Powered By Blogger

9 Kasım 2025 Pazar

Üç tarz-ı Alevilik

 Üç tarz-ı Alevilik

Alevilerin bugün kendi içlerinde yürüttükleri tartışmaların 

başlangıcı daha çok 1950’ler ve özellikle de 1960’ların 

sonundan itibaren hızlanan siyasi değişim ve dönüşümle 

yakından alakalıdır.

Yalçın Çakmak* 

Yunanlı yazar Nikos Kazancakis’in İncil’deki İsa anlatısını ters yüz ederek kaleme 

aldığı Günaha Son Çağrı romanını yazarın meraklısı birçok okur yakından bilir 

(roman, İsa’yı canlandıran Willem Dafoe’nin başarılı oyunculuğuyla The Last 

Temptation of Christ başlığıyla sinemaya da uyarlanmıştır). Burada romanın uzun 

uzadıya bir izahına girişmekten ziyade sadece birkaç örnekle yetineceğim.

İncil’deki anlatıya göre İsa’yı başkâhinlere ihbar ederek çarmıha gerilmesine neden 

olan kişi havarilerinden Yahuda İskariot, namı diğer Judas’tır (Bkz. Matta, 26: 14-

15; Markos, 14: 10-11; Luka, 22:3-6). Sonrasındaysa İsa Golgota (Kafatası) 

Tepesi’ne götürülerek, gerildiği çarmıhta can verir.

Kazancakis’in eserinde bu anlatı tamamen farklı bir şekilde kaleme alınır. Mealen 

devam edersek; İsa, tanrı tarafından şahsına yüklenen misyon gereği çarmıhta

ölmeyi bizzat istemekte ve bunun için de Hıristiyanlık’ta “hain” olarak yaftalanan 

Yahuda’ya kendisini ihbar etmesi için “yalvarmaktadır”. Devamındaysa, çarmıhta 

gerili durduğu esnada melek donuna girmiş şeytan tarafından kandırılarak buradan 

indirilir ve yaşlanıncaya kadar ömür süreceği Kudüs’e gelir. Böylece bundan sonraki 

yaşamında da iki eşi ve bunlardan da birçok çocuğu olur…

Uzun yıllardan sonra bir gün havarileri onu ziyarete gelecektir. İsa bunlar arasında en 

çok da Yahuda’yı gördüğü için sevinir. Fakat Yahuda İsa gibi sevinçli değildir. Derken 

İsa’ya hitaben bağırmaya başlar: “Hain!… ‘Beni ele ver, ele ver beni. Çarmıha 

gerilmem, sonra da dirilmem gerek, ancak o şekilde dünyayı kurtarabiliriz’ diye 

yalvardın ama kendin o çarmıhtan kaçıp gittin!… Korkak, kaçak, hain!” Bu sözler 

diğer havariler tarafından da tekrarlanır: “Korkak, kaçak, hain!” Yaşanan ve 

söylenenler İsa’yı derinden etkilemiş ve sonunda o da hain, kaçak ve korkağın biri 

olduğuna kanaat getirmiştir. Ama olan olmuş, geçmiş de geri getirilemezdir artık…

Derken İsa derin bir acıyla uyanır. Aslında bütün bu yaşananlar çarmıhta geriliyken 

gördüğü bir düşten ibarettir. Bu nedenle yaşadığı onca acıya rağmen bir korkak, 

kaçak ve hain olmadığı için vücudunu büyük bir sevinç kaplar. Evet, başarmıştır ve 

Kazancakis’in tabiriyle “her şey başlamıştı.”

Kazancakis’in bu son cümlesi bir bitişten ziyade başlangıca işarettir. Zira tam da 

bundan sonra İsa ve adı etrafındaki kültün inşasına başlanılır. Zaten İsa’nın 

yaşamına dair bütün bu anlatılar da ölümü sonrasında kaleme alınmamış mıydı!

Kazancakis romanındaki bu kurguyla aslında şunun mesajını verir: İsa’nın misyonu 

çarmıhta gerilerek ölmesidir! Zaten ötesi de düşünülemez. Çünkü Hıristiyanlık 

inancı “insanlığın kefareti” ve “çoban” kavramsallaştırması üzerinden İsa’ya bu 

rolü biçmiş, daha doğrusu bu anlatı üzerinden günümüze değin gelmiştir. Tıpkı 

Tevrat’taki Kefaret Günü (Yom Kippur) uygulamasındaki (Levililer, 16: 20-22), 

İsraillilerin tüm günahlarının bir keçiye yüklenerek kefaretleri karşılığında çöle 

gönderilmesi gibi.

Tabii ne İsa’nın tarihte gerçekten yaşayıp-yaşamadığı ne de çarmıhta gerilerek ölüp-

ölmediği tartışmalarına hiç girmiyorum. Bu, olayı daha çetrefilli bir hale sokuyor. 

Önemli olan da bu değil zaten. Esas mesele, milyarlarca Hıristiyan’ın İsa karakteri 

üzerinden oluşturduğu ve yine kendilerinin inandığı bir ortak bellek ve inanca sahip 

olmalarıdır. Onu çekip alırsanız, Hıristiyanlıkta büyük bir değer kaybı ya da belki 

Hıristiyanlığın kendisi de kalmaz! Kalır mı yoksa? Şimdilik bu sorudan hareketle 

Alevilik ve Hz. Ali konusuna bir geçiş yapabiliriz. Tabii okuyucu diğer konuya 

geçerken şu realiteyi özellikle göz ardı etmemeli: Bütün din ve inançlarda merkezi 

sembolik figürler üzerinden gerçekleştirilen mitik bir kurgu vardır. Bu nedenle gerçek 

tarih de mitolojiye transfer edilir! 

ALİ, UTANÇ VE SAHİPLENME

Evet, Ali! Kimileri onu tanrı, tanrının yeryüzündeki tecessümü, kutsal ruh, velayet 

mührü; kimileriyse sadece Hz. Muhammed’in amcasının oğlu, kızı Fatma’nın eşi, 

torunları Hz. Hasan ve Hüseyin’in babası, ehl-i beytin bir mensubu ve son halife 

olarak görüyor. Kısa tuttuğumuz bu liste daha da uzatılabilir…

Bu bakımdan Ali’nin kendisi kadar çocuklarıyla birlikte maruz kaldıkları ecelsiz 

ölümleri de dikkat çekicidir. Kendi Kûfe Cami’sinde hançerlenirken, büyük oğlu Hasan 

eşi tarafından zehirlenmiş ve diğer oğlu Hüseyin de aile efradıyla Kerbela’da hazin bir 

şekilde öldürülmüştür. Bütün bu dramlar da Ali ve ailesi etrafında yüzyıllarca 

oluşturulan anlatıların (özellikle Ali ve Hz. Hüseyin’den ötürü Kerbela) önemli birer 

kült haline gelmesine vesile olmuştur. Ki bu ölümlerin kendisinden de ya doğrudan ya 

da dolaylı olarak Muaviye ve oğlu Yezid sorumludur.

Yaşanan acılara karşı alınan pozisyon, Muaviye ve hanedanlığını kabul ettikleri 

için Sünni, Ali ve aile efradının hakkını savundukları için de Şia/Şii olarak 

adlandırılan, İslam tarihindeki ilk büyük kırılmayı yaratmıştır. Tabii bu Sünnilerin, Ali 

ve çocuklarının öldürülmesini tasvip ettikleri anlamına gelmiyor. Yaşanan bu 

ayrışmada İslam’ı kendi tekellerinde gören Arap milliyetçiliğine karşı geliştirilen 

reflekslerin de büyük payı olur. Bu da ilk defa, başını mevalinin çektiği -ekseriyeti de 

İranlılardan oluşan, İslam öncesi kadim İran inançlarına vurgu ve geri dönüşü 

savunan “Şuubiyye”isimli bir hareketi doğurmuştur.

Hüseyin ve aile efradının ölümüne neden olan hadisenin geri planında bir şey daha 

vardır: Kûfelilerin ihaneti! Üstelik sadece Hüseyin’e de değil babasına da bunu 

yapmışlardır. Öyle bir ihanet ki günümüzde dahi hâlâ mâh-ı Muharrem’de Şiilerin 

bilinçaltına kazınmış bir travmayla tezahür ediyor: Hüseyin ve ailesini yarı yolda 

bırakmanın verdiği utançla kendilerine zarar verme! Şiilerce doğrudan böyle 

adlandırılmasa da çektirdikleri acıyı motive eden etkenler arasında söz konusu 

ihanetin rolü de vardır. Bu durumla, yukarıda ifade edildiği gibi, İsa’nın ödediği kefaret 

ya da Yahudilerin “günah keçisi” inancı arasında bir analoji kurabiliriz: “Hz. Hüseyin 

Şiiler adına kefaret ödemiştir!”

İrvin Cemil Schick, “Hz. Ali ve Devası Levhaları” makalesinden

Bu nedenle özellikle de Ali ve oğlu Hüseyin etrafında inşa edilen kültün –ki başını da 

Şia ve batıni “gulât-ı Şia” çeker- bu denli dallanıp budaklanması üzerinde zikredilen 

hadiselerin büyük bir etkisi olacaktır. Özellikle bizzat Şiiliğin kendi içindeki bu 

ayrışmanın Ali ve adı etrafındaki inançsal anlatıları çeşitlendirdiği görülür. Tabii 

burada anlatılar üzerinden inşa edilen propagandalara muhatap toplumsal kesimlerin 

bahse konu bu anlatıları kendi gerçeklerine nasıl uyarlayıp, tevarüs bıraktıkları da 

önemlidir. Bu da Ali ve Kerbela kültlerini giderek zenginleştirip, çeşitlendiren bir unsur 

olacaktır. İşte tam da bu noktada bahis konusu yapılan bu kültlerin her bir toplulukça 

nasıl absorbe edilip, sahiplendiği çok önemlidir. Çünkü hiçbir topluluk bir anda kuru 

bir propaganda ile inancını değiştirmez. Bunun için propagandanın mahiyeti kadar, 

buna maruz kalan toplulukların da sosyal ve psikolojik olarak buna ne kadar hazır 

oldukları önemlidir. Bu bakımdan özellikle İslam’ın yükselişiyle paralel Ortadoğu ve 

Orta Asya steplerine kadar yayılan Arap milliyetçiliğine duyulan tepkiler, karşılık 

olarak Ali ve ehl-i beyt odaklı bir İslam inancının gelişimine imkân sunacaktır. Yerel 

motifli bu İslam öncesi ve dışı inançların yeni İslam inancıyla hemhâl olması 

sonucunda da ortaya yeni dini yorumlar çıkmıştır. Zaman içerisinde İslami renk bu 

inançların görünürdeki baskın unsuru olsa da geri planda hâlâ yerel inançlar mahallî 

düzeyde belirginliğini koruyacaktır.

Anadolu ve Alevilik bağlamında konuşursak, 19’uncu yüzyılın ikinci yarısındaki 

Kızılbaş-Alevilik içi tartışmalara kadar bu harmoni muhafaza edilmiş ve esas itibarıyla 

da geleneksel Aleviliğin 1950’lerde kentlere arzı endamıyla farklı bir hüviyete 

bürünmeye başlamıştır. İşte Alevilerin bugün kendi içlerinde yürüttükleri tartışmaların 

başlangıcı da daha çok 1950’ler ve özellikle de 1960’ların sonundan itibaren hızlanan 

siyasi değişim ve dönüşümle yakından alakalıdır.

BAHÇE SİZİNSE, GÜL KİMDENDİR?

Cumhurbaşkanı Erdoğan, başbakan sıfatı ile yaptığı bir konuşmasında İmam

Şafii’den ilhamla (Ali’yi sevenlere Şii diyorlarsa, ben de oldum Şii) şunları dile 

getirmişti: “Eğer Alevilik Hz. Ali’yi sevmekse, ben dört dörtlük bir 

Aleviyim. Çünkü Hz. Ali efendimizi çok seviyorum. Sevgililer sevgilisinin damadı. 

Dördüncü halife. Cengaver. Ben onu nasıl sevmem. O nasıl yaşıyorsa ben de onun

gibi yaşamaya gayret ediyorum. Ama Aleviyim diye ortaya çıkıp Hz. Ali’nin yaşam 

şeklinden uzak olanlara söyleyecek hiçbir şeyim yok.”

Cumhurbaşkanının dile getirdikleri bugün Aleviler içinde bir kesim tarafından aynen 

kabul edilip, ‘Alevilik nedir?’ sorusuna cevap olarak sunulmakta. Dolayısıyla 

Erdoğan’ın söz konusu manada Alevi olmasında hiçbir beis yok! Evet, Ali, Hz. 

Muhammed’in damadı, dördüncü halife, Allah’ın aslanı (Haydar) adıyla bir cengâver 

ve dini yaşamıyla da örnek bir karakter. Zikredilen Aleviler de bundan ötürü 

merkezlerine Ali’nin tüm bu kimliklerini alıp bir Alevi tanımı yapmakta ve bunun 

dışındaki tüm açıklamaları “tekelci” bir anlayışla reddetmektedir.

Söz konusu durum Ali’nin örnek karakteri üzerinden ön plana gelen dini hususlardaki 

hassasiyetine de bir gönderme taşıyor. Tabii bunda son dönemlerde Aleviler içindeki 

İran ve Şii hareketliliğin Alevi dedelerini İran’a götürülerek “gezdirmesinin” düşük de 

olsa bir payı yok değil. Bu doğrultudaki diğer bir kesime göreyse “kılınmış namazları, 

alınmış abdestleri” söz konusu olmayıp, namaz ve oruç gibi İslam’ın şartları da yerine 

getirilmektedir. Bunlar da daha çok ya Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi baskıların 

yoğun olarak yaşandığı yerlerde ikamet edenler ya da çeşitli diyaloglar sonucu Sünni 

İslam’a entegre olanlardır (örneğin yatılı okullarda okuyanlar, cemaatlerle ilişkiye 

geçenler ve Sünniler arasında azınlık durumuna düşenler gibi). Tabii çeşitli tasavvufi 

etkileşimler sonucu, az da olsa değişim ve dönüşüm yaşayanlar da var.

Diğer bir kesim ise –ki bunlar genel Alevi nüfusu içerisinde büyük bir çoğunluktur- Hz. 

Ali’nin inanç içerisindeki yerini reddetmeden, Hak-Muhammed-Ali ilkesini temel alarak 

inancını yaşayan Alevilerden oluşur. Bu grup hem daha seküler bir dünya görüşüne 

sahip hem de geleneksel Aleviliği modern dünya içerisinde dizayn etmeye 

çalışmaktadır. Yukarıda bahsedilen ilk kesim Alevilerden farklı olarak, Sünni İslam’ın 

şartlarına da pek riayet etmezler. Söz konusu durum daha çok kendi inanç ve

geleneklerinden devralınan mirasa dayanır ki, o da İslam’ın özünü bizzat kendilerinin 

temsil ettiğine yönelik paylaştıkları inançlarından kaynaklanır. Durum böyle olunca da 

Sünniliğin İslam tezahürleri “yanlış”, referans gösterdiği Kur’an gibi kaynaklar da 

“tahrif” edilmiş olarak görülür.

Bahse konu miras yerel özgüllükler taşımakla birlikte (yol bir sürek bin bir) Sünniliğin 

zihniyet dünyası ve pratiklerine sergilenen karşıtlık bağlamında ortaklaşır. Yani bir 

kere “namazları kılınmış, oruçları da tutulmuştur.” Bundan ötürü camiye gidilmez, 

Ramazan orucu da tutulmaz. Bunlar da daha çok Hz. Ali’nin camide öldürüldüğü ve 

Kur’an’ın tahrif edildiği ileri sürülerek gerekçelendirilir.

Söz konusu kesimin önemli bir diğer özelliği de inanç içerisindeki mitik ve menkıbevi 

anlatıların en had safhada olmasıdır. Zira kitabi Sünni geleneğin dile getirdiği “Tanrı, 

Muhammed, Ali” anlatısı ve bu unsurlara yüklenen anlamlar da farklılık gösterir. Bu 

nedenle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ifade ettiği gibi inançlarını “sadece Ali’yi 

sevmeye” indirgemezler. Evliya ve ocak kültü diğer Alevilere nazaran daha güçlü 

olduğu için lokal unsurlara yapılan referanslar da kuvvetlidir. Mezkûr durum da ister 

istemez grup içi Alevilerle ortak paydaların etrafında birleşmelerinin yanı sıra gündelik 

yaşamda mahalli inançlarını ön plana getirmelerine olanak sunar. İşte Aleviliğin 

çeşitliliği de esas itibarıyla burada saklıdır. O nedenle bu yerel çeşitliliğe halel 

getirilmesi doğrudan Aleviliğin kendisine yapılan bir müdahale olarak algılanır. 

Hakeza bütün bu çeşitliliklerin yok sayılıp, tek bir potada eritilerek birleştirilmesi de bir 

o kadar tepki uyandıracaktır. Burada birleştirmeye duyulan tepkiden kasıt; hak 

talepleri ekseninde örgütlü ve de merkezi bir Alevi hareketinden ziyade, Aleviliğin 

doğrudan kendileri dışındakilerce tanımlanması ve gerek içeriden gerekse dışarıdan 

olmak üzere, söz konusu inançsal çeşitliliğin tek bir merkezden kontrolüne

soyunulmasıdır. Ama tek bir şartla: Ali’siz ve İslam dışı Aleviliğin düşünülemeyeceği!

Alevilik içerisinde “kategorize” edebileceğimiz bir diğer kesim de inancı daha sol, 

milliyetçi ve Marksist teoriden okuyanlardır. Bu zümrenin esas itibarıyla yer yer bir 

önceki kesimle örtüştükleri hususlar yok değildir. Fakat “Hz. Ali ve İslam” 

konusundaki okumalar iki kesim arasında büyük bir yarılma yaratmaktadır. Söz 

konusu kesim içinde Aleviliği, Ali’yi uzak tutarak sosyal ve sınıfsal temeli üzerinden 

okuyanlar olduğu gibi, bununla ilişkili olarak, İslam dışılığı üzerinden izaha kalkışanlar 

da söz konusudur. Hatta bu İslam dışılık hususundaki Marksist okumanın, son

dönemlerde Kürt milliyetçiliği eksenli geliştirilen Alevilik izahları ve kısmi olarak da 

bazı Türk milliyetçilerinin Şamanizm merkezli İslam karşıtı refleksleriyle uyuştuğu 

söylenebilir. Meseleye Kürt milliyetçiliği üzerinden yaklaşan Alevilerin, yıllardan 

beridir Türk milliyetçiliğince Alevilik üzerinde gerçekleştirilen tahribatlara yönelik haklı 

eleştirileri söz konusu olsa da nihayetinde bu kesimin de Aleviliği sadece Ortadoğu 

merkezli inançlarla (Zerdüştlük, Maniheizm, Ezidilik gibi) izaha kalkışması tartışmaya 

açıktır. Çünkü Türk milliyetçiliği gibi bunlar da “özcülükle” maluldür. Bahse konu 

zümrenin zihinsel ve toplumsal dayanakları da dönemin Türk milliyetçilerince İslam’ın 

Kürt bilincinin karartılmasında kullanılmasına duyulan tepki ve kahir ekseriyetinin

özellikle sol ve Marksist bir gelenekten gelmesine dayanır. Burada Cumhuriyet 

dönemi Alevi katliamlarında (Dersim, Maraş, Çorum, Sivas) Türk milliyetçiliğinin 

İslami referansları yoğun bir şekilde kullanmasının etkisi de söz konusudur. 

Dolayısıyla “siz Müslüman değil, kâfir, dinsiz ve rafızi Kızılbaşlarsınız” diyerek her 

defasında tepelerine kakılan Aleviler “evet değiliz” diyerek başlarını kaldırmıştır!

Ali ve İslam karşıtlığını elbette ki sadece söz konusu saiklerden ibaret görmüyorum. 

Ama bu Alevi gençlerin 1960’ların sonlarından itibaren sol ile olan tanışıklıklarıyla 

şekillenen Marksist sermayeleri, şimdilerde daha çok Aleviliğin İslam dışılığı ve 

önceliği hususundaki araştırmalara vakfedilmiş bulunmakta. Böyle olunca da “Ali’siz 

Aleviliğe” paralel “İslam dışı bir Alevilik” izahı da ortaya çıkıyor. Hatta bir dedenin 

ifadesiyle “zamanında bizi toplumda dışlayan, döven devrimci çocuklar şimdi 

derneklerimize yönetici oldu” yönlü sitemlerini de yeri gelmişken paylaşayım. 

Bunda, devrimci solun ricatıyla Aleviliğin toplumsal örgütlenmesi içine doğru bir 

kaymanın etkisi de var. Örneğin Dersim gibi bazı yerlerde bölgesel kimlikle adapte, 

sol ve Kürtlük karşıtı bir Aleviliğin ön plana geldiğini görüyoruz. Ama buradaki esas 

ironi, “Dersimlilik” adına bu eleştiriyi dile getirenlerin de çoğunlukla sol ve Kürt 

tandanslı bir siyasi geçmişe sahip olmalarıdır! Bunun da daha çok Orhan Gazi 

Ertekin’in de dile getirdiği gibi “kendi yaralarına âşık yaşayan” tarihsel bir travmanın 

üzerine kurulu “biz bize benzerizci” bir yanı söz konusudur.

Yaşanan tüm bu gelişmeler de “Ali’siz ve İslam dışı Alevilik” savunucularına dair 

güçlü ve de ağır eleştirilerin yöneltilmesine neden olmakta. Hatta bir önceki yazıda da 

(1) ifade ettiğim gibi tarafların birbirlerine yönelttikleri bu eleştiriler arasında nefret 

suçu boyutuna varan vahim birçok örnek de yer alıyor. Bu nedenledir ki söz konusu 

kesim mensupları bugün “pirincin içindeki beyaz taşlar” olarak nitelendirilip, 

dışlanmakta. Böyle olunca da sosyalist bir geçmişe sahip bu Alevilerin zamanında 

inancı din olarak reddetmelerine duyulan öfke, bugün de Aleviliği yolundan 

“saptırmaya” çalıştıklarına yönelik diğer türlü bir eleştiriyle okların hedefi haline 

gelmelerine neden oluyor. Buradaki esas problem de daha çok; Ali’siz Aleviliği 

savunan sosyalist cenahın tarihsel Ali’yi ön plana getirerek reel karakterine 

sundukları eleştirileriyle, Ali’yi mitolojik yönüyle inançlarına merkez edinen Alevilerin 

hassasiyetlerini göz ardı etmelerinden kaynaklanıyor. Bunun da bütün dinlerdeki 

mitolojik unsurları çıkardığımızda yersiz bir eleştiri olduğu anlaşılacaktır.

Sonuç olarak, özellikle de “yetmiş iki millete aynı nazarla baktığını” ifade eden bir 

inancın kendi içinde böylesine dışlayıcı bir üsluba başvurması izaha muhtaçtır! Bu 

nedenle yukarıda ana hatlarıyla ele aldığımız Alevilikteki üç damarın da durdukları 

yer itibarıyla monolotik bir Alevilik anlayışını dayatmaları ne doğru ne de nihai kertede 

sonuç alıcı bir durumdur. Çünkü hiçbir din ve inanç yoktur ki kendi içinde birbirinden 

farklı yorumları barındırmasın!

*Dr. 

(1) https://www.artigercek.com/haberler/alevilerin-elindeki-kilic-donup-kendilerini-mi￾vuruyor? 

Link: https://www.gazeteduvar.com.tr/forum/2019/02/01/uc-tarz-i-alevilik/

Abu-Cafar Muhammed-ben-Carir-ben Yezid Tabari Kronikle

 Abu-Cafar Muhammed-ben-Carir-ben Yezid Tabari Kronikle: Abou Ali Muhammed'in

Farsça versiyonundan çevrildi.

Tabar, Muhammed ibn arr ibn Yezd el- (0839?-0923). Metnin yazarı. Kronikle of

Abu-Cafar-Mohammed-ben-Carir-ben Yezid Tabari: Paris, Gotha, Londra ve Canterbury el

yazmalarından Abou Ali Mohammed Belami'nin Farsça versiyonuna çevrildi. Cilt 1 / Bay

Hermann Zotenberg tarafından. 1867-1874.

Kaynak gallica.bnf.fr

Fransa Ulusal Kütüphanesi

Bu çeviri google yardımı ile yapılmıştır, hiç bir garanti

verilmez


PRINTED FOR THE ORIENTAL TRANSLATION FEND OF GREAT BRITAIN AND IRELAND

AND SOLD AT THE R. ASIATIC SOCIETYS HOUSE, N° 5, NEW BURLINGTON STREET.

LONDON.

BÜYÜK BRİTANYA VE İRLANDA'NIN ŞARKI ÇEVİRİ FEND'İ İÇİN BASILMIŞTIR VE R.

ASİATİK TOPLUMLAR EVİ, No. 5, NEW BURLINGTON CADDESİ'NDE SATILMIŞTIR.

LONDRA.

ABU-CAFAR-MOHAMMED-BEN-CARİR-BEN-YEZİD TABARI KRONİKLİĞİ, M. HERMANN

ZOTENBERG TARAFINDAN PARİS GOTHA, LONDRA VE CANTERBURY EL

YAZMALARINDAN ABU-ALI MOHAMMED BEL'AMI'NİN FARSÇA VERSİYONUNA

ÇEVİRİLMİŞTİR.

BİRİNCİ CİLT

PARİS IMPRIMERIE İMPARATORLUĞU.

M DCCC LXVII.

UYARI

Abu-Cafar Mohammed-ben-Carîr-ben-Yezîd Taberî, genel bir tarih yazan ilk Müslümandır. H.

224'te (MS 838-83g) Taberistan'ın Amol şehrinde doğmuş, hayatının büyük bir kısmını teoloji

ve fıkıh dersleri verdiği Bağdat'ta geçirmiş ve H. 300'de (MS 921-923) orada vefat etmiştir.

Ölümünden birkaç yıl önce, yaratılıştan H. 302 yılına kadar dünya tarihini kapsayan hacimli

tarihçesini yazdı. Bu çalışma erken dönemde Müslüman dünyasında büyük bir itibar

kazandı. H. 35 2 (MS 9 63) civarında, vezir Abou-Alî-Mohammed-ben-Abd-Allah Bel'amî,

Horasan'daki Samanid prensi Mançur-ben-Nuh'un emriyle eseri Farsçaya tercüme etti.

Taberî'nin rivayetini dayandırdığı otoritelerden uzun alıntıları kaldırarak ve Arap yazarın aynı

olgu hakkında aktardığı farklı ilişkilerden yalnızca birini seçerek. Farsça versiyonu da

Doğu'nun farklı bölgelerine hızla yayıldı; daha sonra Türkçeye ve hatta Arapçaya tercüme

edilmiş ve yavaş yavaş orijinal eserin yerini almıştır; bu eser, kapsamı nedeniyle nadiren

çoğaltılmıştır ve günümüze yalnızca birkaç parçası kalmıştır. Başlıca doğu tarihçilerinin

yararlandığı Taberî Kronikle, kısaltılmış haliyle bile, Doğu tarihi araştırmaları için büyük ilgi

sunmaktadır. Bazı dönemler için, örneğin Ommayades tarihi için, bilgimizin en değerli

kaynağı olarak kaldığı kesindir; ve hatta eski tarihle ilgili masallar gibi eleştiriden ve herhangi

bir tarihsel değerden yoksun olan kısımları bile ilgiden yoksun değildir, çünkü bunlar, tüm

Müslüman yazarların sürekli olarak ima ettiği efsaneler sürüsünü içerir. Avrupalı okuyucu

çoğu zaman bunu bulmaktan çok utanır, oysa Taberî bunları bize Araştırmayı özellikle

kolaylaştıran bir çerçeve içinde bize sunar. Bunlar, Londra'daki Şark Tercümeleri Komitesi'nin

dikkatini bir kez daha Taberî'nin eserinin Farsça versiyonuna çeken ve onu otuz yılı aşkın bir

süre önce burada başlamış olan bu kitabın Fransızca tercümesinin yayımına yeniden

başlamaya sevk eden düşüncelerdir. Merhum Bay Dubeux tarafından. Bu çevirinin son

cildinde, yazar, eseri ve Farsça versiyonu hakkında ayrıntılı edebi bilgiler vermeyi

öneriyorum. Bugün, ilkel Farsça versiyonun, şu anda belirlenemeyen bir zamanda,

elyazmalarının çoğunluğunun ve Türkçe tercümenin sunduğu yeni bir redaksiyona uğradığını

belirtmem benim için yeterli. Taberî'nin orijinal eserini gözleri önünde bulundurmayan bir

yazarın yeniden işlediği bu versiyonu değil, Bel'amî'nin bir el yazmasında saklanan, gerçekte

çok yanlış ama çok eski olan versiyonunu yeniden üretmeye çalıştım. Bu ilk ciltte yer alan

Eski ve Yeni Ahit'in İncil'deki tarihindeki karakterlerle ilgili muhteşem hikayelerin tamamı

Arapça orijinalinde bulunmuyordu; Farsça çevirmen ve ondan sonra da yeni editör, orijinal

metinde yaptıkları genişletmeleri okuyucuya göstermeye özen göstererek birkaç tane ekledi.

Ancak Sayın Sprenger'in dediği gibi Taberî'nin eserinin Farsça tercümesinin bu kısmının

tamamen Gazzâlî'nin Peygamberler Tarihinden alındığını iddia edemeyiz. Sayın Sprenger'in

anlattığı eserin yazarının gerçekten Gazzâlî olduğunu kabul etmek çok zor olmakla birlikte,

bu kitapta Farsça Taberî'den bir alıntı veya onunla aynı unsurlardan oluşan ikinci bir derleme

görmek daha doğaldır. Doğulu yazarların eserlerini yazarken izledikleri yol, aynı konuya

ayrılmış iki kitabın benzerliğini kolaylıkla açıklamaktadır. Bay Dubeux tarafından tercüme

edilen kısım, Mısır'dan Çıkış hikayesinin ortasında durdu (bu cildin 355. sayfası, 3. satırı).

Görünüşe göre Bay Dubeux, bizim bilmediğimiz nedenlerden dolayı işini daha ileri

götürmedi. Bu çeviriyi büyük bir titizlikle yeniden bastırdığımda, onu taslaklar üzerinde

inceledim ve yapmam gereken yalnızca birkaç değişiklik vardı. Yeni yayının başka bir plan

üzerinde tasarlanması nedeniyle, tüm notları kaldırdım, bu da çalışmanın zaten önemli olan

boyutunu artırdı ve cildin sonunda benim için önemli görünen açıklamaları ve en önemli

değişiklikleri reddettim. En eskisi olan ve tercümeye temel teşkil eden A nüshasındaki çok

sayıda hatayı, daha sonra gelen diğer iki nüshanın (C ve G) yardımıyla, uyarmaya gerek

duymadan düzelttim, metin açısından ona en yakın olanı ve diğer el yazmalarının yardımıyla

ikincisinin beni terk ettiği yerde. Gerçek hikayeye gelince, gelecekte de çeşitli dersleri ihmal

etmediğimi ve etmeyeceğimi söylemeye gerek yok. Eserin ilk bölümünde çok sayıda alıntı

yapılan Kur'an ayetleri ise sıklıkla Farsça açıklanmakta ve şerh edilmektedir. Fransızca

çeviride aynı anlamı aynı terimlerle iki kez çoğaltmamak için, bu açıklamaları yalnızca

Arapça metinde bulunandan farklı bir şey içermesi durumunda verdim. Elimde bulunan

elyazmalarının sayısı dokuzdur; bunların dördü İmparatorluk Kütüphanesi'ne, üçü Londra

Asya Cemiyeti'ne, bir diğeri Canterbury Kütüphanesi'ne ve son olarak dokuzuncusu Gotha

Dük Kütüphanesi'ne aittir. Bilgili kütüphanecisi Bay Pertsch'in önerisiyle bu kitabı bana

cömertçe ödünç verdi. Bu el yazmalarından en eskisi, A harfiyle işaretlediğim ve

İmparatorluk Kütüphanesi'nin eski Farsça koleksiyonunun 63 numarasını taşıyan

elyazmasıdır. Kağıt üzerinde, başı ve sonu tamamlanmamış, 387 yapraktan oluşan geniş

formatlı bir el yazmasıdır. Yazı ve kağıtlara bakılırsa en geç 13. yüzyıldan kalmadır. Oldukça

hatalı olan yazmanın başında ve sonundaki boşlukların yanı sıra, metnin ortasında çok

sayıda küçük boşluk ve daha da önemli boşluklar bulunmaktadır ve bunların tümü

kopyacının kendisinden kaynaklanmaktadır. Birkaç ekleme dışında A el yazması ile aynı

ifadeleri içeren El Yazması G (Bibl. imp. Saint-Germain koleksiyonu, 552), çok dikkatli el

yazısıyla yazılmış, 187 yapraktan oluşan küçük formatlı bir cilttir. Bu elyazması çok doğru

olup H. 997 yılına tarihlenmektedir. Belamî'nin Farsça versiyonunun ilk bölümünü bitiren,

İsrailoğullarının Kızıldeniz'i geçmesiyle ilgili hikayede duruyor. Bibliothèque de Gotha'nın

(ms. G) el yazması, 268 ve 267 yapraktan oluşan kağıt halinde iki geniş format ciltten oluşur.

Sadece Bay Pertsch'in açıklamasında söylediklerini doğrulamam gerekiyor [Diepersischen

Handschriften der herzoglichen Bibliothek zu Gotha, s. 46 ve devamı) bu yazmanın metniyle

ilgili olarak, yani G elyazmasınınkine yakın olduğu; ancak çok daha az doğrudur. El Yazması

D (İmp. Bibl. No. 22'ye Pers. Eki), orta formatta, kağıt üzerinde, 190 yapraktan oluşan,

moderndir ve Türkiye'de basılmıştır. Yezdegerd III'ün ölümüyle sona erer. Her ne kadar bu

yazmanın metni genel olarak yenilenmiş ve düzeltilmiş olsa da, yine de genişletmelerden

ziyade silmeler yoluyla orijinal versiyondan sapmaktadır. Eski orijinal metnin yeni, düzeltilmiş

ve daha gelişmiş bir versiyonunu içeren (Bayan F hariç) diğer yazmalar için durum aynı

değildir. Ancak çalışmanın bugün yayınladığımız kısmında bu gelişmeler çoğunlukla

hikayeleri aşırı yükleyen boş ayrıntılardan oluşuyor. Londra Asya Cemiyeti'ne ait bir el

yazması, geniş formatlı, kağıt üzerinde, derlenmiş Modern yazıyla (Bayan E.) 355 yapraktan

oluşan bu baskı, bu baskının en doğru metnini içerir. Asya Cemiyeti'nin diğer el yazması

(Bayan J), yine modern, çok güzel bir icraya sahip, ancak sonu tamamlanmamış, 52

yapraktan oluşuyor; İmparatorluk Kütüphanesi, Ducaurroy koleksiyonundan bir el yazması,

n°28 (ms. B), kağıt üzerinde, 497 yapraktan oluşan, iki orta büyüklükte ciltten oluşan, H. 512

yılına tarihlenen; son olarak, Canterbury Kütüphanesi'nin 576 yapraktan oluşan orta

formattaki el yazması (bayan K), E elyazmasının neredeyse aynısını sunar. Londra Asya

Topluluğu'nun üçüncü el yazmasına (bayan F) gelince, tarih 989 H., genellikle yeni ifadeyi

takip eder; ancak eski ve yeni metni bir araya getirdiği durumlar da vardır ve bazen diğer

yazmaların hiçbirinde bulunmayan dersler verir. Bana iş bölümüyle ilgili birkaç söz söylemek

kalıyor. Farklı nüshalardaki bölümler birbirine uymadığından ve her halükarda orada bulunan

bölümler mantıksız bir şekilde oluşturulduğundan, bunlardan kendimi kurtarabileceğimi

düşündüm ve ilk bölümü İncil'le ilgili hikayelerle bitirdim. İlk ciltte anlaşılamayacak kadar

uzak olan bu hikayelerden sadece üç tanesi bir sonraki ciltte yer alacak.

_____________________________________________________________________

MUHAMMED BEN DARİR TABARI'NİN TARİHİ. FARSÇA ÇEVİRMEN ABOU-ALI

MOHAMMED'İN GİRİŞİ.

________________

I

RAHMAN VE RAHİM ALLAHIN ADIYLA. RABBİM, BENİ İYİ BİTİR.

Kendi arzusuyla hareket eden, yeri ve göğü yaratan yüce Allah'a hamd ve şükür; ne eşi, ne

ortağı, ne vekili, ne koruyucusu, ne eşi, ne nesli olan bu varlığa! Her zaman öyleydi ve her

zaman da öyle olacak. Yarattığı şeyler, gökler, yerler, gündüz, gece ve bunların içindeki her

şey onun varlığını tecelli etmektedir. Düşündüğümüzde yaratılışın onun varlığına şahit

olduğunu anlarız. Kullarının onu övmesi gerektiği açıktır. Onlara bereketini yaydı. Bu büyük

Tanrı'ya, kendisine hizmet edenleri kutsadığı iyi şeyler için hamd ediyoruz. Allah'ın salât ve

selâmı, insanların en şereflisi, nebilerin en seçkini, Âdemoğullarının en sevimlisi, kıyamet

gününde Allah'ın kullarının şefaatçisi olan Peygamberimiz Muhammed'in üzerine olsun; ve

Allah'ın seçip beğendiği ana-babasına! Artık bilin ki bu kronik, Yezîd Taberî'nin oğlu Carîr'in

oğlu Ebu-Cafar (Cafer?) Muhammed tarafından Arapça olarak yazılmış önemli bir eserdir.

Horasan ve Maveraünnehir Kralı Samanî Nuh'un oğlu Abou-Çâlih (Salih?) Mançur

(Mansur?), veziri Belamî oğlu Abu-Ali Muhammed-ben-Mohammed'e Carîr'in (Kadir?)

oğlunun vakayinamesini mümkün olan en iyi şekilde Farsçaya tercüme etmesini emretti,

böylece tek bir hata yoktu. Şimdi mütercim bu konuda şöyle diyor: Bu eseri incelediğimde,

orada pek çok emir, delil, Kur'an ayetleri, güzel ayetler ve pek çok faydalı şey buldum, var

gücümle çalıştım ve çalıştım. Allah'ın yardımıyla Farsçaya tercüme ettim. Bu hikayede

dünyanın kronolojisini, Gebreler, Hıristiyanlar, Yahudiler ve Müslümanlar arasında

astronomların ve kronik yazanların bu konu hakkında söyledikleri her şeyi aktaracağız.

Allah’ın yardımıyla onların sözlerini duyuracağız.

_________________________________________________________________

II

DÜNYANIN TÜM FARKLI GÖRÜŞLERİ TAKİP ETMEYE NE KADAR SÜRE OLACAĞINI

SÖYLEYİN.

Bilin ki, bizden önce gelen astronomlar, Aristoteles, Hipokrat ve yıldızların ilmindeki bütün

büyük ustalar, Adem'in zamanından kıyamet gününe kadar geçmesi gereken süreyi

bildirmişlerdir. Bu gelenek Carîr'in (Kadir?) oğul eserinde bulunmamakta olup, bu eseri

görenlerin söz konusu hesaplamayı rahatlıkla anlayabilmesi için tercümemizde buna yer

verdik. Şimdi sözünü ettiğimiz üstadlar anlatıyor ki, Allah ayı, güneşi ve gezegenleri

yarattığında, Allah'ın emri gelinceye kadar bu yıldızların her biri yerinde sabit kalmıştır.

Satürn Terazi burcunun 27. derecesinde en yüksek noktasındaydı; Jüpiter, Yengeç burcunun

15. derecesinde; Oğlak burcunun 28. derecesindeki Mars; Güneş Koç burcunun 19.

derecesinde; Balık burcunun 27. derecesinde Venüs; Merkür Başak burcunun 15.

derecesinde ve Ay Boğa burcunun 3. derecesinde. Bütün bu yıldızlar, Allah onlara hareket

etmelerini emredene kadar yerlerinde sabit kaldılar. Dünyanın başlangıcı böyleydi ve o

zamandan bu yana yıldızların bu şekilde sıralandığı bir daha asla bulunamadı.

______________________________________________________________________

III

YILDIZLAR KONUSUNDA BAŞKA BİR SÖYLEŞİ.

Allah'ın cennette acıdan ve kötülükten uzak iki varlık yarattığı bildirilir; bu Koç, Boğa ve

İkizler yıllarındaydı. Bu iki varlık daha sonra yeryüzüne geldiler ve üç bin yıl boyunca hiçbir

zarar görmeden, acı çekmeden, hastalık olmadan orada kaldılar; bu Yengeç, Aslan ve Başak

yıllarındaydı. Terazi burcu yılları geldiğinde kötülükler, hastalıklar ve acılar kendini gösterdi.

Sonra Kayumorth geldi; Adem'le aynı olduğu söyleniyor. O, toprak üzerinde, su üzerinde,

otlar üzerinde ve bitkiler üzerinde egemenlik sahibiydi; çünkü başka bir şey yoktu. Bu

dönemin ilk otuz yılında Güneş ve Jüpiter Balık burcundaydı. Prensipte, bu yıldızların her

biri, söylediğimiz gibi, en yüksek noktalarını terk etmiş durumdalar ve ne zaman geriye

dönüp yerlerine döneceklerini kimse bilmiyor; ve Tanrı dışında herkes bunu görmezden

geliyor. İbn-i Mukaffa, büyük Şah-Nameh'de, Adem'in (cennetten) çıkışından,

peygamberimizin zamanına kadar altı bin on üç yıl geçtiğini bildiriyor; bazılarına göre ise beş

bin dokuz yüz yıldır. Ayrıca yeryüzünde var olan ilk insanın Kayumorth adı verilen Adem

olduğu da rivayet edilmektedir. Muhammed-ben-Cehem,( Mohammed-ben-Djehem FR)

Barmecid, Zadwiyyeh-ben-Schahwiyyeh, Behram ve Sasanilerin kitabı, Musa-ben-İsâ,

Hüsrevi, Hâschem-ben-Qâsem-Isfahânî, İran krallarının tarihi bunu kanıtlamaktadır ve

Yezdegerd'in hikâyesini duyuran çetelerin oluşturduğu Ardavad Morghân. Shapur mobed'i

ayrıca bunun Adem'den bu yana geçen zaman aralığı olduğunu da bildiriyor. Dehkanların

koruduğu gelenekleri aktaracağız; Gelmiş geçmiş ilk hükümdar Kayumorth'un krallığı

hakkında yaptığımız açıklama bu yargıçların otoritesine dayanmaktadır. Onlardan sonra

gelenekler kayboldu ve eski belgeler bir peygamberden diğerine, bir kraldan diğerine geçen

süreyi göstermiyor; ve daha sonra gelen tüm tarihçiler bu eski geleneği korumuşlar ve

Adem'den Nuh'a, Nuh'tan İbrahim'e, İbrahim'den Musa'ya, Musa'dan İsa'ya ve İsa'dan

Muhammed'e geçen süreyi belirtmemişler ve bu Kronikle, her karakterin yaşadığı dönemi

göstermeyi amaçlamaktadır. İnsanların henüz var olmadığı halde dünyanın var olduğu

söylenir. Ayrıca insanların var olduğu ve kralların olmadığı da söylenir. Kayumorth'un

ardından geçen yüz yetmiş yıl boyunca hiçbir kral yoktu; erkekler çobanı olmayan koyunlar

gibiydi. Yeryüzündeki ilk krallar Pişdatlılar'dı; imparatorluk dört kez ellerinden kaydı ve kimse

ne kadar süre hüküm sürdüklerini bilmiyor. Ateşe tapan Guèbre'ler, Tanrı'nın dünyada

yarattığı ilk şeylerin bir insan ve bir boğa olduğunu söylerler. Bu adama Kayumorth diyorlar.

Artık Kayumorth yaşamak, konuşmak ve ölümlü olmak anlamına geliyor. Ona Ger-Schâh

(Ger-Şah?) da diyorlardı çünkü dünya terk edilmiş olduğundan bir dağın mağarasında tek

başına yaşıyordu. Guer kelimesi dağ anlamına gelir; ona Ger-Schâh (Ger-Şah?) adını

vererek, bu nedenle ona dağın Kralı adını verdiler. Kayumorth otuz yıl boyunca yalnız ve

izole bir şekilde yaşadı; sonra öldü. Onun sulbünden çıkan tohum mağarada toz oldu; kırk yıl

toprakta kaldı ve bu kırk yıldan sonra topraktan tek kafası olan iki kişi çıkıp çocuk yaptı.

Guèbre'ler bu iki varlığa Mesşl ve Mesşâneh, Müslümanlara ise Adem ve Havva adını

verirler: bütün insanlar onlardan gelmiştir. Allah'ın bu dünyaya kıyamet gününe kadar dokuz

bin yıllık bir süre verdiği bildirilmektedir. Adem'in arkadaşıyla birlikte üç bin yıl cennette

kaldığı da söylenmektedir; sonra yeryüzüne geldiler ve üç bin yıl daha sıkıntı ve kötülük

olmadan geçti. Sonra kötülük kendini gösterdi ve Adem'in çocuklarına etki etti. Yahudiler,

Pentateuch'a göre, Adem'in zamanından Muhammed'in hicretine kadar dört bin yıl üç ay

geçtiğini bildiriyorlar. Hıristiyanlar, İncil'e göre Adem'den Muhammed'in ortaya çıkışına kadar

beş bin dokuz yüz yetmiş iki yıl geçtiğini söylüyorlar. Abdullah ben Abbasa'nın, Adem'in

zamanından Nuh'a kadar iki bin iki yüz elli yıl geçtiğini söylediği rivayet ediliyor; Tufan'dan

İbrahim'in zamanına kadar bin yetmiş dokuz yıl; Abraham'dan Musa'ya kadar beş yüz altmış

beş yıl; Musa'dan Yeruşalim'deki tapınağı inşa eden Davut oğlu Süleyman'a kadar beş yüz

otuz altı yıl; Süleyman'dan Alexander Dsu'l Qarnain'e, yedi yüz on yedi yıl; Alexander

Dsul'-Qarnayn'den İsa'ya kadar beş yüz elli bir yıl. İsa'dan peygamberimiz Muhammed'e

kadar peygamber gelmediği söyleniyor; ama öyle değil. Allah'ın şu sözlerinin gerçeğe daha

uygun olduğunu biliyoruz: "Biz onlara iki peygamber gönderdiğimizde onları yalan

söylemekle suçladılar; biz onlara üçüncüyü gönderdik ve bu üç peygamber şöyle dedi:

Şüphesiz biz sizlere peygamber olarak gönderildik.” (Sure XXXVI, ayet 13.) Bu pasajın

anlamı şudur: İsa'nın ardından Georges ve Juas gibi peygamberleri, Mata'yı gönderdim.

Onların hikâyesini ait olduğu yere anlatacağız. Hiçbir peygamber gelmeden, aralık adı

verilen Muhammed'in gelişine kadar geçen süre dört yüz otuz dört yıldı; Allah dünyaya yedi

bin yıllık bir süre bahşetmiştir. Vahab-ben-Monabbih'in imanı hakkında aşağıdakiler

bildirilmektedir. Şöyle diyor: Devlerin Allah'ın yarattığı ilk canlılar olduğunu

peygamberimizden duydum. Yedi bin yıl boyunca onlara bu dünyayı verdi; sonra onları

gönderdi ve bu dünyayı Peris'e verdi: iki bin yıl boyunca ona sahip oldular. Bu Perilerin en

güçlüsünün adı Cân'dı; Bunun üzerine Allah onu kovdu, yerine Eblîs'i gönderdi ve onları

kötülük yapmaktan alıkoymak için onu Peris'e önder yaptı. Eblis, Can'ın yerini alınca

gururlandı ve şöyle dedi: Benim gibi kimdir? Eğer istersem cennete giderim, istersem

yeryüzündeyim; bütün bu yaratıklar benim emrim altındadır. Allah, Eblis'in kalbinin sırrını

biliyordu ve Adem'i yaratıp, bu dünyayı Adem'e ve çocuklarına verdi ve Eblîs'e lanet etti.

İbn-i Monabih, Davud peygamber hakkında da şunları nakletmektedir: Ona: Kıyamet

gününün ne zaman geleceğini bize bildir dediler. Davud cevap verdi: Allah bilir, Allah'tan

başkası bilmez. Yahudiler ona baskı yaptı; şöyle dedi: Bu, Allah'ın dünyanın sonunu ve

kıyamet gününü tayin ettiği zamandır: Allah, on iki bin fersahlık bir şehir yarattı; Bu şehirde

on iki bin saray ve her sarayda on iki bin daire var; hepsi tek bir kuşun beslenmesi için hardal

tohumlarıyla dolu. Bu kuş her gün bir tane tane alıyor; ve bütün bu tahıllar tüketildiğinde

kıyamet günü gelecektir. Ama bunu Allah'tan başka kimse bilemez ve eğer bunu bilecek biri

olsaydı o da yalnızca peygamberimiz olurdu. Biz bu sözleri konuya girmeden önce kaydettik

ki, Allah'tan başka hiç kimsenin kıyamet zamanını bilemeyeceği bilinsin. Muhammed ben

Carir'in söylediklerine gelince onu açıklayacağız.

_____________________________________________________________________

İLK BÖLÜM

BİRİNCİ BÖLÜM.

BU ÇALIŞMANIN YAZARI OLAN CARİR OĞLU TABARI MUHAMMED'İN KONUŞMASI.

Bilin ki, bu eserin başında Yezid Taberî oğlu Cerir oğlu Muhammed tarafından nakledilen

budur. Allah yaratıkları, onların yaratılışı kendisine gerek duymadan yaratmıştır. Onları

denemek için yarattı; Hangilerinin kendisine ibadet edeceğini, hangilerinin etmeyeceğini

bilmek için kendisine ibadet etmelerini emretti; emirlerini yerine getirecek olanlar ve yerine

getirmeyecek olanlar. Şimdi onun bilgeliği, onları yaratmasını gerektiriyordu, böylece onların

eylemleri, onun önbilgisiyle bildiklerini haklı çıkaracaktı. Kur'an-ı Kerim'de (sure'li, ayetler

56-58) şöyle buyurmaktadır: "Ben cinleri ve insanları ancak bana hizmet etsinler diye

yarattım; onlardan yemek istemiyorum, doyurmalarını da talep etmiyorum. İnsanları

besleyen şüphesiz Allah'tır; O, sarsılmaz bir güçle donatılmıştır.” Bu sözlerin anlamı şudur:

Ben bu yaratıkları, insanları ve Perileri bana ibadet etsinler ve emirlerime itaat etsinler diye

yarattım. Onlardan günlük yemek istemiyorum; Bunu onlara veren benim. Ben onların

eylemlerinden ve davranışlarından hiçbir çıkar elde etmiyorum; onlar, yaptıklarının karşılığını

ve karşılığını benden alıyorlar. Eğer onları ben yaratmasaydım bana hiçbir zarar gelmezdi;

Madem onları yarattım, eğer onlara emrettiğim şeyleri yapmazlarsa ve emirlerimi yerine

getirmezlerse, bana hiçbir zarar gelmez ve eğer emirlerime itaat ederlerse, hiçbir faydayı

ortadan kaldırmam. Ayet. "Eğer nankörlük ederseniz, şüphesiz Allah sizsiz de zengindir;

fakat kullarının nankörlüğünü sevmez; eğer ona şükrederseniz, sizden razı olur." (Sure

XXXIX, ayet 9.) Bu ayetin manası şudur: Eğer itaatsizlik edersen, eğer emirlerime uymazsan

ve nimetlerime şükretmezsen, benim sana ihtiyacım yoktur ve senin davranışın bana hiçbir

fayda sağlamaz. Allah'ın kulları ona karşı nankörlük ederlerse, emirlerini yerine

getirmezlerse, nimetlerine şükretmezlerse, ona bir zarar gelmez; ancak bu davranışı tasvip

etmiyor. Şimdi eğer Allah bu dünyayı ve yaratıkları yaratmasaydı, kendisine hiçbir zarar

gelmezdi, izzetine de hiçbir zarar gelmezdi. Artık onları yarattığına göre, onlardan hiçbir

fayda elde etmez ve izzeti artmaz. Allah önce dünyayı, sonra yaratıkları yarattı. Harikalarını

ve her şeye kadir olduğunu görmeleri için onlara gözler verdi; onlara ilim ve hikmeti

duyabilmeleri için kulaklar verdi; Anlasınlar diye onlara kalp vermiş, hakkı bâtıldan ayırt

edebilmeleri, faydalıyı zararlıdan ayırt edebilmeleri için kalbe akıl yerleştirmiştir. Onlara,

oraya yurt edinmeleri için halı olarak yeryüzünü verdi, yağmur yağsın, topraktan bitkiler

çıksın, insanlar yesin, onların bir yaratıcısı olduğunu, yalnızca tanıyıp tapındıklarını bilsinler

diye üzerlerine göğü, göğün altına da bulutları o yaydı. Allah Kur'an-ı Kerim'de şöyle

buyurmuştur: O, sizin için yeri halı gibi, göğü de çatı gibi kıldı, gökten su indirdi ve sizin için

rızık olarak meyveler çıkardı. Müşrik olmayın; çünkü biliyorsunuz ki, tek bir Allah vardır.”

(Sure II, ayet 20.) Ve başka bir yerde Tanrı şöyle dedi: "Biz toprağı yatak olarak

yerleştirmedik mi?" (Sur. LXXVIII, ayet 6.) Bir yerde bu topraklara halı diyor; başka bir yerde

buna yatak, başka bir yerde ise beşik diyor. Gündüzleri bu dünya bir halı gibidir; insanlar

kendilerine uygun olan yere gitmek için onun üzerinde yürürler; geceleyin üzerinde

uyudukları bir yatak ve beşik gibidir. Allah dedi ki: Ben güneşi ve ayı gökte yarattım, çünkü o

bu dünyayı karanlıkta yarattı ve eğer güneş veya ay olmasaydı bu dünyada ışık olmazdı.

Tanrı bu dünyayı yarattığında başlangıçta hem güneş hem de ay eşit ışığa sahipti; ve eğer

böyle kalsaydı kimse geceyi gündüzden ayırt edemezdi, hiç kimse günlerin, ayların, yılların

sayısını bilemezdi; Beş vakit namazı kılan kimse, namazın vaktini bilemezdi. Ayın ışığı

güneşin ışığından az olsun, gece gündüzden ayrılsın, yıllar, aylar ve tüm Zaman hesapları

ortaya çıktı: Artık bu büyük bir fayda. Allah Kur'an'da şöyle buyurmuştur: "Biz geceyi ve

gündüzü kudretimizin iki alâmeti olarak belirledik; sonra gecenin alâmetini silip gündüzün

alâmetini açığa çıkardık ki, Allah'ın bereketini elde etmek için çabalayasınız. Rabbine bahse

girdin ve sen, yılların sayısını ve vakitlerin hesabını biliyorsun. (Sure XVII, ayet 13.) Bu

sözlerin manası şudur: Ben gündüz ve gece için iki ayet yarattım; Gündüzün burcu güneş,

gecenin burcu ise aydır. Sonra gecenin gündüzden ayrılması, gündüzleri dünya nimetlerini

aramanız ve yılların sayısını bilmeniz için gecenin işaretini sildim. Bana karşı hiçbir tartışma

olmasın diye her şeyi açıkça ortaya koydum. Allah Kur'an'ın bir başka ayetinde şöyle

buyuruyor: "Güneş'i ışık versin diye, Ay'ı da ışık versin diye yaratan O'dur." (Sure. X, ayet 5.)

Güneşi parlattı; Ay için gökyüzünde istasyonlar kurdu ve onu yirmi sekiz istasyona ayırdı,

öyle ki her gece bu istasyonlardan birindeydi; ve hepsini kapladığında ayın seyri sona erer.

"O, yılların sayısını ve zamanın hesabını bilesiniz diye Ayı belli noktalarda ayarladı." (Sure.

X, ayet 5.) "Allah bunu hak olarak yaratmıştır; aklı olan insanlara âyetlerini açıklamaktadır."

Bu şu anlama gelir: Bunları benden başka kimsenin yaratamayacağını bilenlere bu ayetleri

gösterdim. Daha sonra bütün bu malları ve bütün bu işaretleri yarattım ve sonra yaratıkları

biçimlendirdim. Allah, yaratıklara bu faydaları hatırlatmış ve onlara kendisine şükretmelerini

emretmiştir. Ayet. "Hani Rabbin seni şöyle uyarmıştı: Eğer benim nimetlerime şükredersen,

onları senin lehine artırırım; eğer nankörlük edersen, şüphesiz benim azabım çok şiddetli

olacaktır." (Sure XIV, ayet 7.) Bu sözlerin manası şudur: Eğer bana sağladığım faydalara

şükredersen, ben de onları senin lehine artırırım; Eğer nankörseniz, nankörlere benim

azabım çok şiddetlidir. Allah, kendisine şükreden her kulun lehine dünya nimetlerini

artırmıştır; ve bu adam dünyayı terk ettiğinde, Tanrı onu diğer dünyaya sahip olmakla daha

da bereketledi. Nankörler iki kısımdır: Birincisi, Allah'ın kıyamete kadar nimetlerini yağdırdığı,

sonra da sonsuz azaba göndereceği kimselerdir, diğerleri ise hem bu dünyanın malını

elinden aldığı, hem de öbür dünyada sonsuz azaba göndereceği kimselerdir. Bu çalışmamda

evrenin yaratılışını, Allah'ın bu dünyada yarattığı ilk şeyin ne olduğunu ve ilk canlının ne

olduğunu anlatacağım. Adem'den bu zamana kadar olan her şeyi kaydedeceğim; Bu olayları

peygamber peygamber, halk halk, kral kral anlatacağım. Ayrıca bu çalışmada her karakterin

zamanını, ahlakını ve bu dünyadaki davranışlarını da anlatacağım. İnsanlardan hangisinin

Allah'a şükrettiğini ve ona nankörlük ettiğini söyleyeceğim. Allah'ın onlardan her birine

yaptığı muameleyi, nankörleri nasıl helâk ettiğini, kendisine şükredenlere ne mükâfat

verdiğini tek tek anlatacağım ki, bilesiniz ki, Allah'ın yaptığı her şey Allah'ındır. Bunu adil bir

şekilde yaptı. O, dünyayı ve yaratıkları, iyilik yapanla kötülük yapandan ayırt edilsin diye

yarattı. İyiye iyiye, kötüye şerri olmak üzere herkese mükafatını verir, Kur'an'da şöyle

buyurmuştur: “Kötülük yapanlara yaptıklarının karşılığını vermek ve iyilik yapanlara da en

güzel mükâfatı vermek için.” (SurE. LIII, ayet 31.)

____________________________________________________________________

BÖLÜM II.

BU DÜNYANIN YARATILIŞI VE DURUMU HAKKINDA BİR BAŞKA SÖZ.

Her şeyden önce bilin ki, Allah, bu dünyanın ömrünü, tamamlandığı, gökleri ve yeri yarattığı,

güneşi, ayı ve gökleri hareket ettirdiği günden itibaren dünyayı harap edeceği ve kıyametin

kopacağı zamana kadar yıldızlara ve göklere yedi bin yıl olarak belirlemiştir. Bu sefer yedi

bin yıl olacaktır. Peygamberin doğuşunda altı bin yıl eksi bir şey geçmişti; ama hiç kimse tam

olarak kaç yıl geçtiğini ve kaç yıl kaldığını bilemez; bu konuda her erkeğin farklı bir

düşüncesi vardır. Yahudilerin, Pentateuch’a göre, Muhammed'in ortaya çıktığı dönemde bu

dünyanın sayısının altı bin iki yüz yaklaşık yıl olduğunu söylüyorlar. Yunan Bilgeleri,

Aristoteles ve Platon gibi, kürenin kendi etrafında dönmeye başladığı zamandan kendi

yaşadıkları zamana kadar beş bin beş yüz yıl geçtiğini söylerler; ancak o zamana kadar kaç

yıl geçtiğini ve dünyanın sonuna daha kaç yıl kaldığını kimse tam olarak bilmiyor. Allah şöyle

buyurdu: "Ey Muhammed! Sana kıyamet gününü soracaklar, kıyametin kesin zamanı ne

zaman olacak? Peki sen bu konuda ne biliyorsun? Kıyametin vaktini bilmek Rabbine

kalmıştır, dünyanın sonu: ondan korkan adamları uyaran yalnızca sensin.” (Sure. LXXIX,

ayetler. 42-45.) Bu ayetin manası şudur: Ey Muhammed! sana kıyamet gününün vaktini

soracaklar; ama bunun hakkında ne biliyorsun? Yani bu konuda hiçbir şey bilmiyorsunuz,

hiçbir bilginiz de yok; Çünkü bu bilgi Allah'a aittir. Dünyanın sonunu biliyor; ne zaman

geleceğini de, kıyamet gününün ne zaman geleceğini de bilir. Yahudiler bir araya gelerek

peygamberimize yöneltmek üzere Pentateuch'tan sorular aldılar, böylece vereceği cevaptan

onun Allah'ın peygamberi olup olmadığı ve iddialarının dayanıp dayanmadığı yalan ya da

gerçek anlaşılacaktı. Bu sorulardan biri de mağara insanlarının tarihiydi; bir diğeri, Ruh

adındaki baş meleğin hikayesi; diğeri ise kıyamet gününün vaktidir. Bunun üzerine bir elçi

gönderip Medine'ye bir mektup gönderdiler ve Allah'ın peygamberine: Bu soruların cevabını

bize bildir dediler. Ve gönderdikleri kişiye dediler: Mağara halkı hakkında söyleyeceği her

şeyi yaz da doğru mu söyleyip söylemediğini görelim; Ayrıca baş melek Ruh hakkında

söylediği her şeyi yazın. Elçiler Medine'ye gitti. Artık bileceksiniz ki, Peygamberimize

yönelttikleri soruların sayısı yirmi sekizdi. Bu olay, peygamberin Mekke'ye gittiği ve

İslamcılığı tecelli ettiği dönemde meydana geldi. Kureyş kâfirlerine şöyle dedi: Ben Allah'ın

elçisiyim ve okuduğum Kur'an da Allah'ın sözüdür. Sözlerine inanılmadı; Mekke müşrikleri

ona karşı ayaklandılar ve şöyle dediler: Kur'an'ı kendi katından çiziyorsun. Tanrı şöyle dedi:

"Eğer kulumuza gönderdiğimiz Kur'an'dan şüphe ediyorsanız, Kur'an'ın benzeri bir sure

getirin ve eğer samimi iseniz, Allah'tan başka şahitlerinizi de yardıma çağırın." (Sure. II, ayet

91.) Sonra Abu-Cehel ve Walîd-ben-Moghaïra, Hayber Yahudilerini, Benu-Qoraydha'yı,

Fadak ve Wadi'l-Qura Yahudilerini bulmaya gittiler; Onları bir araya topladılar ve şöyle

dediler: Siz Yahudisiniz, size gökten bir kitap verildi, biz ise almadık. Muhammed'e

yöneltebilmemiz için Pentateuch'tan en zor soruları çıkarmalısınız. Cevap verirse onun

gerçek bir peygamber olduğunu bileceğiz ve ona iman edeceğiz. Yahudiler Pentateuch'un

tamamını incelediler ve ondan sayıları yirmi sekiz olan en zor soruları çıkardılar ve şöyle

dediler: Şu soruları ona sorun; Eğer cevabı Pentateuch'ta bulunanlarla örtüşüyorsa, onun

gerçek bir peygamber olduğunu bileceksiniz ve ona inanmak zorunda kalacaksınız:

1° Peygamberi olduğunu iddia ettiği bu Allah'ın sıfatları nelerdir?

2° Tanrı ne yapıyor ve neyle meşgul?

3° Allah bu dünyayı kaç günde yarattı ve onu yok edene kadar, ona ne kadar süre verecek?

4° Kıyamet günü ne zaman olacak ve bu dünyanın hâlâ ne kadar vakti var?

5° Allah güneşi, ayı ve yıldızları neyden yarattı? Zamanın sonunda onları nereye götürecek?

Bu yıldızlar battığında nerede batıyorlar? Konutları nerede ve nasıl ortaya çıkıyorlar?

6° Bu yıldızların kaç tanesi sabit, kaç tanesi gezegendir? Sabit yıldızlar ne yapar? Her yıldız

hangi gökyüzünde kendi devrimini anlatıyor? Onların devrimi nasıl gerçekleşiyor ve Adem'in

çocukları yıldızlardan ne gibi yararlar sağlıyor?

7° Kaf Dağı nasıldır, nerededir ve Allah onu neden yarattı?

8° Câbulqâ ve Câbulsâ nerede? Onlar neler? Bu ülkelerde yaşayan yaratıklar nasıl

insanlardır? hangi dine inanıyorlar? ne zaman ortaya çıkacaklar? biçimleri, karakterleri,

yiyecekleri nedir, nasıldırlar?

9° Yecüc ve Mecüc kimdir? Nerede yaşıyorlar? hangi dine inanıyorlar? ne zaman ortaya

çıkacaklar? biçimleri, karakterleri ve yiyecekleri nelerdir? Dsu'l-Karneyn'in onlarla insanlarla

arasına kurduğu sur nedir? Dsu'l-Karneyn ne zaman vardı? Nasıl biriydi? Eylemleri ne

zaman gerçekleşti?

10° Mağaranın insanları ne zaman vardı? Hangi adamlardı bunlar? kaç tane vardı? hangi

çağda yaşadılar? hangi dine inanıyorlardı?

11° Çukur halkı hangi dönemde yaşıyordu? Hangi dine inanıyorlardı? ne zaman var oldular?

12° Ruh kimdir? nasıl yaratıldı?

13° Tanrı'nın yeryüzünde kaç peygamberi vardı? ve aralarında kaç havari vardı? Allah ölüleri

kaç peygamberin duasıyla diriltmiştir? Peki kimdi bu peygamberler? Peki hayata geri

çağrılanlar kimlerdi?

14° Elinde demiri macun ve balmumu gibi yumuşayan ve onunla her istediğini yapabilecek

kadar ustalıkla kullanabilen kişi kimdir?

15° Akan suya benzeyen, sıvı ve erimiş pirinçten oluşan bir çeşmenin sahibi olan adam

kimdir? Bu akan pirinçle pirinçten bir şehir kurdu: nerede bu şehir? Kime ait? ve hangi

harikaları içeriyor?

16° Bu dünyada kendisini Allah'a ortak koşan ve bu dünyada Allah'ın yarattığı yeryüzü

cennetinin benzeri olmayan bir cennet inşa eden adam kimdi? Bu cennet nerede ve nasıl bir

yer?

17° Tanrı'nın Davut peygambere gönderdiği on kelime neydi? Bunlar bir yüzüğe yazıldı ve

yüzük bir kitaba yerleştirildi ve Tanrı Davut'a şöyle dedi: Çocuklarından kim bu on söze

cevap verirse elçidir; Devler, Periler ve dünyadaki her şey onun itaatine tabi olacak. Artık

Süleyman tüm bu soruları yanıtladı ve krallığı ele geçirdi.

18° Davut oğlu Süleyman'ın mezarı nerede ve Süleyman'dan sonra bu mezara erkeklerden

hangisi geldi?

19° ve 20° Yeryüzündeki ilk ev neydi ve putlara (idol-heykel) tapan ilk insan kimdi?

21° ve 22° Şarabı yapan, onu içmeyi, enstrüman çalmayı, teflere, davullara ve diğer benzer

şeylere deri takma geleneğini dünyaya getiren ilk adam kimdi?

23° Saçı ve sakalı beyazlayan ilk insan kimdi?

24° ve 25° Doğudan batıya dünyayı ele geçirecek olan kim olacak? Bütün krallar onun kölesi

olacak. Ortaya çıktığında adı ne olacak?

26° Harut ve Mârut ne zaman vardı? Hangi suçu işlediler ki Allah onlara ceza verdi?

Neredeler ve erkekler onlardan ne öğreniyor?

27° Adem'den önce bu dünya kimindi?

28° Tanrı Adem'i neyden yarattı, onu neden ve ne şekilde yarattı?

Bu soruları az önce aktardığımız şekilde Pentateuch'tan çıkardıklarında,

Abu-Cehel-ben-Hesham ve Walîd-ben-Moghaira bu Yahudilere şöyle dediler: Şimdi,

aranızdan en eğitimli ve en eğitimli olan beş kişiyi seçin, sahip olacağınız alimler; bizimle

gelecekler ki, Mekke'ye döndüğümüzde bu soruları Muhammed'e soracağız, o da

cevaplayacak, eğer Yahudi alimlerin kitabına aykırı bir şey söylerse, bu beş adam kendi

kendilerine cevap verirler. Yahudiler bu nedenle Pentateuch'u okuyanlar arasından seçilmiş

beş kişinin adını verdiler; onlar bu kitabın bilgisinde en bilgili ve en bilgili kişilerdi. Bunların

Malek-ben-Asch'ath, Ka'ab-ben-Hânî, Asresch-ben-Sa'id, Aflah ve oğlu Quddus olduğu

söyleniyor. Bu beş kişi, Ebu Cehel ve Velid'le birlikte Mekke'ye doğru yola çıktıklarında,

Velid, Mekke halkını ve Kureyşlileri bir araya toplayıp Muhammed'in yanına gitti ve bu

soruları ona yöneltti. Peygamber cevapları bilmiyordu; yine de kâfir Koreyşlilere şöyle dedi:

Sorularınıza cevap vereceğim. Cebrail'in gelip ona öğreteceğini umuyordu. Cebrail gelmedi;

on gün geçti ve Peygamberimiz çok üzüldü. Yahudiler, Kureyş kâfirleri ve Mekke halkı şöyle

dediler: Muhammed'in Allah'ı ona kızgındır ve bu konularda ona talimat vermez; Muhammed

Kur'an'ı kendi parasıyla çekiyor; o bir aptaldır ve doğru yolu kaybetmiş bir adamdır. On beş

gün boyunca bu durum böyle devam etti. On beşinci günün sonunda Cebrail geldi ve bu

soruların cevabını içeren ilahi Kur'an ayetlerini olması gerektiği gibi getirdi. Cebrail bu

cevabın peygamberin söylemlerine uygun hale gelmesini sağladı. Ona ilk olarak şu ayeti

getirdi: (On beş gün cevaplar bulmak için yeterli süredir) "Doğan gündüze ve uzayan geceye andolsun ki,

biz sana ne kızgınız ne de senden uzakız." (Sure. XCIII, ayetler 1-3.) Cebrail ona diğer ayeti

getirdi ve şöyle dedi: Oku. “Battığı zaman yıldıza yemin ederim ki arkadaşın ne yanıldı, ne

de aldandı; kendi fikirlerinden değil, kendisine vahyedilenlerden konuşur. Gücü güçlü olan bir

varlık ona talimat verdi.” (Sur. LIII, ayetler 1-5.) Cebrail daha sonra şöyle dedi: Ey

Muhammed! diğer ayeti de okuyun: "Tek bir şeyden söz ederek, Allah'ın razı olmasını

istersem, bunu yarın eklemeden elbette yapacağım demeyin.” (Sur. XVIII, ayet 93.) Ve ona

yirmi sekiz sorunun çözümünü verdi. Bu çalışmamızda bu cevapları başından sonuna kadar

aktaracağız.

________________________________________________________________________

BÖLÜM III.

ÖNCEKİ SORULARA CEVAP.

Şimdi Peygamber Efendimiz, kendisine ne sorduklarına gelince: "Allah'ın sıfatlarının neler

olduğunu ve neye benzediğini bize söyle" diyerek şöyle cevap verdi: "Onun nasıl ve ne

şekilde olduğunu söyleyemeyiz, çünkü onu bir kişiye veya bir şeye benzetemeyiz. Daha

sonra Cebrail peygambere şu ayeti okudu : “De ki: O, tek İlahtır, ebedî İlahtır; o doğmadı, o

doğurulmadı; onun bir eşi bile yok.” (Sur. CXII.) Ve şunu ekledi: De ki: Allah'ın sıfatlarını,

Allah bizzat bildirmedikçe anlatmak mümkün değildi. İkinci soru olan Allah ne yapıyor,

Cebrail peygambere şu ayeti okudu: (Sure. III, ayetler 2 5-2 6.) Muhammed Yahudilere

cevap verdi: Tanrı konuşmadan önce kimse onun mesleklerinin ne olduğunu söyleyemezdi.

Üçüncü soruya ise Muhammed'e sordular: Allah bu dünyayı kaç günde yarattı? şöyle cevap

verdi: Allah dünyayı altı günde yarattı, Kur'an'da dediği gibi: "Biz gökleri, yeri ve ikisi

arasında bulunanları altı günde yarattık." (Sure. L, ayet 37.) Bu altı gün, öbür dünyanın

zamanına göre, bu dünyanın zamanına göre altı bin yıldır. Allah'ın buyurduğu gibi: "Rabbinin

katında bir gün, saydıklarınızın bin yılı gibidir." (Sure XXII, ayet 46.) Artık Allah'ın yarattığı ilk

şey kamış olmuş ve ne yaratmak istiyorsa kamışa onu yazmasını söylemiştir. Daha sonra

kamış yazmaya başlayınca Allah gökleri, yeri, güneşi, ayı ve yıldızları yarattı ve ardından

gök küresi dönmeye başladı. Bu arada altı bin yıl geçti. Allah dileseydi evreni bir anda

yaratırdı ama onu yaratmak için hatırı sayılır bir zaman harcadı ki, bilgelerin işinin ilim, akıl

ve hikmetle yapılması gerektiğini bilirsiniz. Peygamberimiz Muhammed şöyle buyurmuştur:

Acele şeytandan, gecikme ise Allah'tandır. Yaratılış vakitlerine gelince, Allah yaratmaya

Pazar günü başlamış ve Cuma'nın son saatine kadar yaratmıştır. Cumartesi günü o

hiçbir şey yaratmadı. Sonra Yahudiler şöyle dediler: Tanrı bu altı günün hangisinde bu

dünyayı yarattı ve her gün neyi yarattı? Peygamber şöyle buyurmuştur: Pazar ve Pazartesi

günü, yeryüzünü ve onun ürettiği, insana faydalı ve zararlı olan her şeyi yarattı. Salı günü

dağları ve içindeki yararlı ve zararlı her şeyi yarattı. Çarşamba günü ağaçları ve iyi-kötü,

faydalı-zararlı her şeyi, suyu ve insana faydalı olabilecek her şeyi yarattı. Dünyanın bütün

işleri dört günde tamamlanmıştır, Kur'an'da bildirildiği gibi: Cebrail peygamber şöyle dedi:

"De ki: Siz, yeri iki günde yaratana inanmıyor musunuz?" (Sure XLI, ayet 8) Şu pasaja kadar:

"Bu, Yüce Allah'ın, bilen birinin emriydi." (Aynı. ayet 11). Peygamber şöyle buyurmuştur:

Perşembe günü gökleri içindeki her şeyle birlikte yarattı. Cuma günü, günün başlangıcından

üçüncü saate kadar yıldızları, ayı, güneşi ve melekleri yarattı. Melekler bu dünyaya beşinci

saatte olduğu gibi dördüncü saatte de sahip oldular; Bu iki saat boyunca Tanrı hiçbir şey

yaratmadı. Günün ilk yarısını tamamlayan altıncı saatten son saate kadar Adem'i yarattı.

Meleklere kendisine ibadet etmelerini ve onu cennete koymalarını emretti. Cuma gününün

son saati geldiğinde Allah, Adem'i işlediği günahtan dolayı cennetten çıkardı. Sonra

Yahudiler şöyle dediler: Bunu Pentateuch'ta böyle bulduk ve Cumartesi günü Tanrı dinlendi.

Peygamber dedi ki: Yalan söylüyorsun; Tanrının dinlenmeye ihtiyacı yoktur. Bir şeyden

yorulmuş biri için dinlenmeye ihtiyaç vardır. Gerçek şu ki Rabbimiz bu ayette şöyle diyor :

"Kendimizi hiç yorgun hissetmedik." (Sure. L, ayet 37.)

(Sorulan sorulara cevap verilememiş)

_________________________________________________________________________

KISIM I, BÖLÜM IV

BÖLÜM IV.

PEYGAMBER'İN GÜNEŞ VE AY KONUSUNDA ABD-ALLAH - BEN -ABBÂS TARAFINDAN

BİLDİRİLEN HADİSLERİ.

İkrime şunları anlatıyor: Bir gün Abdullah ben Abbâs'ın huzurunda durdum. Bir adam içeri

girdi ve şöyle dedi: Ka'ab-ül Akhbâr'da hayret verici bir şey işittim. Yahudiydi, daha sonra

Ömer ben el Hattab'ın halifeliği sırasında Müslüman oldu, çok sayıda eski kitap ve astroloji

eseri okumuştu ve Tevrat'ı mükemmel bir şekilde biliyordu. Abdullah ben-Abbâs dedi ki:

Ka'ab-ül-Ahbâr'da ne söylendiğini duydun? bize bundan bahset. Bu adam dedi ki: Kıyamet

günü güneşi ve ayı iki siyah boğa şeklinde getirecekler ve onları mahlukatın başları üzerinde

yüksekte tutacaklar, böylece bütün mahlukat onları görebilecek; Daha sonra cehenneme

götürülecekler ve tekrar ateşe dönecekler. Çünkü Allah onları ateşten yaratmıştır. Abdullah

ben Abbas öfkelendi ve şöyle dedi: Ka'ab el-Akhbar, Allah'ın itaatkar bir kulu hakkında çok

büyük bir yalan söyledi. Fakat Allah, kendisine itaat eden bir varlığa ceza veremeyecek

kadar büyük ve cömerttir. Görmüyor musunuz ki diyor ki: "Güneş'i ve ayı, devrimlerini

yaparak, karşılıksız olarak size hizmet etmeye zorladı." (Sure XIV, ayet 87.) Sonra Abdullah

ben Abbas şöyle dedi: Peygamber'in güneş ve ay hakkında söylediklerini duyduğumu sana

anlatmamı ister misin? Size Tanrı'nın onları başlangıçta nelerden yarattığını ve zamanın

sonunda onlarla ne yapacağını öğreteyim mi? Cevap verdiler: Evet, istiyoruz. Abdullah ben

Abbas şöyle dedi: Peygamber'e soruldu: Ey Allah'ın Elçisi, güneşin ve ayın niteliklerini,

devrimlerini nasıl tanımladıklarını ve sonunda neye dönüşeceklerini bize bildir. Allah'ın elçisi

cevap verdi ve şöyle dedi: Allah her şeyi yarattığında, güneşi ve ayı da yarattı ve bu iki

yıldızın ışığı eşitti. Allah'ın ön bilgisinden istediği şey, doğu ile batı arasındaki bu dünyayı

yaratırken ayın ışığının gölgelenmemesiydi. Ay, bulunduğu yerin uzaklığı ve yüksekliğinden

dolayı insanların gözünde çok küçük görünür. Tanrı daha sonra Cebrail'e, parlaklığının

kaybolması için kanadıyla ayın yüzünü ovmasını emretti; "Gecenin alametini sildik" dediği

gibi, orada hiç ışık kalmamıştı. (Sure XVII, ayet 13.) Tanrı güneş için bir araba yarattı; bu

arabaya üç yüz altmış kulp verdi ve onun için üç yüz altmış melek görevlendirdi; böylece her

biri bu kulplardan birine bağlanıp arabayı çekti. Güneş hakkında söylediklerimiz ay için de

geçerlidir. Allah, bu iki yıldız için yerin göbeğinde doğuyu ve batıyı yaratmış ve her iki tarafta,

doğuda ve batıda, kara çamurla dolu bir yerden çıkan çeşmeler yaratmıştır. Bu çeşmelerden

yüz seksen tanesi doğuda, yüz seksen tanesi ise batıdadır. Çeşmelerden gelen sular ve kara

çamur, şiddetle kaynayan bir tencere gibi kaynıyor. Güneş her gün doğudaki yeni bir

çeşmeden doğar. Aynı çeşmeden bir yıl içinde iki kez çıkıyor. Her gün başka bir çeşmenin

yanından geçer ve yattığı zaman batıya doğru, doğu ve batıdaki bütün bu çeşmelerden

geçinceye kadar aynı şeyi yapar. Her yıl iki kez yeniden başlar ve her yeniden başladığında

günler kısalır, sonra uzar. Yazın ilk gün doğumu ve gün batımında gün daha uzundur; ikinci

doğuş ve batışında kışın gün kısalır. Bu ayette kastedilen şudur: "O, doğunun Rabbidir,

batının da Rabbidir." “O, doğunun da batının da Rabbidir” (Sure XXVI, ayet 7 ve LXXIII, ayet

9.) Allah böylece tüm bu çeşmelerden söz etmiştir. Allah onların altında, havaya sabitlenmiş

saç teli gibi bir deniz yarattı. Allah'ın emriyle bu denizden bir damla bile yeryüzüne düşmez.

Bütün denizler yerli yerinde sabittir ve bu, yaydan zahmetle çıkan bir ok gibidir. Doğu ile batı

arasında gerilmiş bir ipe benziyor. Pek çok kimse bu denize saman taşıyanların yolu der;

ama orada saman taşımıyoruz. Artık bilin ki, güneş, ay ve gezegen adını verdiğimiz bu beş

yıldız suyun ortasında yürür ve yüzer. Allah şöyle buyurdu: "Güneş, dinlenme yerine doğru

koşar; bu, güçlü ve bilen kimsenin fıtratıdır. Biz, eski bir hurma dalı haline gelinceye kadar

aya istasyonlar kurduk. Bu, Allah'a yakışmaz." Güneş kendi yolunda aya ulaşır ve gece

gündüzden önce gelmez. Bu yıldızların her biri kendi yörüngesinde hareket eder. (Sur.

XXXVI, ayetler. 38-40.) Artık bilin ki, gök kürenin dönüşü bu denizin ortasında bulunan

arabadan gelir. Eğer güneş denizin ortasından geçmeseydi ve oradan çıksaydı hiçbir şeyin

üzerinden geçemezdi. Bu dünyada var olan herhangi bir ağaçta, herhangi bir taşta ve buna

benzer şeyler üzerinde otlayan, sürünen, uçan veya yürüyen her canlıyı, hepsini yakmadan

kontrol edin. Eğer dünya insanları gerçekten bu denizin dışında güneşi ve ayı görseydi, bu

yıldızların güzelliğinden dolayı herkes Allah'a vefasız olurdu. Tanrı onları güzel yarattığına

göre, yüceliği sonsuz olan Rab'bin himayesi altına alacağı yıldızlar dışında, insanların bu

yıldızlara Tanrı'nın zararına tapmalarından korkulacaktı. Müminlerin emiri Ebu Talip oğlu Ali

şöyle dedi: Ey Allah'ın elçisi, Allah'ın "Gezegenlere yemin etmiyorum" dediği yıldızlar

nelerdir? (Sur. LXXXI, ayet 15.) Peygamberimiz şöyle cevap verdi: Ya Alî, bunlar güneş ve

ay gibi hareket eden beş yıldızdır; onlara gezegen denir. Bunlar: Satürn, Jüpiter, Mars,

Merkür ve Venüs; şu gördüğümüz gökyüzünde yürüyorlar; her birinin daha önce tanımını

verdiğimiz güneş arabasına benzer bir arabası vardır.

Mitolojiye göre, Apollo'nun güneş arabası

Saymalıtaş - Gökyüzü Atları

Diğer yıldızlar lambalar gibi asılı duruyor. Hepsi kendi adına, Allah korkusundan ve kıyamet

gününün dehşetinden titriyorlar. Allah şöyle buyurmuştur: "Kıyamet günü günahkarlar,

kabirlerinde yalnızca bir saat kalacaklarına dair yemin edeceklerdir. Onlar, hayattayken de

böyle yalan söylemişlerdir." (Sur. XXX, ayetler. 54-55.) Ayrıca şöyle buyurmuştur : "Yüksek

damlı, dalgalı deniz kenarında, Rabbinin azabı, göğün bir taraftan diğer tarafa sarsılacağı ve

dağların hareket edeceği bir günde gelecektir." (Sur. LII, ayetler. 5-10.) Artık melekler her

gün güneşi, ayı ve beş gezegeni bu çeşmelerden birine götürüyorlar; Allah, kullarına bir

işaret veya mucize göstermek istediğinde, bu yıldızlardan birinin, arabasının ortasından biraz

denizin ortasına batmasını ve tanktan çıkmasını emreder. Eğer güneş arabasını tamamen

terk etseydi, dünya bir anda karanlığa gömülür ve tam güneş tutulması meydana gelirdi.

Güneşin yüzünde gördüğün bu karanlığın bu denizin suyundan geldiğini bil. Doğu ve batının

ortasında iki şehir vardır; bunlara Câbulqâ ve Câbulsâ denir. Bu şehirlerin ötesinde üç halk

var; birincisinin adı Mensik, ikincisinin adı Tâqîl, üçüncüsünün adı ise Thâres’tir. Onlardan

sonra Yecüc ve Mecüc gelir. Peygamberimiz şöyle buyurdu: Yecüc ve Me'cuc, recenin

ortasında bana cevap vermediler, Müslüman olmadılar, bana inanmadılar, cehenneme

gidecekler. Câbulqâ ve Câbulsâ sakinleri olumlu yanıt verdi; Peygambere inandılar ve

Müslüman oldular. Diğer üç kavim ise iman etmediler, Müslüman olmadılar ve vefasız

oldular. Güneşin dinlenme yeri Allah'ın tahtı altındadır. Güneş Kerubilere hayranlıkla

oradadır. Bahsettiğimiz pınarlardan birinde yattığı zaman melekler onu yedinci göğe

çıkarırlar ve yukarıda da söylediğimiz gibi hayranlık içinde olsun diye onu Allah'ın tahtı altına

alırlar. Kur'an'da şöyle okuyoruz: “ Güneş, karargâhına doğru koşar; güçlü olanın ve bilen

kimsenin fıtratı böyledir." (Sure XXXVI, 38. ayet) Allah, doğu tarafında ve yedinci göğün

altında bir karanlık perdesi yaratmış ve bu karanlığın üzerine, gecenin bitimine kadar her

gece için bir melek görevlendirmiştir. Güneş batmak üzereyken nöbet tutan melek içeri girer

ve bu karanlıktan bir avuç alır. Elini açar, batıya döner ve bu karanlığın bir kısmını

parmaklarının arasından geçirerek dünyanın her tarafına dağılır. Sonra akşam karanlığı

çökünce melek elini açar, böylece bütün karanlıklar ortaya çıkar. Sonra kanadını açıyor; ve

kanatları gökten yere uzanır ve karanlığı batıya doğru kovar; Batıya vardığında şafak

yeniden doğar. Melek kanadını açar, kanadının ortasındaki karanlığı alır, sonra onu eline

geçirir ve batıya, yedinci denizin altına yerleştirir. Gecenin karanlığı, bahsettiğimiz yerdendir.

Doğudaki karanlık perdesi batıda olunca, borazan çalınacak ve kıyamet günü gelecektir.

Güneş, bütün gece Tanrı'nın tahtı altında tapınıyor ve şafak vakti Tanrı ona yeniden

dönmesini ve doğuya doğru yükselmesini emrediyor; Allah kullarına tövbe kapısını

kapatıncaya, artık kimsenin tövbesini kabul etmeyeceği, kötülükler ortaya çıkıp iyilikler ortaya

çıkıncaya kadar bu böyle olacaktır. Şimdi bir gece güneş, Tanrı'nın tahtı altına girdiğinde

gözaltına alınacak ve devrimine yeniden başlamak için izin istese de izin alamayacak; Ay

için de durum aynıdır. Sonra dünya üç gün karanlık içinde kalacak ve bu gecenin

uzunluğunu Allah'ın ibadet edenleri ve kulları ile gece boyunca namaz kılan, tesbih okuyan,

Allah'a hamd eden ve benzeri şeyler yapan salih insanlardan başkası bilemeyecektir. Allah'a

kulluk ve ibadete gönül verenler. Üç tam gün geçince Allah güneşe ve aya şöyle diyecek: Git

batıdan kalk. Bu iki yıldız, ışıklarını ve ihtişamlarını kaybetmiş olacaklar, ağlayacaklar ve

gözyaşlarına inlemeler eşlik edecek, böylece gökteki ve yerdeki bütün yaratıklar onların

ağlayışını duyacak. Sonra bu iki yıldız batıdan ışıktan mahrum olarak doğacak; Göğün

ortasına kadar ilerleyecekler, sonra dönüp uzanacaklar. O zaman tövbe kapısı kapanmış

olur. Ebu Taleb oğlu Ali dedi ki: Tevbe kapısı nedir ey Allah'ın Resulü? Peygamber cevap

verdi: Allah tövbe için iki yaprak inci ve yakuttan bir kapı yarattı. Çok hızlı giden ve binicisinin

mümkün olduğu kadar zorladığı bir atın bu kapıya giden yolculuğu kırk yıl sürer. Bu kapı her

zaman açık olacaktır ve kim tövbe ederse, tövbesi bu kapıdan girer. Kur'an'da bildirildiği gibi:

"Bekliyorlar da kendilerine melekler mi geliyor?" (Sure XI, 159. ayet) Abdullah ben Abbâs

dedi ki: Ey Allah'ın Resulü, bu söylediklerinden sonra dünya ne olacak? Güneş ve ay ne

olacak? Peygamber şöyle cevap verdi: "Bunlardan sonra güneş ve ay tekrar aydınlığa

kavuşturulacak ve yeniden parlayacaklar ve Kur'an-ı Kerim'de bildirildiği gibi bütün mahlûklar

kıyamete kadar yaşayacaklardır : "Onlar kendi aralarında tartışırken sadece kendilerini

öldürecek bir gürültüyü bekliyorlar." (Sure XXXVI, ayet 49.) Bir başka ayette ise: "And olsun

ki, hiç beklemedikleri bir anda onlara yetişecektir." (Sure XXIX, ayet 53.) Ve yine: "Ansızın

gelecek, vs." (Sure VII, ayet 186.) Bu sefer öyle olacaktır ki, iki kişi birlikte konuşursa,

birdenbire biri bu tarafa, diğeri o tarafa düşecek ve ikisi de ölecektir. Öyle olur ki, anne

çocuğunu emzirir, anne bir tarafa, çocuk diğer tarafa düşer ve ölürler. Ağaçlar meyve

verecek. Güneş ve ay doğacak ve batacak. Sonunda öyle bir şey olacak ki, yeryüzünde ne

dört ayaklı, ne iki ayaklı, ne vahşi hayvanlar, ne havadaki kuşlar, ne de diğerleri kalacak.

Yalnız Cebrail, Mikail, İsrâfil ve ölüm meleği hayatta kalacaktır. Sonra Allah Cebrail'e

emredecek ve ona şöyle diyecek: "Yeryüzüne in ve orada gördüklerine dikkat et." Cebrail

aşağıya inecek ve dünyanın aynı yerde ve iyi durumda gelişmekte olduğunu görecektir; ama

orada ne uçanları, ne beslenenleri, ne sürüngenleri ne de başkalarını görmeyecek. Orada

meyveler ve insanın isteyebileceği her şey, yeryüzüne öyle büyük miktarlarda dağılmış ve

yığılmış halde bulunur ki, onları tarif etmek imkansızdır. Allah Cebrail'e şöyle diyecek: "Ne

gördün?" Cebrail şöyle cevap verir: Ya Rabbi, sen benden daha bilgilisin ve benim

gördüklerimi biliyorsun. Allah şöyle diyecek: “Elbette yeryüzüne ve onun üzerindekilere

mirasçı olacağız; fakat onlar bize dönecekler. (Kor. sur. XIX, ayet 41.) Bütün kainatı benim

yarattığımı ve yaratıkların mirasının bende kalacağını söylememiş miydim?" Sonra Allah

Cebrail'i, Mikail'i, İsrafil'i, ölüm meleği ve İblis'i öldürecek ve izzeti sonsuz olan, diri olan ve

asla ölmeyecek olan Yüce Allah'tan başka hiçbir yaratık hayatta kalmayacaktır. Daha sonra

şöyle diyecek: "Bugün imparatorluğun sahibi tek ve güçlü Tanrı'nın elinde mi?" (Kor. XI, ayet

16.) Bu dünya kırk yıl böyle kalacak; o zaman Rab, İsrâfil'i diriltecek ve ona borazan

çalmasını emredecek; o zaman tüm insanlar diriltilecek ve yargı yerinde yeniden birleşecek.

Allah korkusundan ve kıyamet günü korkusundan kararan güneş ve ayın getirilmesini Allah

emredecektir. Allah'ın tahtının huzuruna gelerek Allah'a ibadet edecekler ve şöyle diyecekler:

Ya Rabbi, sen bizim itaatimizi biliyorsun, dünya devrinde yaptığımız devrimlerden dolayı bizi

hatırla. Günahlarımızdan ve kâfirlerin ibadetlerinden dolayı bizi cezalandırma; Biliyorsunuz

ki, eğer Tanrı'nın yaratıkları bizim zekamız yüzünden kötülük işledilerse, biz onların suçlarına

ortak olmadık. Allah şöyle diyecek: "Öyledir, doğru söylüyorsun. Seni bulunduğun duruma

geri getireceğim; seni tahtımın nurundan yarattım ve oraya döneceksin." Bu iki yıldız daha

sonra Allah'ın arşının nuruna geri döneceklerdir. Kuran'da bildirildiği gibi : "Şüphesiz Allah,

yaratan ve diriltendir." (Sure XXIX, ayet 18) İcrima şunu ekliyor: Abdullah ben Abbâs bu

sözleri bitirince, bu adamla birlikte Kâ'ab-ül Ahbâr'a doğru gittim; Ka'ab kalktı, Abdullah ben

Abbâs'ın yanına gitti ve ona şöyle dedi: Senin bildirdiğin hadisi biliyorum ve işler senin

söylediğin gibidir; Ben ise onları kendi düşüncelerime göre ayarladım ve bundan Allah'ın

huzurunda tövbe ettim. Bu gelenek Abdullah ben Abbâs'tan değildir.

__________________________________________________________

BÖLÜM V.

KIYAMET GÜNÜ SORUSUNA DÖNÜYORUZ

Yahudiler Muhammed'e sordular: Kıyamet günü ne zaman gelecek? Allah ona şu ayeti

gönderdi : “Sana kıyamet saati vs. hakkında sorular soracaklar.” (Kor. sur. LXXIX, ayetler.

42-46.) Bu ayetin manası şudur: Sana kıyamet gününü soracaklar; onlara cevap verin: Bunu

yalnızca Tanrı bilir. Onlara göre bu dönem için belirlenen vakit geldiğinde, yalnızca birkaç

sabah veya akşam geçmiş olacaktır. Kur'an ayrıca şunu söylüyor: “ Elbette zaman ilmi

Allah'a aittir vs.” (Sure XXXI, ayet 34.) Bu ayetin manası şudur: Hiçbir mahlûkun bilmediği ve

hakkında kimsenin bilgi sahibi olmadığı beş şey vardır. Allah insanlardan daha bilgili ve daha

eğitimlidir. Hiçbir canlının bilmediği ilk şey, anne karnındaki çocuğun erkek mi kız mı olduğu

ve nasıl bir şey olduğudur. İkincisi ne zaman yağmur yağacağını bilmek. Üçüncüsü yarın ne

olacağını bilmek. Dördüncüsü, kimse nerede öleceğini bilmiyor. Beşincisi kıyamet günü

bilgisidir. İşte bu kadar. Peygamber'e soru sorulduğunda her olayla ilgili birkaç sözle cevap

verir, bu şeylerin alametlerini ve özelliklerini bildirirdi. Dünyanın yaratıkları, kıyamet gününe

kadar ne kadar zaman geçmesi gerektiğini ondan biliyorlar. Onlara kalan sadece

peygamberin söyledikleridir. Kendisine kıyamet günü sorulduğunda iki parmağını ayırdı ve

şöyle dedi: Seninle kıyamet günü arasında bu iki parmağın arasından daha fazla bir şey

kalmaz; işaret ve orta parmaklarını gösterdi. İşte peygamberden bir hikaye daha: Bir gün

Cebrail önüme geldi. Elinde parlak bir ayna gördüm ve bu aynanın ortasında bir nokta

gördüm. Cebrail'e dedim ki: Ey kardeşim ve dostum! bu ayna nedir? Bana cevap verdi:

Bugün Cuma. Ona dedim ki: Bu nokta nedir? Bana cevap verdi: Bugün kıyamet günüdür.

Ona dedim ki: O halde kıyamet günü Cuma mı olacak? Bana cevap verdi: Evet. Cuma

geldiğinde peygamber, kıyamet gününün geleceğini umuyordu. Çölden bir Arap Peygamber

Efendimiz'e gelerek şöyle dedi: Dün gece rüyamda büyük bir çiçeklik gördüm, bu çiçekliğin

ortasında da bir minber vardı; Bu minberin yedi basamağı vardı, daha fazlası yoktu ve ben

seni peygamber olarak bu basamakların sonuncusunda gördüm. Peygamber cevap verdi:

"Gördüğün çiçek tarhı, yedi bin yıl sürecek olan bu dünyadır; ve eğer beni son basamakta

gördüyseniz, bu yedi bin yılın son bin yılında geldiğim içindir ve bu, kıyamet gününün çok

uzak olmadığının bir işaretidir. Yahudiler şöyle dediler: Az önce söylediklerinizin aynısını

Pentateuch'ta da gördük.

_______________________________________________________________

BÖLÜM VI.

QAF DAĞI İLE İLGİLİ SORUNUN CEVABI.

Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: Allah, Kaf dağını yeryüzünün her tarafında yarattı.

Kur'an'da bildirildiği gibi buna dünyanın kazığı denir: "Dağlar kazıktır." (Sur. LXXVIII, ayet 7.)

Bu dünya, Kaf dağının ortasındadır ve parmak yüzüğün ortasında olduğu gibi oradadır. Bu

dağ zümrüt ve mavi renktedir. Hiç kimse bunu başaramaz çünkü bunu başarmak için dört ay

karanlıkta kalmayı gerektirir. Bu dağda güneş yok, ay yok, yıldız yok ve çok mavi.

Gökyüzünde gördüğünüz masmavi rengin, Kaf dağının gökyüzüne yansıyan parlaklığından

kaynaklandığı ve bu renkte ortaya çıktığıdır. Eğer böyle olmasaydı gökyüzü mavi olmazdı.

Dünyada gördüğünüz dağların hepsi Kaf Dağı'na aittir. Bilin ki, eğer Kaf dağı olmasaydı,

bütün yeryüzü durmadan titrerdi ve üzerinde canlılar yaşayamazdı.

_________________________________________________________________________

BÖLÜM VII.

CÂBULQÂ VE CABULSA İLE İLGİLİ SORUNUN CEVABI.

Peygamber Efendimiz, Câbulka ve Câbulsâ hakkında şöyle cevap vermiştir: Bunlar, biri

doğuda, diğeri batıda olmak üzere iki şehirdir; doğuda olanaCâbulka, batıda olana ise

Câbulsâ deriz. Bu şehirler zümrüttendir ve her ikisi de Kaf dağına bağlıdır; her biri on iki bin

fersang uzunluğunda ve on iki bin fersang genişliğindedir. Müminlerin prensi Ebu Talip oğlu

Ali, Hayber'den, Fedek'ten gelen Yahudiler ve Ebu Cehel ve Velid ben Moğaira ile birlikte

gelen Beni Kuraza'dan gelen Yahudilerle birlikte peygamberin huzurundaydı. Peygamberin

söyleyeceği şeyin Pentateuch ve geleneklerle uyuşup uyuşmadığını görmek için. Ali şöyle

dedi: Ey Allah'ın Elçisi, bunlar yaşadığımız dünyada şehirler mi? Peygamberimiz şöyle cevap

verdi: Bu iki şehir karanlıklar içindedir ve Kaf Dağı'na bitişiktir. Ali sordu: O yerde kaç kişi

yaşıyor? Peygamber şöyle buyurdu: Bu şehirlerin her birinin bin kalesi vardır ve bu kalelerin

her birinde her gece orada nöbet tutan bin kişilik bir garnizon vardır. Bir zamanlar nöbet tutan

adamın sırası bir sonraki yıla kadar geri dönmüyor. Ali sordu: Neden bu kadar çok insan

burada nöbet tutmak zorunda? Peygamber şöyle cevap verdi: Çünkü bu taraflarda, bu

kavimlere mensup olan ve Sâris ve Takîl denilen çok sayıda insan vardır; onlar Câbulqâ ve

Câbulsâ'nın düşmanıdırlar. Bu iki şehirle gece gündüz sürekli savaş halindeler ve onlarla

savaşıyorlar; bu insanlar sayesinde bu muhafızlara ve bu nöbetçilere sahibiz. Ebu Tâleb

oğlu Ali sordu: Câbulqâ ve Câbulsâ sakinleri Ademoğullarından mıdır? Peygamber şöyle

cevap verdi: Onlar Adem'i bile tanımıyorlar. Ali sordu: Evlerine şeytan mı girdi? Muhammed

cevap verdi: Onu da tanımıyorlar. Ali sordu: Güneş ve ay onların üzerine mi parlıyor?

Peygamber şöyle cevap verdi: Onlar, güneşi ve ayı Allah'ın yarattığını bile bilmiyorlar. Ali

sordu: Peki nasıl net görüyorlar? Muhammed cevap verdi: Onlara Kaf dağından ışık gelir ve

onların duvarları, taşları ve tozları parlak bir ışık gibidir. Ali sordu: Ey Allah'ın Elçisi, onlar ne

yerler? Muhammed cevap verdi: Topraktan yetişen otlar. Ali sordu: Ne giyiyorlar?

Peygamber şöyle cevap verdi: Bedenlerini elbiseyle örtmeleri gerekmez. Ali cevap verdi:

Yani onlar melek mi? Muhammed cevap verdi: Hayır, ama onların Allah'a olan itaatleri

meleklerinki gibidir. Ali sordu: Çocukları var mı? Peygamber şöyle cevap verdi: "Onlar çocuk

sahibi olmak istemiyorlar, çünkü hepsi erkek ve dişileri yok." Ali sordu: Bunlar seçilmişlerden

mi, yoksa fasıklardan mı? Peygamber şöyle cevap verdi: Onlar dine ve şeriata uydukları ve

İslam'ı savundukları için seçilmişlerdendirler. Mirac gecesinde Cebrail beni cennete

taşıdıktan sonra beni bu insanların yanına götürdü. Onlara İslamcılığı teklif ettim; bana ve

Allah'a inandılar; Üzerlerine kendi milletlerinin bir halifesini kurdum ve onlara İslamcılığı

öğrettim. Cebrail daha sonra beni Târis ve Tâqîl'e, Yecüc ve Mecüc'e götürdü; kafirdiler ve

İslamcılığı kabul etmediler. Sonra Ali sordu: Ey Allah'ın elçisi, insanlardan herhangi biri oraya

ulaşabilir mi? Peygamber cevap verdi: Adamlardan hiçbirinin bu insanların yanına gitmeye

gücü yok, çünkü dört ay karanlıkta yürümek zorunda kalacaklar. Ancak Hud peygamberin

zamanında Aditlerden üç adam kavimlerinden kaçarak Müslüman olmuş, Hud peygambere

iman etmiş ve bu şehirlere gelmiştir. Bazı kimseler, Câbulqâ ve Câbulsâ'nın güneşin battığı

yerin bu tarafında olduğunu iddia ederler. Ayrıca, eğer bu iki şehrin gürültü ve kargaşası

olmasaydı, yeryüzünde yaşayanların güneşin doğuşunu ve batışını duyacağı da söyleniyor:

ama bu doğru değil; ve eğer durum böyle olsaydı, bu iki şehir hakkında dünyada gerçekte

sahip olduğumuzdan daha fazla bilgiye sahip olurduk ve onları çok az kişi ziyaret ederdi.

Bunlar Yecüc ve Me'cuc ve birçok kişinin gördüğü Dsu'l-Karneyn duvarı olarak anılırdı.

Dsu'l-Karneyn'in iki ay karanlıkta kaldığı ve bu iki şehre gitmek istediği de söyleniyor; oraya

ulaşamadı çünkü oraya ulaşmak için karanlıkta iki ay daha yürümek zorunda kalacaktı ve bu

harika bir hikaye. Medine Yahudileri bu hikayeleri duyunca şöyle dediler: Aynı şeyi

Pentateuch'ta da bulduk. Âd kavminden kaçan bu üç adam Câbulka ve Câbulsâ'ya geldiler

ve orada kaldılar. Fîd halkının eziyetlerine maruz kalarak kaçmak istediler; ama yapamadılar

çünkü bu insanların gücü onlardan daha fazlaydı.

_________________________________________________________________________

BÖLÜM VIII.

KULAKLI Ye'cuc ve Me'cuc'a İlişkin Sorunun Cevabı

Yecüc ve Me'cuc kavmi, birine Yecüc, diğerine Me'cuc denilen iki kardeşten geliyordu.

Adem'in oğullarındandırlar. Boyutları son derece küçüktür ve her birinin fil kulağına benzer iki

kulağı vardır.

Göktürk Hükümdarının 1500 Yıllık Mezarından çıkan mezar koruyucusu.

Çok sayıda insan var ve dünyayı kasıp kavurdular. Doğuda, güneşin doğduğu yerde

yaşıyorlar. Ama bizi onlardan ayıran son derece yüksek bir dağ var. Bu dağın öbür

tarafından bu tarafa, ortalığı kasıp kavurmak için geliyorlardı. Bu halklar doğuya doğru daha

fazla ilerleyemediler. Yaşadığımız ülkeye girerken tek yoldan geçiyorlardı, başka yerden

geçemiyorlardı. Yeryüzünde buldukları her şeyi, bitkileri, suyu, ağaçları ve buna benzer

şeyleri yok ettiler, her şeyi yediler;

“…Sevgili (Enlil'in tapınağı) Ekur'u yıkıldığı için, Enlil (intikamı için) neleri yıkacak? (Tanrı Enlil) Guti dağlarına doğru baktı;

Uçsuz bucaksız dağ sıralarını baştan aşağı taradı. İnsan sınıfından sayılmayan, topraktan pay almayan, engel tanımaz Guti,

güdüleri insana, akılları köpeğe, vücutları maymuna benzer (onların), (Enlil) onları dağlardan çıkardı, Çekirge sürüleri gibi

yayıldılar topraklara, Kollarıyla ovalan kaplarlar, onun (Enlil) adına hayvan avlarlar adeta, hiçbir şey kurtulamaz kollarından, hiç

kimse kaçamaz kollarından. Elçiler artık dağ yollarında gözükmez, ulakların gemisi ırmaklardan geçemez…” (Kuhrt, 2013:

73-74). Eskiçağ Önasya Tarihinde Gutiler Okay Pekşen

Eğer bize karşı zafer kazansalardı hepimizi öldürüp yerlerdi. Bu insanların güneşin doğduğu

yere doğru çok sayıda şehirleri ve meskenleri vardır. Güneş doğduğunda hepsi yer altına

iner. Yecüc ve Me'cuc yakınındaki ülkelerde yaşayan adamlar Dsu'l-Karneyn'in dünyayı

dolaştığını duyunca bir bölük toplanıp onun yanına gittiler. Ondan yardım isteyip şöyle

dediler: Sana haraç vereceğiz; Bu görevi üzerinize alın ve Yecüc ve Mecüc ile aramıza bir

duvar örün ki, bu insanlar artık bize galip gelmesinler. Dsu'l-Qarneyn olay yerine giderek

eşyaları inceledi. Daha sonra bu ülkelerin halkından demir ve erimiş pirinç istedi ve bu

insanların Yecüc ve Mecüc'ten kurtarılması için son derece sağlam bir duvar yaptırdı. Yecüc

ve Me'cuc'un hikayesi uzun, Kur'an'dan ayetlerle dolu olup, bu eserde kendi yerinde tam

olarak anlatılacaktır.

________________________________________________________

BÖLÜM IX.

MAĞARA İNSANLARININ TARİHİ İLE İLGİLİ CEVAP.

Mağara insanlarının serüveni Decianus (Decece) adında bir kral zamanında, Efes adlı bir

kentte geçmiştir. Bu olay Meryem oğlu İsa'dan önce yaşandı. Efes'te yaşayanların tümü

sadakatsizdi; sonra Kral Decius'un gözdelerinden yedisi gizlice iman etti. Kaçıp bir mağaraya

sığındılar. Tanrı bu mağarayı kapattı ve onlar üç yüz yıl kadar orada ölü kaldılar. Daha sonra

Tanrı onları hayata döndürdü. Kral Decius döneminde bu mağaraya girdiler ve Meryem oğlu

İsa zamanında yeniden dirildiler. İsa'nın dinine uydular. Bu hikaye uzundur; Kuran'ın Mağara

Suresi olarak adlandırılan bölümünde bulunur. Bu ayette Dsu'l Karneyn'den de söz

edilmektedir: "Dediler ki: Ey Dsu'l-Karneyn, Yecüc ve Mecüc yeryüzünde kargaşa

yaratıyorlar; aralarına bir duvar çekmen şartıyla sana haraç vermemizi mi istiyorsun?” (Sur.

XVIII, 93. ayet) Onun yerine şu hikaye anlatılmıştı; bu eserde yine kendi yerinde bulunacak

ayrı bir hikaye oluşturuyor.

Caius Plautius Decianus, MÖ 329

__________________________________________________________________________________________

BÖLÜM X.

ÇUKUR HALKINA İLİŞKİN SORUNUN CEVABI.

Çukurun bu insanları Naceran'ın sakinleriydi. Artık Naceran, sakinlerinin Musa'ya inandığı bir

şehirdi. Bu ülkede Yusuf adında ve Dsu-nowas lakaplı bir kral vardı. Pek çok konusu olan bir

devdi. Artık Meryem oğlu İsa dünyaya gelmiş ve Allah onu göğe çıkarmıştı. İsa'nın yanında

bulunan havarilerden bir kısmı bu Naceran şehrine gelerek İsa'nın dinini ortaya koydular ve

orada yaşayanlara şöyle dediler: Musa'nın dini neshedilmiştir; Başka bir peygamber geldi:

Adı İsa'dır; artık İsa'ya inanmalısınız ve dinini ve Musa'nın yasasını bırakmalısınız; onlar da

onlara İsa'nın harika işlerini bildirdiler. Naceran'ın bu sakinleri iman edip İsa'nın dinini

benimsediler. Dsu-nowâs'ın yakın saray mensuplarından iki veya üçü Nacerân'daydı. O

şehrin sakinleri onları alıp şöyle dediler: Dinimize girin, yoksa sizi öldürürüz. Saraylılar bunu

istemedi, Nacerân halkı onları öldürdü. Bu haber krala ulaştı; elli bin adamla yola çıktı ve

Naceran'a ulaştı. Bu şehrin etrafına hendekler kazdılar ve içine ateş attılar. Bunun üzerine

kral, Naceran halkını alıp bu hendeklerin kenarına getirmiş ve şöyle buyurdu: "İsa'nın dinini

bırakın, yoksa sizi ateşe atarız , ateş, magmatik madde ile donatılmış, öldürülmüştür” (Sur.

LXXXV, ayet, 4.) Bu hikaye uzundur ve bu eserde de aktarılacaktır.

_________________________________________________________________

BÖLÜM XI

PEYGAMBERLER TARİHİ İLE İLGİLİ CEVAP.

Bu soruya gelince : "Allah'ın yeryüzünde kaç peygamberi vardı? Bunlardan kaçı elçi

niteliğindeydi? Dualarla kaç peygamber ölülerden diriltildi ve bu şekilde dirilen insanlar

kimlerdi?" diye cevap verdi Peygamberimiz. : Allah'ın yüz yirmi dört bin peygamberi vardı ve

bunlardan üç yüz on üçü elçiydi ve Cebrail'i gördü ve ondan Allah'ın âyetlerini aldı. Bu

elçilerin ilki Adem, sonuncusu ise Muhammed'dir. Bu peygamberler arasında Süryanice

konuşan dört peygamber vardı: Adem; Adem oğlu Şit; Nuh ve İdris. Araplardan Arapça

konuşan dört peygamber vardı; bunlar şunlardı: Hud, Sâlih, Şo'ayb ve Mahomet (soru geçmiş

tarihlerdeki ve Muhammed'e kadar ki peygamberler, Mahmud?). Ölüleri dualarıyla diriltenlerden biri de

Musa'ydı ve dirilttiği ilk ölü, İsrailoğulları arasında ölü bulunan bu adamdı; (Soruyu doğru anlayalım

:Dualarla kaç peygamber ölülerden diriltildi ve bu şekilde dirilen insanlar kimlerdi?) ve onu kimin öldürdüğünü

kimse bilmiyordu. Musa dedi ki: Allah sana bir boğayı öldürmeni ve o adam konuşana kadar

kuyruğuyla vücuduna dokunmanı emrediyor. Çünkü bu eylem İsrailoğullarına acı veriyordu

ve hayat onlara ağır geliyordu. Sonra Musa dua etti ve boğanın kuyruğuyla ölü adama

dokundular. Bu ölü adam konuştu ve şöyle dedi: Beni falanca öldürdü. Musa bu katili alıp

misilleme cezasına çarptırdı. Böylece İsrailoğulları bu cinayetin yol açtığı acı ve çekişmeden

kurtuldu. Bu hikaye uzundur; Musa kıssasının tamamıyla birlikte anlatılacaktır. Musa'nın

dualarıyla hayata dönen yetmiş kişi daha vardı. Bunlar Tanrı'nın huzuruna çıkmak için

Musa'yla birlikte giden adamlardı. Musa Allah'la konuştuğunda, Kuran'da "Allah Musa'yla

konuştu" (IV, 162. ayet) ifadesiyle, beyaz bir bulut Musa'nın çevresine indi ve Allah ona

masalar üzerinde Pentateuk'u gönderdi. Şimdi bu yetmiş adam dediler ki: Biz Allah'ı görmek

istiyoruz. Aynı anda gökten şimşek indi ve üzerlerine düştü. Kur'an'da bildirildiği gibi hepsi

yakılarak yerle bir edildi: "Hani sen demiştin ki: Ey Musa, sen bize Allah'ı açık bir şekilde

göstermedikçe sana inanmayacağız, üzerine yıldırım düştü ve sen de gördün." (Sur. II, 52.

ayet) Musa bu yetmiş adama baktı: hepsi ölmüştü. Şöyle haykırdı: "Ya Rabbi, isteseydin

onları daha önce yok ederdin." (Sure VII, 154. ayet) Artık Musa biliyordu ve kavimleri

buzağıyı sevdiği için Allah'ın onları yok ettiğini düşünüyordu. Bu nedenle şöyle haykırdı: Ya

Rabbi, eğer onları yok etmek isteseydin, bunu daha önce yapardın ve beni de aynı azaba

kaptırırdın. Eğer halk altın buzağıya tapıyorsa bu, bu adamların suçu mudur? Rabbim onları

dirilt. Allah, Musa'nın duasını işitmiş ve bu yetmiş kişiyi diriltmiştir. Kuran'da şöyle bildirilir:

"Sonra şükredesiniz diye sizi dirilttik. (Sure II, 53. ayet) Bu olay Hz. Musa. Aynı şey Meryem

oğlu İsa zamanında da tekrarlandı. Ölen insanlar onun dualarıyla hayata döndürülürdü.

İsa'nın duaları aracılığıyla dirilen ilk insan Nuh'un oğlu Sam'dı. İşte bu olayın nedeni. İsa,

"Ben Tanrı'nın peygamberiyim" dediğinde, kendisinden misyonunu doğrulayan mucizeler

istendi. İsa cevap verdi: Şüphesiz ben size Rabbinizden bir mucize ile geldim. Ölüleri

dirilteceğim, doğuştan kör olanların görme yetisini geri getireceğim ve onları doğal hallerine

kavuşturacağım. Ayrıca rahimde kapılmış olan cüzzam hastalığını da iyileştireceğim. (Sur.

III, 48. ayet) Nitekim İsa ölüleri diriltmiş, topraktan kuş şeklinde bir şey yapmış, sonra da bu

kuşun üzerine üflemiştir. İsa şöyle dedi: Bunu ve bu şekilde yapacağım. Adamlar, "Gelin de

onun sözlerini kanıtlayalım" dediler; İsa'ya dediler: Bu kuşa bir can ver. İsa küçük bir toprak

alıp onu kuş şekline soktu; sonra Allah'a dua etti. Tanrı onun duasını duydu; Allah'ın emriyle

uçan kuş haline gelen bu kuşa bir ruh göndermiştir. Bu kuşun gece uçan ve yarasa adı

verilen kuşla aynı olduğu rivayet edilir. Adamlar bunu görünce bağırdılar: Bu bir sihirbazdır.

İsa onlara şöyle cevap verdi: Eğer isterseniz dua edip uzun süredir ölü olan bir adamı

diriltebilirim. Bu adamların hepsi aynı görüşteydi ve şöyle dediler: Yıllardır ölü olan bir adamı

aramalıyız ki, eğer İsa onu diriltebilirse, onun Tanrı'nın bir peygamberi olduğunu ve doğru

olduğunu bilelim. Artık Nuh'un oğlu Sam'dan daha uzun süre ölen kimse yok; diriltmesi

gereken kişi bu. Sonra kararlarını İsa'ya anlattılar. İsa sordu: Nuh'un oğlu Sam'ın mezarı

nerede? Ona şöyle cevap verdiler: Falanca yerde. İsa çok sayıda insanı bir araya topladı ve

mucizeyi gerçekleştireceği zamanı belirledi, böylece herkes belirlenen yerde olacaktı. Sam'ın

mezarının önünde büyük bir kalabalık toplandı. Daha sonra İsa görkemle öne çıkıp dua etti.

Tanrı onun duasını yanıtladı. İsa yüksek sesle haykırdı ve şöyle dedi: Ey Nuh'un oğlu Sam,

Tanrı'nın izniyle kalk. Aynı anda mezar biraz açıldı ve Şem başını mezardan dışarı çıkardı.

Şem'in saçları ve sakalı pamuk gibi beyazlamıştı. İsa, "Ey Nuh'un oğlu Şem" sözlerini

söylediğinde Şem cevap verdi: Benden ne istiyorsun, ey Tanrı'nın Ruhu (Muhammed İsa'nın ,Allah'ın

ruhu olduğunu kabul etmiş görülmekte)? İsa ona sordu: Sen kimsin? Cevap verdi: Ben Nuh'un oğlu

Şem'im. İsa ekledi! Peki ben kimim? Şem cevap verdi: Sen Allah'ın peygamberisin. İsa ona

şöyle dedi: Soru Şem, saçların neden beyaz? Sen öldüğünde ne mahvolanlar arasında ne

de erkekler arasında ne beyaz saç ne de beyaz sakal vardı ve beyaz saç ve sakal yalnızca

İbrahim'in zamanında ortaya çıktı. Şem cevap verdi: Ey Allah'ın ruhu (bingo), olay senin

söylediğin gibidir; Ey Allah'ın peygamberi, siyah saçlarım ve sakallarım vardı; ama sen beni

çağırdığında, uyandırılmakta olduğum için kıyamet gününün geldiğini düşündüm; Kıyamet

gününün korkusu ve dehşetinden saçlarım gördüğünüz gibi beyazladı. Sonra İsa Şem'e

şöyle dedi: Tanrı'dan sana yeni bir yaşam vermesini, günlerinin sayısını ikinci kez

tamamlamasını ve bu dünyada yeniden yaşamanı istememi ister misin? Şem cevap verdi:

Ey Tanrı'nın Ruhu, hâlâ can kaybının acısını yaşamak zorunda kalacağım için, şu ana kadar

işgal ettiğim yere geri dönebilmem için Tanrı'ya dua etmeni tercih ederim. İkinci kez can

kaybının acısına dayanamadım çünkü bu kayıp çok acıdır. İsa dua etti, Sam mezarına geri

döndü ve mezar eski durumuna geri döndü, böylece içinden hiçbir şey çıkmadığı kesinleşmiş

olacaktı. Orada bulunanların hepsi bu mucizeyi gördü ve birçok kişi İsa'ya iman etti. Diğer

insanlar Daniel'in günlerinde ve onun duaları sayesinde dirildiler. Bunlar, Allah'ın haklarında

şöyle dediği adamlardı: Binlercesi ölüm korkusu vb. nedeniyle yurtlarından çıkanları

görmedin mi?" (Sur. II, ayetler 24.) Bu olayın nedeni, orada bir salgın baş gösterdiği için

ölümün şehirlerini harap etmesiydi. Bu hastalıktan çok sayıda insan öldü. O zaman bu

şehirde yaşayanlar şöyle dediler: Bu bulaşıcı hastalıktan kaçıp bu şehri terk etmeliyiz. Birkaç

bin adam vardı. Nihayet şehri terk edip fersah kıldıklarında ölüm onları vurdu ve bu

kalabalığın hepsi aynı yerde öldü. Diğer ülkelerden gelen erkekler bu ölüleri mezara koymak

istediler; Cesetlerin çokluğu nedeniyle bunu yapamadılar. Bu adamlar güçlerini birleştirerek

çalıştılar ve cesetlerin etrafına duvar ördüler. Yıllar geçti, güneşin sıcağı ve soğuğu bu

cesetlere çarptı ve hepsi toza dönüştü. Bundan bin yıl sonra Tanrı Daniel peygamberi

gönderdi. Daniel bahsettiğimiz duvara vardığında tüm bu hikaye karşısında hayrete düştü ve

Tanrı'ya dua etti. Tanrı onun duasını duydu ve bu dünyada yeniden yaşayan bu adamların

hepsini diriltti. Onların torunları çoğaldı ve hayatlarının sonuna kadar çocuklarının çocuklarını

gördüler ve tekrar öldüler. Bugün bu insanların soyundan gelen tüm insanların vücut yağları,

ceset kokusu yaymaktadır. Bu kokuya sahip olanlarda, Daniel'in dualarıyla hayata geri

çağrılan bu adamların çocuklarını tanıyabiliyoruz.

__________________________________________________________________

BÖLÜM XII.

RUH İLE İLGİLİ SORUNUN CEVABI.

Peygamber bu konu hakkında tekrar konuştu; çünkü Cebrail ona bir ayet getirmişti ve o da

ona şöyle demişti: Ey Muhammed, onlara cevap ver ve onlara de ki: "Sana Ruh hakkında

sorular soracaklar; de ki: Ruh, Allah'tan gelen sayılı şeylerdendir." efendim vb.'' (Sur. XVII,

87. ayet) Bu şu anlama gelir: Seni Ruh hakkında sorguya çekecekler; onlara cevap verin:

Ruh beni ilgilendiren şeyler arasında değil; bu, Tanrı'yı ilgilendiren şeylerden biridir ve şu ana

kadar Tanrı bana bu konuda hiçbir şey bildirmedi.

_______________________________________________________________________

BÖLÜM XIII.

YUMUŞAK OLUŞAN DEMİRLE İLGİLİ SORUNUN CEVABI [ VE PİRİNÇ ÇEŞMEYLE İLGİLİ

SORUNUN CEVABI].

Bil ki, Davud'un elinde demir mum gibi yumuşamıştı ve o, onu ateşte kızdırmadan onunla

dilediğini yapmıştı. Şu anda dünyada bulunan ve hiçbir kusuru bulunmayan zırha, Kur'an'da

"Demiri de yumuşattık" denildiği için Davud'un zırhı denilmiştir. XXXIV, 10. ayet.) Şimdi

Arapçada kusursuz, eki ve kusuru olmayan her türlü zırha sabiğ denir. Erimiş ve akan pirinç

ise Arapça'da aynu'l-kıtr olarak anılır. Tanrı bu akan pirinç çeşmeyi yalnızca Süleyman'a

verdi. Kur'an'da şöyle okuyoruz: "Onun için pirinçten bir çeşme akıttık vs." (Sur. XXXIV, ayet

11.) Süleyman, Periler ve Devler'in yanı sıra adamları da topladı ve onlardan bu akıcı

pirinçten kendisi için kıyamete kadar ayakta kalacak bir anıt inşa etmelerini istedi. Hepsi

birlikte müzakere etti ve hepsi aynı fikirdeydi; Süleyman'a dediler: Bu akan bakırdan sana

büyük bir şehir inşa etmeliyiz; on iki mil uzunluğunda ve on iki mil genişliğinde olacak. Bu

pirinç, seçilen yere, erkeklerin geçemeyeceği bir yere nakledilmek zorunda kalacak; çünkü

aksi takdirde hileye başvurup binayı yok ederlerdi. Bu şehri, elinizdeki tüm hazinelerin ve

kitapların deposu haline getirmeniz gerekecek. Artık Endülüs diye bir şehrin var olduğu ve bu

Endülüs şehrinin, hiçbir canlının başını ve sonunu bilmediği bir çölün ötesinde olduğu

söyleniyor. İnsanlar oradan geçemez ve hiçbir canlı buraya ulaşamaz. Solomon, Dev'lere

akan pirinç çeşmesini Endülüs'ün ötesine yirmi günlük bir yolculuğa taşımalarını emretti.

Daha önce de söylediğimiz gibi orada bir şehir kurdular. Büyük bir şehirdi. Dev'ler oraya

yeraltına bir kapı yaptılar ve bir de tılsım yaptılar, böylece kimse oraya giden yolu

bulamayacaktı. Adamların hiçbiri buraya gidemedi çünkü bu çölde yiyecek, içecek, su, ot

yoktu ve kimse buranın şehrin neresinde olduğunu bilmiyordu. Abdülmelik ben Mervân

zamanına kadar kimsenin oraya gitmeye niyeti yoktu. Bir gün Abdülmelik'in teğmeni olan

Musa ben Noçair bu pirinç şehrinin tarihini anlattı. Mağrip'te ve bütün Endülüs ülkesi onun

hakimiyeti altındayken Abdülmelik ona içeriği aşağıdaki gibi olan bir mektup gönderdi :

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla!

Endülüs'ün bir çölünde, on mil uzunluğunda ve genişliğinde pirinçten bir şehrin bulunduğunu

ve içinde Süleyman'ın (a.s.) hazinelerinin ve kitaplarının bulunduğunu öğrendim. Bu mektup

size ulaştığında, ordunuzla birlikte bu çölde bulunan bu şehre, kanuna ve yanınızdaki tüm

prenslere ve askerlere doğru yola çıkana kadar onu elinizden çıkarmayın.

ENDÜLÜS

İslâm hâkimiyetindeki İspanya.

Müellif: MEHMET ÖZDEMİR

Araplar tarafından İspanya için kullanılan ve ülkeden tamamen çıkarılmalarından sonra İspanyolca’ya Andalucia şeklinde ve

önceleri yalnız “müslüman İspanyası” anlamında geçen Endülüs (Endelüs) kelimesinin kökeni kesin biçimde tesbit edilebilmiş

değildir. Bugün genellikle, Hispania karşılığı olarak ilk defa fetihten sonra 98 (716) yılında basılmış bir sikke üzerinde görülen

ismin, V. yüzyılda Kuzey Afrika’ya geçmeden önce on sekiz yıl kadar İspanya’nın güneyinde kalan Vandallar’ın (Vandalus)

adından türetilmiş olabileceği (Vandalicia [Vandal ülkesi]) kabul edilmektedir (E. Lévi-Provençal, Espana musulmaña, IV, 45).

Müslümanlar başlangıçta Endülüs ismini, bir süre ellerinde tuttukları Fransa’nın güneyindeki Septimania bölgesi dahil

İspanya’da yönetimleri altına aldıkları toprakların tamamı için kullandılar.

Doğum Muhammed bin Abdullah (Arapça: مد َّح َم ُن ِهللا عبد َب ( y. 570 Mekke, Hicaz, Arabistan (günümüzde Suudi Arabistan)

Ölüm 8 Haziran 632 (61–62 yaşlarında) Medine, Hicaz, İslam Devleti (günümüzde Suudi Arabistan)

Ölüm sebebi : Kalp diyorlar

Ölüm 8 Haziran 632 Mektup (685-705) Peygamber döneminde endülüs var mıydı?

ABDÜLMELİK b. MERVÂN

عبد الملك بن مروان

Ebü’l-Velîd Abdülmelik b. Mervân b. el-Hakem (ö. 86/705)

Emevî halifesi (685-705).

Musa-ben-Noçayr ve onun bin atlısı şehrin yakınlarına varıncaya kadar kırk gün yürüdü.

Oraya ulaşmaları için sadece beş mil kala, daha önce hiç görmedikleri bir şeyi, çok tuhaf ve

korkutucu bir şeyi uzaktan gördüler. Karanlık bir gecede bu şey güneşin, ayın ve

yıldızlarınkine benzer bir parıltı yayar. Musa'nın askerleri korku içinde bu şehrin yakınlarına

kadar ilerlediler. Etrafında dolaştılar ve girecek hiçbir yer bulamadılar. Duvarlar o kadar

yüksekti ki hiçbir yaratık onlara tırmanamazdı. Şaşkınlığa kapılan Musa ve ordusu ne

yapacaklarını bilemeden burada kaldılar, düşünüp tartmaya başlasalar da bunun kendilerine

bir faydası olmadı, çare bulamadılar. Sonra Musa ordusuna şöyle dedi: İşimizi

gerçekleştirmek için hangi hileyi kullanacağız? Bir haberci şu sözleri söyledi: Sizden kim bu

duvara tırmanırsa veya siperlerine ulaşırsa ve bu şehirden bir haber getirirse, benden kendi

servetimden alınan yüz bin dirhem alacaktır. Bir adam bu teklifi kabul etti ve Musa'ya şöyle

dedi: Ben yukarı çıkıp sana haber getireceğim. Askerler deve sürüleri ve at eyerlerinden bir

yığın oluşturup bunları üst üste yerleştirdiler. Çölden odun getirip eyerlerin ve eyerlerin altına

yerleştirdiler. Ayrıca halatlar getirdiler, her şeyi birbirine bağladılar ve bir halatın ucunu

siperlerin üzerine atmak için yeteneklerini kullandılar. Daha sonra bu adama Bismillah

formülünü söylediler ve şunu eklediler: Artık bu senin işin, yukarı çık. Bu adam adresini

kullanıp üst kata çıktı. Siperlerin sonuna vardığında arkadaşlarına gülen bir surat yaptı,

yüksek sesle gülmeye başladı, duvarların diğer tarafına koştu ve ortadan kayboldu. Orada

bulunanların hiçbiri ondan bir daha haber alamadı. Başka bir adama da yukarı çıkabilmesi

için yüz bin dirhem daha teklif edildi. Bu adam siperlerin sonuna ulaştığında ilkinin aynısını

yaptı. Diğer üç adama da yüz bin dirhem teklif edildi; Bu parayı kabul eden biri vardı ve şöyle

dedi: Ayağıma bir ip bağlayın. Bu adamın ayağına ip bağladılar ve şöyle dediler: Diğer tarafa

geçmek istediğinde ipi çekeriz ki bu tarafa düşsün. Bu adam siperlerin sonuna varıp diğer

tarafa inmek istediğinde, Musa ve arkadaşları, adamın kendi yanlarına düşmesi için ipi

çektiler. Halat, bir şeyin bıçakla şiddetle kesilmesiyle aynı şekilde koptu. Adam siperlerin

diğer tarafına düştü, diğerleri gibi yüksek sesle güldü ve ortadan kayboldu. Bu üç adam yüz

bin dinar sahibi olma hırsıyla bu yola sapınca, kimse gelmek istemedi. Merwan oğlu

Abdülmelik'in teğmeni Musa da yanındaki askerler gibi şaşkına döndü. Kimse ona ne öğüt

verebilir, ne de bir hile önerebilirdi. Bu nedenle Musa, geri adım atmaya karar verdi ve

arkadaşlarına şöyle dedi: En azından bu şehrin her tarafına bakın, olağanüstü bir şey

keşfedecek misiniz diye bakın.

Duvara kazınmış şu ayetler dışında hiçbir şey bulamadılar:

Ey gücüne ve ömrünün uzunluğuna güvenen, bil ki dünyada hiç kimse sonsuza kadar kalmaz. Eğer dünyada herhangi bir kişi

büyük zenginliğe, çok sayıda orduya, bilgi ve güce sahip olsaydı, Davut oğlu Süleyman asla ölmezdi. Bilin ki ben Davud oğlu

Süleyman'ım; Tanrı'dan akan pirinçten bir çeşme istedim ve Tanrı onu bana verdi. Bu kaleyi Dev'ler ve Genie'ler tarafından bu

yerde inşa ettirdim. Yapımında kullanılan tuğlaları pirinçten yaptırdım. Bu akan pirincin bu kalenin ortasına akmasını sağladım

ve yeryüzünün değerli taşlarının, hazinelerinin buraya getirilmesini sağladım. Kıyamete kadar ayakta kalsın diye bu kaleyi

yaptırdım; ama onu yapanların hepsi yerin altında toza dönüştü. Ey zamanla buralara gelecek ve buradaki kaleyi görecek olan

sizler, bilin ki dünya imparatorluğu kimsesiz kalmaz. İmparatorluk Tanrı'ya aittir; Vermek ve almak ona kalmıştır. Bu örnekten

yararlanın ve eylemlerinizi buna uygun hale getirin.

_________________________________________________________________

BÖLÜM XIV.

MUHAMMED'İN ALLAH'A EŞİT OLMAK İSTEYEN VE CENNETİ KURAN İNSAN

HAKKINDAKİ SORUYA CEVAPLARI

Bilin ki bu adam, doğudan batıya bütün kainatın sahibi olan Ad oğlu Şeddad'dı. Bütün krallar

ona tabiydi. Artık Tanrı'ya eşit olmak istiyordu ve gerçek cennete benzer bir cennet inşa etti.

Peygamberimizin bu soruya verdiği cevap şöyledir: Bu kralın adı Amalek oğlu Âd oğlu

Şeddad idi. Kur'an'da şöyle bildirilir: "Rabbinin, orada yaşayan Adîler'e nasıl davrandığını

görmedin mi? Yeryüzünde yapılmamış sütunlarla süslenmiş İrem'in mi?" (Sur. XXXIX, ayetler

5-7.) Bu Şeddâd, Âd kavmindendi ama Adîlerin hiçbiri güç ve boy bakımından ona denk

değildi. Hiç kimse onların inşa ettiği gibi binalar inşa edemezdi. Şimdi bu Şeddad sadakatsiz

oldu ve insanlar arasına dinsizliği getirdi ve şöyle dedi: Ben Tanrı'yı tanımıyorum. Tanrı, Hud

peygamberi Şeddad'a gönderdi. Hud onu Allah'a çağırdı ve ona şöyle dedi: Allah'a inanın ki,

sizi cennete koysun. Şeddad ona sordu: Cennet nedir? Hud bunu ona anlattı. Sonra Şeddad

Hud'a şöyle dedi: Eğer Tanrın böyle bir cennetle övünüyorsa, ben de yeryüzünde çok daha

güzel ve daha mükemmel bir cennet yaratacağım. Şunu ekledi: Bir teğmenim var ve onu

senin Tanrına karşı savaşa getireceğim. Amalek oğlu Ad oğlu bu Şeddad'ın yanında çok

uzun boylu bir dev vardı. Allah yeryüzünde kendisinden daha üstün kimseyi yaratmamıştı.

Adı Og'du. Bu Og, boyut olarak çok geride bıraktığı Ad'ın çocukları arasında değildi. Adem'in

çocuklarından biriydi. Ancak Allah onu başı bulutlara değecek şekilde yaratmıştı ve o kadar

uzundu ki, uzanıp denizden bir balık aldı ve onu kızarıncaya kadar güneş diskine doğru

kaldırdı ve sonra yedi. Peygamber'in Seferleri Tarihi'nde, Nuh tufanı sırasında suyun tüm

evreni kapladığı ve dünyanın en büyüğü ve en yüksekinden kırk arşın yükseldiği sırada

sadece Og'un dizine kadar ulaştığı anlatılmaktadır. Artık bilin ki bu devin ömrü üç bin altı yüz

yıldı. Ayrıca bu Og'un babamız Adem hayattayken annesinin rahminden çıktığı ve yaşamının

Musa zamanına kadar devam ettiği de söylenmektedir. Musa Mısır'dan çıktığında, sayısı üç

yüz elli bin olan tüm İsrailoğullarıyla birlikte Og'a karşı savaşmaya gitti. Og, Musa'yı ve İsrail

çocuklarını duyunca öne çıktı; olağanüstü kuvvetinin etkisiyle Musa'nın ordusunun alanı

kadar yer kaplayan bir dağı söküp başına koydu ve Musa ile ordusunun üzerine atıp onları

ezmek istedi. Ben-'Onk lakaplı Og, bu dağı başına yerleştirip getirdiğinde, bu haberi duyan

Musa dualarını Tanrı'ya yöneltti. Tanrı bunları duydu ve bir kuşa bu dağın zirvesine

konmasını, gagasıyla orada bir delik açmasını ve devin boynuna bir kolye gibi düşmesini

emretti. Og buna hayran kaldı ve bu dağ boynuna düştüğü için ona Og ben-Onk, yani

boynundaki Og adı verildi. Cebrail daha sonra Musa'nın yanına geldi, ona bu olayı anlattı ve

ona şöyle dedi: Git ve Og ben-Onk ile savaş, git, çünkü ona karşı zafer kazanacaksın ve onu

öldüreceksin. Musa asasını alıp gitti. Og'un yanına vardığında onu yukarıda tanımladığımız

durumda, uzun boyu ve olağanüstü gücüyle donatılmış halde buldu. Musa'nın asasının on

arşın yüksekliğinde olduğu rivayet edilir. Musa'nın boyu on arşındı; yerden yirmi arşın

yükseğe sıçradı ve Og ben-Onk'un topuğuna ulaşan asasını fırlattı. Musa'nın asası son

derece ağırdı ve peygamberler güçlüydü. Musa asasını fırlattığında Og ben-Onk dağın

verdiği yorgunluktan düşerek öldü. Og ben-Onk'un ölümünün üzerinden uzun yıllar geçmişti

ki, Pers kralları Cosroes (Kiros?), Fırat Nehri üzerinde bir köprü inşa etmek istediler. Bu amaca

uygun ağaç bulunamadı. Daha sonra elli araba yapıldı ve bunlar, Og ben-Onk'un

kaburgalarına tutturulmuş dişleri güçlü ve sağlam boğalar aracılığıyla taşıdılar; bu kaburgalar

Bağdat'a nakledildi ve bunlardan bir köprü yapıldı. İnsanlar beş yüz yıl boyunca kimse başka

bir köprüye ya da tekneye ihtiyaç duymadan bu köprünün üzerinden geçince, Og sahili bu

amaca hizmet ettiği ve aynı yerde kaldığı sürece herkes krallara şikayette bulundu. Pers

İmparatorluğu'nda köprü olarak insan kemiği kullanılmıştı: Daha sonra bu kemik kaldırıldı ve

şu anda var olan tuğla köprü inşa edildi. Şimdi, bahsettiğimiz savaştan önce, Ad oğlu

Şeddâd'ın, Og ben-Onk'u tüm Ad halkının başına vekil olarak atadığı bildiriliyor. Hepsi birlikte

Allah'a isyan ettiğinde Şeddad, Og ben-Onk'u huzuruna çağırdı ve Hud peygambere şöyle

dedi: Bu benim teğmenim, sana ve Tanrına karşı savaşacak olan odur. Hud cevapladı:

Talihsiz! Cehennem azabından korkmuyor musun, cenneti umut etmiyor musun? Şeddâd

cevap verdi: Kendime bir cennet yapacağım; ve kendisine adamlar, ustalar ve işçiler

getirecek kişileri görevlendirdi. Her ustanın emrine bin işçi verdi. Ustaların sayısı bindi.

Evrende artık yoktu. Şeddâd onlara arazisi en düzgün, suyu ve havası en hoş olan bir yer

aramalarını emretti. Bu bin usta, İrem adını verdikleri ve hoşlarına giden bir yer buldular.

Şeddad onlara, on iki mil uzunluğunda ve on iki mil genişliğinde verdikleri bu cenneti inşa

etmeye başlamalarını emretti. Şeddâd daha sonra dünyanın neresinde kral, şehzadeler,

teğmenler, bakanlar, valiler, kendisine bağlı olan kişiler ve Olwân oğlu Dhohâk, oğlu Velîd

gibi sahip olduğu teğmenlere bir mektup yazdı. ar-Riyân, Olwân oğlu Ghânem (Cehennem?) ve

diğerlerinin altınını, gümüşünü, değerli taşlarını, incilerini, yakutlarını, topazını, aloe ağacını,

miskini, amberini, safranı ve buna benzer şeyleri alıp götürmeleri için Dünyada bulunanları

doğudan batıya, bunlara sahip olan herkese ve tüm bu malzemeleri kendisine

gönderdiklerini söyledi. İşler öyle bir noktaya geldi ki, bu krallıkta bir devenin çöpleriyle

birlikte bir dirhem gümüş karşılığında açık artırmaya çıkarıldığı söyleniyor. Hiç kimsenin bu

dirhemi yoktu ve bu deve ve bu tahtırevanın bedelini satın almak için veremezdi. İşte o

sıralarda ölünün ağzına bir dirhem konulduğu biliniyordu; Bu dirhem yerinde mi diye gittik ve

bu ölünün türbesini açtık: Bu dirhemi aldık, verdik ki Şeddâd bunu duvarları altın tuğlalardan

olan bu cennetin inşasında kullansın, gümüş tuğlalar ve yakuttan yapılmış tüm siperler. Bu

cennette şarap, süt, su ve bal ırmakları akıyordu. Şeddâd, bu derelerin ortasına taş yerine

inci ve yakut, kum yerine de misk ve safran koymuş; kıyılarına tamamı altın ve gümüşten,

yaprakları altından ağaçlar ve değerli taşlarla kaplı gümüşten çiçekler dikti. Bu cennette genç

kız ve erkek çocuklarını yerleştirdiği saraylar inşa etti. Bu cennetin tamamlanması için yedi

yüz yıl geçti. Fakat Şeddâd orayı hiç görmemişti ve Hud Peygamber'e şöyle dedi: Sana söz

veriyorum, tamamlanınca cennetimi görmeye gideceğim. Houd cevap verdi: Ey talihsiz

adam! Tanrı'dan korkmuyor musun ve bu tür sözlerle kendini kandırmaya izin vermiyor

musun? Şeddad, Hud'un da da konuşmalarını umursamadı ve yüz bin adamla birlikte

cennetini görmek için yola çıktı. Bu cennetin bulunduğu yerin yakınına vardıklarında, bu

Aditlerin Tanrı tarafından kendilerine getirdiği korkunç azap onlara ulaştı. Hepsini yok eden

bir kasırgaydı. Bu kasırga, bir dağın üzerinde duran bir bulutun içinden çıktı ve içinde ilahi

azap olduğu için rengi siyahtı. Kuran'da şöyle deniyor: "Aditler, Tanrı'nın art arda yedi gece

ve sekiz gün boyunca üzerlerine gönderdiği gürültülü ve korkunç bir kasırga tarafından yok

edildi: o zaman adamları içeride içi boş palmiye gövdeleri gibi yerde yatanları görürdünüz;

ama sadece bir tane mi görürdünüz? kurtarıldı mı? "(Sur. LXIX, ayetler. 6-8.) Çarçar [Kuran

metninde geçen | her zaman korkunç şiddete sahip bir rüzgar anlamına gelir. Bu, Tanrı'nın

Aditlere karşı kirlenmesini sağlayan rüzgardı. Şeddad'la birlikte cennetini görmeye gelen yüz

bin kişiyi ve usta, işçi ve müfettiş olan yüz bin kişiyi ele geçirdi ve hepsini yok etti.

Scheddâde ve beraberindekiler bu cenneti göremediler; ve Şeddad'dan beri hiçbir yaratık

onu göremedi. Bunun üzerine Yahudiler şöyle dediler: Sen hakikate göre konuştun, ey

Muhammed, aynı şeyleri Pentateuch'ta da gördük. Harb oğlu Ebu Süfyan oğlu Muaviye

zamanında, Kılâbe oğlu Abdullah adında bir adam varmış; Bu adam bir devesini kaybetmişti

ve onu aramaya çıktı. Aniden Şeddad cennetine geldi, bu cennetin ne olduğunu bilmeden;

delirdiğini düşünüyordu. Daha sonra misk ve kehribar gibi değerli taşları aldı ve itiraz

etmeden onları çıkardı. Yeteneği onun burayı terk etmesini sağladı; şehre varıp Muaviye'nin

huzuruna çıktı ve Şeddâd cennetinden getirdiklerini onun önüne koydu. Bütün bu maddeler

ilk hallerini kaybetmişti ve ne olduklarını bilmiyorduk. Altın veya gümüşten bir şey. Değerli

taşlar ve diğer tüm malzemeler değiştirilmişti. Ateşe verildiklerinde misk kokusu çıktı; o

zaman bunların misk olduğu biliniyordu. Daha sonra aynı adama, gidip bu cennetten orada

bulduğu her şeyi geri getirmesi için bir ordu verildi. Gittiler ve ne kadar arasalar da onu

bulamadılar. Hadramut kadılarından Şaybânî Handzala'nın oğlu Daghfal hakkında şunlar

söyleniyor. Şimdi Hadhramaut Arabistan'da bulunan büyük bir şehir. Bahsettiğimiz ordu

Scheddâd cennetini arayıp hiçbir iz bulamayınca, Hadramut kadısı olan bu Daghfal şöyle

dedi: Babamdan Hadramut yakınlarında, Hadramut'un sınırında olduğunu öğrendiğimde

henüz çocuktum. Denizde kapısı büyük bir balığın kaburga kemiği olan bir mağara vardır.

Şeddad'ın cesedi burada. (Hadramut denilen bölge Harput bölgesi olabilir.İspanya'da başlayan yalancı cennet bir

anda yemen veya harput'a dönüştürüldü, bu durumda orjinal belgeye dikkatlice bakmak gerekir.) Şeddad cennetini

arayan adamlar ışık alarak bu mağaraya doğru yürüdüler. Işıkları söndü, şaşkın kaldılar;

Ancak büyük denizin kenarından bir ışık gelinceye kadar ilerlemeye devam ettiler. Sonra

kayaya oyulmuş, genişliği yüz arşın ve uzunluğu yüz arşın olan bir eve geldiler. Bu evde bir

tür taş taht ve bütün evi dolduracak büyüklükte bir adam gördüler. Bu adam sırtüstü yatırıldı.

Tahtın çevresinde büyük miktarda altın ve gümüş gibi değerli taşlar vardı ve bu adama altınla

işlenmiş yetmiş elbise giydirmişlerdi. Şeddad cennetini arayan insanlar bu malzemelere el

atınca toza dönüştüler ve içerdikleri değerli taşlar ve gümüşler yere düştü. Aynı kişiler, bu ölü

adamın yatağının üzerinde, taş üzerine geleneksel olarak kazındığı gibi karakterlerin

kazındığı altın bir masa gördüler. Bu masayı alıp, girdikleri geçitten geçerek evden çıkmak

istediler. Tasarımlarını gerçekleştiremediler; sonra geri dönüp gün ışığının geldiği yere doğru

ilerlediler ve orada, üzerinde şu ayetlerin yazılı olduğu bu masayı incelediler:

Ey ömrünün uzunluğuna, cesaretine ve kuvvetine güvenen ve mallarının çokluğuna güvenen, bil ki ben Âd oğlu Şeddâd'ım;

Gücüme ve zenginliğime güvendim; Dedim ki: Dünyanın imparatorluğu bana aittir; evrenin kralları benden korkuyordu. Hud

peygamber geldi, bizi Allah'a isyan halinde buldu ve bizi dine çağırdı. Gücümüze güvendik, sözlerini dinlemedik; ona isyan ettik.

Sonunda göklerin gazabı üzerimize çöktü ve beni ve ordumu yok etti. O halde kendimi içinde bulduğum durumu görün ve

örneğimden yararlanın.

Daghfal ekledi: Hadramut sakinlerine dedim ki: Nasıl oldu da bu evde Şeddâd'ın mezarını

bulduk? O, Allah'ın yok ettiği Ad kavminin lideriydi. Hadramut halkı şöyle cevap verdi: Evet,

haklısın, hepsi Allah'ın azabıyla telef oldu; fakat Şeddâd'ın, babasının teğmeni olan ve Hud

peygambere inanan Morthed adında bir oğlu vardı. Bu Morthed bu sırada Ad ülkesini terk

etti; sonra oraya döndü, babasını aldı, tüm vücudunu kafur ve aloe ile mumyaladı, onu

Hadramut'a götürdü ve onun için bahsettiğimiz anıtı inşa etti. (Burada bahsedilen kişi Nemrut olabilir)

Şeddad cennetini arayan adamlar yine bulundukları deniz kıyısında, içine saray kazılmış

büyük bir kaya gördüler. Onlar da orada, bir tahtta uyumuşlardı ve tıpkı babası Amalek oğlu,

Şeddad oğlu, Ad oğlu Morthed gibi. Yatağının üzerinde ayrıca üzerine şu beyitlerin kazındığı

taş bir masa vardı:

Ben uzun süre dünyada kraliyet hakkını elinde bulunduran kralım. Üstlendiğim her şeyi yerine getirmeyi başardım. Babamdan

sonra bir süreliğine dünyanın kralı ben oldum. Ben de birkaç yıl boyunca tutkularıma kendimi kaptırdım. Sonunda pişmanlıkla

ayrıldım bu dünyadan, öldüm. Görünüşte büyük bir kral olmama rağmen gerçekte Yüce Tanrı'nın en zayıf hizmetkarlarından

biriydim. Pişmanlığım, Tanrı'ya borçlu olduğum itaati göstermemiş olmamdır. Benim korkum isyancılar için alevlenen

cehennemdir; ama çoktan doldu mu, yoksa cehennem diyerek onu hâlâ sana isyan edebilecek asilere mi kastettik ey Tanrım?

Mutluluk, Muhammed'in kavminden olan ve davranışlarını peygamberin şeriatına uygun yapanlar içindir. Bütün dinler, kişinin

dininin hakikate dayandığının kanıtıdır; ve kendilerini zayıf ve güçsüz hisseden tüm gururlu insanlar umutlarını onun şefaatine

bağlarlar.

İmparatorluk, Themud'un ve İbrahim'in Firavunu Hâsem'in ölümünden sonra Şeddâd'ın bu

oğluna verildi. Mezarı bu bölgelerde, deniz kenarındaydı. Bahsettiğimiz saray da deniz

kenarındaydı. Hadramut şehrinin civarında bulunan bu yapıların tümü zamanla yok oldu.

Saray kapısının üzerinde bir taş vardı ve üzerine şu beş beyit kazınmıştı:

Birkaç yıl bu sarayda yaşadık ve kalbimiz arzularının nesnesini buldu. Bir dönem biz de dünyaya dedik ki: Sen bizimsin; ama

Allah'a şükürler olsun ki sonunda imana geldik ve Allah'ın bir olduğunu öğrendik.


__________________________________________________________________

BÖLÜM XV

GABRIEL'İN DAVID'E GETİRDİĞİ ON SORUNUN CEVABI

Cebrail Davud'a şöyle dedi: Çocuklarınızdan kim bu sorulara cevap verirse, ölümünüzden

sonra sizin varisiniz o olacaktır. Dahiler, insanlar, cinler, kuşlar ve bütün kainat onun itaati

altında olacaktır. Bunun üzerine Davut çocuklarını bir araya topladı ve onlara şöyle dedi: Ey

çocuklarım, bilin ki Cebrail bana bu çarşafları Allah'tan getirdi; On soru içerirler: Kim bu

sorulara doğru cevap verirse, Allah'ın bildirdiği gibi, elçi niteliğinde bir peygamber olacaktır.

David daha sonra bu soruları çocuklarının önünde okumaya başladı; Ayağa kalkıp şöyle

diyen Süleyman'dan başka kimse cevap veremezdi: Ey babacığım, bu sorulara Allah'ın

kudretiyle cevap vereceğim. Davut sevinçle coştu ve bu soruları ona tek tek okudu ve şöyle

dedi: Bana var olan en küçük şeyin ne olduğunu, en büyüğünün ne olduğunu, en acının ne

olduğunu, en tatlının ne olduğunu, ne olduğunu öğret. En ayıp olanıdır, en hayırlısıdır, en

yakın olandır, en uzak olandır, en çok acı verendir, en hoş olandır. Süleyman cevap verdi: Bu

çok güzel babacığım; şimdi insan bedeninde bulunan en küçük şey ruhtur; en büyük şey

şüphedir; en acı şey yoksulluktur; en tatlı şey zenginliktir; Ademoğulları arasında en ayıp

olan şey küfürdür; Ademoğulları arasında bulunan en kötü şey, kötü kadındır;

Ademoğullarına en yakın olan şey ahiret, en uzak olan ise bu dünyadır, çünkü o gelip

geçmiştir; Ademoğullarına en çok acı veren şey, ruhun bedenden ayrılması, onlara en hoş

gelen şey ise ruhun bedende bulunmasıdır. Davut Süleyman'a şöyle dedi: Doğru söyledin.

Artık cennetten getirilen bu dört kenarlı yüzük Süleyman'ın mührü oldu. Yüzlerinden birinde

şu yazıyordu: İmparatorluk Tanrınındır; ikinci yüzünde şöyle yazıyordu: Üstünlük Allah'ındır;

üçüncüsünde ise şöyle yazıyordu: En üstün otorite Tanrı'nındır; ve dördüncüsü: Her şeye

gücü yeten Tanrı'nındır. Yahudiler işlerin böyle olduğu konusunda hemfikirdi.

____________________________________________________________________

BÖLÜM XVI.

BU SORUNUN CEVABI: SÜLEYMAN'IN MEZARI NEREDE?

Peygamber cevap verdi: Kardeşim Süleyman'ın kabri, büyük denizin ortasında, kayaya

oyulmuş bir saraydadır. Bu sarayda Süleyman'ın saltanatı sırasındaki tutumunun aynısıyla

oturtulduğu bir taht bulunmaktadır; kraliyet yüzüğü hâlâ parmağındadır, öyle ki Süleyman

hâlâ hayattaymış gibi görünür. Bu adada Süleyman'ı gece gündüz koruyan on iki koruyucu

vardır. Bu şehzadenin mezarının bulunduğu yere hiçbir insan ulaşamaz, çünkü oraya

ulaşmak için denizde iki ay kalmak gerekir. Süleyman'ın ölümünden bu yana oraya hiçbir

canlının ulaşmadığı da söylenmektedir. Biri Offân, diğeri Belukya olmak üzere iki kişi dışında

mezarının başında. Offan'ın Süleyman'ın yüzüğünü aramaya gittiği ve Belukya'yı yol

arkadaşı olarak aldığı söylenir. Ayrıldılar ve sonsuz zorluklarla bahsettiğimiz yere vardılar.

Daha sonra Offan, Süleyman'ın parmağındaki yüzüğü çıkarmak istediğinde, Tanrı'nın her

şeye gücü yeten gücü sayesinde üzerine şimşek düştü ve onu tüketti. Belukya adımlarını

geri çekerek bu olayı duyurdu. Bunun nedeni, Süleyman öldüğünde bir yıl boyunca bir asaya

dayanarak ayakta durması ve onun ölü mü, uykuda mı, yoksa diri mi olduğunu kimsenin

bilmemesiydi. Sonunda beyaz bir karınca sopayı kemirdi, sopa kırıldı ve Süleyman düştü.

Daha sonra Devler, Periler ve erkekler arasında kafa karışıklığı ortaya çıktı. Daha sonra bu

farklı varlıklar Süleyman'ın tahtını kaldırıp, bahsettiğimiz denizin ortasındaki bu adaya

taşıdılar. Süleyman'ın öyküsü daha sonra bu çalışmada tam olarak anlatılacaktır. Beş Yahudi

Muhammed'e şöyle dedi: Sen doğru söyledin, aynı şeyleri Pentateuch'ta da gördük.

___________________________________________________________________

BÖLÜM XVII.

BU SORUNUN CEVABI: DÜNYADA YAPILAN İLK BİNA NEDİR?

Peygamber cevap verdi: İlk bina, Allah'ın, Adem'i onurlandırmak için gökten indirdiği, ziyaret

edilen evdi. Bu ev yakuttan yapılmıştı. Tufan zamanı gelip de azap suyu gelince Allah bu

evin cennete taşınmasını emretti. Sonra İbrahim'e İsmail'le birlikte gidip bu evi yeniden inşa

etmesini emretti. Öyle ki artık ziyaret edilen evin yerini onların inşa ettiği ev alıyor. Yahudiler

dediler ki: Sen doğru söyledin ey Muhammed, biz de aynı şeyleri Tevrat'ta okuduk.

______________________________________________________________________

BÖLÜM XVIII

BU SORUNUN CEVABI: CİNAYET İŞLEYEN İLK İNSAN KİMDİR?

Peygamber şöyle cevap verdi: İlk günah işleyen adam.

Cinayet, kız kardeşi yüzünden kardeşi Habil'i öldüren Adem oğlu Kabil'dir (Kabil). Bunun

nedeni, Havva, Adem aracılığıyla anne olduğunda, aynı anda biri erkek, diğeri kız olmak

üzere iki çocuğu olması ve böylece bir erkek ve bir kız çocuğu doğurmasıydı. Adem ile

Havva, başka erkek çocuklarla birlikte doğan kızlarının eşlerini kendi oğullarına eş olarak

verdiler. O zamanlar bu yasal değildi. Artık Kabil'le birlikte doğan kızın görünüşü son derece

güzeldi. Adem, Habil'i çok seviyordu ve ona olan sevgisinden dolayı, Allah'ın emriyle Kabil'in

ikiz kız kardeşini ona eş olarak vermek istiyordu. Kabil şöyle dedi: Buna razı olmayacağım.

Bu hikaye son derece ilginç. Yerinde Kur'an'ın ilgili ayetleriyle birlikte anlatılacaktır.

____________________________________________________________________

BÖLÜM XIX.

BU SORUNUN CEVABI: ATEŞE İBADET EDEN İLK İNSAN KİMDİR?

Adem'in oğlu Kabil'di. Bunun nedeni ise Kabil'in öz kardeşi Habil'i öldürdüğünde duyduğu

korkudan dolayı babasının huzuruna çıkmaya cesaret edememesiydi. Kaçtı ve çölde dolaştı.

Artık Kabil'in birçok çocuğu vardı. Yaşlanıp zayıf düştüğünde bir gün sıcakta evinde ayakta

duruyordu. Şeytan (Tanrı ona lanet etsin!) bir melek kılığında geldi, pencereden evin içine

indi ve Kabil'in önünde durdu. Kabil ona şöyle dedi: Sen kimsin? Şeytan ona cevap verdi:

Ben bir meleğim; Annenizin, babanızın ve kardeşlerinizin huzuruna çıkasınız diye size öğüt

vermek ve işlerinizde sizi yönlendirmek için gökten geldim; seninle sevinsinler ve seni

öldürmesinler. Babasını, annesini ve sevdiklerini yeniden görme arzusuyla hareketlenen

Kabil şu cevabı verdi: Bunun için ne yapılması gerekiyor? Şeytan şöyle dedi: İyi bilin ki,

Habil'in kurbanını ateş tüketti, çünkü Habil bu kurbanı çok beğenmiş ve ondan razı olmuştu.

Artık eğer ateşe taparsanız o da size teslim edilir. Aynı zamanda Kabil ateşe tapıyordu.

Bundan sonra Kabil'in çocukları babalarının ne yaptığını gördüler ve ateşe tapmaya devam

ettiler. Yahudiler dediler ki: Bu doğrudur ey Allah'ın elçisi.

________________________________________________________________________

BÖLÜM XX.

BU SORUNUN CEVABI: İdol Kültü'nü Tanıtan İlk İnsan Kimdi?

Putlara tapınma Kral Cemşid'den gelmiştir. Bunun sebebi Cemşid'in tüm kainatın

hakimiyetini ele geçirmiş olan bu kral olmasıydı. Şimdi Cem, Farsça'da güzellikte hiçbir şeyin

eşi benzeri olmayan şey anlamına geliyor. Cemşîd nereye gitse şahsından gelen nur

kapılara ve duvarlara yansıyordu. Bin yıl boyunca imparatorluğa sahipti ve bu bin yıl

boyunca bir an bile rahatsız olmadı veya hastalanmadı. Artık Cemşid kendi kendine düşündü

ve dedi ki: Kimdir bu benim gibi? İblis onun düşüncelerini öğrenince ve bu söz onun yolunu

açınca, kalbine fitneler attı, öyle ki Cemşid kendi içinden şöyle dedi: Ben insan değilim,

çünkü bin yıl hiçbir sıkıntı yaşamadan hüküm sürdüm. Şimdi, bir gün, uyku vaktinde, bu

ayartma onun kalbini karıştırdı. Şeytan pencereden indi ve şöyle dedi: Ben gökten gelen bir

meleğim; Cemşid'in huzuruna çıktı. Cemşid başını kaldırdı ve şeytanı gördü. Ona dedi ki: Ne

iş için geldin? Şeytan ona cevap verdi: Ben senden önce gökten gönderildim. Cemşid ona

sordu: Cennetin melekleri benim hakkımda ne biliyor? Şeytan derin bir iç çekti ve şöyle dedi:

Sen kim olduğunu çok iyi biliyorsun. Cem ona sordu: Ben kimim? Şeytan cevap verdi: Sen

göklerin ve yerin Tanrısısın ve bütün bu yaratıkları yaratan da sensin. Şimdi size bu dünyayı

iyi yönetmenizi söylemeye geldim. Bütün melekler senden umutlu. Cemşid sordu: Benim

göklerin ve yerin Tanrısı olduğuma dair hangi delil var? Eblîs cevap verdi: Birinci delil, hiçbir

mahlûkun meleği görememesidir ve sen beni yüz yüze görmüşsündür. İkinci delil ise

ömrünün bin yıla ulaşmış olması ve bu süre zarfında ne acı, ne hastalık, ne sıkıntı

yaşamamış olman, ne de düşmanın sana karşı zafer kazanamamasıdır. Cem ona şöyle

dedi: Şimdi cennete çıkmak için ne yapmalıyım? Eblîs cevap verdi: Dışarı çıkıp bütün

adamları toplayalım, bin yük odun getirtelim, ateşe verelim, sen de bu adamların hepsine

haber ver. Ben Tanrıyım; kim bana secde eder ve bana taparsa gidebilir; Kim bunu

yapmazsa onu bu ateşte yakacağım. Bundan sonra Cemşid, şeytanın emriyle büyük bir ateş

yaktırdı; bütün insanları bir araya topladı ve insanlar onun tanrısallığını tanısınlar diye

masum yaratıkları yaktı. Daha sonra beş teğmeni dünyayı dolaşmaya gönderdi ve onlara

ordular verdi. Her birine bir memleket tahsis etti ve onlara at, katır, deve, eşek, öküz, çadır,

kulübe, altın, gümüş ve benzeri şeyler verdi. Bu teğmenler ordularıyla birlikte gitme emri

aldıkları yerlere doğru yola çıktılar. Daha sonra Cemşid'in suretinde beş figür yapıldı ve bu

figürleri gören kişi şöyle dedi: Bu, Cemşid'in kendisidir. Cemşid bu figürlerin altın, gümüş ve

kıymetli taşlardan yapılmasını emretmiş ve her bir teğmenine birer tane vermiş ki, onları

yanlarında götürsünler ve adamlara Allah'ın aleyhine onlara secde etmelerini emretsinler.

Birçok canlı bu şekilde kötülük yapmıştır. Bu teğmenler adamlara şöyle dediler: Bu figür sizin

Tanrınızdır, ona tapın. Sonra birkaç yıl geçti ve Cemşid öldü; teğmenleri de öldü. Bu figürler

onlara tapan erkeklerin elinde kaldı. Bu teğmenlerin isimleri şunlardı: Yaguth, Sowiy, Ya'uq,

Wadd ve Nasr. Bu teğmenlerin ölümünden birkaç yıl sonra bu beş puta onların isimleri verildi

ve insanlar putperestlikten zevk aldılar. Sonunda Tanrı, insanları Tanrı'ya çağırmak için Nuh

peygamberi gönderdi. Allah'ın Kuran'da bizim için sakladığı cevabı Nuh'a verdiler; dediler ki:

“ İlahlarınızı terk etmeyin, Vedd'i, Sowâ Yagus'u, Ye'uk'u ve Nasr'ı terk etmeyin. Zaten çok

sayıda insanı kazandılar. Vaazınız yalnızca yanlışı artırmaya, haksızlık edenlere hizmet

edecektir. ” (Sur. LXXI, ayet 22-2/1.) Putlara tapınmanın kökeni biraz önce söylediğimiz

gibiydi.

__________________________________________________________________

BÖLÜM XXL

BU SORUNUN CEVABI: ŞARAP YAPAN VE MÜZİK ALETLERİNİ TANIŞTIRAN İLK İNSAN

KİMDİR?

Şarap yapma ve içme, çalgı çalma ve tef, davul ve benzeri şeylere deri takma geleneğine

gelince, peygamber şöyle cevap verdi: Bütün bu gelenekler Kabil'in çocuklarından geliyordu.

Kabil'in pek çok çocuğu vardı ve bunların arasında neşeyi seven Jubai adında bir genç de

vardı; Eblîs, bu genci kandırıp bütün bunları ona öğretti. Bunun üzerine Cübel, üzümleri alıp

şıra yaptı ve acılaşıncaya kadar ona dokunmadı. Daha sonra çalkalayıp cam bir sürahiye

koydu. Flüt, lavta, zil ve diğer enstrümanları yaptı. Biraz şarap içmeye başlayınca ayaklarını

hareket ettirerek ve sevinçle havada zıplamaya başladı. Şeytan yaşlı bir adam kılığında geri

döndü ve ona bunları yapma sanatını öğretti. Kabil'in bütün çocukları kardeşlerinin

yaptıklarına baktılar, bu hareketler kendilerine hoş geldi, onları taklit ettiler ve onlardan zevk

aldılar. Şarap içip enstrüman çalmaya başladılar ve tüm bu gelenekler yayıldı. Allah çok

bilgilidir!

__________________________________________________________________

BÖLÜM XXII.

BU SORUNUN CEVABI: SAÇLARI BEYAZLANAN İLK İNSAN KİMDİR?

Muhammed cevap verdi: Bu ilk insan, Allah'ın dostu İbrahim'di. Sakalına baktı ve beyaz

olduğunu gördü; buna çok şaşırdı ve ne olduğunu bilmiyordu çünkü ondan önce

vücudundaki saçlar ve sakallar asla beyazlamıyordu. Dedi ki: Ya Rabbi, bu beyazlığın ne

olduğunu bana bildir. Allah ona cevap verdi: Tevazu, ciddiyet, zeka ve yumuşaklıktır.

______________________________________________________________________

BÖLÜM XXIII

BU SORUNUN CEVABI: TÜM EVRENİ ELE GETİRECEK İLK KRAL KRAL KİM OLACAK?

Peygamber cevap verdi: Yahudilerin, doğudan batıya kadar bütün kainatı mülk edinecek bir

kralı olacak. O, itaati altındaki yaratıkları azaltacaktır. Ona Dedcâl ismini vereceğiz; boyu o

kadar yüksek olacak ki başı bulutları aşacak. Denizin en derin yerinde su topuğunun üstüne

çıkmaz. Emirlerine uyacak bir kum fırtınası eşliğinde yürüyecek. Bu Dedcâl'in dünyada

cenneti olacaktır. Peygamber şöyle buyurmuştu: Bu soruya ben cevap vereceğim; ancak

Cebrail ona şu ayeti getirene kadar çözümü bilmiyordu: "Yahudiler kralları hakkında seninle

tartışacaklar ama bu konuda kendilerini ne bekleyeceklerini çok iyi biliyorlar." Yahudi olacak.

Halk arasında Dedcâl diye anılır ama asıl adı Abdullah ben-el-Çayâtîd'dir. Bir imparatorluğu

olacak ve bu imparatorluk bu dünyanın imparatorluğu olacak. Artık Yahudilerin bahsettiği kral

Dedcâl olacaktır. O, ahir zamanda ve henüz çok uzak bir zamanda gelecektir. Şu an hayatta

olan Yahudiler o zaman olmayacaktır. Çünkü Dedcâl, kıyamet vaktinde çıkacaktır. Cebrail

ekledi: Yahudiler, Dedcâl'in büyüklüğünden dolayı büyük bir gurur duyuyorlar ve Dedcâl'in bu

büyüklüğe sahip olmasıyla övünüyorlar. Allah'ın peygamberi olan sana gelince, seni ve

kavmini Dedcâl'in şerrinden koruması için O'na dua et. Cebrail yine şöyle dedi: "Allah

bilendir, işitendir." Seni ve kavmini Dedcâl'den koruyabilir miyim, yoksa yaratıklarımdan biri

olan Dedcâl'i yaratmak mı? Ama insanların çoğunluğu bilmiyor” (Cor. XL, 69 dolayları).

Peygamber dostları ona sordular: Dedcâl kıssası nasıl olacak ve ne zaman çıkacak?

Peygamber şöyle cevap verdi: Yecüc ve Mecüc, Dsu'l-Karneyn'in duvarını delerek dünyaya

yayıldıklarında ortaya çıkacak. Kıyamet günü gelecektir. Dünyada bulunan bütün ahmaklar

ve sihirbazlar Dedcâl ile birlikte olacaktır. Kendisi kadar büyük bir eşeği olacak. Dedcâl'in

sağında, korular, akarsular ve otlarla dolu kırk fersahlık geniş bir arazi yürüyecektir. Bütün

bunlar, az önce anlattığımız gibi, Dedcâl ile birlikte yürüyecek ve gittiği her yere eşlik

edecektir. İnsanlar bilecek ki, dünyada bulunan kıymetli taşlar, toprak kaplar ve benzeri

şeyler, Dedcâl ile birlikte yürüyecek ve o da: Bu kırk fersahlık yer benim cennetimdir diyecek.

Öğrencileri ve hizmetkarları orada yaşayacak. Dedcâl'in solunda da çöller, bulutlar,

karanlıklar ve buna benzer şeyler ve cehennemdeki bütün çirkinlikler olacak; Dedcâl (Allah

ona lanet etsin!) der ki: Burası benim cehennemimdir. Artık insanların gözüne Dedcâl'le

birlikte yürüyecek tüm bu karanlıklar gerçek karanlık gibi görünecek, öyle ki insanların

kalpleri kırılacak, Dedcâl'in emirlerine ve savunmalarına boyun eğecekler, onları takip edip

ve 'ona itaat ederler. Dedcâl'in bineceği eşek o kadar büyük olacaktır ki, Dedcâl'in peşinden

giden bu sapık ve ahmaklardan bin tanesi, onun kulaklarının oluşturduğu gölgede

yürüyecektir. Dedcâl'e bakan, ayaklarından başına kadar yılan, akrep, ejderha ve benzeri

şeylerin bulunduğunu bilir ve görür. Bu canavarlar onunla birlikte yürüyecek. Allah'ın

korumasını vereceği kişiler dışında, insanların çoğunluğunu kendi iktidarına teslim alacaktır.

Hiç kimse ona savaş açmayacak ve ona savaş açamayacaktır. Onun saltanatı ancak kırk

gün sürecektir. Bu kırk gün boyunca doğudan batıya gidecek; sonra güneye ve kuzeye

gidecek ve yeryüzündeki bütün yaratıklar onun ve ordusu yüzünden feryat edecek. Yardım

için haykıracaklar ve ellerini Tanrı'ya kaldıracaklar. Her ne kadar Dedcâl'den kaçmak ve

kaçmak isteseler de, kaçış ancak mihrapta veya mescidde duran, namaz kılacak halının

üzerinde veya mihrapta bulunan, dua eden ve soru soran için mümkün olacaktır. Yardım için

kim Allah'a dua edecek, kim peygamberi bereketle dolduracak. Ancak bu, başka türlü

kaçmanın mümkün olmayacağı Dedcâl tarafından görülmeyecek. Çünkü Dedcâl, yerdeki ve

gökteki bütün yaratıkları, kâfirleri ve Müslümanları, bilgeleri ve Hıristiyanları, müşrikleri,

güneşe tapanları, ateşe ve benzeri şeylere tapanları, tüm farklı dinlere mensup olanları

kendisine itaat etmeye çağıracaktır. Dedcâl'in saltanatının devam edeceği kırk gün bittiğinde

Allah, kullarına neşe ve huzur vermek, onları Dedcâl'in zulmünden kurtarmak ve onu

yeryüzünden silmek isteyecektir. Meryem oğlu İsa'ya gökten yere inmesini emredecek;

Mehdi de batıdan gelecektir. Mehdi'nin adı, Allah'ın Elçisi'nin adı gibi Muhammed ben

Abdullah olacaktır; ama bilin ki, ona Mehdi denir çünkü o, yeryüzündeki tüm yaratıkların

rehberi olacaktır. Peygamber şöyle buyurmuştur: Bütün insanlara hükmedecek olan Mehdi

zuhur edinceye kadar gece ve gündüz geçmeyecektir; onun adı benim adım gibi olacak,

babasının adı da babamın adı gibi olacak. Artık Mehdi zuhur ettiğinde dünya yaratıkları ona

gidecek ve o, Meryem oğlu İsa'nın gökten Kudüs'e indiğini öğrenecektir. Mehdi büyük bir

orduyla İsa'nın üzerine gidecek ve ona Dedcâl'in hikâyesini anlatacaktır. İsa, Mehdi'yi vekil

edinecek, Dedcâl'in huzuruna getirilmesini emredecek ve yüzüğünü Mehdi'ye verecektir.

Mehdi gidecektir ama Dedcâl, Mehdi'nin geldiğini uzaktan görecektir; Mehdi de Dedcâl'i

görecek ve ona varınca, ona Allah'ın peygamberinin mührünü gösterecek ve ona: Ben

Allah'ın elçisiyim diyecek. Aynı zamanda Dedcâl de zayıflayacaktır. Kudüs'e gidecek;

Meryem oğlu İsa'nın yanına vardığında bedeninin bütün heybeti kaybolacak ve bedeni kıl

kadar ince olacaktır. İsa onun huzuruna çıkmasına izin vermeyecek ve Mehdi'ye kendisini

öldürmesini emredecektir. Böylece insanlar Dedcâl'in zulmünden kurtulacak ve rahata

kavuşacaklar. İsa, Mehdi'yi yeryüzünde kendisinin vekili kılacak, Mehdi de yeryüzünde

Allah'ın vekili ve İsa'nın vekili olacaktır. O zaman dünya, peygamberin söylediği gibi adalet

ve eşitlik sayesinde gelişecektir. Mehdi, yeryüzünde bulunan bütün hazineleri, dirhemleri,

dinarları, kıymetli taşları, halıları, sarı bakırı ve benzeri yeryüzünde bulunan her şeyi

alacaktır. Kıyamet gününün bu saatte gelmesi ümit edilir. Bu şeyler, kaydettiğimiz şekliyle,

peygamberin geleneklerinde bulunur.

_______________________________________________________________

BÖLÜM XXIV

BU SORUNUN CEVABI: ADEM'DEN ÖNCE BU DÜNYANIN SAHİBİ KİMDİ?

Bunun nedeni, Allah'ın bu dünyayı yaratması ve kendi nurundan sayısız melek yaratmasıdır.

İkisini oluşturup hükümeti Eblîs'e verdi. Eblîs'in Allah'a isyan etmeden önceki adı Hâret'ti.

Tanrı, az önce bahsettiğimiz meleklerden önce bir melekler topluluğu yarattı ve onlara Can

adını verdi. Onları ateşten yaratmış ve onlara bu dünyayı vermiştir. Kur'an'da "Ateş ruhlarını

yarattı mâric" (Sur. LV, 14. ayet). Ancak mâric, Arapça'da alev anlamına gelmektedir. Adı

Cân olan bu melekler yeryüzüne geldiler ve ona hakim oldular. Şeytan onların gökteki

lideriydi. Birkaç bin yıl boyunca kendisini her gökte Tanrı'nın hizmetine adamıştı ve asla

isyan etmemişti. Canlar daha sonra yeryüzünde kötülük yaptılar ve Tanrı'ya isyan ettiler.

Tanrı şeytanın yeryüzüne gelip Canları kovmasını emretti. Şeytan yeryüzüne geldi ve

yeryüzünün egemenliği ona ve onunla birlikte olan gökteki meleklere verildi. Şeytanın

önünden kaçan Canlar adalara ve denizlere çekildiler ve hepsi parçalandı. Dünyanın

hakimiyeti şeytanın olunca, kalbine kibir indi ve şöyle dedi: Üç yüz yıl boyunca her gökte

Allah'a kulluk eden, hem yeryüzünde hem de benim gibi kim var? hiç isyan etmedin mi? Artık

yeryüzüne indiğime göre, dünyanın tüm imparatorluğu bana aittir ve Canları kaçırttım. Tanrı,

kibrin ve gururun şeytanın kalbinde olduğunu biliyordu. Artık Allah, şeytanın kalbine tasavvur

ettiği kibri ve gururu meleklere duyurmak istiyordu ki, Allah'a yaptıkları ibadete fazla

güvenmemeleri gerektiğini bilsinler. Artık yedi gökte ve yerde Hareth denilen şeytanın ibadeti

gibi ibadet eden hiçbir varlık yoktu. Allah, Kur'an-ı Kerim'de bildirildiği gibi, Hareth'in yanında

bulunan yerdeki meleklere vahiy göndermiştir: "Meleklere: Ben elbette yeryüzünde bir vekil

tayin edeceğim" deyince, melekler şöyle cevap verdiler: Ya Rabbi, bunu yapacak mısın? Biz

sana itaat ederken ve sana hamd ederken, yeryüzünde kötülük yapacak ve haksız yere kan

dökecek bir varlık mı yaratacaksın? Allah: "Ben sizin bilmediğinizi biliyorum" diyor (II, 28.

ayet) ve ben bunu Allah'ın sulbünden biliyorum.

“ Hâmî kelimesi “himaye etmek, korumak” mânasındaki hamy

(himâye) kökünden türeyen bir sıfat olup “koruyan” anlamına gelir. Câhiliye Arapları, sulbünden fazlaca döl alınan ve artık

yaşlanmış olan erkek deveye “sırtını korumuş” anlamında hâmî adını verirler, onu putlara adayarak serbest bırakır ve ölünceye

kadar hiçbir iş gördürmezlerdi. Onların inancına göre böyle bir deveye binilmesi, yük yüklenilmesi, tüyünün kırpılması haramdı. “

Yaratacağım bu yaratıklardan peygamberler ve salih adamlar çıkacak ve onların arasından

da benim hizmetime adanmış adamlar çıkacak. Yahudiler şöyle dedi: Bunlar, sizin

söylediğiniz gibi, Pentateuch'ta bulunmaktadır. Muhammed'e yöneltilen sorular ve verdiği

cevaplar burada bitiyor. Şimdi çalışmamızın konusuna Tanrı'nın Adem'i nasıl yarattığının

hikayesiyle devam edeceğiz. “ Ben sizin bilmediğinizi biliyorum" diyor (II, 28. ayet) ve ben bunu Allah'ın sulbünden

biliyorum. “ “ Câhiliye Arapları, sulbünden fazlaca döl alınan ve artık yaşlanmış olan erkek deveye “

_____________________________________________________________________________________________

BÖLÜM XXV.

Adem'in Yaratılış Hikayesi.

Tanrı, Adem'i yaratmak istediğinde, Cebrail'e, siyah, beyaz, kırmızı, sarı, mavi ve her türden

kilden bir avuç dolusu yeryüzünden kaldırmasını emretti. Cebrail yeryüzünün ortasına,

bugünkü Kabe tapınağının bulunduğu yere geldi. Eğilip yerden biraz kil almak istedi. Yer

onunla konuşmaya başladı ve ona şöyle dedi: Ey Cebrail, ne yapmak istiyorsun? Cebrail

cevap verdi: Yeryüzünden biraz kil, balçık ve taş çıkarmak istiyorum, çünkü Tanrı sana vekil

yapacaktır. Yer, Allah'a yemin ederek ona dedi: Yerden ne kil, ne toz, ne de taş

almayacaksın. Allah benden yaratıklar yaratsa, sonra bu yaratıklar yeryüzünde kötülük

yapsa, haksız yere kan dökse nasıl olurdu? Cebrail bu yemine saygısından dolayı geri

çekildi ve toprak almadı. Dedi ki: Ya Rabbi, sen yerin bana ne söylediğini ve ne yemin ettiğini

iyi bilirsin. Sonra Tanrı Mikael'i gönderip ona şöyle dedi: Yeryüzünden biraz balçık kaldır.

Mikail geldiğinde toprak ona aynı yemini etti; Mikail de bu yemine saygısından dolayı geri

çekildi ve toprak almadı. Allah daha sonra aynı şeyi ölüm meleği olan Azrail'e de emretti.

Azrâil geldi, yeryüzü de ona aynı yemini ettiği halde geri çekilmedi ve şöyle dedi: Senin

yeminlerinden dolayı, Allah'ın emirlerini yerine getirmekten geri durmayacağım. Bunun

üzerine ölüm meleği eğildi ve söylediğimiz gibi yerden her türden kırk arşın kil aldı. Sonra

Allah, Adem'i bu topraktan yarattı, şöyle buyurur: "And olsun ki, biz seni topraktan yarattık."

Allah başka bir yerde şöyle buyurmuştur: "And olsun ki, biz onları yapışkan bir topraktan

yarattık." Tanrı ayrıca Adem'i "kumla karıştırılmış saf çamurdan" (farklı türlerden) yarattığını

söyledi. Bir süre sonra bu dünya bir şekil aldı; sonra güneş ışınlarını onun üzerine fırlattı,

kurudu; sonra Tanrı Adem'i yarattı ve ona da onun çocukları olan bizlerin formunu verdi.

Dünyadaki hiç kimse onunkine benzer bir yüz görmemişti; ne melekler, ne cinler, ne de

insanlar. ( İlk yaratılan insan adem olamaz çünkü Dünyadaki hiç kimsenin içerisinde “nede insanlar” kaydı mevcut.)

Hareth bu figürü görmeye gitti. Adem, Allah'ın kendisini yarattığı gibi uzun yıllar olduğu yerde

yatmıştı. Kur'an'da bildirildiği gibi: "İnsanın dikkate değer bir şey olmadığı uzun bir zaman

geçmedi mi?" (Sur. LXXVI, ayet 1.) Şimdi bilin ki Adem kırk yıl kadar bu şekilde yerinde yattı.

Kimse onu düşünmedi ve kimse onun ne olduğunu ya da nasıl bir yaratık olduğunu

bilmiyordu. Hareth yanına geldiğinde, onu yerde yatarken gördü; o kadar büyüktü ki bedeni

doğudan batıya doğru uzanıyordu ve kendisini oluşturan kil iki kuru hurma dalı gibiydi. Şimdi,

tıpkı iki hurma dalını alıp birbirine vurduğunuzda ses çıkarıyorlar, aynı şekilde Hareth, Adem'i

ittiğinde de, onun yapıldığı kuru kilden ses çıkıyordu. Hareth şaşırmıştı. Adem'in yüzünü

daha dikkatli inceledi, bu yüzün içinin boş olduğunu gördü. Ağzın kenarına gitti, döndü ve

içeri girdi. Adem'in bedeninden çıktığında, kalbindeki küfrü meleklere bildirerek şöyle dedi:

Bu yaratık bir hiçtir, çünkü içi boştur; ve içi boş olan her şey kırılabilir. Artık Tanrı onu

yarattığına göre, ona bu dünyanın imparatorluğunu verdi; ama en azından ona karşı

savaşacağım ve ona toprağı vermeyeceğim ama Canları oradan kovduğum gibi onu da bu

ülkeden kovacağım. Sizin fikriniz nedir? Melekler cevap verdi: Ey Hareth, biz Canlara karşı

yaptığımızı, onlara karşı savaşmamızı ve onları kaçtırmamızı söyleyen Tanrı'nın emriyle

yaptık. Şimdi eğer Allah bu canlıyı yaratmışsa, onu seçmişse ve bize kendisine tabi olmayı

emretmişse, Allah'ın emirlerinden ayrılmamız mümkün değildir. Hareth, meleklerin kendisi

gibi düşünmediğini anlayınca aynı anda konuşmasını değiştirdi ve şöyle dedi: Sen doğru

söylüyorsun; ben de senin gibi düşünüyorum ama ne diyeceğini görmek için seni test etmek

istedim. Allah, Adem'e hayat vermek istediğinde, ruhun onun bedenine girmesini emretti.

Ruh, boğazından göğsüne ve midesine nüfuz etti ve ulaştığı her yerde, Adem'in vücudunu

oluşturan toprak, kil, toz ve siyah çamur, kemiklere, sinirlere, damarlara, ete, deriye ve

benzeri şeylere dönüştü. Adem'in başına ruh gelip hapşırınca Adem şöyle dedi: Allah'a

hamd olsun! Cebrail şöyle dedi: Allah sana merhamet etsin ey Adem! Adem başını çevirdi ve

içindeki lezzetlerle cenneti gördü. Artık ruh Adem'in midesine ulaşmıştı ve bir şeyler yemek

istiyordu. Bu lezzetlere gidip bir şeyler yemek istiyordu. Ayağa kalkmaya çalıştı ama

başaramadı çünkü vücudunun alt kısmı hâlâ kilden oluşuyordu. Cebrail dedi ki: Ey Adem,

acele etme. Kur'an-ı Kerim'de "İnsanın acelesi vardır" (Sure XVII, 12. ayet) denildiği gibi,

orada da şöyle denilmektedir: "Ben insanı yarattım ve onu doğasının bir acelesiyle

biçimlendirdim"(Sur. XXI, 38. ayet) Ruh, Adem'in bedenine yayılıp ona bağlanınca ve Adem

mükemmel bir insan olunca, Allah, meleklere Adem'in faziletini göstermek istedi ki, onlar da

onun öyle olduğunu bilsinler, onlara kendisine ibadet etmelerini emretmesi boşuna değil.

Adem'e tüm insanların, yeryüzünde yaşayan Perilerin ve Devlerin, denizde ve deniz dışında

yaşayan dört ayaklı hayvanların, otlayan, yürüyen hayvanların isimlerini öğretti, sinek ve

benzeri, kıyamete kadar var olan veya var olacak olan şeylerdir. Ayrıca ona kış, yaz, gök,

yer, dağ, ova, çöl, deniz ve benzeri küçük ve büyük kuru ve ıslak şeylerin isimlerini de

öğretti. Bütün bunları isimleriyle bildirmiş ve sonra onları meleklerin huzuruna sunmuş, şöyle

demiş: Eğer doğru iseniz, bu şeylerin isimlerini bana bildirin." (Sure II, ayet 29.) Adem'e

bunlar söylendiğinde ve bunları bildiğinde Allah meleklere şöyle dedi: Bana bu şeylerin

isimlerini söyleyin ki, faziletiniz ortaya çıksın. Cevap verdiler: Ya Rabbi, biz bu bilgiye sahip

değiliz. Allah Adem'e şöyle dedi: Onlara bu isimleri söyle. Adem konuşmaya başladı ve

onlara bu şeylerin isimlerini okudu. Melekler bu isimleri duydular ve tanıdılar. Allah meleklere

şöyle dediğinde Adem bunları zaten biliyordu: "Ben göklerin ve yerin sırlarını bilirim demedim

mi? Gizlediğinizi de, bilirim." (Sur. II, ayet. 31.) Allah yine şöyle buyurdu: "Ben sizin

bilmediğinizi biliyorum."

________________________________________________________________

BÖLÜM XXVI

ALLAH MELEKLERE ADEM'E İBADET ETMELERİNİ EMRİYOR

Adem'in yaratılışı tamamlandığında ve eşyanın isimleri hakkında söylediklerimiz bitince

Allah, Kuran'da bildirildiği gibi meleklere Adem'e ibadet etmelerini emretmiştir: "Hani biz

meleklere: İbadet edin demiştik. “ “ Adem'e ibadet ettiler, Eblîs hariç"(Sure II, 32. ayet)

Adem'e ibadet etme sözünün meleklerin sadece bir kısmını ilgilendirdiğini söyleyenler var;

yine de bütün melekler ona tapıyordu. Allah, ilk insana A'dem adını verdi, çünkü onu

Arapça'da adîm denilen yerden yaratmıştı; veya adîm, bir şeyin yüzeyi demektir. Kuran'da

yer alan "Bütün melekler Adem'e tapıyorlardı" (sur. XV, ayet 30) ayeti, hepsinin ona

taptığının delilidir. Şimdi burada tapınmak kelimesi büyüklüğü onurlandırmak anlamına gelir,

çünkü hayranlık Tanrı'ya aittir ve Adem'e verilen bu onur, onun erdemini göstermek içindi.

Kabe'nin tapınağına bu şekilde ibadet ederiz: Hayranlık Tanrı'ya aittir ve yalnızca saygı

tapınağa aittir. Allah İblis'e şöyle dedi: Neden Adem'e ibadet etmedin? Şöyle cevap verdi:

Çünkü sen onu topraktan, beni ise ateşten yarattın; bu yüzden ondan daha iyiyim. (Sure VII,

11. ayet) Şimdi ben ondan daha iyiyim diyen İblis bu delilleri kendisinden çıkarmıştır; çünkü

Allah her şeyin yaratıcısıdır, neyin daha güzel olduğunu herkesten daha iyi bilir. Kendi

yarattığı bu iki madde, eğer ateşin daha mükemmel olduğuna inansaydı, Adem'i ateşle

yaratırdı ve Kur'an'da bildirildiği gibi, lanetli Eblîs'i farklı topraklardan yaratmazdı. Kıyamete

kadar lanet senin üzerine olacaktır” (Sure XXXVIII, 79. ayet) Onun melek yüzünü alıp

kendine olan boş güveni ve itaatsizliği, ona şeytan şekli verdi ve kibirinden dolayı kıyamete

kadar ona lanet etti. Tanrı daha sonra Adem'i cennete gönderdi ve orada bulunan tüm mal ve

meyveleri ona verdi. Adem cennetteyken, tüm cennet sakinleri onun yüzünün güzelliğine

hayran kaldılar ve kalabalıklar halinde Adem'e hizmet etmeye geldiler. Adem cennet

meyvelerinden biraz yedi; uyku onu ele geçirdi ve uykuya daldı. Artık cennette kimse

uyumuyor ve ruhu uyanık kaldı. Tanrı daha sonra Havva'yı Adem'in benzerliğinde yarattı ve

onun kaburga kemiklerinden birini sol yanına alarak onu oluşturdu. Adem gözlerini açtığında,

oturduğu yatakta Havva'yı gördü; Kuran'da bildirildiği gibi: "Biz dedik ki: Ey Adem, sen ve

eşin cennete yerleş." (Sure II, 33. ayet) Adem, Havva'ya baktığında hayrete düştü ve ona

şöyle dedi: Kim? sen misin? Ona cevap verdi: Ben senin karınım; Allah beni sizden ve sizin

için yarattı ki kalbiniz huzur bulsun. Melekler Adem'e dediler ki: Bu nedir, adı nedir ve Allah

onu neden yarattı? Adem cevap verdi: Havva'dır. Tanrı daha sonra Adem ile Havva'yı

cennete yerleştirdi. Âdem'e emirler verdi, onunla anlaşma yaptı ve ona şöyle dedi: Eblîs

senin düşmanındır, dikkat et ki seni, kanunu ve eşini aldatmasın, hakimiyetini sana

yaymasın; çünkü o zaman cenneti terk edersin, mutsuz olursun, cehenneme layık olursun.

Bu emir yerine gelince, Allah bir emir daha yaptı ve şöyle dedi: "Ey Adem, sen ve eşin

cennete yerleşin ve onun mahsullerinden dilediğiniz yerde bol bol yiyin; fakat şu ağaca

yaklaşmayın ki, bu ağac helaller arasında değil” (Kor. sur. II, ayet 33.)

( “ Eblîs senin düşmanındır, dikkat et ki seni, kanunu ve eşini aldatmasın, hakimiyetini sana yaymasın; çünkü o zaman cenneti

terk edersin, mutsuz olursun, cehenneme layık olursun.” bu durumda Adem ve havva cehennemdedir ve Allah'ın ilk

Peygamberi kafirdir. )

Adem bu dünyadakilerin beş yüz senesi cennette kalmıştır ve bu dünyanın bir yılı, öbür

dünyanın yanında çok az bir şeydir. Adem'in cennete girdiği gün Cuma günüydü.

_______________________________________________________________

BÖLÜM XXVII

ADEM CENNETTEN GİDER.

Adem'in cennetten ayrılmasının sebebi şuydu: Allah, Adem yüzünden İblis'e lanet etmişti;

Adını meleklerin adları arasından çıkarmış ve onu her türlü bağışlanma umudundan mahrum

bırakmıştı. İblis ne yapacağını bilmiyordu. Şimdi Adem cennetteyken İblis de hileyle oraya

girmenin, Adem'i kandırmanın ve onu saptırmanın yolunu aramıştı. Cennetin kapıcısı

Rıdhvan onun cennete girmesini engelledi. Böylece kendini bir gün oraya atmayı

başarabilecek mi diye görmek için cennetin etrafında dönmeye başladı. Nihayet bir gün,

içinden çıkan yılanı gördü. Yılanın çift hörgüçlü deve gibi dört ayağı vardı. Cennette Adem

dışında yılandan daha güzel bir şeyin olmadığı bildirilmektedir. Bunun üzerine İblis yılanın

yanına gitti ve ona şöyle dedi: Sana öğüt vereceğim ve seninle konuşmak istiyorum. Beni

gizlice cennete koy ki Rıdhwan bilmesin ve görmesin. Yılan ağzını açtı, İblis oraya girdi, yılan

da onu cennete taşıyarak Adem'in huzuruna çıkardı. İblis Adem'e sorular sormaya başladı

ve Adem Allah'ı hamd ve şükranla doldurdu ve şöyle dedi: Hayatım çok tatlı. İblis ona şöyle

dedi: Güzel vasıfları duydum ve şimdi sana öğüt vermeye geldim. İyi bilin ki, Allah sizi

cennetten çıkaracaktır ve benim size şefkatim vardır. Sana dedi ki: Bu ağaçtan uzak dur,

çünkü bu ağaç, sonsuzluk ağacı denilen hayat ağacıdır, Allah onun meyvesini yiyen kimseyi

cennetten kovmaz. Adem'in kalbine fitne indi ve İblis ona şöyle dedi: Yemin ederim ki ben

sana iyilik dileyenlerden ve sana öğüt verenlerdenim. Bunun üzerine Adem İblis'e şöyle dedi:

Senin emirlerini yerine getirmeyeceğim, bu ağacın meyvesinden yemeyeceğim ve Allah'ın

bana emrettiği şeyleri yapmaktan, yani Allah’a itaat etmekten vazgeçmeyeceğim. Havva,

Eblis'in görüşüne sıcak bakıyor ve onun doğru söylediğine inanıyordu; dedi ki: Sonsuza

kadar yaşayacağız. Ancak kadınlar çok geçmeden tatlı sözlere teslim olurlar. Adem, İblis'in

sözünü dinlemedi, öğüdünü de kabul etmedi. Fakat Havva elini kaldırdı ve o ağaçtan biraz

buğday topladı, ağzına koydu ve yedi. Bu buğday Havva'nın boğazına indiğinde ve Havva

bundan hiçbir zarar görmediğinde Adem de elini kaldırdı ve kendisinin de bundan bir zarar

görmeyeceğini anladı. Buğdayın bir kısmını alıp ağzına koydu ve yedi. Bu buğday, Adem'in

boğazından geçip karnına ulaşınca, Adem'in cennette sahip olduğu deri bedeninden düştü;

Havva'nınki de aynı şekilde düştü ve onların tüm vücutlarının eti şimdi olduğu gibi ortaya

çıktı. Adem'in cennette sahip olduğu bu deri bizim tırnaklarımıza benziyordu; ayrıldığında, şu

anda sahip olduğumuz miktar parmaklarının ucunda kaldı. Artık Adem ve Havva tırnaklarına

her baktığında cenneti ve onun tüm güzelliklerini hatırlıyorlardı. Havva'nın yasak meyveyi

yemesinin nedeni, kendisinin onu yemesinin yasak olmamasıydı ve bu nedenle de ondan

hiçbir zarar görmemişti; öyle ki, bir evde olup biten her şeyde olduğu gibi, bunu bilesiniz.

Evin efendisi suçsuz olduğu sürece ceza uygulanmaz. Adem ile Havva çıplak olduklarını

anlayınca birbirlerinden utandıkları için ayrıldılar. Her biri cennet ağaçlarından birer yaprak

koparıp cinsel organlarının üzerine koydular. Cennetten bir ses yükseldi, her tarafta cennetin

ağaçları ve melekleri konuştu. Adem ile Havva hayrete düşmüşlerdi; Daha sonra kendilerine

şunu söyleyen bir ses duydular: Size bu ağacın meyvesini yemeyi yasaklamıştım ve size bu

Dîw'un sizin apaçık düşmanınız olduğunu söylemiştim. Şimdi Adem ile Havva bu ağacın

meyvesini yiyerek günah işlediler. Yılan, Eblîs'i cennete sokmakla da günah işlemiş oldu ve

Eblîs, bunların en suçlusu oldu. Allah onları cennetten kovdu ve birbirlerinden ayırdı. Cennet

ağaçlarının dört dalı eğilip, biri Adem'e, diğeri Havva'ya, üçüncüsü Eblîs'e, dördüncüsü de

yılana bağlanarak dördünü de cennetten kovdular.

( “ Şimdi Adem ile Havva bu ağacın meyvesini yiyerek günah işlediler.” oysaki bir üstte “ Havva'nın yasak meyveyi yemesinin

nedeni, kendisinin onu yemesinin yasak olmamasıydı “ yazmaktadır. )

Adem Hindustan'a atıldı. Bu memlekette Serândib dağı ismi verilen bir dağ vardır ve bütün

kainatta bundan daha yüksek bir dağın bulunmadığı bildirilmektedir. Adem bu dağa indi.

Havva, Mekke'den yedi fersah uzakta, deniz kıyısındaki Cidde'ye atıldı. Yılan İsfahan'a, Eblîs

Simnân'a, diğer tarafta Corcan'a (Curcan?) atıldı. Tanrı yılana kızmıştı; ayaklarını önden ve

arkadan çıkarıp, yüz üstü yürüttü. Onu Ademoğullarına düşman edip toprak yemeye

mahkûm etti ve şunu ekledi: Sana merhamet edecek olana Allah da merhamet etmesin.

Tavus kuşunun da Adem ve Havva ile birlikte olduğu ve cennetten kovuldukları söylenir.

Tavus kuşu Tanrı'ya karşı günah işledi ve Tanrı onun sesini aldı. Tavus kuşunun günahı

Havva'yı buğdayın olduğu yere götürmekti. Artık Adem, Serândib dağına indiğinde, ne

yaptığını aynı anda anlamış ve Allah'a karşı günah işlediğini hissetmişti. Şaşkın kaldı ve ne

yapacağını bilmiyordu. Yüzü yere dönük ibadet ediyordu; yüzünü yerden kaldırmadı, ağladı.

( Burada yazilanlar eger Peygamber tarafindan dillendirildi ve Cebrail tarafindan kendisine iletildiyse “ Tavus kuşunun da Adem

ve Havva ile birlikte olduğu ve cennetten kovuldukları söylenir.” diyorlar duyuyoruz gibi bir tabir geçemez.)

Yüz yıl boyunca bu şekilde hayranlık içinde kaldığı rivayet edilir. Gözlerinden bir ırmak gibi

yaşlar aktı ve Serândib dağından aşağı yuvarlandı ve şimdi bile, bu büyük ağaçların

büyümesini sağlayan, farklı türlerdeki myrobolanierler ve benzerleri gibi, Adem'in gözlerinden

akan gözyaşlarıdır, hepsinin bugün ilaçlarda kullanılan ve Hindustan dağlarından getirilen

kendi erdemleri vardır. Aradan yüz yıl geçtikten sonra Allah, Adem'e merhamet etti ve onun

bu sıkıntı içinde ölmesini istemediği için ona Cebrail'i gönderdi. Cebrail Adem'e şöyle dedi:

Ey Adem, Allah sana selam veriyor ve şöyle diyor: Seni yerden kendi isteğimle yaratmadım

mı? O zaman cennetimi evim olarak vermedim mi? Peki neden bu inlemeler ve bu

gözyaşları? Adem cevap verdi: Nasıl ağlamayayım, nasıl inlemeyeyim? Ben Allah'ın

korumasını kaybetmedim mi ve ona itaatsizlik etmedim mi? Cebrail Adem'e cevap verdi:

"Üzülme ve sana öğreteceğim sözleri oku ki, Allah sana tövbe versin, tövbeni kabul etsin ve

mazeretlerini kabul etsin; Kur'an'da bildirildiği gibi: "Adem, Rabbinden sözler öğrendi ve

Rabbi de ona döndü; çünkü O, tevbe edendir, Rahimdir." (Sur. II, 35. ayet) Adem bu sözleri

okudu ve Allah'ın tövbesini kabul etmesinden duyduğu sevinçle üzüntüden değil, kalbinin

sevincinden ağlamaya başladı, sevinç yaşar, gözlerinden yaşlar akar, sanki ağlıyormuş gibi

görünür. Artık sevincin Adem'in gözlerinden çıkan yaşlar yeryüzüne akıyordu ve nergis,

khoceste, boğa gözü, amaranth gibi bitkiler dağın her yerinde ve ovada büyüyordu. Sonra

Adem Cebrail'e şöyle dedi: Ne yapayım? Cebrail, Adem'e cennette yediği buğdaydan bir gün

yetecek kadar verdi ve ona şöyle dedi: Bu, dünyada yiyeceğin yiyecektir.

( “ ALPHABETUM TIBETANUM kitabinda, Anacardius Arap’la birlikte, Beledor bu dağda on yedi cins bulunur. Bitkilerin,

çiçeklerin ve şifalı otların ve bunların bolca toplanarak doktorlara ve eczanelere satıldığı yazılmaktadır . Aynı kitap içerisinde bu

insanların ibadetlerini ki bu dini ibadettir, Türkçe yaptıklarını belirtir. )

Daha sonra Cebrail Adem'e taştan demir almayı ve buğday ekmek için çiftçilik aletleri

yapmayı öğretti. Adem'in ektiği her şey, Tanrı'nın ona verdiği bereket sayesinde hemen

büyüdü. Sonra Adem hasadı biçti, buğdayı harmanladı ve savurdu. Sonra Cebrail ona

dağdan iki taş çekmesini emretti. Adem onları getirdi, buğdayı değirmenin altına koydu ve

öğütüp un haline getirince Cebrail'e: Yiyeyim mi? Gabriel cevap verdi: Hayır. Daha sonra ona

demirden bir fırın yapmasını emretti ve bu fırın Kûfe'deki tufan suyunun çıktığı fırındır. Yine

unu öğütüp macun haline getirmesini, fırını ısıtmasını ve hamuru içine koyup ekmek

yapmasını emretti. Ekmek yapıldığında Adem onu yemek için can attı ve şöyle dedi: Ey

Cebrail, şimdi onu yiyeyim mi? Cebrail cevap verdi: Soğuyup bayatlayana kadar biraz bekle.

Adem ekmeği yediğinde midesi ağrıdı çünkü bu yiyeceğin dışarı çıkması mümkün değildi.

Cebrail, yiyecek ve içecek için bir geçit açmak üzere kanadını Adem'in belinin ve uyluğunun

üzerinden geçirdi; bu iki sonuç bizim sahip olduğumuz sonuçlara benziyordu. Tanrı,

Cebrail'e, çiftlenen öküzü ve meyveleri cennetten getirmesini emretti; Bunlardan kayısı,

şeftali, hurma ve benzeri gibi dışı yenen, içi yenmeyen ise işe yaramayan on tane vardı. Bu

on türden üç tanesinin ne içi ne de dışı yenilebilirdi. Daha sonra canced denilen üzüm,

sıradan üzüm, incir ve benzeri meyveler gibi dışı ve içi yenen on tür daha getirdi. Sonra

Cebrail Adem'e şöyle dedi: Bunları ek. Adem onları ekti ve az önce bahsettiğimiz ağaçların

hepsi Cebrail'in Tanrı'nın cennetinden getirdiği ağaçlardır. Artık Adem yalnız kalmıştı ve

Serândib dağının zirvesine çıktığında, boyunun yüksekliği onu başıyla birlikte birinci göğe

ulaştırmıştı. Adem'in üzerine düşen güneşin sıcaklığı bütün saçlarının dökülmesine neden

olmuştu. Başlangıçta Adem gökteki meleklerle konuştu. Sonra Tanrı, kanadını Adem'in

başının üzerinden geçiren Cebrail'i gönderdi ve onun boyu altmış arşına indirildi. Bundan

sonra kalktığında meleklerin sesini duyması mümkün olmadı ve bu da ona büyük bir üzüntü

yaşattı. Bir kez daha ibadet etti ve dualarını Allah'a yöneltti. O sırada Cebrail geldi ve

Adem'e şöyle dedi: Allah sana selam veriyor ve sana şöyle diyor: Ben bu dünyayı sana

zindan ettim ve senin boyunu kısalttım, böylece sen zindandasın. Şimdi ben kendi

cennetimden yakuttan bir ev gönderiyorum ki, oraya girip dolaşasınız ve kalbiniz orada huzur

bulsun. Daha sonra Allah'ın emriyle ziyaret edilen ev olan bu evi gökten getirip, bugünkü

Mekke Tapınağı'nın bulunduğu yere yerleştirdiler. Günümüzde bu renge sahip olan siyah taş,

önceden beyaz ve parlaktı. Bu yakut eve yerleştirildi. Her kim on fersah uzaktan baksa, göğe

yükselen bu evin nurunu, ihtişamını ve bu ışığın ortasında beyaz taşların parıldadığını görür.

_________________________________________________________________________

BÖLÜM XXVIII

ADEM'İN ZİYARET ETTİĞİ EVİN ÇEVRESİNDE YAPMIŞ OLDUĞU GEÇİŞ İLİŞKİSİ.

Sonra Cebrail, Adem'i bu eve doğru götürdü, böylece onun etrafından alayla dolaşabildi.

Artık Adem'in ayağını bastığı ve topuğunun dokunduğu her yer yeşermeye başladı ve akan

sular ve yeşilliklerle kaplandı; ve iki topuğu arasındaki yerler yeşermiyordu, tamamen terk

edilmişti. Cebrail, Adem'e haccın nasıl yapılacağını öğretmiş ve ona bu dini görevle ilgili

bütün törenleri öğretmiştir. Bu nedenle hacca gitmek üzere yola çıkan bir kimsenin,

merasimleri bilmeden, mutlaka kendisine bunları öğreten bir rehberinin olması gerekir. Şimdi

Adem bahsettiğimiz bu dağlarda yaşıyordu ve Havva Mekke'den yedi fersah uzaklıktaki

Cidde'deydi. (Cidde ve Mekke ara mesafesi 17 saat 39 dakikadır, Fersah, 12.000 adıma veya 1 saatlik yola denk geldiği

kabul edilen eski ölçü birimidir.) Adem'in Havva'dan haberi yoktu, Havva'nın da Adem'den hiçbir

haberi yoktu. Havva üzgündü ve üzüntüyle dolu yaşadı. Uzaktan baktı ve Adem'in Mekke

yönünden geldiğini gördü. Artık dünyada Adem'den başka insan yoktu; Havva ona doğru gitti

ve bugün Arafat denilen yerde onunla buluştu. Adem ile Havva birbirlerini bulup

tanıdıklarında sevinçle doldular. Mekke'ye giderek ziyaret ettikleri evin etrafında yürüyüş

yaptılar. Orada üç gün kalıp koyun kestiler. O dönemde pamuk ve keten kullanımda değildi;

Adem ile Havva koyun derilerini alıp hazırlayıp bunlardan giysiler yaptılar. Bunun üzerine

Adem Cebrail'e şöyle dedi: Ben burada kalamam, çünkü orası çöldür ve yaptığım bütün işler

Serândib dağındadır. Cebrail Adem'e cevap verdi: Aynen öyle, geri dön; ve Adem ile Havva

oraya geri döndüler. Burada toprağı ektiler, çalışmaları başarılı oldu, her türlü malı topladılar.

Artık dünyada bu ikisinden başka tek insan yoktu ve ziyaret edilen evden başka ev de yoktu.

Daha sonra binalar inşa etmeye başladılar, kendilerine evler inşa ettiler.

_____________________________________________________________

BÖLÜM XXIX.

KUEBLİS'İN HAK ETTİĞİ MÜCADELEYİ ALMAK İÇİN ALLAH'TAN İSTEDİĞİ İSTEĞİN

İLİŞKİSİ.

Bunun üzerine İblis Allah'a dua ederek şöyle dedi: Ben üç yüz senedir her gökte Allah'a

kulluk ettim ve bu süre zarfında bir an bile isyan etmedim; ve sen Allah dedin ki: Ben

kimseye zerre kadar bile haksızlık yapmayacağım. Artık bana lanet ettiğine göre senden bir

ricam var. Allah İblis'e şöyle dedi: Ne istiyorsun? Dileyin ki, size doğru olanı vereyim. İblis

cevap verdi: İsrafil'in borazan çalacağı ve insanların kabirlerinden çıkacağı son güne kadar

bana hayat ver. Artık son borunun çaldığı güne kadar hayatın korunmasını istedi, çünkü o

zamana kadar hayatı koruyan kişi bir daha ölmez; Çünkü bütün yaratıklar öldüğünde, Ölüm

koyun şeklinde getirilecek ve o da öldürülecek. Ölüm öldürüldüğünde kimse bir daha

ölemeyecek. Ancak bu lanetli adam, bu isteği yaparken, Allah'a karşı hile ve aldatmacaya

başvurmanın mümkün olmadığını bilmiyordu. Bunun üzerine Allah, İblis'e şöyle dedi: Ey

lanetli, sana, kıyamet gününe, bütün yaratıkların öleceği belirlenmiş güne kadar geçecek

olan süreyi veriyorum. İblis şöyle dedi: Sen beni doğru yoldan çevirdiğin gibi, ben de onları

saptıracağım. Bu sözlerle Adem'i ve yeryüzündeki çocuklarını belirtmeyi amaçladı. Bunun

üzerine Allah şöyle buyurdu: "Onlardan sana itaat eden ve emirlerine boyun eğenleri

cehenneme göndereceğim." Artık İblis, Adem'i cennetteyken diğer dünyada aldattığı gibi, bu

dünyada da ikinci kez kurnazlığa ve hileye başvurmaya başladı. Bunun üzerine gelip tekrar

Adem'le el ele verdi ve ona şöyle dedi: Bil ki, Allah beni sonsuza kadar cennetinden çıkardı

ve yeryüzünün egemenliğini benden aldı ve onu sana verdi. Neden seninle arkadaş

olmayayım ve her konuda danışmanın olmayayım? Adem kendi kendine şöyle dedi: Ben bu

dünyada onun arkadaşı olmalıyım ve bu dünyada da onu bağışlayacağım. Adem'e karşı bu

dünyada yaptığı ilk aldatmaca şuydu: Adem'in Havva'dan doğurduğu her çocuk sonradan

ölmüştü; ve ne kadar çok çocukları varsa, bir o kadarı da öldü. Daha sonra Havva dördüncü

kez hamile kaldı. İblis, Adem'e şöyle dedi: Çocuklarının hepsinin ölmesine çok üzüldüm.

Artık Havva'nın rahminde taşıdığı bu çocuğun uzun ömürlü olacağını ve görünüşünün güzel

olacağını düşünüyorum. Adem cevap verdi: Ben de aynı ümide sahibim. İblis der ki: Eğer

işler umduğumuz gibi olursa çocuğu bana verirsin. Adem cevap verdi: Onu sana vereceğim.

Kısa bir süre sonra Eve'in son derece yakışıklı ve formda bir oğlu oldu. Bunun üzerine İblis

şöyle dedi: Ben bu düşüncemde yanılmadım ve bu çocuğun ömrü uzun olacak. Şimdi ona

benim hizmetkarım olduğunu gösteren bir isim verin ki, çocuklarınızın mülküne ortak olayım

ve o size ve bana ait olsun. Adem bu çocuğa 'Abd al-Hâreth' adını verdi. Çünkü İblis, Allah'a

isyan etmeden önce 'Hâreth' adını taşıyordu. Adem sözünü tutmadığı için utanırken, İblis'in

mutlu kehaneti gerçekleşti. İşte o zaman Allah şöyle buyurdu: Onlara çocuk verdiğimde,

İblis'le birleştiler. Bu, Adem'in Allah'a isyanında İblis'le ortaklaştığı ya da sadakatsiz olduğu

anlamına gelmez; Çünkü Adem, elçi karakterine bürünmüş bir peygamberdi. Fakat bu,

çocuklarının arasına İblis'in de girmesine izin verdiği anlamına gelir. İşte bunun başka bir

açıklaması daha. Birinin çocuğu olan iki arkadaş varsayalım; bu diğerine dedi ki: Bu çocuk

senin hizmetkarındır. Bu sadece bir konuşma şeklidir ve çocuk aslında onun hizmetçisi

değildir; ama baba arkadaşına, arkadaşlar arasında söylenilen tüm sözler gibi hoş bir söz

söyledi. Tanrı, Adem'in davranışından memnun değildi; bu olay kendi başına hiçbir şey

olmasa da, bunu kendisine günah olarak yükledi ve aslında büyük peygamberler küçük

günahlar işlerler.

( “ İşte o zaman Allah şöyle buyurdu: Onlara çocuk verdiğimde, İblis'le birleştiler.” )

Şimdi 'Abd al-Hâreth isimli çocuk iki yıl sonra öldü; ve bundan sonra Adem'in

Abdül-Hâret'ten, babasının ölümünden sonra yerine geçen ve peygamber olan Şit adını

verdiği bir oğlu dünyaya geldi. Seth'ten sonra Adam çocuk sahibi olmaya devam etti ve daha

çok çocuk sahibi oldu.

_________________________________________________________________________

BÖLÜM XXX.

Kabil, Habil ve Adem'in Çocukları'nın Tarihine Dair Söylem.

Bundan sonra Havva, Adem'den hamile kaldı ve her hamile kaldığında biri kız, biri erkek

olmak üzere iki çocuk doğurdu. Erkek çocukla doğan kız, başka bir erkek çocuğa eş olarak

verildi. Abu-Cehel-ben Hesham, Velid-ben-Moghaira ve Yahudilerin Peygamberimize getirip

yönelttikleri sorularda bildirdiğimiz gibi; bu evlilikler o zamanlar yasaldı. Şimdi Adem, Kabil'in

ikiz kız kardeşini, büyüdüğünde Habil'e eş olarak vermek istiyordu. Cain bundan memnun

değildi. Adem ona ve Habil'e, "Git ve kurban sun" dedi; Tanrı kimin kurbanını kabul ederse,

ona bu genç kızı vereceğim. Adem artık her çocuğuna bir zanaat öğretiyordu; Habil bir

çobandı, Kabil ise çiftçiydi. Adem onlara şöyle dedi: Gidin, adaklarınızı alın ve kurbanlarınızı

yapın. Bunun üzerine Habil gidip koyunlarının en yağlısını aldı ve onu kurban edeceği yere

getirdi. Kabil elindeki en kötü buğdaydan bir demet getirdi ve onu kurban yerine koydu.

Allah'ın izniyle ateş simurg şeklinde indi ve Habil'in kurbanını tüketti, böylece külleri yok oldu

ve Kabil'in getirdiği buğdayın yanına bile yaklaşmadı. Adem kızı Habil'e verdi. Sonra Kabil

Habil'e şöyle dedi: Seni öldüreceğim; ve o zamandan beri Kabil, Habil'i öldürmek için bir

fırsat arıyordu. Bir gün Habil bir dağda uyuyordu; Kabil oraya gitti, büyük bir taş aldı, onu

Habil'in başına fırlattı ve onu öldürdü. Adem'den korkarak cesedi sırtına aldı ve onu hep

sırtında taşıyarak dünyayı dolaşmaya başladı. Kabil, Habil'in cesediyle ne yapacağını

bilmiyordu ve hayrete düştü. Daha sonra Tanrı iki kuzguna Kabil'in önüne çıkıp birbirleriyle

savaşmalarını ilham etti. Bu kargalardan biri diğerini öldürdü, daha sonra gagasıyla bir çukur

kazıp ölü kargayı toprağın altına sakladı. Cain şöyle dedi: Benim bu kuzgun kadar zekam

yok. Ben de kardeşimi yer altına yatıracağım. Daha sonra Habil'i gömdü. Hemcinslerini

öldüren ilk kişi Kabil'di ve gömülen ilk kişi de Habil'di. Adem, oğlunun öldüğünü öğrendiğinde

Kabil'i aramaya başladı; bulamayınca şu dört beyiti okudu: Şehirlerin hepsi aynı görünüme

sahip; erkekler yolsuzluk yapıyor. Dünyanın yüzü tuz çölüne dönüştü; çok çirkin bir hale

geldi. Her şey rengini, tadını kaybetmiş. Güzel olan nesneler parlaklıklarının yalnızca bir

kısmını korumuştur. Ne yazık ki! oğlum Habil haksız yere öldürüldü! Bütün tılsımları kara

toprağın altında toza dönüştü. Ölümü bulamayan ve yaşadığı bu topraklarda huzur

bulunmayan bir komşumuz vardı.

________________________________________________________________

BÖLÜM XXXI.

ADEM'İN HAC İLİŞKİSİ.

Artık her yıl hac vakti geldiğinde Adem Hindistan'daki Serândib dağını terk ederek Cidde'ye

giderdi. Hacca gitti ve her zamanki evine döndü. Bir sene hacca gitti. Şimdi Arafat Dağı'nın

diğer tarafında Nu'man adında bir vadi var. Adem bu vadiye girdi. Bir süre dinlenmek ve

uyumak için başının altına bir destek koydu. Bunun üzerine Allah, Cebrail'e, kendisine

gitmesini ve onun sulbünden kıyamet gününe kadar doğacak olan tüm çocukları çıkarmasını

ve kendisine göstermesini emretti; Kuran'da soru şeklinde bildirildiği gibi: "Hani Rabbin,

Ademoğullarının sulbünden, orada saklı olan tohumu çıkarmıştı." (Sur. vu, ayet 171.) Adem

o zamanlar yüz yirmi erkek çocuk vardı. Cebrail, yarısı sağında, yarısı solunda olmak üzere

hepsini Adem'in yanına topladı. Sonra sağdakilere şöyle dedi: Bunlar mutlaka cennettedir.

Sonra soldakilere şöyle dedi: Bunlar mutlaka cehenneme gideceklerdir. Peygamberimiz

buyurmuştur ki: Öyle insanlar vardır ki, cenneti hak eden işler yapar, sonunda günah işlerler

ve o günahın karşılığında da cehenneme giderler. Günah işleyen, ömrünün sonunda iyilik

yapan ve bu iyilik karşılığında cennete giden insanlar da vardır. Hattab'ın oğlu Ömer şöyle

dedi: Fırka nedir ey Allah'ın elçisi? Peygamber cevap verdi: Amel edin, her şey çalışmakla

elde edilir. Daha sonra Cebrail, Adem'e soyundan gelenlerin hepsini peygamberlere gösterdi.

Adem, Davud peygamberin yanına geldiğinde ona ömrünün kırk yılını verdi. Adem ömrünün

sonunda yaptıklarından pişman oldu ve Allah'a: Kırk yılımı bana geri ver dedi ve Davud

lehine onlardan vazgeçtiğini inkar etti. O böyle yalanlayınca Allah şöyle buyurdu: Bir kimseye

bir şey vereceğiniz zaman şahit tutun. Kur'an'da şöyle buyurulur: "Erkeklerinizden iki şahit

çağırın." (Sure II, ayet 282.)

____________________________________________________________

BÖLÜM XXXII.

ADEM VE OĞLU SETH'İN PEYGAMBERLİK MİSYONU ÜZERİNE SÖYLEŞİ.

Bilin ki, Allah, Adem'e gökten altmış kitap, bazılarına göre ise sadece yirmi kitap

göndermiştir; ve Cebrail Adem'e alfabenin harflerini bilmeyi öğretti. Adem yüz yirmi

yaşındayken ve Kabil'in Habil'i öldürmesinden beş yıl sonra, yukarıda da söylediğimiz gibi

Adem'in bir oğlu daha oldu; ona Seth adını verdiler. Şimdi, Habil'den sonra ve Habil'in yerine,

Tanrı, annesinin rahminden tek başına çıkan ve ikiz kız veya erkek kardeşi olmayan Şit'i

verdi. Cebrail dedi ki: Ey Adem, Allah sana Habil'in yerine bu oğlunu verdi, adını Şit koy.

Şimdi Şit Arapça'da "Tanrı'nın Armağanı" anlamına geliyor. Şit büyük olduğunda, Adem ona

tüm kardeşlerinden daha fazla ayrıcalıklı davrandı ve ölümünden sonra onu dünyanın

egemenliğinin halefi ilan etti. Tanrı ona peygamberlik armağanını verdi ve onu Adem'in tüm

çocuklarına gönderdi. Onun torunları vardı ve şu anda gördüğünüz Adem'in çocukları Şit'in

torunlarıdır. Aslında Adem'in hiçbir çocuğunun Şit'inki kadar çok sayıda nesli yoktu. Ebu Derr

Gaffari'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Peygamber'e şöyle dendiğini işittim: Yeryüzünde

yüz yirmi dört bin peygamber vardı. Peygamber'e dedim ki: Aralarından kaçı elçi karakteriyle

donatılmıştır? Bana cevap verdi: Yüz on üç; ilki Adem'di ve sonuncusu Muhammed'di.

Peygamber'e dedim ki: Ey Allah'ın elçisi, Allah gökten kaç kitap gönderdi? Bana cevap verdi:

Yüz on dört kitap gönderdi; Bunlardan ellisi Adem'e ve oğlu Şit'e, otuzu Nuh peygambere,

yirmisi İbrahim'e ve on tanesi diğer birçok peygambere gönderilmiştir; Bu son on kitap

arasında Pentateuch, İncil, Mezmurlar kitabı ve bana, yani Muhammed'e gönderilen Kur'an

bulunmaktadır.

_____________________________________________________________

BÖLÜM XXXIII.

Adem'in Ölümüyle İlişkisi

Adem'in ölümüyle ilgili olarak insanlar arasında ihtilaf vardır. Adem'in bin yıl yaşadığını

söyleyenler var. Tanrı'nın Adem'e soyunu gösterdiği yıl, Adem Davut'a hayatının kırk yılını

verdi. Adem bin yıl yaşadıktan sonra ölüm meleği ona geldi; Adem ona şöyle dedi: Ey ölüm

meleği, yanılıyorsun. Daha sonra Tanrı Adem'e Şit'i varisi olarak almasını emretti. Adem,

ölümünden sonra zaten onu halefi olarak atamıştı. Artık Adem'in ölüm zamanı geldiğinde ve

Tanrı'nın emri geldiğinde, Adem Şit'i vasisi olarak atadı. Adem öldüğünde, Tanrı Cebrail'i

Şit'e göndererek ona kehanet armağanını getirdi ve ona Adem'in bedenini yıkayıp kefene

sararak gömmesini emretti. Bu gelenek bugüne kadar tüm Ademoğulları arasında devam

etmiştir ve kıyamete kadar da devam edecektir. Cebrail Şit'e bütün bunları öğretti ve Tanrı

ona gökten kefeni gönderdi. Seth, Adem'in bedenini bu kefene sardı ve Cebrail'in ona

öğrettiği gibi ölülerin dualarını onun üzerinde okudu. Şimdi Gabriel Seth'e şöyle dedi: Sen

babanın vasiyetinin vekili ve vasiyetinin uygulayıcısısın, görevli görevlerini yerine getirmek

sana kalmış. Sonra Şit, Adem'e otuz tekbir okudu. Bu tekbîrlerden dördü farz namazları

teşkil ediyor, diğerleri ise nâfile ve Âdem'in üstünlüğünü vurgulamayı amaç ediniyordu. Daha

sonra Şit tüm bu duaları bitirdiğinde Cebrail ona bir çukur kazmasını ve Adem'in cesedini

toprağa koymasını emretti. Bu gelenek Ademoğulları arasında kıyamete kadar devam

edecektir. Birçok kişi Adem'in mezarının Mekke'nin yakınında, Ebu Kubayis Dağı'nda

olduğunu söylüyor.

“ Bu tekbîrlerden dördü farz namazları “

Havva, Adem'den sonra bir yıl daha yaşadı, sonra öldü. Seth, Adem ile Havva'yı aynı yere

gömdü. Tufan sırasında Nuh'un kemiklerini alıp gemiye koyduğu söylenir. Tufan bittiğinde

Nuh gemiden çıktı ve bu kemikleri Yeruşalim'e gömdü. Şu anda bile Adem ile Havva'nın

mezarının o yerde olduğunu söyleyenler var.

_________________________________________________________________

BÖLÜM XXXIV.

Adem'in Oğlu Seti'nin Tarihi.

Şit tahta çıktığında ve Adem'in çocuklarının en büyüğü olduğunda, her yıl hacca gitti,

dünyayı refaha kavuşturdu ve adalet ve hakkaniyetle hareket etti. Üç yüz elli yaşında bir oğlu

oldu; ona Enos adını verdi ve onu vasisi ilan etti. Seth öldüğünde Enos onu Adem ve

Havva'nın yanındaki mezara yerleştirdi. Seth öldüğünde dokuz yüz on iki yaşındaydı. Enos

babasının halefi oldu ve son derece bilgili bir oğlu vardı; ona Gaïnan adını verdi. Enos'un

hayatı da babasınınki gibi dokuz yüz on iki yıldı. Gaïnan'ı vasisi olarak atadı. Artık Gainan ve

Enos'un her ikisinin de dünyanın kralları olduğunu ve peygamber olmadıklarını bilin. Gainan,

tahta çıkan Malaleel adında bir oğul bıraktı. Malaleel'in bir oğlu vardı ve ona Jared adını

verdi. Yedi yüz yıl yaşadı ve Hanok adını verdiği bir oğlu vardı. Hanok'un babası dünyanın

hükümdarıydı ama bir peygamber değildi. Artık Enoch'un adı Süryanicedir: Bu karakterin

Arapça adı Edris'tir. Edris kehanet armağanını aldı.

BÖLÜM XXXV.

PEYGAMBER EDRIS'İN TARİHİ SÖYLEMİ

Edris Hindistanlıydı ama Yemen'de yaşıyordu. O bir peygamberdi ve elçi karakterine

bürünmüştü. Artık onun zamanında bütün insanlar ateşe tapıyordu. Çünkü yukarıda da

söylediğimiz gibi İblis, Kabil'i aldatmıştı. Tanrı Edris'i kardeşlerine gönderdiğinde onlar ona

itaat etmediler. Artık Edris onlara kitap okuyordu ve bu kitaplar İbrahim'in kitaplarıydı. Bu

kitaplarla insanları Allah'a çağırdı. Artık kamışını yazmak için kâğıdın üzerine ilk koyan kişi

Edrîs oldu. Dikiş dikmeyi ve terzi olmayı biliyordu. Elbise kesme ve dikme yöntemini ilk kez o

ortaya koydu ve her işte çok yetenekliydi. Onun zamanında erkeklerin dikilmiş elbiseleri

yoktu; hepsi deri ve yün giyiyordu. Derileri vücutlarının üzerine attılar; Yüne gelince, ondan

bir tür keçe yapıp kendilerini onunla kapladılar. Gömlek ve külotun ne olduğunu bile

bilmiyorlardı. Edrîs artık derileri kesip bunlardan gömlek ve külot dikmeye başladı. Bu

kullanımı dünyaya tanıtan oydu. Bütün bunlarla birlikte Edris gece gündüz sürekli olarak

Allah'a ibadet etmek ve hizmet etmekle meşguldü. Yaklaşık on yıl boyunca geceleri hiç

yatmadığı, uyumak yerine dua ettiği ve İbrahim'in kitaplarını okuduğu söyleniyor. Edris bunca

zamanı hayranlıkla geçirdikten sonra, ölüm meleği onunla arkadaş olmak istiyordu. Bunun

üzerine insan kılığında Edrîs'in yanına gitti, kendisini ona gösterdi ve ona şöyle dedi: Ben

ölüm meleğiyim ve seninle dostluk kurmak isterim. Allah'a yaptığınız olağanüstü ibadetten

dolayı, benden yerine getirebileceğim bir ricada bulunmanız gerekiyor. Edris ölüm meleğine

dedi ki: Senden ricam ruhumu almandır. Ölüm meleği ona cevap verdi: Ben bunun için

gelmedim ve senin hayatın henüz sona ermedi. Edris cevapladı: Bu iyi, ama birkaç

dakikalığına ruhumu al, sonra eğer hâlâ yaşayacak zamanım varsa, Tanrı bana ruhumu geri

verecektir. Ölüm meleği dedi ki: Ben senin benden istediğini Allah'ın emri olmadan

yapamam. Daha sonra ölüm meleği Edris'in isteğini Allah'a iletti. Tanrı, Edris'in bu ricada

bulunma amacını çok iyi biliyordu. Duasını işitti ve ölüm meleğine şöyle dedi: Kulumun

senden dileğini yerine getir. Azrail, Edris'in ruhunu aldı ve aynı anda Tanrı onu Edris'e geri

verdi. İşte bu, Rahman'ın Edris lehine gerçekleştirdiği mucizelerden biridir, çünkü daha sonra

ona kalan ömrün tadını çıkartır. Bundan sonra Edris, Tanrı'ya hizmet etmeye ve ibadet

etmeye geri döndü ve ölüm meleği onun arkadaşı oldu ve onu sık sık ziyaret etti. Yıllar geçti;

Sonra Edris bir gün ölüm meleğine şöyle dedi: Ey dostum, bir isteğim daha var. Ölüm meleği

ona cevap verdi: Eğer sana verebilirsem, memnuniyetle yaparım. Edris ona şöyle dedi: Bana

cehennemi göstermelisin, çünkü ölümü yaşadım ve sahip olduğum ruh benimle kalmalı ve

artık cehennemi görebiliyorum. Azrail ona şöyle dedi: Ben senin benden istediğini Allah'ın

emri olmadan yapamam. Daha sonra Edris'in isteğini Tanrı'ya sundu. Allah cevap verdi:

Kuluma istediğini bahşet. Bu da Rahman'ın Edris lehine gerçekleştirdiği mucizelerden bir

diğeridir. Ölüm meleği, Edrîs'i alıp, ona cehennemin yedi katını teker teker gösterdi ve her

katta, her sınıf günahkâra verilecek cezaları gösterdi. Daha sonra aldığı yere geri koydu.

Edris daha sonra ölüm meleğine şöyle dedi: Senden bir isteğim daha var, onu yine de bana

verebilir misin? Azrail ona şöyle dedi: Bu istek nedir? Edrîs ona şöyle cevap verdi: Bana

cehennemi gösterdiğin gibi, Allah'ın cennetini de göstermelisin. Azrail ona şöyle dedi: Ben

senin benden istediğini Allah'ın emri olmadan yapamam. Bu yüzden diğer zamanlarda

yaptığı gibi Tanrı'ya hitap etti. Allah ona şöyle dedi: Kulumun senden dilediğini yerine getir.

Daha sonra Azrail, Edrîs'i cennete taşıdı. Cennet kapısına geldiklerinde Rıdhvan onların

cennet halkına girmelerine ve nüfuz etmelerine izin vermedi ve Edris'e şöyle dedi: Sen bir

insansın ve hiç kimse ölümü tatmadıkça cennete giremez. Edrîs şöyle cevap verdi: Bana

ölümü yaşattılar, fani ruhum beni terk etti; şu anda sahip olduğum ruh sonsuza kadar

benimle kalmalı ve Tanrı beni diriltti. Ölüm meleği, Edris'in sözlerinin doğruluğuna şahitlik

etti; Ridhwan kendisine dokunulmasına izin verdi ve şöyle dedi: Tanrı'nın emri olmadan hiçbir

şey yapamam. Allah'tan Rıdhwan'a cennetin kapısını açıp Edris'in içeri girmesine izin verme

emri geldi. Artık tüm bunlar Allah'ın Edris lehine olan mucizeleri arasındadır. Ancak ölüm

meleği ve Edris cennete girmeden önce Rıdhvan bu peygambere şöyle dedi: Artık cennete

girme zamanı henüz gelmedi. Kıyamet yerinde mahlûklar bir araya gelmedikçe cennete

girmek mümkün olmayacaktır. Girin, cenneti görün, sonra çıkacaksınız. Edris cevap verdi:

Evet, öyle yapacağım. Daha sonra Edrîs cennete girip bir süre orada kaldıktan sonra

Rıdhvan ile yaptığı anlaşma gereği oradan ayrıldı. Bu ikinci kez Ridhwan'a şöyle dedi: Ey

Ridhwan, cennette bir şey bıraktım. Adımlarını geri çekti ve tekrar cennete girmek istedi.

Ridhwan ona şöyle dedi: Cennete girmene izin vermeyeceğim. Rıdhwan ile Edris arasında

bir tartışma çıktı ve Edris şöyle dedi: Ben bir peygamberim ve Tanrı bana otuz kitap gönderdi

ve hepsini ben yazdım; ve bugüne kadar hiçbir zaman Tanrı'ya isyan etmedim. Allah bana

gönderdiği bu kitaplarda bana cenneti vaat etti. Ve eğer ölümü tatmak gerekiyorsa, onu

yaşadım ve Allah beni diriltti. Sen cehennemi görmüş olmalısın, ben de gördüm; Artık

cennete geldim, burası benim meskenimdir, Allah orayı bana vaad etmiştir ve artık girdiğime

göre çıkmayacağım. Edris, bu konuda Rıdhwan'la uzun uzun tartışmış, ta ki Allah'ın emri

gelinceye kadar, Rıdhwan artık Edris'in girişine karşı çıkmamış ve bu peygamber şu anda

bulunduğu cennette kalmıştır. Edris'in Methuselah adında bir oğlu vardı. Bu oğul, babasının

ebediyen cennette olduğunu öğrenince, yeryüzünün hükümdarlığını ele geçirmiş, insanları

hak dine çağırmış ve çok sayıda insanı ateşe tapmaktan vazgeçirmiştir. Dokuz yüz yıl hüküm

sürdü ve Lemek adını verdiği bir oğlu oldu. Lemek'in ömrü yedi yüz iki yıldı; bu saatten sonra

öldü. Lemek'in Nuh adında bir oğlu kaldı. Tanrı Nuh'a peygamberlik armağanını verdi.

Nuh'un günlerinde her insan farklı bir dine inanıyordu; bazıları ateşe, bazıları da putlara

tapıyordu. Nuh ile Edris arasında bin yedi yüz yıl geçti. Bunca zaman boyunca hiçbir

peygamber ortaya çıkmadı; yalnızca dünya üzerinde egemenliğe sahip olan dünyevi krallar

vardı. Artık tüm evrene sahip olan krallar arasında adil bir kral olan Kayumorth da vardı.

_______________________________________________________________

BÖLÜM XXXVI.

KAYOUMORTH'UN TARİHİ VE HÜKÜMETİ

Kayumorth tüm evrenin sahibi olan krallardan biriydi. Yakışıklı yüzlü bir kraldı. Dağlarda

yaşıyordu ve erkeklerle nadiren etkileşime giriyordu. O heybetle doluydu ve o kadar iriydi ki

onu gören herkes korkardı. Giysi yapmak için yün ve saç iğlerini sıyırma uygulamasını

başlattı. Artık erkekler elbise dikmeyi Edrîs'ten öğrenmişlerdi. Kayumorth adalet ve eşitlikle

donatılmış bir kraldı ve dünyaya birçok iyi kurumu tanıttı. Yedi yüz yıl boyunca kraliyet

hakkını elinde tuttu; Husşenk adını verdiği ve halefi olarak belirlediği bir oğlu vardı.

BÖLÜM XXXVII

HUSŞENK'İN TARİHİ VE HÜKÜMETİ.

Ancak Husşenk'in tahta ne zaman çıktığı konusunda hemfikir değiliz. Birçok kişi Husşenk'in,

Adem'in soyundan Malaleel'in oğlu olan Kayumorth'un oğlu olduğunu söylüyor. Husşenk,

tüm yeryüzüne hakim olan, yaratıkları Allah'ın ilmine çağıran, onları hak dine döndüren bir

kraldı. Dünyayı güzelleştirdi, insanlar arasında adaleti sağladı ve tapınaklar kurdu. Evlerin

girişlerine yerleştirilen kapıları yapmak için ağaçları kesip onlardan kalaslar yapan ilk kişi

oydu. Yeryüzünde bulunan altın, gümüş, firuze ve buna benzer madenleri tanıtan ve kazıp

çıkaran da odur. Denizden ve çeşitli yerlerden incileri, değerli taşları, topazları ve sümbülleri

aldırdı. Ahvaz ülkesinde Susen adında bir şehir kurdu. Suların pınarlarından akmasını

sağladı ve şâdir vân, takht, palâs ve ma'h furî ayyn gibi farklı türdeki halıların yere serilmesini

öğretti. Avlanırken köpeklerin çalıştırılması ve avlanma uygulamasını başlatan yine

Husşenk'ti. Réi şehrini kurduğu söyleniyor. Husşenk'in dürüstlüğü ona tüm insanların

sevgisini kazandırdı. Bilge adamlar şöyle der: Husşenk ateşe tapan biriydi ve bizden biriydi;

Yahudiler de onun kendi dinlerine uyduğunu söylüyorlar. Husşenk dört yüz yıl boyunca

krallığı sürdürdü.

__________________________________________________________________

BÖLÜM XXXVIII.

TAMMURATH'IN TARİHİ VE HÜKÜMETİ.

Tahmurath tahta oturduktan sonra bilgeler ona Kayumorth adını verdiler ve onun putlara

taptığını söylediler; ama yalan söylediler çünkü Tahmurath Tanrı'ya tapıyordu. Tanrı'nın bu

prense o kadar çok güç ve güç verdiği, dünyadaki tüm Dev'lerin onun itaati altında olduğu ve

onları insanların arasından kovup çöllere ve denizlere sürgün ettiği söylenir. Onları batıya ve

doğuya doğru koşturdu. Atları donatma, eyerleme ve dizginleme uygulamasını başlatan

oydu. Deve, katır, eşek, öküz ve krallara hizmet eden diğer hayvanların nasıl eğitileceğini

öğretti. Ondan önce dünyada katır yoktu; katır elde etmek için kısrağı eşekle çiftleştirdi ve

ona yük yükletti. Avlanmaya çıktı ve panterleri bu alıştırma için eğiten ilk kişiydi. Aynı

zamanda Farsça karakterleri yazan ilk kişiydi. Yüz yıl boyunca krallığı sürdürdü ve sonunda

öldü.

____________________________________________________________________

BÖLÜM XXXIX.

KRAL CEMŞİD'İN TARİHİ.

Şimdi Cemşid'in Tahmurath'ın kardeşi olduğu söyleniyor; bütün evrene sahipti ve yüzü çok

güzeldi. Cem nur demektir ve gittiği her yere kendi şahsından gelen bir nur yaydığı için

kendisine Cem ismi verilmiştir. Cemşid, Edris peygamberin dinini takip ediyordu ve pala,

bıçak, mızrak, göğüs zırhı gibi silahları yapan ilk kişiydi. Ondan önce erkeklerin silahları taş

ve sopaydı. Dünyaya pamuk toplama, kanvas yapma, ipek eğirme ve dokuma pratiğini

tanıtan kişi Cemşid'di. Ayrıca siyah, beyaz, kırmızı, sarı, yeşil gibi farklı renklerin ve benzeri

renklerin kullanımını da tanıttı. Bütün bunlar Cemşid'den önce mevcut değildi. Devleri kendisi

için banyo yapmaya zorladı; ve derinlikleri ne olursa olsun, orada bulunan bütün değerli

taşları denizin dibinden onun için getirdiler. Erkekler daha sonra Dev'lerden dalış sanatını

öğrendi; denizin dibine inip inci çıkarmayı biliyorlardı. Cemşid insanlara dağlardaki yolları

takip etmeyi ve çöllerde yürümeyi öğretti. Devlere topraktan kireç, beyaz kurşun, zinober,

civa ve benzeri birçok maddeyi çekmelerini emretti. Dev'ler Cemşid'e uygun olan her şeyi

yaptılar. Cemşid, güzel kokulu çiçeklerin kullanımını ve misk, amber, kafur gibi parfümlerin

hazırlanışını tanıttı. Cemşid, dünyadaki bütün canlıları dört sınıfa ayırmıştır. Ordu bu dört

sınıftan birini oluşturuyordu. Cemşid onlara şöyle dedi: Silahlarınızı ve atlarınızı saklayın ve

kapımdan ayrılmayın; aksi takdirde seni cezalandıracağım. Bilim ve eğitim, sağduyu ve

muhakeme yeteneğine sahip yazarlar ve insanlar başka bir sınıf oluşturuyordu. Cemşid

onlara şöyle dedi: Siz yalnızca sizi ilgilendiren işlerle ilgileneceksiniz. Cemşid üçüncü sınıfa

tarımı, dördüncü sınıfa da ticareti öğretti. Bir kuyumcu, bir kunduracı ve benzeri birçok kişi

gibi şöyle dedi: Herkes kendi işini yapsın ve başka hiçbir şeyle meşgul olmasın. Cemşid bu

farklı sınıflara müfettişler kurar ve askerlere şöyle der: Siz benim şahsıma bağlanacaksınız.

Daha sonra Cemşid, sabah akşam her birinin gece, gündüz, ay ve yıl içinde ne yaptığını

kendisine öğretmeleri için dört sınıfın başına âlimleri yerleştirdi. Koyduğu kuralların dışına

çıkan biri varsa onu idam ettiriyordu. Daha sonra Cemşid alimlere sordu: Bir kralın tahtını

kaybetmemek için ne yapması gerekir? Alimler ona şöyle cevap verdiler: Adil olmalı,

hakkaniyetli olmalı ve mazlumu zalimin elinden kurtarmalıdır. Daha sonra Cemşid adalet

isteme geleneğini kurdu; bilge ve eğitimli adamları bir araya topladı, tahtına oturdu ve adaleti

sağladı. Bütün erkekler ona koştu ve bu güne nevruz (yeni gün) denildi. Artık her ayın

başında Cemşid adaleti sağlamak için masaya oturmuş ve yedi yüz yıl bu şekilde geçmişti.

Bütün bu süre zarfında Cemşid hiçbir sıkıntı yaşamadı, saltanatı kesintiye uğramadı, üzerine

hiçbir düşman ayaklanmadı ve kendisine eziyet edecek bir sebep yoktu. Bir gün öğle uykusu

sırasında Cemşid evinde yalnızdı ve farklı sınıflardan çok sayıda insan kapısının önünde

duruyordu. İblis evin penceresinden içeri girdi. Cemşid ona şöyle dedi: Sen kimsin ve buraya

nasıl girersin? Artık Cemşid, Eblis'in evinin kapısında duranlar arasında olduğunu, hileyle ve

izin almadan içeri girdiğini düşünüyordu. İblis, Cemşid ile sohbete girdi ve ona şöyle dedi:

Ben senin meleklerin arasında bir meleğim ve sana öğüt vermek için gökten indim. Cemşid

cevap verdi: Bana ne tavsiye verirsin? İblis ona şöyle dedi: Bana kim olduğunu söyle.

Cemşid ona cevap verdi: Ben Adem'in çocuklarından biriyim. İblis ona şöyle dedi:

Yanılıyorsun, adam değilsin. Şunu düşünün, kral olduğunuzdan beri hiç hastalanmadınız;

Üstelik krallar mülksüzleşiyor, ölüyor, karşılarına çıkan düşmanlar var ve siz bu kötülüklerin

hiçbirini yaşamadınız. Eğer Âdemoğullarından olsaydın, bunun bir kısmını sen de yaşardın;

ama sen hiçbirini deneyimlemedin çünkü sen Tanrı'sın; ama sen kendini tanımıyorsun.

Gökyüzünde ilk sen vardın, güneş, ay ve yıldızlar senin emrin altındaydı ve onları iyi

yönetiyordun. Daha sonra insanlara adaleti sağlamak için yeryüzüne indiniz ve sonra

cennete döndünüz; ama ne olduğunu unuttun. Ben senin meleğinim ve senin benim

üzerimde hakkın var. Ona senin kim olduğunu söylemek için hukuka geldim. Artık bütün

dünya senindir ve sen insanlara haksızlık ettin; O halde onlara kendini tanıt ve sana ibadet

etmelerini emret. Kim sana ibadet etmezse onu ateşe atın. Bu hikayenin bir kısmını zaten

anlattık ama burada daha uzun anlatacağız. Bunun üzerine Cemşid, Eblîs'e sordu: Benim

tanrılığıma dair sende ne delil var? İblis ona cevap verdi: Gözünün önünde olan delillerden

başka delillere ne ihtiyacın var? Ben bir meleğim; insan meleği göremez ama sen beni

görüyorsun. Bu sözleri söyledikten sonra İblis ortadan kayboldu. Cemşid, Eblîs'in sözlerine

aldandı. Ertesi gün büyük bir ateş yaktı ve bütün yaratıkları topladıktan sonra onlara şöyle

dedi: Ben göklerin ve yerin Tanrısıyım; bana ibadet edin, yoksa hepinizi bu ateşte yakarım.

Cemşid bütün şehirlere teğmenler göndermişti ve biz bu teğmenlerin isimlerini ve

götürdükleri putların isimlerini zaten bildirmiştik. Bütün yaratıklar, yanma korkusuyla,

Cemşid'e tapıyorlardı. Bundan sonra Bey urasp adında bir adam, Cemşid krallığının

sınırından yola çıkarak bu şehzadenin üzerine yürüdü.

_________________________________________________________________________

BÖLÜM XL.

BEY OURASP'IN TARİHÇESİ.

Bey urasp'ın, sayısını Allah'ın bildiği bir orduyla ilerleyerek Cemşid tahtını ve şehirlerini ele

geçirdiği bildiriliyor. Bey ourasp, Cemşid krallığına vardığında bu prens Damavend'deydi.

Bey ourasp Damavend'e gitti ve oraya vardığında Cemşid kaçtı ve saklandı. Bey ourasp

daha sonra tüm evreni ele geçirdi. Cemşid bir yıl boyunca saklı kaldı. Bey ourasp geri

çekildiğini fark ettiğinde, şahsını yakaladı ve onu baştan ayağa ikiye böldü.

______________________________________________________________

BÖLÜM XLI.

NUH PEYGAMBER'İN TARİHİ.

Allah Nuh'a peygamberlik armağanını vermiş ve onu Bey urasp'a göndermiştir. Büyücüler

Bey ourasp'ın ateşe tapan biri olduğunu söylüyor; ancak Kur'an'da onun putlara taptığını,

ateşe tapmadığını görüyoruz. Kur'an-ı Kerim'de şöyle denir (sur. LXXI, ayet 20): "Nuh şöyle

haykırdı: Rabbim, onlar sadece bana itaat etmiyorlar; zenginliği ve çocukları hainliği artan

ona uyuyorlar. Nuh'a tuzak kurdular ve şöyle dediler: İlahlarınızı terk etmeyin, Vedd'i,

Sova'yı, Ya'ûk'u, Yaûk'u ve Nasr'ı terk etmeyin "Bu ayet, Nuh'un gönderildiği kavmin putlara

taptığına delildir. Nuh peygamberin ömrü bin yıldı. Elli yaşındayken Tanrı ona, Nuh'un dokuz

yüz elli yıl boyunca elinde tuttuğu kehanet armağanını verdi. Nuh, insanları Allah'a

çağırmıştır, Kur'an-ı Kerim'de (XXIX, 13. ayet) bildirildiği gibi: "Biz Nuh'u kavmine gönderdik

ve o, elli yıl eksik, bin yıl onlarla birlikte kaldı. Sonra onlar tufanla helak oldular. Çünkü onlar

haksızlardandı ama biz Nuh'u ve gemi halkını kurtardık. Nuh'un kavmi ile birlikte geçirdiği

yıllarda tufan zamanına kadar kimse onun sözüne inanmadı. Daha sonra Nuh ve onun

sözüne inanan kavim gemiye bindiler. Hem erkek hem de kadın olmak üzere toplamda

seksen kişi vardı ve Nuh, yeryüzünde yaşayan tüm insanları Tanrı'ya geri çağırmaktan

sorumluydu; O, elçi karakterine bürünmüş bir peygamberdi. Şimdi, Nuh'un misyonunun

sürdüğü dokuz yüz elli yıl boyunca, yeryüzünde üç nesil insan birbirini takip etmişti. Nuh'un

günlerinde, bir çocuk ana rahminden çıktıktan sonra büyüyünce, babası onun elinden tutup

Nuh peygambere götürmüş, onu çocuğa göstererek şöyle demişti: Bu adam bir deli ve

sihirbaz. Dikkat edin, ergenliğe ulaştığınızda onun sözlerine inanmayın; ve eğer çocuklarınız

varsa, benim size yaptığım tavsiyenin aynısını onlara da yapın. Şimdi, Nuh ne zaman

insanları Tanrı'ya çağırsa, onu dövüyorlar ve ona aşağılayıcı davranıyorlardı ve Nuh bu kötü

muameleye sabırla katlanıyordu. Nuh'un misyonuna inanmayan bir karısı vardı, Kuran'da

bildirildiği gibi (sur. LXVI, ayet 10): "Allah, sadakatsizlere Nuh'un karısıyla Lut'un karısını

örnek verdi." Bu kadından dört oğlu oldu; birincisi Sam, ikincisi Zincir, üçüncüsü Yafet ve

dördüncüsü Kenan. İlk üçü Nuh'un sözüne inanmıştı; ama dördüncüsü Kenan ve annesi

sadakatsiz kaldılar. Birkaç yıl geçti; Nuh'un sabrı ve cesareti tükenmişti; kimse

konuşmalarına inanmadı. Kavmini yok etmesi için Allah'a dua etti ve Allah'ın Kur'an'da

muhafaza ettiği şu sözleri söyledi: "Nuh dedi ki: Rabbim, kâfirlerin evlerini yeryüzünde

bırakma; çünkü onları orada bırakırsan aldatırlar. Kulların, suçlu ve sadakatsiz çocuklar

doğuracaklar. Bunun üzerine Nuh kendisi için dua etti ve şöyle dedi: Rabbim, beni bağışla,

ana-babamı, iman ederek evime girenleri, mü'min erkek ve kadınları bağışla ve helâk et."

(Sur. LXXI, ayetler. 27-29.) Tanrı Nuh'un duasını duydu ve insanları cezalandırmak için ona

bir tik ağacı dikmesini emretti. Artık tik ağacı büyümesi kırk yıl süren bir ağaçtır ve Nuh kırk

yıl içinde insanların cezalandırılacağını biliyordu. Bunun üzerine Nuh bir tik ağacı dikti ve

Tanrı'ya dua etti. Sonra kırk yıl geçtikten ve ağaç büyüyünce Allah Nuh'a vahiy gönderdi ve

ona şöyle dedi: Bu canlıların hepsini su kenarında yok edeceğim. Yerden azap suyunu

çıkaracağım ve gökten indireceğim. Artık Nuh Kufe'de yaşıyordu ve evinde Adem'e ait

olduğu söylenen demir bir fırın vardı. Allah bu fırını bir sembol olarak kurmuş ve şöyle

buyurmuştu: Bu, bu kavmin azabının bir alameti olacaktır: Kur'an'ın şu sözlerinden de

anlaşılacağı üzere, su fırının ağzından çıkacaktır: Gazabımız gelmiş olacak ve fırın kaynıyor

olacak." (Sure XXIII, ayet 27.) Nitekim fırının ağzından su çıkmak üzereyken, kaynamaya

başlayınca Nuh kendisinin de kâfirlerle birlikte helak olacağından korktu ve şöyle dedi:

“Rabbim, kurtar beni ve benimle birlikte olan mü'minleri." (Sure XXVI, 118. ayet) Tanrı, Nuh'a

kendisini ve ailesini kurtaracağına söz verdi ve ona şöyle dedi: Tik ağacını sök ve ondan

kalas yap. Aynı zamanda Cebrail'e, Nuh'a gitmesini ve ona gemi yapmayı öğretmesini

emretmişti, Kuran'da söylendiği gibi: "Bizim huzurumuzda bir gemi inşa et, vb." (Sur. XI, ayet

39.) Nuh gemiyi yaptı ve yanından adamlar geçti. Bu kâfirler ona sordular: Ne yapıyorsun?

Nuh cevap verdi: Bir gemi yapıyorum, çünkü Tanrı insanları suyla yok edecek. Bunun

üzerine kâfirler Nuh'la alay ettiler, onunla alay ettiler ve ona taş attılar. Nuh onlara şu cevabı

verdi: "Siz şimdi benimle nasıl alay ediyorsanız, yarın da ben ve müminler sizinle alay

edeceğiz." (Sur. XI, ayet 40.) Artık Nuh geminin yapımını kırk günde tamamladı. Bu geminin

uzunluğu bin iki yüz arşındı ve üç katı vardı; alt kat dört ayaklılar için, ortası erkekler için, üst

kat ise kuşlar içindi, Kuran'da bildirildiği gibi: "Nuh'a şöyle dedik: Bütün hayvanlardan bir çifti

gemiye koy, vs." (Sure XI, ayet 42.) Sonra yerden su çıktı ve kırk gün boyunca gökten yağdı,

yükselince gemiyi yerden kaldırdı. Nuh oğluna şöyle dedi: "Ey oğlum, bizimle gel ve kâfirlerle

birlikte kalma." (Sur. XI, ayetler. 44 ve devamı) Nuh'un oğlu Kenan, kâfirlerin yanındaydı ve

babasına, "Bana su sağlayacak bir dağa gideceğim" dedi. Nuh, Kenan'a şöyle dedi: "Bu dağ,

bugün yalnızca Allah'ın emirlerine karşı, yalnızca Allah'ın merhamet edeceği kimseyi

koruyacaktır." Onlar böyle konuşurlarken sular yükseldi ve Hanan'ı sular altında bıraktı.

Kuran'da şöyle bildirilir: "İkisinin arasında bir dalga geçti ve o da batıklardan biriydi." Ayrıca

şöyle denir: "Nuh, Rabbine seslendi ve ona şöyle dedi: Rabbim, benim oğlum benim

ailemdendir ve senin vaadin gerçektir; çünkü sen, yargıçların en adil olanısın. Rab ona şöyle

cevap verdi: Ey Nuh. Oğlun senin ailenden değil. Benden istediğin şey haksızlıktır; o halde,

hakkında bilgin olmayan bir şeyi bana sorma ki, sen de onların cahillerinden olma. Sana

sığınırım, hakkında bilgim olmayan bir şeyi sana sormama izin verme vs. (Sure XI, ayet 49.)

Bunun üzerine Tanrı rüzgâra tüm uçan hayvanları Nuh'un yanına toplamasını emretti. Bunun

üzerine Nuh bu hayvanlardan birer çift alıp gemiye koydu. Bundan sonra Allah göklerden su

indirdi ve yerin pınarlarından su çıkardı, Kuran'da bildirildiği gibi: Biz göklerin kapılarını bol

bol akan suya açtık vb." (Sur. LIV, ayet 11.) Nuh, geminin suların üzerinde durduğunu

görünce, yürümeye başladığını görünce, "Allah'ın adıyla yürüyor, hareketsiz duruyor, vs."

dedi. (Sure XI, ayet 43.) Artık su yerden çıkıp gökten o kadar çok iniyordu ki, dünyanın bütün

dağlarını, hatta en yükseklerini bile kaplıyor ve kırk arşın yükseğe çıkıyordu. Artık Kenan

böyle konuşmuştu çünkü sel yağmurunun diğer yağmurlar gibi olduğunu düşünüyordu;

Çoban olduğundan her yağmur yağdığında dağa çekilirdi, su ona ne zarar verebilir ne de

ulaşabilirdi. Tufan suyu için de aynı durumun geçerli olacağına inanıyordu. Nuh ona, "Oğlum,

bizimle gel" dediğinde Kenan, "Bana su sağlayacak bir dağa çekileceğim" diye cevap verdi.

Nuh altı ay gemide kaldı ve bu altı ay boyunca su gökten indi ve yerden kesintisiz olarak

çıktı. Artık Nuh'un Kûfe'de gemiye bindiğini ve geminin Mekke'ye giderek Caaha'nın yerinin

etrafında döndüğünü bilin. Bazen doğuya gitti, bazen batıya döndü, ayrıca Suriye'ye de gitti.

Altı ay geçtikten sonra gemi Cudi Dağı'nın yukarısındaki suyun yüzeyinde durdu. Altı ay

sonra Tanrı gökten suyu durdurdu ve böylece gemidekiler dışında yeryüzündeki tüm

hayvanlar yok oldu. Bundan sonra Allah, yerdeki pınarlara evreni kaplayan suyu emmelerini,

göklere de yeryüzüne yağan yağmurları tutmalarını Kuran'da bildirildiği gibi emretmiştir:

“Allah buyurdu: Ey yer, suyunu em, ey gök, yağmurunu tut.” (Sure XI, ayet 46.) Artık bilin ki,

Kur'an metninde geçen İbla'ï kelimesi özümsemek, aqla'ï kelimesi ise muhafaza etmek

anlamına gelmektedir. Bundan sonra sular çekildi ve gemi Cudi Dağı'nın tepesinde durdu.

Kuran'da bildirildiği gibi: "Gemi Cudi Dağı'nda durdu ve şöyle denildi: Buradan uzak olun

zalimler!" (aynı eser.) Bu, Tanrı'nın bu adamların yok edilmesini emrettiği anlamına gelir. Nuh

gemiden çıktığında yaratıklar çoğaldı ve Nuh Allah'a şükrederek şöyle dedi: "Bizi zalimlerden

kurtaran Allah'a hamdolsun!" Ayrıca şunu da söylüyor: "Rabbim, gemiden çıkışımı mübarek

kıl, vs." (Sure XXIII, ayetler 29-80.) Artık Nuh, Muharrem ayının onuncu günü olan Aşûrâ

denilen günde gemiden çıkmıştı; Receb ayının onuncu günü oraya girdi. Nuh gemiye bindiği

gün yanında bulunan herkesi oruç tuttu. Gemiye girmemiş olan iki tür hayvanın gemiden

çıktığı görüldü; onlar domuz ve kediydi. Tufandan önce bu hayvanlar yeryüzünde yoktu ve

Tanrı onları gemide yarattı çünkü geminin içi büyük bir koku yayan çöp ve insan dışkısıyla

doluydu. Kötü kokuya dayanacak gücü olmayan gemidekiler Nuh'a şikâyette bulundular;

sonra Nuh elini filin sırtına geçirdi ve bu hayvanın anüsünden domuz çıktı. Domuz gemideki

tüm çöpleri yedi ve koku ortadan kayboldu. Bir süre sonra gemide çok sayıda fare bulundu.

İnsanların yemeklerini yediler ve içini çöple doldurdular. Bunun üzerine Nuh'un yanında

bulunanlar ona gelip şöyle dediler: Sen bizi ilk kötülükten kurtardın; ama şimdi kıyafetlerimizi

kemiren, yemeğimizi yiyen ve içimizi çöple dolduran fareler bize eziyet ediyor. Sonra Nuh

elini aslanın sırtına koydu, aslan hapşırdı ve kedi hayvanın burnundan çıktı. Kedi fareleri

yemeye başladı. Nuh gemiden çıktığında, azap suyu denize çekilinceye kadar Cudi Dağı'nda

kırk gün geçirdi. Şimdi denizdeki bu acı ve tuzlu su, Nuh'un zamanı orada çekilen tufanın

suyundan geliyor. Nuh, kuzguna şöyle dedi: Git, pençeni yere koy ve suyun ne kadar yüksek

olduğunu gör. Kuzgun gitti ve yolda bir miktar leş bulduğunda onu yemeye başladı ve Nuh'un

yanına dönmedi. Nuh buna çok üzüldü ve kuzguna lanet ederek şöyle dedi: Allah seni

insanların gözünde aşağılık kılsın ve yemeğin sadece leşten ibaret olsun! Bundan sonra Nuh

güvercini gönderdi. Güvercin gitti ve hiçbir yerde durmadan bacaklarını suya soktu. Ceza

suyu acı ve tuzluydu, güvercinin bacaklarını yaktı, tüyleri artık çıkmadı ve derisi döküldü.

Şimdi kırmızı bacaklı ve tüysüz güvercinler Nuh'un huzuruna çıkıp ona bacaklarını gösteren

türdendir. Sonra Nuh şöyle dedi: Tanrı seni insanların gözünde kabul edilebilir kılsın! İşte bu

nedenle güvercin artık insanların kalplerinde çok sevilmektedir. Bundan sonra Nuh, gemide

kendisiyle birlikte bulunan insanlarla birlikte yeryüzüne indi. Artık doğudan batıya bütün

evrende yıkılmayan tek bir bina kalmamıştı. Nuh bir şehir inşa etti ve kendisiyle birlikte

gemiden çıkan ve Cudi Dağı'nda bulunan seksen kişiden her biri için bir ev kurdu; öyle ki

orada seksen ev inşa edilmişti ve bahsettiğimiz herkesin kendine ait bir evi vardı. Kur'an-ı

Kerim'de (sur.XI, 42. ayet) şöyle buyurulur: "Nuh'la birlikte iman edenlerin sayısı çok azdı."

Bu "birkaç" sözü Nuh'un yanında bulunan seksen kişiyi ifade etmektedir. Nuh'un inşa ettiği

kasaba büyüdü ve bugün gelişiyor. Cudi Dağı'nın eteklerinde yer almaktadır. Birçok kişi bu

kasabaya "Nuh'un şehri" diyor ve bazıları da ona Suk al-themanîn (seksenlerin pazarı) adını

veriyor. Nuh tufandan sonra üç yüz yıl daha yaşadı. Adem'in zamanından tufan zamanına

kadar iki bin iki yüz yıl, bazılarına göre ise üç bin beş yüz yıl geçmişti. Tanrı, gördüğümüz

tüm adamları Nuh'la birlikte kaçan seksen kişiden çıkardı. Artık tüm dünya halkları,

Yahudiler, Hıristiyanlar ve Müslümanlar, Nuh Tufanı'nı gerçek bir gerçek olarak görmektedir;

Ne Nuh'u ne de tufanı bilenler yalnızca Mecusiler'dir ve onlar bu dünyanın var olduğundan

beri her zaman olduğu gibi olduğunu söylerler. Bu seksen kişinin hikâyesi, Adem'in

zamanından, Ömer'in zamanındaki tacı kaybeden İran kralı Şehriyar'ın oğlu Yezdegerd

zamanına kadar gökten gönderilen bütün kitaplarda yer almaktadır. el-Hattab. Bu kitaplar,

diğerlerinin yanı sıra, İbrahim'in kitabı ve Musa'nın kanunu, İsa'nın İncili ve Muhammed'in

Kur'an'ıdır. Tüm bu kitaplarda tufanın, Nuh'un halkının yok oluşunun ve Nuh'un Babil

topraklarında kalışının öyküsünü buluyoruz. (Bu hikaye Mahmud ve Muhammed arasında ki kargaşadan

karıştırılmış olmalıdır.) Bazıları tufanın sadece bu bölgede meydana geldiğini iddia ederken,

bazıları da tufanın tüm yeryüzüne yayıldığını söylerler. Kur'an'da (LIV, 12. ayet) bildirildiği

gibi: "Biz, dünyanın her yerinden toprakdan pınarlar çıkardık." Tufanın evrensel olduğunu

anlamanız için Tanrı bu sözleri söyledi. Artık bilin ki Nuh'tan sonra bütün yaratıklar Sein'den,

Ham'dan ve Yafet'ten gelmiştir. Araplar, İranlılar, beyaz yüzlü adamlar, iyi insanlar,

hukukçular, bilginler ve bilgeler Sam soyundandır; nedeni de şudur: Bir gün Nuh uyurken,

rüzgar onun elbiselerini kaldırdı ve o farkına bile varmadan cinsel organlarını keşfetti. Yafet,

cinsel organlarını gördüğü Nuh'un yanından geçti; gizlemeden yüksek sesle gülmeye ve

babasıyla alay etmeye başladı. Daha sonra Yafet'in kardeşi Ham geldi; Nuh'a baktı, yüksek

sesle gülmeye ve şakalaşmaya başladı ve babasının üstünü örtmeden geçip gitti. Şem

kardeşlerinin peşinden geldi ve Nuh'un uygunsuz bir pozisyonda olduğunu görünce gözlerini

çevirdi ve babasının çıplaklığını sakladı. Sonra Nuh uyandı ve Şem'e ne olduğunu sordu;

Ham ile Yafet'in yanından geçip güldüklerini duyunca onlara lanet ederek şöyle dedi: Tanrı

belinizin tohumunu değiştirsin! Bundan sonra Ham diyarındaki bütün insanlar ve meyveler

siyaha döndü. Siyah üzüm (zenci?) ikincilerden biridir. Türkler, Slavlar, Yecüc ve Mecüc ve

bizim bilmediğimiz diğer bazı halklar Yafet'in soyundandır. Ham ve Yafet, babalarının cinsel

kısımlarını gördüklerinde güldükleri için böyle cezalandırıldılar.

_________________________________________________________________________

BÖLÜM XLII.

KRAL DHO'HÂK'IN TARİHİ

Tufandan sonra geçen ilk bin yıl boyunca dünyada tüm evrenin imparatorluğuna sahip olan

bir kral yoktu. Bu bin yıl geçtikten sonra, Nuh'un oğlu Ham soyundan bir kral ortaya çıktı; bu

krala Dhohak adı verildi. Büyü biliyordu ve tüm evrenin egemenliğini ele geçirdi. Omuzlarının

uçlarında iki yılan başına benzeyen iki et parçası yükseliyordu. Bu deformitenin nedeni daha

sonra anlatılacak. Dho'hak, elbiselerini her çıkardığında ona iki ejderha gibi görünen bu

büyümeleri sakladı. İnsanlar bu prensin hükümetinden korkuyordu. Araplar ona Dhohak

diyordu ve Magi Bey urasp ile aynı olduğunu söylüyor; ama biz bu konuda hemfikir değiliz

çünkü Bey urasp Nuh'un zamanında yaşamıştır. Artık Dhohak son derece adaletsiz ve kötü

bir kraldı. Kâinata kötü ahlâkı soktu ve bütün kralları yok etti. O, yaratıkları putperestliğe

çağırıyordu ve o kadar kana susamış bir adamdı ki, çağdaşlarının kralları arasında onun

kadar kan döken kimse yoktu. İnsanları kırbaçlama ve asma yöntemini başlatan da bu

prensti. Bin yıl hüküm sürdü, fakat davranışları bütün tebaasını ondan uzaklaştırdı, çünkü

kimseye adalet yapmamıştı; ve herhangi birine kızdığı zaman askerler gönderip onları idam

ettiriyordu.

İbnü’l-Esîr’e göre Dahhâk ilk firavundur (el-Kâmil, I, 74). Başka bir rivayete göre ise Cem’den sonra kral olmuş,

Nemrud diye anılmıştır.

Şimdi Tanrı krallığı Dhohak'tan kaldırmak istiyordu ve bu prens sekiz yüz yıl hüküm

sürdüğünde omuzlarındaki iki et parçası ülsere dönüştü ve ona çok şiddetli acı verdi, öyle ki

gece ağlayıp ağladı,dinlenme fırsatı bulamadığı bir gün, ömrünün son iki yüz yılı boyunca,

cezaevlerinde bulunanların tümü, ölümü hak etmiş olsun veya olmasın, onun emriyle ve az

önce açıkladığımız nedenle öldürülmüştür. Daha sonra kendisine her gün verilecek iki

adamın vucudundan beyinlerini aldı ve onları öldürüp beyinlerini vücudunun ülserli kısmına

koydu. Hiç kimse çektiği acıların çaresini bilmiyordu. Artık bir gece uykusu onu ele geçirmiş

ve uyurken birisinin ona şöyle dediğini görmüş: Eğer ülserlerinin iyileşmesini istiyorsa, onlara

insan beynini uygula, çünkü sana yakışan çare budur. Ertesi gün Dhohak uyandı ve yanına

iki adamın getirilmesini, öldürülmesini ve beyinlerinin ülserlere uygulanmasını emretti.

Ülserler biraz iyileşti, ağrı azaldı ve Dhohak dinlenebildi. Bundan sonra Dhohak, günde iki

kişilik bir beyin belirledi. Bu adamlar ona getirildi, öldürüldüler ve beyinleri ülserlerinin üzerine

konuldu. Dhohâk'ın ömrünün son iki yüz yılı boyunca, cezaevlerinde bulunanların tümü,

ölümü hak etmiş olsun veya olmasın, onun emriyle ve az önce açıkladığımız nedenle

öldürülmüştür. Daha sonra kendisine her gün verilecek iki adamın haraç dağıtımını ayarladı

ve onları öldürüp beyinlerini vücudunun ülserli kısmına koydu. Artık İsfahan'da, güzel yüzlü,

mübarek tabiatlı iki gencin babası olan bir adam vardı. Bir gün bu iki genç yakalanmış ve ne

babalarına ne de annelerine aldırmadan öldürülmüşler. Bu adamın adı Kâveh'ti; O bir

demirciydi ve evinin önünde bir tentenin altında çalışıyordu ki, ona çocuklarının alınıp

öldürüldüğünü söylemeye geldiler. Aynı anda tentesinden ayrıldı şaşkınlık ve haklı öfkeyle,

demircilerin giydiği ve elbiselerini ateşten korumak için ayaklarına kadar örten deri parçasıyla

şehirde koşmaya başladı. Kaveh, İsfahan'da çığlıklar atmaya ve inlemeye başladı ve

adamlar onun etrafında toplandı. Ayrıca İsfahan'ın önde gelen Dehkanlarından birinin

kalabalığın ortasında öne çıkıp şöyle dediği de rivayet edilmiştir: Ey insanlar, gelin de sizi ve

kendimi bu zorbanın adaletsizliğinden kurtarayım. Artık İsfahan halkı Dhohâk'ın zulmünden

bıkmıştı; Ayaklarına kadar uzanan bu deri parçasını bir sopanın ucuna bağlayıp sancak gibi

havada tutan demirci Kâveh ile birlikte toplu halde ayağa kalktılar. Bunun bir deri parçası

değil, Kâveh'in başına taktığı ve bir sopanın ucuna sancak gibi yerleştirdiği türban olduğunu

söyleyenler var. İsfahan kapısı yakınında bulunan Dhohâk teğmeninin sarayına giden, bu

teğmeni öldüren, hazinelerini yağmalayan, ele geçirebildiği tüm silahları ortadan kaldıran

Kaveh'e çok sayıda inançsız, hırsız ve eşkıya katıldı ve onları bulup onu takip eden

adamlara dağıttı. Bunun üzerine Kâveh başka bir teğmen atayarak Dhohâk'ın üzerine

yürüdü. Bütün şehirlerden insanlar ordusunu şişirecekti; çünkü Dhohak'ın tebaası,

hükümdarlığının sürdüğü bin yıl boyunca bu prensin boyunduruğundan bıkmıştı. Kâveh,

etrafında yüz bin adam toplayarak Demâvend'e doğru yürüdü. Oraya vardığında bütün

askerlerini topladı ve onlara şöyle dedi: Benim yalnızca Dhohak'ın teğmenlerine karşı

savaştığımı ve onlar için hâlâ kral olduğunu biliyorsunuz; bu nedenle bir hükümdar seçin ki

onu tahta koyalım ve tahtı, Dhohâk'a karşı çıkmasını ve benim de onun emirlerini almamı ve

Kâveh, askerlerine aynı konuda başka konuşmalar da yaptı. Ona cevap verdiler: Kralımız ol,

seni kabul ediyoruz. Fakat Kâveh şöyle cevap verdi: Biliyorsun ki ben bir kralın görevlerini

layıkıyla yerine getiremem. Artık Afridoun adında kraliyet soyundan bir prens vardı; Kral

Cemşid'in oğluydu. Bu şehzade Dhohâk yüzünden kaçmış ve saklanmıştı. Onu almaya gittik

ve getirdik. Kâveh, bütün askerleri, hazineleri, silahları ona teslim etti ve emirlerini almak

üzere huzuruna çıktı. Afridoun, Kâveh'e ordunun genel komutasını verdi. Dhohâk daha sonra

Damâvend'den ayrıldı. Afridoun'un birlikleri ona savaş verdi, onu esir aldı, öldürdü ve ordusu

kaçtı. Afridoun daha sonra tahta çıktı.

_____________________________________________________________________

BÖLÜM XLIII.

AFRİDUN HÜKÜMETİNİN TARİHİ.

Afridoun tahta çıktığında Kaveh'i İsfahan'ın valisi ve imparatorluğunun tüm eyaletlerinin

başına atadı. Kaveh öldüğünde Afridoun, İsfahan'dan ayrıldığı gün babalarının sancağı olan

deri parçasını çocuklarından istemiş ve bunu bir müjde anıtı olsun diye hazinesinde

saklamıştı. Afridoun ne zaman büyük bir savaşa girmek zorunda kalsa bu sancağı alıp bir

sopanın ucuna takar ve zafer kazanırdı. Bu sancağın üzerine çok miktarda dirhem, dinar,

kıymetli taş ve incinin bağlandığı rivayet edilmektedir. Afridoun'dan sonra İran'ın tüm kralları,

Şahriar'ın oğlu Yezdegerd (Yezdi gerd) dışında hepsine iyi şans getiren bir mutlu alamet anıtı

olarak aynı standardı korudular. Bu şehzadenin hazinesi yağmalanınca Kaveh'in sancağı

alınıp el-Hattab oğlu Ömer'e götürüldü ve o da bu deri parçasının yakılmasını emretti.

Ömer'in yaktığı şeyin türban değil, deri parçası olduğunu söyleyenler var. Afridoun, Kaveh'in

ölümünden sonra iki yüz yıl boyunca krallığı sürdürdü ve dünyayı eşitlik ve adaletle yönetti.

Magi, bu prensin ateşe tapan biri olduğunu söylüyor. İlki astronomi okudu; Kharesmian

tablolarını derledi ve tıp biliminin kurucusu oldu. Aynı zamanda file binen ilk kraldır. Afridoun

iki yüz yıl hüküm sürdüğünde üç oğlu oldu: İlkine Tur, ikincisine Salm ve en küçüğüne İrac

(Irak) adını verdi. İkincisini diğer ikisinden daha çok sevdi ve ona Irak, Musul, Kufe ve tüm

Bağdat toprakları üzerinde egemenlik verdi. Afridun'un ölümünden sonra Tur ve Salm, İrac'ın

üzerine yürüdüler, onunla savaştılar ve onu öldürdüler ve şöyle dediler: Babamız mirasını

paylaştırdı ve İrac'a dünyanın en güzel kısmını, ortasını verdi; bize gelince, bizi evrenin en

uç noktalarına fırlattı. Tur ve Salm'ın ölümü üzerine soylular ailelerini terk etti ve egemenlik

gücü, adı Kusch (kuş) olan ve Dhohak'ın da ırkından olduğu Nuh'un oğlu Ham'ın çocukları

arasında yer alan bir kralın eline geçti. Ayrıca. Kusch (kuş) kırk yıl hüküm sürdü ve sonra öldü.

Ondan sonra Kenan tahta çıktı. Artık hem Kush (kuş) hem de Kenan putlara tapıyordu.

Nemrut'un Kenan'ın oğlu olduğu söyleniyor. Nemrut ölünce tahta çıktı. Nemrut'un, altıncı

kuşaktan Nuh'un soyundan gelen Saruh oğlu Nahor oğlu Azar adında bir veziri vardı. Bu

Azar, Allah'ın dostu İbrahim'in babasıydı. Tufan zamanından İbrahim zamanına kadar üç bin

yıl geçti. Bu üç bin yıl boyunca artık peygamber kalmadığından ve Ad kavmi Allah'a isyan

ettiğinden, Allah, Bond

(adjectif, Nom 1) Du moyen anglais bonde (« paysan, servant, domestique ») = (sıfat, isim 1) Orta İngilizce bonde'dan ("köylü,

hizmetçi, hizmetçi")

peygamberini Aditlere gönderdi. Önce Bond'un ve Çâli'h (Salih?)'in hikâyesini anlatacağız.

Nemrut'un hikayesine daha sonra döneceğiz.

_____________________________________________________________________

BÖLÜM XLIV.

PEYGAMBER HUD'UN TARİHİ.

Ad ve Themud, Nuh'un oğlu Sam'ın çocukları arasında iki kabile ve iki kraldı. Ad adı, Nuh'un

oğlu Sam'ın oğlu udh'un oğlu Ad soyundan gelen kavimlere verildi. Şimdi Arapların geleneği,

bir kabileyi bu kabilenin babasının adıyla belirlemektir ve şöyle derler: Benu-Tèmîm,

Benoît-Hâşem ve diğerleri. Themud'un soyundan gelen kabilenin adı da Themud'du. Şimdi

bizzat Allah, Ad kavmine Ad adını verdi ve şöyle dedi: "Biz Ad kavmine kardeşleri Hud'u

gönderdik." (Kor. sur. VII, ayet 63.') Önceki pasajın metni şöyledir: Akhâhum, çünkü Âd'ın

torunları Hud'un kardeşleriydi ve bu Akhâhum kelimesi Ad kavmi ile ilgilidir. Eğer Allah onun

Hud'dan bahsetmesini isteseydi Akhâhu derdi. Artık Âd halkına, Kur'an'da söylendiği gibi,

'Aditler ve İremliler de denmektedir: "Aditler, sütunlarla süslenmiş İrem halkıdır." (Sur.

LXXXIX, ayet 6.) Bu pasajdan Adilerin ve İremlerin tek ve aynı kavim olduğunu görüyoruz.

Âd ve Temud kabileleri birbirleriyle komşuydu ve Hicaz çölünde yaşıyorlardı. Ad kavminin

toprakları Mekke'ye Hicr vadisinden daha yakındı. Ancak Hicr vadisi çölün sonunda ve

Suriye yolu üzerinde bulunmaktadır. Themud kabilesi bu bölgede yerleşmişti, Kuran'da şöyle

bildirilir: "Hicr halkı, Allah'ın gönderdiğini yalan söylemekle suçladı." .

Dünyada hiçbir zaman 'Aditler' kadar büyük ve güçlü insanlar var olmadı. Her birinin

yüksekliği on iki arşındı; öyle bir güç ve kuvvete sahiplerdi ki, ayaklarıyla kuru zemine

çarptıklarında dizlerine kadar batarlardı. 'Aditler yaşadıkları ülkede çok büyük anıtlar diktiler.

Bu yapıların bulunduğu her yerde bunlara Adite yapıları denir ve Kur'an-ı Kerim'de şöyle

bildirilir: "Rabbinin, daha önce görülmemiş sütunlarla süslenmiş İrem sakinleri olan Aditelere

nasıl davrandığını görmedin mi? yeryüzünde mi yapıldı? (Sur. LXXXIX, ayetler. 5-7.) Allah,

Aditlerin boylarını sütunlara benzetmekte ve ayrıca şöyle buyurmaktadır: "Onlar hurma

ağaçlarının gövdeleri gibidir." (Sur. LXIX, ayet 6.) Tanrı, Hud peygambere Aditlere gitmesini

emretti. Hud peygamber, Ad soyunun amcasının oğluydu; Nuh'un oğlu Sam'ın çocuklarından

biriydi. Bu nedenle Tanrı Hud'u Adilerin kardeşi olarak adlandırır ve bu peygamber gerçekten

de ataları aracılığıyla onların kardeşiydi. Hud, Aditleri Tanrı'ya çağırdı ve onlara şöyle dedi:

"Ey kavmim, Allah'a kulluk edin; ondan başka tanrınız yok, ondan korkmayacak mısınız?"

(Sur. VII, ayet 63.) Fakat Adilerin güçleri ve gayretleri karşısında gözleri kamaştı ve şöyle

dediler: Kim bizden kuvvetçe daha güçlüdür? (Sur. XLI, ayet 14). .) Kim ceza verebilir ki?

Aditeler elli binden fazla adamdan ibaretti. Şimdi Kur'an'da şöyle deniyor: "Onları yaratan

Allah'ın onlardan daha kuvvetli olduğunu görmediler mi? Ayetlerimizi yalanladılar; Bu

yüzden, onlara dünya hayatında alçaltıcı bir azap tattırmak için, sıkıntılı günlerde üzerlerine

şiddetli ve şiddetli bir rüzgar gönderdik, ama ahiret azabı daha da alçak olacaktır ve onlar

bundan kendilerini koruyamayacaklardır." (Sur. XLI, ayetler, 14-15.) Hud daha sonra Aditlere

şunları söyledi: "Ülkenizden geçenleri gözlemlemek ve onlarla alay etmek için tüm yüksek

yerlere binalar mı dikeceksiniz? Sanki sonsuza kadar orada yaşayacakmışsınız gibi her

zaman muhteşem binalar mı inşa edeceksiniz? Şiddetle çökertiliyor." (Sure XXVI, 128-135.

ayetler.) Şimdi Kur'an metninde geçen cabbârin kelimesi, merhametsiz öfke anlamına gelir

ve öfkelenen kişi, ancak karşı çıktığı kişiyi öldürdükten sonra çok öfkeli durur. Hud tekrar

ekliyor: "Allah'tan korkun ve bana itaat edin. İşlerinizle sizi zenginleştiren, davarlarınızı,

çocuklarınızı, bahçelerinizi ve pınarlarınızı çoğaltan Allah'tan korkun. Ben sizin için büyük

günün azabından korkuyorum." Bu pasajda Allah Âdilere kendisinden aldıkları faydaları

hatırlatmaktadır. Onlara önce sürülerinden, sonra mallarından ve çocuklarından söz eder.

Artık insanlar zenginliği çocuklardan daha çok seviyorlar, çünkü kişinin mülkü olmadığında

ve çocukları olduğunda, onların ihtiyaç duyduğu bakım, kişinin hem kendisi hem de çocukları

için zenginlik elde etmesini engeller. Bu gerçek, Kur'an-ı Kerim'in şu sözleriyle teyit

edilmektedir: "Mal ve çocuklar, dünya hayatının süsüdür." (Sur. XVIII, 44. ayet) Allah önce

zenginlikten, sonra da çocuklardan bahseder. Hud, elli yıl boyunca Ad kavmini Allah'a

çağırdı. Aditeler bu peygambere Kur'an'da bizim için saklanan cevabı verdiler: "Dediler ki: Ey

Hud, ileri sürdüğün şeylere dair bize hiçbir delil getirmezsin ve biz senin sözlerinden dolayı

ilahlarımızı terk etmeyiz; biz inanmayız." Biz yalnızca tanrılarımızdan birinin senden nefret

ettiğini düşünüyoruz." Hud, Aditelere şöyle cevap verdi: "Ben Allah'ı şahit tutuyorum ve siz

de şahit olun ki, benim şirkinizde masumum." Tabii ki siz onlara tapmıyorsunuz." Hud'un

misyonunun sürdüğü elli yıl boyunca, Aditler, gizlice inanan küçük bir grup dışında ne

Tanrı'ya ne de onun peygamberine inanmadılar. Bu çağın sonunda Tanrı gökten suyu çekti

ve Aditleri kuraklığa maruz bıraktı. Âd kavminin bütün hayvanları telef oldu ve Adîler de

bitkin düştü. Yaşadıkları ülkede üç yıldır yağmur yağmadı. Bundan sonra Hud, Aditlere şöyle

dedi: Allah'a inanın, o size yağmur verecektir. Ona cevap verdiler: Delirdin. Bunun üzerine,

utançları iyice artınca şöyle dediler: Bu adama inanmayalım, çünkü o deli; ama biz

insanlarımızın bir kısmını göndereceğiz ve onlar aracılığıyla kurbanları Mekke'ye

göndereceğiz ki, bu insanlar bizim için kurban kessinler ve yağmur dilesinler. Artık kâfirler,

bizim de bugün yaptığımız gibi, Mekke'nin mükemmelliğini anlıyorlar ve ne zaman başlarına

zor bir iş gelse, oraya kurban gönderiyorlardı. Bu kafirler Allah'ın var olduğunu, onların

isteklerini yerine getirdiğini ve Mekke'nin onun tapınağı olduğunu biliyorlardı. Hud, elçilerini

atadıklarında Aditlere şöyle dedi: Önce Tanrı'ya inanmadığınız sürece söylediklerinizin size

hiçbir faydası olmayacaktır. 'Aditler bu sözleri dinlemediler ve üç adamı seçtiler; birincisinin

adı Loqman, ikincisinin adı Saad oğlu Morthed ve üçüncüsünün adı Qaïl'di. Lokman ve

Morted, Hûd öğretisini yürekten takip etmişler ve gizlice iman etmişlerdi; ama Qaïl

sadakatsizdi. Aditeler bu üç adam aracılığıyla Mekke'ye deve, öküz ve koyun gibi çok sayıda

kurban gönderdiler. Artık Ad kavmi Mekke'den üç günlük yolculuk mesafesindedir. Bu üç

adam gittiklerinde Hud, Aditlere Kur'an'da muhafaza edilen şu sözleri söyledi: "Ey kavmim,

Rabbinizden merhamet dileyin ve O'na dönün. O, üzerinize gökten bol yağmur indirecek ve

size bereket katacaktır." Gücünüze güç katın ama bir daha suç işlemeye başlamayın." (Sur.

XI, ayet 54.) Aditeler, Hud'un söylediklerinden endişe duymuyorlardı. Ad kavminin üç elçisi

Mekke'ye vardıklarında, onlara karşı konukseverlik görevlerini yerine getiren bu şehrin

sakinleriyle arkadaş oldular. Geceleri ve günleri şarap içerek geçiriyorlardı ve sarhoşlukları

içinde ne halklarını ne de onları getiren nedeni düşünmüyorlardı. Mekke sakinleri daha sonra

elçilere halklarının anısını hatırlatmak için müzisyenlere ud çalarak kendilerine eşlik ederek

'Aditlerin sıkıntısını söylemelerini emretti. Bunun üzerine Lokman ve Morted, Kaïl'e zaten

iman ettiklerini itiraf ettiler ve şunu eklediler: Eğer kavmimiz Hud peygambere inansaydı,

onlara gökten yağmur yağardı; ama 'Aditler inanmak istemediler ve onlar yüzünden bu kadar

uzun süre acı çektik. Sadakatsiz olan Qaïl onlara şöyle cevap verdi: Siz halkınızın sıkıntısını

paylaşmıyorsunuz, ben kendim gideceğim ve kurban keseceğim. O da gidip kurbanları

bizzat kurban etmek için dağın tepesine götürdü. Sonra yüzünü semaya çevirerek şöyle

dedi: Ey göklerin Allah'ı, sana dua etmeye geldim; Şifa dileyeceğim hiçbir hastalığım yok ve

kimseden şikâyetçi değilim, fakat senden kavmim için yağmur diliyorum; koruyucumuz ol.

Aynı anda üç bulut belirdi; birincisi kırmızı, ikincisi siyah ve üçüncüsü beyazdı. Bu bulutların

içinden bir ses geldi: Kimin kavmine doğru geldiğini görmek istersin? Qaïl kendi kendine

şöyle dedi: Eğer bu kırmızı bulut halkıma doğru gitseydi yağmur yağdırmazdı; gece gündüz

sürse bile bir damla su vermezdi; ve eğer beyaz bulut bütün gün sürseydi, ondan yağmur

gelmezdi; yağmuru barındıran, kara buluttur. Sonra Qa'il yüksek sesle şöyle dedi: Bu kara

bulutun halkıma gitmesini istiyorum. Bir ses ona cevap verdi: Gitti. Qaïl daha sonra büyük bir

iş yaptığına ve halkına yağmur gönderdiğine inanarak sevinçle geri döndü; fakat bu bulut

ilahi cezayı içeriyordu ve Allah onu Ad kavmine ulaştırmak için melekler gönderdi. Qaïl

arkadaşlarının yanına döndüğünde onlara olanları anlattı; ama gülmeye ve onunla alay

etmeye başladılar. Ad Kavmi'nin arasına gelen bulut, önünden esen bir rüzgarın ardından

geldi. Aditler havanın rüzgarlı olduğunu görünce kendi kendilerine şöyle dediler: Rüzgar

geldi, şimdi yağmur gelecek. Baktılar ve bulutu görünce sevinçle doldular. Kur'an'da şöyle

deniyor: “Ve bulutun vadilerine doğru geldiğini gördüklerinde dediler ki: Bu bulut bize yağmur

verecek; Onlara: Hayır, tam tersine, bu, sizin, kısa sürede yerine getirilmesini istediğiniz

azaptır; o, Rabbinin emriyle her şeyi yok edecek olan elem dolu bir azaptır ve sabah

olduğunda geldi, sadece meskenleri görüldü. Suç işleyen erkekleri işte böyle ödüllendiririz

(Sur. XLVI, ayetler. 2 3.) Artık Hud, bu bulutun 'Aditlerin' cezasını içerdiğini biliyordu; Allah

bunu ona bildirmişti. Bulut Aditelerin başları üzerinde hareketsiz duruyordu ve Kur'an'da

söylendiği gibi, içindeki çorak rüzgar ortaya çıktı: "Üstlerine kısır bir rüzgar gönderdiğimiz

zaman, gücümüzü Aditlerin üzerine patlattık. " (Sur. LI, ayet 41.) Ve yine başka bir yerde:

"Aditler gürültülü ve korkunç bir rüzgârla yok edildi." (Sur. LXIX, ayet 6.) Kuran metninde

geçen çarçar kelimesi soğuk rüzgar anlamına gelir; çarçar ile ilgili olan âtiyat kelimesi de

korkunç anlamına gelir ki, bundan kaçış yoktur. Rüzgâr, yeryüzündeki dört ayaklıların hepsini

havaya kaldırdı, sonra tekrar yere fırlatıp parçaladı. Kadınlar bunu görünce birbirlerine şöyle

dediler: Sabredelim; daha sonra bu rüzgâr geçtikten sonra yağmur yağacak. Bütün Aditler

evlerinden çıkıp tarlada durdular. Ayaklarıyla yere vurdular ve dizlerine kadar oraya

gömüldüler. Hud, kendilerini tehdit eden cezayı önlemek için Aditlerin gelip kendisinden

şefaat etmesini isteyeceklerini düşünüyordu; ama hiçbiri Hud peygamberi bulmaya gitmedi

ve onun için endişelenmediler. Bundan sonra kısır ve korkunç bir rüzgar esmeye başladı.

'Aditleri havaya kaldırdı ve yere fırlattı. Bu adamların her biri hurma ağacı büyüklüğündeydi

ve Kur'an'da bildirildiği gibi telef oldular: O zaman o adamları, içeriden oyulmuş hurma

kütükleri gibi yerde yatarken görürdün; ama bir tek kişinin bile kurtulduğunu gördün mü?"

(Sur. LXIX, ayet 7.) Ve başka bir yerde: "Biz, sürekli bir felaket gününde, üzerlerine gürültülü

bir rüzgar gönderdik. Bu rüzgâr, sanki kökü sökülmüş hurma kütükleriymiş gibi adamları alıp

götürdü." (LIV Suresi, 19. ayet) Artık Kur'an metninde geçen munqa'ir kelimesi, kökünden

sökmek, çekmek anlamına gelmektedir. Aditler arasındaki kadınlar, çocuklar ve en zayıf

erkekler sığınmak için evlere koştu; ama rüzgar oraya da nüfuz etti ve 'Aditleri bir duvardan

diğer duvara fırlattı, böylece parçalara ayrıldılar ve kemikleri kurt yeniği tahta gibi toza

dönüştü. Bu rüzgar sekiz gün yedi gece boyunca esmeye devam etti. Kur'an'da şöyle

bildirilir: "Allah, onu arka arkaya yedi gece sekiz gün onların üzerine gönderdi." (Sur. LXIX,

ayet 7.) Şimdi Kur'an metninde geçen 'housoum' kelimesi kesintiye uğramayan bir şey için

söylenmektedir. Hud kurtuldu, yanında bulunan mü'minler de kurtuldular, Kur'an'da bildirildiği

gibi: "Emrimiz gelince Hud'u kurtardık vs." (Sure XI, ayet 61.) Artık Mekke'de bulunan Ad

Kavmi'nin elçileri, bulutun bütün kavimlerini yok ettiğini henüz bilmiyorlardı. Bu olayı

öğrenince üçü dağa çıktılar. Bunun üzerine Lokman ve Morthed, Kaîl'e: "Mü'min ol" dediler.

Bu kâfir cevap verdi: Kavmim olmadan yaşamanın bana faydası yok; Yüzünü göğe

kaldırarak şöyle dedi: Ey göklerin Tanrısı, eğer kavmimi helak ettiysen beni de helak et. Aynı

anda rüzgar esmeye başladı ve bu kafiri havaya kaldırarak onu tekrar yere düşürdü ve diğer

tüm 'Aditler gibi onu parçalara ayırdı. Derken Lokman ve Mürted kurbanlarını kestiklerinde

bir ses duyuldu ve onlara şöyle dedi: Siz de bir ricada bulunun. İkisinden Lokman isminde

olanı şöyle dedi: Ya Rabbi, bana uzun ömür bahşet; Yedi akbaba kadar uzun yaşamak

istiyorum. Ses ona cevap verdi: Ne kadar ömrün olursa olsun, sonunda her zaman

öleceksin. Lokman şöyle dedi: Doğrudur. Daha sonra isteği kabul edildi. Artık yedi akbabanın

ömrü üç bin beş yüz yıldır. Bunun üzerine Lokman bir akbaba yavrusunu alıp onu besledi; bu

kuş ölünce bir başkasını aldı; ama sonunda Lokman öldü, artık ölümden kaçmanın hiçbir

yolu yoktu. Morthed de talebini iletti; buğday ekmeği yemek istedi ve şöyle dedi: Ya Rabbi,

bana buğday ekmeği ver. Çünkü onun bulunduğu yerde arpa ekmeği yiyorlardı. Böylece

Tanrı, Morthed'e yaşamı boyunca yiyebileceği kadar buğday verdi. Şimdi Houd, misyonuna

inanan sadıklarla birlikte elli yıl daha yaşadı ve hayatının tamamı yüz elli yıldı. Peygamber

Çâli'h (salih), Hud'dan yüz elli yıl sonra zuhur etti. Tanrı onu Themuuditlere gönderdi, böylece

onları kendisine çağırabilirdi.


_________________________________________________________________________

BÖLÜM XLV.

PEYGAMBER SÂLİ'H VE ONUNLA BİRLİKTE OLAN ERKEKLERİN TARİHİ.

Bilin ki, Temudîlerin tümü Nuh'un oğlu Sam'ın oğulları arasındaydı. Sâli'h, Nuh'un oğlu

Şem'in oğlu Aram'ın oğlu Ad'ın oğluydu. Hicr diyarında yaşayanların tümü Themudoğulları

arasındaydı. Peygamberimiz Tebük savaşından önce yoldaydı ve Hicr topraklarına

yaklaştığında şöyle dedi: Burası kardeşlerimizin, Temudoğullarının ülkesidir. Themuditler güç

bakımından Aditlere eşitti. Bir ovada yaşıyorlardı ve Suriye dağlarının yakınındaki kayalara

kendilerine evler kazdılar. Kuran'da şöyle deniyor: "Hicr halkı, Allah'ın gönderdiği kimseleri

yalan söylemekle suçladı." (Sure XV, ayet 80.) Themud halkı için de şöyle deniyor:

“Dağlarda kendinize ustaca evler kazıyorsunuz.” (Sure XXVI, ayet 119.) Themudites'in

hepsinin içtiği bir su kaynağı vardı. Hepsi müşrikti ve Allah Kur'an-ı Kerim'de bildirdiği gibi,

onlara Çâlih'i gönderdi: "Biz, Temudîlere kardeşleri Çâli'h'i gönderdik." (Sur. Themoud'un

çocuklarından biriydi. Şimdi Sâli'h Themoudites'in arasında doğdu ve onların arasında

büyüdü. Hiçbir zaman putlara tapmamıştı ve bu konuda Themudites'e asla itaat etmemişti.

Dediler ki: Bırak onu, o henüz genç; kendisine zekat gelince bizimle aynı dine mensup

olacaktır. Sâli'h büyüdüğünde Themudites'in putlara tapmasını yasakladı. İkincisi ona cevap

verdi: Ey Sâli'h, büyüdüğünde ilahlarımıza tapacağını sanıyorduk, şimdi de bizi dinimizden

uzaklaştırıyorsun! Sâli'h Themudites'i Tanrı'ya çağırdı ve kimse onun sözlerini dinlemedi.

Themudites, Sâli'h konusunda endişelenmediler, inanmak istemediler ve bu peygambere

şöyle dediler: "Eğer Allah'ın gönderdiklerinden isen, gelmekle tehdit ettiğin şeyi bize getir."

(Kor. sur. VII, ayet 75.) Ona tekrar dediler: "Sen sihirbazlardansın. Sen ancak bizim gibi bir

insansın. Eğer doğru söyleyenlerden isen, bize bir mucize göster." (Sure XXVI, ayet 153.)

Sâli'h, anlatacağımız mucizeyi Themudites'e göstermeye hazırlanırken, Kuran'dan

öğrendiğimiz kadarıyla onlara şöyle dedi : “Ey kavmim, Allah katından gelecek olan bu dişi

deve (chameau-çift hörgüçlü deve) sizin için bir mucize olacaktır. O halde bırakın gitsin, Allah'ın

toprağında yesin ve ona zarar vermeyin ki, yakında gelecek bir azapla karşılaşmayasınız."

(Sure XI, ayet 67.) Şimdi Sâli'h Themudites'e şöyle dedi: Hangi mucizeyi istiyorsunuz?

Dediler ki: Senden bu kayadan saçları kızıl, yavrusu da annesi gibi kızıl saçlı bir dişi deve

(chameau-çift hörgüçlü deve) çıkarmanı istiyoruz; Yürümeli ve ot yemeliler, o zaman biz de sana

inanırız. Sâli'h onlara şöyle dedi: Sizin dilediğiniz şey Allah'a göre kolaydır; ve dua etmeye

başladı. Sonra kaya, Allah'ın emriyle kükreyip yarıldı ve yarılınca, arkasından kızıl saçlı bir

dişi deve (chameau-çift hörgüçlü deve) ve onun peşinden koşan bir buzağı çıktı. Kayadan çıktığında

ağladı ve ot yemeye başladı. Themudites daha sonra şöyle dedi: Sâli'h bir sihirbazdır ve

büyülü bir iş yapmıştır; ve ona inanmadılar. Bu dişi deve (chameau-çift hörgüçlü deve) daha sonra

sözünü ettiğimiz su kaynağına gitti ve Themudites'in bütün suyunu içti; böylece o gün su

bulamadılar. Sâli’h’in yanına gittiler ve ona dediler ki: Suya ihtiyacımız var. Sâli'h onlara şöyle

cevap verdi: Pınarın suyu bir gün size, bir gün de bu dişi deveye (chameau-çift hörgüçlü deve)

olacaktır. Artık suyun bir gün Sâli'h halkına, bir gün de dişi deveye (chameau-çift hörgüçlü deve)

verilmesi konusunda anlaştılar. Sâli'h bu işi halletti ve Themuditlere şöyle dedi: Ne bu dişi

deveyi (chameau-çift hörgüçlü deve) ne de yavrusunu öldürmeyin. ; aksi takdirde korkunç bir azapla

karşılaşırsınız. Themuuditler, Sâli'h'in konuşmasıyla ilgilenmediler ve onu dinlemediler. Bu

dişi deve Themuditlerin arasında otuz yıl yaşadı. Artık Allah Sâli’h’e şöyle demişti: Dişi

deveyi öldürecekler; ve onu öldürecek olan kişi henüz doğmadı. Kızıl saçlı ve mavi gözlü bir

çocuk olacak. Themudit'ler kabilelerinden on kadını aldılar ve onlara tüm hamile kadınların

yanında durmalarını emrettiler; çocuk ana rahminden çıktığında eğer Peygamber Sâli'h'in

işaret ettiği belirtilere sahipse hemen öldürülürdü. Sâli’h’in söyledikleri yüzünden dokuza

yakın çocuk bu şekilde öldürüldü. Bu çocukların babaları Hz. Peygamber'e karşı şiddetli bir

nefret beslemişler ve Kuran'da bildirildiği gibi O'nu öldürme planı yapmışlardır: "Şehirde

yeryüzünde kötülük yapan ama iyilik yapmayan dokuz adam vardı." (Sure XXVII, ayet 49.)

Themudit'lerin ileri gelenlerinden birinin, Sâli'h'in işaret ettiği işaretlerin görüldüğü bir çocuğu

vardı. Bu çocuğu öldürmek istediler; Fakat Sâli'h'in düşmanı olan dokuz adam, oğulları da

aynı sebepten dolayı öldürüldüğü için çocuğun babasının yanında toplandılar ve şöyle

dediler: Sâli'h'in sözlerinin aslı yoktur, o sihir yapar ve bu dişi deveyi (chameau-çift hörgüçlü deve)

kimse öldürmeyecek; ama Sâli’h bizim kendi çocuklarımızın katili olmamızı istiyor. Bundan

sonra Themuditler, Sâli'h'in sözlerini dikkate almadılar ve çocuğu öldürmediler. On ikinci

yaşına geldiğinde irileşti; ve söylenir ki, dünya var olduğundan beri, annesinin rahminden,

halkı için bahsettiğimiz çocuk kadar felaket getiren hiçbir çocuk çıkmamıştır; çünkü bu, tüm

Themudluların yıkımına neden olmuştur. Arapların meşhur sözü onun hakkındadır: Dişi

deveyi öldüren, çocukları öldürülen adamlar onu görünce şöyle dediler: Eğer çocuklarımız

öldürülmeseydi, bugün bu kadar büyük olacaklardı. Şimdi bu adamlar yemin ederek şöyle

dediler: Sâli'h'i öldüreceğiz ve şehri terk edeceğiz; Sonra dönüp şunu söyleyeceğiz: Biz

burada değildik. Kuran'da şöyle deniyor : "Birbirlerine şöyle dediler: Allah adına, Sâli'h'i ve

ailesini gece öldüreceğimize dair yemin edin; sonra onun kanının intikamını alan kişiye şöyle

diyeceğiz: Ailesinin helak olmasına tanık olmadık." (Sure XXVII, ayet 50.) Ama şöyle de

deniyor ki: “Onlar Sâlih'e kumpas kurdular, biz de onlara kumpas kurduk, onlar bunu

bilmiyorlardı.”

(Sure XXVII, ayet 50. Kuran'da şöyle deniyor : "Birbirlerine şöyle dediler: Allah adına, Sâli'h'i ve ailesini gece öldüreceğimize

dair yemin edin; sonra onun kanının intikamını alan kişiye şöyle diyeceğiz: Ailesinin helak olmasına tanık olmadık." aynı ayet,

yani Sure XXVII, ayet 50. Ama şöyle de deniyor ki: “Onlar Sâlih'e kumpas kurdular, biz de onlara kumpas kurduk, onlar bunu

bilmiyorlardı.” 8 yy da bir ayetin tamamen farkli okunuşu ve anlamı vs)

Artık bu planı yaparak şehri terk ettiler ve bir kayanın altına yerleşerek gecenin gelmesini

beklediler; ama Tanrı kayayı emretti ve kaya onların üzerine düşerek hepsini öldürdü. Ertesi

gün bu cesetler geri getirildi, denildiği gibi: "Bakın tuzaklarının sonu ne oldu: Onları ve tüm

insanlarını kaybettik ve yaptıkları kötülüklerden dolayı evleri boş kaldı." (Sure XXVII, ayet

52.) Bunun üzerine Themuditler şöyle dediler: Bizim Sâlih'ten yaşadıklarımız yeryüzünde

kimsenin başına gelmemiştir. Sâli’h önce çocuklarımızı idam ettirdi, şimdi de babalarını idam

ettiriyor. Bunun üzerine öfkelendiler ve dediler: Bu dişi deveyi (chameau-çift hörgüçlü deve)

öldüreceğiz; ama kimse onu öldürmek istemedi. Bu işi Sâlih'in Themudit’lere resmettiği

çocuk üstlendi. Bunun üzerine dişi devenin su içtiği pınara gitti ve ayağına bir darbe indirerek

onu yere düşürdü; daha sonra ona onu öldüren bir tane daha vurdu. Daha sonra bu dişi

devenin buzağısını da öldürmek için kovalamaya başladı; ama kaçtı ve geldiği dağa doğru

gitti. Sonra Sâli'h Themudit’lere şöyle dedi: Şimdi kendinizi Tanrı'nın cezasını almaya

hazırlayın! Bu cezadan korkan Themuditler, Sâli'h'in yanına giderek ona şöyle dediler: Bu

dişi devenin öldürülmesini emreden biziz; şimdi ne yapmalıyız? Sâli'h onlara şöyle dedi: Bu

dişi devenin yavrusu aranızda olduğu sürece hiçbir azap görmeyeceksiniz. Daha sonra

Themud’ler, Sâli'h'i yanlarına aldılar ve onu aramak için onunla birlikte dağa gittiler. Oraya

vardıklarında uzaktan dişi devenin buzağısını gördüler; ve bu adamları görünce durdu ve

onlara doğru dönerek üç çığlık atarak ortadan kayboldu. Themudit’lerin peşinden koşmasına

rağmen onu hiçbir yerde bulamadılar. Bunun üzerine Sâli'h onlara şöyle dedi: Allah'ın

azabını almaya hazırlanın, çünkü o üç gün içinde gelecektir. İlk gün yüzleriniz mosmor

olacak; ikinci gün hepsi siyaha, üçüncü gün ise kırmızıya dönecek. Bundan sonra

Themudiler arasından bir adam ayetler okumaya başladı. Artık dördüncü günde, Kur'an'da

bildirildiği gibi azap geldi: "Dişi deveyi öldürdüler. Sâli'h onlara şöyle dedi: Evlerinizde üç gün

sevinin, sonra helâk olursunuz. Bu tahmin şaşmazdır." (Sure XI, 68. ayet) Ayrıca şöyle

deniyor: “Sâlih’i yalan söylemekle suçladılar, dişi deveyi öldürdüler vs.” (Sur. XCI, ayet, 14.)

Fakat olaylar Sâli’h’in haber verdiği gibi oldu. Themudit’lerin kendilerine bildirdiği işaretleri

görünce, cezalarının yaklaştığını anladılar; ama hangi taraftan geleceğini bilmiyorlardı.

Bunun üzerine gökten bir ses duyuldu ve Kur'an'da (Sur. XI, ayetler 69-70) bildirildiği gibi

hepsini öldürdü. Allah, Sâli'h'i ve onunla birlikte iman edenleri kurtarıp şöyle buyurmuştur:

“Emrimiz gelince, rahmetimizle Sâli’h vs.’yi kurtardık.” Sâli'h onlar mü'minler göğün sesini

duydular. Allah'ın izniyle Sâli'h kavminin helâki sırasında, bu kavimden bir adam kendini

yurdundan uzakta buldu, Mekke'deydi. Bu adamın lakabı Abu-Galib'di. Kavminin başına

gelenleri öğrenince Mekke'ye yerleşti ve vefatına kadar orada kaldı. Bu tek adam dışında

tüm Themuditler yok oldu, söylendiğine göre. Kuran: "Ve sabahleyin sanki orada hiç

yaşamamışlar gibi evlerinde ölü ve yerde yatarken bulundular. Gökyüzünden gelen gürültü

Themuditler üzerinde öyle bir etki yarattı ve onları öyle bir duruma soktu ki, Sâlih ölene kadar

o ülkede hiç var olmadıklarını söylerdi.” Şimdi bilin ki, Sâli'h'den İbrahim'e kadar peygamber

gelmemiştir. İbrahim'in öyküsüne ilişkin bir şeyleri zaten kaydetmiştik. Bu patriğin zamanında

tüm evrene hakim olan bir kral yoktu. Egemenlik prensten prense, Nuh'un oğlu Ham'ın oğlu

Şüs (zeus?) 'un oğlu Kenan'a kadar geçmişti.

_________________________________________________________________________

BÖLÜM XLVI.

İBRAHİM'İN HİKAYESİ

Bundan sonra Nemrut tahta çıktı. Bu prens Kenan'ın oğluydu. Babası gibi Babil diyarında,

Bağdat'ın şimdiki yerinde yaşadı. Nemrut'tan önceki krallar adaletsizdi ama en kötü ve

adaletsiz olan bu prens kadar adaletsiz değildi. Nemrut bir putperesti ve putlarını her türlü

süs eşyası ve değerli taşlarla kapladı. Nemrut'un veziri İbrahim'in babasıydı. Ona karşı

büyük bir dostluğu vardı ve ona değer veriyordu. Bu adam sadece vezir değil, aynı zamanda

put heykeltıraşıydı ve krallığın bütün hazinelerini yönetiyordu. Arapça'da Azar, Pehlvi'de

Tharé denir. Nahor'un oğlu, Sarug'un oğlu, Reü'nün oğlu, Phaleg'in oğlu, Sale'nin oğlu

Heber'in oğlu, Şem'in oğlu Arphaxad (Arpad?) 'ın oğlu Kaynan'ın oğlu, Nuh. Şimdi Nemrut'un

bütün kainata sahip olduğunu, bütün ülkelerin kralı olduğunu söyleyenler var; ama bu doğru

değil: Nemrut, Babil topraklarının tek kralıydı. Ayrıca Nemrud'dan bu yana, ikisi sadakatsiz

ve ikisi mümin olan dört prens dışında hiç kimsenin tüm evrene sahip olmadığı söylenir.

İman etmeyen iki kişi Nemrut'un kendisi ve Nebukadnessar'dı; İnanan iki kişi Davud oğlu

Süleyman ile Dsu'l-Karneyn'di (Dul-Karney veya Dul-Kadir?). Astrologlar, bilgeler ve büyükler

Nemrut'a gidip ona şöyle dediler: Bu yıl krallığınızda ki tüm putları kıracak, tahtınızı ele

geçirecek ve hatta yok olmanızı sağlayacak bir çocuk doğacak. Daha sonra Nemrut,

askerlerine, doğum yapan her hamile kadına göz kulak olmaları, eğer erkekse çocuğu

öldürmeleri için görevlendirdi. Öyle oldu ki İbrahim'in annesi hamile kaldı ve İbrahim'i

doğurdu. Çocuğunu aldı, sakladı ve şöyle dedi: Bir oğul doğurdum; ama dün öldü. Bu kadın

daha sonra İbrahim'i bir dağa götürdü, emmesini sağladı ve bir mağaraya sakladı,

mağaranın ağzına büyük bir taş koyarak gitti ve şöyle dedi: Eğer ona bir şey olursa, en

azından benim odamda mevcut değil. Aradan iki üç gün geçti ve İbrahim'in annesi, "Gidip

onun ölü mü, diri mi olduğuna bakacağım" dedi. Ama onun öleceğini düşünüyordu.

Mağaraya gelip İbrahim'i görünce sevinçle doldu. İbrahim ise parmağını ağzına sokup emdi;

Çünkü Tanrı çocuğun ihtiyaç duyduğu besini o parmaktan çıkarmıştı. İbrahim'in annesi

çocuğunu aldı, emzirdi, onu eski yerine koydu ve mağaranın girişini dikkatlice kapattıktan

sonra oradan ayrıldı. Bu kadın bir yıl boyunca oğlunu gizlice ziyaret etmeye devam etti.

İbrahim diğer çocukların bir ayda büyüdüğü kadar bir günde büyüdü, diğer çocukların bir

yılda büyüdüğü kadar da bir ayda büyüdü. İbrahim on beş aylıkken sanki on beş

yaşındaymış gibi iriydi. Annesi gece onun yanına gitti ve gündüzleri onu ziyaret

edemeyeceği için onu emzirdi. Bir gece bu kadın İbrahim'i görmeye gitti ve onu mağaradan

çıkardı. İbrahim mağaranın dışına çıktığında bir yıldız gördü ve "Bu benim Rabbimdir" dedi.

Bu sözlerin sorgulayıcı bir anlamı vardı ve İbrahim Tanrı'yı arıyordu. Ancak İbrahim'in annesi

gece yarısına kadar oğlunun yanında kaldı. Yıldız batınca İbrahim şöyle dedi: "Uzananları

sevmiyorum." İbrahim bununla şunu demek istiyordu: Yere yatan Tanrı değildir. Sonra ay

doğdu ve İbrahim, "Bu benim Rabbimdir" dedi. Ayın parlaklığı yıldızın parlaklığından daha

fazla olduğu için bu sözleri söyledi; ama ay batınca, "Bu da tek Tanrı değil" dedi. O gün gelip

güneş ortaya çıkınca, Kur'an'ın bildirdiği gibi şöyle dedi: "Bu benim Rabbimdir, bu

diğerlerinden daha büyüktür." (Sur. VI, 76-78. ayetler.) Fakat güneş battığında İbrahim

annesine şöyle dedi: "Bunların hiçbiri Tanrı değil; beni götür de Tanrı'yı arayayım." Daha

sonra annesi onu yaşadığı eve götürdü; Azar'a sır olarak sakladığı bu hikayeyi anlattı ve ona

şöyle dedi: Ben bu çocuğa böyle yaptım. Azar, İbrahim'e karşı yüreğinde bir sevgi duydu,

onu çok sevdi ve ona değer verdi. Nemrud'a oğlunun hikâyesini şu sözlerle anlattı: Benim bir

oğlum vardı, yolculuğa çıktı, şimdi geri döndü. Azar bu nedenle bir idol heykeltıraştı. Altın,

gümüş, tahta, pirinç ve her türlü malzemeden putlar yaptı ve bunları para karşılığında

erkeklere sattı. İbrahim'e satması için putlar verdiği de söylenmektedir. İbrahim daha sonra

bu putların boyunlarına bir ip bağlayarak onları yerde ve baş aşağı olarak çarşıya sürükledi

ve şöyle dedi: Dilediğince fayda sağlayamayacağı, dilediği kadar zarar alabileceği bir şeyi

kim satın almak ister? İbrahim, Azar'ın dışarı çıktığı anı gördü ve putlarının bulunduğu

tapınağa girdi. Orada servis edilmiş bir miktar yiyecek buldu. Sonra bütün bu putları teker

teker yüzlerine fırlatıp tekmeledi ve şöyle dedi: Önünüze konulan bu yemeği yiyin. Sonra

putlara vurup şöyle dedi: Niçin yemek yemiyorsunuz? O zaman adamlar toplanıp dediler:

Niçin ilahlarımızla alay edip onlara vuruyorsunuz? İbrahim cevap verdi: Çünkü önlerine

yemek konuldu ve onu yemiyorlar; Onlara su verdiğimde de yudumlamadılar. Adamlar cevap

verdi: Bu tanrılar yiyip içemezler. İbrahim onlara şöyle cevap verdi: Yemiyen bir şey nasıl

Tanrı olabilir? Bunun üzerine Azar, oğlunun yaptıklarını duydu ve onu şiddetle azarladı, fakat

İbrahim onun emirlerine uymadı ve ona şöyle dedi: Şeytana itaat etme ve putlara tapma.

Allah Kuran'da şöyle buyurmaktadır: "Kuran'da İbrahim'i an; çünkü o salih bir adam ve bir

peygamberdi. Hani babasına şöyle demişti: Ey babacığım, neden işitmeyen ve görmeyen

şeye tapıyorsun? sana faydası yok mu babacığım, senin almadığın bir ilim aldım, bu yüzden

sana birlik içinde talimat vereceğim, ey babacığım, çünkü şeytan Rahman'a isyan etti. Ey

babacığım, Rahmân'ın azabına uğramandan ve şeytana ortak olmandan korkuyorum.”

Babası ona şöyle cevap verdi: "İlahlarımı inkar mı ediyorsun, ey İbrahim? Seni uzun bir süre

kendimden uzaklaştıracağım, bana karşı nazik ol." (Sur. XIX, ayetler, 42 ve devamı). İbrahim

babasını sık sık uyarıyordu; ikisi arasında sıklıkla tartışmalar çıkıyordu; Azar oğluna cevap

verdi, o da inanmadı. Azar kralın yanına gitti ve ona şöyle dedi: Oğlum benim gerçek

değerimi nasıl tahmin edeceğini bilmediğinden ve tanrılarımızı küçümsediğinden, kral onu bir

süreliğine büyük tapınağa göndermeli ve rahipler ona tanrılara hizmet etme öğretisi verebilir.

İbrahim putların tapınağına girdiğinde yüzünü göğe kaldırdı ve Tanrı'ya şöyle dedi: Ya Rab,

sen benim efendimsin. Daha sonra ibadet etmeye başladı, yüzünü putların bulunduğu tarafa

çevirdi, bir köşeye çekildi ve orada sessizce durdu. Tapınağın rahipleri şöyle dediler: Bu

adam deli. Bir süre geçti ve ardından bu putperestler için ciddi bir ziyafet geldi. Artık bu

insanların geleneği, genç yaşlı, tanınmamış erkek ve ünlü erkek, kadın ve erkek herkesin bu

festivale katılmasını uygun bir şey olarak görmekti. Bu kalabalık gittiğinde ve tapınağın

rahipleri şölene gitmek üzere ayrılmak zorunda kaldıklarında İbrahim'e şöyle dediler: Sen de

git. İbrahim cevap verdi: Yıldızlarda hasta olacağımı gördüm; Kur'an'da bildirildiği gibi:

"İbrahim yıldızları gözlemledi ve: 'Mutlaka hasta olacağım' dedi; diğerleri de onu bırakıp

ondan uzaklaştılar." (Sur. XXXVII, 86. ayet) Şimdi, o dönemde bütün insanlar astrolojiyle

meşguldü ve İbrahim hasta değildi ve hasta olmayacaktı, ancak yıldızları gözlemlemişti,

böylece insanların görüşleri ortaya çıkacaktı. Yıldızlardan konuştuğu konuşuluyordu. Birçok

kişi İbrahim'in bu ziyafete gitmeyeceğine dair sözlerinin yalan olduğunu söylüyor. Ayrıca

İbrahim'in bu olay ve Mısır kralının, Sara'yı ondan alıp ona şöyle dediği başka bir durum

dışında asla yalan söylemediği de söylenir: Bu kadın senin için nedir? İbrahim cevap verdi:

O benim kız kardeşimdir. (Sara Akkadca kızkardeş) Bu kâhinler tapınaktan çıktıklarında İbrahim'e

şöyle dediler: Sen de dışarı çık. İbrahim dışarı çıktı, rahipler tapınağın kapısını kapattılar ve

bayramın yapılacağı yere doğru yola çıktılar. Bu kâhinler uzaklaşırken İbrahim yemin ederek

şöyle dedi: Sen gittiğinde bu tapınağın kapısını açacağım ve bütün putları ters çevireceğim.

Tapınağın rahipleri İbrahim'in sözlerini duydular ama onu bu şekilde konuşturan şeyin onun

budalalığı olduğunu düşündüler; Buna hiç önem vermediler ve gittiler. Onlar gözden

kaybolunca İbrahim hemen bir balta aldı, kapıyı açtı ve tapınağa girdi. Bu putperestler

hazırladıkları yemekleri tapınağa getirme alışkanlığındaydılar ve şöyle dediler: Bu,

tanrılarımızın bereketi bu yemeğin üzerinde olsun diyedir; ve onu kutsanmış saydılar.

İbrahim tapınağın kapısını açtığında ve putların önüne yerleştirilmiş her türlü tabağı

gördüğünde, Kuran'ın anlattığı gibi onlara şöyle dedi: "Yemiyor musunuz? Neden

konuşmuyorsunuz? Konuşmuyor musunuz?" (Sur, XXXVII, 89. ayet) İbrahim bu sözleri

söyledikten sonra baltasıyla putlara vurdu. Birinin kafasını kesti, diğerinin de ellerini ve

ayaklarını kırdı, kırdıktan sonra yüzüstü yere attı. Daha sonra baltasını alıp, hiçbir zarar

vermediği putların en büyüğünün boynuna koydu. Bu idol kutsal alanda altın bir tahtın

üzerine yerleştirilmişti. Bundan sonra İbrahim tapınaktan çıktı ve kapıyı kapattı. Rahipler geri

döndüklerinde tapınağı ve putları anlattığımız durumda gördüler. Hemen Nemrut'a haber

verdiler. Nemrut hemen tapınağa gitti ve şöyle dedi: "Kim bizim tanrılarımıza böyle

davrandı?" (Kor. sur. XXI, ayet 60.) Şimdi İbrahim'in "Sen gittiğinde bütün putları alt üst

edeceğim" sözlerini duyan rahipler? Nemrut'a gidip ona şöyle dediler: Orada, adı İbrahim

olan bir gencin şöyle dediğini duyduk. Bu durum Kur'an'da (sur. XXI, ayet 61) bildirilmektedir.

Nemrut dedi: Bana İbrahim'i getir, eğer ona isnat ettiğin sözler insanlar önünde doğru çıkarsa

ve tanıklar gelip onun aleyhine tanıklık ederse, onu hak ettiği şekilde cezalandırabilirim. Bu

durum Kur'an'da da bildirilmektedir. Bu kişiler, vefasız ve putperest olmalarına rağmen, hiçbir

konuda şiddete başvurmamışlar; ve Nemrut, İbrahim vezirinin oğlu olduğu için kanıt olmadan

ona karşı hareket etmek istemedi. Şimdi İbrahim'i getirdiler; Nemrut ona şöyle dedi:

İlahlarımıza böyle davranan sen misin? İbrahim, Nemrut'a Kuran'da kayıtlı olan cevabı verdi;

ona şöyle dedi: Bu gördüğün şeyi yapan putların en büyüğüdür; çünkü balta onun

omuzlarındadır. İbrahim tekrar ekledi: Bu putlara danışın, eğer bir şey söylerlerse doğrudur.

Nemrut İbrahim'e şöyle dedi: Bu putlar konuşamaz. İbrahim ona cevap verdi: Yazıklar olsun

sana! Tanrı'yı bir kenara bırakıp, size hiçbir faydası olmayan şeye tapıyorsunuz: Tanrınız

nasıl akılsız bir varlık olabilir? Nemrut daha sonra Kuran'ın bize öğrettiği gibi şöyle dedi: Onu

hemen yakın. Bunun üzerine Nemrut'un İbrahim'in idamını ertelediği, Azar'ı üzeceği

korkusuyla onu hemen cezalandırmak istemediği söylenir. Artık Nemrut kalabalığın önünde

İbrahim'le tartışmaya başladı. Nemrud şöyle dedi: Ey İbrahim, senin Tanrın nerede ve ne

yapıyor? İbrahim cevap verdi: Allah'ım ölüleri diriltir, dirileri de öldürür. Nemrut cevap verdi:

Ben de aynısını yapıyorum. Tanrı, Nemrut'un bu yanıtını, İbrahim'in bu prensle yaptığı

tartışmayı aktardığı Kuran pasajında bize bildirdi. (Sur. II, ayet 260.) Peygamberimizin

hadislerinde İbrahim'in Nemrut'a şöyle dediğini görüyoruz: Ölüleri nasıl dirilttiğini anlat.

Nemrut, ölümü hak eden ve bu acıya mahkum olan iki adamın hapishaneden getirilmesini

emretti. Bundan sonra birini öldürdü ve dedi ki: Bunu ben öldürdüm; diğerini bağışladı ve

şöyle dedi: Ben bunu hayata döndürdüm. İbrahim, Nemrut'un sözlerini inceleyince bu

prensin kullandığı argümanların çok zayıf olduğunu anladı. Sonra ona şöyle dedi: "Allah'ım

güneşi doğudan doğdur, batıdan da doğurt." Nemrut hiçbir şeye cevap veremedi, Kuran'da

denildiği gibi: "Kâfir şaşkın kaldı." Bundan sonra İbrahim'i alıp kilit altına aldılar. İbrahim ise

insanları daima Allah'a çağırıyor ve babasına şöyle diyordu: Sen kime ibadet ediyorsun?

İşitmeyen ve görmeyen bir varlığı nasıl ilah edinirsiniz? Putlara tapmayı bırakın. Azar,

İbrahim'e şöyle dedi: Biz bu krallıktan çıkana kadar bekle, sonra mümin olacağım. İbrahim

babasının kendisine verdiği sözü yerine getireceğini umuyordu ve onun için dua etti. İbrahim

babasına ve kavmine şöyle dedi: Sana ne faydası var? Dediler ki: "Biz putlara taparız ve

bütün gün onların önünde dururuz. İbrahim onlara dedi ki: "Onlara dua ettiğinizde sizi

duyuyorlar mı? Size faydalı mı oluyorlar, yoksa zararlı mı? Onlar da: Atalarımızı bulduk"

dediler. Kim böyle davrandı vs." (Kor. sur. XXVI, ayet 71.) Artık Mekke'nin ele geçirildiği gün

Müslümanların sadakatsiz babaları ve anneleri için dua ettikleri söyleniyor. Peygamber şöyle

buyurdu: Onlar için dua etmeyin, çünkü onlar kafirdirler. Sonra Hattab'ın oğlu Ömer şöyle

dedi: Ey Allah'ın elçisi! İbrahim babası için dua etti ve Allah'tan kendisi için bağışlanma

diledi. Aynı zamanda şu âyet-i kerime nazil oldu: "Müşriklerin ana-babaları dahi olsa, Allah

katında şefaat etmek ne peygambere, ne de müminlere yaraşmaz; zira bu müşriklerin müşrik

oldukları bilinmektedir. Cehennemde İbrahim'in babasına verdiği söz nedeniyle şefaat

etmesine izin verildi. Ancak İbrahim, babasının Tanrı'nın düşmanı olduğunu anlayınca,

dindar ve nazik davrandı. (Kor. IX, ayet 114.) Şimdi İbrahim'in Azar için şefaat ettiği

söyleniyor, çünkü Azar ona şöyle demişti: Sana söz veriyorum, bu krallıktan çıktığımızda

mümin olacağım. Ancak sadakatsizlik sonucu öldüğünde İbrahim, babasıyla birlikte onun için

dua etmeyi bıraktı. Nemrut, İbrahim'e büyük bir titizlikle davrandı; ona muhafızlar verdi ve

onu zincirlere vurdu. İbrahim tüm bu kötü muameleye sabırla katlandı. Bundan sonra Azar

ölünce, Nemrud çok yüksek bir bina inşa edilmesini ve etrafının on fersah mesafeden

duvarla çevrilmesini emretmiştir. Onu alevli bir ateşe soktular. Bunun üzerine ona tuzak

kurmak istediler ama biz onları zayıflattık.” (Sure XXXVII, ayet 96.) Bina tamamlanınca

Nemrut katır, deve ve eşeklerle odun getirilmesini emretti. Bir yıl boyunca bu şekilde odun

taşıdık. Ama develer yüklerini hep yere atıyorlardı ve hiçbirini taşımak istemiyorlardı. İbrahim

bu nedenle onları kutsadı. Ancak katırlar ve eşekler her zaman kendilerine yüklenen odunları

taşıyorlardı ve İbrahim onlardan nefret ediyor ve onların lanetli olduğunu söylüyordu.

Nemrut'a bağlı olanların, ister zayıf, ister hasta, ister topal olsun, hepsi odun taşımaya gittiler

ve şöyle dediler: Bu, başlarına gelen talihsizlikten dolayı tanrılarımızın intikamını almak

içindir. Bu adamlar İbrahim'i yakmak için odun toplayarak tanrılarını memnun etmeyi

umuyorlardı. Daha sonra bu ormanı, bahsettiğimiz on fersahlık araziye yerleştirdiler, böylece

odun yığını birkaç fersahlık mesafeden görülebilecekti. Daha sonra bu ormanı ateşe verdiler

ve alevlerden çıkan kıvılcımlar göğe yükseldi. Sonra İbrahim'i zincirlerle ve prangalarla

bağlayarak alevlere attırdılar; ama kimse odun yığınına yaklaşamadı. İbrahim'i ateşe

atmanın yolunu bulamayan bu adamların hiçbir şey yapmadan kaldıklarını öğrenen Eblîs,

hemen muhteşem bir elbise giydi ve başına bir eşarp atarak Nemrud'un huzuruna çıktı, onu

tanımıyordum. İblis, Nemrut'a şöyle dedi: Ben yaşlı bir adamım; İki yüz yıl önce kendimi bu

çölde hizmetinize adadım ve sizin için dua ediyorum. Şimdi bu büyücüyü hapse attığınızı,

onu yakmak istediğinizi ama onu ateşe atamayacağınızı duydum. Sana bu meseleyi

sonlandırıp ateşe atmanın bir yolunu öğretmeye geldim. Nemrut ona cevap verdi: Hoş

geldin, bana öğret. Eblîs diyor ki: Odun getirilmesini emret. Bu odun getirilir getirilmez Eblîs

bundan bir balista yaptı. Ancak daha önce hiç benzer bir makine yapılmamıştı. Bu halit

tamamlanınca İbrahim elleri zincirli olarak getirildi. Haliste yerleştirip havaya fırlattılar.

İbrahim dışarı çıkıp havadayken, Tanrı Cebrail'e gidip İbrahim'i havada desteklemesini ve

onunla konuşmasını emretti. Bunun üzerine Cebrail İbrahim'e şöyle dedi: Ben Cebrail'im,

neye ihtiyacın varsa bana bildir. İbrahim ona şöyle cevap verdi: Benim için gerekli olan şey

için Tanrı'ya güveniyorum. Ben ona aitim, ateş de ona ait; beni dilediği yere düşürecek.

Kendisini böyle havada bulunca Cebrail'e hiçbir şey sormadığı, aynı anda Allah'ın onu dostu

ilan ettiği ve Kuran'da gördüğümüz gibi ateşe şöyle dediği söylenir: "Ey ateş, soğu ve

İbrahim'e selamet (Sur XXI, 69. ayet) Şimdi deniyor ki, eğer Allah ateşe eklemeden ve

selametle soğumasını emretseydi, İbrahim bu ateşten asla çıkmazdı; sıcaktan yanmış

olsaydı, soğuğun şiddetinden donarak ölecekti. İbrahim ateşin ortasına vardığında ateş bir

taraftan diğer tarafa çekilerek yere ulaşan İbrahim'e geçiş sağladı. Bu ateşin ortasından bir

pınar fışkırdı ve bu pınarın çevresinde de bir çiçeklik vardı. İbrahim suyun kenarında oturdu

ve onu tutan zincirler, bağlar ve prangalar Tanrı'nın gücüyle ondan çözüldü. Artık bu ateş

öyle bir ateşti ki, üç fersah mesafeden kimse ona bakamaz ve parlaklığını sürdüremezdi.

Nemrut'un damak zevki çok yüksekti. Bu sarayın üzerine ahşap bir kule yapılmasını emretti.

Ateşin yüksekliğini, İbrahim'in nasıl yandığını ve ne durumda olduğunu görmek için bu

kuleye çıktı. Nemrut baktığında bu ateşin ortasında bir çiçek tarhını, yeşillikleri, akan bir su

pınarını ve ateşin ortasında bu pınarın kenarında oturan İbrahim'i gördü. Şimdi iki kişinin

aynı yerde oturduğunu söyleyenler var; bu insanlardan biri İbrahim'in kendisi, diğeri ise bir

melekti. Bu doğru değil, çünkü İbrahim ateşi hissettikten sonra bile Cebrail'den yardım

istemedi, Tanrı'ya güvendi. Nemrut, İbrahim'i bu halde görünce hayrete düşmüş ve aklını

kaçırdığını düşünmüştü. Havaya sıçradı ve ateşin olduğu tarafa doğru dönerek yüksek sesle

şöyle dedi: Ey İbrahim! İbrahim, Nemrut'a şöyle cevap verdi: Ne istiyorsun, ey Allah'ın

düşmanı? Nemrut dedi ki: Hukuk ateşini bu şekilde tazeleyen kimdir? İbrahim cevap verdi:

O, ateşi yaratandır. Nemrut ekledi: Ey İbrahim, Tanrından bu ateşten çıkmanı iste, seni

göreyim. İbrahim ayağa kalktı ve bu parlak ateşin içinden geçti. Ayak bastığı her yerde, Allah

dostunun ayakları altında ateş soğuk ve hoş bir hal alıyordu. İbrahim ateşten çıktığında

Nemrut'un huzurunda durdu. Ona şöyle dedi: Senin güçlü bir Tanrın var, ona konukseverlik

göstermek istiyorum. İbrahim cevap verdi: Allah'ımın sizin misafirperverliğinize ihtiyacı yok.

Şimdi Nemrut ziyafete gidecek binlerce öküz, koyun, kuş, balık ve buna benzer daha birçok

şeyin getirilmesini emretti. İbrahim'in huzurunda tüm bu hayvanları kurban etti; ama Tanrı

kendisine sunduğu şeyin zerresini bile kabul etmedi. Utanç ve kafa karışıklığı içindeki

Nemrut, İbrahim'e bakmaya cesaret edemedi. Sarayının kapısını kapattı ve kimsenin içeri

girmesine izin vermedi. Sonra adamlar İbrahim'e döndüler ve birçoğu ona iman etti.

Nemrut'un sabrı taştı ve dedi ki: Ben bir kez mağlup oldum ama İbrahim'e vurduğum gibi

İbrahim'in Tanrısını da vurmak istiyorum. Daha sonra vezirlerini, gözdelerini ve teğmenlerini

bir araya toplayıp onlara şöyle dedi: De ki biz büyük kutular yapıyoruz. Bunun üzerine ustalar

getirdiler ve kutu yapmaya başladılar. Bir tanesini tamamen bitirdikleri zaman Nemrut şöyle

dedi: Bu kutuyu cennete ve yeryüzüne açılan bir kapı yap. Bu ustalar, Nemrut'un kendilerine

emrettiği her şeyi zamanında yerine getirdiler. Ayrıca dört mızrak yapmalarını, bunları

kutunun dört köşesine sağlam bir şekilde tutturmalarını ve bu mızrakların tepesine dört parça

et koymalarını emretti. Daha sonra, yok etmek istediği Tanrı'ya savaş açmak için tamamen

silahlı ve güvendiği bir vezir eşliğinde içine tırmandığı kutunun dört ayağına bağlı dört

akbabanın getirilmesini emretti (yazıklar olsun ona)!; ve şöyle dedi: Eğer zafer kazanırsam

İbrahim'in elinden kurtulacağım; ve eğer İbrahim'in Tanrısı'na yenilirsem, o, göklerin, yerin ve

yaratıkların saltanatını benimle paylaşabilecektir. Artık kutuyu havaya kaldırabilmek için

akbabaları geride tutmayı bıraktılar. Üstlerindeki eti kapmak ve yemek isteyen bu hayvanlar,

kutuyu çıkarıp bir gün bir gece boyunca havada tuttular. Bundan sonra Nemrut vezire şöyle

dedi: Karaya bakan kapıyı aç ve ne göreceğine bak. Vezir locanın kapısını açtı, toprak ve toz

gördü ve şöyle dedi: Ey şehzade, toprak ve toz görüyorum. Bir süre sonra Nemrut bu vezire

tekrar şöyle dedi: Cennete doğru olan kapıyı aç ve ne göreceğine bak. Vezir bu kapıyı açtı

ve şöyle dedi: İlk gördüğümü görüyorum. Bir gün bir gece boyunca havada dolaşmaya

devam ettiler. Bundan sonra Nemrut vezirine şöyle dedi: Yere bakan kapıyı aç ve karşına ne

çıkacak bir düşün. Vezir ona şöyle dedi: Ey padişah, dumana benzeyen bir şey görüyorum.

Sonra Nemrut ona şöyle dedi: Cennete giden kapıyı aç. Vezir bu kapıyı açtı. Nemrut ona

sordu: Ne görüyorsun? Vezir cevap verdi: Kara tarafında gördüğümü görüyorum. Bir gün ve

gece daha havada asılı kaldılar. Bundan sonra Nemrud vezirine: Aç dedi. Açıldı. Nemrut ona

sordu: Ne görüyorsun? Cevap verdi: Hiçbir şey görmüyorum. Daha sonra Nemrut yayını

bağladı, ok kılıfını açtı ve gökyüzüne fırlattığı üç oku çıkardı. Şimdi, Tanrı'nın Cebrail'e aynı

okları kana buladıktan sonra Nemrut'a geri göndermesini emrettiği bildiriliyor. Nemrut daha

sonra şöyle dedi: İbrahim'in Tanrısını yok ettim; ve kutunun yönünü değiştirip dünyaya geri

döndü. Daha sonra havada büyük bir ses duyuldu ve melekler bunun Tanrı'nın gökten gelen

bir emri olduğunu düşündüler. Nemrut hiçbir zarar görmeden kendini yeryüzünde buldu.

Allah Kuran'da şöyle buyurmaktadır: "Onlardan öncekiler de hile yapmıştı; fakat Allah onların

binasını temellerine kadar yıkmak için gitmişti; bunun üzerine çatı üzerlerine çöktü ve azap

onlara beklemedikleri yerden geldi. Sonra kıyamet günü Allah onları şaşkına çevirecek ve

şöyle diyecek: Bana ortak koştuğunuz ve haklarında ihtilafa düştüğünüz tanrılar nerede?

Cevap verecekler: Karışıklık ve kötülük olacak, bugünkü kâfirler." (Sure XVI, ayet 28.) Şimdi

Nemrut'a gelince, bıçağı bir kemiğe çarptı ve bütün hünerleri işe yaramaz hale geldi;

İbrahim'e ya da Tanrı'ya karşı hiçbir şey yapamazdı. Ve İbrahim'i çağırıp ona dedi: Senin

Tanrına inanmam gerekirdi, ama krallık yüzünden inanamıyorum. Artık Tanrı sizi koruyor ve

nerede olursanız olun sizi tutabilir; Sana iman eden müminlerle birlikte buradan ayrılıp Babil

şehrini bana bırakırsan ne zararı olur? İbrahim bu önerileri kabul etti ve ayrıldı.



____________________________________________________________________

BÖLÜM XLVII

Rahman ALLAH'IN DOSTU İBRAHİM'İN UÇUŞU.

Bundan sonra Tanrı, diğer peygamberleri denediği gibi İbrahim'i de sınadı; öyle ki İbrahim

ülkesini ve mallarını terk etmek zorunda kaldı. Artık İbrahim'in Aran adında bir erkek kardeşi

vardı. Bu kardeş ölmüştü ve arkasında Lut adında bir oğlu kalmıştı. Artık Lut, Kur'an'da

söylendiği gibi, İbrahim'in dinini takip ediyordu: "Lut, İbrahim'e şöyle dediğine inandı: "Elbette

kavmimi bırakacağım ve Rab'bin benim için belirleyeceği yere çekileceğim; çünkü o, güçlü

ve bilgedir." " (Sure XXIV, 25. ayet) Kuran'ın başka bir bölümünde İbrahim'in de şöyle

dediğini görüyoruz: "Elbette ben, bana yol gösterecek olan Rabbime gideceğim." (Sure

XXXVII, 97. ayet) Bundan sonra İbrahim ve Lut, Babil topraklarından ayrıldılar. Artık

İbrahim'in adı Aran olan bir amcası vardı. İbrahim'e inanan Sara adında bir kızın babasıydı.

Sara o kadar güzel bir kadındı ki, zamanının hiçbir kadını ne yüz hatlarının düzenliliği, ne de

vücut şeklinin zarafeti açısından onu geçemezdi. İbrahim Sara ile evlendi ve onu da yanına

aldı. İbrahim'in kendisine inanan arkadaşları, ona eşlik etmek için ülkelerini terk etmek

istediler ama eşleri onlara sarıldı ve onlara şöyle dedi: İbrahim'le gitmen için seni

bırakmayacağız. Bu adamlar eşlerinin sözünü dinlemediler ve gittiler. Artık Peygamberimiz

Mekke'den ayrılıp Medine'ye döndüğü gün, arkadaşlarının hanımları kocalarına sarılmışlar

ve şöyle demişlerdi: Seni bırakmayacağız. Bu adamlar hanımlarını Mekke'de bırakıp

Medine'ye geldiler. Eşleri ve çocukları olmadan kendilerini o şehirde bulduklarında hayat

onlara ağır gelmeye başladı, yürekleri burkuldu, ailelerine üzüldüler. Allah bu adamların

kalplerinde olup bitenleri görmüş ve şu ayeti indirmiştir: "Senin için İbrahim'de ve onunla

beraber olanlarda çok güzel bir örnek vardır; o zaman kavimlerine şöyle dediler: Biz size

karşıyız. Allah'tan başkasına yaptığınız ibadetlerden masunsunuz; biz, tek Allah'a iman

edinceye kadar, bizimle sizin aranızda sonsuza kadar düşmanlık ve nefret başlamıştır. (Sur.

LX, ayet 4.) Allah, kendisine eşlik edenlerin eşlerini ve çocuklarını Mekke'de bırakmakla

yetinmeleri için Peygamberimize bu ayeti gönderdiğinde, Peygamber onlara şöyle dedi: Siz

salih insanlarsınız, peygamberle birlikte Medine'ye gelenler. İbrahim'in onunla birlikte giden

ve eşleri ve çocukları hakkında kendilerini adil sayan arkadaşları gibi davrandınız: Biz, sizin

putlara tapınmanızı Allah'a sunmak yerine, masumuz ve o da olacaktır. Siz iman edene

kadar bizimle aramızda hiçbir ortak nokta olmasın. Peygamberin yanında bulunan firariler de

onun yanında kaldı. Böylece İbrahim, Lut, Sara ve ona inanan birkaç kişiyle birlikte Babil'den

ayrıldı. Suriye'ye, Haran denilen şehre gitti; oraya yerleşti ve bir süre orada kaldı. Bugün aynı

şehir gelişiyor. Artık Haran kralı bir putperestti; adı Nubil'di (Abimeleş). Birçok kişi Sarah'nın

onun kızı olduğunu söylüyor; ama gerçek şu ki, peygamber İbrahim, amcası Aran'ın kızı

Sara'yı da yanına alarak Babil ülkesini terk etti. Az önce bahsettiğimiz Haran kralı da Azar'ın

kardeşi ve İbrahim Peygamber'in amcasıydı. Bundan sonra İbrahim, yanındakilerle birlikte

Mısır'a, annesinin ve babasının yaşadığı ülkeye gitmek üzere yola çıktı. O zamanlar

Suriye'de, Filistin'de beş önemli şehir vardı. Bu kasabalar komşuydu ve birbirlerini

duyabilecek mesafedeydi. Her birinde yüzbin adam vardı. Bu şehirlere el-Mutafikât, yani

"yalana inananlar" deniyordu, çünkü orada yaşayanlar Lut peygambere inanmak istiyordu.

Şimdi bu insanlar İbrahim'e şöyle dediler: Burada kalmalı ve oraya yerleşmelisin. İbrahim bu

önerileri kabul etmedi; ama Lut, ben burada kalacağım dedi; ve o, İbrahim'in ardından gelen

adamlarla birlikte orada kaldı. Bundan sonra İbrahim Sara'yla birlikte Mısır'a gitti. Kimsenin

onu tanımadığı bir yere gitti. Mısırlılar Sara'yı görünce hayrete düştüler; çünkü ne yüz hatları,

ne de boyu ve boyu açısından bu kadar güzel bir kadın görmemişlerdi. Bunun üzerine gittiler

ve Mısır kralına İbrahim'in gelişiyle ilgili haberi anlattılar ve ona şöyle dediler: Ey kral, bir

yabancı geldi ve yanında insanların gözlerinin daha önce görmediği kadar güzel bir kadın

var. Mısır kralı İbrahim'i çağırdı ve ona şöyle dedi: Doğruyu söyle; sen kimsin ve bu ülkeye

hangi amaçla geldin? İbrahim cevap verdi: Ben Babil diyarındanım. Doğruluğunu duydum ve

bu ülkeye kralın gölgesine sığınmak için geldim. Kral ekledi: Yanındaki bu kadın senin için

ne? İbrahim cevap verdi: O benim kız kardeşimdir. Artık İbrahim'in bu sözü doğrudur; Çünkü

tüm müminler kardeştir, Kuran'da şöyle bildirilmektedir: "Şüphesiz müminler kardeştirler; o

halde kardeşlerinizle barış içinde yaşayın ve Allah'tan korkun ki, merhamet edesiniz." (Sur.

XLIX, ayet 10.) Bundan sonra Mısır kralı İbrahim'e şöyle dedi: Kız kardeşini bana gönder de

onu göreyim; İbrahim'in emirlerini yerine getirebilmesi için onu gözetletti. İbrahim Sara'nın

yanına gitti ve ona şöyle dedi: Kralın onu götürmek için büyük isteği var ve seni götürmesi

için benimle birlikte kendi adamını gönderdi. Sen benim kız kardeşimsin dedim; sen de aynı

şeyi söylüyorsun. İbrahim'in hiçbir zaman putlara tapmadığı ve yalnızca üç kez yalan

söylediği bildiriliyor: Bir kez, "Sara benim kız kardeşimdir" derken; başka bir zaman hastayım

dediğinde; üçüncü kez de şöyle dediğinde: Bu gördüğünüzü yapan putların en büyüğüdür.

Ancak İbrahim'in bu üç iddiası yalan değildir. Şimdi Sara kralın huzuruna getirildiğinde ve o

bu kadının hatlarını, büyüklüğünü ve boyunu görünce aklını yitirdi ve ona şöyle dedi: Bağlı

olduğun bu adam, sen kimsin? Sarah cevap verdi: O benim kardeşimdir. Kral ekledi: Ondan

seni bana eş olarak vermesini isteyeceğim. Bundan sonra arzuları hissederek orada

bulunanları geri çekti ve elini Sara'ya uzattı. Sonra Sara şöyle dedi: Peygambere ait bir

kadının üzerine uzatılan el kuru olsun. Yücelik bahşedilen kralın emriyle Mısır kralının eli

kurudu ve artık onu hareket ettiremez hale geldi. Bu kral Sara'ya şöyle dedi: Dua et de elim

eski haline dönsün ve sana dokunmayayım. Sara dua etti ve Mısır kralının eli doğal

durumuna geri döndü. Kral ikinci kez elini Sara'ya uzattı; Sarah ikinci kez dua etti ve kralın eli

yine kurudu. Kral üç kez elini Sara'ya uzattı ve onun eli kurudu ve Sara'nın dualarıyla doğal

durumuna geri döndü. Dördüncü kez Sara'ya dokunmaktan kaçındı ve ona şöyle dedi: Büyü

sayesinde elimi kuruttun. Sarah ona cevap verdi: Elini kurutmadım; Ben Allah'ın

peygamberleri sayısından bir peygambere ait bir kadınım. Bundan sonra Mısır kralı şöyle

dedi: Bu kadının erkek kardeşini ara da onu ona geri verebileyim. Bunun üzerine Mısır

kralının halkı İbrahim'i aramaya çıktı. Artık Sara İbrahim'den alınınca bu patrik dua etmeye

başladı; bu talihsizliğe katlanacak gücü yoktu ve şöyle dedi: Rabbim, ateşe atıldım, hiçbir

kaygım yoktu ve kimseden yardım istemedim; ama şimdi bulunduğum durumda gücüm ve

teslimiyetim eksik, yardımıma gelin! Aynı zamanda Tanrı Cebrail'i gönderdi ve İbrahim ile

Mısır kralı arasındaki perdeyi kaldırdı, böylece İbrahim Sara'yı gördü ve hem onun hem de

kralın sesini duydu; ama İbrahim dışında kimse Sara ile kral arasında neler olduğunu

bilmiyordu ve görmedi. Mısır kralının halkı İbrahim'i bulduğunda onu kralın huzuruna

çıkardılar, o da Sara'nın getirilmesini emretti ve onu iyilik ve hediyelerle doldurdu. Ayrıca

İbrahim'e muhteşem adaklar okur; ama hiçbir şeyi kabul etmek istemedi. Mısır kralının dört

yüz genç kızı olduğu söyleniyor. Sara'ya şöyle dedi: Bu kızların arasından sana iki kız

vereceğim. Gidin, istediğinizi seçin ve yanınıza alın. Sarah onları kabul etmedi. Bunun

üzerine kral yemin etti ve şöyle dedi: En azından bir kızı kabul et. Bu genç kadınlar arasında

adı Hacer olan ve diğerlerinden daha yüksek bir rütbeye sahip olan biri vardı. Sara'yı

seviyordu ve bu iki kadın birbirlerini gördükleri andan itibaren birbirlerine karşı şefkat

duymaya başladılar. Kral Hacer'i Sara'ya verdi ve İbrahim ile yandaşlarını şerefle gönderdi.

İbrahim ve beraberindekiler Filistin'e, Lut'un yanına gittiler. O ülkede adı Saha' (Beersabaea)

( Beerşeba) olan bir yer vardı; burası ıssız bir yerdi ve içinde hiç erkek yoktu. İbrahim orada

durdu ve Sara ve Hacer'le birlikte oraya yerleşti. Artık o çölde su olmadığından İbrahim bir

kuyu kazdı ve tatlı su geldi. İbrahim'in kendisi ve kavmi için getirdiği yiyecekler yenildiğinde

acıktılar. Ne yapacağını bilemeyen İbrahim bir çul aldı, onu omuzlarına koydu ve çöle çıktı.

Yolda uyku onu ele geçirdi; taşıdığı çantayı başının altına yerleştirmişti ve uyandığında

herhangi bir yere gitme zamanı geçmişti; artık çok geçti. Sonra İbrahim geri döndü ve şöyle

dedi: Bu gece evime gideceğim ve yarın bir şey aramaya gideceğim. Sara ve Hacer'in

yanına vardığında eli boş dönmekten ve bu kadınların huzuruna bu şekilde çıkmaktan

utanıyordu. Bir miktar kum alıp çantasına koydu ve sonra Sara ile Hacer'in yanına giderek

şöyle dedi: Bu, onları bir an için bir şey getirdiğime inandırmak içindir. Daha sonra çantasını

yere atıp uykuya daldı. Sara Hacer'e, "Bak İbrahim bu çantaya ne getirmiş" dedi. Gece

kararmıştı, Hacer kalktı, torbayı inceledi ve içinde ince un bulunduğunu gördü. Sara ve

Hacer hemen bu ince unu öğütüp macun haline getirmeye başladılar ve o gece ekmek

pişirdiler. Bundan sonra Hacer İbrahim'in yanına gitti ve onu uyandırdı ve ona şöyle dedi:

Kalk, çünkü ben ekmek pişirdim ki yiyesin. İbrahim kalkıp ekmeğin piştiğini görünce şöyle

dedi: Bu ince unu nereden buldun? Sara ile Hacer ona cevap verdiler: "Bu senin

getirdiğindir." İbrahim daha sonra bu değişimin Tanrı'nın gücüyle gerçekleştiğini anladı. Gün

ağardığında İbrahim, Sara ve Hacer una karışmış buğday buldular. Bu buğdayı ayırıp ektiler.

İbrahim'in sahip olduğu ve biriktirebildiği tüm zenginlikler, Sara ve Hacer'e taşıdığı çuvalın

içindeki kumdan, Tanrı'nın gücüyle un haline gelen kumdan geliyordu. İbrahim daha sonra

kazdığı kuyunun çevresini güzelleştirdi; ve bu ülkeye ektiği koyunları (brebis) getirdi. İbrahim'in

yaşadığı yere her ülkeden insanlar geldi ve orada bugün büyük bir şehir oluşturan birçok

bina inşa ettiler. Artık İbrahim ve Lut birbirlerine yakın yaşıyorlardı. Lût her an kalabalık bir

maiyetle birlikte İbrahim'in ikamet ettiği yere gidiyordu. İbrahim'in kazdığı kuyunun yakınında

çok sayıda adam toplanmış bulununca, bunlar bu peygambere emanet oldular; o da yanına

Sara ve Hacer'i aldı ve üçü de oradan ayrılıp aynı bölgenin başka bir yerine gittiler oraya Qat

(Kat) denir, o yere yerleştiler. İbrahim gittikten sonra Beerşeba sakinlerinin su kaynakları

azalmaya başladı. Bunu görünce İbrahim'e yaptıklarından dolayı tövbe ettiler ve: "Biz ne

yaptık?" dediler. Böylece İbrahim'e gittiler ve onu Beerşeba'ya geri getirmeye çalışmak için

ondan günahlarının bağışlanmasını istediler. İbrahim o yere dönmek istemedi. Bu adamlar

ona şöyle dediler: Madem Beerşeba'ya dönmek istemiyorsun, en azından Tanrı'ya dua et ki,

sahip olduğumuz sudan bizi mahrum etmesin. Sonra İbrahim onlara Beerşeba kuyusuna

taşısınlar ve bu hayvanlar suyu arttıran bir bereket olsun diye onlara yedi keçi verdi. Tanrı,

İbrahim'e Qat (Kat) kuyusu civarında çok sayıda sığır ve sayısız köle verdi ve onu kutsadı.

Bütün bu serveti biriktiren İbrahim, beş günlük bir yolculukla ülkeye gidip karşılaştıkları

insanları kendisine getirmeleri için adamlara görev verdi. İbrahim bu yabancıları kabul etti ve

onları besledi. Lut'un kavmi putperest ve sadakatsizdi; hikayesini daha ayrıntılı olarak

anlatacağız.

__________________________________________________________________

BÖLÜM XLVIII.

NEMRUDUN ÖLÜMÜ

Akbabalar ve kutunun, kulenin inşasının, cennete hava yolculuğunun, Tanrı'ya karşı girişilen

savaşın ve ona atılan okların öyküsünü anlatarak bildiğimiz gibi, Nemrut hâlâ İbrahim'le

düşmanlık içindeydi. Tanrı, Nemrut'a her zaman iyi davrandı ve ona bin yıl boyunca krallığı

verdi, ta ki Nemrut kendini kandırıp, "Tanrı'ya karşı savaşmaktan vazgeçmeyeceğim" diye

yemin edinceye kadar. Bunun üzerine Allah, bu prense insan suretinde bir melek gönderdi

ve ona şöyle dedi: Böyle yapma; Çünkü sen sana bin yıl hükümdarlık veren Allah'ın zayıf bir

kulusun. Tanrı'yla savaşmak için cennete gitmek istedin; Onun mallarından ve ülkesinden

kovduğunuz peygamberlerinden birini ateşe attınız. Bütün bu suçlardan dolayı Allah sana

herhangi bir ceza vermedi; bu nedenle niyet ettiğiniz gibi davranmayın ve İbrahim'e inanın.

Eğer bana itaat etmezseniz, Allah sizi yaratıklarının en zayıfıyla yakalayacak ve yok

edecektir. Nemrut meleğe şöyle cevap verdi: Sen kesinlikle bu sihirbazla akrabasın; ve

yeryüzünde kendimden başka kral tanımıyorum; Gökyüzüne gelince, orada neler olduğunu

bilmiyorum. Şimdi eğer gökte benden daha güçlü bir kral varsa, sen, İbrahim ve yardımcıları,

gidin ve o krala ordusunu getirmesini söyleyin, ben de benimkini getireceğim, böylece o en

güçlüsüyse üstünlüğünü göstersin ve eğer ben en güçlüysem, bunu kendi gözlerinle

görürsün. Melek ona cevap verdi: Güzel. Nemrut, ordusunun bulunduğu şehirlerden ve

yerlerden getirilmesini emretti ve etrafına tamamı silahlı yüz bin adam topladı. Sonra Nemrut

meleği çağırdı ve ona şöyle dedi: Ordusunu getirmesi için göklerin Tanrısını çağır; çünkü

benimkini topladım. Melek ona cevap verdi: Allah'ın sana karşı ordu kullanmasına gerek yok,

ey lanetli; ama yaratıklarının en zayıfına seni ve ordunu yok etme emrini verecek. Sonra

melek yüzünü semaya kaldırarak şöyle dedi: Ya Rabbi, sen düşmanının ne söylediğini

herkesten daha iyi bilirsin. Bunun üzerine Allah, ilahi ordudaki hayvanların en küçüğü olan

sivrisineğe emir verdi ve bu lanetli kâfirlerin başlarına ve yüzlerine bir sivrisinek ordusu

düştü. Bu böceklerin bütün sokmaları Allah'ın kudretiyle öyle oldu ki, "Bunlar hiçbir zaman

iyileştirilemeyecek" derdiniz. Bu sivrisinekler o kadar çoktu ki, Nemrut'un askerlerinin

birbirlerini görmelerine engel oluyorlardı; ve onların soktuğu tüm atlar öyle bir şiddetle

havaya sıçradılar ki, kendilerini süren adamı sırtlarından attılar, at bir tarafa, binici de diğer

tarafa düştü; Böylece Nemrut'un ordusu tamamen dağıldı ve kaçtı. Nemrut tek başına kaçıp

evine döndü. Evine vardığında kendisini tehdit eden kaderden kurtulduğunu düşündü. Bunun

üzerine Allah, türünün en zayıf türlerinden biri olan tek gözlü ve topal bir sivrisineğe havadan

inerek Nemrut'un dizlerinin üzerine konmasını ilham etti. Uçup giden, burnuna giren ve

beynine kadar çıkan sivrisineği vurmak istedi ve onu yemeye başladı. Nemrut elleriyle başını

ve yüzünü dövdü. Artık Nemrut'un kafasına her vurulduğunda beynini yiyen sivrisinek

durmuş ve prens huzura kavuşmuştu. Bu yüzden Nemrut'un yaşadığı acıyı azaltmak için

başına sürekli darbeler vurmak gerekiyordu; Çünkü ona bu şekilde vurmayı bıraktıklarında

sivrisinek yeniden beynini yemeye başlamış ve artık hiçbir huzurun tadını çıkaramamış. Her

zaman Nemrut'un kafasına onu rahatlatacak bir şeyle vurmakla meşgul birileri vardı. Bu

şehzade daha sonra bir balyoz yapılmasını emretmiş ve şehzadelerden, ordunun

komutanlarından ve hâlâ hayatta olan en yakın saray mensuplarından bu çekici alıp sırayla

Nemrut'un başına vurmuşlar. Artık darbeler ne kadar güçlü ve şiddetliyse Nemrut da o kadar

tatmin oldu. Nemrut bin yıl hüküm sürmüş, sivrisineğin azabını yaşamaya başlamış; o

zamana kadar hiçbir zarar hissetmemişti. Dört yüz yıl boyunca bu sivrisineğin sürekli beynini

kemirmesiyle yaşadığı söyleniyor; ve her gün adamlar peş peşe gelip çekiçle kafasına

vuruyordu. Nemrut bin dört yüz yıl yaşadıktan sonra öldü. Krallığı, yüz yıl boyunca

hükümdarlık yapan Kantarî adlı akrabalarından birine geçti. Bundan sonra krallık, üç yüz yıl

boyunca ona sahip olan Aramilere geçti. Kraliyet daha sonra bu milletten ayrılarak Perslere

geçti.

_________________________________________________________________________

BÖLÜM XLIX

İSMAİL'İN HİKAYESİ

İbrahim şimdi büyük bir zenginliğe kavuştu ve Sara'dan bir çocuk sahibi olmayı arzuladı;

ama onun çocuğu olmadı. O zaman Sara İbrahim'e dedi: Benden çocuğun olmayacak;

İstersen sana Hacer'i veririm, belki ondan bir çocuğun olur. İbrahim cevap verdi: Katılıyorum.

Daha sonra Sara ona Hacer'i verdi ve kısa bir süre sonra ondan İsmail adını verdiği bir oğlu

oldu. Hacer İsmail'i doğurduğunda İbrahim sevinçle doldu; ama Sarah öfke ve şiddetli bir

kıskançlık hissetti. Artık kendine hakim olamadığından İbrahim'le kavgalar ve tartışmalar

yaşadı ve ona hakaret etti. Sonra yemin ederek şöyle dedi: Hacer'in vücudunun herhangi bir

parçasını, elini, ayağını, kulağını veya burnunu keseceğim. Fakat düşündükten sonra şöyle

dedi: Hacer'i İbrahim'e verdiğim için bu hatayı yapan benim. Bu genç kızın vücudundan bir

parçanın kesilmesi ya da öldürülmesi doğru olmaz; ama yemin ettim ve ona mutlaka bir

şeyler kesmeliyim. Biraz düşündükten sonra şöyle dedi: Erkek aramasına engel olmak için

onu sünnet edeceğim. Sara Hacer'i sünnet ettiğinde, Tanrı İbrahim'in ailesine ve İbrahim'in

dinini takip eden tüm insanlara sünneti zorunlu kıldı; böylece Sara hem kendisini hem de

İbrahim'i sünnet etmek zorunda kaldı. Artık Sara'nın bu sünneti geçirdiğinde yetmiş yaşında

olduğu, İbrahim'in ise ondan on yaş büyük olduğu söyleniyor. Peygamberimizin şu sözleri

rivayet edilmektedir. Onun zamanında Oumm-Atiya adında bir kadın vardı; Peygamber'in

yanından geçti ve ona şöyle dedi: Ey Ümm-Atiya, nereye gidiyorsun? Şöyle cevap verdi: Ey

Allah'ın Elçisi, sünnet olacağım. Peygamber daha sonra Ümmü Atiya'ya şu sözleri söyledi:

Bir kadını sünnet ettiğinizde, yüzünün güzelliğini koruması için fazla etini kesmeyin; çünkü

bir kadından çok fazla et kesildiğinde yüzünün güzelliği kaybolur, artık erkeklerin gözüne hoş

gelmez.

____________________________________________________________________

BÖLÜM L.

İSMAİL VE HACER'İN KOVULMASI HİKAYESİ

Artık Sara, İsmail ve Hacer'e sabırla katlanmak istese de bunu kendisi elde edemezdi; ve her

an onlar hakkında tartışıyordu. İşler öyle bir noktaya geldi ki, İbrahim'in kalbi Allah'a inledi ve

Sara'dan şikayet etti. Tanrı İbrahim'e cevap verdi: Kadın erkeğin sol kaburga kemiğinden

çıkıyor, ona karşı hoşgörülü olmalıyız; başka yolu yok. Bundan sonra Sara, İbrahim'e şöyle

dedi: Artık böyle yaşamaya gücüm yok. Hacer'i sünnet ettim ve Allah, sünneti bana ve bütün

insanlara bir görev olarak farz ederek beni cezalandırdı. Şimdi seni ve beni Allah'a karşı

suçlu kılacak bir şey yapmaktan korkuyorum. İbrahim başlangıçta bu durumda ne

yapacağını veya hangi araçları kullanacağını bilemeden kaldı. Sonra kalktı, İsmail ile Hacer'i

aldı, biraz yiyecek ve içecek aldı ve çöle doğru yola çıktı. İbrahim ne yapacağını, nereye

gideceğini, Hacer ile İsmail'i nereye götüreceğini bilmeden, aklını kaybetmiş bir halde

yürüdü. Biraz ilerledikten sonra Cebrail onun önünde durup şöyle dedi: Nereye gidiyorsun ve

bu çocuğu nereye götürüyorsun? İbrahim cevap verdi: Bu konuda hiçbir şey bilmiyorum;

Onları Sara'nın elinden uzaklaştırıyorum. Cebrail İbrahim'e şöyle dedi: Onları Tanrı'nın kutsal

yerine, ziyaret ettiği evin bulunduğu yere götür. İbrahim oraya vardığında buranın ıssız

olduğunu ve orada ne binaların, ne insanların, ne suyun ne de otların görüldüğünü fark etti;

Bu ülkede dağlardan ve taşlardan başka bulunacak bir şey yoktu ve yiyecek bir şey de

yoktu. İbrahim kendi kendine şöyle dedi: Onları burada, kuru bir çölde, susuz ve otsuz nasıl

bırakabilirim? Artık İbrahim kalbini hiçbir zaman Tanrı'dan uzak tutmamıştı; ona güvendi ve

Hacer'e şöyle dedi: Seni Allah'ın gözetimine emanet ediyorum. İsmail o zaman iki

yaşındaydı. İbrahim, Hacer ile İsmail'in önüne bir tulum dolusu su ve elindeki erzak koydu ve

bundan sonra oradan ayrılmak istedi. Hacer ona şöyle dedi: Allah'tan korkun ve zayıf bir

kadını ve küçük bir çocuğu çölde bırakma. Bu sözleri söyleyerek kendisini İbrahim'e bağladı

ve İbrahim ona şöyle cevap verdi: Ben Tanrı'nın hoşuna giden şeyi yapıyorum.

“Cebrail İbrahim'e şöyle dedi: Onları Tanrı'nın kutsal yerine, ziyaret ettiği evin bulunduğu yere götür.”

Bundan sonra İbrahim oradan ayrıldı ve Sara'nın yanına döndü. Hacer ve İsmail oldukları

yerde, bugün Kabe ile Zemzem kuyusunun bulunduğu yerde kaldılar. Hacer, İbrahim'in

kendisine bıraktığı erzaktan yedi ve suyu doyuncaya kadar içti. Daha sonra otururken kalktı

ve su almak için Safa tepesine çıktı. Bir o yana bir bu yana gitmesine rağmen, orada su

olduğunu düşündürecek hiçbir ipucu bulamadı. Böylece Safâ ve Merve tepelerine yedi kata

kadar çıktı. İsmail, annesiz kalan çocukların adeti gereği ağlamaya başladı; ve çocukların

hâlâ yaptığı gibi topuğunun yere çarpmasıyla topuğunun altında bir yay belirdi. Bu kaynak,

bir zamanlar suyun çıktığı yerde bugün bulunan Zemzem kuyusunu besliyor. Hacer, İsmail'in

çığlıklarını duyunca hızla ona koştu; Bulunduğu yere vardığında, çocuğunun topuğunun

altından suların fışkırdığını ve aktığını gördü. Bu manzarayı gören Hacer çok sevindi ve

suyun kaybolmasından korkarak toprak getirip pınarın çevresine yerleştirdi. Peygamber bize,

eğer Hacer onu yerden yüksekte tutmamış olsaydı, İsmail'e verilen nimet nedeniyle bu suyun

var olan en büyük nehirlerden birini oluşturacağını söyler; ancak bu şekilde durdurulduktan

sonra artık artmadı ve yüzme havuzunda olduğu gibi aynı noktada kaldı. Havadaki kuşlar bu

kaynağın etrafında toplandılar; çünkü çölde kuşlar su olan her yerde kanat çırparlar ve orada

cıvıltılarını duyururlar. Çölde yaşayanlar suyun bulunduğu yerleri kuşların cıvıltılarıyla biliyor.

Artık Mekke topraklarında bir kuyunun yanına kurulmuş insanlar vardı. Ait oldukları kabileye

Corhom adı verildi. Kuyuları kuruydu ve su bulmak için kırlarda dolaşıyorlardı. Kuşları

görünce onlara doğru gittiler ve daha önce hiç görmedikleri bir yerde bahsettiğimiz havuzu

buldular. Hacer'e dediler: Sen kimsin ve bu su nereden geliyor? Uzun yıllardır bu çöldeyiz ve

burada hiç su görmedik. Bu çocuk kime ait? Hacer cevap verdi: Allah bana bu suyu verdi ve

bu çocuk benim çocuğumdur. Sonra bu insanlar Hacer'e dediler: Biz bu çölde, artık kuru olan

bir kuyunun yanında bulunuyoruz. Dilersen bizden bir kısmı sana gelir de gönlün yalnızlık

azabını yaşamasın, sen de suyundan bize verirsin. Hacer cevap verdi: Bu bana uyar.

Bundan sonra Corhom kabilesinden insanlar Hacer yakınlarına yerleşerek Hacer ve İsmail'e

iyi davrandılar; o ülkede büyüdü. Aradan üç yıl geçti ve İsmail beş yaşına geldi. İbrahim,

Cebrail'den İsmail'in haberini istedi. Şöyle cevap verdi: Allah ona verdiği bir pınarı akıttı ve

adamlar, Allah'ın koruduğu Hacer ve İsmail'in etrafında toplandılar. Bundan sonra İbrahim,

Sara'dan İsmail'i ziyaret etmek için izin istedi. Sara, Tanrı korkusu nedeniyle İbrahim'in

karısını ve oğlunu görmeye gitmesini engellemeye cesaret edemedi. Ona istediği izni verdi

ve ona şöyle dedi: Git; ama atınızdan inmeden bile onları görmekle yetinmelisiniz. İbrahim,

Peygamberimizin Borâk (Burak)'ına çıktı ve Mekke'ye doğru yola çıktığı yerden beş günlük yol

olmasına rağmen, yolculuğunun sonunda akşam vakti geldi. Allah, Borak'ı İbrahim'e

gönderirken, aynı zamanda Cebrail'e de gidip Lut kavmini yok etme görevini verdi. Allah'ın

emirlerini yerine getirmeye giden Cebrail'in İbrahim'in yanından geçtiği ve ona İshak'ın

doğumunu haber verdiği söylenir. Artık bilin ki, Sara İshak'ı doğurduğunda İsmail beş

yaşındaydı. İshak'ın ve Lut'un hikayesi bu eserde kaydedilecektir. İsmail büyüdüğünde Hacer

öldü. Yakınına yerleşen Djorhom kabilesinin halkı şöyle dedi: Bu su bu gencindir ve burayı

terk ederse pınarlar kurur. Bunun üzerine hileye başvurdular ve İsmail'e kabilelerinin en

saygınlarından bir genç kızı eş olarak verdiler; bu şekilde ülkeyi terk etmemesini ve oraya

yerleşmesini umuyorlardı.

_________________________________________________________________________

BÖLÜM LI

İBRAHİM'İN İSMAİL'İ ZİYARETİ.

Artık Hacer öldüğünde İsmail büyümüştü ve İbrahim her yıl oğlunun durumunu kendi başına

araştırmaya gidiyordu. Bahsettiğimiz yılda İbrahim, İsmail'i ziyaret etmek istediğinde Sara, bu

ziyareti atından inmeden yerine getireceğine dair ona yemin ettirmişti. İbrahim, İsmail'in

yaşadığı yere varınca evini aradı, oraya doğru gitti ve kapıyı çaldı. İsmail'in karısı kapıya

geldi ve İbrahim ona şöyle dedi: Sen kimsin? Bu kadın cevap verdi: Ben İsmail'in karısıyım.

Bundan sonra İbrahim ona sordu: İsmail nerede? Cevap verdi: Avlanıyor. Sonra İbrahim,

İsmail'in karısına şöyle dedi: Ben attan inemem; yiyecek bir şeyin yok mu? Bu kadın ona

cevap verdi: Hiçbir şeyim yok; burası bir çöl. Bunun üzerine İbrahim, Sara'ya ettiği yemin

nedeniyle geri dönmek istedi. Artık sadece İsmail'in karısını denemek için yemek istemişti;

Çünkü yemeğe ihtiyacı yoktu. Bu kadına dedi ki: Geri dönüyorum; Kocan döndüğünde beni

ona tarif et ve ona söyle, kapısının eşiğini değiştirsin ve şu anda sahip olduğu kapının yerine

başka bir kapı koysun. İbrahim'in gidişinden sonra İsmail geri döndüğünde bu kadın ona

İbrahim'i anlattı ve sözlerini ona bildirdi. Bunun üzerine İsmail şöyle dedi: Ey kadın, bu adam

benim babamdır ve onun bana yıkmamı emrettiği eşik de sensin. Babamın konuşması, bana

yakışmadığın için senden boşanmam gerektiği anlamına geliyor. Böylece İsmail karısını

boşadı ve kendisi de Corhom kabilesinden olan başka biriyle evlendi. Şimdi, ertesi yıl

İbrahim İsmail'in yanına döndü. Sara ona attan inmeyeceğine dair bir kez daha yemin

ettirmişti. İbrahim geldiğinde İsmail'in evinin kapısını çaldı. Zeki, güzel yüzlü, boyu ve

boyuyla olduğu kadar, sözlerinin nezaketiyle de dikkat çeken bir kadın kapıya doğru ilerledi.

İbrahim ona sordu: Sen kimsin? Bu kadın cevap verdi: Ben İsmail'in karısıyım. İbrahim ona

şöyle dedi: İsmail nerede? Cevap verdi: Avlanıyor. Sonra İbrahim kadını sınayıp dedi:

Yiyecek bir şeyin yok mu? Cevap verdi: Evet; Hemen eve girdi, pişmiş et, süt ve hurma

getirdi ve şöyle dedi: Kusura bakmayın, ekmeğimiz yok. İbrahim kendisine sunulandan biraz

yedi ve şöyle dedi: Allah bu üç şeyi sana bereketli kılsın! İbrahim'in duasının bereketi

sayesinde artık hiçbir yerde Mekke'deki kadar çok et, süt ve hurma görmüyoruz. Eğer

İbrahim'e ekmek verilmiş olsaydı, az önce bahsettiğimiz üç şey gibi Mekke'de de bol bol

olurdu. Bundan sonra İsmail'in karısı İbrahim'e şöyle dedi: Dağdan in, başını ve sakalını

yıkayayım ve onları kaplayan tozu ve toprağı temizleyeyim. İbrahim ona cevap verdi: Aşağı

inemem; ama bir ayağını bineğinin üzerinde tutarak diğer ayağını da orada bulunan bir taşın

üzerine koydu. Artık İbrahim'in ayağı çıplaktı; izini koruyan bu taş üzerinde işaretli kaldı. Bu

taş şu anda Kâbe'nin yakınında, hacıların ziyarete gittiği İbrahim'in durduğu denilen yerde

bulunmaktadır. İbrahim Kabe'nin duvarlarını inşa ederken işi eliyle ulaşamayacağı kadar

yüksekte olduğundan mübarek ayağının izini taşıyan bu taşın üzerine tırmandığını

söyleyenler vardır. İbrahim ayrılmak üzereyken bu kadına şöyle dedi: İsmail döndüğünde

ona beni tarif et ve ona benden kapısının eşiğinin sağlam ve güzel olduğunu ve koruması

gerektiğini söyle. İsmail avdan döndüğünde karısı ona olup biten her şeyi anlattı. İsmail ona

şöyle dedi: Ey kadın, gördüğün benim babamdır, kapımın eşiği de sensin; Bununla seni

tutmam gerektiğini kastediyor.

_______________________________________________________________

BÖLÜM LII

LOTH HALKININ TARİHİ VE İSHAK'IN DOĞUMU.

İsmail Mekke'de beş yaşına geldiğinde İbrahim, Sara'nın daha memnun olması ve

üzüntülerine daha kolay katlanabilmesi için Sara'dan bir çocuk sahibi olmak istiyordu. Allah,

suçları çok olan Lût kavmini yok etmek için Cebrail ve Mikail'i gönderdi ve onlara şöyle dedi:

Giderken İbrahim'in yanından geçin; Ona, Sara'dan bir çocuğu olacağını ve bu çocuk

doğduğunda ona İshak adını vereceğini söyleyin ; Ona bir kez daha İshak'ın adını Yakup

koyması gereken bir çocuğu olacağını söyle. Kur'an'da şöyle buyurulur: "Sara İshak'a,

İshak'tan sonra da Yakup'a haber verdik." (Sure XI, ayet 74.) Bundan sonra Cebrail ve

Mikail, el-Mutafikât denilen Lût şehirlerini yok etmek için yola çıktılar. Lut tam da o yerde

yaşıyordu. İşte bu beş şehrin isimleri: San'a, Masşhuh, Gomorrah, Adama ve Sodom. Bu

şehirlerin her birinde yüz binden fazla erkek vardı ve en büyüğü Sodom'du. Birçok kişi bu

şehirlerden sadece dört tanesinin olduğunu söylüyor. Hicaz ile Suriye arasında

bulunuyorlardı ve Mekke'den çıkıp ikinci ülkeye giderken, Kur'an-ı Kerim'de (on. XV, ayet.

76) bildirildiği gibi, Sodom'un bulunduğu yerden geçilir: “Elbette bunlar şehirler doğru

yoldaydı.” Bu şehirlerin Suriye yolu üzerinde olduğu kabul ediliyor. Lut uzun yıllar bu

şehirlerin sakinleri arasında yaşadı. Evlerinden bir eş almıştı ve bu kadın sadakatsizdi.

Lut'un ondan birçok çocuğu vardı ve onları Tanrı'ya çağırmasına rağmen bu çocuklar

babalarına itaat etmediler. Putperestliğe kapıldılar, çok sayıda günah işlediler, kadınlara

yaklaşmak adeti olduğu gibi genç erkeklere de yaklaştılar. Ancak bundan önce hiç kimse bu

suçu işlememişti, Kur'an'dan öğrendiğimiz kadarıyla (sur. VII, ayet 78): "Lût'u hatırlayın, o

kavmine şöyle demişti: Siz, siz de size bir suç mu işleyeceksiniz? asırlardır selefi olmamış

mı, kadından ayrılırken erkeklere şehvetle mi yaklaşacaksın? Elbette üç sınırı da aşıyorsun.

Allah böylece Lût kavminden önce hiç kimsenin bu suçu işlemediğini bildiriyor; Kuran'ın bir

başka ayetinde de şöyle buyurmaktadır: "Rabbinizin sizin için yarattığı eşlerinizi terk mi

ederek, yaratıkların erkeklerine mi yaklaşacaksınız? Gerçekten siz, sapkın erkeklersiniz."

(Sure XXVI, ayet 165.)





“Elbette bunlar şehirler doğru yoldaydı.” Bu şehirlerin Suriye yolu üzerinde olduğu kabul ediliyor”

Bu suçlardan bağımsız olarak yine de yolları istila etme suçunu işlediklerini Kur'an'ın şu

sözlerinden biliyoruz: "Siz insanlara şehvetle yaklaşmıyor musunuz? Yolları istila etmiyor

musunuz? İşlemeyin, toplantılarınızda suç mu var?" (Sur. XXIX, ayet 28.) Aynı adamlar

dağlara yerleşmişler ve yanlarından geçen herkesle alay ediyorlardı. Toplantılarında

yakışıksız davranışlarda bulundular; birbirlerini devirdiler ve kendi aralarında kötülük yaptılar.

Bunlar, Allah'ın bir önceki ayette münker olarak adlandırdığı eylemlerdir. Bu insanlar az önce

saydığımız türde çok sayıda suç işlediğinde, Tanrı onlara Lut'u peygamberlik göreviyle

gönderdi. Lût görevini tamamlayınca onunla alay ettiler. Şimdi Lut şöyle dedi: Eğer Tanrı'ya

inanmıyorsanız, cezayı göreceksiniz. Bu adamlar ona Kur'an'da denildiği gibi cevap verdiler:

Bahsettiğin bu azabı bize getir de senin doğru söylediğini bilelim. Lut bu insanlarla

akrabaydı; Bu nedenle İbrahim, Lut'la birlikte yaşadıkları topraklardan geçerken Lut şöyle

dedi: Ben burada oturacağım. Oraya yerleşince Allah onu bu insanlara peygamberlik

göreviyle gönderdi. Bundan dolayıdır ki Kur'an-ı Kerim şöyle buyurmaktadır: "Lut kavmi,

Allah'ın elçilerini yalan söylemekle suçlamıştı. Hani kardeşleri Lut: Allah'tan korkmaz

mısınız?" (Sure XXVI, ayet 160.) Allah bir önceki ayette Lût'u, başka bir kabileden olmasına

rağmen onların akrabası olduğu için onların kardeşleri olarak adlandırır. Lût onlara şöyle

dedi: Kötülükten kaçının ve Allah'a itaat edin. Lut'un sözünü dinlemediler, ona inanmadılar ve

ona, "Eğer yaptığın gibi yapmayı ve konuşmayı bırakmazsan, seni şehrin dışına çıkaracağız"

dediler. (Sure XXVI, ayet 167.) Artık Lût büyük bir servet edinmişti ve İbrahim gibi zaman

zaman misafir kabul ediyordu. Sodom sakinleri, Lut'un evine kabul ettiği insanları yakaladılar,

onlara değersiz davrandılar ve onlara kötülük yaptılar. Lût bu insanlardan bıktı ve şöyle dedi:

Rabbim, beni ve ailemi bu adamların elinden kurtar. Lut, İbrahim'i her görmeye gittiğinde

kavminden şikayet ediyordu. İbrahim onu sabırlı olmaya teşvik etti; ama Lût cevap verdi:

Artık sabrım kalmadı; O da dua etmeye başladı, Allah'tan yardım diledi ve Kur'an'ın

bildirdiğimiz ayetlerini okudu. Bunun üzerine Allah, Lut'un duasını kabul ederek Cebrail ve

Mikail'i uzaklaştırdı, İsrâfîl'in de yanlarında olduğu bildiriliyor. Artık bu üç melek, yakışıklı,

yapılı ve uzun boylu üç genç adam şeklinde yola çıktılar, böylece onlardan daha güzel bir

adam var olmadı. İbrahim'in yaşadığı topraklardan geçtiler. Birlikte ekmek yiyebileceği

misafirleri bulmak için halkını her yöne göndermişti. Bu insanlar üç meleği buldular ve

İbrahim'e getirdiler. İbrahim onları görünce şöyle dedi: Bugün melek gibi misafirleri ağırladık.

Bu melekler gelince, üçü de İbrahim'i selamladılar, Kur'an'da söylendiği gibi: "Daha önce

elçilerimiz İbrahim'e müjdeli haber vermek için gitmişlerdi; ona şöyle demişlerdi: Selam sana!

İbrahim cevap verdi: Selam sana! ve, hiç vakit kaybetmeden kızarmış bir dana getirdi." (Sure

XI, ayet 72.) Bundan sonra İbrahim onlara yemek hazırlamak üzere kalktı. Artık annesi

meraya götürülen besili genç bir buzağısı vardı. Bu danayı kızartmış, bazılarına göre ise

tencerede veya fırında pişirmiş. İbrahim misafirlerinin önüne yemek koyduğunda, onlar

melek oldukları için onu alma ihtiyacı duymadılar. İbrahim Bismillah formülünü söyledi ve

şöyle dedi: Elini uzat ve ye! Melekler hiçbir şey yapmadı. Bundan sonra İbrahim onların

ağzına bir parça koydu; fakat melekler bu yiyeceğe dokunmadılar. İbrahim onlara şöyle dedi:

Neden yemek yemiyorsunuz? Cebrail cevap verdi: Bedelini ödemeden yemek yemeyiz.

İbrahim ekledi: Bu yemeğin fiyatı şöyledir: Başlamak üzere olduğunuzda, Allah'ın adıyla;

Yemeyi bitirince de: Allah'a hamd olsun. Bunu yaparak yemeğin bedelini ödemiş olacaksınız;

caria (Kariya) yemeği Tanrı'ya aittir ve onu bize verdiği için O'na şükranlarımızı sunmalıyız.

Bunun üzerine Cebrail İsrâfîl'e baktı ve şöyle dedi: Allah'ın İbrahim'i dost olarak adlandırması

boşuna değildir. Bundan sonra İbrahim yemeye başladı; ama melekler yemediler. İbrahim

korku hissetti ve ordularının davranışı ona acı verdi, Kuran'da söylendiği gibi (sur. XI, ayet

78):

Bunu yaparak yemeğin bedelini ödemiş olacaksınız; caria (Kariya) yemeği Tanrı'ya aittir ve onu bize verdiği için O'na

şükranlarımızı sunmalıyız.

“Ellerinin buzağıya dokunmadığını görünce onlardan hoşlanmadı ve onlardan korktu.”

Nitekim o dönemde birine zarar vermek istediğinizde yemeğini paylaşmayı reddediyordunuz.

İbrahim bu nedenle korkuyordu ve kendisine zarar vermek istediklerini düşünüyordu. Artık

İbrahim'in yüzünün rengi değişti. Sarah kocasına baktı ve onu bu halde görünce gülmeye

başladı ve kendi kendine şöyle dedi: İbrahim'in etrafı o kadar çok insanla çevrili ki, bu üç

adamdan korkmasına ve yüzünde ve yüzünde görünen bu endişeye sahip olmasına hiçbir

neden yok ve kimseden kaçamaz. Kur'an-ı Kerim şöyle der: "Karısı Sara ayağa kalktı ve

gülmeye başladı." Melekler, İbrahim'in gözlerinde, kendisinde olup bitenlerin işaretlerini

görerek, İbrahim'in kendilerine karşı hissettiği korkuyu kalbinden atmak isteyerek kendilerini

tanıttılar ve şu anlamı taşıyan sözler söylediler: Korkma; Bizler Lut'un kavmini yok etmek için

bizi gönderen Tanrı'nın elçileriyiz. Size, Sara'dan İshak adında bir oğlunuz ve İshak'ın da

Yakup adında bir oğlunun olacağını bildirmek için geldik. Bunlar çok sayıda neslin babaları

olacak. Bunun üzerine Sara, Kuran'da bildirilen şu sözleri söyledi: "Ah, doğuracak mıyım?

Ben yaşlıyım, kocam da yaşlı; elbette bu şaşılacak bir şey olur." (Sur. LI, 29. ayet) Artık

Kur'an metninde geçen caqîm kelimesi, artık düzenden çıkmış kadını belirtmek için

kullanılmaktadır. Cebrail, Mikail ve İsrâfîl, (Allah'ın emrine mi şaştın? Allah'ın rahmeti ve

bereketi üzerinizedir, ey İbrahim ailesi vs.) Bundan sonra Sara İbrahim'e baktı ve Cebrail

şöyle dedi: "Biz sana doğruyu söyledik, sakın ümit kesenlerden olma. İbrahim cevap verdi:

"Rabbinin rahmetinden, sapıklık içinde olanlardan başka kim ümidini kesebilir?" (Sure XV,

ayet 56.) İbrahim Lût yüzünden sıkıntı ve azap gördü ve şöyle dedi: Allah Lût'un ölmemesini

nasip etsin! Tanrı şöyle dedi: "İbrahim'in korkusu geçip İshak'ın doğumuyla ilgili müjdeyi

aldığında, bizimle Lût kavmi hakkında tartıştı; çünkü İbrahim yumuşak huylu, şefkatli ve

dindardı." (Sur. XI, ayet. 77.) Bundan sonra Cebrail, Michel ve İsrâfîl, Kur'an-ı Kerim'de (sur.

XXIX, ayet. 31) bildirildiğine göre şöyle dediler: "Biz Sodom halkının kimler olduğunu çok iyi

biliyoruz; Lut'u ve geride kalanlar arasında yer alacak olan karısı dışındaki ailesini mutlaka

kurtaracağız." Başka bir yerde de (LI, ayet. 35) şöyle deniyor: “Biz orada bulunan mü’minleri

Sodom’dan çıkardık.” Bundan sonra melekler yola çıktılar ve girdikleri Sodom şehrine

varıncaya kadar doğal hallerine devam ettiler. Lût'un bir kızı karşılarına çıktı; Onu tanıdılar ve

ona "Lut'un evi nerede?" diye sordular. çünkü biz onun misafiriyiz. Bu genç kız onlara cevap

verdi: Beni takip edin! ve melekler onu takip etti. Şehrin adamları meleklere bakıp genç kıza

şöyle dediler: Bu kadar güzel yüzlü genç adamlar kim? Genç kız onlara şöyle dedi: Onlar

Lut'un misafirleridir. Bunun üzerine şehrin bütün sakinleri sevinçten havalara uçtular ve şöyle

dediler: Bu gece bu gençlerle şunu şöyle yapacağız. Bu sözlerle genellikle müsamaha

gösterdikleri suçlu grubu tanımlıyorlardı. Artık bu genç kız meleklerin önünden koşmaya

başladı ve babasına şöyle dedi: Ey babacığım, bize misafirler geliyor; O kadar güzeller ki,

onların benzerlerini hiçbir zaman evimize kabul etmedik. Melekler kızın peşinden gelip Lut'u

görünce ona selam verdiler. Lut onlara baktı; sıkıntıya düştü ve şöyle dedi: Bu güzel gençler

buraya geldiler; Şimdi kentte yaşayanlar da gelecek ve onlarla kötülük yapacaklar. Kuran'da

şöyle buyurulur: "Peygamberlerimiz Lût'a geldiklerinde o da onlar için sıkıntıya düşmüştü vs."

Bundan sonra Lût, melekleri evinde sakladı. Lut'un sadakatsiz karısı Sodom sakinlerinin

yanına giderek onlara şöyle dedi: Lut misafirlerini evinde sakladı. Sonra bu adamlar Lut'un

evinin kapısına gidip ona dediler: Bu gençleri dışarı çıkar, eğer yapmazsan seninle savaşırız.

Tekrar dediler: Biz seni bu şehre misafir kabul etmekten men etmedik mi, onlardan herhangi

birini getirirsen onlara kötülük yaparız diye de eklemedik mi? Kuran'da Sodom halkının Lut'a

şöyle dediği bildirilir: "Biz sana tüm insanlara karşı konukseverliği yasaklamadık mı?" (Sure

XV, 70. ayet) Onlara karşı çıkmaya gücü yetmeyen Lût, onlara şöyle dedi: Ev sahiplerimle

birlikte bu utanç verici suçu işlemeyin. Sodom sakinleri Lut'un sözlerini dinlemediler ve onun

evine koştular. Lut onlara şöyle dedi: Misafirlerimle tartışacak hiçbir şeyiniz yok; ama dört

kızım var; Hepsi bakire, onları sana eş olarak vereceğim ama bu gençlere dokunmaktan

sakın. Bu adamlar ona şöyle cevap verdiler: "Bizim sizin kızlarınızla hiçbir ilgimiz yok; biz bu

güzel yüzlü gençleri istiyoruz." (Sur. XI, ayet 81.) Ve Lut'u umursamadan evine koştular. Lut

onlara şöyle dedi: "Keşke size karşı koyabilecek kadar güçlü olsaydım ya da güçlü bir

desteğe başvurabilseydim!" (Aynı yerde, 82. ayet) Sodom halkı Lût'un evine girdiğinde

ağlamaya başladı. Artık üç melek de aynı yere çekilmişti. Lût'un kavminin adamlarından üçü

oraya geldiler ve Cebrail'i yakalayıp evden dışarı sürüklemek için ellerini uzattılar; ama elleri

Cebrail'in elini tutmadan önce, Cebrail ağzından çıkan bir nefesle içeri giren üç adamı kör

etti. Kur'an-ı Kerim'de (sur. LIV, ayet. 37) şöyle buyurulur: "Biz onların gözlerine vurduk:

Azabımı ve tehditlerimin etkisini deneyin." Ve kör olan üç adam Lût'un evinden çıktığında, o

evin kapısında bulunan tüm Sodom sakinleri ve ona girenler geri çekildiler ve şöyle

bağırmaya başladılar: Ey insanlar! Lût şimdiye kadar aramızda sihir yaptı; şimdi de

halkımızın en önemlisini kör etmek için üç genç adam getirdi. Hepiniz gelin, Lut'u öldürelim,

onu evinden kovalım ve sahip olduğu her şeyi yok edelim. Lut bu sözleri duyunca korkuya

kapıldı ve içinden şöyle dedi: Bu gençler kesinlikle sihir yapıyorlar. Artık Lût'un içi korkuya

kapılmıştı ve Cebrail onu bu durumda bırakmak istemeyerek aynı anda kendisini ona tanıttı

ve ona şöyle dedi: "Korkma ve üzülme." (Sur. XXIX, 32. ayet) Melekler yine Lût'a dediler ki:

"Ey Lût, biz Rabbinin elçileriyiz, bu insanlar sana ulaşamayacaklar. O halde gecenin

herhangi bir saatinde ailenle birlikte ayrıl ve izin ver. Sodom halkının başına gelecek olan

karın dışında hiçbiriniz geri dönemezsiniz” (Sur. XI; ayet. 83.) Bundan sonra Lotir meleklere

şöyle dedi: Buraya ne amaçla geldiniz? Melekler ona şöyle cevap verdi: Biz senin kavmini

yok etmeye geldik. Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur: "Andolsun ki biz sana, Sodom halkının

şüpheye düştüğü şeyler için geldik." (Sur. XV, ayet 63.) Lotir meleklere şöyle dedi: O halde

neden Sodom halkını yok etmiyorsunuz? Cezalarını görmek için sabırsızlanıyorum. Bunun

üzerine Cebrail şöyle dedi: "Onların azabının önceden bildirilmesi, sabahleyin gerçekleşecek

mi?" (Sur.XI, ayet. 83.) Böylece Lotir ailesini bir araya topladı ve hepsi şafak vakti Sodom

şehrinin dışına çıktı, Lotir de onlarla birlikte yürüyordu. Gün ağarmaya başlayınca Cebrail

dışarı çıktı ve el-Mutafikât denilen kasabaların sınırına yerleşti. Kur'an-ı Kerim şöyle diyor:

"Sabahın erken saatlerinde onlara kalıcı bir azap geldi." (LIV Suresi, 38. ayet) Cebrail bu

şehirlerin ucuna varınca kanadını işgal ettikleri yerin üzerinden geçirdi, Allah'ın kudreti ile

onları ayırdı ve havaya kaldırıp döndürdü. çevirdi ve onları baş aşağı çevirdi. Daha sonra bu

şehirlerin kapladığı yerlerden kara su çıktı. Kuran'da şöyle buyurulur: "Biz bu şehirleri altüst

ettik ve üzerlerine pişmiş topraktan taşlar yağdırdık; bu taşlar birbirini takip etti." (Sure XI,

ayet 84.) Bu şehirlere mensup çok sayıda insan başka ülkelere gitmişti; Allah'ın emriyle

şiddetle atılan taşlar bu insanların bulundukları yerlere çarptı ve onlar da oracıkta telef

oldular. Lut'un sadakatsiz karısı geri döndü. Artık Allah Lut'a şöyle demişti: Kimsenin arkana

bakmasına izin verme. Lut'un karısı arkasına baktığında taşlardan biri başına düşerek onu

öldürdü. Lut, karısının öldüğünü görünce hemen İbrahim'in yaşadığı ülkeye gitti. Lut

geldiğinde İbrahim onu görünce sevindi ve ona büyük bir zenginlik verdi. Lut o ülkeye

yerleşti.


______________________________________________________________________

BÖLÜM LIII.

İSMAİL'İN KURBANLANMASI HİKAYESİ

Bil ki, İbrahim, baba olma arzusuyla Allah'tan çocuk istediğinde, şöyle bir adak adamıştı: Ya

Rabbi, eğer bir erkek çocuğum olursa, onu sana kurban edeceğim. Artık İsmail doğmuş ve

büyümüştü, İshak da dünyaya gelmişti, yıllar geçmişti ve İbrahim adağını unutmuştu. Bir

gece Allah, İbrahim'e rüyasında şöyle dedi: Ey İbrahim, Allah'a verdiğin adağını yerine getir.

İbrahim, elçi niteliğinde bir peygamberdi, dolayısıyla Tanrı'nın, adağını yerine getirmesini

söylemesi için Cebrail'i ona göndermesi uygun olurdu; ama Tanrı, onu bir görüm aracılığıyla

da onurlandırma isteğini ona bir rüyada bildirdi. Peygamberler arasında, rüya yoluyla Allah’la

görüşenler de vardır; Peygamberimiz de rüyasında kendisini kafile halinde dolaştığı Mekke

mabedine girerken, saçlarını keserken görmüş ve kendisini kâfirlere karşı Mekke'de

emniyette bulmuştur. Kureyşliler peygamberi Mekke'nin dışında tuttular; Bahsettiğimiz rüyayı

bu sırada gördü. Kuran'da şöyle denir: "Allah, elçisine şöyle söylediği vizyonu gerçeğe

dönüştürdü: Muhakkak ki kutsal Mekke tapınağına vb. gireceksiniz." (Sure XLVIII, ayet 27.)

Şimdi, eğer Allah dileseydi, Kuran'a olduğu gibi, Cebrail aracılığıyla da planlarını

peygambere açıklardı; ama aynı zamanda bu vahiy tarzıyla onu onurlandırmak için

rüyasında onunla konuştu. İbrahim için de durum aynıdır; rüyada Tanrı'nın bu yolu

kullandığını vahiyleyerek onu onurlandırmaktı. Peygamberimize rüyada başka pek çok şey

de vahyedilmiştir (işte bir örnek): İslamcılığın ilk zamanlarında insanlar namaz kılmak

istediklerinde Bilal yüksek bir yere çıkar ve namaz kılmadan genele namaza çağırıyor du.

Bundan sonra ismi Abdullah ben-Zayd olan bir adam, bir gece rüyasında gökten inen bir

meleğin olduğunu gördü ve ona şöyle dedi: Müslümanlara söyle, vakit namazının yolunu

duyursunlar ; ve melek ona o gün kullanılan yolu gösterdi. Abdullah ben-Zayd kalktı,

Peygamberimizin yanına gitti ve ona şöyle dedi: Ey Allah'ın Resulü, dün gece rüyamda şunu

gördüm. Peygamberimiz şöyle buyurdu: Güzel. Gördüğün kişi, Allah'ın sana çağrıyı

öğretmesini emrettiği bir melekti. Artık namazı onun buyurduğu şekilde duyurmak

gerekecektir. Peygamber şunu ekledi: Ya Abdullah, Bilal'e çağrının bu şekilde yapılmasını

öğret, çünkü onun sesi seninkinden daha yüksek ve daha hoştur. İbrahim'in rüyası bizim

kaydettiğimiz gibiydi. Kurban edilmiş edilecek kişiye gelince, bu konuda hemfikir değiliz.

Bazılarına göre İbrahim'in kurban olarak sunduğu İsmail, bazılarına göre ise İshak'tır. Artık

bu iki farklı görüşü destekleyen iki geleneğimiz var. Onun İsmail olduğuna dair rivayet şu

şekildedir. Peygamberimiz buyurdu ki: Kurban sunulan iki kişinin torunuyum. Peygamber,

kurban edilen bu iki kişiyle Abdullah'ı, kendi babasını ve İsmail'i isimlendirmek istedi.

Abdullah'ın kurban olarak sunulmasının sebebi şudur: Kavminin ileri gelenlerinden ve

peygamberin dedesi olan Abdülmuttalib zamanında Zemzem kuyusu yıkılmış halde

bulunmuştu ve onu besleyen kaynaklar kurudu. Abd-al-Motalleb bu olaydan rahatsız oldu.

Artık yanında getirdiği on oğlu vardı ve hepsi pınarın bulunduğu yeri kazmaya başladılar;

ancak toprağı derinden kazmalarına rağmen su çıkmadı. Bunun üzerine Abdülmuttalib

Allah'a adak adadı ve şöyle dedi: Eğer bu su geri dönerse ve bu kuyu da eski haline

dönerse, oğullarımın birini kurban olarak sunacağım. Bu yemini ettiğinde Allah'ın kudretiyle

kuyudan su çıktı. Bundan sonra Abdülmuttalib on oğlunu çağırdı ve onlara şöyle dedi: Ben

Allah'a şöyle şöyle adak adadım; Ne düşünüyorsun? Çocukları ona cevap verdi: Karar

vermek sana kalmış ve senin emretmen de doğru: istediğini yap. Hepsi kura çekmeyi ve

kuranın seçtiği kişiyi yakmayı kabul etti. Kader peygamberin babası Abdullah'a düştü. Sonra

Abd-al-Motalleb şöyle dedi: İçinde bulunduğum durumdan nasıl çıkabilirim, çünkü bir adak

verdim! Ama yüreği çocuğunu öldürmeye karşıydı ve on oğlundan Abdullah kadar sevdiği

kimse yoktu. Abd-al-Motalleb, Abdullah'ı yakmak değil, sahip olduğu her şeyi kaybetmek

isterdi. Ancak Abdullah'ın annesi, Mekke'nin en güçlü ailelerinden biri olan Benu-Zohra

ailesindendi. Benou-Zohra'nın hepsi bir araya toplandı ve Abd-al-Motalleb'e şöyle dediler: Bu

çocuğu kurban etmenize asla izin vermeyeceğiz. Ancak Abd-al-Motalleb ne anlama geldiğini

bilmiyordu çünkü bir dilek tutmuştu ve artık seçim yapamıyordu. Dedi ki: Ne yapayım?

Abdullah'ı kurtarmak için ne gibi araçlar kullanacağım? Sonra Benu-Zohra ona şöyle dedi:

Hayber şehrinde Pentateuch'a (tevrat) sahip astrologlar var; Git onları bul ki sana Abdullah'ı

kurban etmekten kaçınmak için ne yapman gerektiğini söyleyebilsinler. Abd-al-Motalleb

ayrıldı ve Hayber'e gitti. Hikayesini başından sonuna kadar astrologlara anlattı. Bu Yahudiler,

Abd-al-Motalleb hikâyesini bitirince ona şöyle dediler: Git, Abdullah'ı bir yanına, diğer yanına

da bir çift hörgüçlü deve koy; kurayla çekin ve eğer kura Abdullah'ı seçerse, ilk çift hörgüçlü

deve ikinci bir çift hörgüçlü deve ekleyin ve kura artık Abdullah'a değil çift hörgüçlü develere

düşene kadar çekilişe yeniden başlayın. Bütün bu hayvanları kurban olarak sunun. Abd-al

Motalleb Mekke'ye döndü ve astrologların kendisine geri alınması için söylediklerini yerine

getirdi. Bir çift hörgüçlü deve aldı, sonra iki, sonra üç ve elliye kadar böyle devam etti.

Doksan dokuzuncu çift hörgüçlü deveye kadar kura Abdullah'a düştü; ama 'Abd-al-Motalleb

yüzüncüyü eklediğinde, kura bu hayvanların üzerine düştü. Abd-al-Mottaleb, adağını yerine

getirebileceğini anladı ve Abdullah'ın yerine yüz çift hörgüçlü deveyi kurban etti. Bu, Araplar

arasında bir gelenek haline geldi ve kim kurban kesmek isterse, onun yerine yüz çift

hörgüçlü deve kurban ederdi. Şimdi Kuran'da İshak'ın kurban edilmesiyle ilgili bir argüman

ve İsmail'in kurban edilmesiyle ilgili bir argüman buluyoruz. İshak'ın kurban edilmesiyle ilgili

delil ise şu sözlerden alınmıştır: "Biz ona iyi huylu bir genç olduğunu duyurduk. Ve bu genç

adam akıl çağına ulaştığında ve İbrahim'e katılabildiğinde. Dini ibadetleri yerine getirmek için

ona şöyle dedi: Ey oğlum, elbette rüyamda sana (seni?) kurban kesmem gerektiğini gördüm,

vs." (Sure XXXVII, 101. ayet) Artık tüm ilim adamları, Allah'ın İbrahim'e bildirdiği kişinin İshak

olduğu konusunda hemfikirdir. Üstelik Allah'ın şöyle dediğini görmüyor muyuz: "Sara İshak'a,

İshak'tan sonra da Yakup'a haber verdik." (Sure XI, 74. ayet) Bir başka yerde de: "Biz ona

İshak'ı güzel bir peygamber olarak ilan ettik." (Sure XXXVII, ayet 112.) Az önce aktardığımız

pasajlar, İbrahim'in kurban ettiği kişinin İshak olduğunu kanıtlıyor. İşte onun İsmail olduğunu

ispat eden ayet: "İkisi de Allah'ın emrine teslim olduklarında, İbrahim oğlunu başını yere

eğdirdi ve biz de ona şöyle seslendik: Ey İbrahim, şimdi vaadini yerine getirdin. İyilik

yapanları işte böyle ödüllendiririz. Şüphesiz bu, onu büyük bir imtihanla kurtardık.” (Sur.

XXXVII, ayetler 103 ve devamı). İbrahim şimdi yüreğini Tanrı'ya kaldırdı. Çocuğunu kurban

etmeyi tercih etti ve şöyle dedi: Çocuğumu feda ediyorum. Sonra Allah ona şöyle dedi: Ey

İbrahim, rüyanda gördüğün her şeyi başardın ve işte, çocuğunun yerine onu öldürmen için

sana bir koç gönderiyorum. Tanrı böyle konuştu. İbrahim'in davranışını tasvip etmiş ve bu

peygamberin iyilik yapanlardan olduğunu bildirmiştir. Kurban hikâyesini bitirdikten sonra

Allah Kuran'da şöyle der: "Biz ona İshak'ı güzel bir peygamber olarak duyurduk." Bu sözler

şu anlama gelir: İbrahim adağını yerine getirip çocuğunu kurban yerine götürdüğünde, Tanrı

bu davranışı onayladı ve İbrahim'le konuştu ve ona İshak'ı duyurdu. Sanki Allah şöyle

buyurmuştur: İbrahim adağını yerine getirdiğine göre, ona ilk çocuğun yerine Sara'nın oğlunu

vereceğiz. Fakat İshak kurban töreninden sonra doğmadı. Daha önce aktardığımız "Sara'ya

İshak'ı, İshak'tan sonra da Yakup'u anlattık" ayeti bunun delilidir. Çünkü İbrahim'in kurban

olarak sunduğu çocuklarından biri İshak olsaydı, Tanrı bir yandan İshak'ın Yakup adında bir

oğlu olacağını ilan edip sonra da İbrahim'e: İshak'ı öldürün demezdi. Ancak kurban töreni

gerçekleştiğinde İshak henüz doğmamıştı. Dahası, eğer Tanrı İbrahim'e Yakup adında bir

oğlu olacağını bildirdikten sonra İshak'ı kurban etmesini emretseydi, İbrahim Tanrı'nın ne

Yakup'un doğumu hakkında ne de onun yani İshak'ın kurban edilmesi hakkında ki etkisiz

olacak sözlerine güvenemezdi. Dolayısıyla az önce söylediklerimiz, İbrahim'in kurban olarak

sunduğu kişinin İshak değil, İsmail olduğunu kanıtlıyor. Şimdi İbrahim'in İsmail'e hitaben

söylediği, "Ey oğlum, gerçekten de rüyamda seni bir kurban olarak sunacağımı gördüm; bak

o zaman ne düşünüyorsun" sözleri, İbrahim'in kurban etmek yerine çocuğunu yönlendirdiği

sırada söylenmişti. Bahsettiğimiz rüyanın ardından İbrahim, adağını mümkün olan her

şekilde yerine getirmeye karar verdi. Bunun üzerine İsmail’in annesi Hacer'e, şöyle dedi: "Bu

çocuğu benimle gönder, odun toplamak için bana eşlik etsin." Bunun üzerine İsmail bir ip alıp

babasıyla birlikte gitti. İbrahim'in kendisi bir bıçak aldı. İbrahim dağın tepesine çıktığında

gökteki melekler ağlamaya başladı ve şöyle dediler: Ya Rabbi, kulun İbrahim ne kadar

büyüktür! Onu ateşle imtihan ettin, şimdi de oğlunun kurbanıyla onu imtihan ediyorsun!

Ayrıca dağın inleyip titrediği ve şöyle dediği de rivayet edilir: Ya Rabbi, bu nasıl bir gündür,

senin peygamberin çocuğunu kurban eder! İblis, İbrahim'in kararından rahatsız oldu ve bu

peygamberin tasarısını gerçekleştirmesini engellemek için ne yapacağını bilemeden Hacer'in

yanına koştu ve ona şöyle dedi: Oğlun nerede? Hacer cevap verdi: Babası onu odun

toplamaya götürdü. İblis ekledi: İbrahim seni aldattı ve oğlunu öldürmek istiyor. Sonra Hacer

dedi ki: Sen kesinlikle İblis'sin. Lanet üzerinize olsun! Hiçbir peygamber oğlunu öldürmedi,

İbrahim neden oğlunu öldürsün? İblis ona cevap verdi: İbrahim, kendisine bunu yapmasını

Allah'ın emrettiğini söyledi. Bunun üzerine Hacer şöyle dedi: Eğer dediğiniz gibiyse, ben de

Allah'ın emirlerine boyun eğeceğim. Hacer'i baştan çıkarmaktan ümidini kesen İblis,

İbrahim'in bulunduğu yere koştu ve o, çocuk olduğu ve çocukların kalplerinin zayıf ve

kuvvetsiz olduğu için kendisini İsmail'e gösterdi. Bunun üzerine ona şöyle dedi: Ey İsmail,

baban seni bu dağda kurban edecek. İsmail, İblis'e cevap verdi: Sen kesinlikle Eblis'sin.

Allah'ın peygamberi masum oğlunu öldürmez. İblis şunu ekledi: İbrahim, kendisine bunu

yapmasını Allah'ın emrettiğini söyledi. İsmail daha sonra şunları söyledi: Bu gerekliyse,

Tanrı'ya itaat ettim. Artık ne anneyi ne de oğlunu baştan çıkarma umudunu kaybeden İblis,

İbrahim'e şöyle dedi: Ey İbrahim, gördüğün rüyayı sana gönderen bir şeytandır. Bu rüya

yüzünden oğlunu öldürme, çünkü Allah senden razı olmaz. İbrahim, kendisiyle konuşanın

Eblîs olduğunu çok iyi anladı; şöyle cevap verdi: Ey lanetli, senin sözlerinden dolayı Allah'ın

emirlerini yerine getirmekten geri durmayacağım. Bundan sonra İbrahim çocuğu onun önüne

koydu, kolundaki bıçağı çekti ve oğlunun kafasını koynuna koyarak ağlamaya başladı.

Bunun üzerine İsmail ona şöyle dedi: Senin neyin var ey babacığım? İbrahim cevap verdi:

Ey oğlum, rüyamda seni öldürmem gerektiğini gördüm. İsmail ona şöyle dedi: Ey babacığım,

sana emredilen şeyi yap. Lütfen Tanrım, bende sabırlı bir adam bulacaksın. Tekrar ekledi: Ey

babacığım, anneme veda edebilmem için neden planını bana daha önce bildirmedin? Daha

sonra baba ve oğul ağlamaya başladı. Artık bilin ki İbrahim'in gözyaşları, Allah'ın emrinin

kendisine yaşattığı üzüntüden değil, oğluna duyduğu şefkatten kaynaklanmaktadır.

Peygamberimiz bir oğlu öldüğünde de gözyaşı döktü. Bunun üzerine Ebû Bekr Siddîk ona

şöyle dedi: Ey Allah'ın elçisi, bize üzüntü yasaklanmadı mı, bize sabır tavsiye edilmedi mi?

Muhammed cevap verdi: Doğru ama yüreğim kederli, gözlerim yaşlarla dolu. Şimdi İsmail

şöyle dedi: Ey babacığım, hüküm Allah'ındır; Acele et ve vakit kaybetme, yoksa Allah'a isyan

edersin ve annem de şüphesiz olup biteni öğrenir. İbrahim bu nedenle ayağa kalktı ve

kurbanı sunmaya hemen hazırlandı. Oğlunun ellerini sımsıkı bağladı, onu sağ yanına yatırdı

ve kalbinin derinliklerinden ona veda etti. Daha sonra bıçağı İsmail'in boğazına dayamak

istedi ama eli titredi ve gözyaşı döktü. O sırada İsmail'in gözlerini çevirerek şöyle dediği

rivayet edilir: Ey babacığım, yüzümü elbiseyle ört; Çünkü yüzümü gördüğün sürece kalbin

beni öldürmene izin vermeyecek. Diğerlerini takip ederek şöyle dedi: Yüzüme yat. İbrahim,

oğlunun kendisine söylediği gibi yaptı. Ayrıca İbrahim'in bıçağı İsmail'in boynuna dayadığı

sırada bıçağın geri döndüğü; kenar üstte ve bıçağın arkası alttaydı. İbrahim bu mucize

karşısında hayrete düştü ve İsmail şöyle dedi: Nedir bu, ey babacığım? İbrahim cevap verdi:

Bu konuda hiçbir şey bilmiyorum; ama ne kadar çabalasam da bıçak kesmiyor. Bunda

Tanrı'nın kararıyla gerçekleştirilen bir mucize görüyorum. İsmail ekledi: Bıçağı tekrar

boynuma daya ve tüm gücünü kullan. İbrahim oğlunun ona söylediğini yaptı; ama o anda

Tanrı, Cebrail'i, açıklamasını vereceğimiz bir koçla gökten indirdi. Bu koçun beyaz olduğu,

siyah gözleri ve uzun boynuzları olduğu söyleniyor. Cebrail koçu kulağından tutarak dağa

vardığında İbrahim'i görmemek için kendisini arkasına koydu. İbrahim bıçağı İsmail'in

boynuna dayadı ve sertçe bastırdı; bıçak eğildi. İbrahim yeniden başlamaya hazırlandı;

Bıçağı şiddetle vurmak ve tek vuruşla bitirmek için kaldırdı. Sonra şöyle bir ses duyuldu: "Ey

İbrahim, şimdi görümünü gerçekleştirdin." (Sur. XXXVII, 105. ayet) İbrahim bu sesi duyunca

titredi, elindeki bıçağı düşürdü ve şöyle bağırdı: Allah çok büyüktür! Tanrı çok büyüktür!

Gabriel aynı sözleri tekrarladı. Sonra İbrahim arkasına baktı; Cebrail'i gördü ve şöyle dedi:

Allah'tan başka ilah yoktur! Tanrı çok büyüktür! Bundan sonra İbrahim İsmail'e şöyle dedi: Ey

oğlum, kaldır başını, kurtuluş vakti geldi. İsmail başını kaldırdığında Cebrail'in koçu tuttuğunu

gördü ve şöyle dedi: Allah çok büyüktür! Allah'a hamdolsun! Artık bilin ki, bu farklı nidalar,

kurban bayramı gününde okuduğumuz, Allah'ın ruhu Cebrail, Allah'ın dostu İbrahim ve

Allah'ın kurbanı İsmail tarafından bestelenen tekbîrdir. İbrahim İsmail'in ellerini çözdü ve

Tanrı İbrahim'e şöyle dedi: İsmail'e söyle benden bir dilek dilesin! Bunun üzerine İsmail şöyle

sordu: Kim iman etmiş olarak huzuruna çıkarsa, onun günahlarını benim lehime bağışla.

Allah İsmail'in bu isteğini yerine getirdi. Cebrail koçu İbrahim'e bugün Mina Dağı'nda taşların

atıldığı ve kurbanların kesildiği yerde verdi. Koç İbrahim'in elinden kurtuldu ve İbrahim bu

hayvana yetişemeden yedi taş attı. Sonra İsmail öne çıktı ve koç hareketsiz kaldı. İsmail

koçun yanına geldi ve İbrahim kendisi gelip onu alıp kurban edinceye kadar onu tuttu. Allah

bu koça kadzîm adını verir. Ancak Arapçada cadzîm büyük demektir. Ancak bu sözün koç

için değil, İbrahim'in güzel eylemi için kullanılması gerekir; çünkü büyüklük fikri, fazileti

İbrahim'de kalan ve geleneği kıyamete kadar muhafaza edilecek olan bu eyleme aittir. Az

önce bahsettiğimiz kurban, Allah'ın dostuna gönderdiği büyük bir imtihandı ve İbrahim,

Allah'ın emirlerine boyun eğerek ve taahhüt ettiği fedakarlığı yerine getirerek büyük bir

davranışta bulundu. Fakat Allah şöyle dedi: "İyilik yapanları işte böyle ödüllendiririz."

(XXXVII, 110. ayet) Anlamı: Kim bunu yaparsa, İbrahim'e verdiğim sevabı ona da vereceğim.

Bazıları İsmail'in yerine öldürülen koçun Habil'in kurban olarak sunduğu koçla aynı olduğunu

söylüyor. Tanrı, Habil'in kurbanını kabul etti ve bu koçu, İsmail'in kurban edilişine kadar

orada beslenmesi için cennete koydu. Daha sonra aynı koç getirilip İsmail'in fidyesi olarak

kurban edildi.

_________________________________________________________________________

BÖLÜM LIV.

İBRAHİM VE İSMAİL TARAFINDAN KAABA'NIN İNŞAATI.

Bunun üzerine Allah İbrahim'i gönderdi ve şöyle dedi: Git, Mekke'ye İsmail'in yanına git,

çabalarını birleştir ve Mekke tapınağını inşa et. Allah şöyle dedi: "İbrahim'e ikamet etmesi

için Kabe'nin yerini verdiğimizi hatırlayın." (Sure XXII, ayet 27.) Bu sözlerin anlamı şudur:

Ziyaret ettiği evin yerini İbrahim'e bildirdim. Allah böyle konuşmuştur, çünkü prensip olarak

ziyaret edilen ev yeryüzüne getirilip Mekke tapınağının bulunduğu yere yerleştirildiğinde

Adem her yıl Serândib dağından ayrılır, ziyaret edilen eve gider ve geçit töreninde etrafında

dolaşırdı. Adem hayatı boyunca burayı ziyaret etmeye devam etti. Daha sonra Nuh

zamanında Tufan geldiğinde ziyaret edilen ev göğe alınmış ve bulunduğu yer boşalırken

Allah İbrahim'e: "Git, Mekke'ye git ve bulunduğu yerin üzerine bir ev yap" demiştir. Bu evi

ziyaret ettiniz; öyle ki, başka birçok şey yapmış olmanın şerefine sahip olduğunuz gibi, bu evi

de inşa etmiş olmanın şerefine sahip olasınız.

“Adem her yıl Serândib dağından ayrılır” Tabari.

“Bundan sonra İbrahim Suriye'ye Sara'nın yanına döndü ve her yıl hac zamanı Mekke'ye giderek hac yaptı, İsmail'i gördü ve

sonra ülkesine döndü.” (altta)

Wikipedia genel : Papa IX. Gregorius, babası ile amcasını Kubilay Han'a mektup göndermekle görevlendirdi (1271). Marco

Polo, onlarla birlikte Hanbalık'a (Pekin) gitti. Anadolu'yu, Mezopotamya'yı, İran'ı, Türkistan'ı, Pamir Dağları'nı, Gobi Çölü'nü ve

Çin'i dolaştı. 2,5 yıl kadar süren bu yolculuklarından sonra Kubilay Han'ın verdiği görevle 17 yıl Doğu ülkelerini dolaştı.

Artık İsmail büyümüş, evlenmiş ve çocukları olmuştu. İbrahim her yıl İsmail'i görmeye ve onu

ziyarete giderdi. Kaydettiğimiz olayların gerçekleştiği yılda İbrahim, İsmail'i görmeye gitti.

Onu bir dağda avlanmak için okları bilemekle meşgul olarak buldu ve ona şöyle dedi: Ey

oğlum, Allah bana seninle birlikte bir ev yapmamı emretti. İsmail cevap verdi: Ben itaat

etmeye hazırım ey babacığım. Daha sonra ikisi de bu evi inşa etmeye hazırlandılar; ancak

İbrahim binaların nasıl yapılması gerektiğini ve boyutlarını bilmiyordu. Allah, Caaha

büyüklüğünde bir bulut gönderdi ki, bu bulutun gölgesinin kapladığı alanda inşaat yapılsın ve

o da aynı gölge büyüklüğünde olsun. Bazıları bir yılanın gelip bu evin sahip olması gereken

oranları bildirdiğini söylüyor. Bundan sonra İbrahim ve İsmail, temellerin atılacağı hendekleri

kazmaya başladılar; onlara derinlemesine bir adamın boyunun boyutunu verdiler. Daha

sonra temelleri zemin seviyesine yükselttiler. Daha sonra binanın duvarlarını inşa etmek için

yakındaki dağlardan taşlar kestiler. Allah şöyle dedi: "İbrahim ve İsmail evin temellerini inşa

ederken şöyle dediler: Rabbim, bu evi bizden al, zira sen işiten ve bilensin. Rabbim, bizi de

sana mukaddes kıl, vb." (Sur. II, ayetler 121 ve devamı)

“Caaha?”

İbrahim daha sonra inşaata başladı ve İsmail ona taşlar verdi; İsmail işçi, İbrahim ise

duvarcıydı. Duvar yükselince İbrahim, duvarın üst kısmına ulaşmak için ayaklarının altına bir

taş koydu. İbrahim bu taşa sertçe bastı ve ayağının şekli orada kaldı. Bahsettiğimiz taş

bugün Makam-ibrahîm dediğimiz taştır. Kâbe'yi tamamlayınca, "Rabbim, bu evi bizden al"

dediler. Sonra şunu eklediler: “Kutsal törenlerimizi bize bildirin.” Yani: Bize bu eve yapmamız

gereken hac merasimlerini göster de onları nasıl yerine getirmemiz gerektiğini bilelim. Yine

dediler ki: "Bize dön, çünkü sen geri dönensin, çok merhametlisin." (Sure II, 122. ayet)

Sonunda İbrahim, anlamı şu olan sözleri söyledi: Benim soyumdan bir peygamber gönder de

okusun. Ayetlerini kardeşlerine bildir ve onlara kitabını ve hikmetini bildir. Ve sen, ya Rab,

onları günahlarından arındır. Peygamber şöyle buyurdu: Ben atam İbrahim'in duasına

mazhar oldum. Bunun anlamı şudur: Bu dua Allah'tan bir peygamber isteyen atamdandır;

Allah'ın gönderdiği bu peygamber de benim. Şöyle denir: "Allah, mü'minlere karşı lütufta

bulundu ve onlara ayetlerini okuyacak şekilde kendi kavimlerinden bir elçi gönderdi." (Sur. III,

ayet 158.) Şimdi Tanrı, Cebrail'i İbrahim'e gönderdi, böylece ona hac ibadetlerini, Mina'yı ve

Arafat Dağı'nı ziyaret etmeyi, Kabe'nin etrafında alayla gitmeyi, taş atmayı, hacı kostümünü

giymeyi, kurban kesmeyi, saçı tıraş etmek, kutsal yerleri terk etmek ve hacca ilişkin her şey.

O yıl İbrahim hacca gittiğinde Mekke'deki mabedi İsmail'e emanet etmişti ve o da ona şöyle

demişti: Ey oğlum, bu topraklar kıyamete kadar senin ve çocuklarınındır. Bunun üzerine

İbrahim Tebir Dağı'na çıkarak bazen Suriye'ye, bazen de Mekke'ye yöneldi. Mekke

topraklarının dağlar ve taşlarla dolu olduğunu, suyun bulunmadığını, otların, ağaçların,

ekilebilir arazilerin, yeşilliklerin olmadığını gördü; diğer tarafta ise Suriye'nin ağaçlarla,

yeşilliklerle, akarsularla ve ekili topraklarla kaplı olduğunu gördü. Bunun üzerine İbrahim'in

yüreği İsmail ve çocukları yüzünden üzüntüyle doldu ve şöyle dedi: "Bu çorak ve ağaçsız

dağların ortasında nasıl yaşayacaklar?" Daha sonra Kur'an'da bildirildiği gibi ellerini kaldırdı

ve yüzünü sema üzerine çevird. Ben ve çocuklarımı putlara tapmaktan... Ailemin bir kısmının

Kutsal evinin yakınında, çorak bir vadide otur ki, namaz kılsınlar, ya Rabbi, bazı insanların

gönüllerini onlara sevdir ve onları meyvelerle doyur ki, sana şükretsinler." Tanrı İbrahim'in

duasını duydu; ve şimdi Mekke'de ekili tarla yok ama meyveler, buğday, arpa ve tüm tahıllar

Mısır, Yemen ve Mağrip gibi diğer ülkelerden, sebzeler ve dünyada bulunan ve satılan diğer

şeylerden yemek amaçlı getiriliyor. Öyle ki, İbrahim'in düşünceliliği, şahsına yağdırdığı

bereket ve Allah'a yaptığı dua sayesinde, yiyecek olarak kullanılan her şey Mekke'de diğer

ülkelere göre daha fazla miktarda bulunmaktadır. İbrahim bütün bunları bitirdikten sonra

İsmail'i çağırdı ve ona şöyle dedi: Ey oğlum, Allah'ın emriyle bu toprakların hepsini ve bu evi

sana emanet ediyorum. Bundan sonra İbrahim Suriye'ye Sara'nın yanına döndü ve her yıl

hac zamanı Mekke'ye giderek hac yaptı, İsmail'i gördü ve sonra ülkesine döndü.

_________________________________________________________________________

BÖLÜM LV.

SARA'NIN ÖLÜMÜ

Sara İshak'a hamile kaldığında yetmiş yaşındaydı. Bundan sonra yüz otuz yaşına kadar

yaşadı. Sara, İbrahim'in amcası Aran'ın kızıydı. Sarah'nın soyağacı konusunda

anlaşmazlıklar var; bazıları onun Aran'ın kızı olduğunu söylüyor, bazıları ise onun Haran

kralının kızı olduğunu söylüyor. Bu kral Azar'ın kardeşiydi; adı Nahor'un oğlu Thare'di.

Sarah'nın annesi de bir kralın kızıydı; Adı, Babil ülkesinin kralı olan ve Trak'ta yaşayan

Kutha'nın kızı Hura'ydı. Artık Kutha'nın bu krala kazdığı için adı verilen bir kanal olduğunu

bilin. Sonra yıllar geçip de İshak büyüdüğünde, Kuran'da şöyle bildirildiği gibi, Sara'nın

Yakup adında bir oğlu daha oldu: "Ve biz ona İshak'ı ve Yakup'u verdik." (Sure. VI, ayetler. 8

ila.) İshak'ın biri Esav, diğeri Yakup adında iki oğlu vardı; onlar ikizdiler. Esav doğduğunda

Yakub'un onu topuğundan yakaladığı rivayet edilir. Bundan dolayı ona Yakup denildi; çünkü

el-Aqîb, Arapçada topuk anlamına geliyordu. Yakup'un ismi Kur'an'da Allah'ın peygamberi

olduğundan dolayı anılmıştır. Yakup'un tüm çocukları aynı zamanda peygamber ve

peygamberlerin oğullarıydı; fakat Esav'ın oğullarından hiçbiri peygamber değildi. Sara

hayattayken İshak kör oldu. Yakup ve Esav'ın Sara'nın ölümünden sonra doğdukları ve

İbrahim'in onları başka bir eşten doğurduğu söylenir; ama bu doğru değil çünkü Tanrı bunları

Sara'ya duyurmuştu. Sara yüz otuz yaşındayken öldü. Yaşadığı yere, Filistin'e, Kenan

diyarına defnedildi. Sara yaşadığı sürece İbrahim başka bir eş almadı; ama o öldüğünde

Yoktan'ın kızı Cethura adında bir kadınla evlendi; bu da Kenan diyarındandı. İbrahim'in

Cetura'dan altı çocuğu vardı; birincisinin adı Zamram, ikincisinin Jeksan, üçüncüsünün

Madan, dördüncüsünün Midian, beşincisinin Jesbok ve altıncısının adı Sué'ydi. Sara'dan

İshak'ı, Yakup'u ve Esav'ı aldı; ve Hacerli İsmail. İbrahim'in soyu çoğaldı ve Allah Kuran'da

(sur. XXXVII, ayet 113) şu ifadeleri nakletmektedir: Ben İsmail'i ve İshak'ı kutsadım; Onlara

çocuklar verdim ve onlardan iyi insanlar çıkacak. Onların torunları arasında kötülük yapacak

olanlar da olacak, erdemli ve değerli insanlar da olacak.

_________________________________________________________________________

BÖLÜM LVI.

İBRAHİM'İN ÖLÜMÜ

Tanrı, İbrahim'in şimdiki dünya ve gelecek dünyayla ilgili eylemlerini mükemmelleştirdi ve

ona uzun bir ömür verdi. İbrahim'in sakalı ağarınca (İbrahim'den önce kimsenin beyaz sakalı

olmadığını bildirmiştik), İbrahim sordu: Ya Rabbi, bu nedir? Bir ses duyuldu ki: Hadse vekâr,

yani: Bu, akıl ve yumuşaklığın alâmetidir. İbrahim ekledi: Ya Rabbi, aklımı ve uysallığımı

arttır. Tanrı İbrahim'i arkadaşı olarak adlandırdı; ona hac törenlerini, ilahi yükümlülüğün dini

emirlerini ve taklit pratiğini öğretti. İkincisinin sayısı beştir; yani: birincisi bıyığı düzeltmek;

ikincisi mezhep yapmak, yani ağzını suyla çalkalamak; üçüncüsü suyun burun deliklerinden

solunmasından oluşan Vistinschâq'tır; dördüncüsü misvak kullanmak, beşincisi ise

saçlarınızı açmaya özen göstermektir. Bedeni ilgilendiren beş emir, tırnakları kesmek ve

temizliği korumaktır. İbrahim bu on kurala uydu; Allah Kuran'da Bağışıklık Suresi'nde şöyle

buyurmaktadır: "Tövbe edenler, Allah'a kulluk edenler ve O'na hamdedenler, oruç tutanlar,

secde edenler ve ibadet edenler, iyiliği emredenler kötülüğü red ederler. Allah'ın emirlerini

yerine getirenler, karşılığında cennete kavuşurlar. O halde mü'minlere müjde ver." (IX. Sure,

113. ayet) Komplocular başlıklı sûrede Allah'ın on sözünü buluyoruz: "Allah, Müslümanlara

ve Müslüman kadınlara vs. bir mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır. (Sure XXXIII, ayet

35.). Sa'da sa'ïlun başlıklı surede altı kelime daha buluyoruz: "Namaz kılanlar ve namazda

ısrar edenler vb." (Sur. LXX, ayet 22.). Tanrı İbrahim hakkında şöyle dedi: “Sözünü yerine

getiren kişi.” (Sur. LIII, 38. ayet) Allah, bütün bu hükümleri peygamberimiz Muhammed'e

vermiş, dinimizin hükümlerine dahil etmiş ve şöyle buyurmuştur: İbrahim bu hükümleri yerine

getirdi, siz de uygulayın. İbrahim bu on emri yerine getirince Allah ona kitaplar gönderdi, o da

peygamberimize gönderdi. Şimdi, İbrahim'in kitaplarında farklı kanunlar vardı, Kur'an'da

söylendiği gibi (LXXXVII, 18. ayet): "Elbette bu, eski kitaplarda, İbrahim'in ve Musa'nın

kitaplarında yazılıydı. Bütün insanlar İbrahim'in ilkelerini takip eder ve İbrahim'in duasının şu

olduğunu bilir: "Ya Rab, bana en uzak nesillerin övgüsüne layık olmayı nasip et. Beni

nimetler cennetinin mirasçıları arasına koy!" (Sure XXVI, 84. ayet) Bu sözlerin anlamı şudur:

Ya Rabbi, benden sonra gelecek olanların gözünde beni doğru söyleyenlerden eyle. Bu

nedenle bütün insanlar İbrahim'in ilkelerini takip ederler.

___________________________________________________________________

BÖLÜM LVII.

(DEVAM.) ÖLÜM MELEĞİNİN İBRAHİM'E GELİŞİ.

Kaydettiğimiz her şey İbrahim'in şahsında gerçekleştiğinde, Tanrı o peygambere ölüm

meleğini gönderdi ve ona şöyle dedi: Git ve onun izniyle İbrahim'in ruhunu al. Ölüm meleği

utanmış durumdaydı ve bu peygamberin rızası ve izniyle İbrahim'in ruhunu nasıl alacağını

bilmiyordu. Şimdi ölüm meleğinin hileye başvurduğu ve İbrahim'e, yaşının ilerlemesinden

dolayı elleri titreyen ve aynı sebepten başı da titreyen zayıf, yaşlı bir adam şeklinde geldiği

rivayet edilmektedir. İbrahim bu adamı görünce onun fakir olduğunu, yemeğe muhtaç

olduğunu ve kendisine misafir olarak geldiğini düşündü. İbrahim sevinçle doldu ve yemeğin

bu yaşlı adamın önüne getirilip konulmasını emretti. Ölüm meleği İbrahim'e geldiğinde bu

peygamber iki yüz yaşındaydı. Yemek ölüm meleğinin önüne konulduğunda, elleri titreyerek

ve başı sallanarak büyük zorluklarla bir ısırık aldı. Ne zaman bir şey alsa elinden düşüyordu;

yemeği ağzına götürmek istediğinde bazen gözüne, bazen kulağına, bazen burnuna

sokuyor, sonunda bin bir çabanın ardından onu ağzına götürüyordu; ve sonra sakalının

üzerine düştü. İbrahim buna çok şaşırdı ve hayrete düştü: Ey ihtiyar, kaç yaşındasın? Ölüm

meleği ona cevap verdi: Benim ömrüm İbrahim'inkinden iki yıl daha uzundur; İki yüz iki

yaşındayım. İbrahim dedi ki: İki yüz iki yaşına gelen kimse senin gibi olur mu ey ihtiyar?

Ölüm meleği cevap verdi: Evet. Bunun üzerine İbrahim haykırdı: Ya Rab, artık senden bana

hayat vermeni istemiyorum. Ölüm meleği hemen İbrahim'in ruhunu aldı.

(Burada ki tüm gelenekler Türk geleneğinden gelmektedir.)

İshak, İbrahim'in cesedini yıkadı ve onu Sara'nın yanındaki mezara koydu.

_____________________________________________________________________

BÖLÜM LVIII.

İBRAHİM ALLAH'A ÖLÜLERİ NASIL DİRİLTECEĞİNİ SORUYOR.

İbrahim'in bu sorusuyla ilgili olarak Kuran'da şöyle denilir: "Ve İbrahim'in şöyle dediğini

hatırlayın: Tanrım, bana ölüleri nasıl dirilteceğini göster, vb." (Sur. II, 262. ayet) İbrahim'in

hayatının son yılıydı ve yüz doksan dokuz yaşındayken bu soruyu Allah'a sordu. İbrahim o

sırada Mekke'den dönüyordu ve dağların ortasına vardığında kendi kendine şöyle dedi:

Kıyamet gününde Allah ölüleri nasıl diriltecek? İbrahim, Allah'ın ölüleri dirilteceğine ikna

olmuştu; fakat dirilişin nasıl olacağını bilmek ve böylece kalbini sakinleştirmek istiyordu. Allah

ona şöyle dedi: Benim ölüleri dirilteceğime inanmıyor musun? İbrahim cevap verdi: Buna

inanıyorum; ama kendi gözlerimle görmek isterim. Allah ona şöyle dedi: Dört farklı kuş al,

onları öldür, parçalara ayır, birbirine karıştır ve bu kuşların her birinden bir parça dağlara

bırak, sonra onları çağıracaksın ve göreceksin ki onlar da gelecekler. çabuk. İbrahim dört

kuş aldı; Bu kuşlardan ilkinin balıkçıl, ikincisinin kartal, üçüncüsünün çaylak, dördüncüsünün

ise akbaba olduğu söyleniyor. Bu dört kuş farklı türdendir. İbrahim onları öldürdü, parçalara

ayırdı ve içlerindekilerle birlikte hepsini birbirine karıştırdı. Daha sonra ne olacağını görmek

için bu parçaları ayrı ayrı dört dağın arasına yerleştirdi. Daha sonra bu farklı parçaları bir

dağdan diğerine taşıyan bir rüzgar çıktı ve böylece aynı kuşa ait olan her şey bir arada

bulundu. Sonra İbrahim bu kuşları çağırdı. Dördü hızla şaşkınlıkla dolu olan İbrahim'in

yanına gittiler. Sonra Allah şöyle dedi: Kıyamet gününde yapacağım şey budur. Şimdi, eğer

biri İbrahim'in Tanrı'nın ölüleri dirilteceğine ve bunu yapmaya gücü olduğuna ikna olmadığını

hayal ederse, o adam sadakatsiz olurdu; Çünkü İbrahim, Tanrı'nın ölüleri diriltebileceğini

biliyordu.

_________________________________________________________________________

BÖLÜM LIX.

İSMAİL PEYGAMBER'İN VEFAT İLİŞKİSİ.

İbrahim öldükten sonra İshak onun cesedini yıkadı ve Suriye'ye gömdü. İshak daha sonra

Mekke'ye gitti ve İsmail'i ziyaret etti. Tanrı her ikisine de peygamberlik armağanını vermişti.

İsmail her yıl bir kez Mekke'den ayrılırdı; babasının mezarına gitti, İshak'ı ziyaret etti ve

sonra geri döndü. İsmail, Corhom kabilesinden kendisine on iki oğul doğuran bir kadınla

evlendi. Artık Mekke'nin diğer tarafında batıya doğru Hadramut ülkesinde, Mısır'da,

Yemen'de ve Amalekilerin ülkesinde Firavunlara tabi halklar yaşıyordu; hepsi putperestti.

Allah bu insanlara aralarında elli yıl yaşayan İsmail'i peygamber olarak göndermiştir. Birçoğu

ona inandı ve çoğu da inanmadı.

“ Artık Mekke'nin diğer tarafında batıya doğru Hadramut ülkesinde, Mısır'da, Yemen'de ve

Amalekilerin ülkesinde Firavunlara tabi halklar yaşıyordu.”

(Kabenin batı cephesine bakınız . 8 yy da ki Palmira tapınağı burada devreye girebilir!.)

İsmail, elçi görünümüne bürünmüş bir peygamberdi; hiçbir zaman Allah'a isyan etmemiş,

hiçbir zaman putlara tapmamıştı. Allah şöyle buyurdu: "Kuran'da İsmail'i anın, çünkü o,

sözlerinde samimiydi, o bir elçi ve peygamberdi vs." (Sure XIX, ayet 55.) İsmail yüz otuz yıl

yaşadı. Hayatının sonunda Mekke'ye döndü, İbrahim'in türbesini ziyaret etti ve İshak'ı gördü.

Daha önce bildirdiğimiz gibi İshak'ın iki oğlu vardı; İsmail'in Basemat adında bir kızı vardı ve

onu Yakup'un kardeşi Esav'a eş olarak verdi. İsmail, İshak'ı vasisi olarak atadıktan sonra

nihayet Mekke'de öldü. Oğulları onu Hacer'in yanına gömdüler. İsmail'in çocukları dünyanın

dört bir yanına dağıldı ve bu peygamberin soyundan gelenlerin sayısı çoğaldı. İsmail'in

oğullarından ikisi Mekke'ye yerleşti ve orada evlerini kurdular. Bunlardan ilkinin adı Nabajot,

ikincisinin adı ise Sedir'di. Onların da çocukları vardı. Hicazlılar, çöldekiler ve Arapların hepsi

İbrahim ve İsmail'in torunlarıdır.

_________________________________________________________________

BÖLÜM LX.

ESAV VE YAKUB'UN TARİHİ.

İshak, İsmail'den yüz yıl sonra yaşadı. Tanrı ona peygamberlik armağanını verdi ve onu

Suriye halkına, Kenan ülkesine gönderdi; Çünkü İshak kör olduğu için evini değiştiremedi.

Artık İshak'ın Kenan ülkesinden bir karısı vardı. Bu kadın ona iki ikiz oğul verdi; birincisinin

adı Esav, ikincisinin adı Yakup'tu. İkisi de büyüdü ve Esav, İsmail'in kızıyla evlendiğinde

İshak Yakup'a şöyle dedi: Eğer bir kadın almak istiyorsan, bir yabancıyla evlenmemeye

dikkat et; ama kardeşin amcasının kızını kendine eş aldığı gibi, sen de amcanın kızını

kendine eş olarak alıyorsun. Yakup'un annesinin, adı Bathuel oğlu Laban olan bir erkek

kardeşi vardı. Laban, Kenan ülkesinden Suriye'ye gitti; burada büyük bir servet edindi ve

oğulları, kızları oldu. İshak yaşadığı sürece Yakup evlenmedi. İshak, Esav'a değer verdi. Bir

gün ona şöyle dedi: Av eti yemek istiyorum; Bir parça aldığında, onu kızart ve bana getir ki

yiyeyim ve kanun için dua edeyim, ta ki, Tanrı sana kehanet armağanını versin. Esav

avlanmayı seviyordu; Avlanırken yakaladığı hayvanların etini yer ve onu kendine yedirirdi.

Yakup bir çobandı ve koyunları severdi. İshak'ın karısı Yakup'a, İshak da Esav'a daha çok

şefkat duyuyordu. Esav ava çıktığında Yakup'un annesi ona şöyle dedi: Çabuk git, semiz bir

kuzu getir ve onu kes. Yakup gidip semiz bir kuzu getirdi, onu kesti, kızarttı ve İshak'ın önüne

koydu. İshak, göremese de rostoyu koklayınca şöyle dedi: Bu nedir? Karısı cevap verdi: Bu,

oğlunun getirdiği kızartmadır. İshak dedi ki: Onu bana ver. Bu yüzden onu ona getirdi. İshak

bu kızartmadan bir parça yedi ve şöyle dua etti: Ya Rab, az önce yediğimi getiren

oğullarımdan birine peygamberlik armağanını ver. Birkaç dakika sonra Esav avdan döndü ve

babasının ona istediğini getirdi; diyor ki; Ey babacığım, benden istediğini getirdim. İshak

cevap verdi: Ey oğlum, ben rostoyu yedim ve onu bana getirenin sen olduğunu düşünerek

dua ettim. Şimdi kardeşin bana ihtiyacım olanı getirdi ve sana niyet ettiğim duayı da benden

aldı; ama üzülme, çünkü senin için başka bir dua edeceğim. Bu nedenle Yakup ile Esav

arasında, Esav'ın şöyle dediği noktaya kadar nefret ve düşmanlık hüküm sürdü: Yakup'u

öldüreceğim. Ve Yakub öldürüleceğinden korktu ve evinden çıkamadı. İshak, Esav için şöyle

dua etti: Ya Rab, onun soyunu dünyada çok ve güçlü kıl. Tanrı İshak'ın duasını duydu ve

Esav'ın soyundan gelenlerin sayısı arttı. Artık dünyaya yayılmış olan tüm Yunanlılar, Rum

adını verdiği bir oğlu olan Esav'ın soyundandır. Rum'un birçok çocuğu vardı; bunlar

Yunanlıların topraklarını ele geçirdi ve oraya Rum adını verdi; Esav'ın oğlu, İshak'ın oğlu,

İbrahim'in oğlu, Azar'ın oğlu, Sarug'un oğlu Nahor'un oğlu. Nuh peygamberin oğlu Sam oğlu,

Arpakşat oğlu, Kenan oğlu, Heber oğlu Phaleg oğlu Reü'nün oğlu.İshak'ın ömrü yüz altmış

yıldı. Bundan sonra İshak öldü ve Esav onu İsmail'le birlikte mezara koydu.

_______________________________________________________________________

BÖLÜM LXI

ESAV'IN PEYGAMBER YAKUB'A KARŞI DÜŞMANLIĞI HAKKINDA SÖYLEŞİ.

Yakup hâlâ Esav'dan korkuyordu çünkü Esav onu öldüreceğini söylemişti. Yakup yalnızca

geceleri dışarı çıkıyordu ve gündüzleri saklanıyordu. Birkaç yıl geçti ve Yakup artık böyle

yaşayamazdı. Annesi ona şöyle dedi: Suriye'de bulunan Rathuel oğlu amcan Laban'ın büyük

bir serveti var ve o da yaşlı. Baban kızıyla evleneceğini söyledi; O halde kalk, git ve onu bul

ve ondan kızını iste. Onu sana eş olarak verse de vermese de, burada kal ki canın güvende

olsun. Yakup, kardeşi Esav'ın tanımadığı ve ondan korktuğu için geceleyin kalkıp Kenan

diyarından çıktı. Yakup'a, kardeşinin elinden kaçarak gece Allah'a sığındığı ve Allah'a çekilip

tam olarak bulunduğu bir ülkeye gittiği için Arapça asra ila allah kelimesinden gelen İsrail adı

verilmiştir. Kişisinin ve dininin güvenliği. Artık Arapça'da gece gitmek sara, gündüz gitmek

saïr deniyor. Bundan sonra Yakup amcasının yanına geldiğinde iki kızını gördü; birinin adı

Lia'ydı, en büyüğüydü ve diğerinin adı Rachel'dı; bu en güzeliydi. Yakup Laban'dan Rahel'i

istedi ve ona dedi: Onu bana karı olarak ver; çünkü babam son vasiyetiyle senin kızını bana

karı olarak almamı ve bir yabancıyla evlenmememi emretti. Amcası ona cevap verdi: Benim

ne kadar servetim olduğunu görüyorsun, ama senin babandan hiçbir şeyin yok; kızımı sana

nasıl veririm? Yakup cevap verdi: Ey amcam, benim hiçbir servetim yok ama senin kiralık

çobanın olacağım. Laban cevap verdi: Doğru; iki kızımdan hangisini istiyorsun? Yakup şöyle

dedi: Rahel; o en genç ve en güzelidir. Böylece Yakup'un Laban'a yedi yıl çoban olarak

hizmet etmesi konusunda anlaştılar. O süre dolduğunda Yakup Laban'dan kızını istedi. Adı

Liah olan en büyük kızını gece Yakup'un evine gönderdi ama Rahel'i oraya göndermedi.

Ertesi gün geldiğinde Yakup Laban'ın yanına giderek ona şöyle dedi: Ey amcam, bu kızı

senden istemedim; Senden en küçüğünü istedim. Laban ona cevap verdi: Ey delikanlı,

küçük kızımı önce bir kocanın evine göndermek, büyük kızımı da evimde tutmak ayıp olurdu

ve ben utanırdım; Bunun için suçlanırdım. Dilersen git bana yedi yıl daha çobanlık yap ki,

sana en küçüğünü de vereyim. Artık o dönemde bir erkeğin iki kız kardeşle aynı anda

evlenmesine izin veriliyordu. Bu hüküm İbrahim'in dininde Musa zamanına kadar varlığını

sürdürmüştür. Bundan sonra Musa'nın zamanında Allah, Tevrat'ta ve İncil'de bir erkeğin iki

kız kardeşle aynı anda evlenmesini yasaklamıştır. Kur'an'da şöyle okuyoruz (IV, 27. ayet):

"İki kız kardeşi almanız da size haram kılındı." Bunun anlamı şudur: Bir erkeğin iki kız

kardeşini aynı anda almasını yasakladım. Kur'an şunu ekliyor: "Daha önce olmuş olanlar

hariç." Yani: Musa'nın Tevrat'ından önce, İbrahim'in dini zamanında olanlar hariç. Yakub artık

yedi yıl daha çobanlık görevini yürütüyordu. Laban, iki kızının Yakup'a ait olacağını görünce

tüm mal varlığını onunla paylaştı; ona birçok koyun, büyük bir servet, çok sayıda köle ve

kendi kızı Liah'ı verdi. Diğer yedi yıl tamamlanınca ikinci kızı Rahel'i de büyük bir zenginlikle

kendisine gönderdi ve bu kadınların her ikisi de Yakup'un evinde yaşadılar. Artık Yakup'un

serveti ve koyunları Laban'ınkinden daha çoktu. Yakup bu ülkede yedi yıl daha Laban'la

birlikte kaldı; burada altısı Lia'dan olmak üzere on bir çocuğu oldu. Bunlardan ilki Ruben,

ikincisi Şimeon, üçüncüsü Yahuda, dördüncüsü Levi, beşincisi Zebulun ve altıncısı

İssakar'dı. Rachel anne olmadan birkaç yıl geçti. Şimdi Zelpha adında bir cariyesi vardı ve

onu Yakup'a verdi ve şöyle dedi: Benden asla çocuğun olmayacak; Sana bu hizmetçiyi

veriyorum, belki ondan biraz alırsın. Zelfa, Yakup'u iki oğlun babası yaptı; birincisinin adı

Dan, diğerinin adı Naftali'ydi. Lia'nın ayrıca adı Bala olan bir hizmetçisi vardı. Lia bu

hizmetçiyi Gad ve Asher adında iki oğlu olan Yakup'a verdi; bu da toplamda on oğul

doğurdu. Bundan sonra Yakup'un nihayet karısı Rahel'den Yusuf adında bir oğlu oldu; bu

ona on bir oğul verdi. Yusuf, Yakup'un tüm oğullarının en küçüğü ve en güzeliydi ve babası

ona diğer çocuklarından daha çok değer veriyordu. Yakup yirmi bir yıl Suriye'de kaldı. Az

önce bahsettiğimiz on bir oğlunun bulunduğu bu ülkede büyük bir servet biriktirdi. Bundan

sonra annesi ve kardeşi Esav'ın hatırı için Filistin'deki evine, Kenan ülkesine dönme

konusunda güçlü bir istek duydu. Esav ise Yakub'u tekrar görmeyi hararetle arzuluyordu.

Yakup şimdi amcasından gitmek için izin istedi. Bunu ona verdi ve Lia ve Rachel'ın yanı sıra

ona da zenginlik yağdırdı. Yakup ayrıldı ve iki karısı, iki hizmetçisi, on bir oğlu ve hatırı sayılır

miktarda hayvan, yük hayvanı, altın ve gümüşle birlikte Kenan ülkesine gitti. Yakup Esav'dan

korkuyordu ve Esav onu tekrar görmeyi arzuluyordu. Yakup Kenan ülkesinin yakınlarına

vardığında ve yalnızca bir günlük yolculuk mesafesindeyken Esav, avlanmak için evinden

uzaktaydı. Uzaktan çok sayıda koyun görünce öne çıkıp bunların kime ait olduğunu sordu.

Artık kardeşini uzaktan tanıyan Yakup saklandı ve çobana şöyle dedi: Eğer gördüğün adam

bunların kimin koyunları olduğunu sorarsa ona söyle: Suriye'de Yakup adında bir hizmetçin

var; bu koyunlar ona aittir. Esav çobanın yanına varıp ona sorular sorduktan sonra Yakup'un

öngördüğü cevabı verdi. Esav, Yakup'un adını duyunca, kardeşini tekrar görmeyi çok

arzuladığı için gözleri yaşlarla doldu ve şöyle dedi: Yakup, Esav'ın hizmetkarı değil; Yakup,

Esav'ın kardeşi ve sevgilisidir. Çoban ekledi: Yakup Suriye'de şöyle dedi: "Ben Esav'ın

hizmetkarıyım." Yakup Esav'ın kendisini aradığını görünce önünde durdu, onu koynuna

bastırdı ve ikisi de sevinçten ağladılar. O gün Esav olduğu yerde kaldı; Ertesi gün Esav ve

Yakup şehre gittiler. Bir yıl sonra Yusuf'un annesi Rahel'in Yakup'tan Benyamin adında bir

oğlu oldu. Böylece Yakub on iki oğlu olduğunu fark etti. Şimdi Rachel, Benyamin'i

doğururken öldü. Bu çocuk ve erkek kardeşi Joseph, onları kendi çocukları gibi yetiştiren

annelerinin kız kardeşi olan teyzelerinin velayeti altında kaldılar. Bundan sonra, Tanrı

Yakup'a Kenan diyarında kehanet armağanını verdiğinde, Yakup insanları Tanrı'ya çağırdı ve

birçok insan onun misyonuna inandı. Esav, Yakup'un peygamber olduğunu görünce artık

onun yanında kalamadı ve şöyle dedi: Ben uzun yıllar bu topraklarda yaşadım, sen ise

yabancı topraklardaydın; şimdi sen buraya geldin ve sen peygamberi olduğun adamların

yanında kalırken ben yabancı ülkelere gidiyorum; onların arasında yaşamaya benden daha

fazla hakkınız var. Bu sözleri söyledikten sonra Yakub'la vedalaştı. Esav dünyanın dört bir

yanına dağılmış çok sayıda çocuğun babasıydı. Diğerlerinin yanı sıra Boum adını verdiği bir

oğlu vardı ve Kenan, Filistin ve Suriye topraklarından ayrılıp bugün hui Boum olarak

adlandırılan ülkeye gittiğinde yanına aldığı ve ölümüne kadar orada yerleşti. Esav'ın oğlu

Boom da aynı ülkede yaşıyordu; çocukları vardı ve tüm Yunanlılar kökenlerini ondan alıyor.

Esav peygamberlik armağanını almadı ve sabırlı Eyüp dışında onun soyundan gelenlerin

hiçbiri peygamber değildi; diğer tüm peygamberler Yakub'un soyundan gelmektedir.

________________________________________________________________________

BÖLÜM LXII.

YUSUF'UN HİKAYESİ

Bu eserin yazarı şöyle diyor: Bütün kadim hikâyeler arasında, peygamberlerin ve dünya

krallarının hikâyeleri arasında bu kadar çok sayıda Kur'an ayetinin yer aldığı daha muhteşem

bir hikâye ve Tanrı'nın insanlar için Yusuf'un hikayesi kadar çok emir ve örnek topladığı

hikayeler ve gelenekler yoktur. İşte Yusuf'un hikâyesi başlıyor. Yakup'un on iki çocuğu

olduğunda, Yusuf hepsinin en güzeliydi ve babası tarafından en çok sevilen kişiydi. Yusuf'n

annesi o beş yaşındayken öldü. Yusuf'un hâlâ emziren, adı Benyamin olan küçük bir erkek

kardeşi vardı. Bu çocuk teyzesine emanet edilmişti. Bir gün İshak'ın kızı Yakup'un evine gitti.

Kardeşinin on iki oğlu arasından kendisine bağlandığı Yusuf'u seçti ve Yakup'a şöyle dedi:

Ey kardeşim, senin ne kadar çocuğun var! En küçüklerinden birini bana ver, onu yanıma

alayım, çünkü çocuğum yok. Yakup ona şöyle dedi: Kimi istersen al. Bu kadın Yusuf'u evine

aldı ve yanında tuttu. Artık Yakub ne zaman Yusuf'u görmek istese kız kardeşinin evine gider

ve onu orada bulurdu. Aradan bir yıl geçtikten sonra Yakup'un Yusuf'a olan sevgisi arttı ve

kız kardeşine şöyle dedi: Çocuğumu bana geri ver, çünkü onu görmeyi çok arzuluyorum ve

artık ondan ayrı kalamam. Bu kadın Yakup'a şöyle dedi: Bu çocuğu bir yıl daha bana bırak.

Yakup cevap verdi: Bu imkânsız. Bu kadın Yakup'a yalvarmaya başladı ve ona şöyle dedi:

En azından bu çocuğu bir hafta yanımda bırak da onu görmeye razı olayım; ondan sonra

iade edeceğim. Yakub kız kardeşinin istediğini kabul etti ve eve döndü. Belirlenen gün

geldiğinde bu kadın Yakup'a karşı hileye başvurdu. Şöyle ki: İbrahim'in dininde, Musa

zamanına kadar var olan bir hüküm vardı; buna göre her hırsız, çalınan şeyin sahibinin

kölesi haline gelir, o da onu ele geçirmeyi başarırdı. Bu geleneğe gönderme yaparak şöyle

diyoruz: Bir usta için talih istedin. İshak'ın elinde, İbrahim'den gelen ve bu peygamberin

çalışırken veya seyahat ederken belini kuşatmaya alıştığı deri bir kemer vardı. Şimdi İshak'ın

çocukları, İbrahim'in kurban olarak sunduğu kişinin babaları olduğunu ve bu ata İshak'ı

kendisini kurban etmeye götürdüğü ve İshak'ın ona "Elimi ayağımı bağla" dediği gün

İbrahim'in hiçbir şeyi olmadığını söylüyorlar. Onu bağlamak için kullandığı ve o zamandan

beri hep yanında taşıdığı bu deri kemer dışında, bunun iyi bir alamet olduğunu biliyordu.

İbrahim öldüğünde, torunlarına elden ele geçen ve her zaman ailenin en büyüğüne ait olan

bu kemeri İshak aldı. Yakup'un kız kardeşi İshak'ın çocuklarının en büyüğüydü ve onu vasisi

yaptı. Bu kadın az önce bahsettiğimiz kemerin sahibi oldu ve onu bir sandıkta sakladı.

Yakup'un Yusuf'u götüreceği gün, bu kadın kuşağı sandıktan çıkardı ve uyurken Yusuf'u

onunla kuşattı. Jacob geldiğinde sırtlığından kemeri almaya gitti; onu bulamayınca üzülmüş

gibi davrandı ve Yakup'a şöyle dedi: İshak'ın hatırası olan mübarek kemer çalındı. Yakup

buna üzüldü ve şöyle dedi: Buradaki herkesi arayın. Hepsini aradık ve hiçbir şey bulamadık.

Sonra Yakub kız kardeşine şöyle dedi: Bırakın Yusuf da aransın, böylece yüreğiniz huzur

bulsun. Yusuf arandığında kemer bulundu. Yakup şaşkınlığa uğradı ve kız kardeşi ona şöyle

dedi: Bu çocuk hırsızlık yaptı ve iki yıl benimle kalması kesinlikle gerekli; Bu zamandan önce

iade etmeyeceğim. Yakup kız kardeşine cevap verdi: Senin isteğine boyun eğiyorum. Bu

kadın Yusuf'u iki yıl evinde tuttu ve sonra öldü. Yakup daha sonra Yusuf'u evine, yanına

götürdü ve ona diğer tüm çocuklarından daha çok bağlandı. Yusuf'un erkek kardeşleri

babalarının Yusuf'u tercih etmesini kıskandılar. Bir gün Yusuf Yakup'a şöyle dedi: Dün gece

rüyamda güneş ve ay ile birlikte gökten on bir yıldızın indiğini ve bana tapındıklarını gördüm.

Yakup bu rüyanın, diğer on bir oğlunun da kardeşleri Yusuf'a tabi olacağı anlamına geldiğini

anladı ve ona şöyle dedi: Ey oğlum, bu rüyayı kardeşlerine anlatma, çünkü sana pusu

kuracaklar. Bundan sonra Yakup, Yusuf'un rüyasını anlattı ve şöyle dedi: Allah, seni

kardeşlerinin üstüne seçti ve sana gizli şeylerin yorumunu öğretecek. Yakup tekrar şöyle

dedi: Tanrı, iman üzerine ve Yakup'un tüm ailesi üzerine bereketlerini yağdıracak. Yusuf'un

kardeşleri olanları duyunca, rüyayı ve Yakup'un bunu kendilerine nasıl yorumladığını

duyunca üzüldüler ve şöyle dediler: Yusuf ve kardeşi Benyamin babamız tarafından on

yaşındaki bizden daha çok seviliyorlar. Sonra oturup danışıp şöyle dediler: "Yusuf'u öldürelim

ya da onu başka bir ülkeye gönderelim, babamızın yüzü bizim için aydınlansın." ve bu eylemi

yaptığımızda Allah'ın huzurunda tövbe edip babamıza teslim olacağız ki, Allah bu

günahımızı bağışlasın. Yusuf'un kardeşleri arasında Yahuda adında biri vardı ve diğerlerinin

hepsi ona itaat etti; dedi: Yusuf'u öldürmeyin, çünkü öldürmek büyük suçtur; fakat onu

kervanların takip ettiği yönde bir kuyuya atın ki, kervandan biri onu çıkarıp başka bir ülkeye

götürsün. Böylece ondan kurtulacaksınız ve onun kanı üzerinize bulanmayacak. Hepsi bu

şekilde hareket etmeyi kabul etti. Bundan sonra, Yusuf'u bir fersang uzakta, koyunlarının

bulunduğu yere götürmek için Yakup'tan izin istemeye karar verdiler. Yakup'un oğulları her

sabah koyunlarını otlatmak için yola çıkıyorlardı; Günü bulundukları yerde geçirdiler, ava

çıktılar, akşam babalarının yanına döndüler. Yakup, Yusuf'a olan sevgisinden ve yolda

kaybolmasından ya da kardeşlerinin ona pusu kurmasından korktuğundan, Yusuf'u onlarla

birlikte göndermedi. Yakup'un oğulları bir gün babalarından Yusuf'u da yanlarında

göndermesini istemek için bir araya geldiler. Yakup'un tüm oğulları arasında Yahuda en

kararlı olanıydı. Kardeşleri ona: "Babamızla konuş ve Yusuf'u almak için ondan izin iste"

dediler. Yahuda cevap verdi: Onunla konuşacağım ama Yusuf'u öldürmeyeceğine dair bana

söz ver. Hepsi ona şöyle söz verdiler: Onu öldürmeyeceğiz. Sonra hep birlikte babalarının

yanına gidip ona dediler: Neden Yusuf'u bize emanet edip onu bizimle birlikte koyunlarımızın

bulunduğu yere göndermiyorsun? Yarın onu da bizimle gönder de eğlenelim, ava çıkalım ve

onun da yüreği dökülsün. Yakup cevap verdi: Onu öldürmenden korkuyorum. Gidip onu

benden alacaksın ve yalnız kaldığımda üzüntü ve ıstırap beni ele geçirecek. Sen başka bir

şeyle meşgulken kurdun Yusuf'u yemesinden korkuyorum. Oğulları ona cevap verdi: Biz on

kişiyiz, o ise yalnızca bir; biz ölmediğimiz sürece onu koruyacağız ve kurdun yemesini

önleyeceğiz. Ertesi gün Yakup onlara istediklerini verdi ve onlar da Yusuf'u Yeruşalim'e

giderken yanlarında götürdüler; o zaman on yedi yaşındaydı. Yusuf'un atıldığı kuyu yol

kenarındaydı ve içinde su vardı. Yakup'un oğulları Yusuf'u oraya götürmek istediklerinde

önce onun elbisesini çıkardılar. Yusuf şöyle dedi: Ey kardeşlerim, bu kuyuda çıplaklığımı

neyle kapatayım? Ona şöyle cevap verdiler: Rüyalarında sana ibadet eden güneşe, aya ve

yıldızlara söyle, bu kuyuda sana elbise getirecekler. Bu sözleri söyledikten sonra onun

elbisesini çıkarıp kuyuya indirdiler. Artık bu kuyuda çok su vardı ve orada suyun üzerinde

yükselen büyük bir taş vardı. Yusuf bu taşın üzerinde durdu ve Allah ona bir görüntü

gönderdi ve ona şöyle dedi: Yakında kardeşlerine sana yaptıklarını anlatacaksın ve öyle

yüce bir hale geleceksin ki onlar seni tanıyamayacaklar ve sen onlara galip geleceksin.

Bundan sonra Yakub'un oğulları, Yusuf'un gömleğini alarak koyunlarının bulunduğu yere

gittiler ve onlardan birini öldürdüler ve akşam babalarına getirdikleri bu gömleğe onun kanını

damlattılar. Ağlamaya başladı ve şöyle dedi: Elbiselerimizi yere sermiştik ve koşmaya

çıkmıştık. (Fakat bu hikayenin anlatıldığı Kur'an pasajının metninde bulunan nastabiqou

kelimesi, hangisinin daha iyi olduğunu görmek için iki atın koşturulması veya iki yayanın

güçlerini test etmek için koşmaya başlaması durumunda söylenir. Yakub'un oğulları çölde

yaşadıkları için atları olmadığından, Kur'an'da onlardan bahsederken kullanılan sabaka

kelimesi şu anlama gelir: Kimin daha iyi koşabileceğini görmek için koşmaya gittik.) Yusuf'u

elbiselerimizle bıraktık, kurt gelip onu yedi. Ama size doğruyu söylememize rağmen siz bizim

söylediklerimize güvenmiyorsunuz. Kur'an'da şöyle okuyoruz: "Üzerinde kan bulunan

elbisesiyle geldiler." Yakup'un oğulları aslında babaları Yusuf'un cübbesini gösterdiler. Jacob

onun kanlı olduğunu gördü; ama baktığında yırtığı olmadığını fark etti. O zaman, çocuklarına

karşı şüphe yüreğine girdi ve onlara şöyle dedi: Kurt, Yusuf'a sizden daha nazik davrandı;

çünkü onu, elbisesini yırtmadan yedi. Söylediklerin nasıl doğru olabilir? Ama sen istediğini

yaptın. Bana gelince, ben Allah'a sığınacağım ve sabredeceğim. Yapılacak en iyi şey budur

çünkü ne konuşmalar ne de eylemler bu talihsizliğe bir şey yapamaz. Yakup'un tüm oğulları

arasında Yusuf'a en çok sevgi duyan Yahuda'ydı ve kardeşlerine şöyle dedi: Onu

öldürmeyin. Ertesi gün Yahuda Yusuf'a yiyecek getirdi ve o da Yusuf'un yiyebilmesi için onu

kuyuya indirdi. Yahuda daha sonra Yusuf'a şöyle dedi: Üzülme, seni bu kuyudan çıkarıp eski

durumuna döndürme isteğini kardeşlerimize ilham edeceğim. Yusuf üç gün kuyuda kaldı.

Dördüncü gün akşam saatlerinde Arabistan'dan Mısır'a giden bir kervan bu kuyu yakınına

geldi. Sabah olunca kervan halkı su getirmek için kuyuya iki adam gönderdiler. Bunlardan

ilkine Mâlek-ben-Doâr deniyordu; Mâlek'e eşlik eden ikincisi ise efendisi tarafından serbest

bırakılan Hintli bir paralı askerdi, adı Busşra'ydı. Şimdi bahsettiğimiz kuyu bugün

görülebildiği üzere Kudüs yolu üzerinde bulunmaktadır. Malek, elinde odun ve iple dolu bir

kovayla kuyuya vardığında ve arkadaşıyla birlikte kovayı indirdiğinde, Yusuf elini tahtaya attı.

Mâlek ve Bousşra kovayı kendilerine çekmek için her türlü çabayı gösterseler de başarılı

olamadılar. Malek daha sonra başını eğdi ve kuyuda büyük bir parlaklıkla parlayan bir yüz

gördü. Bousşra'ya şöyle dedi: Haşa ghulâmon. Bu Arapça kelimelerin manası şudur: Ey

Büşra, getirdiğimiz kova ağırdır, çünkü bu kuyunun içinde odunu tutan bir genç vardır. Sonra

ikisi de çabalayıp Yusuf'u kuyudan çıkardılar. O anda Malek, Yusuf'a şöyle dedi: Sen kimsin?

Yusuf cevap verdi: Ben Kenan ülkesinden bir gencim; Hiçbir suçum olmadan kardeşlerim

beni bu kuyuya attılar. Mâlek, Yûsuf'un kalbini sakinleştirmek için ona iyi davrandı. Daha

sonra Bousşra'ya şöyle dedi: Eğer yoldaşlarımıza bu genci kuyudan çıkardığımızı söylersek,

ondan alacağımız fiyatı bizimle paylaşmalarını istemelerine sebep vermiş oluruz. Artık bu

genci Mısır'da yüksek bir fiyata satabilirim; Bu nedenle yoldaşlarımıza, kuyunun yakınında

bu genci bana teslim edenlerin olduğunu, ben de onu onlar adına Mısır'a götürüp orada

satıp, şahsının bedelini onlara getirebileceğimi anlatacağım. Sen de aynı şeyi söylüyorsun

ki, ben bu genci Mısır'da sattığım zaman, sana da satışın bedelinden pay vereceğim.

Kur'an'da şöyle buyurulur: "Ve onlar, para kazanmak için Yusuf'la ilgili şeyleri sakladılar."

Bundan sonra, dördüncü gün geldiğinde, Yusuf'un kardeşleri Yahuda'yla birlikte Yusuf'un

ölüp ölmediğini ya da birisinin onu alıp götürmediğini görmeye gittiler. Onu kuyuda

bulamayınca baktılar ve o yerin yakınında bir kervanın durduğunu gördüler. Bu kervanı

oluşturanların yanına gittiler ve aralarında Yusuf'u görünce şöyle dediler: Bu gencin sahibi

kim? Malek cevap verdi: Benim. Şöyle eklediler: Bu genç bizimdir ve bizden kaçmıştır. Malek

cevap verdi: Peki, onu bana sat. Mısır'a gideceğim, onu o ülkeye getireceğim ve onu

satacağım. Yakub'un oğulları dediler ki: Biz buna razı olduk. Yusuf, Kur'an'da gördüğümüz

gibi, on kardeşi tarafından düşük bir fiyata, sayılmış ve tartılmamış dirhem karşılığında, itibari

değeri yirmi dirhem, ağırlığı ise yirmi dirhemden az bir fiyata satılmıştır. Yusuf'un kardeşleri

bu parayı tartmadılar, çünkü onların zamanında oukiye denilen kırk dirhemden daha hafif

dirhem yoktu. O dönemde kırk dirhemin altında yapılan bütün işlemlerde, hesaptan para

veriliyordu. Artık Kuran'da Yusuf'un kardeşlerinin ona pek değeri olmayan bir nesne gibi

davrandıkları söyleniyor. On kişiydiler ve Yusuf'un fiyatını aralarında paylaştırdılar; her biri iki

dirhem aldı. Kervan ayrılıp Yusuf'u alana kadar orada kaldılar. Kervan Mısır'a vardığında

Malek, Yusuf'u satışa çıkardı. O dönemde Mısır'da ulusal bir Amalek kralı ve Sam'in

çocuklarından biri olan Nuh'un oğlu vardı. Adı, Nuh oğlu Şem oğlu Lud oğlu Amalek oğlu

Haran oğlu Arasşa oğlu Terâvân oğlu Velid oğlu Reyyan'dı. Bu prensin Mısır'da büyük ve

güçlü bir adam olan ve Mısır'ın büyükleri olarak anılan bir saymanı vardı; Adı Amir'in oğlu

Potifar'dı. Yusuf'u satın alıp evine götürdü. Artık Mısır'ın bu büyük adamı iktidarsızdı ve

kadınları göremiyordu. Hiç çocuğu yoktu; ama o kadar güzel bir karısı vardı ki, tüm Mısır'da

bundan daha güzeli yoktu. Şanlı bir doğuma ve zenginliğe sahipti ve adı Ra'il'di. Potifar ona

şöyle dedi: Ey kadın, bu gence iyi davran. Belki meşhur olur, işimize yarar, belki de onu

sahipleniriz. Allah, "Böylece Yusuf'a yeryüzünde bir yerleşim yeri hazırladık" dedi. Bu sözler

şu anlama gelir: Böylece Yusuf kuyuya atıldıktan sonra Mısır diyarında kendisine bir yer

verdim. Hala Kur'an'da şunu okuyoruz: "Ve Biz ona gizli şeylerin bilgisini verdik." Yani: Ben

ona rüyaların açıklamasını öğrettim, bu büyük bir ilimdir. Kuran'da şöyle bir ayet vardır: Allah

her şeyi dilediğini yapar, fakat insanların çoğunluğu bundan habersizdir. Kur'an-ı Kerim'de

şöyle okuyoruz: "Erişkinliğe eriştiğinde ona hikmet ve ilim verdik. İyilik yapanları işte böyle

ödüllendiririz." Bu sözler şu anlama gelir: Yusuf yetişkinliğe ulaştığında ve tüm gücüne sahip

olduğunda (ve Mısır'a vardığında on yedi yaşındaydı; Mısır büyüklerinin evinde altı yıl kaldı)

ve yedi yıl hapiste kaldı); otuz yaşına geldiğinde hapisten çıktı ve kral onu vezir olarak aldı.


__________________________________________________________________

BÖLÜM LXIII.

DEVAM EDEN YUSUF'UN HİKAYESİ

Kuran'da bildirildiğine göre Mısır büyüklerinin karısı Yusuf'u seviyordu. Altı yıldır onlarla

birlikteyken ve kendisi yirmi üç yaşındayken, artık tutkusuna direnemeyen bu kadın onu

yanına çağırdı; ama Yusuf onun isteğine razı olmadı. Bir gün Yusuf yatak odasında

uyuyordu; bu kadın evin kapısını kapattı, yatak odasına gitti, Yusuf'u uyandırdı ve ona dedi:

Gel, çünkü senin uğruna kendimi süsledim. Yusuf ona cevap verdi: Efendim olan ve bana iyi

davranan kocana iyi bak. O bana iyilik yaptı ve ben de ona borçlu olduğum sadakati boşa

çıkarmayacağım. Bu kitapta yer almayan bir konuşmada şu sözler yer alıyor: Bilin ki Yusuf,

bu kadının kocası yüzünden değil, Tanrı sayesinde zinadan kaçındı. Bu kadın Allah'ın

dininde olmadığından ve dolayısıyla Yusuf onun Allah'tan korkmasını sağlayamadığı, fakat

kocasından korktuğu için, Yusuf onunla onun hakkında konuştu ve onun sadakatsizliğinin

sonuçlarından korkmasını sağladı. Ancak bu kadın Yusuf'tan çekinmemiş ve Kuran'da

bildirildiği gibi onu kötülüğe çağırmıştır: "Bu kadın ona sahip olmak istiyordu." Bundan sonra

Allah şunu ekliyor: “Ve hamma biha levla an raa burhana rabbihi.” Bu ayette bir terslik var,

yapısı şöyle: "Levla en raa burhana rabbihi lahamme biha." Bu sözlerin anlamı şudur: Eğer

Yusuf, Allah'tan bir ayet görmeseydi, o da bu kadına sahip olmak isterdi; ama bir işaret gördü

ve ona sahip olmak istemedi. Bahsettiğimiz alamet şuydu: Ona öyle geldi ki, Yakup'un

odanın duvarının yanından içeri girdiğini, parmağını ısırdığını ve şöyle dediğini gördü: Ey

Yusuf, ne yazık ki! Ne yazık ki! Yusuf, zina yapmadan ve bunu yapmaya niyeti veya arzusu

olmadan odadan dışarı koştu. Bu alametin az önce bildirdiğimiz gibi olduğunu söyleyenler

var; bazıları ise Yusuf'un Yakup'un duvardan çıktığını gördüğünü ve oğluyla konuşmaya

başladığını ve ona şöyle dediğini söylüyor: Ey Yusuf, dikkatli ol; bu eylemi yapana kadar

havada uçan bir kuş gibi olacaksınız; ama bunu işlediğin anda peygamberlik şerefini

kaybedersin, yakalanıp iple bağlanan ve artık uçamayan bir kuş gibi olursun. Bazıları da

Yusuf'un Yakup'u görmediğini, ancak odanın bir köşesinden gelen bir ses duyduğunu

söylüyor: Ey Yusuf, sen zina yapıyorsun ve sen peygambersin! Yusuf tabelayı gördükten

sonra odadan dışarı koştu. Kadın peşinden koştu, elbisesinin eteğini arkadan yakaladı, çekti

ve yırttı. Öyle oldu ki Yusuf evin kapısına gelinceye kadar koşmaya devam etti ve bu kadın

da onun peşinden koştu; ama Joseph kapıya ondan önce geldi. Yusuf kapıyı açtığında,

kadının kocasının evinin kapısında oturmuş, karısının amcasının oğluyla konuştuğunu

gördü. Yusuf ve bu kadın onları gördükten sonra ikisi de utanç içinde kaldılar ve Yusuf

gerçeği saklamak ve bu kadının kocasının önünde onurunu lekelememek için bir bahane

aramak istedi; ama Yusuf'un önünde konuştu ve kocasına şöyle dedi: Ailenin şerefini

lekelemek isteyenden intikam almak için onu hapse atacak ve cezalandıracaksın. Bu kadın

ilk kez konuşunca Yusuf da konuştu ve şöyle dedi: Bu kadın bana sahip olmak istedi, ben de

ondan kaçtım. Kadın ekledi: Bana sahip olmak istiyordu; Kendimi ona vermedim ve o beni

yakalayıp bana bağlandı. Yusuf cevap verdi: Bana sahip olmak istiyordu; Ondan kaçtım ve

elbisemi yırttı. Bu kadının amcasının oğlu Pütifar'a şöyle dedi: Elbise sahte olanı gerçek

olandan ayırmaya hizmet edecek. Eğer elbise arkadan yırtılmışsa bu genç adam doğruyu

söylüyor: Bu kadın onu almak istedi, genç adam ondan kaçtı ve elbise arkadan yırtıldı. Ama

eğer elbise önden yırtılmışsa, bu kadın doğruyu söylüyor: Bu genç adam onu almak

istiyordu; bu kadın onu yakalayarak ona bağlandı ve elbisesini önden yırttı. Potifar ve

karısının akrabası, kaftanının arkadan yırtıldığını görünce, Yusuf'un sözlerinin samimi,

kadının sözlerinin ise yalan olduğu anlaşıldı. Kuran'da hakkında okuduğumuz şahidin şöyle

dediğini söyleyenler var: "Ve ailesinden bir şahit şahitlik etti." beşikte bir çocuktu ve bu

kadının ailesinin çocuğuydu. Tanrı, yırtık kaftan hakkında hükmü bildiren bu çocuğu

konuşturdu. Peygamber'in hadis külliyatında, dünyada kendi zamanlarından önce konuşan

dört çocuğun bulunduğunu görüyoruz; birincisi Yusuf'a şahitlik eden, ikincisi Firavun'un

kızının berberinin oğlu, üçüncüsü Sâhib-Koray ve dördüncüsü Meryem oğlu İsa'dır. Bu

eserde bu çocukların her birinin hikayesi yerli yerinde anlatılıyor. Artık Pütifar kendi karısının

şerefini lekelemek istemedi ve şöyle dedi: "Ey Yusuf, bu işten vazgeç." Bu sözlerin anlamı

şudur: Ey Yusuf, bu konuyu göz ardı edilecek şekilde anlatmamaya dikkat et. Sonra karısına

şöyle dedi: "Ve günahın için bağışlanma dile, çünkü sen günah işleyenlerdendin." Şimdi

bazıları, "Ey Yusuf, bu meseleyi terk et" sözlerinin, bu kadının amcasının oğlu olan, kaftan

hakkında karar veren tanık tarafından Yusuf'a söylendiğini söylüyor; Adı Yamlikhâ'ydı. Bu

hadis doğrudur ve bunu Kur'an tefsirlerinde ve Mobteda adlı kitapta da okuyabiliyoruz.

Yamlikhâ sadakatsiz bir adamdı ama zekayla ödüllendirilmişti. Cüppeyle ilgili hükmünü

açıkladı ve aynı anda gerçek, yalandan ayırt edildi. Yamlikhâ, Pütifar'ın karısının şehirde

onurunun zedelenmesini ve başına gelenlerin tüm sakinler tarafından konuşulmasını

istemiyordu. Bu nedenle yukarıda kaydettiğimiz sözleri Yusuf'a söyledi. Sonra bu kadına

şöyle dedi: Sen bir günah işledin, kocandan bağışlanma dile ki o da senden razı olsun, sana

azap etmesin ve erkeklerin gözünde seni küçük düşürmesin. Şimdi Pütifar'a, cübbenin

yırtılmasından sonra verilen hükümle günahın karısının tarafında olduğu kanıtlanınca,

Kur'an'da gördüğümüz gibi şöyle dedi: "Sizin hileleriniz büyük." Ancak kadınların hileleri her

zaman erkeklerinkinden daha üstündür ve her zaman erkeklerinkini yener. Kur'an'daki bir

pasajdan, şehirdeki kadınların Pütifar'ın karısının davranışını suçlayıp kınadıklarını biliyoruz:

Güçlünün karısı, Mısır'ın büyük birinin, kralın hazinedarının karısı, utanmadı. kulunu sevmek

istemiş ve bu kula karşı kalbine sevgi girmiştir. Pütifar'ın karısı, diğer kadınların kendisini

suçladığını öğrenince bu kadınları evine yemeğe davet etti. Bazıları beş kişi olduklarını

söylüyor: kahyanın karısı, muhafızların komutanının karısı, kralın masasındaki müfettişin

karısı, büyük toprak sahibinin karısı ve sakisinin karısı. Potifar'ın karısı, Yusuf'un başını ve

vücudunu yıkadı, ona güzel elbiseler giydirdi ve onu getirdikten sonra bu kadınların

toplandığı odanın karşısındaki bir odaya yerleştirdi ve kapıyı kapattı. Artık Yusuf tüm

yaratıkların toplamından on kat daha fazla güzelliğe sahipti. Bundan sonra Yusuf'un bu

odada bulunması üzerine Pütifar'ın karısı, yemekten sonra davet ettiği kadınların her birine

bir limon verdi ve her birinin eline birer bıçak koydu. Bu kadınlar ziyafet salonunda

oturuyorlardı; Limonları ve bıçakları kesmek için aldıklarında Pütifar'ın karısı şöyle dedi: Ey

Yusuf, odadan çık. Yusuf daha sonra odadan çıktı ve kadınların bulunduğu odaya oturdu.

Yüzünün onları etkileyen parlaklığı gözlerini kamaştırdı. Şimdi bu kadınlar bıçakları

limonların üzerine koydular ama gözleri Yusuf'a sabitlenmişti ve beşi de ellerini kesti. Kan

aktı ama onlar bunu fark etmediler çünkü Yusuf'un güzelliğinden dolayı akılları onları terk

etmişti. Dediler ki: Allah'ım, bu güzel varlık insan değil; belki o bir melektir. Sonra Pütifar'ın

karısı şöyle dedi: Davranışımı suçladığın kişi bu. Eğer kendisine emrettiğimi zamanında

yaparsa; Eğer bunu yapmazsa onu hapse attıracağım ve onu aşağılık bir duruma

düşüreceğim. Yusuf daha sonra dua etmeye başladı ve şöyle dedi: Ya Rabbi, bu kadının

bana emrettiği işe zindanı tercih ederim; ama siz beni bu kadınlardan korumazsanız ben de

kendimi koruyamam. Allah, Yusuf'un Kuran'da söylediği gibi duasını duydu: "Bunun üzerine

Rabbi onu işitti ve onların hilelerini ondan geri çevirdi." Bundan sonra bu kadın Yusuf'tan

kendisine kötülük yapmasını istemeyi bıraktı; fakat o, kendisini ona gösterdi, onu yanına

çağırdı ve onunla her baş başa kaldığında şöyle dedi: Ey Yusuf, ne güzel yüzün var! Yusuf

cevap verdi: Bu yüz dünyaya ait; çünkü o, toprak olacağı mezarda onu örtecek. Bazen de

ona şöyle derdi: Ey Yusuf, ne güzel gözlerin var! Cevap verdi: Bu gözler, onları mezarda

yiyecek olan kurtçuklara aittir. Bir süre sonra bu kadın, Yusuf'un kendi şahsını kendisine

teslim etmeyeceğini anladı. Bu yüzden vasiyetine boyun eğmesi için onu bir veya iki ay

hapse attırmak istedi. Bunun üzerine kocasına hile yaptı ve ondan Yusuf'u hapse atmasını

istedi. Artık Pütifar, Yusuf'un hiçbir hata yapmadığını biliyordu; ama karısı ona şöyle dedi: Bu

genç Kenanlı şehirde beni utandırıyor. İnsanlar ona ne olduğunu soruyor ve o şu cevabı

veriyor: Ben yanlış bir şey yapmadım; bunu yapan kadındı. O, benim şerefimi böyle lekeliyor;

Bu nedenle, suçu işleyenin kendisi olduğu bilinsin ve bu iş çözülünceye kadar onu bir süre

hapse atın. Pütifar, Yusuf'un elbisesi hakkında hüküm veren karısının amcasının oğlunu

görmeye gitti. Bu iki adam birbirleriyle istişarede bulundular ve şöyle dediler: Bu meselenin

bitmesi için bu genci birkaç gün hapse atmamız uygundur. Bundan sonra Yusuf, Kur'an'da

kaydedildiği üzere hapse atıldı. Yusuf zindandayken bazen dualarla meşgul olur, bazen

teselli ettiği diğer mahkumlarla konuşur, bazen de rüyalarını anlatırdı; ama hiç kimsenin

mahkumlar kadar hayalleri yoktur. Sabahleyin Yusuf kalktı, mahkûmlar onun etrafında

toplandılar ve her biri ona gördüğü rüya hakkında sorular sordu. Yusuf bu rüyaları açıkladı

çünkü Tanrı ona bu bilgiyi öğretmişti ve olaylar onun öngördüğü gibi gerçekleşti. Herhangi bir

tutuklu hastalanırsa Yusuf onu tedavi ediyordu. Kur'an-ı Kerim şöyle diyor: "Onunla birlikte iki

genç de zindana girdi." Bu iki genç adam kralın ev halkındandı ve hapsedilmişlerdi; biri sofra

müfettişi, diğeri ise kralın sakisiydi. Bu gençlerin hapse atılmalarının nedeni ise şöyledir:

Rum kralı, Mısır'a, görünüşe göre farklı görevlerle görevli bir elçi göndermiş ve ona zehir

vermişti ki, bu elçi, onu kendilerinden birine versin diye. Mısır halkının kralını zehirlemek için.

Büyükelçi, bir süre yanında kaldığı ve aşina olduğu yaşlı bir kadının evine götürüldü. Bu

kadından yemin talep ettikten sonra ona sırrını bilmesini söyler. Nitekim bu kadın, Rum

kralının elçisi huzurunda şikâyette bulunarak şunları söyledi: Benim Mısır'ın büyüklerinden

bir kocam vardı; o öldü ve kral, tahtın yararına evime el koydu. Elçi ona şöyle cevap verdi:

Bir gün gelecek, sen ve evin bu kralın elinden teslim edilecek ve yanınızda adaletli biri

bulunacak. Şimdi bu kadın kurnazlık yaptı ve büyükelçinin ağzından bir itiraf aldı; büyükelçi

ondan bir yemin talep ettikten sonra kralı zehirlemek için tasarladığı planı ona bildirdi. Bu

kadın ona şöyle cevap verdi: Bu kararı kendi başına yerine getiremezsin. Sadece iki kişinin

imkânı var: Krala ikram edeceği şaraba bu zehri koyabilen saki; ya da onu yemeğe koyacak

olan kralın masasının müfettişi; Ancak zehri yemeğe koymaktansa şaraba koymak daha iyi

olur. Büyükelçi, projesini sakiye bildirmiş, ikincisi bunda yer almayı kabul etmek istememişti.

Saki konusunda başarılı olma umudunun kalmadığını gören elçi, kralın masasındaki

müfettişin yanına gitti ve ona da planını anlattı. Müfettiş cevap verdi: Lu'nun istediğini

yapacağım. Elçi ona çok fazla altın verdi ve ona büyük vaatler okudu ve şöyle dedi: Eğer bu

işi yaparsan, Rum kralı gelip Mısır'ı ele geçirecek ve seni tüm bu toprakların vekili yapacak.

Büyükelçi daha sonra bu kadına şöyle dedi: Amacımı gerçekleştirdim ve içlerinden biri

teklifimi kabul etti. Bunun üzerine elçi Rum ülkesine döndü. Daha sonra bu yaşlı kadın kralın

huzuruna çıktı, ondan gizli bir görüşme yapmasını istedi ve bu görüşmede olup biten her

şeyi ona anlattı. Sonra şunu ekledi: İkisinden biri, ya saki ya da masa müfettişi zehiri aldı.

Kral daha sonra her ikisinin de hapse atılmasını emretti ve işleri netleşinceye ve zehri kimin

aldığı bilinene kadar orada tutulmalarını emretti. Bu gençler uzun süre kaldıkları

zindandayken Yusuf'un mahkumlara iyilik yaptığını ve onlara rüyalarını anlattığını gördüler.

Sordular: Bu genç kimdir ve hangi suçlamayla tutuklanmıştır? Onlara şöyle cevap verdiler:

Bu genç, Mısır'ın büyük hükümdarı olan kralın hazinedarındandır ve Züleyha ile ilgili bir

suçlama nedeniyle tutuklanmıştır. Sonra birbirlerine dediler ki: Bu gencin rüya tabiri bilgisi

olup olmadığını test edeceğiz; görmediğimiz bir rüyayı sorgulayacağız, bakalım ne diyecek,

bu rüyayı görmediğimizi bilip bilmeyecek. Artık kralın masasındaki müfettişin adı Mohlib ve

saki Khamrâ'nın adıydı. Her biri Yusuf'a mesleği ve iddia ettiği durumla ilgili bir rüya anlattı.

Saki dedi ki: Rüyamda üzüm sıktığımı ve şıra yaptığımı gördüm. Kralın sofrası müfettişi

Kur'an'da gördüğümüz gibi şöyle demiştir: Rüyamda, içinde ekmek bulunan bir tepsiyi

başımın üzerine koyduğumu ve havadaki kuşların bu ekmeği yediğini ve başımdan alıp

götürdüğünü gördüm. Bundan sonra saki ve kralın sofrası müfettişi, Kur'an'da bildirildiğine

göre Yusuf'a şöyle dediler : Bize bu rüyaların açıklamasını bildir ki, biz de senin esirlere iyilik

ettiğini, onların rüyalarını onlara açıkladığını ve onlara karşı iyi davrandığını görelim. Yusuf

bu rüyalardan birinin içlerinden biri için kötü olduğunu biliyordu ve bu rüyayı gören kişiyi

üzmek istemiyordu. Bu iki adam da Mısır kralı gibi putperestti. Yusuf rüyaların yorumunu

yapmaktan kaçındı, başka bir konu hakkında konuştu ve saki ve kralın masasının müfettişini

Tanrı'ya çağırdı. Rüya tabirini bilen bütün insanlar ve benzer tabirleri yapan üstatlar da bu

şekilde hareket ederler. Kendilerine bir rüya hakkında soru sorulduğunda ve bu rüyanın tabiri

talihsiz olduğunda susarlar. Yusuf da bu noktada susmuş ve rüyalarını yorumlamamıştır.

Bundan sonra şöyle dedi: "Sizden önce size bir açıklama yapmadığım sürece, sizi

geçindirecek yiyecek alamayacaksınız." Yani: Tencerenize yiyecek koymuyorsunuz ve

rüyanızda hiçbir şey görmüyorsunuz. , bu şeyler olmadan önce size bunun bilgisini

veremem. Başka bir deyişle: Size söylemesem de sorunuzun cevabını biliyorum. Bu bilgi

Allah'ın bana öğrettiği şeyler arasındadır, çünkü kâfirlerin dininden uzaklaştım ve atalarım

İbrahim, İshak ve Yakup'un dinine uydum. Artık Allah'ın bize bahşettiği muazzam

nimetlerden dolayı hiç kimseyi O'na ortak koşmamalıyız. Tanrı'nın bize ve insanlara olan

iyiliği, O'na hiç kimseyi ortak koşmamamız gerektiği anlamına gelir. Bundan sonra Yusuf bu

iki adamı Allah'a çağırdı ve onlara şöyle dedi: Sizin birçok ilahınız var; Bir tek kişiye ibadet

edip onu memnun etmek daha iyidir. Birden fazla tanrımız olduğunda onları nasıl tanıyabiliriz

ve onları nasıl tatmin edebiliriz? Yusuf da şöyle dedi: Allah adını verdiğin bu putlar ilah

değildir. Allah'ın adı yalnızca Allah'a aittir; Fakat siz ve atalarınız, Allah size onların lehine

hiçbir delil göndermediği halde, putlara Allah adını verdiniz. Yargılamak ve emretmek Allah'a

aittir. Allah bize yalnızca kendisinden başkasına ibadet etmememizi emretmiştir. Size

bahsettiğim din gerçek olandır; ama erkeklerin çoğunluğu bunu bilmiyor. Şimdi, Yusuf saki ve

kralın masasındaki müfettişle bu şekilde konuşmasına ve rüyalarıyla ilgili kendisine soru

sormamaları için onları bu konuyla meşgul etmek istemesine rağmen, yine de, çok baskı

yaptıklarında, o şunu söyledi: onlara: Kral sakisine onurlu davranacak ve onu işine geri

döndürecek; ama o bir darağacına bağlanacak; gökteki kuşlar onun etini darağacından

alacaklar ve başındaki ekmeği yedikleri gibi onu da yiyecekler. Bunun üzerine bu iki adam

dediler ki: Biz sana anlattığımız rüyaları görmedik. Yusuf onlara şöyle dedi: Önemli değil;

Hakkında talimat almak istediğin şey karara bağlandı. Demek ki: Buna çare yoktur ve dilinize

aktardığınız kehanet sizde yerine gelecektir. Şimdi, bu eserin yazarı bu konuda hiçbir şey

söylemese de, bunun mutlu kehanetin noktalarından biri olduğunu belirteceğim ve bu

konuda Arapça'da meşhur bir şekilde söylediğimiz şey budur: Dilinizi tutun, talihsizlik

gitmeyecek. Yanına gel; Elbette tüm talihsizlikler konuşmalardan kaynaklanır. Gerçekten de,

bir erkek her zaman dilini korumalı ve iyiye işaret eden sözler söylemelidir, çünkü erkeklerin

söylediği her şey onlara geçer. Kur'an'da bu gerçeğe tanıklık eden üç ayet vardır ve üçü de

Yusuf Suresi'ndedir. Bu ayetlerden ilki Yakub'un şöyle dediğidir: "Korkarım kurt onu yiyecek."

Yani: Ben Yusuf için kurdun onu yemesinden korkuyorum. Yakup'un oğulları babalarının

ağzından çıkan sözleri duydular ve sonra bunları ona geri söylediler. Böylece onun ağzından

çıkan aynı sözlerle Yakup'a da eziyet ettiler. Bu ayetlerden ikincisi, Yusuf'un kendisini Mısırlı

kadınlar arasında bulduğu gün şöyle söylediğidir: "Ya Rabbi, zindan benim için bu kadınların

bana ısrar ettiklerinden daha hayırlıdır. " Daha sonra olaylar onun dediği gibi oldu ve o, yedi

yıl kalacağı cezaevine konuldu. Üçüncü ayet ise iki esirin, yani saki ve Mısır kralının sofrası

müfettişinin gördükleri rüyayı anlattıkları ayettir. Yusuf'u denemek isteyip kendilerine büyü

yaparlar. Olaylar onların yaptıkları büyüye göre gerçekleşti. Eğer kralın masasındaki müfettiş

iyiye işaret eden sözler söyleseydi, başına iyi şeyler gelirdi; ama kötü alametler söylemişti ve

başına kötülük gelmişti. Yusuf sakisine şöyle dedi: Görevlerini yerine getirmek için kralın

huzuruna çıktığında ve saygınlığına kavuştuğunda beni hatırla. Krala, hapishanede hiçbir

suç veya suç işlemeden tutuklanan genç bir yabancının bulunduğunu söyleyin. "Ama Şeytan

ona Yusuf'u efendisiyle unutturdu." Yusuf yedi yıl hapiste kaldı. Saki eski itibarına kavuşunca

kralın huzuruna çıktı ve Yusuf'un kendisine söylediklerini unuttu.


_________________________________________________________________

BÖLÜM LXIV.

MISIR KRALININ DÜŞLERİ VE BU DÜŞLERİN AÇIKLANMASINA İLİŞKİN SÖYLEŞİ.

Bundan sonra Tanrı, Yusuf'u hapisten kurtarmak istediğinde, Yusuf'un bu olayla hiçbir ilgisi

olmadan ve onun bilgisi olmadan, bizzat kendisi bir dava açtı. Kuran'da kralın rüyasında yedi

semiz inek, yedi cılız inek, yedi yeşil ve yedi sarı buğday başak gördüğü anlatılır. Zayıf

inekler semiz inekleri yuttu ve yeşil başaklarla kuru başakları birbirine karıştıran bir rüzgar

çıktı. Ertesi gün kral astrologları bir araya topladı; ve tüm bilgeler, bilginler ve kahinler de

kapıda toplandılar ve kral onlara şöyle dedi: "Ey büyükler, eğer bir görümü

yorumlayabiliyorsanız, bana görümü açıklayın." Ona cevap verdiler: "Bunlar karışık

rüyalardır ve bu tür rüyaların açıklamasını bilmiyoruz." Yani: Bunlar, açıklaması olmayan,

karışık ve boş rüyalardır ve biz bunları nasıl açıklayacağımızı da bilemiyoruz. Saki artık bu

rüyadan dolayı kralın yüreğinin burkulduğunu gördü; kimse ona bir açıklama getiremedi ve

kral, şarap içmenin onda yarattığı endişe nedeniyle şarap içmekten kaçındı. Saki daha sonra

Yusuf'u ve zindanda olayı haklı çıkaracak şekilde anlattığı uydurma rüyayı hatırladı. Saki

dedi ki: Bu rüyanın açıklamasını sana vereceğim; yani: Ben sana bu rüyanın açıklamasını

anlatacağım, ne anlama geldiğini sana anlatacak bir adam da tanıyorum, beni ona gönder.

Şimdi bu adres çoğul ama hitap ediyor. Aslında hükümdarlara yaptığımız konuşmalarda

onları onurlandırmak ve şanlarını arttırmak için çoğul kullanırız. Bu nedenle saki, krala şöyle

der: Hapishanede ülkeden bir genç var. Haznedarınızdan olan Kenan, hapishanede olduğum

yıl bana bir rüya anlattı ve açıklamasının doğru olduğu anlaşıldı. Kral, sakiyi gönderdi ve

zindana varıp Yusuf'u gördü. Kur'an'da bildirildiği gibi şöyle dedi: Ey doğru sözlü, bilgili ve

bilge adam, bana bu rüyanın manasını söyle ve o da ona kralın rüyasını anlattı; Yusuf

sakisine: Ben bu açıklamayı krala vereceğim demedi. Hapishaneden çıktıktan sonra, kalbini

Allah'a vermiş ve kadere teslim olmuş olduğundan sakiye şöyle dedi: Bu yedi semiz inek,

tohumların ve meyvelerin yeşereceği yedi bereket yılıdır; yedi yeşil buğday başağı ise bu

bereketli yıllarda sahip olacağınız mallara işaret eder. Yedi semiz ineği yiyen yedi cılız inek,

yedi yıllık kıtlık ve bunu takip edecek kıtlıktır. Tahıllar büyümeyecek, ağaçlar meyve

vermeyecek ve bu kıtlık yılları, bolluk yıllarında depolanan malları tüketecek. Yedi kuru

başak, bu yedi yıllık kıtlık döneminde yaşayacağınız kuraklığı gösterir. Kuran'da şöyle

buyurulur: "Bundan sonra öyle bir yıl gelecek ki, o yılda insanlar yağmur yağacak ve o yılda

üzüm cenderesinden yararlanacaklar." Bu ayet şu anlama gelmektedir: Bu yedi yıldan sonra

Allah, yaratıkların şikâyetlerini işitecektir; tahıllar büyüyecek, ağaçlardan meyveler

toplanacak, üzümler sıkılacak ve pek çok güzel şey olacak. Artık bu bereket yılının müjdesi

rüyada bulunmaz; ancak Yusuf, kıtlığı öngördüğü gibi, bolluğu da tahmin etmek istedi,

böylece bu kıtlık yıllarından sonra ne olacağını, hala kıtlık mı yoksa bolluk mu olacağını

bilebildik. Bu tür duyurular rüya tabiri biliminin bir parçasıdır. Bir kimsenin rüyasını kötü bir

şekilde anlatması halinde, bundan sonra birkaç müjdeli söz söylemesi gerekir; Bu şekilde

eklediğimiz şey rüyada bulunmasa da, gelecek kötülüğün sona ermesi için iyiye işaret eden

bir söz söyleriz. Yusuf bu talihsizlikleri duyurduğunda, rüyada bu yollar belirtilmese de

onlardan kaçınmanın yollarını öğretti. Kuran'da şöyle okuyoruz: "Yiyeceğiniz az bir miktar

dışında, hasat ettiğiniz her şeyi başakta bırakın." Yusuf şöyle dedi: Bu yedi yıl içinde bol

miktarda buğdayın olacak; Kıtlık yıllarından arta kalan bir miktar olmalı. Artık buğdayı

ısınmadan ve kurtçuklar yemeden yedi yıl muhafaza etmek için onu koçanda bırakmaktan

başka çareye başvurmak mümkün değil. Yusuf şunu ekledi: Buğday hasat edildikten sonra,

gerekli olacak kadarını dövün ve geri kalanını koçanda bırakın ki, ısınmasın ve kurtçuklar

yemesin, korunmasını sağlayın. Bunun üzerine elçi kralın yanına döndü ve ona çeşitli

haberler getirdi. Kral sevinçle doldu ve şöyle dedi: "Onu bana getirin!" Bu kadar ilim ve

hikmete sahip bir adam için hapishane mi olur? Hemen aynı elçiyi Yusuf'u getirmesi için

gönderdi. Elçi Yusuf'un yanına döndüğünde, onun kurtuluşunun Allah'ın yarattığı bir sebeple

gerçekleştiğini, kendisinin bu sebebi meydana getirmediğini ve bunun farkında olmadığını

anladı. Şimdi, bu durumda Yusuf sabır ve kararlılık gösterdi ve sabrıyla, Tanrı'nın kaderine

mükemmel teslimiyetiyle ve kurtuluşu için Tanrı'ya olan güveniyle öyle büyük bir cesaret

gösterdi ki, o zamanın tüm insanları, Yusuf'tan sonra bu hikayeyi duyan tüm peygamberler

onun bu konudaki sabrına, kararlılığına ve gücüne hayran kaldılar. Nitekim elçinin

konuşmalarına göre hapishaneden çıkmadı ve kendi kendine düşündü: Güçlü bir kralla karşı

karşıyayım; Ona ilmimden, irfanımdan bahsettiler ve bu yüzden beni çağırdı: Kadına karşı

suç isnatından tutuklandığımı nasıl olur da ceza kütüğünde görmez ki, böyle bir isnat genç

bir adam için mi ciddidir? Kral benim bir adamın kölesi olduğumu, sonra onun karısını almak

istediğimi ve bu kadın için ona ihanet ettiğimi düşünecek. Bu isnattan dolayı hapse atıldım;

Bu kral karşısında gücüm ve onun kalbinde taşıyacağım ağırlık ne olurdu? Yusuf bu nedenle

masumiyetini kanıtlamak ve ardından hapishaneden ayrılmak istedi. Elçiye şöyle dedi:

"Rabbine dön ve ona ellerini kesen kadınların niyetinin ne olduğunu sor; çünkü Rabbim

onların hilelerini biliyor." Bu sözler şu anlama geliyor: Efendine dön ve ona, ellerini kesen bu

kadınlardan bilgi almasını, efendimin bana karşı getirdiği bu kadar büyük bir suçun işlendiği

kişi hakkında ne gibi ifadeler vereceklerini görmesini söyle. . Krala bir kez daha söyle, bu

kadınlara efendimin karısının onlardan önce ne söylediğini sorsun, böylece kral benim hangi

nedenle bu hapishanede tutulduğumu bilsin. Yusuf, "Bu kadınları çağırın" dedi çünkü Aziz'in

karısı konusunda masumiyetine tanıklık edebilecek tek yaratık onlardı. Aslında olanları

Zoulaïkhâ'dan öğrenmişlerdi; Zoulaïkhâ kendi inisiyatifiyle onların huzurunda Yusuf'tan

bahsetmiş ve sırrını onlara keşfetmişti. Bu kadınlar ellerini kesip, (Bu adam değil, saygıya

değer bir melekten başkası değil) deyince, Azîz'in hanımı onlara şöyle dedi: "Beni

suçladığınız kişi budur. Zaten onu kendi şahsı için arzulamıştım ve o da kaçınmıştı; fakat

eğer kendisine emrettiğimi yapmazsa, mutlaka hapse atılacak ve o, sayılı insanlardan biri

olacaktır." Aziz'in eşi bu sözleri söyleyerek bu kadınlara bir itirafta bulunmuştu. Şimdi Yusuf'a

dediler ki: Ey Yusuf, eğer onun senden istediğini ona verirsen sana ne olur? Yusuf'un

yeryüzündeki saflığına, ölçülülüğüne, direncine ve Azîz'in karısının hilelerinden uzaklığına

sadece bu kadınlar tanık olmuştur; Bunun üzerine padişaha haber gönderdi: Onları sorgula

ki, sana benim tutuklandığım suçtan masum olduğumu söylesinler ve Azîz'in karısının

itirafına senin huzurunda şahitlik etsinler. Elçi kralın huzuruna çıkıp ona Yusuf'un sözlerini

anlattığında, kral bu patriğin sabrına hayran kaldı. Abdullah ben Abbâs'ın rivayetine göre

Kur'an tefsirlerinde fakat bu eserin dışında Peygamber Efendimiz bu sureyi çıkarıp insanlara

okuduğunda şu ayete ulaştığı bildirilmektedir: " Ve elçi ona gelince, ona: "Rabbine dön" dedi,

manası şu olan sözleri söyledi: Allah, kardeşim Yusuf peygambere rahmet etsin! Eğer onun

yerinde olsaydım, yedi yıl boyunca ağır bir hapishanede kaldıktan sonra, kralın elçisi gelip

onu çağırdığında hemen oradan ayrılırdım. Bunun üzerine kral, ellerini kesen beş kadını

huzuruna çağırdı. Aziz'in karısı da getirildi ve kral hepsine şöyle dedi: "Yusuf'u kendi şahsı

olarak arzularken niyetiniz neydi? Onlar şöyle cevap verdiler: Allah korusun! Onun hakkında

kötü bir şey bilmiyoruz." Bu kelimeler şu anlama gelir: İşiniz nasıl? Yusuf'u arzuladın ve ona

sahip olmak için mi çabaladın, yoksa sana sahip olmak isteyen Yusuf muydu? Artık bu

kadınlar da Yusuf'u almak istemişler, ona sahip olmayı gönülden arzulamışlar ve ona: "Bu

isteğine razı olsaydın sana ne olurdu?" demişlerdi. Padişahın, "Sen Yusuf'u kendi şahsı için

arzulamıştın" şeklindeki bu sözleri, Kur'an'daki şu ayetlerden açıkça anlaşılmaktadır: "Allah

esirgesin! Yani: Allah korusun, Yusuf'un herhangi bir kötülüğünden haberimiz yok, Azîz'in

hanımı da bize şöyle dedi: Onu almak istedim, onu yanıma çağırdım ama reddetti. Bu

kadınların böyle konuştuğu sırada Azîz'in eşi Zoulaïkhâ şöyle dedi: Bu suçu işleyen benim.

Allah bu kadının ağzına şu sözleri verir: Artık gerçek ortaya çıktı; Ben Yusuf'a sahip olmak

istiyordum ama o beni istemiyordu; o doğrudur. Artık haberci Yusuf'un yanına döndüğünde

sevinçle doldu, çünkü onun bir suçlu olmadığı ve efendisini aldatmadığı insanlara açıktı; dedi

ki: "Bu benim için sevindiricidir, çünkü efendim, gıyabında onu aldatmadığımı ve Allah'ın,

aldatıcıların hilelerini yönlendirmediğini bilecektir." Bundan sonra Yusuf, gururunun kendisini

ele geçirip mahvetmesinden korktu; diyor ki: "Ben nefsimi günahtan kurtarmak istemiyorum;

doğrusu nefs kötülüğe meyleder." Bu sözlerin anlamı şudur: Eğer bu hainliği yapmadıysam,

bende daha nice günahlar vardır; Çünkü insan, Allah'ın rahmetiyle kendisini yasakladığı

şeyler dışında, kötülüğe meyleder. Bundan sonra kral, Kur'an'da da gördüğümüz gibi şöyle

dedi: "Bana Bu genç adamı favorim yapayım diye, çünkü yanımda onun kadar akıllı kimse

yok." Yusuf'u efendisi olan bu büyük adamdan satın aldı ve onu serbest bıraktı. Yusuf kralın

huzuruna getirildiğinde onunla konuştu ve onu selamladı. Kral ona cevap verdi, ondan özür

diledi ve Kuran'da gördüğümüz gibi şöyle dedi: "Bugünden itibaren benim güvenim

tarafımdan onurlandırılacaksın." Eğer Yusuf, elçinin kendisine getirdiği ilk mesajdan hemen

sonra hapishaneden ayrılsaydı ve masumiyeti kesinleşmeden önce kralın huzuruna çıkıp

kralın huzuruna varsaydı, ondan özür dilemek ve masumiyetini kanıtlamak zorunda

kalacaktı. ; ancak saflığı kabul edilinceye kadar sabretti, hapishaneden çıkıp kendisini kralın

huzurunda bulduğunda, kral ondan özür diledi ve Yusuf'un bunun gerekçesi için hiçbir şey

söylemesine gerek kalmadı. Sonra kral Yusuf'a şöyle dedi: Benden bir dilek tut. Yusuf şöyle

cevap verdi: "Ülkenin, yani Mısır diyarının ambarlarını kurun, çünkü ben sadık bir koruyucu

olacağım." Yusuf'un cevabı şu şekildedir: Benim hiçbir şeye ihtiyacım olmadığı için, bu yedi

yıllık bolluk içinde sizin ambarlara buğday toplamanız ve bu buğdayı koruyacak birisinin

bulunması, beni umumi ambarların yöneticisi yapması mutlaka gereklidir, böylece onları

koruyabilirim, çünkü onları sahtekarlık olmadan tutacağım ve buğdayın ısınmaması için nasıl

saklanacağını biliyorum. Kral, tahıl ambarlarının idaresini ona emanet etti. Artık bilin ki,

Yusuf'un tahıl ambarlarının idarecisi görevini istemesinin nedeni bu dünyanın mallarına olan

açgözlülüğü ya da güç ve zenginliğe sahip olma arzusu değildi; ama krala olan borcunu geri

vermek istiyordu çünkü kral onu hapisten çıkarmış ve boynunu kölelikten kurtarmıştı. Yusuf

bu nedenle önemli bir konuda kendisine tavsiyede bulunmak istiyordu ve o sırada kralın

buğdaydan daha önemli bir işi yoktu. Kral, Yusuf'u ambarların müfettişi olarak atadı ve

böylece yedi yıllık bolluk döneminde toplanacak olan tüm buğdayları ambarlara yerleştirip

depoladı ve bu tahıllar onun bilgi ve becerisine emanet edildi. Yusuf'un hapishaneden

serbest bırakılmasından iki yıl sonra, Yusuf'un efendisi ve Züleyha'nın kocası olan Mısır

büyüklerinin öldüğü, peygamberin rivayetlerinde bildirilir. Artık kralın hazinelerinin gözetimi

ondaydı ve o da bu işi, tüm tahıl ambarlarının ve kralın tüm servetinin idaresini üstlenen

Yusuf'a emanet etti. Bir süre sonra kral Yusuf'a şöyle dedi: Efendine gösterdiğin sadakat ve

onun karısını baştan çıkarmadığın için, onu sana eş olarak vermek istiyorum. Yusuf razı oldu

ve kral ona bu kadını verdi ve ona büyük bir zenginlik hediye etti. Bundan sonra, çift yeniden

bir araya geldiğinde bu kadın, Yusuf'un kendisini kötü bir kadın olarak göreceğini ve kendisi

gibi başka erkeklere de sahip olmayı arzulayacağına inanacağını düşündü; Yusuf elini ona

uzatmak isteyince o geri çekildi ve şöyle dedi: Ey Yusuf, öncelikle seninle bir kelime

konuşmama izin ver. Yusuf cevap verdi: Konuş. Daha sonra şöyle dedi: Benim kayıp bir

kadın olduğumu ve sana sahip olmak istediğim gibi tüm erkeklere de sahip olmak istediğimi

düşünme. Aslında sana karşı davranışım için mazeretlerim var. Birincisi, sen güzelsin ve

yeryüzünde senden daha güzeli yoktur; Seni almak isteyen herkes temize çıkarılabilir. Diğer

bahane ise eşimin erkek olmaması ve bana el sürememesiydi. Artık genç bir kadın böyle bir

kocaya sabırla dayanamaz; affedilebilir hale gelir. Bana gelince, senden başkasını asla

sahiplenmek istemedim; Allah'ın mührü hâlâ bende ve annemin rahminden çıktığım zamanki

halindeyim. Bu sözler Yusuf'u neşeyle doldurdu; Yusuf elini ona uzattı çünkü bu genç kız

hâlâ Tanrı'nın mührünü taşıyordu. Hayatının sonuna kadar Yusuf'un yanında kaldı. Artık

Tanrı, peygamberin tüm eşlerini kötülükten korudu, böylece onlar hiç kimseyle, hatta Nuh'un

karısı, Lut'un karısı gibi imanlı olmayan kadınlarla ve var olan tüm diğer kadınlarla zina

etmediler. Hiçbir peygamberin karısı zina etmemiş ve hiçbir peygamber, peygamberlik

görevinden önce putlara tapmamıştır. Yusuf'un Zoulaikha'dan iki erkek çocuğu vardı. Birine

Efrayim, diğerine Manaşşe adını verdi. Yusuf kralın genel mali işler sorumlusu oldu. Aradan

bir süre geçtikten sonra kral, genel saymanlık onuruna vezirlik onurunu da ekledi ve Mısır'ın

ve krallığın tüm işlerini Yusuf'un ellerine verdi; onun tavsiyesine göre her zaman kendisine

rehberlik etti, öyle ki Yusuf harekete geçti ve verdi. istediği gibi sipariş verir. Allah şöyle dedi:

"Böylece Yusuf'u yeryüzünde dilediği yerde ikamet etsin diye yerleştirdik." Yani: Böylece

Yusuf'u Mısır diyarına yatırdım. Bundan sonra Allah şunu ekliyor: "Biz dilediğimize merhamet

ederiz ve iyilik yapanların ecirlerini zayi etmeyiz." Yani: Mü'minlerden iyilik yapanlara, onlara

bu dünyada bir mükafat veririm, onlara ahirette de bir mükâfat veririm ve ahirette vereceğim

mükâfat, bu dünyadaki mükafatından daha hayırlıdır.


________________________________________________________________________

BÖLÜM LXV.

YUSUF'UN KARDEŞLERİNİN TARİHİ; BURAYA GELİP TAHIL ALIYORLAR.

Az önce anlattıklarımızdan sonra yedi yıllık bolluk geçti ve kıtlık yılları geldi. Bu yılların

ilkinde kimse hasat yapmadı ve elimizde olanı yedik. Ertesi yıl kıtlık başladı ve üçüncü yılda

tüm evrende hissedildi. Mısır kralı dışında yeryüzünde kimsenin buğdayının olmadığı haberi

her yere yayıldı; Dünyanın dört bir yanından insanlar büyük zenginliklerle Mısır'a doğru yola

çıkıyorlardı. Yusuf onlara buğday sattı ve mallarını alıp kral adına hazineye koydu. Bir gün,

biri yüz eşeği yükleyecek kadar tahıl satın aldı ve onu alıp götürdü. Sonra Yusuf şöyle dedi:

Eğer herkes bu kadar büyük bir miktar alırsa, gelecek yıl yiyecek kalmaz. İster yüz adam

ister tek kişi gelsin, herkese yalnızca bir yük eşek satmayı kural haline getirdi. Sonra

yeryüzünde kıtlık şiddetlendi ve Filistin'e ve Yakup'un çocuklarıyla birlikte yaşadığı Kenan

ovasına yayıldı; bu bölgede kimse yiyecek bulamadı. Yakup, Mısır dışında yiyecek

bulunmadığını ve bu ülkenin kralının, hak din olan İbrahim'in dinine uyan, insanlara iyilik

yapan bir yöneticisinin olduğunu öğrendi. Yusuf'u kaybetmenin üzüntüsü ve döktüğü

gözyaşları nedeniyle gözleri kör olan Yakub, çocuklarına şöyle dedi: Ey çocuklarım, Mısır'a

gidin, biraz para alın ve biraz buğday alın. Bu ülkede İbrahim'in dinine inanan bir kralın

yöneticisinin bulunduğunu duydum; Onun nasıl bir adam olduğunu görün ve ona deyin: Biz

İbrahim'in çocuklarıyız. Belki seni iyi karşılayacaktır. Bazıları Yakub'un üç oğlunu Mısır'a

gönderdiğini bildiriyor. Başkaları onun, ilkiyle aynı anneden doğan Yusuf Benyamin'den bir

hatıra olarak kendisine yakın durduğunu ve sadece bir karısı ve iki hizmetçisinden olan diğer

on oğlunu Mısır'a gönderdiğini iddia ediyor. Yakup'un oğulları Mısır'a vardıklarında,

kendilerini tanıyan Yusuf'un huzuruna çıktılar ve onu tanımadılar, çünkü onu izzet ve kudretle

çevrelenmiş olarak gördüler. Yusuf onlara sordu: Siz kimsiniz? Ona cevap verdiler: Buraya

tahıl aramaya geldik. Yusuf kendisini ilgilendiren şeyleri onlardan saklamak istedi, ama onlar

onu tanımadılar; o da onlara korku salmak istiyordu ve onlara şöyle dedi: Sanırım siz

yabancı kralların casuslarısınız ve buraya bilgi almak için geldiniz. Ona cevap verdiler: Biz

kral tanımıyoruz; Bizler Kenan ülkesinden gelen çöl insanlarıyız ve İbrahim'in çocuklarından

biri olan ve adı Yakup olan bir adamın oğulları olan on bir kardeşiz. Kıtlık tüm canlılar gibi

bizlerde hissedildi. Yusuf daha sonra onlara kardeşi Benyamin'in durumunu sormak istedi ve

şöyle dedi: Madem on bir kardeşsiniz, neden sadece on tanesi geldi? Cevap verdiler: "Gayb

olan bizden gençtir; babamız ona çok değer veriyor; onu yakınında tuttu ve bizimle

göndermedi. Yusuf dedi ki: Eğer baban peygamber ise, neden küçüğünü büyüğünden daha

çok seviyor? Cevap verdiler: Yusuf adında, onunla aynı anneden olan bir erkek kardeşimiz

vardı; babamız onu diğer çocuklarından daha çok severdi; kurt onu yemişti; şimdi

bahsettiğimiz kişi onun yerini alıyor ve babamız ondan ayrılamıyor. Yusuf dedi ki: Geri

dönmen ve en küçük kardeşini getirmen şartıyla sana tahıl satacağım, böylece babası onu

diğerlerinden daha çok sevdiği için onun ne kadar değerli olduğunu göreyim. Yusuf şimdi

kardeşi Benyamin'i görmek istiyordu; aslında on altı yıldır ondan ayrı kalmıştı, çünkü Yusuf

kuyuya atıldığında on yedi yaşındaydı; Mısır'ın büyük birinin evinde altı yıl kaldı; yedi yıl

hapiste kaldı ve kral ona ambarların yöneticiliğini verdiğinde otuz yaşındaydı. Yusuf,

getirdikleri paranın kardeşlerinden alınmasını ve her birine bir eşeğe yetecek kadar tahıl

verilmesini emretti. Her birine ikişer eşek yükü verilmesini istediler. Yusuf cevap verdi: Kral,

herkese birden fazla eşek yükü vermemeyi kural haline getirdi. Geri gelip diğer kardeşini de

getirdiğinde, onun için de sana bir eşek yükü vereceğim. Bazıları Yusuf'un, diğerlerinin geri

dönüp en küçük kardeşini kendisine getirsinler diye kardeşi Şimeon'u rehin tuttuğunu

bildiriyor; ancak bu anlatım doğru değildir, çünkü eğer Yusuf bu şekilde davransaydı

kardeşleri onun Yusuf olduğundan şüphelenirlerdi. Ama kimseyi rehin almadı ve onlara bir

söz okudu: Kardeşini huzuruma getirirsen sana tahıl veririm; ve ekledi: Eğer onu

getirmezsen, sana mısır vermeyeceğim ve karşıma çıkmana da izin vermeyeceğim.

Yakub'un oğulları, Kuran'da gördüğümüz gibi şöyle cevap verdiler: "Gerektiği için babamıza

sorarız, onu getiririz." Kardeşlerinin çölde yaşayan insanlar olduğunu ve paralarının az

olduğunu bilen Yusuf onlara şöyle dedi: Başka zaman para getirmenize gerek yok; ve

hizmetçilerine dedi: Onlardan para istemeyin ve onlardan aldığınız tüm parayı mısır

çuvallarının ortasına koyun ve mısırla birlikte onlara geri verin; bunu fark edin, çünkü eğer

fark etselerdi onu almak istemezlerdi. Eve gelip bunu gördüklerinde belki geri gelirler.

Yakup'un oğulları tahıl ve gümüşü çuvallarına alarak geri döndüler. Babalarının yanına

vardıklarında ona dediler ki: Ey babamız, bize istediğimiz kadar buğday verilmedi; dedik ki:

Hala on eşek yüküne ihtiyacımız var; ama bize adam başına bir eşek yükü vermek

istiyorlardı. Kardeşimiz Bünyamin'i bizimle gönder ki, biz de onun eşek yükü buğdaydan

payını alalım. Benyamin'i elimizde tutacağız ve Yusuf'u kaybettiğimiz gibi onu da

kaybetmeyeceğiz. Yakup şöyle dedi: Kendisinden önce Yusuf'u sana emanet ettiğim gibi,

kardeşin Benyamin'i de sana emanet edeyim mi? Onu sana verip Yusuf'a duyduğum

güvenin aynısını sana da mı tanıyayım? Oğulları cevap verdi: Başka yolu yok, gönderilmesi

lazım; Aksi takdirde bize mısır vermeyecekler çünkü bu bey şöyle dedi: Kardeşini

getirmezsen sana hiçbir şey vermem. Yakub dedi ki: Onu senden daha iyi tutacak olan

Allah'a emanet edeceğim. Yakup'un oğulları buğdayın bulunduğu çuvalları açınca paralarını

orada buldular ve şöyle dediler: Bize gelenden başka ne iyilik arayalım? İyi bir lord birine

karşı ne yapabilirdi? Bu lordun bize karşı yaptığı gibi davranırdı. Eğer bu lord Yakup'un

ailesinin yerinde olsaydı ve çocuklarınızdan biri olsaydı, bizim için daha fazlasını yapmazdı;

paramızı geri verdi. Gideceğiz, ailemize daha fazla ekmek getireceğiz, kardeşimizi tutacağız

ve onun sayesinde ek bir yük eşek alacağız. Yakup şöyle dedi: Onu bana geri getireceğine

dair Tanrı'nın huzurunda yemin edene kadar, ya da eğer bunu yapmazsan, ölümün acısını

çekeceğine dair söz verene kadar, onu seninle göndermeyeceğim; Ve şunu ekledi: Az önce

söylediklerimize Allah şahittir. Yakup oğullarını gönderdiğinde, gökten yeryüzüne inen on bir

yıldıza benzer şekilde onlardan on bir kişi vardı. Yakub'un henüz görme yetisini

kaybetmediğini, o zaman kaybettiğini söyleyenler var. Artık Yakup, oğullarının birlikte gittikleri

her yerde, insanların onları göreceğini ve onlara nazar değeceğini düşünüyordu; onlara

şöyle dedi: Mısır'da olduğunuzda, on bir kişinin hepsi birden şehre girmeyin, böylece hepinizi

toplanmış görmezler. Şehre her kapıdan bir veya iki tane olmak üzere ayrı ayrı girin. Fakat

kendi kendine şöyle dedi: Benim onlara söylemem, Allah'ın hükümlerine karşı onlara hiçbir

fayda sağlamaz. İşte peygamberler şu şekilde günahtan uzak tutulmuşlardır: Ne zaman suç

teşkil edecek bir söz söyleseler veya akıllarına bir şey gelse, bunun ister bir söz ister bir

eylem olduğunu hemen anlarlar ve bu söz veya bu eylem gerçekleşmeden dururlar ve onlara

günah olarak bildirilir. Yakup yine Kuran'da gördüğümüz gibi şöyle diyor: "Hüküm yalnızca

Allah'ındır, ben O'na güveniyorum." Bundan sonra Yakup'un oğulları yola çıktılar ve Yusuf'un

kendilerine verdiği parayı aldılar, böylece o, bu paranın kendileri için gerekli olduğunu

düşünmezdi. Yakup'un oğulları Memfis kapısına geldiklerinde babalarının öğüdüne uydular

ve hepsi aynı kapıdan girmediler. Kur'an bu konuda şöyle diyor: "Ve babalarının onlara

emrettiği gibi şehre girdiler." Şimdi Tanrı, söylediği şu sözden dolayı Yakup'u övdü: "Ve

benim sana söyleyeceklerim, Tanrı'nın hükümlerine karşı sana hiçbir fayda

sağlamayacaktır." Gerçekten de Yakup çocuklarına yardım edemedi; Eğer Tanrı onların

kaderini belirlemiş olsaydı, Yakup bunu onlardan geri çeviremezdi. Yakup'un çocuklarına

söylediği "Tek kapıdan girmeyin" sözlerine gelince, bu onun kalbine yerleşmiş bir fikirdi ve

bunu gizleyemeyince çocuklarına bildirdi. Allah Kuran'da Yakub hakkında şöyle buyurur: "Ve

elbette ona ilim verildi, çünkü biz ona talimat vermiştik." Nitekim Yakup, oğullarına söylediği

şu sözlerin anlamını o anda anladı: Tek kapıdan girmeyin. Bunları henüz telaffuz etmişti ki,

bu tedbirin faydasız olduğunu hissetti ve şunu ekledi: Allah'ın kaderi karşısında size hiçbir

faydam olamaz ve size söylediklerimin, Allah'ın kaderi karşısında size hiçbir faydası

olmayacaktır. . Seni koruyacağı için Tanrı'ya güvendim. Allah, anlamı şu olan sözler

söylemiştir: Ben Yakub'u, hükmün Allah'a ait olduğunu yüreğinde anladığı ve yardım ve

korumayı yalnızca Allah'tan aradığı için söylediği bu sözden dolayı cezalandırmadım.

Yakup'un oğulları Yusuf'a vardıklarında Benyamin'i ona sunup şöyle dediler: Bu, bizden

istediğin kardeşimizdir; onu sana getirdik. Yusuf çok sevinçliydi ama kendini onlara

tanıtmadı. Yusuf şimdi Benyamin'i alıp yanında tutmak istiyordu. Onu kardeşlerinden

ayırmak için hileye başvurdu. Şöyle yaptı: Misafir ağırlayacak evleri vardı; kardeşlerinin

oraya getirilmesini emretti ve şöyle dedi: Hepsini bir yere koymayın ki, yer darlığından

kalpleri üzülmesin, her odaya ikişer tane koyun. Joseph'in erkek kardeşleri on bir yaşındaydı;

ve yalnız kalmasın diye Benyamin'i tuttu ve ona dedi: Benimle kal; Kur'an'da bildirildiği gibi:

Kardeşi Benyamin'i misafir olarak kabul etti." Benyamin, Yusuf'u tanıdı ve çok sevindi.

Yusuf'a Yakup'un haberini verdi. Bunun üzerine Yusuf, Benyamin'e şöyle dedi: Beni

ilgilendiren bu durumu kardeşlerimize bildirme. Bundan sonra Yusuf şu hileye başvurdu:

Bütün kralların su içmek için altın bir kadehi vardı ve bu kâseyi kardeşlerinin bagajına

koydular. Benyamin dışında bu konuda en ufak bir şey biliyordu. Kervan toplanıp, yük

hayvanları yüklenmek üzereyken, Yusuf bir haberciye şu sözleri söylemesini emretti: Ey

kervan halkı! Siz hırsız mısınız? Bu önerme soru biçimindedir ve sanki şöyle soruluyor

gibidir: Siz hırsız mısınız? hırsız değildi ve onlara karşı tanıklık etmesi, onları hırsızlığa ikna

etmesi doğru olmazdı. Hadis koleksiyonlarında ve Kur'an yorumlarında Mes'ud oğlu

Abdullah'ın Kur'an nüshasında soru biçiminde aïnnakoum (aïnnakum) lasâriqouna (lasâriquna)

(yani siz hırsız mısınız?) yazdığını görüyoruz; Osman'ın yaptığı Kur'an baskısında ise

innakum'u tek elifle okuyoruz; ancak anlam her zaman sorgulayıcıdır ve bu, Yusuf'a hiçbir

suç yüklememek için, çünkü Yusuf, havari karakterine bürünmüş birçok peygamber arasında

ve Tanrı'nın balık tutmaktan uzak tuttuğu çok sayıda insan arasında büyük bir peygamberdi.

Allah, Yusuf'a, kıssalarında ve sözlerinde doğru sözlü olduğundan dolayı Çiddîk lakabını

vermiştir. Şöyle demek âdettir: Yusuf, Allah'ta sadık olan, Yakup'un oğlu, Allah'a sığınan,

İshak'ın oğlu, Allah'ın kurbanı, İbrahim'in oğlu, Allah'ın dostu. Şimdi, böyle büyük

şahsiyetlerin hikâyesini anlatmaktan dilini sakınmalısın ki, senin dilin yüzünden Yusuf'a

sitemler gelmesin ve dindarlığın zarar görmesin. Şimdi Yusuf'un kardeşleri dediler: Ne

arıyorsunuz? Mısırlılar cevap verdi: Kralın su içtiği kâseyi arıyoruz ve onu getiren, bir eşeğin

yükünü taşıyacak kadar tahıl alacak. Ağlayan şunları ekledi: Bu ödülün verileceğini garanti

ediyorum. Yusuf'un kardeşleri dediler ki: Allah'a yemin ederiz ki, biz Mısır'a kötülük yapmak

için gelmedik, hırsız da değiliz; Eğer hırsız olsaydık bu ülkeye nasıl dönebilirdik? Çünkü geri

getirdiğimiz çantalarımıza bir şey koymuşsun. Aslında Yusuf'un çantalarına koyduğu parayı

geri getirmişlerdi. Yusuf bu parayı almak istemedi ve onlara tekrar verdi. Mısırlılar dediler ki:

Eğer yalancı iseniz, bu kâseyi çalanın cezası ne olacaktır? Yusuf'un kardeşleri cevap verdi:

Kâseyi çuvalında kim bulursa esir alınacaktır; Dinimiz bunu emrediyor ve Mısır kralının

kanunu da bunu emrediyor. Yusuf'un kardeşleri kendi kanunlarına ve İbrahim'in dinine göre

böyle konuştular; ancak bu hüküm ne yasada ne de Mısır kralının dininde mevcuttu.

Kuran'da önce Yusuf'un diğer kardeşlerinin çuvallarının arandığını, daha sonra Benyamin'in

çuvalında kasenin bulunduğunu görüyoruz. Yusuf'un kardeşleri utandılar ve Benyamin'e

dediler: Sen bize, Yusuf'a ve sana ne kadar utanç verici bir şey yaşattınız! Benjamin cevap

verdi: Senin bize yaşattığın felaketlerden ben ve kardeşim kendimizi koruyamayız; kardeşimi

aldın, onu kaybettin ve onu kurdun yediğini söyledin; şimdi beni buraya getirdin ve beni

hırsızlığa teslim ediyorsun. Sonra Yakup'un oğulları dediler: Bu kâseyi çuvallarımıza kim

koydu? Benjamin cevap verdi: Ne biliyorum? Kaseyi benim çuvalıma koyan kişi, parayı da

seninkine koyan kişi. Bundan sonra Yusuf Benyamin'i yanında tuttu. Yakub'un diğer oğulları,

Yusuf'u memnun etmek ve Benyamin konusunda yanılmadığını ona göstermek için,

Kur'an'da gördüğümüz gibi ona şöyle dediler: Eğer bu genç hırsızlık yaptıysa, onun Yusuf

adında bir öz kardeşi vardı, aynı suçtan suçluydu; sen gerçek bir prenssin. Şimdi Kur'an'daki

bu ayet daha önce bildirdiğimiz bir olaya, kemerin hikayesine işaret ediyor. Kuran'daki bazı

yorumlara göre, Yakup Suriye'den ayrıldığı sırada, putperest olan karısının babası Laban'ın

çok sevdiği altın bir putu vardı. Yakup'un eşleri olan iki kızı Lia ve Rachel hiçbir zaman

putlara tapmamıştı. Yakup, eşleri ve çocuklarıyla birlikte Suriye'den ayrıldığında, Yusuf beş

yaşındaydı ve adı Rahel olan annesi ona şöyle dedi: Bu altın putu al ve onu bana getir, onu

yok edeyim ve onu başkaları ve seyahat masrafları kullanayım; Babam bu putun Tanrı

olmadığını anlayacak ve belki de bundan sonra putlara tapmayacaktır. Yusuf, babasının

haberi olmadan bu putu çıkarıp annesine götürdü; fakat kardeşlerine haber verildi ve bu

nedenle bu durumda biraz önce bildirdiğimize işaret ederek, "Eğer o çaldıysa, kardeşi ve

kardeşi de ondan önce çalmıştır" demişlerdir. Kur'an'da şöyle okuyoruz: Ve Yusuf bu şeyleri

yüreğinde sakladı ve onlara açıklamadı. Kendi kendine dedi ki: Sen bizden daha kötü

durumdasın. “Allah, bahsettiğiniz şeyleri çok iyi biliyor.”

“Babam bu putun Tanrı olmadığını anlayacak ve belki de bundan sonra putlara tapmayacaktır.”

Babası Yakup Peygamber.

Kur'an'da da gördüğümüz gibi Yakuboğulları, Yusuf'tan şöyle bir ricada bulunmuşlardır: Eğer

bunu tutarsan, hakkın vardır, dinimiz bunu emrediyor ve biz bu hükme karşı çıkmıyoruz; ama

yaşlı bir babamız var ve kurt bu gencin kardeşini yemiş, ikincisiyle teselli bulmuş. Hangimizin

hizmetçin olmasını istersen onu al ve Benjamin'i bırak. Yusuf, Kur'an'da gördüğümüz gibi

şöyle cevap verdi: Allah, aradığımız şeyi çuvalında bulduğumuz kişi dışında, sizden

hiçbirinizi almamdan korusun. Bunun üzerine Yakub'un oğulları secde de başarılı

olamadıklarını görünce şiddetle konuştular. İçlerinden en yaşlısı olan Reuben güçle

ödüllendirilmişti ve ne zaman sinirlense vücudundaki tüyler elbiselerinin arasından geçip

ayağa kalkıyordu; başını onu saran saç şekli değişti ; ve öfke onu ağlattığında, bu çığlığı

duyan herkes, yarattığı korkudan ölürdü. Artık Reuben'in bu öfkesi, Yakup'un ailesinden biri

ona el uzatana kadar dinmedi. Ruben Yusuf'un yanına gidip ona şöyle dedi: Ey Mısır'ın

büyük olanı, öfkeliyim; eğer bağırırsam beni duyan herkes korkudan ölecek. Ya kardeşimi

bana geri verirsin, ya da ben feryat ederim ki, sen de Mısır'da yaşayanların hepsiyle birlikte

yok olursun. Yusuf, Reuben'in doğruyu söylediğini bildiğinden ve vücudundaki tüm tüylerin

diken diken olduğunu görünce, Yakup'un ailesinden biri elini Reuben'in vücudunun üzerine

koyduğunda öfkesinin yatışacağını bildiğinden oğlu Efrayim'e emirler verdi. Şöyle dedi:

Yavaş git ki Ruben seni görmesin ve elini onun omzuna koy ki, yanına gittiğinde öfkesi

yatışsın. Ephraim babasının söylediğini yaptı ve Reuben'in öfkesi yatıştı. Yusuf, Reuben'in

tüylerinin artık diken diken olmadığını görünce öfkesinin geçtiğini ve sesinin çıkamayacağını

anladı; ona şöyle dedi: Bu gencin gitmesine izin vermeyeceğim, elinizden geleni yapın.

Ruben bağırmak için çaba harcadı; sesi çıkmadı. Ve hayrete düştü ve Yusuf'a şöyle dedi:

Sanırım bu evde Yakup ailesinden ve İbrahim'in çocuklarından biri var, o da bana elini uzattı

ve üzerime gazap geldi. Bundan sonra Reuben dışarı çıkıp olanları kardeşlerine anlattı. O

zaman Benyamin'le ilgili hiç ümitleri kalmamıştı ve oturup düşünüp karar verdiler: Ne

yapacağız ve babamıza nasıl döneceğiz? Kur'an'da şu sözleri okuruz: "Onların en büyüğü,

Yakub'un oğullarından en büyüğü Reuben'di; fakat birkaç kişi, anlatacağımız konuşmayı

Ruben'in bilgisine göre daha az eski ama daha büyük olan Yahuda'ya bağlar." , kardeşlerine,

babanın sana ne gibi bir taahhütte bulunduğunu söyledi; sana dedi ki: Bu genci bana getirin,

yoksa hepiniz öldürüleceksiniz, Kur'an'da da gördüğümüz gibi: Daha önce ne yaptığınızı

biliyorsunuz. Bana gelince, babam bana emir vermedikçe, Allah aksini kararlaştırmadıkça ve

ölüm beni bulmadıkça, babamıza dön ve ona şöyle de: Ey babamız, oğlun Benyamin öldü.

Biz sadece bildiğimize şahitlik ederiz. Kralın su kasesini çuvalından çıkarıldığını gördük ve

Benjamin'in ahlaksızlığını bilmiyorduk, eğer bize güvenmiyorsanız, soralım. Mısırlılarla,

birlikte geldiğimiz kervan halkına da sorun ki, size ve size, kralın kâsesinin Benyamin'in

çuvalında bulunduğunu bildirsinler. o zaman doğruyu söylediğimizi anlayacaktır. Bunun

üzerine Yusuf'un kardeşleri Yakup'un yanına dönüp durumu ona anlattılar. Yakub olup biteni

onlara anlattı ve şöyle dedi: Ne zaman Mısır'a gidip yanıma dönseniz, mutlaka biriniz eksik

oluyor; oraya ilk geldiğinizde Şimeon geri dönmedi. Oğulları ona cevap verdi: Rehin tutuldu.

Yakup devam etti: Ve bu sefer Benyamin'in hırsızlık yaptığını ve Yahuda'nın onunla birlikte

Mısır'da kaldığını söylüyorsunuz; Bu, aranızda kararlaştırdığınız bir meseledir; belki Allah,

bütün çocuklarımı, Yusuf'u, Benyamin'i, Yahuda'yı ve Şimeon'u bana geri verir. Bunun

üzerine Yakub yüzünü onlardan çevirdi ve şöyle dedi: Ey Yusuf yüzünden duyduğum üzüntü!

Artık Yakup'un üzüntüsü ve döktüğü gözyaşları gözlerinin beyazlamasına neden olmuştu.

Oğulları ona dediler ki: Başın bembeyaz olup zayıflayıp ölünceye kadar hep Yusuf'u

düşünecek misin? Yakup onlara şöyle cevap verdi: Üzüntümü size değil, Tanrı'ya

bildiriyorum; Ve ben Allah'tan sizin bilmediğinizi biliyorum. Aslında Yakup, Yusuf'un on bir

yıldızın kendisine hayran olduğunu gördüğü rüyanın şüphesiz zamanla gerçekleşeceğini

biliyordu. Başka bir rivayette Yakub'un rüyasında ölüm meleğini gördüğünü ve ona şöyle

sorduğunu okuruz: Yusuf'un ruhunu aldın mı? Ölüm meleği cevap verdi: Hayır. Yakup o

zaman Yusuf'un hayatta olduğunu biliyordu. Bundan sonra Yakub oğullarına şöyle dedi: Ey

oğullarım, Mısır'a gidin, Yusuf ve Benyamin'in haberini alın ve Allah'ın rahmetinden ümit

kesmeyin. Daha sonra kardeşlerinin haberini almak için Mısır'a doğru yola çıktılar. Ancak

yola çıktıklarında yiyecek hiçbir şeylerinin kalmadığı belirtildi. Açlardı ve yanlarında tahıl

satın alabilecekleri hiçbir şey kalmamıştı. Kötü dirhemleri, biraz yünü, kuru lorları (Bıldırcın ve

lorun bir diger karşılığı curd'dür kürt) , tereyağını ve koyun sahibi insanlar gibi daha birçok şeyi bir

araya topladılar. Memfis'e vardıklarında Yusuf'un huzuruna çıktıklarında açlık onlara o kadar

acı verdi ki kardeşlerini ilgilendiren şeyleri unuttular ve Yusuf'a şöyle dediler: Ey prens, kıtlık

bizi vurdu ve bizi ve çocuklarımızı etkiliyor. Bir meblağ getirdik ama karşınıza kendimizi

tanıtmamız pek önemli değil. Bize tahıl verin, bize sadaka verin, çünkü bu bir satış

olmayacak, bize vereceğiniz bir hediye olacak ve Allah bu ameli karşılıksız bırakmayacaktır.

Yusuf o zaman açlığın babasına eziyet ettiğini anladı; artık kendini tutamadı ve kardeşlerine

kendini tanıtmanın gerekli olduğunu düşündü. Onlara şöyle dedi: Yusuf'a ve kardeşine ne

yaptığınızı biliyor musunuz? Yusuf'u kuyuya attın; Benyamin'i de kardeşinden ayırdın.

Allah'ın Yusuf'u bulunduğu yere yerleştirdiğini, ona güç ve büyüklük verdiğini bilmiyordunuz.

Şöyle ekledi: Ben Yusuf'um, bu da kardeşim Benyamin'dir. Kim Allah'tan korkar ve

sabrederse Allah onu mükâfatsız bırakmaz. Yakub'un oğulları Yusuf'tan korktular ve dediler:

Artık Yusuf güçlendi; eğer bizi öldürmek istiyorsa, ona kim engel olacak? Sonra ondan

bağışlanma dilediler ve şöyle dediler: Allah, seni bize üstün kılmak için seni seçti ve biz sana

kötülük ettik. Yusuf kardeşlerinin kendisinden korktuğunu anladı; onlara güvence verdi ve

şöyle dedi: Korkmayın, çünkü bugün size yaptıklarınızı hatırlatmayacağım: Tanrı sizi affetsin.

Bundan sonra Yusuf kardeşlerine Yakub'u sordu. Ona şöyle cevap verdiler: Ona

döndüğümüzde ve kardeşin Benyamin'i getirmeyince, acı onu kör etti. Sonra Yusuf dedi:

Gömleğimi babama götür ve yüzüne sür ki kokumu koklasın ve görsün. O halde sahip

olduğunuz her şeyi, karılarınızı ve çocuklarınızı alın ve bu ülkeye gelin. Kervan, Yakup'un

oğulları, Yusuf'un gömleğinin yanı sıra onlara verdiği büyük miktarda buğdayı da taşıyarak

Memfis'ten ayrıldığında, Tanrı, rüzgara Yusuf'un gömleğinin kokusunu Memfis kapısından

Kenan ülkesine, Yakup'a taşımasını emretti. Artık mesafe yetmiş fersahtı. Yakup, Yusuf'un

kokusunu tanıdı ve şöyle dedi: Ey eşler, oğullar ve çocuklar, ben Yusuf'un kokusunu

alıyorum; ama diyeceksiniz ki: Bu adam sayıklamış ve aklını kaybetmiş. Ona cevap verdiler:

Sen hâlâ inancındasın; Yusuf'un anısı sizi rahat bırakmıyor ve Yusuf'un ölümünün üzerinden

kırk yıl geçti. Kervan Yakup'un evine yaklaşınca Yahuda Yusuf'un gömleğini alıp önden gitti;

dedi ki: Yusuf'un kanla dolu gömleği babamıza getirildiği gün ona ben dedim: Yusuf'u kurt

yedi. Artık bu müjdeyi getiren de benim. Yahuda, Yusuf'un gömleğini Yakup'un yüzüne attı ve

Yakup görmeye başladı. Bu da yine Allah'ın bu patriğin kardeşlerine gösterdiği Yusuf

mucizelerinden biridir. Sonra Yakup oğullarına şöyle dedi: Ben size, Tanrı hakkında sizin

bilmediğiniz şeyleri bildiğimi söylememiş miydim? Yakub'un oğulları babalarından utandılar

ve şöyle dediler: Ey babamız, bizim için Allah'tan bağışlanma dile, çünkü biz günahkârız.

Yakup cevap verdi: Evet, dualarım ve yakarışlarım için Allah'a yönelme zamanı geldiğinde,

ben de senin için bağışlanma dileyeceğim. Yakup gece boyunca şükür namazı kıldı ve şafak

vakti dualarını ve nafile dualarını Tanrı'ya yöneltti. Sanki oğullarına şöyle demiş gibiydi:

Seher vakti Allah'tan sizin için bağışlanma dileyeceğim. Başka bir rivayette Yakup'un

oğullarına şöyle cevap verdiğini okuyoruz: Cuma gecesi sizin için dua edeceğim. Bu konuda

bilgeler şöyle der: Geçicilik yaşlıların özelliğidir, acele ise gençlerin özelliğidir. Nitekim

Yakub'un oğulları Yusuf'tan bağışlanma dilemişler, o da onlara hemen şu cevabı vermişti:

"Bugün size hiçbir sitem gelmesin. Allah sizi affeder, çünkü O, merhamet edenlerin en

merhametlisidir." Ama onlar Yakup'a, "Biz günahkarız, bizim için Tanrı'dan bağışlanma dile"

dediklerinde Yakup, "Evet, zamanı geldiğinde" dedi. Yakup çocukları, çocuklarının çocukları,

oğullarının eşleri ve tüm ev halkıyla birlikte Mısır'a gitti. Bu ülkeye girdiklerinde sayıları

yetmiş kişiydi. Yusuf'un yanına vardıklarında, Kuran'da anlatıldığı gibi o, babasını ve

annesini kendisiyle birlikte bir tahta oturttu. Şimdi Yusuf'un annesi ölmüştü ama annesinin kız

kardeşi hayattaydı ve Tanrı ona anne adını verdi, çünkü teyze üvey annedir ve ona anne

demek uygundur. Yusuf'un anne babası ve on bir erkek kardeşi, rüyasında gördüğü gibi,

önünde yeri öptüler. Yusuf babasına şöyle dedi: Ey babacığım, bu daha önce gördüğüm

rüyanın açıklamasıdır. Bu eserin bir parçası olmayan bir hadiste, Yusuf babasını

bulduğunda, babasının ona şöyle dediğini okuyoruz: Ey oğlum, kardeşlerinin benden

uzaklaştıklarında sana karşı ne yaptıklarını bana söyle. Yusuf cevap verdi: Ey babacığım,

bana kardeşlerimin ne yaptığını değil, Allah'ın benim için ne yaptığını sor. Şimdi Yusuf, onu

bir kez daha üzmekten ve onlara karşı onu üzmekten korktuğu için, kardeşlerinin

davranışlarını Yakup'a bildirmek istemedi. Yusuf kardeşlerine şöyle dedi: "Bugün size hiçbir

sitem gelmesin. Allah sizi bağışlasın, çünkü o, merhamet edenlerin en merhametlisidir."

Bunun üzerine Yusuf, Kur'an'da gördüğümüz gibi babasına şöyle dedi: Bu, daha önce

gördüğüm rüyanın açıklamasıdır; Allah bunu gerçek kıldı. Bana iyilik yaptı, beni zindandan

kurtardı, seni Mısır'a getirmek için çölden çıkardı ve Eblis'in kardeşlerimin kalplerini bana

düşman etmesinden sonra bizi seninle birleştirdi. . Benim Tanrım iyidir ve iyiliğiyle istediği

her şeyi yapar. Öğrenimlidir, hüküm onundur. Artık Yusuf, yaptığı amellerle salih kabul

edilince, babasını bulunca, acılarından kurtulunca, öteki dünyaya duyduğu arzuyla kıvranıyor

ve her an ölümü arzuluyordu; Kur'an'da gördüğümüz gibi diyor ki: Ya Rabbi, sen bana bu

dünyada kuvvet, hikmet ve rüya tabiri ilmini verdin, sen göklerin ve yerin yaratıcısısın, sen bu

dünyada ve bir sonrakinde benim Rabbimsin. Benim için dünya nimetlerini hayırlı kıldığın

gibi, öbür dünya nimetlerini de benim için hayırlı kıl. Bana ölmeyi ve hayatı hak dinin

bağrında bırakmayı nasip et. Atalarımla mutlu bir şekilde yeniden bir araya gelmemi nasip et;

beni İbrahim ve İshak'ın yanına koy.

(Bu gelenek sadece Türklerde mevcuttur, ölen kişi Atalarına kavuşur. Ata kültü)

Peygamberin hadislerinde, Yusuf'un rüyasında kendisine tapan on bir yıldızı gördüğü andan

bu rüyanın gerçekleştiği zamana kadar kırk yıl geçtiğini okuyoruz. Yakup, Mısır'a girdiğinden

beri on yedi yıl daha yaşadı; burada Tanrı, görme yetisini geri kazandırdı ve onu oğluyla

yeniden bir araya getirdi. Bundan sonra öldü. Yakup'un yaşamı yüz kırk yedi yıl sürdü.

Öldüğünde Yusuf'a şu tavsiyede bulundu: Beni atalarım İbrahim ve İshak'ın yanına gömün.

Yusuf, Yakup'un cesedini bir tabuta koydu ve o ve kardeşleri onu Ganaan ülkesine taşıdılar

ve orada gömdüler. Yusuf kardeşleriyle birlikte Mısır'a döndü ve Yakup'tan sonra yirmi üç yıl

daha yaşadı. Tanrı ona peygamberlik armağanını verdi ve o, sözüne inanan Mısır kralını

Tanrı'ya çağırdı. Yusuf'un Efrayim ve Manaşşe adında iki oğlu vardı. Yusuf'un kardeşleri

Mısır'da kadınlarla evlendiler ve onların çocukları ve çocuklarının çocukları doğdu ve

Mısır'da ırkları çoğaldı; böylece İsrailoğulları bu ülkeye girdiklerinde ve Musa ile birlikte

çıktıklarında sayıları yetmiş kişiydi. Ülkede kalanları saymazsak bir milyon yedi yüz bin adam

vardı. Şimdi Mısır kralı öldü ve tahta onun akrabası olan başka bir kral oturdu. O da Amalekli

ırkındandı ve adı Moç'ab oğlu, Ma'uya oğlu, Nemir oğlu, Salwâs oğlu, Sem oğlu Lud oğlu

Amalec oğlu Amru oğlu Kabus'tu. Nuh'un oğlu. O sadakatsizdi ve Tanrı, kendisini Tanrı'ya

çağıran Yusuf'u ona gönderdi; ama o inanmadı ve sadakatsizliği içinde öldü. Yusuf babasının

vefatından sonra yirmi üç yıl yaşadı ve sonra öldü. Yılları yüz yirmiye ulaştı. Halen on bir

erkek kardeşi olan Yusuf, vasisi olarak Yahuda'yı seçti ve ona şöyle dedi: Beni Mısır'a

gömün. İsrailoğullarını Mısır'dan çıkaracak olan, adı Amram oğlu Musa olan Yakup'un

soyundan biri gelecek. Sen, sana yaptığım tavsiyeyi Musa'ya gelen bir şekilde nesilden

nesile aktar, böylece İsrail oğulları Mısır'dan çıktıklarında beni bir tabuta alıp yanına

koyacaklar, atalarım İbrahim'den, İshak'tan ve Yakup'tan. Yahuda, Yusuf'un cesedini Mısır'da

Nil'in ortasına attığı mermer bir tabuta yerleştirmiş ve ölünce Amram oğlu Musa'ya kadar

kuşaktan kuşağa aktarılan Yusuf'un tavsiyesini çocuklarına aktarmıştır. Musa, İsrailoğullarına

önderlik ederek Mısır'dan çıktığında, Yusuf'un tabutunu aldı, onu yanında taşıdı ve onu

Suriye'de İshak, Yakup ve İbrahim'in yanına gömdü. Tanrı her zaman Yakup'un

çocuklarından razı oldu ve onları İshak, Yusuf, Yakup ve İbrahim'le birlikte cennete

yerleştirdi. Allah, bu dünya için bunların hepsini Kuran'da bir arada isimlendirmiştir; şöyle

dedi: 'İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve kabileler.' Allah, kalbinin onlara karşı kötü

davranmaması için onları görevlendirdi; çünkü onlar, Allah'ın cennetini kazandılar.

Frédégaire. Auteur du texte. Frédégaire, Chronique.. 0690-0710. Source gallica.bnf.fr / Fransa Milli Kütübanesi. İslam ve

Hristiyanlık öncesi kaynaklarda Yakub'un soyundan gelecek yazar ve isim vermez. Belgede Fırat ve Dicle nehirlerine Nil

diyorlar,yazar ve isim vermez. Belgede Fırat ve Dicle nehirlerine Nil diyorlar.



________________________________________________________________________

BÖLÜM LXVI.

EYUB’’UN İŞ HİKAYESİ.

Job (Eyub) İncilde : 7.000 koyun, 3.000 çift hörgüçlü deve, 500 çift öküz, 500 eşek sahibi zengin bir adamdı. Yedi oğlu ve üç

kızının babası olacaktı. Ve birçok hizmetçinin efendisi. İncil metninde "bu adamın Doğu'dakilerin hepsinden daha büyük olduğu"

söyleniyor.

Eyüp, Esav'ın torunuydu. Esav'ın oğlu Zara'nın oğlu Amos'un oğluydu ve karısı, Yusuf'un

oğlu Efraim'in kızı Rahma'ydı. Efrayim kendisinden sonra ikisi de peygamber olan iki oğul

bıraktı; ama Esav'ın çocuklarının çokluğuna rağmen, Esav'ın çocukları arasında Eyüp'ten

başka peygamber yoktu. Sho'aib gibi diğer tüm peygamberler, Yakup olan İsrail'in çocukları

arasındaydı. Eyüp, Tanrı'nın hizmetkarı ve peygamberiydi. Allah onu hiçbir peygambere acı

çektirmediği musibetlerle imtihan etmiştir. Ancak Eyüp başka hiçbir peygamberin

göstermediği bir sabır gösterdi. Allah Kuran'da Eyüp hakkında şöyle buyurmaktadır:

"Andolsun biz onu sabırlı, güzel kul olarak bulduk." (Sur. XXXVIII, ayetler 43-44.) Artık

Allah'ın iyi bir kul olarak bildirdiği kişi gerçekten odur. Eyüp'ün ikametgahı Suriye'de, bugün

hala varlığını sürdüren Başan adlı bir ülkedeydi. Suriye'nin iki büyük şehri olan Şam ve

Bamla arasında yer alan bir kantondur. Bu kantonda çok sayıda ve gelişen kasaba

bulunmaktadır. Tanrı Eyüp'ü Başan topraklarında yaşayanlara peygamber olarak gönderdi.

Eyüp onları yedi yıl boyunca Tanrı'ya çağırdı ve içlerinden üçü onun misyonuna inandı. Tanrı

Eyüp'e bu bölgede büyük mülkler verdi; öyle ki Başan ülkesi ve içerdiği kentler ona aitti.

Eyüp'ün bu kasabalarda çift sürmek için beş yüz çift öküzü vardı. Her öküz çiftine, çiftçilik

aletlerini taşıyan bir eşek bağlanıyordu ve onu iki veya üç eşek takip ediyordu. Bütün çiftçiler

ve köylerde yaşayanlar Eyüp'e aitti ve onun hâlâ bin sürüsü vardı. Başka bir rivayette her

sürüyü oluşturan koyun sayısının ne kadar olduğunu görüyoruz. Bazıları bu sayının sürü

başına bin koyun olduğunu ve Eyüp'ün çalıştırdığı tüm çobanların ve hizmetçilerin kendisine

ait olduğunu bildiriyor. Eyüp'ün on çocuğu vardı; yedi oğlu ve üç kızı vardı; hepsi büyümüş

ve on yaşını geçmişti. Eyüp onları İbrahim'in kitabını öğrenmeleri için bir öğretmenin emrine

vermişti. Şimdi Eyüp, kendisine yağdırdığı iyi şeyler için teşekkür etmek amacıyla, Tanrı'nın

yeryüzündeki hiçbir hizmetkarının kendisine yapmadığı bir tapınmayı sundu. Tanrı Eyüp'ün

mal varlığını her gün artırdı; melekler topluluğunda bu peygamberi övdü ve gökteki ve

yerdeki melekler Eyüp'ü kutsadı. İblis, Adem hakkında yaptığı gibi, Eyüp'ün durumunu da

kıskandı ve Allah'a şöyle dedi: Eyüp peygamber, sırf sen ona iyilikler yağdırdığın için sana

bu kadar çok tapıyor. Peki hangi kulun bu kadar nimete karşılık sana şükretmez? Ama onun

zenginlikleri üzerinde bana yetki ver ki, onları yok edeyim, o zaman onun sadakatsiz

olacağını göreceksin. Allah, Eblis'e söylediği şu sözlerin doğruluğunu göstermek istiyordu:

"Elbette kullarıma gelince, senin onlara gücün yetmez." (Kor. sur. XVII, ayet 67.) O da ona

şöyle dedi: Ey lanetli, git ve Eyüp'ün zenginliğiyle ne yapmak istiyorsan, onlarla ne

yapabilirsen yap. Eblîs yeryüzüne gelerek şöyle haykırdı; bütün cinler onun etrafında

toplandı ve onlara şöyle dedi: Eyüp'ün mallarını yok etmem için bana yardım edin, böylece o,

Tanrı'ya sadakatsiz olur. Ama gururu onu sadakatsiz yapmıştı. Eyüp'ün mal ve dört ayaklı

olduğu her yere Eblîs, Devs'i gönderdi. Ama Eyüp'ün koyunlarının olduğu yere gitti ve

ağzından çıkan bir nefesle havaya ısı gönderdi, bu da ateş yarattı ve koyunları, dört ayaklı

hayvanları ve Eyüp'ün çobanlarını yok etti. Bundan sonra Eblis, sanki çobanmış gibi,

çobanların reisi ve koyunların idaresi onun elindeymiş gibi köle kılığında Eyüp'ün yanına

geldi ve şöyle dedi: Allah, gökten gelen ateş, koyunlarınız, dört ayaklı hayvanlarınız ve

kölelerinizin hepsi yok oldu; benden başka hiçbiri kaçamadı. Eyüp şöyle dedi: Bütün bunları

bana Tanrı verdi; eğer onları geri alırsa, tamamen kendi hakları dahilindedir. Sana gelince,

eğer senin zatında bir hayır olsaydı, sen de onlarla birlikte tükenirdin. Bunun üzerine Eblis

utanıp Eyüp'ten çekildi ve şöyle dedi: Ya Rabbi, Eyüp seni tanıyan bir kuldur ve senin ona

bütün malını geri vereceğinden emindir; bana onun çocuklarını öldürme yetkisini ver. Allah

ona cevap verdi: Ey lanetli, isteğini yerine getiriyorum. Eblîs, Eyüp'ün on çocuğunun

efendileriyle birlikte bulunduğu eve giderek yeri sarstı, ev yıkıldı ve Eyüp'ün on çocuğu ile

efendileri telef oldu. Bunun üzerine Eblis, çocuklarının efendisi şeklinde, elbisesi yırtılmış,

bedeni toprakla dolu, başı parçalanmış ve kanlar içinde Eyüp'ün yanına gitti ve ona şöyle

dedi: Ey Eyüp, Allah, yeryüzünü titretti. çocuklarınızın toplandığı evin bulunduğu yer; bina

başlarının üzerine düştü. On tanesi de öldü ve benden başka kimse kaçamadı. Bu evin

bulunduğu yer dışında hiçbir yerde deprem olmadı. Ey Eyüp, çocuklarının toprak altında,

taşlar ve binanın kirişleri altında ne halde olduklarını bir görseydin! ne iniltilerle yok oldular!

başları gövdeden nasıl ayrılmıştı ve gözleri nasıl yüzlerinden dışarı çıkmıştı! beyinleri

kafalarından nasıl da fışkırıyordu! Ey Eyüp, onların sıkıntı içinde dile getirdikleri çığlıkları,

inlemeleri, babalarına ve annelerine seslenmelerini, yardım istemelerini, ta ki bu acıların

sonunda ruhlarının bedenlerinden ayrılmasına kadar duymuş olsaydın! İblis, çocukları

uğruna Eyüp'ün gözlerinden yaşlar akana kadar böyle konuştu. Bunun üzerine Eyüp yüreğini

Tanrı'ya kaldırdı; Kendini kedere kaptırmadı, sabretti ve Eblîs'e: Ne diyorsun! Sen elbette

Eblîsin ve ancak kalbimi hüzünlendirmek ve beni Allah'tan uzaklaştırmak için çok

konuşuyorsun. Eblîs, kafası karışmış bir halde ve Eyüp'ü baştan çıkarma umudu olmadan

geri çekildi. Artık Eblîs, Eyüp'ü baştan çıkarmaktan ümidini kaybetmiş, zenginliklerinin ve

çocuklarının kaybıyla onu üzüntüye sokması mümkün olmayınca, Allah'a: Onun şahsı

üzerinde bana güç ver. Tanrı cevap verdi: Onun kalbi üzerinde, anlayışı üzerinde ve dili

üzerinde hiçbir hakimiyetin olmayacak; vücudunun geri kalanına gelince, onunla ne istersen

onu yap. Eblîs yeryüzüne inip Eyüp'ün yanına gitti; burnuna üfledi ve yakıcı bir ateş gibi tüm

vücuduna yayıldı, vücudu kırmızıya döndü ve ertesi gün uyuzla kaplandı. Eyüp'ün çizdiği her

yer ülsere dönüştü ve içlerinde delikler oluştu. Serositler akmaya başladı ve Eyüp'ün baştan

ayağa tüm vücudu kurtlarla kaplandı, böylece kafası, dili, gözleri ve yüreği dışında sağlıklı

hiçbir şey kalmamıştı. Eyüp'ün yanında olanların hepsi onu terk etti ve karısı Rahma dışında

kimse onun yanında kalmadı. Hiçbir şeyi kalmayana kadar sahip olduğu her şeyi Eyüp'e

harcadı. Bundan sonra köy köy dolaşarak sadaka istedi ve Eyüp'e getirdiği yiyeceklerin bir

kısmını ona verdiler. Eyüp, yerinden kıpırdayamadığı için yatakta kaldı; geriye sadece

kemikleri kalmıştı, vücudundaki bütün etler kaybolmuştu; ve bu talihsizliğe sabretmişti. Ama

sonunda Eyüp'ün ülseri artık onunla aynı yerde yaşayamayacak olan ülke halkını rahatsız

etti. Köyün dışında çöplerin atıldığı bir yer vardı; bu insanlar Eyüp'ü oraya taşıdılar ve onu

oraya yatırdılar ve şöyle dediler: Bırakın burada ölsün. Eyüp bu sıkıntıyla yedi yıl yaşadı. Her

geçen gün azapları arttı; ama sabrı daha da arttı; öyle ki gökteki melekler onun bu

davranışına şaşıp kaldılar. Eblîs de şaşkına dönmüştü ve Eyüp'e karşı, artık ona bakmaması

ve yalnız kalması için karısını kendisinden uzak tutmak dışında nasıl bir hile yapacağını

bilmiyordu. Eblîs, bu talihsizlik karşısında Eyüp'ün belki öfkeyle bağıracağını ve sabrının

taşacağını düşünüyordu. Bir gün Rahma Eyüp'e yiyecek taşıyordu; Eblîs, yaşlı bir adam

kılığında karşısına çıktı ve ona şöyle dedi: Ya Rahma, sen Yusuf oğlu Efrayim'in kızı değil

misin? Cevap verdi: Evet. Eblîs ekledi: Seni ne hâlde görüyorum! O cevap verdi: Kocam

Eyüp talihsizliğe düştü ve ben ona hizmet ediyorum. Eblîs şöyle dedi: Ona hizmet etmeyin;

Çünkü elini onun vücudunun üzerine koyduğunda, onun musibeti sana bağlanacaktır.

Eyüp'ün karısı cevap verdi: Başka türlü yapamam, çünkü o benim kocamdır ve benim

üzerimde büyük hakları vardır; ve mutlulukta onunla birlikte olduğum gibi, acıda da onunla

birlikte kalmalıyım. Rahma'yı baştan çıkarmaktan ümidini kesen Eblîs, Eyüp'ün yanına

giderek şöyle dedi: Yolda karşıma yaşlı bir adam çıktı ve bana şöyle şöyle dedi. Eyüp ona

cevap verdi: Ey kadın, gördüğün Eblîs'tir ve seni benden ayırmak istiyordu. Bundan sonra

sizinle konuşmak için karşınıza çıktığında ona hiçbir şey söylememeye dikkat edin. Aradan

biraz zaman geçtikten sonra Eblîs, Rahma'nın huzuruna genç bir adam suretinde çıktı ve

ona şöyle dedi: Sen hangi kadınsın, sen bu kadar güzelsin? Artık Rahma, Yusuf'un

torunuydu ve onun güzelliğini paylaşmıştı. Eblîs'e şöyle cevap verdi: Benim uzun zamandır

bahtsız ve bahtsız bir kocam var. Eblîs ona şöyle dedi: Ey kadın, ne kadar güzel olursan ol,

bedbaht bir adam için ne yapabilirsin? Git, kocana söyle senden boşanmasını, ben de

seninle evlenebileyim. Ben öyle bir kasabalıyım ki, büyük bir servetim var, hepsini sana

vereceğim ve sana iyi davranacağım. Bu kadın ona şöyle cevap verdi: Benim için Allah'tan

ve onun peygamberinden üstün bir şey görmüyorum. Bunun üzerine Eblis, Rahma'yı baştan

çıkarma umudunu yitirerek geri çekildi. Eyüp'ün yanına giderek olup biteni ona anlattı. Eyüp

şöyle dedi: Seninle bu şekilde konuşanın İblis olduğu ve onunla hiçbir şekilde konuşmaman

gerektiği konusunda seni uyarmadım mı? Eğer onunla bir daha konuşursan sana vururum.

Bir süre sonra İblis, Rahma'nın huzuruna melek şeklinde çıktı ve ona şöyle dedi: Sen bir

peygamberin kızısın, ben de Allah'ın bir meleğiyim; Sana öğüt vermek için dördüncü gökten

geliyorum. Rahma diyor ki: Bana ne tavsiye verirsin? İblis cevap verdi: Kocanız, kendisine

hatırı sayılır bir servet vermiş olan Allah'ın bir peygamberiydi; ama Eyüp teşekkür etmedi.

Tanrı bu davranıştan rahatsız oldu; ona lanet etti, malını ve çocuklarını aldı, ona eziyet etti

ve adını peygamberler arasında sildi; ve biz melekler, ona lanet ediyoruz. Eyüp'ün

sıkıntısının her geçen an arttığını görmüyor musun? Ahirette sonsuz azap görecektir; Ben de

ona hizmet etmemeniz ve onu bırakmamanız için size öğüt vermeye geldim, böylece Tanrı

sizi onunla birlikte cehenneme göndermez. Rahma bu sözleri duyunca çok üzüldü ve

ağlayarak şunları söyledi: Bu kadar sıkıntıdan sonra Eyüp'ün adı peygamberlerin arasından

silinecek; ve bunca zorluğun ardından cehenneme gitmek zorunda kalacak! Daha sonra

Eyüp'ün yanına gitti ve ona olanları anlattı. Eyüp, onun bu şekilde konuştuğunu duyunca

üzüldü ve ona şöyle dedi: Seninle böyle konuşan ve sana sıkıntı verenin İblis olduğu ve

bunu yapmaması gerektiği konusunda seni bir iki kez uyarmadım mı onunla sohbet mi ettin?

Eyüp'ün kendisi de karısının ona söylediklerinden dolayı üzüldü ve ona yemin ederek şöyle

dedi: Eğer iyileşirsem sana yüz kırbaç vereceğim. Aradan bir süre geçtikten sonra Eyüp'ün

karısı hâlâ kocasına hizmet ediyordu; köyün Eyüp'ün sözüne inanan ve adları birincisi

Keldad, ikincisi Elifaz ve üçüncüsü Sofar olan üç sakini, üçü de Eyüp'ü görmeye gittiler ve

onu buldular. O'nu sıkıntı ve sıkıntı içinde görünce birbirlerine şöyle dediler: Belki de Allah bu

adama lanet etmiş ve onu peygamberlerin sayısından çıkarmıştır; Öyle olmasaydı nasıl olur

da Allah onu bu sıkıntıdan kurtarmazdı? Ve Eyüp'ten ayrıldılar. Eyüp, yüreğini acıtan ve

kendisine acı veren bu sözleri duydu. Artık Tanrı bu sözlerin doğru mu yoksa yanlış mı

olduğunu biliyordu; fakat bu adamların, Allah'ın kendisine yabancılaştığına dair sözleri

Eyüp'ün kulağına çalınca kalbi üzüldü ve şöyle diyerek Allah'a seslendi: "Muhakkak ki bana

kötülük geldi; fakat sen merhamet edenlerin en merhametlisisin." (Sure XXI, 83. ayet) Bu

sözlerin anlamı şudur: Bu adamların konuşmaları bana acı veriyordu; Allah'ım sen

merhametlisin. Şimdi Eyüp bu sözleri talihsizliğinden değil, yalnızca Tanrı'nın kendisinden

uzakta olmasından duyduğu korkudan dolayı söyledi. Aslında Eyüp yedi yıl sıkıntı içinde

kaldı ve hiçbir zaman şikâyette bulunmadı. Eyüp'ün davranışının inceliğine bakın, çünkü o

Tanrı'ya şöyle demedi: Ya Rab, bu sıkıntıyı benden al ve beni iyileştir. Kuran'ın bir başka

ayetinde Eyüp şöyle buyuruyor: "Şüphesiz şeytan bana musibet ve keder getirdi." (Sure

XXXVIII, 40. ayet) Yani: Ya Rabbi, Eblîs'in bana verdiği üzüntü ve azap benim için zor. Eyüp

ne üzüntülerinden ve ıstıraplarından ne de servetinin ve çocuklarının kaybından şikayet etti

çünkü bu talihsizlikler diğer dünya için hiçbir tehlike oluşturmuyordu; fakat o, kendisini

nimetlendirdiği Allah'a durumunu bildirdi ve şöyle dedi: "Fakat sen merhamet edenlerin en

merhametlisisin." Ve dilini susturdu ve başka bir şey söylemedi. Bundan sonra Allah şöyle

buyurdu: "Biz de onu işittik ve üzerindeki kötülüğü giderdik." (Sure XXI, 84. ayet) Yani: Ey

Eyüp, sana yardım etme zamanı geldi, şefkat zamanı da geldi. Bundan sonra Allah Kuran'da

da gördüğümüz gibi (sur. XXXVIII, ayet 41) şunu eklemiştir: "Ayağınızla yere vurun." Eyüp

ayağıyla yere vurdu ve üzerinde durduğu çöpten var olanlardan daha saf ve daha hoş su

çıktı. Bu sular fışkırmaya başladı ve pınar oldu. Sonra Tanrı Eyüp'e şöyle dedi: Kendini bu

suyla yıka. Eyüp'ün karısı Rahma bu suyu kocasının başına ve vücuduna döktü, o da kendini

yıkadı. Vücudunu kaplayan tüm pislikler döküldü ve aynı zamanda ülserleri de iyileşti ve

vücudu tepeden tırnağa daha önce hiç olmadığı kadar sağlıklı ve güzel hale geldi. Sonra

Tanrı Eyüp'e şöyle dedi: Bu suyu iç. Daha sonra Eyüp'ün vücudunun içinde ve dışında

bulunan tüm kurtlar ve kötülüğün izleri yok oldu ve Eyüp tamamen sağlıklı hale geldi. Şimdi

bahsettiğimiz kasaba Başan ülkesinin ortasındadır ve ona Karya-Eyyûb denir. Bu köyün

kapısının yanında hala pınarı görebiliyoruz ve ona 'Ayn-Ayyub' diyoruz. Orada kasabayı ve

pınarı gördüm. İçten veya dıştan bir hastalığa yakalanan, bu yere giden, pınarın suyuyla

yıkanıp içecek olarak içen kimse, hastalığından şifa bulur. Bu eserin yazarı şöyle diyor: Bu

pınarı gördüm, hatta suyundan içtim, hastalara yaptığı muhteşem şifalara da şahit oldum.

Tanrı Eyüp'e şöyle dedi: "Eline bir demet değnek al, onlarla karına vur ve yeminini bozma."

(Sur. XXXVIII, ayet 43.) Aslında Eyüp, karısına yüz kırbaç vuracağına yemin etmişti. Tanrı,

Eyüp'ün yemininde sahtecilik yapmasını istemedi ve Eyüp'ün karısının, kocasına bu kadar

hizmet ettikten ve bu kadar iyi davrandıktan sonra acı çekmesini istemedi. Eyüp'e şöyle dedi:

Bir yükseklik al. Kuran metninde geçen Arapça dhighth kelimesi, darbeleri acı vermeyen bir

demet veya bir avuç ışık çubuğu anlamına gelir. Tanrı Eyüp'e ne yapması gerektiğini söyledi

ve Eyüp yüz daldan oluşan bir avuç ışık çubuğu alıp bunları birbirine bağladı ve onlarla

Rahma'ya bir kez vurdu; ama hafif olan bu çubuklar ona acı vermiyordu. Böylece Eyüp,

yeminini bozmadan kendini yemininden kurtardı. Hukukçular yukarıda aktardığımız ayeti delil

olarak kullanıyorlar. Zor bir konuda yemin eden kimse, içtihat kurallarına göre hileye

başvurarak yeminini bozmadan yemininden kurtulur. Mesela bir adam yemin etmiş ve "Ben

bu eve girmeyeceğim" demiş ve girmesi kesinlikle gerekliymiş gibi, başvurulacak bahane bu

adamın o zaman girecek olan birine elini ayağını bağlaması olacaktır. Yemin edenin kendi

isteğiyle oraya girmemesi ve yeminin bozulmaması için onu eve taşıyın. Ebû Hanife de aynı

esasa göre şöyle demiştir: Bir kimse namaz kılacaksa ve yemin etmişse, bu nemâzda Kur'an

okumayacağım (fakat namaz, Kur'an okumakla tamamlanmaz). Kur'an olmadan eksik olur,

bu adamın şu hileye başvurması lâzımdır: İmamdan sonra ve cemaatle namaz kılacak ki,

imamın okuması, o olmadan namazının sahih olmasına yetsin. yemin tahrif edilmeden bizzat

okumakla yükümlü kılındı. İmam Şafii bir eserinde şöyle buyurmuştur: Bir adam: Babamla

konuşmayacağım diye yemin ederse (ve babasıyla konuşmamak kötü ve günahtır), bu

durumda kullanılacak hile şudur: Baba, babamla konuşmayacağım, önce oğluyla konuşun, o

da ona cevap vermelidir. Birisiyle konuşma eylemi Arapçada neda kelimesiyle ifade edilir ve

bu eylem babaya düşer. Böylece oğul babasıyla konuşmaktan vazgeçmez ve yemin

bozulmaz. Hukuk danışmanlarının her konuda bu türden çok sayıda sorunları vardır. Şimdi

Tanrı, karısı Rahma'ya vurulmaması ve Eyüp'ün yeminini bozmaması için Eyüp'e hile

yapmasını emretti. Allah şöyle buyurdu: "Ona ailesini geri verdik ve onları rahmetimizle ve

akıl sahibi olanlara bir uyarı olarak ikiye katladık." (Sure XXXVIII, 42. ayet) Allah Kuran'ın bir

başka ayetinde şöyle buyurmaktadır: "Ve sanki Allah'ın kullarını uyarıyormuş gibi." (Sure

XXI, ayet 84.). Eyüp'ün sahip olduğu ve kaybettiği tüm mallar, sığırlar ve çocuklar ona iki kat

iade edildi ve Tanrı şöyle dedi: Eyüp'e merhamet ettim ve onu hizmetkarlarım ve anlayışlı

insanlar için bir anma anıtı olarak diktim. Bilsinler ki, kim bana iyi davranırsa, onun

fedakarlıklarını boşa çıkarmayacağım. Eyüp, Tanrı'nın bu nimetlerini aldıktan sonra yirmi yıl

daha yaşadı ve doksan üç yaşına gelene kadar. Eyüp'ün bedenini kemiren kurtlar, bu

peygamberin duası üzerine, bugün gördüğümüze benzer şekilde ipekböceklerine ve bal

sineklerine dönüştü. Sonunda Eyüp öldü. Pek çok çocuk bıraktı ve nesilleri çoğaldı. Son

arzusunun yerine getirilmesini, babasının vefatından sonra Allah'ın peygamberlik sıfatını

bahşettiği Hâmil adlı oğullarından birine emanet etti. Eyüp'ün de Bişr adında bir oğlu vardı.

Allah, Dsu'lKefl denilen Bişr'e peygamberlik makamını bahşetti. Allah Kuran'da ondan şöyle

bahsetmiştir: "İsmail, Edris ve Dsu'l-Kef, hepsi sabrettiler." (Sur. XXI, ayet 85.) Eyüp oğlu Bişr

öldüğünde yetmiş beş yaşındaydı. Abdân isimli oğlunu vasi tayin etti. Eyüp'ün bu oğlundan

sonra Esav'ın torunları arasında artık peygamber kalmamıştı. Muhammed-ben-Carîr bu

çalışmada Eyüp'ün öyküsünün tamamını vermemiştir. Kadim geleneklere, Kur'an tefsirlerine

ve gerçek hikayelere göre tamamladık.


________________________________________________________________________

BÖLÜM LXVII.

PEYGAMBER SCHO'AÏR’IN (SŞO'AYR') TARİHİ

Peygamber Sho'aib, İbrahim'in İshak ya da İsmail'den değil, Midyan'dan olan çocuklarından

biriydi. Adı İbranice'de Jethro ve Arapça'da Shokaib'dir. İbrahim'in oğlu Midyan'ın oğlu

Anka'nın oğlu San'un'un oğluydu. Annesi Lut'un soyundandı. Bazıları, Şo'ayb'in İbrahim'in

çocuklarından biri olmadığını, Babil topraklarında İbrahim'e inanan ve İbrahim'in göçü

sırasında bu peygamberle birlikte Suriye'de bulunan bir adamın soyundan geldiğini söylüyor.

Şuayb kördü ve ondan başka hiçbir peygamber kör değildi. Körlüğüne ve zayıflığına rağmen

peygamberlik hediyesini aldığında kavminin kendisini helak etmesinden korkmadı. Scho'aïb

son derece etkili konuştu ve hemen karşılık verdi. Peygamberimiz, kavmine söylediği

sözlerin güzelliğinden dolayı ona peygamberlerin vaizi adını vermiştir. Şuayb, havari

niteliğinde bir peygamberdi ve Suriye'de bulunan Midyan (Median) adlı bir şehirde yaşıyordu.

Bu şehir bugün hala varlığını sürdürüyor; ağaçlarla, yeşilliklerle dolu hoş bir yer.

Günümüzdeki Midyan şehri ve Belgede geçen Suriye. Günümüzdeki bölge, Suriye değil Şam olarak geçer. Bu bölge

mardindeki bölge olabilir!

Allah, Sho'aïb halkına Aç'hâb-al-Aïka adını verir ve şöyle der: "Orman sakinleri, Allah

tarafından gönderilenleri yalan söylemekle suçladılar. Allah'tan korkmuyor musun?" (Sur.

XXVI, ayet 176.) Şimdi bu ayette geçen aika kelimesi, Arapça'da ghaïdha, yani hoş bir

orman anlamına gelmektedir. Tanrı orman sakinlerine hatırı sayılır bir zenginlik vermişti. Bu

insanlar putlara tapıyorlardı ve sahte ölçü ve ölçülere sahiptiler. Her adamın iki terazisi ve iki

ölçüsü vardı: Bazıları satın almak için daha güçlüydü; ve satılacak diğerleri, bunlar daha

zayıftı. Ağırlıkla değil, sayarak verdikleri dirhemleri vardı; ve bu dirhemleri verenlerin hepsi

bir kısmını aldılar ama öyle ki dirhemin değerini kaybettiği fark edilmedi.

Muhammed-ben-Carîr eserinde Midyan halkı ile orman halkının iki farklı halk olduğunu,

Scho'aïb'in peygamber olarak gönderildiğini; ancak bu iddia doğru değildir. Kur'an tefsirleri,

hikâyeler ve kroniklerin yazarları olan alimler, bize orman sakinlerinin hepsinin Midyanlılar

olduğunu öğretiyorlar ve bu gerçektir. Tanrı'nın Midyanlılar'dan söz ederken onların ölçü ve

ölçüleri tahrif ettiklerini söylediğini görmüyor musunuz? Şöyle diyor: "Biz Midyan'a kardeşleri

Şuayb'ı gönderdik: Ey kavmim, Allah'a kulluk edin, sizin ondan başka ilahınız yoktur. Size

Rabbinizden apaçık bir delil gelmiştir; o halde ölçüyü ve dengeyi sağlayın." (Sure VII, 83.

ayet) Öte yandan Allah yine şöyle buyurmaktadır: "Orman sakinleri, Allah'ın gönderdiği

kişileri yalan söylemekle suçladılar ve Şuayb onlara şöyle dedi: Allah'tan korkmaz mısınız?

Ben sizin için gönderilmiş sadık bir elçiyim; o halde Allah'tan korkun ve itaat edin; ben size

sormuyorum." Ben sana söylediklerimin karşılığını yalnızca alemlerin Rabbinden bekliyorum

ve hiçbir şeyi eşit olarak elinden alanlardan değilim." (Sur. XXVI, ayetler 176 ve devamı)

Buradan Midyanlılar ile orman sakinlerinin aynı halk olduğu ve aynı ülkede yaşadıkları

anlaşılmaktadır. Kur'an'da Sho'aib'in kavmini Allah'a çağırdığını ve Sho'aib ile Midyanlılar

arasında çıkan tartışmalarda kendisine söylenen her şeye yanıt verdiğini görüyoruz.

Kur'an'da şöyle okuyoruz: "Biz Midyan'a kardeşleri Şuayb'i vb. gönderdik." Midyanlılar

arasında bazıları inandı, bazıları inanmadı. Sho'aib'in peygamberlik misyonunu öğrenen

Suriye halkı, onu görmek ve sözlerini duymak için tüm şehirlerden akın etti. Midyanlılar

yollarına çıktılar ve Sho'aib'i görmek için şehre giren herkesi korkuttular ve şöyle dediler:

Sho'aib'e inanmamaya dikkat edin, çünkü o bir aptaldır ve insanları sözlerle aldatır. Sho'aib,

Kuran'da gördüğümüz gibi Midyanlılara şöyle dedi: Her yolda durmayın ve insanları

korkutmayın. Allah'a iman eden hiç kimseyi doğru yoldan saptırmayın. Bundan sonra Şo'ayb,

Midyanlılar'a Allah'ın nimetlerini hatırlatarak, Kur'an'da gördüğümüz gibi (bkz. VII ayet 84.

ayetler ve devamı) şöyle diyordu: "Unutmayın ki, siz birkaç kişiye ayrıcalık tanıdınız ve Allah,

ırkınızı çoğalttı. " Ve Sho'aib, Midyanlıları, Tanrı'nın kendilerinden önceki kavimlere verdiği

cezaların aynısıyla tehdit etti. Onlara şöyle dedi: Bakın, yeryüzünde kötülük yapanların sonu

ne oldu? Yani: Sizden önce gelip yeryüzünde kötülük yapan insanları düşünün; Sonunda

onların başına ne geldiğini ve Allah'ın, Nuh kavmi, Hud kavmi, Sâli'h kavmi ve Lut kavmi gibi

onları nasıl yok ettiğini görün. Sonra Şoayb, Midyanlıların sözlerine inanmayan müminlerin

kalplerini güçlendirdi ve onlara şöyle dedi: Eğer bir parçanız benim için gönderildiğime

inanırsa, diğer parçanız buna inanmazsa. Allah aramızda hüküm verinceye kadar sabırla

bekleyin. Çünkü o, hakemlerin en hayırlısıdır. Yani: Eğer sizden biriniz benim sözüme

inanırsa, Allah benimle sizin ve diğerleri arasında hüküm verinceye kadar sabretsin. Allah

dilerse onları yok eder ve bizi onlardan kurtarır. Kur'an'da Midyanlıların ileri gelenleri ve ileri

gelenlerinin Şuayb'e şöyle dediğini görüyoruz: Ey Şuayb, senin sözüne inananların hepsiyle

birlikte seni bu şehirden çıkaracağız, böylece sen ve onlar bizim dinimize dönersiniz.

Scho'aïb cevap verdi: Hiçbirimiz bir daha sizin dininize dönmeyeceğiz; Eğer oraya geri

dönersek, Tanrı'ya karşı yalancı oluruz. Dedik ki: Ondan başka ilah yoktur, sonra müşrik

oluruz ve başka bir ilah ediniriz! Allah'ın dilemesi dışında sizin dininize dönmemeliyiz. Eğer

bizi şehirden kovarsan, Allah'a güveniriz. Sho'aib ayrıca şöyle dedi: Ya Rab, bizimle bu

kavim arasında adaletle hüküm ver; doğru yolda olan bizler, onlara yardım et; ve kaybedilen

kadarını yok edin. Sen tüm yargıçların en iyisisin. Bunun üzerine Şuayb kavminin ileri

gelenleri küçükleri korkutmaya devam ettiler ve şöyle dediler: Eğer Şuayb'e itaat ederseniz,

size kötülük gelir, çünkü siz atalarınızın ve atalarınızın dinini terk edersiniz ve biz de onları

sizi sürüp götürürüz. sonsuza dek şehirden çıkarsınız: Ülkenizden ve mallarınızdan

vazgeçmek zorunda kalacaksınız, dininize ve dünyevi mallarınıza zarar vereceksiniz.

Büyüklerin Sho'aïb ile ilgili olarak halka yaptıkları bu savunmalara rağmen, Sho'aïb, Kuran'da

gördüğümüz gibi (sure. XI, ayetler 86 ve devamı) Midyanlıları her zaman Allah'a çağırmış ve

onlara şöyle demiştir: : "Allah'ın arzında kötülük yapmayın, yaratıkları Allah yolundan ayırıp

saptırmayın, yanlış denge ve ölçüler kullanmayın. Allah katında sizin için ayrılan, sizin için

daha hayırlıdır. müminlerdir." Yani: Küçük kazancınızı küçümseyerek terazinizi ve ölçülerinizi

adaletli yaptığınızda, Allah size mükafatını verir ve sahip olduklarınızı bereketlendirir; Allah'ın

bu mükâfatı ve bu nimetiyle, sahip olduğunuz mallar artar, çaldıklarınız ise azdır. Ona cevap

verdiler: Ey Scho'aïb, senin bize söylediğini bizim dinimiz söylemiyor. Atalarımızın hayran

olduğu bu putlara tapmaktan vazgeçmeyeceğiz ve sen bizi mallarımız konusunda

dilediğimizi yapmaktan alıkoyamayacaksın; istersek az veririz, istersek çok veririz. . Sen

akılla donatılmış ve doğru yolu takip eden bir adamsın. Artık bu sözler onların bilgisizliğinin

bir sonucuydu; Zeki olmayan bir adama, Sen seçkin bir adamsın ve kötü davranışından

dolayı kınanmak istenen bir adama, Sen doğru yolu izleyen bir adamsın denildiği gibi,

bunları Sho'aib'e alay ederek söylediler: ve bu alay yoluyla. Sho'aib Midyanlılara şöyle dedi:

Ne düşünüyorsunuz? Görevime dair sahih bir unvanım varsa ve efendimden geliyorsa ve

başıma mutlu bir kader gelmişse, hatta bu dünyanın mallarıyla, ondan gelen bir kader varsa,

onun bana verdiği görevi yerine getirip muaf tutamaz mıyım? Onun emirlerine uymamı mı

istiyorsun? Seni yasakladığım şeylerden uzaklaştırarak, onların zevkini sadece kendime

ayırmak istemiyorum. Midyanlılar Şuayb'e, "Dinimize dön" deyince o, "Ben yapamam, çünkü

sana söylüyorum: Putlara tapma, sana bu ibadeti yasaklıyorum" dedi. Peki bundan sonra

sana yasakladığım şeyi bana nasıl emrediyorsun? Scho'aïb, Kuran'da gördüğümüz gibi yine

şöyle diyor: Gücüm yettiğince kendimi iyiliğe adayacağım. Yardımım Allah'tan gelir. Ben

Allah'a güveniyorum ve kalbimi O'na çeviriyorum ki, beni korkuttuğun şeylerden o korusun.

Ey kavmim, bana düşmanlıktan ve şahsıma karşı gelmekten dolayı azaba maruz kalmayın.

Senden uzak olmayan Nuh kavminin, Hud kavminin, Sâlih kavminin ve Lût kavminin başına

gelen azabı sana da yaşatmasın. Bu insanların başına gelen sizin de başınıza gelecektir.

Bunun üzerine Şuayb şöyle dedi: Rabbinizden merhamet dileyin ve O'na dönün. Şüphesiz

Rabbim çok merhametlidir, çok sever. Midyanlılar şöyle dediler: Ey Şo'ayb, ne dediğini

bilmiyoruz. Ve bunu biliyorlardı; ama bunu küçümsedikleri için söylediler. Birisi konuştuğunda

ve onun ne dediğini bildiğiniz halde onunla alay etmek ve sözleriyle alay etmek istediğinizde

şöyle dersiniz: Konuşmalarınızı anlamıyorum. Midyanlılar şunu ekledi: Aramızda zayıf

olduğunu görüyoruz. Aslında Scho'aïb, çok güzel konuşmasına rağmen kör ve zayıftı.

Midyanlılar yine Şo'ayb'e şöyle dediler: Eğer ailen olmasaydı, seni mutlaka taşlardık. Yani:

Eğer senin ailen ve seninkiler bu kadar çok olmasaydı, seni taşlardık. Ve şunu eklediler: Sen

bizim için saygın değilsin; ama senin iyiliğin için seni onurlandırıyoruz. Şuaib dedi ki: Ey

kavmim, size göre akrabalarım Allah'tan daha mı saygıya layıktır? Tanrı'yı yalnızca onların

yerine koyuyorsunuz ve Tanrı'dan korkmuyorsunuz ama erkekler için mi endişeleniyorsunuz?

Tanrı ne yaptığınızı biliyor. Şuayb tekrar şöyle dedi: "Ey kavmim, sizin durumunuza göre

davranın, ben de kendi durumuma göre davranacağım." (Sure XI, ayetler 95 ve devamı) Bu

sözler bir emir değil, tehdittir. Scho'aïb ekledi: Kimin üzerine utanç verici bir azap geleceğini,

kimin yalancı olduğunu yakında bileceksiniz. Etkinliği bekleyin, elbette ben de sizinle birlikte

bekleyeceğim. Midyanlılar cevap verdi: Büyülendin, delirdin ve çok konuşan bir adam oldun.

Sen her birimize benzeyen bir adamsın; ve Tanrı neden ona kehanet armağanını vermiş de

bunu bize vermemiş olsun ki? Yalan söylediğinizi düşünüyoruz; Eğer doğru söylüyorsan ve

peygamber isen, gökten bir parçayı yeryüzüne düşür ki, senin Allah'ın peygamberi olduğunu

görelim. Şuayb, Midyanlıları Allah'a bıraktı ve şöyle dedi: Allah ne yaptığınızı bilir. Zaten

Allah Kuran'da, kavmi ile Şuayb kadar çok tartışan, kendisine yapılan itirazlara daha sert

cevaplar veren bir peygamberden söz etmemiştir. Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:

Şuayb, peygamberlerin vaizidir. Ve bu, müzakerelerin mükemmelliğinden ve Allah'ın

kendisinden bildirdiği cevaplardan kaynaklanmaktadır. Sonra, ceza zamanı gelince,

Midyanlılar inanmadan, Allah onları cezalandırdı, bizzat kendisinin söylediği gibi: "Ve

emrimiz gelince, rahmetimizle Şu'ayb'i ve onunla birlikte iman edenleri kurtardık. Haksız

olanlara şiddetli bir gürültü saldırdı ve sabahleyin onları evlerinde, sanki orada hiç

yaşamamışlar gibi yerde ölü yatarken buldular. (Sure XXVI, ayet 189.). Şimdi Tanrı

Midyanlıları cezalandırmak istediğinde, şehirlerinde büyük bir sıcaklık vardı ve gece gündüz

huzur bulamıyorlardı. Böylece şehrin bir kısmına gittiler. Orada güneşi gizleyen bir bulut

belirdi. Şehrin dışına çıkabilen herkes bu bulutun altında sıcaktan biraz olsun kurtulma

umuduyla duruyordu. Kentten çıkamayan kadın, çocuk ve yaşlı erkekler ise havanın daha

serin olması umuduyla evlerinde kaldı. Tanrı, buluttan ateşin inmesini ve Midyanlıları tavada

pişirilen balık gibi yakmasını sağladı. Ve Cebrail korkunç bir çığlık attı ve evlerde

bulunanların hepsi, bu çığlığın onlarda uyandırdığı korkudan dolayı ruhlarından vazgeçtiler.

Kurtarılanlar yalnızca Sho'aib ve onunla birlikte olan inananlardı. Allah Kuran'da Sho'aib'i

yalan söylemekle suçlayanların hepsinin yok olduğunu ve dünyada onlardan tek bir iz bile

kalmadığını öğretir. Sho'aib, müminlerle aynı şehirde yaşamaya devam etti ve onların ırkı

çoğaldı. Sho'aib, Mısır'dan ayrılan Musa onunla birlikte gelene kadar yaşadı. Malları ve

sürüleri çoğaldı. Kızını Musa'ya verdi.

______________________________________________________________

BÖLÜM LXVIII.

KRAL MINOTSŞEHR'İN TARİHİ

Artık Perslerin her zaman büyük bir kralı vardı ve Mısır'da, Suriye'de ve Mağrip'te ortaya

çıkan peygamberler bu büyük kralların zamanında ortaya çıkmıştı. İran krallarının

ikametgahı Babil ülkesi Trak ilinde, bugünkü Bağdat, Ahvaz, Kufe ve Baçra'nın bulunduğu

yerdeydi. Ancak bu kralların birçoğu Fars eyaletinde yaşıyordu. Arapların tabi olduğu ve

Suriye ve Yemen krallarının itaati altında bulunan İran krallarından bazıları vardı.

İmparatorlukları Dicle ve Fırat'ın ötesine uzanmayan başkaları da vardı. Ancak Araplar ve

Mağrip sakinleri, Minotsşehr dışında hiçbir zaman tamamen Pers krallarına tabi olmadılar.

Artık Minotsşehr büyük bir kraldı; imparatorluğu Suriye, Yemen ve Mağrip'e kadar

uzanıyordu; ama Amalekli olan Mısır kralları, Firavunlar, Yusuf'un tarihinde soylarını

anlatırken söylediğimiz gibi, ne doğu krallarına ne de batı krallarına itaat ettiler. Minotsşehr'in

imparatorluğu Mağrip'e kadar uzanıyordu ama yine de Mısır Firavunu ona itaat etmedi, Mısır

bu imparatorluğun dışındaydı; ama Suriye, Hicaz ve Yemen bunun bir parçasıydı.

Minotsşehr zamanında Musa peygamber ortaya çıktı. Bu kralın kısaltılmış tarihi, bu eserde

Musa'nınkinden önce kaydedilmiştir, çünkü Minotsşehr adalet ve sağduyuya sahip bir kraldı.

Türk krallarıyla ve Doğu krallarıyla sık sık savaşlar yaptı. Bütün kralların okuması, bilmesi ve

uygulamaya koyması gereken bir konuşma besteledi. Bu bölümü tamamladıktan sonra bu

konuşmayı aktaracağız. Taberî'nin eserinde Minotsşehr'in Kral Afridun'un soyundan geldiğini

okuyoruz. Dlufhâk adındaki Beyurasp'a karşı ilerleyen, Kaveh adlı bu adamla birlikte

İsfahan'dan ayrılan, krallığı işgal eden, Kaveh'i ordusunun generali yapan ve tahtı ele

geçiren Afridun'un hikâyesini daha önce anlatmıştık. Artık Afridoun'un Tour, Salm ve Irac

adında üç oğlu vardı. Öldüğünde krallığını üç parçaya böldü ve onlarla paylaştı. Afridoun'un

en küçük oğlu olan İrac'ın Irak ve İran-şehr'i vardı. Daha sonra Afridoun ölünce diğer iki oğlu

İrac'ı şöyle diyerek öldürdü: Babamız bize haksızlık etti; sen en gençsin ve o sana en iyi

krallığı verdi. İrac'ı öldürdükten sonra imparatorluğu ikiye böldüler. Artık Minotsşehr, Irac

ırkının torunlarından biriydi; soyağacı şu şekilde aktarılıyor: Manoşou oğlu, Masurabi oğlu,

Vosk oğlu, Sarusşek oğlu, Atrak oğlu, Fersşek oğlu, Fersşek oğlu, Kuzek oğlu Ferkuzek

oğlu, Isşek oğlu Minotsşehr. Kral Afridoun'un oğlu İrac'ın oğlu. İlim adamları Minotsşehr'in

soyağacını bu şekilde aktarıyorlar; fakat İranlı Alimlerin hepsi bu noktada hemfikir değiller;

bunlardan bazıları bizim verdiğimiz soyağacını benimsiyor ve diğerleri Minotsşehr'in, kendi

oğlunun kızı İrac'ın kızını arayıp onunla yaşayan Afridun'un çok yakın bir soyundan geldiğini

söylüyor. Artık bu şehzadeler ateşe tapıyorlardı ve bir anne, bir kız ve bir kız kardeşle

evlenmeyi caiz görüyorlardı. Bunun üzerine Afridun, İrac'ın Kusşek adlı kızını buldu ve

onunla yaşadı. Bu kadından Bentek adında bir kız çocuğu dünyaya geldi. Afridoun hala Virak

adında bir kız çocuğu doğuran onunla birlikte yaşıyordu. Afridoun hâlâ ikincisiyle yaşıyordu

ve Manosşkhorak adında bir kızı ve Manosşrefa adında bir oğlu vardı. Sonra birlikte

yaşadılar ve onlardan Minotsşehr doğdu, Afridun ise hâlâ hayattaydı. Çok küçük olan

Minotsşehr, Kral Afridun'un huzuruna getirildi, o da onu görünce "Ay mena tsşeher, yani bu

bana benziyor" dedi. Sonra şunu ekledi: Büyük bir kral olacak ve tacını çocuğun başına

koyacak. Pek çok kişi onun iyi bir alamet olarak çocuğu başının üstünde tuttuğunu söylüyor.

Şimdi Afridun öldü ve Tur ile Salm, Minotsşehr'in atası İrac'ı öldürdüler, tüm imparatorluğu

ele geçirdiler ve onu üç yüz yıl boyunca ellerinde tuttular. Minotsşehr doğduğu Rey ülkesinde

büyüdü ve yaşadı; birçoğu onun Damavend'de yaşadığını söylüyor. Böylece Minotsşehr

büyüyünce İran krallığını ele geçirdi. Tur ve Salm hala hayattaydı. Minotsşehr onlara karşı bir

ordu topladı, babasının kanının intikamını almak için onlarla savaştı ve onları öldürdü.

Bundan sonra kendini tüm imparatorluğun efendisi ilan etti ve tacı başına koydu. Artık

Minotsşehr saygı gören adil ve adaletli bir kraldı. Yüz yirmi yıl boyunca kraliyet hakkını

kullanmıştır. Hakimiyeti altındaki bütün şehirlerde savaşa uygun silahlar yığdı. Saltanatının

yirmi yılı geçtikten sonra Musa, peygamberlik armağanıyla Mısır'da göründü ve Firavun

bunaltıldı. Musa'nın dini Suriye'de ve Mağrip'te yayıldı ve Minotsşehr Musa'nın farkına vardı;

ama bu prens krallığının işleriyle meşguldü. Afrasiab ona karşı yürümüş ve doğu

imparatorluğunu elinden almıştı; böylece Minotsşehr Mısır'da olup bitenlerle ilgilenmiyordu.

İşte bu kral Afrasyab Türk'tü. O büyük bir kraldı; bütün Türkler ve Doğu'da yaşayanlar onun

itaati altındaydı. İkamet ettiği yer bazen Belh, bazen de Merv'di. Belh şehrinin tamamı

Türkler tarafından işgal edildi. Bunlar Cihun'u geçmişti ve Belh ve Merv'in tamamında

Sarkhas'a kadar sadece Türk köşklerini ve kulübelerini gördük; ve şehrin bu tarafında üç

Parasange uzaklıktaki Nişabur Dağı'na kadar hepsi sakinleri Türklerdi. Bütün bu ülke,

Minotsşehr'i elinden alan Afrasiab imparatorluğunun bir parçasıydı. Afrasiab'ın ordusu

sayısızdı ve bu prensin imparatorluğu Cihun'un ötesine geçerek az önce bahsettiğimiz

ülkelere kadar uzanıyordu. Cihun'un ötesinde Fergana'ya kadar ve Türkistan'ın Çin

sınırlarına kadar olan bütün ahalisi veya ülkeleri onun ordusundaydı. Artık Afrasiâb birliklerini

toplayarak kendisine karşı defalarca savaşan Minotsşehr krallığının sınırlarını geçti.

Sonunda Afrasiâb, Minotsşehr'in güçlerini yok etti ve kendisini Tabaristân vilayetindeki bir

kaleye atmaya zorladı ve etrafına ordusunu kurdu. Artık Afrasiab, Türkleriyle birlikte birkaç

yıl Taberistan'da kalmıştı ve Minotsşehr o sırada Amol adlı bir kasabanın kalesindeydi. Bu

şehrin her tarafı kayalarla dolu, ormanlar da çok olduğundan Türk ordusu bu ülkede ilerleme

sağlayamadı. Taberî Arap Kroniğinin dışında, her şehrin bazı güzel vasıflarının bildirildiği

Fadhâyl alboldan adlı kitapta, Âmol'un Taberistân krallarının ikametgahı olduğunu okudum.

Erkeklerin yemek yemesi veya bahşiş vermesi için gerekli olan meyve, sulu veya tatlı

yiyecekler, yazlık veya kışlık giysiler gibi hiçbir şey Amoi'de eksik değil ve bunları almak için

şehir dışında aramanın faydası yok. Taberî hikâyesine şöyle devam ediyor: Kral Afrasiâb,

Türklerden oluşan tüm ordusuyla on yıl boyunca Taberistân şehrinin çevresine yerleşmiş,

Minotsşehr ise ordusuyla birlikte bu şehirde on yıl kapalı kalmıştı, onsuz, savaşa gerek

yoktu. Amol'da başka hiçbir şehirde bulunmayan farklı türde giysiler vardı. Ayrıca limon,

portakal ve diğerleri gibi hoş kokulu bitkiler, otlar ve meyveler de vardı. Minotsşehr bütün

bunları toplayıp Afrasiâb'a hediye olarak göndererek şöyle dedi: Bu kalenin etrafında ne

kadar kalacaksın? Bana ne zarar veriyorsun? Hangi sıkıntıyı yaşadım? Evrendeki iyi ve

faydalı her şey bu şehirde bulunmaktadır. Dışarıdan hiçbir şeye ihtiyacım yok.

Fransızcada Y Türkçe vokalde İ sesi verir.

Bir kitapta, on yıllık kuşatma sırasında Minotsşehr'e tencereye koymak için biber dışında tek

bir şey getirmenin gerekli olmadığını okumuştum. Bu baharata gelince, onu Amol'da bulmak

imkansızdı. Gerçekten de biber nemle pek iyi anlaşamıyor; ancak Amol su kenarında yer

alıyor ve bu şehrin havası nemli: üstelik biber yalnızca Hindustan'da bulunuyor. Bunun

üzerine Minotsşehr bilgeleri bir araya topladı ve onlara şöyle dedi: Biber elde etmek için ne

yapabiliriz? Çünkü bu şehrin havası öyle ki biber oraya gelemiyor. Artık Amol'de zencefil adı

verilen bir bitkinin ve ayrıca term adı verilen ve tadı zencefile benzeyen bir sebzenin

bulunduğu bahçeler vardı. Bilge adamlar Minotsşehr'e şöyle dediler: Biberin yerine bu

zencefilin ve bu terimin saksılara konulmasını emretti. Minotsşehr sevinçle doldu ve bu

maddeler biber yerine tencerelere konuldu. Bugün bile aynısını yapmaya devam ediyoruz.

Aradan on yıl geçtikten sonra Afrasiâb, Tabaristân kasabası çevresinde kamp yapmaktan

yoruldu ve ölüm ve hastalık, Türkler arasında büyük bir yıkıma yol açtı. Daha sonra Afrasiâb,

Minotsşehr ile barıştı ve geri döndü. Şimdi Carîr'in oğlu Muhammed Taberi şunu ekliyor: İki

kral, Türkler ülkesi ile İran arasında bir sınır belirlenmesi ve bu sınırın ötesinde kalan tüm

ülkenin Türklerin kralına ait olması şartıyla barış yaptılar. Türkler, bu taraftaki her şeyin

Minotsşehr'e ait olacağını ve hiçbirinin kendi sınırlarını geçemeyeceğini söyledi. Daha sonra

Minotsşehr'in ordusundan yay atmada en yetenekli ve ok atmada en güçlü kişinin seçilmesi

ve ona: Tabaristan'da bir ok at; ve okun düşeceği yerin iki krallığın sınırı olacağını; okun

düşeceği yerin diğer tarafının Türk sınırı, bu tarafının ise İran sınırı olacağını ve ülkenin

Minotsşehr'e ait olacağını söyledi. İki kral bu şartları kabul etti, bir barış antlaşması yazdı,

tanıklar tuttu ve yemin etti. Artık Minotsşehr'in tüm ordusunda Aresş adında bir adamdan

daha iyi bir okçu yoktu ve ona şu emri verdi: Damavend zirvesinin zirvesine tırmanın ve bir

ok atın; bakalım nereye düşecek. Aresş, Damavend Tepesi'nin tepesine tırmandı ve var

gücüyle bir ok fırlattı. Bu ok Taberistan vilayetini, Nişabur'u, Sarkhas'ı, Merv'i, tüm Merv

çölünü aşıp Cihun kıyılarına düştü. Bazıları, Minotsşehr'in mutluluğu sonucu bu okun havada

bir akbabaya çarptığını ve bu kuşun Cihun kıyılarına düşerek öldüğünü iddia ediyor; okun

daha sonra bulunup Taberistan'a getirildiğini, ancak akbabayı kimsenin görmediğini çünkü

onu vahşi hayvanlar ve kuşlar yediğini söyledi. Artık tüm bu ülkeyi Minotsşehr'e vermek

zorunda kalmak Afrasiâb için acı vericiydi; ama bir anlaşma yapmıştı, bir barış antlaşması

yazmıştı ve yemin etmişti: Yaptığından geri dönemezdi. Bundan sonra Afrasiâb ordusunu

geri getirerek Cihun'u tekrar geçti. İki kral sınır olarak Jihun'u aralarına yerleştirdi; nehrin

karşı yakasındaki ülke Türklere ait olup Afrasiab krallığını, Cihun'un bu yakasındaki bölge ise

İran'ın sınırlarını oluşturup Minotsşehr krallığına bağlıydı. Minotsşehr kendini kapattığı kaleyi

terk etti, Rey'ye döndü, tahta oturdu ve tebaası arasında adaletin yeşermesini sağladı. Bütün

şehir ve kasabalarda Dehkanlar kurdu ve onlara dünyanın kalkınmasını emretti. Cihun

Nehri'nden Raikh'e doğru akan çok sayıda kanalın akmasını sağladı. Ele geçirebildiği

şehirleri ele geçirdi ve Fırat'ın batıya doğru akmasını sağladı. Şahsına büyük zenginliklerin

akmasına sebep oldu; askerlerine hediyeler verdi, adlarının ve aldıkları meblağların yazılı

olduğu kitapların kendilerine dağıtılmasını emretti. Savaşçıları birkaç sınıfa ayırdı: Kılıç

kullanmayı bilenler, cirit (mızrak) kullanmayı bilenler ve ok kullanmayı bilenler. Her sınıftan

ayrı bir organ oluşturdu. Minotsşehr, birliklerinde okçulara birinci rütbeyi verdi ve onlar,

ordusunun öncüsünü oluşturdular. Bu prens dünyayı refaha kavuşturdu, adaleti ve eşitliği

sağladı ve gıda maddelerini düşük fiyata vergilendirdi. Adamlar otuz beş yıl boyunca bu

şekilde huzur içinde yaşadılar; daha sonra Türkistan kralı Afrasiab öldü ve oğlu tahta çıktı.

Türkler tekrar Cihun'u geçtiler, anlaşmayı bozdular ve Minotsşehr krallığının bir kısmını ele

geçirdiler. Bu durumdan etkilenen bu prens, ordunun tüm komutanlarını bir araya topladı ve

onları yerlerine oturttuktan sonra şu öğütlerle hitap etti: Ey insanlar, bulunduğunuz yerden

ayrılmayın, çünkü belli bir süre uyudun ve dinlenmenin tadını çıkardın. Ama insanlar yalnızca

kendilerine yararlı olanı elde etmek ve düşmanı kendilerinden uzak tutmak için hareket

ettiklerinde ve eyleme geçtiklerinde insandırlar. Harekete geçmediğin zaman ölü gibisin.

Artık Türkler gelip krallığımızın sınırlarını ele geçirdiler. Bütün bunlar sizin sakin kalmanız ve

onlara savaş açmamanız nedeniyledir. Tanrı bana bu krallığı, kendisine hamd ve şükranla

şükretmem, imparatorluğu savunmam, insanlara iyi davranmam, yaratıklar arasında adalet

ve eşitlik uygulayabilmem ve O'na bu şekilde itaat ederek bunu yapabilmem için verdi.

Ondan imparatorluğumun artmasını sağlayacağım. Ama eğer onu övmezsem ve

şükretmezsem, bu saltanatı benden alır ve ahirette beni cezalandırır. Tanrı beni krallardan

biri yaptı ve onun bana verdiği bu krallığın kaybına neden olmak istemiyorum. Yarın bütün

yaratıklar, ordular ve insanlar benim huzurumda toplansın, size hitap edeceğim sözleri

duyacaksınız. Herkes hatalarından dolayı özür diledi ve Minotsşehr'in emirlerine uydu. Daha

sonra topluluk ayağa kalktı ve her biri kendi tarafına dağıldı.

______________________________________________________________

BÖLÜM LXIX.

MINOTSŞEHR ORDUYU VE HALKI TOPLUYOR.

Bundan sonra, ertesi gün Minotsşehr, ordunun ve halkın, büyük ve küçük herkesin

toplanmasını emretti. Herkesi rütbesine göre bulunması gereken yere oturttu. Onun için

tahta oturdu ve tacını başına koydu. O, tüm Mobedlerin ve o zamanın tüm bilginlerinin en

büyüğü olan Mobedlerin Mobed'ini altın bir taht üzerine oturttu. Sonra kendisi ve onunla

birlikte bütün cemaat ayağa kalktı. O, "Oturun, çünkü hepiniz beni göresiniz ve sözlerimi

duyasınız diye kalktım" dedi. Bundan sonra bir konuşma yaptı ve tüm topluluğa şu öğütleri

verdi: Ey insanlar, gördüğünüz bu sayısız mahlûkun hepsinin tek bir Yaratıcısı vardır. Bu

canlılara gelen mallar Yaradan'dan gelir ve yaratıkları yaratan da O'dur. Yaradan'a tapınmalı,

nimetlerinden dolayı O'nu övmeli ve kaderine teslim olmalıyız çünkü olması gereken her şey

şaşmaz bir şekilde gerçekleşir. Artık yaratıktan daha zayıf bir şey yoktur; yaratık bir şey

arasa onu bulamaz. Yaratıcı herkesten daha güçlü ve kudretlidir, yaratık ise her şeyden daha

zayıftır. Aslında o aradığını bulamaz, Allah onu aradığında onu bulur ve o, Yaratıcısının

gücünden kaçamaz. Yaratıcının eserleri üzerinde düşünmek, yaratılanın nurunu artırır;

Yaradan'ın eserleri üzerinde düşünmemek, mahlûk için gönül karanlığını artırır. Cahil, gittiği

yolda daima kaybolan, ama yine de aynı yolda ısrarla yürüyen kişidir. Bizden öncekiler artık

yoklar ve dünyayı bize aktardılar; sadece onların ayak izlerini takip etmeliyiz. Atalarımız

bizim için ağacın kökü gibidir, biz de onlar için ağacın dalı gibiyiz. Ağacın kökünü

söktüğünüzde dal hayatta kalamaz. Peki biz de atalarımızdan sonra bu dünyada onların gibi

davranmasaydık nasıl hayatta kalırdık? Şimdi Tanrı cömertliğiyle bize bu krallığı verdi. Onun

övgüsünü övüyor ve O'ndan bizi doğru yola iletmesini, kalplerimizi hakka sabitleştirmesini

istiyoruz ki, gördüğümüz her şeyin O'ndan olduğunu ve O'na dönmemiz gerektiğini bilelim.

Bilin ki, kralın ordu ve halk üzerinde hakları vardır, ordunun ve halkın da kral üzerinde hakları

vardır. Kralın ordu üzerindeki hakları şunlardır: Ordu, krala itaat etmeli, ona yardım etmeli ve

düşmanlarını ondan uzak tutmak ve krallığı onun adına korumak için onlarla savaşmalıdır.

Ordunun kral üzerindeki hakları şunlardır: Kral, savaşçıların günlük yiyeceklerini sağlamalı

ve onlara onur kıyafetleri giydirmelidir; bunu da zamanında ve gecikmeden yapmalıdır. Bir

kuş için kanatlar ve kuyruk neyse, bir kral için de savaşçılar odur. Kanatları ve kuyruğu

olmayan kuş hiçbir işe yaramaz ve uçamaz. Bir kuşun kanatlarını kopardığınızda artık hiçbir

şey yapamaz, yalnızca yenmeye uygundur. Kralın halk üzerindeki hakları şunlardır: Halk,

haraç ödeyebilmek ve gecikmeden ödeyebilmek için krala itaat etmeli ve toprağı işlemelidir.

Halkın kral üzerindeki hakları şunlardır: Kral halka adaletli davranmalı, haksızlık

yapmamalıdır. Ondan nezaketle ve insaniyetle haraç toplamalı, ona hiçbir şekilde

zulmetmemelidir. İnsanların başına adaletsiz adamlar yerleştirmemeli, onlara

yapamayacakları şeyleri emretmemelidir. Ancak kralın tebaası imparatorluğun gelişmesiyle

meşgulse ve tohumlara ve paraya ihtiyaçları varsa, kralın onlara kendi servetiyle yardım

etmesi gerekir. Ve eğer bir şehir ilahi etkilerden dolayı talihsizlik yaşarsa ve o şehir hasadını

kaybederse, kral o yıl sakinlerinden haraç almamalı ve ertesi yıl da haraç almamalıdır,

böylece bu insanlar haraçla topraklarını işleyebilirler. Artık kral ne zaman haraç istese, halkın

mahvolmaması için onu yükseltmesi gerekiyor. Artık bilin ki bir kralın üç niteliği olmalıdır:

Birincisi samimi olmak ve yalan söylememek; ikincisi cömert olmak, cimri olmamak;

üçüncüsü, kızmamak. Aslında tüm yaratıklar, onların efendisi olan ve onlara dilediğini

yapabilen kralın elinde ve yetkisi altındadır. Bu nedenle kral, tebaasının öfkesini

uyandırmamalıdır çünkü kişinin krala duyduğu öfke, düşmanlarının gücünü artıracaktır.

Üstelik öfkelenmeden her istediğini yapıp emir verebilen kral için öfkeye gerek yoktur. Artık

kralın mal, zenginlik ve yiyecek olarak sahip olduğu her şeyi tebaasına vermesi gerekiyor.

Kral, halka faydası olmayanlar dışında, bunları tebaasına ait saymalı ve onları uygun şekilde

kullanmalıdır. Kral, diğer her konuda aynı şekilde davranmalı ve tebaasını dışlamak dışında

hiçbir şeyi kendisine ayırmamalıdır. Bu yüzden şöyle dememelidir: Böyle yiyecekleri yeme ki,

onu yalnızca ben yiyeyim; böyle içecekleri içmeyin, böyle güzel kokulu bitkileri koklamayın

veya böyle giysiler giymeyin; çünkü bunların hepsi benim özel kullanımım için ayrılmıştır.

Kral ayrıca her zaman hoşgörülü olmalı ve çok az ceza vermelidir. Affetmek için bir sebep

olduğunda affetmesine izin verin; ve cezalandırmak gerektiğinde bırakın cezalandırsın.

Ancak ceza verilmesi gerekiyorsa ve kişi yanlışlıkla affederse, bu, kişinin affetmesi gerekip

yanlışlıkla cezalandırmasından daha iyidir; çünkü o zaman hasar oluşur ve artık onarılması

mümkün değildir. Ayrıca bir tebaa, bir vali hakkında padişaha şikâyette bulunursa, "Bu vali

haksızlık yaptı" diyerek kralın bu valiye taraf tutmaması gerekir. Eğer bir adaletsizlikten

dolayı suçlu ise, kral, tebaasının zararına işlenen adaletsizliği onarmalıdır; ve eğer vali bu

konuda haksız bir şey almışsa, kral, valiye alınanı geri vermeli ve sonra aynı suçu bir daha

işlememesi için onu azarlamalıdır. Bu valinin, tüm yanlışlarını onarmak için kral tarafından

yine aynı ülkeye geri gönderilmesi gerekiyor. Bir kimse haksız yere öldürülürse, kan

intikamını alma hakkına sahip olan anne ve baba katili affetmedikçe, kral katili affetmemeli,

aksine ona misilleme cezası vermelidir. Kralların adaleti ve eşitliği de budur. Benden tüm

bunları talep etme hakkına sahipsiniz ve ben bunları yerine getirdim. Şimdi sizden ne

istemeye hakkım olduğunu soruyorum: Bana itaat etmenizi, krallığıma göz diken ve sınırları

aşıp topraklarıma giren düşmanla savaşmanızı. Bu düşmanla savaşın; beni kurtar ve kendini

kurtar. Benden talep etme hakkına sahip olduğunu sana söylediğim her şeyi yerine getirdim

ve sana iyi silahlar verilmesini emrediyorum. Size silah vermek bana düşüyor, savaş açmak

da size düşüyor. Vereceğiniz her kararı benimseyeceğim; siz de benim size tavsiye ettiğim

gibi davranın, çünkü ben bu müzakeredeki ortaklarınızdan biriyim. Bu imparatorluktan şöhret

ve itaatten başka bir şey istemiyorum. Yiyecek kıtlığı yoksa, ülke gelişiyorsa, zenginlik çoksa,

yiyecekler makul bir fiyatla vergilendiriliyorsa, tüm bunlarla benim ilgilenebileceğimden daha

fazla ilgileniyorsunuz; ve ben senin itaatinden memnunum. Kim bana itaat ederse onu

ödüllendireceğim; kim bana birinin bana itaat etmediğini ve bana karşı çıktığını söylerse,

kınananları da muhaliflerin arasına dahil edeceğim; ama şahidliği kabul etmeyeceğim ve

gerçeği kendi adıma tanıyıncaya kadar cezalandırmayacağım: Bunu anladığım ve söz

konusu kişinin itaatsiz olduğu kesinleştiği zaman, ancak o zaman onu itaat etmeyenler

arasına koyacağım. Ama şunu bil ki, talihsizlik içinde sabırdan daha iyi bir şey yoktur. Şunu

da bilin ki, ne olursa olsun mutlaka olacaktır ve kim düşmanla cesaretle savaşırken

öldürülürse Allah ondan razı olacaktır. Bu nedenle kendinizi Tanrı'ya bırakın ve kaderinize

teslim olun; aslında boyun eğmezseniz ne yapabilirsiniz, olması gerekenden nerede

kaçabilirsiniz? Bu dünya bir yolculuktur ve paketler hazırlandıktan sonra adamlar yola çıkar.

Yanlarında bulunan her şey onlara ödünç veriliyor ve krediler sürdürülebilir bir şey değil. Bu

seyyahlar ahiret sarayına, Allah'ın nimetlerine karşı verdikleri şükran, kadere teslimiyet ve

yaptıkları salih ameller dışında hiçbir şey götürmeyeceklerdir. Artık Allah'a teslim olup teslim

olmaktan başka çare yoktur. Ondan kaçamayacağınızı, ondan başka koruyucunuzun

olmadığını bilin. Niyetiniz ne zaman Allah'a yönelirse, o iyi olacaktır. Bilin ki onun dışında hiç

kimse zafer kazandırmaz. Şunu da bilin ki, bir tarafta doğruluk, diğer tarafta itaat olmadan

saltanat sürmek mümkün değildir. Bir kral doğru yolu izlediğinde ordu ve halk ona itaat eder,

adalet yerine gelir, düşman kırılır ve krallığın sınırları savunulur. Tüm bu avantajlar sizin

elinizde. Eğer bana itaat ederseniz ve düşmanla savaşırsanız, ben de kendi adıma doğru

yolu izlemeli ve adaleti yerine getirmeliyiz. Tanrı bana ve sana yardım edecek. Benim halkım

ve ordum olan sizler, söylediklerimi uygulayın; ve benim adıma yöneten sizler, bu halka karşı

adil olun, onlara haksızlık etmeyin; çünkü beni ayakta tutan bu insanlardır, onlar benim

yiyeceğim ve içeceğimdir. Ey benim adıma yönetenler, ne zaman adaletsizlik yapsanız, halk

artık toprağı ekip biçmez ve imparatorluk terkedilir; haraçlar sıfıra iner ve günlük geçiminizin

geri dönüşü gecikir. O halde bu kavmi adaletle sevindir; ve ülkenin bereketi için gerekli olan

her yerde büyük nehirlerin kanaması ve yer altı sularına başvurulması yapılsın. Harcamak

zorunda kalacağım meblağlar, kısırlık artmadan, küçük olan büyük, küçük olan önemli hale

gelmeden, hazinemden alınsın ve hızla verilsin. Halk için ne harcanıyorsa, o miktarın daha

sonra talep edilmesi gerekecek. Halkımın parası olmadığında, toprağı işleyebilmeleri için

onlara borç vermek üzere hazinemden bir miktar alınacak; sonra hasat zamanında verilen

kredinin tutarını geri alacağız; eğer bir yılda ödeyemezseler, bu tutarı onlardan iki yıl sonra,

üç yıl sonra, dört yıl sonra alacaksınız. ; Onlara yük olmasın ve durumları kötüleşmesin diye

her yıl dörtte, üçte veya yarım oranında verirler. Benim izlediğim yol budur ve size verdiğim

emirler bunlardır. Davranışlarımı onaylıyorsun ve senden ne istediğimi biliyorsun. Hepsi

haykırarak şöyle dediler: İşittik, anladık ve itaat ettik. Minotsşehr şöyle dedi: Ey Mobed,

söylediğimiz sözlere tanık ol ve onların anısını koru; ve bugün benden ne söylediğimi

duyduysanız, onu yerine getirmemi isteyin. Bundan sonra tekrar tahtına oturdu ve tüm bu

insanlara masa örtülerinin serilip yedirilmesini emretti, onlar da daha sonra dağıldılar.

Minotsşehr, Türklerin üzerine bir ordu göndererek onları mağlup etti ve krallığını tamamen

temizledi. Tahtta tam yüz yirmi yıl geçirdi ve kendisini doğu ve batı imparatorluğunun efendisi

yaptı. Kimseye itaat etmeyen Yemen kralları ona itaat etti. Yemen'de Kahtan oğlu Ya'reb'in

oğulları arasında Raiş adında bir kral vardı; ama asıl adı Ebu Şeddad'ın oğlu Hareth'ti.

Krallığına çok fazla ganimet getirdiği için ona Raiş adı verildi. Bu prens savaş açtı,

düşmanlarını yendi ve büyük bir kraldı. Yemen krallarından hiçbiri ondan daha büyük değildi

ve hiçbirinin daha büyük bir krallığı yoktu. İmparatorluğu Hindistan'a kadar uzanıyordu. Raiş,

Yemen'e büyük zenginlik getirdiği bu ülkenin sakinlerine karşı savaşmaya gitti. Daha sonra

ikinci kez Yemen'den ayrılarak Tai (tay) kabilesinin dağlarına doğru yola çıktı; Trak'a,

Musul'un Ahvaz topraklarına girdi ve bu ülkelerin sınırlarını geçerek Azerbeycan'a girdi. Bu

ülkeler Türklerin elindeydi; Raiş bunların hepsini aldı, Türkleri katletti ve geri döndü.

Azerbeycan'da büyük, ünlü bir kaya var; Raiş bu kayanın üzerine adını, askerlerinin sayısını

ve kazandığı zaferleri yazmış. kazandığını ve şu ana kadar yazıt taşa kazınmış halde kaldı.

Raiş'in ve babası Raiş'in adını, tüm bu büyüklük ve Minotsşehr'e teslim edilen böyle bir

imparatorluğun mülkiyeti ile oğlu tahta çıktı. Adı Abraha'ydı; çok sayıda ordusu vardı ve

imparatorluğu çok büyüktü. Dsulminâr, ordusunu karanlık bir ülkede Mağrip'e götürdüğü ve

dönüşte kendisinin ve ordusunun bu karanlıkta yollarını kaybedeceği korkusuyla fenerleri

birbirlerinin seslerinin erişebileceği bir yere yerleştirmişti. Şimdi bu kral Dsulminâr, büyüklüğü

ve imparatorluğuyla yine de Minotsşehr'in itaati altındaydı. Dsulminâr'dan sonra bu

şehzadenin oğlu Abd-ben-Abraha tahta çıktı. Abd'a Dsuladsār lakabı verildi çünkü babası

hayattayken bir orduyu Mağrip'e götürdü ve şimdiye kadar kimsenin ulaşamadığı uzak bir

yere ulaştı. Çok sayıda esir alıp Yemen'e, babasının yanına döndü. Bahsettiğimiz esirler

çirkin ve iğrençti ve onlardan korkan Yemen ahalisi, babası Dsulads'âr zamanında 'Abd'

adını verdiler. Babası ölünce Dsulads'âr tahta çıktı ve imparatorluğu son derece güçlü hale

geldi. Bu prens de Minotsşehr'e itaat etti. Yemen ve Mağrip krallarının hepsi eşit derecede

Minotsşehr'e tabiydi; ama Mısır Firavunları asla kimseye itaat etmediler. Tarihlerde ve onun

dışında, Mısır hükümdarlarının imparatorluğu babadan oğula aktardığını ve Mısır krallığının

her zaman Amalek'in çocuklarından olan Firavunların elinde olduğunu okuyoruz, bu nedenle

onlara Amalekliler denildi. Bu Firavunlar ne Mağrip kralına, ne Yemen kralına, ne Suriye

krallarına, ne de Pers krallarına itaat ettiler. Musa elçi olarak Mısır'a Firavun'un yanına

gittiğinde, dünya imparatorluğu Kral Minotsşehr'in elindeydi ve bu prens zaten altmış yıl

hüküm sürmüştü.


Taberinin vermiş olduğu bilgilerle bu haritalar bir biriyle uyum göstermiyor, Musulun …

____________________________________________________________________________________________________

BÖLÜM LXX.

AMRAM OĞLU MUSA'NIN DOĞUM TARİHİ.

Musa, Kral Minotsşehr zamanında doğmuştur. Minotsşehr'in dünya imparatorluğunu elinde

bulundurduğu dönemde havarilik görevini üstlenmiş, Mısır kralı ise Maç'ab oğlu Velid adında

bir Firavun idi. Yusuf kıssasında bu patriğin zamanında yaşayan ve o dönemde Mısır kralı

olan Firavun'a Velid oğlu Reyyan denildiğini söylemiştik. Reyyan, ömrünün sonunda

Yusuf'un sözüne inandı ve putperestlikten vazgeçti. O ölünce tahta başka bir kral geçti. Adı

Maç'ab oğlu Kâbus'tu; o büyük bir prensti, Firavunlardan, Amalekoğullarının çocuklarından

biriydi ve eski kralın akrabalarından biriydi. Kabus müşrikti ve Allah, Yusuf'a bu emri verdi ve

ona şöyle dedi: Onu hak dine çağır. Yusuf onunla konuştu; fakat Kâbus inanmadı ve dininde

kaldı. Artık Yusuf ve kardeşlerinin İsrail çocukları denilen çocukları vardı. İsrail Yakup'un

aynısıdır; bu nedenle İsrail oğullarının hepsi Yakup'un torunlarıydı ve Mısır'da Tanrı'ya

tapınanlar yalnızca onlardı; Yusuf'un sözüne inanan birkaç kişi dışında, ülkede yaşayanların

tümü putperestti. Daha sonra Yusuf Mısır'da öldü ve cesedi Nil Nehri'nin ortasına konuldu.

Vefat ederken kardeşlerine şu tavsiyede bulunmuştu: Babadan oğula çocuklarınıza tavsiye

edin ki, İsrailoğulları Suriye'ye gitmek üzere Mısır'dan çıktıkları gün benim cesedimi de

yanlarında götürsünler. ve onu İbrahim'in, İshak'ın ve Yakup'unkilerle birlikte gömdüler.

Yusuf'un kardeşleri bu tavsiyeyi art arda ilettiler ve hepsi birbiri ardına öldüler ve torunları

Mısır'da kaldı. Yusuf ve Yakup'un bu torunları Mısır halkının bir parçasıydı. Mısırlılara

gelince, onlara Kıpti kökenleri olduğu için Kıpti deniyordu. Dilleri Arapça ile karışık Kıpti idi.

Artık İsrailoğullarının sayısı azdı, oysa Kıptilerin ve Mısırlıların sayısı daha fazlaydı. Şimdi bu

Firavun, bu Maç'ab oğlu Kâbus, insanları putperestliğe çağırıyor ve onlara diyor ki: Putlara

tapın, Yusuf'un dininden vazgeçin. Bütün Mısırlılar ve Kıptiler Firavun'a itaat ettiler ve

Yusuf'un dinine uyanların hepsi de onu reddetti. Ancak Yusuf ve kardeşlerinin torunları olan

İsrailoğulları, Firavun'a itaat etmediler ve Yusuf'un dinini korudular. Şimdi bu kral Kabus,

İsrailoğullarına aşağılayıcı davrandı ve Mısırlılara şu emri verdi: İsrailoğullarına aşağılayıcı

davranın, onlara köle işlerini üstlenmelerini, toprağı ekmelerini, inşa etmelerini, toprak

taşımalarını ve toprak taşımalarını emredin, tezek ve en aşağılık işleri yaptırın ve onlara

ücret vermeyin; onlara baskı yapın ve onlara aşağılayıcı davranın. Firavun ayrıca

İsrailoğullarına cizye vergisi koydu ve o tutarı aldı. Birkaç yıl geçti ve Kabus öldü. Kardeşi

tahta çıktı; Adı Maç'ab oğlu Velid'di ve Musa'nın Firavunudur. Velid, Mısır'ın tüm kralları ve

tüm Firavunlar arasında en kötü ve en adaletsiz olanıydı. Tanrı'ya karşı cesurdu ve

İsrailoğullarına karşı çok sertti. Tahta çıkınca kardeşinin sahip olduğu her şeyden aldı. Ama

bir ağabeyi vardı Firavun ailesinden, ilk Firavun ve Yusuf'un arkadaşı Velid oğlu Reyyan oğlu

Obayd oğlu Mozâ'him'in kızı Asiya adında bir kadınla evlendi. Asiya zeki, dindar ve güzel

yüzlüydü. Maç'ab oğlu Walyd adlı Firavun, bu nedenle Prenses Asiya ile evlendi. Ona çok

değer verdi, ona düşünceli davrandı ve krallığın işleri konusunda ona danıştı. Şöyle dedi:

Kardeşimin sahip olduğu her şey ve bana düşen krallığın içerdiği her şey arasında hiçbir şey

beni bu kadına sahip olmak kadar sevindirmiyor. Artık o da kardeşinin dinine tabi olmuş,

insanların Yusuf'un dinine uymasını engellemiş ve onlara putlara tapmalarını emretmişti.

Yaratıklar itaat etti ve bu durum yirmi yıl boyunca böyle devam etti; Mısırlılar putlara

tapıyorlardı. Bunun üzerine Firavun şöyle dedi: Ben de Allah'ım ve elimde zayıf olan bu

putlardan daha büyüğüm. İstersem kırar, yok ederim; ve eğer istersem onları korurum ve

tanrılarımı yaparım; bu nedenle bana ibadet edin. Allah Kuran'da şöyle buyurmaktadır:

"Sihirbazları topladım ve yüksek sesle dedim ki: Ben sizin Yüce Rabbinizim." (Sur. Lxxix,

ayet 2 3.). Yani: Ben bu putlardan büyüğüm, hepsi benden zayıftır. Kırk yıl boyunca aynı

söylemlerini sürdürmüş, sonra mabedlere girip putları yok etmiş ve şöyle demiştir: "Seni

benden başka ilah olarak tanımıyordum." (Sur. XXVIII, ayet 38.). Böylece yaratıkları

kendisine ibadet etmeye çağırdı. Mısırlılar ve Kıptiler her konuda ona itaat ediyorlardı; fakat

İsrail oğulları ona itaat etmediler ve çok sayıda olduklarından onları Mısır'dan çıkaramadı.

İsrailoğulları Yusuf'un ve bahsettiğimiz tüm Firavunların dinini izlediler; onlara karşı en kötü

olanı oydu; çünkü onları çeşitli sınıflara ayırdı ve bazılarının toprak ekmeleri, bahçeleri

işlemeleri ve gübre taşımaları için köylere ve kasabalara gönderilmesini, diğerlerinin ise

şehirde inşaat yapması ve orada ufak tefek işler yapması için gönderilmesini emretti. Ayrıca

Mısır'da bulunan tüm akrabalarına ve ileri gelenlerine, ihtiyaçları kadar İsrailoğullarını alıp

şehirde ve köylerde çalıştırmalarını, onlara aşağılama yapmalarını, vurmalarını ve hakaret

etmelerini emretti. Daha sonra Kıptiler İsrail çocuklarını her türlü işi ücretsiz yapmaya, su

taşımaya, odun taşımaya ve kırmaya, bina dikmeye, şehre ve köylere gübre taşımaya

zorladılar. Her Mısırlının ihtiyaç duyduğu sayıya göre bir veya iki İsraillisi vardı ve Firavun'un

şehirde ve köylerde kendisine hizmet eden ve onun için çalışan yüz bin kişi vardı.

İsrailoğullarından işsiz kalanlara kelle vergisi koydu ve onları köle yaptı. Mısırlı kadınlar,

İsrailli kölesi olmayan Firavun'un karısı Asiya dışında, ihtiyaç duydukları kadar İsrailli kadını

da köle olarak aldılar ve onlara hizmet ettiler. Asiya, güzelliğinden dolayı kendisiyle evlenen

Firavun'un haberi olmadan Yusuf'un dinine bağlıydı ve Tanrı'ya tapıyordu. Bazıları Asiya'ın

İsrailoğulları arasında olduğunu iddia ediyor; Ancak bu kesin değildir ve bu konuda kesin

olan bizim söylediklerimizdir. Fakat Asiye'nin dini konusunda hiç şüphe yoktur; İsrail'i takip

etti. Şimdi İsrailoğulları on yıl boyunca bu şekilde baskı altında kaldılar; erkekler ve kadınlar

kendilerine zulmeden Kıptilere hizmet ettiler ama onlar hak dini terk etmediler. Allah Musa'yı

doğurmak istediğinde ve zamanı yaklaştığında, Firavun rüyasında Kudüs ve Suriye

topraklarından gelip Mısır'a varan, tüm Kıptileri evleriyle birlikte yok eden ve İsrail

çocuklarına zarar vermeyen bir ateş gördü. Ertesi gün Firavun kalktı ve bütün rüya

tabircilerini, müneccimleri ve kahinleri bir araya topladı ve onlara durumu sordu. Ona şöyle

cevap verdiler: İsrailoğullarından, Mısırlıları mahvedecek bir çocuk doğacak. Firavun ekledi:

Tahtımın ve sarayımın da yıkıldığını gördüm. Astrologlar cevap verdi: Bu çocuk aynı

zamanda senin de sonun olacak. Ve şunu eklediler: Biz bunu yıldız ilminden biliyoruz. Daha

sonra Firavun, hamile kalan her İsrailli kadına bakmak üzere her yerde Mısırlı bir kadının

görevlendirilmesini ve İsrailli kadınlar doğum yaptığında, eğer kız ise çocuğun korunmasıyla

ve eğer erkekse onu öldürmelerini Mısırlı kadınlara emretti. Bazen hamile bir İsrailli kadın

Firavun'un huzuruna getirilirdi ve o, doğum yapana kadar ona eziyet ederdi. Firavun beş yıl

boyunca bunu yapmaya ve aynı emirleri vermeye devam etti. Bütün erkek çocukları öldürdü

ve İsrailoğulları çok ağır olan bu çetin sınava sabırla katlandılar. Allah Kuran'da bunu şöyle

bildirmektedir: "Musa kavmine dedi ki: Size zulmeden, erkek çocuklarınızı öldüren ve sizi

Firavun kavminin elinden sizi kurtardığı zaman, Allah'ın size olan nimetini hatırlayın. Bu,

Rabbinizin size yaşattığı büyük bir imtihandı." (Sur. XIV, vers. 6.) Onlardan bir kısmına

aşağılık davrandı, erkek çocuklarını öldürdü ve kızlarının canını kurtardı; çünkü o, barbarca

işler yapanlardandı." (Sur. XXVIII, ayet 3.) Şimdi Firavun, onlardan çoğunu öldürüyordu.

İsrailoğullarının çocukları olan İsrailliler ölüme maruz kaldılar. Mısırlılar Firavun'a gittiler ve

ona şöyle dediler: İsrailoğullarının bütün olgun adamları yok olacak ve onların doğan bütün

çocukları birkaç yıl içinde öldürülecek. İsrailoğullarının hepsi yok olacak ve onların yaptıkları

ağır işleri yapmak zorunda kalacağız ve bu bizim için zor olacak. Bunun üzerine Firavun

şöyle dedi: Bir yıl boyunca onların çocuklarını öldürün, Firavun! gördüğü rüyadan dolayı artık

çocukları yaşatmaya cesaret edememiş ve bir kez daha öldürülmelerini emretmiştir. Musa ile

Harun'un babası Amram, Yakup oğlu Levi'nin oğulları arasındaydı. Yakup'un oğlu Levi'nin

oğlu Caat'ın oğlu Isaar'ın oğluydu. Önemli bir adamdı. O, cizye vergisini ödedi ve

İsrailoğullarının hiçbir erkek çocuğunun öldürülmediği yılda hamile kalan çok dindar bir karısı

vardı ve Harun adını verdiği bir erkek çocuk doğurdu. Aradan iki yıl geçti ve İsrailoğullarının

erkek çocuklarının öldürülmesinin yeniden başladığı yıl, bu kadın kendini herkesten gizleyen

Musa'yı doğurdu. Tanrı ona çocuğu Nil Nehri'ne atmasını ve akıbeti konusunda

endişelenmemesini ilham etti, çünkü onu tutacak, ona geri verecek ve ona kehanet

armağanını verecekti. Allah Kuran'da şöyle buyurmuştur: "Biz Musa'nın annesine vahiy

olarak şöyle dedik: Onu emzir. Eğer onun için bir şeyden korkarsan, korkmadan ve sıkıntı

çekmeden onu nehre at, çünkü biz onu sana geri veririz. o bizim elçilerimizden biri değildi;

ancak bu vahiyden bir ilhamı anlamalıyız, tıpkı Kuran'daki "Rabbin arıya vahyetti" (sur. XVI,

ayet 70) pasajında olduğu gibi, vahiy, vahiy anlamına gelir. Musa'nın annesi çocuğu üç gün

emzirdi ve sonra onu içine yerleştirmek için bir sandık yaptırdı. Kur'an tefsirlerinde Musa'nın

annesinin çocuğu üç ay emzirdiğini, daha sonra onu giydirip sandığın kapağını düzelttiğini

okuyoruz. Sandığı dıştan deriyle kaplayıp içine su girmemesi için üzerini ziftle kapladı ve

nehre attı. Sandık, Allah'tan gelen bir vahiydir ve bunu şu sözlerle ifade etmiştir: "Hani biz

annene, kendisine vahyedileni vahyetmiştik: Çocuğu sandığa koy ve sandığı nehre at."(On.

XX, ayet 38.). Kur'an tefsirlerinde Musa'nın annesinin çocuğu üç ay emzirdiğini, daha sonra

onu giydirip sandığın kapağını düzelttiğini okuyoruz. Sandığı dıştan deriyle kaplayıp içine su

girmemesi için üzerini ziftle kapladı ve nehre attı. Sandık, Allah'tan gelen bir vahiydir ve bunu

şu sözlerle ifade etmiştir: "Hani biz annene, kendisine vahyedileni vahyetmiştik: Çocuğu

sandığa koy ve sandığı nehre at."(On. XX, ayet 38.)

“Sandık, Allah'tan gelen bir vahiydir ve bunu şu sözlerle ifade etmiştir: "Hani biz annene, kendisine vahyedileni vahyetmiştik:”

Musa'nın annesi peygamber olarak görülmektedir.

Sandığı yapan marangozun Firavun ailesinden olduğu, mümin olduğu ve İsrailoğullarının

dinine uyduğu da Kuran tefsirlerinde bildirilmektedir. Adı ‘Harbîl’di ve Musa’nın annesi bu

davranışının nedenlerini ona anlatabiliyordu. Bu marangoz, Musa, kavmini öldürmek için

görüşen Firavun'u bulmaya gittiğinde, dinini duyuramayınca şöyle diyen kişiydi: Hiçbir şey

yapmayan ve hiçbir şey yapmayan bir adamı öldürmeyin. suçlu ama sadece şunu söyleyen:

Benim Tanrım Tanrı'dır. Kur'an-ı Kerim'de O, şu sözlerle övülmektedir: "Firavun ailesinden,

imanını gizleyen bir mü'min şöyle dedi: Bir adamı, 'Rabbim Allah'tır' dediği için mi

öldüreceksiniz? (Sur. XL, ayet 29.) Şimdi, Firavun'un ailesinde, tüm Kıptiler ve Mısır sakinleri

arasında, söz konusu dönemde, yalnızca mümin olan bu adam vardı. Bunun üzerine

Musa'nın annesi çocuğu Nil Nehri'ne attı. Firavun'un sarayı şehrin ucunda ve nehrin

kıyısındaydı. Orada çok sayıda ağaç ve Nil'den Firavun'un sarayına su getiren bir kanal

vardı. Su sandığı alıp götürünce Musa'nın annesi haykırdı ve Musa'nın onun çocuğu

olduğunu duyurmak istedi; ama Tanrı bu kadının yüreğini korudu, kendisinin de söylediği

gibi: "Ve Musa'nın annesinin yüreği korkudan anlayıştan yoksun kalmıştı; eğer biz "Onu

güçlendirmeseydik bu kadın çocuk hakkında bilgi verirdi." mü'minlerden olmasını diler." (Sur.

XXVIII, ayet, 9.) Musa'nın annesi onun adımlarını takip etti. Artık Musa'nın Meryem adında

bir kız kardeşi vardı; annesi ona şöyle dedi: Nehir boyunca yürü ve sandığın nereye

gideceğini görmek için gözünü sandığın üzerinde tut. Allah Kuran'da Musa'nın annesi

hakkında şöyle buyurmaktadır: "O da Musa'nın kız kardeşine dedi: Çocuğu takip et. Meryem

ona uzaktan baktı, Mısırlılar ise bunu fark etmediler." (Sur. XXVIII, 10. ayet) Musa'nın

kızkardeşi nehir boyunca yürüdüğünde gözü sandığa baktığında annesiyle birlikte suyun

sandığı Firavun'un sarayına taşıdığını ve ağaçların arasına bıraktığını gördüler. Firavun'un

köleleri nehrin kenarına giderek sandığı sudan çıkardılar; ama açmaya cesaret edemediler

ve şöyle dediler: Bu sandığın kralın arkadaşları tarafından kaybolmuş olması ve içinde

değerli eşyaların bulunması mümkündür. Onu da açmaya cesaret edemeyen Asiya'ya

götürdüler ve şöyle dediler: Belki bu sandığın içinde pek çok kıymetli şey vardır ve Firavun,

onu önünde açacak kadar bana güvenmiyor olabilir. Hemen Firavun'a haber gönderdi:

Irmakta bir sandık buldum; içinde değerli nesneler ve pek çok şey bulunabilir; Ben açmadım.

Daha sonra Firavun, Asiya yakınındaki kadınların dairesine gitti ve sandık açıldı. Bagajda bir

çocuk belirdi. Firavun dedi ki: Bu hayret verici bir şeydir. Asiya cevap verdi: Şüphesiz İsrailli

talihsiz bir kadın, bu çocuğun öldürülmesinden korkarak, en azından başına ne geleceğini

görmemek için onu suya atacaktır. Firavun dedi ki: Bu çocuğu öldüreceğim. Asiya, Kur'an'da

gördüğümüz gibi şu cevabı verdi: Bizim erkek çocuğumuz yok; Bu bana ve sana ait olacak.

Onu öldürmeyin, çünkü İsrailoğullarının ne fazlası ne de eksiği olacaktır. Firavun, çocuğu

kendisine verinceye kadar ona dua etti ve ona şöyle dedi: Ne yapman gerektiğini biliyorsun.

Allah buyurdu: Firavun ailesi onu yanına aldılar, böylece kendilerine düşman ve üzüntü

kaynağı oldu." (Sure XXVIII, ayet 7 ve devamı). Bunun üzerine Asiya çocuğu sandığa

götürdü, üzerindeki elbiselerin çıkarılmasını ve üzerine giydirilmesini emretti; daha sonra bu

prenses onu oğlu olarak evlat edindi ve ona Musa adını verdi. İbranice'de Musşa su ve ağaç

anlamına gelir. Suyun ve ağaçların ortasında bulunduğu için bu ismi almıştır. Bu isimden

Arapça Musa'yı yaptık. Sonra Asi şöyle dedi: Emzirmeye bir kadın getirilsin. Bir kadın getirildi

ama Musa onun sütünü reddetti. Allah Kuran'da şöyle buyurmaktadır: "Daha önce kendisine

sunulan sütannelerin memesini almasına izin vermedik." Şimdi Musa'nın annesi ve kız

kardeşi Firavun'un kapısında duruyordu. Çocuğun kadın sütü istemediği haberi yayıldığında

Asiya endişelendi çünkü gün ortasıydı ve prenses çocuğun açlıktan öleceğinden korktu.

Musa'nın kız kardeşi, Firavun'un hanımlarının bir sütanne aradığını görünce şöyle dedi:

"Sana, onu alacak ve ona bakım yapacak kavminden bazılarını göstereceğim. Gidip bu

haberi Musa'nın kız kardeşini çağıran Asiye'ye anlattılar ve ona şöyle dediler: Bu çocuğun

kim olduğunu biliyor musun? Musa'nın kız kardeşi cevap verdi: Bilmiyorum. Asiya tekrar dedi

ki: O halde bahsettiğin kadının ona özen göstereceğini nereden biliyorsun? Sonra ekledi:

Gidin bu kadını arayın. Asiah, Meryem'le birlikte evinden birini Musa'nın kendisine getirilen

annesine gönderdi. Musa annesinin memesini görünce emmeye başladı. Asiya sevinçten

coştu ve Musa'nın annesine şöyle dedi: Ey kadın, benimle kal, bu çocuğu emzir ve onunla

ilgilen; ve sana iyi davranacağım. Musa'nın annesi, bu Mısırlıların çocuğun kendisinden

olduğunu bilmesini istemedi ve şöyle dedi: Benim çocuklarım, bir kocam ve bir evim var;

Bütün bunlardan vazgeçemem. Eğer onaylarsanız bu çocuğu evime götüreceğim ve onunla

ilgileneceğim; ve ne zaman istersen, onu sana getireceğim. Eğer bu sana uymuyorsa ne

yapman gerektiğini herkesten daha iyi biliyorsun. Asiya cevap verdi: Öyle olsun. Daha sonra

Musa'nın annesi çocuğu alıp evine götürdü. Sabah çocuğu sandığa koyup nehre atmıştı ve

gece olmadan Allah onu kendisine geri vermişti, Kur'an'da gördüğümüz gibi: Musa'yı

annesine geri verdim ki o da iyileşsin. Sevinin ki, üzüntü onu terk etsin ve Allah'ın vaadinin

gerçek olduğunu bilsin. Şimdi Musa'nın annesi çocuğu emziriyordu ve bu prensesin onu

görebilmesi için onu haftanın bir günü Asiah'a götürüyordu ve Musa beş yaşına gelene kadar

bu böyleydi. Derken bir gün Asiye onunla oynarken onu Firavun'un dizlerine oturttu ve şöyle

dedi: Bu senin oğlun. Firavun cevap verdi: Bu senindir; Bana gelince, onu umursamıyorum.

Musa, Firavun'un dizlerinin üzerine oturduğunda Firavun'un sakalını yakalayıp yırttı. Firavun

çocuğun elini tuttu ve şöyle dedi: Aradığım İsrailoğullarının çocuğu bu ve onu öldüreceğim.

Asiya ona cevap verdi: Bu çocuğu imtihan edeceğim; eğer akılla hareket etmişse ne yapman

gerektiğini biliyorsun, onu cezalandır. Hemen biri ateşle, diğeri yakutla dolu iki tasın

getirilmesini emretti; sonra Musa'yı bu iki havuzun arasına yerleştirdi ve şöyle dedi: Eğer o,

ne yaptığını anlamadan ateş dolu havuza doğru giderse, bilirim ki o, basiretsizce hareket

etmiştir. Musa yakutlarla dolu havuza gitti; ama Tanrı Cebrail'e Musa'nın elini ateşe

götürmesini emretti ve çocuk yanan bir kömür alıp ağzına koydu, dilini yaktı ve ağladı. Asiya

daha sonra şöyle dedi: Artık bu hatayı cehaletten yaptığını biliyorsun. Asiya Musa'yı diz

çöktürdü, Firavun kalkıp meclisinin yanına gitti. Musa'nın dilinin ucunda hareket kolaylığını

kaybeden bir düğüm oluştu. Arapçada iltha dediğimiz şey budur ve alfabenin harfleri

arasında Musa'nın iyi telaffuz edemediği bir günah vardır. Fakat Musa, erkek olup Allah ona

peygamberlik armağanını verdiğinde Allah'a şöyle dedi: "Dilimdeki düğümü çöz de sözlerim

işitilsin." (Sure XX, ayetler 28-29.) Musa'nın annesi çocuğu eve götürdü ve büyüyüp on

yaşına gelene kadar onu emzirdi. Musa at sırtındaydı ve annesinin evinden Firavun'a gitmek

üzere Memfis'e gittiğinde veya annesinin evine döndüğünde ona çok sayıda atlı ve hizmetçi

eşlik ediyordu ve ona Firavun'un oğlu diyorlardı ve Firavun onu seviyordu. Bu prens at

sırtında yola çıktığında yanında Musa da vardı. Musa, erkek olduktan sonra zekayla

ödüllendirildi ve bilgelik ve bilgiyle dolu birçok söz söyledi; ama henüz kehanet yeteneğine

sahip değildi. Firavun, Musa'nın sözlerini dinledi ve Allah'ın Kuran'da bize öğrettiği gibi onu

sevdi: "O, kuvvet çağına gelip olgun bir adam haline gelince, ona ilim ve hikmeti verdik; işte

böyle yaptık, iyilik yapanları ödüllendiririz.” (Sure XXVIII, ayet 13.) Daha sonra Musa otuz

yaşına geldiğinde Firavun ona bir eş verdi ve Musa onu evine aldı. Firavun bu sefer büyük

bir cömertlik gösterdi ve Memfis şehrinde bir kralın oğlunun evlendiği zamanki kadar sevinç

yaşandı. Musa'nın bu kadından biri Gersam, diğeri Eliezer adında iki çocuğu oldu. Musa kırk

yaşına kadar görkem ve güçle çevrili olarak bu şekilde yaşadı.

_________________________________________________________________________

BÖLÜM LXXI.

MUSA'NIN MADYAN ÜLKESİNE KAÇIŞI VE ŞO'AYB'IN YAKININA GELİŞİ.

Şimdi Musa hâlâ aynı ihtişam içindeydi ve İsrailoğulları hâlâ aynı baskı altındaydı. Mısırlılar

onlara bazı görevler yüklemişti ve Musa onları bu görevlerden kurtaramadı veya açıkça

koruyamadı. Çünkü Firavun kendisinin de İsrailli olduğunu biliyordu. Musa kırk yaşına kadar

sabırla teslim oldu. Allah'ın Musa'yı Firavun'dan ayırmak istediği zaman geldiğinde, Musa bir

gün sabah erkenden at sırtında Firavun'un kapısına gitti ve eğlenmek için şehrin dışına çıkan

bu prensi başka bir şehirde bulamadı, aynı zamanda Mısır krallığına bağlı olan ve Heliopolis

olarak adlandırılan yer. Bu şehir Memphis'ten iki fersah uzaktaydı. Şimdi Memphis

çevresinde her birinde büyük bir cami bulunan çok sayıda kasaba var ve bugün bu kasabalar

gelişiyor. Musa, Firavun'un nerede olduğunu öğrenince tek başına ona gitmek için yola çıktı

ve öğle vakti Heliopolis şehrine vardı. Havanın sıcak olduğunu ve Kur'an'dan öğrendiğimiz

kadarıyla ahali, çarşıyı terk ederek evlerine çekilmiş. Divanı aldığımız sırada gün ortasıydı;

Musa biri İsrailli, diğeri Mısırlı iki adamın kavga ettiğini gördü. Mısırlı, bu kötü muameleye

maruz kalan İsrailoğullarına saldırdı. Musa bunu uzaktan gördü; İsrailliler yardım için

bağırdılar. Musa Mısırlıya dedi: Bırakın bu adamı. Mısırlı gitmesine izin vermedi. Bunun

üzerine Musa ona vurdu ve Kur'an'da bildirildiğine göre Mısırlı öldü. Pek çok kişi Musa'nın

Mısırlıya dört parmağıyla ve elinin arkası Mısırlıya dönük olacak şekilde vurduğunu söyler.

Musa'nın eli ağırdı ve darbelerin ölümcül olduğu göğsüne vurduğunda Mısırlı düşüp öldü ve

İsrailoğulları onun elinden kurtuldu. Musa sadakatsiz olmasına rağmen Mısırlıyı öldürdüğüne

pişman oldu. Aslında Musa o dönemde peygamberlik hediyesini henüz almamıştı ve

kendisine kâfirleri öldürmesi emredilmemişti. Bunun üzerine yaptığı hareketten dolayı

pişmanlık duydu ve Kuran'da bildirildiği gibi şöyle dedi: Gereksiz yere bir adamı öldürmek

gibi yaptığım eylem şeytandan geldi. Musa şöyle diyerek Allah'tan bağışlanma diledi:

"Rabbim, ben kesinlikle nefsime zulmettim; artık beni bağışla." Kur'an şunu ekliyor: "Ve Allah

onu bağışladı; çünkü o, çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir." Musa yine şöyle dedi:

Rabbim, madem bana nimetler verdin, kötülere asla yardım etmeyeceğim." (XXVIII. Sure,

14-16. Ayetler) Yani her şeyden önce kâfirlere. Bu sözlerin anlamı Bu nedenledir ki: Allah

beni günahımdan dolayı cezalandırmadığı için artık kafirlere yardım etmeyeceğim. Aslında

Musa'nın yardım ettiği adam gerçekten de İsrailoğullarından biriydi, fakat Allah Kuran'da

şunu söylemiştir. Musa'nın kavminin bir parçasıydı. Ertesi sabah Musa kalktı ve eğer

Firavun'un huzuruna çıkarsa bu prensin onu cezalandıracağından korktu. Firavun o gece

aynı yerde kaldı ve kendisine bir İsraillinin bir Mısırlıyı öldürdüğü söylendi. Dedi ki: Suçu

işleyenin kim olduğunu görün ki, cezalandırılsın. Suçluyu aradık ama bulamadık. Ertesi gün

Firavun, katilin kim olduğunu öğrenmek için aynı yerde kaldı. Ancak Musa onların suçluyu

aradıklarını bilmiyordu. Kuran'da şöyle okuyoruz: "Ertesi sabah Musa, korkuyla dolu ve

etrafına bakarak şehri dolaştı." Önceki günkü adamın başka bir Mısırlı tarafından

dövüldüğünü tekrar gördü. Ona dedi ki: Sen talihsizsin; Her gün bu Mısırlılardan biri sana

vuruyor. Sonra Mısırlıyı İsrailoğullarından uzaklaştırmak için ona doğru ilerledi. İsrailoğulları

Musa'nın kendisine gelmesinden korkuyor ve söylediği şu sözlerden dolayı ona kızıyordu:

Sen zavallısın. Sonra Musa'ya şöyle dedi: Dün birini öldürdüğün gibi beni de mi öldürmek

istiyorsun? Bir zorba olup, emrettiğin her şeyi yapmamızı mı talep edeceksin, eğer bunu

yapmazsak her gün birisini öldürecek misin? İnsanlar arasında barışı yeniden sağlayanlar

arasında olmak ister misiniz? Bunun üzerine Mısırlı İsrailliyi serbest bıraktı ve önceki gün

diğer Mısırlıyı öldürenin Musa olduğunu bilerek gidip Firavun'a olanları anlattı ve ona tüm

tarihi anlattı. Firavun şöyle dedi: Bizi yok etmesi gereken bu İsrailoğullarıdır. Ve askerlere

onu arayıp öldürmelerini emretti. Şimdi Kur’an’da şunu okuyoruz: “Ve şehrin en uzak

yerinden bir adam geldi vs.” Bu adam marangoz olarak çalışan sadık bir Mısırlıydı. Musa'nın

Nil'e atılacağı sandığı yaptırmıştı. Musa'nın yanına koştu ve ona şöyle dedi: Ey Musa,

askerler seni öldürmeyi planlıyor. Bu kasabadan defol çünkü sana iyi bir tavsiyem var. Musa

aynı saatte başı ve ayakları çıplak olarak şehirden çıktı; ve Memphis'e dönmeye cesaret

edemeyerek kaçtı ve Suriye'ye, o yönde Memphis'e en yakın şehir olan Midian'a doğru gitti.

Ancak Memfis'ten Midyan'a kadar tamamen çöl olan bir ülkeden sekiz günlük bir yolculuk

var. Yolu bilmeyen Musa, Kuran'da da gördüğümüz gibi Allah'tan kendisine yol göstermesini

istemiştir: "Musa Midyan'a doğru yola çıktığında şöyle demişti: Belki Rabbim beni doğru yola

iletir." Tanrı ona yolu göstermesi için bir melek gönderdi. Musa sekiz gün sekiz gece

yalınayak yürüdü ve vardığında ayak tabanlarındaki deri dökülmüştü, çünkü büyüklük ve

refaha alışkın olduğundan acıyı bilmiyordu ve sekiz gün boyunca o çölde geçirdiği süre

boyunca ottan başka yiyecek bir şey bulamamıştı.


“Tanrı ona yolu göstermesi için bir melek gönderdi. Musa sekiz gün sekiz gece yalınayak yürüdü ve vardığında ayak

tabanlarındaki deri dökülmüştü, çünkü büyüklük ve refaha alışkın olduğundan acıyı bilmiyordu ve sekiz gün boyunca o çölde

geçirdiği süre boyunca ottan başka yiyecek bir şey bulamamıştı.”

Artık Midyanlıların hepsinin koyunları vardı; bu onların zenginliğiydi. Sho'aib onların

peygamberiydi. Bahsettiğimiz zamanda, Tanrı, Şo'ayb'in öyküsünde kaydettiğimiz gibi,

sadakatsiz Midyanlılar'ı zaten yok etmişti ve Şo'ayb, sadık Midyanlılar'la birlikte onlardan sağ

kurtulmuştu. Şimdi Şo'ayb'in bin koyunu vardı ve bunlardan evinde kalan ve süt ve yün elde

etmek için kullandığı yüz kişi vardı. Şo'ayb'in ayrıca evli olmayan iki kızı vardı; birinin adı

Sefora, diğerinin adı Abra'ydı. Sefora beyaz ve solgun bir yüze sahipti ve nezaket dolu bir

karaktere sahipti; Abra karanlık görünüyordu; ve ikisi de güzeldi. Bu genç kızlar Şo'ayb'in

yanında kalan koyunlara baktılar ve onları kırsal bölgeye götürdüler. Kiralayacak bir paralı

çoban arıyorlardı. Şimdi Midyan'da şehrin kapısında Midyanlıların koyunlarını suladıkları bir

kuyu vardı ve bu kuyu ancak kırk kişinin kaldırabileceği bir taşla kapatılmıştı ve içinde

çıkarılamayan büyük bir kova vardı. sadece kırk adam tarafından kovulacak. Öğle vakti

koyunlara su verme vakti geldiğinde Midyanlılar bu kuyunun başında toplandılar ve kırk kişi

kadar kaldılar. Sonra kuyunun üzerindeki taşı kaldırdılar. Kovayı çekip bütün koyunlara su

verdiler ve sonra gece boyunca adamlar ve dört ayaklılar kuyuya düşmesin diye taşı

kuyunun üzerine koydular. Şo'aYb'in kızları her gün sulama zamanında koyunlarını

getiriyorlardı; Bütün Midyanlılar sürülerine su verip geri dönene kadar mesafelerini koruyarak

kuyuya yaklaşmadılar. Daha sonra kalan suyla koyunlarını suladılar. Musa kuyuya

vardığında yorgundu, hava sıcaktı ve Midyanlılar kuyunun başında toplanmış, kuyuyu

kapatan taşı kaldırıp su çekmek için sayıları kırk olana kadar bekliyorlardı. Musa daha sonra

Şo'aYb'in kızlarının koyunlarıyla birlikte uzakta durduklarını gördü; onlara dedi ki; Neden

kuyudan uzakta duruyorsun? Kuran'da şöyle denir: "Musa Midyan suyuna geldiğinde, suyun

çevresinde sürülerini sulayan bir grup adam buldu. Ayrıca koyunlarını sudan uzak tutan iki

kadın buldu." (Sur. XXVIII, ayet 22.) Bunun üzerine Musa onlara şöyle dedi: Size ne oluyor

da koyunlarınıza su vermiyorsunuz? Cevap verdiler: İnsanlar bir araya toplandığı sürece

kuyuya yaklaşmayacağız. Çünkü bizim yalnızca yaşlı ve kör bir babamız ve Allah'ın bir

peygamberi var. Musa onlara dedi: Gelin, size su vereceğim, çabuk dönersiniz; çünkü siz

kadınsınız. Musa kuyuya geldi ve Midyanlılara şöyle dedi: Neden su çekmiyorsunuz? Ona

cevap verdiler: Kırk kişi oluncaya kadar bu kuyudan taşı kaldırıp su çekmek için bekliyoruz.

Musa elini uzattı, kuyudan taşı kaldırıp, kovayı tek başına çekti, Şuayb'ın kızlarının

koyunlarını suladı ve kızlarına: Geri dönün dedi. Onun için bir ağacın gölgesinde oturdu.

Artık aç olduğunu Kur'an'ın şu sözlerinden anlıyoruz ki, o şöyle demiştir: "Rabbim, bana

gönderdiğin hayra gerçekten ihtiyacım vardı." Şuayb'ın kızları babalarının huzuruna

vardıklarında onlara şöyle dedi: Bugün neden erken döndünüz? Ona cevap verdiler: Bir

adam geldi ve bize su verdi; kuyunun üstündeki taşı tek başına kaldırdı ve kovayı çıkardı.

Ondan daha güçlü bir adam görmedik. Açtır, başı ve ayakları çıplaktır. Şo'ayb, adı Arapça

sonunda elif ve İbranice Sefora'da o ile yazılan kızlarının en küçüğü Sefora'ya şöyle dedi: Git

ve bu adamı çağır da gelsin, ona yiyecek bir şeyler verelim ve doyuralim. Şuayb'in bu kızı

gitti ve Musa'nın huzuruna çıkmaktan utandı; uzaktan durdu ve şöyle dedi: Babam seni

çağırıyor. Musa ona cevap verdi: Baban benden ne istiyor? Dedi ki: Bize su verdiğin için, bu

amelinin karşılığını sana vermek istiyor. Musa kalktı ve gitti. İkisi de Şo'ayb'e giderken

Siporah Musa'nın önünde yürüdü. Şo'ayb Musa'ya sordu: Sen kimsin? Musa ona cevap

verdi: Ben İsrail oğullarından, Levi oğullarından Amram'ın oğluyum ve Mısırlıyım; Artık Levi

Yakup'un oğluydu. Musa daha sonra Şo'ayb'e konumunu, geçmişini ve Firavun'dan duyduğu

korku nedeniyle Mısır'dan kaçışını anlattı. Kuran'da bildirildiği gibi Şo'ayb ona şöyle dedi:

"Korkma, çünkü sen kâfirlerin elinden kurtuldun." Musa doyuncaya kadar yemek yiyip

yatınca, Musa denilen Şuayb'in kızlarının en küçüğü babasına şöyle dedi: Babacığım, sen

bir paralı çoban arıyorsun; Bu adamı alın, çünkü o hem güçlü hem de çok dindardır ve paralı

çobanların en iyisi de güçlü ve takvalı olandır. Şho'ayb cevap verdi: Ey kızım, onun gücünü

biliyorsun; ama onun inancı hakkında ne biliyorsun? Sepora cevap verdi: Onu çağırıp yolu

göstermek için önünden yürüdüğümde benim bedenimi görmek istemedi ve bana: Arkamdan

yürü dedi. Bundan sonra Şo'ayb kalbini Musa'ya bağladı ve bir gencin ancak bir kadın

aracılığıyla bağlanabileceğini anlayınca ona şöyle dedi: "İki kızımdan birini sana eş olarak

vereceğim, böylece sen benimle burada kalacaksın." Musa ona cevap verdi: Düğün

hediyesi olarak sunabileceğim hiçbir şeyim yok. Şo'ayb ona cevap verdi: Senden düğün

hediyesi olarak bana sekiz yıl paralı çoban olarak hizmet etmeni ve koyunlarıma bakmanı

istiyorum. Bana on yıl hizmet edersen bu senin işindir ve ne yapman gerektiğini çok iyi

biliyorsun. Şo'ayb ayrıca Kuran'da gördüğümüz gibi Musa'ya şöyle demiştir: "Sana zorluk

çıkarmak istemiyorum; Allah'ım lütfen benim dürüst insanlardan olduğumu ispatlayacaksın."

Bu sözlerin anlamı şudur: Ben size son vermek istemiyorum ve Allah'tan beni iyilik

yapanlardan kılmasını diliyorum. Musa ona şöyle cevap verdi: "Aramızda yapılacak anlaşma

şudur: İster sekiz yıl, ister on yıl için verdiğim sözümü yerine getirdiğimde, beni kızına layık

göreceksin." On yıl geçtikten sonra Musa, Şo'ayb'in huzuruna çıktı ve Midyan kuyusunda

kendisine gönderdiği kızlarından birini ona eş olarak verdi. Artık Musa ve karısı belli bir

süreliğine Şo'ayb'in yanında kaldılar; Musa şöyle dedi: Babam, annem, erkek ve kız

kardeşlerim Mısır'da ve onları görmek istiyorum. Firavun'un ölmüş olması da mümkündü.

Kızını bana ver ki onu yanımda götürebileyim. Şo'ayb ona cevap verdi: Ey oğlum, kızıma

çeyiz verecek servetim yok; Koyunlarım dışında hiçbir şeyim yok. Bu yıl koyunlarım

doğuruncaya kadar benimle kal; ben de o yıl Musa'nın Şoayb'in yanında kalan yavrularını

sana vereceğim. Artık Şo'ayb koyunlarının her birinin iki erkek kuzusu vardı. Sonra Şo'ayb

Musa'ya şöyle dedi: Kuzuların hepsi erkektir ve hiç dişi yoktur; Bu yıl yine benimle kalırsan

koyunlarımın doğurduğu bütün dişileri sana vereceğim. Musa o yıl yine Şo'ayb'in yanında

kaldı ve her koyun iki küçük dişi doğurdu. Şo'ayb bütün bu kuzuları Musa'ya verdi, böylece

onun sürüsü Şo'ayb'inkinden daha büyük oldu. Bundan sonra Mısır'a dönmek isteyen Musa,

Şo'ayb'e veda etti. Şo'aib'in evinde, çobanların ellerinde tuttuğu bu sopalardan çok sayıda

vardı ve bu sopaların arasında, bir meleğin getirip Şohaib'deki depoya bıraktığı, çatalla biten

iki dallı bir sopa vardı. Bu meleğin insan yüzü vardı ve Şo'aïb onun bir melek olduğunu

bilmiyordu. Musa ayrılmak istediğinde Şo'aib'e veda etti. Sonra Musa'ya şöyle dedi: Bu eve

git ve bu değneklerden birini al, onu eline al, yolda sana güç olsun. Musa eve girdi ve

Şo'aib'e bir asa getirdi. Musa'nın peygamberlik misyonunu kanıtlayan şey, Tanrı'nın

mucizeleri gerçekleştirmek istediği ve bir meleğin Şo'aib'e getirdiği asaydı. Şo'aib bu asaya

baktığında şöyle dedi: Bu asa, bana gelen bu mübarek adamın bana bıraktığı bir emanettir;

bir tane daha al. Musa asayı geri getirip başka değneklerin üzerine attı; ama seçim yapmak

istediğinde asa her zaman eline dönüyordu. Şo'aib bilgisizliğinden dolayı Musa'yı ikinci kez

durdurdu ve ona şöyle dedi: "Bu sopayı kaldır ve bir tane daha getir." Musa birkaç kez başka

bir asa daha aldı; ama değnek her zaman eline geri dönüyordu. Sonra Şo'aib şöyle dedi:

Belki de bu asayı almaya en layık olan sensin ve o da onu ona verdi. Musa'nın

ayrılmasından sonra Şo'aib asayı ona verdiğinden pişman oldu; dedi ki: Bu asanın sahibi

gelebilir, ben de kendimi kâfirlik suçlusu bulurum. Böylece Şo'ayb, sürüleriyle birlikte Mısır'a

doğru gitmiş olan Musa'nın peşinden koştu ve onunla karşılaştığında bir fersang kadar gitti.

Ona dedi ki: Ey oğlum, bu asayı bana geri ver. Musa ona cevap verdi: Onu bana verdin, o

benimdir; Onu sana geri vermeyeceğim. Bu sözleri birbirlerine söylerken, bulundukları

yerden geçen ilk kişinin anlaşmazlığa hükmedeceğini kararlaştırdılar. Yanlarından insan

şeklinde bir melek geldi. Şo'aib ve Musa onu sorguladı; Melek onlara şöyle cevap verdi: Bu

asayı yere atın, kim onu alırsa, Musa asayı yere attı. Şoayb ilerledi ve ne kadar çaba

gösterirse göstersin asayı yerden kaldıramadı. Musa elini uzatıp çıkardı. Birçok kişi Musa ile

Şu'ayb arasında asayla ilgili olarak çıkan tartışmanın, Şo'ayb'in Musa'yı hizmetine alıp

sürülerini gütmesi için çoban olarak göndermesiyle meydana geldiğini bildiriyor. Daha sonra

Şo'aib asayı Musa'ya verdi ve az önce bahsettiğimiz hüküm o sırada açıklandı. Başkaları

Musa'nın Midyan ülkesine gitmek üzere Mısır'dan ayrıldığında yolu bilmeden oraya nasıl

gideceğini bilmediğini anlatır. Yukarıda bahsettiğimiz melek ona yolu göstermek için geldi,

asayı getirdi ve ona verdi.

________________________________________________________________________

BÖLÜM LXXII.

MUSA'NIN PEYGAMBERLİK MİSYONUNUN TARİHİ.

Allah Kuran'da şöyle buyurmuştur: "Musa belirlenen vakte ulaşıp ailesiyle birlikte oradan

ayrıldığında, Sina Dağı'nın eteğinde ateş gördü." (Sur. XXVIII, ayet 29.) Musa, Şuayb

ülkesinden beş günlük yolculukla Sina Dağı'na vararak Mısır'a doğru gittiğinde rüzgar

yükseldi, hava soğuktu ve gökyüzü karanlıkla kaplanmıştı. Musa karısına şöyle dedi:

Kıvılcımlar uçuşsun da ateş yakıp ısınalım. Bu kadın taş ve demirden kıvılcımlar uçurmaya

çalışsa da ateş çıkmadı. Musa utandığını fark etti. Gecenin bir kısmı geçtiğinde Musa uzakta

dağın eteğinde bir ateş gördü. Karısına şöyle dedi: Ben bu yere gideceğim, çünkü orada

gezginler veya çobanlar var ve ısınalım diye ateş getireceğim; ya da biraz bilgi alacağım ya

da bize yolu gösterecek birini bulacağım. Çünkü Allah Kur'an'da şöyle buyurmuştur:

Musa'nın hikayesi sana ulaştı mı? Ateşi görünce ailesine şöyle dedi: Burada bekleyin, çünkü

ben ateşi gördüm; belki sana bir dağ parçası getiririm, ya da bu ateş sayesinde yönümü

bulurum.” (Sur. XX, ayet 8.) Bunun üzerine Musa asasını alıp gitti. Gideceği yere

yaklaştığında ateşin yerde değil, bir ağacın tepesinde olduğunu gördü. Yangının çıktığı

ağacın aousadje (ausace) adı verilen dikenli bir ağaç olduğu belirtildi. Artık topraktan

büyüyen ilk ağaç aousadje'dir ve cennetten yeryüzüne inen ilk şey de bugün Mekke

tapınağında yerleştirildiği yerde gördüğümüz Hacer Taş'tır. Pek çok kişi Musa'nın asasının

bu ağacın odunundan yapıldığını söylüyor; diğerleri mersin (Myrtus yaban mersini) ağacından

yapıldığını söylüyor. Musa korkuya kapıldı ve geri dönmek istedi; fakat Allah'ın Kur'an'da

bildirdiği gibi, "Vadinin sağ tarafından, mübarek yerde, ağacın üstünden bir ses ona seslendi:

Ey Musa, şüphesiz ben, yaratıkların Rabbi olan Allah'ım." (Sur. XXXVIII, ayet 30.) Kur'an'ın

bu sözleri, Musa'nın bir ses duyduğu ve Allah'ın ona bu sesin şöyle dediğini bir vizyonla

anlamasını sağladığı anlamına gelmektedir: Ey Musa, ben bütün yaratılmışların Tanrısıyım.

Musa, Tanrı'nın sözlerini duyunca eğildi çünkü duyduğunun gerçekten Tanrı'nın sesi

olduğundan yüreğinde emindi. Sonra Tanrı Musa'ya nezaket ve şefkatle şöyle dedi:

"Şüphesiz ben senin Rabbinim; o halde ayakkabılarını çıkar, çünkü kutsal Towa

vadisindesin." (Sur. XX, ayet 12.) Artık Musa'nın ayağında ayakkabı vardı ve Allah ona şöyle

dedi: Ayakkabılarını ayağından çıkar, çünkü sen temiz toprakta, kutsal vadidesin. Kutsal, bu

pasajda kutsanmış, arıtılmış anlamına gelir. Towa vadinin adıdır.

(Tuva vadisi)

Hadisleri derleyen yazarlar, Musa'nın ayakkabılarının kesilmemiş eşek derisinden yapıldığını

ve pislikle kirlendiğini söylüyorlar. Bu görüş, Allah'ın Musa'ya söylediği şu söze

dayanmaktadır: Ayakkabılarını ayağından çıkar; ancak böyle bir geleneğin hiçbir anlamı

yoktur, çünkü Musa ayağında pislik lekeli ayakkabılar bulundurmayacak kadar saftı. Ancak

Tanrı, Musa'nın, bu peygamberin hizmetkarı olarak üstlendiği saygılı görevleri yerine

getirmesini istedi. Allah böyle istemiştir ki, bu saygılı görevlerin yerine getirilmesi, Musa'ya

bahşettiği yakınlığı haklı çıkarsın ve Musa'nın saygısıyla teslimiyet gösterdiği gibi, Allah da

iyiliğiyle bu şekilde O'na yaklaşsın. Peygamber'e saygısının ve teslimiyetinin mükafatını

verdi. Bu yüzden Tanrı şöyle dedi: Ayakkabılarını çıkar. Bilgeler bu konuyu çok tartışmışlar,

Allah ilminin üstatları da bu sözleri çok tartışmışlardır; ancak konuşmaları bu kitabın bir

parçası değildir ve bu eserin yazarının çalışmalarına uymamaktadır. Şimdi bilin ki, Rab o

yerde Musa'ya Tanrı'nın birliği sisteminin tüm kısımlarını öğretmiş ve ona yasayı bildirmiştir;

öyle ki Musa, Tanrı'nın birliği sistemi ve yasayla ilgili olarak Tanrı'nın kendisinden bilmesini

istediği her şeyi mükemmel bir şekilde biliyordu. Allah bu vesileyle Musa'ya da peygamberlik

armağanını vermiş, onu Firavun'a göndermiş ve ona asa ve el mucizesini göstermiştir.

Allah'ın birliği sistemi, Allah'ı ilahiliği ve birliği içinde bilmenin yolu ile ilgili olarak Rab,

Musa'ya tüm bu noktaları açıklığa kavuşturan üç kelime söyledi. Bunlar: "Şüphesiz ben

Allah'ım; benden başka ilah yoktur." (Sur. XX, 14. ayet) İkinci söz şudur: “Şüphesiz ben sizin

Rabbinizim., (Sur. XX, 12. ayet) Üçüncüsü şudur: “Şüphesiz ben, yaratıkların Rabbi olan

Allah'ım. " (Sur. XXXVIII, ayet 30.) Allah'ı bu üç kelimeye göre tanıyan kişi, birlik sistemine

sahip olur. Artık Musa, yasanın samimi anlayışına sahip oldu ve Tanrı ona şöyle dedi: “Bana

kulluk et ve dua et. (Sur. XX, ayet 14.) Bakın, dua emri ne kadar büyük bir emirdir, çünkü

Allah onu kanunun ve ibadetin tüm emirlerinin önüne koyar. Bundan sonra Allah Musa'ya

şöyle dedi: "Elbette kıyamet gelecektir; ben onu duyurmaya çok yaklaştım ki, herkes

yaptığının karşılığını alsın." (Aynı yerde, ayet I5.). Allah, Musa'ya, Allah'ın birliği sistemi

hakkında olduğu gibi, yeniden diriliş konusunda da kesin bir inanca sahip olması için böyle

konuştu. Ve Musa, Allah'ın birliği ve kanunla ilgili konularda mükemmel bir şekilde eğitildikten

sonra, Allah ona peygamberlik vasfını verdi ve Kur'an'da gördüğümüz gibi, ona Firavun için

bir görev verdi: "Ve Rabbin Musa'ya şöyle seslendi: Haksız kavme, Firavun kavmine git;

onlar benden korkmayacaklar mı? (Sur. XXVI, ayet, 9.) Allah'ın Musa'yla yaptığı ilk görüşme

Allah'ın birliği üzerineydi; daha sonra onunla hukuk ve dinin esasları hakkında konuştu.

Bundan sonra Tanrı, Musa ile Firavun'a ve bu kralın halkına yönelik peygamberlik görevi

hakkında konuştu. Şimdi Kuran'da Allah'ın Musa'ya bu görevle ilgili söylediklerine dair

ayetler var. "Değneğini falan at, diyorlar.” Musa'nın kendisine bahşedilen peygamberin

kalitesinden şüphe duymaması ve önünde gerçekleştirilen mucizeyle güçlenmesi için Allah

böyle davranmıştır. Bu, Tanrı'nın Musa'yla yaptığı görüşmelere başından sonuna kadar

mükemmel bir hikmet kattığını ve her zaman bir seviyeden daha yüksek bir seviyeye

çıktığını bilesiniz diyedir. Daha sonra Allah, Musa'ya söz konusu misyon hakkında konuşup

ona Firavun'a gitmesini emrettiğinde, ona misyonunun doğruluğunu teyit eden mucizeyi

gösterdi ve Kur'an'da gördüğümüz gibi ona şöyle dedi: " Sağ elinde ne tutuyorsun ey Musa?”

(Sure XX, ayet 18). Bunda da Allah'ın yüksek aklının delilleri vardır. Aslında Tanrı Musa'yı

sorgulamadı çünkü ne bu peygamberin elinde tuttuğu şeyin ne olduğunu biliyordu, ne de

Musa bunu kendisi biliyordu. Aksine, Tanrı onun bir değnek olduğunu biliyordu ve Musa'nın

da bunu bildiğini biliyordu; ama Tanrı Musa'nın bu asanın erdemini ve ondan elde

edilebilecek faydayı anlamasını istedi; Öyle ki, Allah Musa'ya bu asa üzerinde Musa'nın

bildiğinden farklı bir özellik gösterdiğinde, bu mucize Musa'ya daha da büyük görünecek ve

bu peygamberin kalbi böylece daha sakin olacaktı. Bu davranışa delil denir. Bunun üzerine

Tanrı Musa'ya şöyle dedi: "Değneğin ne işe yarar?" Musa cevap verdi: Bana faydası oluyor,

bir yerde ot kalmadığında bu değneği ağaçlara vurup sürüleri beslemek için yaprakları

koparıyorum. Bu çubuğu hâlâ çok sayıda başka kullanım için kullanıyorum; Üzerine farklı

şeyler asıyorum, aynı zamanda silah olarak da kullanıyorum. Musa asasının farklı

kullanımlarını sıraladığında, Tanrı ona aynı asada bilmediği bir şeyi keşfetmesini sağladı,

böylece Musa'nın kendisine yüklenen peygamberlik görevi hakkında hiçbir şüphesi kalmadı.

Bundan sonra Allah Musa'ya şöyle dedi: Firavun'a git ve mesajımı ona taşı. Şimdi eğer Allah

Musa'ya asasını yere atmasını emretmeseydi, bu asayı yılana çevirmeseydi ve Musa böyle

bir mucize görmeye alışmasaydı, bu peygamber asasını yere atarken korkardı. Firavun'un

huzurunda değneği yere düşürdü ve o bir yılan oldu. Tanrı ilk önce Musa'yı bu yılanın

görüntüsüne alıştırmak istedi; Musa'nın huzurunda asanın yılan olmasını, sonra tekrar asa

olmasını istiyordu ki Musa her şeyde mükemmel olsun, Allah'ın birliği sistemini, kanunu ve

kanunları çok iyi bilsin. Allah'a hizmet, peygamberlik görevi ve bu görev vesilesiyle

gerçekleşecek mucizeler. Ancak bu tür düzenlemelerden sonra Tanrı onu düşmanı Firavun'a

gönderdi; çünkü Tanrı'nın bilgeliği her şeyde açıkça görülmektedir. Nitekim bir kral, birine bir

görev vermek isterse, en akıllı adamı seçer, sonra ona her türlü şeyi gösterir, onu sınar; ve

bu adam bilmediği her şeyi ona öğretiyor. Daha sonra onu bir göreve gönderir. Tanrı Musa'ya

şöyle dedi: Bu asayı at. Musa bu asayı yere atınca, o bir yılan oldu, tuban denenlerden biri;

ya da tuna'ban, büyük yılan anlamına gelir. Musa bunu görünce korktu. Allah'ın Kuran'da

bize bildirdiği gibi, bunun anlamı şudur: Korku, Musa'nın geri adım atmasına neden oldu, o

da kaçmak için yılana sırtını döndü. Ve o tarafa bakmadı. Sonra Tanrı Musa'ya şöyle dedi:

Bu yılanı al ve korkma, çünkü korkacak bir şeyin yok. Musa yılanın yanına döndü ve Tanrı

ona şöyle dedi: Korkmadan al. Onu tekrar asaya çevireceğim. Musa bunun kendisine bir

ceza değil, Tanrı'nın her şeye kadir olduğunun bir işareti olduğunu anladı, artık korkmadı,

elini öne uzattı ve elindeki yılanın boynunu yakaladı. Musa bu ilk mucizeyi görüp bundan

emin olunca Allah ona bir mucize daha gösterdi ve Kuran'da bildirildiği gibi ona şöyle dedi:

"Elini rahmine koy, bembeyaz çıkacaktır. (XXVIII Suresi, 32. ayet) Bu sözler, zararsız,

cüzamsız anlamına geliyordu. Artık Musa'nın yüzü ve vücudu neredeyse simsiyah olmuştu.

Musa elini koynundan çektiğinde, gecenin karanlığında, cüzam beyazlığı veya hastalık

beyazlığıyla değil, tamamen mucizevi bir beyazlıkla göz kamaştıran bir ay gibi parlıyordu. Ve

Allah Musa'ya dedi: Bu iki mucize, sana görevlendirdiğim göreve dair sana delil olsun;

Firavun'a git. Allah, Musa'ya, bu peygamberin misyonunun kanıtı olarak isteyebileceği tüm

mucizeleri vermiş ve ona mükemmel bir bilgi vermişti. Ayrıca Musa'nın bu olayda Tanrı

hakkında nasıl bir bilgi ve hikmet gösterdiğine de bakın. Musa, bir peygamberde olması

gereken ve görevini yerine getirebilmesi için gerekli olan tüm vasıfları orada Allah'tan istedi

ve şöyle dedi: "Rabbim, göğsümü genişlet ve görevimi kolaylaştır. Dilimle düğümü çöz,

sözlerim işitilsin ve bana ailemden bir danışman, kardeşim Harun'u ver, onun aracılığıyla

belimi sağlamlaştır ve onu görevime ortak et." (Sur. XX, ayetler 26 ve devamı) Musa doğal

olarak üzgündü ve peygamberlik görevini yerine getirmek için kişinin, sıkıntılara

dayanabilmek için doygun bir kalbe ve çok fazla sabra ihtiyacı iğrenç şeyler, yalan

suçlamaları ve her türlü deneme olduğunu biliyordu. Dedi ki: Ya Rabbi, bu çekingenliği

benden al ve bana doyum dolu bir kalp ver ki, bana yüklediğin işi ve görevi yerine

getirebileyim. İşimi bana kolaylaştır ki, bana sıkıntı vermesin ve sabredeyim. Artık Musa'nın

Tanrı'ya yaptığı dualar bilgeler tarafından çok övülmektedir. Aslında Musa, bu dualar

aracılığıyla, Allah'ın kendisine sağladığı nimetlerin çok büyük olduğunu ve kendisine emanet

ettiği görevin çok ağır olduğunu anlamıştı. Musa, Allah'ın nimetlerinin büyüklüğünü ve ona

karşı cömertliğini bütün insanların bilmesi için, acizliğini ve acizliğini itiraf etmişti. Musa yine

Tanrı'ya şöyle dedi: Dilimden bağı çıkar ki, güzel konuşayım ve Mısırlılar onlara ne

söylediğimi anlasınlar. Musa'nın bahsettiği düğüm, çocukluğunda Firavun'un huzurunda

ağzına ateş koyduğunda başına gelen düğümdü. Sonra Musa şunu ekledi: “Bana ailemden

bir danışman ver, kardeşim Harun.” Danışman kelimesi Kur'an'da vezir olarak ifade

edilmektedir ve bu ayette özel bir anlam taşımaktadır. Anlamı şudur: Bana ailemden,

görevimde bana destek olacak birini ver ki, ona yaslanabileyim. Musa'nın kendisinde tanıdığı

zayıflığı bu mükemmel davranışıyla nasıl açıkça gösterdiğine bakın. Nitekim Allah ona

şeriatını ve peygamberlik görevini yüklemiş ve Musa bu iki şeyi yerine getirmekteki acizliğini

şu sözlerle ortaya koymuştur: Ya Rab, bana Harun'u ortak koş ki, senin görevini birlikte

yerine getirelim ve ikimiz de birlikte ibadet edelim; Öyle ki, eğer bana verdiğin görevde veya

sana borçlu olduğum ibadette bir kusurum varsa, o, bu kusuru gidermemde bana yardım

etsin. Allah Musa'ya, bu peygamberin kendisine yüklendiği görev ve ibadetin Allah'a

yapılması için istediği her şeyi verdi. Kuran'da Allah'ın Musa'ya şöyle dediğini okuruz: "Sen

istediğini zaten aldın, ey Musa." (Sur. XX, 36. ayet) Allah Musa'nın üzüntüsünü giderip ona

cesaret verdi, öyle ki Musa bir yıl Firavun'un kapısında kaldı ve bu ona yük olmadı. O, bütün

mahlûkatı, kalbi ızdırap çekmeden, Allah'a ibadet etmeye çağırmıştır. Tanrı Musa'nın dilini

çözdü ve Harun'un bu peygamberin misyonunu paylaşmasını sağladı. Harun annesi ve

babasıyla birlikte Mısır'daydı ve Tanrı Musa'ya şöyle bir mesaj verdi: Harun'a benden bir

haber getir, o da seninle birlikte Firavun'un sarayına gelsin ve sana emanet ettiğim görevi

yerine getirsin. Musa bu vesileyle cahillerin kendisine kötü zannettikleri ama hikmetli bir söz

söyledi. Musa, Kuran'da gördüğümüz gibi Allah'a şöyle dedi: "Ben onlardan birini öldürdüm,

onlar da bu adamın hatırı için beni öldürmem için beni arıyorlar." (Sure XXXVIII, ayet 33.)

Sakın Musa'nın Firavun'un huzuruna çıkmaktan korktuğunu sanmayın.

çünkü hiç kimse Musa'nın ki kadar yüceliğe sahip olmadı ve Tanrı ile aynı yakınlığa sahip

olmadı. Ve sanmayın ki, Allah kendisine bir görev yüklemişken, Musa, canının tehlikeye

gireceği korkusuyla bu görevi yerine getirmekte gecikecekti. Ancak bunda şöyle gizli bir

anlam vardır: İnsanın ulaşabileceği bütün mertebeler ve yapabileceği bütün dinî fiiller

arasında, Allah'ın emirlerini yaratıklara iletmekle görevli bir peygamberin misyonundan daha

üstün bir misyon yoktur. . Görevlerin en yükseği, Tanrı tarafından kendisi ile yaratıklar

arasında aracı olarak seçilmek ve Tanrı'nın kullarına hitap ettiği sözleri ağzıyla

tekrarlamaktır. Böyle bir görevle görevlendirilen ve insanları misyonuna inandırıp Allah'a

dönmeye yönlendirerek bu görevi yerine getirmeyi başaran bir peygamber, görevini yerine

getiremeyen ve sözüne kimsenin inanmadığı bir peygamberden daha yüksek bir dereceye

ulaşır. Musa, peygamberlik mertebesine kavuştuktan sonra, bir peygamberin ulaşabileceği

en yüksek mertebeye ulaşmayı arzuluyor, yaratıkların onun doğru söylediğini anlamalarını ve

sözlerine imanı katmalarını istiyordu. Musa, öldürdüğü Mısırlı yüzünden idam edilmekten ve

bu nedenle Tanrı'dan aldığı görevi tam anlamıyla yerine getirmekten alıkonulmaktan

korktuğu için bu şekilde konuşmuştu. Bu nedenle Musa, yaşamı nedeniyle değil, kusurlu

bırakacağı bu görev nedeniyle yok olmaktan korkuyordu. Allah'ın, peygamberlik ve

peygamberlik bakımından bu kadar yüksek bir dereceye ulaştırdığı ve iradesini vahiy veya

aracı yoluyla değil, kendi sözüyle bildirdiği bir adam, aracı olarak bir melek olmaksızın

konuşmalarda işitebilir; Allah'ı gerçekten gören ve emirlerini doğrudan ve kesin olarak alan

bir insan için, Allah katında hiç kimse onun kadar yüksek bir dereceye ulaşamamıştır.

Musa'nın gözünde yaşamın bedeli ne olabilir? O dönemde Allah'ın Musa'dan daha büyük ve

üstün bir kulu yoktu. Allah'ın bu kuluna şöyle dediğine dikkat edin: "Seni kendime seçtim."

(Sur. XX, 43. ayet) Allah'ın bir kuluna söylediği bu söz ne kadar büyüktür! Yalnızca bir yaratık

olan bir padişah, hizmetkarlarından birine: "Seni kendime alıyorum, bana ait ol" dese, bak bu

kulun efendisi yanında konumu ve büyüklüğü ne olur? diğer hizmetçiler! Ve Allah'ın şu

sözünün anlamı şudur: "Onu kendime seçtim." Şimdi, Tanrı'nın katında bu kadar yüksek bir

konuma sahip olan Musa nasıl ölümden korkabilirdi? Hayır, bu doğru değil; ancak

peygamberlik vasfını kaybetmekten, başarılı bir peygamber olamamaktan ve erişebileceği

büyüklük derecesine ulaşamamaktan korkuyordu. Allah'ın emirlerini yerine getirene kadar

yaşamayı arzuluyordu. İhtiyacı olan diğer şeyleri kendisine bildirdiği gibi bu arzusunu da

Allah'a bildirdi. Allah da onun arzusunu yerine getirdi ve ona şöyle dedi: Firavun seni

öldüremeyecek; ona galip geleceksin ve sana verdiğim görevi yerine getireceksin. O zaman

Musa kendini rahatlamış ve tatmin olmuş buldu. Bundan sonra Tanrı Musa'ya şöyle dedi:

"Kardeşin aracılığıyla senin kolunu güçlendireceğiz ve ikinize de güç vereceğiz ki, onlar

bizim mucizelerimiz konusunda sana ve sana uyanlara eşit olamasınlar. , galip geleceksin.”

(Sur. XXVIII, ayet 35.) Musa'nın yüreği rahatladığında ve Musa kendisi için gerekli olan

şeyleri, yani peygamberlik armağanını, gücü, Tanrı'ya yakınlığı, yasa bilgisini aldığında, Tanrı

ona bu görevi verdi. Firavun'a elçi olarak geldi ve ona şöyle dedi: Kardeşinle birlikte

Firavun'un kapısına gideceksin ve sana yüklediğim görevi yerine getirmekte ve bana verdiğin

ibadette zayıflık göstermeyeceksin. Ona yaklaştığınızda ona deyin ki: 'Biz, Rabbinin

elçileriyiz; o halde İsrailoğullarını da bizimle gönder, onlara zulmetme. Biz sana Rabbinden

bir ayetle geldik. Doğru yola ulaşana, bizi yalanla itham edip başka tarafa dönene azabın

geleceği vahyolunmuştur. (Sure XX, ayet 49.). Allah'ın Musa'ya yüklediği mesaj sırasıyla bir

ahlak içermektedir. Tanrı ilk olarak Firavun'a, İsrailoğullarını yaptıkları işlerden kurtarmasını

emretti; ve ancak bu emrin ardından Allah şunu ekliyor: Ve bana kulluk edin. Bu, Firavun'un

İsrailoğullarına yüklediği ağır işler ve haksızlıkların, Allah katında putperestlik ve küfürden

daha günah olduğunu bilesiniz diyedir. Tanrı, Musa'yı Firavun'un göreviyle

görevlendirdiğinde, ona bu prensle nasıl konuşulacağını ve bunu uygun bir şekilde

yapacağını öğretti; çünkü her şeyin yolunda gitmesi için kurallara uymalıyız. Bunun üzerine

Tanrı Musa'ya şöyle dedi: Firavun'un kapısına git, çünkü o bana isyan etti ve gücü nedeniyle

yalan yere kendisinin ilahlık iddiasında bulundu ve yaratıklarımı kendisine tapınmaya

çağırıyor. Onunla konuştuğunuzda, bunu tam bir yumuşaklıkla yapın ki, sizi dinlesin; çünkü

onunla şiddet kullanarak konuşursanız, büyük gururu nedeniyle sözlerinizi dinlemeyecektir

ve sizi görevlendirdiğim görevin yerine getirilmesinde kendinizi suçlu durumuna düşürmüş

olacaksınız. Böylece Tanrı Musa'ya bir peygamberin uyması gereken kuralları öğretti ve

Musa da böylece her şeydeki kuralları öğrendi. Musa, Tanrı ile konuştuğu yerden, lütuflarla

dolu, yüksek bir dereceye yerleştirilmiş, kehanet armağanı ve görüm armağanıyla, Tanrı ile

konuşabilen, yasa ve din bilgisine sahip olarak döndü. Tanrı Musa ile konuştuğu yere

mübarek vadi adını verdi. (Kor. sur. XXVIII, ayet 30.) Bundan sonra Musa sabahleyin bütün

gece ayakta kendisini bekleyen karısının yanına döndü. Musa geldiğinde ona şöyle dedi:

Bize ateş mi getiriyorsun? Musa ona cevap verdi: Hayır; ama sana var olan en parlak ışığı

getiriyorum. Allah'a hitaben birçok dua yazan Conayd adlı çok ünlü bir bilge, bir duasında

kendisini şöyle ifade eder: "Allah'ım, senin merhametinden nasıl ümidimi kesebilirim? Musa

ateş aramak için sana geldi ve kehanet armağanıyla senden ayrıldı." Musa'nın Allah'la

yaptığı bu konuşmada çok sayıda ahlâk vardır. Bu konuda söylediklerimiz Taberî'nin

orijinalinde bulduklarımızdan daha eksiksizdir; ama biz bu konu üzerinde çok durduk ki,

bilesiniz ki, Allah'ın Kur'an'da anlattığı her kıssada ve her kelimede bir ahlâk vardır ve bu

kıssalar ve bu sözler, akil insanlar bu konuda bilgi sahibi olsunlar diye haber verilmiştir,

fayda, hikayenin cazibesi için değil. Allah şöyle buyurmuştur: "Kur'an, yeni uydurulmuş bir

uydurma değildir; daha önce indirilenleri doğrulayıcı, her şeyin apaçık açıklayıcısı ve

inananlar için bir hidayet ve nimettir." (Sure XII, ayet 111.) Şimdi Allah'ın Kur'an'da anlattığı

tüm bu hikayeler verimli ağaçlar gibidir; tarih ağaçtır, ahlak ise meyvedir. Ağacın altında

oturduğunuzda meyvesini de yemelisiniz; Aksi halde elde edebileceklerinizin bir kısmını

ihmal etmiş olursunuz; çünkü ağacın gölgesi size göre değildir. Bu nedenle, eskilerden

hikayeler duyduğunuzda, onların ahlakını anlamalısınız ve hem tarihi hem de ahlakı

bilmelisiniz, tıpkı gölgeden ve meyveden keyif almanız gerektiği gibi, eğer ağaçtan olası tüm

faydayı ortadan kaldırmak istiyorsanız.


_________________________________________________________________________

BÖLÜM LXXIII.

MUSA'NIN MISIR'A FİRAVUN'A GELİŞİNİN TARİHİ.

Ertesi gün Musa oradan ayrılıp sürüleriyle birlikte Mısır'a geldi. Geceleyin Memphis şehrine

girdi. Artık annesi, erkek kardeşi Aaron ve kız kardeşi Meryem gibi hayattaydı; ama babası

ölmüştü. Evin kapısına geldiğinde annesi onu tanımıyordu çünkü uzun zamandır ortalıkta

yoktu. Bu kadın ona sordu: Sen kimsin? Musa ona cevap verdi: Ben yolculuktan yeni gelmiş

bir adamım ve bu gece senin misafirin olacağım. Musa'nın annesi oğlunu evine yerleştirdi,

ona yiyecek bir şeyler getirdi ve Harun'a şöyle dedi: "Otur ve bu misafiri onurlandırmak için

onunla ekmek ye." Bir rivayete göre yedikleri şeyin Yispidba'dan olduğu söyleniyor. Musa'yla

yemek yiyip konuşan Harun onu tanıdı; annesi ve kız kardeşi de onu tanıdı. Musa yemekten

sonra Tanrı'nın Harun'a mesajını iletti: Harun şöyle dedi: Ben itaat etmeye hazırım. Aradan

iki gün geçtikten sonra Musa ile Harun, Firavun'un sarayının kapısına gitmek üzere kalktılar.

Anneleri ağlayarak şöyle dedi: İki oğlumun öldürülmesinden korkuyorum. Musa ona cevap

verdi: Ah, endişelenme, Allah bizi koruyacak ve güvende tutacaktır. Bir rivayete göre Musa

ve Harun, Firavun'un kapısına vardıklarında hemen bu prensle tanıştırılırlar. Başka bir

rivayete göre, iki yıl boyunca Firavun'un sarayının kapısında kaldılar ve içeri alınamadılar.

Musa kapı bekçilerine şöyle dedi: Ben Yüce Allah'ın elçisiyim. Bu insanlar ona dediler ki:

Allahım, bu Firavundur. Musa cevap verdi: Firavun Tanrı değildir; Allah göklerin ve yerin

Rabbidir. Bekçiler şöyle dedi: Bu adam deli. Ve onu deli sandılar ve kimse onun hakkında

Firavun'a söz etmeye cesaret edemedi. İki yıl böyle geçti. Artık Firavun'un şakalaşmayı

sevdiği bir soytarı vardı. Bir gün bu soytarı, Firavun'un vakit geçirmesine yardım etmek için

yanındaydı; hikâyeler birbirini izledi ve Firavun kendi hikâyesini şöyle anlattı: Ben Allah'ım.

Bu soytarı ona şöyle dedi: Bundan daha hayret verici bir şey var; Çünkü sarayınızın

kapısında sizden başka bir Tanrı daha var diyen bir adam var. Firavun öfkelendi ve şöyle

dedi: Bu adam kim? Onu getirelim. Soytarı dışarı çıktı, Musa'yı Harun'la birlikte buldu, ikisini

de Firavun'un huzuruna çıkardı ve şöyle dedi: Ben bir tane sanıyordum ama şimdi aynı dili

konuşan iki kişi var. Firavun Musa'ya baktığında şöyle dedi: Sen kimsin? Musa cevap verdi:

Ben alemlerin Rabbi olan Allah'ın elçisiyim. Bunun üzerine Firavun Musa'yı tanıdı ve ona

şöyle dedi: "Sen benim büyüttüğüm, aramızda büyüyen, uzun yıllar aramızda yaşayan bu

çocuk değil misin?" Sonra sen benim nimetlerime şükretmedin, nankörlük yaptın ve bir

Mısırlıyı öldürdün; seni çağırttım, sen de kaçtın. Musa cevap verdi: Evet, o adam benim;

ama Mısırlıyı sadece tedbirsizlikten öldürdüm ve misilleme cezasını çekmeyi hak etmedim.

Beni aradınız ve bu adamı öldürdüğüm için beni haksız yere öldürmek istediniz ve ben

sizden korktum kaçtım; Allah bana hikmet yani ilim ve anlayış verdi ve beni peygamber

yaptı. Firavun ona şöyle dedi: Seni gönderen bütün yaratıkların Rabbi olan Allah, o nedir ve

nasıl bir insandır? Musa cevap verdi: O, göklerin, yerin ve bunlarda bulunan her şeyin

Tanrısıdır. Her şeyi yarattı ve her şeyi yönetiyor. Firavun, çevresinde duranlara dedi ki: Onun

ne dediğini duyuyor musunuz? Musa şöyle devam etti: O, sizin de, atalarınızın da Tanrısıdır.

Firavun Musa ile alay etti ve saray adamlarına şöyle dedi: Allah size deli bir elçi gönderdi.

Musa cevap verdi: Gökler, yer ve bunlarda bulunanların hepsi Rabbimindir. Firavun Musa'ya

şöyle dedi: Eğer benden başka bir tanrıya taparsan, seni hapse attırırım. Musa ona, "Benim

peygamber olduğumu bilesin diye sana bir belirti ve mucize göstereceğim" dedi. Firavun

cevap verdi: Doğruyu söylüyorsan bana bu mucizeyi göster. Bunun üzerine Musa asasını

yere attı, asası büyük bir yılan haline geldi, ağzını açtı, alt çenesini Firavun'un tahtına

yerleştirdi, üst çenesini ise sarayın mazgallı siperlerine yerleştirmek istedi ve kraliyet tahtı,

sarayı ve Firavun'u kendi silahıyla alıp götürdü. Firavun'un huzurunda bulunan halkın tümü

dehşet içinde kaçtı. Firavun da korktu ve tahtından inip onun altına saklandı. Hissettiği korku

o kadar büyüktü ki, doğal işini yalnızca haftada bir kez yapma ihtiyacı hisseden bir hafta

boyunca mide bozukluğu yaşadı. Kendi şahsında gördüğü ve başka hiç kimsede olmayan bu

özel fıtrat, onun kendini kandırmasına ve "Ben insan değilim, ben Allah'ım" demesine sebep

olmuştur. Firavun, tahtının altından Musa'ya seslendi ve ondan yardım istedi; dedi ki: Ey

Musa, bu yılanı tut, ben de sana inanayım, ne istersen ve bana ne emredersen onu yaparım.

Musa yılanın boynunu yakaladı ve o eski haline döndü. Firavun tahtının altından çıkıp yerine

oturdu. Sonra Musa elini gömleğinin altına soktu ve onu ay gibi bembeyaz çıkardı. Allah

Kuran'da bu mucizeyi bize şu sözlerle öğretmektedir: "Ve (Musa) elini koynundan çıkardı ve

bak, bakanlara beyaz görünüyordu. Firavun etrafındakilere şöyle dedi: Şüphesiz bu, bilgili bir

sihirbazdır. büyüsüyle seni ülkenden kovmak istiyor, ne yapmalıyız?" (Sur. XXVI, ayet 32.)

Bu insanlar Firavun'a şöyle cevap verdiler: Krallığınızda çok sayıda sihirbaz var; Musa'ya

karşı zafer kazanmak için aralarından en bilgili olanları bir araya topladılar. Sonra Firavun

Musa'ya dedi: Ben senin işini halledinceye kadar geri dön. Musa geri döndü ve yaptığı şeyin

bilgisi tüm Mısır'a yayıldı. Herkes onu görmeye gitti ve İsrailoğulları onun etrafında toplanıp

ona iman ettiler. Her gün Firavun'un sarayına çıktı ve bu kralın yanına kabul edildi.

Yaratıkları Allah'a çağırmış ve onları Firavun'a ibadet etmekten men etmiştir. Olan bitenden

haberdar oldu ve Mısır krallığının her yerine, nerede bir sihirbaz varsa ona bir sihirbazın

gönderilmesi gerektiğini duyurdu. Bir rivayette o sırada toplanan sihirbazların sayısının on

beş bin olduğu bildirilir. Firavun, içlerinden en yetenekli olanın seçilmesini emretti. Yetmiş kişi

alındı ve yeryüzünde onlardan daha bilgili kimse yoktu. Bunların arasında dört ana isim

vardı: Sşâbun, Gabun, Hatîl ve Mosfa. Firavun onları çağırıp şöyle dedi: Buraya yetenekli bir

sihirbaz geldi, ben de ona karşı zafer kazanmanızı istiyorum. Bu sihirbazlar dediler ki: Bu

nasıl sihirbazdır ki, dünyada ondan daha usta bir kimse yoktur? Firavun cevap verdi: Asasını

yılan gibi yapar. Sihirbazlar şöyle dediler: Ve biz bin sopayı yılana çeviririz. Sonra Firavun'la

anlaşma yaptılar ve şöyle dediler: Eğer Musa'ya karşı zafer kazanırsak, bize hediyeler

vereceksin. Firavun cevap verdi: Sana hediyeler vereceğim ve seni yanımda tutacağım.

Bundan sonra Firavun sihirbazları bir araya topladı ve Musa'yı çağırdı ve ona şöyle dedi: Ey

Musa, bunlar da senin gibi sihirbazlardır ve sana karşı zafer kazanacaklardır. Musa dedi ki:

Ne zaman olacak? Firavun şöyle cevap verdi: "Bayram günü." Firavun, tüm Memfis halkının

bir araya geldiği bir bayramı kutluyordu ve sihirbazlara şöyle dedi: Bir araya gelmek için bu

günü seçin, bütün insanlar toplanıp görsünler. Bundan sonra Musa, Firavun'un huzurundan

çekilince, sihirbazlarla konuştu, böylece Firavun olup biteni uzaktan görebiliyordu, ama

onlara ne dediğini duyamıyordu. Musa onları hak dine çağırmış ve onlara sihir yapmayı

yasaklamış ve şöyle buyurmuştur: Allah hakkında yalan söylemeyin ve sihir yapmayın; Ben

sihirbaz değilim, sizi cezalandıracak olan Allah'ın peygamberiyim. Bu sihirbazlar ona şöyle

cevap verdiler: Ey Musa, biz, senin bize galip gelemeyeceğin sihir yapacağız; ama zafer

kazanırsan, senin dinine inanırız. Sonra Musa geri döndü ve sihirbazlar sopaları ve ipleri

dizdiler, ip yığınları yaptılar, çubukları dik bir şekilde yerleştirdiler ve çubukların dik durması

için onları iplerle bağladılar. Bundan sonra büyülü operasyonlar yaptılar ve insanlara

gördükleri yılanmış gibi geldi. Gelenek koleksiyonlarında ve yorumlarda rapor veriyoruz

Kur'an'da bu sihirbazların yüz eşek dolusu sopa ve ip topladıkları yazmaktadır. Bayram günü

geldiğinde Firavun, tellallara bütün halka şunu söylemelerini emretti: Bir araya gelin, çünkü

bu sihirbazı yeneceğiz. Bütün halk bir anda toplandı ve Firavun, kraliyet tahtını Memphis'ten

kırsal bölgeye taşıdı ve üzerine altın brokardan bir gölgelik yerleştirilmesini emretti. Kendisi

de başka hiçbir kutlamada göstermediği bir debdebe ve ihtişamla sarayından ayrılmış; ve bu,

zaten Musa'nın fatihi olarak gördüğü büyücülerin gücünden kaynaklanıyordu. İnsanlar geldi,

Musa da geldi, sihirbazlar ayağa kalktı ve Firavun gölgelik altındaki kraliyet tahtına oturdu.

Sihirbazlar Musa'ya dediler ki: Asanı mı atacaksın, yoksa önce bizimkini mi atmamızı

istiyorsun? Musa cevap verdi: Seninkini at. Daha sonra sihirbazlar yüz adet eşek dolusu

sopayı yere attılar, sopaları iplerle bağladılar ve sihirli işlemler yaptılar, öyle ki bütün bu

sopalar insanların gözüne yürüyen ve orada bulunan insanlara saldırmak isteyen yılanlar gibi

göründü. Artık bu sihirbazlar dünya üzerinde benzerinin yapılmadığı bir büyü yarattılar. Ve

orada bulunanlar korkuya kapıldılar, Kuran'da bildirildiği gibi: "Ve asalarını atınca, korkan

insanların gözlerini büyülediler ve büyük bir büyü yaptılar." (Sure VII, 113. ayet) Şimdi

Allah'ın büyük dediği şeyin ne büyüklüğe sahip olması gerektiğini görün. Sihirbazlar

Firavun'un kudretine yemin ederek şöyle dediler: Bugün Musa'yı yeneceğiz. Artık orada

bulunanlar yılanlardan korkuyorlardı ve tüm bu sopaların ve iplerin onlara saldırıp yutmak

isteyen yılanlar olduğunu sanıyorlardı. Kur'an'ı okuyoruz. "Bu yüzden Musa ruhunda korku

hissetti." (Sur. XX, ayet: 70.) Şimdi Taberî'nin orijinal eserinde bu soru ele alınmamasına

rağmen Musa'nın neden korktuğunu bilmeliyiz. Musa'nın korktuğuna inanmak yanlış olur

çünkü bu yılanlar ona korkunç bir şey gibi görünüyordu; Çünkü Musa, Tanrı'nın peygamberi

olan sihirbazlardan korkmazdı. Bu büyücülerin zafere ulaşacağından korktuğuna inanmak

yine de yanlış olurdu. Musa'nın korkmasının nedeni göreviyle ilgili şüpheleri olması değildi.

Gerçeğin kendisinden, hatanın ise sihirbazlardan yana olduğunu biliyordu. Bütün bu

sebeplerden dolayı Musa korkmadı; ama kendi kendine şöyle dedi: Allah korusun, bu

insanlar benim yaptıklarımı sihirbazların yaptıklarına benzetiyorlar, ben de onlarla aynı

yöntemle bir sopayı yılana çeviriyorum! Bir peygamberin misyonunu doğrulamayı amaçlayan

bir mucizeyi gören orada bulunanların, bilgisizlikleri nedeniyle orada sihir olduğunu

düşünmelerinden korkuyordu. Ama Tanrı Musa'ya şöyle dedi: Korkma, çünkü onlara karşı

zafer kazanacaksın. Elinde tuttuğun değneği at ki, diğer değneklere galip gelip onları yesin.

Musa diğerlerinden daha büyük bir yılan haline gelen asasını attı, kuyruğunu yere vurdu,

kuyruğunun ucunu Firavun'un kubbesinin üst kısmına doladı, ağzını açtı ve diğer yılanların

hepsini yuttu; tek bir tane kaldı. Musa, sihirbazların tüm yalanlarını boşa çıkardıktan sonra,

yeniden asaya dönüşen yılanı aldı; ama sihirbazların sopaları ve ipleri tamamen ortadan

kaybolmuştu. Musa'nın mağlup ettiği bu sihirbazlar, bütün halk tarafından aşağılanmış ve

aşağılanmıştı. Tanrı'ya tapındılar, Musa'nın peygamberlik görevine inandılar ve gerçeği

yalanlardan ayırdılar. Şimdi bu büyücülerin sadık olmak ve yaptıklarının anlamsızlığını

kendilerine itiraf etmek için ne gördüklerini bilmemiz gerekiyor; Çünkü Musa'nın yaptıklarıyla

onların yaptıkları görünüşe bakılırsa aynı şeydi. Ama bakın burada ne gibi gizli anlamlar var:

Yaptıkları şeyin, sihir yoluyla yaptıkları ve Musa'nın yaptığı şeyin, sahip olduğu peygamberlik

misyonunu sağlamak için ücretlendirildi Tanrı'nın bir mucizesi olduğu onlar için açıktı. Artık iyi

bilin ki, büyünün gücü şudur: Kim büyüye başvurur ve bir şeyi insanlara gerçekte

olduğundan farklı gösterirse, büyünün etkisi geçince o şey ilk haline döner ve yeniden

gerçekte olduğu gibi olur çünkü büyü kalıcı bir şey değildir; yalnızca bir gün veya bir ay gibi

belirli bir süre için etkili olur. Artık en büyük büyünün kırk günden fazla sürmediği söyleniyor;

Kim de bir asayı sihirle yılana çevirirse, büyü bozulunca o yılan yeniden asa olur. Aslında

büyü, gerçekten de insanların gözlerini büyüleyebilir ve görünüşe göre bir süreliğine şekil

değiştirebilir; ama yalnızca Yaratıcı, Yüce Tanrı, bir şeyin bir biçimden başka bir biçime

geçmesini sağlayabilir. Sopalar ve ipler, sihirbazların onları yere fırlattığı zamanki gibi kaldı.

Sihirbazlar, Musa'nın değnek haline gelen yılanını eline aldığını görünce, onların

değneklerine ve iplerine bakıp, "Değneklerimiz ve halatlarımız nerede?" dediler. Ve Musa'nın

eyleminin bir büyü değil, Tanrı'nın bir mucizesi olduğu onlara açıkça göründü. Ve bu

konudaki anlayışları onların Allah'a iman etmelerini ve iman etmelerini sağladı. Yukarıdaki

düşünceler Carir'in oğlu Muhammed'in çalışmalarında bulunmuyor. Şimdi Firavun

sihirbazlara şöyle dedi: Ben size izin vermeden ve emretmeden önce Musa'nın sözüne

inanıyor muydunuz? Musa sizin liderinizdir, ondan sihri öğrendiniz, ona iyi davrandınız, bana

karşı hile yaptınız ve tüm bu insanları şehirden kovmak istediniz, sonra Musa'nın sözüne

inandınız, bütün bu insanlar benim tanrılığımdan şüphe etsinler ve Musa'nın sözüne

inansınlar diye. Musa şehirde Firavun'un huzurunda iken sihirbazlarla konuşup onlara

öğütler verip, onları Allah'a çağırıp sihir yapmayı yasakladığında, Firavun Musa'nın

söylediklerini duymadı ve ne yapacağını bilmiyordu. sihirbazlarla tartıştığı konu; ama

Musa'nın onlarla konuştuğunu gördü. Bu sihirbazlar Musa'ya iman edince Firavun, bunun

Musa ile şehirde anlaştıkları bir iş olduğunu düşündü ve: Biz de öyle yapacağız dedi. Firavun

dedi ki: Bu sihirbazları alıp ellerini ve ayaklarını keseceğim ve onları ölene kadar burada

çarmıha gereceğim. Bunun üzerine sihirbazlar cevap verdiler: Bu bize zarar vermez, çünkü

ölmekten kendimizi alıkoyacak hiçbir yolumuz yok ve ölüm mutlaka bize gelecektir. Bizi idam

ettiğinizde şehit oluruz ve Allah'ın huzuruna bu şekilde çıkacağız. Tanrı'nın günahlarımızı

bağışlamasını diliyoruz, çünkü Mısırlılar arasında iman eden ilk kişi bizdik ve bizi yaratan bu

Tanrı'ya ve Musa'nın hizmeti aracılığıyla bize gösterdiği işaretlere inandık. Bize ne yapmak

istiyorsanız, bize yapın; Çünkü biz bu dünyadayken senin üzerimizde gücün var; ama bu

dünyanın dışına çıktığımızda artık bizim üzerimizde gücünüz olmayacak. Allah bizim için

hayırlıdır, öbür dünya ise bundan daha dayanıklıdır. Bunun üzerine Firavun, tüm halkın gözü

önünde, onların ayaklarının ve ellerinin kesilmesini ve çarmıha gerilmelerini emretti.

Sihirbazlar dediler ki: Ya Rabbi, çektiğimiz azabı bu dünyada çekmemiz için bize sabır ver ve

bizi hak din üzere huzuruna çıkar. Ve çarmıhta öldüler. Sabahleyin sihirbaz ve Allah düşmanı

idiler, akşam ise şehit olup cennetteydiler. Firavun, Allah'ın Kuran'da şöyle bildirdiği gibi,

küçümsenmiş ve zayıf bir halde oradan ayrıldı: "Ve onlar aşağılandılar." (Sure VII, ayet 116.)

Olanları gören halk gidip Musa'ya döndü ve her gün İsrailoğulları arasından insanlar

Musa'nın sözüne inandılar ve bu peygamberin takipçileri çoğaldı. Utanç içinde kalan Firavun,

kırk gün boyunca şahsına izin vermedi. Musa ve Harun bu prensin kapısına giderek onu

Tanrı'ya çağırdılar; onun için Musa'nın takipçilerinin sayısının çoğalmasını yasakladı. Musa,

Mısırlılar arasında yirmi yıl kalmış, onları Allah'a çağırmış ve onları cezalandırmak için

mucizeler gerçekleştirmiştir; ama Firavun her geçen gün daha da inanmaz hale geliyordu.

Utanç içindeki bu prens hangi yolu seçeceğini bilmiyordu; dedi ki: Benim Musa'yla hiçbir

ilgim yok, ben bizzat göğe çıkacağım ve Musa'nın Tanrısını göreceğim. Sonra Haman'a

şöyle dedi: Büyük bir kule yap; belki oraya çıktığımda Musa'nın Tanrısını görürüm. Bu kule

kireç ve tuğladan yapılmıştı ve yapımı iki yıl sürdü. Diyorlar ki Firavun dünyada tuğla yapan

ilk insandı. Ancak inşaat mümkün olduğu kadar yüksekte gerçekleştirildi. Firavun bu kulenin

tepesine çıkıp göğe baktı, ne kimseyi gördü ne de bir ses duydu. Aşağıya indi ve Musa

hakkında şöyle dedi: "Ben onun yalancılardan biri olduğunu düşünüyorum." (Sure XXVIII,

ayet 38.)

(Babil kulesi?)

ْم ُرود :Arapça; ܢܡܪܘܕ :Aramice; Nimrôḏ: romanize, נִ ְמרֹו ֿד :İbranice (Nemrud(“

نَّ

ْلَا ;an-Namrūd), Tekvin'e göre Nuh'un torunu ve

Sümer (Shinar) kralıdır. Tanah'a göre güçlü bir kişi ve yetenekli bir avcıdır. Tevrat dışı dini kaynaklara göre Babil Kulesi ile

bağlantılı ve Yehova'ya karşı duran bir kraldır.”) (Memphisten yola çıkan musa, Mısıra giderken yolunun üzerinde ki Suriyeye

varıyor. Yalın ayak ve 1000 tane koyunla, sadece çölde ot yiyerek ki, bu sadece musa için geçerli, koyunlarda ot yediğine göre

burası çöl olamaz ve Musa 8 günde Memphisten suriye'ye ulaşıyor ve ertesi günü Mısıra ulaşıyor. Eski tarihlerde çöl dedikleri

bazı yerlerde ova olabilir mi? Dağda ateş gören Musa , oraya gidiyor ve yaban mersini üzerinde ateş görüyor.)

Artık Musa her yıl bir mucize gerçekleştiriyordu ve Firavun ona şöyle yalvarıyordu: Eğer bu

azabı üzerimizden kaldırırsan iman ederiz. Ama hiçbiri inanmadı. Allah Kuran'da şöyle

buyuruyor: "Andolsun ki Biz Musa'ya dokuz apaçık ayet verdik." (Sure XVII, 103. ayet)

Mısırlılar Musa'yla şöyle bir anlaşma yaptılar: Eğer bizden azap kalkarsa, senin sözüne

inanırız ve İsrailoğullarını sana emanet ederiz. Kendilerinden azap kalkınca, sözlerinden

döndüler. Musa, her biri bir öncekinden daha büyük olan dokuz ayeti yaptı. Kur'an'da şöyle

bildirilir: "Ve biz onlara, bir öncekinden daha büyük olmayan hiçbir ayet göstermedik." (Sure

XLIII, 47. ayet) Bu dokuz ayet Kuran'da bildirilmektedir. Asanın yılana dönüşmesi ve

Musa'nın elinin bembeyaz ve parlak hale gelmesinden sonraki ilk şey, Kur'an'da bildirildiği

gibi kıtlıktı: "And olsun ki, Biz Firavun kavmini kısırlıkla ve ürün eksiltmeyle uyardık

cezalandırdık." (Sur. VII, 127. ayet) Kıtlık üç yıl boyunca tüm Mısır'ı mahvetti, öyle ki hiçbir

şey büyümedi, ağaçlardan meyve verilemedi ve Mısırlılar açlıktan öldü. Firavun dedi ki: Bu

Musa'ya atfedilen kötü alametten dolayıdır. Kur'an'da şöyle buyurulur: "Eğer onlara bir

kötülük gelse, bunu Musa'nın ve onunla beraber olanların uğursuzluğuna bağlarlardı." (Sure

VII, 128. ayet) Ne zaman ekmek eksik olsa ve bol olmasa, şöyle diyorlardı: Bu, Musa ve

kavminin kötü alametindendir. Firavun, Musa'yı öldürmeye karar verdi ve şöyle dedi: "Bırakın

da Musa'yı öldüreyim ve o, Rabbine dua etsin." (Sure XL, 97. ayet) Artık Firavun'un kavmi

arasında, Musa'ya iman eden ve hakka uyan bir Mısırlı dışında, "Musa'yı öldürmeyin" diyen

veya bu peygamberi gizlemek isteyen kimse yoktu." Firavun'un haberi olmadan Harbîl

denilen bu Mısırlı, Nil'de Musa'nın sergilendiği sandığı yapan marangozdu. Firavun,

Musa'nın öldürülmesini emrettiğinde marangoz, Mısır'dan kaçıp Midyan'a giden bu

peygambere talimat verdi. Daha sonra Mısır'ı etkileyen bu korkunç kıtlık nedeniyle Firavun

Musa'yı öldürmek isteyince ve Mısırlılara bunu emretince ve Musa'nın kötü alametinden

kurtulmak için Harbîl imanını gösterdi; Firavun'u göremedi ama Mısırlılara şöyle dedi:

"Rabbim Allah'tır dediği için bir adamı mı öldüreceksiniz?" Musa'nın halkını Tanrı'ya

çağırması gibi, bu adam da kendi adına aynı şeyi Mısırlılar için yaptı; Tanrı'nın bize, kendi

hikayesine yaklaşık on beş ayetin ayrıldığı Kuran'da öğrettiği gibi. (Bkz. XL, 29. ayetler ve

devamı) Orada, diğer şeylerin yanı sıra, Mısırlılara şöyle dediğini okuyoruz: "Ey kavmim, ben

sizin için Konfederasyonların gününe benzer bir şey olmasından korkuyorum." Ve daha

sonra bu adam yine şöyle dedi: "Ey kavmim, şüphesiz ben sohbet gününde sizin adınıza

korkuyorum. Başka bir yerde de: "Ey kavmim, ben sizi kurtuluşa çağırıyorum; ama siz beni

cehennem ateşine çağırıyorsunuz." Mısırlılar onu dinlemek istemeyince bu adam şöyle dedi:

"Davamı Allah'a havale ediyorum, çünkü Allah kullarına bakar. Bunun üzerine Allah, onu,

kendisine sakladıkları kötülüklerden kurtardı ve Firavun ailesini çok şiddetli bir azapla

kuşattı. Aradan üç yıl geçti ve kıtlık hâlâ devam ediyor, Firavun Musa'ya yalvararak şöyle

dedi: Dua edin de bu kıtlık dinsin, biz de sizin sözünüze inanalım. Musa dua etti ve o yıl

yeryüzünde meyveler ve iyi şeyler vardı; ama Mısırlılar inanmadı. Ertesi yıl gökten gelen su

nedeniyle bir sel geldi ve tüm Mısır sular altında kaldı. Üç gün üç gece süren yağmur, bütün

evleri suyla doldurdu, ekilen tarlalar sular altında kaldı, sular nehir gibi çarşılara ve

meydanlara girdi. Mısırlıların neredeyse tamamı boğuldu; ama Musa'ya yalvardılar ve o dua

etti ve gökteki sular durdu ve tüm ülkeyi kaplayan sular Nil'e çekildi. Tohumlar büyüdü,

tarlalar güzelleşti ama Mısırlılar hâlâ inanmıyorlardı; dediler: Tarlalarımızın suyla dolması için

yağmura ihtiyacımız vardı. Ertesi yıl, tohumlar büyürken, Tanrı her şeyi yiyip bitiren

çekirgeler gönderdi ve geriye hiçbir şey kalmadı. Mısırlılar yine Musa'ya yalvardılar, o da dua

etti' ve bütün çekirgeler öldü. Ve Mısırlılar bütün bu çekirgeleri toplayıp kızartıp yemeleri için

sakladılar ve şöyle dediler: Hasadımız olmadı, ama bu çekirgeler bize yetecek; Ertesi yıl

Allah, kommal denilen bu böcekleri gönderdi: Artık kommallerin iki ayağı var, çekirgeden

küçükler ve sineklere benziyorlar ve durdukları yerde toprağın meyvelerini yok ediyorlardı.

Yeşil olan sarıya döndü ve düştükleri tarlaların hiçbirinde tahıl filizlenmedi ya da büyümedi.

Bunun üzerine Mısırlılar Musa'ya yalvardılar; o da dua etti: Bu böceklerin hepsi yok oldu ve

harap ettikleri tarlalar yalnızca daha fazlasını verdi. Tohumlar büyüyünce Mısırlılar şöyle

dediler: İhtiyacımız kadarı var; ve inanmadılar. Ertesi yıl kurbağalar gelip Mısırlıların evlerini

doldurdu: Zemini, çatıyı, suyun konulduğu yeri, ekmek yerini, bardakları, yiyecekleri, su

sürahilerini ve ayrıca elbiseler onlarla doluydu. Kurbağalar neredeyse evlerini ve

kasabalarını Mısırlıların elinden alıyordu. Mısırlılar, dua eden Musa'ya tekrar yalvardılar ve

Tanrı, tüm bu kurbağaları denize taşıyan yağmuru gönderdi. Mısırlılar hâlâ inanmıyorlardı.

Ertesi yıl kan geldi; ve Mısırlılar nereye su koyarlarsa bu su kana dönüştü. Bütün bu cezalar

İsrailoğullarını değil, sadece Mısırlıları etkiledi. Sular kana dönünce, hem bir İsrailli hem de

bir Mısırlı Nil'e gidip su aldılar; Mısırlının testisinde kan vardı, İsraillinin testisinde ise saf su

vardı. Öyle ki, bir bardağa su konulduğunda, bir İsrailli bu kabı ağzına götürdüğünde su aynı

kalıyor, bir Mısırlı onu ağzına götürdüğünde ise su kana dönüşüyordu. Sonunda Mısırlılar

kendilerini sıkıntılı buldular ve Tanrı'nın kendilerinden bu cezayı kaldırması için dua eden

Musa'ya yalvardılar. Ama yine de inanmadılar. Ertesi yıl Musa dua etti ve şöyle dedi: "Ya

Rab, onların mallarını yok et." Aaron şunu ekledi: Öyle olsun; ve Tanrı, "Duanız duyuldu"

dedi. (Elbette, o yıl bütün bunlar taş oldu; ve yumurta yumurtlandığı anda taşa dönüştü.

Mısırlılar Musa'ya tekrar yalvardılar, o da dua etti ve Tanrı vebayı durdurdu. Ancak taşa

dönüşen her şey aynı kaldı; ve bugün bile Mısır'da dirhem, dinar, mücevher, tahıl ve taş

yumurta buluyoruz. Pek çok kişi bu işaretlerin Musa'nın sihirbazlarla yaptığı konferanstan

öncesine ait olduğunu söylüyor, ancak diğerleri bunların o konferanstan sonra olduğunu

söylüyor. Bu işaretlerin konferanstan sonra geldiğine dair gelenek doğrudur. Artık Mısırlılara

ait olan her şey, hatta hurma, pişmiş ekmek ve un bile taşa dönüştürülmüştü. Böylece dokuz

işaret tam olarak bulunur; bunlardan ilki, asanın yılana dönüşmesidir; ikincisi Musa'nın elinin

bembeyaz ve parlak olması; üçüncüsü kıtlık; dördüncüsü sel; beşincisi çekirgeler; altıncısı,

kommaller; yedincisi kurbağalar; sekizincisi, suların kana dönüşmesi; dokuzuncusu,

Mısırlılara ait olan her şeyin taşlaşması. Alamet sona erdiğinde, Mısırlılar sadakatsizliklerine

geri döndüler ve Musa'yı, kendilerini imana döndürme umudundan mahrum bıraktılar; “Bizi

büyülemek için hangi mucizeyi gösterirsen göster, sana inanmayacağız” dediler. (Sur. VII,

129. ayet) Musa bu nedenle onlarla herhangi bir şey yapmaktan umudunu kesti. Firavun'un

inançsızlığı her geçen gün artıyor, bu prens İsrailoğullarına daha çok baskı yapıyor ve

Musa'nın doğumundan ve peygamberlik görevinden önceki gibi çocuklarını öldürtüyordu.

Musa görevini aldığında İsrailoğulları sevindiler ve şöyle dediler: Elbette Mısırlıların elinden

kurtulacağız, onların zulmüne ve sitemlerine artık katlanmayacağız ve çocuklarımız artık

öldürülmeyecek. Ancak her geçen gün daha fazla zulme uğradılar ve öldürüldüler.

İsrailoğulları sıkıntıya düştüler ve Musa'ya feryat ettiler; Dediler ki: Sen doğmadan önce

Mısırlılar bize zulmettiler, çocuklarımızı öldürdüler; Sen peygamber olduğunda acılarımızın

azalmasını ummuştuk ama onlar da aynı şekilde bize baskı yapıyorlar ve artık bu

muameleye dayanacak sabrımız yok: bırakın kaçalım ya da savaşalım. Musa'nın ne savaş

açma izni ne de Mısır'ı terk etme izni vardı. İsrailoğullarına cesaret verdi ve onlara şöyle

dedi: Tanrı düşmanlarınızı yok edecek ve size Mısır'ı verecektir. Allah'tan güç isteyin ve

sabırlı olun. Bu Mısır diyarı Allah'ındır, onu dilediğine verir. Musa yine kavmine şöyle dedi:

"Allah'tan yardım isteyin ve sabredin; çünkü yeryüzü Allah'ındır, onu kullarından dilediğine

miras olarak verir ve ondan korkanların sonu güzel olur." (Sure VII, 125. ayet) Bu son sözler

şu anlama gelmektedir: İyilerin sonu güzel olacaktır. Her ne kadar yeryüzünde kötüler ve

kâfirler iktidarda olsalar da, sonunda Allah bu gücü onlardan alıp iyi hizmetkarların kendi

eline verecektir. Bundan sonra Musa Firavun'un yanına gitti ve Tanrı, "Ona yumuşak söz

söyle" dedi. (Sur. XX, ayet 46.) Bunun üzerine Musa Firavun'la konuştu ve bu prens

yaşlanmış ve zayıflamıştı; dört yüz yıl yaşamıştı. Musa ona şöyle dedi: Eğer görevime

inanıyorsan, sana bir zamanlar sahip olduğun gençliği, gücü ve dinçliği geri vermesi için

Tanrı'ya dua edeceğim ve Tanrı sana dört yüz yıllık bir yaşam daha verecek. Firavun

Musa'nın bu teklifinden memnun kaldı ve "Bakacağım" dedi; ve düşünmesi için ondan üç

gün süre istedi. Sonra annesine danıştı ve ona şöyle dedi: Ey Haman, Musa'nın bu sözü

hoşuma gitti. Haman Firavun'a şöyle cevap verdi: İnsanların şimdi ben Tanrı'yım demekten

utanma; ve bazen ben Allah'ın kulu muyum? Firavun yaptığı plandan vazgeçti ve Musa'yı

öldürmeye kesin karar verdi. Dedi ki: Musa'yı öldüreceğim ve o, Rabbine, kendisine karşı

hareket etmekten beni alıkoymasını söylesin. Ben Musa'nın sizi helâk etmesinden, sizi

dininizden döndürmesinden, taraftarları çok iken, bizim İsrailoğullarını yıllarca helak ettiğimiz

gibi, bizim evlatlarımızı da helâk etmesinden korkuyorum. Mısırlılar cevap verdi: Onu

öldürmeniz uygundur. Bundan sonra Firavun, Musa'yı öldürdüğünde İsrailoğullarının

savaşmaması için İsrailoğullarını Musa'dan ayırmaya çalıştı; Çünkü İsrailoğullarının sayısı

çoktu. Şimdi Firavun, Nil Nehri üzerinde, nehirden çıkan bir kanalın şehri ikiye böldüğü ve

ikiye böldüğü yere bir seyir noktası inşa etti. Kanalın suyu binanın altından geçiyordu.

Firavun kendisini bu yere yerleştirdi; İsrailoğulları ne zaman yanından geçse, Firavun onlarla

kendi diliyle konuşarak onları Musa'nın dininden uzaklaştırır ve şöyle derdi: Altımdan akan

ırmaklar da Mısır'ın mülkü de benim değil mi? ve sahip olduğum zenginlikler? Ey İsrail

oğulları, benim Musa'dan daha iyi olduğumu, çünkü krallığın ve gücün bende olduğunu ve

Musa'nın fakir olduğunu ve kendini anlatacak dilinin olmadığını bilmiyor musun? Firavun

tekrar dedi: "Ona altın bilezikler mi takıldı, yoksa kendisinden sonra melekler mi geldi?" (Kor.

sur. XLIII, ayet 53.) Bundan sonra Firavun, Musa'yı ve dinini İsrailoğullarının gözünde iğrenç

göstermeye çalıştı; ama onlar şöyle cevap verdiler: Musa bir peygamberdir; Musa ne isterse,

Tanrısı onun için yapar. Firavun şöyle dedi: Musa, Tanrısına, kendisine inanan herkesi

zengin etmek için kendisine bir dağ dolusu altın vermesini söylesin; Veya yanında, her yerde

kendisine şahitlik eden ve "O bir peygamberdir" diyen melekler bulunur. Şimdi Firavun,

İsrailoğullarının yolunda iki yıl boyunca bu görüşte kaldı ve onları Musa'ya uymaktan

vazgeçirdi, böylece ondan ayrılacaklardı ve kendisi de onu öldürebilecekti. Fakat hiçbir

İsrailli Firavun'a itaat etmedi ve Mısırlılar, "Neden Musa'yı öldürmüyorsun?" diyerek Firavun'u

suçladılar. Neden İsrail çocuklarını öldürmüyorsun? Kötülük yapsınlar, güçlensinler, bizi ev

işlerine zorlasınlar, bizim onların çocuklarını öldürdüğümüz gibi onlar da bizim çocuklarımızı

öldürsünler ve sizi, sizi ve tanrılarınızı terk etsinler diye onları bağışlıyor musunuz? (VII

Suresi, 124. ayet) Yani senden ve ilahlarından uzaklaşıyorlar ve sana ibadet etmiyorlar mı?

Artık Firavun'un hiçbir tanrısı yoktu, çünkü tüm putları kırmıştı, bu prensin Mısırlılara

söylediği şu sözlerden de anlıyoruz: "Ben sizi benden başka Tanrı olarak tanımıyorum." (Sur.

XXVIII, 38. ayet) Şimdi, Kur'an'ın bu sözlerini öncekilerle uyumlu hale getirmek için,

tefsirlerin bize söylediği şey şudur: Firavun, kendisine ilahlık yakıştırmasına rağmen boğaya

hürmet duyuyordu; ve ne zaman güzel bir boğa görse secdeye kapanır ve ona tapardı.

Ayrıca insanlara boğanın önünde secde etmelerini de emretti; Bu hayvana tapan, hatta boğa

başlarını temsil eden putları olan birçok insan vardı. Firavun boğaya olan sevgisinden dolayı

bu davranışı tasvip etmedi. Bu prens boğa eti yemezdi ve tebaalarından birinin onu

yemesinden veya bir boğa öldürmesinden hoşlanmazdı. Firavun şöyle dedi: "Onların

oğullarını öldüreceğiz, kızlarını da yaşatacağız ve elbette biz onlara karşı güçlü olacağız"

(Kor. sur. VII, ayet 124.) Bunun üzerine Firavun ve Mısırlılar, onları öldürmeye ve Musa'ya ve

eğer ayaklanırlarsa İsrailoğullarıyla savaşıp onları öldürmeye karar verdiler. İsrailliler bunu

duydular ve yas tutmak için Musa'nın yanına gittiler. Musa Tanrı'ya yalvarmaya gitti. Artık

Tanrı'nın Firavun'un yok edilmesi için belirlediği zaman gelmişti ve Tanrı Musa'ya şöyle dedi:

Büyük, küçük, kadın ve erkek İsrail çocuklarını Mısır'dan çıkar. Geceleyin ve karanlıkta

yürüyün ve Mısırlılardan hiçbirine ayrılışınızı haber vermeyin. Kuran'da Allah'ın Musa'ya

şöyle dediğini görüyoruz: "Gece kullarımla yürü, çünkü takip edileceksin." (Sure XLIV, 92.

ayet) Yani: Eğer Firavun'a sizin ayrılacağınız haber verilseydi, sizi bırakmazdı. Geceleyin

ayrıl ki, ertesi güne kadar seni takip etmesin; ve deniz kıyısını tut ki, seni denizden

geçireyim, Firavun'la halkını boğayım ve seni onlardan kurtarayım.



_________________________________________________________________________

BÖLÜM LXXIV.

Musa, İsrailoğullarıyla birlikte Mısır'dan ayrılır ve Firavun, halkıyla birlikte sel sularına teslim

olur.

Allah, Musa'ya, vahiy yoluyla, İsrailoğullarını, yani hizmetkarlarını geceleyin Mısır'dan

çıkarmasını emretmiştir; Kur'an'da şöyle buyurmaktadır: "Ve biz Musa'ya vahiy olarak şöyle

dedik: Kullarımla birlikte geceleyin takip edileceksin." (Sur. XXVI, 52. ayet) Musa, Mısır'dan

ayrılmak istediğinde, tüm İsrailoğullarını bir araya topladı ve Firavun ve kavminin hiçbir şey

bilmemesi için, büyüklerle gizlice ayrılmaları konusunda konsey topladı. Musa onlara şöyle

dedi: Allah bana Firavun'u ve kavmini helak edeceğime söz verdi. İsrailliler yola çıkmak için

bir ay boyunca hazırlık yaptılar; ama işlerini bitirdikten sonra, bir sonraki geceyi gizlice terk

etmeye niyetlendikleri her defasında, onları durduran bir neden ortaya çıktığı anda gece

yaklaşmıştı. Bunun üzerine Musa, İsrailoğullarının ileri gelenlerini bir araya toplayıp onlara

şöyle dedi: Öyleyse ne oldu da, ayrılma konusunda verdiğimiz kararı yerine

getirmiyorsunuz? Cevap verdiler: Biz yola çıkmak için her şeyi hazırladık ama Tanrı bizi

durduruyor; ve biz bu nedenle Yusuf öldüğünde kendi soyundan gelenlere ve tüm İsrail

çocuklarına şunu emretmiş olduğuna inanıyoruz: Mısır'dan çıktığınızda mezarımı açın ve

tabutumu Suriye'ye götürün. İbrahim, Yakup ve İshak'la birlikte. Musa dedi ki: Yusuf'un

cesedi nereye konuldu? Büyükler cevap verdi: Bu konuda hiçbir şey bilmiyoruz. Musa dedi

ki: Büyüklere haber ver. Büyükler birkaç gün boyunca bilgi aldılar ama hiçbir şey

bulamadılar. Sonunda Firavun'un ailesinden Mısırlı yaşlı bir kadın buldular. Bu kadın çok

yaşlıydı ve adı Nâmusî'nin kızı Marie idi. Sadık kalmıştı ve Musa'nın sözüne inanmıştı. Bu

kadın cevap verdi: Bana iki şeyi bağışlaman şartıyla sana Yusuf'un kabrini göstereceğim.

Musa ona: Ne istiyorsun? Bu kadın cevap verdi: İstiyorum ki, Mısır'dan çıktığında beni de

yanında götür, öbür dünya meselesine gelince, Allah'tan benim için cenneti dile. Musa ona

şöyle dedi: İsteğini yerine getiriyorum. Bunun üzerine bu kadın şöyle dedi: Yusuf'un mezarı,

Memfis şehrinin ortasından geçen Nil nehrinin ortasında, öyle bir yerdedir. Musa suyun

çekilmesi için Tanrı'ya dua etti; Kadın da Yusuf'un tabutunu alan Musa'ya yeri gösterdi. Bu

tabut mermerden yapılmış ve eklemsizdi. Musa yola çıkmak için hazırlık yaptı ve

İsrailoğullarına şöyle dedi: Tanrı Mısırlıları yok edecek ve onların değerli eşyalarını size

verecektir. Daha sonra Musa, İsrailoğullarının her birine, bu Mısırlılardan altın süs eşyalarını

ve giysilerini istemelerini emretti. İsrailoğullarından kimin Mısırlı bir komşusu varsa, eğer o

komşu zenginse, ona şöyle der: Kırsal kesimde filanca köyde işim var ve senden karılarım

ve çocuklarım için süs eşyaları ödünç almak istiyorum. Böylece İsrailliler, kendilerine ait olan

tüm süs eşyalarını ve mücevherleri Mısırlılardan borç olarak aldılar ve kendilerini çok

miktarda değerli eşyaya sahip buldular. Bundan sonra Musa o gece ayrılmaya karar verdi ve

her İsrailliye şöyle dedi: Mısırlılar uyuduğunda kalkın, bineklerinize oturun, tüm

akrabalarınızla birlikte evinizden çıkın ve şehrin dışında böyle bir yerde toplanın. Herkes

evinde bir koyun, bir kuzu ya da bir tavuk kurban etsin; Evlerinizden çıktığınızda ellerinizi

kana batırın ve dışarıdaki evlerinizin kapılarına sürün ki, arkadaşlarınız gelip kapıdaki bu

kanı gördüklerinde evin efendilerinin olduğunu bilsinler, gittiler ve bu kan onlara ders versin.

İsrailliler Musa'nın kendilerine emrettiği gibi yaptılar. Gecenin yarısı geçtiğinde

İsrailoğullarının tümü şehrin dışında, buluşma yeri olarak belirlenen yerde toplandılar. Daha

sonra Musa geldi, İsrailliler gitti ve uşaklar, kadınlar, çocuklar ve yaşlılar hariç altı yüz yirmi

bin atlıdan oluşan tüm ordunun sayısını okuduk. Yirmi yaşın altındaki herkes çocuk, altmışın

üzerindeki herkes yaşlı adam olarak kabul ediliyordu. Bundan sonra Musa Harun'u öncü

olarak görevlendirdi ve ona şöyle dedi: Denize doğru git, çünkü Cebrail bana beni ve orduyu

deniz kıyısında toplayacağına söz verdi. Ve Musa, ordunun Harun'u bölük, kabile ve kabile

takip ettiğini söyledi, ve arka korumayı kendisi aldı. Pazar gecesi, Muharrem ayının

dokuzuncu gecesiydi; Sabahleyin Mısırlılar Musa'nın İsrail çocuklarını da yanına alarak

gittiğini görünce Firavun'a haber verdiler. Daha sonra bu prens İsrailoğullarının evlerine

gönderdi. Orada kimse bulunamadı; büyük küçük herkes gitmişti; ve her eve yanan bir kandil

yerleştirdiler. Firavun dedi ki: Biz onların peşine düşeceğiz. Mısırlılar cevap verdi: Bizden

borç olarak istedikleri kıymetli eşyaların hepsini aldılar; mutlaka onların peşinden gitmeli ve

değerli eşyalarımızı almalıyız. Musa bu süs eşyaları konusunda hileye başvurmuştu, böylece

Mısırlılar onları geri almak için İsraillilerin peşine düşmek zorunda kalacaktı. Zira aksi

takdirde Firavun onlara: İsrailoğulları gitti deseydi, Mısırlılar şöyle cevap verirlerdi: İyi, onların

peşine düşmeyeceğiz; ama onlar çabaladılar ve değerli eşyaları için yola çıktılar, öyle ki

Tanrı onları denizde boğdu. Sonra sabah Mısır'da, içinde büyük ya da küçük ölü birinin

bulunmadığı tek bir Mısır evi bulunamadı. O gün geldiğinde Mısırlılar, Musa ve

İsrailoğullarının çok uzaklara geldiği öğlene kadar mezar kazmakla meşguldüler. Aynı gün

Firavun orduyu toplamak için Mısır'ın bütün şehirlerine haber gönderdi. Akşam olduğunda

bütün ordu Firavun'un etrafında toplandı ve bu prens Mısırlılara şöyle dedi: İsrailoğullarının

sayısı az, biz ise onlardan çokuz. Kıymetli eşyalarımızı elimizden aldıkları için bize haksızlık

ettiler; Musa büyüyle her eve felaket getirdi ve her birimizin evinde bir ölüm oldu. Ve hepimiz

tamamen silahlanmış olarak İsrailoğullarına karşı bir araya geldik. Ertesi gün ordu gözden

geçirildi; Aşura denilen muharrem ayının onuncu günü, pazartesiydi. Firavun ordusunu

topladı ve iki milyon piyadeyle Haman'ı öncülerin arasına yerleştirdi. Kendisi beş milyon

atlıyla merkeze yerleşti. Ordunun kısraklar hariç bir milyon yedi yüz bin atı vardı; ve bu

atların yetmiş bini siyahtı, başka renktekilerden bahsetmiyorum bile. İsrailoğulları dediler ki:

Ey Musa, bu denizin dibi sadece kara çamurdur ve öyle olur ki, bu çamura ayak bastığın

zaman ayak batar ve biz helak oluruz; geçemiyoruz. Daha sonra Musa, rüzgârın denizin

dibinde esmesini, güneşin de orada ışınlarını aydınlatmasını emreden Tanrı'ya dua etti; ve

bir anda tüm bu çamur kurudu ve kum gibi oldu.

(Denizin dibinde çamur olmaz, bataklık nehirlerde oluşur.)

Bu Kronik'den başka, eski kitapları okumuş, hadisleri bilen ve onlardan peygamberimize

yöneltmek için zor sorular çıkarmış bir Yahudi âlimi olan Abdullah-ben-Salâm'ın yazdığı

Mesâïl adlı bir eser vardır. Peygamberimiz bu soruları yanıtlayınca, 'Abdullah bir

peygamberle karşı karşıya olduğunu anladı; ona inandı ve Müslüman oldu. Şimdi bu

sorulardan biri şuydu: Bir zamanlar Güneş'in ışınlarını vurduğu ve bu yıldızın kıyamet

gününe kadar artık göremeyeceği yer neresidir? Peygamber cevap verdi: Musa'nın asasıyla

vurduğu yer denizin dibiydi ve su havaya yükseldi.

Bahsedilen Abdullah-ben-Salâm'ın gerçek ismi ve dir.

(“Bu Kronik'den başka, eski kitapları okumuş, hadisleri bilen ve onlardan peygamberimize yöneltmek için zor sorular çıkarmış

bir Yahudi âlimi olan Abdullah-ben-Salâm'ın yazdığı Mesâïl adlı bir eser vardır.”) Bu kitap hangi tarihte yazılmıştır?

Cebrail, Mikail ve meleklerle birlikte geldiğinde Musa deniz kıyısında duruyordu ve ona şöyle

dedi: Ey Musa, denizi geç; Çünkü Tanrı bana ve Mikael'e, Firavun bütün ordusuyla birlikte

denize girene kadar burada durmamızı emretti; böylece hepsini boğabiliriz. Musa, Rahman

ve Rahim olan Allah'ın adıyla; ve bütün İsrail oğulları onu takip etti. On iki kabile halinde

denizin ortasına geldiklerinde, denizde on iki yol olduğundan ve her yol arasında su duvarları

olduğundan İsrailoğulları birbirlerini göremediler. Daha sonra Musa dua etti ve Tanrı,

İsrailoğullarının geçiş yapılana kadar bir yoldan diğerine görebilmeleri için bu duvarlardaki

suyun bir kemer şeklinde çekilmesini denize emretti. Denizin genişliği iki fersang kadardı;

Musa bu mesafeyi iki saatte kat etti ve İsrailoğullarıyla birlikte denizden çıktı. Firavun deniz

kıyısına geldiğinde bu surları, havada duran suyu, kurumuş deniz dibini ve kemer şeklinde

çekilen suyu gördü. İsrailoğullarının bir kısmı denizden çıkmış, bir kısmı da denizde

yürüyorlardı. Firavun daha önce hiç görmediği bir şeyi görünce korktu ve Haman'a şöyle

dedi: Ne yapacağız? Geçip onları takip edelim mi? Haman ona cevap verdi: Denizin

ötesinde kaçabilecekleri bir yer yok; onları kılıç altına alacağız ve hepsini öldüreceğiz.

Firavun dedi ki: Havada yükselen bu suyun altına yerleştirilen orduyu ne yapacağız? Haman

dedi ki: Musa büyüsüyle geçti de sen tanrılığınla geçemedin mi? Firavun ona dedi: Doğru

söylüyorsun; ve atını indirdi ve bütün ordu onu takip etti; böylece bütün Mısırlıları denize

götürdü ve hiçbiri karada kalmadı. Musa İsrail oğullarıyla birlikte denizin karşı tarafında

duruyordu. Baktıklarında Firavun'la bütün ordusunun denizin ortasına geldiğini gördüler.

Musa, havaya yükselen suların alçalmasını ve artık kalmamasını sağlamak için asasını

denize vurmak istedi. Firavun veya ordusunun İsrailoğullarını takip etmesi için herhangi bir

yol kalmadı. Fakat Allah, Kuran'da görüldüğü gibi Musa'ya şöyle buyurmuştur: "Denizi yarılın

ki, Mısırlılar oraya girsinler; gerçekten onların, batırılacak bir orduları var." (Sure XLIV, 23.

ayet) Allah, Firavun'un ordusunun tamamının denize girmesini istedi. Bunu yapınca Firavun

karşı tarafa geldi, atını kıyıya attı ve denizden çıkmak istedi. Deniz kıyısında duruyordu, elini

uzattı ve yüzüne bir darbe indirdi, bu da onu atının sırtından alıp denize attı. Tanrı, denizin

sularını bütün bu adamların üzerine indirmesini emretti, ve onları boğdu. Firavun'un üzerine

su geldiğinde, boğulacağını anlayınca suyun ortasından haykırarak şöyle dedi: Ben

İsrailoğullarıyla aynı Tanrı'ya inanıyorum. Ondan başka ilah yoktur; Ben sadıkım ve Musa'nın

sözüne inanıyorum. Allah bunları Kur'an'da bildirmiştir. (Sure. X , 90. ayet.) Cebrail,

Firavun'un az önce söylediği sözleri tekrarlamasından ve Allah'ın, rahmetiyle kendisini

affedip imanını ve tövbesini kabul etmesinden korkuyordu. Kanadını denizin dibine geçirdi ve

denizin dibinden bir miktar toprak alıp Firavun'un ağzına attı, o da konuşamıyordu ve onu

boğdu. Artık Allah peygamberimize şu sözleri bildirmiştir: "Cebrail Firavun'la konuştu: Artık

iman ettin; fakat önceden isyankardın ve kötülerden biriydin." (Sur. X,vers. 91.) Yani: Ey

Muhammed, helâk anında Firavun böyle söyleyince ona şöyle cevap verdim: Artık iman

ettin, çünkü ölmek üzeresin; ama ondan önce asiydin ve yeryüzünde kötülük yapıyordun.

Kur'an tefsirlerinde ve bu Kronik'in dışında bulunan rivayetlerde, Cebrail'in bu ayeti

peygamberimize okuduğunda ona şöyle dediğini okuyoruz: Ey Muhammed, sana getirdiğim

tüm bu Kur'an Allah katındandır, beni tek başına bu iki ayet kadar tatmin etmiyor: İlki, Allah'ın

şöyle dediği: "Şimdi iman ettiniz; fakat daha önce isyankardınız ve kötülerden biriydiniz."

İkincisi: "Azabımızı gördüklerinde şöyle derler: Biz tek Allah'a iman ettik ve O'na ortak

koştuğumuz putlardan vazgeçtik; fakat azabımızı gördüklerinde imanları onlara fayda

sağlamayacaktır." (Sur. XL, 84. ayet) Ve şunu ekledi: Ben bu tatmini hissediyorum, çünkü

yeryüzünde iki düşmanım oldu: Birincisi, Allah'a isyan eden ve Adem'e ibadet etmeyen Eblîs;

diğeri ise Allah'a ihanet eden ve yaratıkları kendisine çağırıp: "Ben Allah'ım" diyen

Firavun'dur. Firavun boğulmak üzereyken iman dolu sözler söyledi; ama ben ona duyduğum

öfke ve düşmanlıktan dolayı, Allah'ın rahmetinin yaptığı aynı sözleri tekrarlamasın diye

kanadımı denizin dibinden geçirdim ve ağzına toprak attım. O günden bugüne Allah'ın

Firavun'un imanını kabul etmesinden ve bu prens yüzünden beni cezalandırmasından

korktum. Allah size şu ayeti gönderdiğinde: "Şimdi iman ettiniz; fakat önceden isyankârdınız

ve zalimlerdendiniz." Allah'ın Firavun'un imanını kabul etmediğini anladım. Diğer ayete

gelince: "Ve cezamızı gördüklerinde vs." Anlamı: İnkar edenler, ölüm anı gelip de azabımı

gözlerinin önünde apaçık gördüklerinde, artık dünyaya dönemeyeceklerini hemen anlarlar;

Artık onlara ümit kalmadı ve şöyle diyorlar: Biz Allah'a inandık ve putlardan yüz çevirdik.

Ancak Allah yukarıda aktardığımız ayetin ardından şunu ekliyor: "Fakat azabımızı

gördüklerinde imanları onlara fayda sağlamayacaktır." Yani: Azabımı gördükleri andan

itibaren, dünyaya dönme umutlarını tamamen yitirdikleri andan itibaren, iman onlara fayda

vermeyecektir. Allah'ın kulları hakkında izlediği kanun şudur ki, ölüm anında mü'min olan her

kafirin Allah, onun imanını kabul etmez. Cebrail şöyle dedi: Bu iki ayet beni sevindirdi, içim

rahatladı ve Allah'ın bu durumda Firavun'un imanını kabul etmediğini anladım. Kur'an'da bu

ayetin benzeri bir ayet daha vardır: "Kendilerine kitap verilenlerden ölmeden önce O'na

(İsa'ya) inanmayan yoktur; kıyamet günü İsa da onların aleyhine şahit olacaktır." " (Sur. IV,

157. ayet) Şimdi bu ayet yerindedir. Çünkü Yahudiler İsa hakkında doğru olmayan şeyler

söylüyorlar, Hıristiyanlar da İsa hakkında üç farklı önermede bulunuyorlar. Bazıları diyor ki:

İsa Allah'ın oğludur (Allah bu küfürden dolayı bizi affetsin!). Allah Kuran'da bu insanlardan

şöyle söz etmektedir: "Onlar Hıristiyanlar diyorlar ki: Mesih, Allah'ın oğludur." (Sur. IX, ayet

30.) Bazıları da Tanrı'nın üç yönlü olduğunu söyler: Birincisi İsa'nın babasıdır; diğeri İsa'nın

annesi; ve üçüncü İsa'nın kendisi; ve baba, anne ve oğul üç kişidir ve bu üçünün her biri

Tanrı'dır. Kur'an'da şöyle okuyoruz: "Allah, üçün üçüncüsüdür diyenler kâfirlerdir." (Sur. V, 77.

ayet) Üçüncü fırkadan olanlar diyorlar ki: Allah İsa'nın ta kendisidir ve O'ndan başka ilah

yoktur. Kendini yarattı, Meryem'in rahmindeydi ve çocuk şeklinde çıktı; kendine İsa adını

verdi ve insanların onu kendisininkinden farklı bir biçimde görmelerini istedi. Sonra dilediği

kadar yeryüzüne geldi, sonra göğe yükseldi. Allah, Kur'an'da Hıristiyanlara olan öfkesini

göstererek Hıristiyanların bu görüşüne değinmiştir; şöyle dedi: "Allah, Meryem oğlu Mesih'tir

diyenler kafirlerdir. De ki: Meryem oğlu Mesih'i, annesini ve hepsini yok etmek onun hoşuna

gitseydi, bu konuda Allah'tan kim bir şey elde edebilirdi?" yeryüzünde kimler var? (Sur. V, 19.

ayet) Bu ayetin anlamı şudur: Onlar, İsa Allah'tır diyenler kâfirlerdir. Doğrusu Allah isteseydi,

yeryüzünde bu sözleri söyleyen sizin gibi bütün kafirlerle birlikte İsa'yı ve annesini de yok

ederdi. Hıristiyanların İsa hakkında söyledikleri budur. Yahudiler diyor ki: İsa peygamber

değildi. Diğerleri şöyle diyor: O bir sahtekardı. Bu Hıristiyan ve Yahudilerin hiçbiri, İsa'nın

Allah'ın kulu ve peygamberi olduğunu itiraf etmeden ruhunun bedeninden ayrılmasına maruz

kalmaz. Ve eğer on gün aşağı yukarı bu gerçeği itiraf etmezlerse, ruhları bedenlerinden

ayrılmaz. Artık Yahudiler ve Hıristiyanlar arasında biliniyor ki, içlerinden kim uzun süredir acı

çekiyorsa ona: Son sözü söyle; ve ona bu hususta talimat verirler ve ölen kişinin ruhu

bedeninden kaçar. Abdullah bin Abbas'ın bu ayetin şerhinde şöyle dediği rivayet

edilmektedir: Eğer bir Hıristiyanı veya bir Yahudiyi pala ile ikiye bölerseniz veya kafasını

keserseniz veya onu vahşi bir hayvan yerse veya 'düşerse'. İsa'nın Allah'ın kulu ve

peygamberi olduğunu itiraf edinceye kadar ruhu hiçbir şekilde bedeninden ayrılmaz ama bu

iman değildir; bu zamanda hiçbir işe yaramaz. Günün dokuzuncu saatinde Firavun ve kavmi

boğuldular ve İsrailoğulları karşı taraftaki deniz kıyısına ulaştılar. Aşure denilen gündü. Artık

ne Musa ne de İsrailoğulları bir şey yememişlerdi ve ikinci nemâzın vakti yaklaşıyordu. Musa

günün geri kalanını oruç tutmayı planladı. Tanrı, Musa'nın günün geçmiş ve kalan kısmı için

kendisine yaptığı kurbanı kabul etti. Musa güneş batıncaya kadar hiçbir şey yemedi ve

İsrailoğullarına da aynısını yapmalarını emretti. Bugün Yahudiler Aşure günü oruç tutmakla

yükümlüdürler. Ertesi gün İsrailoğulları Musa'nın yanında toplanıp ona şöyle dediler: Biz

Firavun'un suda boğulmadığına ve ölmediğine, çünkü onun başka insanlarda olmayan özel

nitelikleri olduğuna inanıyoruz. Aslında Firavun dört yüz yıl tahtta yaşadı ve hiç baş ağrısı

çekmedi, hiç ateşi olmadı ve hiç hastalanmadı ve bir hafta içinde yalnızca 'doğal ihtiyaçlarını

karşıladıktan sonra' gidecekti. Musa, İsrailoğullarının onları görebilmesi ve tüm Mısırlıların

boğulduğunu kesin olarak anlayabilmesi için denize Firavun'u tüm ordusuyla birlikte suyun

dibinden çıkarmasını emreden Tanrı ile konuştu. Bütün Mısırlıların bedenleri, üzerinde bol

miktarda altın ve gümüş bulunan, Firavun'un cesedinde de bol miktarda altın bulunan

zırhlarla kaplıydı. Ve İsrail oğulları kendilerini denize attılar ve Mısırlıların cesetlerinden

zenginlikleri ve altını alıp götürdüler. Tanrı'nın izin verdiği bizim dinimiz dışında, hiçbir dinde

yağmalamaya izin verilmez. Ve eski zamanlarda kâfirleri öldüren kimse onların servetini

alamıyordu. Bu nedenle Musa, İsrailoğullarına bu zenginlikleri kendilerine almalarını

yasaklamış ve bunları ölü bedenlerden çıkarmış ve şunu eklemiştir: Mısırlılardan ödünç

olarak aldığınız altın, gümüş ve değerli taşlardan oluşan süs eşyaları size yeter, onu

kullanmanıza izin verirldi ; ama onların vücutlarındaki zenginlikleri almamanız daha iyidir.

İsrailliler Musa'ya itaat etmediler ve boğulan Mısırlıların cesetlerindeki tüm zenginlikleri ele

geçirdiler. Allah, İsrailoğullarının bu davranışını onaylamamış ve Kuran'da şöyle

buyurmuştur: "Senden sonra geleceklere bir ibret olman için bugün senin bedenini denizin

yüzeyine kaldıracağız." (Sur . X, 92. ayet) Ve on gün boyunca deniz, boğulanların hepsini

kıyıya vuruncaya kadar dalgalı kaldı. Fakat bu kadar zaman geçtikten sonra bile buradaki

dalgalar durmamıştır ve kıyamet gününe kadar da bu şekilde olmayacaktır. Bugün bu yere

Bâb-et-Tâkâs (kubbelerin kapısı) denilmektedir. Ertesi gün Musa, Firavun'un sınırları dışında

kalmalarına rağmen putperest olan Amalekoğulları ve Kıpti kavminin yanında kalmamaları

için İsrailoğullarıyla birlikte oradan ayrıldı. Boğa başı ve dana başı şeklinde irili ufaklı putları

vardı. İsrailoğulları, Allah'ın kendilerine verdiği bunca nimetten sonra ve Firavun'u kavmiyle

birlikte boğduktan sonra Musa'ya şöyle dediler: Ey Musa, bizim de bu kavim gibi

görebildiğimiz ve ibadet edebileceğimiz bir Allah'a ihtiyacımız var. Allah Kuran'da onlar

hakkında şu sözü bildirmektedir: "Biz İsrailoğullarını denizden geçirdik ve onlar, putperest bir

kavmin yanına geldiler; dediler ki: Ey Musa, bize de bu kavminki gibi tanrılar ver." (Sure VII,

134. ayet) O gün Musa, kalbini onlardan yüz çevirdi ve ümitsizce şöyle dedi: "Siz akılsız bir

kavimsiniz. Onların ibadetleri batıldır, amelleri ise boşadır. Sizden başka ilah mı var?" Seni

bütün insanlardan üstün kılan ve düşmanını helak eden mi? (Kor. sur. VII, 134-135.) Daha

sonra Musa onları kıyı boyunca yönlendirdi. Aralarında Sâmerî adında, asıl adı Zafar oğlu

Musa olan bir adam da vardı. Trak bölgesinin bir köyü olan Akhberi halkındandı. Onlar, boğa

başı ve dana başı şeklinde putları olan putperest bir kavimdi. Bu kitapta bu Sâmerî'nin

İsrailoğullarına veya Kıptilere değil, bu kavme ait olduğu söyleniyor; Mısır'da yabancı olarak

yaşadığını; Musa'ya inandığını ve İsrail çocuklarıyla birlikte denizi geçtiğini söyledi. Onlar şu

sözü söylediklerinde: "Bize de bu kavimlerinki gibi ilahlar ver, vs." Sâmerî, içlerinde bir

mayalanma olduğunu biliyordu ve onları yok etme planını kurdu. Kur'an tefsirlerinde ve bu

eserin dışında bu hikaye şu şekilde anlatılmaktadır: Sâmeri, İsrailoğulları, Levi soyundan,

Yakup oğlu ve Musa'nın ebeveyniydi. O zamanlar Musa doğmadan önce, Firavun İsrailli

kadınların bütün oğullarını öldürttüğü sırada, kadınlar teslim edilmek üzere Miçr şehrini terk

ederek mağaralarda doğum yapmışlar; Kadın kız çocuğu doğurunca çocuğuyla birlikte eve

döndü, erkek çocuk doğurunca da onu terk etti! Orada şöyle diyordu: Vahşi bir canavar gelip

onu yiyecek veya mağarada ölecek; Onu önümde boğulmuş görmekten daha iyi. Ve Allah,

Cebrail'i (açıktaki çocukları) doyursun, ağızlarına yemek koysun ve koynundan onlara süt ve

yiyecek çıksın diye gönderdi. Ve onları iki üç yıl bu şekilde besledi; büyüdüklerinde

ebeveynleri gelip onları eve götürürdü. Dolayısıyla o sırada Sâmeri de açığa çıkan çocuklar

arasındaydı ve Cebrail Musa'nın yanına geldiğinde onu gördü ve tanıdı. Sâmerî'nin

İsrailoğullarından olduğu ve bu ırktan olduğu şeklindeki bu versiyon, daha doğru ve Kur'an'a

daha uygundur. Çünkü orada şöyle deniyor: "Onların görmediğini gördüm ve bir avuç aldım;

Allah'ın Elçisi yani Cebrail'in ayak bastığı toprağın tozu. Tanrı Musa'ya şu sözü vermişti: Seni

ve İsrailoğullarını Firavun'un elinden kurtaracağım; ve seni önümde Sina Dağına

çağıracağım, ve seninle konuşacağım, ve kavmine ulaştırman için levhalara yazılmış

kanunumu sana vereceğim. Allah, Cebrail'i gönderip Musa'yı vahye çağırana kadar Musa,

Allah'ın bu vaadinden umutluydu. Çünkü Allah, verdiği sözden asla dönmez ve vaadini

yerine getirir; Tanrı en güvenli ve en istikrarlı olandır.


_________________________________________________________________________

BÖLÜM LXXV.

ALLAH'IN SİNA DAĞINDA MUSA'YA VAHİYİNİ İLİŞKİN HİKÂYE. İNSANLAR BUZAĞIYI

SEVİYOR.

Kur'an'da şöyle buyurulur: "Musa'ya otuz gece tahsis ettik ve onlara on gece daha ekledik,

böylece toplam kırk gece oldu." Tanrı, Cebrail'i Musa'ya gönderdi ve o, kendisine yasayı

vermesi için onu vahye çağırdı. Allah kanunun tamamını bir anda, hayır, Muhammed'in

Kur'an'ı gibi, parçalar halinde, her gün bir sure ve her an bir mektup olarak gönderdi. Ve

Kur'an'a bu isimle hitap ediyoruz, çünkü Allah şöyle buyurmuştur: "Kuluna Kur'an (fourqân)

gönderen ne mutludur." çünkü o gökten bütün olarak değil, parçalar halinde geldi ve gerçek

ile batıl arasında ayrım yaptı. Cebrail bunun üzerine Musa'yı çağırdı ve ona Allah'tan şu emri

verdi: Allah'ın vahyi için Sina Dağı'na (adı Sina Kulesi olan bir dağdır) gidin; Orada otuz gün

oruç tutmalısınız ki, oruç sayesinde mideniz ve ağzınız temiz olsun, böylece Tanrı sizinle

konuşsun ve size yasayı versin. Musa İsrail çocuklarına şöyle dedi: Tanrı ile konuşmak ve

size göklerin ve yerin, yedi kubbenin ve içinde olan her şeyin gerçeklerinin bulunduğu yasayı

getirmek için Sina Dağı'na gidiyorum. Bu dünya ve kıyamet gününe kadar orada olacaklar.

Allah'ın size emrettiği din, bu kanunda da tecelli edecektir. Bana gelince, otuz gün sonra

sana döneceğim; Burada kal ve ben dönene kadar Tanrı'ya ibadet et. Ve o, halkın liderliğini

Harun'a devretti ve ona şöyle dedi: Allah'ın emrettiği gibi aralarında doğrulukla hükmet: "Ve

Musa, kardeşi Harun'a şöyle dedi: Benim kavmimin arasına beni koy, adaletli davran ve

kötülerin yolu haksızlığa uyma". (Sure VII, 138. ayet) İsrailoğulları dediler ki: Ey Musa!

Aramızdaki ileri gelenler ve ileri gelenler de sizinle birlikte gelmelidirler ki, Tanrı'nın sözünü

duyduğunuzda onlar da onu duysunlar ve bu sözün [gerçekten] Tanrı'ya ait olduğuna bize

tanıklık etsinler. Musa dedi ki: Dilediğinizi seçin ve görevlendirin. Sâmeri, Allah'ın

peygamberinden Allah'ın sözüne dair şahitlik istedikleri bu konuşmayı duyunca, onların çok

haddini bilmez olduklarını anladı ve onları yok etme arzusu daha da arttı. İsrailoğulları daha

sonra (yetmiş kişiyi) seçtiler, Kur'an'da söylendiği gibi: "Ve Musa, onları bize sunmak için

halktan yetmiş kişiyi seçti." (Sure VII, 151. ayet) Muhammed ben Carîr bu kitapta Musa'nın

Allah'ın huzurunda yalnız olduğunu anlatmaktadır. Geri döndüğünde ve kavmi buzağıya

tapındığında ve Allah'tan halkın bağışlanmasını dilediğinde, ancak o zaman

İsrailoğullarından bu yetmiş kişiyi Allah'ın huzuruna sundu; onlar da İsrail oğulları için

Allah'tan bağışlanma dilediler. Ancak bu rivayet doğru değildir ve Kur'an'daki rivayetlere

uymamaktadır; Kuran'a uymayan hiçbir şey doğru değildir. Kuran'da bu hikaye şöyle anlatılır:

Bu yetmiş kişi Musa'nın yanında gittiler ve vahiy zamanında şöyle dediler: Bize Allah'ı göster

de onu görelim. Sonra gökten bir gök gürültüsü duyuldu ve o kadar korkunç bir gürültü oldu

ki öldüler. Sonra Musa şöyle dedi: "Ya Rabbi, eğer onları kaybetsen vs." (VII Suresi, 154.

ayet) Musa, bu adamların, kavminin o zamanlar buzağıya tapmaları yüzünden helak

olduklarına inanmış ve şöyle demişti: "Ya Rabbi, sen bu adamları, cahil kavimlerin burada

balık tutması yüzünden helak ettin." Üstelik bu söz buzağıya tapınmanın ve yasanın kabul

edilmesinin ardından gelseydi, Musa bunu nasıl söyleyebilirdi? Ama işte gerçek hikaye

yorumlarda. Müfessirler, Musa'nın, Allah'ın sözünü işitsinler ve ona şahitlik etsinler diye

İsrailoğullarının kendisiyle birlikte görevlendirdiği bu yetmiş kişiyle birlikte vahye gittiğinde,

kıyametin ilk günü dsoul-qa'adè insanları bu yetmiş kişiyle birlikte bıraktığını anlatırlar. Bu

tarihin dışında Kur'an tefsirlerinde şunu okuyoruz: "Biz Musa'ya otuz gece oruç tutmasını

emretmiştik", yani dsoul qa'adè ayına ait; “on ekledik”, yani dsoul-hidjè ayının; "Öyle ki

efendisinin belirlediği süre kırk geceydi." Vahiy günü dsoul-hidje ayının 10'uydu. Firavun,

Muharrem ayının onuncu günü helak olmuştu. Allah Musa'yı dsoul-qa'adè'nin ortasında

vahye çağırdı. Firavun'un denizde ölümü ile vahiy arasında geçen süre on bir aydır. Bu süre

zarfında İsrailoğulları deniz kenarında kaldılar ve kimse Mısır'a dönmedi. Daha sonra

Tur-Sina Dağı'na gitti ve bir ay dağın eteğinde oturdu; Yanındaki yetmiş adamla birlikte

Sul-qa'ade ayı boyunca oruç tuttu. Sonra dûl-ka'âde ayı bitince Allah Cebrail'i Musa'ya şu

emirle gönderdi: Dûl-hidce ayının on günü daha oruç tutun ki, toplam kırk gün olsun ki,

Allah'ın seninle konuşsun. Ancak Musa halk için yalnızca otuz gün belirlemişti; otuzuncu

günde yanlarına döneceğini söyledi. Allah'ın belirlenen süreyi on gün uzatacağını bilmiyordu.

Musa'nın dönüşü için belirlenen otuz gün dolduğunda, İsrailoğulları Harun'un yanında

toplanıp şöyle dediler: Musa, bilmediğimiz önderlerimizi nereye götürdü ve biz onun onları

yok etmesinden korkuyoruz. Sâmerî bu sözleri duyunca içinden şöyle dedi: Eğer onları

kaybedebilirsem işte o an. Harun'un yanına geldi ve şöyle dedi: Musa'nın neden kavmine

dönmediğini bilmiyorum. Belki İsrailoğullarına, Firavun'un ve Kıptilerin kendilerine helal

olmayan altın ve gümüşlerini almaları ve emirlerine uymamaları nedeniyle kızmıştır. Musa,

onlara kızarak, Allah'tan bir azap gelse, kendisi ve onlar orada olmasın ve bu azap onlara

ulaşmasın diye, onların liderlerini, salihleri ve iyileri uzaklaştırdı. Harun İsrailoğullarına şöyle

dedi: Musa'nın size kızmasından korkuyorum, çünkü otuz gün geçti ve en iyilerinizi aldı ve

geri dönmeyecek. Firavun'dan ve Kıptilerden aldığınız ve size helal olmayan bu

ganimetlerden dolayı, Allah'ın size bir azap getirmesinden korkuyorum ve bunda Musa'nın

emrini çiğnedin. Şimdi bu ganimeti topla ki, bir yığın yapıp Musa dönene kadar üzerini tozla

kaplayayım. Eğer tadını çıkarmana izin verirse, onu sana iade edeceğim; Eğer yasak ise

Musa bizzat onu ateşe verecek ve sizi bu suçtan kurtaracaktır. Cevap verdiler: Bu emri kabul

ediyoruz. Harun bir yer belirledi ve İsrail oğulları ganimetten ellerinde ne varsa getirip oraya

attılar; ve Harun onu tozla kapladı. Öyle oldu ki, Allah, Cebrail'i vahye çağırmak üzere

Musa'ya gönderdiğinde, Sâmerî, Cebrail'i beslendiği andan itibaren tanıdı. Sâmerî, Cebrail'in

ayak bastığı her yeri, bir gün işine yarayacağını düşünerek bastığı toprağı kaldırıp sakladı.

Cebrail'in sıradan at türünden bir ata bindirildiği ve Sâmerî'nin bu atın ayaklarının altındaki

toprağı kaldırdığı pek çok kişi tarafından söylenmektedir. İsrailoğulları altın ve gümüşü bir

yığın halinde toplayıp otuz gün sonra Musa dönmeyince Sameri onlara şöyle dedi: Bunun

hiçbir faydası olmayacak. Bütün bunları yakmadıkça Musa sana geri dönmeyecek. Artık

Sâmerî kuyumcuydu. Dedi ki: Bütün altın eşyaları alın da onları yakayım. Yığındaki tüm altın

eşyaları çıkarıp yere koydular ve bütün insanlar baktı. Sâmerî bu altından bir buzağı yaptı ve

gövdesine Cebrail'in çiğnediği toprağı koydu. Buzağı gerçek bir buzağı gibi ağlamaya

başladı; Gerçek bir dana gibi ete kemiğe büründüğü, toprakta yürüdüğü, defalarca ağladığı,

ot yediği söylenir. Bazıları da onun buzağı şeklini alırken altın kaldığını, Kur'an'da bildirildiği

gibi sadece bir kez ağladığını, daha fazla ağlamadığını ve onlara çığlık atan doğal bir buzağı

yarattığını söylüyor." Khuwâron kelimesi Arapçada öküzün çığlığı anlamına gelir. Bunun

üzerine İsrailoğulları, "Bu sizin Tanrınız ve Musa'nın Tanrısı'dır, ama Musa onu terk etti"

dediler. (Sur. XX, 90. ayet) Allah'ının orada olduğunu bilmiyordu ve onu aramaya çıktı, ve

Allah burada önünüzdedir. Ona ibadet et ki, seni Musa yapsın. İsrailoğullarının hepsi bu

buzağıya tapındılar ve onu Tanrı olarak tanıdılar. Kur'an tefsirlerinde bu altı yüz bin kişiden

sadece on iki bininin kendisine ibadet etmekten kaçındığı, diğerlerinin hepsinin ona ibadet

ettiği bildirilmektedir. Kur'an'da şöyle buyurulur: "O'nun kendileriyle konuşmadığını, onlara ne

fayda ne de zarar verebileceğini görmediler mi?" (Sure XX, ayetler 91 ve devamı) Harun da

şöyle dedi: "Ey insanlar, biz sizi ancak onunla imtihan ediyoruz vb." Yani: Ey insanlar, bu

yalnızca sizi imtihan eden bir imtihandır; Tanrı sizin Tanrınızdır; beni takip edin ve bana itaat

edin. Cevap verdiler: Hayır, Musa bize dönünceye kadar ona ibadet etmekten

vazgeçmeyeceğiz. Harun'a tekrar dediler: Sus, yoksa seni öldürürüz, çünkü Musa'yı

görevden alıp peygamber ve lider rolünü üstlenen sensin. Harun, buzağıya tapmayan on iki

bin adamla birlikte onlardan ayrılmak istiyordu ama Musa'nın ona şöyle demesinden

korkuyordu: Sen İsrail çocuklarını benden uzaklaştırdın ve onları bozdun. İsrailoğulları

buzağıya tapınmaya devam ettiler; Musa da Allah'ın huzuruna çıkıncaya kadar Sina

Dağı'nda oruç tuttu. Kavminin buzağıya taptığını bilmiyordu. Yanındaki yetmiş kişi de oruç

tuttu. Sonra, kırk gün bittiğinde, Allah bu günü, ruh-hidje ayının onuncu günü olan kırkıncı

gün olarak adlandırdı. O gün Musa, Allah'ın huzuruna çıkmak için dağın tepesine çıktı. Çok

hızlı koştuğu için yetmişlerden önce dağın zirvesine ulaştı ve onlara şöyle dedi: Benim

adımlarımdan yürüyün. Vahiy yerine vardığında Allah şöyle dedi: "Neden kavminin önüne

geçiyorsun? Musa dedi ki: Ya Rab, senin rızanı kazanmak için gayret gösterdim ve bunlar da

benim adımlarımdan geliyor." (Sur. XX, 85-86. ayetler.) Daha sonra Allah Musa'ya, kavminin

deniz kenarında bir buzağıya taptıklarını, Samerî'nin onlara altın bir buzağı yaptığını ve bu

buzağının bağırdığını bildirdi. Musa dedi ki: Eğer Sâmerî bir buzağı yaptıysa, ondan çıkan

sesi çıkaran Sâmerî değil, onu çıkaran sensin. Allah, bu buzağıdan ses çıkararak, "Siz

gittikten sonra kavminizi imtihan ettim" diye cevap verdi; “Ve Sâmerî onları saptırdı” (sur. XX,

ayet 87) ve onlara şöyle dedi: İşte Allah'ınız. Sonra yetmişler dağın zirvesine Musa'nın

yanına geldiler. Tanrı, Musa ile konuştu ve vahiy anında beyaz bir bulut gelip Musa'nın

başına kondu, böylece Musa onun içinde kayboldu ve kimse onu görmedi. Sonra yetmişler

Musa'nın etrafını sardılar. Musa, Allah'ın huzurundaydı ve bulut onun yüzüne düşerek onu

yetmişlere görünmez kıldı. Ve Tanrı, büyüklüğü ve heybetiyle, sarayı ve ağzı olmadan Musa

ile konuştu; Musa da dinledi. Ona, Kur'an'da söylendiği gibi, levhalar üzerinde yazılı olan

kanunu verdi: "Biz ona her şeyi levhalara yazdık." (Sure VII, 112. ayet) Yani: Allah, kıssalar,

büyüklükler, öğütler, din ve iman bakımından her şeyi kanunda vahyetti. Tanrı Musa'ya şöyle

dedi: "Onları saygıyla karşıla ve kavmine bu kanunu kabul etmelerini ve içinde bulunan

mükemmel kurallara uymalarını emret." Yani: Kavmine, din, iman, öğüt ve öğütlerle ilgili

olarak bu kanunda yazılanların hepsine uymalarını emret. Vahiy bitip kanunu aldığında Musa

Allah'a şöyle dua etti: "Ya Rab, seni görme lütfunu bana ver." (Sur. vu, 139. ayet) Yani: Ya

Rabbi, bana sözünü duyurma lütfunu verdin, seni görme lütfunu da bana nasip et. Tanrı,

“Beni göremezsin” diye yanıt verdi. Sonra ekledi: “Şu dağa bakın”; eğer o yerinde kalırsa

beni göreceksin." Tanrı vermek istedi Musa'ya bir işaret; ona dedi ki: Senden ve kavminden

daha güçlü olan şu dağa bak. Musa'nın önünde çok yüksek ve çok büyük, diğer dağlardan

daha sağlam bir dağ vardı. Allah dedi ki: Şu dağa bakın; majestelerimin göreceği şey

karşısında yerinde kalırsa ve eğer o beni görebilirse, o zaman sen de beni görebilirsin.

"Rabbi dağa çıkınca onu toz haline getirdi vs." Musa düşüp bayıldı. Ve dağın gördüğünü o

görmemişti; yalnızca dağı görmüştü. Eğer Musa dağın gördüğünü görseydi, dağdan aşağı

kalırdı. Musa kendine gelince şöyle dedi: "Seni tenzih ederim, sana tövbe ediyorum ve ben

inananların ilki olacağım." Ve Musa tövbe etti. Çünkü o, hiçbir gözün Allah'a nüfuz

edemeyeceğini kesin olarak bilmemiz için bu ricada bulunmuştu. Musa'nın isteği ve Allah'ın

cevabı üzerine, bu kitap dışında bilginler arasında Allah'ın görünür olamayacağını ve

Musa'ya bir günah isnat etmememiz gerektiğini gösteren birçok gelişme vardır. Ve konuya

gelince kelimeler: "Rabbi dağda göründüğünde vb." anlamı açıkça Arapça'dan

kaynaklanmaktadır. Çünkü “Rabbi dağda göründü” demek: Rabbinin emri göründü. Nitekim

Allah şöyle buyurdu: Şüphesiz beni görmemeliler vs. Üstelik Musa, Allah'a olan inancı ve

imanı sayesinde, Allah'ın bu sözünün manasını da biliyordu. Üstelik Arap dilinde de bu

hikâyede olduğu gibi bir kelimeye bir şeyi başka bir anlam yükleyerek ifade ettiğimiz

durumlar çoktur. Ve Kur'an'da şöyle yazılıdır: "Bulunduğumuz şehre ve geldiğimiz kervana

sorgulayın, göreceksiniz ki biz doğruyu söylüyoruz." (Sure XII, 82. ayet) Yani şehir halkı ve

kervan halkı. Musa'nın aklı başına gelince kanun tabletlerini aldı ve buluttan çıktı. Yetmiş ileri

gelenleri çağırdı, onlar da şöyle cevap verdiler: Ey Musa, eğer İsrailoğulları sana

güvenseydi, bizi seninle birlikte göndermezlerdi. Bizi Tanrı'nın sözünü dinlememiz için

görevlendirdiler. Aynı zamanda bir bulut gelip Musa'yı ve ileri gelenleri sardı ve Tanrı

Musa'yla konuştu ve ona emir ve kanunları öğretti; ve ihtiyarlar Musa'nın duyduğu her şeyi

duydular. Bu vahiyden sonra yetmişler şöyle dediler: Ey Musa, konuşan Allah'ı görmedikçe,

duyduklarımıza inanmayacağız. Aynı anda, bu sözleri henüz söylememişlerdi, Tanrı'nın

gazabının ateşi gökten indi ve o kadar korkunç bir ses duyuldu ki düştüler; Kur'an'da

bildirildiği gibi dünya karardı ve ruhlarından vazgeçtiler: "Sen: Ey Musa, Allah'ı açıkça

görmedikçe şeriate inanmayacağız" dediğinde, sen uyanıkken sana yıldırım çarpmıştı. ."

(Sure II, 52. ayet) Musa hayrete düşmüştü ve bu adamların İsrailoğullarının buzağıya

tapmaları nedeniyle vurulduklarını, Allah'ın onları helak ettiğini ve bu adamların da aynı

sebepten dolayı helak olduklarını biliyordu. Dua etmeye başladı ve şöyle dedi: Sen onları

denemek istiyorsun; onlardan helâk etmek ve doğru yoldan çevirmek istediğin kimseleri

bıraktın; ve bu suçtan korumak istediklerini aldın. Tanrı Musa'nın duasını duydu ve bu

adamları diriltti. Kur'an'da şöyle buyurulur: "Şükredesiniz diye sizi ölümünüzden sonra

dirilttik." (Sure II, 53. ayet) Yetmiş kişi tövbelerini Allah'a sundu. Sonra Musa yasa levhalarını

aldı ve yetmiş kişiyle birlikte dağdan aşağı indi. Bu tabloların altından olduğu ve tüm

kanunların üzerlerinde yazılı olduğu söyleniyor; diğerlerine göre yakut ve zümrütten

yapılmışlardı ve resimlerle kaplıydılar. İnsanların yanına geldiklerinde onları günah içinde ve

buzağıya tapınırken buldular. Musa ona kızarak elinden tabletleri fırlattı. Önce Harun'u,

sonra insanları, sonra da Kur'an'da bildirildiği gibi Sameri'yi kınadı: "Musa, öfke ve acıyla

kavminin yanına döndüğünde şöyle dedi: Benim yokluğumda yanlış yaptınız... ve o,

Kardeşini başından tutup kendine doğru çekti Ey kardeşim, insanların yoldan saptığını

gördüğünde, beni takip etmekten seni ne alıkoydu kardeşim, beni sakalımdan çekiştirmeyi

bırak ve kafadan vs." (Sure VII, ayetler 149 ve XX, ayetler 94-95.) Musa, Harun'un bir hata

yapmadığını biliyordu; onun için dua etti ve şöyle dedi: "Rabbim, beni ve kardeşimi vb.

bağışla." (Sure VII, ayet 150.) Bunun üzerine İsrailoğullarının hepsi, yaptıklarından dolayı

aşağılanmış ve utanmış bir halde Musa'nın etrafında toplandılar. Musa, Kur'an'da bildirildiği

gibi, bu davranışlarından dolayı onları kınamıştır: "Ey kavmim, Rabbin sana güzel bir söz

vermedi mi? Ahit sana çok mu uzun sürdü?" (Sur. XX, 89. ayet) Cevap verdiler: Biz

anlaşmamızı bozmadık ama Kıptilerden aldığımız bu altın ve gümüş yüzünden bize

kızacağınızdan korktuk ve bunu razı olsun... reddettik. (Sur. XX, 90. ayet) Bunun üzerine

Musa, Sâmerî'yi azarladı ve ona şöyle dedi: "Senin niyetin neydi ey Sâmerî? O da şöyle

cevap verdi: Ben onların görmediklerini gördüm, vs." (Sure XX, 96. ayet) Musa ona şöyle

dedi: Seni öldürmeyeceğim; ama yaşadığın sürece kimse yanına gelmeyecek, insanların

arasına karışmayacaksın, kimse seninle konuşmayacak ve insanlarla yaşayamayacaksın;

"ve kaçamayacağın öbür dünyada da verecek bir hesabın olacak." (Sur. XX, 97. ayet) Musa

tekrar dedi: Tapındığınız ve Allah dediğiniz şu buzağıya bakın, onu nasıl yakacağım, toza

çevireceğim ve onu nasıl denize atacağım. İsrailoğullarına şöyle dedi: "Sizin Tanrınız tek

Tanrı'dır, O, ilmiyle her şeyi kuşatır." (Sure XX, ayet 98) İsrailoğulları, Musa'nın buzağıyı

yakıp yok ettiğini görünce, büyük bir günah işlediklerini anladılar ve Kuran'da bildirildiği gibi,

bir araya toplanıp Allah'tan bağışlanma dilediler: "Ve tövbe ettikleri zaman vs." (Sure VII,

ayet 118.) Sonra Musa'ya dediler ki: Bizim için Allah'tan bağışlanma dileyin. Musa dua etti ve

Tanrı dedi: Onların kefareti şu olacak: Buzağıya tapmayan on iki bin adam, ona tapan altı

yüz bin kadar adama karşı kılıçlarını kaldırsın ve boyunlarını vursun. Kur'an tefsirlerinde,

Musa'nın zamanından önce, Allah'ın onun tövbesini kabul etmesi için, bedeni yoluyla bir

kusur işleyen kimsenin, bedeninin kesilmesi (başının vücuttan ayrılması) gerektiği

söylenmektedir. Ancak Tanrı İbrahim'in kitaplarını gönderdiğinde bu gelenek kaldırıldı. Ancak

Tanrı bu ilkel kanunu İsrailoğullarına uyguladı. Musa onlara şöyle dedi: Allah, buzağıya tapan

ve ona secde edenlerin başlarında ve boyunlarında günah işlediklerini söylüyor. Başları

kesilmedikçe tövbelerini kabul etmeyeceğim. Müslüman dini için bu kanun Kur'an'da formüle

edilmiştir: "İşte bu yüzden İsrailoğulları hakkında, kim bir adamı öldürürse, vs. diye yazdık."

(V. Sure, 35-37. ayetler.) Daha sonra Musa, Allah adına İsrailoğullarına şunu duyurdu: "Ey

kavmim, siz buzağıya tapmakla kendinize zulmettiniz; ya yaratıcınıza dönün ya da kendinizi

öldürün. O'nunla sana daha iyi hizmet eder; seni affeder, çünkü o affetmeyi sever,

merhametlidir." (Sur. II, 51. ayet) Onlara dedi ki: Sizin ölü olmanız ve Allah'ın sizden razı

olması, hayatta olup Allah'ın size kızmasından daha iyidir. İsrailoğulları dediler ki: Biz razı

olduk. Böylece vasiyetlerini yaptılar ve bazılarını kutsadılar. Ertesi sabah herkes, elleri

ayakları üzerinde, yüzleri göğe dönük, tevbe edip Allah'tan mağfiret dileyerek yerlerinde

oturuyorlardı. Toplam sekiz yüz bin kişiden oluşuyordu; bunlardan altı yüz bin kadarı

buzağıya tapınmıştı. Sonra on iki bin kişi kılıçlarıyla onlara saldırdı ve güneş doğmadan

başlarını kesmeye başladı. Şimdi öyle oldu ki bir baba oğlunu, oğul da babasını öldürdü.

Daha sonra aralarında feryatlar ve ağıtlar yükseldi. Musa, Tanrı'nın önünde eğilerek,

ağlayarak ve bağırarak dua etmeye başladı. Öldürenler, öldürdüklerini göremesin diye Allah,

iki parçanın tam ortasında dursun diye kara bir bulut gönderdi. Katliam sabahtan öğlene

kadar sürdü. Çocuklar ve zayıflar Musa'nın etrafında oturup ağladılar. Günün ortasında

Allah, Musa'nın duasını kabul etti, onlara merhamet etti ve hem ölülerin hem de yaşayanların

tövbelerini kabul etti. Kılıç durdu ve diğerlerini kurtardı. Bu olay, başını kaldırıp Allah'a

şükreden ve şöyle diyen Musa'ya duyuruldu: Rahmet geldi, tövben gitti. Kılıçlarını bırakıp

katliamı durdurdular. Bu noktaya kadar yetmiş bin adam ölmüştü. Musa dedi ki: Merhameti

ve mağfireti için Allah'a şükredin. Kuran'da şöyle buyurulur: "Sonra şükredesiniz diye sizi

affettik. Doğru yolu bulasınız diye Musa'ya kitabı ve farkı verdik." (Sur. II, ayetler. 49-50.)

Sonra Tanrı Musa'ya Tevrat'ı İsrailoğullarına okumasını emretti ve Musa da öyle yaptı.

İsrailoğulları namazı, orucu, zekatı emreden, emirler, yasaklar vb, içeren tüm bu ayetleri

duyduklarında, bu yasayı çok zor buldular. Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur: "Biz senin

ahdini kabul ettiğimizde ve Sina Dağı'nı üzerinize kaldırdığımızda şöyle demiştik: Size

verdiğimizi güvenle alın ve dinleyin. Onlar da: İşittik ama duymadık" dediler, itaat edin vs.'

(Sure 11, 87. ayet) Dediler ki: Ey Musa, katliam bize, O'nun verdiği bu kanundan daha kolay

geliyor. Sonra Musa Sina Dağı'nda yanında bulunan yetmiş ihtiyarı, Tanrı'dan duyduklarına

tanıklık etmeleri için çağırdı. Bunlar şahitlik ettiler, fakat Allah'ın sözünü değiştirdiler ve

dediler: Allah bütün bunları Musa'ya söyledi ve ona bütün bu emirleri emretti ve şunu ekledi:

Eğer yapamıyorsanız, yapmayın. Allah Kur'an-ı Kerim'de Peygamberimiz Muhammed'e

şöyle buyurmuştur: "Onlardan bir kısmı Allah'ın sözünü işitmiş, sonra onu anladıktan sonra,

bile bile onu değiştirmişken, onların sana mü'min olmalarını mı istiyorsun?" (Sure II, 70. ayet)

Allah burada yetmişlerden söz ediyor. Daha sonra Yahudiler, Peygamberimizin Tevrat'taki

tarifini bulup değiştirip tahrif ettiler. İnsanlara dediler ki: Bu, henüz gelmemiş olan ve gelme

zamanı da gelmemiş olan peygamber değildir. Yahudiler de peygamberimize inanmadılar.

Sonra Allah şöyle dedi: Bunlar, Allah'ın sözünü işitip kendi kavimlerine geri dönen ve onu

bozan adamların ırkıdır. Musa, onlara şeriatı ve kuralları okuduğunda, onların bunları kabul

etmemesi üzerine onların sözlerinden rahatsız oldu ve Allah'tan yardım istedi. Allah,

Suriye'de bir dağın yerini bırakıp bulundukları yerde başlarının üzerine asılmasını emretti.

Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur: "Hani biz dağı başlarının üzerine bir gölge gibi

yükseltmiştik ve onlar da onun üzerlerine düşeceğine inanıyorlardı." (Sure VII, 170. ayet)

Bunun üzerine Musa onlara şöyle dedi: Eğer bu kanunu kabul etmezseniz dağ üzerinize

yıkılır. Sonra dağdan kaçmaya başladılar; ama baktıkları kadarıyla dağın gölgesine

sığınamamışlardı ve bu imkânın kendilerine faydası olmayacağını anlamışlardı. Şaşırdılar,

kanunu kabul etmeye karar verdiler ve ibadet etmeye başladılar; oysa dağ uzaklaşır

uzaklaşmaz kanunu kabul etmeyeceklerini sanıyorlardı. Sağ yanaklarını yere, sol yanaklarını

da göğe doğru kaldırıp dağa baktılar ve şöyle dediler: Dağ kaldırıldığında başımızı

kaldıracağız ve kanunu kabul etmeyeceğiz. Yahudiler (bugün de) bu şekilde ibadet ederler:

Alınlarını, sağ yanaklarını ve sağ gözlerini yere koyarlar, sol yanaklarını ve sol gözlerini

semaya çevirirler ve bu pozisyonda dua ederler. Sonra dağ eski yerine döndü ve

İsrailoğulları başlarını kaldırıp Musa'ya şöyle dediler: Biz bu kanunu hükümleriyle kabul

edemeyiz. Allah'a dua edin işimizi kolaylaştırsın. Musa dua etti ve Tanrı bunu kolaylaştırdı.

Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur: "Sonra onu terk ettin, Allah'ın lütfu ve rahmeti olmasaydı,

bahtsızlardan olurdun." (Sure II, 61. ayet) Daha sonra bu olayın yaşandığı yerden ayrıldılar.

Yasayı kabul ettikten sonra Musa onları Mısır'a geri getirdi ve Allah onlara Kıptilerin ve

Firavun'un saraylarını ve meskenlerini mülkleri ve mirasları olarak verdi. Kur'an'da şöyle

denmektedir: "Biz onlara miras olarak verdik, doğu ve batı ülkelerinde zayıf olanlar vb."

(Sure VII, 133. ayet) İsrailoğulları, Mağrip, Mâzenderân ve İspanya'ya kadar bu memleketin

tamamına sahip oldular ve orada birkaç yıl kaldılar; Musa da yanlarında kalıp her gün onlara

öğüt veriyor ve Kuran'da okuduğumuz gibi Allah'ın kendilerine verdiği nimetleri hatırlatıyordu:

"Ey İsrailoğulları, benim nimetlerimi hatırlayın, vs." (Sur. II, ayet 38.) "Ve başka bir yerde:

"Hani Musa kavmine şöyle demişti: Allah'ın nimetlerini hatırlayın; Biz sizi Firavun kavminden

vb. kurtardık.” (VII Suresi, 137. ayet) Musa bu öğütleri Firavun'un ölümünden sonra

İsrailoğullarına vermişti.



_________________________________________________________________________

BÖLÜM LXXVI.

MUSA VE HIZIR'IN HİKAYESİ.

Kur'an'da anlatılan mucizeler arasında Hızır ile Musa'nın buluşma hikâyesi de yer alır. (Sur.

XVIII, ayetler 59 ve devamı) Musa genç adama (hizmetçisine), yani Nun oğlu Yeşu'ya şöyle

dedi: İki denizin birleştiği yere varıncaya kadar dinlenmeyeceğim. Yıllarca yürümek zorunda

kalacağım halde. Bu, Musa'nın İsrail çocuklarıyla birlikte Mısır'a döndüğü ve Firavun ile

Mısırlıların yok edildiği zamandı. Muhammed-ben-Carîra bu hikayeyi Musa ile ilgili tüm

hikayelerin ardından aktardı; ve eserinde, belli bir görüşe göre bu Musa'nın, Amram'ın oğlu

Musa değil, ondan sonra yaşayan başka bir Musa olduğunu söylüyor; Yusuf'un oğlu

Manaşşe'nin oğlu olduğunu; Hızır'ı aramak için evinden çıktığını, onu bulduğunu, onunla

dost olduğunu ve onun müridi olduğunu söyledi. Fakat bu görüş oldukça ihtilaflıdır, çünkü

Muhammed'in sahabeleri, Ömer ben-el-Hattâb, Elf-ben-Ebu-Tâlib, Abd-Allah-Mesud gibi

Alimler ve halifeler ve tüm müfessirler ve Abdullah Allah ben Abbas ve Ebu Ka'ab, Hızır'ı

aramaya giden Musa'nın, Allah'ın kendisine kanun verdiği ve duasıyla boğulan o Firavun

olan İsrailoğullarının peygamberi Amram oğlu Musa olduğu konusunda hemfikirdir. Hızır

konusunda da aynı fikirde değiliz. Bazıları Hızır'ın bir peygamber olduğunu söylerken,

diğerleri onun olmadığını söylüyor; ama onun dürüst ve bilgili bir adam olduğunu ve bilgisinin

Musa'nınkinden üstün olduğunu söyledi. Ancak Musa konusunda hiçbir ihtilaf yoktur.

Gerçekten İsrailoğullarının peygamberi Musa budur ve Muhammed ben Carîr'in onun

hakkında söyledikleri doğru değildir. Hızır'ın peygamber olduğunu iddia edenler Kur'an'daki

şu ayete güvenirler: "Ve onlar, kendisine lütufta bulunduğumuz bir kulumuzla karşılaştılar

vs." (Sur. XVIII, ayet 64.) “Lütuf”, “peygamberlik armağanıdır.” Ayrıca şöyle deniyor: "Eğer

Kur'an hatırı sayılır bir adama indirilseydi... onlar Rabbinin lütfunu dağıtırlar mı?" (Sure XLIII,

ayetler 30-31.) Yani lütuf ve peygamberlik armağanından. Allah Hızır'a ilim vermişti ama ona

kehanet armağanını vermemişti ve Davud peygamberin zamanında kendisinden çok şey

öğrendiği Lokman'ı da vermemişti. Ancak Lokman, ilmine ve irfanına rağmen peygamber

değildi. Hızır ismi konusunda anlaşamıyoruz. Bazıları onun adının İlyas, bazılarına göre

Yeremya olduğunu ve Hızır adını bu nedenle aldığını, bir gün bir taşın üzerine oturduğunda

bu taşın kalktığında altının yeşile döndüğünü ve bu nedenle Hızır adını aldığını söylüyor.

Allah'ın emriyle üzerinde otlar bitmişti. Diğerleri Hızır'ın bir peygamber olduğunu ve adının

Elişa, Yunus veya Lut olduğunu söylüyor. Ve bu Elişa Hızır'dır. Onun İsrailoğullarından ve

Musa'nın akrabası olduğu, hayat suyunu bulup içtiği ve borunun ilk seslerine tıpkı İlyas gibi

diriliş gününe kadar bu dünyada ebedi kalacağı da söylenmektedir. Hızır ise denizlerin

koruyucusudur ve denizde ölenleri kendisi yıkar ve Hızır onun üzerine namaz kılar. Çöllerin

koruyucusudur. Çölde yoldan sapan kimseye görünerek onu doğru yola döndürür, onu

kurtların ve hırsızların saldırılarından korur. Kuran'da şöyle buyurulur: "İlyas da

peygamberlerdendir." (Sure XXXVII, 123. ayet) Her ikisi de kıyamet gününe kadar Allah'a

ibadet ederler; Mekke'ye giderek hac ibadetini yerine getirirler ve belirlenen zaman ve

yerlerde buluşurlar. Kendilerini göstermek istedikleri kişi dışında kimse onları görmez. Bütün

bilginlerin görüşüne göre İlyas, İsrailoğulları soyundan, Amram oğlu Harun'un soyundandır.

Ayrıca Hızır'ın İbrahim'den önce yaşadığı, Nuh'un oğlu Sam'in soyundan geldiği ve adının

Sam oğlu Arpakşat'ın oğlu Salih'in oğlu Heber'in oğlu Melka oğlu İlyas olduğu da söylenir.

Nuh'un oğlu. Hızır'ın, yeniden diriliş gününe kadar hayatta kalmak için hayat suyunu aramak

üzere dünyayı doğudan batıya dolaştığı Dsu'l-Karneyn'in seferine katıldığı söylenir. Hızır

hayat suyunu buldu ama Dsu'l-Karneyn onu bulamadı ve öldü. Bilin ki, bu Dsu'l-Karneyn,

Kur'an'da "Sana Dsu'l-Karneyn vs. hakkında sorular soracaklar" denilen kişi değildi. (Sur.

XVIII, ayetler. 82-83.) Bu Dsou'l-Karneyn'e İskender denir; Yecüc ve Mecüc'ün duvarını inşa

eden oydu ve Amram oğlu Musa'dan sonra yaşadı. Hızır'ın takip ettiği Dsu'l-Karneyn,

İbrahim'in zamanında yaşamıştır ve ona büyük Dsu'l-Karneyn denir. Musa, ondan ilim

öğrenmek için Hızır'ı aramaya çıktı. Bu işletmeye bu şekilde getirildi. Musa Mısır'a

geldiğinde, Tanrı ona, Firavun'u yok ettiği ve onları kurtardığı için kendisine şükretmeleri için

İsrailoğullarına her gün öğüt vermesini, onlara sağladığı nimetleri hatırlatmasını emretti.

Mısırlıların elinden ve zulmünden kurtardığını, onlara şeriatı verdiğini ve kitap, din ve

peygamberlik yoluyla onların kaderini kendi zamanlarının tüm insanlarının kaderinden üstün

tuttuğunu ve onlara şehirler verdiğini ve başka şeyler ve faydalar bahşetti. Ve bilin ki Allah,

bütün peygamberleri İsrailoğulları soyundan almıştır, Kur'an'da şöyle denildiği gibi: "Biz

İsrailoğullarına kitabı, hikmeti ve peygamberliği verdik, onlara mal verdik ve onlara onları

bütün insanlardan üstün kıldık” (sur. XLV, ayet 15), yani “zamanlarının insanları.” Musa

İsrailoğullarına bu faydaları anlatınca bir adam ayağa kalktı ve şöyle dedi: Ey Allah'ın

sözcüsü! Allah'ın yeryüzünde senden daha bilgili bir kulu var mı? Musa kimseyi tanımıyordu

ve dedi ki: Benim bilgime ve hikmetime sahip olan hiç kimseyi tanımıyorum. Aynı zamanda

Tanrı ona bir görüntü göndererek şöyle dedi: Benim yeryüzünde kanundan çok daha bilgili

bir kulum var; Adı Hızır'dır. İşte bir versiyon. Abdullah ben el-Abbâs'ın bildirdiği bir başka

rivayete göre, Musa'nın Hızır'ı aramaya kararlı olmasının sebebi şuydu: Vahyin geldiğini

gören Musa, Allah ile konuşmasının ortasında şöyle dedi: Ya Rabbi kullarının en bilgilisi

kimdir? Allah şöyle buyuruyor: İlmi ne kadar büyük olursa olsun, başkasından bir şeyler

öğrenmek, onu artırmak isteyen kişi. Musa ilmini artırmak istediğini söyleyince Allah şöyle

buyurdu: Ey Musa, benim iki denizin birleştiği yerde Hızır adında bir kulum var. Onun bilgisi

seninkinden çok daha üstün. Musa dedi ki: Ya Rabbi bana ona giden yolu göster ki, oraya

gideyim ve ondan ilim öğreneyim. Allah buyurdu ki: Yemeğin seni kuluma taşıyacak rehber

olacaktır. Musa bu sözün manasını anlamadı. Nun oğlu Yeşu'nun yanına döndü ve şu sözü

söyledi: "İki denizin birleştiği yere varıncaya kadar dinlenmeyeceğim." ve Yeşuya'ya hikayeyi

anlattı. Ona şöyle dedi: Yiyecek al da iki denizin ortasına girelim. Yeşu bir balık alıp sepete

koydu. Büyük bir kızarmış ve tuzlanmış balıktı. Mısır'dan iki denizin birleştiği yere kadar üç

günlük bir yolculuktu; Bu kavşak doğudan Azerbaycan'dan gelen bir deniz ile batıdan

Yemen'den gelen bir denizden oluşuyor; Kulzum denilen büyük denizde buluşurlar. Mısır,

Basra ve Umman arasında bulunan ve iki denizin birleştiği yer olarak adlandırılan bu

denizdir. Musa üçüncü gün oraya geldi ve orada kimseyle karşılaşmadı ve Hızır'ı nerede

arayacağını bilmiyordu. Öğle vaktiydi, bütün erzaklarını tüketmişlerdi ve geriye tuzlu balıktan

başka bir şey kalmamıştı. İkisi de yürüyerek seyahat ediyorlardı. Musa bu yere geldiğinde

yorgundu; büyük, geniş bir taş gördü ve üzerinde uyuyakaldı. Yeşu onun yanına oturdu.

Orada canlı su kaynağı vardı. Yeşu balığı sepetten alıp önüne koydu, böylece hava

üzerinden geçsin ve Musa uyanıkken yiyebilsin. Daha sonra bu kaynaktan bir damla su

balığın üzerine düştü, balık kıpırdadı, canlandı ve denize koştu. Denizin suyu her iki taraftan

çekilerek dibi görünür hale geldi ve balıklar iki denizin ortasında kaldı. Kur'an'da söylendiği

gibi :

Bahsettiği Azerbaycan'dan gelen deniz , Fırat ve Dicle nehirleri. Yusuf’un mezarıda Fırat ve Dicle arasındaki toprak arazide

olması gerekmektedir.

"İki denizin birleştiği yere vardıklarında, doğrudan denize giden balıkları unutmuşlardı." (Sur.

XVIII, ayet 60.) Yeşu hayretle baktı. Kimileri Musa ile Yeşu'nun gece buraya geldiklerini

söyler ama balıklar suya atladığında Yeşu henüz uyumamıştı. Yeşu görmüştü; sonra o da

uyumuştu. Sabah Musa uyanınca Yeşu'yu uyandırdı ve yola çıktılar. Musa'ya olayı anlatmayı

unuttu ve o da balığa ne olduğunu sormayı unuttu ve deniz kıyısını takip ederek yollarına

devam ettiler. Musa yorgun ve aç olduğundan Yeşu'ya şöyle dedi: "Yemeğimizi bize servis et,

çünkü biz Yolculuğumuzun yorgunluğunu yaşadık." (Sure XVIII, 61. ayet) Bu ayette öncelikle

şu mana vardır ki, hiç kimse zorlanmadan hiçbir ilime ulaşamaz, sonra başka bir mana

vardır: şu: Allah Musa'ya şöyle demişti: Yemeğin Hızır yerine giden yol göstericin olacak

Yiyecek balıktır Sınırın olduğu yeri unutarak geçmişlerdi ve onu geçince de ağrı

deneyimlediler. Allah'ın emirleri doğrultusunda sınırlara dikkat eden kimse hiçbir acı

yaşamaz. Yeşu, "Kayanın yanında durduğumuzda balıkları vs. ihmal ettim" dedi. (Sur. XVIII,

62. ayet) Balığın nasıl canlandığını ve kendini suya nasıl attığını anlattı. Sonra Musa

Tanrı'nın şu sözünü hatırladı: Yemeğin sana yol gösterecek. Hızır'ı balığın bulunduğu yerde

aramanın lüzumlu olduğunu anladı ve şöyle dedi: "Ben de bunu istiyordum, vs." Adımlarını

geri sürdüler ve (sabah) başladıkları yere vardıklarında, deniz kıyısında Hızır'la karşılaştılar,

bir taş üzerinde oturuyor ve dua ediyordu. Bazıları, taşa döndüklerinde denizin dibindeki

suda balık bulduklarını, Hızır'ın denizin ortasında, Musa'nın da denizdeki balığın ayak izlerini

takip ettiğini söylüyor. Balık onları denizin ortasına, Hızır'ın namaz kıldığı yere götürünceye

kadar Musa'nın ayak izlerini takip ettiler. Musa ve Yeşu, Hızır namazı bitirip selama cevap

verene kadar oturdular. Sonra Musa şöyle dedi: Selam sana ey Allah'ın güzel kulu! Hızır

cevap verdi: Seninle olsun, ey Allah'ın İsrailoğulları arasındaki peygamberi! Musa dedi ki:

Benim İsrailoğullarının peygamberi olduğumu sana kim söyledi? Hızır dedi ki: Seni bana

ulaştıran. Musa o zaman Hızır'ın o kadar çok aradığı bu hizmetçi olduğunu anladı. Dedi ki:

"Doğru yol hakkında sana öğretilen bilgiyi bana iletmen için sana uyabilir miyim?" (Sur. XVIII,

ayet 65.) Hızır cevap verdi: İsrailoğullarının şeriatı ve işleri sana yeter; bununla başka

meselelere dayanamazsın. Musa çok ısrar etti. Bunun üzerine Hızır şöyle dedi: "Sen bana

karşı sabredemeyeceksin, manasını anlamadığın şeylere nasıl katlanabilirsin?" [aynı eser.

karşı. 66-67.) Musa şöyle dedi: "Eğer Allah razı olursa, beni sabırlı göreceksin ve senin

emirlerine karşı gelmeyeceğim." [aynı eser. karşı. 68.) Hızır razı oldu ve şöyle dedi: "Eğer

bana uymak istiyorsanız, ben sizinle konuşana kadar bana hiçbir şey sormayın, vs." [aynı

eser. Ayetler, 69-70.) Sonra bir tekneye rastlayana kadar deniz kıyısında yürüdüler. Üçü de.

Musa, Hızır ve Yeşu aşağı inip kayıkçıya şöyle dediler: "Hadi kayığa binelim." Bu diyor ki:

Bana fiyatı ver. Cevap verdiler: Paramız yok. Kayıkçı onlara yukarı gelmelerini emretti.

Oraya vardıklarında Hızır, oturduğu teknede suyun içeri girmesi için bir delik açtı. Musa ona,

"İçindekileri boğmak için mi onu kırdın?" dedi. Hızır şöyle cevap verdi: "Ben sana benimle

birlikte olmaya sabrının kalmayacağını söylemedim mi?" (Sure XVIII, 71. ayet) Musa şöyle

dedi: "Unuttuğum için beni suçlama ve çok ağır emirler verme." [aynı eser. karşı. 72.) Sonra

teknenin yan tarafına tüneyen bazı kuşlar geldi. Bu kuşlardan biri ötmeye başladı, sonra

gagasını suya daldırdı, bir damla aldı ve sonra geri fırlattı; ondan sonra uçup gitti. Hızır

Musa'ya şöyle dedi: Bu kuşun ne söylediğini biliyor musun? Hayır, diye yanıtladı Musa. Hızır

şöyle dedi: Bu teknede Allah'ın dünyadaki herkesten daha bilgili iki kulunun bulunduğunu ve

onların ilminin çok büyük olduğunu söylüyor; ama Allah'ın ilmi yanında onların ilmi bu deniz

damlası kadardır, hatta daha da azdır.

Burada ki tekne gezintisi Fırat veya Dicle nehrinde olmalıdır, Basra körfezinden , geldikleri yere dönmeleri ve orada Hızır'ı

aramaları bunun en güzel göstergesidir.

Kayığı bırakıp bir köye gelene kadar yürüdüler. Bu köyün sonunda durdular ve orada

oynayan çocukları gördüler; aralarında diğerlerinden daha uzun bir oğlan da vardı. Hızır bu

çocuğu yakalayıp adamların arasından uzaklaştırdı, başına taşla vurup öldürdü. Musa şöyle

dedi: "Sen, hiç kimseyi öldürmemiş olan masum bir insanı öldürdün! Sen, ayıp bir şey

yaptın." (Sur. XVIII, 73. ayet) Hızır şöyle dedi: "Benimle birlikte olmaya sabredemeyeceğini

söylememiş miydim?" Musa şöyle dedi: "Bir daha ona soru sorarsam, beni yanında bırakma

vs." (aynı eser. karşı. 7b.) Yollarına devam ederek duvarı yıkılmak üzere olan başka bir köye

vardılar. Üç seyyah bu köyün sakinlerinden yiyecek istediler ama onlar vermek istemediler.

Daha sonra Hızır duvarı onarmaya başladı. Musa dedi ki: Eğer isteseydin bir ödül alırdın.

(Sur. XVIII, 76. ayet) Hızır şöyle dedi: "Şimdi ayrılmalıyız; ama ben sana öğrenmek için

sabırsızlandığın şeylerin açıklamasını vermek istiyorum." (aynı eser. 77. ayet) Deniyor ki

eğer Musa Hızır'a: Eğer sana bir kez daha sorsaydım, beni artık seninle gitmeme izin

vermeseydi Hızır ondan bu kadar çabuk ayrılmazdı; Çünkü o, Musa'ya bu olayları Allah'ın

emriyle, yani teknenin ve çocuğun hikâyesini göstermişti; ve bu nedenle ondan ayrılmazdı;

ama iş yemek ve dünya işlerine gelince Hızır ondan ayrıldı. Hızır'ın şöyle dediği de rivayet

ediliyor: "Tekne denizde çalışan fakir insanlara aitti. Ona zarar vermek istedim çünkü onların

arkasında bütün tekneleri ele geçiren bir kral vardı. Çocuğun annesiyle babası da mü'mindi,

biz de mü'mindik. Allah'ın onlara kendisinden daha hayırlı, daha faziletli ve daha sevecen bir

oğul vermesini istiyorduk. Duvar ise iki yetim çocuğa aitti. Bu şehir sahip olunan bir

hazineydi. Onlara ve babaları erdemli bir adamdı, onların reşit olmalarına izin vererek benim

hazinemi onlara geri vermemi istedi, bütün bunları yaptım. öğrenmeye hevesliydim." (Aynı

yerde, 78-81. ayetler.) Hızır Musa'ya bu açıklamayı yaptıktan sonra ortadan kayboldu ve

Musa ona ne olduğunu bilmiyordu. Daha sonra Musa ve Yeşu Mısır'a dönüp bu hikâyeyi

İsrailoğullarına anlattılar. Peygamberimiz Hz. Muhammed şöyle buyurmuştur: "Eğer Musa

kardeşimiz Hızır'a sabretseydi, bize inen mucizelerden daha büyük mucizeleri görürdü."

Tanrı'nın İlyas'a bir görüntü gönderip ona şöyle dediği söylenir: Belirli bir günde böyle bir

şehre gidin ve önünüze çıkan her şeyin üzerine korkmadan oturun. İlyas, Elişa yani Hızır ile

birlikte yola çıktı. İkisi de Tanrı'nın belirlediği yere vardılar. İlyas'ın önünde ateşten bir at

belirdi ve İlyas ona bindi. Elişa'ya bağırdı: Ne emrediyorsun? Ve bu hayalet ortadan

kayboldu. Tanrı, İlyas'ı yukarı aldı ve onu ateşle sardı, yemek yeme ve uyuma arzusunu

ortadan kaldırdı ve bir insan olmasına rağmen onu meleklerin arasına kattı; ve aynı

zamanda göksel doğaya ve dünyevi doğaya katıldı. Peygamberlik görevi ondan sonra

Elişa'ya düştü.


________________________________________________________________________

BÖLÜM LXXVII.

KÂRUN'UN (KORE) TARİHİ.

Kur'an-ı Kerim'de "Karun Musa'nın kavmindendi" deniliyor. (Sure XXVIII, ayet 76.) Nitekim

bütün alimler Karun'un Musa'ya tabi olduğu ve onun dininden olduğu konusunda ittifak

halindedirler. “Fakat o onlara haksızlık etti;” yani onlara karşı çıktı, Musa'nın dinine uymadı

ve onu inkar etti. Musa'nın kuzeniydi: Musa, Yakup'un oğlu Levi'nin oğlu, Caat'ın oğlu,

İşaar'ın oğlu Amram'ın oğluydu; ve Yakup oğlu Levi oğlu Caat oğlu Kârun. Bazı bilim

adamları, Karun'un irtidat hikâyesini Musa'dan sonra ve Yeşu'nun ölümünden sonra Yefone

oğlu Kaleb'in İsrail çocuklarını Suriye'den Mısır'a getirdiği Yeşu'dan sonraya yerleştirirler.

Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur: "Hani insanlar ona: Hazinelerinle vs. onu yüceltme"

demiştiler. Dolayısıyla bu konuşmayı yapan ve ona öğüt verenler halktı. Eğer Musa, Yeşu ya

da İsrailoğullarından herhangi bir peygamber bunu tutmuş olsaydı, ona öğüt verirlerdi. İşte

kanıtı. Yeşu ve İsrailoğullarının peygamberleri öldüğünde, halka öğüt veren alimler kaldı.

Karun onların öğüdünü kabul etmeyince Allah onu yerin dibine batırdı. Bir başka rivayete

göre ise Karun Musa'nın zamanında yaşamıştır. Musa vahiyden dönüp halkın taptığı

buzağıyı toz haline getirdiğinde ve İsrailoğullarını Mısır'a getirdiğinde, Karun büyük bir

zenginlik toplayıp mürted oldu ve Musa'nın duasıyla dünyada yutuldu. Onun irtidatının

sebebi sadaka vermek istememesiydi. Ancak Tevrat yasasında sadaka vermek zorunluydu.

Musa ve onunla birlikte halkın bilginleri ona şöyle öğüt verdiler: "Övünme, çünkü Allah

övünenleri sevmez." Bu dünyada sevinmeyin, çünkü Allah bu dünyada sevinenleri sevmez.

"Allah'ın sana verdiği ahiret yurdunu elde et." yani sadaka verir. "Dünyadaki payınızı

unutmayın ve Allah'ın size iyilik yaptığı gibi siz de iyilik yapın." yani fakirlere sadaka verir.

"Yeryüzünde şiddet uygulamayın, çünkü Allah şiddet uygulayanları sevmez." (Sure XXVIII,

ayet 77.) Karun şöyle cevap verdi: "Sahip olduğum şeyi, sahip olduğum ilim sayesinde elde

ettim." Ben zenginliğimi senin kendi zenginliğini elde ettiğin şekilde elde etmedim; Sadaka

verme zorunluluğum yok; Zenginliğimi sanayi veya ticaret yoluyla elde etmedim. Allah ona

karşı şu iddiayı ortaya attı: "Allah'ın kendisinden önceki nesilleri, sayıca ve kuvvetçe daha

üstün olanlarını helak ettiğini bilmiyor muydu?" yani ondan daha güçlü ve daha zengin olan,

Allah'ın emirlerini yerine getirmeyen, zenginliklerinden dolayı Allah'ın kanununu reddeden

insanlar. "Ve bu günahkarlara suçlarının ne olduğu sorulmadı." Yani: Her devirde

günahkarlar, öncekilerin suçlarından değil, kendi suçlarından dolayı cezalandırılır ve

onlardan hesap sorulmaz. Bu eserde Karun'un bu serveti nasıl elde ettiği anlatılmamaktadır.

Bunu, "Sahip olduğum şeyi kendi bilgimle elde ettim" ayetinin açıklamasındaki yorumlardan

öğreniyoruz. Karun kuyumcuydu ve Musa onu çok onurlandırdı, çünkü o onun kuzeniydi ve

İsrailoğulları arasında en yakışıklı adamdı ve Musa'nın emirlerini yerine getiriyordu. Musa

onu onurlandırdı ve yakınında tuttu. Musa vahiyden döndüğünde ve kavmi buzağıya hayran

olduğundan, bu buzağıyı yakıp toz haline getirmek istedi, böylece insanlar şunu anlasınlar ki,

eğer bu buzağı Tanrı olsaydı, ateşin ona hiçbir etkisi olmayacaktı. Karun'a: "Bu buzağıyı

yakın." dedi. Ancak altın hiç yanmamıştı. Musa Tanrı'ya dua etti. Tanrı ona altının yapıldığı

felsefe taşını gösterdi. Öyle kaliteli bir bitkidir ki, başka maddelerle karıştırılıp gümüş üzerine

atılırsa altın verir; ve eğer başka maddelerle karışmadan, tek başına altının üzerine atılırsa,

içindeki kuvvetle onu yakar. Bu bitki deniz kıyısında bol miktarda bulunuyordu ama daha

önce kimse onu bilmiyordu ve görmemişti. Ve bugün bile kimse felsefe taşını bilmiyor. Çünkü

Musa bunu yalnızca Karun'a öğretti, başka kimseye öğretmedi. Karun bu otu aldı ve Musa'ya

şöyle dedi: "Bana diğer maddeleri de göster." Musa bunları ona gösterdi. Qâroun bundan

altın yaptı ve simya öğrendi. Daha sonra buzağıyı ateşe verdi, kurumuş ve erimiş otları içine

attı ve buzağıyı yaktı. Daha sonra Musa, İsrailoğullarını Mısır'a geri getirdiğinde, Karun bu

bitkiden büyük miktarda alıp bundan büyük miktarda altın elde etti ve büyük zenginliği ortaya

çıktı. Musa onların kökenini biliyordu ama İsrailoğulları bunu bilmiyordu. Böylece büyük bir

servet topladı ve ihtiyacı olan her şeyi satın aldı. Güzel giysilere ve altın takılara sahip, at

sırtında dört bin hizmetçi temin etti; her türlü kıymetli şeyle doldurduğu bahçeleri, sarayları

ve köşkleri vardı. Kil ve tuğladan, pirinç kapılı evler inşa etmeyi okuyor. Ve bu evleri altınla

doldurdu ve insanlara bunların hazinelerinin bulunduğu evlerin anahtarları olduğunu

göstermek için bir adamın bu evlerin pirinç anahtarlarını önünde boynuna takmasını emretti.

Daha sonra artık bu anahtarları tek bir adam taşıyamaz hale geldi; Qâroun onları ikili, üçlü,

yirmiye kadar adamla taşıdı; Her gün hazinelerini ve anahtarları taşıyacak adamlarını

artırıyordu. Allah Kuran'da şöyle buyurmuştur: "Ona o kadar çok hazine verdik ki, bunların

anahtarları güçlü bir grup adam tarafından taşınamaz." Kur'an metninde geçen "ouçbaton"

kelimesi Arapça'da on kişiden kırk kişiye kadar olan sayıdaki erkek anlamına gelmektedir.

Muhammed ben Carîr bu kitabında, erkeklerin artık evlerin anahtarlarını taşıyamaz duruma

geldiklerini anlatmaktadır. Karun'u çift hörgüçlü develere bindirdiler, onlar da onları onun

önünde sürüklediler; bizim de altmış çift hörgüçlü deveye ihtiyacımız vardı. Bundan sonra

Kârûn, Musa'dan yüz çevirerek haksızlık yaptı, yani güç ve gurur havasına büründü, giyim ve

süs eşyasında yeni modalar, başka renkler icat etti; ve kırmızı atlara binerek hizmetkarlarına

kırmızılar giydirdi. Yemeklerinde de yeni modaları kabul etti. Bunun üzerine Allah Musa'ya,

Karun'dan sadaka istemesini emretti. Karun bunu yapmadı. Musa ona bin dirhem

karşılığında bir dirhem, bin dinar karşılığında bir dinar vermek üzere bir anlaşma teklif etti;

fakat Karun vermedi. Zenginliği her geçen gün artıyor, dünyada hiçbir Firavun'un, hiçbir

hükümdarın takmadığı süslerle ortaya çıkıyordu. Kuran'da "O, insanlara karşı gösterişle

ilerledi" denilir. Bu şatafat, altın ve kırmızı atlarla işlenmiş giysilerden ve altın süslerden

oluşuyordu. İnsanlara sanki güneş dünyaya inmiş gibi geldi. "Dünya eşyalarını arzulayanlar

dediler ki: Keşke bizim de Karun gibi bir zenginliğimiz olsaydı! O büyük bir servete sahiptir.

Ama akıllılar dediler ki: Yazıklar olsun size! İman edip salih amel işleyenler için Allah'ın

vereceği ödül daha iyi ve hayırlıdır vb." (Sure XXVIII, ayet 80.) Karun'daki bu durum on yıl

sürdü. Kaderi yerine gelince, Musa'yı İsrailoğullarının gözünde küçük düşürmek, onları

dininden döndürmek ve kendilerini onların başına geçirmek istiyordu. Musa yine onu sadaka

vermeye teşvik etti ama o bunu yapmadı. İsrailoğulları arasında fahişelik yapan bir kadın

vardı. Karun ona bir sürü para verdi ve şöyle dedi: İsrailoğullarını toplayıp Musa'yı da

getireceğim. Onlara, Musa'nın seni bir eve soktuğunu ve seninle iş yaptığını söyle. Bu kadın

razı oldu ve Karun onu hanımlarının yanında tuttu. Sonra büyük bir ziyafet hazırlayıp

İsrailoğullarının ileri gelenlerini ve ileri gelenlerini davet etti. Yemekten sonra onlara şöyle

dedi: Biliyorsunuz ki, ben de sizin gibi Musa'ya, doğru yolda olduğu sürece tabiydim. Ama

artık doğru yoldan ayrıldı. Bu fahişe kadına sorun; Musa'nın kendisini alıp bir eve

götürdüğünü ve onunla ticaret yaptığını size söyleyecektir. Şimdi Musa'yı arayacağım ki,

onun huzurunda bunu söylesin. Musa'yı çağırması için birini gönderdi. Musa, Karun'un

Allah'a dönme niyetinde olduğuna inandı ve evine gitti. Oturunca Karun ona şöyle dedi: Ey

Musa, zina yapan hakkında Allah'ın emri nedir? Tevrat'ın bu konuda reçetesi nedir? Musa

dedi ki: Eğer bu adam evli değilse cezası hapistir; ama evliyse ve tutkuyla hareket ediyorsa

onu taşlamalısın. Karun diyor ki: Bu kanun şahıslara bakılmaksızın mı uygulanır? Musa

cevap verdi: Elbette, sen ya da ben olsam bile. Karun şöyle dedi: O halde ey Musa, seni

öldürmeliyiz, çünkü İsrailoğulları arasında tanınan bu kadın bana geldi ve senin onu

zorbalıkla yakaladığını ve onunla ticaret yaptığını söyledi. Eğer istersen onu arayacağım,

böylece senin huzurunda da söyleyebilir. Musa dedi ki: Arayacağım. Karun onu evden

çıkardı, bütün halkın huzuruna çıkardı ve ona şöyle dedi: "Bu topluluğa, Musa ile aranda

geçenleri korkmadan anlat." Bu kadın Musa'nın kendisiyle ilgilendiğini söylemek istedi ama

Allah onun ağzındaki sözünü değiştirdi ve şöyle dedi: Ey İsrailoğulları! Musa'nın benimle işi

olduğunu söylememi emretmek için Karun'un bana para verdiğini biliyorum. Ama Allah,

Allah'ın peygamberi Musa'nın zina yapmasını yasakladı! Acı Musa'nın gözlerini yaşarttı; ama

onları sakladı ve kalkıp dışarı çıktı. Kârun'un kafası karışmıştı. Kur'an-ı Kerim'de şöyle

buyurulur: "Ey iman edenler, Musa'yı üzen kimseler gibi olmayın; çünkü Allah, onu, onların

söylediklerinden beraat ettirmiştir." (Sure XXXIII, 69. ayet) Bunun üzerine Musa ibadet

etmeye ve dua etmeye başladı ve çok ağladı. Allah ona şöyle dedi: Yeryüzünü senin emrine

verdim; ona ne istersen sipariş et. Musa sevinçle geri döndü ve şöyle dedi: Ey İsrailoğulları!

Bu kâfirden ayrılın; çünkü Allah, onu yere yutmasını emretmiştir. İsrailoğulları Musa'nın

doğru söylediğini biliyorlardı. Hepsi Kârun'u terk edip uzaklaştılar; ama o gururdan Musa'ya

dönmedi, ona bakmadı ve ayağa kalkmadı. Musa dedi ki: Ey yer, onu yakala! Karun'un

aşağısında yer açıldı. Karun korktu ve ayağa kalktı ama toprak ayaklarını bileklerine kadar

tuttu. Sonra güldü ve Musa'ya şöyle dedi: Bu gösterdiğin sihir nedir? Musa dedi ki: Ey yer,

onu tut. Onu dizlerine kadar yakaladı. Karun şöyle dedi: Ey Musa, yeryüzüne beni

kurtarmasını emret de senin vasiyetini yerine getireyim. Musa dedi ki: Ey yer, onu tut. Onu

vücudunun ortasından tuttu. Karun dedi ki: Ey Musa, senin istediğini yapacağım. Musa

emrini tekrarladı, yer onu göğsüne kadar çekti, elleri de yerdeydi. Sonra kaderinin

gerçekleştiğini anladı ve şöyle dedi: Musa, aramızdaki ilişkiden dolayı bana yardım et. Musa,

kendisini başına kadar yutan toprağa tekrar emir verdi ve sonunda tamamen ortadan

kayboldu. Musa gidip Allah'a şükretti. Allah ona şöyle dedi: Kulum sana defalarca yalvardı

ama sen ona yardım etmedin. Musa dedi ki: Ya Rabbi, ondan kanuna hitap etmesini istedim.

Allah şöyle dedi: Eğer beni çağırmış olsaydı, onu iktidarda bırakmazdım. Ama

yaptıklarınızdan dolayı, sizden sonra dünyayı artık hiç kimsenin emrine tabi kılmayacağıma

dair kanunu kendime dayattım. Denilir ki, Karun'un peşinden giden ve mürted olan yetmiş

kişiyi yeryüzü yutmuştu; her biri kıyamet gününe kadar yutulur, sonra cehenneme gönderilir.

Bunun üzerine İsrailoğullarından birçoğu şöyle dedi: Musa, hazinelerini almak için Karun'u

yutturdu. Daha sonra Allah, Musa'nın duası üzerine, Kur'an'da bildirildiği gibi, Karun'un bütün

hazinelerini yok ettirdi: "Biz, yeryüzüne onu ve sarayını vb, yutmasını emrettik." (Sure XXVIII,

ayetler 81 ve devamı)


________________________________________________________________________

BÖLÜM LXXVIII

MUSA'NIN DEVLERLE MÜCADELESİNİN TARİHİ.

Musa Mısır'a döndüğünde, Tanrı ona İsrail çocuklarını Suriye'ye, Kudüs topraklarına

götürmesini emretti. Üç büyük şehir vardı; bunlardan birine Belka, diğerine Arfhâ (Eriha),

üçüncüsüne de İlya denirdi. Onların sakinleri Ad kavminin arta kalanlarındandı ve her birinin

boyu yirmi arşındı; onların her bir arşın bizimkinin otuz arşını değerindeydi. Güçleri

boyutlarıyla orantılıydı ve çağdaşları onlara dev diyordu. Aralarında sekiz yüz arşın boyunda

olan 'Ouc (Og) adında diğerlerinden daha uzun boylu bir adam vardı. Savaş tarihçisi

Muhammed ben İshak'ın hikayesinde, Og'un deniz kıyısında durup elini suya daldırdığında

bir balık aldığı, onu kızarana kadar güneşte tuttuğu ve onu yediği anlatılır. İsrailoğulları böyle

adamları hiç görmemişlerdi. Musa bunu onlara haber verdi ve Kuran'da bildirildiğine göre

onlara şöyle dedi: "Ey kavmim, Allah'ın size yazdığı mukaddes topraklara girin." (Sur. V, 94.

ayet) Bu ülkeye gidin, kâfirlerle savaşın ki, o, Firavun'a yaptığı ve size evlerini verdiği gibi, bu

ülkeyi size miras olarak versin, orada yaşayanları yok etsin. İsrail oğulları savaş hazırlıkları

yaptı ve Musa beş yüz bin kişilik bir ordunun başındaydı. Mısır'dan bu şehirlerin topraklarına

çölde iki aylık bir yolculuk vardı. Elli gün yürüdükten sonra Musa orduyu durdurdu ve

İsrailoğulları ona şöyle dediler: Hangi adamlarla karşı karşıya kalacağımızı ve onların nasıl

savaşacağını bilmiyoruz. Bize bilgi getirebilecek birini göndermeliyiz. Yakup'un İsrail adı

verilen on iki oğluna göre İsrailoğulları on iki kabileydi ve her kabilenin bir lideri vardı. Musa

onlara bu on iki lideri seçip göndermelerini emretti. Bunlar, Musa'nın Tanrı'dan Tevrat'ı

getirdiği sırada, Tanrı'nın emrine göre antlaşmayı ve yasayı almak zorunda olan aynı

liderlerdi. İsrailoğulları bilgi almak için onları göndermeyi kabul ettiler. Bu kasabaların

sakinleri bir ordunun kendilerine saldırmak üzere yaklaştığını öğrenmişlerdi. Og her gün

birkaç adamla birlikte şehir dışına çıkıyor, gözlem yapmak için bir fersahtan uzaklaşıyordu.

On iki şef iki istasyon kadar uzağa vardıklarında, uzaktan Og'un kendilerine doğru ilerlediğini

gördüler. Ona bakınca başının gökte olduğunu sandılar ve ondan korktular. Og da onları

gördü ve onlara büyük bir küçümsemeyle baktı; sonra elini uzatıp onları tutarak şöyle dedi:

Siz kimsiniz? Cevap verdiler: Biz İsrail halkıyız. Diğeri dedi ki: Buraya neden geldin? Cevap

verdiler: Size karşı savaşmaya geldik. Og diyor ki: Bize savaş mı açmak istiyorsunuz?

Cevap verdiler: Elbette; Allah'ın emri gereği size karşı savaşmak istiyoruz. Og dedi ki:

Numaranız nedir? Cevap verdiler: Beş yüz bin adam. Og şöyle diyor: Peki arkadaşların

seninle aynı boyda ve güçte mi? Cevap verdiler: Evet. Og'un gözüne karıncalar gibi

göründüler; on ikisini de çizmesinin sapına koydu ve evine taşıyıp adamlara gösterdi; sonra

onları öldürmek istedi. Fakat karısı ona şöyle dedi: Onları öldürme, çünkü onların ölmesi bir

işe yaramaz. Tam tersine gitsinler, arkadaşlarına bilgi getirsinler, sizin nasıl bir adam

olduğunuzu anlatsınlar da size gelmesinler. Gitmelerine izin verdiler ve gittiler. Yolda tartışıp

şöyle dediler: Eğer şimdi geri dönersek ve halka Og ve halkı hakkındaki gerçeği anlatırsak,

İsrail çocukları gitmek istemeyecektir; kaçıp Mısır'a dönecekler. Ancak Tanrı Musa'ya zafer

vereceğini vaat etti. Bu yüzden İsrailoğullarına gerçeği söylememeye karar verdiler. Geri

döndüklerinde yolda verdikleri sözü tutmamışlar ve gerçeği gizleyen iki kişi dışında diğerleri

devlerin tam tanımını 'onları görmüşlerdi' şeklinde vermişlerdi. İsrailoğulları korkuya kapıldı

ve bulundukları yerden geri dönmeleri istendi. Musa dedi ki: "Geri dönmeyin, belki bir zarara

uğrarsınız." Dediler ki: "Ey Musa, bu şehirlerde devler var; onlar çıkmadıkça biz oraya

girmeyeceğiz. Onlar çıkınca biz de içeri gireceğiz. Allah'tan korkan ve Allah'ın razı olduğu iki

adam dediler ki: Kapıdan girin; girer girmez zafer kazanacaksınız." (Sur. V, ayetler. 24-26.)

Bu iki adamın, devlerin tanımını vermeyen iki lider olan Nun oğlu Yeşu ve Yefone oğlu Kaleb

olduğu söylenmektedir. Her ikisi de sadık kullardı ve Musa'dan sonra peygamber olmuşlardı.

Şöyle eklediler: Allah, Musa'ya zaferi ve devlerin yok edilmesini şu sözlerle vaat etti: "İçeriye

girdiğinde galip geleceksin, vb." (A.g.e. 26. ayet) İsrailoğulları: "Ey Musa, diğerleri orada

olduğu sürece biz girmeyeceğiz. Allah'ınla git ve savaş, biz burada kalacağız" dediler. Musa

öfkelendi ve şöyle dedi: "Ya Rabbi, ben ancak kendim ve kardeşim üzerinde yetki sahibiyim.

Bizimle bu kâfir kavim arasında hüküm ver." (aynı, 27-28. ayetler) Bu duayı yaptıktan sonra

asasını aldı ve kardeşi Harun'la birlikte bu şehirlere ve devlere doğru yola çıktı. Musa ve

Harun gittikten sonra İsrailoğulları Mısır'a döndüler. Üç gün üç gece yürüdükten sonra hâlâ

aynı yerde olduklarını fark ettiler. Musa onlara dönünceye kadar dışarı çıkamayacaklarını

anladılar; Devlerin şehirlerine doğru Musa'yı takip etmeye başladılar. Yine gittiler ama aynı

yerde kaldılar. Musa ve Harun Og'a geldiler. Onları görünce almak için elini uzattı. Fakat

Musa asasıyla ona vurdu. Musa'nın on arşın yüksekliğe kadar havaya sıçradığı, asanın da

on arşın olduğu söylenir. Og'un bileğine vurdu ve bu tek darbe onun düşmesine neden oldu;

Musa, Allah'ın izniyle onu öldürdü. Sonra Musa geri dönüp İsrailoğullarının yanına geldi.

Onları bıraktığı yerde buldu. Onlara şöyle dedi: Gidip savaştım; Tanrı devlerin en büyüğünü

benim ellerimle katletti. Şimdi ayrılmaya hazırlanın. Dediler ki: Ey Musa, Allah bize kızgındır;

Uzun süre bu çölden çıkamadan her yöne yürüdük. Musa bunun Tanrı'nın gazabının bir

işareti ve duasının kendisine etkisi olduğunu biliyordu. Tekrar dua etti ve şöyle dedi: Ya

Rabbi, bu zaferi kendi elimle kazanmayı arzu ediyorum. Allah, Cebrail aracılığıyla bir görüntü

gönderip şöyle dedi: "Onlar bu çölde kırk yıl dolaşmaya mahkûm edilecekler; bu kötü kavim

yüzünden üzülme." (Sur. V, ayet 29.) Bu çölde ne bitki, ne ot, ne yiyecek, ne içecek vardı. Bu

çöl bugün hala Mısır, Elat, Filistin ve Ürdün arasında bulunmaktadır; her tarafı bu ülkelerle

çevrilidir; uzunluğu on iki fersah, genişliği ise on iki fersahtır. Hapsedildikleri ve

kaçamadıkları yer bu çöldü.

Og (Uruk)

Sonra Musa'dan yiyecek istediler çünkü çölde yalnızca dikenler vardı. Musa dua etti ve Tanrı

onun duasını işitti ve dikenlerin ucuna kudret helvası indirdi ve onu yediler. Sonra Musa'ya

dediler: İhtiyacımız var et. Tanrı, bıldırcın adı verilen kuşları sayısız miktarda gönderdi;

herkes biraz aldı, kızarttı ve yedi. Kur'an'da şöyle buyurulur: "Onlara kudret helvası, bıldırcın

vb. gönderdik." (Sur. II, 5. ayet 4.) Bugün hala Mısır yolunda bıldırcınlar bulunmaktadır.

Kekliğe benzeyen, kırmızı renkte küçük bir kuştur; etinin tadı keklik eti gibidir. Bu çölde su

yoktu. İsrailoğulları Musa'dan biraz istediler. Musa dua etti ve Tanrı ona asayla taşa

vurmasını emretti. Bazıları bu taşın bir çöl taşı olduğunu söylüyor; diğer bir görüşe göre ise

Musa'nın ibadet yeri olarak kullanmak üzere götürdüğü Sina Dağı'ndan alınmıştır. Kur'an-ı

Kerim'de şöyle buyurulur: "Musa'ya asanla kayaya vur vs." dedik. (Sure II, 57. ayet) Kuran'da

şöyle denildiği için bu olayın Firavun zamanında çölde yaşandığını iddia edenler vardır:

"Musa, kavminin susuzluğunu gidermek istediğinde, ona şöyle dedik: Vurun dedik. Asanızla

sallayın ve on iki yay çıkın, vb.” İsrailoğulları kendi aralarında karışmayan ve her biri ayrı ayrı

bir kaynaktan su içen on iki kabile oluşturdular. Bunun üzerine Musa onlara şöyle dedi:

"Elinizde o kadar çok kudret helvası ve bıldırcın var ki, bir sabahtan diğerine ancak bir

günlük yiyecek için toplayabilirsiniz." ertesi gün Tanrı başkalarına da verecektir. İsrailoğulları

itaat etmediler ve ertesi gün kuşların gelmeyeceğini düşünerek çok sayıda kuş aldılar. Daha

sonra, Kur'an'da bildirildiği gibi, yoksulluk ve aşağılanma onlara çarptı: "Onlara aşağılık ve

yoksulluk çarptı ve Allah'ın gazabına uğradılar, vb." (Sur. II, 58. ayet), çünkü Allah'a

güvenmediler ve bıldırcınları kurutmuşlardı. O zaman Tanrı gökten bir daha bıldırcın

göndermedi. Musa dua etti ve onlar yeniden ortaya çıktılar. Musa dedi ki: Şimdi bu kuşlardan

bir gün için ihtiyacınız kadar alın; Şabat nedeniyle iki günlük izin almak zorunda olduğunuz

Cuma hariç. İsrailoğulları Şabat günü çalışmazlar ve Tevrat'ta görüyoruz ki, Şabat günü

Tanrı'ya ibadet etmekten başka hiçbir işle meşgul değiller. Halk Musa'ya şöyle dedi: Bu

sıcakta yaşayamayız. Allah, Kur'an'da bildirildiği gibi, her gün akşama kadar üzerlerinde

kalacak bir bulut gönderip onları gölgelendirmiştir. (Sure II, 54. ayet) Sonra Musa'ya dediler:

Elbiseye ihtiyacımız var. Allah, eskimemeleri, yırtılmamaları ve kirlenmemeleri için onların

elbiselerini vücutlarının üzerinde muhafaza etmiştir. Ve her çocuk dünyaya gelirken, çocuk

büyüdükçe büyüyen kıyafetlerini yanında getirirdi. İsrailoğulları bulundukları yerden on iki

fersang sınırı içinde istedikleri yere gidebilirlerdi. Ancak çölü terk edemediler. Kudret helvası

ve bıldırcınlar her yerde yanlarındaydı; Musa taşı eşeğinin üzerinde her yere yanında

taşıyordu ve ondan su fışkırıyordu. Çölde kalmak, Musa'ya söyledikleri sözlerden dolayı

İsrailoğullarının cezasıydı. Bu günahta hiçbir payı olmayan Musa ve Harun, çölden istedikleri

yere gidebiliyorlardı; ama insanlar yüzünden orada kaldılar. Bunun üzerine İsrailoğulları

kudret helvası ve bıldırcınlardan iğrendiler ve aynı yemeği yemekten bıktılar ve Musa'ya

şöyle dediler: "Aynı yemeğe artık dayanamayız; Rabbine dua et bize! çünkü o bizim için

dünyanın farklı ürünlerini yetiştiriyor vb." Musa cevap verdi: "İyi olanı kötü olanla mı

değiştireceksin? Mısır'a geri dön, istediğini alacaksın." (Sur. II, 58. ayet) Musa'nın bu sözü bir

sitemdir, çünkü o, çölden çıkamayacaklarını çok iyi biliyordu. Kırk yıl geçti; sonra hepsi

aşağılanma ve sefalet içinde, yani yoksulluk içinde ve Allah'ın gazabına maruz kalarak

öldüler. Otuz yılın sonunda Harun bu çölde öldü; üç yıl sonra Musa ve ardından tüm liderler.

Musa ölüm zamanının geldiğini hissettiğinde Yeşu'yu halefi olarak atadı ve Tanrı, Yeşu'ya

kehanet armağanını verdi. Yeşu, Yusuf'un soyundan geliyordu. Yeşu'nun ölümünden sonra

Yefone oğlu Kaleb peygamber oldu. Yeşu'nun İsrail çocuklarını çölden çıkardığı gün, Yeşu ve

Kaleb dışında oraya giren adamlardan hiçbiri hayatta kalamadı. Yeşu'nun peygamber olarak

hizmet ettiği kişiler, onların on, yirmi, otuz ve kırk yaşlarındaki çocuklarıydı.


Musa Memphis den Mısır'a , oradan Suriye’ye, 8 günde ulaşması ve yanında 1000 tane koyun ve hanımı mevcut. Sina çölünü

sadece ot yiyerek geçiriyor. Burada ki Senae ovası olma ihtimali daha yüksektir. Tarihteki ilk Firavun Nemrut oldugunu

düsünürsek ki bunu Hem batı hem doğu tarihçileri belirtmektedir. Bu hikayeler günümüz Egypt ile bir bağının olmadığını da

göstermektedir.

____________________________________________________________________

BÖLÜM LXXIX.

MUSA VE ARON'UN ÇÖLDE ÖLÜMÜ.

Allah, Musa ve Harun'u kendisine geri çağırmak istediğinde, onlar Allah'ın emrettiği gibi otuz

yıldır çöldeydiler. Musa'ya belli bir saatte Harun'u yanına çağıracağını bildirmiş ve Musa bu

sözünün gerçekleşmesini beklemişti. Belirlenen vakit geldiğinde Musa, Harun'u, kimsenin

görmemesi için insanlardan bir fersang uzaklığa götürdü. Çölde ona doğru yöneldikleri bir

ağaç gördü. Yaklaştıklarında onun çok güzel, yeşil ve bol yapraklı bir ağaç olduğunu ve

altında halı kaplı bir yatak olduğunu gördüler. Harun dedi ki: Ey kardeşim, bu kimin ağacıdır?

Musa cevap verdi: Bilmiyorum, Allah daha iyi bilir. Aaron şöyle dedi: Bu ağacın altında

uzanmak istiyorum. Musa cevap verdi: Uzan. Aaron yatağa uzanıp uykuya daldı; Musa da

bir süre onun yanında oturdu. Harun uykuya dalınca ölüm meleği onun ruhunu aldı ve Musa

onu ölü buldu. Sonra baktı ve başka bir şey görmedi. Yatak, ağaç ve Aaron gitmişti; göğe mi

çıktığını, yoksa yeryüzüne mi indiğini bilmiyordu. Musa halkın yanına döndü ve bu olayı

anlattı. Sonra kendi aralarında şöyle dediler: Musa, kardeşini alıp öldürdü; çünkü biz onu

ondan daha çok seviyorduk ve o da kıskanıyordu. Musa bu konuşmadan çok üzüldü ve dua

etti. Tanrı, İsrailoğullarının onun öldüğünü görmesi için Harun'un cesedinin bulunduğu yatağı

yere indirdi. Musa'nın İsrailoğullarını Harun'un mezarına (öldüğü yere) götürdüğü ve

herkesin onu yatakta görmesi için dua ettiği de söylenir. Bu anlatım Kur'an-ı Kerim

tefsirlerinde şu ayette geçmektedir: "Ey iman edenler, Musa'yı gücendirenler gibi olmayın."

(Sure XXXIII, 69. ayet) Bu ayet aynı zamanda Karun'un fahişe kadınla ilgili Musa'ya

yönelttiği suçlamayla da açıklanmaktadır. Harun'un ölümünden üç yıl sonra Tanrı, Musa'ya

belli bir zamanda kendisini yanına çağıracağını duyurdu. Musa, Yeşu'nun kendisinden sonra

peygamber olacağını bildiği için Yeşu'yu çağırdı ve onu halefi olarak atadı. Ölüm zamanı

geldiğinde o ve Yeşu halkın arasından çıktılar ve yalnız kaldılar. Doğudan bir rüzgar yükseldi

ve Yeşu'nun yüreği dehşete kapıldı. Musa yükselişin ne anlama geldiğini biliyordu ama Yeşu

bilmiyordu ve korkuyordu. Musa onu kucağına aldı. Rüzgâr çok soğuktu ve dünya karardı.

Musa, elbisesini orada bırakarak Yeşu'nun koynundan kayboldu. Yeşu şaşkına dönmüştü.

İsrailoğullarının yanına dönüp bu hikâyeyi anlattığında, onlar onu Musa'yı öldürmekle

suçladılar ve onu öldürmek istediler. Yeşu onlardan dua etmeleri ve Tanrı'dan yardım

istemeleri için üç günlük bir süre istedi. İnsanlar onu on adamın koruması altında evinde kilitli

bıraktılar. Geceleyin bu muhafızlar uykuya daldılar ve rüyalarında bir meleğin gökten inip

onlara şöyle dediğini gördüler: Kurtarın. Yeşu, çünkü Tanrı Musa'yı yanına çağırdı. Böylece

Yeşu'yu serbest bıraktılar. Başka bir versiyona göre Musa'nın ölümü şöyle oldu: Musa, Yeşu

ile birlikte gitti ve Musa bazı meleklerin mezar kazdığını gördü. Musa onlara şöyle dedi: Bu

mezar kimindir? Cevap verdiler: Allah'ın kulları sayısından bir kul için. Ve şunu eklediler:

Bakın mezar nasıl yapılmış. Musa oraya indi ve aralarında bulunan ölüm meleği onun

ruhunu aldı.

_______________________________________________________________________

________________________________________________________________

BÖLÜM LXXX.

MİNOTSŞEHR DÖNEMİNDE PEYGAMBER YUŞA'NIN HÜKÜMETİNİN TARİHİ. BEOR

OĞLU BALAAM'IN TARİHİ.

Musa ve kardeşi Harun'un ölümünden sonra İsrailoğulları kırk yıl tamamlanıncaya kadar yedi

yıl daha çölde kaldılar. Daha sonra Tanrı, peygamberlik görevini Yeşu'ya verdi ve ona, İsrail

çocuklarını çölden çıkarıp devlerin üç şehrine getirmesini, onlara saldırıp ele geçirmesini ve

ardından Mısır'a dönmesini emretti. Yeşu, Yusuf kabilesindendi ve onun soyağacı şöyledir:

Nun oğlu, Yusuf oğlu Efrayim oğlu Yeşu, vb. Yeşu'nun tangasının adı Meryem'di ve o,

Harun'un [ve Musa'nın] kız kardeşiydi ve Nil kıyıları boyunca Musa'nın içinde tutulduğu

sandığı takip eden de bu kız kardeşti. Kur'an'da onun hakkında şöyle denilir: "Ve kız

kardeşine dedi ki: Ona uyun." (Sur. XXVIII, ayet 10.) Yeşu orduyla birlikte yola çıktı ve önce

Eriha'ya saldırdı ve orada bulunanların hepsini öldürdü. Bu devlerden birinin kafasını kesmek

için yüz adam gerekiyordu. Eriha'nın ele geçirilmesinden sonra diğerlerinden daha büyük

olan ve kralların ikametgahı olan Belka şehrine saldırdı; Ordunun çoğu oradaydı.

Sakinlerinin hepsi putperestti.



Balawat Musul'da bir şehir ve Eruh Siirt te bir şehir.

BalamMoav Balam Moav

Daha sonra savaş daha da şiddetlendi. Devler kaleye kilitlenmişti. Adı Balak olan kralları

Balam'ı çağırıp ona şöyle dedi: Dua et de bu ordu bizi bıraksın! Fakat Balam itaat etmiyordu.

Kutsal Kitap : Balak, Beor oğlu Balam'ı çağırmak için ulaklar gönderdi. Balam Fırat Irmağı kıyısında, Amav ülkesindeki Petor'da

yaşıyordu. Balak şöyle dedi : ....

Balam'ın sevdiği bir karısı vardı. Kral bu kadını çağırdı ve ona sayısız gümüş, mücevher ve

inci verdi ve Balam'a yemin ederek şöyle dedi: Dua et, yoksa seni astırırım. Asılmaktan

korkan, kralın karısına verdiği hazineleri saklamak isteyen ve nihayet hazineleri geri vermek

zorunda kalmamak için gece gündüz kendisine eziyet eden bu kadına olan sevgisinden

dolayı Balam, tüm bu nedenleri anlattı? karısının yanına geldi ve dua etmeyi kabul etti.

Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur: "Kendisine ayetlerimizi verdiğimiz, fakat onlardan

uzaklaşıp şeytana uyan zatın haberini onlara anlat... Eğer isteseydik onu bununla diriltirdik

ama o, Yeryüzüne inmiş, arzularının peşinden gitmiş, kovalandığında havlayan,

bırakıldığında da havlayan bir köpeğe benzer. (Sur. VII, ayetler. 174-175.) Karısı ona şöyle

dedi: Eğer İsrailoğullarının bizi bırakması için dua etmezsen, senden ayrılırım. O da razı

oldu. Daha sonra savaş gününde Yeşu ve İsrailliler saldırdığında Balam bir eşeğe binip

kaleden dışarı çıktı. Peygamberler ve salih insanlar daima tevazudan dolayı eşeğe

binerlerdi. Balam kaleden çıkıp Yeşu ve İsrailoğullarına lanet okumak için dağa gittiğinde

eşek durdu ve Balam'ın yürüme girişimlerine direndi. Bunun üzerine aşağı indi ve dağa

doğru yürüyerek gitmek istedi. Tanrı eşeği konuşturdu ve o da güzel bir sesle şöyle dedi: Ey

Balam, nereye gidiyorsun? Allah'a karşı savaşmak ve Allah'ın peygamberine küfretmek

istiyorsunuz. Balam geri döndü. İblis yaşlı bir adam kılığında kendisini onun huzuruna sundu

ve ona şöyle dedi: Neden geri dönüyorsun? Cevap verdi: Bu eşek benimle konuştu ve bana

geri dönmemi söyledi. İblis diyor ki: Bir eşek hiç konuşmadığı için şeytan onu saptırdı. Geri

dönün ve bu ordunun bu şehri terk etmesi için dua edin ve bu şehrin sakinleri, ordunun

ayrılışıyla Tanrı nezdinde ne kadar etkili olduğunuzu görsünler. O zaman insanları Allah'a

çağırın, onlar kanuna inansınlar ve Allah'tan size kehanet armağanını vermesini isteyin. O

zaman sen de onların arasında zenginlik ve refah içinde yaşayabilirsin. Memnun olan Balam,

kötü ruhun tavsiyesine uyarak İsrailoğullarını lanetlemek için ikinci kez geri döndü. Dağa

çıkıp dua etti. İsrailoğulları şiddetle savaştılar. Ordularının bir kanadı kaçmaya başladı. Yeşu

hayrete düştü, atından indi ve eğilip dedi: Ya Rab, senin emrin uyarınca buraya geldim;

ordum ne oldu? Allah, Yeşu'ya bir görüntü göndererek şöyle dedi: Bu insanlar arasında

duası etkili olan bir kulum var. O sana ve orduna lanet etti, ben de onun duası sayesinde bu

orduyu terk ettim. Bu hizmetçinin adı Balam'dır. Yeşu şöyle dedi: Ya Rab, sen bu kulun bu

mü'minlerle ilgili duasını kabul ettin; Bu kâfirlerle ilgili duamı da kabul et. Ve şunu ekledi: Ya

Rabbi, onların en güzel şeylerini, yani gerçek imanı onlardan al ve onlara senin yüce ismini

unuttur. Tanrı, Yeşu'nun duasını kabul etti ve din, Balam'ın ağzından güvercin şeklinde çıkıp

göğe yükseldi. Yeşu orduyu savaşa geri götürdü ve Balam yeniden dua etti. Ama o ne kadar

çok dua ederse, İsrailoğulları da o kadar çok saldırıp ilerleme kaydettiler. Kral Balam'a şöyle

dedi: Duanın ters gitti. Benim için ne kadar çok dua edersen, düşman o kadar üstün olur.

Balam cevap verdi: Tanrı duama direniyor ve bana kızıyor. Ben de ona kızgınım, bu yüzden

artık onun hizmetçisi değilim. Kral şöyle dedi: Şimdi ne yapılmalı? Balam şöyle dedi:

Kaçırmak istediğiniz bir orduya güzel kadınlar göndermelisiniz ki onlarla zina yapsın; bu ordu

derhal kaçacak. Kral, Balka'daki tüm genç ve güzel kadınların süslenip kalenin dışına çıkıp

kendilerini İsrailoğullarına teslim etmelerini emretti. Bu kadınlar dışarı çıkınca,

İsrailoğullarının her bir erkeği bunlardan birini aldı, onu kendi kümesine aldı ve onunla yattı.

Onlar bir araya geldiklerinde Tanrı, her çiftin yenik düştüğü bir salgın gönderdi. Yeşu

şaşırmıştı. Onları suçlarından caydırmak için her yolu denedi ama onlar itaat etmediler.

Harun'un soyundan gelenler arasında Eleazar oğlu Finehas adında bir adam vardı. Bir

mızrak alıp bir kadınla yatan adamın yanına giderek ikisini de delip öldürdü. Sonra onları

(mızrağının üzerinde) kaldırdı, çadırın dışına çıkardı ve yüksek sesle ilan etti: Bakın ve bir

örnek alın. Bir kadını ticarete götüren herkese de aynısını yapacağım. İsrailoğulları dehşete

kapıldılar ve bütün kadınları çadırlarından uzaklaştırdılar. Bu suçu işledikleri yarım gün içinde

içlerinden yetmiş bin kişi vebadan ölmüştü. İsrailoğulları tüm Yahudiler arasında en çok

Phinehas'ın soyundan gelenlere değer verir; Sundukları her kurbanın ön ve arka ayaklarını

O'nun soyundan gelenlere verirler ve bu nedenle Tanrı'nın kurbanı kabul ettiğini söylerler.

Ayrıca Phinehas bu konuda böyle davranmasaydı İsrailoğullarının tamamının yok olacağını

söylüyorlar. Sonra Tanrı onları vebadan kurtardı. Ertesi gün, yani Cuma günü, her şey

yolundayken Yeşu orduyu savaşa götürdü. Tanrı dünyayı sarsan bir melek gönderdi ve kale

harabeye döndü. İsrailoğulları oraya girdiler ve orada yaşayanları öldürmeye başladılar.

Balac ve Balam'ı da öldürdüler. Katliam akşam karanlığına kadar sürdü ve bitmedi. Yeşu,

Şabat'ta savaşmaya izin verilmediğinden devlerin pazar gününe kadar güçlerini yeniden

kazanamayacaklarından korkuyordu; bu yüzden dua etti ve Tanrı, savaş bitene kadar günün

geri alınmasını ve bir saat artırılmasını emretti. Pazar günü Yeşu oturdu ve tüm ganimeti bir

araya topladı. Tevrat yasasına göre ganimet alınmasına izin verilmiyordu; tüm ganimeti

toplayıp ateşe vermek gerekiyordu. Ve eğer biri bir şeyi almışsa, alınan şey geri getirilene

kadar ganimet alev almazdı. Bunun üzerine Yeşu bütün ganimetleri toplayıp ateşe verdi,

ama ganimetler yanmadı. Şu emri ilan ettirdi: Ganimetten bir şey alan, onu geri getirsin! Pek

değeri olmayan bir nesneyi alan bir adam onu geri getirdi; onu ateşe attılar ve ateş tüm

ganimetleri yok etti. Bu adama Acezân denirdi ve ganimetlerin yakıldığı köye bugün hâlâ

Acezân denir. Sonra Yeşu dedi: Bu şehre girin; Çünkü Allah onu devlerin elinden alıp miras

olarak size verdi. Oraya girdiğinizde, başlarınız toprak içinde secdeye kapanın ve şöyle dua

ederek Tanrı'ya dua edin: “Hittaton' hittaton (İbranice bir kelimedir, anlamı: günahlarımızı

bağışla), ki Tanrı çabalarınızı kabul etsin ve Allah razı olsun. işlediğin günahları bağışla: zina

ve itaatsizlik. Bazıları, girdikleri bu şehrin İlya olduğunu ve dünyada başka yer olmadığını

söylüyor; bu kadar hoş Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur: "Hani biz şöyle demiştik: Bu şehre

girin ve içindekilerden arzularınıza göre yararlanın; ama içeri girerken secdeye kapanın ve

şunu söyleyin: Zhittaton; Günahlarınızı bağışlayacağız ve iyileri de iyiliklerimizle

ödüllendireceğiz." (Sure II, 55. ayet) Allah'ın emrini yerine getiren ve Yeşu'ya uyanlara Allah

bu şehri miras olarak verdi ve bu güne kadar onların soyundan geldi. Ama aralarında

Tanrı'ya itaat etmeyen ve Yeşu'nun bu hitta kelimesiyle ilgili emrini küçümseyen dinsiz

insanlar vardı. Şehirde eğilmediler ama başlarını göğe kaldırdılar ve söylemeleri gereken

^hittaton yerine, hintaton dediler ve mısır istediler "Tanrısız, söylenenin yerine başka bir

kelime koydu. Onlara gökten bir azap indirdik." (Sure II, 56. ayet) Bunu yapanların sayısı

yetmiş bin kişiydi. Allah öfkelendi, onlara karşı gökten ateş yağdırdı ve bu yetmiş bin adamı

yok etti. Bu olaydan, Tanrı'nın sözünü küçümsemememiz gerektiğini öğrenmeliyiz. Kudüs

topraklarında, Suriye sınırına yakın bir yerde, tamamı müşrik olan, nüfusu çok olan Adî

adında bir şehir vardı. Yeşu ve İsrailliler bu şehre saldırıp onu aldılar, on iki bin kişiyi

öldürdüler ve krallarını astılar. Dağlarda çok sayıda insanın ve zenginliğin bulunduğu bir ülke

vardı. Bu dağlarda yaşayanların Ku'mâ ve Schun (Sehon) adında iki kralı vardı. Yeşu onlara

saldırdığında merhamet dilediler, ona inandılar ve Musa'nın dinini benimsediler. Bu

dağlardaki bir başka ülkede Barak adında bir kral vardı. Ülkenin yöneticileri Yeşu'dan

merhamet istediler ve Musa'nın dinini de benimsediler. Yeşu onlara lütufta bulundu, onları

bıraktı ve başka bir dağa gitti; kral ve halk Musa'nın dinini benimsedikten sonra Yeşu orada

yaşayanları da affetti.

Burada bahsettiği olası Ku’ma Cfun (Sehon) sargon veya “Sennacherib (veya Eski Ahit'te Sennacherib 1 , Akad dilinde :

Sîn-Ahhê-Erîba veya Sîn-aḫḫê-erība), MÖ 705'ten 681'e kadar Asur kralıydı” olabilir!

Batı tarafında ise sakinlerinin Ermeni olduğu beş şehir vardı. Bu şehirlerin kralları Yeşu'ya

savaş açtı. Yeşu onları kaçırdı ve bu beş kral bir mağaraya kaçtı. Yeşu mağaranın bir taşla

kapatılmasını emretti ve kendisi de kaçan orduyu takip ederek çok sayıda insanı öldürdü.

Tanrı üzerlerine dolu yağdırdı ve her dolu tanesi bir insanı öldürdü. Bu takibin ardından Yeşu

geri döndü ve beş şehri ele geçirdi ve beş kralı astı. Daha sonra Yeşu'ya, Kral Barak'ın ve

iman eden dağ sakinlerinin Musa'nın imanını inkar ettikleri bildirildi. Yeşu hastaydı ve orduyu

onlara karşı yönetemedi. Dua etmeye başladı ve şöyle dedi: Ya Rabbi, onlar sadakatsiz

oldukları için, onların servetlerini al ve onları fakirleştir ki onlar serf olsunlar, kralları

fakirleşsin ve herkes fakirliğe düşsün. Tanrı Yeşu'nun duasını duydu. Yeşu yüz yirmi sekiz

yaşında hastalıktan öldü. Musa öldüğünde yüz yaşındaydı; yirmi sekiz yıl boyunca

İsrailoğullarının işlerini o yönetmişti.

Kudüs'ten Ermenistan şehrine nasıl geldiler acaba?

Tarih profesörü bey Kudüs nerede?

Yeşu'dan sonra İsrailoğullarının liderliği iki kişiye düştü: Şimeon kabilesinden Jefoneh oğlu

Kaleb ve Yahuda kabilesinden Khazqîl (Hezekiel). Emri aldılar ve İsrailoğulları onlara itaat

etti. Bazıları onların peygamber olduğunu söylüyor; diğerlerine göre onlar yalnızca liderdi.

İsrailoğullarını batıdan getirip, mürted olan Barak ve halkının yanına gittiler ve onlara

saldırarak çoğunu öldürdüler ve birçoğunu da kaçırdılar. Krala gelince, onu alıp iki

başparmağını kestiler. Her iki başparmağı da kesilen artık hiçbir iş yapamaz. Bu Barak,

hükümdarlığı sırasında yetmiş padişaha aynı muameleyi yapmış, onları iş yapamaz hale

getirmiş, onlar da yeryüzünden hiçbir şeyi kaldıramamışlardı. Barak yemek yerken bu krallar

getirilip huzuruna yerleştirildi. Sonra önlerine ekmek fırlattı ve ellerini kullanamadıkları için

onu köpek gibi yerden ağızlarıyla aldılar. Savaş yedi yıl sürdükten sonra İsrailoğullarının

ordusu Mısır'a döndü; birçoğu öldürülmüştü; pek çoğu da bugün torunlarının kaldığı bu

ülkede kaldı. Bazıları tüm bu savaşların Musa tarafından yapıldığını ve onun ve Yeşu'nun

Suriye'de öldüğünü söylüyor.

_______________________________________________________________

BÖLÜM LXXXI.

TAHMASP OĞLU ZEW'İN TARİHİ.

İsrailoğulları arasında Mısır'da, Suriye'de ve çölde yaşanan olayların tamamı Kral

Minotschehr döneminde yaşanmıştır. Bu Minotschehr'in Tahmasp adında bir oğlu vardı.

Yaptığı bir hatadan dolayı ona kızdı ve onu öldürmek istedi. Krallığın büyük halkı toplanıp

Minotschehr'den oğlunun canını istedi. Minotschehr onlara bu hakkı verdi ama Tahmasp'a

krallığı bırakıp Türkistan'a gitmesini emretti; kendisine eş olarak verdiği kızını ise bir sarayda

tuttu. Bu kızın adı Çâderk'ti. 'Sader?) Tahmasp, bir hileyle karısını kaçırıp yanına aldı ve

ondan Zew adını verdiği bir oğlu oldu. Minotschehr, Zew'in doğumunu öğrendiğinde

Tahmasp'ı affetti ve üç yıllık aradan sonra onu geri çağırdı. Tahmasp babasından önce öldü.

Minotschehr öldüğünde Zew hâlâ çok gençti ve yönetemiyordu. Bunun üzerine Türklerin kralı

Afrâsiâb, Minotşehr krallığına saldırarak orayı ele geçirdi, İran halkına zulmeterek şehirleri

harap etti, on iki yıl su altında kalan ülkede beş yıl boyunca kıtlık hüküm sürdü. Efrasiâb’ın

zulmü. Zew büyüyünce babasının ve dedesinin ordusu ona teklif edip etrafına toplandılar ve

Afrâsiâb'a savaş açarak onu İran'dan Türkistan'a sürdüler. Efrasiâb'ı kaçırdıkları gün, Ebân

ayının Eban günü idi. İranlılar da bu günü Nevruz ve Mihrgan gibi bayram olarak kutluyorlar.

Zew adil ve eşitlikçi bir kraldı. Afrâsiâb’ın harap ettiği krallığı yeşertti ve tebaasına yedi yıl

boyunca vergi bağışladı. Dicle'den kendi adıyla Zâb adını verdiği bir kanal çıkardı. Bu

kanalın iki yakasına, bugünkü Bağdat şehrinin bulunduğu ve kökeni olan bir şehir inşa etti;

Bağdat'ta bugün antik kent olarak anılıyor. Kanalın kıyısına, bugün Bağdat'ın içinde bulunan

ve Yukarı Zâb, Orta Zâb ve Aşağı Zâb adı verilen üç kasaba inşa etti. Dağlarda hoş kokulu

her türlü bitkiyi bulup bahçelere diktirmiş; Onun talimatlarına göre daha önce hiç

görmediğimiz, yapmayı bilmediğimiz yemekler hazırlattı. Afrâsiâb ordusundan aldığı

ganimetleri kendi ordusuna verdi; ve dünya yeniden gelişti. Bu kralın adı konusunda hemfikir

değiliz. Kimisi adının Zew, kimisi Zâb ya da Zâgh olduğunu söylüyor. Kral Afrîdoun'un

soyundan gelen Guersşasp adında bir veziri vardı. Zew otuz yıl hüküm sürdü, sonra öldü.

_____________________________________________________________________

BÖLÜM LXXXII.

KRAL KAYKOBAD'IN TARİHİ.

Zew tahta çıktıktan sonra Minotschehr oğlu Nuder oğlu Mis oğlu Yo'hanna oğlu Zâgh oğlu

Kaykobâd tahta çıktı. Eşi, Türkistan büyüklerinden birinin kızıydı ve ondan Kay Yâftè, Kay

Kaus, Kay Aresş, Kay Fâsin, Kay Tiyè ve Bahman adlarında altı oğlu vardı. Kay, Pehlvi

dilinde iyi kral anlamına gelir. Bunların hepsi Kaykobad'ın oğullarıydı ve büyük krallardı ve

İran'da uzun yıllar hüküm sürdüler. Kaykobâd çok sayıda şehir kurdu ve sınırlarını çizdi. Dedi

ki: Atlarımla Türkistan'ı, Rum'u ve onların bütün bölgelerini ayaklar altına alıyorum ve kendi

şehirlerimi ekili kılmak için çaba harcıyorum. Kanalları yapanın, şehirlere isim verenin de

kendisi olduğu, çok enerjik olduğu söyleniyor. Ayrıca yollara kilometre taşları (parasanjlar)

koyduğu ve tebaasından ondalık istediği de söylenmektedir. Belh'te ikamet etti ve yüz yıl

hüküm sürdü. Musa'nın ölümünden sonra İsrailoğulları arasında yaşanan olayların tamamı

onun hükümdarlığı döneminde yaşanmıştır.

________________________________________________________________________

BÖLÜM LXXXIII.

PEYGAMBER KHAZKİL (EZEKİEL)'İN TARİHİ.

Bu Hazqîl'in Kur'an'da adı geçen Dsoul-Kefl olduğu söylenmektedir. Henüz çocuğu olmayan

yaşlı bir çiftin oğlu olduğu için kendisine İbnü'l-Acuz adı verildi. Tanrı'ya dua eden Tanrı

onların duasını duydu ve onlara bu oğlu verdi. İsrailoğulları arasında Musa, İsa ve

Dsoul-Kefl'in duası dışında hiç kimse hayata diriltilmedi. Musa'nın zamanında Allah'ın dirilttiği

yetmiş kişi, Kuran'da şöyle bildirilir: "Şükredesiniz diye sizi ölümünüzden sonra dirilttik."

(Sure II, 53. ayet) Meryem oğlu İsa'nın dirilttikleri hakkında şöyle denilir: "Ben de Allah'ın

izniyle ölüleri dirilteceğim." (Sur. III, 53. ayet) Ve Dsoul-Kefl'in dirilttikleri hakkında şöyle

deniyor: "Ölüm korkusuyla yurtlarından çıkan, sayıları binlerce olan ve Allah'ın onlara: Öl"

dediği o kimseleri görmedin mi? Sonra diriltti. (Sur. II, 244. ayet) Bu son olay şöyleydi:

Dsoul-Kefl, Allah'ın emri gereği İsrailoğullarını kâfirlere karşı savaşa göndermek istedi. Onlar

da ölüm korkusuyla bunu yaptılar. Sonra Tanrı üzerlerine bir veba gönderdi ve her gün çok

sayıda kişi öldü. Daha sonra bir milyon kişinin ölümden kaçmak için şehri terk etmek istediği

söylendi. Tanrı onları şehrin dışına çıkardı. Sonra şehirde hayatta kalanlar ölüleri gömmeye

çalıştılar; ama sayıları çok olduğundan şehre ulaşamadılar. Böylece etraflarına bir duvar

ördüler ve vahşi hayvanlar tarafından yutulmasınlar diye onları oraya kapattılar. Birkaç yıl

boyunca üzerlerinden soğuk ve sıcak geçti, ta ki tamamen toza dönüşene kadar. Daha sonra

Hezekiel peygamber oraya geldi ve onları görünce hayrete düştü. Dua etti; ve Allah onları

diriltti; şehre döndüler ve sonları gelene kadar yaşadılar. Bugün bile bu dirilmiş ölülerden

inenlerin ölüm kokusu yaydıkları söylenir ve onların ırklarından olduklarını bu kokudan

anlayabiliriz. Birkaç yıl sonra insanlar, Tanrı'nın onlara İlyas'ın şahsında bir peygamber

gönderdiği güne kadar Musa'nın dinini ve yasasını terk ettiler.

____________________________________________________________________

BÖLÜM LXXXIV.

PEYGAMBER İLYA'NIN TARİHİ.

İlyas ortaya çıktığında insanların hepsi putperestti. Baal adında büyük bir putları vardı.

Kur'an'da şöyle deniyor: "Baal'e dua edip yaratıcıların en güzelini terk mi edeceksin?" (Sur.

XXXVII, ayet 125.) İlyas'ın soyağacı şöyle aktarılıyor: Amram oğlu Harun oğlu Eleazar oğlu

Finees oğlu Yâsîn oğlu İlyas bu nedenle onlara İlyas'ı gönderdi. onları putperestlikten

uzaklaştıracak ve onları Tevrat'a ve Musa'nın kanununa geri getirecekti ve onları oraya

getireceği doğrulandı. Bazıları, Baal'in, İsrailoğullarının ve krallarının taptığı, güzel

görünümlü bir kadının adı olduğunu söylüyor. İlyas onları putperestlikten vazgeçirmek için

geldiğinde kral ona inandı ama bölge sakinleri inanmadı; Ancak kral şehrin tamamını yok

edemedi. Sonra İlyas'ı veziri yaptı ve ona iyi davrandı; ve hem kral hem de İlyas Tanrı'ya

tapınırken, diğer sakinler Baal'e tapındılar. Daha sonra kral mürted oldu ve putperestliğe geri

döndü. İlyas ondan ayrıldı ve duasını Tanrı'ya yöneltti. Allah ona şöyle dedi: Ey İlyas!

Gökyüzünü emrine teslim ettim; ona ne istersen sipariş et. İlyas şöyle dedi: Ya Rab,

yağmuru onlardan uzak tut. Yağmur durdu, kıtlık yaşandı. İnsanlar, "Kıtlık getirdi" diyerek onu

öldürmek için İlyas'ı aradılar. Bu kıtlık üç yıl sürdü ve birçok insan, hayvan ve kuş açlıktan

öldü. İlyas'tan başka kimsenin ekmeği yoktu, dolayısıyla herhangi bir yerde ekmek kokusu

duyulduğunda insanlar şöyle derdi: İlyas dün buradan geçti. Bir gün İlyas, Akhtub oğlu Elişa

adında bir oğlu olan yaşlı bir kadının evine geldi. Her ikisi de açlıktan şikayetçiydi. İlyas

onlara ekmek verdi. Elişa'nın felçli olduğu da söyleniyor; annesi onu bir yere yerleştirip

durumunu sakladı. İlyas dua etti ve Tanrı onu iyileştirdi. Elişa iyileşince İlyas'a inandı ve onun

yanında kaldı ve onu asla bırakmadı. Kıtlık üç yıl sürdükten sonra İlyas, Elişa'yla birlikte

bulunduğu yerden ayrıldı. Kralın yanına gittiler ve İlyas ona şöyle dedi: Üç yıldır yoksulluk

içindesin ve taptığın kişi sana yardım edemez. Gücü yetiyorsa, ondan seni acından

kurtarmasını iste; Eğer buna gücü yetmezse, kendisine ibadet etmeniz şartıyla Allah'ımdan

sizi oradan kurtarmasını isterim. Rıza verdiler. İlyas onlara putlarını şehrin dışına

çıkarmalarını söyledi ama yakarışlarına rağmen sesleri duyulmadı. Sonra İlyas dua etti ve

hemen yağmur yağmaya başladı ve yerden buğday ve çimen fışkırdı. Bir süre sonra tekrar

sadakatsiz oldular. İlyas dua etti ve Tanrı da ona bir görüntü gönderdi, şöyle dedi: Ey İlyas,

benim için o kadar çok hayvan, vahşi hayvan ve kuş öldürdün. İlyas şöyle dedi: Ya Rab,

onları benim duamda öldürdüğün gibi, benim duamda da onlara kurtuluş ver. Sonra, onlar

yine Allah'a ibadet etmekten vazgeçtiklerinde, İlyas kalbini onlardan çevirdi ve Elişa'yla

birlikte şehrin dışına çıktı ve şöyle dedi: Ya Rab, beni ortasından uzaklaştır. Tanrı onu

onlardan aldı ve İsrafil'in yargı borazanını çalacağı güne kadar ona yaşama hakkı verdi; ve

ona, yaşlı kadının oğlu Elişa olarak cenneti verdi ve Tanrı onun peygamber olduğunu

söyledi.

_______________________________________________________________

BÖLÜM LXXXV.

PEYGAMBER ELİŞ'İN TARİHİ.

Elişa artık İsrail oğulları arasında yaşıyordu ve onlar Musa'nın yasasını terk ettikleri için

Musa yaşadığı sürece onları Tanrı'ya çağırdı. Onun ölümünden sonra başka peygamber

kalmamış, ancak onlara öğüt veren ve Allah'ın bereket verdiği bilge adamlar vardı.

İsrailoğullarının ortasında sakinè denilen bir gemi vardı; kedi kafasına benzeyen bir kafası

vardı ve süslendi. Arzusu olan herkes bu sandığa gider, Allah'a dua eder ve istediğini alırdı.

Ve İsrail oğulları bir düşmanın saldırısına uğrayıp savaştayken, savaşta sandığı ordunun

önüne getirdiler; Ondan kedi sesine benzer bir ses çıktı ve Allah, düşmanların kalplerini

korku ve dehşetle doldurdu, böylece kaçtılar. İsrailoğulları, Kur'an'da bildirildiği gibi,

tamamen bu geminin üzerinde istirahat ettiler: "Peygamber onlara şöyle dedi: İçinde

Rabbinizden bir emniyet ve Musa ile Harun ailesinin emanetlerinin bulunduğu gemi, taşıyın

vb." (Sur. II, 254. ayet) Musa'nın emaneti asaydı; Aaron'un gönyesi; çölden getirdikleri

mandan da bir miktar vardı. Ayrıca Musa'nın vahiyden döndüğü gün kırdığı tabletlerin

parçalarının da sandığın içinde bulunduğu söylenmektedir. Bu sandık Musa yaşadığı sürece

önce Musa'nın, sonra diğer peygamberlerin elinde kalmış ve Elişa'ya kadar elden ele

dolaşmıştır. Elişa'nın ölümünden sonra, kendisine kötü davranan İsrailoğullarının elinde

kaldı. Zinaya, doğal olmayan aşka, cinayete, yalana ve diğer suçlara düşkündüler; ve

Musa'nın kanunu terk edildi ve birkaç kişiden başka bu kanunda kimse kalmadı. Bunun

üzerine Allah onları bir zalimin eline teslim etti. İlâk adında bir kralları vardı. Amalekliler

arasından güçlü bir düşman Ilak'a saldırmaya geldi. Gemiyle birlikte ordusunu da onun

üzerine gönderdi. Ancak düşman orduyu kaçırıp gemiyi ele geçirdi. Bu haberin verdiği

üzüntü İlâk'ın safrasının taşmasına neden oldu ve düşman şehri ele geçirerek İsrailoğullarına

boyun eğdirdi ve o da gemiyi Mağrip'e gönderdi. İsrailoğulları peygambersiz kaldı. Sonunda

Tanrı onlara bir peygamber gönderdi ve krallığı Tâlut'a (Saul) verdi. Davud tarafından

öldürülen Talut adında zalim bir kralları vardı. Peygamberin adı Samuel'di. Tâlut tahtı ele

geçirdi ve sandık onların mülkiyetine döndü.

_________________________________________________________________

BÖLÜM LXXXVI

İSRAİL ÇOCUKLARI ÜZERİNDE HÜKÜMET EDEN KRALLARIN TARİHİ.

Dört yüz altmış yıl boyunca İsrailoğullarına yirmi kral hüküm sürdü. Bunlardan ilki İlâk idi.

Daha sonra Lût'un soyundan, İsrailoğullarına sekiz yıl boyunca zulmeden Şusan adında bir

başkası daha vardı. Daha sonra Jefone oğlu Kaleb'in Nufil (Othoniel) adlı kardeşi tahtı ele

geçirdi, İsrailoğullarını Şusan'dan kurtardı ve kırk yıl hüküm sürdü. Daha sonra on sekiz yıl

hüküm süren Khafâwend adında bir kral geldi. Sonra Kenanlıların bir kralı onlara yeniden

boyun eğdirdi; Adı Nâsîr (Kabin) idi ve yirmidokuz yıl hüküm sürdü. Daha sonra

İsrailoğullarından peygamberler ailesinden Divan (Debora) adında bir kadın ortaya çıktı. Bu

kadın kralı öldürüp şehri ele geçirdi; sonra Barak adında bir adamı kırk yıl hüküm sürecek

kral yaptı. Derken yine Hicaz ülkesinden Lût soyundan Sarîr adında bir kral vardı; yedi yıl

hüküm sürdü ve ondan sonra Abmak adındaki oğlu üç yıl hüküm sürdü. Sonra İsrailoğulları

soyundan Taris (Yair); yirmi iki yıl hüküm sürdü. Filistîlerden bir grup yeniden istilaya girişti ve

Beni-Ammon halkını onlara çağırdı; on sekiz yıl orada kaldılar. Sonra yine Yefeh (Yeftah)

adında yirmi yıl hüküm süren bir İsrail kralı vardı. Ondan sonra sekiz yıl hüküm süren ‘Akrun

(Abdon) adında bir kral geldi. O öldüğünde İsrailoğulları kralsız kaldı ve her tarafta

düşmanlar ortaya çıktı. Bu durum yirmi yıl sürdü. Sonra kâhin olan ve hükümdarlık yapan Alî

(Eli) adında bir adam vardı; o zayıftı ve sandık kötü adamların eline düştü ve İsrail çocukları

otuz yıldan fazla bir süre boyunca çok acı çekti. Nihayet bu dört yüz altmış yılın ardından

Allah, peygamberlik görevini Alkame oğlu Reyyan oğlu Samuel'e lütfetti. İsrailoğulları zalim

kralların yönetimi yüzünden tükenmişti. Daha sonra Amalekliler soyundan Tâlut tarafından

yönetildiler, Samuel Tâlut'u kralları olarak atadı.

___________________________________________________________________

BÖLÜM LXXXVII.

SAMUEL'İN HİKAYESİ

Tâlut'un krallığı Suriye'deydi. O, elli ila yüz arşın yüksekliğindeki antik devlerin, 'Aditler ve

Themuditlerin' bir kalıntısıydı. Kendisinin beş yüz erkek boyunda olduğu söyleniyor.

İsrailoğulları onun baskısına maruz kaldılar ve Tanrı'dan Musa'nın yasasını ve dinini

yenileyebilecek bir peygamber istediler; ve otuz küsur yıldır bu arzuyla yaşıyorlardı. Fakat

Musa ve Harun'un soyundan gelen Levi kabilesi olan peygamberler ailesinden kimse

kalmamıştı. Bu sırada bu kabileden Alkame oğlu Reyyan adında bir adam öldü; Musa'nın

kardeşi Harun'un soyundan geliyordu. İsrailoğullarına bu adamın hamile bir eş bıraktığı

haber verildi. Bu kadını bulmaya gittiler ve onunla ilgilendiler. Aralarında İl (Eli) adında bir

bilge vardı ve kadını bu adamın bakımına verdiler. Kadın, Samuel adında bir erkek çocuk

doğurdu. Eli onu yedi yaşına kadar büyüttü ve ona Tevrat'ı ve Musa'nın dinini öğretti. Samuel

kırk yaşındayken Tanrı ona peygamberlik armağanını verdi. Samuel, Eli'yi babası gibi

görüyordu çünkü kendisi tarafından büyütülmüştü. Bir gece Eli ile aynı evde yatarken Gabriel

geldi ve ses çıkardı, böylece Samuel uyandı. Kimseyi görmedi ve dedi ki; Hocam beni

aradınız mı? Eli diyor ki: Hayır. Ertesi gece ve üçüncü gece de aynı durum tekrarlandı. Ertesi

gece Eli, Tanrı'nın Samuel'e peygamberlik armağanını vermek istediğini düşündü ve ona

şöyle dedi: Ey oğlum, eğer gece biri sana seslenirse cevap ver: "İşte buradayım, ne

emrediyorsun? Ben senin arasındayım. eller." Samuel de öyle yaptı. Sonra Cebrail ona

göründü ve ona Allah'ın mesajını iletti. Samuel Eli'ye Tanrı'nın kendisini peygamber yaptığını

ve onu bir elçi gönderdiğini söyledi; Eli bu mutlu haberi İsrail çocuklarıyla paylaştı. Eli'nin

Musa'nın kanununa göre kurban etmeyi öğrettiği iki büyük oğlu vardı, ama başka bir şeyi

yoktu. Kendisi ilgilenmedi ve oğullarına talimat vermedi. Eli Samuel'e şöyle dedi: Tanrı bana

herhangi bir mesaj vermedi mi? Samuel şöyle dedi: Tanrı şöyle dedi: Neden kurban kesmeyi

ihmal ettin ki, oğulların ona ekleme yapsın ya da ondan eksiltsin? Peki neden onlara liderlik

etmedin? Bu günahtan dolayı sizi, oğullarınızı öldürecek, sandığı alıp yok edecek bir

düşmanın eline teslim edeceğim. Sonra Talut geldi, İsrail oğullarına karşı savaş açtı ve

Eli'nin oğullarını öldürdü ve Eli üzüntüden öldü. Bu savaşta İsrailoğulları sandığı Eli'nin

oğulları tuttuğu için kaybettiler ve onlar öldürülünce gemi Tâlut'un eline geçti; ve bu savaşın

başında oldu. Bu olaylardan sonra Samuel peygamber olunca, İsrailoğulları onu tanımak

istemediler ve ona şöyle dediler: Tanrı'nın bize bir kral vermesi için dua etmelisin ki,

savaşabilelim ve sandığı geri alalım.

___________________________________________________________________

BÖLÜM LXXXVIII.

PEYGAMBER SAMUEL'İN HİKAYESİ İLE DEVAM ETTİ.

Samuel'in hikayesi Kuran'da şu ifadelerle kayıtlıdır: "Musa'nın ölümünden sonra,

peygamberlerine: Bizi kral yap, vb. dedikleri İsrailoğulları topluluğunu düşünün." (Sur. II, 947.

ayet) Bu sözleri Samuel'e ilettiklerinde ve ondan bir kral ve gemi için dua etmesini

istediklerinde, Samuel onlara şöyle dedi: Belki, bir kralınız olduğunda, savaşa gidip onu

bırakmazsınız. Onlar şöyle cevap verdiler: “Evlerimizden ve çocuklarımızdan uzaklaştırılmış

olduğumuza göre, neden Allah yolunda savaşmayalım? Fakat kendilerine savaş emri

verilince, birkaçı hariç geri döndüler... Peygamberleri onlara şöyle dedi: Allah, Talut'u size

melik kıldı vb." (Sur. II, ayetler. 247 248.) Talut idi. İsrailoğulları soyundandı ve fakirdi, ataları

gibi su taşıyıcısı olarak çalışıyordu ve onların da taşımak için kullandıkları eşekleri vardı.

Tâlut'un babası çöle kaçan bir eşeği kaybetmişti ve Samuel onu kral yapmak için Tâlut'u

arıyordu ve ona şöyle dedi: Talut cevap verdi: Ey Allah'ın peygamberi, benim kavmimin

bütün kavimlerin en küçüğü olduğunu biliyorsun. Ben İsrailoğullarının en fakiri ve en

zayıfıyım. Samuel şöyle dedi: Bu Allah'ın emridir. Sonra İsrailoğullarının sahip olduğu ve

istedikleri kutsal yağı başına döktü. Eski bir kitapta bu yağın Yakup oğlu Yusuf'un mirasından

geldiği ve peygamberlerin elinde olduğu söylenmektedir; Bir kral atanırken, derisinin parlak

ve temiz olması için başına ve yüzüne döktüler. Peygamberlerin geldiği kabilenin Levi

kabilesi olduğunu söylemiştik. Kralların geldiği halk, halkın gözünde küçümsenen Yahuda

kabilesiydi. İsrailliler, "Neden o bize krallık yapsın ki? Biz krallığa ondan daha layıkız" dediler.

(Sur. II, ayet 248.) Talut, tüm kabilelerin en bilgili adamıydı ve en uzun boylu olanıydı ve uzun

olmasından dolayı ona Talut deniyordu. Samuel, "Tanrı gücü dilediğine verir" dedi.

İsrailoğulları dediler ki: Eğer dediğin gibi Talut'u bize kral yapan Allah ise, bize bizi ikna

edecek bir işaret göster. Samuel şöyle dedi: "Onun krallığının alameti, sandığın sana geri

dönmesi vb. olacaktır." (Sure II, 249. ayet) Dediler ki: Eğer gemi bize iade edilirse, hepimiz

ona itaat ederiz. Kimse sandığın nerede olduğunu bilmiyordu. Bazıları düşmanların onu

çöplüğe attığını söyledi; Daha sonra Tanrı, gemiyi havaya kaldırma emrini veren melekleri

gönderdi. Bazıları ise sandığı alan putperestlerin onu putlarının bulunduğu tapınağa

yerleştirdiklerini iddia etti. Bu tapınağa geldiklerinde sandığın putların üzerine konduğunu ve

putların yerde yattığını gördüler. Kâfirler dediler ki: Bu, İsrailoğullarının tılsımıdır; onu bu

evden çıkar. Onu çıkarıp her biri birer buzağı olan iki ineğin kuyruğuna bağladılar. Tanrı bu

inekleri melekler aracılığıyla yönlendirdi ve onlar da sandığı İsrailoğullarının ortasına

yerleştirdiler; sonra inekler buzağılarını bulmak için geri döndüler ve geceleyin gittikleri yere

geri döndüler. İsrailoğulları sandığı bulduğunda Talut'u kral olarak tanıdılar ve onun

emirlerine boyun eğdiler.

_________________________________________________________________________

BÖLÜM LXXXXIX.

Samuel, Tàlout'a Câlut'a karşı savaşmasını ve orduyu toplamasını emretti. Tâlut orduyu

topladı ve seksen bin adam Câlut'a karşı yola çıktı. Samuel, Tàlut'a bir zırh verdi ve şunları

söyledi: Bu zırhı kolayca giyebilen kişi savaşa karar verecek ve Càlut onun eliyle yok olacak.

Tâlut orduyla birlikte ayrıldı. Câlut savaşa hazır bir halde onu bekledi. Tâlut'un orduyla

birlikte izlediği yol, bir günlük yolculukta çölden geçiyordu ve çok sıcaktı. Çölün diğer

tarafında Ürdün ile Filistin arasında bol miktarda su içeren bir nehir vardı. İsrailoğulları

Calut'un ordusunu bulmak için bu nehri geçmek zorunda kaldılar. Talut onların hiçbir

peygambere veya krala itaat etmediğini bildiğinden onları sınamak istedi. Samuel ona şöyle

emretmişti: Sayınız çok olmasına rağmen, savaşmaya yetecek kadar sayınız kalmayacak.

Sıcaklığın iyice şiddetlendiği ve ordunun iyice zayıfladığı, günün ağarmaya başladığı ve

Filistin nehrine yaklaştıkları bir sırada bu çöle varan Tâlut, orduyu tecrübe etti ve şöyle dedi:

“Allahım. sizi bir nehirle imtihan edecek; Avuçlarından su almış olanlar müstesna, ondan su

içen benimle olmaz, içmeyen de benimle birlikte olur." (Sur. II, 250. ayet) Yani De ki: Bu

nehirdir; şimdi kim suya atlar ve Ürdün kıyısına gelinceye kadar içmezse, ordu sıcaktan

geçtiği için susamıştı ve gitmemişti. Tâlut'un savunmasını dikkate alınca nehre vardıklarında

içki içmekten kendilerini alamadılar ve Tâlut'un çilesinin hiçbir etkisi olmadı. Kur'an'da

anlatıldığı gibi hepsi önceden su içtiler, bir kısmı vs. karşı tarafa gelince avuçlarından içtiler."

ve suları kesildi. Avuçlarından çekmeden içenler ise susuzluklarını gideremediler. Câlut'un

ordusunun huzurundayken şöyle dediler: "Bugün Câlut'a ve onun ordusuna karşı gücümüz

yok." Bunun üzerine Talut, "Benim yanımda dayanamazsınız" diyerek onları geri gönderdi.

Geri dönenlerin sayısı yetmiş altı bin kişiydi; Krala itaat edenlerin sayısı dört bindi. Tâlut bu

dört bin adamla yolculuğuna devam etti. Câlut'un huzuruna vardıklarında beş yüz bin adamla

onları karşılamaya geldi. İsrailoğulları bu ordudan korktular ve Talut'a şöyle dediler: "Bugün

Calut ve onun ordusuna vs. karşı gücümüz yok." İçlerinden akıl sahibi olanlar, diğerlerine

şöyle dediler: "Ne kadar çok az sayıda kişi, Allah'ın izniyle birçok kişiye galip geldi? Allah,

sabredenlerle beraberdir." Üç bin altı yüz kadar adam geri döndü ve Tâlut'la birlikte yalnızca

üç yüz on üç adam kaldı; Bedr gününde peygamberimiz Muhammed'in yanında bulunanlarla

aynı sayı. Sonra Tâlut şöyle dedi: Allah bizden yanadır. İlerledi ve ordusunu savaş hattına,

Câlout hattının karşısına yerleştirdi. Talut şöyle dedi: “Ya Rabbi, bize azim ver, vs.” (Sur. II,

ayet 251.) Ancak Allah onlara [Samuel aracılığıyla] şu emri gönderdi: Savaşı erteleyin, çünkü

Davud adında Câlut'u öldürmesi gereken bir adam var. Boaz'ın oğlu Obed'in oğlu Yesse'nin

oğludur. Kısa boylu, gri gözlü, küçük saçlı, utangaç kalpli ve narin bir vücuda sahip; Onu,

boynuzu başına koyduğunuzda içinden yağ çıkmasından tanıyacaksınız. Samuel Yesse'ye

gitti ve ona şöyle dedi: Çocuklarınızın arasında Calut'un eliyle öleceği biri var. Yesse şöyle

dedi: On bir oğlum var, uzun boylu, güçlü ve güzel görünüşlü adamlar. Samuel boynuzu

onların başlarına koydu ama hiçbir yağ izi görünmedi. Sonra Tanrı ona bir görüntü verdi ve

şöyle dedi: İnsanların güzelliğine ve gücüne değil, yüreğinin saflığına ve Tanrı korkusuna

bakın. Samuel Yesse'ye şöyle dedi: Tanrı sana yalancı diyor ve bunlardan başka bir oğlun

daha olduğunu söylüyor. Yesse cevap verdi: Evet, ama o küçük ve onu insanların arasına

sokmaya utanıyorum; Sürülere bakmasını sağlıyorum; adamlar onun koyunlarla birlikte

nerede olduğunu biliyor. Samuel oraya gitti ve bir selin aktığı bir vadiye geldi; Davut'un

koyunları ikişer ikişer dereden çıkardığını gördü. Samuel şöyle dedi: Bunu yapanın benim

aradığım adam olduğuna hiç şüphe yok. Boynuzu başına koydu ve yağ çıktı. İsrailoğullarının

sayısının az olduğunu gören Calut hayrete düştü ve onlarla savaşmaktan kaçındı. Talut'a bir

mesaj göndererek şöyle dedi: Sen bu birkaç kişiyle benimle savaşmaya geldin ve ben

yanımdaki kalabalık orduyla seninle savaşmaya tenezzül etmiyorum. İstersen çık dışarı, tek

başımıza savaşalım, istersen ordundan dilediğini gönder. Tâlut'un ordusundan kimse

ilerlemedi ve Tâlut'un kendisi de dışarı çıkmaya cesaret edemedi. Daha sonra Tâlut,

Samuel'in kendisine verdiği zırhı getirdi ve sırayla tüm birliği bununla kapladı, ancak hiçbirine

uymadı. Şimdi David'in babası on bir oğluyla birlikte Talon'a yardım etmeye gelmişti!; Davut'u

zayıflığından ve insanların onu küçümsemesinden dolayı sürülerle birlikte bırakmış ve ara

sıra ona süt getirmesini tavsiye etmişti. Yesse Yahuda kabilesindendi. Davut her gün

babasını ve kardeşlerini bulmaya geldi ve onlara ihtiyaç duydukları şeyleri getirdi. Yün bir

gömlek giymişti ve çobanların genellikle yaptığı gibi elinde bir asa ve vücudunun ortasına

bağlı bir askı taşıyordu. Bir gün David babasının yanına geldi. Yolda bir taş ona seslendi ve

şöyle dedi: Beni al. Aynı şekilde iki taş daha, ta ki Davut üçünü de alıp çantasına koyana

kadar. Talout zincir zırhı tüm ordu üzerinde denemişti ama kişilere uymamıştı. Bunu David'in

babası ve çocukları üzerinde de denedi; onlara da yakışmadı. Talut şöyle diyor: Bu zincir

postayı takmayan kalmadı. Davut'un babası şöyle dedi: Benim bir oğlum daha var. David

gelip zırhı giydiğinde ona çok yakıştı. Tâlut David'e şöyle dedi: Gidip Câlut ile savaşmak ister

misin? David cevap verdi: Onu istiyorum. Talut şöyle diyor: Hangi silahları ve hangi atı

istiyorsunuz? David şöyle diyor: Silaha ihtiyacım yok. Diğeri şöyle dedi: Nasıl savaşmak

istersin? Davut cevap verdi: Bu sapanla ve bu üç taşla. Bu taşlardan biri Musa'nın Allah

düşmanlarına attığı, diğeri Harun'un attığı taştır ve bu üçüncüsü Câlut'a ölüm getirecektir.

Davut'un vücudu zayıftı; gri gözleri vardı; boyu küçük, sarı renkli, yüzü ince ve saçları kızıldı.

Tâlut ona şöyle dedi: Eğer Câlut'u öldürürsen, sana krallığın yarısını ve kızımı da

evlendiririm. Davut cevap verdi: Onu Tanrı'nın gücüyle öldüreceğim. Daha sonra savaş

hattının önüne ilerledi, orada durdu ve Bismillah formülünü okudu. Càlout teröre ilham veren

uzun boylu bir adamdı. Hepsi tamamen silahlı, göğüs zırhları ve miğferler takmış yüz bin

adamla yola çıktı. Calut, Davut'u görünce onu küçümsedi ve ona şöyle dedi: Sen kimsin ve

ne yapmaya geldin? Davut ona şöyle cevap verdi: Sana karşı savaşmaya ve seni öldürmeye

geldim. Càlout ona şöyle dedi: Ey zavallı, beni nasıl öldürmek istiyorsun? David cevap verdi:

Tanrı'nın gücüyle. Diğeri dedi ki: Ey zavallı şey, elinde silah olmadığına göre benimle hangi

silahlarla savaşmak istiyorsun? David şöyle diyor: Bu sapanla. Càlut onunla alay etti ve ona

şöyle dedi: Niyet ettiğin gibi yap. Bunun üzerine Davud çantasına uzandı, taşlarından birini

aldı, bedenindeki askıyı çıkarıp taşı oraya koydu ve Bismillah diyerek fırlattı. Tanrı, taşın ona

çarpması için rüzgara Càlut'un kafasındaki miğferi çıkarmasını emretti. Taş kafasını ezdi,

bütün beyinler döküldü; atından düşerek hayatını kaybetti. Taş yere düştü ve birçok parçaya

bölündü, bu da tüm atlıların kafasına çarptı ve beyinleriyle birlikte düştü. Kuran'da bildirildiği

gibi, çoğu bu tek taş tarafından öldürüldü: "Ve onları Allah'ın izniyle kaçırdılar, Davud da

Celût'u öldürdü vb." Sonra Tâlut diğerlerini kaçırdı, geri döndü ve Samuel'e Davut'un

hikayesini anlattı. Samuel Talut'a şöyle dedi: Sözünü yerine getir. Tâlut, Davud'a kızını

evlendirdi, bütün işleri ona emanet etti ve yüzüğünü ona verdi; ve bütün halk onun emirlerine

boyun eğdi. Birkaç yıl böyle geçti.

_______________________________________________________________

BÖLÜM XC.

[L’DEVAMI] TALUT'UN VE DAVID'İ ÖLDÜRME TASARIMININ HİKAYESİ.

Davut'un görevlerini yerine getirmesinden birkaç yıl sonra, insanlar artık Tâlut'a saygı

duymamaya ve onu hesaba katmamaya başladı. Talut, David'i kıskandı ama bunu Samuel'e

göstermeye cesaret edemedi. Bu arada Samuel öldü ve Talut, Davut'u öldürme planını

tasarladı. Gece yarısı gidip onu öldürmeyi ve ikiye ayırmayı planladı. Kocasının babası

tarafından öldürülmesini istemeyen, Davut'un karısı Talut'un kızı bunu Davut'a bildirdi. Davut

bir bota şarap doldurdu, onu yatağına yatırdı, bir elbiseyle örttü ve oradan ayrıldı. Tâlut gece

yarısı zehre batırılmış bir kılıçla geldi ve Davud'u uyurken gördüğünü sanarak şiddetle vurdu

ve desteyi ikiye böldü. Şarap akarken Tâlut şunları söyledi: Dün çok şarap içti. Daha

yakından baktığında bunun kızının bir oyunu olduğunu anladı ve onu öldürmek istedi; ama o

kaçtı. Ertesi gece Talut uyurken Davud geldi ve üzerinde Davud'un adının yazılı olduğu dört

oku başının etrafına yerleştirdi. Talut uyanıp bu okları görünce bunun Davut'un işi olduğunu

anladı ve şöyle dedi: Davut benden daha cömerttir; çünkü elimde olsaydı ona merhamet

etmezdim; beni kontrolü altına aldı ve bana hiçbir zarar vermedi. Bir gün Davut Tâlut'un

huzuruna çıktı. Aniden onu almak için ayağa kalktı. David iyi bir koşucuydu; Koşmaya

başladı ve Tâlut bir dağa gelinceye kadar onu takip etti. Davut bir mağaraya saklandı ve

Tanrı, bir örümceğe, mağaranın girişini bir ağla kapatmasını ilham etti. Tâlout oraya

vardığında hiçbir erkek izi göremedi ve bu mağarada kimsenin olduğuna inanmayarak geri

döndü. Bunun üzerine İsrailoğullarının bilgeleri bir araya toplanıp Davud'a karşı

yaptıklarından dolayı Talut'u suçladılar. Tâlut hepsini öldürdü ve onun zamanında,

mabeyincisine teslim ettiği bilge bir kadın dışında ne bilge ne de bilgili kaldı. Bu vekil iyi kalpli

bir adamdı; bu kadını öldürmedi ve onu ailesiyle birlikte evinde tuttu. Bir süre sonra Tâlut bir

rüya gördü, bilgeleri öldürdüğüne pişman oldu ve ağıt yaktı. Veznedarına şöyle dedi:

Bakalım kefaretimin ne olacağını sorabileceğim bir bilge yok mu? Kahya dedi ki: Bana

öldürmemi söylediğin bu kadın dışında, dünyada tek bir bilge adam tanımıyorum. Onu ben

öldürmedim. Talut şöyle dedi: Onu getirin. Kahya onu getirdi ve Talut ona şöyle dedi: Benim

kefaretim nedir? Kadın cevap verdi: Beni bir peygamberin türbesine götür de dua edeyim;

belki Tanrı onu konuşturur. Samuel'in mezarına gittiler; kadın dua etti ve Samuel şöyle dedi:

Oğullarıyla birlikte devler şehrine gidip ölene kadar onlarla savaşması onun kefareti

olacaktır. Tâlut'un on iki çocuğu vardı. Hepsini çağırdı ve şöyle dedi: Ne diyorsunuz? Cevap

verdiler: İtaat ettik. Devlerin şehrine gittiler, savaştılar ve hepsi öldürüldü.

“Gece yarısı gidip onu öldürmeyi ve ikiye ayırmayı planladı. Kocasının babası tarafından öldürülmesini istemeyen, Davut'un

karısı Talut'un kızı bunu Davut'a bildirdi. Davut bir bota şarap doldurdu, onu yatağına yatırdı, bir elbiseyle örttü ve oradan

ayrıldı. Tâlut gece yarısı zehre batırılmış bir kılıçla geldi ve Davud'u uyurken gördüğünü sanarak şiddetle vurdu ve desteyi ikiye

böldü. Şarap akarken Tâlut şunları söyledi: Dün çok şarap içti. Daha yakından baktığında bunun kızının bir oyunu olduğunu

anladı ve onu öldürmek istedi; ama o kaçtı. Ertesi gece Talut uyurken Davud geldi ve üzerinde Davud'un adının yazılı olduğu

dört oku başının etrafına yerleştirdi. Talut uyanıp bu okları görünce bunun Davut'un işi olduğunu anladı ve şöyle dedi: Davut

benden daha cömerttir; çünkü elimde olsaydı ona merhamet etmezdim; beni kontrolü altına aldı ve bana hiçbir zarar vermedi.

Bir gün Davut Tâlut'un huzuruna çıktı. Aniden onu almak için ayağa kalktı. David iyi bir koşucuydu; Koşmaya başladı ve Tâlut

bir dağa gelinceye kadar onu takip etti. Davut bir mağaraya saklandı ve Tanrı, bir örümceğe, mağaranın girişini bir ağla

kapatmasını ilham etti.”

“Tâlut hepsini öldürdü ve onun zamanında, mabeyincisine teslim ettiği bilge bir kadın dışında ne bilge ne de bilgili kaldı.”

" Mabeyenci" "Osmanlı döneminde, padişahın dışarıyla olan ilişkilerine bakan, onun buyruklarını ilgililere bildiren, kimi kişilerin

dileklerini de padişaha ileten görevli."

__________________________________________________________________

BÖLÜM XCI.

BÖLÜM XCI.

Talut öldüğünde Davut refaha kavuştu; Tanrı ona peygamberlik armağanını verdi ve

İsrailoğulları onun etrafında toplandılar. Onun şeceresi şöyledir: Davut, Yesse oğlu, Obed

oğlu, Boaz oğlu, Salma oğlu, Nahasson oğlu, Aminadab oğlu, Ram oğlu, Hesron oğlu,

Hesron oğlu, Yahuda oğlu, Yahuda oğlu Fares. Azer oğlu İbrahim oğlu İshak'ın oğlu.

Davud'un hükümdarlığı süresince, bizzat kendisinin boyun eğdirdiği krallar dışında, hiçbir

kâfir ona karşı savaşmamıştır. Kuran'da şöyle bildirilir: "Güçlü olan ve sık sık aramıza dönen

kulumuz Davud'u hatırlayın." (Sur. XXXVIII, ayet 16.) Ve başka bir yerde: "Ve biz onun

imparatorluğunu kurduk, vb." [aynı eser. karşı. 19.) Gücü o kadar güçlüydü ki, her gece

sarayının kapısı dört bin atlı tarafından korunuyordu; ertesi gün başkaları tarafından

görevlendirildiler. Davut ve Yusuf dışında hiç kimse aynı anda hem kral hem de peygamber

olarak hizmet etmedi. Ancak Yusuf kral değildi; bir başkası krallığı elinde tutuyordu ve Yusuf

onun yalnızca mali işler sorumlusuydu. Yani yalnızca Davut kral ve peygamberdi, ondan

sonra da Süleyman. Ancak yine de bir hususiyet var. Davut Tanrı'dan krallık talebinde

bulunmamıştı; Allah onu ona şöyle buyurmuştu: "Ey Davud, ben yeryüzündeki vekilimi,

insanlar arasında hakem kıldım." [aynı eser. karşı. 26.) Bu nedenle Tanrı ona bu dünyanın

imparatorluğunu verdi ve onun isteği olmadan onu ona teslim etti. Süleyman ise, "Ya Rabbi,

bana mağfiret ver ve bana benden sonra kimsenin sahip olamayacağı bir güç ver" diyerek

hükümdarlık istedi. (Sur. XXXVIII, ayet 34.) Tanrı, Süleyman'ın duasını duydu ve ona bu

dünyanın imparatorluğunu verdi ve şöyle dedi: "Onun bizim yanımızda bir yeri ve güzel bir

meskeni var." krallık için, ama Davut bunu istemeden elde etti; çünkü kim yüreğini bu

dünyaya bağlarsa, Tanrı onu bu dünyanın uğraşlarına dahil eder. Allah, Davud'u vekili olarak

atadı ve Kur'an'da bildirildiği gibi ona hükmü öğretti: "Biz ona hikmeti ve hüküm verme

bilgisini verdik." (Aynı yerde, 19. ayet) Davut bu nedenle insanlar arasında hükmetti. Allah

ona, insanlara Musa'nın dinini ve şeriatini öğretmesini emretmiş ve ona Zebur'u göndermişti.

Mezmurlar ne kanun ne de talimat içeriyordu; kendilerini tamamen Tanrı'nın birliğini

sağlamaya adamışlardı. Tanrı Davut'a çok güzel bir ses vermişti, böylece mezmurları o

kadar güzel melodilerle söylemişti ki, daha önce kimse böylesini duymamıştı. Davut ilahiler

söylemeye başlayınca, havadaki kuşlar gelip onun başının etrafında durup dinlediler.

Kuran'da bildirildiği gibi, dağlar da ona katıldı: "Akşam ve sabah, dağları ve onun etrafında

toplanıp Allah'a hamd eden kuşları onunla birlikte hamd etmeye zorladık." (Aynı 17-18.

ayetler), yani ona kimin itaat ettiğini. Tekrar deniliyor ki: Ey dağlar ve kuşlar! onunla birlikte

ilahiler söyleyin vs." (Sur. XXXIV, ayet 10.) Davut, Tanrı'nın itaatkar bir hizmetkarı ve

insanlar arasında doğru bir adamdı. Cariyelerden başka doksan dokuz karısı vardı.

Zamanını üçe bölmüştü. Bir gün dünya işleriyle meşgul oldu ve hükümler bildirdi; geçen gün

kendini Allah'ın hizmetine ve öbür dünyanın işlerine adadı; üçüncü gün ise eşleriyle birlikte

izin verilen zevklerle rahatladı. Ve tüm bunlarla birlikte mezmurlar söyledi ve peygamberlerin

ayrıcalıklarından yararlandı. Daha sonra Davut, Tanrı'dan kendisini eski peygamberlerin

ayrıcalık derecesine ulaştırmasını istedi. Allah ona şöyle dedi: Ey Davud! Onlara faydalar

verdim, sonra da sabretmeleri için onlara kefaret ettim. Oğullarından birini kurban ederek,

diğerini ayırarak İbrahim'i ateşle cezalandırdım; Yakup oğulları tarafından; Yusuf (atıldığı)

kuyudan ve zindandan; Musa Firavun tarafından ve Eyüp ayetler tarafından. Hepsine acı

çektirdim, ama henüz sizi hiçbir şeyle üzmedim ve üzmeyeceğim. Davud dedi ki: Ya Rab,

beni de imtihan et ki, ben de bunlarla aynı dereceyi elde edeyim. Allah onun isteğini yerine

getirdi. Yıllar geçti ve David isteğini unutmuştu. Şimdi bir gece Tanrı'nın huzurunda ibadet

için durdu. Renkli bir güvercin şeklindeki İblis, ölüm numarası yaparak onun önüne geldi ve

düştü. Davut güvercini yakalamak istedi; ayağa kalktı ve yatak odasının penceresinden

dışarı uçtu. David bakışlarıyla onu takip etti ve karşısında oturan, tamamen çıplak bir kadının

başını yıkadığını gördü. Davut bu kadını görünce sevgiye kapıldı ve kadın başını

kaldırdığında onu sardı. tüm vücudu ve saçları. David ona daha da aşık oldu. Daha sonra

sırdaşına bu kadının kim olduğunu sordu. Kendisine, onun kraliyet doğumlu Uriah adında bir

generalin karısı olduğu ve her ikisinin de soylu olduğu söylendi; sonunda Uriah, Davut'un

kafirlere karşı savaşmak için gönderdiği orduyla birlikte ayrılmıştı. Davut ordu komutanına bir

mektup göndererek şöyle dedi: Uriya'yı sandığın önüne koy. Ama her zaman geminin

önünde bulunanların geri dönemediği oluyordu: Fethetmek ya da ölmek zorundaydılar. Uriah

ordunun başında üç kez yürüdü ama dördüncüsünde öldürüldü. Ölümü eşi Bathsheba'ya

duyuruldu. İkincisi, Tevrat'ın reçetesine göre kocası için yas tuttu. Yası sona erdiğinde Davut

ona bir tane gönderip şöyle dedi: Sen benim karım olmalısın. Kadın cevap verdi: Eğer bir

oğlum olursa onu halefi yapman şartıyla senin eşin olmayı kabul ediyorum. Davut bu şartı

kabul etti ve bu eşinden Süleyman'a sahip oldu. Süleyman büyüdüğünde Davut, yaptığı

şarta göre onu halefi olarak atadı. Sonra Tanrı, Davut'u daha önce diğer peygamberlere

yaptığı gibi sıkıntıyla denemek istedi. Şimdi, bir gün, kendisini ıssız bir yerde bulan Davut,

Tanrı'ya övgüde bulundu. Allah'a ibadet ettiğinde, onun emri dışında hiç kimse ona

erişemezdi ve ibadeti bitirdikten sonra insanların içeri girmesine izin verdi. O gün ibadeti

bitirdikten sonra mihrabın yanında iki meleğin belirdiğini ve önünde oturduğunu gördü. Kimse

buraya giremediği için Davud korktu, Kur'an'da bildirildiği gibi: "Duvarı aşıp mihraba giren ve

Davud'un huzuruna çıkan bu iki davacının hikâyesini duydunuz mu? onlardan korkuyor

musun?” (Sur. XXXVIII, ayet 20.) Melekler, Davud'un kendilerinden korktuğunu görünce ona

şöyle dediler: “Korkma, biz iki düşmanız; birimiz diğerimize haksızlık etti. Aramızda adaletle

hükmet ve göster, taraf tutmayalım ve doğru yola iletelim.” (Aynı. ayet 21.) Davud onlara

şöyle dedi: Bana farkınızı söyleyin. İçlerinden biri şöyle dedi: "Bu, doksan dokuz koyunu olan

kardeşimdir, benim ise bir tane." Bana şunları söyledi; "Onu bana ver, o da onun için

savaştı." (Sure XXXVIII, 22. ayet) Davud şöyle dedi: "O, sizin koyunlarınızın kendi

koyunlarına eklenmesini istemekle size haksızlık etti. O, ortak koşanlardan çoğu, birbirlerine

haksızlık ediyor. 'Diğerleri hariç.' İman edip salih amellerde bulunanlar çok azdı ama Davud

bizim bu durumu yaşadığımızı gördü, Rabbinden bağışlanma diledi, eğildi ve tövbe etti.

(Aynı yerde, 2-3. ayetler) Davut bu nedenle yere kapandı, günahları yüzünden ağladı ve

Tanrı'dan bağışlanma diledi. Başını kaldırmadı ve o kadar çok ağladı ki, gözlerinden dökülen

suya bir bardak daldırabildi ve ondan içti, önünde bir ağaç büyüdü. Kırk gün kırk gece bu

şekilde kaldı. Sonra Allah ona Cebrail'i gönderdi, o da ona şöyle dedi: Ey Davud! Rab

kurtuluşunu size gönderiyor. David bunun bir sitem olduğunu anladı ve daha çok ağladı.

Davut'un bu kırk gün boyunca, Adem ve onun soyundan gelenlerin günahları nedeniyle diriliş

gününe kadar döktüklerinden veya dökeceklerinden daha fazla gözyaşı döktüğü söylenir. Ve

yakınmasına rağmen Davut, Tanrı'ya tapınmayı bir an bile bırakmadı. Muhammed ben Carîr,

üzüntüsünün sebebinin şu olduğunu söyledi: Bir gün düşünmüş ve kendi kendine, bir kulun

kendisine verilen görevi, ne eylemde, ne sözde ne de düşüncede azaltmamasının uygun

olduğunu söylemişti. Sonra, bir musibetle imtihan edildiği gün kendi kendine şöyle dedi:

Şüphesiz benim bugünkü görevim budur. Sonra Allah onun tövbesini memnuniyetle

karşıladı. Cebrail, Davut'a bu iyi haberi vermeye geldi. Davud dedi ki: Ey Cebrail! Diriliş

gününde Uriya bana nasıl davranacak? Cebrail cevap verdi: Allah bana söylemedi. Davut

yine daha yüksek sesle ağlamaya, tapınmaya ve dua etmeye başladı, ta ki Tanrı ona şunu

söyletinceye kadar: Ey Davut, diriliş gününde Uriah seni suçladığında, ona cennetten öyle

büyük bir pay vereceğim ki, senden razı olacaktır. O zaman Davut, Tanrı'nın kendisine

merhamet ettiğini anladı ve üzüntü onu terk etti. Ama her zaman günahlarını hatırladı ve

onları eline yazdı, böylece ona bakınca onları hatırlayacaktı. Sonra Davut Tanrı'dan geçimini

bir endüstriyle kazanabilmesini istedi. Allah ona, elinde macun ve balmumu haline gelen

demir üzerinde hakimiyet vermiş ve Cebrail'e, kendisine zırh yapma sanatını öğretmesini

emretmiştir. Kur'an'da bildirildiğine göre: "Biz, onun için demiri yumuşattık, ona: Bunu

mükemmel bir zincir zırha dönüştürün ve ağı iyi bir şekilde düzenleyin." (Sure XXXIV, 10.

ayet) Kur'an metninde geçen kader kelimesi, halkaların eksiz ve kaynaksız olduğu anlamına

gelmektedir. Davut'un bilge bir adama şöyle dediği hâlâ söylenir: Benim hiçbir suçum yok.

Bilge cevap verdi: Gerçekten. Sonra Tanrı, bilge adam biçiminde bir melek gönderdi ve o da

Davut'a şöyle dedi: Senin şu hatan var ki, hiçbir sanatı nasıl yapacağını bilmiyorsun. Bu tür

zincir postaya Solomonik denir. Ancak Süleyman bunları nasıl yapacağını bilmiyordu; onları

yapan Davud'du; ve bugün yaptığımız zırhlara Kur'an'da söylendiği gibi Davudian adı

veriliyor: "Biz ona, seni giydirmek, aralarında uyguladığın şiddetten korumak için zırh yapma

sanatını size öğrettik vb." (Sur. XXI, 80. ayet) Davud yüz kırk yıl, bazılarına göre ise yüz yıl

yaşadı. On iki yıl hüküm sürdükten sonra İsrailoğulları kıtlık ve salgın hastalıkla karşılaştı ve

çoğu öldü. Davud ve İsrailoğulları bugünkü Yeruşalim'in bulunduğu yerde bir araya gelerek

Tanrı'nın bu kıtlık ve hastalığı kendilerinden uzaklaştırması için dua ettiler. Duaları duyulunca

şöyle dediler: Buraya bir tapınak yapılmalı, çünkü burası mübarek bir yer. Ve öyle yaptılar; ve

bu, bu tapınağın ayrıcalığıdır. Davut ölümün eşiğindeyken tapınak henüz tamamlanmamıştı

ve oğlu Süleyman'ı tapınağı tamamlaması için görevlendirdi. Temeller sert taştan yapılmıştır,

çünkü Süleyman babasının ölümünden sonra Devleri bu tapınağın temellerini taştan

yükseltmeye zorlamıştır. Bugün oraya vardığımızda sütunların ve kapıların da tıpkı Şam

Camii'ndeki gibi taştan yapıldığını görüyoruz. Yalnızca Kudüs tapınağının sütunları yirmi ila

otuz arşın yüksekliğindedir ve tek parçadan yapılmıştır, böylece hiçbir bağ veya çimento

yoktur, ancak tüm kenarlar iyi bir şekilde birleşmiştir ve bütünü çok güzeldir; bu da böyle bir

şeyin erkekler tarafından yapılamayacağının kanıtıdır. Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur: "Biz

bütün şeytanları, mimarları ve dalgıçları O'nun emrine verdik." (Sur. XXXVIII, ayet 36.)

Mu'hammed-ben-Carîr, İsrailoğulları arasındaki kıtlığın sebebinin şu olduğunu söyledi:

Davud, İsrailoğullarının sayısını bilmek istiyordu. Her kabilenin ileri gelenlerini çağırdı ve

sayılarını öğrenmek için onları saymalarını emretti. Allah bu emri onaylamadı ve şöyle dedi:

Ey Davud, İbrahim'e ve Yakup'a, onların soyunu bereketlendireceğimi ve onları sayılarını

kimsenin bilemeyeceği kadar çoğaltacağımı vaat ettiğimi bilmiyor musun? Sonra Allah

ekledi: Şu üç şeyden birini seç: Üç yıllık kıtlık, ya da üç ay düşman, ya da üç günlük ölüm.

Davut kendi kendine şöyle dedi: Üç yıllık kıtlığa dayanamam; ve üç aylık düşmanlık büyük

bir talihsizliktir. Ve üç günlük ölümü seçti. Daha sonra İsrail oğulları arasında salgın çıktı ve

ilk günde o kadar çok kişi öldü ki sayıları hesaplanamadı ve Davut, üç gün sonra artık

İsrailoğullarının kalmayacağından korkuyordu. Dua etti ve şöyle dedi: Ya Rab, sirkeyi ben

içtim, mide ağrısı çekenler de İsrailoğullarıdır; yani: Günah işleyen benim, bunun cezasını

çeken de onlardır. Cezalandırmak istiyorsanız beni cezalandırın ve ölümü onlardan uzak

tutun. Tanrı onun duasını yanıtladı.

______________________________________________________________________

BÖLÜM XCII

BİLGE LOKMAN'IN HİKAYESİ

Davud'un günlerinde Lokman yaşadı, Kuran'da şöyle geçmektedir: "Lokman'a hikmet verdik,

vs." (Sur. XXXI, 11. ayet) Lokman, İla'dandı ve siyahtı. Tanrı Lokman'a bilgelik verdiğinde

Davut on yıl peygamberlik yapmıştı; Davut'un yanına geldi ve otuz yıl onunla yaşadı. David

zincir posta yaptı. Lokman hiç görmemişti ve bunların ne amaçla kullanıldığını bilmiyordu;

ama bilgeliğinden dolayı sessiz kaldı. Davut zırhını bitirince, iyi olup olmadığını görmek için

Lokman'a giydirdi ve şöyle dedi: Savaş için iyidir. Lokman böylece bunun kullanımını öğrendi

ve şöyle dedi: "Susmak hikmettir, fakat çok az kişi onu uygular." Lokman'la ilgili hikayeler

çoktur; ancak Muhammed ben Carir bunları bildirmedi çünkü Kroniğinde ki tek amacı her

karakterin ne zaman yaşadığını söylemekti.

_______________________________________________________________________

BÖLÜM XCIII.

DAVUT OĞLU SÜLEYMAN'IN TARİHİ

Davut'tan sonra Süleyman tahta oturdu ve Allah ona, krallığın yanı sıra, babasından miras

olarak peygamberlik armağanını da verdi. Kur'an'da söylendiği gibi: "Ve Süleyman, Davut'un

varisiydi." (Sur. XXVII, ayet 16.) Ve ona hükümdarlığı, hikmeti ve peygamberlik armağanını

verdi. Babası hayattayken Süleyman onun vekili idi ve Allah ona, Kuran'da söylendiği gibi

yargılamayı öğretmişti: "Biz Süleyman'a bu konuda anlayış verdik." (Sure XXI, ayet 79.)

Davud, hüküm vermek üzere oturduğunda, Süleyman'a söylediği her cümleyi Kuran'da

söylendiği gibi açıkladı: "Davut ve Süleyman, bir topluluk sürülerinin bulunduğu tarla

hakkında hüküm verdiklerinde, Pek çok kişi hasara neden olmuştu, onların kararında biz de

oradaydık." (A.g.e. 78. ayet) Allah her ikisine de hükmü vermiştir. Bu konuda Davut bir

cümle, Süleyman başka bir cümle söylemişti; sonra Davut Süleyman'ınkine döndü ve Tanrı

her ikisini de onayladı; ama bu konudaki hükmü özellikle Süleyman'a vermişti. Hikâye şu: Bir

gün Davut yargılamak için halkın önünde otururken, iki adam yargılanmak üzere geldiler.

İçlerinden biri şöyle dedi: Benim ekili bir tarlam var, içinde tohum olgunlaşmış. (Arapça'da

zaten sarı olan buğday tarlasına 'harthon', buğdayı yeşil olan tarlaya ise zar'on diyoruz.) Bu

adamın diğerleriyle çok sayıda ortak noktası var. Gece boyunca koyunları tarlamda

otlatmaya götürdüler ve oradaki her şeyi yediler. Davut şu cümleyi telaffuz etti: Bu koyunlar

tarla sahibine verilmeli ki, bu yıl verecekleri süt ve yünün bedeli, bu koyunların tarlasına

verdiği zararı telafi etsin. Davud'un hükmü sunulduğunda Süleyman şöyle dedi: Allah'ın

peygamberinin bu sözü çok adildir; ancak bu konuyla ilgili olarak her iki tarafın da lehine olan

bir cümle biliyorum; çünkü bu koyunları tarla sahibine verirseniz koyunun sahibi zarar görür.

Bu nedenle, her ikisinin de doyması, zarar görmemesi, perişan ve fakirleşmemesi için, hasat

zamanına kadar tarla sahibine koyunun yünü ve sütünden tazminat ödenmesi gerekir. Bu

cümleden hoşlanan Davut, kendi söylediği sözü bıraktı ve Süleyman'ın söylediğini uyguladı.

Tanrı'ya şükretti, çünkü Süleyman'a bu anlayışı verenin ve ona bu cümlenin yüceliğini

verenin Tanrı olduğunu biliyordu. Davut, Süleyman'a krallığı verdi ve Tanrı, kendisinden önce

ve sonra hiç kimseye vermediği bir gücü ona verdi. Süleyman Tanrı'ya şöyle dua etmişti: "Ya

Rab, bana güç ver, vb." Hala Kuran'da şöyle deniyor: "Süleyman'ın cinlerden, insanlardan ve

kuşlardan oluşan orduları bir araya toplanmış vs." (Sur. XXVII, ayet 17.) Ve başka bir yerde:

"Rüzgarı... ve cinleri, tüm mimarları ve dalgıçları emrine verdik." (Sur. XXXVIII, 35-36.

ayetler.) Ve başka bir yerde: "Ey insanlar (Sur. XXVII, ayet 16.) Ve Tanrı ona Divlerin dilini de

öğretti ve Süleyman, Divleri Kudüs tapınağını inşa etmeye zorladı ve istediği diğer binalar,

tapınaklar, figürler, leğen gibi tabaklar vb." (Sur. XXXIV, 12. ayet) Süleyman zamanında

Divlerin yaptırdığı tapınaklar ve yaptıkları figürler, renkli resimlerdir. Dört ayaklıların temsili

açısından ilk şey onun yakut tahtıydı. Tahtın üzerinde Süleyman'ı gölgeleriyle koruyan iki

akbaba tasvir edilmiştir. Ve “lava gibi tabaklar” dağ gibi sağlam büyük rezervuarlar, havuzlar

ve kazanlardı. Ve Süleyman'ın günlerinde insanlar inci aramak için denizin derinliklerine

dalmaya başladılar; ve orada Div'leri çalıştırdı. Süleyman bir Dîv'e kızınca onun

bağlanmasını, ortasına büyük bir taş konulmasını ve taşla testereyle ikiye bölünmesini

emretti. Ve Kur'an'da bildirildiğine göre Allah ona bakır ve pirinçten bir çeşme vermişti. (Aynı

11. ayet) Kur'an metninde geçen katar kelimesi sıvı bakır anlamına gelmektedir. Ve ondan

önce hiç kimsenin böyle bir şeyi olmamıştı. Onları bu çeşmede ezdirdi, sonra da Dîv'i denize

attırdı. Kur'an'da şöyle deniyor: “Ve diğerlerini (Dîvler) zincirlerle bağladılar Lesou onları

reddediyor; muhasebe vb. olmadan." (XXXVIII, 37-39. ayetler.) Süleyman, büyüklüğüne

rağmen arpa ekmeği yerdi ve kişinin çeşitli yiyecekler yerse kalbinin yozlaşacağını ve artık

Tanrı'ya hizmet edemeyeceğini söyleyerek; ve hem bu dünyayı hem de ahireti aramak

Allah'ın gerçek bir kulu olur. Süleyman'ın beş yüz fersah uzunluğunda bir halısı olduğu

söyleniyor. Bu halı her serilişinde üzerine altın ve gümüşten üç yüz taht yerleştirildi ve

Süleyman, kendisini ve çevresini güneşten korumak için kuşlara kanatlarını birleştirmelerini

emretti. Süleyman'ın çok güzel kristallerden bin evi olduğu ve hanımlarını bu evlere

yerleştirdiği de söylenmektedir. Onun bin zevcesi, üç yüz meşru zevcesi ve yedi yüz cariyesi

vardı. Sonra rüzgara, bu halıyı üzerindeki her şeyle birlikte, bazen daha fazla, bazen daha

az bir mil kadar havaya kaldırmasını emretti. Geldiği her yerde güneşi yüz parasauktan

oluşan bir alanla kaplıyordu ve insanların gözleri tamamen onunla meşguldü. Şam'da belli bir

süre, Kudüs'te belli bir süre kaldı; Kur'an'da bildirildiğine göre sabah bir şehirde, akşam

başka bir şehirde idi: Bir ay sabah, bir ay akşam üfledi." (Sur. XXXIV, 11. ayet) Ve başka bir

yerde: "Biz, Süleyman'ın emriyle mübarek kıldığımız beldeye doğru esip giden şiddetli

rüzgarı boyun eğdirdik." (Sure XXI, 81. ayet) Yani Kudüs Ve yine: Rüzgarı ona boyun

eğdirdik. , vesaire." (Sur. XXXVIII, 35. ayet) Ve bu rüzgar, Süleyman'ın emriyle, hiçbirinde en

ufak bir hareket hissetmeden, bütün bu insanlarla birlikte halıyı taşıdı.

_________________________________________________________________________

BÖLÜM XCIV.

SÜLEYMAN VE BELKIS'IN TARİHİ.

Bazıları bu hikayeye Süleyman'ın seferi diyor. Süleyman kafirlere karşı yapılan seferleri

severdi. Bir gün Yemen ülkesinde müşriklerin bulunduğunu öğrendi. Derhal halıyı hazırlattı,

orduyu gösterdiğimiz sıraya göre oraya dizdi ve rüzgâra Suriye halısını Yemen memleketine

doğru taşımasını emretti. Yolu onu Hicaz'a götürdü. Mekke'ye varınca rüzgâra halıdan

inmesini emretti ve mabedin etrafında bir alay yaptı ve şöyle dedi: Buradan Araplardan bir

peygamber gelecek. Onun ikametgahı Medine'de olacak, kabri de Medine'de olacaktır ve

yeryüzünde Allah katında ondan daha şerefli bir kimse olmayacaktır. Daha sonra Mekke'den

ayrılarak Hicaz ülkesini terk etti. Yol kavrulmuş bir çölden geçiyordu; sıcaklık çok kuvvetliydi

ve halkı susuzluk çekiyordu. Süleyman mahallede suyun nerede olduğunu bulup akmasını

sağlamak istedi. Yeryüzünde yalnızca suyun olduğu yerleri bilen ibibik (houdhoud) vardı.

Süleyman kuşların arasında ibibi aramış, bulamayınca Kuran'da bildirildiği gibi şöyle

demiştir: "Neden burada ibibi göremiyorum vs." (Sure XXVII, 20. ayet) Artık ibibik ayrılmış ve

Belkıs'ın bulunduğu yere, yani Sebe bölgesine gelmişti. Orada kraliçe olan bir kadın vardı ve

bütün Saba ülkesi ona bağlıydı. Yusuf öldüğünden beri dünyada Belkıs'tan daha güzel bir

mahluk kalmadığı söyleniyor; çünkü annesi bir peri, babası ise bir prensti. İbibik, Belkıs'ı

tahtında gördü. Belkıs'ın tahtının uzunluğu seksen arşın ve yüksekliği seksen arşındı; tabanı

kırmızı altındandı; oraya yakutlar ve inciler yerleştirildi. Süleyman'ın ibibi, Belkıs'ın sarayında

başka bir ibibik gördü ve ona doğru gitti. Belkıs'ın ibibisi dedi ki: Sen kimsin, nereden

geliyorsun ve hangi cesaretle buraya geldin? Süleyman'ın arması ona efendisinin ve

ordusunun gücünün öyküsünü anlatıyordu. Diğeri diyor ki: Bu kraliçe güneşe bayılıyor.

Yayılım alanı

İbibik (Upupa epops), çavuş kuşu adı ile de bilinir.

Süleyman ibibiyi aradı ama bulamadı ve şöyle dedi: "Ona şiddetli bir azap vereceğim veya

onu öldüreceğim vb." (Sur. XXVII, ayet, 21.) İbibik Süleyman'a döndü. Kuşlar onu

karşılamaya gittiler ve şöyle dediler: Süleyman seni cezalandırmak, hatta öldürmek istiyor.

İbibik dedi ki: Yine ne dedi? Kuşlar dedi ki: "Eğer reddedilemez bir mazeret sunmadıkça"

dedi. İbibik diyor ki: Düşünecek. Daha sonra Süleyman'ın huzuruna çıktı. Ona dedi ki:

Neredeydin? Kur'an-ı Kerim'de bildirildiğine göre şöyle cevap verdi: "Ben sizin bilmediğinizi

öğrendim: Sebe'den bir haberle geldim. Orada erkeklere hükmeden bir kadın buldum; o, her

türlü şeye maliktir ve kendisi büyük taht; ve onun ve kavminin, Allah'ı bir kenara bırakarak

güneşe taptıklarını vs. gördüm." [aynı eser. sure. 22-24.) Süleyman hayrete düştü ve şöyle

dedi: "Doğru mu söyledin yoksa yalan mı söyledin, mutlaka göreceğim; bu mektupla git." Bir

mektup yazıp ibibik kuşuna verdi, o da onu gagasına alıp gitti. Sabahleyin Seba diyarına

vardı. Belkıs tahtında oturuyordu; hizmetkarları ve hizmetçileri ona hizmet etmek için etrafına

dizilmişti. İbibik, Süleyman'ın mektubunu ortalarına fırlattı ve kendisini uzaktaki bir ağaca

koydu. Belkıs hayrete düştü ve şöyle dedi: Bu, kuşları emri altında bulunduran büyük bir

padişahtır. Daha sonra ordusunu topladı, Süleyman'ın mektubunu sundu ve açtı. Süleyman

Kuran'da şöyle yazmıştır: "...Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla. Benimle gururlanma,

bana gelin ve mümin olun." [aynı eser. karşı. 31.) Bu mektup çok kısa ve özlü çünkü

Süleyman benimle gurur duyuyordu ve kâfirleri küçümsüyordu. Sadece kâfirlere karşı kibir

gösterdi. Bunun üzerine Belkıs, ileri gelenleri ve ileri gelenleri getirip onlara şöyle dedi: "Ey

efendiler, bu konuda bana tavsiyede bulunun; ben, siz olmadan hiçbir şeye karar vermem.

Onlar da: Biz güçlüyüz, güçlüyüz, fakat emir vermek size kalmıştır" dediler. " (Sur. XXVII,

ayetler. 32-33.) Dedi ki: Ne düşünüyorsun? Peki bu Süleyman'ın nasıl bir adam olduğunu

biliyor musun? Cevap verdiler: Onun Suriye'de İsrailoğullarının dinine uyan ve kanunları

uygulayan büyük bir kral olduğunu biliyoruz; O, Allah'ın peygamberidir ve Divler ve helak

olanlar, rüzgâr ve kuşlar, vahşi hayvanlar ve vahşi hayvanlar ona tabidir. Belkıs şöyle dedi:

"Krallar bir şehri işgal ettiğinde onu yok ederler... Hediyeler gönderirim, elçilerimin bana ne

getireceğine bakarım vs." [aynı eser. karşı. 34 ve devamı) Dedi ki: Eğer hediyeyi kabul

ederse, onun dünya nimetini istediğini anlarım; eğer kabul etmezse onun basit bir kral

olmadığını, peygamber olduğunu ve salih olduğunu bileceğim. Bunun üzerine Belkıs, biri

altından, diğeri gümüşten iki tuğla, bir kutu altın ve delinmemiş bir yakut inciyle (o zamanlar

yakutu delen elmas henüz elimizde değildi) bir elçi gönderdi. Belkıs elçisine şöyle dedi:

Süleyman'a söyle: Bu kutuda ne var? Öyle diyorsa tekrar sor: Yakutu neyle deleceğiz? O da

yüz erkek ve yüz kız gönderdi ve ekledi: Söyle ona, kızları erkeklerden ayırsın. Ayrıca ona

sor: Yerden ve gökten gelmeyen ve susuzluğu gideren su hangisidir? Elçi bu hediyelerle

ayrıldı. Yoldayken Cebrail Süleyman'ın yanına geldi, ona bilgi verdi ve Belkıs'ın sorularının

cevaplarını ona öğretti. Süleyman, Belkıs elçisinin getirdiği gibi, halının tamamı boyunca

tuğla şeklinde altın ve gümüşün döşenmesini emretti. Halkı halının üzerine derece derece

yerleştirdi, tahtına oturttu ve haberciyi tanıştırdı. Çok sayıda altın ve gümüş kerpiç görünce

Belkıs'ın iki tuğrasını Süleyman'a takdim etme lütfunda bulundu, onları bir kenara koydu ve

diğer eşyaları sundu. Süleyman ona: "Altın ve gümüşten iki tuğla getirdin" dedi. Elçi bunu

kabul etti. Daha sonra Süleyman hediyeleri görünce şöyle dedi: "Hazinelerinle bana yardım

eder misin?" Elçi daha sonra Belqis'in mesajını ona iletti. Süleyman şöyle dedi: Gökten ve

yerden gelmeyen bu su terdir. Bir atı koşturursanız ve terletirseniz ve terini bir kapta

toplarsanız, ondan içen kişinin susuzluğu giderilir. Susuzluğumuzu at teri dışında herhangi

bir terle gideremeyiz, çünkü diğer terler tuzludur; at teri yumuşaktır; onu içtiğimizde

susuzluğumuzu gideririz; ama tuzlu bir şey içtiğinizde susuzluğunuz artar. Bu kutuya gelince,

içinde henüz hiçbir hükümdarın sahip olmadığı kadar büyük, deliksiz bir kırmızı yakut inci

var. Elçi dedi ki: Onu neyle deleceğiz? Solomon Div'lere elması alıp yakutu delmelerini

emretti. Daha sonra ekmek getirilmesini emretti ve yemekten önce ellerini yıkamak için bir

kap ve su getirilmesini emretti. Geleneğe göre kadınların ellerine su döküldüğünde avuç içi,

erkekler ise elin arkası gösterilir. Üstelik kadınlar kolları sıvamazken erkekler bunu yapıyor.

(Süleyman, Belkıs'ın kendisine gönderdiği kızları oğlanlardan bu şekilde ayırıyordu.) Bunun

üzerine Süleyman elçiyi gönderdi ve hediyeleri kabul etmedi. Ona: "Seni gönderenlerin

yanına dön vs." dedi. (Aynı 37. ayet) Elçinin ayrılmasından sonra Süleyman hâlâ aynı yerde

kaldı. Bunun üzerine Belkıs, Süleyman'la buluşmak ve hak dini kabul etmek için ordusunu

topladı. Belkıs, büyük ya da küçük her yolculuğa çıktığında, tahtını yedi dairenin

[sonuncusuna] kilitledi ve her daireye bir kilit taktırdı ve onu bin atlı adam tarafından korudu

ve anahtarları yanına aldı. Süleyman ve Belkıs'ın bulunduğu yerlerin arası iki günlük yoldu.

Belkıs bir günlük mesafeye gelince Süleyman bunu anladı ve dedi ki: "Ey efendiler, onlar

gelip mü'min olmadan önce hanginiz bana tahtını getirir? Cinlerden ifrît dedi ki: Onu size

getireceğim. Sen yerinden kalkmadan önce; çünkü ben buna yetecek kadar kuvvetli ve

imanlıyım. 38-40.) Bu şekilde konuşan kişi İsrail'in büyük çocuklarından biri olan,

peygamberler kabilesinden Yakup oğlu Levi'nin soyundan olan Asaf'tı ve Tanrı'nın büyük

ismini, Berakhyâ'nın oğlu Asaf'ı biliyordu. Allah'ın huzurunda secdeye kapandı ve O'nun

yüce ismiyle Allah'a yalvardı. Tam o sırada Süleyman tahtı karşısında gördü, bundan

memnun oldu ve şöyle dedi: "Bu, Allah'ın bir lütfudur, vs." (Aynı 40. ayet). ) Ayrıca şöyle

diyor: "Onun tahtını değiştir ki, iyi yönlendirilip yönlendirilmediğini görelim vb." (Aynı 41.

ayet), tahtı gördüğünde onu tanıyıp tanımayacağını bilmek için. Dîvler, Belkıs'ı kıskanıyor,

Süleyman'ın gönlünü ondan uzaklaştırmak istiyorlardı. Artık Belkıs, bacaklarında birkaç keçi

kılı dışında çok güzel ve kusursuzdu. Div'ler Solomon Balqîs'in bacaklarında çok kıl

olduğunu söyledi. Süleyman, emin olmak için Belkıs'ın bacaklarını görmek istedi. Bunun

üzerine Divlere bir kale inşa etmelerini ve bu kalenin önüne yüz arşın uzunluğunda ve yüz

arşın genişliğinde kristal bir döşeme yapmalarını ve kristalin altına su dökmelerini emretti.

Daha sonra tahtının kristalin üzerine yerleştirilmesini emretti, böylece herhangi biri ona

baktığında onun su olduğunu düşünecekti. Süleyman oraya yerleşti ve Belkıs ona ulaşmak

için burayı geçmek zorunda kaldı. Kadınlar gibi o da suya girdiklerinde pantolonunu sıvadı

ve bacaklarını açtı. Süleyman onları gördü, şaşırdı ve memnun oldu. Ve bugün bile bir kadını

karısı olarak almak isteyen bir erkeğin bacağını görmesi adettendir. Taht, kalenin ucuna

konulmuştu ve Belkıs'a: "Bu senin tahtın mı?" dediler. (Sur. XXVII, 42. ayet) Süleyman

bacaklarını kendisinden başkasının görmesini istemedi ve ona şöyle dedi: "Bacaklarını ört,

çünkü burada su yok, o kristaldir." Belkıs, Süleyman'ın huzurundayken şöyle dedi: "Ya

Rabbi, ben kendime zulmettim; ben Süleyman ile birlikte âlemlerin sahibi olan Allah'a

tevekkül ettim." (Aynı, 45. ayet) Bunun üzerine Süleyman onu kendine eş olarak alıp

jinekyumuna gönderdi. Belkıs'ın bütün ordusu din değiştirdi ve Belkıs bu orduyu ve tüm

krallığını ona verdi. Daha sonra Süleyman, Belkıs'ın bacaklarındaki kılları yoldu; ama aynı

zamanda derisi de soyuldu. Böylece Div'ler tüyleri gidermek için kireç ve arsenikten oluşan

bir bileşim yaptılar. Bu bileşimi epilasyon için ilk kullanan Solomon'du. Süleyman'ın

kendisinden önceki kralların bilmediği beş nesnesi vardı: epilasyon merhemi, sıcak banyo,

inci delme sanatı, dalma sanatı ve bakırı sıvılaştırma sanatı. Daha sonra Süleyman'ın

Belkıs'tan bir oğlu oldu.

Belkıs tahmini olarak keçi derisinden yapılmış veya keçi kılından örülmüş çorap giymektedir.

_________________________________________________________________________

BÖLÜM XCV.

BELKİS'İN DOĞUM TARİHİ.

Üç yüz elli yıl yaşayan Seriyyeh adında bir adamın olduğu söyleniyor. Hala Muhammed'in

zamanında yaşamış ve ona inanmıştı, hatta Muhammed'den sonra da Muaviye-ben Sofyan

zamanına kadar. Bir gün Muaviye ona şunu sordu: Ey Ubeyd, hayatın boyunca bu dünyayı

ve liderlerini nasıl gördün? Cevap verdi: Bu dünyayı karanlık bir gecenin geçmesi gibi

gördüm ve annelerinden doğan çocukları ve babalarının öldüğünü gördüm. Bin yaşına

ulaşmış olanları gördüm; Ben de onlara aynı şeyi sordum (senin bana sorduğun) ve onlar da

bana benim sana verdiğim cevabın aynısını verdiler. Mu'awiyya şöyle dedi: Hayatın boyunca

harika bir hikaye duymadın mı? Cevap verdi: Öğrendiğim harika hikaye şu: Dünyanın sahibi

olan bu dört kraldan Çin kralları arasında bir kral vardı. Adı Bou-Schar'h'dı. Gençliğinde tahta

geçmiş ve tebaasına nazik davranmıştı. Bu kral avlanmayı tutkuyla seviyordu ve gece

gündüz avlanmayı hiç bırakmıyordu. Bir gün ava çıktığında biri siyah ve korkunç, diğeri

beyaz, küçük ve çok güzel iki yılan gördüğü söylenir. Birlikte kavga ediyorlardı ve kara yılan

üstün geliyordu ve diğerini öldürecekti. Kral, iki yılanı ayırıp kara yılanı öldürmesi için bir

hizmetçi gönderdi. Beyaz yılan ortadan kaybolur. Kral, hizmetçiye onu katıra bindirip su

kenarına taşıyıp bir ağacın altına yerleştirmesini emretmiş. Suyun serinliği ve ağacın gölgesi

ona ulaşınca yılan kendine geldi ve sudan biraz içti. Sonra onu bıraktılar ve kral evine

döndü. Ertesi gün, yemek vaktinde kral çalışma odasındaydı ve kimsenin ona ulaşması

mümkün değildi, perdeler kapalıydı ve o uyuyordu; Uyandığında, daha önce hiç görmediği,

daha yakışıklı ve seçkin kıyafetler giymiş bir genç gördü. Kral ona şöyle dedi: Sen kimsin ve

kimsenin bana gelmeye cesaret edemediği bir zamanda seni buraya kim getirdi? Genç dedi

ki: Ey prens, ben insan değil, bir periyim, bir peri şefinin oğluyum. Ben kralın dün kara

yılandan kurtardığı beyaz yılanım. Ben bir periyim, diğeri ise uzun zamandır bana düşmanlık

besleyen babamın hizmetçisiydi. Dün bu çölde benimle yalnız başına karşılaştı ve sen beni

onun elinden kurtarıp, aklımı başıma getirmek için beni su kenarına götürdüğünde beni

öldürmek istedi. Şimdi bana yaptığın iyilik için seni ödüllendirmek istiyorum. Eğer istersen

sana hazineleri gösteririm, böylece istediğin kadar altın ve gümüşe sahip olursun. Kral şöyle

dedi: Altına ya da gümüşe ihtiyacım yok, çünkü bende bol miktarda var. Başka neyin var?

Peri dedi ki: Ey padişah! Tıpta senden daha bilgili kimse olmasın ve her türlü hastalığa şifa

bulasın diye sana tıp ilmini öğretmemi ister misin? Kral dedi ki: Beni iyileştirecek doktorlarım

var. Peri şöyle dedi: Eğer bu iki şeyi istemiyorsan, benim öyle güzel bir kız kardeşim var ki,

onun gibisini hiç görmemişsindir. Eğer istersen onu sana eş olarak veririm. Ama onun bir

hatası var çünkü o bir peri, sen de bir erkeksin; Onun doğasına uyum sağlayıp onu

kaybetmeyebilecek misin bilmiyorum. Kral dedi ki: Kız kardeşinin doğası nedir? Peri dedi ki:

O senin evinde ne yaparsa yapsın, sen ne yapıyorsun dememelisin, ya da ne yaptın? çünkü

bu durumda seni ve evini terk edip gider ve sen onu bir daha asla göremezsin. Kral dedi ki:

Aferin, sadece onun dediğini yapacağım ve her şeyi onun iradesine göre hareket edeceğim.

Peri şöyle dedi: Kalk ve benimle gel. Kral ayağa kalktı ve peri kimsenin haberi olmadan onu

saraydan çıkardı ve onu şehirden çöle götürdü. Sonra onu kralın daha önce hiç görmediği

sofralara ve bahçelere götürdü: altın, gümüş, zümrüt ve inciden duvarlar; bu köşk ve

dolapların kapılarına da perdeler asılırdı. Daha sonra peri, kralı tahtına oturttu ve genç kızlar

ve erkekler iki sıra oluşturdu; Sonunda perinin kız kardeşi geldi ve onu krala eş olarak verdi

ve onu kralın yanına tahtına oturttu. Sonra ellerini yıkamak için bir leğen altın ve su getirdiler

ve herkes yemeğe başladı. Kral bir gün bir gece orada kaldı, sonra öleni ve kız kardeşini de

yanına alarak krallığına döndü. Beyaz yılanın kız kardeşinin yanında kaldı ve tüm halkını,

kadınlarını, soylularını ve kölelerini unuttu. Bir süre sonra Peri'den, eşi benzeri olmayan, eşi

benzeri olmayan bir mücevher kadar mükemmel bir oğlu oldu. İnsanlar bu haberi vermek için

krala geldiğinde oğlunun annesinden bin kat daha güzel olduğunu görünce sevgisi daha da

arttı. Daha sonra yatak odasının kapısından yaklaşan bir yangın gördü. Peri çocuğu bir beze

sararak ateşe attı. Çocuk bir anda ortadan kayboldu. Kral üzüntüden ağladı, yüzünü dövdü

ve çok ağıt yaktı. Bu kadının yapacağı her şey için bir sebep aramamaya verdiği söz

nedeniyle ne yapacağını bilmiyordu; ama kendi kendine şöyle dedi: Bu oğlunu daha çok

seviyorum. Sabır içindeydi ve karısının bunu görmesine izin vermedi. Kral, karısıyla yeni bir

iletişim kurdu; Bir süre sonra Peri, ay ve güneş kadar güzel bir kız çocuğu dünyaya getirir.

Kral daha önce böyle bir yüz görmemişti ve sevinçten coşmuştu. Sonra içeri bir köpek girdi,

kadın çocuğu bir beze sardı ve köpeğin önüne attı, o da onu alıp götürdü. Kral elbiselerini

yırttı ve ne yapacağını bilemedi; Çünkü şikâyetlerinden perinin zarar görmesinden

korkuyordu ve ona bir şey söylemeye cesaret edemiyordu ve üzüntüsünü yuttu. Eskisi gibi

kaldılar ve kral ölüm aşkından kendini kurtaramadı. Şimdi bir düşman krala karşı ayaklandı

ve kral, yanına büyük miktarda erzak alarak savaşa gitmek zorunda kaldı. Ram Râmisch

adında bir veziri vardı. Düşmanla karşılaşmak için yedi gün süren bir çölü geçmek

gerekiyordu. Kral beş günlük erzak getirmişti, vezir de öyle. Çölün ortasına vardıklarında

erzakları tükenmiş ve vezir kendi erzaklarından yirmi beş eşek dolusu hediye olarak krala

göndermiş. O gün bir duraklama yerine gelip geceyi orada geçirmek ve vezirin erzaklarından

yemek, içmek istiyorlardı. Ordu harekete geçtiği sırada peri eline bir bıçak alıp içinde un ve

erzak bulunan torbaları, içinde su bulunan tulumları açarak her şeyi havaya ve yere döktü.

Birisi krala haber verdi. Kral çok kızmış ve kendi kendine şöyle demiş: Artık (benim ona karşı

beslediğim) dostluk ve şefkat sınırlarını aştı. Bu kadın hepimizin hayatına kastetti; artık

gerçeği ona açıkça ifşa etmek kesinlikle gereklidir. Sonra karısına şöyle dedi: Ey kraliçe,

şunu bil ki, güzelliği bakımından dünyanın bütün yaratıklarını aşan bir oğlum var; onu ateşe

attın ve ben sana hiçbir şey söylemedim. Bir kızım doğduğunda; sen bildiğin gibi davrandın,

ben de sustum. Artık mesele son sınırına ulaştı; neden unu rüzgara attın ve suyu döktün ve

neden benim ve ordunun canına kastediyorsun? Neden böyle davranıyorsun? Kadın cevap

verdi: Ey kocam! cevabımı dinle. Önce unu rüzgara attım ve suyu döktüm çünkü

zehirlenmişlerdi. Şüphesiz sen ne yaptığımı anlamadın; Buna ikna olmak istiyorsanız

vezirinizi çağırıp, un ve sudan arta kalanları yiyip içmesini emredin. Eğer öyleyse, yalan

söyleyip söylemediğimi kendin anlarsın; eğer bunu yapmazsa bil ki, vezirin yüzbin dirhem

almış ve bu erzakları zehirleyerek seni ve ordunu yok etmiştir. Kral, vezire bu un ve sudan

bir miktar getirtip önüne koydurdu; kılıcını çekti ve vezire dedi ki: Bundan yemelisin. Vezir

bunu yapmadı ve kral onu orada öldürdü. Peri bunun üzerine şöyle dedi: Ateşe attığım

oğluna gelince, bu ateş en şefkatli hemşireydi; Sen ve ben onun için üzülmeyelim diye bunu

ona verdim. Artık Allah onu yanına aldı; sana tazminat verebilir mi? Son olarak köpeğe

verdiğim küçük kıza gelince, yine ona herkesten daha iyi bakan hemşireme verdim: o

hayatta ve bu hemşireyle birlikte. Sonra peri bir çığlık attı, hemşire geldi ve pırıl pırıl

süslenmiş küçük kızı getirdi; Üzerinde her türden yüz bin dinar değerinde süs eşyası vardı;

Kral hiç bu kadar güzel bir kız görmemişti. Peri onu alıp krala verdi ve şöyle dedi: İşte kızın.

Daha sonra orduya yola çıkma emrini verdi ve onları, bol miktarda su ve erzak buldukları bir

fersangdan uzak bir yere götürdü. Sonra arkadaşlarını krallığı işgal eden düşmanın önüne

gönderdi; onu yoldan çıkardılar ve tamamen boyun eğdirdiler. Bunun üzerine peri krala şöyle

dedi: Artık benim yaptığım her şeyin senin iyiliğin için olduğu ortaya çıktı; Git çünkü beni bir

daha asla görmeyeceksin; kalbini benden ayır. Kralın ağıtlarını anlatmak mümkün değil. Peri,

Ayrılığımız kaçınılmazdır dedi ve ortadan kayboldu. Kral, Balkız adını verdiği kızıyla teselli

buldu. Büyüdüğünde kral öldü ve krallığını ve ordusunu ona bıraktı. Daha önce kaydettiğimiz

gibi Süleyman'ın arması Belkıs'ın armasıyla konuşmaya gelinceye kadar hüküm sürdü.

Burada bahsedilen Peri , Perinin kızı Balkız ve ayaklarına keçi derisinden yada keçi kılından ayakkabı ve ya çorap giyen Belkıs,

Türkmenlerin Afsarlarından olma ihtimali yüksektir, “Banu Asfar”.

______________________________________________________________________

BÖLÜM XCVI.

SÜLEYMAN'IN ŞEYTANLARLA MACERASI.

Süleyman'ın tahtının dört ayağı vardı. Kırmızı yakuttan yapılmıştı ve yakut dört aslan

yapacak şekilde işlenmişti. Süleyman'ın başının üzerinde dört akbaba vardı ve bu akbabalar,

Süleyman'ı seyirciye sunduğunda gölgelemek için kanatlarını uzatmışlardı. Tahtında

olmadığı zamanlarda bu kuşların kanatları kapanıyordu. Dört aslan da bir tılsım oluşturdu.

Bu tahta Süleyman'dan başkası oturamazdı. Nebuchadnezzar Yeruşalim'e gelip bu tahta

oturmak istediğinde Süleyman'ın buna nasıl alıştığını bilmiyordu. Tahta ayak bastığında,

tahtın dibindeki aslanların her biri onun bacaklarına birer pençe atıp onları ezdiler ve o,

baygın bir şekilde tahttan düştü. İlaç verildi, tedavi edildi ve bacağı tekrar yerine takıldı.

Ondan sonra hiç kimse tahta oturma girişiminde bulunmadı. Kur'an-ı Kerim'deki alcaufânou

k'alcewâbi sözüne gelince, bunlar büyük rezervuarlar gibi tabaklar anlamına geliyor;

qodorura râsiyât kelimesi ise dağ büyüklüğünde kazanlar anlamına gelmektedir. Divler bir

dağ parçasını kesip ondan bir kazan yapmışlar ve altına da taşınmaz ocaklar yapmışlardı; ve

yemeği orada pişiriyorlardı. Kazan da hareketsizdi. Son olarak Kur'an'ın bu pasajında

zikredilen figürlere gelince, bunların temsil edilmesine izin verilmiştir. Çünkü Allah'ın Ruhu

Meryem oğlu İsa, Allah'ın emriyle şekiller oluşturmuş, onlara üflemiş ve Allah'ın izniyle kuşlar

olmuş, çamurdan birer kuşlar oluşumu olmuşlardı.

Çünkü Allah'ın Ruhu Meryemoğlu İsa, Allah'ın emriyle oluşturmuş, onlara üflemiş ve Allah'ın izniyle kuşlar olmuş, çamurdan

birer çocuk oluşumu olmuşlardı.

Buna izin verildiği gibi Mesih'e de izin verildi. Peygamber'in Mekke'yi alıp oraya girdiğinde

sa'hâbî sarığı giydiği sahih kaynaklarda bildirilmektedir; siyah bir türbandı. Üzerinde aslan

bulunan siyah bir bayrak vardı. Rüzgar her estiğinde aslan çok büyük görünüyordu çünkü

rüzgar bayrağı açıyordu. Kur'an'da şöyle buyurulur: "Süleyman'ı, tahtına bir ceset koymakla

vs. imtihan ettik." (Sur. XXXVIII, 33. ayet) Bu macera şöyle yaşandı: Bu ülkelerde krallığı bir

adada bulunan bir kral vardı. O büyük bir güce sahipti ve bir putperestti. Solomon ona

saldırmaya karar verdi. Kendisiyle bu kral arasında iki aylık bir yolculuk vardı ve denizi

geçmek zorunda kaldılar. Süleyman halısını hazırladı, bütün ordusuyla birlikte halının

üzerine oturdu ve böylece denizi geçerek bu adaya geldi. Sonra krala saldırıp onu öldürdü;

tüm yıl boyunca gerçek dine döndü ve adanın sakinleri kralın tüm mallarına el koydu. Kralın

bir kızı vardı; yeryüzünde bundan daha güzeli yoktu. Süleyman onu yanına aldı. Fakat kız,

babasının kaybından dolayı hep üzüntüden ağlamış, Süleyman onun yanına gittiğinde onun

gözlerini yaşlarla, yüreğini ıstırap içinde görmüş, Süleyman'ın arzularına boyun eğmemiş ve

kimseyle konuşmamıştır. Süleyman sıkıntılıydı ve ne yapacağını bilmiyordu. Daha sonra

Div'leri aradı ve onlarla görüştü. Div'ler şöyle dedi: Bir yolumuz var. Daha sonra kızın

babasına mükemmel bir şekilde benzeyen mermer bir figür yaptılar. Bazıları ise Dîvlerin bu

rakamı oluşturmasını kendisinin istediğini söylüyor. Genç kız bu heykelin babasına

benzediğini görünce çok sevinmiş ve babasının kral olduğu dönemde yaptığı gibi bir kraliyet

tahtı yaptırmış ve heykeli bu tahtın üzerine yerleştirmiş. Ona bakmaktan asla yorulmazdı ve

gece gündüz ona tapardı ve asla yanından ayrılmazdı; sadece o konuşuyordu ve

Süleyman'a karşı daha nazikti. Bu yüzden babasının heykeline hayrandı ve bunu ne

Solomon ne de Asaf-ben-Berakhyà dışında kimse bilmiyordu. Asaf, Süleyman'ın sarayında

hiçbir zaman seyirci karşısına çıkarılmamış, ancak zaman zaman beklenmedik bir şekilde

oraya gelmiş ve genç kızın heykele taptığını bu şekilde biliyordu, Asaf, Tanrı'nın büyük ismini

biliyordu ve her şeye sahip olanın kendisiydi. Süleyman'ın evinde. Çünkü Süleyman kudretli

bir kraldı; ne erkekler, ne kadınlar, ne genç erkekler, ne de genç kızlar onun önünde

konuşmaya cesaret edemiyordu, kimse Asaf'tan korkmuyordu ve ona hiçbir şey

saklanmıyordu. Bunun üzerine Asaf, Süleyman'ın yanına giderek ona şöyle dedi: Ey Allah'ın

peygamberi, bana mabede gitmem ve ibadetlerimi yerine getirmem için izin ver; çünkü

zamanım yaklaşıyor ve güzel bir anı bırakmak istiyorum. Süleyman bunu ona verdi. Asaf'ın

Süleyman'ın yanına gelmesinden bir süre geçti; ve tapınakta kaldı. Süleyman onu çağırdı ve

ona şöyle dedi: Neden yanıma gelmedin? Asaf dedi ki: Çünkü senin evinde bir put var.

Süleyman heykelin kırılmasını ve kızın cezalandırılmasını emretti. Hemen temiz bir elbise

giydi ve şöyle dedi: Ya Rab, sen onları doldurduğun bunca iyilikten sonra, Davud oğullarına,

evlerinde senden başkasına tapınılmasının yakışmadığını biliyorsun. Ama bunu

bilmiyordum; yardımıma gel. O da ağladı, af diledi ve ağladı. Süleyman'ın, üzerinde evrenin

efendisi olduğu Tanrı'nın büyük isminin kazındığı bir yüzüğü vardı. Oğullarının annesi olan

kadına Cerâdè adı verildi. Solomon ona diğer eşlerinden daha fazla güveniyordu; her ihtiyaç

için gittiğinde, yüzüğünü o dönene kadar saklaması için bu kadına emanet ederdi. Artık

Tanrı, bir gün Süleyman'ın geri çekilmesi ve yüzüğünü Cerâdè'ye vermesiyle, büyük

Dîvlerden birinin Süleyman'ın şeklini almasına karar vermişti; Yüzük ona Cerâdè tarafından

verildi ve Süleyman'ın tahtına oturdu ve yüzük sayesinde herkes onun emirlerine boyun eğdi.

Solomon dönüp Cerâdè'den yüzüğünü istediğinde ona şöyle dedi: Yüzüğü sana geri verdim.

Süleyman bunu yalanladı ve birlikte tartıştılar; sonra Cerâdè şöyle dedi: Sen Süleyman bile

değilsin, tahtta oturan Süleyman'dır; kanun, sen Süleyman suretini almış bir Dîv'sin.

Süleyman şaşırdı ve evden çıktı. Her yerde Süleyman olduğunu söyleyerek onu dövüyorlar

ve ona: Sen Dîv'sin, diyorlardı. Dîv, Süleyman'ın tahtına Süleyman'ın kıyafetleriyle ve ona

oldukça benzeyerek oturdu. Acıkan Süleyman şehrin dışına çıkıp deniz kıyısına gitti ve

orada bazı balıkçılarla tanıştı ve onlara kendisinin Süleyman olduğunu söyledi. Çalıştırırken

başını bir ağacın altına eğdirdiler, kimse onu korumadı, açlıktan kıvrandı. Akşam yiyecek

olarak ona iki balık verdiler ve onları yemesi veya satması serbest bırakıldı. Süleyman şehre

giderek bu balıklardan birini sattı; diğerini ise diğer balığın fiyatıyla aldığı ekmekle kızartıp

yedi. Bu her gün oluyordu: Sabahtan akşama kadar çalıştı ve akşam iki balık aldı. Kırk gün

sonra Tanrı onu bağışladı ve gücünü ona geri verdi. Div tahtta otururken, Süleyman'ınki gibi

Tevrat ile uyumlu olmayan kutsal törenler yaptı. Adamlar Tevrat'a aykırı olduklarını biliyorlardı

ama korkudan hiçbir şey söylemeye cesaret edemiyorlardı. Bunun üzerine Asaf ve

İsrailoğulları bir araya toplandılar ve Asaf, Süleyman'ın odasına girerek kadınlara

Süleyman'ın nerede olduğunu sordu. Cevap verdiler: Bize gelmeyeli uzun zaman oldu. O

zaman hükümdarın Süleyman değil, bir Div olduğunu anladılar. Div'ler de yanına gelerek

şöyle dediler: Bize bir hatıra ver, çünkü seni buradan çıkarmak istiyorlar. Cevap verdi: Ne

istiyorsun? Dediler ki: Süleyman'ın gizlediği sihir bilgisi. Onu gönderip onlara verdi. Tahtın

dört ayağının altına bir delik açıp sihir kitaplarını oraya sakladılar ve Div'ler dışında kimseyi

saklamadılar ; Süleyman iktidara geldiğinde bu kitaplar tahtın altında kaldı. Kur'an'da şöyle

buyurulur: "Onlar, Süleyman'ın gücü vs. hakkında şeytanların hayallerine uyuyorlar." (Sur. II,

96. ayet) Bu büyü kitaplarının bir kısmı İsrailoğullarının elinde kalmıştır ve bugün var

olanların hepsi oradan gelmektedir. Bir süre sonra erkekler Solomon'un yokluğundan dolayı

çok üzüldüler ve bu Div diğer Div'lerle her şeyi gizlice yaptı ve adamları uzak tuttu. Daha

sonra Asaf erkeklere şöyle dedi: Ben kadınlara soracağım. Süleyman'dan haber

alamadıklarını söylediler. Daha sonra Div'i nasıl yok edebileceklerini tartıştılar. Div'ler ona

gidip şöyle dediler: Dikkatli ol, çünkü adamlar seni yok etmek istiyor. Daha sonra Asaf,

Tevrat'ı getirdi ve tüm Tevrat okuyucularını çağırdı. Bunların 4 bin olduğu söyleniyor. Div'in

huzurunda Tevrat'ı okudular. Bu okumayı duyamadı ve kaçtı. Bundan sonra adamlar

Süleyman'ı aramak için yola çıktılar. Kral Süleyman'ın yüzüğünü saklayacak güvenli bir yer

olmadığını bilen Dîv, onu denize attı. Bir balık onu yuttu ve bu balık, Tanrı'nın bir eseri olarak

o gün ağlara yakalandı. Akşam balıkçılar Süleyman'a iki balığı verdiler. Her gün olduğu gibi

birini satıp diğerini ızgara yapıp yemek için açtı ve yüzüğü orada buldu. Süleyman onu

parmağına taktı ve evine döndü. İnsanlar, cinler ve kuşlar onun etrafında toplandı ve Tanrı'ya

şükretti. Sonra Div'lere şöyle dedi: Bana bu Div'i getirin. Cevap verdiler: Denizin dibinde

saklandı, onu yakalayamayız. Ve birkaç yıldır buna ulaşamadık. Daha sonra bir grup helak

deniz kıyısına giderek Süleyman için yüksek sesle bağırmaya ve ağlamaya başladı. Dhacar

denilen bu Dîv, denizin dibinden bağırdı: Neyin var senin? Cevap verdiler: Süleyman öldü.

Dîv denizden çıkıp yanlarına geldi. Onlar onu yakalayıp Süleyman'ın huzuruna çıkardılar.

Süleyman onun taş ile demir arasına konulmasını, sıkıca bağlanmasını ve denizin

derinliklerine atılmasını emretmiş ve diriliş gününe kadar orada kalacaktır. Bu hikaye benim

anlattığım şekilde gerçekleşti. Fakat Muhammed ben Carîr bu eserinde, Dîv'in Süleyman gibi

hareket ettiğini, onun gibi hüküm verdiğini söyleyerek bunu yanlış olarak bildirmiştir. Bir Div'in

bir peygamberin işini yapabileceğini söylemek doğru olmaz. Bu olay aynı zamanda şu

şekilde anlatılmaktadır: Bir gece Süleyman, eşlerinin her biriyle ticaret yapmayı teklif etti;

böylece her birinden bir oğul doğacak ve bu oğulların hepsi büyüyünce gidip kafirlerle

savaşabilecekler ve her biri bir kişiyi öldürebilecek ve bin ve şeref sahibi olacaktı. Allah bu

düşünceleri kabul etmedi ve bu kadınlardan biri, tüm vücudu sakat olan bir çocuk doğurdu.

Doğumundan sonra Cebrail onu tahta oturttu. Tanrı Süleyman'a bir görüntü gönderip şöyle

dedi: Gururlu düşünceler düşündüğün zaman, ailenin bu üyesini gördün mü? Git, tahtta

oturan oğluna bak. Süleyman gidip kolları ve bacakları olmayan bir ceset gördü, dehşete

kapıldı ve tövbe etti. Bu çocuk kırk gün sonra öldü. Bu olaydan sonra Süleyman yirmi yıl

daha yaşadı; kırk yıl boyunca hüküm sürdü.

BÖLÜM XCVII

SÜLEYMAN'IN ÖLÜM ANLATISI.

Süleyman tahta geçtikten sonra yirmi yıl daha yaşadı; saltanatının tamamı kırk yıl sürdü ve

yaşadı! her şeyde! elli beş yaşında. Divleri Kudüs'te binalar inşa etmeye ve tapınağı

tamamlamaya zorladı. Hayatının sonlarına doğru, sık sık Kudüs'teki tapınağa gittiği ve orada

bir veya iki ay boyunca dua ve tapınmaya dalmış halde kaldığı görüldü. Yemeğini tapınakta

aldı. Ayrıca orada bir veya iki yıl kaldığı da oldu; ve o, dua eden birinin alçakgönüllü tavrıyla

başı öne eğik durduğunda, ne insan ne de Div, hiç kimse ona yaklaşmaya cesaret

edemiyordu; Oraya bir Dîv gitse gökten ateş iner ve onu yutardı. Süleyman'ın Mi'hrabında

her gün bilmediği bir ağaç büyüyordu. Süleyman ona sordu: Adın nedir ve ne işe yararsın?

Ağaç ona cevap verdi: Benim böyle bir ismim var ve böyle bir nesneye hizmet ediyorum,

ister meyveleriyle, ister gölgesiyle, ister kokusuyla. Daha sonra Süleyman onu başka bir yere

naklettirdi; eğer şifalı bir ağaç ise, bunun ne tür bir çare olduğu ve hangi hastalığa

uygulandığının kitaplara kaydedilmesini emretti. Süleyman bir gün Mihrabı'nda yeni bir ağaç

gördü ve ona sordu: Adın nedir ve ne amaçla topraktan çıktın? Ağaç cevap verdi: Bu

tapınağın yıkılması için; beni bir asa yap ve bana yaslan. Süleyman şöyle dedi: Ben

yaşadığım sürece bu tapınağı kimse yıkamayacak; ve bu ağacın kendisini ölümü konusunda

uyardığını anladı. Ağacı kökünden söküp asa haline getirdi ve dua ederken dik durabilmek

için ona yaslandı. Solomon tapınağın tamamlanmaktan çok uzak olduğunu ve kendisi

öldüğünde Div'lerin onu tamamlayamayacağını biliyordu. Sonra şöyle dedi: Ya Rabbi!

Dîvlere ve ölenlere benim ölümümün habersiz kalmasını sağla ki, bu tapınağı tamamlasınlar.

Tanrı, tapınağın tamamlanması ve yok olanların inkar edilmesi nedeniyle duasını kabul etti.

Süleyman'ın hayatı sona erdiğinde asayı iki elinde tutarak ve ona yaslanarak namaza durdu.

Allah ölüm meleğine ruhunu almasını emrettiğinde Süleyman tam bir yıl ayakta kalmış ve

oraya gelen hiç kimse onu uzaktan dua halinde görmüş ve ona yaklaşmaya cesaret

edememişti. Div'ler tapınak tamamlanana kadar gece gündüz tapınakta çalıştı. Ruh

Süleyman'ın bedenini terk ettiğinde, aynı gün Tanrı, odun yiyen beyaz karıncaya toprağın

altından çıkıp sopayı kemirmesini emretti. Her gün biraz kemiriyordu; ve bu çubuk çok büyük

olduğundan bir yıl sonrasına kadar bitiremedi. Bir yıl sonra Divler tapınağın inşaatını

tamamladılar; Asa kırıldı ve Süleyman düştü, Kur'an'da bildirildiği gibi: "Onlara onun ölümünü

haber veren, asasını kemiren yerdeki bir böcekti" vs. (Sure XXXIV, 13. ayet) Şöyle diyor:

Süleyman düştüğünde, Divlerin ve helak olanların yalanı insanlara belli oldu; çünkü onlar

daha önce gizli şeyleri bildiklerini iddia etmişlerdi. Eğer gizli şeyleri bilselerdi Süleyman'ın

öldüğünü bileceklerdi. Bilgeler ve bilginler bir araya toplanıp karıncayı bir gün bir gece

hapsettiler, böylece karınca odun kemirsin; daha sonra bir gün ve bir gecede tüketilen alanı

asanın büyüklüğüyle karşılaştırdılar ve böylece Süleyman'ın ne kadar süredir öldüğünü

buldular. Artık beyaz karıncanın ahşabı kemirdiği her yer, divler ve periler tarafından boşluk

kil ve suyla doldurulur; ve kendilerini Süleyman'ın elinden kurtaran kadına olan

şükranlarından dolayı diriliş gününe kadar bu böyle olacaktır. Onlardan değilse ormanın

ortasından su ve kil nereden gelecek?

BÖLÜM XCVIII.

KARINCA TARİHİ

Allah'ın Kur'an'da bildirdiği bir peygamber hakkında hoş ve öğretici bir kıssa varsa,

Muhammed ben Carîr onu bu kitabında çıkarmıştır. Bu sayıda Hz. Süleyman hakkında

bilinen ve Kur'an'da pek çok ders içeren iki hikâye vardır: Bunlar karınca hikâyesi ve at

hikâyesidir. Karıncanın hikayesi şöyledir: Kur'an'da şöyle buyurulur: "Cin, insan ve kuş

orduları Süleyman'ın ve benzerinin etrafında toplanmıştı." (Sure XXVII, 17. ayet) Allah,

rüzgârı kendisine muhbir yaparak Süleyman'a mutlak bir güç vermişti. Krallığının her

yerinde, az ya da çok bir aylık yolculukta, birisinin ya da insanın, kuşun ya da Dîv'in ya da

balığın, havada ya da denizin içinde ya da başka bir canlının telef olduğunu söyledi.

İster alçak sesle, ister yüksek sesle söylenmiş olsun, bir söz onu Süleyman'ın kulağına

getirdi. Süleyman bir gün kendini Kur'an'da söylendiği gibi perilerden, divlerden ve kuşlardan

oluşan ordusuyla birlikte buldu. Kur'an tefsirlerinde o gün ordusuyla birlikte yürüdüğü, bazen

rüzgârın etkisiyle havada, bazen de atın sırtında yerde yolculuk yaptığı anlatılır. Şimdi

karıncaların barındığı bir vadiye geldi ve yeryüzünde yürüdüler. Bunun üzerine karıncalardan

biri şöyle dedi: "Ey karıncalar, evlerinize dönün ki, Süleyman ve ordusu, farkında olmadan

sizi ayakları altına almasınlar." (Sur. XXVII, 18. ayet) Bu böcek böylece Süleyman'ın adaletini

ilan etmiş ve "bilmeden" şu sözlerle onun yumuşak başlılığına şahitlik etmiştir. Çünkü

bilselerdi seni ezmezlerdi; Süleyman hiçbir haksızlığı isteyerek yapmaz ve yeryüzündeki

yaratıkların ondan korkmasında hiçbir sakınca yoktur. Bu Ve Süleyman onun "sözlerine"

gülümsedi. Tanrı'nın, yeryüzündeki ve denizdeki yaratıklar arasında, dünyanın her yerinde

karıncanın sözlerini duyma ayrıcalığını ve gücünü bahşetmiş olmasından memnuniyetle

gülümsedi. Karıncadan daha zayıf bir varlık yoktur. Süleyman atının dizginlerini tuttu ve

bütün karıncalar evlerine dönünceye kadar bütün ordusu durdu. Ey Tanrım! bana bağışla ki,

sana sağladığın nimetlerden dolayı sana minnettar olayım." (XXVII Suresi, 19. ayet)

Süleyman bu çölde durduğunda, huzuruna çıkan bu karıncayı çağırttı. Süleyman ona şöyle

dedi: : Ey karınca, benim peygamber, melik ve salih olduğumu, haksızlık yapmadığımı

bilmiyor musun? Süleyman ve onun adamları tarafından öldürülme korkusuyla karıncalara

neden evlerine dönmelerini söyledin? Karınca cevap verdi: Haklısın ama ben bu karıncaların

lideriyim ve bu zayıf varlıklara tavsiyede bulunmak benim görevim. Dedim ki: Allah aşkına

onun gücü bu vadide tam olmasın. Bu cevap Süleyman'ın hoşuna gitti ve şöyle dedi: Gel

otur. Ve karıncayı onun eline koydu ve şöyle dedi: halımı buldun mu dedi: Ey Süleyman!

Benim halım neden seninkinden üstün? Çünkü dedi karınca, benim halım eldir, seninki ise

kırmızı altındır. Sonra Süleyman şöyle dedi: Ordumu ve kuvvetimi beğendin mi? Cevap

verdi: Senin gücün rüzgar üzerindeki gücündedir ve süresi yoktur ve benim ordum

seninkinden daha kalabalıktır. Süleyman dedi ki: Gördüğünüz ordumdur; seninki nerede ve

nasıl? Cevap verdi: İzin verirsen onu getireceğim. Gidip diğer karıncalara şöyle dedi:

Süleyman peygamber sizi görmek istiyor; yetmiş devrenizden çıkın. Karıncalar dışarı çıktı.

Süleyman bu vadide yedi gün kaldı ve o kadar çok karınca çıktı ki saymak imkansızdı.

Karınca Süleyman'a şöyle dedi: Ey Allah'ın peygamberi! Yetmiş yıl kalsan bile ordumun

tamamını göremezsin. Süleyman hayrete düştü ve şöyle dedi: Dilediğini yapana hamd olsun!

ve orayı terk etti.

BÖLÜM XCIX

SÜLEYMAN VE ATLARIN MACERASI.

Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur: "Bir akşam onun huzuruna üç ayak üzerinde duran

muhteşem atlar getirdiler." (Sure XXXVIII, 30. ayet) Kur'an tefsirlerinde Süleyman'ın bin atı

olduğu ve onları gözden geçirdiği bildirilmektedir. Peygamberler bu dünyanın iki şeyini, atı ve

silahları seviyorlardı, çünkü onlar sayesinde Allah'ın düşmanlarını yenebiliyorlardı.

Düşmanlarına boyun eğdirmek için kullandıkları bu iki nesneye değer vermek de kralların

doğasında vardır. Tevrat ve eski peygamberlerin kanunlarına göre ikindi namazının dini bir

zorunluluk olmadığı söyleniyor. Bu namaza "orta namazı" denmesinin sebebi diğer dört

namazın (sabah namazı, öğle namazı, akşam namazı ve yatsı namazı) ortasında olmasıdır.

Kur'an'da da buna denilmektedir (Sure II, 239. ayet) ve müfessirler çalâtou 'lwoustâ

kelimesini 'açr' şeklinde açıklamaktadırlar. Artık Süleyman ve kavmine ikindi namazı farz

kılınmıştı. Bir gün bu namazın vakti yaklaşınca oturuyordu ve önüne atlar getirildi. Bunlar,

Süleyman'ın Yemen krallarına karşı savaşta fethettiği sayıları bin olan Arap atlarıydı.

Diğerleri bunların Süleyman'ın Davut'tan miras aldığı, Davut'un Jalut'tan aldığı ve Talut'un da

savaştıkları Amalek krallarından aldığı atlar olduğunu söylüyor. Bu atlardan dokuz yüz tanesi

kendisine sunulduğunda Süleyman güneşe baktı; ama güneş çoktan kaybolmuş ve namaz

vakti geçmişti. Çok azap gördü ve şöyle diyerek kendini suçladı: "Rabbimi vb. düşünmek

yerine kendimi dünya malına bağladım." (Sure XXXVIII, 31. ayet) Yani: Güneş batıncaya ve

namaz saati geçinceye kadar Allah'ın namazını unuttum. Ve şunu ekledi: "Onları bana geri

getirin ve onların Baldırlarını ve kafalarını kesti." [Aynı, ayet. 32.) Bu ayetin manası böylece

bütün müfessirlerin ve ilim adamlarının eserlerinde belirtilmektedir. Ancak diğer yorumcular

ve dogmatikler bu yorumu kabul etmemektedir. Derler ki: Bir peygamberin başına namazı

vaktinde ihmal etmek gelseydi, atların ne suçu vardı ki onları öldürmek gerekiyordu ve buna

ne gerek vardı? Bu açıklama doğru değil. Hayvanlara kızmak, onlara sert davranmak kötü

bir davranış ve günahtır; Tıpkı bir hayvana taşıyamayacağı kadar ağır bir yük yüklemek

doğru olmadığı gibi. Ayrıca bir kralın cömert olması gerekir. Hayvanlara nasıl davranılması

gerektiğine dair peygamberimizden gelen bir hadis vardır. "Atlarınızı kuşatmayın" dedi. yani:

Eğer ata biniyorsanız ve durmak istiyorsanız, atın sırtına oturmayın, inin ve yere oturun ki o

da dinlenebilsin, çünkü o da sizin gibi yorulacaktır. Bir başka rivayette ise şöyle

buyurmaktadır: "Atlarınızın çıplak kalmaları, sıcak ve soğuktan etkilenmemeleri için yelelerini

yolmayın ve kuyruklarını kesmeyin." çünkü at kuyruğuyla sinekleri kovar; kuyruğunu

kesersen sinekler ona eziyet eder ve sen de günah işlemiş olursun. Dolayısıyla atın

kuyruğunu ve yelesini kesmek haram ise, ön ve arka ayaklarını kesmek daha da haramdır

ve bu, atın peygamberlerinin güzel fıtratına yakışmayan bir günahtır. Ali-ben-Abou-Talib

adına Muhammed ben-Hanîfa bildiriyor: 'Ali'den Kur'an'ın bu ayetini açıklaması istendi.

Cevap verdi: Süleyman bu atları iki parçaya ayırdı, birini Allah'ın hizmetine adamak ve onlara

bu varış yerinin işaretini vermek için, diğer kısmını da üremek için kendine sakladı. Namaz

vakti gelince şöyle dedi: Bunlar bana ait değil. Onları huzuruna getirip bacaklarına ve

boyunlarına kurban işaretini yazdırdı; Askerlerin kafirlere karşı onlarla savaşması için hepsini

Allah'a adadı. Bu atlar için ihmal ettiği duadan dolayı, Tanrı'ya kefaret olarak sunulan bir

kurban olsun diye, hiçbirini kendine ayırmadı. Bu açıklama, peygamberlerin davranışlarına

uygun olup, diğerine göre daha muhtemeldir. İbn-i Abbas, Abdullah ben Mes'ud kitabında

ayeti şöyle açıklamaktadır: Süleyman onları onlara kurban etti. Tanrı, günahının kefaretini

ödesin.

BÖLÜM C.

SÜLEYMAN DÖNEMİNDEKİ PERS KRALLARININ TARİHİ

O sıralarda Kay-Kobâd İran kralıydı ve hükümdarlığı Süleyman'ınkinden önce düştü. Onun,

doğu sınırına kadar tüm İran'a hükmeden Kay-Kaus adında bir oğlu vardı. Afrâsiâb,

Türkestân ve ötesindeki memleketlerin hükümdarıydı. Süleyman, Suriye, Hicaz, Saba,

Yemen, Mağrip ve Arabistan ülkelerine sahipti; ancak doğuya yapılan herhangi bir sefer

hakkında bilgi sahibi değil. Kay-Kaus, Süleyman'a bir elçi göndererek ondan Dîvleri kendi

emri altına almasını ve böylece şehirler inşa etmesini istedi. Salomon, Dîvlere Ka-Kaus'un

emri altına girmelerini emretti. Şehirlerin bütün ileri gelenlerini öldürdü, bütün düşmanlarını

azalttı; ve hiçbir düşman hükümdarı onu yenemezdi. Tebaasına nazik davrandı ve Belh'teki

ikametgahını ayarladı. Oxus, onun krallığı ile Türk imparatorluğu arasındaki sınırdı.

Kay-Kaus'un Destân oğlu Rustem adında bir ordu komutanı vardı. Dünyada ondan daha yiğit

bir adam yoktu. İran krallarının kendisine emanet ettiği Seistân'ın valisiydi. Kay-Kaus'un,

zamanının en mükemmel adamı olan Siâwuş adında bir oğlu vardı. Onu Rüstem'e emanet

etmişti, o da onu Seistân'a getirip büyüyünceye kadar orada eğitmiş, ona bütün faziletleri

öğretmişti. Yirmi yaşında tahsili tamamlanınca onu babasının yanına geri getirdi. Onun bu

kadar yetenekli olduğunu görünce çok memnun oldu. O sırada Kay-Kaus'un eşi Afrâsiâb'ın

kızıydı. İkincisi, her yıl gönderilecek olan önemli bir çeyizle birlikte kızını ona vermeyi taahhüt

etmişti; ancak birkaç yıl hiçbir şey göndermeden geçmişti. Bunun üzerine Siâwuş babasının

yanına döndü ve babasının karısı, Afrâsiâb'ın kızı, onu aşağıladı ve ona aşık oldu. Onu

yanına çağırdı ve kendini ona teslim etmek istedi. Ancak Siâwuş onun arzusuna razı olmadı

ve şöyle dedi: Babamı kandırmak istemiyorum. Bu kadın planlarını gerçekleştirmek için

çaresiz kaldığında babasını ona karşı kızdırdı, yalanlar ve hileler yaptı, böylece onu

öldürmek istedi. Kay-Kaus bir ordu toplamış ve eğer öngörülen nesneleri göndermezse

Afrâsiâb'ı kendisine savaş açmakla tehdit etmişti. Siâwuş, babasının kendisine karşı kötü

niyetli olduğunu görünce hayatından endişe etti ve Rüstem'e şöyle dedi: Babamdan beni bu

orduyla birlikte Afrâsiâb'a savaşa göndermesini isteyin. Rustem bunu yaptı ve Kay-Kaus,

Siâwuş'u bu ordunun başına yerleştirerek ona şu talimatları verdi: Eğer Afrâsiâb taahhütlerini

yerine getirir ve sözünü verirse, onu endişelendirmeyin; ama reddederse ona savaş açın.

Siâwuş orduyu topladı ve ayrıldı. Efrâsiâb yakınlarına varıp, Veskân oğlu Firuzân adlı

generallerinden birini onunla barışmaya gönderdi. Siâwuş barışı sağladı ve babasına bir

mektupla bilgi verdi. Ancak Ka-Kaus bu barışı onaylamadı ve ona barışı bozup savaş

yapmasını emretti. Siâwuş şunları söyledi: Yalan yere yemin edip anlaşmayı bozmak

istemiyorum; ve babasının yanına dönmeye cesaret edemedi. Firuzân'ı çağırıp, Afrâsiâb'ın

himayesini istemesini istedi, o da bunu kendisine bahşetti. Bu nedenle Kay-Kaus'a dönen

orduyu terk ederek maiyetiyle birlikte Afrâsiâb'ın hizmetine gitti. Afrâsiâb, Siâwuş'u kabul etti

ve ona Kay-Fersi adındaki kızını evlendirdi. Birkaç yıl sonra Siâwuş'un erdemlerini gören

Afrâsiâb, krallığından korktu. Şehrè ve Şidè adında iki oğlu ve Guender (vocalde gündör )

adında bir erkek kardeşi vardı. Siâwuş'a karşı Afrâsiâb'ın yanında hareket ettiler ve ona

korku aşıladılar, böylece Afrâsiâb onlara onu öldürmelerini emretti. Siâwuş'un karısı

hamileydi. Siâwuş'u öldürdükten sonra karısına kürtaj yaptırması için kompozisyonlar

verdiler ama planlarında başarılı olamadılar. Bunun üzerine Efrasiâb, kızını Firuzân'a emanet

ederek, kızını doğum yapıncaya kadar evinde tutmasını, erkek ise öldürmesini emretti.

Firuzân onu evine aldı ama Siâwuş'un karısının doğurduğu erkek çocuğunu öldürmeye

cesaret edemedi. Onu Afrâsiâb'da sakladı, ona Kay-Khosru adını verdi ve yetişkinliğe

erişinceye kadar onu yanında tuttu. Bu olayları öğrenen Kay-Kaus, Guderz oğlu Kiw adlı

generallerinden birini gizlice Türkestân'ın Afrâsiâb kasabasına göndererek Siâwuş'un oğlunu

annesiyle birlikte hileyle kaçırıp ona getirsin. Kay-Khosru'yu görünce sevinçle doldu. Daha

sonra Rustem'i ve Tus adlı başka bir generali büyük bir ordunun başına göndererek

Afrâsiâb'a savaş açma, Türkestân'ı yerle bir etme ve Siâwuş'un kanının intikamını alma

emrini verdi. Onlar gittiler ve Afrâsiâb büyük bir orduyla onları karşılamaya gitti. Savaşa

girdiler ve Afrâsiâb kaçtı; ordusunun büyük bir kısmı öldürüldü, geri kalanı esir alındı.

Rüstem, Efrasiâb'ın iki oğlunu kendi eliyle öldürdü. Bundan sonra ordu Kay-Kaus'a döndü.

Bu olayların ardından Kay-Kaus, Salomon'dan Div'leri kendi komutası altına vermesini istedi.

Solomon isteğini kabul etti ve Kay Kaus, Div'lere yetmiş fersah uzunluğunda bir şehir inşa

ettirdi ve diğerlerine göre buna Kenkeret veya Kayrun adını verdi. Etrafını demirden, bir

kısmını bakırdan, üçte birini gümüşten ve dörtte birini altından bir duvarla çevrelemelerini

emretti. Bütün kıymetli eşyalarını, bütün hazinelerini bu şehirde toplayıp Divlerin gözetimine

emanet etti. Tanrı bu şehri ve surlarını yok etmek için gökten birçok melek gönderdi.

Kay-Kaus, Dîv'lere buna karşı çıkmalarını emretti; ancak Div'ler onu koruyamadı. Kay-Kaus

onlara kızdı ve tüm liderlerini öldürdü. Kay-Kaus tüm girişimlerinde zafer kazandı ve her şey

başarılı oldu; yiyecek ve içecek onda tahliye yaratmadı. Şehrin yıkılmasından sonra üzüldü

ve şöyle dedi: Cennete çıkıp gökyüzünü, yıldızları, güneşi ve ayı görmeliyim. Büyülü bir

makine yaptırdı ve gücü ve bilgisi sayesinde bazı hizmetkarlarıyla birlikte havaya yükseldi.

Bulutların olduğu bölgeye ulaştıklarında makinenin bağlantıları koptu ve Kay-Kaus dışında

herkes düşüp öldürüldü. Ancak doğal ihtiyaçlara maruz kaldı; insanlar ondan korkmayı

bıraktılar ve ona saldıran tüm krallar ona karşı zafer kazandı. Daha sonra bir ordu toplayıp

Yemen'e saldırdı. O sırada Ebrehe'nin oğlu Dsul-Adskar, Yemen kralıydı. Bu kral felç olmuştu

ve normalde kendi başına savaşamazdı. Bir düşman ona saldırdığında üzerine ordusunu

gönderdi. Fakat Kay-Kaus ona saldırdığında kendisi de Himyarîler, Ka'htânîler ve tüm

Araplardan oluşan Yemen ordusuyla savaşmak üzere yola çıktı, Kay-Kaus'un ordusunu

mağlup etti, onu esir aldı ve bir kaleye attırdı. Peki. Rustem, Kay-Kaus'un durumu hakkında

bilgi alınca, Kay-Kaus'u kurtarmak için Seistân'dan büyük bir orduyu Yemen kralının üzerine

getirdi. Yemen kralı onu karşılamaya gitti ve iki ordu karşı karşıya kaldı. Rustem, Kay-Kaus'a

bir haberci göndererek ona şunları söyledi: Korkarım ki, eğer düşmanlarını yenersem, onlar

da seni yok edecekler. Kay-Kaus cevapladı: Benim için endişelenme ve elinden geleni yap.

Savaşa giren Rüstem, Yemen kralını kaçırttı ve ordusunu esir aldı. Yemen kralı, Kay-Kaus'u

serbest bırakması ve Rustem'in de esirleri iade edip ülkeyi terk etmesi şartıyla barış

talebinde bulundu. Böylece yapıldı ve herkes ülkesine döndü. Tahtına dönen Kay-Kaus,

Rustem'e asalet mektupları verdi ve onu tebaa statüsünden kurtardı. Ona Seistan ve

Zabulistan'ın hükümdarlığını verdi, ona altın bir taç ve altın ayaklı gümüş bir taht verdi.

Rüstem bu egemenliği hayatı boyunca korudu. Kay-Kaus yüz elli yıl yaşadı ve yerine

Siâwuş'un oğlu Ka-Khosru geçti.

BÖLÜM CI

SIÂWUŞ'UN OĞLU KAY-KHOSRU'NUN TARİHİ.

Kay-Khosru tahta çıkınca orduyu ve halkı bir araya topladı ve bir konuşmasında onlara

babasının intikamını almak için Afrâsiâb'ın üzerine bir ordu göndereceğini duyurdu. Daha

sonra tüm liderleri ve generalleri yanına çağırdı, ordusunu gözden geçirdi, otuz bin kişiyi

seçti ve bunların başına Tus adlı generallerinden birini atadı. Kendisine savaş açmak ve

babası Siâwuş'un intikamını almak için onları Afrâsiâb'a gönderdi. Kay-Kaus'un,

Kay-Khosru'nun amcası Ferîburz adında başka bir oğlu vardı. Kay-Khosru amcasını Tus'la

birlikte gönderdi ve onu emri altına aldı. Kendisi Afrâsiâb'a gelinceye kadar, herkese

Türkistan'ın bütün şehirlerini yok etmelerini ve orada yaşayanları öldürmelerini tavsiye etti;

ve yalnızca Siâwuş'un oğlu kardeşi Afrud'un şehri hariç. Siâwuş, Afrâsiâb'a sığındığı sırada,

bir Türkistan ileri geleninin kızı olan bir eş edinmişti ve ondan Afrud adında bir oğlu vardı.

Daha sonra Afrâsiâb'ın kızıyla evlendiğinde karısını oğluyla birlikte bu şehirde bıraktı ve

Afrud büyüyerek bu şehrin yönetimini devraldı. Kay-Khosru onun kardeşi olduğunu biliyordu

ve ordunun komutasını Tus'a verdiğinde ona kardeşini veya şehrini endişelendirmemesini,

bunun ötesine geçip Afrâsiâb'a saldırmasını tavsiye etti. Hepsi orduyu Türkistan'a götürdüler.

Afrud şehrinin önüne vardığında, onunla savaşmak için bir orduyla onu karşılamaya geldi.

Hepsi ona dediler ki: Sen bana sana iyilik yapmamı emreden kralımın kardeşisin. Seninle

kavga etmek istemiyorum. Geri dönün ve bu şehrin egemenliğini koruyun; Afrâsiâb'a

saldırmak için öteye geçeceğim. Afrud reddetti ve öldürüldüğü savaştı. Ka-Khosru bunu

öğrendiğinde Tous'a kızdı ve orduda bulunan amcası Ferîburz'a bir mektup yazdı, ona emir

verdi ve Tus'u Afrâsiâb’daki savaş bile tutuklatmasını, kendisine göndermesiniemretti.

Feriburz da öyle yaptı. Afrâsiâb büyük bir ordu topladı ve başına Kay-Khosru'yu yetiştiren ve

Arapça'da Feruz Wesqân denilen Pirân-Wîskân'ı koydu. Pers ordusunda İsfahanlı

Keşwâdegân oğlu Guderz adında bir adam vardı. Kay-Khosru'yu ve annesini Türkistan'dan

kaçıran Kîw'un babası oydu; Kendisini bu orduyla birlikte gönderen Kay-Khosru'nun,

kendisinin ve oğulları, torunlarının, yeğenlerinin ve çok sayıda akrabasının büyük saygısı

vardı. Feriburz orduyu sıraya dizdiğinde ve savaş başladığında Guderz, birliğiyle birlikte

saflardan çıktı ve hararetle savaştı. Ancak Türk ordusu üstünlük sağladı ve Feriburz bayrağı

geri getirdi, ordusu kaçmaya başladı ve çok sayıda kişi öldürüldü. Ordunun önünde savaşan

Guderz, oğulları ve birliği, ordu geri çekilirken geride kaldı; yedi oğlu, ev halkı ve yetmiş

akrabası öldürüldü. Guderz ise ölüm numarası yaptı, kaçmayı başardı ve Feriburz ve orduyla

birlikte Kay-Khosru'ya döndü. Az önce olanlardan dolayı çok üzülmüştü ve birkaç gün

boyunca her türlü yemeği reddetti. Daha sonra Feriburz'u çağırdı ve şöyle dedi: Bu,

emirlerime uymadığın için; Ne zaman bir general kralın emirlerini yerine getirmese, yıkıma

uğrar. Aradan belli bir süre geçtikten sonra Kay-Khosru, Guderz'i huzuruna çağırdı ve ona

oğullarının ve sevdiklerinin ölümünden duyduğu acıyı anlattı. Guderz, Feriburz'dan şikayetçi

oldu ve şöyle dedi: Bayrağı geri getirdiği için bu onun hatasıydı. Kay-Khosru onu teselli etti

ve ona şöyle dedi: Benim üzerimde senin hakkın var; ordum ve hazinelerim emrinizde;

Afrâsiàb'da savaşa girip oğullarının ve Siâwuş'un intikamını alabilmen için sana ordumu

vermek istiyorum. Guderz bu konuşmadan çok memnun kaldı, Kay-Khosru'yu kutsadı ve

şöyle dedi: Sen kralsın ve hepimiz senin hizmetkarın, ben ve oğullarım, hepimiz senin

fidyeniz. Mutlu ve memnun olun; Senin talihinle çocuklarımın intikamını alacağım. Ertesi gün

Kay-Khosru orduyu topladı ve soyluları ve halkı çağırdı; onlara nutuk çekerek şöyle dedi:

Babamın adına mutlaka Türklerden intikam almalıyım. Askerleri çağırmak için her yere

mektuplar gönderdi. Bütün ordu Belh'te onun etrafında toplandı. Orada Şah Setun adında

geniş bir arazi vardı; işte bu ovada buluşuyor. Ka-Khosru bizzat orduyla birlikte Afrâsiâb'a

karşı yürüdü. Guderz'i, hayatta kalan oğullarını ve ebeveynlerini yanına aldı. Efrasiâb ise

ordusunu Türkestân'da topladı. Kay-Khosru krallığının sınırında durdu ve generallerine

şunları söyledi: Türkistan'a tek vücut halinde girmemizin iyi olacağına inanmıyorum. Orduyu

dört kolorduya bölüp dört ayrı yoldan içeri çekeceğiz ki, bir kolordu mağlup edilse diğerleri

kalsın ve Türklere dört taraftan saldırabilelim. Bu nedenle bir birlik ayırdı ve başına Guderz'i

yerleştirdi ve ona şunu söyledi: Türkistan'a falan yoldan girin. Kralların asla yanından

ayırmadığı, hiçbir generale emanet etmedikleri, Kayanidlerin (Kayaniler) sancağı denilen

büyük sancağı da ona verdi. Amcası Ferîburz'u da yanında göndererek onu Guderz'in

emrine verdi. Mîlâd isimli bir generale başka bir kolordu vererek onu başka bir yöne,

Türkistan'a gönderdi. Nehrivan oğlu 'Ayç adlı bir generalin komutası altında başka bir yoldan

üçüncü bir kolordu gönderdi; ve dördüncü bir yolla dördüncü. Siâwuş'un geniş bir İran

ailesinden gelen bir arkadaşı vardı. Bu kadın Siâwuş'un kanının intikamını alacağına yemin

etmişti. Kay-Khosru orduyla birlikte ayrıldığında Sumhar adındaki bu kadın, evinin halkını

topladı ve ondan kendisini ve halkını savaşa götürmesini istedi. Kral dört kolordu Türkistan'a

gönderdiğinde, bu kadın ondan kendisini kardeşleri ve ev halkıyla birlikte aynı yöne

göndermesini istedi. Kay-Khosru razı oldu ve kardeşlerinin komutasına verdiği birçok birliği

ona verdi ve onları serbest bıraktı. Kendisi de kalabalık bir orduyla, mağlup olan ordularına

yardım gönderebileceği bir yerde savaş pozisyonu aldı. Bu olaylardan haberdar olan

Afrâsiâb, Kay-Khosru'yu yetiştiren Pîrân-Wiskân komutasındaki birkaç orduyu da yürüttü; ve

sayıları dört olan kendi kardeşlerini komutası altına verdi. Afrasiâb'ın bütün kardeşleri

arasında öne çıkardığı Guersiuz ( vocalde gersiuz) adında bir erkek kardeşi vardı. Siâwuş'u

öldüren, kulaklarını ve burnunu kesen oydu. Kai-Khosru, Siâwuş'un intikamını almak için

mümkün olan her yolu ele geçirmeye çalışmıştı. Efrasiâb bu kardeşini de Pîrân'la birlikte

göndermişti. İkincisine şöyle dedi: Kay-Khosru'nun orduları çok güçlü; ama Guderz'in komuta

ettiği kişi en güçlüsüdür ve yanında Kayanidlerin (keyani) sancağı da vardır. Çabalarınızı ona

karşı yönlendirin; onu öldürdüğünde artık başka bedenlerden korkmuyorum. Pîrân,

Afrâsiâb'ın kardeşleri, yedi kardeşi ve oğullarıyla birlikte orduyla yola çıktı ve Guderz'in

üzerine yürüdü. Kay-Khosru, kendisini yetiştirenin Türk ordusunun komutanı olduğunu

öğrenince acıya boğuldu ve Pîrân'ın öldürülmesini istemedi. Ve ona bir elçi gönderip şöyle

dedi: Sana borçluyum, çünkü sen beni büyüttün, babama, anneme ve kendime iyilik ettin.

Geri dönün ve ordumla savaşmayın ki, galip gelirsem size borcumu ödeyeyim. Pîrân,

Kay-Khosru'nun mesajına aldırış etmedi, çünkü Afrâsiâb bunu fark etmişti! kendi

oğullarından ve kardeşlerinden daha fazlasını yapmış ve onu halefi olarak seçmişti. Daha

sonra Piran ordusunu yürüterek Guderz'e saldırdı. Guderz avantaja sahip oldu ve tüm

kardeşleri ve Afrâsiâb'ın kardeşleriyle birlikte savaşta öldürülen Pirân'ın ordusu kaçtı.

Siâwuş'u öldüren Guersiuz esir alındı. Guderz katliamın üç gün sürmesine neden oldu;

dördüncü gün Türk ordusunun beş yüz altmış bin askerinin öldürüldüğünü, otuz bin askerinin

de esir alındığını gördü. O kadar çok ganimet bulundu ki kimse miktarını tahmin edemedi.

Kay-Khosru'ya bir mektup yazdı ve zaferini ilan etti. Kay-Khosru neşeyle doluydu ve olduğu

yerde kalamadı; Guderz'e katılmak için ordusuyla birlikte ayrıldı. Yaklaştığında, Guderz tüm

generallere bayraklarını yere dikmelerini ve öldürdükleri kişilerin, esirlerin ve aldıkları

ganimetlerin cesetlerinin altında toplanmalarını emretti; böylece Kay-Khosru her bayrağın

önünden geçtiğinde, savaşta her generalin ne yaptığını biliyordu. Olaylar böyle oldu ve

Kay-Khosru maiyetiyle birlikte evine geldi. Daha sonra Guersiuz'un getirilmesini emretti.

Bağlarını söktüler, kulaklarını ve burnunu kestiler, Siawuş'a çektirdikleri her şeyi ona da

yaşattılar, sonra da boğazını keserek öldürdüler. Ertesi gün, Kay-Khosru aynı kampta halka

açık bir dinleyici kitlesi düzenledi ve tüm orduyu bir araya topladı. Amcası Ferîburz'u çağırıp

sağ tarafına yerleştirdi. Bu savaşta yaptığı her şey için kendisine teşekkür etti, ona büyük

hediyeler verdi ve Kerman ve Makran eyaletlerinin komutasını ona verdi. Sonra ordu

komutanına dönerek şöyle dedi: Ey sevgili general, yiğit ve cesur kahraman! Bu zaferi

Allah'a ve talihe borçluyum. Bana nasihat ettin, bana karşı görevini yerine getirdin, babamın

kanının intikamını aldın, saltanatın iyiliğini hak ettin ve düşmanımı cezalandırdın; Sana karşı

yükümlülüklerim var. Seni general rütbesinden vezir rütbesine yükselterek ödüllendirmek

istiyorum. Benimle kavmim arasında aracılık yapman için seni vezirim olarak

görevlendiriyorum. Seni tüm imparatorluğun ve tüm hazinelerimin başına koyuyorum ve

sana İsfahan, Guergan ve Kuhistan hükümetini veriyorum. Guderz toprağı öptü, kralı kutsadı

ve mutlu ayrıldı. Daha sonra Kai-Khosru, adamları ve bayrağı olan her generali ayrı ayrı

getirdi, onu övdü ve liyakatine göre ödüllendirdi. Ertesi gün Kay-Khosru, dört ayrı taraftan

Türkistan'a giren dört kolordu haberini aldı. Efrâsiâb’ın etrafında çember oluşturup onu

hapsettiler. Kay-Khosru büyülenmişti. Efrasiâb ise ordusunun yenilgisini, Pîrân ile Gersiuz'un

öldüğünü, kendisini esir alan dört ordunun Türkestân'a geldiğini öğrenmişti. Şaşkındı ve ne

yapacağını bilmiyordu. Yanında büyük bir ordu vardı. Oğullarından biri olan Şidè, büyü

konusunda çok bilgili ve çok bilgiliydi. Onu getirdi, çok sayıda birlik verdi ve onu

Kay-Khosru'ya gönderdi. Büyüsünden korktu ve yakınları arasında yer alan Kharhân oğlu

Khired adlı büyük bir generalin komutası altında bir ordunun kendisine karşı yürümesini

emretti. Şidè yaklaştı ve Khired ordusunu savaş düzenine göre düzenledi. İki ordu dört gün

dört gece savaştı ve her iki taraftan da pek çok kişi öldürüldü; Sonunda Türk ordusu kaçtı ve

Şidè'ye ulaşan Kay-Khosru'nun generali tarafından takip edildi, ona sopasıyla vurdu, onu

atından attı ve öldürdü. Kay-Khosru'da hatırı sayılır bir ganimet kaldı. Bu haber üzerine

Afrasiâb artık bir çıkış yolu göremiyordu ve orduyu kime emanet edebileceğini de bilmiyordu.

Daha sonra sayısını yalnızca Allah'ın bildiği bir ordunun başında bizzat kendisi yola çıktı.

Kay-Khosru vardığında ordusunu sıraya dizdi; generaller ve şefler önde yer aldılar ve krallar

ve prensler Kay-Khosru'nun önünde durdular. Savaş başladı ve dünyada buna benzer bir

şey görülmemişti. Türk ordusunun yüz bin askeri öldürüldü. Afrâsiâb kaçtı ve Kay-Khosru

tüm kasabaları takip etmek için yola çıktı. Fakat Afrâsiâb, Türkistan'dan ayrılıncaya kadar

hiçbir yerde durmadı. Kendini Rum diyarına attı, ordu ondan ayrıldı ve deniz kıyısına

vardığında yalnız kaldı. Kay-Khosru tüm ordusuyla peşindeydi. Afrâsiâb bir çayıra geldi ve

orada bir göletin dibine saklandı, ancak Kay Hüsrev'in halkı onu orada buldu, dışarı çıkardı

ve onu zincirleyip orduyla birlikte üç gün boyunca alıkoyup dinlendiren Kay Hüsrev'in

huzuruna çıkardı. Dördüncü gün Efrasiâb'ı getirdi ve ona şöyle dedi: Siâwuş'u neden

öldürdüğünü söyle bana. Herhangi bir şey üretemediği için Kay-Khosru onun öldürülmesini

emretti. Guderz bir leğen getirtti, Afrâsiâb yere atıldı, elleri ve ayakları bağlandı ve tıpkı

Siâwuş'un öldürüldüğü gibi boynu bu leğende koyun gibi kesildi. Kanla dolu bu leğen,

Siâwuş'un intikamını almak için elini dirseğine kadar büyükbabasının kanına batıran

Kay-Khosru'ya götürüldü. Daha sonra ordusunu Aderbaycan'dan çekerek krallığına ve

Belh'teki ikametgahına döndü. Kay-Khosru Türkistan'ı terk edip Afrâsiâb'ı öldürdüğünde,

Afrâsiâb'ın Gersiuz adlı kardeşi bu krallığın yönetimini devraldı. Diğerleri, Afrâsiâb'ın,

Kai-Khosru'nun Türkestân tahtını ona verdiği Cehen (cihan?) adında bir oğlu olduğunu

söylüyor. Kay-Khosru bu olaylardan sonra kefaret ödedi ve kendisini Tanrı'nın hizmetine

adadı. Bütün orduyu ve halkı bir araya topladı ve onlara şöyle dedi: Bu dünyada dilediğim

her şey bana geldi, onu Allah'tan aldım. Artık öteki dünyanın işleriyle ilgilenmek ve

kraliyetten istifa etmek istiyorum; kime istersen ver. Halk sıkıntılıydı ama bütün ricaları boşa

çıktı; onlara şöyle dedi: Diyelim ki ölüm beni hemen vuruyor, çünkü ölmek gerekiyor; Ben

öldükten sonra ne yapacaksan şimdi yap. Kendilerinin istifa etmeleri gerektiğini anlayınca

şöyle dediler: O halde birini görevlendir de tacı ona verelim. Kraliyet evinden Lohrasp

oradaydı. Kay-Khosru sessizce onu işaret etti. Daha sonra dağıldılar ve Lohrasp'ı kral ilan

ettiler. Aynı gece Kay-Khosru ortadan kayboldu ve kimse onun izini bulamadı. Ölümüne

kadar Tanrı'ya hizmet ettiği dağlara çekildi.


BÖLÜM CII.

SÜLEYMAN'IN OĞLU RACA' NIN (REBOAM) HÜKÜMETİNİN VE OĞLUNUN

HÜKÜMETİNİN TARİHİ.

Süleyman öldükten sonra tahta oğlu Rehoboam oturdu. Bu, peygamber olmamasına rağmen

kraldı; rüzgar ve ölüler ona itaat etmedi. Süleyman, Mağrip sınırlarına kadar tüm Suriye,

Hicaz, Sebe ve Yemen'i hakimiyeti altında tutuyordu; ama oğlu Suriye'nin yalnızca bir

kısmına sahipti ve İsrail oğullarının yalnızca bir kısmına hükmediyordu. Saltanatı on yedi yıl

sürdü, sonra öldü. Sonra İsrail oğulları arasında her köşede bir kral ortaya çıktı.

Rehoboam'ın, İsrailoğullarının iki kabilesi olan Yahuda kabilesi ve Benyamin kabilesinin

yönetimini üstlenen Abîm (Türkçe vocalde ki gibi Abim) (Abiam) adında bir oğlu vardı ve üç yıllık

yönetimin ardından öldü. Her iki kabileyi de eşit şekilde yöneten Asa ( Aza) adında bir oğlu

vardı; kırk bir yıl yaşadı. Onunla Zar'h adlı Hindustan kralı arasında bir savaş çıktı. Ama

Tanrı ona, kendisi tarafından öldürülen Hindustan kralına karşı zafer verdi.

BÖLÜM CIII.

ASA VE ZAR'H'IN HİKAYESİ

Wahab-ben-Monbih, Süleyman'ın soyundan Abim (Abiam) denilen bu kişinin Rehoboam'ın

oğlu olduğunu ve yüz otuz yıl hüküm sürdüğünü anlatır. İsrailoğulları arasında putperestliği

yaygınlaştırdı ve Musa, Davud ve Süleyman'ın dinini terk etti. İsrailoğullarına tapınmalarını

emrettiği iki putu vardı ve kendisi de onlara tapıyordu. İsraillilerin çoğu ona itaat etti ve

putperestlik Suriye ve Yeruşalim'e yayıldı. Onun ölümünden sonra yerine oğlu Asa geçti.

İnsanları hak dine çağırmış ve onları putperestlikten uzaklaştırmıştır; kendisi de Tanrı'ya

tapındı, putları kırdı ve putlara tapan herkesi öldüreceğini ilan etti. İnsanlar şaşkına döndüler

ve uzun zamandır putperestliği sürdürdükleri için putperestliği terk ettiklerine pişman oldular.

Kralın annesi bir putperestti. Adamlar bu kadının yanına giderek, putlara tapınmayı

yasaklamaması için krala müdahale etmesini istediler, o da bunu yapacağına söz verdi. Bir

gün kral halkın ileri gelenleri arasındayken annesi içeri girmiş ve kral annesine olan

saygısından dolayı hemen ayağa kalkmış. Dedi ki: Eğer isteğimi kabul etmezsen sen benim

oğlum değilsin, Abiam'ın oğlu da değilsin. Kral dedi ki: Ey annem! ne diyorsun ve ne

soruyorsun? Cevap verdi: Sana ve krallığına faydalı olacak bir şey istiyorum ve saltanat

senin elinde kalacak. Bunu yapmazsanız mutsuz olursunuz ve kraliyet ailesi elinizden kaçar.

Kral dedi ki: Konuş. Şöyle cevap verdi: "Sizin, insanları putlara tapmaktan alıkoyduğunuzu

ve onları atalarının dininden uzaklaştırdığınızı duydum; insanlar size isyan edecekler ve

insanları yabancılaştırmanız sizin için iyi değil. Bunu yaparsanız babanızın oğlu değilsiniz ve

yönetmeye de uygun değilsiniz. Sana söylediklerimi hem senin için hem de kendim için

söylüyorum çünkü başına gelen iyilik de, kötülük de bana düşüyor. Kral dedi ki: Ey annem,

emirlerime uymalı ve Allah'a ibadet etmelisin; Çünkü putlara tapınmak putperestliktir. Annesi

şöyle cevap verdi: Putlara tapmaktan ve atalarımın dininden vazgeçmeyeceğim. Kral dedi ki:

O zaman ey annem, seninle benim aramızdaki bütün bağ koptu ve artık benim üzerimde

hiçbir hakkın yok. Teğmenine onu dışarı çıkarmasını emretti ve ona şöyle dedi: Eğer hak

dine dönmezse boynunu kesin. Kendisine söylenen her şeye rağmen hak dini kabul etmek

istemediği için kralın teğmeni boynunu kesti. Bu gerçeği öğrenen adamlar, kraldan korktular

ve kendi kendilerine şöyle dediler: Annesini bağışlamadıysa kimseyi bağışlamaz; Birçoğu,

kralın annesi sayesinde hak dini kabul etti ve bazıları samimiyetle, bazıları da korkudan

sahte olarak Allah'a iman etti. Pek çok insan bir araya gelerek şöyle dedi: Bu krallığı ve bu

şehri terk edip putlara tapabileceğimiz bir ülkeye gitmeliyiz. Hindustan'da Zarh adında

putperest bir kralın olduğunu öğrendiler. Böylece Suriye'yi terk edip Hindustan'a gittiler. Bu

ülkenin kralı onların geldiğini öğrenince onları huzuruna çağırdı. Onun önünde eğildiler ve

kral onlara şöyle dedi: Siz kimsiniz, ülkemize ne amaçla geldiniz? Cevap verdiler: Biz sizin

köleniziz. Biz buraya Suriye'den geldik, hepimiz sizin dininize tabiydik ve biz sizin

dostunuzduk, o zaman aramızda genç ve henüz çocuk bir kral ortaya çıktı ve putlara

tapınmayı kaldırıp bir başkasını getirdi. Bu imparatorluğu ele geçirmeniz ve dininizi orada

yaymanız için sizi uyarmak için ülkenize geldik. Biz ülkenin lideriyiz ve bu krala kimse

kalmamıştı. Suriye, içinde pek çok zenginlik ve hazinenin bulunduğu, keyif dolu, bereketli,

nehirleri ve muhteşem bahçeleri olan bir ülkedir. Bu topraklarda haklarınız var ve kimse sizi

onu almaktan alıkoyamaz. Oraya vardığınızda tüm ahali sizi karşılamaya gelecek, sizi

karşılayacak, siz savaşmadan ülkeyi ele geçireceksiniz ve ahali de bedenlerini, canlarını ve

mallarını size emanet edecekler. Kral şöyle dedi: Bu iyi; ama doğruyu söyleyip söylemediğini

bilmem gerekiyor. Bu nedenle, bana krallık, ordu ve halkın duyguları hakkında bilgi

verebilmeleri için güvendiğim kişileri ülkeyi keşfetmeye göndereceğim. Eğer dediğin gibi

çıkarsa oraya gidip krallığı ele geçireceğim ve onu sana emanet edeceğim; aksi halde seni

cezalandıracağım. Dediler ki: Bu iyi. Kral onların kaleye getirilip orada alıkonulmalarını

emretti. Elçilerini Hindustan'daki tüccarlar arasından seçti ve onlara şöyle dedi: Suriye'ye

uygun olan tüm malları buraya alın; ve bunları kendi parasıyla satın alıp onlara verdi. Sonra

hazinesinden mücevherleri, incileri, yakutları ve Suriye'ye uygun olan her şeyi çıkarıp onlara

verdi ve şöyle dedi: "Tüccar olarak Suriye'ye gidin ve kim satarsa bunları orada ne pahasına

olursa olsun satın." parasını ödeyecek imkanın yoksa, onlara da ver. Orada bir yıl kal ki,

orada olup biten her şeyi öğren; Ülkenin genel durumu hakkında bilgi edinin, sonra buraya

gelin ve bana ülkenin durumunu, sakinlerinin nasıl olduğunu, dinlerinin ne olduğunu anlatın;

kasabaları ve köyleri, nehirleri, bahçeleri, çölleri ve dağları nelerdir; oraya nasıl gidilir ve

nasıl çıkılır; kralının kim olduğu ve hangi dine inandığı, ordusunun gücü ve savaşma şekli ve

son olarak ordunun ve tebaanın duyguları neler? Tüm bunlar hakkında tam olarak

bilgilendirilene kadar geri dönmeyin. Seni bu güven misyonu için seçtim, böylece yalan değil,

doğruyu söylersin. Kim doğruyu söylerse benim tarafımdan ödüllendirilecektir; ama yalan

söyleyeni cezalandıracağım. Sonra onları Suriye'den kendisine gelen bu adamların önüne

getirdi ki onlara yol göstersinler. Haberciler Hindustan'dan ayrıldılar ve deniz kıyısına gittiler.

Orada bir gemiye bindiler ve tüccar olarak seyahat ettiler; sonunda Suriye'ye indiler; daha

sonra Yeruşalim şehrine gidip mallarını teklif ettiler ama alıcı bulamadılar. Yani insanları

kendilerine çekmek ve cesaretlendirmek için çok düşük bir fiyata verdiler. Sonra onlara

dediler: Kralınız neden bizden hiçbir şey satın almıyor? Ancak değerli mallarımız ve değerli

mücevherlerimiz var. Diğerleri cevap verdi: Kralın değerli taşlardan, altın ve gümüşten

oluşan pek çok hazinesi var. Musa'nın Firavun'dan aldığı hazine hazinesindeki her şey artık

onun elindedir; Yeşu'nun aldığı bütün ganimetler, Davut'un, Süleyman'ın ve oğlunun

zenginlikleri de aynı şekilde; kralların ve peygamberlerin bütün hazineleri ondadır. Tüccarlar

dediler ki: Onun güçlü bir ordusu var mı, dünya krallarından bir düşmanın saldırısına

uğradığında ne kadar güçlü olur ve nasıl savaşır? Diğerleri şöyle dediler: Kralımızın güçlü bir

ordusu yok ama onu koruyan bir Tanrısı var. Bu Allah'a dua etse, bir dağı hareket ettirmesini

istese bile, bunu elde eder. Tüccarlar dediler ki: Nerede bu Allah, ordusu ne kadar kuvvetli

ve nasıl savaşıyor? Cevap verdiler: O, göklerin ve yerin Tanrısıdır; denizler, dağlar ve tüm

evren onun elindedir; bütün yaratıklar ona tabidir; bu kralı korur ve düşmanlarını ondan uzak

tutar. Duyduklarını yazdılar ve iyice bilgilenince kendi aralarında şöyle dediler: Bu kralı

mutlaka görmeliyiz; biz tüccarız ve ona hediyeler sunmadan huzuruna çıkamayız. Böylece

yanlarında bulunan uzak ülkelerden gelen hediyeleri, değerli taşları ve eşyaları seçip kralın

huzuruna çıktılar, kral da onları kabul etti. Şöyle konuştular: Biz Hindustan'dan ülkenize

gelmiş tüccarlarız; mallarımızın ticaretini yaptık ve sattık ve krala hediyeler sunmak istiyoruz;

Eğer kabul etmeye tenezzül ederse ona veririz, eğer kabul etmez ve satın almak isterse ona

çok düşük bir fiyata satarız. Kral bu hediyelere baktı ve kimsenin görmediği şeyler gördü.

Dedi ki: Krallardan kim bunları satın alırsa onlarla ne yapar? Cevap verdiler: Bu kıymetli

taşları bakmak için hazineye koyar. Dedi ki: Öldüğü zaman onunla ne yapar? Cevap verdiler:

Bu dünyanın diğer şeyleriyle birlikte kalır ve yok olur. Kral dedi ki: Geçici olanı kalıcı olanla

değiştirmedim; Ben bu dünyadan yüz çevirdim ve bu dünyanın süsünü istemiyorum.

Hediyelerini onlara iade etti ve onlar da Hindustan'a döndüler. Pürüzsüz kralın huzuruna çıktı

ve gözlemledikleri şeylerin yazılı açıklamasını ona verdi. Hindustan kralı güneşe ve aya

tapıyordu. Elçilere, haberlerinin doğru olduğuna dair güneşe, aya ve putlara yemin ettirdi.

Hepsi bunu yemin ederek tasdik ettiler. Kral şöyle dedi: Suriyelilerin "Allah kralımızı korusun"

sözlerine gelince, onlar sizin casus olduğunuzu bildikleri ve sizden korktukları için böyle

söylemişlerdi. Ama benimki kadar çok sayıda bir ordusu olmadığı sürece bana karşı

koyabilecek kral ya da Tanrı kimdir? Daha sonra Hindustan ülkesinin her yerine ve

Mağrip'teki bu ülkelerin krallarına mektuplar gönderdi ve şöyle yazdı: "Ben, her şeye kadir,

Hindistan'ın kralı Zarh, bu mektubu alacak kişiye." Ve bu mektupta şöyle deniyordu: Suriye

bölgesinde toprağın mahsulü ve tohumları olgunlaştı, meyveler olgunlaştı. Orada

tebaalarımdan bazılarına tecavüz eden bir köle var ve kimse onun yanında kalmıyor. Ben

oraya gitmek istiyorum, kim bu ürünlere, bu meyvelere ortak olmak istiyorsa gelsin. Kimin

ihtiyaç maddeleri ve silahları yoksa, onları ona vereceğim ve cömertliğimle onu iyi duruma

getireceğim. Hazinelerimin kapısı sana açık. Daha sonra krallığın her yerinden adamlar,

altın, gümüş hazineleri ve büyük miktarlarda silahlara sahip olan kralın yanına geldi.

Hazinelerinin kapılarını açtı ve bir milyon yüz bin adama silah sağladı; onları giydirdi, altın ve

gümüş verdi. Bu ordunun tamamı onun yönetimi altındaki farklı ülkelerden gelen

yabancılardan oluşuyordu. Onun da silahlandırdığı yüz bin kişilik özel bir ordusu vardı.

Bineklerini hazırlatıp altın ve gümüşle süsletti ve bu hayvanların üzerine tahtlar koydurdu.

Her birinin gümüş bir kulesi olan yüz taht vardı. Her kulede genç bir kız duruyordu. Bu

kulelerin her biri birbirine bağlanmış dört deve tarafından taşınıyordu ve kral her gün orada

bulunan genç kızın yanındaki kulelerden birine tırmanıyordu ve diğer kuleler onun etrafında

bir daire oluşturuyordu ve bunun dışında kendi ordusu yürüyordu, diğer ülkelerden gelen

yabancı ordular tarafından kuşatılmıştı. Bu ordular o kadar çoktu ki, yer onların ayak

seslerinin ağırlığı altında inliyor, yer kararıyordu; onların sayısını yalnızca Tanrı biliyordu.

Hindistan kralı kendisini bu kadar ihtişam ve güçle çevrelenmiş görünce gururlandı ve

kendisine gelen Suriye halkını huzuruna çağırdı. Onlara şöyle dedi: Benim orduma bakın,

Suriye kralı, Tanrısıyla birlikte, ne yapabilir? Daha sonra deniz kıyısına doğru yola çıktılar ve

gemilere bindiler. Suriye kralına haber verildi ve Asa korkuya kapıldı. Allah'a şöyle dua etti:

Ya Rabbi! Ey gökleri ve yeri kudretinle yaratan, günahlarıma bakma ve bu düşmanı benden

uzaklaştır. Firavun'u boğduğun gibi onu da denizde boğ. Aynı gece rüyasında gökten bir

meleğin indiğini gördü ve ona şöyle dedi: Allah senin duanı işitti; yine de onları boğmayacak,

onları bu şehre getirecek ki, kaçıp yok olsunlar ve malları elinize geçsin; böylece bütün

insanlar, sizin Tanrınızın çok güçlü olduğunu ve sizin dininizin en iyisi olduğunu bilsinler.

Hindistan kralı Zar'h'ın ordusu yaklaştığında Suriye'ye doğru yöneldi. Askerlerin durduğu her

kasabada, orada olan her şeyi tükettiler ve onlardan geriye hiçbir şey kalmadı ve Kudüs'ten

iki günlük bir yolculuk gelinceye kadar kurumuş nehirlerdeki tüm suyu içtiler. , İlya şehrine.

Daha sonra Hindistan kralı ordusunu böldü ve ikmallerini kolaylaştırmak için her şehre birer

kolordu yerleştirdi. Asa onların geldiklerini haber alınca, düşman ordusunu denetlemesi ve

bilgi getirmesi için bir izci gönderdi. İzci oradan ayrıldı ve Suriye'nin tamamını görebileceği

bir dağın tepesine tırmandı. Sayılarını ancak Allah'ın bildiği bir ordu gördü. İzci korkuyla

doldu ve oldukça tedirgin oldu ve kalbi titreyerek geri döndü ve şöyle dedi: Henüz hiç kimse

bu kadar çok adamın bir yerde toplandığını görmedi; Dünyada bu kadar çok erkek olduğunu

bilmiyordum. Bunun üzerine Kudüs halkı bir araya toplanıp şöyle dediler: Ey padişah! Gidip

bu kralı bulmaktan, kendimizi onun koruması altına almaktan ve bize emrettiğini yapmaktan

başka kurtuluşumuz kalmıyor; belki bize acır ve yaşamamıza izin verir. Artık Kral Asa

topaldı. Onlara şöyle dedi: Allah bizi düşmanların eline bırakmasın ve onlar aracılığıyla bizi

yok etmesin. Bir kafirden koruma istemeyeceğim; Tanrı bana yardım gönderecek. İman

edenler şöyle cevap verdiler: O halde Allah'a dua edin. Fakat inkar edenler şöyle dediler:

Gidip kendimizi onun koruması altına alacağız, çünkü topal bir kralımız var ve yeryüzündeki

bütün erkeklerle savaşacak gücümüz yok.

(Akkad tabletlerine bakınız.)

Asa kraliyet kaftanını çıkarıp tacını çıkardı, bedenini arındırdı ve Yeruşalim'deki tapınağa

gitti. Rab'bin önünde durdu, eğildi ve ellerini kaldırdı ve üzgün bir sesle, anlamlı sözlerle ve

gözlerinde yaşlarla Tanrı'ya yakardı. Cevaplanacak bir dua söyledi ve öyle oldu. Herkesin bu

duayı kitaptaki Arapça kelimelerle okuması ve ezberlemesi gerekir ki, zor durumda kalsalar

okusun ve Allah yardım etsin. İşte bu dua :

"Ey yedi göğün Rabbi, büyük arşın Rabbi, İbrahim'in, İsmail'in, İshak'ın, Yakub'un ve on iki

oymakların Tanrısı olan Allah'ım! Sen istediğin zaman yaratıklarından gizli kalırsın; insan

senin evine ulaşamaz ve Sen, büyüklüğünün esasını kavrayamayan, uyanık, gecelerin ve

gündüzlerin üzerinde hiçbir etkisi olmayan büyüksün. Ateşin ısısını azaltan ve sizin

menfaatlerinizi elde etmesini sağlayan dostunuz İbrahim'e hitaben, sırdaşınız Musa'nın size

hitaben yaptığı ve onun etkisiyle ahiretten kurtardığınız dua ile size dua ediyorum. 'Zulmün

etkisiyle İsrail çocuklarını denizden kuru topraklara götürdünüz; sizin kulunuz Davud'a

yaptığınız alçakgönüllü dua ile Firavun'u ve arkadaşlarını boğdunuz. bunun etkisiyle onu

yükselttin ve ona zayıflık üstüne güç verdin ve dev Câlul'a karşı ona yardım ettin, böylece

onu mağlup etti. Peygamberin Süleyman'ın, ona hikmet, azamet ve yeryüzündeki bütün

hayvanlar üzerinde güç verdiğin duası gereği sana dua ediyorum. Ölüleri diriltirsin ve

dünyayı sonsuza kadar korursun. Gücün tükenmez, büyüksün ve azalmazsın. Aman Tanrım!

Bana acı, duamı işit. Çünkü ben topalım, hizmetkarların en perişanı ve çareler bakımından

en fakiriyim. Üzerimize büyük dertler, ciddi meseleler düştü, senden başka kimse çıkış

yolunu bulamaz. Gücümüz ve kudretimiz ancak sendedir. İsteğin doğrultusunda

zayıflarımıza merhamet et, çünkü sen dilediğine merhamet edersin.”

Bütün insanlar tapınakta toplanıp onun ardından dua ederek şöyle dediler: Hizmetkarın bu

adam seni seçti ve tüm insanlardan umudunu kesti; sizi çağırırsa onu düşmanların eline

teslim etmeyin. Allah, Asa'yı uykuya daldırdı ve o, rüyasında gökten birinin indiğini gördü ve

ona şöyle dedi: Ey Asa, Allah diyor ki, dost, dostunu düşmanın eline teslim etmez;

Dostluğuma söz verdim ve sana yardım edip düşmanı mahvetmeye karar verdim; Onu yok

edeceğim ve seni bu azaptan kurtaracağım. Sen mutlu ve güvendeyken beni unutmadın,

ben de seni utanç ve korku zamanlarında unutmuyorum. Düşmanını yok etmek için gökteki

melekleri göndereceğim. Asa uyandığında tapınaktan çıktı ve rüyasında gördüklerini

insanlara anlattı. Müminler dediler ki: O, doğru söylüyor. Ama kötüler dediler: Eğer Tanrı ona

yardım gönderseydi, topal ayağını iyileştirirdi. Bu konuşmalar sırasında Hindistan kralı

Zar'h'dan Asa'ya bir mektup getiren bir haberci geldi. Bu mektupta Zarh, Asa'ya ve halkına

hakaret ediyordu; şöyle yazmıştı: Tanrına dua et ki, sana yardım göndersin ve seni benim

elimden kurtarsın. Asa bu mektubu aldı, mabede gitti, açtı ve oraya koydu. Sonra secdeye

kapandı ve şöyle dedi: Ya Rabbi! Bu mektupta hangi uygunsuzlukların söylendiğini biliyorum.

Aynı zamanda Allah, Asa'ya bir görüntü göndererek ona peygamberlik armağanını verdi ve

ona şöyle dedi: Ordunun toplanıp bu düşmana karşı harekete geçmesini emret; çünkü

sözlerimi değiştirmiyorum ve yardımına geleceğim. Asa tapınaktan çıkıp bu sözleri halkına

söyledi. Sonra şehrin dışına çıktı ve baktığında onunla birlikte şehirden çıkan yalnızca on iki

adam vardı. Peygamber yüksek bir yere çıktı. Zarh onları görünce başını salladı ve çok

sinirlendi ve şöyle dedi: Bu adamlar benimle dalga geçiyor. Ülkemden bu kadar güçlü bir

orduyla bu bir avuç adama savaş açmak için geldim ama onlarla savaşmaktan utanıyorum.

Suriye'den kendisine giden adamları ve Suriye'ye gönderdiği güvenilir kişileri getirmek için

birilerini gönderdi; bunların hepsi ordusundaydı. Onlara şöyle dedi: Beni buraya bu bir avuç

adamla savaşmak için mi getirdiniz? Ve başlarının kesilmesini emretti. Sonra Asa'ya şöyle

dedirtti: Seninle kavga etmekten utanıyorum. Tanrım, onu göreyim ve bütün ordumla ona

karşı savaşayım. Asa ona cevap verdi: Ey mutsuz köle! Tanrıma karşı güçsüzsün ve onu

yenemezsin; ne dediğini bilmiyorsun. Sonra Zarh okçuları öne çıkardı ve onlara şöyle dedi;

Her biriniz birer ok atsın; bunlar senden daha az; Her ok bir adamı vursun ki hiçbiri hayatta

kalmasın. Hepsi birden ateş etti. Fakat Allah, meleklere, atılan oklardan birer tanesini alıp,

onları atanlara karşı çevirmelerini emretti. Ve bunların hepsi öldürüldü. Sonra melekler

Zar'h'a kendilerini gösterdiler. Askerlerinin çoğu öldürülene kadar onların gökten inip ok

attıklarını gördü. Korkuya kapıldı, ordusunu topladı ve şöyle dedi: Bu adamın ordusu yok

ama o bir sihirbaz, beni sihirle yenmek istiyor; İsrailoğulları eski çağlardan beri büyücüydüler.

Herkese kılıçlarını çekmelerini ve genel bir saldırı yapmalarını emretti. Fakat melekler onlara

saldırıp kılıçlarını aldılar ve her birini kendi kılıcıyla öldürdüler. Bunu gören Zar'h kaçmaya

başladı. Asa peygamber şöyle dua etti: Ya Rabbi! onu yok et; Çünkü ülkesine kaçarsa

üzerime ikinci kez ordu çıkaracaktır. Tanrı ona bir görüntüde şöyle dedi: Sen ve halkın

burada kalın; Çünkü ben bütün bu orduyu yok edeceğim ve onların bütün ganimetlerini, altın

ve gümüşünü sana vereceğim. Zarh denize ulaşmaya çalıştı, gemileri hazırlattı ve

Hindustan'a doğru yola çıktı. Melekler tarafından öldürülen binlerce insandan arta kalan yüz

bin kişiyle birlikte denizdeyken Allah, rüzgârın deniz üzerinde esmesini emretti, deniz

dalgaları yuvarladı, gemileri birbirine fırlattı ve onları parçaladı ve bu insanların hepsi

boğuldu. Sonra Tanrı rüzgara, boğulan tüm bu adamları, altınları, gümüşleri ve tüm

mallarıyla birlikte deniz kıyısına atmasını emretti. Asa orada kaldı ve ne olduğunu bilmiyordu,

ta ki Allah ona haber verip şöyle deyince: Kavmine emret, deniz kıyısına gitsinler, oradaki

ganimetleri alsınlar ve kasabanın çevresine taşısınlar. Asa şehirde bu emri ilan etti; adamlar

deniz kıyısına gittiler ve üç ay orada kaldılar ve ganimetleri alıp Yeruşalim şehrine taşıdılar.

Bu olaylardan sonra Asa yirmi yıl daha hüküm sürdü, sonra öldü ve oğlu onun yerine geçti.


BÖLÜM CIV

ASA'DAN SONRA İSRAİL KRALLARININ TARİHİ.

Asa'nın yerine yirmi beş yıl hüküm süren Yehoşafat adlı oğlu geçti. Ondan sonra Athalie

(vocalde Atali) adında bir kadın hüküm sürdü. İsrailoğulları arasındaki kralların soyundan

gelenlerin hepsini öldürdü ve tacı yedi yıl boyunca elinde tuttu. Kral Ochozias (vocalde

Otşosyaz) 'ın oğlu Joash adında bir prens vardı. Bu kadın onu öldürmesi için adam gönderdi

ama o saklandı ve halkı kendisine çağırdı ve yedi yıl sonra onlardan büyük bir kısmını

kazanınca ölüm emekliliğinden çıkıp bu kadını yakalayıp öldürdü. Kardeşini tahta çıkarmak,

kralı öldürmek için entrikalar çeviren bir büyükannesi vardı. Planlarından haberdar olan

ikincisi, erkek kardeşinin yanı sıra onu da idam ettirdi. Kırk yıl hüküm sürdü ve ölümünden

sonra yerine Amasias adındaki oğlu yirmi dokuz yıl hüküm sürdü. Ondan sonra elli iki

yaşındaki oğlu Azarias tahta çıktı; sonra on altı yaşındaki oğlu Joatham; sonra Joatham'ın on

altı yaşındaki oğlu Ahaz. Daha sonra Ahaz oğlu Hizkiya tahta çıktı. O, inanan ve adil olan

büyük bir kraldı. Tanrı ona İşaya adında bir peygamber gönderdi. Hizkiya bu peygamberi

memnuniyetle karşıladı ve İsrailoğulları ona inanıp putperestliği bıraktılar ve Musa'nın

kanunu ve Tevrat yeniden gelişti. Allah, bu peygambere verdiği bereket ve onun iyi

davranışları ve krallıkta yaydığı adalet sayesinde krallığı onun için korudu. Şimdi bu kral

topal ve felçliydi ve bacağında ata binmesini engelleyen bir yara vardı. Babil'in Musul

şehrinde Sennacherib adında büyük bir ordusu olan bir kral vardı. İsrailoğullarının Kudüs'e

ve tüm Suriye'ye hükmeden, topal ve felçli bir kral tarafından yönetildiğini öğrendi.

Sennacherib ordusunu topladı ve onu ele geçirmek için Suriye'ye doğru yola çıktı.

Astrologlar, bilgeler ve rahipler ona şöyle dediler: Ey kral! bu adam Musa'nın dinine uyuyor; o

adil ve erdemlidir. Onun yanında, dua edecek olan İşaya adında bir peygamber var ve sen

ona karşı hiçbir şey yapamazsın. Ancak SennaCherib onları dinlemedi ve ordusuna yürüme

emrini verdi. Bu orduda altı bin sancak vardı ve her bayrağın altında o kadar çok adam vardı

ki bunların sayısını ancak Allah tahmin edebilirdi. Onun, Nebuchadnezzar adında bir generali

vardı; kendisinden sonra Kudüs'ü yerle bir eden, bütün Suriye'yi harap eden, bütün

İsrailoğullarını ve kralların torunlarını esir alan o general, Kur'an'da bildirildiği gibi: "Biz bunu

duyurduk. Kitapta İsrailoğullarına verilen hüküm vb." (Sur. XVII, ayet 4.) Bu Nebuchadnezzar

krala şöyle dedi: Babil'de hüküm süren Liqan adında bir kuzenim vardı. Bir gün, sizin şimdi

yaptığınız gibi, kalabalık bir orduyla, Kudüs'ün bu kralına karşı Suriye'ye bir sefer düzenledi.

Ben onun yanındaydım ve Yeruşalim'in önüne geldiğinde, bu kralla birlikte olan İşaya adlı bir

peygamber dua etti ve bütün orduyu yok eden bir rüzgâr çıktı; Kral, kralın oğlu ve benden

başka kimse kalmadı. Sonra kralın oğlu babasını öldürdü, ben de kralın oğlunu öldürdüm.

Yani sadece ben kaldım. Siz de şuraya doğru yürüyorsunuz: Nasıl olacak bilmiyorum.

Sennacherib, Nebuchadnezzar'ın öğüdünü dinlemedi ve Yeruşalim'in önüne geldi. Isaiah

krala gitti ve ona şöyle dedi: Felçlisin ve bacağında yara var, ata binip savaşamazsın. Kral

Sennacherib kalabalık bir orduyla yeni geldi; yapılacak ne var? Kral şöyle dedi: Allah'a dua

edin ve ondan emirlerini isteyin, biz de yerine getireceğiz. Yeşaya dua etti ve Tanrı ona bir

görüntü göndererek şunu söyledi: Bu Kudüs tapınağını koruyacağım ve bu düşmanı sizden

uzaklaştıracağım. Ama aynı zamanda krala hayatının sona erdiğini, vasiyetini yaptığını ve

krallığı benim koruyacağım başka birine emanet ettiğini de söyle. İşaya bunu krala bildirdi.

Kral tapınağa giderek Tanrı'ya yalvardı: Ya Rab! Halkın arasında adaleti yerine getirmem için

bana lütuf verdin ve ben de senin emirlerine göre hüküm sürdüm. Bu düşmanı yok edinceye

kadar bana hayat ver ve ben zafere şahit olmanın sevincini yaşayayım. Tanrı onun duasını

işitti ve bir görüntüde Yeşaya'ya şöyle dedi: Krala söyle: Yaşamına on beş yıl ekledim ve seni

düşmandan kurtaracağım. Bu haber üzerine kral secdeye kapanıp şükretti. Sonra Tanrı

İşaya'ya belli bir kuyudan su almasını ve onunla Hizkiya'nın ayağını yıkamasını emretti.

İşaya bunu yaptı ve kralın ayağındaki yara kayboldu ve ayak iyileşti. Kral, Tanrı'nın kendisine

Sennacherib'le savaşmasını emrettiğini düşünüyordu. Fakat bir sabah bir adam Yeruşalim'in

kapısından girdi ve müjdeli haberi duyurdu. Onu kralın huzuruna getirdiler ve orada şöyle

dedi: Bu gece Tanrı Sennacherib'in ordusuna ölüm gönderdi, hepsi yok oldu. Kral, İşaya ve

bütün halk onları görmek için şehrin dışına çıktı. Daha sonra kral, Sennacherib'in ölüler

arasında aranmasını emretti. Onu ararken, onu Nebuchadnezzar ve beş kâtibi ile birlikte bir

mağarada buldular. Kralın huzuruna getirildiklerinde Hizkiya yere kapanıp Tanrı'ya şükretti ve

bütün gün öyle kaldı. Sonra Sennacherib'e şöyle dedi: Ey Allah'ın düşmanı! Tanrı'nın gücünü

nasıl buluyorsunuz? Sennacherib cevap verdi: Halkımdan bazıları bana bu sefere karşı

çıkmamı tavsiye etti ama ben bilgisizliğim ve zeka eksikliğim nedeniyle bunu

gerçekleştirmedim. Leroi, Sennacherib ve arkadaşlarının boyunlarına bir boyunduruk

takılmasını ve ayaklarının bağlanmasını emretti. Her gün onlara arpa ekmeği veriliyor ve

sabahtan akşama kadar ayaklarında zincirler ve boyunlarında boyunduruklarla şehirde

sürükleniyorlardı. Yetmişinci günde Sennacherib krala şöyle dedi: Bana ölümü ver, ben bunu

bu duruma tercih ederim. Kral hepsinin öldürülmesi emrini verdi; ama Tanrı ona İşaya

aracılığıyla şöyle dedirtti: Onları öldürmeyin, bağışlayın; Halklarının yanına dönsünler ve bu

olayları duyursunlar ki, dünyanın bütün kralları Yeruşalim'e saygı duysun. Kral, Sennacherib'i

ve arkadaşlarını bağışladı ve onları ülkelerine geri gönderdi. Sennacherib Musul'a dönüp

yönetimi ele aldığında halk onun etrafında toplanıp ona şöyle dediler: Biz sana bu sefere

çıkma dedik ama sen dinlemedin. Kral Hizkiya ve peygamber İşaya on beş yıl boyunca

krallıkta birlikte kaldılar, sonra Hizkiya öldü. Halefi, elli beş yıl hüküm süren oğlu Manaşşe idi;

ondan sonra on iki yıl hüküm süren oğlu Amon geldi. Bu kralların hepsi hak dini takip etti ve

adaleti uyguladı. Daha sonra Joakim tahta çıktı. Üç yıl hüküm sürdüğünde İsrailoğulları ve

kral kötülük yaptı. Yeşaya peygamber onları teşvik etti ve Tanrı'ya çağırdı. Onu öldürmeye

çalıştılar ama o şehirden kaçtı. Tanrı bir ağacın açılmasını emretti ve Yeşaya içeri girip

saklandı. Fakat İblis pelerinini kaptı ve ağaç kapanınca pelerinin bir kısmı dışarıda kaldı.

İsrailliler onun peşinden geldiklerinde mantonun kuyruğunu gördüler ve Yeşaya'nın o ağaçta

olduğunu anladılar. Bir testere getirip ağacı Yeşaya peygamberle birlikte kestiler. Yıllar sonra

Nebuchadnezzar büyük bir orduyla Musul'dan gelerek Kudüs kralını esir aldı, gözlerini oydu

ve onun önünde oğullarını öldürdü. Tapınağı ve tüm şehirleri yok etti ve İsrail çocuklarını

İran'a götürdü. O dönemde Pers kralı Lohrasp'ın oğlu Guschtasp'tı. Bütün Suriye ve

Yeruşalim krallığını Nebuchadnezzar'a verdi. Şimdi önce Lohrasp'ın, ardından Gouschtasp'ın

hikâyesini anlatacağız.

BÖLÜM CV

LOHRASP'IN TARİHİ, KENARKHAN'IN OĞLU, AUREND'İN OĞLU, KAI-PESŞÎN'İN OĞLU,

KAY KOBAD'IN OĞLU.

Kay-Khosru dünyadan çekilip tahttan feragat ettiğinde, Lohrasp tacı aldı ve altın bir tahta

oturdu. 'Husnâ' adını verdiği Belh'te ikametgahını kurdu. Büyük bir ordu kurmuştu ve

aralarındaki en cesurları besliyordu. Nebuchadnezzar'ı Trak'a göndererek ona şöyle dedi:

Suriye, Trak, Yemen ve Rum sınırlarına kadar tüm Batı senindir. Ben Belh'te kalıp Türklere

göz kulak olmak istiyorum. Nebuchadnezzar kalabalık bir orduyla Belh'ten yola çıktı, Dicle

kıyılarına ulaştı ve oradan batıya dönerek Suriye'ye girerek Şam'a ulaştı. Şam halkıyla

barıştı, şehri işgal etti ve Kudüs'e bir orduyla birlikte bir general gönderdi. Orada,

Nebuchadnezzar'ın generaliyle barış yapan, Peygamber Davud'un soyundan gelen bir kral

vardı. Şehri işgal etti, rehin aldı, insanları yönetti ve geri çekildi. Suriye'de Şam yakınlarında

bir şehir olan Tiberya'ya vardığında İsrailoğullarının krallarına karşı ayaklandıklarını öğrendi

ve ona şöyle dedi: Sen savaşmadın ve bize ihanet ettin; Kral için bir yasa istemiyoruz. Onu

öldürmüşlerdi ve savaşa hazırlanıyorlardı. General Nebuchadnezzar'a mektupla bilgi verdi.

Kendisi yanına gelinceye kadar olduğu yerde kalmasını, böylece ikisinin de onlarla

savaşabilmesini ve İsrailoğullarından aldığı tüm rehineleri öldürmesini söyledi.

Nebuchadnezzar ordusuyla birlikte Şam'dan Kudüs'e doğru yola çıktı, şehri fırtınaya soktu,

tüm erkek sakinleri katletti, kadın ve çocukları esir aldı. Tanrı onlara, Nebuchadnezzar

korkusuyla onları kötülükten uzaklaştırmaya çalışan Yeremya adında bir peygamber

göndermişti. Onlara şöyle dedi: Doğudan bir kral gelecek; seni öldürecek ve köleleştirecek.

Böylece onu hapse attılar ve Nebuchadnezzar şehri yok edip orada yaşayanları öldürünceye

kadar birkaç yıl orada kaldı. Yeremya'yı hapishaneden kurtardı ve ona şöyle dedi: Sen

kimsin? Yeremya cevap verdi: Ben Tanrı'nın bir peygamberiyim; İsrailoğullarına gönderildim;

Onlara öğüt verdim, sonra beni hapse attılar. Nebuchadnezzar ona iyi davrandı ve onu

serbest bıraktı. Bütün Kudüs şehri, tapınak ve evler harap oldu. Nebuchadnezzar'ın

katliamından kurtulan talihsizler Yeremya'nın yanına giderek ona şöyle dediler: Tövbemizi

Tanrı'ya getiriyoruz. Günahlarımızı bağışlamasını dilerim. Tanrı bir görüntüde Yeremya'ya

şöyle dedi: Onlara söyle: Eğer bağışlamamı istiyorsanız, hepiniz Yeruşalim'de kalın ve

tapınağın olduğu yerde bana tapın. Cevap verdiler: Tamamen yıkılmış olan Kudüs şehrinde

nasıl kalabiliriz? Sonra hepsi Mısır'a gittiler ve Mısır kralına şöyle dediler: Biz

İsrailoğullarındanız ve hepimiz peygamberlerin oğulları ve Oğullarıyız. krallar. Doğudan

gelen bir kral, Yeruşalim şehrini yerle bir etti ve orada yaşayanları öldürdü. Atalarımızın

Mısır'da yaşadığı gibi biz de Mısır'da yaşayalım diye, senden korunma dilemeye geldik. Kral

onları korudu ve onlara nazik davrandı. Nebuchadnezzar bunu öğrendiğinde Mısır kralına bir

mektup yazdı ve şöyle dedi: Bunlar kaçıp sana sığınan tebaalarımdır. Onları gönderin, yoksa

bütün ordumla sizinle savaşmaya ve Filistin ve Suriye'de yaptığım gibi Mısır'ı da harap

etmeye gelirim. Mısır kralı ona şöyle cevap verdi: Onlar senin tebaanın değil, özgür insanlar

ve peygamberlerin oğulları. Onları sana geri göndermeyeceğim. Daha sonra

Nebuchadnezzar orduyla birlikte Mısır'a gitti. Mısır kralı savaşa girdi; yenildi ve öldürüldü.

Nebuchadnezzar tüm Mısır'ı yağmaladı, orada yaşayanları öldürdü ya da esir aldı ve

bulduğu İsraillilerin çoğunu esir aldı. Fakat bir kısmı Suriye ve Mısır'dan kaçarak Hicaz'a

gittiler ve o zamandan beri Yahudiler Medine'nin de bulunduğu Jathrib (Yatreb?) diyarında

kaldılar. Orada Khaybar, Fedak, Korayta ve Wâdilqora gibi kasabalar kurdular. Bu güne

kadar orada kaldılar. Nebuchadnezzar, Mısır'dan ayrıldıktan sonra Mağrip'e doğru yürüdü,

şehirleri yok etti, kralları öldürdü ve bölge halkını esir aldı. Daha sonra çok sayıda esir ve

hatırı sayılır ganimetlerle birlikte Dicle Nehri kıyısındaki Irak'a döndü. İsrailoğullarının bütün

şehirlerinden esirler vardı ve bunların arasında peygamber Daniel de vardı. Filistin ve Suriye

şehirleri o kadar harap oldu ki orada kimse kalmadı. Yeremya, Nebukadnessar tarafından

serbest bırakıldığında, Tanrı ona şöyle dedi: Yeruşalim'e dön, çünkü şehri ve tapınağı

yeniden kurmak istiyorum. Yeremya eşeğe binerek Suriye'ye, oradan da Filistin'e gitti.

Bazıları Yeremya'nın, Arapça Azîz olarak anılan ve hakkında Kur'an'da "Ya da bir zamanlar

yıkık bir şehrin yanından geçen gibi" diyen peygamberin İbranice adı olduğunu söylüyor.

(Sure II, ayet 261.) Yeremya Yeruşalim'e vardığında şehrin ve köylerin tamamen harabeye

döndüğünü gördü. Bir köye girdi ve açtı; ama kimseyle tanışmadı ve ekmek bulamadı. Birkaç

üzüm ve birkaç incir topladı, köyden çıktı, bir tarlaya oturdu ve bu meyvelerden bir kısmını

yedi. Sonra susadı ve yakınlarda su yoktu. Daha sonra üzümleri bir bardağa sıkıştırıp

suyundan içti. Daha sonra eşeğini bir ağaca bağladı, köye girdi, şaşkınlıkla baktı ve şöyle

dedi: "Allah bu ölü şehri nasıl diriltecek?" (Aynı ayet.) Kıyamet gününde dirilişten şüphesi

yoktu ve hayret ettiği şey buna değil, bu şekilde harap olmuş bir şehrin yeniden ayağa

kaldırılabileceğine ve içinde yaşayanların yeniden toplanabileceğine şaşırdı. Günün ortasına

doğru hava ısınmaya başlayınca Yeremya eşeğini bağladıktan sonra bir ağacın gölgesine

gitti ve uykuya daldı. Uyurken Tanrı onun ruhunu aldı ve Kur'an'da bildirildiğine göre (aynı

eserde), Nebuchadnezzar Babil'e dönene kadar yüz yıl ölü kaldı ve Kral Lohrasp, eğer ölmüş

olsaydı, onu gönderen kişiydi. oğlu Guschtasp onun yerine tahta geçmiş ve İsrail

çocuklarının büyüklerini Filistin'e geri göndermiş ve şehirleri yeniden inşa etmişlerdi. Sonra

Tanrı onu diriltti: Filistin ve Suriye şehirleri yeniden inşa edildi, adamlar geri döndü ve yüz

otuz yıl hüküm sürdükten sonra Lohrasp öldü.

BÖLÜM CVI

KRAL GUŞTASP'IN TARİHİ. (KUŞ-TAS)

Lohrasp Belh'te öldükten sonra yerine oğlu Gusştasp geçti. Ona, Nebuchadnezzar'ın tüm

Suriye ve Filistin'i harap ettiği ve Kudüs'ü yok ettiği, oradaki tüm evlerin harabeye döndüğü

ve vahşi hayvanların yaşadığı, tüm insanların onları terk ettiği söylendi. Gusştasp çok

üzgündü; Çünkü bu Pers kralları yıkımı sevmiyorlardı. Bunun üzerine Trak ve

Nebukadnessar'ın ikametgahı olan Babil'e Kureş (Kyrus) adında bir general gönderip ona

Trak'ın yönetimini verdi ve Nebukadnessar'ı Belh'e geri göndermesini ve çocuklarını

kendisine göndermesini emretti. İsrail, ülkede harap olmuş her şeyi yeniden kurmak ve eski

kraliyet evinden bir kral vermek için Yeruşalim'e geri döndü. isterim. Gusştasp'ın teğmeni

Babil'e vardığında Nebuchadnezzar'ı Belh'e geri gönderdi ve Babil ve Trak hükümetini

kendisi devraldı. Şu emri ilan etti: Esir alınan tüm İsrail çocukları özgürdür ve özgürce

Kudüs'e dönebilir ve ülkenin eski gelişen durumunu yeniden kurabilirler. Bunun üzerine

bütün İsrailoğulları toplanıp kalabalık gruplar halinde O'nun yanına geldiler. Hepsini

Yeruşalim'e geri gönderdiler ve onlara kendi uluslarından, Davut soyundan bir kral verdiler.

Bu kralın Tanrı'nın peygamberi Daniel olduğu da söyleniyor. Kudüs'e gelen İsrailoğulları, her

şeyi yeniden kurmaya başladılar ve Kuran'da söylendiği gibi, ülkeyi eskisinden daha gelişmiş

hale getirdiler: "Sizi sayısız bir halk yaptık." (Sure XVII, 6. ayet) Bütün ülke yeniden ayağa

kalkınca, Allah Azîz'i diriltti. ölümünün üzerinden yüz yıl geçmişti; eşeği ölmüş ve toza

dönüşmüştü; Yüz yıldır yazın sıcağı, kışın soğuğu onun üzerinden geçmişti; Önüne konulan

kadehteki şarabın rengi ve tadı değişmemişti. Aziz güneş batarken gözlerini açtı. Öğle vakti

uykuya dalınca yine aynı gün olduğunu düşündü. Önündeki, rengi değişmeyen meyve ve

içeceklere baktı. Fakat eşeğini göremeyince şaşkınlıkla şöyle dedi: Uyuduğum bu kısa

sürede eşeğimin hali ne oldu? Bu harabe köylerde kimse olmadığına göre onu kim aldı?

Ovada, ekili arazilerde, yeniden inşa edilen şehirlerde insanları gördü ve gördü; hayrete

düştü ve şöyle dedi: Bütün bunlar bir günde nasıl oldu ve bu adamlar nereden geldi?

Böylece derin düşüncelere ve şaşkınlığa dalmış halde kaldı. Bunun üzerine Allah ona şöyle

dedi: "Burada ne kadar kaldın? O da şöyle cevap verdi: Bir gün veya günün bir kısmı. Allah

ona şöyle dedi: Hayır, burada yüz yıl kaldın. Yiyeceğine ve içeceğine bak ki, Bozulmuş

eşeğine bak, kemiklerini nasıl düzelteceğiz, sonra onu etle kaplayacağız. Ve bu olunca şöyle

dedi: Allah'ın kudret sahibi olduğunu biliyorum. (Sure II, 261. ayet) Bunun üzerine Allah ona

şöyle dedi: "Seni insanlara bir ibret kıldık." Ona kehaneti verdi, Tevrat'ı öğretti ve onu Kudüs

şehrine gönderdi. Aziz şehre varınca şehrin ve mabedin onarıldığını gördü.

eskisi gibi ve insanlarla dolu. Nebuchadnezzar Yeruşalim'i yok ettiğinde, tapınaktaki Tevrat,

İsrail oğullarının tüm diğer bilgi kitaplarıyla birlikte yakıldı. Geri dönüp tapınağı yeniden inşa

ettiklerinde Tevrat hakkında hiçbir şey bilmiyorlardı ve din biliminden de geriye hiçbir şey

kalmamıştı. Çok sıkıntılıydılar; çünkü aralarında bu kitapları ve Tevrat'ı bilen kimse yoktu.

Şimdi Aziz onlara, Ben peygamberim deyince, ona dediler: Sende ne gibi bir işaret var? O

şöyle cevap verdi: Ben Tanrı'nın İsrailoğullarına peygamber olarak gönderdiği ve onların

zindana attıkları Yeremya'yım. Nebuchadnezzar beni kurtardı ve sizi esaret altına aldı, ama

ben bu yüz yıl boyunca ölü kaldım. Başına gelenleri onlara anlattı. Dediler ki: Bütün bunlar

mümkündür, çünkü Allah her şeye kadirdir; ama bunu kesin olarak bilmemiz için bir işarete

ihtiyacımız var. Dedi ki: Bu işarettir: Tevrat'ın tamamını ezbere okuyacağım. Dediler ki: Senin

doğru söylediğini ve peygamber olduğunu bununla anlayacağız. Daha önce İsrailoğulları

arasında ne Musa, ne Harun, ne de başka biri Tevrat'ı ezbere okuyan bir kişi olmamıştı. Aziz,

hepsini okudu, yazdırdı, onlar da yazdılar. Sonra onun doğru olduğunu anladılar; onu bir

peygamber olarak kabul ettiler ve onlar ondan ümidini kestikten sonra Tevrat'ı kendilerine

iade ettiği için Tanrı'ya şükrettiler. İsrailoğullarının kötülük yaptığı ve Tevrat'ı ve yasalarını

ihmal ettiği ve anlattığımız gibi İşaya'nın aralarında peygamberlik yaptığı bir dönemde,

Tevrat'ın çok güzel ve doğru bir yazıyla yazılmış bir nüshasını hazırlamış ve onu

yerleştirmişti, tapınağın sütunlarından birinin altında, hepsi çok büyük monolitlerdi, tıpkı

Süleyman'ın zamanında Div'lerin yaptığı gibi. Nebuchadnezzar tapınağı yıktığında, surları ve

kutsal alanı yerle bir ederken sütunlar ayakta kaldı. İsrailoğulları geri dönüp tapınağı yeniden

inşa ettiklerinde sütunları hareket ettirmediler, onların üzerine inşa ettiler. Aziz, Tevrat'ı

yazdırıp onlar da onu yazdırınca onlara şöyle dedi: "Benim bundan daha kesin bir ayetim

daha var." Daha sonra onların isteği üzerine şöyle dedi: Süleyman'dan sonra İsrailoğulları

arasında peygamber olan ve tapınaktaki bu sütunlardan birinin altına Tevrat'ın bir kopyasını

yerleştiren Yeşaya'yı duydunuz mu? Dediler ki: Bu bize atalarımızın geleneğinde gelmiştir;

ama sütunun ne olduğunu bilmiyoruz. Azîz dedi ki: Biliyorum, çünkü Allah bana şunu haber

verdi: falanca sütunun altını araştır. Bunu yaptılar ve Tevrat'ı orada demirle çevrili ahşap bir

sandığın içinde buldular. Sonra onu Aziz'in kendilerine yazdırdığı Tevrat ile karşılaştırdılar ve

ne bir harf fazla ne de bir eksik vardı. Şaşırdılar ve dediler ki: Bu insan işi değil. Ve bundan

dolayı da kâfir oldular. Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyuruluyor: "Yahudiler, Aziz'in Allah'ın oğlu

olduğunu söylüyorlar." Bunun üzerine Allah, şöyle diyerek onları yalanladı: "Onlar, Allah'ı

bırakıp, hocalarını ve rahiplerini Rableri ediniyorlar." (Sur. IX, 30-31. ayetler.) Dedi ki:

İsrailoğullarına doğru yolu bulmaları için gönderdiğim her ayet, akılsızlıkları nedeniyle onları

Allah'tan uzaklaştırır ve ibadet ederler. Tanrı'nın dışlanmasına. Muhammed ben Carîr bu

kitabında Azîz'in hikâyesinin tamamını vermemiştir. Bunu şerh ve hadis kitaplarının

yardımıyla tamamladım. Şimdi Nebuchadnezzar'ın hikayesine dönelim. Nebuchadnezzar,

Belh'teki Gusştasp'ın sarayına döndüğünde, kral onu Suriye'yi harap ettiği ve özgür insanları

köle durumuna düşürdüğü için kınadı; ama Nebuchadnezzar'a İran'da çok saygı duyulduğu

için onu cezalandırmadı; Guderz'in soyundan geliyordu, İsfahan'da üç yüz yıl yaşadı ve

birçok İran kralına hizmet etti. İlk olarak Sennacherib'e Kudüs'e kadar eşlik etti; daha sonra

Lohrasp'a ve ardından oğlu Gusştasp'a hizmet etti. Tanrı İsrailoğullarına kızdığı için

Yeruşalim'e iki kez geldi. Geldi, onları öldürdü veya sürgüne gönderdi, şehri ele geçirdi ve

tapınağı yıktı: Bir defasında anlattığımız gibi Lorasp döneminde, bir defasında da ileride

anlatılacağı üzere İsfendiâr oğlu Bahman (Bahram?) döneminde. Tahta çıkan Gusştasp,

tebaasına karşı adaleti uyguladı ve ülkenin doğudan batıya gelişmesini sağladı. Hiçbir kral

ateş kültünü onun kadar korumamıştır. Magi'lerin, dinlerinin yazarı olan Zerdusştet adını

verdikleri bir peygamberleri vardır. Peygamber olduğunu iddia etti ve onlara ateşe tapınmayı

öğretti ve bir adamın annesi, kızı veya kız kardeşiyle evlenmesi, şarap kullanımı, ibadet

etmeme kanunu gibi büyücülük dininin tüm kanunlarını koydu, ateş, sünnet, inek sidiğiyle

arınmak ve toprağı işlemek. Ve onlara Zendavesta adını verdikleri bir kitap getirdi. Bu

Zerdüşt, Gushtasp zamanında ortaya çıktı. Daha önce Aziz'in müridiydi ve ona muhalefet

etmişti. Bunun üzerine Aziz, kendisini çirkinleştiren Allah'a dua etti ve İsrailoğulları onu

aralarından kovup Kudüs'ten çıkardılar. Trak'a, oradan da Belh'e gitti ve peygamber kılığında

Gushtasp'ın huzuruna çıktı. Ona şöyle dedi: Beni sana Allah gönderdi. Ateşe tapınmayı

yaymanızı emrediyor; sizden bu dini istiyor ve size bu kanunları emrediyor. Zerdusşt, Azîz

Peygamber'den işaretler görmüş, aynı zamanda büyü ve şiir de öğrenmişti. Pek çok söylem

ve tartışmayı içeren harika bir kitap olan Zendavesta'yı bu kitabın kendisine Tanrı'dan

geldiğini söyleyerek getirdi. Gusştasp ona inandı ve dinini İran'ın her yerine empoze etti.

Persler Zerdüşt'ün Minotsşehr'in soyundan geldiğini söylüyor.

BÖLÜM CVII.

İSFENDİAR OĞLU BAHMAN'IN TARİHİ

Gusştasp'ın ölümünden sonra Bahman Belh'te tahta çıktı. Bütün krallıklara elçiler gönderdi

ve bütün krallar onun hükümdarlığını tanıdı. İsrailoğullarının sayısı Suriye'de artmıştı ve

başlarına kendi uluslarının bir kralını yerleştirmişlerdi. Aziz ölmüştü ve Tevrat onların elinde

kalmıştı. Bahman, İsrailoğullarının kralına Filistin'e bir elçi gönderdi; kral onu idam ettirdi.

Bahman uyardı, sinirlendi, Nebuchadnezzar'ı çağırdı ve ona Babil'in, Suriye ve Mağrip'e

kadar Irak'ın hükümetini verdi ve ona şöyle dedi: İlk kez yaptığınız gibi ikinci kez Kudüs'e

gidin ve zamanla şehri yok edin. Dilediği kadar orduyu ve ihtiyacı olan parayı yanına

almasını emretti. Nebuchadnezzar elli bin kişilik ve üç yüz generalden oluşan bir ordu topladı

ve yanına üç bilge adamı aldı ve bunları vezir yaptı: İlkinin adı Mehri oğlu Dâryusş (Darius)

idi; Aïkoun (vocalde Aykun) 'un oğlu ikinci Kirusş (Cyrus); üçüncüsü Kiruş'un oğlu

Ahasverus. Orduyla birlikte Trak ve Babil'e girdi, orada bir yıl hazırlık yaptı ve orduyu topladı.

Musul'un yönetimini elinde bulunduran Babil'de Sennacherib'in oğullarından bir kral kalmıştı.

Nebuchadnezzar Suriye'ye doğru yola çıktığında Sennacherib'in bu oğlu sayısız bir orduyla

ona katıldı. Nebuchadnezzar ona ayrıcalıklı davrandı, ona bir kolordu daha ve çok zenginlik

verdi ve onu karşılamaya gönderdi; kendisi de sayısız ordusuyla yavaş yavaş onu takip etti.

Kudüs'ü ikinci kez hiçbir direnişle karşılaşmadan yok etti ve çok sayıda İsrailliyi öldürdü,

çoğunu da köle yaptı. Sadece bunların arasında reisleri, kadınları ve kızları saymazsak yüz

bin erkek çocuk vardı. Ordusuna, her birinin büyük bir çuvalla çöle gitmesini, bu çuvalları

toprakla doldurmasını, onu Kudüs şehrinin üzerine atmasını ve üzerini tamamen örtmesini

emretti. Daha sonra esirlerle birlikte Irak'a döndü ve orada tahta çıktı. Bahman'ın elçisini

öldüren Jojacini oğlu Sidkiya adlı Kudüs kralını da esir almıştı. Nebuchadnezzar onu

Bahman'a gönderdi ve o da onu idam ettirdi. Nebuchadnezzar'ı ödüllendirdi ve Irak ve Babil

hükümetini ona bıraktı. Nebuchadnezzar orada krallık yaptı ve İsrailoğullarının tutsakları

arasından peygamberlerin soyundan yüz bin genci kendi hizmeti için seçti. Bunların arasında

bilgelikle donatılmış peygamber Daniel de vardı. Onu hizmetçisi yaptı ve diğer gençleri

generallerine verdi. Nebuchadnezzar kırk yıl daha hüküm sürdükten sonra öldü. Onun yerine

geçen ve Bahman'ın hükümeti bıraktığı Evilmerodaş adında bir oğlu vardı. Üç yıl hüküm

sürdü. Onun ölümünden sonra yerine Balthasar adındaki oğlu geçti. Bir süre sonra isyan etti

ve Bahman'a karşı yürümek istedi. İkincisi, Nebuchadnezzar'a eşlik eden bilge adamlardan

biri olan Darius'a bir mektup yazarak ona hükümeti verdi ve Balthasar'ı öldürmesini emretti.

Darius üç yıl hüküm sürdü. Nebuchadnezzar'a eşlik eden bu üç bilge adamdan yalnızca

Darius ve Ahasverus kaldı: Cyrus ölmüştü ve Ahasverus, ona ayrıcalıklı davranan Bahman'a

dönmüştü. Darius, Bahman'ın kendisine verdiği krallığı adaletle kullandı ve ülkenin

gelişmesini sağladı. Bahman bununla yetindi ve şöyle dedi: Her işi bilgelere emanet

etmeliyiz; çünkü onlar adaleti uyguluyorlar. Bahman'a bağımlı olan Hindustan kralı isyan

etmişti. Bahman, Ahasverus'u büyük bir orduyla üzerine gönderdi ve savaşta bu kral

yenilerek öldürüldü. Bahman, Hindustan hükümetini Ahasverus'a verdi ve Darius ölünce Irak

ve Babil hükümetini ekledi. Ona Hindustan'ı yönetecek bir teğmen atamasını ve

ikametgahının imparatorluğun ortasında olması için Irak ve Babil'de ikamet etmesini emretti.

Ahasverus Hindustan'a bir teğmen atadı ve orduyla birlikte Irak'a dönerek tahtı işgal etti. Bir

süre hüküm sürdükten sonra ülke gelişti. İsrailoğullarının esirlerine iyi davrandı ve onları

kölelikten kurtardı. Soylu bir karısı vardı; bir hata yaptı ve Ahasverus onu öldürttü.

İsrailoğullarından Ester adında bir eş aldı ve ondan Koreş adını verdiği bir oğlu oldu. Bu

oğlunun doğumundan sonra on dört yıl daha yaşadı. Bu kadın İsrailoğullarını şöyle diyerek

ayırdı: Onlar benim akrabalarımdır, peygamberlerin soyundandırlar ve bilgedirler; onları

onurlandırmalıyız. Ancak Bahman korkusundan onları Kudüs'e geri göndermeye cesaret

edemedi ama onlara iyi davrandı. Ahasverus'un ölümünden sonra yerine oğlu Koreş geçti ve

yönetimi Bahman ona verdi. Annesinin ırkından oldukları için İsrailoğullarına iyi davrandı.

Büyüyen Daniel, Tanrı'dan kehanet armağanını aldı. Koreş'i Tanrı'ya ve gerçek dine çağırdı.

Cyrus gerçek dini kabul etti ve ateşe tapınmayı bıraktı, ancak bu bir sırdı, böylece Bahman

bunu bilmeyecekti. Ölümünden sonra, Daniel'in dinini açıkça ilan etti ve halkını bunu kabul

etmeye teşvik etti. Saltanatının on üçüncü yılıydı. Halkı Tevrat dinine çağırmak için Daniel'i

krallığın başına koydu. Daniel ondan İsraillilerle birlikte Yeruşalim'e dönüp şehri ve tapınağı

yeniden kurmak için izin istedi. Cyrus şunu söyleyerek onu reddetti: Eğer senin gibi bin tane

peygamber olsaydı, hepsi benimle kalmak zorunda kalırdı. Ancak İsrailoğullarının geri dönüp

şehri ve tapınağı yeniden inşa etmelerine izin verdi. Nebukadnessar tarafından sürgüne

gönderilmelerinden geri dönüşlerine kadar İsfendiâr oğlu Bahman'ın saltanatında yetmiş yıl

geçmişti. Bahman toplam yüz yıl hüküm sürdü. İsrailliler Yeruşalim'e gidip şehri yeniden

kurdular ve Daniel Koreş'in yanında kaldı. İki yıl sonra Cyrus öldü. Daniel Yeruşalim'e döndü

ve Tanrı'ya tapındı. Bu Nebuchadnezzar'ın başından sonuna kadar hikayesidir; İlk kez

Lohrasp zamanında, ikinci kez İsfendiâr oğlu Bahman döneminde Kudüs'ü yerle bir etti. Biz

bu anlatımı iki şekilde verdik: Bu kitaba (Taberî'ye) göre, ayrıca orijinal kitaplara ve İran

tarihlerine göre.

BÖLÜM CVIII.

İRAN KRALI KAY-KAUS' TAN BU YANA YEMEN KRALLARININ TARİHİ

BAHMAN ZAMANINA KADAR

Belkıs'ın vefatından sonra Araplardan Sebe meliklerinin soyundan Amru oğlu Yasir adında

bir adam tahta çıktı. Adaleti uyguladı, tebaasına nazik davrandı ve düşmanlarını onlardan

uzak tuttu. Bu yüzden ona Yâsir-ben-En'am lakabını verdiler. O, Himyarlıların ırkındandı;

Çünkü Yemen'in bütün kralları Himyarlılardı. Daha sonra Saba'yı terk ederek Yemen'i ele

geçirdi, ardından meskun dünyanın sınırına varıncaya kadar Mağrip'e doğru yola çıktı.

Yolculuğuna devam etti, yollar kesildi ve çöle girdi. Su gibi akan ve henüz kimsenin girmediği

bir kum seline geldi. Orada hiçbir geçit bulamadı. Ordusunda 'Amrou-ben-'Àd adında yiğit ve

çok cesur bir adam vardı. Kral ona şöyle dedi: Bu nehre gir ve bana bir geçit bul, böylece

senin izinden yürüyebiliriz. Bu adam içeri girdi ama kum dalgaları onu yuttu ve kimse ondan

bir daha haber alamadı. Yâsir-ben-En'am, nehrin kıyısında bakır bir put okudu, onu bir taşa

sabitledi ve putun üzerine şu yazıyı kazıttı: Yâsir En'am onu yerleştirdi. Mağrip'ten buraya

geldi; daha ileri gitmenin bir yolunu bulamadı. Buraya gelen geri dönsün, zira daha ileri

gidecek yol yoktur. Daha sonra orduyla birlikte Yemen'e döndü ve orada öldü. Halefi,

Tobba'nın oğlu Amru'nun oğlu Zayd'in oğlu Tobba adında bir kraldı. İkincisi aynı zamanda

kraldı; Dsu'l Adsâr lakabı vardı; Kral Saba'nın oğlu Cafar'ın oğlu Qays'in oğlu Rais'in oğlu

Dsu'l Minâr'ın oğluydu. Yemen'in bütün eski kralları, Dsul Ads'âr denilen bu ilk Tobba'nın

oğullarıdır. Bütün bu krallar, ister gerçek isimleri olsun ister başka bir isim olsun, Tobba'

unvanını taşıyorlardı. Yàsir'in yerine geçen son Tobba', Abu-Kurrub lakabını taşıyordu. Bu

Tobba' Yemen tahtına oturduğunda başka bir imparatorluğu ele geçirmeye çalıştı. Her yerde

zafer kazandı ve imrendiği her krallığı ele geçirdi. Bu kral, Pers kralları Gushtasp ve Bahman

zamanında yaşamıştır. Şimdi bir ordu toplayıp Kufe yolu üzerinden Irak'a doğru yola çıktı. Bu

tarafta Hirah denilen bir yer var. Çölün kıyısına geldi, yolunu kaybetti ve utandığını fark etti;

İşte bu yüzden o zamandan beri bu yere 'Hirah' deniyor. Yolu bulamayınca Irak'a gelerek

Anbar'a doğru ve Dicle Nehri'ni geçerek Musul üzerinden Azerbaycan'a ulaştı. Azerbaycan

Türklerine saldırarak çok sayıda kişiyi öldürdü ve ardından birçok esir aldı. Musul, Anbar ve

Hira'dan aynı güzergahı kullanarak Yemen'e döndüler. Geçtiği yerde Beni-el-Ezd,

Benî-Lahm, Cadem ve Fadhâyd Araplarından oluşan ve oraya yerleşip şehirler kuran

birliklerinin bir kısmını bıraktı. Dünyanın bütün kralları Tobba'dan korkuyordu ve ona elçiler

ve hediyeler gönderiyordu. Hindistan kralı ayrıca ona bir elçi göndererek ipek, aloe ağacı,

kehribar ve Tobba'nın daha önce görmediği her türlü değerli şeyden oluşan hediyeler

gönderdi. Büyükelçiye şöyle dedi: Bütün bu ürünler Hindustan'dan mı geliyor? Büyükelçi bu

ülke hakkında görüşlerinin olmasından korkan şu cevabı verdi: Hepsi Hindustan'dan

gelmiyor, ancak birçoğu Çin'den getiriliyor. Kral dedi ki: Burası hangi ülke? Büyükelçi burayı

ona anlattı ve güzelliğini, çok sayıda şehrini, olanaklarını ve değerli ürünlerini övdü. Elçi

gittikten sonra Tobba güçlü bir orduyla Çin'e sefer hazırladı ve Yemen'deki Himyar

ordusunun tamamını yanına aldı. Kabil üzerinden Hindustan'a doğru yola çıktı, Hindustan

sınırında durdu ve Thabith-ben-Kays adlı generallerinden birini çok sayıda orduyla birlikte

Çin kralına savaş açması için gönderdi. Onu uçurdu. Tobba' bu haberi duyunca kendisi de

bütün ordusuyla birlikte Türkistan yolu üzerinden Çin'e doğru yola çıktı. Tibet sınırına

vardığında Tibet'te on iki bin Arap'ı arkasında bıraktı, böylece kaçması durumunda onlara

katılıp arkasını emniyete alabilecekti. Daha sonra ileri yürüdü, Çin kralına savaş açtı, onu ve

ordusunun büyük bir bölümünü öldürdü, tüm Çin'i kasıp kavurdu ve sayısız miktarda altın,

gümüş ve değerli taşları ele geçirdi. Daha sonra Türkistan üzerinden döndü, Hindustan

üzerinden geçerek Yemen'e döndü. Ancak on iki bin Arap Tibet'te kaldı ve bugün bile Tibet'te

onların soyundan gelen birçok insan var. Tobba'nın Yemen'den Çin'e gidişinden muzaffer

dönüşüne kadar yedi yıllık bir süre geçti.

BÖLÜM CIX

BAHMAN, KIZI HOMAY VE OĞLU DARÂ' NIN HİKAYESİ

İran tarihinde Bahman'ın Gusştasp'ın yerine geçtiğini, İsfendiâr'ın oğlu olduğunu, İsfendiâr'ın

da Gusştasp'ın oğlu olduğunu anlatmıştık. Kendisine Ardeşhîr Longhand lakabı verildi.

Medeniyeti ve Allah'a ibadeti tüm dünyaya yaydı; ateşe tapıyordu ve büyücülük dinine büyük

saygı duyuyordu. Bununla tevazu sahibi oldu ve bir mektuba şöyle başladı: Ben Ardeschîr,

Allah'ın kulu, onun tarafından Allah'ın kullarına emir vermek için gönderildim. Ona kitaplarla

ilgili Babek'in oğlu Ardeşir'inkinden daha değerli bilgelik ve kutsal törenler. Bahman ayrıca

Sâsân adında yetişkin bir oğlu olduğu için Abou-Sâsân lakabını da aldı; onun da Homay

adında bir kızı vardı. Séistân Valisi Rüstem'in, babası İsfendiâr'ı kendisine karşı giriştiği

savaşta öldürdüğünü öğrenmişti. Bahman'ın annesinin adı Asturyâ idi; İsrailoğullarının kralı

Saul'un soyundan geliyordu. İyi tavsiyeleri olan akıllı bir kadındı. Bahman, krallığın işlerini

hallettiğinde annesi ona şöyle dedi: Séistân'da bir çiftlik al ve baban İsfendiâr'ın ölümünün

intikamını Rüstem ve akrabalarından al. Annesine itaat ederek Séistân'a gitti ve Rustem'in

oğlu Ferâmurz'a savaş açarak onu öldürdü, ayrıca Rustem'in o sırada hayatta olan babası

Destan ve Rustem'in kardeşi Zewârè'yi de öldürdü. Rustem'in kendisi zaten ölmüştü. Daha

sonra krallığına geri döndü. Birkaç yıl sonra bir milyon askerle Rum ülkesine saldırdı. Zaferi

elde ettikten sonra geri döndü. Hayatının son günlerinde Mecusi dininin geleneğine göre kızı

Homay'yi kendine eş olarak aldı. Homay onun eserlerine hamile kaldı ve ölümü yaklaşınca

kızına şöyle dedi: Benim ölümümden sonra tacı, erkek olsun, kız olsun, rahmindeki çocuğa

ver. Bahman tacı karnının üzerine koydu ve adamlar, hükümetinin adalet ve hakkaniyetinden

duydukları tatmin nedeniyle bu düzenlemeyi kabul ettiler. Bir süre sonra Bahman, seksen yıl,

bazılarına göre ise yüz on iki yıl hüküm sürdükten sonra öldü. Onun ölümünden sonra

erkekler bir araya gelerek, karnında taşıdığı çocuk nedeniyle yönetimi kızı Homay'ye

devrettiler. Ona dediler: Eğer bir oğul doğurursan, büyüdüğünde krallığı ona emanet ederiz;

bu zamana kadar egemen olarak bize yeter. Bahman'ın Bahman-Dokhl adında başka bir kızı

ve Fereng adında üçüncüsü kaldı. Homay'nin bu iki kız kardeşi onun emirlerine boyun eğdi;

Fakat Bahman'ın Sâsân isimli oğlu, tacın kendisine değil de kız kardeşine verildiğini

görünce, onu elde etmekten ümidini keserek dünyadan çekilmiş, bir dağda hitabet kurmuş,

orada ibadet etmiş ve ölene kadar koyun çobanlığını yapmıştır. Üç aylık saltanattan sonra

Homay bir erkek çocuk doğurdu. Halkın haberi olursa tacın oğluna verileceğinden

korkuyordu; bu nedenle onu öldürmeye karar verdi. Düşük yaptığını söyleyerek doğumunu

gizledi. Erkekler babasına duydukları sevgiden dolayı ona güven duyuyorlardı. Homay

çocuğunu bir sandığa yerleştirirken aynı zamanda içine bir miktar değerli taş ve zenginlik

koydu ve şu notu yazdı: Bu çocuğu kim büyütürse bu zenginlikleri kendisi için alabilecektir.

Bazıları Homay'nın sandığı Belh nehrine attığını söylüyor. Oğlu yeni ölen ve karısıyla birlikte

büyük bir acı içinde olan bir değirmencinin eline geçti. Sandığı açıp içindeki zenginliği ve

güzel bir çocuğu görünce hanımına şöyle dedi: Gel, bu çocuğu büyütelim. Ve bunu yaptılar.

Homay sandığa ne olduğunu sorduğunda ona bunun bir değirmenci tarafından bulunduğu

söylendi. Homay onu çağırdı ve ona şöyle dedi: Suda, içinde büyük miktarda zenginlik

bulunan bir sandığın içinde kilitli bir çocuk buldun mu? Değirmenci dedi ki: Gerçekten ben de

öyle buldum. Homay diyor ki: Bu çocuğu bana getirin de onu göreyim. Değirmenci onu

getirdi ve Homay ona bakıp onun oğlu olduğunu görünce değirmenciye şöyle dedi: Bu

çocuğu büyüt ki hem senin hem de benim oğlum gibi olsun. Değirmenci çocuğu büyüttü ve

sakladı. Homay onu göğsüne alıp biraz saklamıştı, sonra değirmenciye Dâr, yani al demişti;

Bu yüzden bu çocuğa Dârâ adını verdiler. Suda bulunduğu için kendisine Dârâb denildiği de

söylenmektedir. Her ay çocuğunu istiyordu ve anne şefkati daha da artıyordu. Değirmenciye

onu yetiştirme olanağını vermiş ve kendisine güzel ahlâk ve şövalyelik öğretecek bir ustaya

emanet etmesini emretmiştir. Dârâ yirmi yaşına gelip eğitimini tamamlayıp devlet görevine

uygun hale gelince Homay onu çağırdı ve ona şöyle dedi: Sen benim babam Bahman'dan

olan oğlumsun; Bu saltanat senindir; ben sana kötülük ettim ve şimdi tövbe ediyorum.

Kendisini güvenle kabul eden adamlara da aynı konuşmayı yaptı ve şöyle dedi: Eğer böyle

davranmasaydın, yine de bu genç için imparatorluğu bugüne kadar elinde tutabilirdin. Artık

onu iyi yetiştirdin ve krallığı kullanma çağına geldiğinde bunu ona teslim ettin: sen bir hata

işlemedin.

BÖLÜM CX.

ESKİ DARÀ'IN TARİHİ

Dârâ, annesinden sonra İran'ın yönetimini eline aldığında, burada Dârâb adını verdiği ve

bugün hâlâ varlığını koruyan bir şehir kurdu. Bazılarına göre annesi, bazılarına göre de

bizzat Bahman tarafından kurulduğu söylenen Bassa şehrini de o kurdu. Daha sonra Dârâ,

daha önce İran krallarının ikamet ettiği Irak ve Babil'e gitti; orada ikametini kurdu ve Belh'e

kadar tüm Pers imparatorluğunu tartışmasız olarak ele geçirdi. Onun imparatorluğu dışındaki

dünyanın krallarının hepsi ona tabiydi ve ona haraç gönderiyordu. Rum ve Mağrip

topraklarında, İyonyalıların (Yunanlıların) ülkesi olarak adlandırılan, birçok şehirli büyük bir

imparatorluk vardı. Orada İshak'ın oğlu Esav'ın soyundan Philip adında bir kral vardı.

Krallığında Yunan krallarının ikametgahı olan Makedonya adında bir şehir vardı. Philip tahta

çıktığında o da Makedonya'da ikamet ediyordu ve tüm Yunan topraklarına hükmediyordu. O

ülkede Yunan bilgeleri olarak adlandırılan bilge adamlar vardı ve dünyadaki tüm bilgelik

onlardan gelir; Aristoteles, Hipokrat, Platon, Sokrates, Hermes, Apollonius ve Agathodemon

gibi bilge adamlardı. Felsefe, tıp ve diğer bilimlerle ilgili kitapları çoktur ve iyi bilinmektedir.

Fakat bugün onlardan geriye hiçbir şey kalmamıştır ve şehirleri harabeye dönmüştür.

İnsanların elinde sadece onların kitapları var. Bu krallık, babalarından ve atalarından miras

olarak Philip'e düştü. Rum, Yemen ve batıdaki bütün ülkeler arasında en müreffeh ülke yaptı.

Philip hariç dünyanın tüm kralları Dârâ'ya haraç gönderdiğinden, Dârâ da ondan haraç

ödemesini veya savaşa hazırlanmasını istedi. Philip bilge adamları topladı ve onlarla tartıştı.

Savaş ve katliamdan kaçınmak için ona haraç göndermesini tavsiye ettiler. Bu nedenle Philip

diğer krallar gibi haraç gönderdi. İskender adını verdiği Dsul-Karnayn adında bir oğlu vardı.

Büyüdüğünde babasının Pers kralına haraç göndermesini engellemek istedi ama Philip onu

dinlemedi ve ödemeye devam etti. Böylece dünyanın imparatorluğu Dârâ'ya güvence altına

alındı ve evrenin tüm kralları ona tabi oldu. Annesinden on iki yıl daha sağ kurtuldu.

Hükümeti kendisine bırakabileceği bir oğlu olmasını istiyordu. Sonunda bir oğlu olduğunda

sevinçle doldu, ona kendi adını verdi ve onu halefi yaptı. Kendisine Büyük Dârâ, oğluna ise

Küçük Dârâ denir. İkincisi, tüm dünyanın imparatorluğunu ele geçiren, doğudan batıya tüm

kralları boyunduruk altına alıp öldüren Dsul-Karnayn tarafından saldırıya uğrayan ve

öldürülen kişidir, bu nedenle kendisine Dsul-Karnayn adı verilmiştir.

BÖLÜM CXI

DARA'NIN OĞLU DARA'NIN HİKAYESİ

Bundan sonra Yaşlı Dârâ tahta çıktı ve evrenin imparatorluğu onun eline geçti. Kendi

krallığının dışında, dünyanın tüm kralları, Yunan topraklarından haraç gönderen İskender'in

babası Philip dahil, babasına olduğu gibi ona haraç ödediler. Genç Dârâ'nın da babası gibi

Babil'in Trak kentinde ikametgahı vardı. Artık Kral Philip öldü ve durum şuydu: Bahman tahta

çıkınca belli bir saltanat döneminden sonra Yunanlıların ülkesine sefer yaptı. Yunan kralı

onunla barıştı ve Bahman kızını kendine eş olarak aldı. Onunla bir gece geçirdi, sonra onu

babasına geri gönderdi ve krallığına geri döndü. O gece Yunan kralının kızı hamile kaldı ve

dokuz ay sonra mutlu bir yıldızın altında doğan İskender'i doğurdu. Onu Yunan kralı Philip

büyütmüştü ve kimse onun Bahman'ın oğlu olduğunu bilmiyordu, herkes ona Philip'in oğlu

İskender diyordu. Philip öldüğünde tacı o aldı ve annesi ona bu durumu bildirdi. O yıl yine

Dârâ'ya haraç gönderdi. Yunanlıların topraklarından çok da uzak olmayan bir yerde

Etiyopyalılar vardı. İskender tahta çıkar çıkmaz Habeş kralına saldırıp onu kaçırdı, birçok

esir aldı ve çok sayıda Habeşliyi öldürdü; sonra ülkesine döndü. Daha sonra Dârâ'ya haraç

göndermeyi bıraktı. Bu Dârâ, tebaasına ve ordusuna karşı kötü bir kraldı ve askerlerinin bir

kısmını köleleştirip idam ettirdi. Tebaasının büyük bir kısmı ona düşman oldu ve ondan

kurtarılmayı istedi. İskender, Dârâ halkının kendisine düşman olduğunu ve ondan kurtarılmak

istendiğini, yabancı bir kralın bu krallığa saldırması halinde halkın bunu kabul edeceğini ve

Dârâ'da hiçbir kuvvet kalmayacağını öğrendiğinde, Etiyopya kralına karşı kazandığı zaferin

ve annesinin ona anlattığı hikayenin ardından Pers krallığına saldırmaya karar verdi. Bu

nedenle Dârâ'ya haraç vermeyi reddetti. Bir iki yıl bekledi, sonra bir habercinin İskender'e

şunu söylemesini sağladı: Haraç gönderin; çünkü sen, babama ve bana haraç ödeyen ve

diğer hediyelerin yanı sıra, her yıl haraçla birlikte devekuşu yumurtası büyüklüğünde bir altın

yumurta gönderen babandan daha büyük değilsin. İskender haberciye cevap verdi: Geri dön

ve Dârâ'ya bu yumurtaları bırakan kuşların öldüğünü söyle; benden artık bir şey

alamayacaksın; istediğini yap. Bu cevabı Dârâ'ya getiren elçi, savaş hazırlıklarını yapmış ve

İskender'e bir raket, bir top ve bir ölçü susamla başka bir elçi göndererek İskender'e: Sen

çocuksun, seni gönderiyorum, demesini tavsiye etmişti. Oynamak için bir raket ve bir top;

Hükümeti bırak çünkü kraliyetin davranışını bilmiyorsun. Haraç göndermezseniz savaşa

hazırlanın, çünkü üzerinize bu kadar susamdan fazlasını sayamayacağınız bir ordu

getiriyorum. İskender bu mesaja bir mektupla cevap verdi ve şöyle dedi: Bana gönderdiğiniz

kurşuna gelince, bunu tüm dünyayı bana teslim ettiğinizin ve saltanatınızın sona ereceğine

dair bir alamet olarak görüyorum; Çünkü dünya top gibi yuvarlaktır. Raket ise, bir nesneye

çarptığında onu geri getiren bir alettir; bana sana, kanununa ve krallığına saldırma gücü

verdin. Bir ölçü hardal tanesi de gönderip şunu ekledi: Eğer senin ordun bir ölçü susam

kadarsa, benimki de bir ölçü hardal tanesi kadardır; ve bir ölçü bunlardan daha fazlasını

içerir. Susamın hoş ve yumuşak bir tadı vardır, hardalın tadı ise acı, baharatlı ve nahoştur.

Bana dünyanın en tatlı şeyini gönderdin; Sana en acı, en asitli olanı gönderiyorum. Haberci

geri döndüğünde Dârâ, altı yüz bin kişilik ordusunu hazırlayarak İskender'e doğru yola çıktı.

Sekiz yüz bin kişilik bir orduyu silahlandırıp Yunanistan'ı terk ederek Dârâ'yı karşılamaya

gitti. O dönemde İskender yalnızca üç yıl, Dârâ ise on dört yıl hüküm sürmüştü. Dârâ ordusu,

kendisine karşı uyguladığı kötü muamele ve şiddet nedeniyle ona karşı kötü niyetliydi. İki

ordu, Irak ile Suriye arasında Musul topraklarının bulunduğu Mezopotamya'da karşı karşıya

geldi. Bir ay boyunca çatışmaya gelmeden birbirlerinin yanında kaldılar. Dârâ'nın ordusunun

büyük bir kısmı İskender'e sığındı. Asker kaçaklarına sordu: Dârâ ordusunda kendisine en

yakın kim yaklaşıyor? Cevap verdiler: Dârâ'nın maiyetinde iki mabeyincisi var; her ikisi de

sayısız şiddet eylemi nedeniyle ona karşı kötü niyetli. İskender gizlice birisini göndererek,

Darâ'yı hileyle öldürmeleri karşılığında ona büyük bir servet teklif etti. İki meclis üyesi, onu

dövüş gününde, at sırtındayken öldürmeye razı oldu ve anlaştılar. Daha sonra İskender

savaş için bir gün belirledi. O gün geldiğinde iki ordu mevzilerini alarak şiddetli bir savaşa

girdi. Her iki taraftan da çok sayıda kişi öldürüldü. Pers ordusundan bir adam kendini

İskender'in ordusunun üzerine atarak İskender'i vurdu. Çok korkmuştu. Gece olduğunda

çatışmalar sona erdi ve iki ordu kamp yerlerine döndü. İki meclis üyesi Dârâ'yı öldürme

fırsatını bulamamıştı. İskender tövbe ettiklerini sanmış ve ertesi gün barışıp geri dönmeye

karar verilmiş. İskender'in ordusundan korkan Dârâ da barışı sağlama niyetindeydi. Ertesi

gün Dârâ ordusunu toplayarak şöyle dedi: Savaş mı yapalım, barış mı yapalım? Çatışma

sırasında onu öldürmeye karar veren iki meclis üyesi şöyle dedi: Savaş yapın. Ve ona karşı

kötü niyetli olan birliklerinin tümü de onu savaşmaya teşvik etti. Daha sonra Dara atına binip

savaşa girdi. İskender ne olduğunu anlayamadan Dârâ ordusunun saldırdığını görünce

korktu ve kaçmak istedi. Dârâ'nın ordusu savaşa başlayınca, iki mabeyinci onu arkadan takip

ederek yan tarafına mızrakla vurdular ve o da diğer taraftan çıktı. Dârâ atından düştü. İki

mabeyinci İskender'in kampına gelerek Dârâ'dan indiklerini ve ordusunun kaçmakta

olduğunu ona bildirdiler. İskender maiyetiyle birlikte oraya gitmiş ve Dârâ'yı yerde, toz içinde

görmüş; yarasından kan sızıyordu ve ölmek üzereydi. İskender atından indi, yere oturdu,

Dara'nın başını göğsüne koydu, yüzünün tozunu silerek onu kral olarak adlandırdı ve ona

şöyle dedi: Ey kral, seni bu halde görmek istemezdim; ama bu benim işim değil, bu şekilde

muamele gören sizin eseriniz. Şimdi arzularını bana bildir ve beni dileklerinin yerine

getirilmesini sağla. Dârâ gözlerini açtı ve şöyle dedi: Üç arzum var: Birincisi kanımın

intikamsız kalmamasını istiyorum; sonra kızım Rusşenk'i kendine eş olarak al ve son olarak

İran'ın tüm bu büyük insanlarına nezaketle davran ve onları köle durumuna düşürme.

İskender dedi ki: İsteklerinizi yerine getireceğim. Dârâ bu tavsiyeleri yaptıktan sonra öldü.

İskender onu gömdü ve ertesi gün tahta oturdu, kendi ordusunu ve Dârâ'nın ordusunu

gözden geçirerek bir milyon dört yüz bin adam oluşturdu. İnsanlara nutuk çekti ve onlara

adalet ve eşitlik sözü verdi. İskender, Dara'yı öldüren iki adamı çağırdı ve onlara söz verdiği

tüm zenginlikleri verdi; sonra onlara şöyle dedi: Size zenginlik vereceğime söz verdim, ancak

sizi öldürmeyeceğime söz vermedim ve hayatınızı garanti altına almadım. Adaletin gereği

olarak, kralınıza ihanetiniz karşısında yaşamanıza ve kralın kanının intikamını alamamanıza

izin vermem benim için adil olmaz. Bir kralı öldüren kişi derhal öldürülmelidir. Daha sonra

onları çarmıha gerdirdi ve şu duyuruyu yaptı: Bu ikisini herkes görsün ve kimse kralına

ihanet etmesin! Daha sonra Dârâ'nın kızıyla evlendi. Büyüklerden hiçbirini esir almadı ve

hiçbir evi yıkmadı. İran'ın bütün bilgelerini çağırdı, onların bilgelik kitaplarını topladı,

kopyalayıp Yunancaya tercüme ettirdi; sonra onları Yunanistan'a, Yunan bilgelerinin en

büyüğü olan Aristoteles'e gönderdi. İskender, Nebuchadnezzar'ın Suriye ve Mağrip'te yaptığı

gibi, Irak, Babil ve Fars şehirlerini elinden geldiğince yıktı, surlarını söküp liderlerini öldürdü

ve Dârâ'nın idari koleksiyonlarını yaktı; Her şehirde, o şehrin başkanını vali ve kral olarak

atadı ki, hepsi bağımsız olsun ve kimse kalmasın, onları düşmana karşı koruyacak bir yüce

kral bulunmadığı ve bu hükümetlerin daha çabuk yok olması, birbirlerini yok etmesi için bu

krallar, her eyalette bir kral olmak üzere "eyalet kralları" adı altında dört yüz yıl boyunca

varlığını sürdürmüşlerdir. Pers imparatorluğunu buralardan alan Bâbek oğlu Ardesşîr'in

gelişine kadar (muluk-i-tevâif) eyaletlerin kralları. İskender, bu kralları İran'da kurduktan

sonra Belh'e doğru giderek, İran'da karşılaştığı her şehri yok etmiş, şehrin büyüklerinden

birini vali olarak atamış ve vefat etmiştir. Dara'nın kızını Yunanistan'a kendi şehrinde

yaşaması için gönderdi. İspâhân'da bir şehir, Horasan'da ise Harâ, Merv ve Semerkant

şehirlerini kurdu. Daha sonra Hindustan'a giderek o ülkenin kralını öldürüp krallığı ele

geçirdi. Oradan Tibet'e gitti, şehirleri yok etti, yerlerine yenilerini kurdu ve oraya krallar atadı.

Daha sonra Çin'e, oradan da Mağrip'e giderek karanlık bölgeye ulaştı. Oraya girdi, on sekiz

gün yürüdü ama hiçbir şey bulamadı; daha sonra oradan ayrılarak Irak'a döndü. Orada

Halvan'ın karşısındaki Zur kasabasında vefat etti. Onu bir biraya koyup ülkesine, annesinin

yanına gönderdiler. Otuz altı yıl, bazılarına göre ise otuz iki yıl hüküm sürmüştü.

BÖLÜM CXIL

DSUL-KARNAYN'İN TARİHİ VE YECÜC VE MECÜC SURUNUN İNŞAATI.

İskender dünyanın bir ucundan diğer ucuna gittiği için Dsul-Karnayn olarak anılmıştır. Karn

kelimesi boynuz anlamına gelir ve dünyanın uçlarına da boynuz denir. Dünyanın her iki

ucuna, hem doğuya hem de batıya gitmiş olan ona Dsul-Karnayn denir. Kuran'da şöyle

deniyor: "Sana Dul-Karneyn vs. hakkında sorular soracaklar." (Sur. XVIII, ayet 82.) Ve başka

bir yerde: "Gün batımına varıncaya kadar yürüdü." (Aynı 84. ayet) Ve yine: “İki setin arasına

gelinceye kadar yürüdü.” (Aynı. 92. ayet) Bu set, iki dağ arasında bulunmaktadır ve onu

Yecüc ve Mecüc'ü içine alacak şekilde oraya yükseltmişti. Muhammed ben Carir, eserinde

bu hikayeden bahsetmedi. Kitabını kısaltmak için bunu atladı. Kur'an'a göre, tefsirlere göre

anlatacağız. Kur'an-ı Kerim'de şöyle denir (Aynı. 82. ayetler ve devamı): "Onu Dul-Karneyn

hakkında sorguya çekecekler. De ki: Size onun hikâyesini anlatacağım. Biz onun gücünü

yeryüzünde kanıtladık." ona bütün dünya üzerinde hakimiyet verdim demek; "Ve biz ona her

şeye imkan verdik; o da güneşin battığı yere gelinceye kadar bir yol izledi." Dsul-Karneyn

önce batıya gitmişti ve geri döndüğünde Tibet üzerinden doğuya gitti ve Yecüc Mecüc'ün

duvarını inşa etti. "Batıya vardığında güneşin çamurlu bir çeşmede battığını gördü; Kendi

yetkisine tabi olan bir kavim arasında buldu. Biz ona: Ey Dûsülkarneyn, bu kavme azap

edebilirsin veya onlara iyilikle davranabilirsin. Dsul-Karneyn cevap verdi: Dinsiz olanı

cezalandıracağız; sonra onu Allah'a teslim edeceğiz, o da ona çok şiddetli bir azap

yaşatacaktır; yani: Kafir olan ve hak dini kabul etmek istemeyen kimseyi, kıyamet günü

Allah'ın huzurundayken öldüreceğim. "Kim iman eder ve salih amel işlerse ona güzel bir

mükafat vardır; yani ona dünyada hayat, ahirette de cennet verilecektir." kolay emirler”, yani

iyi vaatler. Abd-allah-ben-Abbâs şöyle dedi: Dsul-Karneyn bütün orduyla birlikte batıda bir yıl

kaldı ve adamları Tanrı'ya çağırdı; fakat bir adam dışında ona inanmadılar. Yani hepsini

öldürdü ve sadece bu tek adamı hayatta bıraktı. Ayrıca Dsul-Karneyn'in ilk kral olduğu da

söylenir; ve doğunun ve batının imparatorluğunun tamamını ele geçirdiğinde, Tanrı ona

kehanet armağanını verdi. Bunun için şu ayete güveniyoruz: "Biz dedik ki: Ey Dûsülkarneyn!"

ve Tanrı'nın onunla bir görüntüde konuştuğu iddia edilir. Diğerleri ise onun bir peygamber

olmadığını ve Allah'ın bu sözünün onun kalbine Allah'la bir görüşme yoluyla değil, ilham

yoluyla girdiğini söylüyor. Aynı şekilde: "Biz Musa'nın annesine vahyettik vb." denildiği

zaman, bu bir kehanet ilhamı değil, basit bir ilham meselesidir. Yorumcular Dsul-Karneyn

konusunda bu konuda hemfikir değiller. "Sonra güneşin doğduğu yere gelinceye kadar bir yol

izledi ve bize barınacak hiçbir şey vermediğin bir kavmin üzerine çıktı." Yani: Doğuda

yaşayan ve üzerlerine güneş doğan bu adamların, kendilerini güneşten koruyacak hiçbir

şeyleri yoktur; ne evleri, ne duvarları, ne de giysileri vardır; çünkü orası kumların ortasında

bir çöldür, hiçbir inşaat yapılamaz. Toprağı işlemedikleri, pamuk üretmedikleri için kıyafetleri

yok ve yiyeceklerini başka ülkelerde arıyorlar. Orada sıcaklık çok güçlü ve kadın erkek

herkes hayvanlar gibi çıplak. Erkeklerin önünde çiftleşir ve dışkılarlar. Güneş doğudan çok

hararetli bir şekilde doğar ve onlar, gün ortasında azalıp ertesi gün yeniden ortaya çıkıncaya

kadar kendilerini onun sıcaklığından korumaya çalışırlar. Öyleydi ve biz onun ne yaptığını

biliyorduk; yani nereye gideceğini "İki setin arasına, yani iki dağın sonuna gelinceye kadar"

biliyorduk. doğuda iki yüksek dağ vardı, bunların arasında geniş bir vadi vardı ve bir dağdan

diğerine geniş bir geçit vardı. Bin arşın. Bu dağda inanan insanlar yaşıyordu, Kuran'da

söylendiği gibi: "Onların ayaklarının dibinde, zar zor dil anlayabilen bir halk buldu." Onlara iyi

davrandı ve yüksekliğini yalnızca Allah'ın bildiği iki dağın arasında durdu. Adem soyundan,

Yecüc ve Mecüc olarak adlandırılan ve sayılarının çokluğunu yalnızca Allah'ın bildiği bir

kavimdir. Bazıları Yecüc'ün soyundandır, bazıları da Nuh'un oğlu Yafet'in iki kardeşi olan

Mecüc'ün soyundandır. Tufandan sonra kendilerini doğuya atıp bu iki dağın arkasına

yerleşenler. Her birinin torunları o kadar çoktu ki büyük bir halk oluşturdular. Biçimleri

erkeklerinki gibidir; fakat boyları iki arşındır ve kulakları o kadar uzundur ki yerde

sürüklenirler. Giysileri yoktur ve çıplak dolaşırlar ve eşekler, öküzler ve vahşi hayvanlar gibi

herkesin önünde nezaketsizce çiftleşirler. Uyumak istediklerinde bir kulağını altlarına

koyarlar, diğer kulağını da kendilerini kapatırlar. Toprağı ekmiyorlar; Yiyecekleri çiğ ve

kurutulmuş kharnoub tohumlarından oluşur. Bu adamların dini yok ve Tanrı'yı tanımıyorlar;

sayıları hiçbir zaman azalmaz; çünkü hiçbiri kız ve erkek bin çocuk sahibi olmadan ölmez.

Sık sık bu dağların arasından çıkıp, dağın diğer tarafında bulunan müminlere saldırıyor,

şiddet uyguluyorlardı. Karşılarına çıkan herkesi öldürüp yiyeceklerini, otlarını, meyvelerini,

hatta ağaçların yapraklarını bile yediler. Bu müminlerin onlara karşı koyacak durumları yoktu.

Bu insanlar Dsul-Karneyn'in aralarına geldiğini öğrenince bir araya gelerek şöyle dediler: Biz

ancak bu kralın gücüyle Yecüc ve Mecüc'den kurtulabiliriz. Dsul-Karneyn'i bulmaya gittiler ve

ona şöyle dediler: "Ey Dsul-Karneyn, bu Yecüc ve Mecüc yeryüzünde şiddet uyguluyor. Sen

bir ödül olarak onlarla bizim aramıza bir set mi çekmek istiyorsun? Dsul-Karneyn şöyle

cevap verdi: Rabbimin bana verdiği güç, senin bana kuvvetle vereceğin mükâfattan daha

hayırlıdır ve ben de bir set çekeceğim. onlarla senin aranda." Yani: Bana çok sayıda adamla

yardım et ki, artık sana gelmemeleri için iki dağ arasına bir set yapayım. Çok sayıda adam

bir araya toplandığında onlara: "Bana demir parçaları getirin" dedi. Herkesin bir demir

parçası getirmesini ve bunların iki dağın arasına tuğla gibi konulmasını, böylece iki dağın

arasını doldurmasını emretti. Sonra şöyle dedi: "Ateş gibi kırmızıya dönene kadar üfleyin."

Demir kadar pirinç getirilmesini emretti, sonra onu ocaklara yerleştirdi ve her şeyi eritmek

için ateşe verdi. Ayrıca demirin altına ateş koydu ve üflenmesini emretti; böylece iki dağ

arasında bir tarafta demir, diğer tarafta pirinç eritildi. Her ikisi de eriyince pirinci leğenlere

koydurdu, bu dağların tepelerine götürüp demirin üzerine döktürdü, böylece erimiş pirinç

erimiş demire karışacaktı. Sonra soğuması ve katılaşması için her şeyi bıraktık. Bu nedenle

iki dağın arasında demir ve pirinçten sağlam bir duvar vardı. Yecüc ve Mecüc bu duvarın

dışında kaldılar ve müminler onların saldırılarından kurtuldular. Kuran'da şöyle bildirilir: "Ne

duvara tırmanabildiler ne de onu aşabildiler." Dsul-Karneyn bu müminlere şöyle dedi: "Bu,

Allah'ın rahmetinin bir eseridir. Allah'ın emri gelince onu parçalayacaktır. Allah'ın hükmü

şaşmazdır." Yani: Ahir zamanda Allah'ın hükmü geldiğinde, onlar çıkıp yeryüzüne

yayılacaklardır. Allah, Zülkarneyn'in bu sözünü Kur'an'da teyit ederek şöyle buyurmuştur:

"Yecüc ve Mecüc'e geçit açılıp, her dağdan indikleri zaman." (Sur. XXI, 96. ayet) Kıyamet

günü geldiğinde ve Allah'ın insanlara verdiği vaadin gerçekleşmesi yaklaştığında, Yecüc ve

Mecüc bu duvarı kıracak ve tüm pisliklerden, tüm zirvelerden çıkacaklardır.

Abd-allah-ben-Abbâs ve ‘Alî-ben-Ebu-Tâlebsay, bu ayetin tefsirinde: Kıyamet gününün

başlangıcında Yecüc ve Mecüc çıkacak. Yeryüzündeki her türlü yiyeceği, otları, tohumları,

meyveleri, hatta ağaçların yapraklarını bile yiyip bitirecekler. Bütün nehirlerin ve denizlerin

suyunu içecekler, bütün kaynaklar kuruyacak ve insanlar susuzluktan ölecek. O zaman

İsrâfil, borunun ilk korkunç sesini işitecek ve insanlar ölecek. Ali-ben-Abu-Tâleba'nın şöyle

dediği rivayet edilir: Bugün Yecüc ve Mecüc dışarı çıkıp Dsul-Karneyn duvarını kırmaya

çalışıyorlar; ama bunu başaramazlar. Her gün güneş doğduğunda bunlardan bir milyonu

duvarın önünde bir noktada durup onu dilleriyle yalıyor; Güneş battığında yumurta kabuğu

kadar incedir. Sonra diyorlar ki, yarın sabah kırıp çıkacağız; ama şunu eklemiyorlar: eğer

Tanrı razı olursa. Ancak ertesi gün duvarın eskisi kadar kalın olduğunu görürler. Bunu her

gün yapıyorlar. Fakat kurtuluşlarının sonu geldiğinde, içlerinden mümin ve büyüyecek bir

çocuk doğacak. Yaladıkları bu duvara yaklaşıp akşamleyin, "Biz onu indirdik, yarın kırarız"

deyince bu mü'min şunu ekleyecektir: Eğer Allah razı olursa. Ertesi sabah ince duvarı

bulacaklar ve onu kırıp dışarı çıkacaklar.

BÖLÜM CXIII.

ALEXANDER'IN HALEFLERİNİN TARİHİ.

İskender'in ölümünden sonra ordunun Yunan olan kısmının Yunanistan'a döndüğünü bilin.

Dünya iki parçaya bölündü. Dicle ile Amuderya arasındaki, İran krallığının bulunduğu, Irak,

Babil, İspâhan, Fars, Kühistan, Rey, Tabaristân, Gergan ve Khorâsân'ın bulunduğu

toprakların tümü, eyaletlerin kralları (muluk-i-tevâif) tarafından yönetiliyordu. Her şehrin bir

kralı ve her köyün bir valisi vardı; hiç kimse diğerine tabi değildi ve hiç kimse diğerine vergi

ödemedi; büyük, küçük, fakir, güçlü diye bir ayrım yoktu. Dicle'nin diğer yakası, Irak'ın

dışında kalan bu yakası, Musul, Cezire, Kufe, çöl, Hicaz, Mısır, Yunanistan ve Mağrip

sınırına kadar Yemen, Yunan kralları ailesinden İskender'indi. İskender öldüğünde ordu

liderleri onun cenazesini Yunanistan'a nakletti. İskender'in İskenderuş (Alexandros) adında

bir oğlu vardı. İskender onu Aristoteles'e emanet etmiş, o da onu yetiştirmiş ve ona bilgeliği

öğretmişti. Yunan ordusu İskender'in tabutunu getirerek geri döndüğünde ve onu gömdükten

sonra Alexandros'un etrafında toplanıp imparatorluğu ona emanet ettiler. Fakat o bunu kabul

etmedi ve şöyle dedi: Ben Allah'a ibadete aşığım ve hükümete layık değilim. Hiç kimse

kraliyet hakkını babam gibi kullanmadı; ancak öldü ve krallık onda kalmadı. Bu şekilde

konuştuktan sonra insanların arasından çekildi ve kendisini Tanrı'ya ibadet etmeye adadı.

Ordu utanmıştı; sonunda İskender'in ailesinden Lagos adında bir adama hak hakkı teklif etti.

Bütün ordu onun emrine itaat ederek Yunanistan, Mısır, Suriye, Yemen, Mağrip ve Irak'ta

Dicle kıyılarına kadar imparatorluk kurdu. Kudüs'te İsrailoğullarının başına bir lider yerleştirdi.

Tevrat'ın dinini ve yasasını uygulayabilmesi için onların arasından seçilmiştir. Bu Lagos'a

Yunancada büyük kral anlamına gelen Plolemy denir. Yunanca'da, Persler'de ve Romalılar

arasında Sezar'ların büyük kralları olan Kiros'a verilen adla, Plolemy hariç tüm krallara denir.

O dönemde Yunanistan'da felsefe, astronomi ve tıp bilimi gelişti. Bu Lagos, Yunanistan'da

hüküm süren ilk Ptolemy'di. Otuz sekiz yıl tahtta kaldıktan sonra öldü. Onun yerine Decianus

adlı başka bir Ptolemaios geçti. Yorumlarda insanları mağaradan kaçtıranın bu kral olduğunu

okudum. Yunan imparatorluğu uzun süre Ptolemaiosların elinde kaldı. İki yüz kırk yıl sonra

Yunanlıların elinden Romalıların eline, İshak'ın oğlu Esav soyundan gelen ve Augustus

adında bir adamın eline geçti. Elli altı yıl hüküm sürdü. Saltanatının kırk ikinci yılında

Meryem oğlu İsa doğdu. İsa ile İskender arasında üç yüz on altı yıllık bir zaman aralığı

vardır.

BÖLÜM CXIV.

İSKENDER'DEN SONRA PERS KRALLARI VE ALEXANDRE SONRA KRALLARININ

TARİHİ.

Biliniz ki, İskender'den sonra Dicle'nin bu yakasında, Trak sınırından Amuderya kıyılarına

kadar olan Pers krallığı, beş yüz yıl sonra Ardesşîr Bâbegân'ın hepsine boyun eğdirinceye

kadar eyaletlerin krallarının elinde kalmıştır ve imparatorluğu Dicle'den Amuderya'ya kadar

götürdü. Bu beş yüz yıl içinde Dicle kıyısından krallar çıkmış ve nehrin bu yakasında Sevâd,

Trak, Medain, ReY ve İspâhân ülkelerini ele geçirmişler; ancak eyalet kralları onlara tabi

değildi. Onlara büyük krallar deniyordu. Bunlardan ilki, Büyük Darâ'nın Asşk isimli oğluydu.

Bu onun hikayesinin başlangıcıdır. İmparatorluk Yunanlılardan Romalılara geçince Roma'dan

bir kral geldi, Dicle'yi geçerek Ahvaz, Fars ve Rey'yi fethetti. Adı Antioşus'tu (Antakya).

Ancak eyaletlerin kralları ona itaat etmediler çünkü başlarına bir Romalıyı getirmek için hiçbir

neden görmediler. Büyük Dàra'nın Asşk adında bir oğlu vardı ki, İskender zamanında kardeşi

Küçük Dârâ'yı öldürdüğünde henüz hiçbir şey üstlenemeyen bir çocuktu. Antioşus İran'a

gelip Asşk krallığını ele geçirdiğinde, büyüyünce ona karşı çıktı ve eyaletlerin kralları ona çok

sayıda asker ve parayla yardım etti. Asşk, Rey'nin ordusuyla birlikte Antioşus (Antakya)'a

savaş açtı ve onu öldürdü. Ve Dicle'den Rey'ye kadar uzanan bu krallığı ele geçirdi. Ancak

yönetimi eyalet krallarının elinden alamadı. Birkaç yıl sonra Konstantin adlı bir Roma kralı,

büyük güçlerle Asşk'a saldırmak için bir plan yaptı. O zamanlar tüm Roma İmparatorluğu'nun

en büyük şehri olan Roma'dan yola çıktı ve Antioşus (Antakya)'un ölümünün intikamını

almak için Asşk'e doğru yola çıktı. Kendisine karşı koyacak kadar güçlü olmadığını anlayan

Asşk, tüm eyalet krallarına elçiler göndererek onlardan asker yardımı istedi. Her biri ona

asker ve para gönderdi ve o da dört yüz bin adam toplayabildi. Bu krallardan biri olan Hadhr

kralı bizzat geldi. Hadhr, Irak'ın Sevâd bölgesinde bulunan bir yerdir. Eyalet kralları arasında

büyük bir kraldı. Asşk, ona ordunun komutasını verdi ve onu Roma kralına karşı gönderdi.

Romalıların çoğunu esir aldı ve orduyu kaçırdı. Roma kralını Roma'ya kadar takip etti ve

Konstantin'i yok etti. yeniden ve bu ülkede Konstantinopolis adında güçlü bir şekilde tahkim

edilmiş bir şehir kurdu. Daha sonra Hadhr kralı ülkesine döndü ve orduyu Aşk'a geri

gönderdi. Ordusunu ödüllendirdi ve vilayetlerin krallarına birliklerini geri gönderdi. Asşk,

Dicle'den Rey'ye kadar tüm ülkenin sahibiydi. On yıllık saltanattan sonra öldü. Ondan sonra

çok sayıda kral aynı hükümette yer aldı. Eyalet krallarının bir kısmı onlara tabiydi, bir kısmı

ise değildi; ancak bu eyalet kralları güçlerine itiraz etmediler ve onları Aşkanlılar olarak

adlandırdılar. Bunlar, Dârâ oğlu Aşk'tan sonra iki yüz altmış yıl idareyi elinde tuttular. Aşk'ın

ilk halefi, on yıl hüküm süren Aşkan'ın oğlu Aşk'tı. Ondan sonra kardeşi Şa tahta çıktı; altmış

yıl hüküm sürdü. Bu altmış yıllık hükümdarlık sırasında İsrailoğulları, Zekeriya oğlu

peygamber Yahya'yı öldürdüler. Tanrı onları, Yeruşalim'i ve tapınağı yok eden

Nebukadnetsar'dan daha şiddetli davranarak onları öldüren veya köle haline getiren

Şapur'un ellerine verdi. Şapur'un saltanatının kırkıncı yılında Meryem oğlu İsa peygamber

ortaya çıktı. Sşapour'un yerine Yaşlı Kiros olarak anılan Kirus adlı kardeşi geçti. On yıl

hüküm sürdü. Bu Aşkan ırkının iki Kisro'sundan ilkidir. Halefi, yirmi bir yıl hüküm süren

Bathron adında bir kraldı. Ondan sonra on dokuz yıl hüküm süren Genç Kisroes geldi; sonra

Yaşlı Ardewan adında başka bir Aşkanlı; sonra kırk yıl hüküm süren Kustera adında başka

bir Aşkanlı; daha sonra yirmi dört yıl hüküm süren Ralas adında bir Aşkanlı; nihayet on üç yıl

hüküm süren Genç Ardewan. Onun hükümdarlığı sırasında, krallığı elinden alarak onu

öldüren Sasani Ardesşîr Bâhegân ortaya çıktı. Eyaletlerin krallarını yok etti, yönetimlerini

elinden aldı ve Suriye ile Mağrip'i Romalıların elinden aldı. Dsul-Karneyn'in zamanından ona

kadar beş yüz yirmi yıl vardı. Ardeşir'in gelişinden önce İsrail çocukları arasında pek çok olay

yaşanmıştı; bunlardan biri, Tanrı'nın Zekeriya'ya kehanet armağanı ve tapındığı tapınak olan

Yeruşalim üzerinde yetki vermesiydi. Sonra Amram'ın kızı Meryem doğdu; o henüz çocukken

kutsanmıştı ve tapınağa taşınmıştı. Nihayet Zekeriya oğlu Yahya'nın ve Meryem oğlu İsa'nın

doğuşu. Bütün bunlar Aşkanlılar zamanında oldu.

BÖLÜM CXV

PEYGAMBER ZEKARYA'NIN TARİHİ.

Suriye Yunan yönetimi altındayken Ptolemaioslar İsrail çocuklarını ayırdı ve Kudüs

sakinlerine nazik davrandılar. pürüzsüz mutlu bulundu; tapınak yeniden kuruldu ve orada

ibadet gelişti. Bu tapınakta gündüzleri oruç tutan, geceleri dua eden ve tapınaktan hiç

ayrılmayan dört ila beş bin hizmetçinin olduğu söyleniyor. O dönemde İsrailoğulları arasında

peygamber yoktu. Sonra Tanrı Zekeriya'ya peygamberlik armağanını verdi ve hepsi bir

peygambere sahip olmayı arzuladıkları için Zekeriya'yı bulduklarında onu kabul ettiler.

Zekeriya, İsrailoğullarının tapınaktaki hizmetçilerinden biriydi. Yahya'nın oğluydu ve

Süleyman'ın oğlu Rehoboam'ın soyundan geliyordu. O da tapınağın dört bin hizmetçisi gibi

kutsanmıştı. Tapınağa yalnızca ibadet etmek için gidip geri dönenler kutsanmıyordu.

İsrailoğulları arasında bir gelenek vardı: Bir kimse, karısı hamileyken Allah'a kurban kesmek

isterse şöyle derdi: Ya Rab, eğer benim bir oğlum doğarsa, onu sana adayacağım. Ve

annesi de aynı şeyi söyledi. Bu yemin, eğer bir erkek çocuk doğarsa vacipti. Eğer kızsa

yemin zorunlu değildi çünkü kızlar genellikle kutsanmazdı. Erkek çocuk doğar doğmaz,

onunla ilgilenen tapınağın hizmetkarlarından birine emanet edildi; annesi onu beslediği ya da

uyuttuğu zamanlar dışında yanında değildi; daha sonra çocuğunu almadan tapınaktan

döndü. Beş yaşındayken annesi onu tamamen terk etti ve onu yetiştiren, ona Tevrat'ı ve dini

öğreten bu hizmetçiye emanet edildi. Çocuk, bu tarikatın dışında hiçbir şey görmemiş, bu

dünyaya dair hiçbir bilgisi yoktu ve tapınakta ölünceye kadar ne gençliğinde, ne de

yaşlılığında hiçbir hata ya da günah işlememişti. İsrailoğulları arasında herhangi bir mülke

sahip olan her kimse, ölmeden önce mutlaka tapınağa bir vasiyette bulunmalıdır; bu

miraslar, orada bulunan hizmetkarlara ve bu kutsanmış insanlara yiyecek ve giyecek

sağlamak için kullanıldı. Geleneklerde İsrailoğullarının çocukları kutsama geleneğinin şu

kökene dayandığı bildirilmektedir. Terat'ta Tanrı'nın Musa'ya şöyle dediğini buldular:

"Hizmetçilerim olarak günahsız gençleri seviyorum." Kullarım arasında, gençliğinden

ihtiyarlığına kadar bana hizmet eden ve gençliklerinde günah işlememiş olanları tercih

ederim. Daha sonra İsrailoğulları, çocukluklarından itibaren günahlardan arınmaları, Tanrı'nın

önünde saf olmaları ve tüm yaşamlarını O'nun hizmetine adamaları için, küçük yaşlardan

itibaren tapınaktaki çocukları kutsadılar. Muharrer kelimesinin manası: Dünya

meşguliyetlerinden ve kaygılarından kurtulmaktır. Bir kimsenin iki oğlu olunca mutlaka birini

vakfetmesi gerekirdi. Tanrı, Zekeriya'ya peygamberlik statüsünü verdiğinde, dört bin

hizmetçisi onu lider olarak aldı ve onun yönetimi altında ibadet etti; o da onların tapınaktaki

manevi üstünleriydi. Zekeriya'nın, Mabet hizmetinde yanında bulunan ve çok sevdiği, yine

Rehoboam soyundan olan Matân (Mathat) oğlu Amram adında bir kuzeni vardı. Orada

Zekeriya ailesinden Qâqour (Kagur) adında bir adam daha vardı. İki kızı vardı. Birini Mâtân

oğlu Amram'a evlendirdi; diğeri Zekeriya'ya. İkincisine İsa' denildi; Zekeriya oğlu Yahya'nın

annesiydi. Amram'ın karısının adı Hanna'ydı. Zekeriya karısından çocuk sahibi olmak

istiyordu ama çocuğu yoktu. Amram'ın birçok çocuğu vardı; nihayet karısı tekrar hamile

kalınca, hem karı koca bu çocuğu kutsadılar; ve o, Kur'an'da söylendiği gibi Meryem'di:

"Amram'ın karısı şöyle demişti: Rabbim, rahmimdeki çocuğu sana adadım, vb." (Sur. III, ayet

31.)

BÖLÜM CXVI.

Meryem'in Doğuşu ve Takdis Edilmesinin Tarihi.

Amram'ın karısı hamileyken, rahmindeki çocuğu Tanrı'ya adayacağına yemin etti; Amram da

aynı dilekte bulundu. Allah önce anneden sonra babadan bahseder çünkü çocuğun

annesiyle daha doğrudan bir ilişkisi vardır. "Doğum yapınca dedi ki: Rabbim, ben bir kız

doğurdum. Ama Allah onun ne doğurduğunu biliyordu." (Sur. III, ayet 3 1.) Bu kelimede

Allah'a hizmetle ilgili pek çok değerli öğreti vardır. Bir kimse bir teslimiyette bulunsa, o amel

azaltılıp uygunsuz hale getirilse ve kul da bunu bilse ve itiraf etse, Allah onu affeder, yine de

onun kusurlu amelini kabul eder. Marie'nin annesinin durumu da buydu. Allah'a sunulmaya

uygun bir çocuk doğuracağını düşündüğünde, onu önceden ona takdis etti: Doğurduğunda,

onun kız olduğunu görünce, bu dileğinin engellenmesinden dolayı üzüldü ve utandı. ve

yakındı; üzüntüyle şu sözleri söyleyerek Tanrı'dan af diledi: "Bir kız doğurdum." Allah bu kızı

ondan erkek çocuk olarak kabul etti, Kur'an'da bildirildiği gibi: "Ve Rabbi onu lütufla vb. kabul

etti." (Aynı. 32. ayet) Allah Zekeriya'ya bir görümde şöyle buyurdu: Meryem'in annesine

söyle: Bu kızı senden erkek çocuk olarak kabul ediyorum; onu orada kutsamak için tapınağa

götürün. Daha önce hiçbir zaman tapınakta bir kız kutsanmamıştı ve herhangi biri orada

sonsuza kadar kalacak şekilde kutsanmamıştı, çünkü kadın saf değildir ve adet görmeye

tabidir ve bu durumdaki bir kadın tapınakta kalamaz, bir kitaba dokunamaz veya kitap

okuyamaz tıpkı kirlilikle kirlenmiş bir adam gibi dualar. Meryem'in annesi çocuğunu mabede

getirdiğinde hizmetçiler ve adananlar çok şaşırdılar ve Peygamber Zekeriya'nın etrafında

toplandılar ve ona şöyle dediler: Amram'ın karısı kızını kutsayarak hangi yeni geleneği

getirdi? Zekeriya şöyle dedi: Bu, Allah'ın emridir. Bunun Allah'ın emri olduğunu

peygamberden öğrenince sakinleştiler ve her biri çocuğu alıp büyütmek istedi. Fakat

Zekeriya şöyle dedi: Benim onun üzerinde daha fazla hakkım var, çünkü karım onun

teyzesidir. Şöyle cevap verdiler: Eğer kimin onun üzerinde diğerinden daha fazla hakkı

varsa, o da annesidir, o da herkesten daha fazla hak sahibidir. Onlar Meryem hakkında böyle

tartışırken Zekeriya şöyle dedi: Kura çekelim; Kaderin seçeceği kişi Meryem'i alabilecektir.

Onlar razı oldular ve Pentateuch'u yazdıkları bu felaketleri getirdiler ve her biri kendi

felaketinin üzerine adını koydu; sonra hepsini bir yerde toplayıp üzerlerine sarık örttüler.

Sonra birine dediler ki: Eline bir Hint kamışı koy ve çıkar; adını taşıyan kişi Marie'yi

büyütebilecek. Kur'an'da şöyle deniyor: "Hint vs. atarken sen onların arasında değildin." (Sur.

III, 39. ayet) Böylece kuraya üç kez danıştılar ve Zekeriya'nın adı üç kez ortaya çıktı. O

zaman onun üzerinde daha fazla hakkı olduğunu anladılar ve Kur'an'da söylendiği gibi onu

aldı: "Zekeriya onunla ilgilendi vs." (Aynı 32. ayet) Meryem için mabette bir hücre yaptırdı ve

onu orada büyüttü. Anahtarını her zaman yanında bulundurduğu oraya bir kilit taktı. Meryem

beş yaşındayken hücresinde onun için bir sığınak yaptı ve orada ona Allah'a ibadet etmeyi

öğretti. Zekeriya yetmiş yaşındaydı ve çocuğu yoktu. Tanrı'dan bir çocuk istedi; ama karısı

yaşlıydı ve adet görmeyi bırakmıştı. Bu yüzden bir oğul sahibi olma ümidini kaybetmiş ve

onun için dua etmeyi bırakmıştı: Yaşlı ve zayıf bir adam artık çocuk doğurmaz; artık bunun

için dua etmenize gerek yok. Tüm baba sevgisini, bir baba gibi baktığı ve on iki yaşına

gelene kadar büyüttüğü Meryem'e odakladı. Onun evine Zacharie'den başka kimse girmedi

ve o da her zaman kilidin anahtarını sakladı; gündüz ve gece bir defa kapıyı açar, ona

yiyecek ve içecek getirir, biraz da ibadeti öğretirdi. Bir gün Zacharie küçük odasının kapısını

açtı ve kış olmasına rağmen Mary'nin yanında yaz ürünlerini ve meyvelerini buldu. Kış

mevsiminde hücresinde taze üzüm bulduğu rivayet edilir. Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur:

"Zekeriya onun evine her girdiğinde yanında yiyecek bulurdu." (Sur. III, 32. ayet) Zekeriya'nın

Meryem'den şüphelenmesin diye Allah ona kışın yaz meyveleri göndermiştir. Çünkü eğer

bunlar mevsim meyveleri, toprak meyveleri olsaydı Zekeriya, anahtarı elinde tutmasına

rağmen birisinin ona kurnazlıkla ulaşıp bu meyveleri kendisine getirebileceğini düşünebilirdi.

Fakat o mevsimde yeryüzünde olmayan meyveleri görünce kimseden şüphelenmedi ve

bunun Allah'tan geldiğini anladı. Meryem'e şöyle dedi: "Bu nereden geliyor?" Meryem şöyle

cevap verdi: "Allah'tandır, çünkü Allah dilediğini saymadan doyurur." (Aynı 32. ayet) Zekeriya

o dönemde bu meyveleri ancak Allah'ın verebileceğini anlamıştı. Bir iki gün bu olayı

gözlemledi ve şu düşünceye kapıldı: Eğer Allah kış mevsiminde yaz meyveleri üretebiliyorsa,

ben ümidimi kaybetmiş olsam da benden bir çocuk doğurmaya da kadirdir. Daha sonra temiz

bir kalple dua etmeye başladı ve Kuran'da bildirildiği gibi Allah'tan kendisine bir çocuk

vermesini istedi. (Aynı. 33. ayet)

BÖLÜM CXVII.

ZEKARYA OĞLU YUHANNA'NIN DOĞUM TARİHİ

Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur: "Rabbinizin, kulu Zekeriya'ya gizli bir dua ile Rabbine dua

ettiği zaman ona olan merhametini haber verin." (Sur. XIX, ayet 1-2.) Gizlice dua etti çünkü

kendisi ve karısı yaşlıydı ve açıkça Tanrı'dan çocuk istemekten ve arkadaşlarına

söylemekten utanıyorlardı. Bunun üzerine gizlice şöyle dua etti: "Kemiklerim zayıf, başım

bembeyaz parlıyor; sana yaptığım dualardan hiçbir zaman hüsrana uğramadım. “Yakın

olanlar” İsrailoğullarıdır. Zekeriya'nın mirasını elinden alacaklarından korkacak bir şansı

yoktu; Ancak bir peygamber, kendisinden sonra başka bir peygamber bırakmadan

öldüğünde, kavmi onun ölümünden sonra dinini değiştirir ve Allah'ın kitabını terk eder. Bu

nedenle kendisinden sonra kendi soyundan bir peygamber gelmeyince dininin ihmal

edilmesinden korkuyordu. Dedi ki: “Bana, bana ve Yakup soyuna mirasçı olacak bir mirasçı

ver ve onu razı olacağın bir hale getir, ya Rabbi.” (Aynı ayetler. 5-6.) Tanrı, bu müjdeyi ona

iletmesi için Cebrail'i gönderdi. Zekeriya mabette dua ediyordu. Cebrail onunla yüksek sesle

konuştu, Kur'an'da söylendiği gibi: "Mescidde namaz kılarken melekler ona seslendiler: Allah

sana Yahya'yı duyuruyor." (Sure 111, ayetler 33-34.) Bir başka sûrede ise şöyle buyurulur:

Ey Zekeriya, sana ismi Yahya olacak bir oğul müjdeliyoruz. Biz ona, henüz kimsenin

taşımadığı bu ismi verdik." (Sur. XIX, ayetler. 7-8.) Annesi ve babası iki yaşlı adam olduğu

için, sanki iki ölünün canını almış gibi, Allah ona Yahya (Ya 'hyâ) adını verdi. Sonra Allah,

onu Yahya'nın portresi yaptı ve şöyle dedi: O, Allah'ın Kelamını tasdik edecek, efendi, iffetli

ve salihlerden bir peygamber olacaktır." (Sur. III, ayet 34.) Allah bunu yapmadı. Yahya

dışında hiçbir peygambere rab adını vermeyin. Yorumlarda rab'in merhametli anlamına

geldiği söylenmektedir. Allah şöyle buyurmaktadır: Yaratıklarımdan kötülüklerini ve

üzüntülerini uzaklaştırsın diye onu yumuşak kıldım, alçakgönüllülük göstersin ve onun büyük

olmasına izin verin; çünkü alçakgönüllülük dışında hiç kimse büyük olamaz ve büyüklük

alçakgönüllülük ve sabırda yatar; Tanrı şöyle dedi: Yahya'nın hiçbir kadınla alışverişi olmasın

diye onu iffetli yaptım. Kadınlar yüzünden kaybolursa, bu alışkanlığa kapılmamak için

kadınlardan uzak duracak ve içindeki arzu ne kadar güçlü olursa olsun, onu yenecektir.

Zekeriya bu sözleri duyunca hayrete düştü ve Cebrail'e şöyle dedi: "Nereden çocuğum

olacak? Bana yaşlılık geldi ve karım kısır." (Aynı. 35. ayet) Yani âdeti kesildi. Bazıları onun

hiç zâkır olmadığını, Kur'an metninde geçen zâkır kelimesinin kısır anlamına geldiğini

söylüyor. Cebrail cevap verdi: Allah istediğini böyle yapar. Zekeriya, Cebrail'in az önce

kendisine ilettiği mesaj karşısında sevinçle doldu ve Tanrı'dan kendisine Cebrail'in sözlerini

doğrulayan bir işaret vermesini istedi. Dedi ki: "Ya Rabbi bana bir işaret ver. Dedi ki: İstediğin

işaret, insanlarla üç gün boyunca sadece işaretlerle konuşmandır." (Aynı 36. ayet) Allah,

Zekeriya'nın bu isteğini onaylamadı. Ona dedi ki: Elçimden ve meleğimden gelen bu

duyuruya rağmen hâlâ bir işaret mi istiyorsun? Allah, insanlarla konuşmak için onun

konuşmasını elinden aldı, fakat onu Allah'ın adını anmaktan ve dua etmekten alıkoymadı,

tıpkı Kur'an'da bildirildiği gibi: "Sabah akşam durmadan Allah'ın adını ve O'nun hamdini

söyleyin." Başka bir sûrede ise şöyle buyurulur: "Herhangi bir sakatlığınız olmadığı halde üç

gece erkeklerle konuşmayacaksınız." (On. XIX, ayet 11.) Bunun üzerine Tanrı, Zekeriya'nın

insanlarla konuşamaması için üç gün boyunca konuşmasını yasakladı. Zekeriya, Kudüs

tapınağının imamıydı. Namaz vakti gelip de hepsi bir araya toplandığında, mabetten çıktı ve

onlara gidip dua etmelerini işaret etti, Kuran'da kaydedildiği gibi: "Ve Zekeriya mabedden

çıktı, vs." (Aynı. 12. ayet) Yahya doğduğunda, Tanrı ona, babasının yaşamı boyunca ve bu

makamı ancak Yahya'dan sonra elde eden İsa'nın peygamberlik görevinden önce

peygamberlik statüsünü verdi. Yahya'nın, Tanrı'nın Kitap verdiği peygamberler arasında

olduğu söylenir; Çünkü Kur'an'da şöyle buyurulur: "Ey Yahya, bu Kitabı kararlılıkla al" (Aynı.

13. ayet) ve içindekileri gerçekleştirmeye çalış. Diğerleri ise kendisine bir Kitap verilmediğini

ancak Kur'an'ın bu pasajında bahsedilen Kitabın Tevrat'a atıfta bulunduğunu söylüyor. Allah,

Yahya'yı Kuran'da şu sözlerle ayırmıştır: "Biz ona çocukluğundan beri hikmet verdik",

böylece o, Allah'ı ve Allah'ın peygamberlerini tanımış ve İsa'nın misyonerliğini henüz

çocukluğunda teyit etmiştir. "Biz ona yumuşaklık ve temizlik verdik. O, şiddete başvurmadı

ve itaatsizlik etmedi." (Aynı. ayet, 13-14.) Sonra Allah onu bereketledi ve ona kurtuluş verdi

ve şöyle dedi: "Doğduğu günde, öleceği günde ve öleceği günde ona selâm olsun. yeniden

ayağa kalk!” (Aynı. 15. ayet) Allah'ın Kuran'da bu kadar güzel ifadelerle övdüğü böylesine

büyük bir kulun, doğumundan huzuruna çıktığı güne kadar geçen hikâyeyi anlatmamak

doğru olmazdı.

BÖLÜM CXVIII.

İSA'NIN DOĞUM HİKAYESİ

İsa'nın doğum zamanı konusunda herhangi bir anlaşma yoktur. Bazıları onun John'un

doğumundan altı ay sonra doğduğunu söylüyor; diğerleri onun John'dan üç yıl sonra

doğduğunu söylüyor. Kur'an-ı Kerim'de İsa'nın doğuşu ve Meryem'e hamileliği hikayesi şöyle

anlatılır: "Kur'an'da Meryem'den bahsediliyor; ailesinden ayrılıp güneş gören bir yere

gittiğinde. O bir perdenin arkasına saklandı. Biz de ona elçilerimizi gönderdik. Onun önünde

bir erkek biçimini alan Ruh." (On. XIX, ayetler. 16-17.) Meryem'in on üç yaşına kadar hayız

görmediği tefsirlerde anlatılır; ve, iki kez hamile kaldığında ve üçüncü aybaşından yeni

temizlendiğinde, Tanrı ona Cebrail'i gönderdi, böylece onun koluna üfleyecek ve o da İsa'yı

hamile bırakabilecekti. Marie'nin babası Amram ölmüştü. Amram'ın ölümünden sonra

Meryem'i Tanrı'nın hizmetine adayan Meryem'in annesinin rahmindeyken öldüğü söylenir.

Sonra Meryem tapınağın bu hücresinde Zekeriya'nın yetkisi altındaydı ve evine ondan başka

kimse girmedi. Amram'ın Matan'ın oğlu Yakup adında bir erkek kardeşi vardı ve onun da

adadığı bir oğlu vardı. Bu oğluna Yusuf adı verildi ve babasının ölümünden sonra tıpkı

Meryem gibi tapınakta büyüdü. Zekeriya tapınağın hizmetini Meryem'in bu kuzenine emanet

etti; kendisi de kendisi gibi on üç yaşına geldiğinde marangozluk sanatını öğrenmişti.

Tapınakta hizmet etti ve yapılması gereken her türlü marangozluk işini yaptı. Zekeriya, Yusuf

dışında kimsenin Meryem'in yanına yaklaşmasına izin vermedi. Bir işi olduğunda, ihtiyaç

duyduğu hizmetleri sağlamak için ona hücresinin anahtarını verdi. Şimdi Meryem üçüncü

hayızdan çıktığında Yusuf, Kuran'da söylendiği gibi, başını yıkamak için hücreye suyunu

getirdi: "Ailesinden ayrıldığında vs." Daha sonra Gabriel, onun üzerine çektiği perdenin

önünde kendisini ona sundu. Başını yıkamayı bitirmiş, arınmış ve elbisesiyle üzerini

örtmüştü. Cebrail ona marangoz Yusuf olarak göründü. Meryem, Yusuf ve Zekeriya dışında

hiç erkek görmemişti. Cebrail'i görünce onun Yusuf olduğunu sandı ve şöyle dedi: "Allah'ın

sana karşı korumasını dilerim, vs." (Sur. XIX, ayet 18.) Beni çıplak görmeye veya benimle

ticaret yapmaya geldiniz. Cebrail, kendisinden korktuğunu görünce ona şöyle dedi: Ben de

Allah'ın elçisiyim, sana kutsal bir oğul vermeliyim" (Aynı. ayet 19), yani her türlü pislikten

arınmış. Allah onu senin içinde yarattı. Meryem, kendisiyle konuşanın bir erkek olmadığını

anlayınca sakinleşti ve ona şöyle cevap verdi: "Bana bir erkek dokunmamışken benim nasıl

bir oğlum olabilir? Ben bir günahkar değil miyim? Cevap verdi: Öyle olacak. Tanrı

dedi: Bu benim için kolaydır vb." (Aynı. ayetler. 20-21.) Cebrail şöyle dedi: Allah buyurdu:

Ben bu çocuğu babasız yaratmak istiyorum ve onu peygamber yapacağım. Rabbin, bir

adamın yardımı olmadan sana bir çocuk doğurmasından, Tanrı'nın ona İsa ve Mesih adını

verdiği, doğduğunda ona Cebrail'in tekrar bu ismi verdiği söylenir. Kur'an'da şöyle buyurulur:

"Allah, size kelamını bildiriyor; onun adı Meryem oğlu Mesih İsa'dır." (Sur. III, ayet 40.) Allah,

rahmindeki bu oğluna, Sözü adını verir. Onu "Ol" diyerek yarattı ve o, insandan doğmadan

var oldu. Adı Mesih ve İsa'dır. Mesih bir semboldür; Ona öyle denilecek, çünkü nerede bir

hastaya elini sürerse, hasta hemen iyileşecek veya kör ise görme yetisine kavuşacaktır.

Sonra Cebrail şunu ekledi: "O, hem dünyada hem de ahirette meşhur olacak, Allah'ı

tanıyacak, beşikte ve yetişkinliğinde insanlarla konuşacak ve salihlerden olacaktır. . . Bilgelik

Kitabı'nı, Tevrat'ı ve İncil'i öğretecek ve İsrailoğullarına onun peygamberi olacak." (Aynı.

ayetler. 41 ve 43.) Meryem, İsa'nın bu portresini duyunca, Cebrail'in, onu baştan çıkarmak

isteyen bir adam değil, kendisini büyütmek isteyen Tanrı'nın elçisi olduğunu anladı. Sakinleşti

ve Tanrı'nın sözüne ve Tanrı'nın kendisine Cebrail'in ağzından gönderdiği vahye inandı; ve o

bunun doğruluğuna ikna olmuştu ve yüreğinde hiçbir şüpheyi muhafaza etmiyordu. Allah

Kuran'da Meryem'i şu sözlerle övmüştür: "Ve bekaretini koruyan Amram kızı Meryem vb."

(Sur. LXVI, 12. ayet) Cebrail, Meryem'in kalbini teselli ettiğinde, Allah'ın emriyle ona üfledi ve

Meryem, Kuran'da bildirildiği gibi bu temiz nefesle hamile kaldı, İsa onun rahminde kaldı.

Annesi dua ettiğinde Tanrı'ya şükrediyordu. Yahudiler Cebrail'in bu olaya müdahale

etmediğini, Meryem ile alışveriş yapanın marangoz Yusuf olduğunu, İsa'nın da gayri meşru

bir çocuk olduğunu iddia etmektedirler. Allah, Meryem'i bu şüpheden arındırdı, onu övdü ve

şöyle diyerek onun masumiyetine şahitlik etti: ve bekaretini koruyan Amram kızı Meryem vb."

Dolayısıyla Meryem, bu sözle Yahudilere yönelik bu suçlamada masumdu. İsa yeryüzünde

bir imtihan aracıydı; insanları sınadı ve onun aracılığıyla çok sayıda kâfir cehenneme atıldı:

Hıristiyanlar arasında İnanılması gerekenin haddini aşmışlar ve Yahudiler arasında hiç

inanmayanlar da var. Hıristiyanlar Meryem'in tasavvurunu yanlış anlamışlar ve Allah'ın

gerçek makamını anlayamamışlardır. Öyle ki aralarında üç mezhep vardır; Bazıları Tanrı'nın

üçün üçüncüsü (üçlü) olduğunu, yani üçünden birinin Meryem, diğerinin İsa, üçüncüsünün

ise Tanrı'nın oğlu İsa olduğunu iddia eder. Meryem'in; gökten Meryem'in rahmine indiği ve

dışarı çıkıp kendisini insan şeklinde insanlara gösterdiği ve sonra göğe döndüğü. Bu görüş

onlara Allah'ın gerçek gücünü yanlış anladıkları için geldi. İslam'ın görüşü şudur ki, İsa bu

dünyada Allah'ın kudreti ve emriyle bulunmuştur. Çünkü Tanrı onun annesinin rahminde

babasının yardımı olmadan yaşamasını emretmişti ve öyle de oldu; tıpkı diğer yaratımlar

gibi: Ol ve oldu; tıpkı cenneti ve yeri, insanları ve melekleri yarattığı gibi. Allah'ın yarattığı

veya yaratmak istediği her şey için hiçbir esasa veya modele ihtiyacı yoktur. Adem'i annesiz,

babasız, topraktan böyle yarattı, Kuran'da şöyle bildirilir: "İsa, Allah katında Adem gibidir.

Onu topraktan yarattı, sonra: Ol dedi ve oluverdi." (Sure III, ayet 52.) "İsa'ya hamile kaldı ve

rahmindeki çocukla birlikte uzak bir yere gitti." (Sure XIX, ayet 22.) Hamileliği ilerleyip göğsü

şişince Zekeriya'ya görünmekten utandı ve birlikte büyüdükleri için çok iyi tanıdığı kuzeni

Yusuf'a şöyle dedi: Bir melek bana Allah'tan bir mesaj getirdi ve bana hiçbir erkek

dokunmamasına rağmen hamileyim. Joseph hiçbir erkeğin ona yaklaşmadığını biliyordu ve

sözlerine inandı. Hapsedilme zamanı yaklaştığında Meryem, Zekeriya ve mabedin birçok

hizmetçisi tarafından görülmekten utanıyordu; bu yüzden tapınağı ve şehri yalnız bıraktı.

Biraz yürüdükten sonra kadınların doğum sırasında çektiği ve Arapça'da makhâdhon veya

talqon kelimesiyle anılan bu ağrılara kapıldı. Uzaktan bir ağaç gördü. Yaprakları dökülmüş,

dalları kırılmış, kurumuş bir palmiye ağacıydı bu. Marie bu ağaca doğru yürüdü; acı daha ileri

gitmesine izin vermiyordu; Kuran'da söylendiği gibi bu ağacın altına oturdu: "Bir palmiye

gövdesinin altındaki doğum sancıları onu şaşırttı." (Sure XIX, ayet 23.) İsa'yı doğurduğunda,

acı ve utanç ona şu sözleri söylemesine neden oldu: "Keşke bundan önce ölseydim ve

tamamen unutulsaydım!" Kur'an-ı Kerim şöyle devam ediyor: Aşağıdan bir ses ona seslendi:

Üzülme, çünkü Allah senin altından bir su akıttı." (Aynı. 94. ayet) İsa bu ağaç gövdesinin

altında doğduğunda orada ne su ne de dere vardı. Tanrı oradan bir pınar fışkırttı ve su yere

aktı, böylece Meryem kendisini ve İsa'yı suyla yıkayabildi. Sonra ses ona şöyle dedi: "Bu

hurma kütüğünü salla, üzerine olgun hurma düşecek." (Aynı. ayet 25.) Meryem ağacı salladı

ve anında hurma çıktı, olgunlaştı ve düştü. Onu yedi ve vücudu yeniden güç kazandı. Hurma

sıcak bir meyvedir; Doğum nedeniyle zayıflamış bir kadına verildiğinde ona güç verir. Bu

nedenle yeni doğum yapmış kadına hurma veya hurmayla yapılan kekler verilir. Bu kullanımı

Allah'tan öğrendik. Sonra Cebrail Meryem'in kalbini güçlendirdi ve şunu söyledi: "Ye, iç,

gözünü dinlendir ve eğer birini görürsen ona söyle: Bugün kimseyle konuşmayacağıma dair

Allah'a adak verdim." (Sur. XIX, vers. 26-27.) Meryem biraz yiyip içtikten ve bedeni gücünü

toparladıktan sonra İsa'yı alıp mabede, halkın yanına döndü. Kur'an'da bildirildiği gibi:

"Çocuğu taşıyarak halkın yanına döndü; onlar da dediler ki: ona: Ey Meryem, sen garip bir

şey yaptın." (Aynı. vers. 28.) Bazıları Meryem'in henüz hamileyken kendisini tapınağa

yerleştirdiğini söylüyor. Tapınakta inşaatı destekleyen bir palmiye sütunu vardı. Meryem,

doğum sancılarına yenik düştüğünde, bu sütunu tuttu, ona yaslandı ve ağrılarından dolayı

ayakta durdu. Doğum yaptığında tapınakta bir pınar belirdi. "Hurma gövdesini sallayın vs."

ayetine gelince. Tanrı bunu Meryem'e yöneltti ve Meryem tapınağın kubbesini destekleyen

sütunu salladı. Sütun anında yeşil yapraklar ve hurma üretti. Ancak bu hikaye doğru değil.

Meryem'in şehir dışında doğum yaptığına dair diğer rivayet ise daha doğrudur ve Kur'an'a

daha uygundur. Çünkü deniyor ki: "Ve çocukla birlikte döndü, vs." Meryem tapınakta doğum

yapmış olsaydı, hangi kelimenin var olması için hiçbir neden kalmazdı. Mabedin

hizmetkarları ve adananları Meryem'in bu çocuğunu görünce çok şaşırdılar ve Zekeriya'yı

kınadılar ve ona şöyle dediler: Bu genç kızı neden ihmal ettin ve fahişe oldu? Zekeriya şöyle

dedi: Ona hiçbir erkek yaklaşmadı. Hepsi Meryem'in etrafını sardılar ve ona şöyle dediler:

"Ey Meryem, sen çok tuhaf bir şey yaptın. Ey Harun'un kız kardeşi, senin baban sapık bir

adam değildi, annen de kötü ahlaklı bir kadın değildi." (Sur. XIX, ayetler. 28-29.) Bu

çocuğunuzu nasıl doğurdunuz? Yorumcular Meryem'in Harun adında dindar bir adam olan

bir erkek kardeşinin olduğunu söylüyor. Burada Meryem'e bir açıklama ve sitem olarak şu

sıfat verilmiştir: Baban, annen ve kardeşin Harun takvalı insanlardır; bu ortamda nasıl hata

yaptınız? Ayrıca bu pasajın Musa'nın kardeşi Amram oğlu Harun'a atıfta bulunduğu da

söylenir, çünkü Meryem'in babası Harun'un soyundan gelen Davut oğlu Süleyman'ın

soyundan gelmektedir. Bir kimseyi kabilesinin ismiyle isimlendirdiğimizde, Temîm'in kardeşi

veya Esad'ın kardeşi olarak adlandırdığımız gibi, Harun'un kız kardeşi diyerek de Meryem'e,

Harun kabilesinden olduğu için kabilesinin sıfatını vermiş oluyoruz. Son olarak başka bir

rivayete göre Harun, İsrailoğulları arasında sapık bir adamdı. Meryem'i ona benzetiyorlar

sanki: Sen de kardeşin gibi sapıksın. Meryem onların konuşmalarına cevap vermedi ama

Kuran'da bildirildiği gibi İsa'yı işaret etti: "Onları işaret etti; dediler ki: Beşikteki bir çocukla

nasıl konuşacağız?" (Aynı 30. ayet) Allah aynı anda Hz. İsa'nın peygamberlik vasfını

göstermek için konuşturmuş; İsa da Meryem, Zekeriya ve marangoz Yusuf'u kendilerine

yöneltilen suçlamalardan arındırarak şöyle dedi: "Ben Allah'ın kuluyum. O bana Kitap verdi

ve beni peygamber yaptı vs." (Aynı. 31. ayet ve devamı) O, öncelikle Allah'ın kulu olma

vasfını ortaya koyar ve bununla Hıristiyanların kendisi hakkında söyledikleri ve Allah'a

yakışmayan üç şeyi inkar etmiş olur. Sonra Allah'ın kendisine Kitap verdiğini, yani İncil'i

öğrettiğini söylüyor. Annesi dua ederken, annesinin rahminde İncil'i okuyor ve Allah'a

şükrediyordu. Sonunda şöyle dedi: Henüz çocuk olmama rağmen Allah beni peygamber

yaptı. Henüz hiç kimse çocukluğunda peygamberlik yapmamıştı. Sonra ekledi: Nerede

olursam olayım, onun tarafından kutsanıyorum ki, insanlar benden ilim ve hikmet

öğrensinler; Doğru yolu bulmaları için bana din yolunu verdi. "Yaşadığım sürece bana namaz

kılmayı ve zekat vermeyi emretti. Bana anneme saygı göstermemi emretti ve beni asi ve

günahkar yaratmadı. Doğduğum gün de, öldüğüm gün de selâm üzerime olsun." Ve benim

diriliş günümde bu, hakkında şüpheye düştükleri hak söze göre Meryem oğlu İsa idi. (Sur.

XIX, vers. 32-35.) Hıristiyanların inkar ettiği ve İsa'nın ne olduğunu bilmedikleri İsa'nın "Ben

Allah'ın kuluyum" sözüdür; ve onun yüzünden Allah'a küfrediyorlar. Kur'an'da şöyle deniyor:

"Allah'ın çocuğu vs. yoktur." (Aynı. 36. ayet); Çünkü onun kutsallığı ne eşi, ne çocukları, ne

de ortakları kapsar. İnsanlar arasında bir şeye hükmettiği zaman: "Ol, dilediği ve emrettiği

gibi olsun" der. İsa'nın doğuşu da onun kararları ve emirleri doğrultusunda gerçekleşmiştir.

İsa'nın doğduğu sırada yeryüzünde bulunan tüm putların devrilip yere düştüğü söylenir; ve

yeryüzündeki bütün şeytanlar Eblîs'in etrafında toplanıp ona şöyle dediler: Yeryüzünde bir

şey oldu, ne olduğunu bilmiyoruz. İblis yeryüzünde dolaşmaya başladı ve yeni doğan İsa'nın

yanına gelinceye kadar üç gün üç gece yürüdü. Olayın bu olduğunu anladı ve gücünü İsa

üzerinde kullanmak istedi. Fakat melekler onu reddettiler ve izin vermediler. Çünkü

Meryem'in annesi, Meryem'i ve oğlunu Div'lere karşı Allah'ın koruması altına koymuştu ve

Meryem'in doğduğu gün şöyle demişti: "Onu senin himayene veriyorum, o savunuyor." onun

gelecek nesilleri, Şeytan'a karşı vb." (Sure III, 31-32. ayetler) Peygamberimiz buyurdu ki:

Meryem oğlu İsa dışında, Eblis kendisine boyun eğdirmeden hiçbir çocuk doğmaz. Bunun

üzerine Eblîs cinlere şöyle dedi: Olay şu ki, bir kadından, babasının yardımı olmadan bir

çocuk dünyaya geldi. Bu çocuk Allah'ın peygamberi ve şerefli olacaktır. Bugün yeryüzünün

bütün putları yıkılmışsa bil ki, ileride bu çocuk bize neşe getirecek. Dediler ki: Ne demek

istiyorsun? Eblîs diyor ki: Onun yüzünden insanların çoğu kâfir olacak ve cehenneme

gideceklerdir.

BÖLÜM CXIX.

MERYEM'İN İSA İLE UÇUŞUNUN ANLATISI

Şimdi nasıl ki Allah, peygamberlerini yurtlarından kaçma ve uzaklaşma cezasına çarptırarak

onları ayrıcalıklı kıldığı gibi, İbrahim gibi, Midyan'dan Şuayb'e kaçmak zorunda kalan Musa

gibi, Medine'ye korkudan kaçan peygamberimiz gibi. Mekke'deki Kureyşli kâfirler; aynı

şekilde İsa da kaçmak zorunda kaldı. Annesi Meryem onu alıp doğduğu yerden Kudüs'e bir

ay uzaklıktaki Mısır'a götürüp orada otuz yıl misafir etti. Daha sonra Filistin'e döndü ve

mesajını insanlarla paylaştı ve onlara müjdeyi ve müjdenin ilkelerini öğretti. Kaçmasının

nedeni şuydu: İsa, İskender'den sonra, taşra krallarının hüküm sürdüğü bir dönemde

doğmuştu. Dicle'nin ötesinde, Mısır'dan Yemen'e, Mağrip'e kadar bütün ülkeler, bu

vakayinamede anlatıldığı gibi, Yunanlıların hâkimiyeti altındaydı. İsa'nın zamanında

Augustus adında bir Yunan kralı vardı. Bazıları onun Romalı ve Roma imparatoru olduğunu

söylüyor. Elli altı yıl hüküm sürdü. İsa saltanatının kırk ikinci yılında doğdu. Filistin'de

Augustus'un atadığı Herod adında bir kral vardı. İsrail çocuklarına, tapınağa ve tapınağın

hizmetkarlarına iyi davrandı ve Zekeriya'yı ayrıcalıklı kıldı. İsa bir babadan doğmadan

dünyaya geldiğinde ve Hirodes bunu duyunca çok şaşırdı. On gün sonra İsa'yı görmek için

Suriye'den Yeruşalim'e adamlar geldi; çünkü bir çocuğun babasından doğmadan doğduğunu

öğrenmişlerdi. Onlar yıldız bilimi konusunda bilgili astrologlardı ve astroloji kitaplarında böyle

bir günde Filistin'de babası olmayan bir çocuğun doğacağını öğrenmişlerdi. Böylece İsa'yı ve

annesini görmeye geldiler ve onlara sunmak üzere hediyeler getirdiler. Yeruşalim'e

geldiklerinde ve Hirodes'e böyle adamların altın, mür ve buhur armağanlarıyla geldikleri

haber verildiğinde, onları çağırıp şöyle dedi: Bu şehre hangi amaçla geldiniz? Cevap

verdiler: Burada babasından doğmamış bir çocuk doğdu; bunu yıldızlarda okuduk ve çocuğu

ve annesini görmeye ve onlara bu hediyeleri sunmaya geldik. Başka bir rivayete göre bu

adamlar, Suriye şehirlerinden birinin yıldızları okuyan bir kralı tarafından gönderilmişti. Başka

bir rivayete göre, Daniel'in kitaplarında bu olayın işaretini bulan, onları gönderen nihayet bir

Pers kralıydı. Bu adamlar Hirodes'e şöyle dediler: Bir kral tarafından yeni doğan bu çocuğa

bu hediyelerle gönderildik. Herod onlara şöyle dedi: Bu nesnelerin anlamı nedir? Cevap

verdiler: Altın, dünyadaki tüm mücevherlerin en değerlisidir, tıpkı bu çocuğun, insanlar

arasında dünyadaki tüm yaratıklardan üstün olduğu gibi. Mür her türlü yarayı iyileştiren bir

çaredir, tıpkı bu çocuğun Tanrı'ya yaptığı etkili duayla yaraları, hastalıkları ve rahatsızlıkları

iyileştirmesi gibi. Tütsü, kokusu ve dumanı havaya yükselen, kokusu göklere yükselen bir

aromadır ve başka hiçbir parfüme ait olmayan bir özelliktir. Bu çocuk büyüdüğünde Allah onu

cennete yükseltecektir. Dolayısıyla bu üç nesne onun simgeleridir. O zaman Kral Hirodes

İsa'yı kıskandı ve bu adamlar gittikten sonra onu öldürmeye karar verdi. Marie bundan

haberdar edildi. Bazıları onun bu konuda ilahi ilhamla bilgilendirildiğini söylüyor; diğerleri

onun bir vahiy aldığını ve bir meleğin ona İsa'nın Kudüs'ten alınması emrini getirdiğini iddia

ediyor. Bir eşeğe bindi, İsa'yı önüne aldı ve kuzeni marangoz Yusuf'u da yanına aldı.

Filistin'den çıkıp Suriye sınırını geçerek Mısır'a gitti; bu ülkenin köylerinden birine yerleşti ve

İsa'yı orada büyük bir özenle büyüttü. O ve Joseph'in mısır başaklarını toplamakla meşgul

oldukları söyleniyor. Meryem, İsa'yı kimseye emanet etmedi ve bazen İsa sırtına bağlanmış

haldeyken toplama yaptı. Yüksek bir tepe üzerinde yer alan yaşadıkları köyde pek çok

sosyal tesis ve çok sayıda su kaynağı bulunuyordu. Bazıları bu köyün Suriye'de, Şam'ın

Gavtah'ında, kumların ortasında, tıpkı Soğd köyleri gibi meyve, ağaç ve nehirlerle dolu

köylerden biri olduğunu söylüyor. Meselek veya Memâlek kitabında diyor ki: Dünyada zevk

ve lezzetlerle dolu dört yer vardır: Semerkant'ın Soğd'u, Şam'ın Gavtah'ı, Mısır'ın

Nehr-ül-Ubullah'ı ve civardaki Fars'ın Bevvân şehri. Schrîrâz'a Farqezâbâd da denir.

Meryem'in İsa'yı yetiştirdiği köy, dolayısıyla yüksek bir yerde bulunan, bahçeler ve

akarsularla dolu Gavle köylerinden biriydi ve Kur'an'da şöyle bildirilir: "Biz, Meryem'in oğlunu

ve annesini, Biz onlara insanların arasında güvenli ve iyi donanımlı yüksek bir yer verdik."

(Sur. XXIII, 52. ayet) Allah şöyle buyurdu: Meryem ve oğlunun Yeruşalim'de güvenliği

olmadığından, kralın kendilerine telkin ettiği korkudan dolayı, ben de onlara bereketli, güzel

bir köyde güvenlik verdim. Meryem böylece İsa'yı on iki yaşına gelene kadar eğitti. Bu köyde

fakirlere iyi davranan bir çiftçi vardı. Fakir insanlar her akşam onun evinde yemek yiyordu ve

çoğu zaman birkaç kişi geceyi orada geçiriyor ve kötü olanın yemeğinden sonra oradan

ayrılıyordu. Onun evi hiçbir zaman fakir insanlarla dolu değildi. Meryem ve İsa sık sık

oradaydılar ve çiftçi onları seçip şöyle diyerek onlara iyilik yaptı: O tuhaf bir kadın ve genç bir

yetim; ve Meryem onun hakkındaki endişelerden kurtuldu. İsa'nın on iki yaşına geldiğinde

gerçekleştirdiği ilk mucize şuydu: Bir gün çiftçinin hazinesi çalındı. Evinde birkaç fakiri

barındırmıştı ve bu hırsızlıktan kimi suçlayacağını bilmiyordu; Mary gibi o da çok üzgündü.

İsa annesini üzgün görünce ona sebebini sordu. Ona şöyle dedi: Sana bu kadar cömert

davranan bu çiftçi, malının çalınmasından dolayı çok üzgün. İsa onun yanına giderek şöyle

dedi: Bu geceyi evde geçiren bütün yoksulları getirin. Çiftçi öyle yaptı. Bu insanlar arasında,

bu sakatlığı dışında sağlık durumu iyi olan kör bir adam ve sağlığı da iyi olan topal bir adam

vardı. İsa topal adama, okuduğu kör adamın boynuna oturmasını emretti ve ona kalkmasını

söyledi. Kör adam şöyle dedi: Ayağa kalkamayacak kadar zayıfım. İsa şöyle dedi: Dün gece

nasıl kalkabildin? Sonra onu ayağa kaldırdı ve şöyle dedi: Dün gece şunu yaptın: Bu topal

adam iki omuzu arasına bir ip bağladı ve ipin ucunu kör adamın eline verdi, o da diğerini

"yerine" sürükledi. hazine, parayı nereye götürdü; sonra onu aynı şekilde evin dışına çıkardı

ve kendisi de geri döndü. İkisi de itiraf edip parayı çiftçiye iade ettiler. O sevinçle doldu ve bu

paranın bir kısmını Meryem'e teklif etti. Kabul etmek istemediği için ona: "Oğluna ver" dedi.

Ama kendisi bunu da kabul etmedi. Sonra çiftçi şöyle dedi: Sen ve oğlun benim evimde kalın

ve başka yere gitmeyin. Meryem razı oldu ve İsa'yı hazine sorumlusu yapan çiftçinin evinde

İsa'yla birlikte kaldı. Çiftçinin İsa'nın gerçekleştirdiğini gördüğü bir başka mucize de şuydu:

Oğlunun düğününü kutlarken çok sayıda insanı davet ettiği büyük bir ziyafet verdi. O

zamanlar şarap içmek serbestti; ancak daha sonra Allah bunu Kuran'da yasakladı.

Düğünden sonra bir gün çiftçi misafir kabul etmiş ve şarap bitmiş. Çiftçi sıkıntılıydı. Bunu

gören İsa, on iki testinin bulunduğu eve girdi, elini her testinin üzerinden geçirdi ve oradan

ayrıldı. İsa'nın elini uzattığı tüm bu testiler tanrısallıkla doluydu. İsa otuz yaşına gelene kadar

her gün bu şekilde yeni bir mucize yarattı. Daha sonra Kral Herod öldü ve yerine oğlu

Arhelaus geçti. Halefi, Genç Herod olarak anılan oğlu Herod'du, büyükbabası ise Yaşlı

Herod olarak anılıyordu. İsa otuz yaşındayken, Allah ona İncil'in tamamını öğretti ve ona ilim

ve hikmeti öğretti; İncil'in ve dinin hükümlerini koydu. İsa Suriye'deki insanlar arasında birçok

mucize gerçekleştirdi. Allah ona bir vahiyde şöyle dedi: Yeruşalim'e dön ve insanları Allah'a

çağır da senin peygamber niteliğine inansınlar. Onlara İncil'in kanununu ve dinimi bildir ki

kabul etsinler. Böylece İsa ve Meryem Yeruşalim'e döndüler. İsa Yeruşalim'den ayrıldığı

sırada Zekeriya öldürüldü.

BÖLÜM CXX.

ZEKARYA'NIN CİNAYETİNİN VE YUHANNA'NIN PEYGAMBERLİK İŞLEVİNİN ANLATISI.

Hirodes, İsa'nın doğumuyla ilgili hikâyeyi duyduğunda ve Meryem Suriye'ye kaçtığında,

İsrailoğulları Zekeriya'ya şöyle dediler: Sen bir peygamberdin, ama Meryem'le zina yaptığın

için sadakatsiz oldun; Bize söylemesinden korktuğunuz için onu Suriye'ye ve Mısır'a

gönderdiniz. Bu yüzden onu öldürmek istediler. Hirodes'e haber verip şöyle dediler: Bu adam

Meryem'le zina yaptığı için öldürülmeli. Kral, kendisini öldürmek için İsa'yı aradı ve kendisine

Zekeriya'nın İsa ile Meryem'i götürdüğü söylendiğinde, Zekeriya'nın bulunup öldürülmesini

emretti. Zekeriya, Meryem'e katılmak için Suriye yönüne kaçtı. İsrailoğulları onu takip etti.

Yeruşalim şehrinin kapısında içi boş bir ağaç vardı; Zekeriya kendini bu ağaca sakladı ve

oraya vardıklarında onun ağaca girdiğini fark etmediler. Sonra İblis onlara görünerek onlara

şöyle dedi: Zekeriya bu ağaçtadır; testereyle kesin; orada olup olmadığını göreceksin ve onu

ağaçla birlikte keseceksin; eğer orada değilse, fazla zarar görmezsiniz. Onun bu düşüncesini

doğru bulup bir testere getirip ağacı ve Zekeriya'yı ikiye böldüler. Zekeriya'nın kanı aktı.

Kimsenin bu olaydan haberi yoktu. Bazıları, Tanrı'nın, Zekeriya'nın girebilmesi için ağacın

açılmasını ve sonra kapanmasını emrettiğini söylüyor. Ağaç kapanınca İblis, Zekeriya'nın

abasının bir parçasını ağacın çatlağının dışında kalacak şekilde yakaladı; Diğerleri

vardıklarında bu işaretten Zekeriya'nın ağaçta olduğunu anladılar. Ancak bu hikaye doğru

değil. Çünkü ağacı Zekeriya'nın girebileceği şekilde düzenleyebilen aynı Tanrı, İblis'in

mantosunun eteğini de kaldırabilirdi. Zekeriya'nın ölümünden sonra Yahya, Hirodes'in

ölümüne kadar gizli kaldı. Tanrı ona peygamber statüsünü verdi ve Yahya halk arasındaki

görevini yerine getirdi. Otuz yaşına geldiğinde İsrailoğulları onu peygamber olarak tanıdılar.

Onun kanunu Tevrat'tı ve insanları İsa'ya çağırdı ve onlara mucizeler yapacak, gökten bir

Kitap ve kanun getirecek olan İsa'nın geleceğini duyurdu. İsa geldiğinde, ona ve misyonuna

ilk inanan, Kuran'da söylendiği gibi, Yahya oldu: "Tanrı size, Tanrı'nın Sözünü doğrulayacak

olan Yahya'yı duyuruyor, vb." (Sur. III, ayet 34.)

BÖLÜM CXXL

İSA'NIN PEYGAMBERLİK İŞLEVİNİN TARİHİ

Allah, İsa'yı Kudüs'e, İsrailoğullarının yanına getirdiğinde, ona peygamberlik vasfını verdi ve

ona İncil'i verdi. İsa tapınağa giderek insanları Tanrı'ya çağırdı ve onlara İncil'i okudu. Ona ilk

inanan John'du. İsa onlara, Kur'an'da bildirildiği üzere şöyle dedi: Ben size Allah'tan bir

ayetle geliyorum. Cevap verdiler: Bu işaret nedir? Dedi ki: "Sana çamurdan kuş şekli

vereceğim, üzerine üfleyeceğim ve o, Allah'ın izniyle gerçek bir kuş olacak." (Sure III, 43.

ayet) Onlar: Yap dediler. Daha sonra İsa onlara, yalnızca sabah ve geceleri görülebilen ve o

zamana kadar dünyada var olmayan bir yarasa yaptı. Bu çamur şeklini oluşturdular ve İsa

bunun üzerine üfledi ve kuş havaya uçtu. Bütün kuşların en tuhafıdır. Hepsi kanatlarıyla

uçarken, bu seferkinin vücudunun her yerinde kanat yok; yalnızca etten ve kemikten oluşur

ama yine de uçar. İnsanlar İsa'ya dediler: Başka bir işaretin yok mu? Şöyle dedi: "Ben

doğuştan kör olan adamı ve cüzamlıyı iyileştiriyorum. Eğer İsa sadece sıradan körlüğü

iyileştirmiş olsaydı, basit bir doktorun işini yapardı; ama fizikçiler sıradan körlüğü nasıl

iyileştireceklerini biliyorlar. Bu onun işi olmazdı. Fakat İsa, doktorların kendi itiraflarına göre

iyileştiremediği, doğuştan kör olan bu adamı iyileştirdi ve böylece bir peygamber olarak

vasfını gösterdi, doktorların tedavi etmekte aciz olduğu cüzzam bile. Bundan sonra halk dedi

ki; Başka bir işaretin var mı? “İsa dedi ki: O, Allah'ın emriyle ölüleri diriltir.” kimi diriltmemi

istiyorsun? Antik çağlardan beri ölü olan adamı arıyorlardı. Nuh ve oğullarından önce ölen

kimseyi görmediler. Filistin'de, dağların ortasında, Tevrat'ın hikayelerinde rastlandığı gibi,

Nuh'un oğlu Sam'in gömüldüğü bir vadi vardır. Sam, İsrail oğullarının atasıydı, çünkü onlar

İshak'ın oğlu Yakup'un soyundan geliyordu; bu, Sam soyundan gelen İbrahim'in oğluydu.

İsrailoğulları İsa'ya dediler: Nuh'un oğlu Sam'ın mezarı bu vadidedir; o bizim atamızdır, onu

diriltmiştir. İsa vadinin ucunda, etrafı insanlarla çevrili olarak duruyordu. Yüksek sesle

bağırdı: "Nuh oğlu Sem, Allah'ın emriyle kalk!" Gömüldüğü yerde toprak açıldı, Sam başını

kaldırdı ve başından ve yüzünden toprağı salladı. Sakalı tamamen beyazdı. İbrahim'den

önce hiçbir adamın beyaz sakalı yoktu. İsrailoğulları şöyle dediler: Ey İsa! Nuh'un oğlu Sam

değil; çünkü beyaz sakalı var. İsa ona şu sözlerle hitap etti: Sen kimsin? Cevap verdi: Ben

Nuh'un oğlu Şem'im. Sonra İsa şöyle dedi: Ben kimim? Diğeri şöyle dedi: Sen Meryem oğlu

İsa'sın, Allah'ın peygamberisin. İsa şöyle devam etti: Sizin zamanınızda kimse beyaz

olmadığına ve herkes siyah saçla öldüğüne göre, sakalınız neden beyaz? Şem cevap verdi:

Ben de siyah saçlı öldüm; ama senin sesini duyunca bunun İsrafil'e ait olduğunu ve kıyamet

günü olduğunu düşündüm ve sonra saçlarım beyazladı. İsa şöyle dedi: Ey Şem, Tanrı'dan

sana benimle yaşama iznini vermemi ister misin? Şem dedi ki: Ey Allah'ın peygamberi! Uzun

süre yaşasam bile sonunda ölmem gerekecekti. Ölümün acısını hâlâ hatırlıyorum; Bunu

ikinci kez yaşamak istemezdim. Tanrı'dan beni içinde bulunduğum durumda tekrar

yeryüzüne düşürmesini isteyin. İsa dua etti ve Sam mezarda kayboldu ve toprak onu daha

önce olduğu gibi kapladı. Bu olayı inkar edemeyen Yahudiler, Şem'in gerçekten dirildiğini,

ancak mezarında sadece bir saat hiç konuşmadan oturduğunu, daha sonra tekrar düştüğünü

ve eskisi gibi toprağın üzerini kapladığını söylerler. İsa'nın gerçekleştirdiği bir diğer mucize

de şuydu. "Evlerinizde ne yediğinizi ve ne sakladığınızı size haber vereceğim" dedi. Her

birine şöyle dedi: Dün gece şunu falan yedin, o kadar çok şey kaldı ki. Ve şunu ekledi: "Eğer

mü'min iseniz bunlar sizin için ayetlerdir. Ben Tevrat'ı tasdik etmek için geldim ve size haram

olan bazı şeyleri size helal kılıyorum." (Sur. III, ayetler. 43-44.) Pentateuch'ta yasaklanan ve

İsa'nın izin verdiği şeyler arasında koyun yağı da vardı; Yahudilere koyun eti haram olmadığı

halde, karnındaki yağ dışında beyaz eti ve onu çevreleyen yağ onlara haramdı ve onu

ayırmak onlar için çok zordu. Bu emir, Pentateuch'un kanununa göre Yahudiler için bugün de

geçerlidir, Kuran'da söylendiği gibi: "Ayak boynuzu yarılmamış vb. tüm hayvanları onlara

yasakladık." (Sur. VI, ayet 147.) Tevrat'ın onlara yasakladığı tüm bunlar, İncil kanunu

tarafından onlara izin verilmişti. Peygamberimiz geldiğinde, İncil'de izin verilenlere de izin

verdi. İncil'in kaldırdığı bir diğer Pentateuchal yasağı da Şabat günü balık tutmaktı.

Yahudilerin Şabat'ta çalışmaları yasaklandı; İncil kanununa göre İsa ve ondan sonra

Peygamberimiz de buna izin vermiştir. İsa tüm bu mucizeleri, onları gören ve duyan

Yahudilerin önünde gerçekleştirdiğinde, onlar sadakatsiz kaldılar ve inanmadılar. Dediler ki:

Bunların hepsi sihirdir. Kur'an-ı Kerim'de şöyle söyleniyor: "Meryem oğlu İsa dedi ki: Ey

İsrailoğulları, ben Allah'ın elçisiyim, daha önce bulduğum Tevrat'ı tasdik etmek ve benden

sonra gelecek ve adı anılan bir elçiyi duyurmak için size gönderildim. Ahmed olacaktır. İsa

apaçık ayetler getirince: Bu apaçık bir sihirdir dediler. (Sur. LXI, ayet 6.) Abdullah ben Abbâs

şöyle dedi: Muhammed'in gelişini bildirmedikçe ve bunu vaat etmedikçe hiçbir peygamber

görevini mükemmel bir şekilde yerine getiremez. Tefsirlerde İsa'nın bu şekilde iki yıl kadar

halk arasında kaldığı ve orada ilahi görevini yerine getirdiği bildirilmektedir; mucizeler ve

hikmetli eylemler yarattığını. Seyahat etmeye alışıktı ve asla aynı yerde iki gece kalmıyordu;

kimse onun ne bir ev, ne bir kulübe, ne bir at, ne bir eşek olduğunu bilmiyordu. Misyonu

Filistin halkına bildirdiği ve kimse ona inanmadığı için, onların inançsızlığı karşısında İsa

onları terk etti ve 'Mağrip'e kadar' Suriye'de, Mısır'da, Yemen'de şehir şehir dolaştı. ve hiçbir

şehri dışarıda bırakmadı ve insanları Allah'a çağırdı. Birincisi, Yeruşalim'den çıktığında

yanında sayıları on iki olan havarilerinden başka kimse yoktu. Arapça'da qaççâr dediğimiz

dolgunlardı. Elbiseleri beyazlattıkları için bunlara Çevârî de denir. İsa, Yeruşalim halkının,

gördükleri mucizelere rağmen Kral Hirodes gibi sadakatsiz kaldıklarını gördüğü gün,

kendisini tanıyacak ve ona iman edecek birini arayarak şehri terk ederek Allah'a yöneldi ve

şöyle dedi: "İnsanları Allah'a çağırmada bana kim yardımcı olacak?" (Sur. III, ayet 45.)

Bunun üzerine havariler şöyle dediler: "Biz Allah'ın yardımcıları olacağız, vs." (Aynı. ayetler.

45-46.) Daha sonra bu adamlar hamallık mesleğini bırakıp İsa'nın yanına gittiler. Her şehirde

inananlar da vardı, inanmayanlar da; imanlılar İsa'nın peşinden gittiler ama öğrenciler ilk

sıradaydı. Kur'an'da onlar hakkında şöyle buyurulur: "Ey iman edenler, Allah'ın yardımcıları

olun." yani Muhammed'e teslim olun ve Allah'ın dinini koruyun: "Meryem oğlu İsa'nın elçilere

dediği gibi: İnsanları Allah'a çağırmada bana kim yardımcı olacak? Elçiler de şöyle cevap

verdiler: Biz Allah'ın yardımcıları olacağız." " (Sur. LXI, ayet 14.) Sizden daha aşağı olanları

sevin. “İsrailoğullarının bir kısmı iman etti, bir kısmı ise vefasız kaldı.” (Aynı.)

Muhammed-ben-Carîr, İsa ile ilgili hikayelerin hiçbirini aktarmadı. Peygamberlik eylemiyle

ilgili olarak, İsa'nın İsrailoğullarına peygamber olarak geldiğini, aralarında üç yıl kaldığını,

kimsenin ona inanmadığını ve onu yakalayıp öldürmek için tuttuklarını söylemekle yetindi.

Allah onu cennete aldı. Ancak İsa ve onun mucizevi ve peygamberlik niteliğindeki

eylemleriyle ilgili hikayeler bu şekilde kısaltılamayacak kadar dikkat çekicidir. Bunlardan

Kur'an'da çok sayıda vardır ve anlattıklarımız Taberî kitabından değil, tefsirlerden alınmıştır.

Her ne kadar Muhammed ben Carîr bunu aktarmasa da ben yine de İsa'nın bir hikâyesini

anlatmak istiyorum. Bu İsa için gökten inen sofranın hikayesidir. Çok iyi bilinen bir hikaye;

Kuran'da bulunur ve Allah Kuran'da anlattıktan sonra insanlar onu anlatmaktan

kaçınamayacak kadar hayran kalır.

BÖLÜM CXXII.

MASANIN TARİHİ.

Kuran'da şöyle bildirilir: "Elçiler dediler ki: Ey Meryem oğlu İsa! Allah bize gökten bir sofra

indirebilir mi?" (Sur. V, ayet 112.) İsa dünyanın neresine giderse gitsin, ona bir mümin grubu

eşlik ediyordu, ayrıca bir kafir grubu da onun mucizelerini görmek için onu takip ediyordu. Bir

gün batıya giderek Mısır'ın Endülüs denilen bölgesine geldi. Adamların erzakları yoktu ve

açlardı. Havarilerin yanına gittiler ve onlara şöyle dediler: İsa'ya söyle, Tanrı'dan gökten

yiyecek göndermesini istemesini, böylece doyabiliriz ve aynı zamanda bu bir mucize olabilir.

Havariler İsa'yla konuştu. Dedi ki: "Eğer mü'min iseniz Allah'tan korkun. Biz yemek istiyoruz,

kalplerimiz mutmain olsun, sizin bize doğru söylediğinizi bilelim ve şahitlik edelim" dediler.

(Aynı. ayet.113.) Daha sonra İsa şöyle dua etti: "Ya Rabbi, bize gökten bir sofra indir." (Aynı.

114. ayet) Kur'an metninde geçen mâidè kelimesi, üzerine ekmek ve diğer tabakların

konulduğu masa veya masa örtüsünü ifade eder. İsa şunu ekledi: “Bu, aramızdaki ilk ve

sonuncular için bir ziyafet ve gücünün bir işareti olsun, bizi besle; çünkü sen en iyi

besleyicisin.” Müfessirler "ilk ve son" kelimesini şöyle açıklamaktadırlar: Bizim zamanımız,

kavmimiz ve bizden sonra gelecek olan dindaşlarımız Allah şöyle buyuruyor: "Onu size

indireceğim. Ama bundan sonra sizden kim sadakatsiz kalırsa, onu hiçbir yaratığın

görmediği bir azapla cezalandıracağım." (Sur. V, ayet 115.) İsa bunu öğrencilerine duyurdu

ve şöyle dedi: Ertesi gün bütün halk toplandı. İsa hep birlikte dua etti. Sonra havada bir

masa belirdi ve İsa ile öğrencilerinin önüne indi. İsa elini uzattı ve masa örtüsünü aldı.

Üzerine havarilerin sayısı kadar on iki beyaz ekmek ve büyük bir kızarmış balık, tuz ve

sebze yerleştirildi. Pırasa, sarımsak ve soğan dışında dünyada var olan her türlü sebze

vardı. Adamlar oturup yediler ve biri bir lokma yediğinde doydular. Ekmek, balık ya da sebze,

alınanın yerine her zaman eşit miktarda gelirdi. Akşam herkes yemeğini yedikten sonra sofra

cennete dönerdi. Bu gün bir Pazar günüydü. Ertesi gün öğle vakti masa yeniden indi; herkes

yemek yedi ve akşam cennete döndü. Aynı şekilde üçüncü gün; sonra geri dönmedi. Bu

adamların arasında, yemeklere katılan ve şöyle diyen kâfirler de vardı: Bu, üç günden fazla

süren bir sihirdir. Sonra gece uyuyakaldılar ve ertesi gün kalktıklarında domuza dönüşmüş

ve şekilleri tamamen bozulmuştu. Ne aradığınızı bilmek istiyorsanız, o zaman ne aradığınızı

göreceksiniz: Sonuç nedir? İçlerinden biri olan Simeon ona iki kişilik balık ve beş kek hediye

etti. Öte yandan, bu iyi bir fikir ve yapılacak iyi bir şey olduğu için, ama çocuk olup

olmamanız önemli değil. Buna rağmen balık ve keklerde azalma olmuyor. Ne olduğunu ve

tanrıların onları domuza çevirdiğini görmek kolaydır. Üç gün böyle yaşadılar, sonra öldüler;

Çünkü buşkalaşım Tanrı'nın bir cezasıdır: Ona çarpan yaşayamaz ve çocuğu yoktur. Bazı

dogmatikler bu durumu şu şekilde derler: Sofra gökten inmedi. Havariler İsa'ya sorduğunda,

İsa da onlara dua edip, eğer inançsız kalırlarsa şiddetli azabın verildiğinde bildirildiğinde, şu

şekilde cevap verildi: Sofraya esnek yok, çünkü biz mümininize ve inancımıza sadıkız.

BÖLÜM CXXIII.

DENİZ KENARINDA YER ALAN ŞEHRİN TARİHİ.

Tanrı, İsrailoğulları arasından insanları iki kez dönüştürdü: Bir kez gökten inen masada

insanları domuza çevirdi ve ondan önce de Süleyman'dan sonra yaşayan Davut'un bazı

uyruklarını. Onlar, Şabat'ta balık tutan, dinlenme kuralını ihlal eden ve Tanrı'nın maymuna

dönüştürdüğü bir köyün sakinleriydi. Kur'an bu kıssayı şu sözlerle anlatır: "Onlara deniz

kenarında bulunan ve sakinleri Şabat'ı çiğneyen bu şehir hakkında sor." (Sure VII, 163. ayet)

Tefsirlerde bu şehrin Medine ile Suriye arasında deniz kenarında yer aldığı bildirilmektedir;

adının Ayla olduğunu ve orada yaşayanların Şabat'ı çiğnediğini söyledi. Bazıları bu olayın

Davut'un günlerinde gerçekleştiğini söylüyor; Bazıları bunun Süleyman'dan sonra, kehanetin

Suriye'de sona erdiği dönemde olduğunu söylüyor. Tanrı, Tevrat'ta Şabat günü balık tutmayı

yasaklamıştı ve denizdeki balıklara, Şabat günü insanın elinden kendilerini güvende

hissetmelerini ilham etmişti. O gün balıklar kendilerini deniz kıyısına atıp havanın tadını

çıkarmışlar; Şabat'tan sonra denizin dibine geri döndüler. Aynı şey geyikler ve avlanan diğer

hayvanlar için de geçerli. Bu hayvanlar Mekke'ye ve kutsal topraklara girdiklerinde

avlanmazlar, kendilerini güvende hissederler ve insanlara aşinadırlar; ama kutsal bölgeyi

terk ettiklerinde artık onlarla karşılaşmıyoruz. Bunda, Allah'ın insanlar için bir öğretisi vardır;

bu, bu hayvanların kalplerine, kutsal topraklarda bulunduklarında insanlardan korunmayı

sağlayanın Allah olduğunu gösterir; Onlara kutsal bölgenin tam sınırlarını bilmeyi, bu sınırlar

içinde kendilerini güvende hissetmelerini, bu sınırların dışında ise insanlardan korkup

kaçmalarını öğreten yalnızca Allah'tır. Bu balıklar da aynı şekilde Allah tarafından, Kur'an'da

bildirildiği gibi Şabat günü deniz kıyısına gelip diğer günlerde gelmemeleri yönünde

yönlendirilmiştir: "Şabat günü balık denizin yüzeyinde göründü, vb. " (Sure VII, ayet 163.)

Bunun üzerine bu şehrin sakinleri, Şabat yasağını atlatarak şöyle bir strateji hayal ettiler:

Deniz kenarında büyük bir rezervuar kazdılar, içini tatlı suyla doldurdular ve bu rezervuar ile

deniz arasında bir geçit kurdular. Şabat günü balıklar denizin yüzeyine çıkıp bu havuzu

görünce kendilerini denizin tuzlu suyundan havuzun tatlı suyuna attılar. Dolu olunca adamlar

geçidi kapattılar ve akşam balıklar denize dönmek istediğinde kendilerini rezervuarda

mahsur kalmış buldular. Pazar günü adamlar onları yakalamaya geldiler ve şöyle dediler:

"Onları Şabat günü değil, Pazar günü avlıyoruz." O dönemde Suriye'de peygamber yoktu.

Süleyman oğlu Rehoboam'ın hükümdarlığı sırasındaydı. O şehirde balıkçıların balık tutma

şeklinin bir günah olduğunu ve göl ile deniz arasındaki geçişi keserek Şabat'ı ihlal ettiklerini

anlayan bazı alimler vardı ve Allah'tan korkarak öğüt verdiler. Ancak bu adamlar onların

öğütlerini reddettiler. Sonra bazı kimseler bu alimlere şöyle dediler: "Neden insanlara Allah'ın

yok edeceğini veya şiddetli bir azapla cezalandıracağını öğütliyorsunuz? Onlar: Allah'tan bir

mazeret olsun ve belki ondan korkarlar" diye cevap verdiler. (Sure VII, 164. ayet) Her âlimin,

günah işleyenlere, gücü yettiğince öğüt verme yükümlülüğü vardır. Kur'an-ı Kerim'de şöyle

buyurulur: "Mü'min erkekler ve kadınlar, aralarında dostlukla bağlıdırlar; birbirlerine iyiliği,

kötülükten kaçınmayı vs. öğütlerler." (Sur. IX, 72. ayet) Namaz, oruç ve zekattan sonra

yapılan ibadetler arasında, insanı iyiliğe teşvik edip kötülükten sakındırmaktan daha güzeli

yoktur. Bu dünyada insanların üç sınıfa ayrıldığı söylenir: Hükümdarlar, alimler ve halk. Bu

üç sınıfın her birinin ayrı bir görevi vardır. Hükümdar, söz ve eylemleriyle insanlara iyi

davranmayı tavsiye etmek ve kötü davranmayı yasaklamakla yükümlüdür; itaat etmeyenlere

karşı zor kullanmak ve onların kötülük yapmasını engellemektir. Alimlerin, düşünceleriyle ve

sözleriyle öğüt vermek, öğüt vermek görevleri vardır. Son olarak milletin görevi kötülüğü

tasavvur etmemek; Allah ona başka bir görev yüklememiştir. Bu durum bir yıl, bir başka

rivayete göre ise iki yıl sürdü. Bunun üzerine Allah şöyle buyurdu: "Onlar öğütlere uymayı

reddettiklerinden, kötülükten men edenleri kurtardık ve günahkârları da günahlarından dolayı

şiddetli bir azaba uğrattık... Onlara: Uzaklara atılmış maymunlardan olun dedik." (Sur. IX,

ayetler. 165-166.) Bazı müfessirler bu son sözleri şöyle açıklıyorlar: Konuşmadan mahrum;

Tıpkı Kur'an'ın bir başka ayetinde geçen "Ateşe atıl ve benimle konuşma" (XXIII, 110. ayet)

ayetinin şu anlama gelmesi gibi: Sus. Artık iki yıl sonra Allah'ın emirlerini ihlal eden bu

insanlar maymuna dönüştürülmüş; Yedi gün bu halde yaşadılar, sonra öldüler. Şimdi

Muhammed-ben-Carir'in hikayesine devam edeceğiz.

BÖLÜM CXXIV.

İSA'NIN CENNETE YÜKSELİŞİNİN ANLATISI.

Muhammed-ben-Carîr, İsa'nın üç yıl boyunca halk arasında kaldığını söylüyor; ancak

peygamber kıssalarını konu alan kitaplarda onun sadece iki yıl kaldığı söylenmektedir.

Ömrünün sonlarına doğru, sofranın gökten inmesi hadisesinden sonra Kudüs'e döndü.

Yahudiler onu öldürmeye karar verdiler ve Yunan dinini takip eden Genç Herod adlı Kudüs

kralının dostluğunu kazandılar. Ona dediler ki: İsa, insanları aldatan bir sihirbazdır. Hirodes

onlara onu öldürmelerini emretti. Sonra İsa'yı yakalamak istediler ama o saklandı; onu hiçbir

evde bulamadılar. Bir gece müritleriyle birlikte bir evdeydi ve onlara şöyle dedi: Bu gece

benim için dua edin. Ama derin bir uykuya daldılar. İsa onlara şöyle dedi: Beni düşmanlarıma

teslim ettiniz. Öyle olacak ki beni inkar edeceksin ve öyle olacak ki bana ihanet edeceksin.

Ertesi gün öğrencilerden Şimon adındaki biri dışarı çıktı. Yahudiler onu yakalayıp şöyle

dediler: O, İsa'nın sahabisidir. Bize İsa'nın nerede olduğunu göster. Simeon şöyle dedi: Ben

İsa'yı terk ettim ve onun arkadaşlarından biri değilim. Böylece yalanladı ve sadakatsiz oldu.

Yahudiler dışarı çıkan başka bir öğrenciyi de yakalayıp ona, "Bize İsa'nın nerede olduğunu

göster, yoksa seni öldürürüz" dediler. Mürit dedi ki: Eğer bana bir ödül verirsen, onun nerede

olduğunu sana söylerim. Bu öğrenci İsa'yı otuz dirheme satıp onları İsa'nın bulunduğu eve

getirdi. Yahudiler onu yakalayıp tepeden tırnağa bağladılar ve öğrencileri kaçtı. Yahudiler

İsa'ya şöyle dediler: Sen insanların önünde büyü yaptın ve ölüleri dirilttiğini söyledin; neden

şimdi kendinizi erkeklerin elinden kurtarmıyorsunuz? Onu, çarmıha germek için bir haç

hazırladıkları bir yere sürüklediler ve çevresinde çok sayıda Yahudi toplandı. Aralarında

Isoifa (Joshua) adında bir liderleri de vardı. İsa'yı çarmıha germek istediklerinde Tanrı onu

gözlerinden uzaklaştırdı ve İsa'nın şeklini ve görünüşünü liderleri Yeşu'ya verdi. İsa ortadan

kaybolunca hayrete düştüler ve şöyle dediler: Büyü kullanıyor ve kendisini gözlerimizden

gizledi; Biraz bekleyin, büyünün etkisi kısa sürede geçecek ve yeniden ortaya çıkacaktır

çünkü büyünün süresi yoktur. Baktıklarında Yeşu'nun İsa'ya tamamen benzediğini gördüler

ve onu yakaladılar. Dedi ki: Ben Joshua'yım. Cevap verdiler: Yalan söylüyorsun; sen İsa'sın,

büyüyle kendini bizim bakışlarımızdan sakladın; artık sihir geçti ve sen görünür oldun.

Kendisinin Joshua olduğunu söyleyerek boşuna itiraz etti; onu öldürüp çarmıha bağladılar.

İsa'ya gelince, Allah onu cennete yükseltmiştir, Kuran'da şöyle bildirilmektedir: "Onu

öldürmediler, çarmıha germediler, fakat ona benzeyen biri vs." (Sur. IV, ayet 156.) Yeşu yedi

gün çarmıhta kaldı. Her gece İsa'nın annesi Meryem gelip sabaha kadar çarmıhın dibinde

ağladı. Sekizinci günde Tanrı İsa'yı gökten Meryem'in yanına indirdi. O gece Meryem onu

gördü ve ölmediğini anladı ve yüreği teselli oldu. İsa o gece Meryem'in evindeydi ve Zekeriya

oğlu Yahya'yı çağırdı. Havarilerin sayısı başlangıçta on ikiydi. Bunlardan biri olan Şimeon,

İsa'yı inkar etmiş, diğeri ise onu otuz dirheme satıp Yahudilere teslim etmişti. Yani sadece on

tanesi kaldı. O gece İsa onları çağırttı ama sadece yedi kişi buldu ve onlara sordu: Beni otuz

dirheme satıp Yahudilere teslim eden nerede? Cevap verdiler: Tövbe etti ve suç işlediğini

bilerek kendini öldürdü. İsa şöyle dedi: Eğer Tanrı onun tövbesini kabul etseydi, kendini

öldürmemesi gerekirdi; Çünkü Tanrı'nın bağışlaması ile onarılmayan hiçbir günah yoktur.

Daha sonra İsa, Yahya'ya ve yedi havarisine imanlarını korumalarını ve insanları Tanrı'ya

çağırmalarını tavsiye etti. İnsanları Allah'a, misyonuna, dinine ve İncil'e imana çağırmak için

her birini dünyanın bir yerine göndermiştir. Roma ve Yunanistan'a biri Petrus, diğeri Pavlus

adında iki öğrencisini göndererek tüm Batı'yı onlara emanet etti. Thomas adında bir

başkasını Babil ve Irak'a göndererek tüm Doğu'yu ona emanet etti; Kayruân'da Philippe

adında bir diğeri; Mağara halkının geldiği Efes'te Yuhanna adında bir başkası vardı. Bir

başkasının Zekeriya oğlu Yahya ile birlikte Yeruşalim'de kalmasını emretti; Adı Jacques'tı. Bir

başkasını Hicaz'a, Mağrip'e gönderdi; adı Bartholomew'du. İsa bu yedi öğrenciyi ve Yahya'yı

kendi halefleri olarak atayıp emirlerini onlara ilettiğinde, Meryem'i kutsadı ve sabaha doğru

onu göğe alması için Tanrı'ya dua etti. Günümüzde Hıristiyanlar İsa'nın inip göğe yükseldiği

geceyi bayram olarak kutlarlar. Bu gece evlerinde ve kiliselerinde bol miktarda parfüm ve

tütsü yakarlar. Ertesi gün havariler halkın ortasında göründüler ve şöyle dediler: Bu gece İsa

gökten indi ve bize, insanları kendi peygamberlik misyonunun inancına çağırmamızı tavsiye

etti. Yahudiler onları yakaladı, dövdü ve tuttu; İsa'yı inkar etmeye zorlamak için şiddete

maruz bıraktılar; fakat havariler bunu reddettiler. Genç Hirodes Kudüs'te hüküm sürerken,

Roma kralına, İsrailoğulları arasında, insanlardan önce mucizeler gerçekleştiren İsa adında

bir adamın ortaya çıktığı ve onun bir baba tanrıdan doğmadan dünyaya geldiği bilgisi verildi.

Yahudilerin onu öldürüp çarmıha gerdiklerini ve şimdi de kendilerini inkar etmeleri için

arkadaşlarına eziyet ettiklerini söyledi. Roma kralı büyük bir orduyla Yeruşalim'e geldi ve

Yahudilerin çoğunu öldürdü; havarileri onların elinden kurtardı, İsa'nın dinine inandı ve

İsa'nın Roma'da temsilcilerini atadığı kişileri de yanına aldı; başkalarına da, emrettiği gibi

dünyayı dolaşarak insanları İsa'nın dinine çağırmalarını tavsiye etti. Kudüs kralı Hirodes de

İsa'nın dinini kabul etti ve İsa'nın Kudüs'te görevlendirdiği iki havarinin sözlerine uydu; ve

birçok insan İsa'ya ve onun kanununa iman etti. Hıristiyanlık bu nedenle Suriye'de yayıldı.

Roma kralı, İsa'nın çarmıha gerildiği söylenen tahtayı alıp şapel (kıble) yaptı. Hıristiyanların

dua ederken önlerine koydukları, İsa'nın çarmıha gerildiği ağaç olduğunu ve Tanrı'nın onu

oradan göğe çıkardığını iddia ettikleri bir haçtır. Bu nedenle bu ağaca saygı gösteriyorlar.

Ancak iddiaları doğru değildir; çünkü bu ağaçta çarmıha gerilen İsa değil, ona benzeyen

biriydi; Allah, Kur'an'da bildirildiği gibi İsa'yı çarmıha gerilmeden önce göğe aldı. (Sur. IV,

ayet 156.) İsa'nın dininin çok yaygınlaştığı bir dönemde İblis ortaya çıktı ve bir bayram

gününde, İsa'nın takipçileri olan çok sayıda adamın Kudüs tapınağında toplandığı bir günde,

iki Div eşliğinde oraya geldi. Üç yaşlı adam kılığına girip halkın arasına oturdular ve

adamlarla sohbete girdiler: Üçümüz de Batı'dan geldik. Dininizi duyunca onu güzel bulduk ve

iman ettik; ama İsa hakkında ne söylediğinizi duymak istedik. Adamlar cevap verdiler: İsa

peygamber, Allah'ın ruhu ve Meryem oğludur; bir babadan doğmadı. İblis diyor ki: Bir

çocuğun babası olmadan doğması mümkün değildir. Tanrı'nın İsa'nın babası olduğunu

düşünüyorum. Divlerden biri şöyle dedi: Bu söz saçmadır, çünkü Tanrı'nın çocuğu yoktur ve

bir kadınla ilişkisi yoktur; ama İsa gökten inip Meryem'in rahmine giren Tanrı'nın kendisidir;

Kendini insan kılığında insanlara göstermek için dışarı çıktı, sonra cennete döndü, çünkü

Tanrı istediği yerde olma ve insanlara istediğini gösterme gücüne sahiptir. Diğer Dîv şöyle

dedi: Sözlerin saçma. Ben, Allah'ın Meryem'i beğendiğini ve ondan babasız İsa'yı

doğurduğunu ve onu (her şeye kadir olduğunun bir işareti) olarak insanlar arasına

yerleştirdiğini iddia ediyorum; daha sonra kendilerini İsa ve Meryem'le birleştirdi ki, onlar da

Tanrı'yla eşit olarak onurlandırılsınlar. O gün İblis kendini erkeklere gösterdi ve sonra ortadan

kayboldu. Bu sözler, şöyle diyen insanların yüreklerine düştü: İsa'nın mutlaka bu üç

durumdan birinde olması gerekir. Daha sonra İblis ve arkadaşları ortadan kaybolunca,

kendilerinin, İsa'nın gerçek kökeni hakkında bize bilgi vermek üzere Tanrı'nın emrettiği üç

melek olduklarını iddia eden adamları yanılttı. Daha sonra Hıristiyanlar üç mezhebe ayrıldı

ve her biri bu üç öğretiden birini kabul etti ve o, artık Hıristiyanlık içinde kaldı. Bütün

Hıristiyanlar İsa konusunda Tanrı'ya sadakatsiz olmuşlardır; ne Tanrı'yı ne de İsa'yı

tanıyorlar. Bazıları, üç Div olayının ve onların konuşmalarının İsa'nın yaşadığı dönemde

gerçekleştiğini söylüyor. Ancak bu doğru değil. Bu olay Hıristiyanlar arasında İsa'dan sonra

meydana geldi.

BÖLÜM CXXV

Meryem'in Ölümü ve Zekeriya Oğlu Yuhanna'nın Öldürülmesinin Hikayesi.

İsa göğe yükseldiğinde, havariler onun dinini insanlar arasında yaydılar ve her biri İsa'nın

kendisine tahsis ettiği ülkeye giderek insanları orada Tanrı'ya çağırdı; Zekeriya oğlu Yahya

ve elçi Yakup Yeruşalim'de kaldı. Kral Hirodes onlara iyi davrandı ve İsa'nın dinini kabul etti.

Meryem İsa'dan altı yıl sonra öldü. Bu nedenle Zekeriya oğlu Yahya Yeruşalim'de kaldı ve

Kral Hirodes ona danışmadan hiçbir şey yapmadı. Bu kralın Herodias adında bir yeğeni

vardı. Başka bir rivayete göre ise karısının kızıydı. Kral bu genç kızı çok seviyordu ve onunla

evlenmek istiyordu; bunun için Jean'e danıştı. Ona şöyle dedi: Onunla evlenmen sana helal

değil, çünkü Tevrat ve İncil kanunlarına göre, bir erkeğin erkek kardeşinin kızıyla veya

karısının kızıyla evlenmesi yasaktır. Kral bu kadını çok arzuluyordu ama Yahya her zaman

öğütleriyle onu caydırıyordu. Daha sonra bu genç kız ve annesi John'a kızdılar. Her gün

kraldan af dileme özgürlüğüne sahip olan genç kız, annesinden şu talimatı aldı: Kral sana af

istemeni söylediğinde şöyle de: Zekeriya oğlu Yahya'yı öldürmeni istiyorum. Genç kız bu

isteği kendisine ilettiğinde kral ona şöyle dedi: Başka bir şey sor, çünkü Yahya, Tanrı'nın

öldürülmemesi gereken bir peygamberidir. Ertesi gün genç kız isteğini tekrarladı ama kral

bunu kabul etmedi. Böylece anne ve kızı, bir gün kralın bir ziyafet vermesini beklediler. Daha

sonra annesi genç kızı güzel elbiselerle süsledi ve onu kralın huzuruna çıkardı, böylece ona

içki ikram etti. Sarhoş olup odasına çekilince genç kızını aradı ve ona yaklaşmak istedi. Ama

ona şöyle dedi: John'un kafasını buraya, önüme koymadıkça kendimi sana teslim

etmeyeceğim. Sarhoş kral, Zekeriya oğlu Yahya'nın öldürülmesini emretti. Kafası kesildi, bir

tabak getirilip bu kadına sunuldu. Bunun üzerine bu baş konuşmaya başladı ve krala şöyle

dedi: Bu kadını alman sana helal değil. Kral çok korktu ve pişmanlık duydu. John'un

döküldüğü yerde kanı kaynamaya devam etti. Kral bunu haber alınca, üzerinin toprakla

kapatılmasını emretti; ama üzerine ne kadar toprak atılırsa atılsın kan köpürmeye devam

ediyordu. Dicle'nin bu yakasındaki Pers kralları arasında, eyaletlerin krallarından Aşkan

ırkından Kherdus adında bir kral vardı. Bu krala, İsrailoğullarının az önce peygamberleri

Yahya'yı öldürdükleri, babası Zekeriya'yı da öldürdükleri ve İsa adında başka bir peygamberi

çarmıha gerdikleri haber verildi. Onlara kızdı ve bir ordu toplayıp Yeruşalim'e doğru yürüdü.

Sayısız ordusunu şehrin kapılarında durdurdu. Generaline şehre girmesini emretti ve ona

şöyle dedi: Bu insanlardan o kadar çok öldüreceğime yemin ettim ki, kanları bir nehir gibi

akmalı. Şehre girin ve kanları şehir kapısından geçip kampıma ulaşana kadar orada

yaşayanları katledin. Bu generalin adı Pîruzâdân idi. Şehirdeyken Yahya'nın kaynayan

kanını görünce bunun ne kan olduğunu sordu. Halk ona şöyle cevap verdi: Bu, Allah'a

sunduğumuz ama onun kabul etmediği kurbanların kanıdır. Onların doğruyu söylemediklerini

anlayan general, onları zorlayarak sorular sorarak itirafa yönlendirdi ve şunları söyledi: Bu,

aramızda öldürülen bir peygamberin kanıdır; bizi cezalandırmaya geldin. General bu kanın

dinlenmesi için ne yapılması gerektiğini sordu. Dediler ki: Sen katili getirip kanını akıtarak

öldürmedikçe Yahya'nın kanı durmaz. Ancak katilin nerede olduğunu kimse bilmiyordu ve

Kral Herod saklandı. Sonra general, Yahya'nın kaynayan kanına kanlarını dökerek İsrail

çocuklarını, erkek ve kadınlarını katletmeye gitti; ama yetmiş bin kişi öldürülünceye kadar

kaynamaya devam etti. Başka bir rivayete göre general, Yahya'nın kanıyla konuştu ve Tanrı

adına ona dinlenmesi için yalvardı. Başka bir hikayeye göre, sefil bir yaşlı adam John'un

katilini ihbar etmeye geldi; onu öldürdüler ve kanını kaynayan kanın üzerine döktüler, daha

sonra kaynaması durdu. Bunun üzerine general şehrin dışında bulunan krala ne yapması

gerektiğini sordu. Kral şöyle dedi: Kampımda kan akana kadar katliama devam edin.

Pîruzâdân, İsrailoğullarına acıdı ve şöyle dedi: Eğer kralın emriyle sizi katledersem, hiçbiriniz

sağ kalmazsınız. Eşek, inek ve koyun gibi sahip olduğunuz tüm hayvanları bir araya toplayın

ki, onları öldürteyim ve kanları kralın ordugâhına aksın, o da bunun insan kanı olduğunu

düşünsün. Şehirdeki bütün hayvanları getirdiler; şehir kapısında öldürüldüler, böylece kan

dışarı akıp bir nehir gibi kralın ordugâhına aktı. Bunun üzerine kral, generalin tapınağın içine

kirli nesneler atarak kutsallığını bozmasını, katliamı durdurmasını, hayatta kalanları esir

almasını ve sonunda tapınağı yıkmasını emretti. Bölge sakinlerine kişisel bir vergi koydu ve

şunu ilan ettirdi: Tapınağa çöp atan herkese bu vergiyi ödeyeceğim. Hepsi çöp getirip

tapınağa attılar; daha sonra tapınak, tüm şehirle birlikte Nebuşadnezzar'ın günlerine göre

daha tamamen yıkıldı. Bütün peygamberlerin torunları esaret altına alındı. Pîruzâdân'ın daha

sonra Yahudi dinini benimsediği ve kraldan ayrıldığı söylenmektedir. İsrailoğullarını krallığına

esir aldı ve ölümüne kadar orada bıraktı. Daha sonra İsrailoğulları Yeruşalim'e döndüler ve

şehri yeniden kurdular. Geleneklerden habersiz biri, bu kralın, Tanrı'nın İsrailoğulları üzerinde

yetki verdiği Nebukadnetsar ile aynı olduğunu ve onun Zekeriya oğlu Yahya'dan sonra

yaşadığını anlatır; ama bu bir hatadır. Kral Kherdus, eyalet kralları zamanında Pers

krallarından biriydi ve Nebuşadnezzar, İskender'den önce yaşadı ve ikincisi, Yahya ve

İsa'dan çok daha önce yaşadı; Kimisi üç yüz elli yıl diyor, kimisi üç yüz altmış yıl diyor.

Mo'hammed-ben-Carîr, bazı hadisçilerin bu kralın Nebuşadnezzar olduğunu söylediğini

söylüyor. Yanında getirdiği mahkumlar arasında Daniel peygamber ve peygamberlerin

soyundan gelen diğer beş kişi de vardı. Şimdi Nebuşadnezzar'a Daniel ve arkadaşlarının

kendisininkinden farklı bir dine inandıkları ve kurban etlerini yemedikleri bildirildi.

Nebuşadnezzar bir putperestti. Daniel ve arkadaşlarını sorguladığında onlar da Tanrı'ya

tapındıklarını itiraf ettiler. Bunun üzerine kral, cirit uzunluğunda büyük bir kuyu kazılmasını

emretti ve onlar, aç bir aslanla birlikte kuyuya atıldılar. Bir gün boyunca orada kaldılar.

Akşam çukura bakan kral, aslanın güvenlikte olan bu adamlardan uzakta oturduğunu ve

onlarla birlikte yedinci bir kişinin de bulunduğunu gördü. Dışarı çıktıklarını gördü ve onlara bu

diğer kişinin kim olduğunu sordu. Ama o bir melekti. Bu, kralın yüzüne vurdu ve kral hemen

vahşi bir canavara dönüştü; krallığından çıkıp yedi yıl çöl hayvanlarıyla yaşadı, sonra öldü.

Mo'hammed-ben-Carîr bu hikayenin yanlış olduğunu, bu kralın Nebuşadnezzar olmadığını,

çünkü İskender'den önce yaşadığını söylüyor; ama onun Pers krallarından biri olan Kral

Kherdus olduğunu; sonunda kötülük yapan her krala İsrailoğulları tarafından Nebuşadnezzar

denildi. Kherdus Nebuşadnezzar'ı bu anlamda adlandırabiliriz.

Birinci cildin sonu.