Üç tarz-ı Alevilik
Alevilerin bugün kendi içlerinde yürüttükleri tartışmaların
başlangıcı daha çok 1950’ler ve özellikle de 1960’ların
sonundan itibaren hızlanan siyasi değişim ve dönüşümle
yakından alakalıdır.
Yalçın Çakmak*
Yunanlı yazar Nikos Kazancakis’in İncil’deki İsa anlatısını ters yüz ederek kaleme
aldığı Günaha Son Çağrı romanını yazarın meraklısı birçok okur yakından bilir
(roman, İsa’yı canlandıran Willem Dafoe’nin başarılı oyunculuğuyla The Last
Temptation of Christ başlığıyla sinemaya da uyarlanmıştır). Burada romanın uzun
uzadıya bir izahına girişmekten ziyade sadece birkaç örnekle yetineceğim.
İncil’deki anlatıya göre İsa’yı başkâhinlere ihbar ederek çarmıha gerilmesine neden
olan kişi havarilerinden Yahuda İskariot, namı diğer Judas’tır (Bkz. Matta, 26: 14-
15; Markos, 14: 10-11; Luka, 22:3-6). Sonrasındaysa İsa Golgota (Kafatası)
Tepesi’ne götürülerek, gerildiği çarmıhta can verir.
Kazancakis’in eserinde bu anlatı tamamen farklı bir şekilde kaleme alınır. Mealen
devam edersek; İsa, tanrı tarafından şahsına yüklenen misyon gereği çarmıhta
ölmeyi bizzat istemekte ve bunun için de Hıristiyanlık’ta “hain” olarak yaftalanan
Yahuda’ya kendisini ihbar etmesi için “yalvarmaktadır”. Devamındaysa, çarmıhta
gerili durduğu esnada melek donuna girmiş şeytan tarafından kandırılarak buradan
indirilir ve yaşlanıncaya kadar ömür süreceği Kudüs’e gelir. Böylece bundan sonraki
yaşamında da iki eşi ve bunlardan da birçok çocuğu olur…
Uzun yıllardan sonra bir gün havarileri onu ziyarete gelecektir. İsa bunlar arasında en
çok da Yahuda’yı gördüğü için sevinir. Fakat Yahuda İsa gibi sevinçli değildir. Derken
İsa’ya hitaben bağırmaya başlar: “Hain!… ‘Beni ele ver, ele ver beni. Çarmıha
gerilmem, sonra da dirilmem gerek, ancak o şekilde dünyayı kurtarabiliriz’ diye
yalvardın ama kendin o çarmıhtan kaçıp gittin!… Korkak, kaçak, hain!” Bu sözler
diğer havariler tarafından da tekrarlanır: “Korkak, kaçak, hain!” Yaşanan ve
söylenenler İsa’yı derinden etkilemiş ve sonunda o da hain, kaçak ve korkağın biri
olduğuna kanaat getirmiştir. Ama olan olmuş, geçmiş de geri getirilemezdir artık…
Derken İsa derin bir acıyla uyanır. Aslında bütün bu yaşananlar çarmıhta geriliyken
gördüğü bir düşten ibarettir. Bu nedenle yaşadığı onca acıya rağmen bir korkak,
kaçak ve hain olmadığı için vücudunu büyük bir sevinç kaplar. Evet, başarmıştır ve
Kazancakis’in tabiriyle “her şey başlamıştı.”
Kazancakis’in bu son cümlesi bir bitişten ziyade başlangıca işarettir. Zira tam da
bundan sonra İsa ve adı etrafındaki kültün inşasına başlanılır. Zaten İsa’nın
yaşamına dair bütün bu anlatılar da ölümü sonrasında kaleme alınmamış mıydı!
Kazancakis romanındaki bu kurguyla aslında şunun mesajını verir: İsa’nın misyonu
çarmıhta gerilerek ölmesidir! Zaten ötesi de düşünülemez. Çünkü Hıristiyanlık
inancı “insanlığın kefareti” ve “çoban” kavramsallaştırması üzerinden İsa’ya bu
rolü biçmiş, daha doğrusu bu anlatı üzerinden günümüze değin gelmiştir. Tıpkı
Tevrat’taki Kefaret Günü (Yom Kippur) uygulamasındaki (Levililer, 16: 20-22),
İsraillilerin tüm günahlarının bir keçiye yüklenerek kefaretleri karşılığında çöle
gönderilmesi gibi.
Tabii ne İsa’nın tarihte gerçekten yaşayıp-yaşamadığı ne de çarmıhta gerilerek ölüp-
ölmediği tartışmalarına hiç girmiyorum. Bu, olayı daha çetrefilli bir hale sokuyor.
Önemli olan da bu değil zaten. Esas mesele, milyarlarca Hıristiyan’ın İsa karakteri
üzerinden oluşturduğu ve yine kendilerinin inandığı bir ortak bellek ve inanca sahip
olmalarıdır. Onu çekip alırsanız, Hıristiyanlıkta büyük bir değer kaybı ya da belki
Hıristiyanlığın kendisi de kalmaz! Kalır mı yoksa? Şimdilik bu sorudan hareketle
Alevilik ve Hz. Ali konusuna bir geçiş yapabiliriz. Tabii okuyucu diğer konuya
geçerken şu realiteyi özellikle göz ardı etmemeli: Bütün din ve inançlarda merkezi
sembolik figürler üzerinden gerçekleştirilen mitik bir kurgu vardır. Bu nedenle gerçek
tarih de mitolojiye transfer edilir!
ALİ, UTANÇ VE SAHİPLENME
Evet, Ali! Kimileri onu tanrı, tanrının yeryüzündeki tecessümü, kutsal ruh, velayet
mührü; kimileriyse sadece Hz. Muhammed’in amcasının oğlu, kızı Fatma’nın eşi,
torunları Hz. Hasan ve Hüseyin’in babası, ehl-i beytin bir mensubu ve son halife
olarak görüyor. Kısa tuttuğumuz bu liste daha da uzatılabilir…
Bu bakımdan Ali’nin kendisi kadar çocuklarıyla birlikte maruz kaldıkları ecelsiz
ölümleri de dikkat çekicidir. Kendi Kûfe Cami’sinde hançerlenirken, büyük oğlu Hasan
eşi tarafından zehirlenmiş ve diğer oğlu Hüseyin de aile efradıyla Kerbela’da hazin bir
şekilde öldürülmüştür. Bütün bu dramlar da Ali ve ailesi etrafında yüzyıllarca
oluşturulan anlatıların (özellikle Ali ve Hz. Hüseyin’den ötürü Kerbela) önemli birer
kült haline gelmesine vesile olmuştur. Ki bu ölümlerin kendisinden de ya doğrudan ya
da dolaylı olarak Muaviye ve oğlu Yezid sorumludur.
Yaşanan acılara karşı alınan pozisyon, Muaviye ve hanedanlığını kabul ettikleri
için Sünni, Ali ve aile efradının hakkını savundukları için de Şia/Şii olarak
adlandırılan, İslam tarihindeki ilk büyük kırılmayı yaratmıştır. Tabii bu Sünnilerin, Ali
ve çocuklarının öldürülmesini tasvip ettikleri anlamına gelmiyor. Yaşanan bu
ayrışmada İslam’ı kendi tekellerinde gören Arap milliyetçiliğine karşı geliştirilen
reflekslerin de büyük payı olur. Bu da ilk defa, başını mevalinin çektiği -ekseriyeti de
İranlılardan oluşan, İslam öncesi kadim İran inançlarına vurgu ve geri dönüşü
savunan “Şuubiyye”isimli bir hareketi doğurmuştur.
Hüseyin ve aile efradının ölümüne neden olan hadisenin geri planında bir şey daha
vardır: Kûfelilerin ihaneti! Üstelik sadece Hüseyin’e de değil babasına da bunu
yapmışlardır. Öyle bir ihanet ki günümüzde dahi hâlâ mâh-ı Muharrem’de Şiilerin
bilinçaltına kazınmış bir travmayla tezahür ediyor: Hüseyin ve ailesini yarı yolda
bırakmanın verdiği utançla kendilerine zarar verme! Şiilerce doğrudan böyle
adlandırılmasa da çektirdikleri acıyı motive eden etkenler arasında söz konusu
ihanetin rolü de vardır. Bu durumla, yukarıda ifade edildiği gibi, İsa’nın ödediği kefaret
ya da Yahudilerin “günah keçisi” inancı arasında bir analoji kurabiliriz: “Hz. Hüseyin
Şiiler adına kefaret ödemiştir!”
İrvin Cemil Schick, “Hz. Ali ve Devası Levhaları” makalesinden
Bu nedenle özellikle de Ali ve oğlu Hüseyin etrafında inşa edilen kültün –ki başını da
Şia ve batıni “gulât-ı Şia” çeker- bu denli dallanıp budaklanması üzerinde zikredilen
hadiselerin büyük bir etkisi olacaktır. Özellikle bizzat Şiiliğin kendi içindeki bu
ayrışmanın Ali ve adı etrafındaki inançsal anlatıları çeşitlendirdiği görülür. Tabii
burada anlatılar üzerinden inşa edilen propagandalara muhatap toplumsal kesimlerin
bahse konu bu anlatıları kendi gerçeklerine nasıl uyarlayıp, tevarüs bıraktıkları da
önemlidir. Bu da Ali ve Kerbela kültlerini giderek zenginleştirip, çeşitlendiren bir unsur
olacaktır. İşte tam da bu noktada bahis konusu yapılan bu kültlerin her bir toplulukça
nasıl absorbe edilip, sahiplendiği çok önemlidir. Çünkü hiçbir topluluk bir anda kuru
bir propaganda ile inancını değiştirmez. Bunun için propagandanın mahiyeti kadar,
buna maruz kalan toplulukların da sosyal ve psikolojik olarak buna ne kadar hazır
oldukları önemlidir. Bu bakımdan özellikle İslam’ın yükselişiyle paralel Ortadoğu ve
Orta Asya steplerine kadar yayılan Arap milliyetçiliğine duyulan tepkiler, karşılık
olarak Ali ve ehl-i beyt odaklı bir İslam inancının gelişimine imkân sunacaktır. Yerel
motifli bu İslam öncesi ve dışı inançların yeni İslam inancıyla hemhâl olması
sonucunda da ortaya yeni dini yorumlar çıkmıştır. Zaman içerisinde İslami renk bu
inançların görünürdeki baskın unsuru olsa da geri planda hâlâ yerel inançlar mahallî
düzeyde belirginliğini koruyacaktır.
Anadolu ve Alevilik bağlamında konuşursak, 19’uncu yüzyılın ikinci yarısındaki
Kızılbaş-Alevilik içi tartışmalara kadar bu harmoni muhafaza edilmiş ve esas itibarıyla
da geleneksel Aleviliğin 1950’lerde kentlere arzı endamıyla farklı bir hüviyete
bürünmeye başlamıştır. İşte Alevilerin bugün kendi içlerinde yürüttükleri tartışmaların
başlangıcı da daha çok 1950’ler ve özellikle de 1960’ların sonundan itibaren hızlanan
siyasi değişim ve dönüşümle yakından alakalıdır.
BAHÇE SİZİNSE, GÜL KİMDENDİR?
Cumhurbaşkanı Erdoğan, başbakan sıfatı ile yaptığı bir konuşmasında İmam
Şafii’den ilhamla (Ali’yi sevenlere Şii diyorlarsa, ben de oldum Şii) şunları dile
getirmişti: “Eğer Alevilik Hz. Ali’yi sevmekse, ben dört dörtlük bir
Aleviyim. Çünkü Hz. Ali efendimizi çok seviyorum. Sevgililer sevgilisinin damadı.
Dördüncü halife. Cengaver. Ben onu nasıl sevmem. O nasıl yaşıyorsa ben de onun
gibi yaşamaya gayret ediyorum. Ama Aleviyim diye ortaya çıkıp Hz. Ali’nin yaşam
şeklinden uzak olanlara söyleyecek hiçbir şeyim yok.”
Cumhurbaşkanının dile getirdikleri bugün Aleviler içinde bir kesim tarafından aynen
kabul edilip, ‘Alevilik nedir?’ sorusuna cevap olarak sunulmakta. Dolayısıyla
Erdoğan’ın söz konusu manada Alevi olmasında hiçbir beis yok! Evet, Ali, Hz.
Muhammed’in damadı, dördüncü halife, Allah’ın aslanı (Haydar) adıyla bir cengâver
ve dini yaşamıyla da örnek bir karakter. Zikredilen Aleviler de bundan ötürü
merkezlerine Ali’nin tüm bu kimliklerini alıp bir Alevi tanımı yapmakta ve bunun
dışındaki tüm açıklamaları “tekelci” bir anlayışla reddetmektedir.
Söz konusu durum Ali’nin örnek karakteri üzerinden ön plana gelen dini hususlardaki
hassasiyetine de bir gönderme taşıyor. Tabii bunda son dönemlerde Aleviler içindeki
İran ve Şii hareketliliğin Alevi dedelerini İran’a götürülerek “gezdirmesinin” düşük de
olsa bir payı yok değil. Bu doğrultudaki diğer bir kesime göreyse “kılınmış namazları,
alınmış abdestleri” söz konusu olmayıp, namaz ve oruç gibi İslam’ın şartları da yerine
getirilmektedir. Bunlar da daha çok ya Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi baskıların
yoğun olarak yaşandığı yerlerde ikamet edenler ya da çeşitli diyaloglar sonucu Sünni
İslam’a entegre olanlardır (örneğin yatılı okullarda okuyanlar, cemaatlerle ilişkiye
geçenler ve Sünniler arasında azınlık durumuna düşenler gibi). Tabii çeşitli tasavvufi
etkileşimler sonucu, az da olsa değişim ve dönüşüm yaşayanlar da var.
Diğer bir kesim ise –ki bunlar genel Alevi nüfusu içerisinde büyük bir çoğunluktur- Hz.
Ali’nin inanç içerisindeki yerini reddetmeden, Hak-Muhammed-Ali ilkesini temel alarak
inancını yaşayan Alevilerden oluşur. Bu grup hem daha seküler bir dünya görüşüne
sahip hem de geleneksel Aleviliği modern dünya içerisinde dizayn etmeye
çalışmaktadır. Yukarıda bahsedilen ilk kesim Alevilerden farklı olarak, Sünni İslam’ın
şartlarına da pek riayet etmezler. Söz konusu durum daha çok kendi inanç ve
geleneklerinden devralınan mirasa dayanır ki, o da İslam’ın özünü bizzat kendilerinin
temsil ettiğine yönelik paylaştıkları inançlarından kaynaklanır. Durum böyle olunca da
Sünniliğin İslam tezahürleri “yanlış”, referans gösterdiği Kur’an gibi kaynaklar da
“tahrif” edilmiş olarak görülür.
Bahse konu miras yerel özgüllükler taşımakla birlikte (yol bir sürek bin bir) Sünniliğin
zihniyet dünyası ve pratiklerine sergilenen karşıtlık bağlamında ortaklaşır. Yani bir
kere “namazları kılınmış, oruçları da tutulmuştur.” Bundan ötürü camiye gidilmez,
Ramazan orucu da tutulmaz. Bunlar da daha çok Hz. Ali’nin camide öldürüldüğü ve
Kur’an’ın tahrif edildiği ileri sürülerek gerekçelendirilir.
Söz konusu kesimin önemli bir diğer özelliği de inanç içerisindeki mitik ve menkıbevi
anlatıların en had safhada olmasıdır. Zira kitabi Sünni geleneğin dile getirdiği “Tanrı,
Muhammed, Ali” anlatısı ve bu unsurlara yüklenen anlamlar da farklılık gösterir. Bu
nedenle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ifade ettiği gibi inançlarını “sadece Ali’yi
sevmeye” indirgemezler. Evliya ve ocak kültü diğer Alevilere nazaran daha güçlü
olduğu için lokal unsurlara yapılan referanslar da kuvvetlidir. Mezkûr durum da ister
istemez grup içi Alevilerle ortak paydaların etrafında birleşmelerinin yanı sıra gündelik
yaşamda mahalli inançlarını ön plana getirmelerine olanak sunar. İşte Aleviliğin
çeşitliliği de esas itibarıyla burada saklıdır. O nedenle bu yerel çeşitliliğe halel
getirilmesi doğrudan Aleviliğin kendisine yapılan bir müdahale olarak algılanır.
Hakeza bütün bu çeşitliliklerin yok sayılıp, tek bir potada eritilerek birleştirilmesi de bir
o kadar tepki uyandıracaktır. Burada birleştirmeye duyulan tepkiden kasıt; hak
talepleri ekseninde örgütlü ve de merkezi bir Alevi hareketinden ziyade, Aleviliğin
doğrudan kendileri dışındakilerce tanımlanması ve gerek içeriden gerekse dışarıdan
olmak üzere, söz konusu inançsal çeşitliliğin tek bir merkezden kontrolüne
soyunulmasıdır. Ama tek bir şartla: Ali’siz ve İslam dışı Aleviliğin düşünülemeyeceği!
Alevilik içerisinde “kategorize” edebileceğimiz bir diğer kesim de inancı daha sol,
milliyetçi ve Marksist teoriden okuyanlardır. Bu zümrenin esas itibarıyla yer yer bir
önceki kesimle örtüştükleri hususlar yok değildir. Fakat “Hz. Ali ve İslam”
konusundaki okumalar iki kesim arasında büyük bir yarılma yaratmaktadır. Söz
konusu kesim içinde Aleviliği, Ali’yi uzak tutarak sosyal ve sınıfsal temeli üzerinden
okuyanlar olduğu gibi, bununla ilişkili olarak, İslam dışılığı üzerinden izaha kalkışanlar
da söz konusudur. Hatta bu İslam dışılık hususundaki Marksist okumanın, son
dönemlerde Kürt milliyetçiliği eksenli geliştirilen Alevilik izahları ve kısmi olarak da
bazı Türk milliyetçilerinin Şamanizm merkezli İslam karşıtı refleksleriyle uyuştuğu
söylenebilir. Meseleye Kürt milliyetçiliği üzerinden yaklaşan Alevilerin, yıllardan
beridir Türk milliyetçiliğince Alevilik üzerinde gerçekleştirilen tahribatlara yönelik haklı
eleştirileri söz konusu olsa da nihayetinde bu kesimin de Aleviliği sadece Ortadoğu
merkezli inançlarla (Zerdüştlük, Maniheizm, Ezidilik gibi) izaha kalkışması tartışmaya
açıktır. Çünkü Türk milliyetçiliği gibi bunlar da “özcülükle” maluldür. Bahse konu
zümrenin zihinsel ve toplumsal dayanakları da dönemin Türk milliyetçilerince İslam’ın
Kürt bilincinin karartılmasında kullanılmasına duyulan tepki ve kahir ekseriyetinin
özellikle sol ve Marksist bir gelenekten gelmesine dayanır. Burada Cumhuriyet
dönemi Alevi katliamlarında (Dersim, Maraş, Çorum, Sivas) Türk milliyetçiliğinin
İslami referansları yoğun bir şekilde kullanmasının etkisi de söz konusudur.
Dolayısıyla “siz Müslüman değil, kâfir, dinsiz ve rafızi Kızılbaşlarsınız” diyerek her
defasında tepelerine kakılan Aleviler “evet değiliz” diyerek başlarını kaldırmıştır!
Ali ve İslam karşıtlığını elbette ki sadece söz konusu saiklerden ibaret görmüyorum.
Ama bu Alevi gençlerin 1960’ların sonlarından itibaren sol ile olan tanışıklıklarıyla
şekillenen Marksist sermayeleri, şimdilerde daha çok Aleviliğin İslam dışılığı ve
önceliği hususundaki araştırmalara vakfedilmiş bulunmakta. Böyle olunca da “Ali’siz
Aleviliğe” paralel “İslam dışı bir Alevilik” izahı da ortaya çıkıyor. Hatta bir dedenin
ifadesiyle “zamanında bizi toplumda dışlayan, döven devrimci çocuklar şimdi
derneklerimize yönetici oldu” yönlü sitemlerini de yeri gelmişken paylaşayım.
Bunda, devrimci solun ricatıyla Aleviliğin toplumsal örgütlenmesi içine doğru bir
kaymanın etkisi de var. Örneğin Dersim gibi bazı yerlerde bölgesel kimlikle adapte,
sol ve Kürtlük karşıtı bir Aleviliğin ön plana geldiğini görüyoruz. Ama buradaki esas
ironi, “Dersimlilik” adına bu eleştiriyi dile getirenlerin de çoğunlukla sol ve Kürt
tandanslı bir siyasi geçmişe sahip olmalarıdır! Bunun da daha çok Orhan Gazi
Ertekin’in de dile getirdiği gibi “kendi yaralarına âşık yaşayan” tarihsel bir travmanın
üzerine kurulu “biz bize benzerizci” bir yanı söz konusudur.
Yaşanan tüm bu gelişmeler de “Ali’siz ve İslam dışı Alevilik” savunucularına dair
güçlü ve de ağır eleştirilerin yöneltilmesine neden olmakta. Hatta bir önceki yazıda da
(1) ifade ettiğim gibi tarafların birbirlerine yönelttikleri bu eleştiriler arasında nefret
suçu boyutuna varan vahim birçok örnek de yer alıyor. Bu nedenledir ki söz konusu
kesim mensupları bugün “pirincin içindeki beyaz taşlar” olarak nitelendirilip,
dışlanmakta. Böyle olunca da sosyalist bir geçmişe sahip bu Alevilerin zamanında
inancı din olarak reddetmelerine duyulan öfke, bugün de Aleviliği yolundan
“saptırmaya” çalıştıklarına yönelik diğer türlü bir eleştiriyle okların hedefi haline
gelmelerine neden oluyor. Buradaki esas problem de daha çok; Ali’siz Aleviliği
savunan sosyalist cenahın tarihsel Ali’yi ön plana getirerek reel karakterine
sundukları eleştirileriyle, Ali’yi mitolojik yönüyle inançlarına merkez edinen Alevilerin
hassasiyetlerini göz ardı etmelerinden kaynaklanıyor. Bunun da bütün dinlerdeki
mitolojik unsurları çıkardığımızda yersiz bir eleştiri olduğu anlaşılacaktır.
Sonuç olarak, özellikle de “yetmiş iki millete aynı nazarla baktığını” ifade eden bir
inancın kendi içinde böylesine dışlayıcı bir üsluba başvurması izaha muhtaçtır! Bu
nedenle yukarıda ana hatlarıyla ele aldığımız Alevilikteki üç damarın da durdukları
yer itibarıyla monolotik bir Alevilik anlayışını dayatmaları ne doğru ne de nihai kertede
sonuç alıcı bir durumdur. Çünkü hiçbir din ve inanç yoktur ki kendi içinde birbirinden
farklı yorumları barındırmasın!
*Dr.
(1) https://www.artigercek.com/haberler/alevilerin-elindeki-kilic-donup-kendilerini-mivuruyor?
Link: https://www.gazeteduvar.com.tr/forum/2019/02/01/uc-tarz-i-alevilik/


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder