Powered By Blogger

9 Kasım 2025 Pazar

13. KABİLE

 

13. KABİLE 

 ALEVİ KİMLİĞİ

 ALİ’NİN MUSEVİLERİ=ALE (MUSEVİ) VİLER 

 İSTANBUL / 29 MAYIS 2000 

 SUNUŞ 

 Bu çalışma, Türkiye’nin Avrupa Birliği kapısında parçalanma 

amaçlarının yaşandığı 21.yüzyılda, yurt içinde gelişen etnik, 

fundamentalis, bölücü, yıkıcı, terör ve giderek büyüyen siyasal, 

ekonomik sorunlar göz önüne alınarak hazırlanmıştır. Türkiye 

Cumhuriyeti coğrafyası içinde yer alan etnik, kültürel, inanç 

farklılıkları mozaiğinin parçalarından birisi olan ve Alevilik 

tanımlaması ile anılan inanca bağlı cemaati konu almıştır. 

Alevilik, Türk insanı ve yönetim kadroları tarafından gerektiği biçimde ve 

tüm çehreleri ile tanınamamıştır. Aksi halde 1960’lardan başlayarak 

günümüze değin gelişen olaylar gerçekleşmemiş, terör nerede ise bir ‘iç 

savaş’ boyutuna ulaşmamış olurdu. Ülke ekonomisi bugün çok daha farklı 

grafikler çizer, Türk işçisi, çiftçisi, emekçi sınıfı ezilen ve köle durumuna 

düşürülen zümre olmazdı. Üniversiteye eğitim yapabilme arzusu ile giden 

gençler, kapıdan içeriye adımını atar atmaz 'militan’ ve ‘terörist’ olmazlardı. 

Bu listeyi kolaylıkla uzatmak mümkün olmakla birlikte yeterli olacağı 

düşünülmüştür. 

Alevi toplumu, tarihin her döneminde Anadolu toprakları üzerinde gelişen 

her türden muhalefet ve isyan girişimlerinin merkezi olma özelliği ile iç ve 

dış odakların dikkatini çekmeye devam etmektedir. Cumhuriyet döneminde 

gelişen muhalefet, mevcut rejim karşıtlığı ve terör olgusuna ulaşan 

tırmanışın odak noktası Alevi topluluğudur. 

Anadolu Selçuklu döneminden itibaren Alevilerin tarihin kilometre 

taşlarında yer alan izleri şöyledir: Babai, Şah Kulu, Simavna Kadısı 

Bedrettin Olayı, Şah İsmail ve Yavuz Sultan Selim hesaplaşması, Celali ve 

Baba Zunnun ayaklanmalı, 1809 Derviş Vahdeti ayaklanması ve 1826 

Yeniçeri Ocağının kaldırılması. 

12 Eylül öncesi radikal örgütleniş, gruplaşmalar ve teröre uzanan yolda 

Alevi toplulukları görülür. Aleviler Marksist-Leninist stratejide mevcut 

rejim karşıtı olarak Devletin güvenlik güçleri ile silahlı çatışmalara girmiş 

ve ideolojilerini savunmak ve hakim kılmak adına ipe gitmişlerdir. 

Türkiye’nin Alevi kitleleri Sol kavramıyla tanıştığında takvimler 1960’ları 

gösteriyordu. Bu tarihlerden başlayarak Alevi nüfus büyük bir hızla Sol’a 

kaymıştır. TİP Alevi oyları ile TBMM’nde yer almıştır. Alevi gençlik 

olmamış olsa F.K.F., Dev-Genç gibi örgütler oluşturulamazdı. 

Günümüzde Alevi yazarlar Kürt sorunu ile Alevilik arasında bağlantı 

kurmaya çalışmaktadırlar.. Günümüz Doğu sorunu ne denli Kürt sorunu ise; 

o denli de Alevi sorunudur. 

Güneydoğu’da “gerilla savaşı” verdiğini ifade eden PKK terör örgütü lideri 

Abdullah Öcalan: “Kürt-Alevi bir sentezdir” demektedir. 

12 Eylül sonrası, Marksizm’in çöküşü ile Türk solunun boşluğa yuvarlanışı 

Alevi gençliği yeni arayışlara sürüklemiştir. Bu dönemde “Cem” ve

“Aşura” gibi teorik nitelikli dergiler ve yayınlar; Alevili topluluğunun 

dinamiğini zirveye taşımış, siyasal ve ekonomik alanlarda güç odakları 

oluşmuştur. 

Türklerin Anadolu’da yaşamaya başladıkları ilk dönemlerden 

günümüze sürüp gelen bir başka gerçek; tüm toplumsal ve gizli 

örgütlenmelerin Alevilerce düzenlenmekte olduğudur. Aleviler, karşı 

çıktıkları her konuda önce gizli bir örgütlenmeye gitmişler daha sonra da bu 

örgütlenmenin yarattığı etkinlik ile geniş halk kitlelerini harekete geçirmeyi 

başarmışlardır. Böylece yalnızca varlıklarını korumakla kalmayıp 

yaşadıkları bölgelerde etkin güç olmayı da elde etmişlerdir. Bu yalnızca 

Yahudi kültürü içinde görülen bir özellik olarak karşımıza çıkmaktadır. 

Yahudiler ise; tarihin her döneminde can derdine düştükleri zamanlarda 

yalnızca Türk devletlerine sığınabilmişlerdir. Yahudilerin Türklere 

sığınması ise; yalnızca İspanya göçü ile sınırlı olmayıp çok daha eski 

dönemlerden buyana süren bir gerçektir. Yahudilerin Türklere ilk sığınışı 8. 

Yüzyılda gerçekleşmiştir. Hazar Türk Devleti’ne sığınan Yahudi 

Hahamların faaliyetleri sonucu Hazar Türkleri Musevileştirilmiştir. 9., 10 ve 

11. Yüzyılda Musevileştirilen ve öz benliklerini yitiren Hazar Türklerinin 

torunları Doğu Avrupa’ya göç etmişler ve “Doğu Avrupa Yahudileri” olarak 

anılmışlardır. Bu Yahudi kitlesi, İsrail devletinin kurulması amaçlı Yahudi 

Bilderberg Örgütü ve Mason Localarının stratejik faaliyetleri sonucu, Hitler 

tarafından Avrupa’yı terk etmeye zorlanmışlardır. Burada sözü edilen 

kökeni Hazar Türkleri’ne dayanan Musevileştirilmiş nüfus, Yahudi inancına 

göre: kaybolan “13. Kabile” olarak anılmaktadır. 

Söz konusu Hazar Türkleri 9., 10. Ve 11. yüzyılda Doğu Avrupa’ya göç 

ederlerken, seçilerek eğitilmiş bazı kişilerin, önce Arap Müslüman 

dünyasına seyahat ettikleri, ardından Kudüs’e gittikleri ve en son olarak da 

Anadolu topraklarına göç ederek yerleştikleri ve ‘Türklük’ ile ‘din’ 

misyonerliği rolünü üstlendikleri tarihsel veriler ışığında saptanmıştır. 

Mevlana Celallettin Rumi ve Hacı Bektaş-ı Veli gibi isimlerin Anadolu 

topraklarına gelişleri, örgütlenişleri, felsefeleri, amaçları ve etkinlikleri ile 

günümüz dünyasının Masonik Bilderberg faaliyetleri ile Yahudi Protokolü 

olarak anılan prensip ve amaçlar dizilerinin aynı temelde oldukları çok 

açıktır. 

Görülmektedir ki; 9.yy.’ın son çeyreğinde Kufe’de ortaya çıkan Şiilik 

(Caferilik) daha sonra İran/Kum kentine hicret eden Araplar tarafından 

İran’a getirilmiştir. Asya’dan İran’a buradan da Mekke-Kudüs ve 

Anadolu’ya geçiş ile Anadolu’da yerleşen gizli/ideolojik/etnik (yalnızca 

etnik grupları içine almış olması en önemli stratejik unsurdur) inanç olan 

Alevilik, temelde Musevi hahamların stratejik teorileri ile yaşama 

geçirilmiştir. 

Alevilik; Şamanizm, İslam inancı, Museviliğin katı prensiplerine sadakat 

temelleri üzerinde oluşturulmuş, gizli bir cemaat (Secret society) ve etnik 

bir gruptur. Etnik bir grup oluşlarını ise ısrarla gizlemişler, Türk olduklarını 

savunmuşlar ve kuşku yaratılmaması amacıyla özellikle Türkçe eserler 

kaleme almışlar, Türk dilini yaşattıklarını savuna gelmişlerdir. 

‘Yeni Dünya Düzeni’ ve ‘Dünya Hükümeti’ projelerinin yaşama geçirildiği 

gözlenmektedir. Yahudilerin ünlü “Protokol”ünde yer alan konu başlıkları, 

prensipleri ve entrikaları ile eşdeğer özellikler taşıyan Alevilik bu açıdan 

değerlendirilmeye alınmadığı takdirde, çok yakın bir gelecekte Türkiye’nin 

en büyük sorunu “Alevilik”, onların kurdukları, “Terör Odakları” ve “Sivil 

Toplum Örgütleri” olacaktır. 

Cumhuriyet Türkiye’sinde, 1950 öncesinde Alevilik toplum dinamiğinin bir 

parçası değilken; günümüzde rejim karşısında en etkin baskı gücü durumuna 

erişmiş bulunmaktadır. 

Özetle dile getirilen bu nedenlerden ötürü; Alevilik sosyo-antropolojik 

yöntem ve teknikle analiz edilmeye muhtaçtır. Alevilik gizli bir biçimde ve 

süratle Kürtlerle birlikte hareket ederek “milletleşme” sürecine girmiş 

bulunmaktadır. 

2. Dünya Savaşı sonrası yıllardan günümüze dış ülkeler tarafından da 

desteklenen bu sinsi faaliyet, günümüz Türkiye’sinin AB kapısında 

parçalanmak istemesi ile netlik kazanmıştır. İnsan Hakları, Özgürlükler, 

Demokratik Açılımlar, Ekonomik/Siyasal Baskılar ve Yaptırımlar ile 

hedeflenen Türkiye’nin sahip olduğu topraklar üzerinde etnik 

parçalanmanın sağlanmasıdır. Yönetim kadroları tarafından mutluluk ve 

refah yüzü gösterilmeyen geniş halk yığınları da bu çöküş karşısında, “Artık 

ne olacaksa olsa da insanca yaşama kavuşabilsek” düşüncesi gelişmiş 

bulunması ise; felaketin ne denli yakın olduğunun önemli bir göstergesidir. 

Günümüz koşullarında geniş halk kitlelerinin “namuslarını” yitirdikleri, aile 

kurumunun çöktüğü bir gerçektir. Bu gerçek ışığında bakıldığında, halkın 

canından başka yitireceği hiç bir şeyi kalmadığı ortaya çıkmakta ve neden 

yukarıdaki düşünceye saplandıkları çok daha iyi ve gerçekçi biçimde 

algılanabilir olmaktadır. 

Günümüz Türkiye’sinde yaşam; bilimsel ve rakamsal olarak ele alındığında, 

aile kurumunun “onuru”nun ayakta kalabilmesinin mümkün olmadığı 

gerçeği ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle geniş halk kitleleri gerçek anlamda 

“ırzını” yitirmiştir demek hatalı bir tespit, yorum ve analiz değil; gözle 

görülmekte olan bir realitedir. Aile kurumu “namus” ve “onur”unu“ 

yitirmiştir. Bu hale getirilen geniş halk kitlelerinden hangi değerler adına 

ülkesi için özveri beklenebilir? Böyle bir beklenti içinde olunması ne denli 

bilimsel, gerçekçi ve sağlıklı olabilir? 

Alevilikle ilgili olarak objektif ve çok ciddi araştırma ve analizler yapılmış 

ise de gerçekte Alevilerin “gizli/etnik/ideolojik” bir topluluk olduğu hiç 

gündeme getirilmemiş, tam tersine kasten hakiki Türk oldukları 

savunulmuş, Kemalizm’in sarsılmaz bekçileri olarak gösterilmiştir. Burada 

entelektüel bir tuzak ve entrika olduğu ise ne acıdır ki fark edilememiş ve 

hiçbir literatürde yer almamıştır. Sinsi ve büyük tuzak burada gizlidir. Bu 

çalışmamızda işin bu yönüne önemle değinilmeye çalışılmıştır. 

Çalışmamızda dile getirilen hiçbir husus “ütopya” ve “tez” niteliğinde 

olmayıp tümüyle objektif realiteyi yansıtmaktadır ki; bunu konunun önemi 

nedeniyle çalışmamızın “realizm”e sadakatini bir kez daha işaret etme 

gereği vardır. 

Malakan, Eston, Kozak ve Almanlar gibi önemli etnik azınlıklar üzerinde 

yapılan araştırmalar bize Alevi ve Bektaşiliğin tipoloji farklılaşması olduğu 

gerçeğini de tespit etme olanağı sağlamıştır. 

Aleviler, Katagorileştirildiklerinde ortak davranış kurallarını nasıl 

kullandıkları incelendiğinde ise; temelde aynı prensiplerle karşılaşılmıştır. 

Yalnızca İslam dünyası içinde değil diğer din mensupları içinde de yer 

almışlar ve buna özen göstermişlerdir. 

Realitede Alevilik kültür değil; gizli bir felsefi idealizm’dir. 

“Humeyni yolu bizim yolumuz değildir. Onlar şeriata ağırlık veriyorlar, 

henüz tarikat basamağına geçememişlerdir. Onlar şeriat makamında, biz 

tarikattayız. Bu aramızdaki en önemli farklılaşmadır. Bir zamanlar bize 

“İmam-ı Cafer” adlı bir kitap yollamışlardı. Bu “buyruk” aşırı namaz

pratiğinden başka bir şey taşımıyordu. Yani şeriata yönelikti. Kardeşlerimiz 

ama, bize ters düşüyorlar” diyen Aleviler, kolları olan Caferi mezhebinden 

Musevi inancına çok daha yakın olduklarının bilincinde olmadıkları, ancak 

gizli cemaatin liderlerinin bu gerçeği bildikleri gözlenmiştir. Ayrıca 

İstanbul/Halkalı, Tuzluca/Gaziler ve Çorum/Milönü Alevi (Şia) grubunun, 

İran Caferi mezhebinin inancında ve hizmetinde oldukları bilinmektedir. 

Alamut Alevileri: kadın olsun, erkek olsun ölülerini kefene sardıktan sonra 

yeni elbiseler giydirerek gömerler. 

Alevi inancında içki ve semah yoluyla kırklara yükseliş, model kişiliğin 

yaratılması sürecinin sembolleştirmektedir. Böylelikle Alevi etnikliği bu 

konumuyla ayinle tüm mensuplarını ortak ve egemen normlar çevresinde 

birleştirmede başarı sağlamıştır. Model kişilik, ortak karakterin ve grup 

bilincinin oluşumunda transdantal yönelişi sağlamaktadır.

Aleviler, dıştan evlilik (exogamy) yapmazlar. Alevi topluluğu dışından kız 

alan veya veren “düşkün” diye tanımlanarak, dışlanır. 

Aşağıdaki ifadeler Alevilerin kendilerini anlatım örnekleri olarak 

verilmiştir: 

* “Bektaşi bizim ayin-i ceme katılabilir, izler ancak ibadete, niyaza 

katılamaz. Namazlarımız da tıpkı Sünni gibidir.” 

* “Bektaşi bilgili kültürlü, şehir efendisidir. Biz Aleviler köylüyüz. Bektaşi 

Şarap içer, bizim cem evimizde ise sadece rakı (dolu) içilir, şarap içilmez.” 

* “Ben, evvela Türküm, sonra Müslümanım.. Doğuştan Aleviyim..”

Türkiye Cumhuriyeti nüfusunun neredeyse yarısını oluşturan Alevi kitlesi 

göz önüne alındığında, Kemalist Cumhuriyet’in bir “dinamit sandığı”nın 

üzerinde oturulduğu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. 

 Saygılarımızla, 

 İÇİNDEKİLER 

 BÖLÜM: I

1). Alevilik 

2).Türklerde Din 

*Atalar kültürü 

*Doğa Kültürü 

*Gök tanrı Kültürü 

*Budizm 

*Zerdüşlük 

*Hıristiyanlık 

*Yahudilik 

*Sonuç 

 BÖLÜM:II

2/1). Aleviliğin Tarih ve Temel İnançları 

2/2). Aleviliğin kolları 

2/3). Alevi Yerleşim Birimleri 

2/4). Aleviler Türk mü, Kürt mü, Etnik Grup mu? 

 Ali’nin Musevileri = Ale (Muse) vi (!) 

2/5). Halk Mahkemeleri (!) 

2/6). Alevi Bildirgesi 

2/7). Alevi Bildirgesine Karşı Görüşler 

 BÖLÜM:III

3/1). Hacı Bektaş-ı Veli ve Bektaşilik 

3/2). Kurucusu Türk Olan Tarikatlar 

3/3). Atatürk ve Bektaşilik 

 BÖLÜM: IV

4/1). Anadolu’da İnanç Çatışması 

*Türkmen Topraklarının Kürtlere Dağıtımı 

*Atatürk ve Toprak Reformu 

*Cumhuriyet Türkiyesi’nde terör Kaynağı 

*Alevilere Yönelik Fermanlar 

4/2). Alevilik, Bektaşilik, Caferilik Hukuku ve Hizbullah İnfazları 

4/3). Ahitname 

4/4). Alevilik ve Bektaşilikte Aile 

4/5). Türk Aydınları Yok Sayıldı, Alevi Aydınlığı Yaratıldı 

4/6). Etnik Gruplar ve Alevi İlişkileri 

4/7). Alman Araştırmacı Babinger 

4/8). Atatürkçü Vatan Hainleri 

4/9). Sivil Toplum Örgütleri Alevi Tekelleridir 

4/10). Ermenistan’da Kürt Aşiretleri 

4/11). Alevilikten Şiizme Geçiş 

 BÖLÜM:I

 1). ALEVİLİK 

 Alevi sözcüğünün Arapça anlamı: ‘Aliye mensup, Aliye ait’dir. Yani 

‘Hz. Ali’nin yandaşı olan, ona bağlı olan kişi’ dir. Bu dar sözcük 

anlamlarının dışında, sözcüğe yüklenen tarihi ve dini anlamı şöyle 

özetlemek mümkün: ‘Alevi, Hz. Ali’yi en üstün insan gören, onu Hz. 

Muhammed’in vefatından sonra imamlığa gelmesi gereken ve bu tercihi 

Allah’ın ve Hz. Muhammed’in yaptığına inanılan kişidir’ Böylelikle ilk 

bakışta Alevi ile Şii, aynı anlama gelmektedir. Ancak çeşitli dönemlere, 

milletlere ve ülkelere göre bu anlam çeşitlilik gösterir; yeni yorumlar, 

eylemler içerir ve birbirinden kesin olarak ayrılırlar. Hz. Ali’yi 

Tanrılaştıracak denli ileri gidenler, genel olarak: Zeydiyye, İsmailiye, 

İmamiye, Nusayriye ve Türkiye’de Alevi ve Bektaşi tanımlamasıyla 

isimlendirilen topluluklardır. 

Hz. Ali’yi içtenlikli bağlılıkla sevenler, bu sevgiyi herhangi bir üstünlük, 

çıkar ve siyasi eyleme dönüştürmediklerini ileri sürenler vardır. Ancak Hz. 

Ali’ye Hz. Muhammed’e en yakın alması, yüce kişiliği nedeniyle kalben 

yakınlık duyanlar ile bu sevgi ve bağlılığı kurumlaştırıp onun ve soyunun 

adına İslam dünyasında ayrı bir inanış akımı başlatıldığı tarihi bir gerçektir. 

Alevilik, tarihi belgeler ışığında objektif olarak incelendiğinde ortaya çıkan 

gerçeği şöyle özetlemek yanlış olmaz: “İran’daki ile Orta Asya’dan gelip 

Anadolu’yu vatan yapan Türk toplulukları arasındaki Hz. Ali sevgi kesin 

çizgilerle ayrılmaktadır (!)” denmekte ise de bu tümü ile gerçek dışıdır ve 

bir gerçeğin örtüsünü oluşturmaktadır. “Türkler, Hz. Ali’yi, hiçbir sosyal, 

siyasi ve kültürel direnişe alet etmeden kalben sevmişler, bağlılıklarını, 

İslâmiyet’i temelden zedelemeyecek bir uyumla asırlardır sürdürmüşlerdir,” 

savları ise gerçek dışıdır. İran Müslümanlarının bu inancı bir fırka, mezhep, 

ikilik şekline dönüştürdükleri, Hz. Ali sevgisini, Arap-Emevi hakimiyetine 

karşı siyasi bir direnişe çevirmiş olmaları ne denli gerçek ise Türkiye’de 

genel olarak kendilerini Alevi olarak tanımlayan topluluklar da kendilerine 

özgü İslam inanç birliğini, siyasal/sosyal/ideolojik/kültürel alanlarda gizli 

örgütlenme ve direnişlerde kullana gelmişlerdir. 

Anadolu toprakları üzerinde tarihin her döneminde gelişen

‘örgütlenme’ ve ‘isyan’ hareketlerinin Alevi merkezli olduğu

kaçınılmaz bir gerçektir. 

Alevilerin önemli bir kesiminin kendi konuştuğu bir ana dilleri vardır. 

Ve bu dil Türkçe değildir. 

Hızır Peygamberin zaman zaman dünyaya gelerek darda olanların yardımına 

koşup tabiata can verdiğine inanan Alevilikte, Mehdi kavramıyla uyum 

sağlayan bir yapıya sahip olunduğu gözlenmiştir. Mehdi gaip bir imamdır. 

Bu inanışa özdeşlik Musevi dininde vardır. 

Alevilik konusunun tüm gerçekliği ile algılanabilmesi için Türk ırkının tarih 

içindeki din anlayışını ele alma zorunluluğu vardır. 

2). TÜRKLERDE DİN 

Türk toplulukları semavi dinlerden önce nelere inanıyor, nelere tapıyorlardı? 

Hangi büyük dinleri kabul etmişlerdi? İslâm’dan önceki dini kurumları 

nasıldı, İslâmiyet’i ne zaman, hangi koşullarda kabullendiler? Bu soruların 

yanıtları, AB kapısında paramparça edilmek istenen Türkiye 

Cumhuriyeti’nin geniş mozaik yapısı ve son yıllarda tırmanan 

etnik/kültürel/fundamentalist bölücülük hareketlerinin, terör kaynaklarının 

çok daha rahat anlaşılabilmesi ve çok daha sağlıklı analizlerine yardımcı 

olacağı kesindir. 

Eski Türklerin dinin ‘Şamanizm’ olduğu yolunda bir dönem çok yinelenen 

görüş artık terk edilmiştir. Şamanizm’in, Türklerin ilk dini olduğu 

görüşünün terk edilmesine yol açan yeni bulgular; Şamanizm inanç ve 

töreleri ile kurumlaşmış bir din olmadığı, büyücülük, sihirbazlık, tabiat 

güçlerini, ölüm ile yaşamı, geleceği kontrol ettiği şeklinde garip hareketlerle 

konuşulması olduğunun anlaşılması şeklindedir. 

Din tarihçilerine göre eski Türkler; Atalar kültürü, Doğa kültürü ve Gök 

Tanrı kültürü olmak üzere aç temelden oluşan bir dine inanıyorlardı. Her ne 

kadar Şamanizm bazı Türk gruplarında kısmen kabul görmüşse de bu

anlayış hiçbir zaman tüm Türklerin dini olmamıştır. 

*Atalar Kültürü:

Türkler İslâmiyet’i kabul ettikten sonra da bir anlamda bu inanışın uzantısı 

denebilecek inanç ve törenlerini korumuşlardır. Ölülere saygı sürmüş, din 

büyükleri mübarek kişiler kabul edilmiş, kabirleri türbe biçimine sokularak 

ziyarete açılmış, devlet büyükleri, başarılı komutanlar her zaman sevgi ve 

saygı görmüşlerdir. Türklerde mezarlıklar hala korkulu bir saygıyla gizlenen 

yerlerdir. 

Hunlar, Moğollar ve Orta Asya Türk kavimlerinde atalar kültürünün, atalara 

sevgi ve saygının yarı din haline gelişinin çeşitli örnekleri görülmektedir. 

Budizm ve Maniheizm gibi kitap öncesi dinlerin Türkler arasında kısmen de 

olsa tutulup yayılmasında, bu iki dinin ‘Ataların ruhunun ölümlerinden 

sonra başka bedenlerde devam edeceği’ inancı etkili olmuştur. Tarihçiler 

Hun Türklerinde, yılda bir kez herkesin katıldığı genel bir tören 

düzenlenerek atalarının ruhlarına kurban kesildiğini dile getirmektedirler. 

*Doğa Kültürü:

Eski Türkler doğada gördükleri her şeye; dağ, ırmak, ağaç gibi ruh ve 

canlılık atfediyorlar, onların bir güç tarafından yönetildiğine inanıyorlardı. 

Onlara göre doğa ruhlarla doluydu. Çevrede görülen her doğa varlığını 

bunlar yönetiyorlardı. Türklerin Orhun kitabeleri ile Oğuz Kaan destanı, 

Oğuz Kaan’ın çocuklarının isimlerini Gökhan, Günhan, Denizhan, Ayhan, 

Yıldızhan ve Doğahan olarak bizlere aktarması bunun en kesin kanıtıdır. 

*Gök Tanrı Kültürü:

Türkler’de tanrı inancının başlangıcı Gök Tanrı kültürüdür. Tengiri, tengeri, 

tengere ve tinger gibi birbirine çok benzeyen ve aynı anlamda kullanılan 

sözcükler Gök tanrı kültürünü temsil eder. Gök tanrı tüm yeryüzünün, 

insanların ve tüm varlıkların yaratıcısıdır. İnsanları o yönetir, O tüm 

kainatın efendisidir. Tüm eski kavimler, gök cisimlerini kutsal kabul edip 

göğün kendisi ile ilgilenmedikleri halde, Türkler gök cisimleri ile ilgilenmiş 

daha çok göğün kendisini düşünmüş ve tanrı inanışına ulaşmışlardır. 

*Budizm:

Hindistan’dan Asya’ya yayılan Budizm, başlangıçta Türklerin yakınlık 

duydukları dinlerden biridir. Budizm, MS 2’inci ve 3’üncü yüzyılda önce 

Doğu Hunlar arasında daha sonra Doğu Türkistan ve 6’ıncı yüzyılda da 

Göktürkler arasında yayılmıştır. Bumin Kağan, Muhan Kağan Topo 

Kağan’ın Budist oldukları gerçektir. Buhara ve Mevlana’nın doğum yeri 

olan Belh kenti o çağda Budizm’in önemli merkeziydi. 9 ve 10’uncu 

yüzyıllarda Uygur Türklerinin sarayında Budizm’in çok güçlü olduğu, 

Budist rahipler, Müslüman imamlar ve Hıristiyan papazlar birlikte görev 

yapmışlardır. 

*Zerdüşlük:

İran milli dini olan Zerdüştlüğün 7’yüzyılda Türk kavimleri arasında kabul 

gördüğü tarihi belgelerden anlaşılmaktadır. Özellikle İran kültürü ile iç içe 

bulunan bazı Türk topluluklarında (Orta Asya’da) Zerdüştlüğün kolayca 

benimsendiği anlaşılmaktadır. Yine bir İran dini olan ve esasları arasında 

‘ateşi ibadet etme ve ölünün yakılması’ da bulunan Mazdeizm’in de bu 

dinin güçlü olduğu dönemlerde bazı Türk kavimlerince benimsendiği 

görülmektedir. Kırgızların yurdu olan Altaylar’ın kuzeyi ile Yenisey 

bölgesinde Mazdeizm’in izlerine rastlanmaktadır. Ve yine bu türden 

inanışların Göktürkler arasında da izleri görülür. 

Emeviler’in yıkılıp Abbasilerin iş başına gelmesine büyük etken, 

Horasan’da başlattığı isyanla Ebu Müslim Horasani olmuştur. Abbasiler 

önceleri minnet duydukları Ebu Müslim’in daha sonra korkulacak güce

ermesi üzerine kendisini 755’de zehirleyerek öldürmüşlerdir. Bu siyasi 

cinayet 8 ve 9 yy boyunca Abbasi devletini uğraştıran kanlı isyanlara neden 

olmuştur. Bu isyanlara en büyük katılımın Zerdüşt ve Mazdeist din 

anlayışını kabul eden Türkler olduğu görülmektedir. Literatürler, o yıllarda 

Horasan’da devlete karşı başlatılana Zerdüşt kökenli isyana 300 bin Oğuz 

Türkünün katıldığını dile getirmektedir. Tüm bu bilgiler, 8-9 yy. 

Maveraünnehir’den Azerbaycan’a değin geniş bir bölgede yaşayan Oğuzlar, 

Dokuzoğuzlar, Halaçlar, Karluklar ve benzer Türk halkının ne ölçüde 

Zerdüşt ve Mandeizm’in din etkisi altında olduğunu göstermeye yeterlidir. 

*Hıristiyanlık:

İslamiyet öncesinde Türkler arasında yayılan bir din de Hıristiyanlık 

olmuştur. Budizm, Maniheizm, Zerdüştlük ve Mazdeizm gibi güçlü olmasa 

da Türk topluluklarının bazılarında Hıristiyanlığın kabul gördüğü 

bilinmektedir. 

8.yüzyılda Bizans’tan kovulan İstanbul Patriği Nestorius’un taraftarlarından 

oluşan Nesturi Hıristiyanları Uygurlar’ı etkilemiştir. Bazı Budist ve 

Maniheist Türk grupları Hıristiyan olmuşlardır. Bu geçişte başı çekenin 

780’de Uygur tahtında oturan Alp Kutluk Bilge Kağan (Tarkan) olduğu ileri 

sürülmektedir. Karluk Türkleri’nden kalan Hıristiyan kilise ve mezar 

kalıntıları, bunların da Hıristiyanlığı kabullendiklerini ortaya koymaktadır. 

Bunların yanısıra bazı Oğuz boyları, Çiğiller, Kırım ve Kafkas bölgelerinde 

yaşayan Hazar Türklerinin de Hıristiyan olduklarından söz eden kaynaklar 

vardır. 

Ancak Türklerin Hıristiyanlıklarında ciddi olarak ele alınabilecek asıl bölge 

Doğu Avrupa ve Balkanlar’dır. Buralara yerleşen Peçenekler, Oğuz ve 

Kuman Türkleri’nin Hıristiyanlıkları tartışma götürmez bir biçimde nettir. 

*Yahudilik:

Türk devletleri arasında Yahudiliği resmi din olarak kabul eden yalnızca 

Hazar Türk Devleti olmuştur. Volga boylarında Hun devletine tabi olarak 

yaşayan Hazar Türkleri, daha sonra Kuzey Kafkasya’yı işgal ederek büyük 

ve bağımsız bir devlet kurmuşlardır. Gerek Bizans Hıristiyanları, gerek 

Abbasi İslam devletinde Arapların dini baskılarına uğrayan Musevi 

topluluklar ve özellikle Musevi din adamları, hoşgörülü oldukları anlaşılan 

Hazar devletine sığınmışlardır. 8.yy’da Musevi din adamlarının istilasına 

uğrayan Hazar Türk Devleti, özellikle saray, eski inançlarını bırakarak 

Museviliği seçti. 

Doğu Avrupa Musevilerinin, 9 ve 10’uncu yy’larda Hazar’ın Kuzeyinden 

kitleler halinde göç eden Türkler oldukları, Musevi inancında kayıp olarak 

bilinen ’13. Kabile’nin Hazar Türkleri’nin Musevi olan ve Avrupa’ya göç 

eden torunları olduğu, Hitler yönetiminin Yahudi oldukları için göçe 

zorladığı ve öldürttüğü Doğu Avrupa Yahudilerinin gerçekte Hazar 

Türkleri olduğu da ileri sürülen tarihi gerçekler arasında yer alır. 

*Sonuç:

Yukarıda özet olarak ele alındığında görüldüğü gibi, Türkler; tarihi veriler 

ışığında coğrafi, sosyal, siyasal ve ekonomik koşulların belirlediği 

kendilerine özgü bir din anlayışı sergilemişlerdir. Ancak ciddi biçimde 

dikkat çeken en belirgin özellik Şamanizm’in özelliklerini de benimsedikleri 

tüm dini inançlara taşımış olmalarıdır. İslam inancının yaygın bir biçimde 

kabul görmesinden sonrası da araştırıldığında, derinliklerde Şamanizm’in 

tüm izleri ve belirgin etkileri kendiliğinden su yüzüne çıkmaktadır. 

Konumuz olan Alevilik tüm bu veriler ışığında değerlendirilmelidir. Aksi 

halde çok büyük yanılgılara sürüklenilmesi ve yanlış kanaate saplanılması 

kaçınılmazdır. 

 BÖLÜM:II 

 2/1). ALEVİLİĞİN TARİHİ 

 VE TEMEL İNANÇLARI 

Ali’nin ölümünden sonraki gelişmeler, özellikle Kerbela olayı, Hüseyin’in 

öldürülmesi, Alevi topluluğunun siyasi bir görüş çevresinde toplanmasına 

neden olmuştur. Şiilik (Şia) adını alan ve daha çok İran’da gelişen Alevi 

mezhebinin özünü bu olaylar zinciridir. 

İslam dinin doğuşu karşısında eski dinlerinin zamanla sarsılacağını, İslam 

ordularının istilaları sonucu bağımsızlıklarını yitireceklerini anlayan 

İranlılar; İslam’ın içinde doğan ve gelişen bu görüşü eski din ve siyaset 

anlayışlarıyla kaynaştırarak benimsediler. Ancak bu noktada gizli ve 

karanlık kalan bir başka gerçek de Musevi hahamlarının İslam’ın doğuşu ve 

gelişmesi karşısında Hz. Muhammed’in vefatının hemen sonrasında 

harekete geçtikleri ve Halifelik seçimleri ile Halife cinayetlerinde örtülü bir 

biçimde en etkin güçler olduklarıdır. 

İranlıların İslam karşısında bağımsızlık ve inançlarını koruma yolu olarak 

gördükleri Aleviliğin kollarından Caferiliği benimsemeleri, gerçekte Yahudi 

Hahamların teorisyenliğinde geliştirilen Aleviliği benimsemişlerdir demek 

hiç yanlış değildir. Alevi dedelerin kıyafetleri, sakal ve bıyık biçimleri ile 

Musevi hahamların görünümleri arasındaki eş benzerlik, Aleviliğin 

‘sır’ vermeme, kendinden olmayana kız verip almama kurallarının 

Musevi inancıyla aynı olması, ‘Musevi olunmaz, Musevi doğulur’ 

prensibi ile ‘Alevi olunmaz, Alevi doğulur’ prensipleri, Musevilerin 

‘ağlama duvarı’nda pişmanlıkla tövbe edişleri ile Alevilerin pişmanlıkla 

vücutlarından kan çıkana değin kendilerine eziyet edişleri bunun en 

belirgin ve çok özet kanıtlarıdır. Öne sürdüğümüz bu kanıtların tümüne 

birden Alevi inancında Şia adı verilmektedir. Alevilik Şia adı altında 

mezhepleştirilmeye çalışılmıştır. Ki, tüm İslam alemi Şia’yı bir mezhep 

olarak kabullenmeyi reddetmektedir. 

Şiilik, (Şia) inancına göre, Hint inançlarında ruhun bedenden bedene geçişi 

vardır. Şia (Şiilik) Şamanizm, Hint Budist, Arap İslam ve Yahudi 

inanışlarının izlerini taşıdığı bir gerçektir. Ancak bu gerçek görmezden 

gelinmektedir. 

XII. yy sonlarında doğan Alevilik, Sünniliğin ağır baskısı nedeniyle 

yaygınlık kazanamamıştır. Ancak X, XI, XII, XIII, XV ve XVI yy.’da hızla 

gelişmiştir. İran, Anadolu, Türkistan, Mısır, Yemen ve Irak’ta 

yaygınlaşmıştır. Bu gelişim edebiyat alanında önemli eserlerin yazılmasına 

neden olmuştur. Aleviliğin İran’dan sonra en geliştiği yer Anadolu 

olmuştur. Ancak, Kürt, Arap, Arnavut ve ABD dünyasına değin geniş bir 

alana yayılmıştır. 

Alevilik inancına göre esas olan imamlıktır. İmamlık Allah’tan ve Hz. 

Muhammed’den sonra gelen en önemli makamdır. İmamlık seçimle değil 

Allah buyruğu ile ve Hz. Muhammed soyundan gelen birisine verilir. 

Ali’nin imamlığı Tanrısal kabul edilir. İmamlık veraset ile sürdürülür. 

İmamın bir başka özelliği de yeryüzünde Allah’ın temsilcisi olmasıdır. Hz. 

Ali, insan biçimine girdiği için ölümsüz kabul edilmektedir. Bunun içindir 

ki, Allah’ı sevmek Ali’yi, Ali’yi sevmek Allah’ı sevmektir. Ali’yi sevmeyen 

Allah’ı, Allah’ı sevmeyen Ali’yi sevmiyor demektir. Gerçek imamlar on 

ikidir. İlk imam Ali, son imam onun torunu Mehdi’dir. Mehdi ölmemiştir, 

sırlara karışmış, Allah’ın buyruğu ile günün birinde ortaya çıkıp görevine 

başlayacak, insanları doğruya yönlendirecek, kötülüklere son verecektir. 

İmam her türlü suçtan ve eksiklikten arınmıştır, suç işlemez, yanlış yapmaz, 

masumdur. Bu nedenle imamın sözü Allah’ın sözüdür. 

Aleviler, insanı tanrı ile bir sayar, arada ayrılık görmez, ruh göçüne 

inanırlar, kıyamet ve ahirete inanmazlar. Sünni tüm mezhepleri reddederler. 

İslam dinin gerekli gördüğü ibadetlerin hiçbirisini yerine getirmezler. 

Maddenin ötesinde yaratıcı bir güce inanmazlar. Kadın-erkek ayırımı 

yapmazlar. 

*Bektaşilik:

Bektaşilik, 16. Yüzyıldan itibaren resmen tanınmış ilk gayri Sünni 

(heterodoxe) bir tarikattır. Tarihsel kökeni 13. yy.’la değin uzanarak Babai 

hareketlerine dayandırılmaktadır. Baba İlyas, 117’de kurulan Vefaiye 

tarikatının Anadolu’daki şeyhidir. 13. yy.’la doğru Kalenderiye, Haydariye

ve Yeseviyye sentezi ile Babailik denilen gayrı resmi tarikat doğmuştur. 

Hacı Bektaş Veli tarafından kurulan tarikatın ayin ve erkanı Balım Sultan

tarafından geliştirilmiş ve Batınilik çizgisine doğru kayma göstermiştir. 

Balım Sultan’ın yerine geçen kardeşi Kalender Çelebi, Kanuni Sultan

Süleyman döneminde isyan tertiplediği için, yakalanarak öldürülmüş ve 

tekke manevi nüfusunu bir dönem yitirmiştir. 1931’de, Atatürk’ün verdiği 

kararla Türkiye Cumhuriyeti içindeki tüm tarikatların kapatılması ile 

“Bektaşilik” illegal bir biçimde “lobi olarak” faaliyetlerini sürdürmüştür. 

Günümüzde etkin baskı gruplarından birisi durumundadır. 

İmam Cafer mezhebine mensubiyet iddia edilmesine karşın gerçekte Şiilik 

ile Bektaşiliğin ilgisi yoktur. Bektaşiliği bir Şii tarikatı olarak kabul etmek 

yerine, Bektaşilikte Şii etkilerinin varlığından söz etmek gerçekçi bir bakış 

açısıdır. Bektaşilik içinde Şamanizm, Budizm ve İran dinlerinin kalıntılarına 

dayalı ayinler “dört kapı/kırk makam” şeklinde dile getirilir. Bu etkilerin 

yanısıra Musevi inanç, ibadet ve ideolojilerinin katı prensipleri de yer 

almaktadır. 

Hacı Bektaş Veli’nin ifadesi ile: 

“Okunacak en büyük kitap insandır.” 

Hacı Bektaş Veli adına kurulan, Balım Sultan’ın elinde düzenli bir kuruma 

dönüşen Bektaşilik “Dört Kapı” İlkesine dayanır. 

*Şeriat Kapası 

*Tarikat Kapısı 

*Hakikat kapısı 

*Marifet kapısı 

Bu noktada Yahudi Mason lobisinin bilinen yapısı dikkate alındığında 

görülmektedir ki; Bektaşilik, son derece katı bir gizliliğin olduğu 

Aleviliğin “lobi” faaliyetlerinin yürütüldüğü bir locadan başka bir şey 

değildir. 

Bektaşiler, ilk kapatıldıkları tarih olan 1826’dan günümüze ısrarla 

kendilerini savuna gelmişlerdir. 

Sultan II. Beyazıt, Talat Paşa, Rıza Tevfik Bölükbaşı, Yahya Kemal, Eşref 

(şair), Samih Rıfat, Hayri Ürgüplü, Akif Paşa, Celal Paşa, Kazım Karabekir 

Paşa, Neyzen Tevfik, Muallim Naci, Dr. Refik Saydam, General Kurtcebe 

Noyan, Ahmet Rasim gibi isimlerin Bektaşi oldukları bilinmektedir 

2/2). ALEVİLİĞİN KOLLARI 

Şiilik, Caferilik, Bektaşilik, Kızılbaşlık, Zeydiye, Muteviliye, İsmailiye, 

isimleri altında anılan ve kuruculuğunu Hasan Sabbah’ın gerçekleşitirdiği 

Batıniye (Haşhaşiler) adlı suikastçi/ihtilalci grup Alevilik inancının kolları 

arasında yer alırlar. Aleviliğin Anadolu’da benimsenen kolları Bektaşilik ve 

Kızılbaşlık adı ile anılır. Anadolu’da Aleviliğin edebiyatta Türk dilinin 

kullanılması ile yaygınlık kazanmış olması, Türkmenlerin kazanılmasında 

çok dikkat çekici bir yöntem uygulandığının kanıtı olarak karşımıza çıkar. 

Bu amaçla hareket eden Yunus Emre, Pir Sultan Abdal ve Hatayi’nin 

Türkçe edebiyatı önemli örneklerdir. 

Alevilerin büyük olarak tanıyıp andıkları yedi şair; Nesimi, Fuzuli, Hatayi, 

Pir Sultan Abdal, kul Himmet, yemini, Virani’dir. Bunlardan Nesimi ve 

Fuzuli dışındakiler tam Batınidirler. Bunların yanısıra aralarında kadın 

şairler de vardır: Emine Mükerrem, Şaziye Şazi, Hürmüz Hanım, Şeref Bacı 

gibi.. 

Yollarını bağımsız bir din ve İslamiyet’in esası sayan Aleviler, peygamber 

Ali’nin on iki imam ve Hacı Bektaş Veli’yi yorumcu ve düşünürleri olarak 

kabul ederler. 

2/3). ALEVİ YERLEŞİM BÖLGELERİ 

Türkiye coğrafyası üzerinde Alevilerin yerleşim bölgeleri şöyle 

sıralanabilir: Kars, Erzurum, Erzincan, Tunceli, Sivas, Tokat, Amasya, 

Çorum, Antalya ve Gaziantep.. 

Alevi Türk kesimi olduklarını iddia edenler daha çok Çorum, Amasya, 

Tokat, Yozgat bölgelerinde yerleşmişlerdir. Bu bölge içinde yer alan 

Aleviler Türkçe konuşurlar. 

Manisa, Muğla, Aydın, Antalya, İzmir, Çorlu/Tekirdağ, İstanbul, Elazığ, 

Bursa, Amasya, Kars, Bolu, Kırıkkale ve Ankara Alevilerin yoğun olarak 

yerleştikleri kentler arasında yer alır. 

Alevi Kürt kesimi ise, Sivas, Erzincan, Tunceli, Elazığ, Malatya, Maraş ve 

çevresinde yaşamaktadırlar. Bu bölgelerde yerleşik olan Aleviler ise; Kürtçe 

konuşmaktadırlar. 

Dikkat çeken bazı önemli noktalar:

*Kars/Arpaçay-Yalınçayır-Çalkavur: Malakan adıyla tanınan bir grup 

yaşamaktadır. Bunlar Rus Ortodoks gruptur. Ve Kars etnik açıdan 

bakıldığında adeta bir akvaryumdur: “Tat” adıyla anılan Şia grubu, 

kendilerinin Avar Türkleri soyundan olduklarını iddia eden “Lezgiler”, 

Karapapaklar, Avşarlılar, Azeriler, Çerkesler ve Kürtler gibi.. Bir ilde bunca 

değişik etnik kökenin bulunması Türkiye’nin ne denli çapraşık, iç içe ve 

karmaşık bir etnik yapıya sahip olunduğunu ifade edebilmek açısından 

önemlidir. Bir başka önemli noktanın da bunca etnik grubun yüzyıllardır hiç 

araştırılmamış ve incelenmemiş olmasıdır. Bu hatalı durum Anadolu 

toprakları üzerinde Türk halkının mutsuzluğunun da en önemli faktörü 

olmuştur. 

Alamut Köyü, Hasan Sabbahve Alevi İdealizmi:

*Aydın/Bozdoğan İlçesine bağlı “Alamut Köyü”nde Aleviler 

yerleşmişlerdir ve “Alamut Alevileri” olarak anılmaktadırlar. Bu yapılanma 

Alevilerin İsmaili mezhebinin içine de sızdıklarını ve ünlü Hasan Sabbah’ın 

temsil ettiği gizli bir Şii İsmaili tarikatının yuvalandığı terör odağı olarak 

efsaneleşen “Alamut Kalase”nde yer alan Alevilerin torunlarından 

günümüze ulaştıkları gözlenmiştir. Bilindiği gibi Hasan Sabbah, özel yaşam 

biçimleri nedeniyle iki oğlunu da öldürtmek zorunda kalmıştır. Sabbah’ın 

oğullarının sapkınlığa sürüklenişi ise; Alamut Kalesi içinde yer alan 

Alevilerin etkisi ile gerçekleşmiştir. 

Konumuz içinde Aleviliğin gerçek çehresinin tanıtılabilmesine önemli bir 

katkıda bulunacağı için yer verdiğimiz Alamut Köyü, daha önceleri bir Rum 

köyü olarak bilinmektedir. Aleviliğin “Tahtacı” olarak anılan kolu, 

günümüzden 600 yıl önce gelip bu Rum köyüne yerleşmişlerdir. Tahtacılar 

olarak bilinen bu Alevi kolunun kurucusunun Durhasan Dede olduğu ve

Ceyhan’da gömülü olduğu söylenmektedir. Alevi Tahtacılar; Adana, 

İzmir/Narlıdere’de Yanyatır Ocağı’na, Kırıkkale’de Hasan Dede Ocağı’na, 

Aydın’da Emiroğulları Ocağı ve Malatya’da Seyyidler Ocağı’na bağlı 

bulunmaktadırlar. 

Alamutlular ser verip sır vermeyen kapalı bir cemaattir. Asla sırlarını 

çözmek mümkün değildir. Bu nedenle çok yalan söylerler ve asla 

güvenilmez bir portre çizerler. Borçlarına da sadık değillerdir. Köylerinde 

cami olduğu halde Cuma günleri birkaç yaşlı dışında kimse gitmez. Her şeyi 

öğrenmek isteler ama kendileri ile ilgili bilgi vermezler. Cem evlerine ve 

törenlerine diğer Alevileri davet etmezler, tüm yaşamlarını büyük bir gizlilik 

içinde sürdürürler. 

*Türk Kültürü Diye Öne Sürülen Bektaşi Şiir Dünyası:

Bektaşi şiiri ve edebiyatı, Türk kültürü diye öne sürülür, Türkçe eserler ile 

övünç duyulmakta ve Türk diline gösterilen özenden ötürü Anadolu’da Türk 

dilinin gelişmesine ve yaşamasına katkıdan söz edilir. Gerçekte Babailik, 

Ahilik, Abdallık, Hurufilik, Kızılbaşlık, Kalenderlik, Haydarilik 

öğretilerinin birleştirilmesinden başka hiçbir şey değildir. Aynı şey 

“destanlar” için de geçerliliğini korur. Ve bu kültür aydınlığa sürükleyici 

olmaktan uzak, efsane, mitos ve masal özellikleri nedeniyle de “aydınlatıcı” 

ve “gerçekçi” nitelikten yoksundur. Aşk, muhabbet, Allah-Muhammed-Ali 

sonra da Al-i Âbâ’ya, Fazlı’nın ulûhiyyetine, harflerin gizli numaralarına, 

Hacı Bektaş Veli’nin Muhammed ve Ali’den ayrı olmadığını anlatır. Burada 

da Türk sanatı, kültürü ve folkloru diye açık bir yutturmaca ile Alevi 

inancının korunması, yüceltilmesi sağlanmıştır. Bu kültür anlayışının 

yaygınlaşması ve kabul görmesinin sağlanmasında ise; TRT en etkin 

platform olarak kullanılmıştır. 

2/4). ALEVİLER TÜRK MÜ, 

 KÜRT MÜ, 

 ETNİK BİR GRUP MU? 

Alevilerin Türk oldukları iddia edilirken, Kürt oldukları görüşü de öne 

sürülmektedir. Sosyal bilimci İsmail Beşikçi’nin Alevileri Türk ve Kürt 

olarak ikiye ayırıyor olması ve bu çerçevede Doğu Anadolu Alevilerini 

etnik olarak Kürt olarak tanımlaması gerçekçi değildir. Çünkü, Doğu 

Anadolu’da yaşayan Kürtler arasında Aleviler olduğu gibi; Sünni ve Şafi 

olanlar da bulunmaktadır. 

Tunceli’li Zaza Kürtler, Cem ayinlerinde deyişlerini Türkçe

söylemektedirler. 

Aleviler, ısrarla Türkmen olduklarını tarihsel süreç içinde örnekler vererek 

netleştirmeye çalışmaktadırlar, doğrudur da. Kökenleri Hazar Türkleri’ne 

dayanmaktadır. Ancak önemle gizledikleri gerçek, 8, yüzyıldan itibaren 

Musevi inancını kabullendikleridir. Musevi inancı ise; diğer tüm dinlerden 

farklı bir özellik gösterir: Musevilik yalnızca bir din değil, aynı zamanda da 

tarihin en eski siyasal ideolojisidir. Bu nedenle 8. Yüzyıldan günümüze 

Museviliği hizmet eden ve Türklüğünü yitirerek değişime uğrayan bu 

topluluğun Türk oldukları kabul edilemez. Kaldı ki Yahudiler de kendi 

içlerinde bu grubu, “kaybolan 13. Kabile” olarak tanımlamaktadırlar. 

Anadolu topraklarının 10 bin yıllık bir medeniyet tarihi vardır ki, bunu 

taraflı ve amaçlı dahi olmuş olsalar hiçbir bilim adamı inkar edemez. 

Türkler Anadolu’ya 1071’de gelmişlerdir ve bu topraklar üzerinde bin yıllık 

bir geçmişe sahiptirler. Anadolu’nun tarih ve farklı medeniyetler topluluğu 

olduğu gerçeği yadsınamaz. 

Ancak Alevilik inanışı daha çok Kürtler arasında görülür demek yanlış bir 

değerlendirme olmaz, etnik bakımdan Türk olan nüfus arasında ise 

Bektaşilik yaygınlaşıp gelişmiştir. Alevilik ile Bektaşilik arasındaki bağ ve 

mekanizmanın işleyişine ise; yukarıdaki bölümde değinilmiş ve Yahudilerin 

Masonik örgütlenişleri örnek alınarak yapılandırıldığı vurgulanmıştır. 

Anadolu toprakları üzerinde bin yıldır yaşayan kültür işte böylesine 

birbirine geçmiş, kaynaşmış ve girift bir mozaiktir. Bu mozaik içinde 

etnik/kültürel/dil/inanış farklılıkları vardır. Ancak, hepsi de birbirine akraba 

olmuşlardır. Bu akrabalık günümüz dünyasında giderek daha da gelişip dal 

budak salmıştır. 

Ne yazık ki, bu akrabalık gerçeğinden yola çıkılarak Ulusal Devlet yapısına 

sahip Türkiye Cumhuriyeti parçalanmak istenmektedir. Bu parçalanmanın 

önündeki tek engel ise Kemalizm’dir. Bu nedenle Kemalizm’in devrini 

doldurduğu ve çağın gerçeklerine yeterlilik gösteremediği inancı yayılmaya 

çalışılmaktadır. 

2/5). SİYASAL VE SOSYAL 

 YAŞAMDA ALEVİLER 

Yakın geçmişe değin Aleviler Sosyal Demokrat veya Sosyalist siyasal parti, 

grup ve kişileri desteklemiştir. CHP’nin ve TİP’nin önemli, Türkiye Birlik 

Partisi’nin tek oy kaynağı Aleviler olmuştur. Günümüzde de TİP’nin en 

önemli tabanı Alevi kitledir. 

1950 öncesi Anadolu’da birçok kent ve kasabada bakkal dükkanı bile 

olmayan Aleviler, bugün büyük kentlerde şirket ve holding sahibidirler. 

İthalat-ihracat alanında söz sahibidirler. 1950’li yıllarda çorap fabrikaları 

Bulgarlar’ındı, günümüzde ise Yahudi vatandaşlarımızın! Konuya bu açıdan 

bakıldığında yakın bir geçmişte dağların zirvelerine kurulu yolu bile 

olmayan köylerde yaşayan Alevilerin kısa süre içinde ne denli gelişim 

gösterdikleri kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Bunun en önemli etkeni 

Alevi ailelerin çocuklarına mutlaka yüksek tahsil yaptırmalarıdır. Aynı 

zorunlu gelenek Yahudiler’de de vardır. Türkiye’ye sığınan Yahudiler 

günümüzde ülkenin refahından en büyük payı alan kesimdir. Yahudilerin 

zengişleşmesinin hemen ardından Alevi topluluğunun zenginleşmesi ve 

ekonomide söz sahibi olmayı başarmaları dikkat çekicidir. Aleviler, dağların 

zirvesinden büyük kentlere indiklerinde servet sahibi değillerdi, Avrupa 

zulmünden kaçıp Türkiye’ye sığınan Yahudiler ise; ancak canlarını 

kurtarabilmiş, son derece yoksul insanlardı. 

Özetle: Anadolu’nun bereketli ve zengin toprakları ile merhametli, cömert, 

mert, hoşgörülü Türk insanı; Alevileri ve Yahudileri dünyanın en mutlu 

insanları yapma başarısını göstermiştir (!) Öte yandan kendi insanını ‘özgür￾zengin-onurlu’ bir yaşamdan kopartıp ‘kör karanlık kölelik zindanına’ 

atıvermiştir. Bu nedenle de tüm dünya insanlığı tarafından tarihin en asil 

büyük Türk Ulusuna ‘aptal’ tanımlaması yakıştırılır olmuştur. Tarihte 

kentlerin anahtarlarının gümüş tepsilerde ikram edildiği büyük Türk 

Ulusuna bugün tüm dünya ülkeleri ‘vize’ uygulamaktadır. 

Türkiye’nin yönetim kadroları, Alevilik-Bektaşilik, Tarikatlar, Etnik, 

Kültürel Özgürlükler üzerine ilk okula yeni başlayan çocuklar gibi ‘ders’ 

çalışmak zorundadır. Bu tarihsel sorumluluk ve halka olan borçtur. 

2/5). HALK MAHKEMELERİ (!) 

Türkiye bir sabah aniden “Halk Mahkemeleri” diye bir sözcük ve tanımlama 

ile tanıştı. O sabah terör tohumlarının ekildiği günlerin sabahıydı. Şimdi 

Alevi ve Bektaşi geleneğini anlatan bir kitabın satırlarını dikkatle okuyalım: 

“..Bu Cemler aynı zamanda o toplum için bir dini eğitim ve öğretim 

kurumu işlevini görür. Hatta bunlar, suç işleyenlerin yargılandığı bir 

tür halk mahkemesi işlevini üstlenirler.” 

Türkiye’de terör olgusu ile başlayan ve su yüzüne çıkan cinayetlerin bir 

bölümü, ‘Halk Mahkemeleri’ kararları ile gerçekleşmiş olması önemli bir 

noktadır. 

Türk sanayi hareketi içinde, sosyal güvence bağlamında son derece gerekli 

ve yararlı ‘Sendikal’ faaliyetler Alevilerce kurulmuş, geliştirilmiş ve 

yönlendirilmiştir. Ancak bu yararlı çabalar, Türk işçisi ve emek insanını 

mutlu etmemiş, terör ve toplumsal huzursuzluğa sürüklemiştir. 

Üniversitelerde öğrenciler, Alevi gençler tarafından yönlendirilerek 

etkilenmiştir. Türkiye’de ‘aydınlanma’ adı ve örtüsü altında tezgahlanan 

tüm entrikaların iplerini ellerinde tutanlar her nedense Aleviler olmuştur. 

Yukarıda dile getirilerek dikkat çekilmek istenen konuların hiçbirisinin 

‘inanç/din/kültür’ ile ilgili olduğu söylenemez. 

 

2/6). DİN Mİ, MEZHEP Mİ, TARİKAT MI?

TÜRK-İSLÂM DÜNYASINDA MASONİK TUZAK 

Alevilik, kendi taraflarının görüşlerine göre “bağımsız (!)” bir dindir. Ancak 

gerçek ve objektif değerlendirildiğinde din değildir, mezhep olarak kabul 

edilmesi ise olanaksızdır. Fakat, İslam ülkelerinde bir inanç yolu olarak 

seçildiği inkar edilemez. 

Bektaşilik ise, Hacı Bektaş Veli tarafından kurulmuş bir tarikattır. 

Anadolu’da her Bektaşi Alevi’dir, ama her Bektaşi Alevi değildir. Hz. Ali 

sevgisi her ikisinde de güçlüdür. Ancak Bektaşi tarikatına giren herkes 

Bektaşi olabilir. Bektaşilik, genel prensiplerini ve yolunu kabul edip buna 

göre yaşayan herkes Bektaşi sayılır. Ancak bir kimsenin Alevi olabilmesi 

için ana ve babasının da Alevi olması zorunludur. Kesin bir ifade ile 

Alevilik, ‘inanca’ değil; ‘soy’a bağlıdır. 

İşte bu noktada Yahudi Mason locasına girmenin mümkün olduğu, ama 

Musevi olunamayacağı katı prensibinin İslam dünyasında ‘isim değiştirerek’ 

nasıl yer aldığı gerçeği kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Yahudilik, 

‘inanca’ değil; ‘soy’a bağlıdır. 

Yahudi’nin tarihsel olarak millet olma özelliği vardır, ama Alevilik millet 

değildir. Buna karşın, soya bağlı olması üzerinde önemle durulması gereken 

bir husustur. 

Alevilerde kendilerinden olmayan kız almak yoktur, alan ‘düşkün’ olur, 

yani yoldan çıkmış sayılır. Böyle birinin düşkünlükten kurtulması, o kadının 

yola alınmasıyla mümkündür ve bu da pek güçtür. 

Timur diyor ki; 

“Hangi memlekette dinden dönme, saygısızlık, ahlaksızlık gibi olaylar

çoğalırsa, halkın birliği bozulursa, askerleri başka mesleklere girmeye 

çalışırsa; o memleketin yok olması yaklaşmıştır.” 

Bu gerçeği Timur’dan önce keşfeden ise; Musevi Hahamlar olmuştur. 

2/6). ALEVİ BİLDİRGESİ 

Mayıs 1990’da, günlük bir gazetede “Alevilik” konusu geniş bir biçimde 

işlenmiş ve aşağıda aynen yer verdiğimiz bir bildiri ile de desteklendiği 

kamuoyuna duyurulmuştur. Bu bildirgeye imza koyanların isimleri şunlardı: 

Gazeteci ve Yazarlar: Yaşar Kemal, Aziz Nesin, Ataol Behramoğlu, İlhan 

Selçuk, Rıza Zelyut, İlhami Soysal, Emil Galip Sandalcı, Seyfettin Turhan, 

Süleyman Yağız.. Profesörler: Berker Yaman, Kıvanç Ertop, Çetin Yetkin 

Araştırmacı: Atilla Özkırımlı Sanatçılar: Zülfü Livanelli, Tarık Akan.. 

Avukatlar: Muharrem Naci Orhan ve Cemal Özbey.. 

“Bu bildirge, Müslümanlığın Türkiye’de yaşayan bir kolu olan Aleviliğin 

sorunlarını duyurmayı ve Alevilerin bazı isteklerini kamuoyuna yansıtmayı 

amaçlıyor. 

Aleviler başka inançlara, ‘doğru, güzel, kutsal’ gözüyle bakarlar. Ama kendi 

inanç ve kültürleri için de aynı olumlu duygu ve yaklaşımı beklerler. Alevi 

öğretisinin tanınması, Türkiye için barış ve zenginlik kaynağı olacaktır. 

GERÇEKLER 

Türkiye’de 20 milyon Alevi yaşıyor. 

60 milyona ulaşan Türkiye nüfusunun yaklaşık 20 milyonu Alevi yoluna 

mensup Müslümanlar oluşturuyor. 

Alevilik de Sünnilik gibi İslam inancının bir koludur. Sünnilik kadar eskidir. 

Türkiye’de dinsel, siyasal, kültürel, sosyal yönleriyle Alevilik, halkın bir 

bölümünün yaşama biçimidir. Kültür ve inanç olarak halen varlığını 

sürdürmektedir. 

Ana kaynak İslamiyet olmakla beraber, Sünni İslam ve Alevi İslam arasında 

hem öğretide hem de pratik yaşamda belirli farklar vardır. 

Sünni halkımız Alevilik hakkında hiçbir şey bilmiyor. 

Ülkemizdeki çoğunluğu oluşturan Sünni Müslümanlar, Alevilik hakkında 

hemen hemen hiçbir şey bilmiyorlar. Bu kesimin, Alevilik hakkındaki 

görüşleri, tamamen olumsuz önyargılardan, söylentilerden doğan 

yakıştırmalardan oluşuyor. 

Geçmişte şeriatçı Osmanlı Devleti zamanında Alevilere karşı yaratılan 

iftiralar, bugün de bazı insanlar tarafından gerçek gibi kabul ediliyor. 

Osmanlı zihniyetini bu çağda yaşatmaya kimsenin hakkı yoktur.

Diyanet İşleri, İslam’ın sadece Sünni kolunu temsil ediyor. 

Türkiye’de çoğunluğu oluşturan Sünni İslam, Türkiye Cumhuriyeti’nde 

Dinayet İşleri Başkanlığı aracılığıyla resmen temsil ediliyor. Devlet 

okullarında din ve ahlak eğitimi ile camilerde imamlar vasıtasıyla Sünni 

İslam yaşıyor ve yaşatılıyor. 

Alevi varlığı yok sayılıyor. 

Buna karşın, 20 milyonluk Alevi kitlesi resmen yok sayılıyor, görmezlikten 

geliniyor. 

Bunun en canlı kanıtı, devlet yetkililerinin yaptıkları açıklamalarda, 

Türkiye’nin tümünü ‘Sünni’ göstermeye çalışmaları, ‘Biz Sünniyiz’ 

demeleridir. Halbuki Türkiye nüfusunun yaklaşık 3’te 1’i Alevidir. 

Alevilere karşı olanlarla birtakım yarı aydınlar da, ‘Alevilik öldü!’ diyerek 

Osmanlıcı tavırdan yana çıkıyorlar. Alevi geçinen bazı okumuşlar da 

kraldan daha fazla kralcı kesilerek bu görüşlere destek veriyor. 

Kimileri de Alevilik kültürünün canlandırılmasını ‘gericilik’ olarak görüyor. 

Bunlar Aleviliği yok sayma tavırlarıdır. Unutulmamalı ki, Alevilik yok 

olursa, meydan Osmanlı kafalara kalacaktır. 

Türkiye’de Hıristiyanların, Yahudilerin, Süryanilerin bile kendilerine ait 

ibadethaneleri olduğu halde Aleviler bundan yoksun bırakılmıştır. Bugün 

Alevi kültürünü yaşatacak hiçbir kurum bulunmamaktadır. 

İnanç ve anlatım özgürlüğü bir insanlık hakkıdır. 

İnsan Hakları Bildirgesi’nin 9. Maddesi ve Türkiye Cumhuriyeti 1982 

Anayasası’nın 24. Maddesi, herkese ‘Vicdan, dini inanç ve kanaat 

özgürlüğü’ garantisi veriyor. Ülkemizde, cumhuriyetin kurulması ile birlikte 

Alevilere yönelik resmi devlet baskısı sona ermişse de eskiden gelen sosyal, 

psikolojik ve siyasal baskı varlığını sürdürmektedir. Aleviler, bu baskılar 

yüzünden, ‘vidan, dini inanç ve kanaat’ özgürlüğünü kullanamıyorlar. 

Aleviler, halen Aleviliklerini gizlemek zorunda kalıyorlar. 

Aleviler Atatürk devrimlerini hep desteklediler. 

Cumhuriyeti yaratan temel güçlerden birisi de Alevi kitledir. Aleviler, her 

zaman Atatürk’ün ve onun devrimlerinin yanında olmuşlardır. Fakat 

sıkıntıları, Cumhuriyet döneminde de bitmemiştir. Alevi kitle Türkiye’nin 

modern, demokratik, özgürlükleri tam bir ülke olmasını temel hedef alır. 

Türkiye’ye gerçek anlamda sahip çıkar. 

İSTEKLER: 

Aleviler üzerinde baskı olduğu kabul edilmelidir. 

Bugün Türkiye’deki 20 milyon Alevi kitle üzerinde Osmanlı’dan gelen ve 

halen sosyal, kültürel ve psikolojik ağırlıklı olarak süren ağır bir baskı 

vardır. Bu baskının adını, açık yüreklilikle koymanın zamanı gelmiştir. 

Aleviler, çekinmeden ‘Ben Aleviyim’ diyebilmelidir. 

Alevi kitle bugün bile Alevi olmaktan korku duymaktadır. Buna gerek 

yoktur. 

Bu kesimden insanlar, gerektiğinde, açıkça ‘Aleviyim’ diyebilmelidirler. Bu 

onların doğal insanlık haklarından birisidir. 

Sünni aileler, Alevilik hakkındaki düşüncelerini değiştirmelidir. 

Türkiye’nin gerçek bir huzur toplumu olabilmesi için Sünni ve Alevi 

kitlenin, birbirleri hakkında iyi düşünceler beslemesi gerekir. Aleviler 

hakkında görmediği şeyleri söyleyerek iftira etme olayına, Sünni aileler izin 

vermemelidir. Kafalara yerleşmiş olan olumsuz düşünceler atılmalıdır. Her 

inanç, her kültür diğerlerine saygı duyarak yaşamalı, yaşatılmalıdır. 

Avrupa’daki Protestan ve Katolik mezhebinden aileler, bugün yanyana 

dostça, gül gibi yaşayıp gidiyorlar. Türkiye için de aynı samimi birliktelik 

mümkündür. 

Aydınlar, Alevi varlığını, insan hakları bağlamında savunmalıdırlar. 

Her ülkede olduğu gibi ülkemizde de insan haklarını savunmak ve korumak, 

devletten önce aydınlara düşmektedir. Aydınlar kendi sorunlarının dışındaki 

toplumsal sorunlarla ilgilenen toplumun seçkin elemanlarıdırlar. Bu 

nedenle, onlar, Alevi varlığına dikkat çekmek ve Alevilere yapılan baskılara 

karşı tavır almak zorundadırlar. Bugün ülkemizde önemli insan hakları ve 

demokratik sorunlar bulunduğu gerçektir. Bunların en önemlilerinden birisi 

de Alevilerin durumudur. 

Alevilerin sorunlarını duyurmada önderlik aydınlara, demokrasiyi isteyen 

politikacılara, işadamlarına ve serbest meslek sahiplerine düşmektedir. 

Politik veya maddi çıkar yüzünden Aleviliğini gizleyenlerin de bu tavırlarını 

bırakmaları gerekir. Aydınların yanısıra, belli bir yere gelmiş Alevilerin bu 

konuda tavır alması zorunludur. Bu sorumluluğu başkalarına yıkmaya 

kalkışmak da yanlıştır. 

Her insanın kendi kimliğini açıkça söyleyebilmesi, insanlık hakkıdır. Bu 

kimliğin ‘mezhepçilik’ veya ‘şovenistlik’ ile damgalanması, temel insanlık 

hakkına saygı duymamaktır. 

Türk basını, yayınlarında Alevi kültürüne yer vermelidir. 

Bugün, Türk toplumunun en seçkin, en demokratik, en laik kafalı insanları, 

emekçisinden patronuna, basın sektöründe yoğunlaşmıştır. 

Buna karşın basınımızda, 20 milyonluk Alevi kitleyle ilgili bilgiye veya 

habere az rastlanıyor. Alevi kültürünün tanıtılmasına basınımız daha geniş 

olanaklar sağlamalıdır. İnanıyoruz ki, Aleviler üzerindeki baskının 

kalkması, Türkiye’yi daha demokratik bir yapıya kavuşturacaktır. Bugün 

basınımızın sorunları ile Alevilerin sorunları birbirine çok yakındır. 

TRT, Alevi varlığını da dikkate almalıdır. 

Türkiye Radyo Televizyon istasyonları Alevi kitlenin varlığından habersiz 

gibi görünüyorlar. Radyo ve televizyonda Alevi kültürü de yer almalıdır. 

Alevi büyükleri, Alevilerin kutsal günleri, şiiri, müziği, folkloru 

tanıtılmalıdır. 

Diyanet İşleri’nde Aleviler de temsil edilmelidir. 

Diyanet İşleri Başkanlığı (devlet) 20 milyonluk Alevi kitlesini görmezlikten 

geliyor. Diyanet, Alevi öğretisini, resmen tanımalı ve bu öğretinin 

temsilcilerine kendi bünyesinde görevler vermelidir. 

Bu ülkede, 20 milyonluk Alevi kitle de devlete vergi veriyor. Tahminen üçte 

birisi Alevilerden alınan devlet bütçesinden Diyanet İşleri’ne her yıl 

yüzlerce milyar para aktarılıyor. Laik bir ülkede, Diyanet İşleri’ne para 

verilmesi yanlıştır. Eğer devlet, Diyanet’e para veriyorsa, Alevi kesime de 

nüfusu oranında para aktarmalıdır. Bu para da Alevi kültürünün yaşatılması 

ve canlandırılması için harcanmalıdır. 

Alevi köylerine cami yapılmaktan vazgeçilmelidir. 

Diyanet İşleri, son yıllarda, Alevi köylerine cami yapmak, imam göndermek 

gibi etkisiz bir baskı yöntemi daha geliştirdi. Kendi varlığından başkasına 

tahammül edemeyen zihniyetin bu uygulamasına, devletin alet edilmemesini 

bekliyoruz. Bu uygulamalar derhal durdurulmalıdır. Aleviler köylerine cami 

değil okul ve cem evi (kültür evi) istiyorlar.. 

Din ve ahlak derslerinde Alevi öğretisi de yer almalıdır. 

Okullarda, din ve ahlak eğitiminin zorunlu hale getirilmesi sonucu, Alevi 

kökenli öğrenciler, kendi öğretilerini değil, Sünni öğretiyi öğrenmektedirler. 

Bu yetmiyormuş gibi okullarda Alevilik her fırsatta kötülenerek genç 

yürekler yaralanmakta, beyinlere düşmanlık tohumları ekilmektedir. Milli 

Eğitim Bakanlığı’nın buna mutlaka engel olmasını bekliyoruz. 

Bu durum, din ve vicdan hürriyeti ilkelerine uymadığı gibi, toplumsal barışı 

da zedelemektedir. Bunu engellemek için okullarda, isteyen Alevi 

öğrenciye, Aleviliği öğrenme olanakları yaratılmaktadır. Bunun için din ve 

ahlak derslerine Aleviliği tanıtıcı bilgiler eklenmelidir. 

Hükümetlerin, Alevilere bakış açısı değiştirilmelidir. 

Alevilere yönelik olumsuz şartlanmalar, iş başına gelen hükümet üyelerini 

de etkilemektedir. Bunlar, Aleviliği görmezlikten geliyor, yok sayıyorlar. 

Bakanlar ve milletvekilleri ‘Alevi’ sözünü ağızlarına almaya korkuyorlar. 

Bizim gibi çok kültürlü toplumlarda; hükümetler, bütün inançlara saygı 

duyacak bir politika izlemek zorundadırlar. Diyanet İşleri’nin; Milli Eğitim 

Bakanlığı’nın bu açıdan yeni baştan düzenlenmesi, hükümetlerin önünde 

çok önemli bir görev olarak durmaktadır. 

Aleviler, laik devletin güvencesidir. 

Alevilik bütün Ortaçağların sevgi ve sohbete dayalı tek canlı kültürü olarak 

bugüne dek geldi. 

Aleviler, kültürleri gereği, hoşgörülü, bilime saygılı, ilerlemeye açık bir 

toplumdur. Bağnaz düşünceye karşıdırlar. Laik devletin, şeriat devleti 

kurma çabalarına karşı korunması için bugün Alevi varlığı bir güvencedir. 

Devlet, bu güvenceyi eritmeyi değil, kuvvetlendirmeyi düşünmelidir. 

Demokratik, laik çoğulcu güçler, Alevi varlığının netleşmesi için çaba 

göstermelidir. 

Dedelik kurumu, çağdaş anlamda yeniden yapılandırılmalıdır. 

Dedeler yüzyıllarca Alevi kesiminin hem öğretmenleri, hem din görevlileri, 

hem yargıçları olarak çalıştılar. 

Bu insanlar; Alevi kültürünü kuşaktan kuşağa aktardılar. 

Zamanımızda, camilerden ve okullardan yetişen yüz binlerce imam, ülkenin 

her tarafından maaşlı olarak çalıştırılırken dedelik, Aleviliğin baskı altında 

tutulması sonucu, sıkıntı içindedir. Dedelere kendilerini geliştirme ve 

yetiştirme olanakları sağlanmalıdır. Alevi kültürünün yaşatılmasında 

kendisini yenilemiş, çağdaş kafalı aydın dedelerden yararlanılabilir. 

Yurtdışındaki Aleviler için acil programlar şarttır. 

Bugün yalnız Federal Almanya’da 350 binle 400 bin arasında Alevi 

işçimizin bulunduğu sanılıyor. Yurtdışındaki Alevi işçiler; çocuklarına 

kendi kültürlerini vermek için yoğun istek duyuyorlar. Fakat onlara Sünni 

programlardan başka seçenek verilmiyor. Bu da kabul görmüyor. Böylece 

yeni yetişen gençler; kültür boşluğuna itiliyor. Yurtdışındaki Aleviler için 

Alevi kültürünü tanıtıcı programlar; Alevi çocukları için de bu konuda 

dersler şarttır. Devlet bu işçiler için, din adamı yollarken Alevilik gerçeğini 

göz önünde tutmalıdır. Türkiye’de olduğu gibi yurtdışındaki Alevilere de 

imamlar aracılığıyla din hizmeti sunmak mümkün değildir. Bu gerçek artık 

kabul edilmeli ve aydın Alevi dedelerden yararlanılmalıdır. 

Alevilik ile bugünkü İran Şiiliği’nin ilgisi yoktur. 

Alevilere karşı tavır içinde olanlar, geleneksel iftiralarını sürdürerek, 

Türkiye Aleviliği ile İran’daki molla düşüncesini aynı paralelde göstermeye 

çalışıyorlar. Bu yanlıştır. Gerek felsefede, gerek uygulamada Anadolu 

Aleviliği ile bugünkü İran Şiiliğinin bir benzerliği yoktur. Aleviliğin temeli; 

hoşgörü, insan sevgisi, canlıya saygı, zorbalığa karşı olmaktır. Aleviler; 

bağnaz güçlerin değil, demokratik kitlelerin yanındadırlar. Bu geçmişte de 

günümüzde de böyle olmuştur... 

SONUÇ: 

Türkiye, tek değil, birçok kültürün bulunduğu bir toplumdur. Bu durum da

ülkemiz için zenginliktir. Değişik kültürlerin kendilerini açık açık ortaya 

koyması, insanları bireysel planda demokratik, hoşgörülü, insancıl bir 

kimliğe sokar. Bu da tüm insanlığın arzuladığı bir hedeftir. 

Temeli insan sevgisi ve barış olan Alevi kültürü bugün hiç desteklenmiyor. 

Hükümetlerin, bu insan kültürünü koruması; yaşatması için aydınlarla 

işbirliğine girmesi şarttır. Siyasetçiler tarafından dile getirilen, ‘inançlar ve 

fikirler üzerindeki baskıların kaldırılması gerektiği’ yolundaki açıklamaların 

sözde kalmamasını diliyoruz. Bu konuda demokrat aydınlar olarak, tüm 

Türk halkından destek bekliyoruz...” 

2/7). ALEVİ BİLDİRGESİNE 

 KARŞI GÖRÜŞLER 

Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Said Yazıcıoğlu’nun yanıtı: 

“Şunu ifade etmek gerekir ki, ülkemizde Sünniler ile Aleviler arasında dini 

manada herhangi bir farklılık söz konusu değildir. Bazı mahalli örf ve 

inanışlarla teferruatta dair meseleler dışında, bu iki grup arasında temel dini 

konularla ilgili ciddi herhangi bir görüş ayrılığı yoktur.

Bilindiği üzere, yurdumuzda itikadi mezhep yönünden genellikle ehl-i 

sünnet görüşüne bağlı ‘Sünni’ yurttaşlar ile ‘Şia’nın bir kolu sayılan ‘Alevi’ 

yurttaşlar bulunmaktadır. Diğer din ve mezhep mensuplarının sayısı azdır. 

Alevilik, müstakil bir mezhep olmayıp, Şia’nın (Şiiliğin) bir koludur. Şia ile 

Sünniler arasındaki en önemli görüş ayrılığı ise, ‘imamet’ yani Hz. 

Peygamber (S.A.)’nın vefatından sonra kimin devlet başkanı olması 

gerektiği konusudur. 

Esasen İslam anlayışına göre Kur’an-ı Kerim’in son ilahi kitap, Hz. 

Muhammed’in son peygamber olduğuna ve onun insanlığa tebliğ ve 

hayatında tatbik ettiği dini hükümlerin doğru ve gerçek olduğunu kabul 

eden ve ‘Müslümanım’ diyen herkes, dinin kesin hükümlerinden birini inkar 

gibi din sınırından çıkmayı gerektiren bir duruma düşmedikçe, hatta bazı 

yanlış inanç ve davranışları bile olsa, hangi mezhebe mensup olursa olsun, 

kendisine ister Sünni ister Alevi densin, Müslümandır. O halde bu iki grubu 

birbirinden ayrı, hatta birbirine karşı iki dini zümre olarak değerlendirmek 

gerçeklere tamamen aykırıdır. 

Doğulusu, batılısı, Alevisi, Sünnisiyle bu ülkenin yurttaşları asırlarca 

sevinçlerini ve kederlerini birlikte paylaşmışlar, karşılıklı barış, güven, sevgi 

ve kardeşlik duyguları içinde yaşayagelmişlerdir. Günümüzde artık, dini 

esaslara dayalı devlet başkanlığı demek olan imametten söz 

edilemeyeceğine göre, asırlarca önce cereyan etmiş ve tarihe mal olmuş olan 

olayları (Emevi-Haşimi, Ali ve Muaviye kavgalarını) gündemde tutmakta 

hiçbir yarar bulunmamaktadır. 

Diyanet İşleri Başkanlığı Türkiye’de belirli bir mezhebe mensup yurttaşların 

dini ihtiyaçlarını karşılamak maksadı ile değil, ister Sünni ister Alevi olsun, 

bütün Müslümanlara din hizmeti sunmak üzere kurulmuştur. İslam dininin 

itikad, ibadet ve ahlak ile ilgili temel esasları bellidir. Hangi mezhepten 

olursa olsun, bütün Müslümanların son ilahi kitap olarak tanıdığı Kuran-ı 

Kerim ortadadır. Kuran hükümleri doğrultusunda toplumu din konusunda 

aydınlatmak, böylelikle dini ve milli birliğimizi sağlamak, kanunların 

Diyanet İşleri Başkanlığı’na verdiği görevdir.” 

*** 

Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi 

Profesör Dr. Ahmet Yaşar Ocak’ın yanıtı: 

“...Bu çok önemli ve o ölçüde de hassas ve nazik konunun akademik 

seviyede çalışan bir araştırmacısı sıfatıyla, yalnızca birkaç yıldan beri 

Türkiye’de yayınlanan günlük, haftalık ve aylık basın organlarından değil, 

Türkiye dışındaki bilimsel yayın organlarında yayınlanan yazıları da çok 

yakından takip etmekte ve zaman zaman bu konuda düzenlenen uluslar arası 

bilimsel toplantılara da katılmaktayım. Ayrıca akademik ilgi alanım olması 

sebebiyle, bazı Alevi, Bektaşi çevrelerle ilişki ve dostluk bağları içinde 

bulunduğumu hemen belirteyim. Bu nedenle kendi gözlemlerimi kısaca 

sunmak istedim.. 

Şunu hemen belirteyim ki, bütün dünyanın hızlı bir siyasi, ekonomik ve 

kültürel değişim ve yeniden yapılanma sürecini yaşadığı XX. Yüzyılın şu 

son yıllarında, ülkemizde de birtakım üstü örtülü tutulmaya çalışılmış, tabu 

sayılmış sosyal ve kültürel gerçekliklerin açığa çıkması, tartışılmaya 

başlaması kadar tabii ve sevindirici bir şey olamaz. Ülkemizi farklı etnik, 

kültürel ve mezhebi tarihsel yapılanmaların tartışılmaya başlaması da 

öyledir. Uzun yıllardan beri görmezlikten geldiğimiz, yok saydığımız, 

tartışmaktan korktuğumuz, bunun için de sözde bilimsel gerçek, demokrasi 

ve özgür düşünce adına ideolojik spekülasyonlarla içinden çıkılmaz hale 

getirip saptırdığımız, saptırmakta olduğumuz pek çok toplumsal ve kültürel 

problemimiz vardır. İşte son yıllarda Alevilik ve Bektaşilik konusu da 

bunlardan biridir. 

Yaklaşım, metot ve büyük bilgi yanlışlıkları bir yana, üzülerek 

belirtmeliyim ki, tek yanlı ve kışkırtıcı bir üslupla, çağdaşlık, ilericilik, 

Atatürkçülük, laiklik ve özgür düşünce adına, Aleviliğin savunusu 

yapılmakta, gerçek İslâmın yalnızca Alevi İslâmı olduğu vurgulanmakta, 

Alevilik yanlısı görünerek aynı ülkede yaşayan çok daha büyük bir 

çoğunluğun ise, Atatürk düşmanlığı, laiklik alehtarı, çağdışı düşünce yanlısı 

olmakla damgalandığı görülmektedir. Bildiğim kadarıyla hiçbiri de Alevi 

olmayan ve bu konuya bilimsel bir yaklaşım yapabilecek formasyona sahip 

bulunmayanların hangi mantık ve bilim ölçülerine başvurarak, hangi 

objektif kriterlerden geçirerek bu sonuca vardıklarını insan sormadan 

edemiyor. Daha da üzücü yanı, yapılan bu yaklaşımın, biraz farklı inançlara 

sahip olmakla birlikte, hepsi de bu ülkenin ve milletin evladı olan iki kesimi 

birbirine amansız düşman olmaya itecek ve yeni bir İrlanda yaratacak kadar 

vahim sonuçlara yol açabileceğini herhalde pek düşünmemiş olduklarıdır. 

Onları kötü niyetle damgalamak gibi bir niyetimiz yok. Ama bu nazik 

konunun gerektirdiği sorumluluğu yeterince duyduklarını, meseleyi yalnız 

Alevilik açısından değil, çok daha geniş bir çerçevede İslam dünyası 

genelinde düşünüp Aleviliği bunun içine oturttuklarını söyleyebilmek çok 

zor. Nitekim kendileriyle konuştuğumuz Alevi dostlarımız bu yaklaşımdan 

son derece tedirgin olmuşlar ve kendilerinin kullanıldıkları düşüncesine 

kapılmışlardır. Söz konusu pek çok mantık ve bilim yanlışını burada 

düzeltmeye kalkmak çok uzun sayfalar alır. Ancak yalnızca, Aleviliğin laik 

bir mezhep olduğu iddiası bile kargaları güldürecek kadar yürekler acısıdır. 

Çünkü en ufak bir mantık sahibi bile bilir ki, hiçbir din ve mezhep tabiatı 

gereği laik olamaz. Aksi halde din ve mezhep olamaz. Alevi olmayan 

Müslümanları sanki gerçekten büyük baskılar altında ezim ezim ezilen bir 

azınlık şeklinde takdim, ne özgür düşünceye, ne demokrasiye, ne 

çağdaşlığa, ne Atatürkçülüğe yaraşır. Bu yaklaşımı aklı başında hiçbir Alevi 

Müslümanın onayladığını sanmıyorum. 

Eğer bugün Türkiye’de bir Alevi düşmanlığı varsa –ki bazı fanatik 

çevrelerin dışında, genelde böyle bir şey olduğuna beni kimse inandıramaz￾bunun yegane sorumlusu, 1970’li ve 1980’li yıllar öncesinde, Osmanlı 

döneminden kalma bazı tarihi yanılgıları ve Alevilik, Sünnilik arasındaki 

bazı inanç farklılıklarını kullanmak suretiyle Alevi vatandaşlarımızı istismar 

eden ideolojik-politik çevrelerdir. 1980 öncesinde Maraş, Çorum ve 

Yozgat vb. yerlerde ortaya çıkan ve bu ülkenin çocuklarını birbirine 

kırdıran, bir kısmını ipe yollayıp, bir kısmını hapishanelerde çürümeye 

mahküm eden olaylar, Alevi ve Sünni vatandaşlarımızın bugün çok iyi 

farkettikleri gibi bu çirkin ideolojik-politik çevrelerin sahneledikleri 

oyundu. 

Çocukluğundan beri Alevi çevreleri ile iç içe büyüyen, onları çok iyi tanıyan 

ve bugün de onlardan dostları bulunan bu satırların yazarı, 1970’li yıllara 

gelinceye dek bir Alevi, Sünni düşmanlığı olmadığını rahatça iddia 

edebilecek yaşta ve durumdadır. Ayrıca Alevi vatandaşlarının, Alevi hakları 

savunucusu pozisyonunda başka amaçlar güden bazı sözde aydınların 

oyunlarına gelmeyecek kadar sağ duyu ve kültür sahibi olduklarına da 

derinden inanmaktadır. Çünkü onlar çok iyi biliyorlar ki 1980 öncesinin 

ideolojik çevreleri bugün Atatürkçülük, laiklik, özgür düşünce ve demokrasi 

maskeleriyle yeniden sahnededirler. 

Bu izlenimlerimi aktardıktan sonra, ikinci önemli konuya geçmek istiyorum. 

Şahsen, artık 2000’li yıllara dayandığımız şu sıralarda, pek çok tabulu öteki 

konular gibi, bu konunun da bilimsel bir ortamda ele alınıp incelenmesi 

gerek. Dinayet İşleri Başkanlığı’nın, gerekse üniversitelerimizin ilahiyat, 

tarih, sosyoloji, psikoloji, antropoloji ve halkbilimi fakülte ve bölümlerinin, 

XII. Yüzyıldan beri Türkiye’de tarihi, sosyal, dini ve kültürel bir gerçeklik 

olan, Alevilik, Bektaşilik konusundaki bu incelemeler için gerekli altyapıyı 

hemen oluşturmaya başlamaları vaktinin geldiğine inanıyorum. Çünkü bu 

konu bilim işidir, gerçek anlamda bilimsel yaklaşım ve yöntem işidir. 

Gazete ve dergilerin sansasyona yönelik, çoğu defa, -pek çok örneğini 

gördüğümüz gibi- tek yanlı, hatta maksatlı yayınlarına terkedilecek kadar 

önemsiz ve basit değildir. Nitekim birkaç yıldan beri Alevi, Bektaşi 

çevrelerde daha önceki dönemlerde rastlanmamış bir yayın faaliyeti adeta 

bir patlama göstermiştir. Bu sevindirici bir durumdur. Ancak ideolojik 

istismarlara kurban edilmemelidir. 

İşte ancak o zaman XIII. Yüzyıldan beri bir arada yaşayan, ülkemizin 

yükselmesi ve savunması uğruna birlikte çalışan ve kendini feda eden her 

iki kesim sağlıklı bir beraberlik sürdürebilir. Ancak o zaman tarihten gelen 

ve bugün pratik hiçbir geçerliliği kalmamış ayrılık sebepleri ortadan kalkar 

ve her iki kesim etrafındaki duvarları yıkarak birbirlerini gerçek yüzleriyle 

tanıyıp severler. Bence yapılacak olan, her iki kesimi birbirine düşman 

etmek yerine uzlaştırıcı ve birbirini sevdirici olmaktır. “ 

Fundamentalist yazar Abdurrahman Dilipak’ın görüşleri: 

“Türkiye’de bahsedilen şekilde bir Alevi sorunu olduğunu sanmıyorum. 

Özel bir sorun yok, ayrıcalıkları da yok. Öteki vatandaşlarımızın 

karşılaştıkları sorunlardan onlar da pay alıyor. Öyle ki 15 milyon gibi 

rakamlar çok abartılı şeyler. Nasrettin Hoca’nın ciğer-kedi hikayesini 

hatırlatıyor. Şiilik konusu daha çok İran İslam Devrimi’nden sonra tartışılır 

hale geldi. Sanırım ABD’nin İslam hareketi bloke etme konusundaki en 

büyük umudu bu. Ama bunda başarılı olacaklarını sanmıyorum. Yıllardır 

Sünni Müslümanlar sağ iktidarlar tarafından ucuz oy deposu olarak istismar 

edildi. Sol partiler de Aleviliğe oynadılar. Aleviler Cumhuriyet döneminde 

dini olmaktan çok ideolojik bir kimlikle ortaya çıktılar. Kendi içlerinde bir 

bütünlük yok. Hatay’daki, Çorum’daki, Sivas’taki Alevilerin durumları çok 

farklı. 

Alevi toplumunun kültür temelleri, referansları, İslam toplumunun genel 

değer yargılarının dışında değildir. Siyasi bir yorum farklılığı söz 

konusudur. Hz. Ali, Cafer-i Sadık ya da Fuzuli hakkında hangi Müslümanın 

olumsuz şehadeti var? Aleviliğe özgürlük sloganları dini değil, ideolojik ve 

politik bir sansasyondan başka bir şey değil. Çağdaş, laik ve ilerici barışçı 

İslam yorumu yapılıyor. Bu yoruma Museviler, İsmaililer dahil mi? Alevilik 

bir din olmadığı gibi, mezhepte değil. Bir mezhebin farklı yorumudur. 

İslam’ı Hıristiyan bir temele çekmek isteyenlerin, bağımsız camiler 

örgütleyerek dini kendi içinde çökertmek için giriştikleri kaleyi içeriden 

fethetmeyi amaçlayanların bir komplosudur. 

Folklorik cem törenleri, modern ritüeller, sazlı-sözlü Şark tipi 

transdantal/meditasyon esprili yeni bir din takdim edilmek istenmektedir. 

Kan kefesi cengi hikayeleri, buyruk ve Hüsniye’nin şekillendirdiği bir 

mistik gelenek, yeni modern bir din gibi, Tanrı-insan ilişkisi ve evrensel 

barış temalarıyla süslenerek takdim edilmek isteniyor. 

Din İslam’dır. Mühim olan herkes için esas olan Allah, kitap ve Resülü’dür. 

Alevilerin kitaba ve Resül’e yönelmelerine yol açacak her türlü ilgi 

patlaması bizi sevindirecektir. Alevilik Bildirgesi’ne gelince, laikleştirilmiş 

İslam’dan umudunu kesenler, şimdi Aleviliğin üzerinde alternatif bir İslam 

hesabı içindeler. Bu bildirgeye imza koyanların Alevilikle ilgisinin 

olduğunu sanmıyorum.” 

 

 BÖLÜM:III

 3/1). HACI BEKTAŞ-I VELİ 

 VE 

 BEKTAŞİLİK 

Bektaşi Tarikatı’nın kurucusu Hacı Bektaş- Veli’nin gerçek adı Mehmet’tir. 

Doğum ve ölüm tarihleri ihtilaflıdır. Bazı kaynaklar doğum ve ölüm tarihleri 

olarak 1248-1337’yi gösterirlerken, bazıları da 1209-1217 tarihlerini 

kaydetmektedir. Bunlardan birinciler Hacı Bektaş-ı Veli’nin Anadolu’ya 

geliş yılı olarak 1270/1280’li yılları kaydetmektedirler ki, bizce de bu görüş 

doğruluk oranı en yüksek olanıdır. 

Veli’nin babası İbrahim, Nişabur’un o dönemde en ünlü alimli olan Şeyh 

Lokman-ı Horasani’ye götürerek okutmasını rica etmiştir. Şeyh Lokman-ı 

Horasani, Hazreti Türkistan ve Pir-i Türkisatn olarak da bilinen Şeyh Ahmet 

Yesevi’nin talebesidir. 

Veli, Şeyh Lokman Horasani’den pozitif ilimler yanısıra tasavvufun tüm 

gizem ve rumuzunu da öğrenmiştir. O dönemin yaygın kanaati olan, ‘ilmin 

yarısı seyahattedir’ sözüne uygun hareket ederek Bedaşan’a gitmiştir. 

Buradan tekrar Nişabur’a dönmüş ve Anadolu’ya göçmeye karar vermiştir. 

Ancak Anadolu’ya geçmeden önce, Basra, Bağdat, Necef gibi Arap 

kentlerini gezip incelemiş; burada Hz. Ali ve taraftarları ile yakın ilişkiler 

kurmuştur. Ardından Mekke’ye geçmiş ve burada üç yıl kaldıktan sonra, 

Medine’ye giderek Hac görevini yerine getirmiş, Hz. Muhammed’in 

mezarını ziyaret etmiştir. Bütün bu inceleme, araştırma ve Alevi taraftarları 

ile kurduğu yakın ilişkilerden sonra, Kudüs ve Halep kentlerine geçmiş, 

burada da bir süre kaldıktan sonra Anadolu’ya ayak basmıştır.

Osmanlı Ordusunun manevi gücü Hacı Bektaş-ı Veli’ye teslim edilmiştir. 

Mehter takımının giyimi ile, merasime başlayıp bitirirken söyledikleri dua 

Bektaşi ‘Gülbank’ıdır. Sultan Orhan döneminde, Veli’nin isim babalığını 

yaptığı “Yeniceri” ocağı kurulmuştur. 

Hacı Bektaş-ı Veli’nin mezarı Nevşehir/Hacıbektaş İlçesi’nde, kendi adıyla 

anılan ve yaşarken tekke ve ev olarak kullandığı dergahta bulunmaktadır. 

Hacı Bektaş-ı Veli tarafından yazıldığı bilinen ve günümüze değin ulaşan 

iki kitap bulunmaktadır. Bunlardan birincisi ‘Makalat’ adındadır. İkinci 

eseri ise ‘Şerh-i Besmele’ adını taşır ve bilim alanında yeteri kadar 

tanınmamıştır. Orijinali Manisa İl kütüphanesi'’dedir. 

3/2). KURUCUSU “TÜRK (!)” 

 OLAN TARİKATLAR

Burada önemle üzerinde durmaya çalıştığımız konulardan birsi şudur: 

Türkler, Anadolu toprakları üzerinde her dönemde adeta ‘dinamit’ üzerinde 

oturmuşlardır. Bu nedenle dünyayı titreten kudretlerine karşın, özellikle 

Anadolu topraklarında gelişen ‘isyan’ olayları ile sarsılmıştır. Günümüzde 

de değişen pek bir şey olmadığı etnik/fundamentalist terör olayları ile 

kendisini göstermektedir. 

Bu nedenle İslam adına ‘tarikat’ mayınlarına çarpmamak için onların var 

oluş kökenlerinin de dikkatle değerlendirilmesi gereği vardır. 

Anadolu toprakları üzerinde Arap kökenli tarikatlar olduğu gibi kurucusu 

Türk olduğu iddia edilen tarikatların olduğu da bir gerçektir. Kurucusu Türk 

olduğu iddia edilen tarikatlar şunlardır: Bektaşi, Mevlevi, Halveti, Bayrami, 

Şabani, Uşşaki, Celveti, Sünbüli, Gülşeni, Cerrahi ve Nakşi. 

Şimdi bu noktada ‘Türklerde Din’ başlıklı, ‘Yahudi’ bölümünde 

değindiğimiz bir gerçekleri bir kez daha yinelememizde yarar görmekteyiz. 

8. Yüzyıl’da Arapların baskılarından kaçan Yahudi Hahamlar, Hazar Türk 

Devleti’ne sığınmışlardır. Bu üzerinde çok durulması gereken bir noktadır. 

Hazar Türk Devleti’ne öyle çok Haham sığınmıştır ki, tarihçiler sığınmadan 

daha çok ‘adeta istila’ tanımlaması kullanılmaktadır. Hahamlardan etkilenen 

Hazar Türkleri Musevi olmuşlardır. Daha sonra, 9 ve 10. Yüzyılda Hazar’ın 

kuzeyinden Doğu Avrupa’ya kitlesel göçler başlamıştır. Göç eden bu 

insanlara daha sonra ‘Doğu Avrupa Yahudileri’ adı verilmiştir. 

Tarihin kilometre taşları günümüzde dahi tam olarak belirlenebilmiş 

değildir. Bu pencereden bakıldığında Asya’dan Anadolu topraklarına göç 

eden, dönemlerinin özellikle tasavvuf eğitimli aydınlarının tek bir amacı 

olmuştur, ‘tarikat kurmak (!)’ Onları buna zorlayan ve böyle bir misyon 

üstlenmeye iten nedir? Sorusu günümüz koşulları göz önüne alındığında hiç 

de net ve aydınlık değildir. Bir başka dikkat çeken konu da bu tarikatları 

kuran ve Türk oldukları iddia edilen kişilerin göç yollarının, doğrudan 

Anadolu olmayıp İran-Kudüs-Mısır üçgenine yapılan uzun seyahatler 

sonrası son ‘hedef’ olmasıdır. 

*MEVLÂNA CELALEDDİN RUMî

Büyük Türk-İslam şairi ve mutasavvufu olarak kabul edilen ve Türk kültür 

dünyasının efsaneleştirilmiş bu yıldızı, adına “Mevlevilik” denilen tarikatın 

da kurucusudur. 30 Eylül 1207’de, Afganistan/Belh kentinde dünyaya 

gelmiştir. Babası, Belh kentinin önde gelen bilginlerinden Sultanül Ulema 

lakabı ile anılan Bahattin Veled’dir. 

Bahattin Veled’in eşi Harzemşahlardan Muhammed Alaaddin’in kızı 

olmasına karşın; İslam prensipleri konusunda devletin yönetim kadroları ile 

anlaşamazlığa sürüklenmiş ve ailesiyle birlikte Belh kentini 1212’de terk 

ederek İran üzerinden Larende (Karaman)’a yerleşmiştir. Mevlana’nın 

annesi burada ölmüş, ilk oğlu Veled’de burada dünyaya gelmiştir. 

Bahattin Veled, Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat tarafından başkent 

Konya’ya çağrılmıştır. O dönemde Konya’da konuşulan diller: Rumca, 

Farsça, İbranice ve Türkçe’dir. Konya kentinin bir başka özelliği de 

Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde Hz. Meryem ile birlikte Batı’ya göç eden 

havarilerin yolu dur. M.S. 2.yy’dan itibaren Hıristiyanların kaçıp 

sığındıkları bir kent olmuştur. Daha önceleri de özellikle Eflatun (Platon) ve 

diğer filozofların fikirlerinin etkisi altına girmiştir. 

Mevlana Celaleddin Rumi, eserlerini “Farsça” yazmıştır. 

1244’de Mevlana, 37 yaşındadır ve İran’lı Şems ile tanışmıştır.

3/3). ATATÜRK VE BEKTAŞİLER 

Atatürk’ün yakın dostu ve doktoru Dr. Hasan Ragıp Erensel (Bektaşi 

Babası), Mustafa Kemal ile çocukluk, okul, ordu, Çanakkale ve Kurtuluş 

Savaşları’nda birlikte olmuş, vefatına değin de Cumhurbaşkanlığı Köşkünün 

doktorluğu görevinde bulunmuştur. Atatürk, Dr. Erensel ile birlikte Pir 

evine gitmiştir. Köşkte Dr. Ragıb Bey aracılığı ile davet ettiği Ali Nutki 

Baba ve Haydar Babalar ile konuşmuştur. 

Atatürk, Kurtuluş Savaşı yıllarında da tekkelerin kapatılmasından sonraki 

günlerde de Bektaşilerden destek ve yardım görmüştür. 

24 Aralık 1919’da, -Sivas kongresi sonrası- Atatürk, Kayseri’ye Hacı 

Bektaş’a gitmiştir. Dergaha atlı olarak giderken caddeye iki taraflı dizilen 

dervişler, kendisini üzengilerini öperek karşılamışlardır. Bu sevgi 

gösterisinden son derece duygulanan Atatürk, programını değiştirerek öğle 

yemeğini dergahta yemiştir. Salih Niyazi Dedebaba, dergahta ne kadar 

yatak, battaniye, şilte vb. eşya ve ambarlarda ne kadar gıda maddesi varsa 

hepsini Atatürk’e vermiş, istediği yere göndermiştir. 

Mayıs 1920’de, İstanbul’da kurulan “Min Min Grubu” adlı gizli örgüt 

Anadolu’ya adam, savaş araçları ve cephane kaçırmıştır. Bu Grubun 

kurucuları arasında Hamdi Baba isimli bir Bektaşi Baba’sı yer almıştır. Pek 

çok Bektaşi bu grubun faaliyetlerinde gönüllü olarak ve canlarını hiçe 

sayarak görev almışlardır. 

Aleviler, 700 yıllık Osmanlı yöneticilerinden görmedikleri insanlığı ve 

hoşgörüyü Atatürk’ten görmüş olmaları karşısında duydukları saygı ve 

sevgiyi ifade edebilmek için, “O da bizdendi” demişlerdir. 

Atatürk, Milli Mücadelede 1. Ordu’yu Alevilerden oluşturmuştur. İlk BMM 

Reisliğine Hacı Bektaş Veli Ocağı Dede Babası Cemalettin Efendi 

atanmıştır. 

Ancak günümüzde, açık bir dille ve pek çok yazılı kaynakta Alevilerin 

dile getirmekten çekinmedikleri gerçek şudur ki: Aleviler, Osmanlı 

İmparatorluğu’nda karşılaştıkları baskılar nedeniyle aradıkları insanca 

yaşam hakkını bulamamanın ve aşağılanmanın verdiği tarihsel kin 

birikimi ile kuruluş yıllarında yanında yer aldıkları Mustafa Kemal 

Atatürk’ün yarattığı Cumhuriyet Türkiye’sinde aradıklarını 

bulamadıklarını ileri sürmektedirler. Bu nedenle şimdi Kemalizm’in 

ortadan kaldırılabilmesi ve Federal bir sisteme geçilmesi çabalarına 

yönelmişlerdir. Bu gerçek karşısında Aleviler’i Kemalizm’in, laikliğin, 

Cumhuriyetimizin ‘bekçisi’ ve hatta ‘teminatı’ olarak görüp değerlendirmek 

son derece aymaz ve hatalı bir bakış açısıdır. 

Humeyni İran’ında hakim mezhep Caferi mezhebidir. Türkiye Alevi-Bektaşi 

topluluğu ise; İran’ın onca çabasına karşın, laiklik ve çağdaş demokratik 

ilkelere bağlı kalmıştır görüşü de son derece yanlış ve hatalıdır. Çünkü, 

Caferilik gerçekte bir mezhep olmayıp Aleviliğin yalnızca kollarından 

birisidir. Türkiye Caferi koluna mensup olanların İran Humeyni rejiminden 

ne denli etkilendikleri ise; her yıl İstanbul/Halkalı’da gerçekleştirilen cem 

ayinlerindeki görüntülerin televizyon ekranlarından kamuoyuna 

yansımasıyla ortadadır. 

 BÖLÜM: IV

4/1). ANADOLU’DA ‘İNANÇ’ ÇATIŞMASI 

 TÜRKMEN TOPRAKLARININ KÜRTLERE DAĞITIMI

 ATATÜRK VE TOPRAK REFORMU 

 CUMHURİYET TÜRKİYESİ’NDE TERÖRÜN KAYNAĞI 

“Ey Müslümanlar, 

bilin ve haberdar olun ki, reisleri Erdebil oğlu İsmail olan Kızılbaş 

topluluğu, peygamberimizin şeriatını, sünnetini, İslâm dinini, din ilmini,

iyiyi ve doğruyu beyan eden Kur’an’ı küçük gördüler. Yüce Tanrı’nın 

yasakladığı günahlara helal gözü ile baktılar. Kutsal Kur’an’ı, öteki din 

kitaplarını tahkir ettiler. Onları ateşe atarak yaktılar. Hatta kendi mel’un 

reislerini Tanrı yerine koyup ona secde ettiler. Hz. Ebubekir’e, Hz. Ömer’e 

söğüp onların halifeliklerini inkar ettiler. Peygamberimizin karısı Ayşe 

anamıza iftira ettiler ve sövdüler. Peygamberimizin şeriatını ve İslâm dinini 

ortadan kaldırmayı düşündüler. Onların burada bahsedilen ve bunlara 

benzeyen öteki kötü sözleri ve hakaretleri benim ve öteki İslâm dininin 

alimleri tarafından açıkça bilinmektedir. Bu nedenlerden ötürü şeriat 

hükmünün ve kitaplarımızın verdiği haklarla, bu topluluğun kafirler ve 

dinsizler topluluğu olduğuna dair fetva verdik. Onlara sempati gösteren, 

batıl dinleri kabul eden ve yardımcı olanlar da kâfir ve dinsizdirler. Bu gibi 

kimselerin topluluğunu dağıtmak bütün Müslümanlar’ın vazifesidir. Bu 

arada Müslümanlar’dan ölen kutsal şehirlerin yeri cenneti âlâdır. O 

kafirlerden ölenler ise, hâkir olup cehennemin dibinde yer tutacaklardır. Bu 

topluluğun durumu, kafirlerin halinden daha kötüdür. Bu topluluğun kestiği 

veya gerek şahinle, gerek ok ile, gerekse köpek ile avladığı hayvanlar

murdardır. Onların gerek kendi aralarında, gerekse başka topluluklarla 

yaptıkları evlenmeleri muteber değildir. Bunlara miras bırakılmaz. Sadece 

İslâm’ın sultanının, onlara ait kasaba varsa, o kasabanın bütün insanlarını 

öldürüp, mallarını, miraslarını, evlatlarını alma hakkı vardır. Ancak bu 

mallar, İslâm gazileri arasında taksim edilmelidir. Bu toplanmadan sonra 

onların tövbe ve nedametlerine inanmamalı ve hepsini öldürmelidir. Hatta 

bu şehirlerde onlardan olduğu bilinen veya onlarla birlik olduğu tespit 

edilen kimse öldürülmelidir. Bu türlü topluluk hem kâfir ve imansız, hem de 

kötülük yapan kimselerdir. Bu iki sebepten onların öldürülmesi vaciptir. 

Dine yardım edenlere Allah yardım eder. Müslüman’a kötülük yapanlara 

Allah da kötülük eder. 

 Müftü Hamza” 

Müftü Hamza adıyla kaleme alınan yukarıdaki fetva, o dönemin karanlık ve 

korkunç görüşlerini ve zihniyetini gözler önüne sermektedir. Günümüze 

değin süregelen, “İslâm’da nifak”ın tarihsel temel taşı, bu fetva olmuştur. 

Bu fetvanın kaleme alınmasının ardından gelişen olayları Defterdar Mehmet 

Efendi, I. Selim’e ithaf ettiği yapıtında şu sözleri ile dile getirmektedir:

“Her şeyi bilen Sultan, o kavmin uşaklarını kısım kısım ve isim isim yazmak 

üzere memleketin her tarafına bilgin katipler gönderdiği, yedi yaşından 

yetmiş yaşına kadar olanların defterleri divana getirilmek üzere emredildi. 

Getirilen defterlere nazaran, ihtiyar, genç kırk bin kişi yazılmıştı. Ondan 

sonra her memleketin hakimlerine memurlar defterler getirdiler. Bunların 

gittikleri yerlerde kılıç kullanılarak öldürülen maktullerin adedi kırk bini 

geçti.”

Sözü edilen bu katliam; I. Selim döneminde, Kırşehir, Ankara, Çorum, 

Yozgat, Amasya, Sivas, Malatya, Elazığ, Tunceli, Erzincan, Bingöl 

bölgelerinde gerçekleşmiştir. Ancak Sultan I. Selim bu katliamla 

yetinmemiş, fetva gereğince harekete geçerek katlettiği bu insanların 

topraklarını, kendisini destekleyen Kürt Beyleri’ne vermiştir. Bu nedenle 

Sultan I. Selim, yalnızca 40 binin üzerinde insanın ölümünden sorumlu 

olmakla kalmamış; Anadolu toprakları üzerinde yaşayan toplumu

birbirlerine düşüren, onları tarihsel süreç içinde sonu gelmeyen mezhep 

kavgalarının içine sürükleyen baş sorumlu olmuştur. Sultan I. Selim, 

Çaldıran Savaşı sonrasında İdris-i Bitlisi’ye yetkiler vererek Alevi kesimin 

topraklarını yağmalatmış ve Osmanlı’ya bağlayabilmek için özel bir 

fermanla Alevi Cemaatine ait toprakları Kürtlere bağışlamıştır. İşte bu 

nedenledir ki, günümüzde Alevilerin çoğunluk köyleri, dağ başlarında ve 

sarp vadilerdedir. 

Avusturyalı Joseph Von Hammer, Anadolu Alevilerinin katliamını ve 

topraklarının yağmalanışını şöyle dile getirmektedir: 

“I. Selim gerek Rumeli’de ve gerekse Anadolu’da Şiilik’le itham edilenlerin 

ilk önce bir cetvelini hazırlatmıştır. Böylece yedi yaşından yetmiş yaşına 

kadar bu mezhebe mensup oldukları belirtilenlerin sayısı 40 bini bulmuştur. 

Bunların hepsinin ya boynu vurulmuş, yahut da süresiz olarak hapse 

mahküm edilmeleri uygun görülmüştür. Bazı tarihçiler, bu hareketi 

engizisyon ve S. Bartelemi katliamları ile bir tutmaya kalkışmışlardır. Sayı 

bakımından bunların Doğu tarihinde Adil unvanı ile hazırlanan Nuşirevan 

zamanında vukua gelen elli bin Mazdeki’nin yok edilmesi ile sonuçlanan 

harekete benzediğini kaydedenler vardır” 

1). FERMAN 

Bozok Beyi’nin Emridir. 

Hüseyinabad kazasında üç dört cami varken yalnız haftada bir olan Cuma 

Hutbesini dinlememek ve Cuma namazını kılmamak için mevcut

camilerden birine gitmeyen Bozdoğan sipahisi Hüseyin ile Kaya büken ve 

Yol Kulu Yakup ve Hızır Şah tarafından bazılarının Rafizi oldukları gerçek 

ise bunların ve taraftarlarının derhal yakalanarak hapsedilmeleri ve gereken 

cezanın verilmesi ferman olunmuştur. (6.Recep 976 (1568) ) 

 Osmanlı Padişahı II. Selim Han 

2). FERMAN 

Amasya ve Merzifon kadılarına 

Makamlarınızdan bize gönderilen mektuplara göre bölgelerinizde ikamet 

eden Vahap dede ile Mehmet ve Veli adlarındaki kişilerin ‘kızılbaş’ 

oldukları, bunların bölgelerindeki halkı etkiledikleri, onların liderleri 

durumunda oldukları, kendilerine bağlı halk grupları ile ‘cem ve cemaat’ 

yaptıkları bildirilmektedir. 

Sizlere hitaben yazılmış olan bu emrim gelir gelmez adı geçen kişilerin 

derhal yakalattırılarak gerekli soruşturmanın yaptırılması. Bu kişilerin 

‘kızılbaş’ oldukları, çevrelerindeki halkla birlikte ‘cem ve cemaat’ yaptıkları 

gerçek ise muhakeme edilerek cezalandırılmaları ferman olunmuştur. (Fi.2. 

zilkade 978 (1570) ) 

 Osmanlı Padişahı II. Selim Han 

3). FERMAN 

Kastamonu/Küre ve Taşköprü Kadılarına 

Taşköprü ilçesine bağlı Hamit Yugi halkı tarafından Yüce İlyas dergahına 

yakınlık duyan Hacı Yölük-Kırca Kaya ve Kızılçca viran köylerinde 

‘kızılbaş’ olan kimselerin bu dergaha giderek ilişkiler kurdukları Recep 

adındaki ‘kızılbaş’ ile birlikte gece vakti bir eve giderek ‘cem ve cemaat’ 

yaptıkları, ‘saz ve çalgı’ çaldıkları, birlikte eylendikleri, eylence sonunda 

‘mum söndürüp birbirlerinin avratları ile ilişki kurdukları’ bildirilmektedir. 

Gerekli inceleme ve araştırmanın yapılarak bildirilen ‘cem ve cemaat’ 

gerçekten yapılıyor ise yapılan cemlere anında baskın yapılarak ilgililerin 

tutuklanıp hapsedilmeleri, resimleri ile birlikte isim listelerinin bildirilmesi 

ferman olunmuştur. (Fi. 8. Rebiülevvel. 979 (1571) ) 

 Osmanlı Padişahı II. Selim Han 

4). FERMAN 

Niksar kadısına 

Mevlana seyit Mustafa tarafından bildirildiğine göre oradaki zaviyede şeyh 

olan Erdivan, çırak Ali yandaşlarının ‘kızılbaş’ oldukları, bunların zaman 

zaman toplanarak ‘cem ve cemaat’ yaptıkları şikayet edilmektedir. 

Bildirilen olaylar gerçek ise adı geçen zaviyeye gidilerek veya oraya bir 

müfettiş göndererek gerekli araştırmanın ve incelemenin yapılması, adı 

geçen kişilerin gerçekten Rafizi oldukları, cem ve camaatin yapıldığı tespiti 

durumunda bunların yakalanıp sürhüser (kızılbaş) defterine kaydedilerek 

hapsedilmeleri ve kürek mahkümu olarak gönderilmek üzere isimlerinin 

bildirilmesi ferman olunmuştur. (Fi. 24. S 980 (1572) ) 

 Osmanlı Padişahı II. Selim Han 

5). FERMAN 

Amasya Beyine, Ladik ve Havsa kadılarına 

Koyulhisar kazasının sakinlerinden olup Mevlevi dergahına bağlı olan 

Muslihüddin adındaki birinin bildirdiğine göre Havsa kazasına bağlı olan 

Muammer ağaç köyünden Şaban ve Ramazan adlı kişiler, önceleri meşhur 

‘kızılbaş’ iken, kızılbaşların takibi sırasında idam edilmek korkusundan 

kaçıp Halveti tarikatine giren, daha sonra eski inançlarına dönerek bir köyün 

mescidinde yellendikleri, her yellenmede “Sünnilerin yüzüne-Sünnilerin 

ruhuna” diyerek hakaret ettikleri öğrenilmiştir. 

Adı geçenlerin ve yandaşlarının derhal yakalanarak hapsedilmeleri, 

yapılacak mahkeme sonunda gereken şekilde cezalandırılmaları ferman 

olunmuştur. (F. 10. Muharrem. 982 (1574) Halil çavuş’a verildi) 

 Osmanlı Padişahı II. Selim Han 

6). FERMAN 

Çorum beyine ve Ortapare Kadısına 

Daha önce de belirtildiği gibi ‘casus Kara yakup’ tarafından verilen 

dilekçeye göre Ortapare kazasından Rafizi olarak bilinen Fakih Veli 

namındaki ‘kızılbaşın’ 34 cilt Rafiiz kitaplarını getirttiği, bunları sakladığı 

veya bir kısmını gizlice Fakih selim aracılığı ile Yunus ve Kilabi’ye vererek 

halka dağıttığı bildirilmektedir. 

Adı geçen kişilerin derhal yakalatılarak gerekli soruşturmanın yaptırılması 

ve söz konusu kitapların toplattırılarak imha edilmesi ferman olunmuştur. 

(Fi. 19. Ramazan. 984 (1576) 

 Osmanlı Padişahı III. Murat Han 

7). FERMAN 

Zülkadiri’ye Beylerbeyine ve Elbistan Kadısına 

Bölgenizde Yitilmiş Abdal adında bir ‘kızılbaşın’ Alevilerin lideri olduğu, 

Elbistan’da Aleviliği yaydığı, Alevi toplum ile sıkı ilişkiler içinde olduğu, 

bu nedenle yakalattırılarak cezalandırılması için tarafınızdan bildirilen resmi 

yazıyla izin istenilmektedir. 

Bu fermanım elinize geçer geçmez derhal gerekli soruşturmanın yapılarak 

gerçekten yapılan şikayetler doğru ise, adı geçenin yakalattırılarak yapılacak 

mahkemeden sonra katledilmesi fermanımdır. (Fi. 25. Recep. 985 (1577) ) 

 Osmanlı Padişahı III. Murat Han 

8). FERMAN 

Malatya Beyine 

Livanıza bağlı İzlu-Rişvan-Eşkanlı-Solakoğlu-Şeyh Hüseyinli-Soydanlı-

Eğirbüklü-Adakulu-Kalaçaklu-Bezki-Çakalu-Mihriman-karasaz-Kömürlü 

adlarındaki cemaatlerin (aşiretlerin) Şah İsmail adında ortaya çıkan şakiye 

(günahkar/haydut) nezir (adak) gönderip mutabat (kulluk) etmişlerdir, 

diyerek bize kadar gelip şikayet eden Mehmet’e aynı şekilde yazılı 

fermanımız verilerek gönderilmiştir. 

Adı geçen Mehmet, fermanımızla birlikte oraya varır varmaz geciktirmeden 

yukarıda adları belirtilen cemaatlerin içlerinden Rafizi olup maruf şakiye 

(Şah İsmail’e) bağlanıp nezir verenler kimler ise tamamen açığa 

çıkartıldıktan sonra yakalattırılarak cezalandırılmaları ve yazılı sicillerinin 

bize gönderilmesi ferman olunmuştur. (Fi.2.Recep 986 (1578) ) 

 Osmanlı Padişahı III. Murat Han 

9). FERMAN 

Artıkabad ve Zile Kadılarına 

Kadılığınızca gönderilen yazıya göre bölgenizde Rafiziliğin çok yaygın 

olduğu, zaman zaman bir takım Rafizi köylerinde ‘cem ve cemaat’lerin 

yapıldığı bildirilmektedir. 

Tarafınızdan yaptırılan gizli bir araştırma sonucunda düzenlenen rapora 

göre, Arab köyünde Emir Ali oğlu Mansur Halife namına ‘cem’ yapıldığı, 

aynı köyden Şah Ali oğlu Maksut-Mehmet oğlu Kuli-İsmail ve Hasan adlı 

kişilerin de evlerinde ‘cem’ tertiplediği, bu ‘cem’lere katılanlardan toplanan 

1500 sikkenin Şahbende (Şah taraftarı) olan Emir Ali oğlu Mansur

Halife’ye teslim edildiği, bundan başka Bozok-Tokat ve Artıkabad 

kazalarında üç bin nefer için düzenlenen defterin, adı geçen Şahbende’ye 

verildiği, aynı Şahbende’nin tedbili kıyafet ile bölgenizde dolaştığı, halife 

adına kılıç ve kaftan getirip Akda’da ‘cem ve cemaat’ yaptığı rapor 

edilmektedir. 

Bu fermanım elinize geçer geçmez, yeniden gerçek bir araştırma yapılarak 

Sünni mezhebine bağlı Müslümanların dışında ‘cem ve cemaat’ peşinde 

koşan Rafizilerin cezalandırılması ferman olunmuştur. (Fi. 28. Şaban.987 

(1579) ) 

 Osmanlı Padişahı III. Murat Han 

10). FERMAN 

Amasya Kadısına ve Amasya Beyine 

Çorum-Zile-Turhal-İskilip-Osmancık-Artukabad-Hüseyinabad-Güleş-

Ortapare-İnebazarı-Mecitözü-Kazaabad-Katar-Karahisarı-Demirlu ve Havsa 

Kadılarına 

Yukarıda adları belirtilen kazalarda ve bu kazalara bağlı köylerde bazı 

dinden sapmış ‘kızılbaş’ topluluğunun kimi gecelerde toplanarak ‘cem’ 

yaptıkları, bu cemler sırasında Sünni Müslümanlar Yezid geldi diyerek 

hakarette bulundukları, ayrıca geceleri gizlice yaptıkları bu toplantılarda 

‘avratlarını ve kızlarını meclise getirip birbirlerinin avratlarına ve kızlarına 

tasarruf idüp (ilişkide bulunup) işret yaptıkları’ salat (namaz) ve sevm (oruç) 

bilmedikleri, çocuklarına Ebubekir-Ömer-Osman isimlerini takmadıkları, 

içlerinde olan bazı kişilere Celal Halife, Resül Halife gibi lakapları takarak 

sözde din uğruna ‘cem ve cemaat’ yaptıkları bildirilmektedir. 

Bu konuda dergah çavuşlarından Ahmet Çavuş’a verilen ferman 

doğrultusunda hareket edilerek teftiş ve araştırmanın yaptırılmasını, 

yukarıda zikredilen kaza ve köylerde şeriata aykırı ve haşa Çar yarı güzin 

şer’i şerife muhalif (şeçkin dört halifenin şeriatına aykırı) ibadet ettikleri 

gerçek ise garez ve kin tutmaksızın tarafsız bir şekilde sicil ve listelerinin 

yapılarak bildirilmesini, sicilleri çıkartılanların muhkem (sağlam) bir şekilde 

hapsedilmelerini ve bizden gelecek talimata göre hareket etmeniz 

emrolunmuştur. (1583) 

 Osmanlı Padişahı III. Murat Han 

Sultan I. Selim, Sünni Kürt halkını kendisine bağlamak için onlara sonsuz 

siyasi haklar vermiştir. Ayrıca Anadolu’da elde ettiği topraklardan 

Aleviler’i kovarak buralara Aleviler’le sürekli çatışma halinde olan Şafii 

Kürtleri yerleştirmiştir. 

Böylece yalnızca Van, Diyarbakır, Siirt, Bitlis, Hakkari, Mardin ve Urfa 

illerini kapsayan dar bölge, bu dönemde genişleme olanağı bulmuş, giderek 

tüm Doğu Anadolu’yu kapsamıştır. Orta ve Batı Anadolu ve diğer uzak 

eyaletler “Has-Tımar ve Zeamet” sistemi ile yönetilirken, Kürtler’e verilen 

Doğu Anadolu’da “Asur-Pers-Part” feodal sistemi olan bir anlamda 

“derebeylik” hakim kılındığı belirlenmiştir. 

Has-Tımar sisteminde toprak mülkiyeti devletin olduğundan, yönetenler 

yönetilenlerin şikayetleri ile veya yeni Sultanlarla değiştiği halde; feodal 

sistemdeki (derebeylik) kişinin özel mülkiyetinde olduğundan babadan 

oğula intikal ederek günümüze değin varlığını sürdürmüştür. 

Bu düzen içinde yüzyıllardır bu bölgede çalışan köylüler, derebeylik 

sisteminin artıkları olan ‘ağalar’ın köleleri olmaktan kurtulamamışlardır. 

Bölge halkı süregelen kölelik koşullarının sorumlusu olarak; kendi 

yaşamlarına özgürlük ve refah getirmediği için Devrimci Kemalist 

Cumhuriyet’i de bundan sorumlu tutmuşlardır. İşte bunun içindir ki, 

günümüzde Kürt toprak ‘ağaları’ devletin yanında yer almalarına karşın; 

yoksul ve topraksız Kürt köylüsü, etnik (PKK) terör oluşumu içinde yer 

alabilmiştir. 

Bu noktada, bir kez daha tarihin otopsi masasında bu konuyu mercek altına 

almakta yarar vardır. Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk ile Başbakan İsmet 

İnönü arasında gerilime yol açan neden, yoksul Anadolu köylüsünün toprak 

sahibi yapılması çalışmalarına gereken önemin verilmemesi olmuştur. 

Sonuçta Başbakan İsmet İnönü, “sürmenaj” nedeni ile görevinden affını 

istemiş (!) Atatürk, İnönü’nün yerine Celal Bayar’ın Başbakan olması 

uygun görmüştür. Ve Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün, İsmet İnönü ile 

bir daha bir araya gelmemiş olduğu bilinen bir gerçektir. 

Atatürk, hastalığının iyice ilerlediği son dönemde, İsmet İnönü’yü 

Dolmabahçe Sarayı’na davet ederek bir hafta süreyle misafir etmiştir. 

Atatürk’ün vasiyetinde, İnönü’nün çocuklarının eğitim masraflarının 

karşılanması talimatını vermiş olması, Türkiye’de bir türlü

gerçekleştirilememiş olan “Toprak Reformu Yasası” ve gündemdeki 

etnik/terör gerçekleri ile doğrudan bağlantılı olması nedeniyle, ulusal 

çıkarlar gereği, kamuoyunun bu gerçekler ışığında yeniden aydınlatılarak 

bilgilendirilmesi zorunlu bir konu olarak, reddedilmez bir biçimde karşımıza 

çıkmaktadır. 21. Yüzyıl Türk insanı tarihin objektif verileri ışığında 

aydınlatıldıkça Kemalizm’e bağlılığı daha bilinçli bir biçimde artacak ve 

toplumsal yaralar kendiliğinden kapanacaktır. 

Temel konumuz ile ilintisi yokmuş gibi görünse dahi, taşıdığı önem ve 

Türkiye’nin son 15 yıldır yaşadığı etnik/fundamentalist terör ve günümüzde 

de uluslararası plâtformlarda giderek siyasallaşan etnik/bölücülük olguları 

çerçevesinde değerlendirildiğinde; Mustafa Kemal Atatürk’ü tedavi eden 

doktorların etnik/ideolojik açıdan “üç isimli” (gizli Sabetay cemaati 

mensubu/Dönme) oluşları, bunlardan Alevi Baba’sı olan Dr. Ragıp 

Erensel’in dönemi yansıtan kaynaklarda söz edilmemiş olması araştırılma 

yapılması grekliliğini ortaya koymaktadır. -Ki Dr. Ragıp Erensel, 

Cumhurbaşkanlığı Doktoru olarak görev yapmış ve Atatürk’ün en yakın 

dostları arasındadır-, dönemin koşulları (içte/dışta) ve ölümü üzerindeki 

kuşkular, günümüz gelişmeleri ışığı altında ciddi biçimde, objektif analize 

muhtaç olduğu gerçeğini bir kez daha gündemimize getirmektedir. 

Mustafa Kemal Atatürk, TBMM’de hilafet tartışmalarının yaşandığı sırada 

kürsüde şu değerlendirmeyi yapmıştır: 

“Ömer’in tesiri ile Ebubekir’e biat olundu. Görülüyor ki halifenin intihabın 

da temayulatı umumiyenin tabii temerküzünden ziyade şahsi tesir tesbit 

edilmiştir. (...) en nihayet hilesinde muvaffak olan, saf ve nezih olanını 

mağlup edip ve evlat, ayalalını mahvu perişan eyledi. Ve bu suretle hilafet 

ünvanını altındaki imareti İslâmiyeyi yine hilafet ünvanının altında saltanatı

İslâmiyeye tahrif etti. (...) Saltanatı Emeviye, büyük istilalar yapmakla 

beraber baştan nihayete kadar huniin ve elim vakayı ile ancak 90 seneyi 

doldurabilmiştir.” 

 4/2). ALEVİLİK, BEKTAŞİLİK, CAFERİLİK 

 HUKUKU VE HİZBULLAH İNFAZLARI 

Alevi ve Bektaşi cemaati yüzyıllardır devlet kapısına başvuruda 

bulunmaksızın, inanç ve töreleri doğrultusunda kendilerine has hukuk 

düzeni içinde yaşamaktadırlar. Günümüzde Alevi ve Bektaşi köylerinde 

polis, jandarma ile ilgili olay görülmemektedir. Bunun nedeni kendi 

aralarında mahkemeye başvuruda bulunmamalarıdır. Birçok ilçe 

kaymakamları ve yargıçları Bektaşi ve Alevi yöresinde çok rahat ve 

memnun oluşlarını ifade etmektedirler. Bu gerçeğin kaynağı geleneklerine 

çok bağlı olan Alevi ve Bektaşiler, hukuki sorunlar karşısında devlet 

kurumlarına başvuruda bulunmayışlarıdır. 

Anadolu nüfusunun yaklaşık olarak yarısını meydana getiren Alevi ve 

Bektaşiler, ağır suç işleyenleri, adam öldürenleri, zina yapanları, haksız 

olarak eşini boşayanları, hırsızlık yapanları ve yalan söyleyenleri 

toplantılarına almayıp dışlarlar. Karşılıklı bağlarla birbirlerine kenetlenmiş 

bu kitle içinde yer alan herhangi bir kimse, (erkek veya kadın) bir başkası ile 

zina ederse hele ki kendilerinden olmayan birisi ile gerçekleşmiş ise; suçlu 

ve “düşkün” ilan edilir. Bu gibi zina hallerinde “yok edilme” cezası 

uygulanır. 

Örnek I: Bergama/Deliktaş köyünde düzenlenen bir cem töreninde 

Kocabıyık Durmuş müsahib (kardeşliğinin) eşine karşı hafif bir

duygulanması nedeniyle cezalandırılmıştır. Bu cezalandırılmayı onuruna 

yediremeyen Kocabıyık Durmuş, yüksek kayalardan aşağıya atlayarak 

intihar etmiştir (!) Cesedin bulunduğu yere, başı dışarıda olarak 

gömülmüştür ki, toprağa temas eden murdar bedenden temizlenmiş olsun (!) 

Örnek II: Demircidere köyünde bir genç askere giden ve Kozak Yaylası’nın 

Aşağıbey köyünden olan müsahibinin (kardeşliğinin) eşini gebe bırakmıştır. 

Köylü kadınla konuşmamış, yalnızca görümcesi tarafından ekmek 

verilmiştir. Çocuğun doğumu ve kocasının askerden dönüşü beklenmiştir. 

Askerden dönen koca da eşi ile konuşmamıştır. Ertesi gün çamlık içinde 

belindeki kuşakla ağaca asılı cesedi bulunur (!) Kundaktaki çocuğu da 

ağacın dibinde bulunmuştur. 

Örnek III: Bergama/Pınar köyünde cem yapılırken zincirleme elleri 

birbirlerinin omuzunda dizüstü çevrelenip gülbank dinleyen ve sonra 

Sem’aya başlayacak olan Mehmet Gölet, elini omuzuna koyduğu Mihriban 

isimli kadına fazla sokulmasından yararlanarak mıncıklar. Durumu gören 

erkan bozulmasın diye tören sonuna değin sesini çıkartmaz. Sonra olay 

Uyarı’cıya duyurulur. Ana-baba ve yakınları ile bir toplantı yapılır. Mehmet 

Gölet, kendisini çam ağacına asar (!) Mihriban kadın ise kendisini çayın 

(Deve gömen) denilen çukur girdaplı yerine atar (!) 

Örnek IV: Bergama/Pınar köyünden Sultan, aynı köyden bir çobanla sevişir. 

Durum köye yayılır. Ana-baba baskısı sonucu kız kendisini asar (!) Bir ay 

kadar sonra çoban Hasan da kendisini vurur (!) 

Örnek V: Bergama/Pınar köyünden Ahmet Ali’nin kızı Sanem Sever 

(Kocagöz) ‘ayağı dışarıda’, ‘ayağı karıncalandı’ diye köyde dile düşer. 

Yarıcı durdukları Cemile Hanım çiftliğinden köye dönüşlerinde köy halkı 

bu aileyi kabul etmez. Kocagöz de kendisini çaya atar (!)

Alevi ve Bektaşi topluluklarında “suç” işleyen kişinin tövbesi kendisini 

“yok etmesi” olarak ifade edilirse de bunun gerçekle bir ilgisi olmadığı 

kesindir. Bergama/Pınar köyünden Ayşe Öztürk’ün anlatımları kişinin 

“tövbe” etme amacıyla kendisini “yok etmesi” söylemlerine netlik 

kazandırmaktadır. 

Ayşe Öztürk: 

“...ikrarını bozan bir kadını Karaçitlenbik batısında pınarın başına 

getirdiler. Başını dizlerine, ellerini arkasına bağlayıp (Domuz Kuşağı) 

yüksek kayadan aşağı çaya attılar.” 

Bu noktada dikkat çeken bir başka gerçek gün ışığına çıkmaktadır. Şöyle ki; 

günümüz Türkiye’sinde, “Hizbullah Operasyonu” sonucu evlerin 

tabanlarına ve açık arazilere gömülü olarak bulunup gün ışığına çıkartılan 

cesetlerin “Domuz Bağı” (Domuz Kuşağı) olarak adlandırılan yöntemle 

işkence edilerek boğuldukları ve çok ağır işkence metotlarının uygulandığı 

seri faili meçhul cinayetler, Türkiye Cumhuriyeti’nin kriminolojik/adli tıp 

raporları arşivler ve çeşitli literatürlerde utanç verici yerini almıştır. Bu 

yöntem Alevi ve Bektaşi hukukunda yüzyıllardır varlığını koruyan “infaz” 

yöntemidir. Bu gerçeğin çok iyi analiz edilmesi gereği zorunludur. Lübnan 

orijinli Hizbullah örgütü örnek alınarak, Türkiye’de yaratılan sözde 

fundamentalist görünümlü Hizbullahi cinayet şebekesinin insanlık dışı 

cinayetler ve işkenceler yapabilen militan kadrolarının kaynağının hangi 

kültürden özenle seçildiğinin en belirgin işaretidir. Aşağıda yer verilen 

örnek ise; Hizbullah militanlarının ağır “işkence” yöntemlerini uygulamaya 

uygun karakterlerin psikolojik yapılarını aydınlatacak yeterliliktedir. 

Bir Alevi mürşidi olan Musa Karasoy anlatıyor: 

“Köyde zahirden bir kadınla zina suçu işleyen bir can’a on yıl düşkünlük ve 

sürgün cezası verilmişti. Süre sonunda “Aman mürüvvet!” diye gelişinde

mürşidi: ‘Defol eli yüzü kara maskara’ diye kovmuştu. Nihayet üçüncü 

defasında meydana alıp cemaate danıştı. Cemaat düzelmiş olabileceğine 

inandıklarını söyleyerek, bir fırsat verilmesini istedi. Mürşit, düşkünün 

boynuna su dolu büyük bir testi astı. Elleri göğsünde çaprazlanmış, öne 

doğru eğilerek saygı duruşuna geçince alnına değecek şekilde bir ucu 

sivriltilmiş ağacı önüne çaktı. Cem erlerinden bazıları, ‘Beş tanesi bana, on 

tanesini bana bağışla’ diye indirim yaptılar. Nihayet, dayak 60 çelik (sopa) 

vurulmaya kadar indi. Bu dayak atıldıktan sonra, bir Düvaz (Oniki İmam 

adı geçen Bektaşi şiirleri) ve üç nefes okununcaya kadar da su dolu testi 

boynunda ve alnı sivri kazığa dayalı olarak durduruldu. Böylece düşkünlük 

cezası son buldu.”

Alevilik ve kolları olan Bektaşilik ile Caferilik Amerikalıların çok dikkatini 

çekmiş ve özel ilgi gösterdikleri konular arasında çok önemli bir yer 

almıştır. II. Dünya Savaşı döneminde Mısır/Kahire’ye gelen ABD Başkanı 

Roosvelt, bir konuşmasında, Amerikanın devlet sırları ile ilgili önemli 

işlerinde Bektaşileri görevlendirdiklerini söylemiştir. 

Görülmektedir ki ABD, Alevilik ve kolları olan Bektaşi-Caferi kültür ve 

inançlarını analizini 2. Dünya Savaşı’ndan önce tamamlamakla kalmayıp 

Bektaşilere ABD'’in en önemli işlerinde görev vermiştir. ABD, günümüz 

dünyasında HİZBULLAH cinayet şebekesini yaratarak Ortadoğu’da kitlesel 

katliam operasyonları gerçekleştirmiştir. 

Alevilik ve Bektaşilik; temelde Kin duyguları üzerinde vücut bulmuş ve 

yüzyıllardır bu duygular ile gelişerek günümüz dünyasındaki varlık 

noktasına erişmiştir. CİA teorisyenleri bu gerçeği çözümlemişlerdir. 

İslam yargıcı Ayetullah Sadık Halhali: 

“Öldürmek istemeyenin İslam’da yeri yoktur. Peygamberimiz kendi 

mübarek elleriyle öldürürdü. İmam Ali bir günde yedi yüzden fazlasını 

katletti. hakkın varlığı kan dökmeyi gerektiriyorsa, görevimizi yerine 

getirmeye hazırız” demektedir. 

İslam’da “zorlama yoktur” söylemi tarihsel olarak vardır. Ama yine tarihsel 

gerçekler ışığında bakıldığında, İslam inancı savaşlar sonucu var olabilmiş 

ve savaşlar sonucu dünyaya yayılabilmiştir. Bu nedenle Halhali’nin 

sözlerinin tarihin sesi olarak değerlendirilmesi yanlış olmaz. 

Çocuk: 

“Anne, ben ne zaman kamyon sürebileceğim?” 

Anne: 

“Neden soruyorsun yavrum?” 

Çocuk: 

“Çünkü kamyonu patlayıcı ile doldurmak ve ülkemizdeki kafirlerin 

yuvalarına dalmak istiyorum.” 

 (El Emel: İslamcı İşçi Partisi Yayın Organı) 

Yukarıda verilen örnekte olduğu gibi, bu ve benzer yayın senaryolarının 

veya tümüyle kontrast düşünce ve ideolojilerdeki senaryoların kimler 

tarafından ve hangi amaçlar doğrultusunda tasarlandığı artık sır olmaktan 

çıkmıştır. Ancak sır olmayan başka bir şey daha vardır ki, yeni nesillerin bu 

senaryolar ile eğitilmekte oldukları gerçeğidir. 

ABD’nin CİA teorisyenleri Alevilik ve kolları Bektaşi-Caferi kültür ve 

inançlarının yüzyıllara dayalı birikimini çok iyi analiz etmişler ve 

emperyalist çıkarları doğrultusunda, Allah adına İslam Hukuku’nu 

kullanılarak, Türkiye ve Ortadoğu’da kitlelere ve seçilmiş kişilere yönelik 

kanlı TERÖR operasyonları icra etmişlerdir. 

Günümüz ABD’sinde, 4000 (dört bin) yazar, örtülü olarak CİA kadrosunda 

görevlidir. Bu geniş yazar kadrosu, ABD ulusal çıkarlarını geliştirecek olan 

bilimsel, toplumsal, kültürel, ekonomik ve siyasal araştırma ve analizler 

yaparak operasyon senaryoları yazmaktır. Takdir edilmesi zorunlu bir 

gerçektir ki; ABD’nin CİA teorisyenlerinin “bilimsel” araştırma, analiz ve 

yorumları ile burada konu edilen başarı sağlanabilmiştir. Türkiye ise, hala 

aydınlarını perişan etmeyi milli görev addetmektedir (!) Bu milli görev ve 

vatanseverlik anlayışı ise; burada konu edilen örnekte olduğu gibi, 

Türkiye’yi entrikaların tatbikat sahası durumuna düşürmektedir. Türkiye 

Cumhuriyeti yönetim kadroları – Ki; halkta çok yaygın olarak, 

hepsinin satılmış oldukları inancı vardır- entelektüel birikime sahip 

aydın/sanatçı kadrolardan ulusal çıkarlar adına yararlanabilme ve 

entelektüel/aydın/sanatçılarımızı Cumhuriyete kazandırabilme, 

küskünlüklerine son verme akılcılığını ve dürüstlüğünü göstermemekte 

inat ederek, dünyanın en mükemmel teknolojik silah gücüne sahip olsa 

dahi, bu tuzaklara düşmekten kurtulamayacağı gerçeğini görüp 

kabullenmek zorundadır. Aksi halde Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin 

günümüz realitesi içinde, ne acıdır ki tartışılabilir hale gelen “Ulusal 

Bağımsızlığı” ve “Ulusal Devlet” modeli varlığını koruyamaz. Türkiye, 

Türk Ulusunun genetik özellikleri nedeniyle, 21. yüzyılın yeni 

Vietnam’ına dönüşümü kaçınılmazdır. 

4/3). AHİTNAME 

1). Kasten zina edenlere beş yıl düşkün cezası, yüz liradan beş yüz liraya 

kadar haline göre para cezası verilir. Cezayı ödedikten sonra da seksen 

değnek vurulur. 

2). Zinaya teşebbüsten üç yıl düşkünlük, en çok üç yüz lira para cezası 

verilir. Cezası kalkınca sensen değnek vurulur. 

3). Hırsızlık yapan iki yıl erkana alınmaz, hırsızlığın derecesine göre, çaldığı 

malın bedelini sahibine ödedikten sonra, o malın değerinin dörtte biri kadar 

ceza alır. 

4).İftira edene bir yıl düşkünlük, iftiranın ağırlığına göre yirmi beş ile iki 

yüz lira arasında para cezası alır. 

5). Yalan şahitlik yapana bir yıl düşkünlük, yüz lira para cezası verilir. 

6). Kasten insan öldürenler ebediyen erkana (toplantı ve resmi törenlere) 

alınmaz. Selam verilmez. Kaza sonucu elinden vukuat çıkanlar suçlu 

sayılmazlar. 

7). Nedenli nedensiz küfür ve hakaret edenlerden yüz lira alınmadıkça 

erkana alınmazlar. 

8). Hırsızlık, zina, kumar gibi fena yola teşvik edenlerden haline göre elli ila 

iki yüz liraya kadar para cezası alınır ve bir yıl erkana alınmazlar. 

9). Düşkünlük cezası alan taliplerle ve erkana gelmeyen, nedensiz erkanı 

terk eden taliplerle zorunluluk olmadıkça ülfet ve ünsiyet edilmez. 

10). Cezasını bitiren bir talip, aynı rehberde (Aleviler, mahalli mürşide 

rehber, birkaç rehberin bağlı olduğu ocağa pir derler) hasmı bulunduğunu 

ileri sürerek erkana gelmemek isterse, rehberi onun kendisinin istediği bir 

başka rehbere verebilir. Kendiliğinden hiçbir talip rehber değiştiremez. 

11). Düşkün talibi erkana alan rehbere o talibin aldığı ceza aynen verilir. Bu 

cezayı Pir ocağından mürşit verir. 

12). Hukuk işlerinde zahiri mahkemeye başvurmak rehber ve talipler için 

suçtur. Rehberler arasındaki hak davalarını mürşit halleder. Talipler 

arasındaki davalar ise, mürşidler bulunmadığı hallerde, rehberler tarafından 

uzlaştırılır. Mürşid ve rehberin kararına uymayanlar en çok bir sene erkana 

alınmazlar. 

13). Zorunluluk olmadıkça, çıkar gözeterek, kızını rızası ile zahir’e 

verenlere beş yıl düşkünlük cezası verilir. Kızı alan damat ikrara bent olursa 

ceza kaldırılır. 

14). Bir talibin eşinin zina ettiğine rehber kanaat getirirse beş yıl düşkünlük 

cezası verilir. Talip karısını terk ederse cezası kaldırılır. 

15). Rehberin oğluna bir talip kız vermez. Fakat rehber kızını bir talibin 

oğluna verebilir. Talip damadını rehber edinemez. 

16). Bir rehber kendi oğlunu ve torununu talipliğe alamaz, damadını alabilir. 

17). Suçsuz yere nefsinin hükmü ile karısını boşayanlar ve başka bir karı ile 

evlenenler evlendikten sonra boşanacağı karısıyla temasta bulunamaz. Beş 

yıl düşkün, durumuna göre beş yüz liraya kadar ceza verilir. Boşadığı 

kadınla hiçbir talip bir araya gelmediği gibi erkana da konulmazlar. 

18). Bir rehber düşkün olduğu takdirde rehber kalkıncaya kadar onun 

talipleri muvakkaten başka bir rehbere teslim edilir. Taliplerden biri rehber 

vekilliği yapamaz. Yalnız rehber yoldan ebedi düşer veya vefat ederse, 

halefi kalmazsa, talipler içinden ehil bir şahıs tayin edilir. 

19). Zahit olduğu halde kocası ölen bir kadın erkana alınmaz ve öldüğünde 

dar’ı çekilmez. 

20). Cezalardan tahsil olunan paraların üçte biri Seyyit Battal Gazi 

Dergahına, üçte biri Veli Baba Dergahına (Senirkent/Uluğbey’de) üçte biri 

arkasında halef bırakmayıp ölen fakir taliplerin hizmetine harcanmak üzere 

rehberine teslim edilir. 

21). Düşkün olan taliplerin isimleri bütün rehberlere duyurulacak, erkana 

alınmayacaklardır. 

22). Rehber, çıkar sağlamak için kumar oynarsa, rehberlik şerefini kıracak 

şekilde sarhoşluk yaparsa cezalanır. Onun cezasını mürşid tayin eder. 

23). Kumar oynayan talipler bir sene erkana alınmazlar.

24). Rehberler bu ahidname ile ilgili konuları konuşmak üzere ayda bir 

toplantıyı kabul ederler. Bu ahidnameyi erenler yolunun selameti 

bakımından aynen tatbik etmeyi biz rehberler, mürşidimiz huzurunda kabul 

ve imzaladık. 

(Burada belirtilen para cezalarının miktarları günün koşulları gereği 

değiştirilmektedir) 

 4/4). ALEVİ VE BEKTAŞİLİKTE AİLE 

Aile kurumuna büyük önem veren Alevi ve Bektaşi toplumunda yabancıya 

kız vermek (kendilerinden olmayana), onlardan kız almak kesinkes 

yasaklanmıştır. Alevi ve Bektaşi toplumunda boşanma hemen hemen yok 

gibidir. Birden fazla kadınla evlilik yapılması da görülmez ve aykırılıktır. 

Boşanmaya ancak iki nedenle başvurulmaktadır: 1). Kadın boşanmakta ısrar 

ederse, 2). Kadının ahlaksızlığı kesin olarak görülmüşse.. Bu iki neden var 

ise boşanmalarda ilk kararı Mürşid verir. Mürşid’in kararı ile boşanma 

gerçekleşir ve mevcut resmi nikahın sona erdirilmesi amacı ile yasal 

işlemlere başvurulur. 

Caferi mezhebinde neslin üremesi, aile kurulması amacı ile yapılan 

anlaşmalar (akid) ki, buna ‘nikah’ denilmekte bir de ‘Akd-i İnkıta’ mukayed 

olarak, kayıt ve koşullu nikah olmak üzere iki çeşit nikah olduğu

bilinmektedir. Caferi mezhebine mensup İran’da bu ikinci nikahın ‘Muta’ 

olarak uygulanmakta olduğu görülmektedir. Bu konuda Kur’an-ı Kerim’de 

Nisa suresinin 24. Ayetinde kayıt vardır. Muta nikahında 45 günlük iddet

koşulu bulunmaktadır. Bu süre dolmadan bir kadın ile Muta nikahı 

yapılması yasaktır. Türkiye’de Bektaşi topluluklarında ‘Muta nikahı’ 

uygulaması yoktur. Hz. Muhammed’den önce, İran’da kadınların mal gibi 

alınıp satıldığı, bir erkeğin anne ve kız kardeşi dahil bütün yakınları 

kadınlarla evlenebildiği tarihsel doküman ve literatürlerinde yer almaktadır. 

İran’da, imam Humeyni’nin İslam devrimi sonrasında, Muta nikahının 

yaşamdaki yerini aldığı bilinmektedir. Ancak Anadolu Alevi ve Bektaşileri 

arasında İran Caferi akımlarının etkisi olmadığı, buna neden ise; Şamanist 

Türk inanç ve geleneklerinde kadın ile erkeğin eşit koşullarda, eşit haklara 

sahip yaşamış olmalarının etkisinin yitirilmemiş olmasıdır. Bu nedenle 

Bektaşilerin kadını erkekten hiç ayırmadıkları ve kadınlara ‘Dervişlik’ 

payesi vermiş olmaları, Türk ırkının kendine özgü gelenek ve kültüründen 

kaynaklanmıştır. 

Kentlerde nişan ve resmi nikah töreni yapılarak evlenen Alevi ve Bektaşiler 

evlerinde geleneksel tören yaparlar. Bu törende mürşitleri karşısında gelin 

ile damat yanyana durur. Mürşit şu duayı yapar: “Bismi Şah, Allah.. Allah!.. 

Allah erenler bu birleşmeyi ve nikahı mübarek etsin, ömürlerinize bereket, 

vücutlarınıza sağlık, rızıklarınıza genişlik versin. Nikah Hz. Muhammed 

sünnetidir, mübarek olsun. Dünya ve ahiret isteklerinize kavuşun Aranızda 

yakınlık ve sevgi daim olsun. Aranıza fitne ve ayrılık girmesin. Her ikiniz 

arasındaki yakınlık Hz. Adem ile Havva, Hz. Muhammed ile Hz. Hatice-tül￾Kübra, şahı vilayet Hz. Ali ile Hz. Fatma-tül-Zehra gibi olsun. İyi evlatlar 

ile sevinçte ve mutlulukta olasınız. Soyumuz mahşer sabahına kadar devam 

etsin. Tanrı sizlere uzun ömür versin. Bu mecliste bulunan din 

kardeşlerimizi iki cihanda aziz eylesin. Cenab-ı Bari milletimize, hayırlı, 

uğurlu yıllar, insanlığa faydalı işler nasib eylesin. Hü..” Okunan bu 

Gülbank’tan sonra Rabbenaatina fid-dünya.. ve ilah.. okunur. 

Çocuklara Türkçe ad verilmesi kesin bir gelenektir. Çocukları bazı ermişlere 

adanmış ve satılmış olarak doğmuş olanlarda erkeklere ‘satılmış’ kızlara 

‘satı’ isimleri verilmektedir. Bayram günü doğanlara ‘Bayram’, Ramazan 

ayı içinde doğanlara ‘Ramazan’, Muharrem de doğanlara ‘Muharrem’ adı 

verildiği bilinmektedir. 

Aleviler, kadınla erkeğe eşit haklar vermişlerdir. Bunun nedenini 

araştırdığımızda karşımıza çıkan Türklerin Şamanizm inancının Aleviliğe 

yansıyan izleri olmaktadır. 

4/5). TÜRK AYDINLARI YOK SAYILDI 

 ALEVİ AYDINLIĞI YARATILDI 

 

Türk kültür ve sanat dünyasında ‘Türk aydını’ ve ‘Türk sanatçısı’ amaçlı bir 

biçimde ve örtülü olarak yok varsayılırken, öte yanda ne kadar Alevi aydın 

ve sanatçısı var ise Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından ‘baş tacı’ 

edilerek, hak ettiğinden çok daha fazla değer verilerek adeta 

‘ilahlaştırılmıştır’ ve bu gerçek halen de sürdürülmektedir.

Edebiyat, müzik, sinema, resim, heykel alanlarında bu gerçeğin sayısız 

örneklerini vermek mümkündür. 

TRT kurumunda yer almış sanatçılar ve yöneticiler Alevi kökenlidir. Bir 

dönem Alevi olmayan sanatçılar ve editörler TRT içinde görev bile 

alamamışlardır. 

Bu yanlış uygulama giderek öz Türk kültür ve anlayışını yok etmekte, 

siyaset ve ekonomi Alevi aydınların tekelinde biçimlendirilmektedir. 

Türk aydınları yok sayıldı ve Alevi aydınlığında Türk insanı ile Dünya 

insanlığının gözleri ‘kör’ edildi. 

Evrensel sanat kriterleri ile objektif olarak değerlendirilecek olmaları 

halinde tümünün de bir ‘hiç’ oldukları kolayca anlaşılabilecek olan 

Alevi sanatçı ve aydınları günümüz Türkiyesi’nde ‘imtiyazlı’

durumdadır. Bu sözde sanatçıların (gerçekte ise; GLADIO

sanatçılarının) Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne kafa tuttukları ise tüm 

gerçekleri ile karşımızdadır. 

Kaçınılmaz olarak Türk kültürü yalnızca ‘saz ve söz’den ibaret olamaz. 

Kaldı ki, sözü edilerek her platformda öne sürülen bu ‘saz ve söz folkloru’ 

çağdaş kültürümüz değil; tarihin aynalardaki iz düşümleridir. 

Oysa günümüz dünyasında gerçek, çağdaş ve ‘ÖNCÜ’ niteliklere sahip 

evrensel değerler çizgisine erişmiş sanat ve sanatçıya ihtiyacımız vardır. 

Ancak böyle bir sanat ve kültür anlayışı bizi uyuduğumuz derin uykudan 

uyandırabilir. Aksi halde Kemalizm’de aradıklarını bulamadıklarını 

açıklıkla dile getirmekten çekinmeyen Alevi aydınlar eliyle Türk Ulusal 

kültürü emperyalistlere teslim edilir ve hatta ‘satılır’ bu sayede de ülke 

içinde ve dışında ‘imtiyaz’lar elde edilerek ödüllendirilirler. 

Alevi aydınlar, Cumhuriyetin ilk yıllarında devletten yana olmuşlar, tekke 

ve dergahların kapatılmasının ardından sessizliğe bürünmüşler, ama Türk 

aydın çevreleri içten içe etkilemiş, mevcut rejimin aksayan yönlerini işaret 

ederek ne denli büyük baskılara maruz kaldıkları dile getirilerek, insanlık ve 

kardeşlik adına merhamet dilenilmiş ve destek istenmiştir. Bu yöntemle iyi￾niyetli Türk aydınları, muhalefete zorlamışlardır. Süreç içinde sayısız Türk 

aydınının kurban verilmesin ardından; sıra etnik olarak Kürt kökenli 

aydınları ajite ederek harekete geçirmeye gelmiştir. Alevi aydınlar, bu 

gelişmelerin arkasına sığınarak seslerini yükseltmeye, sözde ‘düzenle 

barışık eleştirel ve yapıcı anlamda muhalefet’ yapmaya yönelmişlerdir. 

Özellikle son birkaç yıldan buyana Alevi aydınlar, son derece radikal 

muhalefet içinde açıkça yer alarak boy göstermeye başlamışlardır. 

Çünkü, arkalarında AB vardır. 

Öte yanda ülkesine ve halkına yürekten bağlı, onurlu, gerçek Türk aydınları 

ise; türlü entrikalar ile zaten sistem tarafından yok edilmişlerdir. 

Artık Alevi kahramanlar ilahlaştırılmalı, global dünyaya yaraşır 21. Yüzyıl 

insanlarını sürükleyebilecek yepyeni Hacı Bektaş-ı Veliler’i yaratılmalıdır 

(!) Bunun için zaman ve mekan uygundur. Bu oyunları bozabilecek güçte 

aydınlar zaten daha önceden tırpanlanmış, Cumhuriyetin tüm kaleleri ve 

savunucuları düşürülmüştür. 

4/6). ETNİK GRUPLAR 

 VE ALEVİ İLİŞKİLERİ 

Alevi topluluklar tarihsel süreç içinde Anadolu üzerinde yaşayan etnik 

gruplar ile yakın ilişkiler içinde olmakla da dikkat çekicidir. Azınlıklar ya da 

etnik gruplar olarak tanımlanan tüm yabancı unsurlar, Alevi topluluğunu 

kendilerine yakın bulmuşlar ve onları ‘azınlık’ olarak görüp 

değerlendirmişlerdir. 

Türklerin hakimiyeti altında en rahat yaşam koşullarına sahip olan 

‘azınlıklar’; ne yazık ki, tarihin her döneminde Türklerden yakınmışlar, 

baskı ve zulüm gördüklerini öne sürmüşlerdir. 

Süryaniler, Ermeniler, Kürtler ve Aleviler; Anadolu’ya yerleşen Türklerin 

her dönemde karşısında olmuşlar, devlet mekanizması içinde yıkıcı odaklar 

oluşturmuşlar, tarihte yer alan ihanetleriyle Türk kamu vicdanında derin 

yaralar açmışlardır. 

Süryaniler, Ermeniler, Kürtler ve Aleviler; kendilerinden olmayana kız verip 

almama kuralını kendi içlerinde bozmuşlar fakat Türklere karşı özenle 

korumuşlardır. Böylece Süryani, Ermeni, Kürt ve Alevi birbirleri ile aile 

bağlarıyla bağlanıp kenetlenmişler ve aralarında Türklere yönelik fikir ve 

güç birliği kurulmasını sağlamışlardır. 

Bu temeller üzerinde şekillenen günümüz Türkiye’sinde, Cumhuriyet 

yıldızlarının etnik kökenli oldukları ve birbirlerini destekledikleri açık 

biçimde gözlenebilir olmuştur. Cumhuriyet yıldızlarından kasıt şudur ki; 

dünyanın her yerinde “her sistem kendi yıldızlarını yaratır” gerçeğinden 

yola çıkıldığını ifade gereği vardır. Örneğin: Türkiye, sinemada Türkan 

Şoray’ı yaratırken, sanayide Yahudi ve Sabetaycıların desteğinde Koç 

ailesini, diğer etnik unsurların desteğinde de Sabancı ailelerini yaratmıştır. 

Oysa ki her iki aile için de gerçek anlamda ‘sanayici’ tanımlaması 

kullanılamaz. Çünkü her iki aile de ‘montaj ve spekülatif’ alanlarda 

yatırımcıdırlar. İlk örnekte yer alan Türkan Şoray da gerçek anlamda sanatçı 

vasıflarına sahip değildir, Türk sinemasını ihya ettiği için değil, mutlu 

kıldığı Rüçhan Adlı’nın dayatması sonucu Kraliçesi yapılmıştır. Medya 

patronları için de eş değerde örtülü ilişkiler ve dayatmalar sözkonusudur. 

Böylece Cumhuriyet Türkiyesi’nin yapay yıldızları, Türk halkının 

omuzlarında yalnızca yük olmuşlar ama topluma hiçbir şey vermemişlerdir. 

Bu ilişkiler esasta yalnızca ‘almak’ üzerine kuruludur. Vermek ise; 

‘yasak’tır. 

Cumhuriyet Türkiyesi’ni siyasi otorite liderleri çıkarları adına, içte etnik 

gruplara peşkeş çekmektedir. Sözkonusu etnik grupların da kendi aralarında 

dayanışma içinde oldukları ve dış ilişkilerinin tarihin derinliklerine uzanan 

bağları inkar edilemez. 

Son derece gizli bir cemaat olan Sabetaylar ile Alevi topluluğunun önde 

gelenleri daima özel ilişkiler geliştirmiş ve bu iki topluluğun kendi 

aralarında dayanışma içinde müşterek hedefler doğrultusunda hareket 

etmeleri sağlanmıştır. 

Günümüz yönetim kadroları bu çok önemli gelişmeleri görmezden 

gelemezler. Aksi halde onurlu Türk gençleri, Ulu Önder Mustafa Kemal

Atatürk’ün Bursa Nutku’nda verdiği talimatları yerine getirmekte 

tereddüt göstermeyeceklerdir. 

 4/7). ALMAN ARAŞTIRMACI BABİNGER 

“Osmanlılar’da Alevilik hakimdi, fakat Osmanlılar 1400 yıllarından sonra 

Sünniliği devlet inşasında otokrat ve despot rejimler için yararlı gördüler. 

Yavuz Sultan selim, 1571 yılında kendisini Sünni dünyasının halifesi yaptı. 

Sünnilerin oturduğu Suriye’yi, Arabistan’ı ve Mısır’ı ele geçirdi. Böylece 

Sünnilik Osmanlı İmparatorluğu’nda yüksek mevki dinci despotizmi 1571

yılında Batı Avrupa’da reformlarla ağır bir darbe alırken, reformcu Kalvin 

Genf’te soylunun ve kralın zulmüne karşı demokrasi düşüncesini 

bildiriyordu. Osmanlı İmparatorluğu kendisini dinci despotizme soyluların 

ve ağaların iktidarına dayandırıyordu. Alevilerin özgürlükçü düşünceleri 

Osmanlılar tarafından kısıtlandı. Tüm bu baskılara rağmen Pir Sultan Abdal, 

17. Yüzyılda insanların özgürlüğü için haykırıyordu. Onun Osmanlı Paşası 

tarafından idam edilmesiyle Anadolu’daki özgürlük de idam edildi. 

Fakat bugün Osmanlı Sultanı yerine türkülerde deyişlerde ve halk 

destanlarında Pir Sultan Abdal söyleniyor. Onun özgürlük için verdiği 

mücadele Anadolu Alevileri için, özgürlüğü seven dünya için ebedi aydınlık 

ateşidir. 

Bugün hala Kahire’nin Makkaton mahallesinde Kaygusuz Abdal’ın 

tekkesinde değerli Bektaşi literatürleri vardır. 

İkinci Dünya Savaşı sırasında Arnavut Bektaşileri, Alman Nazi-Faşizmine 

karşı başarılı direnişle demokrasiye büyük katkıda bulunmuşlardır. Baba 

Müslüm Bektaşilere düşen direniş cephesini yönlendirmiş, başarılar 

sağlamıştır. 

Tarihin itinalı incelemeleri gösteriyor ki, Şiilik genellikle politik ve kültürel 

kuvvet olarak vardı. Aynı şekilde görüyoruz ki Anadolu ve Anravutluk’taki 

Aleviler ve Bektaşiler, ülkelerine kültürel ve politik alanlarda büyük 

katkılarda bulunmuşlardır. Bugün Ortadoğu’daki Şii dünyası uyanıyor...” 

Yukarıdaki sözler Alman araştırmacı Franz Babinger’in bir konuşmasından 

alıntıdır. Görülmektedir ki Alman araştırmacı da Aleviliğin politik ve 

kültürel bir gerçek olduğunun bilincindedir. 

Ancak Türkiye, yalnızca dinsel ve ‘ahlaksal’ yönleri ile ele aldığı Aleviliğin 

‘gerçek yüzü’ görmezden gelmiş, amaçlarını algılayamamıştır. 

Atatürk’ün tekke ve dergahları kapatması, Şeh, Şıh, Baba gibi unvanları 

yasaklaması yalnızca fundamentalist kaygılardan kaynaklanmadığı gözler 

önündedir. Atatürk, inanç temelleri üzerinde siyasal, kültürel, ekonomik, 

etnik, yıkıcı ve bölücü unsurların inşasına platform bırakmamak amacıyla 

önlemler almış; yasalarla gericilik ve bölücülük faaliyetlerinin önüne set 

çekmiştir. 

4/8). ATATÜRKÇÜ VATAN HAİNLERİ 

Türkiye gerçeğidir ki; ülkemizde tüm zararlı faaliyetler sözde Atatürkçü 

görünen vatan hainlerince gerçekleştirilmektedir. Hem Atatürkçü olup, hem 

de hain olunamayacağı ne denli gerçek ise; sahte Atatürkçü olunabileceği de 

o denli gerçektir. Günümüz Atatürkçüleri, Alevi cem evlerinin 

açılabilmesi ve faaliyete geçirilmesini inanç özgürlüğü ile 

özdeşleştirmektedir. Oysa ki hiçbir Atatürkçü, koşullar ne olursa olsun 

Atatürk’ün koyduğu yasakları kaldırmayı aklından bile geçirmez. 

Tekke ve dergahlar Atatürk’ün emri ile kapatılmıştır. Fakat günümüz 

Türkiye’sinde her sokakta bir tekke, dergah ve cem evi vardır (!) Bunu

devlet görmüyor mu? Devlet görmezden geliyorsa da vatandaş görüyor.. Ve 

anlıyor ki sözde Atatürkçü olduklarını söyleyen mevcut rejimin zirvesinde 

görev alanlar Atatürk’e ihanet etmektedirler. 

4/9). SİVİL TOPLUM ÖRGÜTLERİ 

 ALEVİ TEKELLERİDİR 

Dış ülkelerin istihbarat örgütleri tarafından örtülü bir biçimde maddi ve 

manevi olarak desteklenmekte olan sözde Sivil Toplum Örgütleri, Alevi 

topluluklarının tekeline geçmiş imtiyazlı birer ‘derebeylik’ kaleleridir. 

Devlete kafa tutan, mevcut Kemalist rejimin içini boşaltıp kendilerine ve 

çıkarlarına uygun olarak biçimlendirmeyi çağdaşlık ve değişin dünya 

koşullarının gereği olarak savunan mekanizmalardır. 

Bu Türkler hiç Sivil Toplum Örgütü kurmazlar mı? 

Bu Türkler hiç şiir söyleyip saç çalmazlar mı? 

Bu Türkler hiç roman yazıp edebiyatçı çıkartmazlar mı? 

Bu Türkler hiç yasa dışı terör örgütü kurmaz mı? 

Neden hep Alevi ve Kürt kökenliler bunları yapar da büyük Türk 

ırkının asil insanları bunların hiçbirisini yapamaz? Nasıl yapsın, bu 

ülkenin gerçek sahibidir O (!) Ancak, fabrikalarda en ağır işlerde, 

maden ocaklarının en derin kuyularında, hastane kapılarında itilip 

kakılıp aşağılanandır O (!) Onun Sivil Toplum Örgütü kurmaya 

ayıracak ‘aylak’ zamanı yoktur ki, sabahtan gecenin karanlığına bir ev 

kirası bedeline ölesiye çalışmaktadır. Nasıl yasadışı terör örgütü 

kursun, terörün ilk hedefi tertemiz alnıdır onun. Eline kalem alıp nasıl 

yazsın, halkını ve ülkesini dünyaya rezil etmek onuruna dokunur.. Ama 

Alevi, Kürt, Süryani ve Ermeni eline kalem alıp yazar. Çünkü, 

lekelenecek olan, onun asil milletinin yüksek onuru olmayacaktır, o 

bilir ki etnik bir azınlıktır, üstelik yüzyıllardır bulduğu her fırsatta 

zulüm altında yaşatıldığını haykırmıştır. Avrupa ve dünya ona en 

büyük ödülü verir ve Türkiye Cumhuriyeti’ne ‘Bu benim adamımdır, 

dokunacak olursan da seni, kimliğini taşıyan öz vatandaşınla dünyaya 

ve tarihe rezil ederim barbar!’ diye tehdit eder. Öte yanda devlet 

yönetiminde yer alan sözde Atatürkçüler, ülke çıkarları bahanesiyle 

Türk insanını perişan eder. Yönetim kadrolarında yer alan siyasi 

otorite rüşveti yer, vatandaşın banka kasalarına emanet ettiği alınterini 

bir gecede çalar. Hayali ihracat için bir geceliğine kanun hükmünde 

kararname yayınlar devleti ve milleti soyar. Ve tüm bunları sözde 

Atatürkçüler ve vatanseverler yapar (!) 

Türk ekonomisini baltalamak için, halis zeytinyağı teneke kutularının içine 

makine yağı doldurup Türkiye insanını dünyaya rezil eder. Tüm bu ve

benzer faaliyetler araştırıldığında ortaya çıkan sonuç hep aynıdır: Dış 

güçlerin yerli işbirlikçileri olan etnik gruplar. Ve bu gruplar içinde yer alan 

en sakıncalı topluluk Alevi topluluğu olmuştur. Hem de tarih boyunca.. 

4/10). ERMENİSTAN’DA KÜRT AŞİRETLERİ 

Kürtlerin Ermkenistan’a kitlesel olarak göçleri ve yerleşmeleri 1514’de 

Osmanlı’nın Çaldıran Ovası’ndaki zaferi sonrası İdrisi, Hayderanlılar’ı ve 

onlarla birleşen aşiretleri, Osmanlı’nın İran ve Gürcistan’la olan yeni 

sınırlarını savunmaları için bu sınırlar boyunca Kuzey’de Ereministan’a 

naklettiği önü sürülmektedir. Oysa ki 10 ve 11. Yüzyıllarda Kürtler Ermeni 

krallığının bazı bölümlerini ele geçirmişler ve böylece 11. yüzyıla 

ulaşıldığında bu krallık ortadan kalmıştır. 

Zireki, Cibran, Zirkan, Hasanan, Heyderan, Ademan, Şipkan, Mamakan, 

Balaban, Bal-uşağı, Keçilan, Zaza ve Lolan aşiretleri bu tarihlerden beri 

Ermenistan’a yerleşmiş Kürt gruplarıdır. Bu aşiretlerin bir bölümü de halen 

Türkiye’nin Güneydoğu bölgesinde varlıklarını sürdürmektedirler. Ve Alevi 

inancına sahiptirler. 

Anadolu topraklarında yerleşik olmalarının yanısıra, Ermenistan, İran, Irak, 

Suriye’de akrabaları olan ve Alevi inancına sahip etnik olarak Kürt kökenli 

olan bu gruplar, tarafsız tarihçilerce kaleme alınan literatürler 

incelendiğinde Anadolu topraklarına hakim olan Türk ırkına ne denli 

düşmanlık besledikleri ve ne denli kin duyguları içinde oldukları 

görülmektedir. Anadolu ve Mezopotamya toprakları üzerinde göçebe bir 

yaşam sürdüren bu gruplar, tarihin her döneminde hükümranlık hakları 

altında ‘teba’ olarak yaşamak zorunda kalışlarını haksızlığa uğramak olarak 

değerlendirmişlerdir. Bu duygu içlerinden söküp atabilmeleri ve bağlı 

bulundukları halkla barışık olmaları mümkün olmamıştır. Bunun yerine 

hükümranlık hakları altında kendileri gibi ‘teba’ olarak yaşayan etnik 

gruplar ile dayanışmaya yönelmişler ve birbirleri ile akraba olabilmeye özen 

göstererek bu yöntem ve siyasetle güç elde etmeye çalışmışlardır. 

 4/11). ALEVİLİKTEN ŞİİZME GEÇİŞ 

İstanbul/Halkalı, Küçükçekmece İlçesine bağlı bil beldedir. Nüfusu 70 bini 

aşar, ilk kez 1978’lerde kuruluş safhasına geçilen bu bölgede mahalli 

seçimlerde 22 bin seçmenin oy kullanmış olması dikkat çekicidir. Kars’ın 

tuzluca ve Iğdır ilçelerinden akın eden göçle yerleşimin önemli bir bölümü 

Azeri grubudur. Bu topluluğun İstanbul genelinde irili ufaklı 15-20 kadar 

camleri mevcuttur. Bunların bazı yerde bir oda, bazı yerde bir apartman 

dairesi olmaları da dikkat çekicidir. Camilerinin adı Zeynebiye’dir. (Hz. 

Hüseyin’in kız kardeşinin adı) İmam Selahaddin 40’lı yaşlarda, 12 Eylül 

öncesi siyasal olaylara karıştığından tutuklanmıştır. Üst eğitimini 

Irak/Necef’te (18. yy.’dan günümüze İran ruhban grubunun yetişmesinde en 

önemli kenttir) tamamlamıştır. Medrese eğitimi alarak Arapça ve Farsça 

öğrenmiştir. 

İmam Selahaddin Özgündüz’ün ifadesi ile İran’da “Alevi” sözcüğü halk 

bilinmemektedir. “Seyyid-i Alevi” (Ali’nin soyundan gelen) anlamında 

kullanılmaktadır. 

Halkalı’da “Alemdar” adlı haftalık bir dergi yayınlamaktadırlar. Dergide yer 

alan: “Amerika büyük şeytandır” sözünün ise İmam Humeyni’nin sözleri 

olduğu bilinen bir gerçektir. Ayrıca bu dergide Cemalettin Efgani’nin 

görüşleri ve İslami yorumları ile analizleri yayınlanmaktadır. Özet olarak 

Halkalı Şia oluşumunda orijin Şiilik vardır. 

Yukarıda özet olarak işaret etmeye çalıştığımız bu yerleşim bölgesinde 

Alevilikten Şiiliğe geçiş gerçekleşmiştir. Bu noktada Alevilerin İran Caferi 

fundamentalizminden etkilenmedikleri, İran’ın şeriata dayalı rejimine karşı 

oldukları, laiklik ilkesine sımsıkı bağlı Alevi kitlesinin Cumhuriyetin 

“çimentosu” olduğu savının ne denli havada kaldığı ve ne derece çağdaş 

olabilecekleri açıkça gözlemlenmiştir. 

Aleviler, Kemalizm’den beklentilerini elde edememiş, her fırsatta 

mevcut rejim karşıtı girişim ve yönelimlerde aktif olarak yer almaya 

hazır bir topluluktur. Sanıldığının tersine tarihsel verilerin bilimsel 

olarak incelenmesinde ortaya çıktığı gibi, iddia ettikleri anlamda halis 

Türk olmayıp, farkettirmeden ve iki yüz yıl gibi uzun bir zamana 

yayılan süreç içinde Türklükleri unutturulmuş Musevi inanç ve 

idealizminin uzantısı yapılmış bir topluluktur. Bu nedenle kendilerini 

İslam inancı içindeki Türk dünyasının en aydın ve çağdaş topluluğu 

olarak görüp değerlendirmektedirler. 

Hiç yorum yok: