağıt yakma törenlerine katılan
herhangi birisi bulunmamaktadır.
Ölüm sonrası ağıt yakma töreninin baĩ-
laması, ağıtçı kadınların ölümün gerçekleĩ-
tiği eve gelmesiyle baĩlar. Diğer kadınlar,
onların söyledikleri ağıtlara ağlayarak, inleyerek ve kendilerini paralayarak eĩlik ederler. Ölünün baĩında yakılan bu ağıtlar, ölüm
olayının yeni olması ve ağıtçı kadınların
hüzün verici ĩiirlerle ağlamaları nedeniyle
oldukça acıklıdır. Ölüye karĩı son görevlerini yerine getiren kadınlar, ölüye yakınlık
derecesine göre ağlayıp sızlarlar ve feryat
ederler. Bu ortamlarda söylenmiĩ ağıtlardan
bazıları ĩu ĩekildedir:
“Karĩıdan karĩıya atılamadım,
Kırıldı kantarım tartılamadım,
Ben bu kara ölümün elinden kurtulamadım,
Yol ver dağlar yol ver, nere gideyim.”
(Dilber Solak)
“Köprüye vardım köprü yıkıldı
Kınalı geyikler suya döküldü
Allı gelinin boynu büküldü
Yol ver dağlar yol ver, nere gideyim.”
(Dilber Solak)
188
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
“Çiçekler içinde menekĩe baĩtır
İnsanı gösteren göz ile kaĩtır
Bir çiçek vereyim sana
Bunu götür akrabama ulaĩtır.”
(Zeynep Kaplan)
2.2.2. Gelinler için Yakılan Ağıtlar
Balıkesir Çepnilerinde gelinler için de
ağıtlar söylenmektedir. Kına gecesinde kına
yakımı ve gelinin evden çıktığı sırada yakılan bu ağıtlar, çoğunlukla gelinin ailesini
konu etmekte ve ailenin kızlarının gidiĩinden duyduğu üzüntüyü dile getirmektedir.
Kına gecelerinde yine kadınlar arasında söylenen ağıtlarda gelinin yakın akrabaları ve
özellikle yakın arkadaĩlarının bulunduğu
ortamlarda ağıtlarla gelin ağlatılır. Burada
yine ağıtçı kadınlar bulunabilir. Kına gecesinde de gelin, annesi ve yakınları ağlayarak
ağıtlar söylerler, ancak ağıtların yüksek sesle söylendiği ve ayrılık acısının doruklara
ulaĩtığı ortamlar, gelin olmuĩ kızın annesini, babasını ve kardeĩlerini geride bırakarak
evden çıkmak üzere olduğu zamanlara denk
gelir. Burada anneyle gelin sarılarak uzun
süre ağlarlar. Bu sırada beraberinde bulunan kadınlar, ağıtlar söylemeye ve ağlamaya baĩlarlar. Kına gecelerinde olduğu gibi,
ağıtçı kadınlar gelinin eviyle vedalaĩtığı bu
zamanlarda da ortamda bulunur ve ağıtlar
yakar. Ağıtçı kadınların söylediği gelin ağıtlarından bazıları aĩağıdaki gibidir:
“Akĩam oldu mu haklarını saklardım
Sabah oldu mu yerlerini yoklardım
Gelir diye yollarına bakardım
Elleri kınalı yavrum, güle güle.”
(Zeynep Kaplan)
“Benim dertlerimden biliydin kızım
Yaralarımı sarıydın kızım
Her derdimi sana söylüydüm kızım
Beni kimlere emanet ettin de gidiyin kızım.”
(Zeynep Kaplan)
“Kara bulut değilsin ki hava savrulsun
Sulu yağmur değilsin ki yerde çevrilsin,
Anadan babadan körpe yavru ayrılsın,
Yol ver dağlar yol ver, nere gideyim.”
(Dilber Solak)
2.2.3. Askerler için Yakılan Ağıtlar
Saha araĩtırmalarında edindiğimiz bilgilere göre daha önceleri, askerlere düzenlenen kına yakma törenlerinde ağıtlar yakılmıĩtır, ancak son yıllarda askere gidenler
için ağıt yakma geleneği ortadan kalkmıĩtır.
Uygulamadan kalksa da bu ağıt törenlerinin hatıraları, bugün de ağıtçı kadınların ve
bölgedeki insanların hafızalarında canlıdır.
Ağıtçı kadınlar, diğer ağıt yakma törenlerindeki gibi, askerler için söylenen ağıtlarda
da baĩı çekmiĩlerdir. Onların önderliğinde
askerlere kına yakılırken veya asker uğurlaması yapılırken ağıtlar yakılmıĩtır. Bu ağıtlardan birkaçı ĩöyledir:
“Asker yolu beklerim
Gününe gün eklerim
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
189
Sen git yavrum askere
Ben vatanı beklerim.”
(Zeynep Kaplan)
“Yüce dağ baĩından yuvarlandı indi bir taĩ
Ne anam kaldı, ne babam, ne bacım, ne kardaĩ
Verin bana bir beĩli tabanca
Olsun bana yolda giderken arkadaĩ.”
(Dilber Solak)
2.2.4. Hz. Hüseyin’e ve Beraberindeki
Kerbela Ĩehitlerine Yakılan Ağıtlar
Tarihi bir olay olan Kerbela vakası-
nın Türk kültürüne önemli yansımaları
olmuĩtur(Özkırımlı, 1993: 25-38; Köksal,
1984). Alevî-Bektaĩî inancında Kerbela’nın
hatıraları bütün canlılığıyla korunmaktadır.
Muharrem ayındaki inanç uygulamalarıyla
anılan Kerbela olayı, bu ayın dıĩında cemlerde de anılmaktadır. Bilindiği gibi Türk
kültüründe halk edebiyatının tür ve ĩekillerine bağlı olarak Kerbela olayını anan veya
anlatan mersiyeler oluĩmuĩtur. Âĩık Yunus,
Pir Sultan Abdal, Teslim Abdal, Dedemoğ-
lu, Kalbî, Noksânî Baba, Deli Boran, Miratî,
Sıdkî, Hüznî, Yesârî, Fakîrî, Seyyah Dede,
Hâkî Baba, Ali Rıza Özbektaĩ gibi halk ĩairlerinin hece ölçüsünün sekizli ve on birli
ĩekilleriyle söylenmiĩ Kerbela konulu mersiyeleri vardır(Noyan: 73, 358-359, 373, 719;
Çağlayan, 1997: 430-459; Özmen, 2002: 108-
111). Bu mersiyelerden bazıları günümüzde
cemlerde kamberler/sazandarlar tarafından
söylenmektedirler. Kerbela ağıtı olarak nitelendirebileceğimiz bu mersiyelere Balıkesir
Çepnilerinde de rastlamak mümkündür.
Balıkesir Çepnilerinin önde gelen kamberlerinden Rahmi Ayhan, Kerbela konulu
bu mersiyeleri, cemlerde ve muharrem aylarında düzenlenen sohbet ortamlarında
söylemektedir. İyi bir saz çalma yeteneğine
sahip kamber Rahmi Ayhan, baĩta “yedi
ulu ozan”dan (Pir Sultan Abdal, Kul Himmet, Hatayi, Yemini, Virani, Teslim Abdal
ve Nesimi) olmak üzere Alevî-Bektaĩî inanç
ortamlarında yetiĩmiĩ âĩıkların ve ĩairlerin nefeslerini icra etmektedir. Kamberler,
yeni nefesler yaratmamakta, sadece sözlü
gelenekten veya yazılı kaynaklardan öğrendikleri nefesleri icra etmektedirler. Rahmi
Ayhan’ın Kerbela ağıtı olarak nitelendirdiği
ve söylediği mersiyelerden birisi ĩöyledir:
“İmam Hüseyin’in kolları bağlı
Yezid’in ciğerinde ciğeri dağlı
Muhammed’in torunu Ali’nin oğlu
Gel dinim imanım İmam Hüseyin
Senin abdalların yanar yakılır
Katarımız On İki İmam’a katılır
Yezidlere binlerce lanet okunur
Gel dinim imanım İmam Hüseyin
Senin derviĩlerin semahı döner
Kadir gecesi çırağlar yanar
İnĩallah yükümüz dergâhı tutar
Gel dinim imanım İmam Hüseyin
Abdal Pir Sultanım imamlar nerde
190
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
Aĩkına nur doldurduğumuz yerde
Kendi sırda kaygısız ehil yerde
Gel dinim imanım İmam Hüseyin”
Kerbela için kamberlerin dıĩında ağıtçı
kadınlar da bazı ağıtlar söylemiĩlerdir:
“Kerbela’ya varalım,
Ciğer börek doğrayalım,
Ĩah Hüseyin ĩehit olmuĩ
Gelin yana yana ağlayalım.”
(Dilber Solak)
“Kerbela’nın yolları,
Zincirle bağlı İmam Hüseyin’in kolları,
Ĩehit olmuĩ Fatma Ana’mın oğulları
Gelin dostlar yana yana ağlayalım.”
(Zeynep Kaplan)
“Ah Hüseyinim, vah Hüseyinim
Ĩehit giden vah Hüseyinim,
İmam Hüseyinim.” (Zeynep Kaplan)
2.3. Ağıtların Ĩekil, Yapı ve İçerik
Özellikleri
Ağıtların ve genel anlamda halk ĩiiri
ürünlerinin ĩekil ve yapı özelliklerini belirlemede dikkate alınması gereken temel hususu
Lauri Honko ĩu ĩekilde ifade eder: “Tür, irticalen söyleme olarak karakterize edilir. Eğer irticalen söyleme, ‘türkü söyleme esnasında yeni türkü
yapma’ olarak açıklanırsa, ĩurası oldukça açıktır
ki ağıtlar, kelimenin harfi harfi ne anlamı içerisinde söylenmezler. Onlar geleneksel unsurlarla
doludurlar; kelime, ĩiir eğilimi ve icra hali ağıttaki diğer unsurlardır… Ayrıca hiçbir ağıt aynı
kelimelerle ikinci bir defa söylenmez.”(Honko,
2003: 338-339). Ağıtların bu özelliği, onların
ĩekli ve yapısı üzerine genel geçer kurallar
oluĩturmayı engellemiĩtir.
Pertev Naili Boratav, ağıtların nazım dü-
zeni açısından ikiye ayrıldığını belirtir. Ona
göre bazı ağıtların nazım düzeninde tutarlı-
lık ve kararlılık bulunmaz. Bu ağıtlarda ölçü
ve uyak düzeni yoktur. Ahengi sağlayan
bazı ünlemler ve nazım parçaları bulunmaktadır. Bu ağıtların yanı sıra bir de düzenli bir
ĩekilde söylenmiĩ ağıtlar bulunmaktadır.
Genellikle “aaba, ccdc” uyaklı ve sekiz heceli bentlerle meydana gelen ağıtlar, bazen
de “abcb… defe” ĩeklinde bir mısra kümelenmesine sahip olabilirler. Ayrıca “aaab,
cccb …” uyaklı ve sekiz veya on bir heceli
ağıtların varlığı da bilinmektedir(Boratav,
1991: 448-450). Boratav, nazım düzeni açı-
sından ağıtları iki kısma ayırarak bütün
ağıtların benzer bir ĩekilde söylenmediği
gerçeğine vurgu yapar. Boratav, yukarıdaki
ayrımı yaparken bunun, ağıtları icra edenlerin kimliğinden kaynaklandığını doğrudan
belirtmemiĩtir, ancak daha sonraki izahlarında bu durumun ağıtçılara veya ağıtları
icra edenlerin yeteneklerine göre ĩekillendiğini dolaylı olarak anlatmaktadır. Âĩıklar
gibi müzik ve ĩiir eğitimi almıĩ kiĩilerin
söyledikleri ağıtlar ölçü ve mısra kümelenmesi açısından düzenli iken profesyonel bir
eğitim almadan doğaçlama ağıt söyleyenlerin ağıtlarında ĩekil ve yapı açısından bazı
düzensizlikler görülebilmektedir.
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
191
Balıkesir Çepnilerinden tespit edilen
ağıtların ĩekil ve yapı özelliklerine bakıldı-
ğında iki husus karĩımıza çıkar. Bunlardan
ilki, ağıtçı kadınların söylediği ağıtların ĩekil ve yapı olarak bazı düzensizlikler göstermesidir. Genellikle mani nazım ĩekliyle söylenen bu ağıtların ölçüsünde ve mısra düzeninde zaman zaman aksamalar olabilmektedir. Diğer bir ifadeyle kadın ağıtçılar, mani
tipli ağıtların dıĩında halk ĩiirinde bilinen
kalıplar çerçevesinde ağıt söylememektedirler. Bazı ağıtlarda ölçüden veya bir nazım
ĩeklinden bahsetmek oldukça güçleĩmektedir. Bunun yanı sıra bazı ağıtlarda ölçü
ve mısra kümelenmesinde tutarlılık vardır.
Kısacası ağıtçı kadınların söylediği ağıtların
ĩekil ve yapı özelliklerinde belli bir standart
oluĩmamıĩtır. Bu ağıtlardan birkaçının ĩekil
ve yapı özelliklerine bakalım:
“Karanfi lim dal yerde 7
Bülbül ötmez her yerde 7
Ne ötersin bülbülüm 7
Yavrularım gurbet elde” 8
Aaxa ĩeklinde bir mısra kümelenmesine sahip bu ağıtın ölçüsü oldukça tutarlıdır.
Sadece dördüncü mısranın ölçüsünde bir
hece fazladır. Onun haricinde diğer mısralar yedili hece ölçüsüyle söylenmiĩtir. Ĩekil
ve yapı olarak bu ağıt oldukça baĩarılıdır,
ancak bütün ağıtlar bu özelliklere sahip de-
ğildir.
Mani tarzında söylenmiĩ olan aĩağıdaki
ağıtta mısra kümelenmesi maniye uygundur, ancak ölçüde oldukça tutarsız bir yapı
vardır:
“Bugün günlerden Pazar 7
Beĩ kardeĩ oturmuĩ sana destan yazar 12
Alemin dertleri iyi olmuĩ yavrum 12
Benim dertlerim günden güne artar” 11
Mısra kümelenmesi hususunda yukarı-
daki örneklerdeki gibi aaxa ĩeklindeki yapı-
nın yanında aaab ĩeklinde söylenmiĩ ağıtlar
da vardır:
“Aĩar giderim ben de dağları yol deyi,
Deste güller toplarım domur gül deyi,
Mektup yazdım, saldım anam babam çabuk gel deyi,
Kefen giydim ana baba tez gel.”
Bu ĩiirde, mısra sonlarında kafi ye ve redifte baĩarılı olan ağıtçı, ölçüde aynı baĩarı-
yı gösterememiĩtir. Sonlardaki redif ve kafi -
yeyle metnin ĩiirselliğini arttırmıĩtır. Burada
hemen bir hususu daha belirtmemiz lazım.
Ağıtçılar, etrafındaki insanları sadece ağıtların ĩekil veya yapı özellikleriyle değil, söyleyiĩ tarzları ve ĩekilleriyle de etkilemektedirler. Ağıtları söylerken ağlamaları, hüzünlü
bir tavır takınmaları, ölünün yakınları gibi
kendisini paralarcasına hareketler yapması,
ölüm ve yaĩamla ilgili aralarda çeĩitli sözler söyleyerek etrafındakileri teskin etmeye
çalıĩması, ağıt törenlerinin vazgeçilmez unsurlarıdır. Ĩekil ve yapıdaki tutarsızlık veya
kusur gibi görünen hususlar, belirttiğimiz
sunum içinde kendini gizlemektedir. Bu
yüzden ağıtçılar, düzenli bir ölçü ve mısra
kümelenmesi kullanmamalarına karĩın ezgiyle belli bir ahenk yakalamayı ve ağıtları
dinleyenleri ağlatmayı baĩarmaktadırlar.
192
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
Balıkesir Çepnilerinde ağıtçı kadınların söylediği ağıtların yanında kamberlerin
icra ettikleri ağıtlar, ĩekil ve yapı açısından
oldukça düzenli ĩiirlerdir. Kamberlerin,
âĩıklık geleneğinde olduğu üzere, usta kamberlerden ezgileri saz çalabilmeyi ve ĩiirleri
icra edebilmeyi öğrenmeleri, onların söyledikleri ĩiirlerin ĩekil ve yapı özellikleri açı-
sından baĩarılı olmasını sağlamıĩtır. Kamber Rahmi Ayhan’dan derlenen aĩağıdaki
ĩiire yakından bakalım.
“İĩte geldim iĩte gittim a 8
Yaz çiçeği gibi yettim a 8
Ĩu dünyada ne iĩ ettim a 8
Ömürceğim geçti gitti b 8
Çağırdılar imam geldi c 8
Her biri bir iĩe yeldi c 8
Azrail pençesin saldı c 8
Can kafesten uçup gitti b 8
İĩte geldi yuyucular d 8
Tenime su koyucular d 8
Kefenim elinde hocalar d 9
Kefenciğim biçti gitti b 8
Ayırdılar elimizden e 8
İp attılar belimizden e 8
Pek tuttular kolumuzdan e 8
Can cesetten uçtu gitti b 8
İlettiler mezarıma f 8
Sığındım Gani Kerim’e f 8
Toprak attılar serime f 8
Gözyaĩım taĩtı gitti b 8
İmam telkine baĩladı g 8
Bir sevapçık iĩ iĩledi g 8
Komĩular bizi boĩladı g 8
Geri dönüp kaçtı gitti b 8
Kabrime bir melek geldi h 8
Bana bir sualcik sordu h 8
Hıĩmedip bir topuz vurdu h 8
Tebdilciğim ĩaĩtı gitti b 8
Teslim Abdal oldu tamam ı 8
İĩte geldi ahir zaman ı 8
Yardımcım On İki İmam ı 8
Ten turaba karıĩtı gitti” ı 9
Sekizli hece ölçüsü ve koĩma nazım ĩekliyle söylenmiĩ bu ağıdın iki mısrasında öl-
çüde tutarsızlık vardır. Bunun haricinde ĩiirin ĩekil ve yapı özelliklerinde herhangi bir
problem bulunmamaktadır.
Ağıtların içeriklerinde ölümden ĩikayet,
ölen kiĩinin ölümüne duyulan üzüntü ve
onun yerini doldurmanın zorluğu, ölen kiĩiden ayrı kalmanın verdiği acı, kısacası ölüm
kaynaklı üzüntü dile getirilir. Ağıtlarda bahsi geçen kiĩinin cinsiyeti ve sosyal konumu,
ağıtların içeriklerini etkilemiĩtir. Eğer vefat
eden bir kadın ve aynı zamanda anne ise:
“Trene bindim, tren salladı,
Zalim doktor geldi yaram bağladı,
Arkamdaki yavrularım anam diye ağladı,
Yol ver dağlar yol ver, nere gideyim.” ĩeklinde bir ağıt söylenmiĩtir. Ağıtçı, burada
ağıtı ölen kiĩinin ağzından söylemekte ve
bu ĩekilde geride kalan çocuklarını hüzne
boğmaktadır.
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
193
Ölen evli ve genç bir delikanlı ise, onun
geride bıraktığı eĩi mutlaka anılır. Ayrıca
delikanlının yeni evlenmiĩ olduğu ve genç
yaĩta öldüğü de dile getirilir:
“Köprüye vardım köprü yıkıldı
Kınalı geyikler suya döküldü
Allı gelinin boynu büküldü
Yol ver dağlar yol ver, nere gideyim.”
2.4. Ağıtların İĩlevleri
Halk kültürü ürünleri sosyal hayatın
içinde üstlendikleri bir iĩlevle ancak varlıklarını devam ettirebilirler. Aksi durumda
kültür, kullanılmayan veya sosyal yaĩamda bir görevi bulunmayan değerleri tasfi ye
etme yoluna gider. Balıkesir Çepnilerinde
ağıt geleneğinin bugün de canlı olmasında,
ağıtlara ihtiyaç duyulmuĩ olmasından ve
ağıtların sosyal bir görevi üstlenmesinden
kaynaklandığını söylemek mümkündür.
Burada ağıtların iĩlevi üzerine yapacağımız
değerlendirmeler sadece Balıkesir Çepnileri için değil, ağıt geleneğini yaĩatan diğer
gruplar için de söz konusudur.
Balıkesir Çepnileriyle yaptığımız gö-
rüĩmelerin ve bölgedeki gözlemlerimizin
sonucunda ağıtların rahatlama, vedalaĩma
ve sosyal paylaĩım sağladığını söyleyebiliriz. Ölüm nedeniyle gerilmiĩ olan kiĩiler,
ağıtçıların söylediği ağıtlarla toplu halde ağ-
layarak kendilerini rahatlatmaktadırlar. Bu
düĩüncemizi bölgedeki kaynak ĩahıslar da
desteklemiĩtir. Bu törenlerde özellikle ölen
kiĩinin yakınları ağlayarak üzerlerindeki
gerginliği atmaktadırlar. Tabii ki insanlar,
ağıt törenlerinin dıĩında da ağlayabilirler,
ancak bu ağlamalar ağıt törenlerindeki ağ-
lamalardan oldukça farklıdır. Bu törenlerde
kadınlar, ağlamanın meĩru olduğu, sosyal
kabul gördüğü bir ortamda rahatça ağlayabilmektedirler. Bu yüzden ağıt törenleri,
fi ziki ve psikolojik olarak rahatlamanın sosyal alanları olarak değerlendirilmelidir.
Ağıt törenlerinde vedalaĩma olgusu
oldukça önemlidir. Ölen kiĩinin yakınları,
sembolik de olsa kaybettikleri kiĩiyle; anne
ve babalar gelin olan kızları ve asker olan
oğullarıyla ağıtlarla vedalaĩırlar. Kardeĩler
arasında da aynı ĩekilde evlilik ve askerlik
dönemlerinde ağıtlar vedalaĩma unsuru
olarak kullanılır. Ağıtçı kadınların söylediği
ağıtlarda vedalaĩma olgusu oldukça baskındır. Ağıtçılar, ağıtlarında “al bu mektubu”
veya “al bu çiçeği” gibi ifadeler kullanarak
verilen emanetlerin diğer taraftaki yakınlarına ulaĩtırılmasını isterler. Ölen kiĩiyi ve
evden uzaklaĩan kiĩiyi yolculuğa çıkan birisi gibi kabul edip onunla vedalaĩırlar.
Ağıtlar rahatlama ve vedalaĩma kadar
sosyal paylaĩım aracı olarak da görev gö-
rürler. Ağıt yakmak için bir araya gelen insanlar arasında sosyal iliĩkiler geliĩir, dayanıĩma artar ve bu da toplumsal bütünlüğün
güçlenmesine, dolayısıyla sosyal paylaĩımın
gerçekleĩmesine vesile olur. Kadınların ağıt
törenlerine katılması, Balıkesir Çepnilerinde sosyal hayatın asli unsurlarından birisi
olarak kabul görmektedir. Özellikle ölen ki-
ĩilerin ardından düzenlenen ağıt törenleri,
diğerlerine(düğün, askerlik vb.) göre daha
194
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
önemlidir. Çünkü bu törenler, ölen kiĩi için
yapılan son görevler olarak kabul görür. Kı-
sacası ağıt yakma törenleri, sosyal anlamda
Balıkesir Çepnilerinin hayatını düzenlemekte ve insanlar arasındaki sosyal yakınlaĩmayı ve sorumluluğu geliĩtirmektedir.
Sonuç
Yapılan tespit ve değerlendirmelerin
sonucunda Balıkesir Çepnilerinde ağıt geleneğinin düğün, ölüm törenleri ve cemlerde
varlığını devam ettirdiğini söylemek mümkündür. Çepnilerin yerleĩik olduğu köylerin
dıĩında Balıkesir’de ağıt geleneği zayıfl amıĩ
olmasına rağmen Çepnilerde farklı bir durum söz konusudur. Özellikle Kerbela dolayısıyla Muharrem aylarında yas tutulmakta
ve ağıtlar söylenmekte oluĩu, ağıt kültü-
rünün Çepnilerde canlılığını korumasına
zemin hazırlamıĩtır. Ayrıca cemlerde her
vesileyle Kerbela’nın anılması, Hz. Hüseyin ve beraberindekiler için gözyaĩı dökülmesi de ağıt geleneğinin devamlılığına katkı
yapmıĩtır. Ayrıca Çepnilerin Alevî-Bektaĩî
inanç yapısının tesiriyle boy kimliğini çok
fazla kaybetmemiĩ bir Oğuz boyu olması
da ağıt kültüründeki devamlılığı açıklar niteliktedir. Bilindiği gibi Türklerde, özellikle
İslamiyet’ten önce, güçlü bir ağıt geleneği
vardır. İslamiyet’le birlikte bu geleneğin
yavaĩ yavaĩ söndüğü, bazı gruplarda tamamen ortadan kalktığı, bazılarında ise kısmen
devam ettiği görülür. Daha Anadolu’ya gelmeden Alevî oldukları bilinen Çepnilerde
ağıt geleneği sönmemiĩ, hayatın ayrılık ve
hüzün getiren her aĩamasında yaĩatılmıĩtır.
Bu bakımdan Çepnilerde ağıt geleneğinin
kalıcı olmasında Alevî-Bektaĩî değerlerinin
etkili olduğunu ayrıca belirtmek gerekir.
Balıkesir Çepnilerindeki ağıt geleneğinde bazı değiĩim ve dönüĩümler de olmuĩ-
tur. Askerlik çağına gelmiĩ gençler için daha
önceleri ağıt yakılırken günümüzde bu uygulamadan vazgeçilmesi, bu gelenekte bazı
değiĩikliklerin olduğunu göstermektedir.
Araĩtırma alanımızda ağıtlar, ağıtçı kadınlar ve kamberler tarafından icra edilmektedir. Ağıtçı kadınlar, ailelerinden veya yakın akrabalarından miras aldıkları ağıtçılığı,
gelinler ve ölenler için ağıt söyleyerek icra
etmektedirler. Ağıtçı kadınlar, küçük yaĩlardan itibaren ağıtların söylendiği ortamlarda
bulunarak ağıtların sözlerini ve ezgisini öğ-
renmiĩlerdir. Ağıtçı kadınlar ağıtları, büyük
oranda doğaçlama söylemektedirler. Ağıt
söylemenin yanında ağlamaları ve beden hareketleri de ağıt törenlerinin önemli unsurları arasındadır. Ĩiir söyleme ve ağlama konusunda yetenekli tipler olan ağıtçılar, kadınlar arasından seçilmektedir. Erkek ağıtçıya
rastlanılmayan Balıkesir Çepnilerinde ağıt
törenlerinin kadınlar arasında gerçekleĩtiriliyor olması, ağıtçıların kimliklerini belirlemede aktif rol oynamıĩtır. Kadın ağıtçıların
dıĩında kamberler de ağıt söylemektedirler.
Onların ağıtları, genellikle Kerbela olayı ile
ilgili olarak Alevî-Bektaĩî inanç ortamlarında nefes söylemiĩ ozanların nefeslerini
söylemekten ibarettir. Pir Sultan Abdal, Kul
Himmet, Teslim Abdal, Hatayî gibi ozanların Hz. Hüseyin ve Kerbela masumlarıyla
ilgili ağıtları, kamberler tarafından cemlerde
ve Muharrem aylarında yapılan inanç uygulamalarında icra edilmektedir.
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
195
KAYNAKÇA
BALİ, Muhan. (1997). Ağıtlar. Ankara.
BORATAV, Pertev Naili. (1991a). “Türk
Ağıtlarının İĩlevleri, Konuları ve
Biçimleri”. Folklor ve Edebiyat (1982) II.
İstanbul. s. 444-453.
BORATAV, Pertev Naili. (1991b), “Anadolu
Ağıtlarının Türlü Nakıĩları ve Yakınıĩları
Üzerine”. Folklor ve Edebiyat (1982) II.
İstanbul. s. 454-470.
BORATAV, Pertev Naili. (1995). 100 Soruda
Türk Halk Edebiyatı, İstanbul.
BOSTAN, M. Hanifi . (2002). “Anadolu’da
Çepni İskânı”. Türkler, C. 6, 299-311.
ÇAĞLAYAN, Bünyamin. (1997). Kerbelâ
Mersiyeleri. Ankara. Yayımlanmamıĩ
Doktora Tezi.
ÇELİK, Ali. (2002). “Çepnilerin Anadolu’nun
Türkleĩtirilmesindeki Yeri ve Önemi”.
Türkler, C. 6, s. 312-323.
ÇIBLAK, Nilgün. (2005). Mersin Tahtacıları-
Halkbilimi Araĩtırmaları-. Ankara.
Divanü Lûgat-it Tercümesi I. (1998). Çev.:
Besim Atalay. Ankara.
DİVİTÇİOĞLU, Sencer. (1994). Oğuz’dan
Selçuklu’ya(Boy, Konat ve Devlet).
İstanbul.
ELÇİN, Ĩükrü. (1990). Türkiye Türkçesinde
Ağıtlar. Ankara.
ERÖZ, Mehmet. (1990). Türkiye’de Alevîlik
ve Bektâĩîlik. Ankara.
GÖRKEM, İsmail. (2001). Türk Edebiyatında
Ağıtlar-Çukurova Ağıtları-(İnceleme
Metinler). Ankara.
HONKO, Lauri. (2003). “Ağıtlar: Yeniden
Yaratma, Yapı ve Tür Problemleri”. Çev.:
İsmail Görkem. Halkbiliminde Kuramlar
ve Yaklaĩımlar. Ankara. s. 333-346.
KAYA, Doğan. (2004). Anonim Halk Ĩiiri.
Ankara.
KÖKSAL, M. Asım. (1984). İslâm Tarihi
Hazret-i Hüseyin ve Kerbelâ Fâciası.
Ankara.
KÖPRÜLÜZÂDE, Mehmed Fuad. (1925).
“Oğuz Etnolojisine Dair Tarihi Notlar”.
Türkiyat Mecmuası, S. 1, Ağustos, s. 185-
211.
Menakıb-ı Hacı Bektâĩ-ı Velî “Vilâyet-nâme”.
(1958). Haz.: Abdülbâki Gölpınarlı.
İstanbul.
NOYAN, Bedri. (t.y.). Bütün Yönleriyle
Bektâĩîlik ve Alevîlik. IV. Cilt. Ankara.
ÖGEL, Bahaeddin. (1993). Türk
Mitolojisi(Kaynakları ve Açıklamaları ile
Destanlar). C. I. Ankara.
ÖZKIRIMLI, Atilla. (1993). Toplumsal
Bir Baĩkaldırının İdeolojisi AlevîlikBektaĩîlik Araĩtırma-İnceleme. İstanbul.
ÖZMEN, İsmail. (2002). Teslim Abdal Hayatı
ve Ĩiirleri. Ankara.
SÜMER, Faruk. (1992). Çepniler Anadolu’nun
Türk Yerleĩmesinde Önemli Rol
Oynayan Bir Oğuz Boyu. İstanbul.
ĨAHİN, Halil İbrahim. (2004). Balıkesir
Çepni Kültürü. Yayımlanmamıĩ Yüksek
Lisans Tezi. Balıkesir Üniversitesi Sosyal
Bilimler Enstitüsü.
ĨAHİN, Halil İbrahim. (2006). “Balıkesir
Çepnilerinde Defi n ve Defi n Sonrası Bazı
İnanıĩ ve Uygulamalar”. Türk Kültürü ve
Hacı Bektaĩ Veli Araĩtırma Dergisi, 39,
Güz, 63-78.
TELLİOĞLU, İbrahim. (2004). Osmanlı
Hakimiyetine Kadar Doğu Karadeniz’de
Türkler. Trabzon.
TOGAN, A. Zeki Velidi. (1982). Oğuz Destanı
Reĩideddin Oğuznâmesi, Tercüme ve
Tahlili. İstanbul.
YETİĨEN, Rıza. (1977). “Naldöken Tahtacıları
XXIII: Naldöken Tahtacılarında Ölüm”.
Türk Folklor Araĩtırmaları, 17(340),
Kasım, 8145-8146.
YÖRÜKAN, Yusuf Ziya. (2002). Anadolu’da
Alevîler ve Tahtacılar. Ankara.
196
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
Ağıtçı Kadınlar
Dilber Solak, 1944,
Çukurhüseyin/Balıkesir doğumlu.
Zeynep Kaplan, 1952,
Çukurhüseyin/Balıkesir doğumlu.
197
GELENEKSEL CEM UYGULAMALARI VE CEM
UYGULAMALARININ KENTSEL DÖNÜĨÜMÜNDE ROL
ALAN AKTÖRLER: DERNEK VE VAKIFLAR1
TRADITIONAL CEM PRACTICES AND THE ACTORS
PLAYING A ROLE IN URBAN TRANSFORMATION:
ASSOCIATIONS AND FOUNDATIONS1
1Hulusi YILMAZ2
ÖZET
Cem, Alevi inancının somutlaĩtığı
önemli bir dini ritüeldir. Kırdan kente göçle
birlikte bütün geleneksel yapılarda olduğu
gibi, geleneksel cemlerde de bir deformasyon olmuĩtur. Geleneksel cemler ĩekil, isimlendirme ve zamanlama açısından bölgeden
bölgeye değiĩiklik göstermesine rağmen,
ana bölümler, temel kurallar, anlam ve içerik bakımından bir benzerlik taĩımaktadır.
Geleneksel cemleri zaman kriterine göre sü-
rekli cemler ve periyodik cemler olarak tasnif etmek mümkündür. Periyodik cemler ise
kendi içinde görüm cemleri ve diğer cemler
olarak tasnif edilebilir.
1 Bu yazı, Atatürk Kültür Merkezi ile Nevĩehir
Üniversitesi’nin birlikte düzenlediği “Doğumunun
800. Yılında Hacı Bektaĩ Veli Bilgi Ĩöleni”nde bildiri
olarak sunulmuĩtur.
2 Yrd. Doç. Dr., Nevĩehir Üniversitesi, Fen-Edebiyat
Fakültesi, Sosyoloji Bölümü.
Günümüzde cem ibadetinin uygulanıĩında hem zaman hem de nitelik olarak
sapma görülmektedir. Sürekli cemler olarak
nitelediğimiz cumalık cemleri kentte kitle
dernekleri tarafından yıl boyunca yapılmaktadır. Geleneksel Alevilik’te cumalık cemleri
yıl boyunca yapılması ideal olarak düĩünülmesine rağmen, yapılmamaktadır.
Metropol bir kentte görüm cemleri, yerel köy dernekleri tarafından uygulanabilmektedir. Kitle dernekleri ise diğer cemlerin
yapılmasına müsait bir örgütlenme görünü-
mündedir.
Anahtar Kelimeler: Geleneksel Cemler,
Cemin Dönüĩümü, Dernek ve Vakıfl ar
ABSTRACT
Cem is an important ritual in which
Alevism is materialised. Traditional cem
rituel, like all the other traditional structures, has become deformed due to the migrations from villages to cities. Although tra-
198
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
ditional cem rituals may differ from region
to region according to the form, denotation
and timing, they resemble in terms of main
sections, rules, meaning and content. It is
possible to classify traditional cem rituals as
permanent and periodical ones according to
timing criterias. Periodical ones can also be
classifi ed as the rituals of vision and the others on their own.
Today, some variations are observed in
the implementation of cem rituals in terms
timing and quality. All the year round, “cumalık” (a kind of entertainment organized
after weddings) called permanent cem ritual
is organized by public associations. In traditional Aleviness, it is ideologically thought
that rituals of cumalık are organized throughout the year, but, in practice, they are not
organized.
In an metropolitan, rituals of vision can
be practiced by the rural associations of villages. On the other hand, public associations
have appeared as an organization suitable
for other cem rituals.
Key Words: Traditional Cem Rituals,
Transformation of Cem Ritual, Association
and Foundation.
GİRİĨ
Türkiye’de köy toplumsal grubu, özellikle 1950’den sonra büyük bir toplumsal
hareketlilik yaĩamıĩtır. Tarımsal üretimde
teknolojinin kullanılması, iĩsizliğin artması,
ĩehrin cazibesi derken köyden kente yoğun
bir göç dönemi baĩlamıĩtır.1950 yılında nü-
fusun %25’i ĩehirde yaĩarken, 2000 yılında
nüfusun %65’i ĩehirde yaĩamaktadır. Yaklaĩık atmıĩ yıllık yoğun değiĩim sürecinde
Türkiye’nin nüfus özellikleri birçok olguyu
yakından ilgilendirecek yeni bir yapıya kavuĩmuĩtur.
Köy toplumsal grubu ve bu grubun dini
yapısında meydana gelen çarpıcı değiĩim,
Türkiye’nin son zamanlarda yaĩadığı yo-
ğun göç hareketiyle yakından ilgilidir. Köylerden kentlere göçün neticesinde toplumsal
çözülme doğal bir sonuç olarak karĩımıza
çıkmaktadır. Toplumsal yapıda meydana
gelen çözülmeler hem fi ziki hem de kültürel
bir muhtevaya sahiptir. Toplumun fi ziki unsurlarından biri olan demografi k özellikler,
sosyal iliĩki biçimlerinin belirlenmesinde etkilidir. Genç nüfusa sahip toplumsal yapıda
kültürel aktarımın nesnesi hazır haldedir.
Göçle birlikte genç nüfusunu kaybeden köy
toplumsal grubu, kültürel aktarımını yapacağı dinamik unsurunu yitirmiĩtir. Artık,
köy nüfus özelliklerini yansıtan tablolarda
yaĩlıların ağırlıklı yeri vardır.
Demografi k yapıda meydana gelen
bu çözülme, kültürel yapıyı da etkilemiĩ-
tir. Kırsal yaĩama iliĩkin değerler, normlar,
kurumlar, statüler, roller ve sosyal iliĩkiler
bu çözülmeden nasibini almıĩtır. Özellikle
kırsal yaĩam özelliklerine göre yapılanmıĩ
Alevilik, toplumsal çözülmeyi derinden
yaĩayan bir inanç olarak karĩımıza çıkmaktadır. İnanç ve ibadet, din kurumunun birbirini tamamlayan iki önemli özelliğidir.
İnanç, varlığını açığa vurarak gündelik hayatta somutlaĩma ihtiyacı duyar. Ritüel ise
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
199
bu inancı belirli davranıĩ kalıplarıyla somutlaĩtırır. Böylece din, ancak ritüel aracı-
lığıyla hayatta tutunabilir(Subaĩı, 2005: 21).
Her ritüel, efsanevi bir geçmiĩ içinde “baĩ-
langıçta” meydana gelmiĩ olan kutsal bir
olayın yeniden güncelleĩtirilmesi, “olağan”
zamansal süreden çıkılmasıdır(Eliade, 1991:
49). Bu yönüyle ritüel bir kutsallık içerir
ve ritüel kaybı yalnızca bir takım davranıĩ
kalıplarının yitimi olmayıp, aynı zamanda
inanç kaybına da sebebiyet vermektedir.
Birçok dini grupta olduğu gibi Alevilik de
bu sosyal değiĩme sürecinde önemli ritü-
el kayıplarına uğramıĩtır. Bugün azımsanamayacak bir grup kutsal alanın dıĩında
yaĩamaktadır(Türkdoğan, 1995: 467). Alevi
ritüellerindeki bu kayıp modern dünyaya
ait birçok faktörle açıklanabilir. Aleviliğin
ĩehirleĩme sürecinde yaĩadığı sorunlar sadece onun kırsal özelliği ile değil; ĩehirleĩ-
me, sekülerleĩme, siyasallaĩma ve meĩrula-
ĩamama gibi faktörlerle ele alınmalıdır.
Alevi ritüelleri çoğunlukla cemler çer-
çevesinde yapılır. Ritüel kayıplarının da en
iyi gözleneceği yer cemlerdir. Bunun için
yapılacak ĩey, cemleri geçmiĩteki ve günü-
müzdeki durumlarıyla değerlendirmektir.
Geçmiĩte yapılan cemler “Geleneksel Cem
Uygulamaları” adı altında yoğun göçün ya-
ĩanmadığı 1950’li yıllara kadar olan dönemi
kapsamaktadır. Günümüzdeki cemler ise
1990’lı yıllardan itibaren baĩlayan vakıf ve
dernek faaliyetleri çerçevesinde, “Günümüz
Cem Uygulamaları” baĩlığı altında düĩü-
nülmüĩtür.
YÖNTEM
Bu bildiri, geleneksel Alevilik dediğimiz kırsal bölgelerdeki Alevilerin yıl boyunca yaptıkları cemler ile bu cemlerin bugün
kentlerde uygulanıĩ biçimi ve bu konuda
rol oynayan dernek ve vakıfl ar üzerine bir
çalıĩmadır. Araĩtırmada tarama modeli denenmiĩtir. Ĩehir ve köylerdeki cem ibadetlerine katılımlı gözlem tekniği uygulanmıĩ-
tır. Dedeler, dernek ve vakıfl ardan mülakat
tekniği ile bilgi toplanmıĩtır. Evren, Orta
Anadolu Aleviliği olarak sınırlandırılmıĩtır.
Örneklem ise Ankara, Kırıkkale, Sivas ve
Yozgat illerinde talibi bulunan bazı dedeler,
Ankara’da Alevi inancına hizmet eden dernek ve vakıfl ar ile Ankara’da Mamak, Altındağ, Keçiören ve Dikmen semtlerinde on altı
köy derneği olarak belirlenmiĩtir. Amacımız,
öncelikle geleneksel Alevilik’teki cem uygulamalarını öğrenmektir. İkinci olarak, bu
bulguların Ankara gibi metropol bir kentte
dönüĩümünü göstermektir. Son olarak ise,
geleneksel cem uygulamalarının kent ortamında dönüĩümüne vesile olan dernek ve
vakıfl arın rolünü ortaya koymaktır.
GELENEKSEL CEM
UYGULAMALARI
Cem; toplanmak, bir araya gelmek anlamına gelir(Eröz, 1977: 99). Cem Alevi
inancına göre peygamberimizin miraç hadisesinde geçen “Kırklar Bezmi”nin her defasında yeniden canlandırılmasıdır(Melikoff,
1994: 186). Kırklar meclisinin kutsallığına
gönderme yapılarak meĩruluk kazanan cem
sadece dini duygunun tatmini değil, sosyal
200
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
iliĩkilerin düzenlendiği birçok fonksiyona
sahiptir.
Cemler her yerde yapılabilir. Kapalı bir
mekânda yapıldığı gibi açık alanda da yapılabilir. Cem için sabit bir mekân düĩünülmemiĩtir. Mekânın kutsiyetinden çok, “cem
olmanın” önemi vardır. Fakat, cem; dini ibadetin yaĩandığı, ahlaki değer yargılarının verildiği ve adaletin sağlandığı yer olduğu için
cem yapılacak yerlere iliĩkin birtakım kriterler getirilmiĩtir. Buna göre cemler genellikle,
on iki hizmet sahiplerinden birinin, dedenin
ya da köyün ileri gelenlerinin birinin evinde
veya belli yatırlar ve ocakların bulunduğu
yerlerdeki mekânlarda yapılabilir(Yaman,
2004: 1001).
Alevi-Bektaĩi cem ve erkanlarının içeriği 16. yüzyılda Kızılbaĩlık inancını temsil eden Safevi Dergahı’nın çalıĩmalarıyla
oluĩmuĩtur. İmam Cafer Sadık Buyruğu adı
altında buyruklar bu dönemde yazılmıĩ ve
Anadolu’ya yayılmıĩtır. Cem uygulamaları bu kitapların içeriğine göre bir çerçeve
kazanmıĩtır(Kaygusuz, 2005: 248).
Buyruklarda tarikatın on iki erkanından bahsedilmektedir. “Cem yapıldığında
on iki erkan icra olunmayınca, erkan tamam
olmaz, yenilen içilen helal olmaz.”(Bozkurt,
2005: 195), denilmektedir. Yine buyruklarda
kırklar ceminden, musahiplikten, erkandan
geçmeden, ikrar almadan ve dara durmaktan söz edilmektedir.”(Bozkurt, 2005).
Cemler, ana bölümler, temel kurallar,
anlam ve içerik bakımından benzerlik gösterse de ĩekil, isimlendirme ve zamanlama
açısından bölgeden bölgeye, hatta ocaktan
ocağa değiĩiklik göstermektedir(Bal, 2004:
48). Bununla ilgili olarak Aleviler, “yol bir
sürek bin bir” demektedirler.
Bu durum, cemlerin tasnifi ni yapmak
isteyen araĩtırmacılar için sıkıntıya neden
olmaktadır. Problem olgusal olduğu gibi,
yapılan araĩtırmanın bölgesel olmasından
da kaynaklanmaktadır.
Fığlalı, cemleri iki kısıma ayırır. Bunlar;
dini ve yarı dini cemlerdir. Dini cemler; ikrar
verme cemi ve görgü cemidir. Yarı dini cemler ise Abdal Musa cemi, Kerbela(Muharrem)
meydanı, koldan kopan erkanı, dardan indirme erkanıdır(Fığlalı, 1994: 329). Fığlalı,
Abdal Musa cemi için, “bazı bölgelerde kıĩ
aylarında perĩembeyi cumaya bağlayan gecelerde her hafta Abdal Musa kurbanı yapmak gelenekleĩmiĩtir”, demektedir. Ayrıca
Fığlalı, ĩahıslar kurban kesmek istediğinde,
dede veya baĩka bir konuk köye geldiğinde,
köyde dargınlık veya baĩka bir mesele çıktı-
ğında onu çözmek için de Abdal Musa cemi
yapılır demektedir(Fığlalı, 1994: 331).
Kaygusuz, cemleri iki ana bölümde incelemektedir:
I. Görgü cemi ya da cemleri; ikrar
verme-musahiplik cemi, görülüp-sorulma/
baĩokutma cemi, düĩkün kaldırma ve dardan indirme cemleri.
II. Muhabbet cemleri; eğitim-öğretim
amaçlı temsili cemler, Abdal Musa cemi,
Hızır cemi, koldan kopan
erkanı(Kaygusuz, 2005: 249).
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
201
Bal, cemleri amaçlarına göre tasnif etmiĩtir. Bunlar; ikrar verme(yola alınma) erkanı, görgü, baĩ okutma erkanı, musahiplik
erkanı, dardan indirme erkanı, Abdal Musa
erkanı ve Nevruz erkanıdır(Bal, 2004: 48).
Bal, Abdal Musa cemi için; bazı bölgelerde
perĩembeyi cumaya bağlayan gece yapılır
demekle bunun cumalık cemi olduğuna dair
bir imada bulunsa da her perĩembe akĩamı
Abdal Musa cemi yapıldığına dair bir belirginlik yoktur(Bal, 2004: 53).
Üzüm, cemlerin birçok çeĩidi bulunduğunu, bunlardan ikrar verme ve görgü
cemlerinin ayrı bir önemi olduğunu söyler.
Diğerlerini ise, Abdal Musa kurbanı, hizmet
görme(baĩokutma) erkanı, koldan kopan erkanı, dardan indirme erkanı, Muharrem erkanı olarak sıralar(Üzüm, 2000: 105).
Yaman, cemlerin Abdal Musa kurbanı,
birlik cemi, dardan indirme erkanı, koldan
kopan erkanı, Ali cemi, görgü cemi, içeri
kurbanı, ikrar cemi gibi isimlerle anıldığını
belirttikten sonra cemlerin, kıĩ aylarında,
özellikle perĩembeyi cumaya bağlayan ak-
ĩam yapılmasının esas olduğunu söylemektedir. Muharrem ayı dıĩındaki zamanlarda
cem ibadeti yapılabileceğine dayanarak,
”kırk sekiz cuma haktır” sözüne istinaden
her perĩembe akĩamı cem yapılması zorunluluğu çıktığını bildirmektedir(Yaman,
2004: 97).
Bizzat erkanı yürüten bir dedenin cem
tasnifi ise biraz daha farklıdır. Hüseyin Orhan Dede’ye göre, lokma cemi, Abdal Musa
cemi ve görgü cemi olmak üzere üç çeĩit
cem vardır.
Lokma cemi; her hafta perĩembeyi cumaya bağlayan gece, insanların ibadet amacıyla bir araya geldikleri cemlerdir.
Abdal Musa cemi; görgü ceminin eĩiğidir, yani rehberidir. Senede bir kez ve genellikle de kıĩ aylarında yapılır.
Görgü cemi; senede bir kez veya en
az(üst üste olmak kaydıyla) dört yılda bir
kez toplanmak suretiyle yapılır(Orhan,
2003: 31-33).
Yukarıdaki tasnifl erde dikkat edilecek
olursa, cemlerin anlamlandırılması araĩ-
tırmacılara göre değiĩmektedir. Fığlalı’da
yarı dini olarak kabul edilen dar cemi,
Kaygusuz’da görgü cemleri kapsamındadır.
Abdal Musa cemi, Hüseyin Orhan Dede
için görgü ceminin eĩiği iken ve yılda ancak
bir kez yapılırken, Fığlalı, bu cemin her hafta yapıldığını söylemektedir. Orhan Dede
ise, lokma cemini her perĩembe yapılan
cem olarak tasnif etmiĩtir. Yine Abdal Musa
cemine Doğu Anadolu’da Erzurum çevresinde pek rastlanmazken Orta Anadolu’da
genellikle görgü kurbanları bitince ortak
bir Abdal Musa kurbanı yapılarak o devredeki hizmetler mühürlenmiĩ olur(Yörükan,
1998: 330). Arslanoğlu ise, Abdal Musa kurbanının birlik kurbanı olarak da anıldığını
bildirmektedir. Bu, yıllık tarikat hizmetlerinin ilkidir, cemlerin baĩladığını gösterir,
Kızıldeli kurbanı ise tarikat hizmetlerinin
bittiğini gösterir, demektedir(Arslanoğlu,
1998: 286)
202
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
Nevruz ve Hıdırellez ise Batı Anadolu Alevileri’nin dinsel törenidir. Orta
Anadolu Alevileri bu günlerde cem
yapmazlar(Bozkurt, 1990: 284).
Yine, Orta Anadolu Alevileri’nde ölen
kiĩinin arkasından, dardan indirme cemi yapılırken, Doğu Anadolu bölgesinde bu ceme
rastlanmaz.
Tasnifl erdeki bu karıĩıklığa rağmen yine
de geleneksel Aleviliği yansıtacak yeni bir
kategorizasyon yapılabilir. Zaman kriteri ve
cemin niteliği dikkate alınarak yapılan bir
tasnif ĩehirleĩme sürecinde karĩılaĩtığımız
cem uygulamalarını anlamamızı da kolaylaĩtıracaktır. Cemleri sürekli ve periyodik
cemler olarak tasnif edebiliriz.
I. Sürekli Cemler: Yıl boyunca yapılması ideal olarak düĩünülen cemlerdir. Farklı
bölgelerde lokma cemi, Abdal Musa cemi,
Balım Sultan cemi ya da kısır cem gibi isimlerle anılmaktadır. Muharrem ayı hariç olmak üzere kırk sekiz hafta yapılması ideal
olarak düĩünülmüĩtür. Dede, talibinden ikrar alırken “kırk sekiz cumalık hak mıdır?”
sorusunu sorarak bu cemin yapılması gerektiğine dair fi kri pekiĩtirir. Her perĩembeyi cumaya bağlayan gece yapılır. Bu yüzden
bu ceme “cumalık cemi” de denir.
Bu cem her ne kadar kırk sekiz hafta
yapılacak ĩekilde idealize edilse de gerçekte
kırsal yaĩamın özelliklerine göre ĩekillenmiĩtir. Genellikle çalıĩma hayatının sona erdiği aylarda baĩlayan bu cem yine çalıĩma
hayatının baĩlayacağı bahar aylarına kadar
devam etmektedir. Bu durum, köyde devamlı olarak bir dedenin bulunmasında bile
değiĩmemektedir. Çalıĩma hayatı ibadetin
ĩekillenmesinde önemli bir faktör olarak
karĩımıza çıkmaktadır.
II. Periyodik Cemler: Bu cemleri nitelik
olarak iki kısımda tasnif etmek mümkündür:
A) Görgü Cemleri: İkrar vermemusahiplik cemi, görülüp-sorulma/baĩokutma cemi, düĩkün kaldırma ve ölen ki-
ĩiyi dardan indirme cemleridir. Bu cemler
toplumsal yönü olmakla beraber, bireysel
odaklı olup, bireysel sorumlulukları yerine
getirmek için yapılan cemlerdir.
a) İkrar verme-musahiplik cemi: Bir
kiĩinin Alevi-Bektaĩi yoluna alınması amacıyla yapılan cemdir. Aleviler’de musahibi
ile birlikte bir çiftin, dolayısıyla karı-koca
dört kiĩilik iki çiftin, erkana girmesi için
yapılır(Fığlalı, 1994: 331).
b) Görülüp-sorulma/baĩokutma cemi:
Alevilerin ikrarlarını tazelediği, birbiriyle
küs yahut kavgalı olanların barıĩtığı ve tövbe
ettiği bir cemdir. İnsanın kendini temize çı-
karması, kardeĩlerinden helallik dilemesi ve
bunu alması için yapılır. Bu erkanın, her yıl
bir kez veya en çok dört yılda bir yapılması
gerekir(Üzüm, 2000: 105; Fığlalı, 1994: 333).
c) Dardan indirme cemi: Ölen bir
Alevi’nin ruhunu anma için yapılır. Ölen
bir kiĩinin eĩ ve dostlarıyla, alıĩveriĩ ettiği
insanlarla helalleĩmeden ölebileceği olasılı-
ğından hareket edilerek, sağlığında bu erkanı nasıl yerine getirmiĩse, ölümünden sonra
da onun ruhunun rahat ve huzura kavuĩ-
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
203
ması için geride kalanları tarafından dardan
indirme erkanı yapılır(Fığlalı, 1994: 332).
d) Düĩkün kaldırma cemi: Alevi-Bektaĩi
inancına ters düĩen suçlardan birini iĩleyen
bir kimse veya musahipli olanlardan her biri
yoldan düĩmüĩ sayılır. Düĩkünlükten kurtulmak için dede düĩkünü dara çeker, yaptığı suçun cezasını cem erenleri ile beraber
belirler. Talip, düĩkünlüğüne uygun cezayı
çektikten sonra böyle bir suçu bir daha yapmayacağına dair tövbe ettikten sonra ceme
alınır(Bozkurt, tarihsiz: 59).
B) Yarı Dini Cemler veya Muhabbet
Cemleri: Abdal Musa cemi, Muharrem cemi,
Nevruz cemi bu tür cemlerdendir. Toplumsal dayanıĩmanın hakim olduğu, birlik ruhunu ön plana çıkaran cemlerdir.
a) Abdal Musa Cemi: Toplumu birleĩ-
tirme ve kaynaĩtırma amaçlanır, gençler
yol-erkan öğrenirler. Diğer cemlerde olduğu
gibi on iki hizmet yürütülür(Bal, 2004: 53). Bu
cem, görgü ceminin eĩiğidir. Senede bir kez
ve genellikle de kıĩ aylarında yapılır(Orhan,
2003: 32). Bazı bölgelerde ise görgü cemlerini mühürlemek için yapılır(Yörükan, 1998:
330). Abdal Musa kurbanı kesmekle insanlar elem, keder, hastalık ve belalardan korunacaklarına ve kazançlarının bereketli olacağına inanırlar(Üzüm, 2000: 114).
b) Nevruz Cemi: Nevruz günü olan 21
Mart akĩamında gerçekleĩtirilen cemdir.
Nevruz, Alevilerce Hz.Ali’nin doğum günü
olarak kabul edilir. Nevruz ceminde nevruziyeler okunur ve dualar edilir(Bal, 2004: 53).
c) Muharrem Cemi: Hz. Hüseyin’in
Kerbela’da ĩehit ediliĩinin anısına Muharrem ayının 1.-12. günleri arasında matem
tutulur, on ikinci akĩamı cem yapılır. Kerbela ĩehitleri için dualar okunur(Fığlalı, 1994:
332).
GÜNÜMÜZ CEM
UYGULAMALARI
Ĩehirleĩme sürecinde geleneksel Alevilik, modern örgütlenme tipleriyle yaĩatılmak istenmektedir. Cem ibadetinin kente
özgü ĩartlarda yerine getirilmesinde önemli
rol oynayan örgütleri iki kısımda inceleyebiliriz. Birincisi, kitle örgütlenmeleri olup,
cemevleri, dernek ve vakıfl ar olarak teĩkilatlanmıĩlardır. İkincisi, yerel örgütlenmeler
olup, köy dernekleri olarak teĩkilatlanmıĩ-
lardır. Her iki örgütlenme tipinin geleneksel
Aleviliği idrak ediĩi ve uygulamaları birbirinden farklıdır.
Kitle örgütleri, dini-kültürel örgütlenmeler olup, Alevi inanç ve kültürünü
yaĩatma gayreti içindedirler. Cemevleri, dernekler, vakıfl ar, dergahlar ĩeklinde
örgütlenirler(Okan, 2005: 156). Ankara’da
yapılan alan araĩtırmasında kitle dernekleri
statüsünde altı cemevi tespit edilmiĩtir. Ait
oldukları kurum ve bulundukları semtler
aĩağıda verilmiĩtir(Yılmaz, 2008: 230-231).
204
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
1. Ankara Cem Kültür Evleri Yaptırma Derneği -------------- Mamak/Tuzluçayır
2. H.B.V.K.D.D3
Mamak/Boğaziçi Ĩb. --------------------------- Mamak/Boğaziçi
3. Hacı Bektaĩ Veli Anadolu Kültür Vakfı----------------------- Dikmen
4. Hüseyin Gazi Kültür ve Sanat Vakfı -------------------------- Altındağ/Hüseyin Gazi
5. Can Dostlar Cemevi ----------------------------------------------- Kızılay
6. Cem Vakfı Ankara Ĩb. Cemevi--------------------------------- Kızılay
Cemevleri örgütlenmesi amaç itibariyle
hem ibadetlerin yerine getirildiği bir yer olarak hem de Alevi inanç ve kültürünün yaĩatılması için faaliyet gösterilen bir yer olarak,
geleneksel Aleviliğin yaĩatılmasında diğer
kitle örgütlenmelere göre daha iĩlevseldir.
Ankara’da cem yaptırma amaçlı iki kitle derneği tespit edilmiĩtir. Bunlardan ilki,
Ankara Cem Kültür Evleri Yaptırma Derneği
olup, 1992 yılında kurulmuĩtur ve Alevilerin
yoğun olarak yaĩadığı Mamak/Tuzluçayır
bölgesine hitap etmektedir. Yıl boyunca yaptırmıĩ oldukları ibadetlerin nitelikleri ve sayı-
sı aĩağıda verilmiĩtir(Yılmaz, 2008: 227-229)
Sivas/Uruk köyü(Kırk yemeği) → 4.11.2005
Malatya /Hekimhan → 5.11.2005
Ali Ulupınar(Musahiplik cemi) → 13.11.2005
Çorum/Misler Ovacık(Adak kurbanı) → 19.11.2005
Baydanların Cemi(Abdal Musa) → 20.11.2005
Hamal Köyü(Cem) → 21.11.2005
Cemevi(Abdal Musa) → 21.11.2005
Aĩık Arap → 24.11.2005
Eyüp Akbaĩ-Hamal Köyü → 26.11.2005
Susuz Ören Köyü(Kırk Yemeği) → 04.12.2005
Mecit Köyü(Cem) → 12.01.2006
Hacı Bektaĩ Vakfı(Cem) → 14.11.2006
Derviĩ Kırıcı(Yemek) → 16.01.2006
Kurban-A. Musa Cemi → 20.01.2006
3 H.B.V.K.D.D:Hacı Bektaĩ Veli Kültür Dayanıĩma Derneği
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
205
Çorum/Karakeçili A. Musa Cemi → 15.01.2006
Çorum Akdam Köyü A.Musa Cemi → 27.01.2006
Ceviz Köyü-Aĩure/Kurban → 12.02.2006
Cemevi/Kurban → 18.02.2006
Cemevi-Aĩure → 18.02.2006
Karabayır Köyü → 25.02.2006
Hasan Gündoğdu → 26.06.2006
Hüseyin Aslan-Abdal Musa → 04.03.2006
Yusuf Karacakale-Abdal Musa → 05.03.2006
Karanlık Köyü-Hızır Lokması → 11.03.2006
Seyfe Köyü-Abdal Musa → 12.03.2006
Erdoğan Eroğlu-A. Musa → 26.03.2006
Baĩak Köyü-Abdal Musa → 08.04.2006
Nural Türkmen-Yemek → 20.05.2006
Hasan Ali Eker-Yemek → 27.05.2006
Yaĩar Sevinçli-Yemek → 17.06.2006
Ankara Cem Kültür Evleri Yaptırma
Derneği’nde dönemsel olarak yani Kasım
2005’ten Haziran 2006’ya kadar yapılan yıllık periyodik cemlerin sayısı yirmi dörttür,
altı adet cenaze yemeği ile toplam otuz kayıtlı faaliyet yapılmıĩtır. Periyodik cemler
ekseriyetle köy derneklerinin önderliği ile
Abdal Musa cemi olarak yapılmıĩtır. Yine,
yarı dini cemlerden iki Muharrem cemi, bir
de Hızır cemi yapılmıĩtır. Görüm cemi olarak bir kez musahip cemi yapıldığı görülmektedir. Yukarıda verilen ibadet sayısını
bildirir listeden baĩka, her hafta perĩembe günleri cumalık cemleri yapılmaktadır.
Fakat, bu cemler perĩembe günü, gündüz
12.00 ile 17.00 saatleri arasında yapılmaktadır. Bu cemevi, bölgede önemli bir boĩluğu
doldurmaktadır. Ancak, bir apartmanın zemin katında iĩlevini sürdürdüğü için ses ve
kalabalık yüzünden apartman sakinleriyle
sıkıntı yaĩanmaktadır.
İkinci cemevi, Can Dostlar Cemevi’dir.
2007 yılında ĩehrin merkezinde, Ankara/
Kızılay’da bir iĩ hanının dördüncü katında
açılmıĩtır. Cumalık cemleri eksiksiz olarak
yapılmaktadır. Fakat, ĩehir hayatının hızı
ve iĩ hayatının yoğun temposuna uygun
olarak, cumalık cemi perĩembe akĩamları
18.30 ile 20.30 saatleri arasında iki saatlik bir
zaman dilimine sıkıĩtırılarak yapılmaktadır.
Bu yüzden Ehl-i beyt sohbetleri yapılamamaktadır, bu da ĩikayet konusu olmaktadır.
206
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
Cumalık ceminden baĩka, Alevi canların geçmiĩlerinin ruhuna hediye maksadıyla getirmiĩ oldukları lokmalar, hayır dua
almak isteyenlerin getirdikleri lokmalar için
cemler yapılmakta, sonra da bu lokmalar
yenmektedir. Bu cemler bireysel taleplerin
neticesinde olmaktadır.
Can Dostlar Cemevi, iĩ hanında ve katta
olduğu için kurban kesme ve piĩirme teĩkilatı yoktur. Kurbanlı cemlerin azlığı biraz
da mekanın fi ziki yetersizliğinden kaynaklanmaktadır. Bu durum köy derneklerinin
Abdal Musa cemi için veya diğer kurbanlı cemler için burayı tercih etmemelerinin
sebebi olarak düĩünülmektedir. Kurbanlı
cemler ancak kurbanın baĩka bir yerde dualanıp, kesilip, poĩetlendikten sonra cemevine getirilmesiyle olmaktadır. Bu da fazla
tasvip edilmediğinden, kurbanlı cemler nadir olmaktadır.
Cemevleri gibi kitle örgütleri olarak kabul ettiğimiz diğer kitle dernekleri de geleneksel cemlerin uygulamasında rol almaktadırlar. Ancak, bu ibadetin yerine getirilmesi
hususunda derneklerin görev tanımları
buna uymakta mıdır ona bakmak gerekir.
Pir Sultan Abdal Derneği kitle örgütlenmesi bakımından dikkat çekicidir. Derneğin amacı, “…baĩta Anadolu Alevi kültürü olmak üzere, tüm kültürleri yaĩatmak,
geliĩtirmek…”, derneğin yapacağı iĩler ise,
“amacı doğrultusunda, konferans, seminer,
panel, sempozyum, semah, saz, tiyatro, halk
oyunları, eğitim ile ilgili çalıĩmalar…” ĩeklinde belirtilmektedir.
Cemevleri ile ilgili olarak dernek tü-
züğünde: “Cemevlerini; Alevilerin inanç
merkezi olarak kabul eder ve bunların
önündeki yasal ve idari engellerin kaldırılması için mücadele eder” ĩeklinde bir karar
almıĩtır(http://www.pirsultan.net).
Pir Sultan Abdal Derneği’nin kararları, amaçları ve yapacağı iĩler arasında cem
yaptırmak gibi bir kayıt yoktur. Zaten, saha
çalıĩmasında da Ankara/Yenimahalle ĩubesinde yapılan bir mülakatta yılda bir kez
Abdal Musa cemi yaptırdıklarını söylemiĩ-
lerdir.
Vakıf olarak kitlelere hitap eden kuruluĩlar arasında Hacı Bektaĩ Veli Anadolu
Kültür Vakfı önemli bir yere sahiptir. Vakfın amaçları arasında Alevi-Bektaĩi inanç ve
kültürünü yaĩatmak olmasına rağmen, geleneksel cemlerin yoğun olarak yapıldığını
görmek mümkün değildir. Vakıfta, cumalık cemleri yapılmamakta, vakfın daimi bir
dedesi de bulunmamaktadır. Abdal Musa
cemi, Hızır cemi, Sultan Nevruz cemi ve
Muharrem cemi olmak üzere yılda beĩ,altı
cem ancak yapılmaktadır. Genellikle ölen
kiĩinin arkasından yemek verilmektedir; fakat bu da cem olarak yapılmadığı için cem
hükmünü taĩımamaktadır.
Alevîlerin ibadetlerinin en sık yapıldı-
ğı dönem kıĩın aralık ayında baĩlayıp mart
ayında baharın gelmesiyle sona eren dö-
nemdir. Aralık 2006’dan Nisan 2007’ye kadar olan dönemde Hacı Bektaĩ Veli Anadolu Kültür Vakfı’nda yapılan cemler aĩağıda
verilmiĩtir.(Yılmaz, 2008: 224)
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
207
4 HBVAKV: Hacı Bektaĩ Veli Anadolu Kültür Vakfı
İlyashacı Köy Derneği → 18 Kasım 2006
Otluk Köy Derneği → 17 Aralık 2006
Arguvanlılar → 24 Aralık 2006
Davulalan Köy Derneği → 11 Ĩubat 2006
Yahyalı Köyü → 17 Ĩubat 2007, Cem
HBVAKV4 (Vakıf) → 18 Ĩubat 2007, Aĩure-Cem
Çorum-Der → 3 Mart 2007, Cem
Bu cemler görgü ya da görüm cemleri
olmayıp çoğunluğu birlik ve dayanıĩmayı
tesis etmek amacıyla yapılan Abdal Musa
cemleridir. Vakıf görevlisi, cemlerin çok az
yapıldığını, bunların yerine cenaze yemekleri, dayanıĩma yemekleri, ozan anmaları ve
konferanslar yapıldığını bildirmiĩtir.
Kitlelere hitap eden bir diğer vakıf da
Cem Vakfı’dır. Vakfın amacı, “Alevî-İslam
anlayıĩının berrak bir ĩekilde ortaya çıkarılması” olarak tarif edilmiĩtir. Cem Vakfı,
bugün oluĩturmuĩ olduğu Alevî İslâm Din
Hizmetleri Baĩkanlığı, Dedeler Kurulu gibi
kurumlaĩmalarla ve yayın faaliyetleri ile
Alevîler’de ortak bir inanç ve ibadet birlikteliği oluĩturmaya çalıĩmaktadır. Cem Vakfı Ankara’da bir apartman dairesinde hem
toplantı, hem de cemler düzenleyerek hizmet vermeye çalıĩmaktadır. Mekânın darlı-
ğı geleneksel Alevî inanç ve ibadetlerini sürdürmeye imkân vermemektedir. Her hafta
perĩembe akĩamı cumalık cemi yapılmaktadır. Ayrıca, yıl içerisinde Abdal Musa cemi,
Muharrem cemi, Hızır cemi, Nevruz cemi
gibi yılda bir kez yapılan periyodik cemler
de yapılmaktadır.
Geleneksel Aleviliği ve cem uygulamalarını modern kent hayatında yaĩatmaya
çalıĩan ikinci örgüt tipimiz yerel köy dernekleridir. Tüzel kiĩiliği ile modern dünyanın kurumlarından biri olan bu derneklerin
amacı sosyal yardımlaĩma ve dayanıĩmadır.
Kitle örgütlerinin yaygın ve kapsayıcılığına
karĩın, yerel dernekler dar ve özgündür. Bu
çerçevede, amaçları arasında, köyden kente
göçün getirdiği dağınıklığı toparlayabilmek,
farklı ĩehirlerde yaĩayan üyelerinin birliktelik bağlarını kuvvetlendirmek, kültürel yozlaĩmanın hızını kesebilmek, kültürel aktarı-
mı sağlamak, etkin bir haberleĩme ağı kurabilmek gibi faaliyetler sayılabilir.
Kızılırmak Köy Dernekleri bünyesinde
birleĩmiĩ köylerin yayın organı olan Kızılırmak Dergisi’nde, örgütlenmenin amacı, kırsal kesimde yaĩanan geleneksel Aleviliğin
kent koĩullarında dönüĩtürülmesine ve yeniden üretilmesine katkıda bulunmak ĩeklinde belirtilmiĩtir. Böylece, evrensel değerlere
208
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
uyanlar aynı, ya da dönüĩtürülerek korunacak, uymayanlar ise terk edilecektir(Kılıç,
1998: 12). Köy derneklerinin bütçeleri ve
mal varlıklarıyla cem düzenlenmesi arasında kuvvetli bir pozitif korelasyon bulunmaktadır. Geniĩ bütçeleri olmayan, sınırlı
imkanları ile hizmet üretmeye çalıĩan köy
derneklerini cem uygulama kriteri ile tasnif
ettiğimizde karĩımıza üç tip çıkmaktadır:
I. Cemevleri Olan Köy Dernekleri:
Cemevlerine sahip olan köy derneklerinin cemevleri kendi köy adlarıyla anılmaktadır. Araĩtırma sahasında bulunan cemevlerinin yarısını köy derneklerine ait cemevleri oluĩturmaktadır. Tespit edebildiğimiz
cemevlerinin isimleri, ait olduğu yöre ve bulunduğu semtler aĩağıda verilmiĩtir(Yılmaz,
2008: 230-231).
1- Kösrelik Köyü Dayanıĩma Derneği Birlik Evi(Ankara/Çubuk)----- Dikmen
2- Sarısu Köyü Cemevi(Ankara/Çubuk) ------------------------------------- Etlik
3- Çoraklı Köyü Kültür ve Dayanıĩma Derneği(Yozgat) ----------------- Altındağ/Siteler
4- Alikolan Köyü Dayanıĩma Derneği(Ankara/Polatlı)------------------- Altındağ/Çinçin
5- Çankırı ili Hisarcık Köyü Cemevi(Çankırı)-------------------------------- Keçiören/Hasköy
Köy derneklerine ait cemevlerinde yapılan cemlerin yıllık görünümü, kırsal kesimde yapılanlara benzemektedir. Yapılan
cemlerin kayıtları tutulmadığı için, mülakat
yoluyla edindiğimiz bilgileri aktaracağız.
Kösrelik köyünün; hem köyde, hem
Çubuk’ta, hem de Ankara’da olmak üzere
üç adet cemevi vardır. Biz sadece Ankara’da
bulunan cemevi ile ilgilendik. Cemevine,
Muradi ve Cibali Ocakları’ndan dedeler
gelmektedir. Cemler aralık ayında Abdal
Musa cemi ile açılır. Çok sayıda görüm cemleri yapılır. Bunların içinde musahip cemleri
de bulunmaktadır. Kızıldeli Sultan cemi ile
cemler sona erer. Cumalık cemleri yapılmamaktadır. Bu durum geleneksel Aleviliğin
devamı gibi görünmektedir.
Sarısu köyü cemevi yeni yönetimle birlikte isim değiĩikliğine gitmiĩtir. Yapılan bu
değiĩiklikle ismi, Sarısu Cemevlerini Yaĩatma ve Geliĩtirme Derneği olmuĩtur. Cemler Abdal Musa kurbanı ile baĩlamaktadır.
Görgü-sorgu cemleri yapılmaktadır. Musahip cemleri yılda bir veya iki kez yapılmaktadır. Müsahipli olan Alevilerin dar cemleri
yapılmaktadır. Senede yapılan Cemlerin sayısı on, on iki civarında olmaktadır. Kızıldeli cemi ile cemlerine son verilir. Yönetimin
değiĩmesi ile birlikte diğer köylere de cemevini vermeye baĩlamıĩlardır. Diğer köylerin
yapmıĩ olduğu cemler Aralık 2008-Mart
2009 itibariyle altı adettir.
Çoraklı köyü cemevi diğer cemevlerine
göre oldukça büyük olup, bin metrekarelik bir
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
209
alana sahiptir. İdari bölümleri, aĩevi, kileri,
cenaze hizmetleri ile tam teĩkilatlı bir cemevidir. Kömürlü ve sobalı ısıtma sistemi vardır.
Binaya yurt ve yemekhane olmak üzere iki
kat daha eklemeyi düĩünmektedirler. Cemler
aralık ayında Abdal Musa cemi ile baĩlamaktadır. Cemler 15 Nisan’a kadar sürmektedir.
Her cemde beĩ, altı kurban kesilmektedir.
Her hafta cuma günü cem yapılmaktadır.
Ayda ortalama yirmi kurban kesilmektedir.
Görgü cemleri yapılmaktadır. Tokat, Gümüĩ-
hane, Erzurum, Çorum ve Yozgat’ın köyleri,
hem Abdal Musa cemi hem de görgü cemleri
için cemevini kullanmaktadırlar.
Alikolan Köyü Cemevi, Altındağ/Çin-
çin semtinde olup ĩahsi mülk üzerine yapılmıĩtır. Küçük olmasına rağmen iĩlevseldir. Cemler, akĩam 19.00’dan 24.00’a kadar
sürmektedir. Gençlerin katılımı yoğundur.
Musahip ve görüm cemleri yapılmaktadır.
Bölgede evlenme yaĩı erken olduğu için
genç musahipli insanları görmek mümkündür. Alikolan köyünün Ankara/Polatlı’da
da cemevleri bulunmaktadır. Çinçin’deki
cemevine diğer köylerden de cem yapmak
için gelenler olmaktadır. Elektrik, su, ısınma, temizlik masrafl arını kurban sahipleri
paylaĩmaktadır.
Hisarcık Köyü Cemevi, Keçiören/
Hasköy’de 1992 yılında kurulmuĩ ve sadece Hisarcıklılar tarafından kullanılmaktadır.
Dedeleri Mart köyünden Turabi Ocağı’ndan
gelmektedir. Abdal Musa cemi ile cemler açılmaktadır. Görüm cemleri, musahip
cemi, yıl kurbanı(sorgu cemi), dar kurbanı
yapılmaktadır. Geçmiĩte görüm cemleri çok
sık yapılmasına rağmen, bu gün genellikle
dar kurbanı kesilmektedir. Musahip cemi
üç, dört yılda bir olmaktadır. En son musahip cemi Haziran 2009’da olmuĩtur. Eskiden cemlere musahipliler girerken ĩimdi bekarlar da girebilmektedir. Cemler genellikle
mart, nisan ve mayıs ayında yapılmaktadır.
Mülakat yapılan on altı köy derne-
ği arasında on köy derneği kendine ait bir
cemevi olmasını istemektedir. Fakat maddi imkansızlıklar nedeniyle bu isteklerini
gündeme getirememektedirler. Mülakat
dahilinde olan köy derneklerinden birinin
halen Ankara’da Kösrelik Köyü Dayanıĩma
Derneği Birlik Evi olarak bir cemevi bulunmaktadır.
II. Cemevlerinde İbadet
Edilmesine Önderlik Eden Köy
Dernekleri:
Bazı köy dernekleri cemevleri olmamasına rağmen, yılda bir kez de olsa Abdal
Musa cemi, aĩure, Hızır lokması gibi ibadetler yapmak için üyelerini organize etmektedir. Genellikle kitle derneklerinin cemevleri
tercih edilmekle beraber, diğer köy derneklerinin de cemevleri ibadet için kullanılmaktadır. Ankara Cem Kültür Evleri Yaptırma
Derneği’nde Kasım 2005-Haziran 2006 dö-
neminde yapılan toplam yirmi altı cemin on
bir tanesi köy derneklerine aittir. Yedi tanesi
ĩahsa ait gibi görünse de köy derneği adı-
na ayrıldığı, cemevi görevlisince teyit edilmiĩtir. Köy dernekleri toplam on sekiz cem
yapmıĩtır. Hacı Bektaĩ Veli Anadolu Kültür
Tanıtma Vakfı’nda Kasım 2006-Mart 2007
210
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
döneminde yapılmıĩ olan toplam yedi ibadetin dört tanesi köy dernekleri tarafından
yapılmıĩtır.
Köy dernekleri ile yapılan mülakatta on
köy derneğinin Abdal Musa cemi yaptırdı-
ğını gördük. İki köy derneği cem yaptırmak
için teĩebbüste bulunmasına rağmen bazı
üyelerden gelen itirazlar yüzünden vazgeçmek zorunda kalmıĩtır. Bir köy derneği
ise, köylerinin Ankara’ya yakın olmasından
ve Abdal Musa ile görüm cemlerinin tamamının köylerinde yapılmasından dolayı
Ankara’da cem yaptırmaya gerek duymamıĩtır. Geri kalan dört köy derneği ise cem
yaptırmak için kendilerinde bir yükümlülük
hissetmemiĩtir.
III. Cem Yapılmasına Kayıtsız
Kalan Köy Dernekleri:
Üçüncü olarak, cem ibadeti yapılması
için önderlik etmemekle beraber, baĩkaca
dini unsurların yerine getirilmesine vesile
olan köy dernekleri mevcuttur. Bu tip köy
dernekleri cemevinde ibadet için bir çaba
sarf etmemektedir. Fakat, cemevinde yapı-
labilecek bir dini hizmeti sınırlı fi ziki imkanları bulunan bürolarında yapmaktadır.
Üyelerden toplanan paralarla alınan Abdal
Musa kurbanı, Muharrem kurbanı dede tarafından dualanarak, bürolarında üyelerine
yemek olarak dağıtılmaktadır. Ayrıca üyelerine kutsal mekanları ziyaret etme, cenaze hizmetlerine katkıda bulunma, cenaze
yemekleri verme, Aĩure günü düzenleme,
Kurban Bayramı’nda lokma verme gibi faaliyetleri düzenlemektedir.
Geleneksel cemlerin uygulanmasındaki çeĩitliliği tamamlamak için belki de yeni
bir baĩlık gerektirecek olan yeni bir olgu da
köylerdeki cemevleridir. Mülakat dahilindeki on altı köy derneğinden dokuzunun
köyünde bir cemevi mevcuttur ve cemler
yoğunlukla burada yapılmaktadır. Görüĩ-
me yaptığımız dedeler genellikle görüm
cemlerinin halen kırsal kesimlerde yapıldığını bildirmiĩlerdir. Ancak bunun süresi
geçmiĩte olduğu gibi aylarla ifade edilmemekte, bütün cemler dört, beĩ gün sürmektedir. Cemlerde on beĩ, yirmi tanesi Abdal
Musa ceminde olmak üzere atmıĩ ila yüz elli
arasında kurban kesiliyor. Kurbanların ekseriyeti görüm cemleri olup, musahip, dar,
düĩkünlük, sorulma gibi kurumlar bu vesileyle halen iĩletilmektedir.
Seyyid Sultan Geyikkoĩan Koca Mekan
Ocağı’nın dedesi, Güzel Ağa Dede, kasım
ayında cemlere baĩladığını, 2008 yılında
dört gün Kırıkkale/Sulakyurt/Yeniceli kö-
yünde, dört gün Aliĩeyhli köyünde cem
yürüttüğünü bildirmiĩtir. Yeniceli köyünde
görüm cemleri için yüz kırk kurban kesilmiĩ, yirmi kurban da Abdal Musa ceminde
kesilmiĩtir. Aliĩeyhli köyünde görüm cemleri için atmıĩ kurban kesilmiĩ, kurban da
Abdal Musa cemi için kesilmiĩtir. Yine aynı
bölgede Faraĩlı köyündeki cemlere dair gözlemlerimizde görüm cemleri için yüz yirmi
beĩ kurban kesilmiĩtir, yirmi kurban da Abdal Musa cemi için kesilmiĩtir. İmam Rıza
Ocağı’ndan, Rıza Akbaĩ dede de Yozgat’taki
bir köyde taliplerinin görüm cemleri için en
az dört, beĩ gün kaldığını bildirmiĩtir.
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
211
SONUÇ
Cemler bölgeden bölgeye değiĩse de
ana hatlarıyla geleneksel Aleviliği ortaya
koyabileceğimiz bir kategorizasyon yapılabilmektedir.
Cumalık cemleri geleneksel Alevilik’te
gördüğümüz uygulanıĩından hem zaman
hem de nitelik olarak sapmıĩtır. Kırsal bölgelerde yaĩananın aksine, metropol bir kentte, kitle dernekleri tarafından bu cemler yıl
boyunca yapılmaktadır. Geleneksel cumalık
cemleri geceyi gündüze bağlayacak ĩekilde
yapılırken, kentteki uygulamaları çalıĩma
hayatına uyarlanarak yeniden düzenlenmiĩ-
tir. Nitelik olarak tatmin edici değildir. Bazı
cemevlerinde zamanın darlığından Ehl-i
beyt sohbeti yapacak zaman bulunamamaktadır. Köy derneklerine ait cemevlerinde
geleneğin devamı olarak cumalık cemleri
yapılmamaktadır.
Görgü cemleri, kitle örgütlenmelerinde yok denecek kadar az yapılmaktadır. Bu
cemevlerinde daha çok köy derneklerinin
önderliğinde yapılan Abdal Musa cemleri
yekünü oluĩturmaktadır. Köy derneklerinin
cemevleri halen geleneksel Aleviliği gözlemleyebileceğimiz yerlerdir. Bu cemevlerinde hem yarı dini cemler hem de görüm
cemleri daha çok yapılmaktadır.
Köylerde eskiden olduğu gibi cemler,
uygun olan herhangi bir yerde değil, cemevi
olarak tahsis edilen yerlerde yapılmaktadır.
Bu cemevleri halen iĩlevselliğini sürdürmektedir. Fakat, bu cemevlerinde cemler
sonbaharda dört, beĩ günlük bir zaman diliminde yerine getirilmektedir. Bu kısa süreye
rağmen hem yarı dini cemler hem de görüm
cemleri yerine getirilmektedir.
Alevi örgütlenmesinde kitle dernekleri
önemli bir yer tutmakla beraber, faaliyetlerinin çoğunu yarı dini cemler oluĩturmaktadır. Geleneksel Aleviliği kent ortamında ya-
ĩatma giriĩimi sınırlı kalmıĩtır. Aleviler için
çok anlamlı olan görüm cemlerini yaĩatacak
bir çözüm üretememiĩlerdir. Cemevlerine
sahip yerel dernekler ise görüm cemlerini
üretmede daha baĩarılı görünmektedir. Cemevi olmayan köy derneklerinin ekseriyeti
kendilerine ait cemevi olmasını istemektedirler, fakat yaĩadıkları maddi sıkıntılar cesaretlerini kırmaktadır.
KAYNAKÇA
ARSLANOĞLU, İbrahim. (2005). “Alevilikte
Baĩlıca Cem Ayinleri ve Uygulamaları”,
Alevi Tören ve Ritüelleri Sempozyumu.
2-3 Nisan 2005. Ankara.
BAL, Hüseyin. (2000). Alevi İslam Yolu.
İstanbul.
BOZKURT, Fuat. (2005). Buyruk. İstanbul.
BOZKURT, Nizam. (t.y.). Aleviliğin
Oluĩumu. İrtibat: Seyyid Garip Musa
Kültür Derneği.
ELİADE, Mircea. (1991). Kutsal ve Dindıĩı.
Ankara.
ERÖZ, Mehmet. (1997). Türkiye’de Alevilik
Bektaĩilik. İstanbul.
FIĞLALI, Ethem Ruhi. (1994). Türkiye’de
Alevilik Bektaĩilik. Ankara.
KAYGUSUZ, İsmail. (2005). “Cemin Tarihsel,
Sosyolojik ve Psikolojik Yönü”, Alevi
Tören ve Ritüelleri Sempozyumu. 2-3
Nisan 2005. Ankara.
212
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
KILIÇ, Gülüzar. (1998). “Niçin
Örgütlenmeliyiz?”, Kızılırmak Dergisi.
Sayı: 4. Nisan-Mayıs.
OKAN, Murat. (2004). Türkiye’de Alevilik.
Ankara.
ORHAN, Hüseyin. (2003). Alevilikte İbadet.
İstanbul.
SUBAĨI, Necdet. (2005). “Ritüel Kaybı-Laik
Bir Toplumda Ritüel İhtiyacı”, Alevi
Tören ve Ritüelleri Sempozyumu. 2-3
Nisan 2005. Ankara
TÜRKDOĞAN, Orhan. (1995). Alevi Bektaĩi
Kimliği. Ankara.
ÜZÜM, İlyas. (2000). Alevi İslam Yolu.
İstanbul.
YAMAN, Ali. (2004). Alevilik’te Dedelik ve
Ocaklar. İstanbul.
YÖRÜKAN, Y. Ziya. (1998). Anadolu’da
Aleviler ve Tahtacılar. Ankara.
213
CÖNKLERDEN GÜN IĨIĞINA: DİVRİĞİLİ VELİ
FROM CONKS TO DAYLIGHT: DIVRIGILI VELI
Doğan KAYA1
ÖZET
Veli, XIX. yüzyılda yaĩamıĩ olup Sivas’ın
Divriği ilçesindendir. Hemĩehrisi olan İğ-
decikli Veli ile çağdaĩtır. Her ikisi de Alevî
ozandır. Divriğili Veli hakkında bugüne kadar pek çalıĩma yapılmamıĩtır. Bu yüzden
nefeslerinin çoğu diğer Veli’ninkilerle karıĩ-
mıĩtır.
Toplam elli beĩ nefesini tespit edebildi-
ğimiz Veli’nin bu nefesleri, Sivas kaynaklı bir
cönkten alınmıĩtır. Cönkün orijinali, Aydo-
ğan köyünden olan Hasan Yalıncaklı’dadır.
Ne zaman yazıldığı ile ilgili olarak herhangi
bir bilgi yoktur, ancak XX. yüzyılın baĩlarında yazıldığını tahmin edebiliriz. Veli’nin nefesleri genellikle dörtlükler halinde ve hece
ölçüsüyledir. Hemen hemen tamamında
Alevîlik düĩüncesi ve inancı dile getirilmiĩ-
tir.
Anahtar kelimeler: Veli, Divriği, Alevî,
Cönk, Nefes.
1 Dr., Cumhuriyet Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi,
Türk Halkbilimi Bölümü.
ABSTRACT
Veli was borned in Divrigi, Sivas in the
19th century. He lived in the same time with
his countryman, Igdecikli Veli. Both of them
are poets. There have not been so many studies about Divrigili Veli so far. Therefore,
most of his poems have been mixed with the
ones of the latter.
In total, 550 poems estimated have been
cited from a conk found in Sivas. The original of that conk belongs to Hasan Yalıncaklı
who is from the village of Aydoğan. There
is no information about when it was written, but we can assume it as the beginning
of 20th century. Veli’s poems are in the shape of verses and comply with syllabic meter.
The Alevi beliefs and thought are mentioned
in most of them.
Key Words: Veli, Divrigi, Alevi, Conk,
Poem.
Giriĩ
Sivas’ta, âĩık edebiyatı alanında, adından söz edeceğimiz iki Veli vardır. İğdecikli
Veli ve Divriğili Veli. Her ikisi de Alevî’dir
214
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
ve XIX. yüzyılda yaĩamıĩlardır. Bu iki özelliğinden dolayı bazı nefesler yanlıĩlıkla di-
ğerine mal edilmiĩtir.
Sivaslı bir Veli daha vardır. Ancak
bu Veli, iki nefesi dıĩında nefeslerinde
Âgâhî” mahlasını kullanmıĩtır. Bu sebeple, 2009 yılında kitabını yayımladığımız
Agâhî’nin(Kaya, 2009) çalıĩmamızda sadece
adını zikretmekle yetiniyoruz.
Bu yazıda tanıtacağımız Divriğili
Veli’den bahsetmeden önce diğer Veli’den
söz etmek istiyorum.
İğdecikli Veli, XVIII. yüzyılın sonlarında Ĩarkıĩla’nın Ağcakıĩla bucağının İğdecik
köyünde doğmuĩtur. 1794 yılında doğduğu
tahmin edilmektedir. Hüseyin ve Kamer’in
oğludur ve bunların da ozan olduğu söylenir. On yaĩında iken annesini, bir zaman
sonra da babasını kaybetmiĩtir. Herhangi
bir tahsil görmemiĩtir. Çocukluğu ve genç-
liği yoksullukla geçmiĩ, çobanlık yaparak
geçimini sağlamıĩtır. Askerlik hizmetini
İstanbul’da yapmıĩtır. Hacı Bektaĩ’a gitmiĩ,
bir müddet Çelebi Hamdullah Efendi’nin
yanında kalmıĩtır. Hamdullah Efendi’nin
1826’da Amasya’ya gönderilmesine içerleyince, 3 nefes yazmıĩ, bunun da saray tarafından duyulması üzerine Veli, Yemen’e
sürgüne gönderilmiĩtir. Ablak suratlı, buğ-
day benizli, uzun sakallı, geniĩ omuzlu, orta
boylu, çatık kaĩlı ve siyah saçlı birisidir. İki
kere evlendiği, ilk hanımı Raziye’den yedi
kızı, ikinci hanımı Zehra’dan da iki oğlu olduğu söylenir. 1854’te vefat etmiĩtir. Mezarı
İğdecik köyündedir.
Veli, komĩu köy olan Hocabey’de Mustafalar denilen bir ailenin yanına azap durmuĩ, burada yedi yıl çalıĩmıĩtır. Bu arada
ağasının kızı Suna’ya âĩık olmuĩ, ancak
ağası Suna’yı Yozgat’ın Moğallı köyünden
birisine vermiĩ. Veli, ilk nefeslerini o zaman söylemeye baĩlamıĩtır. Sevdiğine de
Telli Suna demiĩtir. Nefesleri Kale köylü
Kemter’in kulağına kadar gitmiĩtir. Kemter,
Veli’yi yanına çağırmıĩ, onu çırak edinmiĩ-
tir. Söyleyiĩi rahat ve dili sadedir. Sazı yoktur. İfade tekniği sağlamdır. Tasavvufi kültüre ve halk kültürüne vakıf birisidir. Eserlerinde Pir Sultan’ın, Karacaoğlan’ın ve ustası
Kemter’in etkisi açıkça görülür. Genellikle
Alevî-Bektaĩî deyiĩleri söylemiĩtir. Bunun
yanında aĩk ve köy hayatı ile ilgili ĩiirleri
de vardır. TRT repertuarında olan ve yıllarca “İzzetî” ye mal edilen ve “Mecnun’um
Leyla’mı gördüm” diye baĩlayan meĩhur
eser, İğdecikli Veli’nindir.
Divriğili Veli, yukarıda sözünü ettiğimiz gibi XIX. yüzyılda Divriği’de yaĩamıĩ-
tır. Hayatı hakkında hiçbir bilgimiz yoktur.
Divriği’nin Alevî köylerinin birinden olması
kuvvetle muhtemeldir.
Vahit Lütfi Salcı, Halk Bilgisi Haberleri
Dergisi’nde yer alan bir yazısında Divriği’nin
Tuğut köyünden olan Âĩık Veli’den söz
etmektedir(Salcı, 1940: 234).
Muhtemelen nefeslerini yayımladığımız
Âĩık Veli ile sözü edilen Veli, aynı kiĩidir.
Konu ve üslup aynı kiĩiyle ortaklık göstermektedir.
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
215
Divriğili Veli’den ilk defa söz eden İbrahim Aslanoğlu’dur. Aslanoğlu, İğdecikli
Veli adlı kitabının sonunda Divriğili Veli’ye
de yer ayırmıĩtır(Aslanoğlu, 1984: 11).
Veli hakkında derli-toplu ilk çalıĩma Prof.
Dr. Nerin Yayın(Köse)’ye aittir. Nerin Yayın, 21-25 Mayıs 2007 tarihlerinde Sivas’ta
yapılan Osmanlılar Döneminde Sivas
Sempozyumu’nda “Divriğili Veli Dede’nin
Ĩiirlerinde Konu, Biçim ve Tür” baĩlıklı oldukça doyurucu ve hacimli bir bildiri
sunmuĩtur(Yayın, 2007: 253-272). Yayın, bu
çalıĩmasını yaparken arĩivimizde otuz üç
numara ile kayıtlı cönkten yararlanmıĩtır.
Biz de bu çalıĩmayı söz konusu cönkten yararlanarak ortaya koyduk.
Söz konusu cönkün orijinali Ankara’da
yaĩamakta olan Divriği’nin Aydoğan kö-
yünden olan Hasan Yalıncaklı’dadır. Cönk,
toplam atmıĩ iki varaktır. Ne zaman yazıldı-
ğı ile ilgili olarak herhangi bir bilgi yoktur,
ancak XX. yüzyılın baĩlarında yazıldığını
tahmin edebiliriz. Sonunda Hz. Muhammed
Mustafa’ya salâvat verilip okuyana, yazana
ve dinleyene dua edilmesi kaydı düĩülmüĩ-
tür. Sonunda ĩu kayıt bulunmaktadır:
“Tamam oldu kitab elhamdülillah
Okuyun fatiha üç kulhüvellahü ehad
Okuyanı dinleyeni yazanı
Rahmetinle yarlığa gıl yâ Gani
Failatün failatün failat
Ver Muhammed Mustafa’ya salâvat
Ali Efendiden Bektaĩ Efendi’ye yadigâr olarak tahrir edilmiĩtir. Bunu yazdım yadigâr olmak
içün. Okuyanlar bir dua kılmak içün.”(Varak
no: 61)
Cönkte, tek ayaklı nefeslerde sık sık
“eyzan” kullanılmıĩ ve çoğunun “temam,
tamam olundu, hıtam, yadigârdır canlarım”
gibi ibareler konulmuĩtur. İçinde; Pir Sultan Abdal, İsmail, Veli, Kul Mustafa, Sadık,
Nesimî, Noksanî, Derviĩ Ali, Ĩah Hatayî,
Viranî, Kul Himmet Üstadım, Feyzî, Pir Sultan, Mehemmed, Kul Sevindik, Hasreti, Derviĩ Süleyman, Âĩıkî, Derviĩ Ali, Kul Himmet, Teslim Abdal, Süleyman, Derviĩ Mehmet, Kul Mehmet, Karacaoğlan, Sürurî’nin
nefesleri; “Yılan Duası”, “Saki Duası”,
“Salâvat name-i İmameyn”, “Sülâle-i Nebi
Aleyhim ecmain” yer almaktadır. Ayrıca
bazı sayfalarda basur, sarılık, baĩ ağrısı, öksürük, kulak ağrısı, kuduz, kuru yara gibi
hastalıklarla ilgili olarak birtakım ĩifa bilgileri verilmiĩtir.
Doğum ve ölüm tarihi bilinmeyen
Veli’nin elimizde hayatı hakkında da bilgimiz yoktur. Muhtemelen Divriği’de veya
Divriği’nin bir köyünde yaĩamıĩtır. Nefeslerindeki ifadeye bakarak tahsil gördüğü tahmininde bulunabiliriz. Alevî inancına vakıf
biridir. Elimizdeki nefeslerinin tamamını
hemen hemen bu çerçevede söylemiĩtir.
Ağız özelliği olarak Divriği ağzını kullandığı nefeslerini dörtlüklerle vücuda getirmiĩtir. Ancak zaman zaman beyitlerle de
nefes söylediği olmuĩtur(Nefes no: 11, 16, 41,
45). Yayımladığımız 55 nefesin 54’ü 11 hece
216
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
iledir. Beyitlerle vücuda getirilmiĩ olan 45.
nefes ise divanî tarzdadır ve 15(8+7) hecelidir. Veli’nin nefeslerinde bazı dizelerde ölçü
yoktur. Sözgeliĩi 11 heceli nefeslerde bazen
10 hece, bazen de 12 hece ile söylenmiĩ dizeler karĩımıza çıkmaktadır. Acaba bu ozanın
baĩarısızlığı mıdır yoksa cönkü tutan kiĩinin
müdahalesi midir, bunu bilemiyoruz.
Kafi ye, redif ve ayak yönünden sağlam
eserler ortaya koymuĩ olan Veli, nutuk, nefes, devriye, ĩathiye ve semailer söylemiĩtir.
Veli’nin söyledikleri, Alevî-Bektaĩî Edebiyatı çerçevesinde söylenen Hz. Ali, Veysel
Karanî, İmam Hüseyin, Hünkâr Hacı Bektaĩ Veli(1209-1271), Anadolu’nun Türkleĩ-
mesi ve İslamlaĩmasında büyük pay sahibi
olan “kırk abdal”dan birisi sayılan Abdal
Musa, Aĩure günü, Dört kapı(ĩeriat, tarikat, hakikat, marifet) kırk makam, AllahMuhammed-Ali inancı, ölüm, cennet, cehennem konularında söylediği nefeslerle
paralellik gösterir.
Aĩağıda Veli’nin 55 nefesini yayımlıyoruz. Yukarıda da söylediğimiz gibi nefesler,
arĩivimizdeki 33 numaralı cönkte kayıtlıdır.
Nefesler ayaklarına göre sıralanmıĩtır. Her
nefesin sonunda da nefesin, cönkte hangi
varakta yazılı olduğu kaydedilmiĩtir.
-1-
Yerde taĩlar gökte kuĩlar âr oldu
Bir de dahi ilinize gelmem a
Dediler ki nazlı yârin el oldu
Yalan mıdır gerçek midir bilmem a
Arĩ yüzünde asılıdır zenbilin
Hidmedkâr senindir gene sen bilin
Bana gücendin mi saçı sünbülüm
Ĩimden sonra hayâline yelmem a
İlimon turunça nârım demedin
Feda dost yoluna serim demedin
Bir kerre sıdk ile yârim demedin
Serim sağ oldukça yârsız kalmam a
Topuğu halkalı sarı çizmeli
İlikleyüp ağ göğsünü çözmeli
Bana gücendin mi burnu hızmalı
Senden gayrı bir iyisin bulmam a
Veli’m eydür benim mahım maralım
Kalmadı cihanda sabrım kararım
Ĩallar giyer köĩe köĩe ararım
Safa etme ĩu dağları delmem a
(Varak: 9)
-2-
Mısır illerine sultan olmadan
Kenan illerine kul ondan evlâ
Beylerin eğninde atlas olmadan
Abdallar eğninde ĩal ondan evlâ
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
217
Gel gönül fark eyle atlası bezi
Cana hayat verir kâmilin sözü
Ne söyücü ol ne deyici her sözü
Arifl er katında lal ondan evlâ
Hayırlı öğüt ister isen sen benden
Evliyalar hoĩnut olurlar senden
Hakk’ın kendin bilmez kavimden
Kâmil akıllı uslu il ondan evlâ
İkrâr iman nikâh hep bir güftardan
Sıdk ile murat iste Âli el-pirden
Hutbesi okunmazsa İmam Cafer’den
Her nereye gitse dul andan evlâ
Veli’m eydür nasibimiz ol Hak’tan
Her ne ister isen gül yüzlü Ĩah’tan
Hem ağadan beyden hem padiĩahtan
Her bir hali ile kul ondan evlâ
(Varak: 10-11)
-3-
Gönül arzuluyor Balım oğlunu
Gece gündüz intizarım ol pire
Ĩefkat ĩükür leb-i balım gücenmiĩ
Demiĩ ki zülfümden çekeyim dâra
Gece gündüz ĩahım kılarım âhı
Amasya tahtında güzeller ĩahı
İmanı olana bu sözüm sâhi
Hasretinden binam oldu çâr pâre
Ĩükür olsun erdik gençlerden gence
Ötüĩür bülbüller gülleri gonca
Dostun bastığı toprağa gelince
Gözüme göründü Belh-i Buhara
On iki imamlar çektiler çile
Nebiler veliler gitti bu yola
Yusuf gibi Mısır’a Sultan ola
Akıbeti hizmet kılan bunara
Ne mürvet var ne hizmet var kul olmak
Benim gibi geda sana kul olmak
Senin himmetinle bize gel olmak
Himmet ile hasretler yüz süre
Horasan ilinde Çin ü Maçin’de
Bihamdilillah derler duyduk kaçında
Sene bin iki yüz kırk dört içinde
Yüz sürdüm Haydar’a gani hünkâra
Veli’m eydür dostu ziyaret eyle
Hasret olanlar kavuĩa böyle
Hünkâr Hacı Bektaĩ Veli imdat eyle
Sen el katmayınca sağalmaz yâre
(Varak: 9)
-4-
Akdeniz yalısı Aydın yakası
Kuĩlar gider pirim Abdal Musa’ya
Cemalin görünce yürüdü tağlar
Taĩlar gider pirim Abdal Musa’ya
218
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
Katardan ayrılmaz göçün mozular
Her andıkça sinelerim sızılar
İrili ufaklı emlik kuzular
Koçlar gider pirim Abdal Musa’ya
Baba Kaygusuz’dan almıĩ cehdini
Gördünüz mü İbrahim Edhem’in vaktini
Padiĩahlar tacı ile tahtını
Boĩlar gider pirim Abdal Musa’ya
Seyyid Ali, Abdal Musa, Emir Seyyid’e
Üçü bir kardeĩtir Ehl-i beyt(i)e
Cümle âlemi defter itmiĩ kayıta
Baĩlar gider pirim Abdal Musa’ya
Veli’m eydür dört dergâhtır evveli
Seyyid Ali, Abdal Musa, Bektaĩ Veli
Ĩah Hüseyin aĩkına didemin seli
Yaĩlar gider pirim Abdal Musa’ya
(Varak: 3)
-5-
Bin deveyi bir akçaya güderdi
Sultan Veysel Kara Yemen ilinde
Anı Hak yoluna sadaka ederdi
Sultan Veysel Kara Yemen ilinde
Yastığı taĩ idi hırkası postu
Ol idi Mevla’nın sevgili dostu
Mümin kullarına eylemez kastı
Sultan Veysel Kara Yemen ilinde
Kırk düğümlü kuĩağı var belinde
Düğümünü tespih etmiĩ dilinde
Bezirgân baĩı olmuĩ Yemen çölünde
Sultan Veysel Kara Yemen ilinde
Deve yününden hırka ĩal giyerdi
Bakmadan görür çağırmadan duyardı
Bin deveyi bir akçeye yayardı
Sultan Veysel Kara Yemen ilinde
Bir gün develeri bir bağa doldu
Sıyırdı yaprağı çubuğun yoldu
Bağ sahibi geldi deveci sindi
Sultan Veysel Kara Yemen ilinde
Bağ baktı deveci yoktur
Yayıldığı yerin üzümü çoktur
Ol zaman bildi ki deveci Hak’tır
Sultan Veysel Kara Yemen ilinde
Âdet kaldı budadılar bağları
İcat etti ağaları beğleri
Kahve karanfi l bitirdi dağları
Sultan Veysel Kara Yemen ilinde
Meğerse kahvenin piri ol imiĩ
Muhammed Ali’nin yâri ol imiĩ
Bu iki cihanın nuru ol imiĩ
Sultan Veysel Kara Yemen ilinde
Hırka ile tacı gönderdi yâri
Ol idi Muhammed Ali’nin sırrı
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
219
Veli’m der ki iki cihanın nurı
Sultan Veysel Kara Yemen ilinde
(Varak: 14)
-6-
Ali’nin iĩleri daim sırdandır
Ali’yi seversen sırrını gizle
Sırr-ı Settar olan Ĩah-ı Merdan’dır
Mert isen meydanda varını gizle
Mert olan sırrını yadlara demez
Çü mertler nakısın lokmasın yimez
Arifl er ozanı dükkâna komaz
Cevahir bulursan dürrünü gizle
Semereci dükkânında dür satılmaz
Arif olan oynar ama utulmaz
İsimsiz yerlerde pazar tutulmaz
Bazarını bil de ĩarını gizle
Alıĩ veriĩ ettim bir ulu ĩarda
Cevahir mücevher zi-kıymet sırda
Eğer Mansur isen urganın darda
Dâr-ı Mansur Ali’nin dârını gizle
Hakikatte sır kitabı bin dört yüz
Zahirinde okunan otuz iki cüz
Veli’m der üstazdan böyle aldık biz
Sırrullahu âlem pirini gizle (Varak: 13)
-7-
Bir saat yok idi sabrım kararım
Gine kaldık gelen ayın baĩına
Hiç kimse kimsenin halinden bilmez
Herkes düĩmüĩ telaĩına iĩine
Yâri olmayanın yâresi m’olur
Arifl er katında hayr ismi olur
Ĩeref ĩeref bulsan çaresi m’ olur
Gönül düĩmüĩ bir güzelin peĩine
Adım adım dosta doğru varayım
Her vech ile muradıma ereyim
Ben dostumun cemâlini göreyim
Ay gibi doğunca …..yım dûĩuna
Cemalin vechullah ay ile gündür
Kelb irakib der ki sevdiğin kimdir
Meydan mahĩer günü derler bu gündür
Bir gün dost oturur mizan baĩına
Kaĩlar mizan kurmuĩ kirpikler tartar
Yâri olmayana dünya olur dar
Hak bilir ki bu âlemde yârim bir
Böyle yazın mezarımın taĩına
Serim sağdır gönlüm dostu arzular
Ölsem ĩimdi kemiklerim sızılar
Halim gine malum olsun gaziler
Merhamete gelin didem yaĩına
220
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
Aka aka çeĩmim yaĩı sel oldu
Sene bin iki yüz tamam elli oldu
Veli’m eydür benim derdim bell’oldu
Gayrı cerrah el vurmasın boĩuna
(Varak: 15)
-8-
Kerbelâ çölünü gönlüm arzular
Vara idim pirim Ĩah Hüseyn’e
Yüreğinde yarası olan sızılar
Derdim yansam pirim Ĩah Hüseyn’e
Nasibim atılsa Bağdad ĩarına
Mansur gibi kail oldum dârına
Sücud etsem imamların pirine
Secde kılsam pirim Ĩah Hüseyn’e
Muhammed Ali’nin evladı yâri
Ĩehitler içinde sevgili huri
Müminler serdarı gaziler piri
Kan irevan akar Ĩah Hüseyn’e
Senin abdalların tur sema döner
Er cemal okunur kandiller yanar
Her sabah her sabah secdeye iner
Ĩems ile kamer mah Hüseyn’e
Veli’m eydür yarelerim sızılar
Kerbelâ’da ĩehit düĩen gaziler
Yalın ayak baĩıkabak kuzular
Dökülmüĩ meydanda âh Hüseyin’e
(Varak: 5)
-9-
Senin abdalların ter-sema döner
Hünkâr Hacı Bektaĩ Veli hû diye
Cümle erler sana secdeye iner
Hünkâr Hacı Bektaĩ Veli hû diye
Dört dergâhta ismin mevcut okunur
Otuz altı bin tekke sana bakınır
Hind’den Yemen’e gülbengin çekilir
Hünkâr Hacı Bektaĩ Veli hû diye
Ârif olan senin ahvalin bilir
Gidi rakib bu manadan ne alir
Mağribden maĩrıka top sesi gelir
Hünkâr Hacı Bektaĩ Veli hû diye
Kud(u)retden batın topu ĩakıdı
Entüm derler bir ayet var Hak idi
Ĩâh-ı Merdân hüve’l-himmet okudu
Hünkâr Hacı Bektaĩ Veli hû diye
Veli’m eydür kim oynadı kim utdı
Doksan bin kelâmı ya kim hatm etdi
Meyyitin yıkadı devesin yeddi
Hünkâr Hacı Bektaĩ Veli hû diye
(Varak: 24)
-10-
Meĩâyıh kibriya böyle emretti
Allahuekber Lâilaheillallah
Muhammed miraca bununla gitti
Allahuekber Lâilaheillallah
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
221
Muhammed esmanın yedi katında
Ali ibn-i imamların zatında
İsm-i Azam budur halkın katında
Allahuekber Lâilaheillallah
Hasan Hüseyin kundakta yaturdu
Melekler aldı arĩa götürdü
Cebrâil Habib’e vahiy getirdi
Allahuekber Lâilaheillallah
Fatiha suresi tefsir edendi
Kalem sıçradı ulu arĩa gidindi
Bir almayı yedi pare yedindi
Allahuekber Lâilaheillallah
Hemi yeden kendi hemi devesi
Salacadan gelir Ali’nin sesi
On iki İmamların hutbe duası
Allahuekber Lâilaheillallah
Hutbe-i düvazda imam düzüldü
Hak emr etti dört feriĩtah süzüldü
Yer gök kurulmadan evvel yazıldı
Allahuekber Lâilaheillallah
Veli’m eydür Lâilaheillallah
Ben yâri severim hasbetenlillah
İkrarım pirimden amentü billah
Allahuekber Lâilaheillallah
(Varak: 14)
-11-
Cebrail Habibe vahiy getirdi
İçinde ayet-ı nasruminallah
Muhammed Ya Cebrail yarân kim dedi
Dedi perde ardından bu kelamullah
Dedi karındaĩım hulus ile var
Sıdk ile bak ki görürsün inĩaallah
Cebrail bir dahi nazil oldu ki
Baktı perde ardında ol Resulallah
Dedi yâ Cebrail gördün bildin mi
Dedi bilen sensin el-hükmülillah
Elif kametini Kuran nakl eder
Bir kıylın okunur bin Kulhuvallah
Bâ altındaki bir nokta Ali’dir
Yerin göğün irĩadı Bâ-yı bismillah
Veli’meydür dü-cihanın varlığı
Yâ ĩah sensin dedi ol ganiy’yullah (Varak: 23)
-12-
Suhre olup kırklardaki Salman’ın
Mest olup meyinden içen az kaldı
Dalgası gelip de coĩan deryanın
Geçidini bilip geçen az kaldı
222
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
Derya kenarında sordu yolunu
Seyr ettin mi nasirinin halini
İd(i)ris mürĩide verdi elini
Sındı vurup hulle biçen az kaldı
İsm-i Âzam ile Zülfi kar oynar
Birbirine karıĩır ay ile günler
Ĩarda soygun verdi çok bezirgânlar
Zî-kıymet dükkânın açanlar az kaldı
Mansur’un dârına hem doğru gelip
On iki imamların vacibini bilip
Sünneti icra edip farzını kılıp
Emrini tutup nehyden kaçan az kaldı
Veli’m eydür ikrarını sayanlar
Kerbelâ çölünden geri kayanlar
Yetmiĩ üç kimsedir cana kıyanlar
Ĩimdi serden baĩtan geçen az kaldı (Varak: 28)
-13-
Erenlerin meclisine uğradım
Birisi yüzüme bastı iz oldu
Ol hâk-i payine yüzümü sürdüm
Gözümde tutiya ayak toz oldu
Erenlerin hub didârın boyladım
Menzil gösterdiler bir bir söyledim
Dostun illerini seyran eyledim
Gezdiğimiz Kerbelâ’nın düz’olmadı
Gönül dostu ile seyrana çıkar
Göz Hak gördüğüne baktıkça bakar
Sevdası serimde ĩem’alar yakar
Sinemdeki Hak odunun közü oldu
Beni püryan etti hublar ataĩı
Sütten beyaz ak mermerdendir taĩı
Çiçekleri güldür bülbüller kuĩu
Gönlüm evi evvel bahar yaz oldu
Gönlüm bahar oldu ayrıldı kıĩı
Yenile artıyor cümbüĩü cuĩu
Âĩıkların bade içmektir iĩi
İçtiğimiz ser-çeĩmenin göz’oldu
Sultan olan bade sunar yârine
Kul olanlar baka baka yürüne
Çoktan intizarım Hak didârına
Eĩref saat istediğim tez oldu
Veli’m eydür yerin göğün bünyadı
Erenler bezmine gelemez adi
Ben seni gene götürürüm dedi
Yüz bin ĩükür ahdi ikrarı bize oldu (Varak: 10)
-14-
Ayet nedir hadis nedir bilmeyen
Verdiceği ezan mıdır salâ mı
Bir gerçek mürĩitten dersin almayan
Okusa da hatm edemez kelamı
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
223
Bir gerçek mürĩitten dersin almazsa
Okuduğu ilme amil olmazsa
Post sahibi postun aslın bilmezse
Tarik çalsa talip mısmıl ola mı
Tarik nedir tercüman ne bil de vur
Tarik dev olur da sonra seni yer
Ümmet olmadan ben Muhammed’im der
Bilmez miraçta verilen selâmı
Miraçta selamı virdi ol Habib
Rehber buyurdu farzdır musahib
Yaramı saramaz değme bir tabib
Bu derdin sahibi ağlar güle mi
Hak Muhammed Ali kurdu bu yolu
Farz sünnet buyursam ol dem bir deli
Gine kendi özün yokla ey Veli
Sen mi ıslah ettin cümle âlemi (Varak: 16)
-15-
Gaziler can ile baĩtan geçtiler
Seven böyle sever Ĩah-ı Merdan’ı
Kelleler kestiler kanlar saçtılar
Seven böyle sever Ĩah-ı Merdan’ı
İncil’i okurken gördü düĩünü
Gözünden akıttı kanlı yaĩını
Kurban etti yedi oğlanun baĩını
Seven böyle sever Ĩah-ı Merdan’ı
Hep erenler bir katar düzüldü
Münkir münafıklar yoldan üzüldü
Nesimî Halep’te diri yüzüldü
Seven böyle sever Ĩah-ı Merdan’ı
Ali’yle Muhammed bir nûr-ı vâhid
Anların sırrına ermedi zahid
Kerbela’da kelle verdi ol ĩehid
Seven böyle sever Ĩah-ı Merdan’ı
Veli’nin sohbeti kendi haliyle
Gerçek söylemiyor yalan diliyle
Evlâdıyla ayaliyle malıyla
Seven böyle sever Ĩah-ı Merdan’ı
(Varak: 4)
-16-
Dünyaya gelmeden Zülfi kar Haydar
Allahuekber okunmazdı aĩikâr
İslam dinini zuhûra çıkardı
Ali gibi yok idi bir nâm(ı)dâr
Gerek Hindistan’da Firengistan’da
Kaf’tan Kaf’a Zülfi kar’ın nuru var
Nicesin kurtardı put u perestten
Bir tüyüne denk olmazdı yüz bin er
Gökte yıldız yerde otlar hep ağlar
Hak diliyle dediler ki Ali er
224
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
Yer oynar gök gürler deryalar coĩar
Cümlesinin hep Ali’den aĩkı var
Lâ feta illâ Ali’dir evveli
Lâ seyfe Zülfi kar oldular dört yâr
Ĩöyle bil ki Ĩah-ı Merdan Ali
Zerresinden iki âleme çavdı nur
Bunca âĩık düĩmüĩ yârin peĩine
Ol sebepten bende kalmadı karar
Ĩeriatte iman tarikatta rehber
Marifette mürĩit hakikatte pir
Veli’m eydür dört hitabın dördünde
İsmi bin bir rengi yüz bin kendi bir (Varak: 12)
-17-
Huriler gılmanlar dergâha gider
Aĩk kervanı olmuĩ yoluna karĩı
Dudular kumrular kafeste öter
Bülbül âĩık olmuĩ gülüne karĩı
Dost bezirgân olsa ben olsam yesir
Köle deyü alsa bulmasa kusur
Gerdanın dâr olsa ben olsam Mansur
Asılaydım zülfünün teline karĩı
Çok âĩıklar asar zülfünün teli
Beni abdal etti hüsnünün gülü
Ya ĩavk yeli olsam ya seher yeli
Ese idim dostun iline karĩı
Sahrada Leyla’nın yoluna baksam
Derya olsam dostun gölüne aksam
Mail olsam ya da seyyaha çıksam
Gide idim dostun iline karĩı
Veli’m eydür güzel dostum gelir mi
Garipçe gönlümün gamın alır mı
Kuru kovanda hasiyet olur mu
Arı âĩık olmuĩ balına karĩı (Varak: 27)
-18-
Gözleri mevali kaĩlar yay gibi
Ben bugün yârimi gördüm vallahi
On beĩine değmiĩ bedir ay gibi
Görünce salâvat virdim vallahi
Lâ feta illâ Ali özünde
Lâ Seyfe illâ Zülfi kar gözünde
Ayetin benleri çoktur yüzünde
Ayetin ezberimdir verdim vallahi
Yüzünde ayetli benlerin çoktur
Hüsnün hat yazılmıĩ menendin Hak’tır
Sana bir lâyık hediyem yoktur
Bir can bir baĩ ise verdim vallahi
Cemalin keĩf eder bu gözler
Mahitap üstünde baharlar yazlar
İriĩmiĩ bahçende bağban üstazlar
Hakk’ın emri ile derdim vallahi
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
225
Veli’m eydür medh ederiz yârimiz
Bülbül gibi gülistanda zarımız
Güzel sevmek bizim kisb ü kârımız
Dengin yok muradımı aldım vallahi
(Varak: 17)
-19-
Dalgalarım derya ile döğüĩür
Akarım inanın Ali dost veli
Bakma diye ferman itse padiĩah
Bakarım inanın Ali dost veli
Sevme diye sefer etse beğleri
Dahi biz severiz yeğden yeğleri
Kerem gibi ah ettikçe dağları
Yakarım inanın Ali dost veli
Âĩık gerek serin vere yârine
Benim yârim çıka çıka görüne
Keskin kılıç ile meydan yerine
Çıkarım inanın Ali dost veli
Âĩık isen maĩukuna sen de yan
Bir yâr için ömrüm oldu kevn-i kan
Er nefsi ile arslan pençesin
Takarım inanın Ali dost veli
Veli’m eydür koparırım tufanı
Yârini sevenler geldi mi hani
Efendimin izni ile cihanı
Yıkarım inanın Ali dost veli
(Varak: 5)
-20-
Cihan derya iken dünya su iken
Arĩta yeĩil kandil nur olmadı mı
Zühre yıldızından kırk bin yıl evvel
Kudretten bir top nur inmedi mi
O nur idi üç mürĩidin atası
Allah âĩık Muhammed’dir putası
Muhammed Ali’ye çıkar ötesi
Evvel iki isim var olmadı mı
Ol iki isim kudret topun atalı
İĩaret eyleyüp kendi tutalı
Dedi kaç saattir ĩu ben yatalı
Dedi sana kırk bin yıl olmadı mı
Kırk bin yıl yattığın ol demde bildi
Mübarek eline bir elma aldı
Tekbirin okudu ol yedi dildi
Ol zaman arifl er bir olmadı mı
Arifl er sayd ile cihanı biçti
Cebrail çok zaman deryada uçtu
Hak bir avuç toprak deryaya saçtı
Derya soğulup da yer olmadı mı
Kün dedi cihanın deryasın kurdu
Nice bin yıl evvel bu yolu sürdü
Muhammed Veyis’in nurunu gördü
Dost dosta âĩık olup yâr olmadı mı
226
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
Ĩeriat dediğin ĩart-ı kavidir
Tarikatte oğlan uĩak evidir
Marifette gerçeklik avıdır
Hakikatte bin bir yıl olmadı mı
Hakikatte bin bir sırra erenler
Muhammed Ali kavline girenler
Anların makamın yerin soranlar
Üçler makamında bir olmadı mı
Üçlerinen beĩler kırklar yediler
Bir ikrar üstünde bina kodılar
Tut ki gelen âĩık yolu dediler
Elestüde ervah bir olmadı mı
Veli’m ezelden ervahım birdir
Katreyim Hak’dandır kandilde nurdur
On İki İmamlar’a ikrarım vardır
Hüseyin’i Kerbelâ bir olmadı mı (Varak: 9)
-21-
Bir garip baĩ ile kaldım arada
Bu cihana hayran eder yâr beni
Külli varlığımı virdim yâre ben
Ya bir ulu kervan eder yâr beni
Her gördüğüm ala göze mest demem
Olur olmaz kalleĩ yâre dost demem
Bu dünyada yalancı yâr istemem
Gerçek ise kurban eder yâr beni
Yalancı ne bilsin dünya dâdını
Zât-ı kemal çeker Hakk’ın odunu
Ya hasbetenlillah anmaz adını
Ya Mısır’a sultan eder yâr beni
Seyyah olsam gezsem eli obayı
Abdal olsam giysem ĩalı abayı
Eğnime giyinsem türlü libayı
Ya soydurur üryan eyler yâr beni
Veli’m eydür gülĩen için gülzârım
Bülbül güle aĩina gül lebi hârım
Bir can bir baĩ ise meydana korum
Ya meydanda merdan eyler yâr beni
(Varak: 33)
-22-
Tuna çayı Murad Nil mübarek
Akar mı ola acep Ya Ali deyi
Ay kaĩlı gün yüzlü dostun yoluna
Bakar m’ola acep Ya Ali deyi
Âĩık olan maĩukunu gözleyip
Muhabbetin can evinde gizleyip
Sinesini aĩk oduna közleyip
Yakar m’ola acep Ya Ali deyi
Beni püryan etti hûblar ataĩı
Sevdadan ayık edemedim baĩı
Mâh-i tâb yüzünde mâh-i tâb kaĩı
Yıkar m’ola acep Ya Ali deyi
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
227
Ferhad olan vaz gelir serinden
Ben yâri severim gayet derinden
Gül ü reyhan miski amber terinden
Kokar m’ola acep Ya Ali deyi
Veli’m eydür gül yüzlü yâr görüne
Gönül tozlu yola düĩe sürüne
Muhammed aĩkına meydan yerine
Çıkar m’ola acep Ya Ali deyi
(Varak: 4)
-23-
Yüzüm süre süre dergâha geldim
Erenler meydanı uludur deyi
Aradım günahı özümde buldum
Kusura kalmayan Ali’dir deyi
Ĩahzadem var deyi özendim geldim
Arayı arayı ben dostu buldum
Gönül kuĩun gövel avına saldım
Cigalı dostumun telidir deyi
Hâk-i ser olmuĩam dostun yoluna
Sultan olan bakar kulun haline
Bir baz ile düĩtüm derya salına
Avlatsam hocamın gülüdür deyi
Cevahir madeni imiĩ gülleri
Seherde açılır gonca gülleri
Kılavuzla aĩtım geldim belleri
Menzilim erenler yoludur deyi
Veli’m pire geldim pir meydanında
Her ne ister isen var meydanında
Alıĩ veriĩ ettim kâr meydanında
Meta’ım bezirgân malıdır deyi (Varak: 18)
-24-
Değirmenler döner didem yaĩından
Gönül çarkı döner gider dost deyi
Yâr dedikçe yaralarım iniler
Dertli sinem yanar gider dost deyi
Bir kulun ki bir sultanı olmazsa
Garip kalır ha bir zaman gelmezse
Sevdakâr olurum ol yâr gülmezse
Garip gönlüm sınar gider dost deyi
Rakip ta’n eylemiĩ Ali zâtına
Bilmem nice varır Hakk’ın katına
Yâr dedikçe gönül aĩkın atına
Hemen durmaz biner gider dost deyi
Rakip la’l ile mercanı bilmez
Alım satım edip her canı bilmez
Bu ednâ bin canda bir canı bilmez
Hemen niyaz kılar gider dost deyi
Veli’m eydür ben dostu Hak biliyi
Kelp irakip gelmiĩ dostu dilliyi
Ben ise yoluna koydum kelleyi
Baĩ meydanda döner gider dost deyi
(Varak: 33)
228
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
-25-
Ne yaman kesiret gama düĩürdün
Dünyamı zindanlık eyledin felek
Dertli sinem püryan ettin piĩirdin
Bir yol baĩtanbaĩa gülmedim felek
Beni ağlattıkça ĩaz oldun güldün
Cefa çektirecek beni mi buldun
Kahrın kime bu cihana sen saldın
Ben kendi baĩıma gelmedim felek
Cihana geldim de serimi sattım
Bir zaman yolunda dellallık ettim
Sen cefa ettikçe ben ĩükür ettim
Can azizdir amma kalmadım felek
Can azizdir serden baĩtan geçmeye
Ezdiğin ağuyu baldır içmeye
Gönül havalandı yüksek uçmaya
Kırdın kanadımı kolumu felek
Ne çok cevr eyledin sen bu kuluya
Geçit mi yoklandın sen bu deliye
Yüz bin cevr eylesen dönmez Veli’ye
Senden özge sultan bilmedim felek
(Varak: 48)
-26-
Vardım ki tabibe derdim yanayım
Baktım ki tabibin derdi benden çok
Arayıp derdime derman bulayım
Ne hikmetli anın derdi benden çok
Derdi olan düĩünmesin boĩuna
Her iĩ gelir kul olanın baĩına
Tefekkür eyledim Hakk’ın iĩine
Her derdi bizlere reva görmüĩ Hâlık
Ne imiĩ tecellim nedendir suçum
Derdiniz var ise tabibe açın
Ehl-i Beyt’e gam yoldaĩ olduğum için
Âĩık isen dertli sinen oda yak
Hak böyle buyurmuĩ bana kurunca
Ağlayıp da gözyaĩını silince
Tabipler tabibi dertli olunca
Besbelli ki bu cihanda dertsiz yok
Veli’m eydür iĩin âh ü zâr ise
Hak yardımcı olur iĩin zor ise
Eğer bunda bir müĩkülün var ise
Kerbelâ’da İmam Hüseyn’e bak
(Varak: 4)
-27-
Dost eyledim bu cihanı sızıma
Ben üstazdan gayrı ulu bilemem
Marifet ilminden alıp yazıma
(Elif) okumadan (Dal)ı bilemem
Bir el gerek pirden etek tutmaya
Halife gerek hırka tacı örtmeye
Mürĩit gerek müĩküller halletmeye
Rehbersiz ırak yolu bilemem
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
229
Bir kiĩi rehbere mürĩide yetse
Gelip hak cemine göz gönül katsa
Kiĩi sevdiğinin lebinden tatsa
Aĩka andan özge dolu bilemem
O doludan içen mest olur müdam
Daima ezberim virdim de Hüda’m
Canına cellâtlık etse bir âdem
O sultan sayılır hali bilemem
Bunu böyle tutmak gerek ey Veli
Cihana dolu geldi Kızıl Deli
Hocam Ĩah-ı Merdan sebakım Ali
Hacı Bektaĩ’dan gayrı ulu bilemem
(Varak: 16)
-28-
Yaradan Allah’tan izin olursa
Gönüllerden hamı atmak muradım
Tedbir takdire mutabık gelirse
İmam Hüseyn’e gitmek muradım
Birer birer okuyalım beyiti
Yoklayalım defter ile kayıtı
Huri ile yetmiĩ iki ĩehidi
Birlikte ziyaret etmek muradım
Ne acayip gonca hara dağlanmak
Elif taç vurunup kemer bağlanmak
Bir niyetim Ĩah-ı Necef’te eğlenmek
Bir zamanda hizmet etmek muradım
Niyazım var Muhammed Mustafa’ya
Ol bizi yetirir zevk ü sefaya
Gönül arzu eylemiĩ gider Kâbe’ye
Hakk’ın kudretine yetmek muradım
Veli’m eydür arzum kaldı vechinde
Zülfi kar oynuyor Çin ü Maçin’de
Ĩah-ı Merdan bir kubbenin içinde
Ulaĩıp damenin tutmak muradım
(Varak: 19)
-29-
Arzuhâl yazayım ol sadık yâre
Hocama arz etsin hâlimi benim
Derdine düĩeli oldum divane
Ölürsem yâr yusun ölümü benim
Dağların çektiği karın elinden
Bülbülün çektiği zârın elinden
Baĩım alam gidem yârin elinden
Ahır terk ettirir ilimi benim
Eğrim eğrim olmuĩ kaĩların yayı
On iki İmam nesli Ali’nin soyu
Medh etmem mi yâri engel var deyi
Meğer kim keseler dilimi benim
Benim engel ile yoktur pazarım
Yârin gitti mi ki yeri sezerim
Yâri bulam deyi arar gezerim
Ecel çevirmeden yolumu benim
230
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
Veli’m eydür dost günlerim sayılır
Kaçan dosta varsam engel duyulur
Maden gibi yaralarım oyulur
Gine dostum bilir hâlimi benim
(Varak: 8)
-30-
Efendim hâlimden bilir olmadı
Cihanda serseri gezen ben oldum
Doğru dedim hiçbir olur olmadı
Gene doğru yoldan azan ben oldum
Doğru dedim kabul etmez yolunu
Kara etmiĩ yüzüne çalar elini
Sultan bilir âĩığının hâlini
Mahlûkun iĩini bozan ben oldum
Dost elinden doluyu sır eyledim
Ĩeyh Sâfi ’den bunu tefsir eyledim
İmam Cafer buyruğunu söyledim
Gene yanlıĩ fetva yazan ben oldum
Ĩunda yaramadım yâr olmayana
İkrarı imanı bir olmayana
Nasibim yedirmem er olmayana
Etmeği koynunda hızan ben oldum
Veli’nin kıldığı ah ile zârlar
Demir zincir olsa yedilmez körler
Söylemezsem bana kibirsin derler
Doğru söyleyince üzen ben oldum
(Varak: 57)
-31-
Saadetlü sultanın nazar kıldığı
İlleri var Hacı Bektaĩ Veli’nin
Horasan’dan sökün edüp geldiği
Yolları var Hacı Bektaĩ Veli’nin
Atlası var atlas giyer al giyer
Düldül atları var altun çul giyer
Derviĩleri hırka ile ĩal giyer
Ĩalları var Hacı Bektaĩ Veli’nin
Bin bir ayet yazılıdır postunda
Yedi kıral yedi padiĩah destinde
Altun hallı örtüsü var üstünde
La’lleri var Hacı Bektaĩ Veli’nin
Dahi böyle sultan nerede olur
On sekiz bin âlem hep mevcut bilir
Kırk konaklık yerden kurbanı gelir
Malları var Hacı Bektaĩ Veli’nin
Veli’m eydür cümbüĩ verir cuĩ verir
Kimine ay gün resminde taĩ verir
Hacı Bektaĩ eĩiğinde baĩ verir
Kulları var Hacı Bektaĩ Veli’nin
(Varak: 3)
-32-
Senin ateĩinden gayrı ateĩe
Yandırma sinemi İmam Hüseyin
Senin ateĩine yak baĩtanbaĩa
Söndürme sinemi İmam Hüseyin
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
231
Senin ateĩine düĩen söner mi
Fitil iĩlemeyen yürek yanar mı
Mert olanlar ikrarından döner mi
Döndürme sinemi İmam Hüseyin
Zayıf gönlüme verince cüdayı
Arĩta melekler iĩitti sedayı
Senin aĩkına içmiĩem badeyi
Kandırma sinemi İmam Hüseyin
Baĩ meydanda döner geri durulmaz
Yaram yürektedir hergiz sarılmaz
Gönül aĩk atına bindi yorulmaz
Yordurma sinemi İmam Hüseyin
Veli’yi aĩk oduna yandıran sensin
Gene suyun serpip süzdüren sensin
Sinem aĩk atına bindiren sensin
İndirme sinemi İmam Hüseyin
(Varak: 54)
-33-
Evvel dört kapıda irehber Hak’tır
Muhammed’e Mirac’dan gel olduğu için
Dört kapıdan ileride yol yoktur
Hakk’ın dört kapıda eli olduğu için
Dört kapının üzerine yol oldu
Lahmeke lahmi musahib oldu
Mürĩidliğin İmam Cafer’e virdi
Evvelisi mürĩid Ali olduğu için
Dört üstaz halk etti dört kend(i) oldu
Hem talip oldu hem yola bend oldu
Anın için halkı gümana saldı
Yarattığı cana kul olduğu için
Kul olmayan sultan olmasın dedi
İnanmayan iman bulmasın dedi
Sünneti üç buyurdu farzı yedi
Yedi elekten geçüp hal olduğu için
Yedi elekten eletti de hâl oldu
Dostun zülfü aĩk sazına tel oldu
Arı …….. Mirac’da bal oldu
Ĩaraben tahüren dol(u) olduğu için
Ĩaraben tahüren bal süt dört ırmak
Muhammed’dir yalınız taam sunmak
Mümine inanıp hemi de kanmak
Kırklar Muhammed’den gan(i) olduğu için
Veli’m eydür bu yol gani yoludur
Bu meydana gelen gerçek uludur
Mürĩit önünde ölen Hakk’ın kuludur
Muhammed tubada ol olduğu için
(Varak: 9)
-34-
Gönül yüksek uçma uğrarsın kıĩa
Uçan kanatların burulur bir gün
Oku Cavidan’ı cehd etme boĩa
Akıbet defterin dürülür bir gün
232
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
Arif olan canlar ilimden bilir
Vaden biter bir gün nöbetin gelir
Sanır kim ettiğin yanına kalır
Ettiğin günahlar sorulur bir gün
Ebu Cehil Muhammed’e kazdı kuyu
Kiĩiye yoldaĩtır fi ’liyle huyu
İstersen kem iĩle istersen iyi Alimden bilir
Defterin eline verilir bir gün
Yedullah ayetin oku cihanda
Sanma ki bakisin bu fani handa
Herkes hakkın ister ulu divanda
Bin bir ayak bir kaba girilir bir gün
Veli’m gerçeklere eyle niyazı
Mümin olan tutmaz kini buğuzu
Divan-ı dergâhta tartarlar bizi
Hak mizan terazi kurulur bir gün
(Varak: 9)
-35-
Necef deryasında gemi oynatır
Dalga vurup coĩası var gönlümün
Ali’m Zülfi kar’ı atalı beri
Kaynayıp da taĩası var gönlümün
Deryalar bekçisi yüz atlı Hızır
Her nere çağırsan orada hazır
Mürĩidim padiĩah mürebbim vezir
Üç tuğ çeker paĩası var gönlümün
Arzuhal eylesem ikrar bendime
Durmasa hizmet buyursa kendime
Kerbela’da Hüseyin efendime
Çifte tatar koĩası var gönlümün
Tecallam var erenlerin hûrına
Urum eri Horasan’ın pîrine
Yerde gökte cümle âlemin varına
Hep bir günde düĩesi var gönlümün
Veli’m eydür bilmeyene söz gelir
Gönül dünyayı dolanır tez gelir
Yer gök on sekiz bin âlem az gelir
Yedi iklim çar köĩesi var gönlümün
(Varak: 2)
-36-
Cemi kuĩlar arzu itmiĩ yârini
Süleyman tahtına yar deyi ağlar
Seher vakti dinlen bülbül zârını
Gülden ayrı düĩmüĩ har deyi ağlar
Telli turnam tellerini düzmeye
Kalem alsam cıgaların yazmaya
Yeĩilbaĩlım göllerinde yüzmeye
Salın da yad avcı var deyi ağlar
Baykuĩ viranede âĩıktır taĩa
Süleyman kısmet verdi kurda kuĩa
Kerkez körlüğünden kondu üleĩe
Yaĩım da bin beĩ yüz ver deyi ağlar
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
233
Mahbub-ı zamanın dudusu öter
Kumru dost dedikçe dertlerim artar
Gövel turnam Ĩah’a dizilmiĩ katar
Ĩahinin pençesi zor deyi ağlar
Turnayınan olam dağlar salında
Sunalar aldırsam derdim telinde
Bir baz gördüm bir ĩaĩkının kolunda
Avlatmasın bilmez tor deyi ağlar
Güvercin donunda Urum’a geldi
Bir karakuĩ buna pençesin saldı
Sıktı karakuĩun aklını aldı
Haddini bildirdi er deyi ağlar
Bir kuĩ vardır ala idim duasın
Aslı sırdır kimse bilmez yuvasın
Bir tüyünde ayet birinde Yasin
Veli de sebakım ver deyi ağlar
(Varak: 33)
-37-
Âdem Safi yullah cihana geldi
Görelim ki Ĩah-ı Merdan ne yapar
Yetmiĩ üç evlat ondan zuhur geldi
Görelim ki Ĩah-ı Merdan ne yapar
Küfür içinde kaldı yetmiĩ ikisi
Birisine indi nurun hepisi
Yüz yirmi dört bin peygamber Hak’tan tapusu
Görelim ki Ĩah-ı Merdan ne yapar
Ĩakkü’l-kamer bir iken iki oldu
Hemi iki oldu hemi yek oldu
Hak Muhammed Ali zuhura geldi
Görelim ki Ĩah-ı Merdan ne yapar
İsa Musa Davut gittikten sonra
Altı yüz yıl devir ettikten sonra
Abdulmuttalib Ebu Talib’den sonra
Görelim ki Ĩah-ı Merdan ne yapar
Muhammed Ali kandilde nur idi
Anlardan evvel Fatma Ana var idi
İsmi verilmedi gizli sır idi
Görelim ki Ĩah-ı Merdan ne yapar
Muhammed Ali dünyaya gelince
Ay gün secde kıldı onlar olunca
Seksen bin kilise battı yanınca
Görelim ki Ĩah-ı Merdan ne yapar
Kâbe’nin içinde putlar yaptılar
Allah yoktu deyi ona taptılar
İncil’de gördü kayguya battılar
Görelim ki Ĩah-ı Merdan ne yapar
Ali üç yanında putları kırdı
Baĩtaki kâfi rler hep anı gördü
Kâfi rler Muhammed’e ĩekvaya geldi
Görelim ki Ĩah-ı Merdan ne yapar
234
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
Bu dünya üç kıral elinde idi
İstanbul’da Yemen elinde idi
Acem tahtı Perviz elinde idi
Görelim ki Ĩah-ı Merdan ne yapar
Peygamber üçüne üç name saldı
Yemen name ile Müslüman oldu
Kayser Urum’u da çok tazim kıldı
Görelim ki Ĩah-ı Merdan ne yapar
Perviz varan elçiyi ĩehit etti
Ali onda Hint kazasına gitti
Ali battı deyi kâfi rler sefer etti
Görelim ki Ĩah-ı Merdan ne yapar
İbtida on iki mil asker getirdi
Her milini yüzer bine yetirdi
Otuz üç bin de Muhammed getirdi
Görelim ki Ĩah-ı Merdan ne yapar
Asker alay alay hep tabur durdu
Bir yanından Hazret-i Abbas girdi
Baĩta olan pehlivanları kırdı
Görelim ki Ĩah-ı Merdan ne yapar
Kâfi r beylerine kasvet düĩtü
Ali gelmiĩ deyi tebdili ĩaĩtı
Haber alın deyi elçi ulaĩtı
Görelim ki Ĩah-ı Merdan ne yapar
Elçi görünceğiz Hazret-i Abbas’ı
Baktı en küçüğü bazların bazı
Kâfi r kıral iĩitince bu sözü
Görelim ki Ĩah-ı Merdan ne yapar
Kâfi r geri askere adam saldı
Üç yüz otuz altı milyon asker geldi
Her milleri yüzer binerden doldu
Görelim ki Ĩah-ı Merdan ne yapar
Kâfi r çoğaldı da yürüyüĩ etti
Hamza Pehlivan anda ĩehit gitti
Hak Teâlâ Cebrail’e emretti
Görelim ki Ĩah-ı Merdan ne yapar
Cebrail nameyi habibe sundu
Muhammed yönünü kıbleye döndü
Ali’ye Hint kazasında malum oldu
Görelim ki Ĩah-ı Merdan ne yapar
Ali’m celallendi gayetten coĩtu
Yer ile gök birbirine karıĩtı
Ordaki askerlerin cümlesi ĩaĩtı
Görelim ki Ĩah-ı Merdan ne yapar
Ali anda İsm-i Azam okudu
Yer gök titredi yıldırım ĩakıdı
Muhammed der bizden yana hak oldu
Görelim ki Ĩah-ı Merdan ne yapar
Kelleler kesildi kanlar saçıldı
Düldül kanda yüzdü kandan geçildi
Çok zaman sonra ortalık açıldı
Görelim ki Ĩah-ı Merdan ne yapar
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
235
Kâfi r avratın ileri sürdü
Ali’m görünceğez yüzün çevirdi
Muhammed der ki Ya Ali el verdi
Görelim ki Ĩah-ı Merdan ne yapar
Dumanlar söndü uruĩen oldu
Münafık bozuldu periĩan oldu
Dünya kurulalı bir niĩan oldu
Görelim ki Ĩah-ı Merdan ne yapar
Ali Muhammed secdeye geldi
Gaziler yüzünü Düldül’e sürdü
Medayin tahtını Selman’a verdi
Görelim ki Ĩah-ı Merdan ne yapar
Ali’m İslâm dinini aĩikâr etti
Oradan Muhammed Mirac’a gitti
Yüz yirmi dört bin kelam ĩerh etti
Görelim ki Ĩah-ı Merdan ne yapar
Andan sonra İmamlar devri geldi
Kast idenler kâfi rden eĩet oldu
Eba Müslüm de çok intikam aldı
Görelim ki Ĩah-ı Merdan ne yapar
Veli’m eydür çok bir alâmet oldu
Devri ahir zaman Mehdi’me kaldı
Dosta rahmet düĩmana lanet indi
Görelim ki Ĩah-ı Merdan ne yapar
(Varak: 43-44)
-38-
Gel nasihat ile benim sözüme
Belli olur ĩu aylarda hilen yâr
Gelen geçen hoĩ görünür gözüme
Ben bulamam senin gibi ……. yâr
Dilber melül gezme sen de hastasın
Ama iĩ biliyon yeğin ustasın
Sinemi bus ettin meteristesin
Muhkem imiĩ alamadım kalen yâr
Çeken giden bir zindanın içine
Sormuyon ki ĩu garibin suçu ne
Bir vali emretse darağacına
Yok mu merhametin elden alan yar
Beni korda yâda meyil verirsin
Demedim mi yar Mevlâ’ndan bulursun
Gidersem gurbete melül olursun
Koyun gibi ciğerinden melen yar
Seni doğuranlar anadır ana
Ak gerdan üstünde ben dane dane
Yok mu merhametin yâr yedi sene
Veli kapınızda kuldur kölen yar
(Varak: 29)
-39-
Eğer bir kâmilden kemal ararsan
Özünü bilene ağla dediler
Aslı zatım derse inanma sakın
İtibar eyleme dile dediler
236
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
Sikke vursan altın olur mu tuca
Harçlık itsen seni götürmez hacca
Hakk’ın buyruğunu söyleme pice
Buyruk hakdır amma kula dediler
Eğer bir kul kusurunu görmezse
Pak olan özünü ele vermezse
Hakk’ın buyruğuna amel kılmazsa
Getirmen o sığmaz yola dediler
Yola gider doğru yoldan kaçarsa
Bir bir asıl ile konup göçerse
Ĩerh eyleyip Hakk’ın sırrın açarsa
Onun yüzü kara bula dediler
Hakk’ın gizli sırrın söyleme yâda
Dil baĩı kestirir yetmeden vade
Gülü bülbül için halk etti Huda
Kargayı kondurma güle dediler
Gülün aslın bilmez hara katarsa
Burda aldığını ĩurda satarsa
Yüz bin kerre ol siteme yatarsa
Gene onun iĩi hile dediler
Eğer eksik noksan söyledim sözüm
Mürĩit meydanında hâk oldu özüm
Bir ulu dergâhta açıldı gözüm
Yahĩi yaman ayırt ola dediler
Ayırdılar yaĩlı ile yamanı
Cevahire denk itmezler samanı
Kaldırmazsa gönlündeki gümanı
O yol bir gün onu yola dediler
Veli’m eydür doğru yola gitmezse
Eliyle özüne sitem etmezse
Buyuruk Ĩah-ı Merdan’ındır tutmazsa
Ahiri faĩ olur ele dediler (Varak: 15)
-40-
Kimse bilmez yüreğimin derdini
Derdimin dermanını bilen Allah’tır
Ab-ı revan oldu didemin seli
Sefi ller ağlatıp gülen Allah’tır
Kimin yesir etmiĩ kul diye satar
Kiminin derdine dermanlar katar
Her kulun nasibini bir yana atar
Nasibi ardınca salan Allah’tır
Kimi atlas al giyer cefa ile
Kimi hırka ĩal giyer sefa ile
Miraç’ta Muhammed Mustafa ile
Doksan bin kelamı bulan Allah’tır
Muhammed Ali’siz kelâmı bulmaz
Hakikat ilmini kimseler bilmez
Veli’m der bu dünya kimseye kalmaz
Bu dünyada baki kalan Allah’tır
(Varak: 7)
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
237
-41-
Cahillerin Ebu Cehil baĩıdır
Kâmillerin Muhammed yoldaĩıdır
Kâmilliğin haceti budur ki
Hakk’ın nuru kalp evini ıĩıtır
Çâr-anasır dört nesneden halk etti
Hâk ile âb bâd ile ateĩidir
Her birine yedi ayet bölündü
Dört yedinin lam elif baĩıdır
Yüz on dört suredir noktada beyan
Fark eylemek arifl erin iĩidir
Hüsnünde yedi ağ yedi kara hat
Ağ rûy kara zülfün kaĩıdır
On sekiz bin âlemde on sekiz bin Musa
Kangı Musa Musaların baĩıdır
Her biri bir kere Ya Rabbi deyip
Yetmiĩ kere lebbeyk diyen kiĩidir
Cümlesi de bir nidadan çağırır
Ayrı ayrı seslerini iĩidir
Âĩıklar top ile çevgan oynardı
Maĩuklar uğrunda dönen baĩıdır
Veli’m eydür Nesimi’nin yüzülüp
Mansur’un asıldığı aĩk ataĩıdır
(Varak: 53)
-42-
Dört kapı kırk makamdan eli olmayan
Dede derviĩ sultan desen yalandır
İttiği hizmetin aslın bilmeyen
Faydası yok yalan ile dolandır
İptida rehbere yetir elini
Mürĩit bul da arz ede gör halini
İndirir kispetin bağlar belini
Bilmezse yorulup yolda kalandır
Rehber de pirden bir el tutmazsa
Mürĩide özünü teslim etmezse
Serini meydana koyup satmazsa
Bilin ki Hak ana hasım olandır
Rehberin eleğinden geçmezse
Mürĩit bulup müĩkülünü seçmezse
Balı zehirden ayırıp içmezse
Mahĩerde bir yüzü kara yılandır
Rehberi olmayanın Rabb’isi olmaz
Mürĩidi olmayanın mürebbisi olmaz
Marifet hakikat farzını bilmez
Bir gün ola ki imanı solandır
Rehber buyurmazsa doğru yolu bu
Zulmetten kurtarmazsa talibi
Buyruk tutmaz değiĩirse kalıbı
Bu cihana dört ayaklı gelendir
238
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
Veli’m eydür bu sözlerin sahidir
Yalan değil hocam böyle okudur
Kulun Azrail’e bir can hakkıdır
Mürĩit önünde ölen eda kılandı
(Varak: 17)
-43-
Bugün gamlı gördüm dostum yüzünü
Gülmedi sultanım bilmem ne haldir
Ya ben ahvalimi bildiremedim
Bilmedi sultanım bilmem ne haldir
Ol sultandır bu iĩlerin sebebi
Altunun nurunda gördüm habibi
Yarelere merhem çalan tabibi
Çalmadı sultanım bilmem ne haldir
O sultana âĩıkları sorarım
Bugün dünya yarın ahret ararım
Ateĩimden yoktur sabrım kararım
Gelmedi sultanım bilmem ne haldir
Aĩkınla türlü ateĩe yandım ben
Yakıp ara yerde eyleme bir kan
Kolumda fer yoktur dizimde derman
Kalmadı sultanım bilmem ne haldir
Veli’m eydür aklım baĩımdan gitti
Sağlığımdan beni salaca etti
Cenazeni kılmam diye aht etti
Kılmadı sultanım bilmem ne haldir
(Varak: 6)
-44-
Medh ederim efendimin zülfünü
Bin yıl öğsem bir teline az gelir
Yüz bin maya yüz bin köle yüz bin kul
Versem dostum bir teline az gelir
Yüz bin fındık altunun haznesi
Yüz bin maya yükü cevahir hası
Altı ĩehristanın ili ülkesi
Versem dostun bir teline az gelir
Yedi kırallık memleketin malını
Yedi padiĩahlık yerin hâlini
Acem ĩahın ülkesini ilini
Versem dostun bir teline az gelir
Yüz bin devir itse elli bin fakı
Bir kılın yazamaz bin yıl dahi oku
Ya Ali olmuĩtur ya cömert saki
Dünya malı bir teline az gelir
Veli’m eydür dünya malı hanım var
Mansur olan gelsin dostun zülfü dâr
Sermayem yok bir feda-yı canım var
Versem dostun bir teline az gelir
(Varak:13)
-45-
Deli gönül her dem her dem gitmek ister dostuna
Dağlar dumanını kaldır yâr önünden ĩöyle dur
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
239
Ĩirin dillim yıldız bahtlım doğmuĩ mehtap üstüne
Buluta günü gölge olma nur önünden ĩöyle dur
Gelmiĩ dükkânın önüne la’l ü mercan dür ister
Sîm ü zerin yok serin yok ĩar önünden ĩöyle dur
Hakk’ın defteri okunur cellâtlık eyle canına
İki elinle çekmezsin zâr önünden ĩöyle dur
Bugün bir bezirgân gördüm yükü Hint Yemen malı
Siması kervanbaĩında nar önünden ĩöyle dur
Düĩ o kervanın ardına önünce gidici olma
Hakk’ı uzak gösteremen pir önünden ĩöyle dur
Yâr yaresin yemeyen dayanamaz pençeye
Savuĩ arslanın önünden ĩîr önünden ĩöyle dur
Ey Veli’m dar-ı fenada yığar ümmeti çok olur
Asi haller sana değer kör önünden ĩöyle dur
(Varak: 1)
-46-
Ey ağalar müĩkülüm var gül ile
Bülbül bağa küsse ne diyen olur
Yaz ile gövel avlarken göllerde
Ĩahin ava küsse ne diyen olur
Arap atım yok avlayım bazını
Tamama tutman bendenin sözünü
Kim götürür fukaranın nazını
Abdal beye küsse ne diyen olur
Gönül bir merd oğlu merde bağlandı
Merdin sözü ile çoğu sağlandı
Dağların boranı baĩımda eğlendi
Boran dağa küsse ne diyen olur
İrakibin sözü borandır kardır
Yâre çok sözüm var pek yerim dardır
Kötü ile kimin kemali birdir
Yahĩi yamana küsse ne diyen olur
Veli’m eydür fi rkatim var cuĩum var
Gönül dosta küser düĩmanda iĩim yok
Hem yalınız hem garibim eĩim yok
Azlar çoğa küsse ne diyen olur (Varak: 32)
-47-
Ya sofi ler ya gaziler erenler
Bu meydanda türlü meta dokunur
Evliya yolunda can baĩ verenler
İdris’ten hülle giyer takınır
Tarikat Allah’ın farzı tutulmaz
Marifetsiz muammaya yetilmez
Hakikat dersine kalem katılmaz
Hızır ilmi dürr-i meknun okunur
Veli’m eydür aramanlar aslını
İĩler isen sünnetini farzını
Deftere kayd ide gör ismini
Bir gün olur beratların okunur
(Varak: 13)
240
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
-48-
Çıktım İsmail sivrisi baĩına
Gözüme Malya’nın çölü görünür
Hırka Dağı geldi alnım düĩüne
Çilehane Seyfe Gölü görünür
Yanar Kırkbudak’ta ĩemalar yanar
Ab-ı zemzeminden içenler kanar
Balım Sultan abdalları çarh döner
Hünkâr Hacı Bektaĩ Veli görünür
Mustafa Murtaza yazılı arĩda
Yılanı kamçı itmiĩ atı var taĩda
Yazda güzde on iki ayda hem kıĩta
Solmaz has bahçenin gülü görünür
Nere gitsem gönül geçmez güzelden
İkrarım kadimdir ezel ezelden
Gine gönül buldu dostu tez elden
Irganır zülfünün teli görünür
Veli’m eydür budur Allah’ın dostu
Yanar çırağlara serili postu
Yüz yirmi dört bin nebiden üstün
Cümle velilerden ulu görünür
(Varak: 3)
-49-
Bugün gamlı bedir kamer mahitab
Ĩulesini bu cihana salmamıĩ
Mah yüzüne çekmiĩ siyah nikabın
Ne hikmet ki seven âĩık ölmemiĩ
Mah yüzünü kaplamıĩtır açılmaz
Mühr-i nuru amberinden seçilmez
Emr-i ferman kendinindir kaçılmaz
İnsan bilmiĩ amma mahlûk bilmemiĩ
Sene altmıĩ dokuzdan bitmiĩtir himi
Martın on beĩinde bıraktın gamı
Pazar günü pazartesi akĩamı
Dünya üç saat ağlamıĩ gülmemiĩ
Veli’m eydür yasta koyma âlemi
Ĩah-ı Merdan hayra çal kalemi
Hulus ile oku İhlâsı kelamı
Allah kuluna kem sanu(!) sanmamıĩ
(Varak: 17)
-50-
Kınaman aklımı yitirdiğime
Âĩıklar maĩukun del’eyler imiĩ
Mâhitâb kaĩlımın ataĩı közü
Yakar bendelerin kül eyler imiĩ
Külünü yaksın ateĩime közüme
Âĩık kalmaz maĩukunun sözüne
Gül yüzlü yâr bastı geçti yüzüme
Uğrar her dem her dem yol eyler imiĩ
Hubların göçü uğradı yol etti
Kimse bilmez elif kadim dal etti
Çeĩm-i mestan didelerim sel etti
Öğünsem önünü göl eyler imiĩ
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
241
Veli’m eydür yâre kullar oluram
Yâr el katmaz ben bu dertten ölürem
Çektiğim çileyi Hak’tan bilirem
Neylerse âdeme Ali eyler imiĩ
(Varak: 5)
-51-
Ehl-i cemde bulunca bir nâĩi
Müĩkül kandırması güç olur imiĩ
….. beĩer mi hercai taĩı
İrakibin bağrı tunç olur imiĩ
Tunç oldu irakip ĩaz olup gülmez
Tepesine vursan bir mana almaz
Bağbansız bahçenin tımarı olmaz
Her ne meyve verse dinç olur imiĩ
Tilki ile üleĩ yemem haylarım
Geri çıkar arslan ile paylarım
Bu manayı bilenlere söylerim
Bilmeyenin hâli nic’olur imiĩ
Elif ile Be’den mana almayan
Mürebbisin musahibin bilmeyen
Ĩunda dört kapısı tamam olmayan
Lokması zehirden acı olur imiĩ
Veli’m eydür garip baĩa iĩ geldi
Dostun gülü bu sineme düĩ geldi
Derdimiz bir idi ĩimdi beĩ geldi
Zamanede âĩıklık güç olur imiĩ
(Varak: 57)
-52-
Hazret-i Fatıma yeĩil kubbede
Arĩtan yere direk oluptur saçı
Her kim derse gerek avrat gerek er
Hak katında murtad olur ol suçu
İsteyiver ki bulasın gün ayı
Hacı olmak ister yoksulu bayı
Koynunda saklıyor gün ile ayı
Ak göğsüdür Muhammed’in miracı
Bal ırmağı revan akar bendinden
Âb-ı hayat âb-ı Kevser kendinden
Zemzem dudağından ĩeker kandinden
Emenlerdir Hakk’ın indinde hacı
Zülfüne bağlıdır arĩ ile zenbur
Mengûĩ küpeleri ĩebberi ĩübber
Bildik Ĩâh-ı Merdan belinde kemer
Muhammed Mustafa baĩının tacı
Nasıl evlat atası ana taç ola
Anın sırrına ermesi güç ola
Yer gök arĩ Rahman heman duac’ola
Melahat mülki ile bir bacı
Bin bir melek saf saf durmuĩ el bağlar
Anca dert ehlinin derdini söyler
Ancaları hizmetine bel bağlar
İsm-i ĩah tâlibi güruh-ı naci
242
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
Veli’m eydür Haz(i)ret-i Fatıma
Zerrenin zerresi vasfın dedim a
Öğme ile yetilmiyor mehdine
Dolansa da gelse dünyanın ucu
(Varak: 12)
-53-
Bahar aylarında varırım derdim
Varamadım gül yüzlü yâr küstün mü
Hâk-i pâyine yüz sürerim derdim
Süremedim gül yüzlü yâr küstün mü
Hâk-i pâye süre idim yüzlerim
Gözüme tûtiya oldu ayak tozların
Dili ĩeker ĩerbet ĩirin sözlerin
Eremedim gül yüzlü yâr küstün mü
On bir ay bekledim kılmadın çare
Erenler terahhum kılmıyor zerre
Fazlı gibi kendi kendim hançere
Vuramadım gül yüzlü yâr küstün mü
Amasya’da imamların birine
Kerbelâ’da ĩehitlerin harına
Eli bağlı kolu bağlı darına
Duramadım gül yüzlü yâr küstün mü
Veli’m eydür iĩim âh u zâr idi
Beni bu sevdaya salan yâr idi
Danıĩmaya çok müĩkülüm var idi
Soramadım gül yüzlü yâr küstün mü
(Varak: 4)
-54-
Ĩehitlere cennet kapısı açıldı
Aĩur aylarının onuncu günü
İd(i)ris’ten hulle donu biçildi
Aĩur aylarının onuncu günü
Yedinci gün müjdelendi Fatıma
Ali üç yaĩında erdi hâtime
Cebrail Muhammed’e getirdi nâme
Aĩur aylarının onuncu günü
Yetmiĩ üç pehlivan hep ĩehit düĩtü
İmamlar kanını Kâbe’ye saçtı
Altmıĩ üç yaĩında Muhammed göçtü
Aĩur aylarının onuncu günü
İsa Musa Davud İbrahim Halil
Hak Nebi demiĩtir onlara celil
Arĩta yeĩil kubbede yandı delil
Aĩur aylarının onuncu günü
Sene bin iki yüz kırk oldu kondu
Ya İmam Hüseyin yüreğim yandı
Veli’m eydür bu kelâmı diyendi
Aĩur aylarının onuncu günü
(Varak: 59)
-55-
Naĩi hoyrat kelp irakip …. adu
Bed-huy ile adam Hakk’a yaramaz
Ataĩ ile kavı pamuğu odu
Er olmayan birbirine saramaz
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
243
Od ile pamuğu saran ellerin
Hergiz nazarından çıkmaz pirlerin
Baĩının boranı gitmez körlerin
Hakk’ın doğru rahını göremez
Eğer dört kapıda eli olmazsa
Hutbesin okuyan Ali olmazsa
Hakk’ın buyruğunca kulu olmazsa
Körden dahi kendi kendin bilemez
Âĩık olup aĩk dalgasın saymazsa
Ârif olup her manadan duymazsa
Ĩeriati gömlek edip giymezse
Kadem basıp tarikata giremez
Ĩeriatin tarikatin binası
Mürĩitler silerler gönüller pası
Marifette iĩittirmezse sesi
Hakikatle gizli sırra eremez
Dört kapı kırk makamı bilmezse
Üç sünneti yedi farzı kılmazsa
Bin bir sırda gizli sırra ermezse
İrfan bahçesinin gülün deremez
Veli’m eydür irfan bağı kurumaz
Ancak Mansur olan bulur dârımız
Seyyid Nesimî’dir bizim pirimiz
Ĩeyhi ĩeytan olan bize yaramaz
(Varak: 60)
…………………
KAYNAKÇA
ASLANOĞLU, İbrahim. (1984). İğdecikli Veli.
Ankara.
KAYA, Doğan. (2009). Ĩarkıĩlalı Agâhî. Sivas.
YAYIN, Nerin(Köse). (2007). “Divriğili Veli
Dede’nin Ĩiirlerinde Konu, Biçim ve
Tür”, Osmanlılar Döneminde Sivas
Sempozyumu Bildirileri C. II. Sivas.
SALCI, Vahit Lütfi (Ağustos 1940). “Kızılbaĩ
Ĩairleri-5”, Halk Bilgisi Haberleri. S. 106.
244
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
245
MERZİFON’DA BİR ERENLER OCAĞI: PİRİ BABA
TEKKESİ, TÜRBESİ VE VAKFI
A SAINTS ASSOCIATION IN MERZIFON: DERVISH LODGE,
TOMB AND FOUNDATION OF PIRI BABA
Fahri MADEN1
Özet
Horasan erenlerinden Piri Baba,
Anadolu’ya geldikten sonra Merzifon’a yerleĩerek burada bir tekke tesis etmiĩ ve faaliyetlerde bulunmuĩtu. Yüzyıllarca bölgede
canlı bir inanç merkezi konumunda olan
tekke topluma kaliteli insan yetiĩtirmenin
yanı sıra gelen ve giden misafi rler için de
güvenli bir konaklama yeri olmuĩtu. XV.
yüzyılda tesis edildiği anlaĩılan Piri Baba
Tekkesi XIX. yüzyıla kadar faaliyetlerini
normal bir ĩekilde sürdürmüĩ, 1826 yılında
diğer Bektaĩi tekkeleri ile birlikte faaliyetlerine son verilmiĩti. Bununla birlikte 1826
yılında Piri Baba Tekkesi’nin meydan odası
yıktırılıp camiye çevrilirken türbe mahalline
dokunulmamıĩtı. Ancak tekkedeki Bektaĩi
Ĩeyhi İbrahim Dede ve derviĩleri buradan
uzaklaĩtırılmıĩ, türbedarlığa Nakĩi ĩeyhi
Osman Efendi getirilmiĩti. Piri Baba Tekkesi
bir daha inĩa edilememekle birlikte buradaki türbe Bektaĩiliğin inanç merkezi konumunu sürdürmüĩtü. XX. yüzyıl baĩlarında bü-
1 Dr., Tarih Öğretmeni.
yük bir tamirden geçtiği anlaĩılan Piri Baba
Türbesi 1925 yılına kadar açık kalmıĩ, türbedarlık görevi yeniden Bektaĩilerin tasarrufuna geçmiĩti. Bu çalıĩmada Merzifon’da
bir erenler ocağı konumunda olan Piri Baba
Tekkesi, Türbesi ve Vakfı’nın tarihsel süreci
ele alınmaktadır.
Anahtar Kelimeler: Bektaĩilik, Piri Baba,
Merzifon, Piri Baba Tekkesi ve Türbesi
ABSTRACT
Piri Baba, one of the saints of Horosan,
settled in Merzifon after coming to the Anatolia and established a dervish logde there
and started activities. The dervish lodge
being an alive belief centre in the area for
centuries functioned as raising qualifi ed people, as well as serving a safe accommodation for its visitors. The dervish lodge of Piri
Baba estimated to have been established in
the 15th century continued its activities till
the 19th century and was closed together
with the other Bektashi lodges in 1826. In
the same year, the ritual room of the dervish
lodge was demolished and converted into a
mosque, and the tomb was left. However,
246
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
the sheikh, İbrahim Dede, and his dervishes
were displaced and the Nashi sheikh, Osman
Efendi, was appointed as the new tomb keeper. Although the dervish lodge of Piri Baba
was never built again, the tomb continued
its position as the centre of Bektashism. The
tomb estimated to have been restored substantially in the early years of 20th century
was open till 1925 and the potion of tomb
keeper passed into Bektashi people’s hands.
In this paper, we will discuss the historical
process of dervish lodge, tomb and foundation of Piri Baba being a saints association in
Merzifon.
Key Words: Bektashism, Piri Baba, Merzifon, the dervish lodge and tomb of Piri
Baba.
Giriĩ
Piri Baba’nın tarihsel kiĩiliği hakkında
birbirinden farklı bilgiler bulunmaktadır.
Bu bilgilerden ilkine göre Piri Baba, Horasan kökenli olup Ahmed Yesevi öğretileriyle yetiĩmiĩ ya da bizzat eğitimi ondan
almıĩ, Hacı Bektaĩ Veli ile gönül birliği olan
bir zattır(Abdi-zâde Hüseyin Hüsameddin, 1986-I: 326-327; Evliya Çelebi, 1999-II:
206; Doğanbaĩ, 1999: 46). Köprülü, hakkındaki rivayetlerden hareketle Piri Baba’yı
Ahmed Yesevi’nin halifeleri arasında
saymaktadır(Köprülü, 1966: 46-47). Baĩka
araĩtırmalarda ise Piri Baba, Hacı Bektaĩ
Veli’nin dostlarından ve halifelerinden biri
olarak gösterilmektedir(Hasluck, 1928: 16;
Aĩkun, 1947: 12; Taĩan, 1979: 13-114; Piroğ-
lu, 1992: 9-10; Doğanay, 2000: 49-54). Hurufat kayıtlarında Hızır Baba adıyla anılmakta
ve “aza-yı kiramdan kutb’ül-arifîn” bir zat
olduğu bildirilmektedir(Eken, 2001: 352).
Yine bir arĩiv vesikasında Piri Baba’nın
Veysel Karani’nin evlatlarından(BOA, Evkaf Defteri nr.13916, varak 6a), “ruhundan
istifade olunur bir evliya” olduğu ifade
edilmektedir(VGMA, Defter nr. 2169, s.30).
Velayetname’ye göre Piri Baba
Merzifon’un Narince köyündendi2
. Yedisekiz yaĩlarında annesi tarafından bir
paĩmakçının(ayakkabıcı) yanına çırak olarak verilmiĩti. Piri Baba daha bu yaĩlarında ibadet ehli ve keramet sahibi bir erendi3
. Kendisinden çeĩitli kerametler hasıl
olduktan sonra ustasının yanından ayrılıp
eski hamamda ikamet etmeye baĩlamıĩtı
4
.
Burada da türlü kerametleri görülmüĩtü5
.
Bunlardan tarihi açıdan en dikkat çekeni
Fatih Sultan Mehmed’e İstanbul’un fethini
2 Günümüzde Merzifon’un Oymaağaç köyü halkı Piri Baba’nın soyundan geldiklerini iddia
etmektedirler(Yıldız, 2011: 473).
3 Piri Baba’nın kendisini dövmeye kalkıĩan ustasının
bir gözünü ĩahadet parmağı ile iĩaret edip kör etmesi,
İmam Hüseyin’in çeĩmesinden su getirmesi gibi kerametleri için bkz. Doğanbaĩ, 2007: 161-183; Doğanbaĩ,
2008: 42-43.
4 Piri Baba’nın eski hamamda ikametinden dolayı halk buranın olağanüstü özellikte olduğu
düĩüncesindeydi(Faroqhi, 2001: 121).
5 Piri Baba’nın eski hamamda iken keseri taĩa batırması, kebapların erken piĩmesi, üzümlerin erken olması, eski hamamın damlamaması, Geylanlı alimin
sorusuna cevap vermesi, Koyun Baba ile Fatih Sultan
Mehmed arasındaki konuĩmaların kendisine malum
olması gibi kerametleri için bkz. Doğanbaĩ, 2007: 161-
183; Doğanbaĩ, 2008: 43-44.
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
247
haber vermesiydi. Buna göre eski hamamda
ikamet eden Piri Baba hakkında padiĩaha
ĩikayette bulunulmuĩ, bunun üzerine Fatih
Sultan Mehmed onunla görüĩmek ve sohbet
etmek için eski hamama gitmiĩti. Padiĩahın
üzerine yürüyen Piri Baba onun kulağına
ĩahadet parmağıyla üç defa “aldılar verdiler” deyip hamamdan çıkmıĩtı. Baba’nın bu
söz ve davranıĩlarını müneccimlere yorumlattıran padiĩah zekerin “anahtar”, kulağın
ise “kapı” olduğunu, bunun da bir vilayetin
fethini müjdelediğini öğrenmiĩti(Doğanbaĩ,
2007: 161-183; Doğanbaĩ, 2008: 39-46).
Piri Baba her gün tekkesinin bulunduğu
yere gelir ve güneĩ batıncaya kadar burada
otururdu. Akĩamları ise tekrar eski hamama
giderdi. Bu ĩekilde hayatını idame ettiren
Baba bir gün tekkesinin bulunduğu yerde
vefat etmiĩti. Vefat haberini alan Narinceliler onu köylerine götürmek istemiĩlerse de
Merzifon alimleri buna engel olmuĩlar ve
vefat ettiği yere defnetmiĩlerdi(Doğanbaĩ,
2008: 39-46).
Geleneğe göre Piri Baba, Hacı Bektaĩ
Velî’nin daveti üzerine İslamiyeti yaymak
amacıyla derviĩleriyle birlikte Anadolu’ya
gelmiĩ, Hacı Bektaĩ Velî tarafından Merzifon civarına yerleĩtirilmiĩtir. Burada bir
zaviye kuran Piri Baba, yalnızca İslamiyeti
yaymakla kalmamıĩ, Merzifon halkına dokumacılığı da öğretmiĩtir. Bu durum onun
ahi olabileceğini akla getirmektedir(Yıldız,
2011: 473).
Evliya Çelebi’nin rivayetine göre Pîr
Dede, Ahmed Yesevî’nin izniyle Hacı Bektaĩ Velî ile birlikte Horasan’dan Anadolu’ya
gelmiĩ, Merzifon ĩehrinin kuzeyinde, ĩehre
nazır bir yerde yerleĩmiĩ, ancak daha çok hamamlarda kalmıĩtı. Orhan Gazi döneminde
fetihlere katılan bu zat, Allah aĩkıyla kendinden geçmiĩ(meczûb-ı Hudâ), arif-i billah, müĩahede ve mücahede sahibi, Allah’ı
talep edenlerin ve ona ulaĩmak isteyenlerin
öncüsüydü. Sultan II. Murad Merzifon’da
cami, han ve medrese inĩa ettirirken, Pîr
Dede’ye iftira atılıp, “kadınlar ile hamama
girip onları keseleyip sabunladığı, bu arada hamile olanlara hangi cinsiyette çocuğu
olacağını söylediği; bu ĩekilde mezhepsiz,
zındık ve mülhid olduğuna” dair ĩikâyetler
vaki olmuĩtu(Evliya Çelebi, 1999-II: 206).
Bu ĩikâyetler üzerine Sultan II. Murad
gerekli cezayı vermek üzere Pîr Dede’nin
bulunduğu hamama gitmiĩti. Ona, “Bre
mel’un ıĩık! Sen niçin bu kadar ümmet-i
Muhammedin namahrem hatunlarıyla hamama girip bunlara kese sürersin” deyince,
Pîr Dede, “Beyim! Ben din-i mübin çobanı-
nın hizmetkârıyım. O hatunlar din ve iman
damızlığıdır. Onlardan maneviyat sahibi ki-
ĩiler ve ilim adamları müĩtak olur. Ben onlara seyislik edip tımar etmek için hamamdayım, hamamın duvarına girerim” dedikten sonra hamamın doğusundaki duvarına
girmiĩti. Ardından Sultan II. Murad, “Dede!
Ben seni ĩu kılıç ile katletmeye geldim”
diyerek kılıcını çekmiĩ, bu defa Pîr Dede,
“Murad Beğ! Dinin zahirine hizmet ettin.
Ancak bu iĩe memur değilsin. Kâfi rler İzmir
kalesini geri aldı. Ĩu ekmeği ye, var İzmir fatihi ol” deyip hamamın beyaz mermerinden
248
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
koparıp bunu hamur gibi yoğurarak iki adet
pide haline getirmiĩ ve birini tekrar “Var
İzmir’i feth eyle” diyerek Sultan II. Murad’a
vermiĩti. Diğer ekmeği ise “İkinci hilafette
Mehmed, İstanbul’u feth edip bu ekmeği
İstanbul’da ye” diyerek Ĩehzade Mehmed’e
vermiĩti. Böylece aynı zamanda İstanbul’un
fethini de müjdelemiĩti(Evliya Çelebi, 1999-
II: 206).
Bu olaydan sonra Sultan II. Murad, Pîr
Dede’nin ayağına yüz sürüp ekmeği almıĩ
ve İzmir’i fethetmiĩti. Yirmi altı sene sonra
ise Ĩehzade Mehmed İstanbul’u fethedince, Pîr Dede Tekkesi’ne üç yüz altmıĩ altı
adet köyü vakıf malı yapmıĩtı. Bu itibarla
Merzifon ĩehri Pîr Dede Tekkesi’nin vakfı olmuĩtu(Evliya Çelebi, 1999-II: 206-207).
Ayrıca Evliya’ya göre XVII. yüzyılın ikinci
yarısında hala o beyaz mermer ekmekler
ile Pîr Dede Sultan’ın duvara girdiği yer
belliydi. Yine o dönemde ĩairlerin methetmekte aciz kaldıkları Pîr Dede’nin hamamı
hastaların ĩifa buldukları, büyük bir ziyaret
yeriydi(Evliya Çelebi, 1999-II: 206-207)6
.
Görüldüğü üzere Piri Baba’nın hayatı ve yaĩadığı dönemle ilgili birbirinden
farklı rivayetler mevcuttur. Evliya Çelebi, Piri Baba’nın Sultan Orhan devrinden
Sultan II. Mehmed devrine kadar uzun bir
yaĩam sürdüğünü öne sürmektedir. Ayrı-
ca Piri Baba’nın eski hamamda karĩılaĩtığı
sultanın Fatih Sultan Mehmed’in babası II.
6 Merzifon’da XVII. yüzyıldan önce yalnızca bir hamam bulunmaktaydı. O da 1388 yılında yani Sultan
I. Murad döneminin sonlarında yaptırılmıĩtı.(Faroqhi,
2001: 133-134).
Murad olduğunu ifade etmektedir. Oysa
Velayetname’de bu kiĩinin II. Mehmed olduğu rivayet edilmektedir. Bu durumda
Piri Baba’nın efsanelerle karıĩan hayatını
XV. yüzyılda idame ettiği sonucuna ulaĩılmaktadır (Faroqhi, 2001: 136-137).
Piri Baba Tekkesi
Hüseyin Hüsameddin, Piri Baba’nın
1464 yılında Merzifon’da bir zaviye yaptırdığını ve zaviyenin hizmetlerini yürü-
tebilmesi için de bir vakıf tanzim ettirdi-
ğini ifade etmektedir(Abdi-zâde Hüseyin Hüsameddin, 1986-I: 326-327). Ancak
Piri Baba’nın Ahmet Yesevi tarafından
Anadolu’ya gönderildiği ve Baba İlyas
Ayaklanması(1240) öncesi Merzifon’a gelerek tekkesini kurduğu rivayeti 1464 tarihi
üzerinde düĩünmeyi gerektirmektedir.
Zira bu iki tarih arasında iki yüzyıldan fazla bir zaman farkı vardır. Bununla birlikte
tekkenin Piri Baba’nın vefatından sonra
yaptırıldığı anlaĩılmaktadır. Velayetname’ye
göre Ĩamlıoğlu Hoca İbrahim denizde
yakalandığı fırtınadan kurtulması durumunda Piri Baba’nın mezarı üzerine türbe
yapma dileğinde bulunmuĩ, fırtınadan
kurtulması üzerine de Merzifon’a gelmiĩ
ve Bezircioğlu isimli ĩahıstan yer satın
alarak Piri Baba’nın türbesi ve tekkesini
yaptırmıĩtı. Ayrıca kızını Piri Baba’nın
kardeĩinin oğlu Ali Dede ile evlendirerek
tekkenin hizmetine vermiĩti. Bu evlilikten
dünyaya bir evlat gelmiĩ ve böylece Piri
Baba’nın soyu devam etmiĩti(Faroqhi, 2001:
122; Doğanbaĩ, 2007: 161-183; Doğanbaĩ,
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
249
2008: 42, 46). Piri Baba’nın müridlerinden biri olduğu anlaĩılan Ĩamlıoğlu Hoca
İbrahim’in bir diğer faaliyeti Piri Baba
Velayetnamesi’ni kaleme alması olmuĩtur.
Böylece Piri Baba’nın hayatını, veliliğini
ve menkıbelerini ortaya koymuĩtur(Yıldız,
2011: 473). Öte yandan arĩiv kayıtlarından
Piri Baba Tekkesi’nin Yavuz Sultan Selim döneminden önce kurulduğu tespit
edilmektedir(BOA, TT, nr. 90, s.153).
Bu durumda Piri Baba Tekkesi’nin XX.
yüzyıla gelinceye değin en az altı asırlık bir
tarihi mevcuttur. Tekke bu altı yüzyıllık tarihi boyunca bölgede çok canlı bir inanç merkezi görünümündedir. 1515 yılına ait tapu
tahrir defterinde “zâviye-i Pîri Baba der Merzifon” ĩeklinde kayıtlıdır. Bu dönemde tekke Ĩahkulu Dede b. Bayezid tarafından idare
edilmekteydi(BOA, TT, nr. 60, s.153; Faroqhi,
2001: 123). Hurufat defterlerindeki kayıtlardan bir Bektaĩi tekkesi olduğu anlaĩılmakla birlikte tekke Hızır Baba adıyla birlikte
anılmaktadır(BOA, EV.MKT.CHT, 218/72;
BOA, EV.MKT.CHT, 236/9). Piri Baba adına
kurulan tekke muhtemelen XVI. yüzyılda
bir Bektaĩi tekkesine dönüĩmüĩ ve merkez
tekke olan Hacı Bektaĩ Veli Tekkesi’ne bağ-
lanmıĩtı. Zira adı geçen dönemde merkez
tekkenin baĩına getirilen Balım Sultan Bektaĩiliği teĩkilatlı bir yapıya kavuĩturmuĩ ve
pek çok Kalenderi tekkesi onun döneminde
Bektaĩiliğe bağlanmıĩtı(Iĩın, 1994: 133).
Evliya Çelebi’nin verdiği bilgilere göre
ise XVII. yüzyılda Pir Dede Sultan Tekkesi,
Osmancık’taki Koyun Baba Tekkesi’nden
daha büyük bir binaya sahipti. Bu tekke kargir ve çok büyük olup üzeri kurĩunla kaplıydı. Bu dönemde tekke çok kıymetli eĩyalarla donatılmıĩ olup, bunun benzeri İmam
Musa Rıza Tekkesi’nde dahi yoktu. Bununla
birlikte tekke XVII. yüzyılda meydan odaları, mutfağı, kileri ve derviĩ hücreleriyle iki
yüz, üç yüz derviĩin barınabileceği imkanlara sahipti. Tekkenin imaretinde misafi rlere
yemek ikram ediliyordu. Özellikle Pir Dede
Sultan’ın çorbası meĩhurdu. Ayrıca burada
Pir Dede Sultan’ın nazargâhı olan hamam
da mevcudiyetini koruyordu(Evliya Çelebi,
1999-II: 206-208; 2003-VIII: 72).
XVII. yüzyılda Pîr Dede Sultan
Tekkesi’nde iki yüzden fazla yalın ayak baĩı
çıplak, irfan ehli derviĩân-ı dilriĩânlar, gelip
gidene hizmet etmekteydi. Evliya buradaki Pîr Dede Sultan Türbesi’ni ziyaret edip,
azizin ruhu için Yasin okumuĩ ve yardım
talep etmiĩti. Türbe çok güzel kokularla
bezendiğinden insana ferahlık veriyordu.
Pîr Dede Sultan’ın kabrinin çevresi çerağ,
ĩamdan, kandil, buhurdan ve gülabdan
gibi değerli eĩyalarla donatılmıĩtı. Pîr Dede
Sultan’a ait olan hırka, zerdeste, alem, tabl,
kudüm, zil, tâc-ı Bozdoğanî, sapan-ı Davudî
ve paleheng-i Musavî ise dolaplar içerisinde muhafaza ediliyordu. 1647 yılındaki bu
ziyareti sırasında Evliya tekkedeki derviĩ-
ler tarafından can-ı gönülden karĩılanmıĩ,
tekkede konakladığı sırada derviĩlerin ibadetlerine katılmıĩ, tekke ĩeyhi Memi Dede
baĩına Pir Dede’nin bozdoğanî keçe kü-
lahını takmıĩ, bu arada Evliya derviĩlerle
gülbang-ı Muhammedî çekmiĩ ve onların
hayır dualarını almıĩtı(Evliya Çelebi, 1999-
II: 208; 2003-VIII: 72).
250
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
Piri Baba Tekkesi her ĩeyden evvel bir
Bektaĩi tekkesiydi ve içinde Bektaĩi derviĩleri otururdu. Tekkenin baĩından itibaren bir Bektaĩi yerleĩimi olarak kurulmuĩ olması mümkün görülmese de en geç
XVII. yüzyılın ortasına doğru bu tarikata
bağlanmıĩtı(Faroqhi, 2003: 147). Diğer tekkelerden farklı bir faaliyeti yoktu. Piri Baba’nın
ve ardından onun makamında oturan bir
ĩeyhin(postniĩinin) idaresinde, derviĩlerin
belirli zamanlarda toplanarak ibadet ettikleri yerdi. İkincisi tekkenin, sair tekkelerde
görülen gelen gidene ikramda bulunma, onları ağırlama ve konaklatma gibi bir tekke
için gayet sıradan fonksiyonları vardı. Tekke
çevrede Alevi-Bektaĩi yerleĩiminin mevcut
olduğu merkezi bir konumda bulunuyordu. Çorum, Amasya, Gümüĩhacıköy, hatta
Havza ve köyleri Alevi-Bektaĩi yerleĩiminin
yoğun olduğu yerlerdi(Erdoğan, 1996: 62-
72; Faroqhi, 2001: 130). Piri Baba’nın tekkesi
ve bir ziyaretgah olarak türbesi bu çevreden mensupları ve ziyaretçileri olan kutsi
bir mekan görünümündeydi. Uzaktan gelenler için ise bir konaklama, dinlenme hatta bir sığınak görevi görürdü. Bektaĩiliğin
Anadolu’nun kuzeyinde en canlı uç noktası
burasıydı. Gerçi Samsun çevresinde AleviBektaĩi inancının temsilcileri var olmuĩtu.
Ancak Piri Baba Tekkesi kadar bölgede merkezi konumda olan bir Bektaĩi tekkesi daha
yoktu.
Piri Baba Tekkesi’nde XVIII. yüzyıl boyunca meydana gelen görev değiĩikliklerini
arĩiv belgelerinden takip etmek mümkündür. Bir defa Piri Baba Tekkesi’ne Bektaĩiliğin merkez tekkesi olan Hacı Bektaĩ Veli
Tekkesi’nin postniĩini arzıyla atama yapı-
lırdı. 1707 yılında böyle bir atamanın ger-
çekleĩtiği ve Hacı Ali’nin tekke ĩeyhliğine
atandığı tespit edilmektedir(BOA, C.EV,
41/2040; VGMA, Defter nr. 490, sıra 216).
Yine tekkeye 1712 yılında Hacı Bektaĩ Veli
Tekkesi ĩeyhi Ĩeyh Elvan’ın arzıyla Derviĩ
Himmet ĩeyh tayin edilmiĩti(BOA, İE.EV,
42/4785; BOA, C.EV, 378/19185). Sözünü
ettiğimiz yüzyılda Merzifon ĩehrinin yakınlarında olduğu görülen bu tekke, zamanla
ĩehrin içinde kalmıĩtı.
1766 yılına ait bir kayıtta tekkenin zaviyedarı Derviĩ Ali’nin dikkatsizliği yüzünden
tekkenin hasar gördüğü anlaĩılmaktadır. Bu
zatın bazı uygunsuz hareketleri azline neden olmuĩtu. Yerine Derviĩ Mehmed tayin
edilmiĩti(BOA, C.EV, 122/2533; BOA, C.EV,
51/2533). Görevi sırasında tekkeyi tamir
ettiren Derviĩ Mehmed de selefi gibi kendisine bir takım suçlar isnat edilerek 1768
yılında Hacı Bektaĩ Veli Tekkesi ĩeyhi Ĩeyh
Abdullatif’in arzıyla bu görevden uzaklaĩtı-
rılmıĩ ve yerine Seyyid Hacı Salih bin Ahmed
getirilmiĩti(BOA, C.EV, 558/28154; BOA,
EV.EMH, 234/113). 1774 yılında tekkede bir
görev değiĩikliği daha yaĩanmıĩtı. Derviĩ
Hasan bin Derviĩ Ali bu tarihte geride varis bırakmadan vefat etmiĩ, yerine Ali Baba
bin Mahmud Dede tayin edilmiĩti(VGMA,
Hurufat Defteri, nr. 1150, varak 30a; VGMA,
Hurufat Defteri, nr. 1154, varak 30a). Ancak
daha önce tekkeden uzaklaĩtırılan Derviĩ
Mehmed’in suçsuzluğu anlaĩılarak 1778’de
tekrar zaviyedarlık görevine getirildiği
görülmektedir(BOA, C.EV, 638/32169).
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
251
Bununla birlikte üç yıl daha Piri Baba
Tekkesi ĩeyhliğinde kalan Derviĩ Mehmed
1781 yılında derviĩlikle alakası olmadı-
ğı ve tekkeden derviĩleri dağıttığı gerek-
çesiyle kesin olarak bu görevden alınmıĩ,
yerine Süleyman Dede getirilmiĩti(BOA,
C.EV, 485/24518). Ancak Süleyman Dede
de uzun süre bu görevde kalamamıĩtı.
1783’te tekkede gelen gidene yemek yedirmek ĩartıyla Seyyid Ahmed Dede zaviyedar
olmuĩtu(VGMA, Hurufat Defteri, nr. 1151,
varak 49b). İlerleyen yıllarda da tekkede yeni
meĩihat ve tevliyet atamaları yaĩanmıĩtı
7
.
Örneğin Ahmed Dede’nin çocuksuz olarak
vefat etmesi üzerine tekkede XVIII. yüzyılın
son görev değiĩikliği yaĩanmıĩtı. 1799’da,
vefat eden Ahmed Dede’nin yerine karde-
ĩi Seyyid Mahmud Baba atanmıĩtı(VGMA,
Hurufat Defteri, nr. 562, varak 47b). Adı
geçen yüzyıl boyunca Piri Baba Tekkesi‘nin
zaviyedarları ve mütevellileri arasındaki bu
mücadeleler tekke vakfının mallarının kontrolünün önemli bir değere ulaĩtığını göstermektedir.
Piri Baba Tekkesi’nin Kapatılması
ve Yıktırılması
Piri Baba Tekkesi XIX. yüzyıla bu ĩekilde çeĩitli görev değiĩiklikleriyle ulaĩmıĩtı.
1805’te Seyyid Mahmud Dede’nin geride varis bırakmadan ölmesi üzerine yine Bektaĩi
tarikatından Seyyid Hacı Hüseyin bin Hızır
Dede tekkeye zaviyedar atanmıĩtı(VGMA,
7 Tekkede 1783 ve 1785 yıllarında yaĩanan meĩihat
ve tevliyet atamaları için bkz: BOA, C.EV, 512/25886;
BOA, C.EV, 492/24865.
Hurufat Defteri, nr. 561, varak 20a). 1813’te
tekkede bir görev değiĩikliği daha olmuĩtu.
Bu tarihte tekkede zaviyedar bulunan Hasan bin Hacı Mustafa Dede’nin baĩka bir
yere nakledilmesiyle tekke hizmeti muattıl kalmıĩtı. Bu sebeple zaviyedarlığa yine
Bektaĩi tarikatından Seyyid Derviĩ Hasan
getirilmiĩti(VGMA, Hurufat Defteri, nr.
569, varak 45b). Bu dönemde tekkede Hacı
Derviĩ Mehmed isimli bir ĩahsın daha zaviyedarlık yaptığı anlaĩılmaktadır. 1823’te
bu ĩahsın da çocuksuz vefatı üzerine diğer
Derviĩ Mehmed, Hacı Bektaĩ Veli Tekkesi
ĩeyhi Ĩeyh Feyzullah’ın inhasıyla bu göreve
getirilmiĩti(VGMA, Hurufat Defteri, nr. 563,
Varak 23a). Anlaĩılan 1826 yılına kadar Piri
Baba Tekkesi’nin faaliyetleri zaman zaman
görev değiĩiklikleriyle belirli bir düzeyde
devam etmiĩti. Asıl değiĩim ve dönüĩüm ise
bu yılda gerçekleĩmiĩti.
Bektaĩi tekkeleri XIX. yüzyılın ikinci
çeyreğinin hemen baĩında büyük bir deği-
ĩim yaĩamıĩlardı. 1826 tarihinde Yeniçeri
Ocağı ile birlikte ocakla mutlak bir bağı olan
Bektaĩilik de lağvedilmiĩti. 1826’da Bektaĩi
tekkeleri ya yıktırılmıĩ, ya kapatılarak kapılarına kilit vurulmuĩ ya da baĩka bir dini
fonksiyonu olan mekana(cami, medrese,
mektep vs) dönüĩtürülmüĩtü. Bununla birlikte ilga sırasında altmıĩ yıldan eski olan
bazı Bektaĩi tekkeleri yıkımdan kurtulmuĩ-
tu. Ancak merkez tekke -Hacı Bektaĩ Veli
Tekkesi- ile sıkı temasları olan Piri Baba Tekkesi, 1826’da bir daha eski konumuna kavu-
ĩamayacak nitelikte zarar görmüĩtü. Altmıĩ
yıldan daha eski(kadim) bir tekke olmasına
252
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
rağmen Piri Baba Tekkesi bu tarihte kapatılmıĩ ve kısmen yıktırılmıĩtı. Yıkım emrini
veren ferman gereği Piri Baba’ya ait olan
türbe mahalli bırakılmıĩtı(BOA, Maliyeden
Müdevver Defter, nr. 9771, s.94).
Piri Baba Tekkesi’nin kapatılması ĩu ĩekilde gerçekleĩtirilmiĩti: Öncelikle Sivas valisi Mehmed Paĩa’nın tekkenin kapatılmasını
emreden buyruldusu bir memur tarafından
Merzifon’a ulaĩtırılmıĩtı. Sonra bu buyruldu Merzifon mahkemesinde beldenin tüm
ulema ve sulehası huzurunda okunmuĩtu.
Ardından uygulama aĩamasına geçilmiĩti.
Mahkemede oluĩturulan küçük bir komisyon Piri Baba Tekkesi’ne gelerek tekkenin
arazi, eĩya ve sair emlakını tahrir etmiĩti.
Tekkenin zaviyedarı olan İbrahim Dede
bu göreve ehil görülmediğinden ve “gürûh-ı
Bektâĩîden” olduğundan “tashih-i itikad” etmek üzere tekkeden uzaklaĩtırılmıĩtı. Ĩeyhliğe ehil görülmeyen İbrahim Dede büyük
ihtimal ulemanın yoğun olduğu “makarr-ı
ulema” bir bölgeye sürgün edilmiĩti8
. Bu
arada tekkenin meydan odası yıktırılmıĩtı.
Bırakılan türbe mahalline “türbedar” olarak
Merzifon ulemasından ve Nakĩibendi tarikatından Osman Efendi tayin edilmiĩti. Tek-
8 Bektaĩilerin 1826’da sürgün edildikleri yerler arasında Amasya, Hadim, Birgi, Kütahya, Güzelhisar, Tire, Kayseri ve Bayındır bulunuyordu (BOA,
HAT, 502/24676; BOA, C.ZB, 34/1680; BOA, HAT,
512/25094-D; BOA, HAT, 512/25094-E; BOA, HAT,
512/25094-F; BOA, HAT, 512/25094-G; Ahmed Cevdet Paĩa, 1309-XII: 182-183; Ahmed Lütfi Efendi,
1290-I: 151. Ahmed Rıfkı, 1327-II: 65. Esad Efendi,
1243: 211-212). Muhtemelen İbrahim Dede ve derviĩ-
leri buralardan birine sürgün gönderilmiĩti.
keye ait emlak, eĩya ve mal varlığına devlet
hazinesi için el konulması emredilmiĩ, ancak
tekkenin mal varlığının az olması ve geride
kalan türbe mahallinin bir takım hizmetlerinin yerine getirilmesi göz önünde bulundurularak mevcut arazisi, emval ve eĩyası
ile vakıf gelirleri türbedar Osman Efendi’ye
devredilmiĩti (BOA, C.EV, 268/13680; Yü-
cer, 2003: 513)9
.
Böylece Piri Baba Tekkesi ortadan kalkmıĩ, sadece türbe mahalli kalmıĩ, orası da
baĩka bir tarikatın idaresine bırakılmıĩtı.
Merkezi yönetim itikatlarını beğenmedi-
ği Bektaĩileri bir biçim değiĩtirme iĩlemine
tabi tutmuĩtu. Bu biçim değiĩtirme Bekta-
ĩileri Nakĩi yapma, farklı bir ifade ile sünnileĩtirme çabasıydı. Tekkenin mal varlığı-
nın ve eĩyalarının Osman Efendi’ye terki
Merzifon kadısı İbrahim Raĩid Efendi’nin
ilamı, Anadolu muhasebesinden verilen ilmuhaber ve merkezden gönderilen berat ile
gerçekleĩmiĩti(BOA, C.EV, 268/13680).
Piri Baba Tekkesi sözünü ettiğimiz ilga
sırasında ciddi bir zarar görmüĩtü. Bu tekkenin tamamen yıkılıp yok olduğu anlamı-
na gelmemekteydi. Zira tekkenin kapatılmasını emreden yazı bu tekkenin “kadim”
bir tekke olduğunu ve böyle tekkelerin yı-
kılmak yerine “ibad-ı Müslim” için cami,
mescid, medrese veya mektebe çevrilmesini
9 Ahmed Rıfkı Baba, Piri Baba Tekkesi’nin yıktırılmadığı fi krindedir. Ona göre tekke tarik-ı Bedeviye
ĩeyhlerinden Bekir Vahdeti Efendi’nin yönetimine
bırakılmıĩtı(Ahmed Rıfkı, 1327-II: 131). Bu durumda
Bekir Vahdeti Efendi, Osman Baba’dan sonra buraya
tayin edilmiĩ olmalıdır(Yücer, 2003: 513).
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
253
istemekteydi(BOA, C.EV, 268/13680). Bu
itibarla Piri Baba Tekkesi’nin sadece derviĩ-
lerin toplanıp ibadet ettikleri meydan odası
denilen kısmı yıktırılmıĩtı. Meydan odası-
nın yıktırılmasıyla oluĩan yeni durumda
tekkede baĩka bir takım düzenlemeler daha
yapılarak, örneğin minber konularak, tekke camiye çevrilmiĩ ve buraya bir hatip tayin edilmiĩti(BOA, C.EV, 141/7045). Zaten
tekkenin içinde meydan odasının yanında
Piri Baba’nın adıyla anılan bir mescit mevcuttu10. Bu mescit meydan odasının da katılmasıyla büyümüĩ, Piri Baba Tekkesi bir
camiye dönüĩmüĩ, tekke vakfı da bu camiye
ve Piri Baba Türbesi’ne hasredilmiĩti. Bugün türbenin güneybatısında yer alan Piri
Baba Camii(“Piri Baba”, 1992-X: 26), Piri
Baba Tekkesi’nin yerine kaim olan bu cami
olsa gerektir(Çerkez, 2005: 316). Tekke camiye çevrildikten yıllar sonra imamlık cihetiyle yeniden gündeme gelmiĩti. 1840’ta
Sultan Abdülmecid’in cülusu münasebetiyle Piri Baba Camii’nin imamlık beratı
yenilenmiĩti(BOA, C.EV, 188/9399). 1844’te
bu caminin imamlık görevine Seyyid Hafız
10 Piri Baba Zaviyesi içinde bulunan mescide 1705
yılında yapılan imam atamaları için bkz: VGMA,
Hurufat Defteri, nr. 1157, varak 126b; Piri Baba
Mescidi’nde senelik bir kıyye hınta ile imam ataması için bkz: VGMA, Hurufat Defteri, nr. 1148, varak
82a; Piri Baba Mescidi imamlığını 1762 yılında Hafız Osman Halife’nin kendi rızasıyla Hafız Mustafa
Halife’ye bırakması için bkz: VGMA, Hurufat Defteri,
nr. 1156, varak 71b; Senelik bir kıyye hınta ile Hafız
Mustafa’nın imam atanması için bkz: VGMA, Hurufat
Defteri, nr. 1154, varak 30b; Hafız Mustafa’nın yerine
oğlu Ali’nin atanması için bkz: VGMA, Hurufat Defteri, nr. 1155/1, varak 37a.
Abdurrahman11, 1887 yılında ise Sadık Efendi bin Mustafa atanmıĩtı(VGMA, Defter, nr.
217, s.320)12
.
Sultan II. Mahmud döneminin bir tasarrufu olan Bektaĩilere yönelik bu uygulama, mezkur padiĩah hayatta kaldığı sürece
yürürlükte kalmıĩtı. Sultan Abdülmecid’in
tahta geçmesiyle Bektaĩiler üzerindeki takip
ve baskı politikası peyderpey yumuĩamıĩ
ve zamanla ortadan kalkmıĩtı. Bu süreçte
Piri Baba Tekkesi’nden uzaklaĩtırılan Bektaĩiler yeniden bu kutsal mekana dönmüĩ-
ler ve burayı kendi inançları doğrultusunda
kullanmaya baĩlamıĩlardı. Fakat tekkenin
eski haliyle yeniden ihyası bir daha mümkün olmamıĩtı. Burada bir Nakĩi ĩeyhinin
varlığı uzun süre devam etmiĩti. Bektaĩiler
1826’da ellerinden alınan bu kutsal mekanlarını yeniden kendi tasarrufl arına almanın
mücadelesini vermiĩlerdi. Ancak artık Piri
Baba adına tesis edilen tekke ortadan kalkmıĩ, sadece türbe mahalli kalmıĩtı. Tekke
ortada olmadığından 1826 yılından sonra
burası artık bir türbe/tekke olarak hizmet
vermiĩti.
XX. yüzyılın baĩlarında Piri Baba
Türbesi’ni ziyaret eden Hasluck, burada Hacı Bektaĩ Veli’nin yâranından Pîri
Dede’nin mezarının bulunduğunu, tekke-
11 Piri Baba Mescidi imamı Hacı Feyzullah Halife’nin
kendi rızasıyla Seyyid Hafız Abdurrahman’a bu görevi devretmesi için bkz: BOA, EV.KSD, Nr. 35/52.
12 1918 yılında Piri Baba Camii’nin imamet görevinde Abdülmennân Efendi bin Abdüssettâr Efendi bulunuyordu(VGMA, Defter, nr. 217, s. 320, Sıra
4334).
254
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
de Bektaĩi derviĩleri ikamet etmekle birlikte buraya Mâvera-yı Kafkas(Kars havalisi)
muhacirlerinin gelip yerleĩmesiyle yeni bir
hayat geldiğini ve yörenin ĩeklinin değiĩti-
ğini ifade etmektedir(Hasluck, 1928: 16; Yü-
cer, 2003: 512-513)
Piri Baba Türbesi/Tekkesi
1826’dan sonra burada artık bir tekke
faaliyeti görülmeyecektir. Tekke ortadan
kaldırılınca derviĩler de bu mekandan uzaklaĩtırılmıĩtı. Tekkeler kapatılıp yıktırılırken
“mazanne-i kiramdan” olan türbe mahallerinin bırakılması sıkı sıkıya tembih edilmiĩti. Bu sebeple Piri Baba’nın türbesi ilga
sırasında herhangi bir maddi tahribat görmemiĩti. Piri Baba muhterem bir zat kabul
olunarak türbesi yıktırılmamıĩtı. Türbe 1826
badiresinden kurtulmuĩtu, fakat Bektaĩilerin elinden alınmıĩtı. Türbeye Nakĩibendi
tarikatından “türbedar” unvanıyla Osman
Efendi atanmıĩtı. Sonraki yıllarda “zaviyedar” olarak da türbeye atamalar yapılmıĩtı.
Bu durum tekkenin yeniden inĩa edildiği
anlamına gelmemektedir. Türbe zamanla
yapılan tamirlerle geniĩlemiĩ, vakıf hizmetlerinin sürmesiyle küçük bir zaviyeye dö-
nüĩmüĩ olmalıdır.
Türbenin kitabesi bulunmamakla birlikte, XV. yüzyılın ikinci yarısında inĩa
edildiğine dair bilgiler mevcuttur. Yapının
plân ĩeması ve diğer mimarî özellikleri de
aynı yüzyıla iĩaret etmektedir(Çerkez, 2005:
339). Tarihte Piri Baba Türbesi’nin Ĩamlıoğlu Hoca İbrahim tarafından yapılmıĩ
olduğu ve Ali Dede’nin de Piri Baba’nın
kardeĩinin oğlu olarak türbedarlığını yaptığı kaydedilmektedir(Faroqhi, 2001: 122;
Doğanbaĩ, 2007: 161-183; Doğanbaĩ, 2008:
42, 46; Aĩkun, 1947: 31; Taĩan, 1979: 114). Bu
kayıtlarda türbenin inĩa tarihi ile ilgili bir
veri bulmak mümkün olmamaktadır. Ancak türbenin 1731’de yeniden inĩa edildiği
bilinmektedir(Kiel, 2000: 38).
Osmanlı Devleti’nin sonuna kadar bir
ziyaretgâh olarak varlığını sürdüren Piri
Baba Türbesi kare mekanlı ve üzeri tek
kubbelidir. Türbenin bulunduğu yere “Sarı
Bayındır” ve “Tekke Mahallesi” denilmektedir. Türbe moloz taĩ malzeme ile yapılmıĩtır.
Önde yer alan iki gözlü revak kısmında ise
moloz taĩ ile birlikte tuğla, malzeme olarak
kullanılmıĩtır. Kubbe kasnağında turkuaz
renkli İznik çinilerinden sadece birkaç tanesi kalmıĩtır. Piri Baba’nın medfun olduğu
bu mekan Osmanlı Devleti’nin son dönem
resmi kayıtlarında da yer almaktadır(Sivas
Vilayeti Salnamesi, 1302: 448; Sivas Vilayeti
Salnamesi, 1306: 236).
Türbe, sanat tarihimiz açısından da
önemlidir. Duvar resimleri geç Osmanlı
resim sanatının seçkin örnekleri arasında
görülmüĩtür. Batı duvarında yer alan kare
pano içerisindeki Bektaĩi tarikatının sembolik ifadeleri olarak birbirine bakar ĩekilde
iĩlenmiĩ teberler(derviĩ baltası), tespih ve
zülfi kar motifl eri dikkat çekicidir. Köĩelere
ise birer Bektaĩi sikkesi tasvir edilmiĩtir13
.
Burada keĩkül motifi üzerine yazılmıĩ bir
13 Türbenin fi ziki yapısı, mimari dokusu ve sanatsal
özelliklerinin detayı için bkz: Çerkez, a.g.t, s.339-350.
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
255
“destûr” ve bu ibarenin altında iki satırlık
bir kitabe mevcuttur. Kitabe ĩöyledir:
Zâir gir bu makama bâ-hulûs bâ-ihtirâm
Kıl ziyaret merkad-ı Pîrî Baba zîr bu makâm14
Bir Alevi-Bektaĩi önderinin medfun olduğu Piri Baba Türbesi ve Vakfı, 1826 sonrası bir Nakĩi ĩeyhinin tasarrufuna girmiĩti.
İhtimal Nakĩi ĩeyhi burada sabah türbenin
kapısını açan, bir takım tâli hizmetlerini gö-
ren ve akĩam olunca türbeyi sıkıca kilitleyen,
atanmıĩ bir memur olmaktan öteye geçememiĩti. Ancak Bektaĩiler Sultan Abdülmecid
döneminden itibaren, üzerlerindeki baskı-
nın yumuĩamasından sonra, buraya tekrar
sokulmaya baĩlamıĩlardı. Bir süre sonra ise
Bektaĩilerin türbeyi tekrar ele geçirmelerinin ardından Nakĩi ĩeyh türbeden kibarca
kovulmuĩ olmalıdır. En geç Sultan Abdü-
laziz döneminden sonra türbenin temizliği,
bakımı, gelen ve gidenin yönlendirilmesi,
bilgilendirilmesi kısacası her türlü hizmetleri yeniden Piri Baba’yı ve onun kiĩiliği etrafından oluĩan menkıbeleri, ritüelleri, inanç
değerlerini içselleĩtiren Bektaĩiler tarafından görülmeye baĩlanmıĩtı. Bu durum tekke, zaviye ve türbelerin tamamen kapatıldı-
ğı 1925 yılına kadar sürmüĩtü.
1867 yılında Piri Baba Tekkesi tevliyet ve
tekkeniĩinlik görevlerine Hasan, Osman ve
Ömer Efendiler ile 1869 yılında Seyyid Osman ve Seyyid Hızır Efendi getirilmiĩti(BOA,
14 Bu mısraların anlamı ĩöyledir: Ziyaretçi bu makama gönül temizliği ve hürmet ile gir/Ziyaret et bu
makamın altındaki Piri Baba’nın mezarını(Doğanbaĩ,
2003: 174; Doğanbaĩ, 1999: 47).
EV.MKT.CHT, Nr. 156/326). 1870 yılında
ise Piri Baba Tekkesi’ne zaviyedar olarak
Ĩükrü Dede atanmıĩtı(BOA, Evkaf Defteri, nr. 21431). Oysa bir yıl sonra tekkede
Ebubekir Vahdetî’nin(Öz, 2001: 112-113)
oğulları Hamdullah Efendi ile İbrahim Selamet Efendi müĩtereken zaviyedar olarak görülmektedir. Bu arada Hamdullah
Efendi bir öldürme olayından dolayı hapse girmesi üzerine meĩihat görevinden
uzaklaĩtırılmıĩtı(BOA, EV.MKT.CHT,
132/45). 1873’te Ĩükrü Dede hala tekkede
zaviyedar bulunmaktadır(VGMA, Defter
nr. 217, s.320). Tekkedeki bu sık görev de-
ğiĩikliklerinin nedeni tekke vakfının evladiyet üzere olmasıdır. Fakat diğer yandan
1826 sonrası tekkeye Nakĩi ĩeyhlerinin de
atanması söz konusudur. Keza İbrahim
Selamet Efendi’nin yaĩının küçük olması sebebiyle 1886’da bu göreve ulemadan
ve Nakĩi tarikatından Ĩeyh Hamza Efendi
getirilmiĩti(BOA, EV.MKT.CHT, 218/72;
VGMA, Defter nr. 217, s.260).
1891 tarihinde Hamdullah Efendi’nin
cezaevinden tahliye edilmesi zaviyedarlık meselesini yeniden gündeme getirmiĩ-
ti. Hamdullah Efendi tahliyesinin ardından görevine tekrar dönmek için giriĩimde bulunmuĩtu. Ancak Ĩeyh Hacı Hamza
Efendi’nin, kötü hali sebebiyle buna karĩı
çıkması üzerine Hamdullah Efendi görevine devam edememiĩti(VGMA, Defter nr.
217, s.260; BOA, DH.MKT, 1907/107). Bu
arada İbrahim Selamet Efendi çocuksuz
olarak vefat etmiĩ, onun hissesi de Ĩeyh
Hamza Efendi’ye tevcih edilmiĩti(BOA,
256
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
EV.MKT.CHT, 236/15). 1893 yılında Hamza
Efendi hala bu görevde bulunuyordu(BOA,
DH.MKT, 74/41)15. Bu sırada Ĩeyh Fahrettin
Efendi’nin de tekkede bir süre zaviyedarlık
yaptığı ifade edilmektedir(Yücer, 2003: 513).
Hamza Efendi’nin Piri Baba Türbesi’ndeki
ĩeyhlik görevinin 1896’da sona erdiği anlaĩılmaktadır. Zira Hamza Efendi bu dö-
nemde münhal bulunan Hacı Bektaĩ Veli
Tekkesi ĩeyhliğine atanmıĩ(BOA, BEO,
789/59165), Piri Baba Tekkesi’nin kira gelirlerini tahsil etmek üzere tekkede postniĩin
bulunan Maraĩlı Mehmed Efendi’ye vekalet
vermiĩti(Kırĩehir Ĩer’iye Sicili, nr. 11, s.191).
Piri Baba Türbesi XX. yüzyıl baĩlarında
büyük bir onarım geçirmiĩti(Çerkez, 2005:
340). Türbenin günümüze kalan sureti bü-
yük ölçüde bu onarımın izlerini taĩımaktadır. Günümüzde Piri Baba Türbesi mevcudiyetini ve ziyarete açık bulunmasını mezkur
tamirata borçludur(“Piri Baba”, 1992: 26).
Yukarıda sözünü ettiğimiz ve sanat değeri
olan duvar resimleri de 1906 yılındaki bu
onarım sırasında Nakkaĩ İbrahim tarafından
çizilmiĩti(Doğanbaĩ, 1999: 47; Öz, 2001: 112).
XX. yüzyıl baĩlarında burayı ziyaret eden
Hasluck, türbe de bir nevi tekke faaliyeti
sürdürüldüğünü nakletmektedir(Hasluck,
1928: 15, 16). Aynı dönemde Merzifon’da
bulunan White, Piri Baba Türbesi ĩeyhi ile
kiĩisel bir dostluğa sahiptir(Kieser, 2005:
556). O halde Piri Baba tekkesi eski haliyle
yeniden inĩa edilememekle birlikte türbe
15 Bu tarihte Sivas ve Amasya’ya gidecek olan Buharalı Hamza Efendi’ye gerekli kolaylığın gösterilmesi
emredilmiĩti(BOA, DH.MKT, 74/41).
mahalli yapılan tamirle birlikte bir tekkeye dönüĩtürülmüĩtü. Piri Baba Türbesi/
Tekkesi’nde Osmanlı’nın son döneminde
Aĩık Kul Fakır(1873-1938) gibi bölgede ünlenen ozanlar yetiĩmiĩti(Yıldız, 2011: 473;
Onarlı, Eriĩim 28.05.2009).
Piri Baba Türbesi 1977 yılında Vakıfl ar
Genel Müdürlüğü tarafından tamir ve onarımdan geçirilerek bugüne gelmiĩti(Erken,
1972: 334). Bugün Piri Baba Türbesi içerisinde çok sayıda ağaç bulunan geniĩ bir
bahçeye sahiptir. Bahçe gerisinde koruluk
ve mutfak gibi müĩtemilatı da bulunmaktadır. Ayrıca türbenin güney kısmında bir
de hazire(mezarlık) yer almaktadır. Ancak
mezarların çoğu herhangi bir yazıt göstermemektedir. Bununla beraber mezarlardan
biri Hacı Yusuf Baba’ya ait olup 1794 tarihlidir. Bektaĩi tacı giydirilmiĩ olan 1818 tarihli
diğer bir mezar taĩı ise çok aĩınmıĩ bir kitabeye sahiptir(Faroqhi, 2001: 138).
Piri Baba Tekkesi Vakfı
Piri Baba’nın Merzifon’da tekkesi kurulurken tekkenin bir takım ihtiyaçlarının
karĩılanması için bir de vakıf tesis edilmiĩti. Hüseyin Hüsameddin, bizzat Piri
Baba’nın bir vakıf tanzim ettirdiğini haber
vermektedir(Abdi-zade Hüseyin Hüsameddin, 1986-I: 326-327). Ancak Velayetname’ye
göre Fatih Sultan Mehmed, Piri Baba için
vakıf tahsis etmek istediğinde onun bu teklife sıcak bakmadığı, padiĩahtan vakfın Merzifonlu alimler için kurulmasını, onların da
kendisi için hayır duada bulunmalarını is-
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
257
temiĩti16. Bununla birlikte Piri Baba’nın vefatından sonra Kara Baba adındaki müridi
İstanbul’a gönderilmiĩ, Piri Baba’nın vefatı-
nı padiĩaha iletmesi ve padiĩahtan Piri Baba
adına köyler vakfetmesi isteğinde bulunması
istenmiĩti. Kara Baba’nın padiĩahla görüĩ-
tükten sonra İstanbul’da vefat etmesi üzerine
Merzifonlular Piri Baba’nın türbe ve tekkesinin kurulup vakıf tesis edilmesi konusunda
Baba’nın akrabalarından Ali Dede’ye baskı
yapmıĩlardı. Ali Dede’nin halkın bu baskıları
karĩısında zor durumda kaldığı sırada Ĩamlıoğlu Hoca İbrahim ortaya çıkarak hem Piri
Baba’nın tekke ve türbesini yaptırmıĩ hem de
burada bir vakıf tesis etmiĩti(Faroqhi, 2001:
126; Doğanbaĩ, 2008: 42, 46).
Bununla birlikte tekkenin vakfi yesi
bulunamadığından vakıf ĩartlarının neler
olduğu ortaya konulamamaktadır. XVII.
yüzyılda tekkeyi ziyaret eden Evliya Çelebi o dönemde üç yüz altmıĩ altı adet köyün
tekke vakfına bağlı olduğunu, bu köylerin
tekkeye Fatih Sultan Mehmed tarafından
İstanbul’un fethi üzerine vakfedildiğini
bildirmektedir(Evliya Çelebi, 1999-II: 206-
208; 2003-VIII: 72). Ayrıca tekkeye zaviyedar
ve mütevelli tayinlerini gösteren belgelerde
vakıf gelirlerinin nerelere harcandığı konusunda bazı ipuçları bulunmaktadır. Buna
göre vakıf evladiyet üzere kurulmuĩtu. Tek-
16 Piri Baba Velayetnamesi’ne göre Fatih Sultan Mehmed, “Piri Baba’ya söyleyin Merzifon’u kendine vakf
eyledim” diye haber göndermiĩ, ancak Piri Baba bunu
kabul etmeyerek kendisine vakıf gerekmediğini söyleyerek padiĩahtan ĩehrin uleması için vakıf tesis etmesini, onlarında kendi ruhu için hayır duada bulunmalarını istemiĩti(Doğanbaĩ, 2008: 46).
kenin vakıf gelirleri öncelikle tekkede bulunan ĩeyh ve derviĩlerin ihtiyaçlarının yanı
sıra tekke mescidinde görev alan imam ve
hatiplere tahsis ediliyordu. Ayrıca tekkeye
gelen gidenlerin yemek ve barınma masrafları için harcanıyordu. Yine tekkenin tamir
ve sair masrafl arının da vakıf gelirlerinden
karĩılandığı muhakkaktı(VGMA, Hurufat
Defteri, nr.1150, varak 30a; VGMA, Hurufat
Defteri, nr. 1151, varak 49b; VGMA, Hurufat
Defteri, nr. 563, varak 23a; VGMA, Hurufat
Defteri, nr. 569, varak 45b; BOA, EV.ZMT,
228/43). 1826 yılında tekke vakfına el konulduğunda mal varlığının ve gelirinin cüzi
olduğu görülmüĩtü. Bu sebeple cüzi olan
bu gelir türbedar olarak atanan ĩahsın denetimine ve tasarrufuna bırakılmıĩtı(BOA,
C.EV, 268/13680).
1826 sonrasında Piri Baba Tekkesi
Vakfı’nın bir takım gelirleri olduğu görülmektedir. 1842 yılında tekke vakfının üç de-
ğirmeni, bir bahçesi ve bir miktar da tarlası
bulunuyordu. Bu emlakın 1845 yılına kadar
beĩ yıllık hasılatı 3.657 kuruĩtu. Bu gelirin
1.250 kuruĩu değirmen masrafl arına, 150
kuruĩu bahçe duvarı tamirine, 810 kuruĩu
imamet vazifesine ve 1.447 kuruĩu zaviyeye
gelen giden misafi rlerin yemek masrafl arı-
na ayrılmıĩtı. Muhasebe incelemeleri tekke
vakfının gelir ve giderinin birbirine denk
olduğunu gösteriyordu. Ayrıca 1845’de vakıf ĩartları gereği gelen gidene yemek vermek üzere vakfa mutasarrıf olan Ĩeyh Hacı
Salih’in vefatı üzerine yerine erbab-ı istihkaktan Ĩeyh Hasan bin Hasan Halife tayin
edilmiĩti(BOA, Evkaf Defteri, nr. 228/43).
258
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
1850-1851’de tekke vakfının hınta, ĩair
ve çavdar gelirleri 1.258 kuruĩ 20 para kadardı. Bu gelir zaviyeye gelen ve gidene yemek
verilmek üzere zaviyedarlara bırakılmıĩtı.
İncelenen muhasebe kayıtlarında bu yıllarda
tekke vakfının gelir ve giderlerinin birbirine
eĩit olduğu görülmüĩtü(BOA, Evkaf Defteri,
nr.13916, varak 6a). Ayrıca 1880’lerde tekke
vakfının 295 kuruĩ 20 para geliri bulunmaktaydı. 1887 yılında Piri Baba Tekkesi Vakfı’nın
mütevelliliğini Seyyid Osman ve Seyyid Hı-
zır müĩtereken yürütüyorlardı. Daha sonra
Seyyid Osman’ın vefatı üzerine yerine oğlu
Mustafa Efendi tayin edilmiĩti. Bu mütevellilerin görevi tekkenin hizmetçisi olarak devamlı tekkede oturmak, vakfın gelirini tahsil
edip muhasebesini tutarak gerektiğinde yö-
netimi bu konuda bilgilendirmekti(VGMA,
Defter nr.2169, s.30).
1890’larda tekke vakfına ait Paĩaderesi
denilen yerde iki bâb değirmen, tekke etrafında otuz kıta tarla ve Merzifon kasabasında yüz bâb hane bulunuyordu(Kırĩehir
Ĩer’iye Sicili, nr. 11, s.191). Tekkenin tarlalarına Çelebi Sultan Mehmed Han Vakfı suyundan su veriliyordu(BOA, A.MKT.UM,
377/54). 1893’te bu suyun kesilmesi söz konusu olmuĩtu(BOA, DH.MKT, 74/41). Tekke
mülklerinin 1894-1895 yılları kira gelirlerini
tahsil etmek üzere tekke postniĩini Maraĩlı
Mehmed Efendi görevlendirilmiĩti(Kırĩehir
Ĩer’iye Sicili, Nr. 11, s.191). Buradan XIX. yüzyılın sonlarında Piri Baba Tekkesi Vakfı’na
ait gelirlerin Piri Baba’nın türbesi ve eklentileri için sarf edildiği anlaĩılmaktadır.
Piri Baba Tekkesi’ne Haziran 1915’te
Hüseyin Rıza Efendi’nin vekili olarak Hasan
Tahsin Efendi zaviyedar ve mütevelli tayin
edilmiĩti(VGMA, Defter nr. 217, s.260). Bununla birlikte 1920 yılında Ĩura-yı Devlet tarafından Piri Baba Tekkesi’nin harem kısmı-
nı Hüseyin Rıza Efendi’nin, selamlık tarafını
ise Hasan Tahsin Efendi’nin kullanmasına
karar verilmiĩti(BOA, DH.İ.UM.EK, 60/35;
BOA, DH.İ.UM, 6/2-28). Osmanlı’nın son
döneminde burada Piri Baba’nın soyundan
Veli Dede bulunuyordu. Veli Dede’nin iki
çocuğu 1917 yılında Osmanlı-Rus savaĩında ĩehit olmuĩlardı. Böyle olmakla birlikte
Veli Dede’nin soyu bunlardan Hüseyin’in
evlatlarıyla sürmüĩ ve günümüzde Hüseyin
Piroğlu’na kadar gelmiĩti(Piroğlu, 1992: 17).
Sonuç
Piri Baba Tekkesi en geç XV. yüzyılda
Merzifon’da kurulmuĩ ve 1826 yılında kapatılıncaya kadar faaliyetlerini sürdürmüĩtü.
Tekkeyle birlikte bir vakfın da tesis edildi-
ği ve elde edilen gelirlerin tekke ihtiyaçları
için kullanıldığı anlaĩılmaktadır. Piri Baba
herhangi bir tarikata mensup olmamasına
rağmen burası zamanla bir Bektaĩi tekkesine dönüĩmüĩtü. Bu itibarla tekkede bir ĩeyhin denetiminde derviĩler toplanıp Bektaĩi
erkanını yürütüyorlardı. Ayrıca tekke gelen
ve gidene yemek verilen bir konaklama iĩlevi görüyordu. Bu hâl üzere tekke 1826 yılına
kadar ayakta kalmıĩtı. Ancak mezkur tarihte Yeniçeri Ocağı ile birlikte Bektaĩiliğin de
yasaklanması sebebiyle Piri Baba Tekkesi
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
259
kapatılmıĩ ve kısmen yıktırılmıĩtı. Tekkedeki mescit bölümü yeni bir düzenlemeyle
camiye dönüĩtürülmüĩtü. Bu değiĩim sırasında tekkedeki Piri Baba Türbesi varlığını
korumuĩtu. Ancak türbeye sulehadan ve
Nakĩi tarikatından Osman Efendi “türbedar” olarak atanarak Bektaĩi ĩeyhi İbrahim
Dede buradan uzaklaĩtırılmıĩ ve Bektaĩi
derviĩleri kontrol altına alınmaya çalıĩılmıĩ-
tı. Tekke vakfının gelirlerinin tahsili de bu
yeni ĩeyhin tasarrufuna bırakılmıĩtı.
1826 sonrası Piri Baba Tekkesi artık
ortadan kalkmıĩtı. Bu tarihten itibaren burası Piri Baba Türbesi’nden ibaret kalmıĩtı.
Ancak zamanla Bektaĩi tekkelerinin yeniden faaliyetlerine baĩlamalarıyla Piri Baba
Türbesi’nin de Bektaĩiler için önemi arttı.
Kendileri için kutsal olan bu mekanı tekrar
canlandırma eğiliminde oldular ve bunu da
büyük oranda baĩardılar. Bu itibarla XIX.
yüzyılın sonlarında Piri Baba Türbesi etrafında adeta yarı tekke faaliyeti göze çarpmaktadır. Bu dönemde tekke vakfının tarla, bahçe
ve değirmen gibi bir miktar mal varlığının
olduğu da görülmektedir. Ancak Piri Baba
Tekkesi bir daha 1826 öncesi haline kavuĩamamıĩ, günümüze Piri Baba Tekkesi’nden
türbe mahalli ve camii kalmıĩtır.
Öte yandan Piri Baba Türbesi, sadece
Merzifon içinden değil; Amasya, Çorum
ve Yozgat gibi komĩu il ve ilçelerden, hem
Alevî hem de Sünnî olmak üzere her kesimden insanın ziyaret ettiği önemli bir bölgesel inanç merkezi olma özelliğine sahiptir.
Bu münasebetle türbeyi ziyarete gelen insanların geleneksel olarak yaptıkları bazı
ritüeller bulunmaktadır. Öncelikle türbeyi
ziyarete gelenler türbe kapısı önünde el ve
dizleri üzerine çökerek yere eğilip içeri girerler, bu arada ellerini türbenin her yerine
sürerek yine mekanın her tarafına niyaz ettikten sonra yüzleri türbeye dönük olarak
dıĩarı çıkarlar. Ayrıca ziyaretçiler türbede
mumlar yakıp dilekte bulunarak Allah için
adadıkları kurbanlarını hayır dualarıyla keserler. Halk arasında türbenin yürüyemeyen
ya da geceleri çok ağlayan çocuklar ile akıl
hastaları için faydalı olduğu inancı yaygındır. Bu itibarla günümüzde dahi Piri Baba
Türbesi farklı inanç gruplarının bir arada
yaĩamalarına imkan veren bir özelliğe sahip
olup, önemli bir sosyal bütünleĩme iĩlevi
görmektedir(Yıldız, 2011: 474-475).
EKLER
Ek 1. Piri Baba Tekkesi’nin kapatılması, tekke ĩeyhi İbrahim Dede’nin sürgün
edilmesi ve Nakĩi ĩeyhi Osman Efendi’nin
türbedar tayinini gösteren arĩiv belgesi ve
transkripsiyonu (BOA, C.EV 268/13680).
260
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
‘izzetlû efendi mûcebince tanzîm eyleyesin fî 16 Ramazan sene 1244.
Anadolu ve Rumîli câniblerinde kâ’in
bi’l-cümle Bektâĩî tekâyâ ve zevâyâlarının
derûnlarında olan mülhad Bektâĩilerin tard
ve teb ‘îdiyle fakat türbe mahalleri var ise
ibkâ olunarak mâ‘adâ mahallerinin hedmiyle
kâffe-i emvâl ve eĩyâ ve emlâklarının cânib-i
mîri içün zabt ve taharrî husûsuna irâde-i
seniyye-i mülûkâne müte‘allık olub ol bâbda
ĩerefyâfte-i sudûr iden hatt-ı hümâyûn-ı
ĩevketmakrûn-ı ĩâhâne mûcibince ısdâr ve
tesyâr olunan ve emr-i ĩerîfe ile mübâĩir ve
müvellâ ve muharreri mahallerine lede’lvusûl zikr olunan tekâyâdan Merzifon
kazâsında vâki‘ Pîrî Baba zâviyesinin arâzi
ve musakkafâtı cüz’î ve bî hâsıl ve zâviyedârı
olan İbrahim nâm ĩahs gürûh-ı Bektâĩîden
olduğundan ma‘rifet-i ĩer‘le tard ve teb
‘îd olunmuĩ ve kazâ-i mezbûrun me’zûn
‘ulemâsından ve tarîk-i Nakĩibendiyeden
Osman Efendi dâ‘îleri bi’l-intihâb muvellî
ma ‘rifeti ve ma‘rifet-i ĩer‘le türbedâr nasb ve
ta‘yîn olunarak emvâl ve eĩyâ ve emlâkının
bir kıt‘a mümzî defteri mübâĩiri tarafından bundan akdem vürûd itmiĩ olduğuna
binâ’en zâviyedârlık mezkûrun mûmaileyhe
tevcîhiyle emvâl ve emlâkının emvâl ve
eĩyâ ve emlâkının terki husûsuna irâde-i
seniyye-i mülûkâne müte‘allık olub ol bâbda
ĩeref yâfte-i sudûr olan hatt-ı hümâyûn-ı
ĩevketmakrûn-ı ĩâhâne mûcibince emvâl ve
emlâkın merkûme mûmaileyhe terk olunarak zâviyedârlık mezkûrun ne vechile berâtı
i‘tâsı içün Anadolu muhâsebesine ‘ilmuhaberi derdest idüğü derkenârdan müstebân ve
zâviyedârlık mezbûrun ber minvâl-i muharrer emvâl ve emlâkıyla mûmaileyh Osman
Efendi dâ ‘îlerine tevcîhi husûsu Merzifon
kadısının vârid olan i‘lâmından nümâyân
olduğuna binâ’en iktizâsı su’âl olundukda ber mantûk-ı irâde-i ĩâhâne zâviye-i
mezkûrun emvâl ve emlâkıyla zâviyedârlığı
mûmaileyh Osman Efendinin ‘uhdesine
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
261
tevcîh olunarak Anadolu muhâsebesinden
berâtı i‘tâsı iktizâ eylediği muhallefâtdan
derkenâr olunmuĩdur manzûr ve ma‘lûm-ı
devletleri buyuruldukda derkenâr olundu-
ğu vechile tanzîmi muvâfık-ı re’y-i sâmîleri
ise emr fermân devletlû sa‘âdetlû sultanım
hazretlerinindir.
Ek 2. Piri Baba Tekkesi, Türbesi ve Vakfı Görevlileri(XVIII-XX. Yüzyıl).
Görevlinin İsmi Görevi Görev Yılı Kaynak
Ĩahkulu Dede b. Bayezid Zaviyedar 1515 BOA, TT, nr. 60, s.153.
Memi Dede Zaviyedar 1647 Evliya Çelebi, 1999-II: 206-208.
Hacı Ali Zaviyedar 1707 BOA, C.EV, 41/2040.
VGMA, Defter nr. 490, sıra 216.
Derviĩ Himmet Zaviyedar 1712 BOA, İE.EV, 42/4785.
BOA, C.EV, 378/19185.
Derviĩ Ali Zaviyedar 1767 BOA, C.EV, 51/2533.
Derviĩ Mehmed Zaviyedar 1767-1778 1781-1783 BOA, C.EV, 122/2533.
BOA, C.EV, 558/28154.
Seyyid Hacı Salih bin Ahmed Zaviyedar 1768 BOA, EV.EMH, 234/113.
Derviĩ Hasan bin Derviĩ Ali Zaviyedar 1773 VGMA, H.D. nr.1150, varak 30a.
Ali Baba bin Mahmud Dede Zaviyedar 1773-1781 VGMA, H.D. nr.1154, varak 30a.
Süleyman Dede Zaviyedar 1783 BOA, C.EV, 485/24518.
Seyyid Ahmet Dede Zaviyedar 1783 VGMA, H.D. nr. 1151, varak 49b.
Seyyid Ahmed Baba Zaviyedar 1799 VGMA, H.D. nr. 562, varak 47b.
Seyyid Mahmud Baba Zaviyedar 1799-1804 VGMA, H.D. nr. 561, varak 20a.
VGMA, H.D. nr. 562, varak 47b.
Hacı Hüseyin bin Hızır Dede Zaviyedar 1804 VGMA, H.D. nr. 561, varak 20a.
Hasan bin Hacı Mustafa Dede Zaviyedar 1813 VGMA, H.D. nr. 569, varak 45b.
Seyyid Derviĩ Hasan Zaviyedar 1813 VGMA, H.D. nr. 569, varak 45b.
Hacı Derviĩ Mehmed Zaviyedar 1823 VGMA, H.D. nr. 563, varak 23a.
Derviĩ Mehmed(Diğer) Zaviyedar 1823 VGMA, H.D. nr. 563, varak 23a.
İbrahim Dede Zaviyedar 1827 BOA, C.EV, 268/13680.
Osman Efendi Türbedar 1827 BOA, C.EV, 268/13680.
Seyyid Hasan-Seyyid Osman-Seyyid Ömer Zaviyedar 1867 BOA, EV.MKT.CHT, 156/326.
BOA, Evkaf D. nr.13916, varak 6a.
Seyyid Osman-Hızır Efendi Zaviyedar 1869 BOA, EV.MKT.CHT, 156/326.
Seyyid Mehmed Ĩükrü Dede Zaviyedar 1870-1873 BOA, Evkaf Defteri. nr. 21431.
Ebubekir Vahdetî Zaviyedar 1871 VGMA, D. nr. 217, s.260.
Mehmed Hamdullah-İbrahim Selamet Zaviyedar 1871-1886 VGMA, D. nr. 217, s.260.
BOA, DH. MKT, 1907/107.
Seyyid Osman-Seyyid Hızır-Mustafa
Efendi Mütevelli 1887 VGMA, Defter nr. 2169, s.30.
Buharalı Ĩeyh Hacı Hamza Efendi Zaviyedar 1886-1895 VGMA, Defter nr. 217, s.260.
BOA, DH.MKT,74/41.
Ĩeyh Fahrettin Dede Zaviyedar 1895 Yücer, 2003: 513.
Maraĩlı Mehmed Efendi Zaviyedar 1895 Kırĩehir Ĩeriye Sicili, nr.11, s.191.
Rıza Efendi-Hasan Tahsin Efendi Zaviyedar 1915 VGMA, Defter nr. 217, s.260.
262
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
KAYNAKÇA
A. Arĩiv Belgeleri
Baĩbakanlık Osmanlı Arĩivi(BOA), A.MKT.
UM, 377/54.
BOA, BEO, 789/59165.
BOA, C.EV, 122/2533.
BOA, C.EV, 51/2533.
BOA, C.EV, 141/7045.
BOA, C.EV, 188/9399.
BOA, C.EV, 268/13680.
BOA, C.EV, 378/19185.
BOA, C.EV, 485/24518.
BOA, C.EV, 492/24865.
BOA, C.EV, 512/25886.
BOA, C.EV, 558/28154.
BOA, C.EV, 638/32169.
BOA, C.EV, 41/2040.
BOA, C.ZB, 34/1680.
BOA, DH. MKT, 1907/107.
BOA, DH.MKT, 74/41.
BOA, DH.İ.UM.EK, 60/35.
BOA, DH.İ.UM, 6/2-28.
BOA, EV.EMH, 234/113.
BOA, EV.KSD, 35/52.
BOA, EV.MKT.CHT, 218/72.
BOA, EV.MKT.CHT, 132/45.
BOA, EV.MKT.CHT, 156/326.
BOA, EV.MKT.CHT, 236/15.
BOA, EV.MKT.CHT, 236/9.
BOA, EV.ZMT, 228/43.
BOA, Evkaf Defteri, nr. 228, s.43.
BOA, Evkaf Defteri, nr.13916, varak 6a.
BOA, Evkaf Defteri, nr.21431.
BOA, HAT, 502/24676.
BOA, HAT, 512/25094-D.
BOA, HAT, 512/25094-E.
Ek 3. Piri Baba Türbesi.
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
263
BOA, HAT, 512/25094-F.
BOA, HAT, 512/25094-G.
BOA, İE.EV, 42/4785
BOA, Maliyeden Müdevver Defter, nr. 9771,
s.94.
BOA, Tapu Tahrir Defteri(TT), nr.90, s.153.
Kırĩehir Ĩer’iye Sicili, nr. 11, s.191, Hüküm
163.
Vakıfl ar Genel Müdürlüğü Arĩivi(VGMA),
Defter nr. 2169, s.30.
VGMA, Defter, nr. 217, s.260, Sıra 3858, 3860;
s.320, Sıra 4333, 4334.
VGMA, Defter nr. 490, sıra 216
VGMA, Hurufat Defteri, nr. 561, varak 20a.
VGMA, Hurufat Defteri, nr. 562, varak 47b.
VGMA, Hurufat Defteri, nr. 563, varak 23a.
VGMA, Hurufat Defteri, nr. 569, varak 45b.
VGMA, Hurufat Defteri, nr. 1148, varak 82a.
VGMA, Hurufat Defteri, nr. 1150, varak 30a.
VGMA, Hurufat Defteri, nr. 1151, varak 49b.
VGMA, Hurufat Defteri, nr. 1154, varak 30a,
30b.
VGMA, Hurufat Defteri, nr. 1155/1, varak
37a.
VGMA, Hurufat Defteri, nr. 1156, varak 71b.
VGMA, Hurufat Defteri, nr. 1157, varak 126b.
B. Kaynak Eserler ve Araĩtırmalar
“Piri Baba”. (1992). Evliyâlar Ansiklopedisi X.
İstanbul.
Abdi-zâde Hüseyin Hüsameddin. (1986).
Amasya Tarihi I. Haz: Ali YılmazMehmet Akkuĩ. Ankara.
Ahmed Cevdet Paĩa. (1309). Tarih-i Cevdet
XII. Dersaadet.
Ahmed Lütfi Efendi. (1290). Tarih-i Lütfi I.
İstanbul.
Ahmed Rıfkı. (1327). Bektaĩi Sırrı II. İstanbul.
AĨKUN, Vehbî Cem. (1947). Piribaba. Sivas.
ÇERKEZ, Murat. (2005). Merzifon’da Türk
Devri Mimari Eserleri I. Basılmamıĩ
Doktora Tezi. Ankara Üniversitesi Sosyal
Bilimler Enstitüsü. Ankara.
DOĞANBAĨ, Muzaffer. (1999). “Merzifon’un
Gönüller Durağı Piri Baba Türbesi”,
Cem. 87: 46-47. İstanbul.
DOĞANBAĨ, Muzaffer. (2003). Kültürel ve
Sanatsal Boyutuyla Amasya. Ankara.
DOĞANBAĨ, Muzaffer. (2007). “Piri Baba
Velayetnamesi”, Hacı Bektaĩ Veli
Araĩtırma Dergisi. 41: 161-183. Ankara.
DOĞANBAĨ, Muzaffer. (2008). “Piri Baba
Velayetnamesi”, Reyhan. 1: 39-46.
Merzifon.
EKEN, Galip. (2001). “XIX. Yüzyılda Merzifon
Vakıfl arına Dair”, Merzifonlu Kara
Mustafa Paĩa Uluslararası Sempozyumu,
8-11 Haziran 2000 Merzifon. Ankara. s.
345-361.
ERDOĞAN, İsmail. (1996). XX. Yüzyıl
Amasya Tarihi ve İnanç Coğrafyası.
Basılmamıĩ Yüksek Lisans Tezi. Fırat
Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.
Elazığ.
ERKEN, Sabih. (1972). Türkiye’de Vakıf
Abideler ve Eserler. İstanbul.
Esad Efendi (Sahhafl arĩeyhizade Seyyid
Mehmed). (1243). Üss-i Zafer. İstanbul.
Evliya Çelebi b. Derviĩ Mehmed Zıllî. (1999-
2003). Evliya Çelebi Seyahatnâmesi. Haz:
Z. Kurĩun-S.A. Kahraman-Y. Dağlı-R.
Dankoff. II-VIII. İstanbul.
FAROQHİ, Suraiya. (2001). “Osmanlı
İmparatorluğu’nda Bir Kent Ereninin
Hayat Hikayesi Merzifonlu Piri Baba”,
Çev: Harun Yıldız. Hacı Bektaĩ Veli
Araĩtırma Dergisi, 18: 119-140.
FAROQHİ, Suraiya. (2003). Anadolu’da
Bektaĩilik. Çev: N. Barın. İstanbul.
264
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
HASLUCK, F. W. (1928). Bektâĩilik
Tedkîkleri. Çev: Ragıb Hulûsi. İstanbul.
IĨIN, Ekrem. (1994). “Bektaĩîlik”. Dünden
Bugüne İstanbul Ansiklopedisi II.: 131-
137
KİEL, Machiel. (2000). “Bektaĩi Ocağı’nın
Arnavutluk’taki Kuruluĩ Tarihine
Dair Bir Not: 1567-1568’de Kaydedilen
Kruja’daki Sarı Saltuk Dede Ocağı”, Çev:
Cemal Çakır. Hacı Bektaĩ Veli Araĩtırma
Dergisi, 13: 37-42.
KİESER, Hans-Lukas. (2005). Iskalanmıĩ Barıĩ
Doğu Vilayetleri’nde Misyonerlik, Etnik
Kimlik ve Devlet(1839-1938). İstanbul.
KÖPRÜLÜ, Fuad. (1966). Türk Edebiyatı’nda
İlk Mutasavvıfl ar. Ankara.
Menâkıb-ı Piri Baba. Topkapı Sarayı M.
Hazine Kütüphanesi. nr. 1313.
ONARLI, İsmail. (2009). “Ali Pir Civan
Ocağı”. http://www.karacaahmet.org.
Eriĩim 28.05.2009.
ÖZ, Baki. (2001). Dünya’da ve Türkiye’de
Alevi-Bektaĩi Dergahları. İstanbul.
PİROĞLU, Hüseyin. (1992). Evliyalar Yatağı
Anadolu. Ankara.
Sivas Vilayeti Salnamesi. (1302). Sivas.
Sivas Vilayeti Salnamesi. (1306). Sivas.
TAĨAN, A. Aziz. (1979). Dünden Bugüne
Merzifon. İstanbul.
YILDIZ, Harun. (2011). “Amasya Yöresi
Örneğinde Alevî/Bektaĩi Kültüründe
İnanç Merkezleri”, Uluslararası Sosyal
Araĩtırmalar Dergisi, IV(16): 471-480.
YÜCER, Hür Mahmut. (2003). Osmanlı
Toplumunda Tasavvuf(19. Yüzyıl).
İstanbul.
265
GİRESUN YÖRESİNDE BİR ALEVİ-BEKTAĨİ ÇEPNİ
YERLEĨİMİ: ZIRHAN MAHALLESİ
AN ALEVI-BEKTASHI CHEPNI SETTLEMENT IN THE
PROVINCE OF GIRESUN: THE DISTRICT OF ZIRHAN
Abonoz KÜÇÜK1
Özet
Anadolu coğrafyasında özellikle batıdaki Balıkesir, İzmir, Aydın vb. vilayetlerde bulunan Çepniler, tamamıyla Alevi
olarak karĩımıza çıkmaktadır. Karadeniz
Bölgesi’ndeki Çepnilerin ise geçmiĩte Alevi
oldukları bilinse de bugün bölgede yaĩayan
Çepnilerin büyük çoğunluğu Sünni olarak
karĩımıza çıkmaktadır. Ancak Çepnilerin
büyük çoğunluğunun sünnileĩtiği bu coğ-
rafyada bazı yörelerde Alevi Çepniler de
bulunmaktadır. Bunlardan en önemlileri
bugün Ordu Gürgentepe ilçesi, Kürtün Taĩ-
lıca köyü, Trabzon Eskiköy ve Dereli ilçesi
Bahçeli köyüne bağlı Zırhan Mahallesi’nde
yaĩayan Çepniler’dir. Bu çalıĩmada Giresun
yöresinde Alevi-Bektaĩi bir Çepni yerleĩimi
olarak karĩımıza çıkan Zırhan Mahallesi’nin
tarihi ve Güvenç Abdal Ocağı ile iliĩkisi hakkında alan araĩtırması ve yazılı kaynaklardan elde edilen veriler değerlendirilecektir.
Anahtar Kelimeler: Giresun, Çepni,
Alevi-Bektaĩi, Alan Araĩtırması.
1 Arĩ. Gör., Balıkesir Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü.
ABSTRACT
The Chepni population residing in the
geography of Anatolia, especially in the
West including Balıkesir, İzmir, Aydın, etc.,
has appeared as completely Alevi. Although
the Chepni population in the Black Sea Region is known to have become Alevi in the
past, most of them have appeared as Sunni today. However, there are a few AleviChepni people residing in this area where
the majority of the Chepni people have become Sunni. The most important ones are the
Chepni people living in the county of Gürgentepe, Ordu, in the village of Taslıca, Kürtün, in the village of Eskiköy, Trabzon, and
in the district of Zırhan located in the village
of Bahçeli linked to the county of Dereli. In
this paper, we will argue the history of the
district of Zırhan appearing as a settlement
of Alevi-Chepni population in the province
ofGiresun, the research about its relation
with Güvenc Abdal Associaton and the data
obtained from the written sources.
Key Words: Giresun, Chepni, AleviBektashi, Field Research.
266
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
Giriĩ
Doğu Karadeniz’in ilk yerli halkları;
Gaĩkalar, İskitler, Kimmerler, Amazonlar,
Diriller, Hunlar, Kumanlar, Peçenekler, Sabirler, Hazarlar ve Bulgarlar’dır. Yukarıda
ismi yazılan ulusların hepsi de Türk kavmi
olarak bilinmektedir. Yerli ve yabancı bütün
ilim adamlarının eserlerinde Türk kavimleri
olarak anlatılmaktadır(Gökdağ, 1997: 29).
Giresun’un ismi bilinen ilk sakinleri, Hititlerin çağdaĩı olan Gaĩkalar’dır. Bu
topluluğun M.Ö. XVI. yüzyılın ortalarında bölgeye hakim olduğu bilinmektedir.
Yörede varlığı bilinen bir diğer topluluk
ise Kimmerler’dir. Kimmerler M.Ö. 695 yı-
lında İç Anadolu’nun yanı sıra Giresun’un
da içinde bulunduğu Doğu Karadeniz yö-
resine hakim olmuĩlardır(AltınkaynakEmecen vd., 2008: 42). Öyle ki Kimmerler’e
ait höyüklerin XX. yüzyılın ortalarına kadar
Ĩebinkarahisar’a ait köylerde bulunduğu
bilinmektedir(Okutan, 1948: 36).
Kimmerlerin M.Ö. 585’ten itibaren İskit
baskısı sebebiyle göç ederek Karadeniz’in
kuzeyine çıkarak bölgeyi terk etmelerine rağmen, bölgedeki Türk varlığı İskit
hâkimiyetiyle devam etmiĩtir. Günümüzde
bu bölgede İskitlerin bir boyu olan Kolatların
adı Kolatlar/Kolatoğulları ve İran kaynaklarında geçen İskit/Sakaların adı Sakaoğulları
ĩeklinde yaĩamaktadır
2
(Togan, 1981: 34).
2 Günümüzde Trabzon’a bağlı Akçaabat ilçesinde
Kolotoğulları, Çarĩıbaĩı ilçesi ve Akçakale beldesinde
Sakaoğulları adıyla anılan aileler bulunmaktadır.
Giresun ĩehrini oluĩturan kalenin ne
zaman kurulduğu ve nasıl bir yerleĩmeye
sahne olduğu hakkında kesin bilgi yoktur.
Grek kaynaklarında Kerasus adlı bir yerleĩ-
me yerinin veya kalenin, M.Ö. 670’lerde Karadeniz bölgesinde koloniler teĩkil etmeye
baĩlayan Miletoslar tarafından kurulduğu
ileri sürülür. Fakat bu ad altındaki koloninin Giresun’un bugünkü yerinde bulunup
bulunmadığı tartıĩma konusudur(Emecen,
1996: 78).
Bu hususta ünlü bir fi lozof ve tarihçi
olan Ksenophon(M.Ö. 450-355), Anabasis
adlı eserinde Perslerle yapılan Kunaska
Savaĩı’ndan sonra alınan yenilgiyle birlikte Helen askerlerinin dönüĩ yolunda
Trabzon’dan üç gün yürüyerek Kerasus’a
vardığını yazmaktadır(Ksenophon, 1974:
156-157).
Ksenophon’un Trabzon’dan üç gün yü-
rüyerek Giresun’a gelmesi mümkün değildir. Ksenophon’un Trabzon’dan üç günde
yürüyerek geldiği yer Vakfıkebir körfezindeki Kireson/Kirazlık olarak bilinen yerdir.
Yapılan araĩtırmalar sonucunda Karadeniz Bölgesi’nde Kerasus adlı üç farklı yerleĩim yeri tespit edilmiĩtir. Bunlardan ilki
Sinop’un batısında, ikincisi Vakfıkebir’in
doğusunda, üçüncüsü ise Giresun’un biraz
uzağındaki vadide yer almaktadır(Emecen,
1997: 21).
Strabon, Amisos’tan(Samsun) itibaren
ĩehirleri sayarken Kytoros’tan(Ordu) sonra
Farnika’nın geldiğini, buranın Kytoros’ta
oturanlarca iskan edildiğini, buradan
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
267
İskhopolis’e(Tirebolu?), oradan da orta bü-
yüklükteki Kerasus’a ve Trapezus’a ula-
ĩıldığını yazar. Bundan dolayı Kerasus ve
Farnika’nın ayrı ĩehirler olduğu ifade edilir.
Bu bilgilere göre Kerasus günümüzdeki Vakfıkebir ilçesine bağlı Kirazlık mahallesinin,
Farnika ise Giresun ilinin eski adıdır. Roma
İmparatorluğu döneminde Giresun’da valilik yapan Arrien, Roma imparatoruna yazdığı bir mektupta Farnika’nın eski adının
Kerasus olduğunu ve buranın da Sinoplular
tarafından kurulduğunu bildirir. Bütün bu
bilgilerden hareket eden birçok araĩtırmacı,
M.Ö. 183’te Sinop’u aldıktan sonra bölgeyi
ele geçiren Pontus Kralı I. Farnakes(M.Ö.
190-169) tarafından kurulan Farnakia’nın
bugünkü ĩehrin bulunduğu yarımadada yer
aldığını, uzun süre bu adla anıldığını ve Romalılar döneminde buranın Kerasus ĩeklinde
adlandırıldığını belirtir(Emecen 1996: 79).
Giresun, Pontusluların ardından Roma
İmparatorluğu’nun hâkimiyetine girmiĩtir.
Ancak tarihi kaynakların belirttiğine göre
Romalılar bu bölgede tam bir hâkimiyet
kuramamıĩlardır. İlerleyen süreçte ĩehir
Romalılar’ın idaresinden Bizans denetimine
geçmiĩtir. 1071 Malazgirt Savaĩı sonrasında hızlı Türk fetihleri sırasında ele geçirilen
yerler arasında Trabzon ve yöresinin de bulunduğu bilinmektedir. Ancak Kerasus’un
Selçuklular’ın hâkimiyetine girdiğine dair
bir bilgiye rastlanmamaktadır(Emecen,
1996: 79).
1204 yılında, Anadolu Selçuklu Devleti
ile ticari ve siyasi iliĩkilerinin bozulması-
nı istemeyen Latinler, IV. Haçlı Seferi’nde
Kudüs yerine İstanbul’u iĩgal etmiĩlerdir.
Bu iĩgal üzerine İstanbul’dan kaçan Aleksis Komninu, Anadolu’nun kuzeydoğusunda Trabzon Rum Devleti’ni kurmuĩtur. Bu
devletin etrafı sayı ve köken bakımından
farklı, çok sayıda Türkmen boyu ile kuĩatılmıĩ vaziyetteydi. 1204 yılından 1461’de Fatih Sultan Mehmet’in Trabzon’u fethine kadar hüküm süren bu imparatorluk devrinde
Karadeniz’deki Türkmen varlığından, özellikle de Çepni boyundan haberdar olmaya
baĩlamaktayız(Shukurov, 1999: 11).
1071 Malazgirt zaferinden sonra
Anadolu’ya giren Oğuz boylarından biri de
Çepnilerdir. Anadolu coğrafyasında Çepniler, ilk olarak Trabzon Rum İmparotoru
Giorgi’nin Moğol istilası sonucu oluĩan karıĩıklığı fırsat bilerek Sinop’a düzenlediği
baskında karĩımıza çıkmaktadır. İlerleyen
süreçte Çepniler, Sinop’tan doğuya doğru
ilerleyerek Karadeniz’in bir Türk yurdu haline gelmesinde önemli iĩler baĩarmıĩtır.
Çepnilerin Giresun’da ilk görülüĩü 1301
yılında olmuĩtur. 1301 yılında Ordu’dan
hareket edip Giresun’a kadar gelen Türk
beylerinden Küçük Ağa’yı İmparator II.
Aleksios(1297-1331) karĩılayarak daha fazla
ilerlemesine engel olmuĩtur(Bryer, 1980b:
143). Bahsi geçen zamana kadar Çepniler, Karadeniz sahil ĩeridinde Sinop’tan Giresun’a
kadar olan bölgeyi kontrol altına almıĩlardır. Ekim 1313’te Çepnilerin lideri Bayram
Bey’in Komnenosların sınırları dâhilinde
bulunan bir pazar yerine baskın yaptığı belirtilmektedir. Bu, Ordu vilayetini fetheden
ve orada bir beylik kuran(Bayramlu Beyliği)
268
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
Bayram Bey’e dair ilk haberlerdir(Sümer,
1992b: 13). Bayram Bey 30 Ağustos 1332’de
ordusu ile Hamsiköy yakınlarına kadar gelmiĩ ve burada Komnenoslar’a yenilerek çok
sayıda kayıp vermiĩtir(Bostan, 2002: 300).
Görüldüğü gibi Giresun’a yönelik ilk
fetih hareketi 1301 yılında gerçekleĩtirilmiĩ
ancak baĩarısızlıkla sonuçlanmıĩtır. XIV.
yüzyıl boyunca bu fetih hareketlerinin devam ettiği muhakkaktır. Ancak Giresun tam
anlamıyla, Ordu bölgesini fethederek Bayramlı Beyliği’ni kuran Bayram Bey’in torunu ve Hacı Emir Bey’in oğlu Süleyman Bey
tarafından 1397’de fethedilmiĩtir(Sümer,
1992b: 40). Bu fetihle ilgili olarak Esterebadi, Bezm ü Rezm adlı eserinde: Kadı
Burhaneddin’in, Karamanoğulları üzerine
sefer düzenledikten sonra, bir habercinin
ona, “Allah’ın fazileti ve Muhammet’in
devletinin gücüyle Emir Süleyman Giresun
kalesini fethederek ülkesine kattı” dediğini
bildirmektedir.. Hristiyanların elinde bulunan, sağlamlığı ve aĩılmazlığıyla ün yapmıĩ,
tekfurların baĩkenti olan Trabzon’a bağlı Giresun kalesine İslamiyet’in doğuĩundan itibaren hiçbir Müslüman girmemiĩ ve orayı
alamamıĩ olduğu için Kadı Burhaneddin’in
bu müjdeyi aldıktan sonra büyük bir sevinç ve neĩe içinde kutlamalar yaptırdığını
bildirmektedir(Esterabadi, 1990: 485).
Bu fetihle birlikte bölgedeki Türk varlığı artmaya baĩlamıĩtır. Güneyden vadiler
boyunca Karadeniz sahillerine inen Çepni
Türkleri bu artıĩta büyük oranda etkili olmuĩtur. Fatih Sultan Mehmet’in bu bölgeleri fethine kadar yöre, Çepni boyu tarafından
büyük oranda Türkleĩtirilmiĩtir. Fatih Sultan Mehmet’in 1461 yılında Trabzon’u fethinden sonra Karadeniz Bölgesi tamamıyla
Osmanlı Devleti’ne bağlanmıĩtır.
Giresun, Osmanlı hâkimiyetine girdikten sonra 1515 tarihli Trabzon Tahrir
Defteri’nde3
vilayet-i Çepni olarak adlandırılmaktadır. Bu adlandırma Giresun’daki
Çepni varlığını ifade etmesi bakımından
bizce büyük önem taĩımaktadır. Çepni vilayetine bağlı yedi nahiyede bu defterde yer
almaktadır. Bu yedi nahiyeden Kürtün nahiyesi hariç diğerleri günümüzde Giresun
iline bağlı ilçe, köy ve mahallelerden oluĩ-
maktadır.
Biz geçmiĩte Giresun Çepnileriyle ilgili olarak hazırlamıĩ olduğumuz Giresun
Çepni Folkloru baĩlıklı çalıĩmamızın araĩ-
tırma alanını baĩlangıçta 1515 tarihli Trabzon Tahrir Defteri’nden hareket ederek
belirlemiĩtik. Ancak alana çıktıktan sonra
edindiğimiz bilgiler, bu listeyi günümüzdeki idari yapı bağlamında güncellememiz
fi krini güçlendirdi.4
Bu fi kir etrafında hazırlamaya çalıĩtığımız güncel listeye göre
günümüzde Giresun yöresinde Çepniler’e
ait Giresun merkezde otuz beĩ köy, bir belde, bir mahalle; Dereli ilçesinde on köy, iki
mahalle; Güce ilçesinde yedi köy; Tirebolu
ilçesinde on köy, bir mahalle; Keĩap ilçesinde on köy, bir mahalle; Espiye ilçesinde dokuz köy, yedi mahalle; Yağlıdere ilçesinde
3 Bu defter için bkz. Sümer, 1992.
4 Giresun yöresi Çepnilerinin yerleĩim alanlarıyla ilgili olarak hazırlanan bu güncel liste için bkz. Küçük,
2011.
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
269
yirmi üç köy, iki mahalle; Çanakçı ilçesinde
dokuz köy, bir mahalle, bir belde; Görele il-
çesinde yedi köy; Ĩebinkarahisar ilçesinde
üç köy, bir mahalle ve Eynesil ilçesinde on
bir köy, bir belde bulunmaktadır. Toplamda
Giresun genelinde Çepniler’e ait yüz otuz
dört köy, üç belde ve on altı mahalle vardır.
Bahsi geçen bu yerleĩim alanlarının yalnızca
beĩi Alevi-Bektaĩi inancında olup, diğerleri
Sünni’dir.
Tarihi kaynakların verdiği bilgilere göre
Giresun, yoğun bir Çepni yerleĩimine sahne
olmuĩtur. Giresun’a yerleĩen Çepni grupları-
nın baĩlangıçta Alevi oldukları ancak zamanla Sünnileĩtikleri anlatılmaktadır. Bu çalıĩ-
mada Giresun Çepnilerinden Alevi-Bektaĩi
inanıĩa sahip Zırhan Mahallesi Çepnilerinin
tarihi ve Güvenç Abdal Ocağı ile olan iliĩkileri alandan derlenen malzemeye dayalı olarak
değerlendirilmeye çalıĩılacaktır.
Zırhan Mahallesi Alevi-Bektaĩi
Çepnilerinin Tarihi ve Güvenç
Abdal Ocağı’yla İliĩkileri
Türkiye’de Çepnileri inanıĩ boyutuyla inceleyen özel bir çalıĩma yoktur. Biz Türkiye’de
genel manada Alevilik-Bektaĩilik üzerine yapılan çalıĩmalarda Çepnilerin inançlarıyla
alakalı bilgilere ulaĩabilmekteyiz.
Türkiye sahasında AlevilikBektaĩilik çalıĩmaları ilk olarak Osmanlı
İmparatorluğu’nun son dönemlerinde yapılmaya baĩlanmıĩtır. İttihat ve Terakki
Fırkası’nın yönetimi devralmasıyla birlikte
Anadolu’yu tanımak fi kri etrafında devlet
desteğiyle çeĩitli çalıĩmalar yapılır. Bu fi kir
etrafında Türkiye’de Alevilik-Bektaĩilik üzerine ilk çalıĩmayı Baha Said Bey 5 yapmıĩtır.
Talat Paĩa ve Ziya Gökalp’a göre
yeni hükümetin baĩarılı olabilmesi için
Anadolu’nun farklı dini inançlarını, tarikatlarını ve Türkmen aĩiretlerini tanıması
gereklidir. Bu çalıĩmaların baĩlamasında
etkili olan iki isim vardır. Bunlar Talat Paĩa
ve Ziya Gökalp’tır. Onlara göre yeni iktidara gelen hükümetin baĩarılı olabilmesi için
Anadolu’yu tanıması gereklidir. İĩte bu nedenle dönemin hükümeti, Kızılbaĩ ve Bekta-
ĩileri incelemesi için Baha Said Bey’i, Ahileri
incelemek üzere de Bursalı Mehmet Tahir
ve Hasan Fehmi’yi görevlendirmiĩtir.
Baha Said Bey, Alevilik-Bektaĩilik araĩtırmaları için birebir bu grupların yaĩadığı yerlere gitmiĩtir. Alan araĩtırması sonucu elde
etmiĩ olduğu bilgileri içeren makalelerini
Türk Yurdu Dergisi’nin 22, 23, 24, 25, 26, 27.
5 Baha Said Bey, 1882 tarihinde Çanakkale’nin Biga
ilçesinde doğmuĩ, Kafkasya kökenli Dağıstanlı bir
ailenin çocuğudur. İlk dönem tahsilini bilgili bir zat
olan babasının vermiĩ olduğu bilgilerle ve Biga’daki
okullarda almıĩ olduğu eğitimle tamamlamıĩtır. Yüksek öğrenimini ise, harp okulunda ve harp akademisinde tamamlamıĩ, ancak orduda uzun süre kalamadan emekli olmuĩtur. Baha Said, Osmanlı Ressamlar
Cemiyeti, Türk Ocağı, Milli Kongre ve Karakol Cemiyeti gibi pek çok birimin kurucusu ve yöneticisi olarak
görev yapmıĩtır. Mili mücadele yıllarında halkın desteğini kazanmak amacıyla Anadolu’ya gönderilmiĩtir.
Cumhuriyet döneminde ise bütün Anadolu’yu dolaĩ-
mıĩ, Türk zümrelerinin dillerini, mezheplerini, geleneklerini araĩtırmaya kendini adamıĩtır(Birdoğan,
1994: 10). Baha Said ile ilgili ayrıntılı bilgi için bkz.
Said, 2000, Tevetoğlu, 1989, Görkem, 2000.
270
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
sayılarında yayımlamıĩtır. İlerleyen yıllarda
Nejat Birdoğan, bu çalıĩmaları tek bir kitapta
toplayarak yayımlamıĩtır(Birdoğan, 1994)
Baha Said Bey’in “Türkiye’de Alevi Zümreleri, Tekke Aleviliği-Toplumsal Alevilik”,
“Sofi yan Süreği(Kızılbaĩ Meydanı)”, “Sofi -
yan Süreği(Kızılbaĩ Meydanında Düĩkünlük)”, “Anadolu Alevi Zümreleri(Tahtacı,
Çetmi, Hardal Türkmenleri ya da Yanyatır
Sılası)” gibi baĩlıklar taĩıyan araĩtırmaları
ilkler arasında olması sebebiyle son derece önemlidir. Baha Said, “Anadolu Alevi
Zümreleri(Tahtacı, Çetmi, Hardal Türkmenleri Ya da Yanyatır Sılası)” baĩlıklı yazısında
Karadeniz’deki Çepnilerle Karesi’deki Çepnilerin aynı kökten geldiklerini, bu grupların
Alevi zümreleri arasında yer aldığını belirtmektedir. Tahtacılar üzerinde daha fazla mesai harcayan Baha Said, yeri geldikçe Çepnilerin de Tahtacılarla aynı inançta olduğunu
zikretmekte, Tahtacıların inanç yapılarıyla
ilgili bilgilerin Çepnileri de kapsadığını ifade etmektedir(Birdoğan, 1994: 79).
Baha Said Bey’den sonra Çepnilerin
inançlarıyla ilgili bilgi veren ikinci kaynak,
Besim Atalay’ın 1924 yılında yayımlamıĩ
olduğu Bektaĩilik ve Edebiyatı adlı eserdir.
Atalay eserinde Çepnilerin inançları, yaĩam
tarzları ve bulundukları bölgeler hakkında
bilgiler vermiĩtir.
Konuyla ilgili bir diğer çalıĩma,
Anadolu’nun Dinî Tarih ve Etnografi sine
Dair Tetkikat Merkezi Neĩriyatı tarafından Bektaĩilik Tetkikleri adıyla 1928 yılında yayımlanmıĩtır. Hasluck’un bu kitapta
yer alan makaleleri, Atina İngiliz Mektebi
Senelik Mecmuası’nın 19, 20 ve 21. sayı-
larında da yayımlanmıĩtır. Bu makaleleri, Râgıp Hulûsî Türkçe’ye çevirmiĩ ve bu
makaleler Bektaĩilik Tetkikleri adı altında
neĩredilmiĩtir(Hasluck, 1928: V-VII).
Hasluck, bu eserinde Bektaĩi bölgelerine
değinirken, Çepniler için değerli sayılan pek
çok kavramı da açıklamıĩtır. Hasluck’un eserinde Orta Asya’dan gelme olarak zikrettiği
bazı zümreler bulunmaktadır. Bu zümreler,
Çepniler ve diğer Alevi Türkmenler olmalıdır.
Hasluck, Makedonya’dan Anadolu’ya uzanan hat içindeki Bektaĩi türbelerini, yerleĩim
birimlerini ele almıĩtır(Hasluck, 1928: 1-3).
Yusuf Ziya Yörükân 1932 yılında yayımlamıĩ olduğu Müslümanlık’tan Sonra Türk Mezhepleri adlı çalıĩmasında,
Kırĩehir Çepnilerinin inançlarından ve
Karadeniz Bölgesi’ndeki Çepnilerin bü-
yük çoğunluğunun Sünni olduğundan
bahsetmektedir(Yörükan, 1932: 396). Yazar
konuyla ilgili olarak hazırladığı Anadolu’da
Aleviler ve Tahtacılar baĩlıklı bir diğer eserinde ise Balıkesir, Çanakkale ve Adana bölgelerinde görülen Çepnilerin inanç olarak
Hacı Bektaĩ Ocağı’na bağlı olmadıklarını,
kendilerine has dedelik kurumlarının oldu-
ğunu ifade eder(Yörükan, 2002: 139-141).
Konuyla ilgili olarak Orhan Türkdoğan
da 2004 yılında yayımladığı Alevi Bektaĩi
Kimliği Sosyo-Antropolojik Bir Araĩtırma
baĩlıklı eserinde Muğla, Aydın ve İzmir bölgelerindeki Çepniler ve Tahtacılar hakkında
alan araĩtırmaları sonucunda ulaĩtığı bilgileri sunmuĩtur(Türkdoğan, 2004).
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
271
Bu bölümde konuyla ilgili görüĩ belirten kaynakların sayısı daha da arttırılabilir.6
Ancak biz bu sayıyı arttırmanın çalıĩma konumuza çok fazla yarar sağlamayacağı dü-
ĩüncesiyle Türkiye’nin çeĩitli bölgelerindeki
Çepnilerin inançları üzerine yapılan çalıĩmaları bir kenara bırakarak, Karadeniz Çepnilerinin inançlarıyla ilgili son dönemde yapılan
birkaç çalıĩmadan bahsetmek istiyoruz.
Hacı Bektaĩ Veli Araĩtırma Merkezi’nin
yayın organı olan Türk Kültürü ve Hacı
Bektaĩ Veli Araĩtırma Dergisi, otuz be-
ĩinci sayısında Güvenç Abdal Ocağı Özel
Dosyası’nı yayımlamıĩtır. Bu yayında
Karadeniz’deki Alevi Çepniler ve bunların
Güvenç Abdal Ocağı’yla bağlantıları incelenmeye çalıĩılmıĩtır. Derginin bahsi geçen
sayısında Karadeniz bölgesindeki Çepnilere
birebir temas eden, “Karadeniz Çepnileri 1:
Taĩlıca Köyü”(Yalçın-Uysal, 2005a), “Karadeniz Çepnileri-2: Eskiköy”(Yalçın-Uysal,
2005b), “Karadeniz Çepnileri 3: Ĩalpazarı ve
Gürgentepe”(Yalçın-Uysal, vd. 2005c) baĩ-
lıklı üç yazı yayımlanmıĩtır. Bu yazılarda
bölgede yapılan alan araĩtırması sonuçları-
na dayalı olarak adı geçen Çepni köylerinin
Alevilik’le ve Güvenç Abdal Ocağı’yla olan
münasebetleri hakkında değerlendirmeler
yapılmaya çalıĩılmıĩtır.
Yine aynı dergide Coĩkun Kökel tarafından hazırlanan “Güvenç Abdal Ocağı Üzerine Bir Değerlendirme” baĩlıklı makalede
6 Çepnilerin inançları ile ilgi ayrıca bkz. BabingerKöprülü, 1996; Köprülü, 2003; Melikoff, 1998; Gölpı-
narlı, 1958; Ocak, 1996.
Güvenç Abdal Ocağı’ndan, Çepnilerle olan
bağlantısından ve Alevilik’le olan iliĩkisinden bahsedilmiĩtir.
Çepnilerin inançları hususunda bilgi
veren kaynakların büyük çoğunluğu, Çepnilerin Alevi-Bektaĩi geleneğine mensup olduklarını ifade etmektedir. Türkiye coğrafyasında özellikle batıdaki Balıkesir, İzmir,
Aydın vb. vilayetlerde bulunan Çepniler tamamıyla Alevi olarak karĩımıza çıkmaktadır. Karadeniz Bölgesi’ndeki Çepnilerin ise
geçmiĩte Alevi olduğu bilinse de bugün bölgede yaĩayan Çepnilerin büyük çoğunluğu
Sünni olarak karĩımıza çıkmaktadır. Ancak
Çepnilerin büyük çoğunluğunun Sünni olduğu bu coğrafyada bazı yörelerde Alevi
Çepniler de bulunmaktadır. Bunlardan en
önemlileri bugün Ordu Gürgentepe ilçesi,
Kürtün Taĩlıca köyü, Trabzon Eskiköy7
ve
Dereli ilçesinin Bahçeli köyü8ne bağlı Zırhan
Mahallesi’nde yaĩayan Çepniler’dir.
Yukarıda adı zikredilen bu köylerden
çalıĩma konusu olarak seçtiğimiz Zırhan
Mahallesi, Giresun yöresinde Alevi-Bektaĩi
inanıĩa bağlı olan bir Çepni yerleĩimi olarak
karĩımıza çıkmaktadır. Bu grubun Zırhan
Mahallesi’ne yerleĩmesiyle ve kökenleriyle
ilgili olarak kaynak kiĩilerimizden Mustafa
7 Trabzon’un Akçaabat ilçesine bağlı bir köydür. Köyde cem ibadeti devam etmektedir.
8 Bahçeli köyünün Zırhan Mahallesi’nde Alevi-Bektaĩi
geleneğine bağlı Çepniler yaĩamaktadır. Dedelik hizmetinin devam ettiği bu köyde cem ibadetleri de yapılmaktadır. Alan araĩtırmasına gittiğimiz bu köyde
cemevi de mevcuttur. Günümüzde dedelik yapan kiĩi
1954 doğumlu Mustafa Özer’dir.
272
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
Özer:
“Sütlüce ile Geyrez köyleri arasında yer
alan Zırhan Mahallesi, Osmanlı döneminde
ortaya çıkmıĩ. Biz Osmanlı döneminde Zırhan Mahallesi’ne yerleĩmiĩiz. Bizim buraya
geliĩimiz 1846’da Celali Paĩa’nın asılıĩından
sonradır. Kürtün’ün Taĩlıca köyünden kalkmıĩ buraya yerleĩmiĩiz. Bizim neslimiz Hz.
Peygamberin yedinci kuĩak evladından gelir. Güvenç evlatlarındanız. Bu bölgede eski
bir han varmıĩ, bu nedenle Zırhan olarak
anılmıĩ. Ancak biz buraya geldikten sonra
Ĩıhlı olarak da adlandırılmıĩ. Burası hem
Sütlüce hem de Bahçeli köyüne bağlıdır. Bu
köylerin Aleviliği belirleyen konumu Zırhan Mahallesi’ne dayanır. Zırhan demeyince kimse anlamaz.
Bizim soyumuza has ĩecerelerimiz var.
Hz. Halil İbrahim’in ellinci kuĩak soyundan,
Haĩimi kabilesinden, Hoca Ahmet Yesevi
Dergâhı’ndan Anadolu’ya geliĩimize dair
yüz altmıĩa yakın belgemiz var. Hz. Peygamber, Hz Halil İbrahim’in altıncı kuĩak
soyundan ellinci torunudur. Halil İbrahim’in
baba adı Hazer’dir. Hazer Aleyisselam bir
Türk’tür. Bizim ocağımız Güvenç Abdal’dır.
Asıl yerimiz Kürtün’ün Taĩlıca köyüdür.
Güvenç Abdal bölge valiliği ve komutanlığı
yapmıĩ. Yine ondan sonra Celali Paĩa vardı.
Ĩebinkarahisar’da asılmıĩtır.” ĩeklinde bilgi
verdikten sonra “bazı insanlar bizi küçümser ama ben soyumu methederim” diyerek
bu konu üzerine bir deyiĩ söylemektedir. Bu
deyiĩ ĩu ĩekildedir:
Hakikat yoluna bizi yetiren
Allah bir Muhammet, Ali yoludur
Âĩık, sadık, muhib, mürĩit kim diyen
Ecdadım Er Güvenç gerçek velidir.
Sabrı, selameti, kanaati seçti
Erlik makamında kaynadı coĩtu
Kürtün diyarına metaı düĩtü
Aslı ĩah-ı merdan güruhu nacidir.
Soyu on iki imam Musa Kazım’dan
Evlad-ı Resul’ün seyyid soyundan
Sevmedi vefayı dünya malından
Pirin dergahında türbe tacıdır.
Hatice Kübra’dan gaye var oldu
Fatımatü’l Zehra’dan Hakk’a yar oldu
İmam Hasan aĩkına yar-ı zar oldu
İmam Hüseyin’den beri yastadır.
İmam-ı Zeynel’in derdinde idi
Muhammed Bakır’ın virdinde idi
İmam-ı Cafer’in ilminde idi
İmam-ı Kazım’ın sülbü neslidir.
İmam-ı Rıza’nın ardından gitti
Muhammed Tagı’nın lütfunu tuttu
Aliyyün Nagı’nın metaın sattı
İmam-ı Askeri’nin mazlum eridir.
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
273
Muhammet Mehdi’nin sırr-ı mekanı
On dört masum pakın mazlum fi ganı
Özer Mustafa’nın ceddi celali
Aslı ĩah-ı merdan güruhu nacidir.
Mustafa Özer bu deyiĩi ve bu tür eserleri icra ederken vezne, kafi yeye ihtiyacının
olmadığını, sazını eline almasının yeterli
olduğunu ifade etmiĩtir. Deyiĩte yöre Çepnilerinin pirinin Er Güvenç(Güvenç Abdal)
olduğu ve Kürtün diyarını mekân seçtiği
açıkça ifade edilmektedir.
“Güvenç Abdal Ocağı genel olarak
Anadolu’nun kuzeyinde, Batı’da, İzmit’in
Kandıra ilçesine bağlı Ballar köyünden,
Doğu Karadeniz’de, Trabzon’un, Akçaabat
ilçesine bağlı Eskiköy’e kadar uzanan geniĩ
coğrafyada örgütlenmiĩ bir ocaktır. Güvenç
Abdal Ocağı, özellikle Karadeniz Bölgesi’nde
yerleĩik Alevi-Bektaĩiler tarafından adı sıklıkla anılan bir ocaktır. Karadeniz Bölgesi
Alevi-Bektaĩileri’nin ocak aidiyeti açısından
baskın oranda dahil oldukları ocak da Gü-
venç Abdal Ocağı’dır.
Karadeniz bölgesinde, Trabzon, Gümüĩ-
hane, Giresun, Tokat, Ordu, Samsun, Düzce,
Zonguldak, İzmit illerine bağlı köylerde Gü-
venç Abdal Ocağı’na bağlı Alevi-Bektaĩi nü-
fus yaĩamaktadır. Bu köylerde yapılan saha
çalıĩmaları sonucunda özellikle Gümüĩhane ili, Kürtün ilçesi Taĩlıca köyü; Trabzon ili
Akçaabat ilçesi Eskiköy; Düzce ili Gölyaka
ilçesi Yunusefendi köyü; İzmit ili Kandıra
ilçesi Ballar köyünde yerleĩik Güvenç Abdal ocaklılarının kendilerini Güvenç Abdal
Ocağı’na bağlı Çepni Alevisi olarak tanımladıkları tespit edilmiĩtir.”(Kökel, 2005: 52).
Kökel’in bahsettiği benzer durum bizim
araĩtırma sahamızda da karĩımıza çıkmakta
ve Zırhan Mahallesi sakinleri de kendilerini
Güvenç Abdal Ocağı’na bağlı Çepniler olarak
ifade etmektedirler. Zırhan Mahallesi’nde
dedelik kurumu halen mevcuttur. Bölgede
derleme yapma fırsatı bulduğumuz Gü-
lüĩan Çelebi, bu bölgeye ilk geldiklerinde
baĩlarında Kanun Dede’nin olduğunu, daha
sonra eĩi olan Mehmet Çelebi’nin bu görevi
yürüttüğünü, günümüzde ise yeğeni Mustafa Özer’in dedelik hizmetini devam ettirdiğini söylemektedir.
Yörede Alevi-Bektaĩi inanıĩa sahip baĩka
köyler de vardır. Bunlardan bir tanesi Ĩebinkarahisar ilçesine bağlı Suboyu köyüdür. Bu
köyde görüĩme imkânı bulduğumuz Müslim Sevinç, geçmiĩte Zırhan Mahallesi’nden
köylerine dede geldiğini söylemektedir. Bu
husus yörede yaĩayan Alevi-Bektaĩi Çepnilerin birbiriyle bağlantılı olduklarını göstermesi bakımından önemlidir. Konuyla ilgili
olarak Gülüĩan Çelebi, hem Ordu Gürgentepe ilçesi hem de Trabzon Eskiköy’de iskân
edenlerle akraba olduklarını söylemektedir.
Sonuç
Anadolu’da Çepniler üzerine günümüze
kadar yapılan çalıĩmaların büyük çoğunlu-
ğunun tarih, folklor ve sosyoloji alanlarında
yapıldığı ve Çepnilerin inançları üzerine yapılan müstakil çalıĩmaların ise zayıf kaldığı
274
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
görülmektedir. Kaynaklarda Anadolu Çepnilerinin, özellikle batıdaki Balıkesir, Aydın,
İzmir gibi illerde yaĩayan Çepnilerin, AleviBektaĩi inanıĩa sahip olduğu, Karadeniz
Bölgesi Çepnilerinin asimile olup AlevilikBektaĩiliği unuttuğu ve sünnileĩtiği ifade
edilmektedir. Ancak son dönemde yapılan
çalıĩmalarda ve bizim de yukarıda ifade etmeye çalıĩtığımız ĩekilde Karadeniz Bölgesi
Çepnilerinin büyük çoğunluğu Sünni inanıĩa sahip olmakla beraber bazı bölgelerde
özellikle ocaklı ailelerin bu inanıĩı devam
ettirdikleri görülmektedir. Bölgedeki Alevi
Çepnilerin hepsi Güvenç Abdal Ocağı’na
bağlı olup günümüzde İzmit, Ordu, Giresun,
Trabzon ve Gümüĩhane illerinde yaĩamaktadırlar. Bizim çalıĩma konumuz içerisinde
yer alan Giresun ili Dereli ilçesine bağlı Zırhan Mahallesi de bu yapı içinde ocaklı aile
mensuplarının yaĩadığı bir yerleĩim alanı
olarak karĩımıza çıkmaktadır. Bu yerleĩim
Güvenç Abdal Ocağı’na bağlı Alevi-Bektaĩi
Çepnilerin yaĩadığı bir köydür. Çalıĩmamı-
zın ana gayesi bu yerleĩim birimini bilim
âlemine duyurmaktır. Gelecekte yapılacak
geniĩ kapsamlı çalıĩmalarla bu köyde yaĩayan Alevi-Bektaĩi Çepnilerin tarihi, folkloru
ve inançlarıyla alakalı daha geniĩ bilgiler
elde edilebileceği muhakkaktır.
KAYNAKÇA
ALTINKAYNAK, Erdoğan.-EMECEN,
Feridun. vd. (2008). Giresun Kent
Kültürü. Ankara.
Aziz B. Erdeĩir -i Esterebadi. (1990). Bezm ü
Rezm. Çev: Mürsel Öztürk. Ankara.
BABİNGER, Franz.-KÖPRÜLÜ, M. Fuad.
(1996). Anadolu’da İslamiyet. Çev: Ragıp
Hulisi. İstanbul.
Baha Said Bey. (2000). Türkiye’de Alevî-
Bektaĩî, Ahi ve Nusayri Zümreleri.
Hazırlayan: İsmail Görkem. Ankara.
BİRDOĞAN, Nejat. (1994). İttihat-Terakki’nin
Alevilik Bektaĩilik Araĩtırması(Baha Said
Bey). İstanbul.
BOSTAN, Hanefi . (2002). “Anadolu’da Çepni
İskanı”, Türkler, C. 6. s. 299-311.
EMECEN, Feridun. (1996). Giresun Maddesi.
Türk Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi,
C.14. İstanbul. s. 78-84.
EMECEN, Feridun. (1997). “Giresun
Tarihinin Bazı Meseleleri”. Giresun
Tarihi Sempozyumu, 24-25 Mayıs 1996
Bildiriler. İstanbul. s. 19-24.
GÖKDAĞ, Bilgehan Atsız. (1997). ‘‘M.Ö.
2000’li Yıllardan Günümüze Türk
Varlığı’’. Giresun
Tarihi Sempozyumu, 24-25 Mayıs 1996
Bildiriler. İstanbul. s. 25-49.
GÖLPINARLI, Abdülbaki. (1958). Menâkıb-ı
Hacı Bektaĩ-ı Velî “Vilâyet-nâme”.
İstanbul.
GÖRKEM, İsmail. (2000). “Baha Said
Bey(1882-1939) Anadolu’daki Alevi
ve Bektaĩi Zümreleri Hakkındaki
Çalıĩmaları”, Yol. S. 6. s. 35-64.
HASLUCK, F. R. (1928). Bektaĩilik Tetkikleri.
Çev: Ragıp Hulûsî. İstanbul.
KÖKEL, Coĩkun. (2005). “Güvenç Abdal
Ocağı Üzerine Bir Değerlendirme”, Hacı
Bektaĩ Veli Araĩtırma Dergisi. Yıl: 12. S.
35. s.47-61.
KÖPRÜLÜ, M. Fuad. (2003). Türk
Edebiyatında İlk Mutasavvıfl ar. Ankara.
KSENOPHON. (1974). Anabasis(Onbinlerin
Dönüĩü). İstanbul.
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
275
KÜÇÜK, Abonoz. (2011). Giresun Çepni
Folkloru. Balıkesir. (Basılmamıĩ Yüksek
Lisans Tezi)
MELİKOFF, Iréne. (1998). Hacı Bektaĩ
Efsaneden Gerçeğe. Çev: Turan Alptekin.
İstanbul.
OCAK, Ahmet Yaĩar. (1996). Türk Sufi liğine
Bakıĩlar. İstanbul.
OKUTAN, Hasan Tahsin. (1948),
Ĩebinkarahisar Tarihi. Giresun.
SHUKUROV, Rustam. (1999). “Doğu
Karadeniz Bölgesinde Türkçe Konuĩan
Bizanslılar, Çev: Kemal Çiçek.
Uluslararası Trabzon ve Çevresi TarihKültür Sempozyumu. Trabzon.
SÜMER, Faruk. (1992). Çepniler. İstanbul.
TEVETOĞLU, Fethi. (1989). “Millî Mücadele
Kahramanlarından Bahâ Said Bey”.
Atatürk Araĩtırma Merkezi Dergisi. C. 6.
S. 16. s. 207-221.
TÜRKDOĞAN, Orhan. (2004). Alevi
Bektaĩi Kimliği Sosyo-Antropolojik Bir
Araĩtırma. İstanbul.
TOGAN, A. Zeki Velidi. (1981). Umumi Türk
Tarihine Giriĩ. İstanbul.
YALÇIN, Alemdar-UYSAL, Baĩak. (2005a).
“Karadeniz Çepnileri 1: Taĩlıca Köyü”.
Hacı Bektaĩ Veli Araĩtırma Dergisi. Yıl:
12. S. 35. s. 29-37.
YALÇIN, Alemdar-UYSAL, Baĩak. (2005b).
“Karadeniz Çepnileri 1: Eskiköy”. Hacı
Bektaĩ Veli Araĩtırma Dergisi. Yıl: 12. S.
35. s.37-43.
YALÇIN, Alemdar-UYSAL, Baĩak. vd.
(2005c). “Karadeniz Çepnileri 1: Ĩalpazarı
ve Gürgentepe”. Hacı Bektaĩ Veli
Araĩtırma Dergisi. Yıl: 12. S. 35. s.43-47.
YÖRÜKAN, Yusuf Ziya. (1932).
Müslümanlıktan Sonra Türk Mezhepleri.
Ankara.
YÖRÜKAN, Yusuf Ziya. (2002). Anadolu’da
Aleviler ve Tahtacılar. Hazırlayan:
Turhan Yörükân. Ankara.
SÖZLÜ KAYNAKLAR
ÇELEBİ, Gülüĩan. (1925). Zırhan Mahallesi,
Dereli, Giresun. Tahsili Yok. Ev Hanımı.
Derleme Tarihi: 14.08.2009.
ÖZER, Mustafa. (1954). Zırhan Mahallesi,
Dereli, Giresun. İlkokul. Emekli. Derleme
Tarihi: 14.08.2009.
SEVİNÇ, Müslim. (1968). Suboyu Köyü,
Ĩebinkarahisar, Giresun. Lise. Çiftçi.
Derleme Tarihi: 12.08.2009.
276
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
277
DİYARBAKIR, BEYAZID-I BOSTAN(BEYAZİD-İ
BESTAMİ) OCAĞI’NDA SÖYLENEN DEMELER
THE FOLK POEMS (DEME) READ IN THE ASSOCIATION
OF BEYAZID-I BOSTAN (BEYAZID-I BESTAMI),
DIYARBAKIR
Servet YAĨAR1
Özet
Araĩtırmada, Diyarbakır’ın Bismil il-
çesine bağlı Türkmenhacı köyünde bulunan Beyazıd-ı Bostan Ocağı’nda2
söylenen
demelerin(deyiĩlerin) tespitine ve değerlendirmelerine yer verilmiĩtir. Bunun yanı
sıra, yörede bulunan Türkmen Alevileri ile
ilgili tarihsel süreç incelenerek, Beyazid-i
Bestami’nin hayatı, felsefesi ve genel olarak
deyiĩ kavramı hakkında bilgiler de çalıĩma
kapsamında değerlendirilmiĩtir. Bu çerçevede, Diyarbakır ili Bismil ilçesine bağlı Türkmenhacı köyü Beyazıd-ı Bostan Ocağı’nda
sürdürülen cemler esnasında icra edilen
deyiĩler “alanda derleme yöntem ve tekniklerine” uygun olarak saptanmıĩtır. Alanda
gerçekleĩtirilen çalıĩmalar sonucunda elde
edilen “tasavvufi halk müziği” örneklerin-
1 Öğr. Gör., Afyon Kocatepe Üniversitesi, Devlet Konservatuarı Türk Halk Müziği Bölümü.
2 Ocak: Tarikat baĩındaki dedenin soy kütüğü ya da
tarikat kollarından her birinin adıdır(Özmen, 1998:
724).
den olan bu deyiĩler, gerek notalı olarak
gerekse yazılı metinler halinde belgelendirilmiĩtir.
Anahtar Kelimeler: Beyazid-i Bestami,
Diyarbakır Türkmen Alevileri, Ocak, Deyiĩ.
ABSTRACT
In this paper, we will discuss the determination and evaluation of the folk poems
read in the Association of Beyazıd-ı Bostan
located in the village of Türkmenhacı linked to the county of Bismil, Diyarbakır. In
addition to this, the information about the
philosophy, life of Beyazıd-ı Bestami and
the concept of deme in general have been
evaluated in the scope of the study. Within
this framework, the folk poems read in the
course of the cem rituals organized in the
Association of Beyazıd-ı Bostan located in
the village of Türkmenhacı linked to the county of Bismil, Diyarbakır, have been determined in accordance with the approach and
technique of collecting in the fi eld. These
folk poems which are from the samples of
“sufi folk music” obtained from the studies
278
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
carried out in the fi eld have been documented both in writing and musical notes.
Key Words: Beyazid-i Bestami, Diyarbakır, the Turkmen Alevi, Association, Deme.
Giriĩ
Diyarbakır ve yöresi, kültürel yapı-
sı ve tarihsel süreci değerlendirildiğinde,
Anadolu’da Türkleĩme hareketlerinin baĩ-
lamasıyla birlikte Türkmen topluluklarının
önemli yerleĩim merkezlerinden biri olmuĩ-
tur. Bu bölgeye yerleĩen Türkmenlerin ilk
iskân hareketleriyle birlikte yerleĩik hayat
tarzına geçtikleri bilinmektedir.
“Diyarbakır ve çevresindeki Türkmenlerin Osmanlı’dan önce burada yerleĩik oldukları bilinen bir hakikattir. Özellikle Cengiz istilasından sürüklenip gelen Türkmen
toplulukları, Ahmed Yesevi geleneğinden
gelmektedir. İlk yerleĩim yerleri, yaylakları
ve kıĩlakları itibariyle, Diyarbakır bölgesidir. Buraya yerleĩen oba ve oymaklar, devamında Anadolu içlerine göç etmiĩ ve zaman
içerisinde aĩiretlerin yerleĩik hayata zorlanmalarıyla da ya yaylaklarını ya da kıĩlaklarını terk etmekle yüz yüze gelmiĩlerdir. Bu
nedenle aynı Alevi ocağına bağlı Türkmen
Alevileri, Anadolu’nun farklı yerlerine yerleĩmiĩtir. Ancak birbirleri ile olan irtibatları
bağlı oldukları dedeler tarafından devam ettirilmiĩtir. Süreç içerisinde sünnileĩen Türkmenler, dedeler3
ile olan bu bağlantılarını
kaybetmiĩlerdir. Hatta Türkmen olarak bile
3 Dede: Alevilikte Ehl-i beyt soyundan gelen inanç önderlerine verilen addır.
kalamamıĩ ve Kürtleĩmiĩlerdir.”(Taĩğın,
2004: 339-356)
Yöredeki Türkmen Aleviler içinde önde
gelen kiĩilerden alınan bilgilere göre; geç-
miĩte Dicle Nehri boyunca sağlı sollu olarak üç yüz altmıĩ civarında Türkmen Alevi
köyünden ve bu doğrultuda büyük oranda
kalabalık bir nüfustan söz edilmektedir. Ancak bu köylerin birçoğu zamanla sünnileĩ-
miĩ ve Kürtleĩmiĩtir. Böylelikle Türkmen
Alevi nüfusunda büyük oranda bir düĩü-
ĩün de yaĩandığından bahsedilmektedir.
Diyarbakır’da sünnileĩen ve Kürtleĩen bu
köyler arasında özellikle “Aynetto, Tilalo,
Ali Bardak, Mitrani, Köseli, Altunakar, Hü-
seynik sayılabilir”(Taĩğın, 2004: 339-356).
“Diyarbakır ve çevresinde bulunan Türkmen Alevi köylerinin isimlerine Osmanlı
hâkimiyetinden sonra yapılan ilk Diyarbekir
Tahrir Defteri’nde rastlanmaktadır. Düzenlenen bu tahrir ‘Hasan Padiĩah Kanunnamesi’ olarak isimlendirilen Akkoyunlu(kısa sü-
reli Safevi) tahririnin devamıdır. Söz konusu bu kanunnamenin düzenlendiği tarih 15.
yüzyılın sonlarıdır. Buradan da anlaĩılacağı
üzere, bu köylerin varlıkları daha evvelki
yıllara dayanmaktadır”(Taĩğın, 2006: 51-61).
Bugün gelinen nokta değerlendirildiğinde
ise, Diyarbakır merkeze bağlı Büyükkadı ve
Nahırkıracı(Ĩerabi) köylerinin yanı sıra, Bismil ilçesine bağlı Aĩağıdarlı(Türkdarlı), Yukarıdarlı, Bakacak(Seyithasan), Türkmenhacı köyleri ve Çınar ilçesine bağlı Ĩükürlü
köyü Türkmen Alevilerin halen yerleĩik
olarak yaĩadıkları yerlerdir. Bu köylerden
Türkmenhacı ve Bakacak köyleri nüfus yo-
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
279
ğunluğu bakımından en kalabalık yerleĩim
yerlerindendir. Ayrıca, bu iki köy hâlen gü-
nümüzde cemlerin dedeler eĩliğinde yürü-
tüldüğü merkezlerdir. Diğer köylerde yaĩayan kiĩiler de inanç ve gelenek bağlamında
bir takım ihtiyaçlarını(cenaze, görgü, nikâh,
küskünleri barıĩtırma vb), yine Türkmenhacı ve Bakacak köylerindeki ocak dedelerinden yardım alarak karĩılamaktadır.
Diyarbakır’da, Anadolu’nun diğer bölgelerinde yaygın bir ĩekilde görülen; Dede
Kargın, Ağuiçen, Battal Gazi ve Sarı Saltuk
Ocaklarının yanı sıra, yörede Musa-i Kazım, Zeynel Abidin, Baba Mansur, Erse-
fi l, Güzel Ĩah, Zelil Kalender ve Beyazıd-ı
Bostan gibi baĩka bölgelerde görülmeyen
ocaklara da rastlanılmaktadır. Bu ocakların
birçoğu bugün gerek zorunlu göç, gerekse
inanç önderlerinin(dedelerinin) olmamasından dolayı iĩlevini yitirmiĩtir. Bu ocaklara
mensup taliplerin görgüleri4
ise ya mensubu olduğu ocakların Anadolu’nun farklı illerinden gelen dedeleri, ya da Dede Kargın
ve Beyazıd-ı Bostan gibi yörede iĩlevini sürdüren ocakların dedeleri tarafından yapılmaktadır. Özellikle Beyazıd-ı Bostan Ocağı
günümüzde Hasan Baykut Dede tarafından
4 Görgü(görünme): Alevilikte, her yıl sonbahar aylarında yolun kuralları gereği yılda bir kez dede eĩ-
liğinde yapılan inançsal hizmettir. Görgüde talibin
topluluk önünde dede tarafından sorgusu yapılır ve
halktan rızalık(helallik) istenir. Yapılan sorgulamada
kiĩinin herhangi bir olumsuz durumu tespit edilmemiĩ ise, talibin yeni dönemde yapılan cemlere katılması uygun görülür, ĩayet tespit edilmiĩ ise her ne
sebeple olursa olsun, cemlere katılması uygun görülmez. Talibin cemlere katılabilmesi için her yıl görgü-
den geçmesi gerekmektedir.
iĩlevini halen devam ettirmektedir. Bu oca-
ğa mensup taliplerin5
çoğu Bismil’in Türkmenhacı köyünde olup bunun yanı sıra,
Nahırkıracı, Bakacak, Ĩükürlü, Büyükkadı,
Yukarıdarlı ve Aĩağıdarlı’da da az da olsa
bulunmaktadır. Ancak, bu ocakta da görgü
cemlerini yapan talipler noktasında her ge-
çen yıl katılımların azalmakta olduğu Hasan
Dede tarafından ifade edilmektedir.
Beyazıd-ı Bostan’ın(Beyazid-i
Bestami’nin) Hayatı ve
Diyarbakır’daki Beyazıd-ı Bostan
Ocağı
İlk büyük İslam mutasavvıfl arından
olan Bestami’nin asıl adı Tayfur’dur. İran’ın
Horasan eyaletine bağlı “Bestam” kentinde
doğmuĩtur. “Doğum yerinden dolayı ‘Bistami’ ya da ‘Bestami’ olarak anılmaktadır.
Hayatı hakkında mevcut bilgiler; menkıbelere, sözlerine ve ĩathiyelerine dayanır. Yaygın olarak kabul edilen rivayete göre hicri
161(miladi 777) yılında doğmuĩ, 234 yılında, miladi 850, 73 yaĩında vefat etmiĩtir…
Mecusi iken Müslüman olan bir dedenin
torunu, dindar bir babanın oğludur. Babasını küçük yaĩta kaybetmiĩtir. Kendisinden
baĩka iki kız kardeĩi, kendisi gibi abid ve
zâhid olan iki erkek kardeĩi(Âdem ve Ali)
vardı.”(Tekin, 1994: 13-14).
Beyazid-i Bestami yaĩamı boyunca bir-
çok İslam büyüğüne hizmette bulunmuĩ
ve onlardan feyz almıĩtır. Bu durumla ilgi-
5 Talip: Bir tarikata girme eğilimi gösterip yetkiliye
baĩvuran kimse. Tasavvufta, kuruma katılmak için bir
aracıyla ĩeyhe baĩvuran kiĩi(Özmen, 1998: 733).
280
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
li olarak Ĩeyh Ebû Abdillâh el-Destanî(K.S)
Hazretleri bir söyleminde: “Beyazid-i Bestami Hazretleri tam üç yüz on üç büyük
üstada hizmette bulunmuĩ, bunların en
sonuncusu ise Cafer Sadık(R.A) Hazretleri
olmuĩtur”(Yıldırım, 1978: 26) ĩeklinde bilgi
vermektedir.
Bestami, yaĩadığı dönemin İslam bü-
yüklerine yaptığı hizmetler ve onlardan aldığı öğretiler neticesinde, vahdet-i ĩühûd
felsefesini benimsemiĩ ve böylelikle “var
olan her ĩey Allah’tandır” düĩüncesini
savunmuĩtur(TDV İslam Ansiklopedisi, 5/240). “Beyazid, Allah dıĩındaki bü-
tün varlıkları bir hiç olarak görmüĩ, ‘heme
ûst’ demiĩtir. Bu ‘vahdet-i vücûd’un de-
ğil, ‘vahdet-i ĩühûd’un iĩaretidir. Çünkü
Beyazid’in yaĩadığı dönemde İslam aleminde vahdet-i vücûd bilinmiyordu. Daha
sonraları baĩta İbn-ül Arabî olmak üzere,
‘vahdet-i vücûd’cu mutasavvıfl ar onu bu
inanca sahip bir sûfi saymıĩlardır”(Tekin,
1994: 37). Bestami’ nin bu felsefesi, kendinden sonra gelen birçok İslam mutasavvıfına
da örnek olmuĩtur.
Beyazid-i Bestami ile ilgili kaynaklarda, Bestami’nin yaĩadığı yerler, türbeler
ve bulunduğu makamlara iliĩkin bilgilere
yer verilmiĩtir. Ancak, bu yerler arasında
Diyarbakır’da uzun yıllardan beri devam
eden Beyazıd-ı Bostan Ocağı’na iliĩkin herhangi bir bilgiye rastlanılmamıĩtır(Halep
Vilayeti Salnamesi, 1284/116). “Türbesi
İran’da Bestam ĩehrinde olan Beyazid’in,
Hatay Kırıkhan’da bir süre ikamet ettiği sanılan Darb-ı Ĩak Kalesi kalıntısı üzerinde bir
makamı bulunmaktadır. Suriye de İdlib’in
Sermin nahiyesindeki “Ĩeyh el-Bestami”
adını taĩıyan ziyaretin de yine Beyazid-i Bestami adına yapıldığı sanılmaktadır”(Tekin,
1994: 14).
Diyarbakır ve çevresinde Beyazid-i Bestami ismi yörede yaĩayan halk tarafından
Beyazıd-ı Bostan olarak ifade edilmektedir.
Söz konusu isimlerin, birbirine benzeyen
ancak telaffuzda ayrıymıĩ gibi söylenmesinin nedeni, farklı yörelerde kullanılan ağız
özelliklerinden kaynaklanan bir sonuç olabilir. Zira söz konusu her iki isimde aynı ki-
ĩiyi iĩaret etmektedir.
Diyarbakır’daki Beyazıd-ı Bostan Oca-
ğı incelendiğinde, bu ocağa iliĩkin bir türbe ya da makam tespit edilmediği gibi
Beyazıd’ın yaĩadığı dönemler içinde bu
yörede bulunduğuna iliĩkin de herhangi
bir bilgiye rastlanılmamıĩtır. Yörede yaĩayan ve bu ocağa mensup taliplerin, gruplar halinde göçlerle bu bölgeye yerleĩtikleri
tahmin edilmektedir. Bununla ilgili olarak
Türkmenhacı köyünde bulunan aileler ve
bu ailelerin talibi oldukları ocaklara iliĩkin
birbirinden farklı söylemler bulunmaktadır.
“Nereden ve ne zaman buraya geldikleri
kesin olarak bilinmemekle beraber yörede
yaĩayan halktan bazı kimselere göre İran
Horasan’dan, bazılarına göre ise Konya’dan
ve Irak’tan buraya gelip yerleĩtiklerinden
bahsedilmektedir. Köy halkının, Akkoyunlu İmparatorluğu’nun Diyarbakır’ı ele ge-
çirdiği ve hüküm sürdüğü dönemlerde ilk
önce Bismil ilçesine, daha sonra da küçük
aileler halinde Bismil’e altı km uzaklıktaki, o
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
281
dönemdeki adı Zile bugünkü adı Türkmenhacı olan köyün bulunduğu yere yerleĩtiği
düĩünülmektedir”(Yaĩar, 2006: 16). Bu durumdan hareketle özellikle Beyazıd-ı Bostan
Ocağı’nın, İran Horasan’dan buraya gelip
yerleĩmiĩ olabileceği düĩüncesinin daha
doğru olabileceği ağır basmaktadır.
Genel Olarak Deyiĩ Kavramı
ve Diyarbakır Beyazıd-ı Bostan
Ocağı’nda Tespit Edilen Demeler
Anadolu’nun hemen hemen her bölgesinde rastlanılan, özellikle de Alevi-Bektaĩi
inancından olan tasavvuf ĩairlerinin inanç-
larıyla ilgili temaları konu edinen deyiĩler,
Alevi ibadetlerinde bağlama eĩliğinde çalı-
nıp söylenen sözel ezgilerdir”(Yaĩar, 2006:
44). Anadolu’da genel olarak deyiĩ olarak
bilinmesiyle birlikte farklı yörelerde deme
adıyla da sıkça anılmaktadır. “Âĩık Edebiyatı ve Türk halk müziği içinde yer alan âĩık
tarzı müziğin en önemli malzemeleridir.
Dini-tasavvufî içeriğe sahip olan deyiĩlerin, en son dörtlüğünde sahibinin mahlası
geçmektedir. Halk arasında ‘tapĩırma’ da
denen bu uygulama esasen Türk halk ĩiirinin en önemli ögelerinden biridir”(Yaltırık,
2003: 283).
Dini-tasavvufi içerikli deyiĩlerin genel
olarak konuları arasında; kiĩileri doğru yola
sevk etmek, kinden arındırmak, Alevilik
inancı ve felsefesi, Allah, Ehl-i beyt ve yol
önderlerinin yaĩamlarıyla ilgili bilgilerin
verilmesi gelmektedir. Profan(din dıĩı) nitelikli ĩiirlerde ise aĩk, sevda, ayrılık, doğa,
gurbet, bayrak, Atatürk sevgisi, memleketyurt sevgisi, savaĩ, barıĩ, ölüm, meslekler vb
konular iĩlenmektedir. Bu ĩiirlerin ezgiyle
bütünleĩtirilmesinde ise “didaktik, pastoral
ve lirik yönü kuvvetli olan deyiĩlerin ‘deyiĩ
ezgi kalıbı’ diyebileceğimiz birbirine yakın
ezgi tipleri vardır”(Yaltırık, 2003: 283). Bu
ezgi kalıplarıyla bütünleĩen deyiĩlerin anlamı, söyleyen ve dinleyici üzerinde genel
manada etkili olmaktadır.
Bilindiği üzere cemlerde söylenen nefesler, genellikle yedi ulu ozan olarak bilinen
Alevi ozanlarına ait tasavvufi eserlerden
oluĩmaktadır. “Yedi ulu ozan tarihsel sü-
reçte Alevilik, On İki İmamlara bağlılık ile,
dönemin siyasi sorunları hakkında halkı aydınlatan ve o dönem için önemli olan Arapça
ve Farsça gibi dilleri de bilmelerine rağmen
eserlerini halkın anlayacağı Türkçe dilinde
veren ozanlardır. İnanıĩa göre hem Alevi
inancı uğruna verdikleri mücadele ve katlandıkları zulüm, hem de edebi eserlerindeki
insanları cezbeden içerik nedeniyle kendilerinden sonra gelen tüm ozanları etkilemiĩ ve
ardıllarında iz bırakmıĩtır. Sayılan bu sebeplerin yanı sıra birçoğunun Ehl-i beyt soyundan gelmesi de bu ozanların bugüne kadar
yedi ulular olarak anılmasına yol açmıĩtır”.6
Bunlar “Seyyid Nesimi, Fuzuli, Yemini, Virani, Hatayi, Pir Sultan Abdal ve Kul Himmet”
gibi ozanlar olup, aynı zamanda “Hak âĩığı”
olarak da nitelendirilen ĩahsiyetlerdendirler. Bu ozanların yanı sıra cemlerde Alevi-
6 http://tr.wikipedia.org/wiki/Yedi_Ulu_Ozan,
26.08.2011
282
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
Bektaĩi edebiyatına katkı sağlamıĩ ozanların
da nefeslerine yer verilmektedir.
Diyarbakır’ın Bismil ilçesine bağlı Türkmenhacı köyü Beyazıd-ı Bostan Ocağı’nda
yapılan araĩtırmalar sonucunda, cemlerde
söylenen altı adet deyiĩ, sözleri ve ezgileriyle birlikte tespit edilmiĩtir. Bu deyiĩlerin
sözleri ve cemlerde zâkirlik7
yapan kiĩilerin
isimlerine iliĩkin bilgiler aĩağıda verildiği
gibidir:
Kaynak Kiĩiler: Bektaĩ Atabay-Muharrem
Atabay(Zâkirler)
Yaĩları : 53/32
Derlendiği Yer : Türkmenhacı Köyü
GÜZEL ĨAHTAN BİZE BİR DOLU
GELDİ
Güzel ĩahtan bize bir dolu geldi
Bir sen iç sevdiğim bir de bana ver
Hünkâr Hacı Bektaĩ Veli’den geldi
Bir sen iç sevdiğim bir de bana ver
Payım gelir erenlerin payından
Muhammed neslinden(dost dost) ali soyundan
Kırkların ezdiği engür suyundan
Bir sen iç sevdiğim bir de bana ver
Beline kuĩamıĩ nurdan bir kemer
İçmiĩim doluyu üreğim yanar
Herkes sevdiğinden bir bade umar
Bir sen iç sevdiğim bir de bana ver
7 Zâkir: Cemlerde, Alevi inancına iliĩkin nefesleri,
bağlama eĩliğinde çalıp söyleyen hizmetlidir.
Senin âĩıkların kaynayıp coĩtu
Canına uğrayıp serinden geçti
Sefi l Hüseynim’den bir dolu içti
Bir sen iç sevdiğim bir de bana ver
Kaynak Kiĩiler : Bektaĩ Atabay-Muharrem
Atabay(Zâkirler)
Yaĩları : 53/32
Derlendiği Yer : Türkmenhacı Köyü
GÜL BİTTİGİ YERİ BİLİRİM DERSİN
Gül bittiği yeri bilirim dersin
Bilir misin benlik ĩeytana düĩtü
Cevahir madenin bulayım dersin
Cevahir bulanlar ummana düĩtü
(Efendim, sultanım gel ha gel)
Ben Ali’yi gördüm mahbup çagında
Selman’ın çiğninde, yolun sağında
Cennetten içeri fi rdevs bağında
Bülbül fi gan eder gülĩene düĩtü
Selman’ın çiğninde bir oğlan geldi
Destur ĩahım diye el ile aldı
Muhammed terini gül ile sildi
O zaman kokusu insana düĩtü
Muhammed’i gören canlar ağladı
Sel sel olup çeĩmim yaĩı çağladı
Cebrail habibin belin bağladı
Kırkların ceminde erkâna düĩtü
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
283
Kırklar geldi her çiçekten derdiler
Koklayıp hem yüzlerine sürdüler
Her destesin bir güzele verdiler
Gül Muhammed nergiz Selman’a düĩtü
Cennetin kapısın kırklar açtılar
Tohumunu yeryüzüne saçtılar
Bir üzümü engür edip içtiler
Size mescid bize meyhane düĩtü
Kul Himmet üstadım dilek diledi
Seyyah olup ĩu âlemi eledi
Arafat dağında bir koç meledi
İsmail önünde kurbana düĩtü
Kaynak Kiĩi : Bektaĩ Atabay(Zâkir)
Yaĩı : 53
Derlendiği Yer : Türkmenhacı Köyü
MEDET MEDET ĨAH-I MERDAN
GEL YETİĨ
Medet medet ĩah-ı merdan gel yetiĩ
Bulanık ĩu âlem durulmaz oldu
Kimi ileri söyler kimisi geri ha geri
Adavat aradan ayrılmaz oldu
(Efendim, sultanım gel ha gel)
Buraya da bir ocak oğlu gelince
Darılırlar günahını sorunca
Evliyalık doğru yolu sürünce
Kaçtı bir kaçkıncı görülmez oldu
Gayet evliyanın delili itti
Mürebbi musahip korkusu gitti
Ĩimdiki sofular yol erkânı unuttu
Talip de rehberden sorulmaz oldu
Anlamaza öğüt vermek ne çetin
Ne hakikat dinler ne ĩeriatı
Eyerlenmiĩ binmiĩ ĩeytanın atı
Elinden kamçısı alınmaz oldu
Pir Sultan Abdal’ım bağrımın baĩı
Akar durmaz oldu gözümün yaĩı
Evvel Hak ceminden kalkmayan kiĩi
Ĩimdi bu yerlerde görülmez oldu
Kaynak Kiĩiler : Bektaĩ Atabay-Muharrem
Atabay(Zâkirler)
Yaĩları : 53/32
Derlendiği Yer : Türkmenhacı Köyü
NOLAYDI GELMEYEYDİM ĨU
CİHANA
Nolaydı gelmeyeydim ĩu cihana
Hanı vaki el-Hak ĩöyle beyane
Ezel dost bağının ben bir gülüydüm
Bana müĩtak idi devri zamane
Gül iken ĩimdi geldim bülbül oldum
Onun için baĩladım ah u fi gana
Teferruĩ eyleyip derya-yı vahdet
Bıraktı teĩne-bi derî yabani
284
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
Cemal yâri idi seyr-u suluki
Yok idi ara yerde bir bahane
Yetim oldum ĩu gurbette onun için
Vatandır istediğim yane yane
Budur Seyyid Nizamoğlu ricamız
Bu gevher varı evvelki mekane
Kaynak Kiĩiler : Bektaĩ Atabay-Muharrem
Atabay(Zâkirler)
Yaĩları : 53/32
Derlendiği Yer : Türkmenhacı Köyü
BEYHABERLER DERDU DİLDEN
GELMESİN BU MECLİSE
Beyhaberler derdu dilden gelmesin bu meclise
Geçmeyenler hayri haldan gelmesin bu meclise
Biz ezel mihman ĩarabı nuĩ eden gelsin beri
Ar edenler tar edenler gelmesin bu meclise
Ateĩi aĩk ile cümle varlığı yıkmıĩları
Kamu varlığın elinden gelmesin bu meclise
Aĩk ile vaiĩ ile hem can olan gelsin bedu
Kim bu elden bilmeyenler gelmesin bu meclise
Kuĩ dili söyler süleymani zaman ondan gider
Seyfi kim bilmez bu dilden gelmesin bu meclise
Kaynak Kiĩiler : Bektaĩ Atabay-Muharrem
Atabay(Zâkirler)
Yaĩları : 53/32
Derlendiği Yer : Türkmenhacı Köyü
GÜL YÜZLÜ GÜL DESTİM NEMDEN
İNCİNDİN
Gül yüzlü gül destim nemden incindin
Araya söz katan eldir efendim
Ben kulunam haki payına geldim
Aradan noktayı kaldır efendim
Kulun iĩi daim hata iĩlemek
Adettir fi danı kesip aĩlamak
Bir mürvete yüz bin kân bağıĩlamak
Tâ ezelden kalan yoldur efendim
Dost dostu bir pula satar mı böyle
Ĩu illere meyil katar mı böyle
Kusurlusun diye atar mı böyle
Kuldur bazen kusur iĩler efendim
Gam ile geçirdim bende beĩ günü
Senin ĩanın kaldırmaktır düĩkünü
Ben bir divaneyim ölüm ĩaĩkını
Göster cemalini güldür efendim
Pir Mehmed’im ilmim zatım bilenler
Mecnun olur dost cemalin görenler
Kusur mu gözetir(kamil) sultan olanlar
Kul kusurdan halis değil efendim
(Yaĩar, 2006).
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
285
Sonuç
“Diyarbakır, Beyazıd-ı Bostan Ocağı Demeleri” baĩlıklı bu çalıĩmada, Türkmenhacı
köyü, Beyazıd-ı Bostan Ocağı’nda yapılan
cemler sırasında, bağlama eĩliğinde çalınıp
söylenen altı adet deyiĩ tespit edilmiĩtir. Bu
deyiĩler köyde genel olarak deme olarak adlandırılmaktadır.
Derlenen deyiĩler çoğunlukla 11’li hece
vezniyle ve koĩma biçiminde yazılmıĩtır.
Bunlar: Gül Bittiği Yeri Bilirim Dersin, Medet Medet Ĩah-ı Merdan Gel Yetiĩ, Gül Yüzlü Gül Destim Neden İncindin, Nolaydı Gelmeyeydim Ĩu Cihana, Güzel Ĩahtan Bize Bir
Dolu Geldi adlı sözel ve ezgisel deyiĩlerdir.
Bunların yanı sıra, aruz vezniyle de yazılmıĩ
olan bir sözel ezgi daha tespit edilmiĩtir. Bu
da Beyhaberler Derdu Dilden Gelmesin Bu
Meclise adlı deyiĩtir.
Beyazıd-ı Bostan Ocağı’nda seslendirilen deyiĩler, Alevi-Bektaĩi edebiyatında
önemli mertebelere sahip âĩıkların eserlerinden seçilmiĩtir. Pir Sultan Abdal, Kul
Himmet, Pir Mehmed, Seyyid Nizamoğlu,
Seyfi ve Sefi l Hüseyin eserleri anonim ezgilerle seslendirilen âĩıklardır.
Derleme esnasında tespit edilen deyiĩ-
lerde kullanılan ezgiler; Uĩĩak ve Hüseyni
dizileri özelliği göstermektedir. Ezgilerin
ritmik yapıları incelendiğinde ise 4/4, 6/4,
7/8 ve değiĩken usullü yapıların kullanıldı-
ğı saptanmıĩtır.
Cemlerde bağlamanın eĩlik saz olarak
kullanıldığı gözlenmiĩtir. Geçmiĩte(elli yıl
öncesine kadar) on iki perdeli üç telli curanın kullanıldığı ve icrada elle çalımdan da
söz edildiği yapılan tespitler arasında yer
almaktadır.
Kaynakça
TAĨĞIN, Ahmet. (2004). “Yeni Ocağın Piri
Kim? Diyarbakır Türkmen-Alevilerinde
Alevi Kurumlarının İĩlevi”, Alevilik.
Hazırlayanlar: İsmail Engin/Havva
Engin. s. 339-356. İstanbul.
TAĨĞIN, Ahmet. (2006). “Diyarbakır ve
Çevresindeki Türkmen-Alevilerinde İrĩat
ve Kuĩanma Töreni”, Türk Kültürü ve
Hacı Bektaĩ Veli Araĩtırma Dergisi. Güz
Sayı: 39. s. 51-62. Ankara.
TEKİN, Mehmet. (1994). Hatay
Evliyalarından Beyazid-i Bestami.
Antakya.
ÖZMEN, İsmail. (1998). Alevi-Bektaĩi Ĩiirleri
Antolojisi. C.4. Ankara.
YALTIRIK, Hüseyin. (2003). Tasavvufî Türk
Halk Müzigi(İlahiler, Nefesler, Tatyanlar,
Deyisler, Semahlar). Ankara,
YAĨAR, Servet. (2006). Diyarbakır İli Bismil
İlçesi Türkmenacı Köyü Halk Kültüründe
Müzik Unsurları. (Yayımlanmamıĩ
Yüksek Lisans Tezi), Afyon Kocatepe
Üniversitesi-Soysal Bilimler Enstitüsü.
Afyonkarahisar.
YILDIRIM, Celâl. (1978). Büyük Veli
Beyazid-i Bestami Hazretleri ve İslâm
Tasavvufunun Özü. İstanbul.
http://tr.wikipedia.org/wiki/Yedi_Ulu_
Ozan, 26.08.2011.(Güncelleĩtirme Tarihi:
4 Mayıs 2011)
286
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
Ek. Diyarbakır Beyazıd-ı Bostan Ocağında Söylenen Demelerin Ezgisel
Örnekleri
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
287
288
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
289
290
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
291
SARI SALTUK’UN TÜRKİYE’DEKİ MAKAMLARI
ÜZERİNE BİR İNCELEME
AN EXAMINATION ON THE SANCTUARIES OF SARI
SALTUK IN TURKEY
Birsel ÇAĞLAR ABİHA1
Özet
13. yüzyılın ikinci yarısında yaĩamıĩ; Anadolu ve Balkanlar’da büyük ĩöhret kazanmıĩ olan Sarı Saltuk,Hacı Bekta-
ĩi Veli’nin halifelerindendir. Ülkemizde;
Bursa-İznik’te, Diyarbakır-Urfa Kapısı’nda,
Niğde-Bor’da, Tunceli-Hozat’ta, ManisaAlaĩehir’de ve İstanbul-Rumeli Feneri kö-
yünde makamı bulunan Sarı Saltuk’un menkıbevi hayatı sözlü kültür ortamında devam
etmektedir. Bu çalıĩmada Sarı Saltuk’un
Türkiye’deki makamları ve sözlü geleneğe
yansıması incelenecektir.
Anahtar Kelimeler: Sarı Saltuk, Bursa-
İznik, Diyarbakır-Urfa Kapısı, Niğde-Bor,
Tunceli-Hozat, İstanbul-Rumeli Feneri, Sarı
Saltuk Makamları.
1 Kocaeli Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Türk
Dili ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı Doktora Öğrencisi.
ABSTRACT
Sarı Saltuk who lived in the second half
of 13th century and gained a big reputation in the Balkans and Anatolia is one of the
caliphs of Hacı Bektaĩ Veli. The legendary
life story of Sarı Saltuk who has sanctuaries
in Iznik-Bursa, the gate of Diyarbakır-Urfa,
Bor-Nigde, Hozat-Tunceli, Alaĩehir-Manisa
and Rumelia Lighthouse-Istanbul continues
to be told in the area of oral culture. In this
paper, we will discuss the sanctuaries of Sarı
Saltuk in Turkey and their refl ection on oral
tradition.
Key Words: Sarı Saltuk, İznik-Bursa, the
gate of Diyarbakır-Urfa, Bor-Niğde, HozatTuceli, Rumelia Lighthouse- Istanbul, the
sanctuaries of Sarı Saltuk.
Giriĩ
Tarihi kaynaklarda1263-1264 yılında taht mücadelesini kaybeden II. İzzeddin Keykâvus’un maiyetinde bulunan ve
Dobruca’ya göç eden Çepni adlıbir Türkmen boyunun reisi(Ocak, 2002: 65-66) olarak
tanınan Sarı Saltuk, gaza ve cihat anlayıĩını
292
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
sürdüren bir gazi- derviĩ olarak karĩımıza
çıkmaktadır.
Sarı Saltuk bir gazi-derviĩ olarak ilk zaviyesini Babadağı’nda kurmuĩtur; burası
onun kurduğu ilk ĩehir, ana üssü olmuĩtur.
Sarı Saltuk; Balkanlar’da din, dil ve ırk
ayrımı yapmadan insanlığa hizmet ettiği
için hem bir aziz, hem de bir derviĩ olarak
tanınmıĩtır. Ĩemsettin Sami, Kâmûsu’l- A
lâm’da bu duruma dikkati çeker: “Hacı
Bektâĩ Veli(Kaddese sırrahu) hazretlerinin
hâlifesinden olup , medfeni mechûl olmala
tarîkat-ı Bektâĩiyye sâdegân-ı dervîĩânı Korfa cezîresindeki Aya İsperidon‘uñ kadîdine
ve Ohri gölü kenârına bir manastırda bulunan Sent Na’um’uñ mezârına Sarı Saltuk
Baba’nın kadîd û merkâdı nazarıyla bakarak ziyaretlerine giderler. Bu zât an-asl çoban iken ra i inâm iderken velî müĩârûn
ileyhüñ çile- hânesine takarûb itmekle
kerâmetini gördiğinde koyunlarını terkle
havâss-ı mürîdânî zümresine vâsıl olmıĩ
idi.”(Sami, 1996:2916). Böylelikle Korfu’daki
Aziz Spiridon ve Ohri’deki Aziz Naum makamları aynı zamanda Sarı Saltuk makamları olarak bilinir.
Saltuk-nâme’de Sarı Saltuk’un on iki
mezarı olduğu belirtilmektedir. Bu mezarlar, Sarı Saltuk’un ölümünün ardından beylerin ve kralların mezarına sahip çıkmak istemeleri sonucu oluĩmuĩtur. Sarı Saltuk’un
vasiyeti üzerine on iki tabut hazırlanmıĩ, her
bir tabut Sarı Saltuk’un mezarına sahip olmak isteyen bir krala teslim edilmiĩtir. Sarı
Saltuk’a ait on iki mezar bu ĩekilde ortaya
çıkmıĩtır.
Evliyâ Çelebi’nin Seyahatnâme’sinde,
Sarı Saltuk’un yedi tabut yaptırılmasını vasiyet ettiği; yani yedi yerde mezarının olduğu
söylenmektedir(Parmaksızoğlu, 1984: 78).
Hacım Sultan Velayetnâmesi’nde kırk
tabut yapılmasını vasiyet ettiği yazılıdır.
(Öz, 1996: 118)
Hacı Bektaĩ Velayetnâmesi’nde ise
“Bana muhip olanlarınız birer tabut yaptırsın, koyup gitsin, birbirinizle çekiĩmeyin,
ben hepinizin tabutunda bulunurum”diye
vasiyet ettiği belirtilir(Gölpınarlı, 1990: 47).
Faik Bulut, Sarı Saltuk’un Balkanlar,
Rumeli ve Anadolu’da toplam kırk yerde
mezar ve makamının bulunduğunun söylendiğini yazar(Bulut, 2003: 40-60).
Gülağ Öz, Sarı Saltuk’un tekke ve türbesinin Dobruca-Babadağı’nda olmasına kar-
ĩın, Anadolu ve Balkanlar’da adına yapılmıĩ
birçok makamı olduğunu söyler; bunların
bulunduğu bölge ve yerleri ĩöyle açıklar:
“Anadolu’da:
Tunceli-Hozat, Akören Köyü
Diyarbakır-Kent merkezi
Bor- Merkez
İznik-Merkez
İstanbul-Rumeli Feneri içinde
Babaeski(Bulgaristan-Iĩpulyla yok edildi)
Balkanlar’da:
Mostar-Yugoslavya
Ohri-Makedonya
Dobruca-Babadağ
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
293
Pes-Yugoslavya
Bivania-İsveç
Pezevina-Bohemya
Moskova.”(Öz, 1996: 118)
Ayrıca Abdülkadir Sezgin, bir makalesinde Aydın’ın Karpuzlu ilçesinin Antikalinda köyünde bir Sarı Saltuk türbesi oldu-
ğunu belirtmiĩtir(Sezgin, 1998: 457-508).
Erdoğan Aslıyüce, “Türkistan’dan
Anadolu’ya Alp-Erenler” adlı kitabında
Kırklareli’nin Babaeski ilçesinde, Fatih Camii önünde bir Sarı Saltuk kabrinin bulunduğunu belirtmiĩ, bu bilgiye bir de fotoğraf
eklemiĩtir(Aslıyüce, 2002: 98-110).
Hasluck, “Bektaĩilik Tetkikleri” adlı
eserinde Sarı Saltuk’un mezarı ile ilgili ĩunları yazmıĩtır:
“Ölmeden önce aziz cesedinin yedi sandukaya konulmasını emretmiĩ. Çünkü yedi
kralın ona sahip olmak için birbirleriyle mü-
cadeleye gireceklerini söylemiĩtir. Azizin
kalıntısına sahip olmakla kutsallaĩma uman
yedi ülke olarak ĩunlar kaydedilmektedir:
1- Moskovya: Burada aziz Söyti
Nikola(Aya Nikola) adıyla büyük
bir itibar görmektedir.
2- Lehistan: Buradaki Dangıç’da bulunan mezarı büyük kalabalıklar tarafından ziyaret edilmektedir.
3- Bohemya: Burada Pzzonya’da bir tabutu gösterilmektedir.
4- İsveç: Burada Bivonya’da mezarı
bulunmaktadır.
5- Edirne: Bu ĩehir civarında
(Babaeski’de) baĩka bir mezarı vardır.
6- Moldovya(Boğdan): Burada Baba
Dağı’nda bir mezarı gösterilmektedir.
7- Dobruca: Yedinci mezarı bulunduran Kalyakra Tekkesi de burada bulunur.
Hristiyan beldelerinde Sarı Saltuk, genellikle Aya Nikola adı altında pek çok
hürmet görmekte, Hristiyan keĩiĩleri onun
himayesi ve ruhâniyeti altında sadakalar
toplamaktadır” (Hasluck, 2000: 93).
Sarı Saltuk’un çeĩitli yerlerde mezarının bulunması Saltukname’de yer alan ĩu
rivayete dayandırılır: Sarı Saltuk, beylerin ve
kralların mezarına sahip çıkmak isteyeceklerini söyleyerek her isteyene verilmek üzere birer tabut hazırlamalarını vasiyet eder.
Sarı Saltuk’un mezarını kendi ülkesinde
bulundurmak isteyenler, kendilerine verilecek tabutta Sarı Saltuk’un vücudunu görecektir. Vasiyete göre adamları Sarı Saltuk’u
yıkayıp, kefenleyip, çerağının yanına getirirler. Ayrıca isteyen beylere verilmek üzere
on bir tabut hazırlarlar. Çünkü Sarı Saltuk
ölümünden sonra on iki yerde makamının
olacağını kendilerine söylemiĩtir. Çevredeki beylerden ve krallardan her isteyene bir
tabut verilir. Tabutu alan, Saltuk’un cesedinin kendisinde olduğunu görür ve ülkesine
dönerek cenazeyi defneder(Akalın, 1990:
301). Sarı Saltuk’un gerçek mezarının ise
kendisi için ana üs konumundaki Dobruca-
294
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
Babadağı olduğu ĩeklinde bir kanı mevcuttur. Öyle ki Evliyâ Çelebi, Babadağı ĩehrini
betimlerken ismini orada gömülü olan Sarı
Saltuk’tan aldığını belirtir(Parmaksızoğlu,
1984:85). Dobruca’daki Sarı Saltuk Türbesi
Tulca vilayetine bağlı Babadağ kasabasının
merkezinde; halen ayakta kalabilen Gazi Ali
Paĩa Camii’nin yaklaĩık iki yüz metre batı-
sında yer almaktadır(Önal, 2000:33).
Sarı Saltuk’un Türkiye sınırları içerisinde Bor, Diyarbakır, Hozat, İznik, Rumeli
Feneri’nde ve Manisa’nın Alaĩehir ilçesi Ye-
ĩilyurt beldesinde makam ve türbeleri bulunmaktadır.
Niğde-Bor’daki Sarı Saltuk
Makamı
Bu makam Niğde ili Bor ilçesinde,
kaymakamlık binası karĩısında, Saltuknâme’nin bir nüshasının da bulunduğu Halil
Nuri Yurdakul Kütüphanesi ile aynı cadde
üzerindedir. İnsanların türbe olarak ziyaret
ettiği bu yapı Nesâyih-i Amme adlı risâlenin
yazarı Mahmud Recai Efendi’ye göre bir
türbe olmayıp bir makam-ı ĩeriftir.Yapılıĩ
tarihi belli olmayan yapı, dörtgen üzerine
sekizgen ĩeklinde taĩ kaplamadır(Kalafat,
1999: 159). İçerisinde sandukadan baĩka bir
ĩey yoktur.
“Geçmiĩten Günümüze Bor” adlı eserde
belirtildiğine göre Sarı Saltuk Türbesi’nde
bulunan sandukanın yanına uzatılmıĩ
Selçukî tarzda iki mermer kitâbe mevcuttur.
Bu kitâbeler aynı tarihlerde farklı kiĩiler tarafından yazılmıĩtır. Kitâbelerden biri:
“Merhum mağfûr sahib tâbe sarehu
Sene isneyn sittin ve sebâ mie”
Türkçesi: “Allah acısın, suçları bağıĩ-
lanmıĩ olsun. Sahibinin toprağı bol ve pâk
olsun. Tarih: 762 H.(1360 M.).”
Diğer kitâbe:
“Tâbe sarehu sene tisa sebin ve sebâ mie”
Türkçesi: “Toprağı bol ve pâk olsun. Tarih: 779 H. (1377 M.).”
Sandukanın baĩ tarafında bulunan
kitâbede ise ĩunlar yazılıdır:
“Bu kabrin sahibi nâmı olupdur .........
(kırık)
Ki zâhirdir makamı harabe müĩerref olmuĩtu
Yapan Hacı Mehmed bin İvazdı
Halimzâdeler nâmı
Hezârı görücek anı Hayâlî derdi tarihin
Mehâlatında azm idüb umandı avn-i
Rahmânî
Bu tamire olur tarih ĩeha âsâr-ı suphânî
Kiler kethüdâsı zâdeler ruhu için Fatiha.”
“Ĩeha âsâr-ı suphânî” sözlerinden ebced
hesabı ile 306+702+131=1139 H. (1701 M.)
tarihi elde edilmektedir. Bu tarih türbenin
ikinci tamirini göstermektedir.
Toplam dört kez tamir edilen
ziyaretgâhın giriĩinde ĩu levhalar asılıdır:
“Büyük mürĩîd, mutasavvuf,
Mücahid Avrupa Fatihi Saltuknâme’nin
Yazarı Seyyid Ĩerif Gazi
Sarı Saltuk Hazretlerinin Türbesi.
M. XIII. asır.”
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
295
Yine bir baĩka levhada Ahmed
Kuddûsî’nin ĩu dizeleri yazılıdır:
“Belde-i Bor’daki Saltuk Türbesi
Kim Ziyaret etse kalmaz Kûrbesi
Ahmed Kuddûsî Hz.”
Bor’da Sarı Saltuk’un mezarından çıkıp
düĩmana karĩı Erzurum’da savaĩmıĩ bir
komutan olduğuna inanılır(K1:Kılıçarslan).
Makamı ziyaret amacıyla özellikle cuma
günleri sıklıkla ziyaret edilir. Niğde-Bor
yolu üzerinde olması dolayısıyla yolu dü-
ĩenler de burayı ziyaret etmektedirler(K1).
Ziyarete gelenler arasında kadınların sayısı-
nın çokluğu dikkat çekicidir.
Diyarbakır’daki Sarı Saltuk
Makamı
Diyarbakır ĩehir merkezinde, Urfa
Kapısı’nın iç tarafında, Gülĩenîler Tekkesi
olarak bilinen yapılar topluluğunun içinde;
giriĩin hemen sağında yer alır. Külliyede halen ibadete açık bir mescit bulunmaktadır.
Bazı cephelerinde yazılar bulunmasına kar-
ĩın yapım tarihi, kim tarafından yaptırıldığı
ve mimarı belli değildir.
Gülĩenîler Tekkesi olarak tanınan yapı-
lardan günümüze yalnız Sarı Saltuk Türbesi
ulaĩabilmiĩtir. Mimarî özelliği ve süslemeleriyle Diyarbakır türbeleri arasında önemli yeri olan Sarı Saltuk makamı, tamamen
kesme taĩlardan yapılmıĩtır. Sekizgen bir
gövde kısmı, yüksek bir kasnağı, kiremitle
örtülü piramidal bir külâhı bulunmaktadır.
Dıĩtan piramidal bir örtü sistemine karĩılık
içerde kubbe kullanılmıĩtır. Dıĩ görünüĩe
hareket kazandıran öğelerin baĩında, siyahbeyaz taĩ sıralı kapı ve pencere kemerleri
gelmektedir. Bunun dıĩında yer yer kare bir
çerçeve içinde siyah-beyaz taĩlardan elde
edilmiĩ, kufî yazılar dikkati çekmektedir. Bu
yazılardan birinde “saadet-bâd”, diğerinde
“Birabbil-ibâd”yazıları okunmaktadır. Ayrıca bunların üstünde, gövdeyle kasnağı
ayıran mukarnaslısilmenin altında, beyaz
taĩlara yazılmıĩ uzun bir yazı ĩeridi vardır.
Bu mukarnaslı yazı ĩeridi, yapının dikine
çizgilerini biraz zayıfl atmakta, kasnağa ge-
çiĩte bir hareket öğesi oluĩturmaktadır.
Türbenin içerisinde ise bir sanduka bulunmaktadır; ancak yatanın kimliğini verecek bir yazıya rastlanmamaktadır. Ayrıca gü-
neyde bir mihrap niĩi bulunmaktadır(Sözen,
1971: 169-170).
Sarı Saltuk, halk tarafından Sarı Sadık ile
karıĩtırılmaktadır. Sarı Sadık, Sarı Saltuk’un
soyundandır. İsmi Sadık Ali’dir. Ĩeyh Sadık Ali Efendi, Diyarbakır’da yetiĩmiĩtir.
Babası Diyarbakır’ın zenginlerindendir. Bir
gün babasının dükkânında çalıĩırken Pîr İbrahim Gülĩenî dükkânın önünden geçmiĩ
ve Ali’ye nazar etmiĩtir. Bu olaydan sonra
Sadık Ali Efendi, Pîr İbrahim Gülĩenî’nin
talebesi olmuĩtur.Sadık Ali Efendi’nin babası daha sonra tüm malını vakfetmiĩtir.
Babasının ölümünün ardından Ali, ĩeyhini
görmek üzere Mısır’a gitmek isterken rüyasında ĩeyhinin İstanbul’da olduğunu görmüĩ ve İstanbul’a gitmiĩtir. Bunun üzerine
Pîr İbrahim Gülĩenî onun sadakatini takdir
etmiĩ, ‘Aferin Ali. Sen Sadık imiĩsin.’ demiĩ,
bundan sonra adı Sadık Ali Efendi kalmıĩtır.
296
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
1553(961 H.) yılında ölmüĩtür(Korkusuz,
1997: 195-197).
Yörede sözlü gelenekte Sarı Saltuk’un
gaza ehli olduğuna inanılmaktadır. Türbeyi
temizlemeye gelen Neslihan Demir ise Sarı
Saltuk’un zamanında Diyarbakır’da bir subay olduğunu söylemiĩtir.(K2)
Diyarbakır’daki Sarı Saltuk makamı da
bereket ve keramet kaynağı olarak görüldü-
ğünden bölge halkı tarafından sık sık ziyaret edilmektedir.
Tunceli-Hozat’taki Sarı Saltuk
Makamı
Tunceli’nin Hozat ilçesi için Sarı
Saltuk’un önemi büyüktür. Diğer bölgelerdeki makamlardan farklı olarak burada
Alevi-Bektaĩi geleneğe bağlılık ön plandadır. İlçede Sarı Saltuk adıyla bilinen ocak,
Tunceli’deki on iki ocaktan biridir ve bölge
Aleviliğinin önemli yapı taĩlarındandır.
Tunceli ili, Hozat ilçesi merkezinin sekiz km kuzeyindeki 2276 rakımlı Sarı Saltuk Tepesi’nde aynı adla anılan bir makam
bulunmaktadır. Tepenin güney ve güneybatısındaki Karaca ve Akviran(Akören)
köylerinde Sarı Saltuk adını taĩıyan aileler
yaĩamaktadır(Sevgen, 55-77).
Sarı Saltuk Dağı’nın zirvesinde bulunan
ziyaretgâh, bir mezar ve bir aĩ piĩirme yerinden oluĩmaktadır. Sarı Saltuk’un mezarı
harç kullanılmadan üst üste dizilmiĩ taĩlardan yapılmıĩ; üstüne birbirine çatılmıĩ kuru
ağaç dalları konulmuĩtur. Sözlü gelenekte
Sarı Saltuk’un üzerinin toprakla örtülmesini istemediği için ağaç dallarıyla örtüldüğü
anlatılmaktadır. Mezarın baĩucunda yer
alan demir bir direğin ucunda bir hilâl bulunmaktadır. Mezarın dört tarafında mum
yakılabilmesi için taĩtan özel bölümler yapılmıĩtır.Mezarın birkaç adım ilerisinde üst
üste dizilmiĩ taĩlardan yapılmıĩ aĩ piĩirme
yeri bulunur; bu yapının da üzeri kuru ağaç-
larla örtülüdür. Aĩ piĩirme yerinin dıĩ duvarında iki büyük taĩ yer almaktadır. Dilek
dilemek için taĩ yapıĩtırılan iki büyük taĩtan
birinde 1371 tarihi okunmaktadır.
Ziyaretgâhın yer aldığı zirvenin aĩa-
ğısında eski bir çeĩme yer almaktadır. Bu
çeĩmenin suyu, yeni yapılmıĩ çeĩmeye nakledilmiĩtir.Ziyaretgâhta, aĩ piĩirme yerinin
hemen önünde Hozat Kaymakamlığı’nın
dikmiĩ olduğu bir levha bulunmaktadır.
Hozat’taki Sarı Saltuk makamı, en çok
perĩembe günleri ziyaret edilmektedir. Bu
ziyaretlerin ĩehir dıĩı ve yurtdıĩından gelenlerle yaz aylarında daha da arttığı görülmektedir.Ziyaretgâhta halkın aĩağıdaki uygulamaları gerçekleĩtirdikleri görülmektedir:
- Ziyaret esnasında evde piĩirilen
kömbe adı verilen yiyecek dağıtılır.
- Elma, karpuz, kavun, bisküvi, kutu
meyve suyu ikram edenlere rastlanmakta ve adak sahipleri “çıralık” denilen paraları dağıtmaktadır.
- Türbede, mezar çevresinde ve aĩ
piĩirme yerinde, ocakta mum yakılmaktadır.
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
297
- Türbede kurban kesilmektedir(Yö-
rede bu ziyaretgâhlarda kesilen
kurban etleri tuzlanıp kurutularak
özellikle ĩehir dıĩı ve yurtdıĩından
gelenler tarafından gelemeyen aile
üyelerine götürülmektedir).
- Türbede dilek dilemek için taĩ yapıĩtırma pratiği vardır.
- Yine ziyaretgâhta bulunan çeĩmeden
alınan sular pet ĩiĩelere konulup ĩifa
niyetine evlere götürülmektedir.
- Ziyaretgâhtan toprak alanlar ve çiçek
toplayanlar bulunmaktadır. Türbeden
alınanlar son derece titiz ve saygın bir
ĩekilde muhafaza edilmekte; özellikle
ĩehir dıĩı ve yurtdıĩından gelenlerce
kutsal sayılmaktadır.
- Türbe ziyareti bittikten sonra eve
dönenlerin bir kısmı üzerlerine bulaĩan mübarek toprağı, tozu silkeler,
yıkanırlar. Çoğu zaman yıkanılan
bu suyun temiz bir yere dökülmesi
uygun görülür.
- Türbe ziyaretinden dönenler, ziyarete gitmeyenlerce saygıyla karĩılanır,
ziyaretlerinin kabul edilmesi temenni edilir.
- Eskiden türbede konakladığı; ancak
zamanla bu uygulamanın son bulduğu; ziyarete oruç tutarak ve yalın
ayak gelenlerin olduğu söylenmektedir. Tüm bu yapılanlar itikata bağ-
lıdır.(K3)
Bursa-İznik’teki Sarı Saltuk
Makamı
İznik ilçe merkezinde, Lefke Kapısı dı-
ĩında, kapıya tahminen yedi yüz metre mesafede, Cevdet Hersekli adlı kiĩinin üzüm
bağının içerisindedir(Akalın, 1998: 18).
Türbenin 14. asırda yapıldığı düĩünülmektedir. Türbe, kare planlı olup pandantif
geçiĩli kubbe ile örtülüdür. Köĩelerde L bi-
çimli pâyelerle oturtulmuĩ yuvarlak kemerlerle sınırlandırılmıĩtır.
Kemerlerin üzengi taĩı hizasında gergiler vardır, saçak altı iki sıra testere diĩi ile
süslenmiĩtir. Pâyelerin arası sonradan 0.60
metre yükseklikte duvarlarla örtülmüĩtür.
Kubbe, dıĩtan kiremit örtülüdür. Kemerler bir sıra taĩ, üç sıra tuğla ile örülmüĩ, taĩ
aralarına dikine tuğla konulmuĩtur. İçinde
doğu-batı yönünde bir mezar vardır. Ayaktaĩında bitki motifl eriyle bezeli bir âyet-i kerime iĩlidir(Kargıner, vd. 1963,57).
Ĩükrü Halûk Akalın, 1963 yılındaki
tadilata kadar türbenin üzerinin açık olduğunu belirtmektedir. Cevdet Hersekli,
dedesi Mehmet Hersekli’den dinlediğine
göre, Sarı Saltuk, “Türbemin her tarafı açık
olsun rüzgâr alsın, üzeri açık olsun rahmet
yağsın.”diye vasiyette bulunmuĩtur(Akalın,
1998: 19).
Türbenin içinde bulunduğu ba-
ğın giriĩinde, ĩu yazının yer aldığı levha
bulunmaktadır:“Sarı Saltuk MakamıMadde
ve mânâ âleminin velî ve mürĩîdi, dünyaya
Müslümanlığı, Türklüğü tanıtan büyük mü-
298
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
tefekkir ve Türk kumandanı. Doğum: 1260
Ölüm: 1340”
Yörede burada yatan kiĩinin kâfi re karĩı
savaĩmıĩ bir er olduğuna inanılmaktadır:
“İznik’i alamıyorlar Bizanslılar’dan. Üç
kiĩi papaz kıyafetinde kalenin içine giriyorlar; belirli yerleri keĩfediyorlar. Yukarda havuz vardır; üstü kapalı onun; ordan giriyorlar. İĩte Sarı Saltuk kâfi rlere karĩı savaĩıyor.
Ĩehit oldu veya ölümü geldi, burda Lefke
Kapı dıĩında gömüldü.”(K4).
İznik’teki bu makam, İznik ve çevresindeki halk tarafından saygıyla ziyaret edilmektedir.Yöredeki kadınlar tarafından genelde cuma günleri ziyaret edilmektedir.
İstanbul-Rumeli Feneri’ndeki Sarı
Saltuk Makamı
İstanbul Boğazı’nın Karadeniz’e açı-
lan en uç iki noktasından biri olan Rumeli
Feneri’ndeki fener binasının içerisinde Sarı
Saltuk’a ait bir ziyaretgâh bulunmaktadır.
Rumeli Feneri, 15 Mayıs 1856 günü karĩı
kıyıdaki Anadolu Feneri ile birlikte hizmete
girmiĩtir. Karadeniz’e dik inen bir tepenin
üzerinde yapılmıĩ olan fenerin giriĩ katında, merdiven dairesinin hemen sağındaki
ziyaretgâhta bir sanduka bulunmaktadır.
Fener kulesi otuz metre yüksekliğinde olup
üç kademe ĩeklinde inĩa edilmiĩtir.
Rivayete göre ilk inĩa ediliĩi sırasında
fener kulesinin üst üste birkaç kez yıkılması
üzerine, burada bir türbe olduğu, ama zamanla yıkıldığı, bu nedenle kulenin yükseltilemediği söylentileri yayılmıĩ; Fransızlar
da halkı memnun etmek için önce yatırın
bulunduğu türbeyi yeni baĩtan inĩa etmiĩler,
sonra kaleyi örmeye baĩlamıĩlardır(Tutel,
t.y.: 354).
Ziyaretgâhta, sandukanın olduğu bölme
ve oturup dua etmeye elveriĩli bölüm olmak
üzere iki bölme vardır. Sandukanın baĩucunda, duvara dayalı bir ĩekilde bir kitâbe
bulunmaktadır; kitâbede ĩunlar yazılıdır:
“Hüvel bâkî
Kutbu’l-ârifi n gavsu vasilin
Hazret-i Hacı Bayram-ı Velî
kaddese(sırrıhû)
Evlâd-ı kirâmlarından Sarı Saltuk
Hazretlerinin merkâd-ı ĩerifi ne el fatiha
Sene 1204(Hicri)”
Arapça kitâbenin tercümesi bu ĩekilde
yapılmıĩ ve duvara asılmıĩtır.Yine türbenin
duvarında ĩu yazı göze çarpmaktadır:
“ Karadeniz’den gelen, Karadeniz’e çı-
kan gemiler yönlerini bulmak için bir ıĩık
ararlar. Bu ıĩık Rumeli Feneri’nin gemicilere
huzur veren ıĩığıdır. İnsanlar da bazen gö-
nül ferahlığı için böylesi bir huzur ıĩığı ararlar. İĩte Rumeli Feneri’nin içinde bulunan
Sarı Saltuk Dede’nin kabri insanlara bu huzur yolunu göstermektedir. Rumeli’deki balıkçıların denize açılmadan önce dua ederek
denize çıkmak için izin aldıkları, çocuğu olmayan kadınların çare bekledikleri, astımlı
hastaların ĩifa kapısı olan kabirde Horasan
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
299
erenlerinden Sarı Saltuk Dede yatmaktadır.
Dede’nin Ahmet Yesevi Hazretleri’nin halifesi Hacı Bektaĩi Velî’nin himayesine aldığı
bir din büyüğü olduğu, Hacı Bektaĩi Velî ile
Müslümanlığın yayılması için cihada çıkan
Saltuk Dede’nin 7 krallıkta yüz binlerce ki-
ĩiyi İslâmiyet’e davet ettiği bilinmektedir.
Dobruca Krallığı’na İslâmiyet’i kabul ettirmesi halk dilinde ĩöyle anlatılır:
İKİMİZİ DE KAZANA KOYUN
Sefer sonunda Lehistan’dan Dobruca
Krallığı’na kadar gelen Sarı Saltuk, kralı
İslâmiyet’e çağırır.Dobruca Kralı, memleketine dehĩet saçan ejderhayı öldürürse
İslâmiyet’i kabul edeceklerini söyler. Saltuk bu teklifi kabul eder. Ejderhanın yerini göstermesi için yanına bir papaz alarak
yola çıkar. Sarı Saltuk ejderhayı öldürür.
Geri dönerken papaz ejderhanın kulaklarını ve dilini keserek yanına alır ve kralına
ejderhayı kendisinin öldürdüğünü söyler.
Kral da kendi papazına inanır. Bunun üzerine Sarı Saltuk krala dönerek ĩöyle der: ‘Ey
Dobruca’nın efendisi; ejderhayı öldürmek
keramettir. Eğer papazınızın kerameti varsa
ikimizi de ayrı kazanlara koyun, kazanları
kaynatın. Hangimiz yalan söylüyorsa belasını bulsun.’ Kazanlar kaynatılır. Bu sırada
ilâhî bir kudretle Anadolu’dan bu hali gören
Hacı Bektaĩi Velî, himayesindeki Saltuk’a
‘Allah yardımcın olsun’ diye niyaz eder. İĩte
o anda kaynayan sular serinlemeye baĩlar.
Kazandaki su Sarı Saltuk’a güç verir. Kazanlar açıldığında Saltuk’a bir ĩey olmadı-
ğını gören Dobruca Kralı, İslâmiyet’in gü-
cüne inanır ve tebâsıyla birlikte Müslüman
olur. Yaklaĩık 80 yaĩlarında öldüğü bilinen
Dede’nin kabri bugünkü Rumeli Feneri’nin
olduğu yere yapılır.”
Bu yazının hemen yanında da ĩu ĩiir yer
alır:
“Rum diyarını fetheden ey gerçek velî
Tahta kılıç tutar kudretten eli
Âlemlerin kutbu Ĩahı Sarı Saltuk Kızıl Deli
Zahirde batında gel imdat
Türbene hizmet eder nice erler
Refi kindir üçler beĩler
Taksimatta sana düĩer müĩkül iĩler
Sarı Saltuk Kızıl Deli gel yetiĩ
Dursun Kars”
Selahattin Üzeyir, fenerin içine Sarı Saltuk
Türbesi’nin yapılıĩını ĩöyle anlatmaktadır:
“Eski yaĩlı adamlar anlatırdı. Bunun
ĩöyle bir hikâyesi olmuĩ; bunun altında bir
bina daha var. Feneri orda inĩa ediyorlar.
Sabahleyin gelip bakıyorlar yıkılmıĩ, bir
araĩtırma yapıyorlar. Fransızlarla İtalyanlar
yapıyor bu feneri, araĩtırıyorlar orada bir
yatır çıkıyor. O yatırın olduğu yere de bunu
inĩa ediyorlar, sonra da kalıyor bu.”(K5).
Eyüp Demir, eskiden balıkçıların denize
açılmadan önce türbeye gelip dua ettiklerini,
Sarı Saltuk’tan izin istediklerini belirtmiĩtir.
(K6)
Ayrıca fener içindeki makam çocuk
sahibi olmak isteyenler, evlenmek isteyen
genç kızlar ve bir dileği olanlar tarafından
ziyaret edilmektedir.
300
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
Sonuç
Hacı Bektaĩi Veli’nin halifelerinden olan
Sarı Saltuk’un Anadolu ve Balkanlar’da çok
sayıda türbe ve makamı bulunmaktadır. Bu
türbelerin bazıları Müslümanların yanı sıra
Hristiyanlarca da kutsal kabul edilmektedir.
Sarı Saltuk’un türbe sayısının yedi veya
on iki olması anlamlıdır. Bu sayılar formülistik sayılardır. Yunus Emre’nin, Pir Sultan’ın,
Karacaoğlan’ın da birçok yerde mezarı olduğunu biliyoruz. Halk, kendi için önemli
olan bu ĩahsiyetlerin kendi yakınında, kendi toprağında olmasını istemektedir. Bu anlamda Balkanlar’a ilk ayak basan, Doğu-Batı
arasında köprü olan Sarı Saltuk’un birçok
yerde türbe ve makamının olması ĩaĩılacak
ĩey değildir. Yine on iki yerde Sarı Saltuk’un
türbesinin bulunduğunun düĩünülmesi on
iki sayısının Aleviler’de kutsal sayılmasından kaynaklanabilir.
Sarı Saltuk denince akla Balkanlar
gelmektedir; bu doğrudur. Asıl yoğunlaĩtığı bölge Balkanlar’dır. Ancak Sarı
Saltuk’a İstanbul Boğazı’ndan Tunceli’yeve
Diyarbakır’a kadar Anadolu’nun her yerinde sahip çıkılmaktadır.
KAYNAKÇA
AKALIN, Ĩükrü Haluk. (1998). “Sarı
Saltuk’un Türbe ve Makamları Üzerine”,
I.Uluslararası Türk Dünyası Eren ve
Evliyâları Kongresi Bildirileri. Ankara.
ASLIYÜCE, Erdoğan. (2002). Türkistan’dan
Anadolu’ya Alp-Erenler. İstanbul.
ATLI, H. Emin. (1999). Geçmiĩten Günümüze
Bor.b.y.
BULUT, Faik. (2003). “Arnavutluk BektaĩileriKardeĩlik Tekkesi”, Atlas Dergisi, S.128.
Kasım 2003.İstanbul.
GÖLPINARLI, Abdülbaki. (1990). Menâkıb-ı
Hacı Bektaĩ Veli-Vilayetnâme. İstanbul.
HASLUCK, F.R. (2000).Bektaĩilik Tetkikleri.
Ankara.
KALAFAT, Yaĩar. (1999). “Bektaĩi Türbeleri”,
Hacı Bektaĩi Veli Sempozyum Bildirileri.
Ankara.
KARGINER, Ĩefi k-KERESTECİ, KemalALTINÖLÇEK, Emin-SAVAĨ, Erdoğan.
(1963).İznik NİCAEA. İznik. b.y.
KORKUSUZ, M. Ĩefi k.(1997).Tezkire-i
Meĩâyih-i Amid(Diyarbakır Velîleri).
İstanbul.
OCAK, Ahmet Yaĩar. (2002). Sarı Saltık
Popüler İslâm’ın Balkanlardaki Öncüsü.
Ankara.
ÖNAL, M. Naci. (2000). “Romanya
Dobruca’sında Yedi Türbe”, THKA.
Ankara.
ÖZ, Gülağ. (1996). Aleviliğin Tarihî Kökleri
ve Anadolu Erenleri. Ankara.
PARMAKSIZOĞLU, İsmet. (1984).Evliyâ
Çelebi Seyahatnâme(Rumeli-Solkol ve
Edirne). Ankara.
SAMİ, Ĩemsettin. (1996). Kâmûs’ul A’lâm C.
IV, (tıpkıbasım). Ankara.
SEVGEN, Nazmi. “Sarı Saltuk”, Yol Dergisi,
S.20. Ankara.
SEZGİN, Abdülkadir. (1998). “Eren ve Evliyâ
Kavramının Dinî, Tarihî, Folklorik İzahı
ve Eren İnancı Üzerine Düĩünceler”,
I. Uluslar Arası Türk Dünyası Eren ve
Evliyâları Kongresi Bildirileri. Ankara.
SÖZEN, Metin. (1971). Diyarbakır’da Türk
Mimarîsi. İstanbul.
TUTEL, Eser, “Rumeli Feneri”, Dünden
Bugüne İstanbul Ansiklopedisi,C. VI.
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
301
1994.
Sözlü Kaynaklar
K1: Aydın KILIÇARSLAN, Yaĩ:36,Doğum
Yeri: Aksaray, Eğitim: İlkokul.
K2: Neslihan DEMİR, Yaĩ: 70, Doğum Yeri:
Diyarbakır, Eğitim: Yok.
K3: Haydar SARISALTIK, Doğum Tarihi:
1933, Doğum Yeri: Tunceli, Eğitim: Okuryazar.
K4: Ali KOÇ, Yaĩ: 85, Doğum Yeri: İznik,
Eğitim: Yok.
K5: Selahattin ÜZEYİR, Doğum Tarihi:1940,
Doğum Yeri: Rumeli Feneri, Eğitim:
İlkokul.
K6: Eyüp DEMİR, Yaĩ: 33,Doğum Yeri:
Rumeli Feneri, Eğitim: Ortaokul.
302
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
303
1. Dergiye gönderilecek yazılar, Word( 7 veya
8 üstü versiyon, IBM uyumlu ) programında
yazılmıĩ olmalıdır.
2. Yazılar Times New Roman karakterinde, 12
punto ve bir buçuk satır aralığıyla yazılmalı-
dır. Yazılar sayfanın bir yüzüne basılı bir ĩekilde, elektronik posta ile teslim edilmelidir.
3. Makalede sayfa sınırlaması yoktur. Makalelerin en fazla 250 kelime Türkçe ve İngilizce
özetleri de yazıyla gönderilmelidir. Özette,
araĩtırmanın kapsamı ve amacı belirtilmeli,
kullanılan yöntem tanımlanmalı ve ulaĩılan
sonuçlar kısaca verilmelidir.
4. Yazıda paragrafl ar girintili olmalı; ancak girintiler için “sekme” veya “boĩluk” tuĩları
kullanılmamalıdır. Paragraf özelliklerinden
ayarlama yapınız.
5. Yazar ismi ya da isimleri makalede değil makaleye iliĩtirilecek kapak sayfasında yer almalıdır. Bu kapak sayfasında, yazar isimleri
dıĩında metin baĩlığı, yazarın adresi, telefonu, varsa elektronik posta ve faks numarası
yer almalıdır.
7. Hakem raporları doğrultusunda yazarlardan, yazılarında bazı düzeltmeler yapmaları
istenebilir.
8. Yazının yayımlanması konusunda son karar
dergi yayın kuruluna aittir. Yayın kurulu kararına iliĩkin bir mektup, hakem değerlendirmelerinin birer fotokopisi ile birlikte en kısa
sürede yazarlara gönderilir.
YAZILARIN GÖNDERİLECEĞİ ADRES
ALEVİLİK ARAĨTIRMALARI DERGİSİ
Adres: 1201 Sokak No: 55 Ostim-ANKARA
Tel: 0.312 267 35 51
Belge Geçer: 0.312 267 35 59
Elektronik Posta:
info@alevilikarastirmalaridergisi.com
KAYNAKLARIN DÜZENLENMESİ
1. Makalede kaynaklardan yapılan atıfl ar metin
içi dipnot yöntemi ile gösterilir. Metin içi dipnotta parantez açılarak yazarın veya yazarların soyadı, atıf yapılan kaynağın yayın tarihi,
alıntının yapıldığı sayfa numarası gösterilir.
2. Orijinal makalede atıf yapılan dipnotun sahibi isim olarak dillendiriliyorsa ayrıca parantez içi dipnotta isim soyad bilgisi verilmez.
Sadece atıf yapılan kaynağın yayın tarihi ve
alıntı yapılan kaynağın sayfa numarası gösterilir.
YAZI TESLİM KURALLARI
304
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
3. Atıf yapılan kaynağın yazarı iki kiĩiyse, her
iki yazarın da soyadı parantez içi dipnotta
verilir.
4. Atıf yapılan kaynağın yazar sayısı ikiden fazla ise, ilk yazarın soyadından sonra ‘’vd.’’ ifadesi kullanılır.
5. Makalenin atıf yapılan ilgili bölümünde, atıfta bulunulan kaynak birden fazla ise parantez
içi dipnotta iki kaynağın arası noktalı virgülle
ayrılır.
6. Klasik sayfa altı dipnot yöntemi sadece makale sahibinin yapacağı ek bilgi ve özel açıklamalarda kullanılmalıdır. Sayfa altı dipnot
verileceği zaman metinde ilgili yere sayı ile
dipnot düĩülmelidir.
Kaynakçanın Düzenlenmesi
1. Kaynakçada atıf yapılan kaynaklar yer almalı
ve soyadına göre alfabetik bir sıralama izlenmelidir.
2. Aynı yazara ait birden fazla eserden atıf yapılmıĩsa, sıralamada yayın tarihi temel alınmalıdır.
3. Kaynakçada atıf yapılan kitabın gösterilmesi
örnekteki gibi olmalıdır:
GÖLPINARLI, Abdulbaki.(1992). AleviBektaĩi Nefesleri. İstanbul.
4. Kaynakçada atıf yapılan çeviri kitabın gösterilmesi örnekteki gibi olmalıdır:
FORDHARA, Frieda.(2008). Jung Psikolojisinin Ana Hatları. Çev: Aslan Yalçıner. İstanbul.
5. Derleme kitaptaki bir makaleden atıf yapılması durumunda kullanılacak yöntem ĩu ĩekilde olmalıdır:
KALPAKLI, M.(Ed.).(1999). Osmanlı Divan Ĩiiri
Üzerine Denemeler. İstanbul.
6. Dergide yayınlanmıĩ bir makaleye atıf yapılması durumunda yöntem örnekteki gibi
olmalıdır:
AKDAĞ, M.(1990). “Türk Eğitim Sisteminde
Yatay Ve Dikey Geçiĩler”. Milli Eğitim Dergisi, S. 94, s. 67-72.
7. Yapılan atıf yayınlanmamıĩ bir teze ait ise
kullanılacak yöntem ĩu ĩekilde olmalıdır:
AKDAĞ, M.(1993). Genel Liselerin Matematik ve Fen Öğretiminde Karĩılaĩılan Sorunlar.
Yayınlanmamıĩ Doktora Tezi. İnönü Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü. Malatya, Türkiye.
8. Yapılan atıf bir kongre veya sempozyum bildirisine ait ise kullanılacak yöntem ĩu ĩekilde
olmalıdır:
AKDAĞ, M. ve Tok, H.(2004). Geleneksel
Öğretim ile Power Point Destekli Öğretimin
Öğrenci Eriĩimine Etkisi. XIII. Ulusal Eğitim
Bilimleri Kurultayı. İnönü Üniversitesi Eğitim
Fakültesi. Malatya. Türkiye. 06-09 Temmuz.
9. İnternette bir yayından yapılan atıf ĩu ĩekilde
olmalıdır:
KÖKEL, Coĩkun. (2006). Seyyid Garip Musa
Sultan Ocağı. http://www.aleviocaklari.
com.22.10.2010
305
1. Manuscripts must be written in Word 7 or 8
further version (IBM compatible).
2. Manuscripts must be written in Times New
Roman 12 font,with 1,5 line spacing on only
one page of the paper, and must be submitted
in to the editorial board in one copy and by
e-mail.
3. There is no page limitation of the article. Abstracts of the articles, maksimum 250 words
,both in Turkish and English, , must also be
sent to the board. Abstacts should briefl y cover the purpose, scope, method and conclusions of the study.
4. Indentation must be used but, not with space
or tab key. Please use the paraghraph settings
of the computer.
5. Author or author name(s) must be written on
a cover page. The cover page must also include the title, author(s)` adress(es), phone number, e-mail and fax number (if any).
7. Authors might be asked to make some corrections on their manuscripts upon the evaluations of the referees of the journal.
8. Final decision for publication belongs to the
board. A letter concerning the decision of
the board is going to be sent to the author(s)
along with a copy of the referee evaluation as
soon as possible.
MANUSCRIPTS MUST BE SENT TO:
THE JOURNAL OF ALEVİ STUDİES
Adress: 1201 Sk. No: 55
Ostim-ANKARA/TURKİYE
Phone Number: +90.312 267 35 51
Fax: +90.312 267 35 59
E-mail: info@alevilikarastirmalaridergisi.com
CITATIONS
1. Texts must follow in-text footnote system.
In paranthesis in the text, author’s surname,
date of publication, and page number is given.
2. If the author’s name is mentioned, without
quotations,the name and surname of the author is not written on text footnote. Only the
date of publication and page number of the
cited sourse is given.
3. If cited source has two authors, both are given in paranthesis in the text.
GUIDELINES FOR MANUSCRIPTS TO BE SENT TO THE
JOURNAL
306
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
4. If cited source has more than two authors, after the surname of the fi rst author, “et als.” is
used.
5. If the cited sources are more than one, they
must be separated by semi-colon.
6. The classical foot note under the page system
must be used by the author only for the additional and private explanations, on the same
page and enumerated.
REFERENCES
1. References must include only the cited sources and be given in alphabetical order.
2. If more than one source of the same author
are cited, they must be put in a chronological
order.
3. Book:
GÖLPINARLI, Abdulbaki.(1992). AleviBektaĩi Nefesleri. İnkılap. İstanbul.
4. Translated book:
BAHTİN, M. M.(2004). Dostoyevski Poetikasının Sorunları. Çev: C. Soydemir. İstanbul.
5. Compiled book:
IRZIK, S.(2004). Öznenin Vefatından Sonra
Kadın Olarak Okumak. Ed, Parla ve Irzık.
Kadınlar Dile Düĩünce(s. 35-56). İstanbul.
6. A journal article:
AKDAĞ, M.(1990). “Türk Eğitim Sisteminde
Yatay ve Dikey Geçiĩler”. Milli Eğitim Dergisi, S. 94, s. 67-72.
7. Unpublished thesis:
AKDAĞ, M.(1993). Genel Liselerin Matematik ve Fen Öğretiminde Karĩılaĩılan Sorunlar.
Yayınlanmamıĩ Doktora Tezi. İnönü Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü. Malatya, Türkiye.
8. Conference paper:
AKDAĞ, M. ve Tok, H.(2004). Geleneksel
Öğretim ile Power Point Destekli Öğretimin
Öğrenci Eriĩimine Etkisi. XIII. Ulusal Eğitim
Bilimleri Kurultayı. İnönü Üniversitesi Eğitim
Fakültesi. Malatya. Türkiye. 06-09 Temmuz.
9. Internet article:
KÖKEL, Coĩkun.(2006). Seyyid Garip Musa
Sultan Ocağı. http://www.aleviocaklari.
com. 22.10.2010
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
307
308
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
309
310
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
311
312
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
313
314
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
2011 / Yıl: 1 Sayı: 2
315
316
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI DERGİSİ


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder